You can enable/disable right clicking from Theme Options and customize this message too.



Book Online

* Please Fill Required Fields *

 

Timeline: Grup, Two-Day Woods’da yaşadıkları beklenmedik baskın, sonrasında ortaya çıkan potansiyel komplo olasılığı ve Merisoul’un yaptıklarından sonra sessizce birkaç saat daha yol almış sonra da aynı sessizliği koruyarak kamp kurmuş ve genel olarak herkes kendi halinde bir kenara çekilmiştir.

Bu hikaye, Kimse..‘den birkaç saat sonra yer alır.

 

High Lady Anglenna Sunsear, bugün hayatının dönüm noktalarından birini yaşamıştır. En azından kendisine bunu itiraf edecek kadar dürüsttür. Her ne kadar kendisi daha önce maceralara gitmiş olsada genelde bunu yalnız yapmayı tercih etmiştir.

Daha önceleri, herhangi bir çatışma durumuyla yüzleşmesi halinde, olasılıkları düşünmüş, tartmış ve olabilecek en mantıklı ve akılcı yolu seçmiş, dolayısıyla da çoğunlukla çarpışmamayı tercih etmiştir. Ayrıca yalnız olunca kimseye güvenmek zorunda kalmadığı gibi, kendisinin akılcı yaklaşımlarını takdir edemeyecek aptallarla da uğraşmak zorunda kalmamak baştan en akılcı tercih değil miydi zaten?

Ne var ki bu grupla beraberken, gerçekte bir ‘takım’ olmayı da sıfırdan öğrenmek zorunda kalmış olmasının olağan sıkıntılarının yanısıra, grupta normal, akıllı ve elit birisinin olmayışı ise kendisini gibi bir High Lady’yi çileden çıkarmıştır.

Söz gelimi o rezil cüce!

Bir hanımefendiyle konuşmasını bilmediği gibi bilinçli bir şekilde ortaya koyduğu edepsizce tavırlar, Anglenna gibi iyi eğitimli ve anlayışlı bir soylunun bile gösterebileceği hoşgörü sınırını zorlamıştır.

“Terbiyesiz!”, diye geçirir içinden.

Anglenna, etrafındakilere isim ve lakap takmak gibi basit alışkanlıkları olan biri değildir. Sadece onların seviyeleri ve ederleriyle ilgilenen bir bayandır, dolayısıyla ona göre ‘terbiyesiz’, cüce için kafi bir seviyedir.

Ve onun dostuymuş gibi davranan yarı-insan izci kız. High Lady Anglenna, kızın elindeki yayı gördüğünde izci için iyi şeyler düşünmemiştir. “Acaba..”, diye geçirmişti aklından, “hangi elf mezarlığını soydun da o elf yayını yağmaladın?” —sırf bu düşünce bile Anglenna’nın canı yanıncaya kadar dişlerini sıkması için yeterli olmuştu.

Sonra o sefil orkenler saldırdığında kızın yayındaki bir hareketlenme onun dikkatini çekmiş ama gelişen olaylar ve sonrasında gerçekleşen şeyler, gördüğünü düşündüğü şeyi karambole getirmiş ve olayı unutmuştu. Ancak akşam olup da her şey durulunca, Anglenna düşünmek için kamp ateşinden uzaklaşmış, oturup kendisini olaya verme fırsatı bulmuş ve o elf yayının neden kendisine tanıdık geldiğini merak etmeye başlamıştır.

Anglenna bu yayı daha önce görmüştür!

Bari Na-ammen‘deki saraylarında, annesin koleksiyon odasında asılı yağlıboya portrelerinin birinde, sima olarak annesine çok benzeyen, ancak annesinin uzun ve ince duruşunun aksine, atletik görünümlü, hafif dalgalı kumral saçlı, silik yeşil gözlü genç bir high elf kız elinde bu yayla poz vermiştir!

Esse Enyalie -o Melda Silendenien Anor Galad
(Sevgili Silendenien Sunlight Anısına)

Çok eskiden gördüğü yay ile izcinin elindeki yayın ayrıntılarını düşünmeye başladığında, ikisi arasındaki benzerlik, tesadüf olamayacak kadar fazla olduğu kanaatine varır. Dahası, aralarındaki mübasil, benzerliği aşıp ‘aynılık’ seviyesinde olduğunu fark eder.

Karanlığın içinde Anglenna, bu seviyesiz yarı-insana, yeni bir nefretle bakmaya başlar zira kızın keyfi bir şekilde kullandığı yay gerçekte 830 yıl önce, Themalsar savaşında hayatını kaybetmiş teyzesinin meşhur silahıdır ve high elf tarihinde iz bırakmış olan bir yaydır bu!

Bu yay herhangi bir elf yayı değil, high elf’lerin kültürel mirasıdır. Özelde ise yay bir aile yadigarıdır.

Bu yay, rahmetli küçük teyzesi Silendenien’in meşhur “Silendenien en Eruanna”nın ta kendisidir.

 

Silendenien en Eruanna; Selendenien’in Zarafeti!
“Gracious Warning”

 

High Lady Anglenna fena halde kızmıştır çünkü iş sadece yarı-insan çapulcusunun high elflerin kültürel mirasını çalmasıyla sınırlı değildir. Anglenna, Lorna’nın o yayı kendisi gibi fark ettiğinden ve kimliğini de tahmin ettiğinden emindir. Kız buna rağmen, izcinin onu sahiplenmesine göz yummuş yada olayı bilinçli bir şekilde görmezden gelmiştir.

High Lady Anglenna, Lorna’nın saraydan kaçışını, kızın şımarıklığına verilip, bir şekilde hasır altı edilebileceğini, ancak bu açık hırsızlığa göz yumma karşısında Ri’nin, onu bütün imtiyazlarından azledip sürgün etmekten başka çaresi kalmayacağını düşünür.

“Görünen o ki, küçük Lorna’mızın prenseslik günleri sona ermek üzere..”, diye gülümseyerek mırıldanır.

Sen hafif kaçıksın galiba!“, diye aniden bir ses gelir Anglenna’nın arkasından.

Anglenna bir anda sıçrar yerinden. Arkasından böyle sinsice yaklaşılmış olmasından dolayı müthiş bir şekilde kızmıştır. Hiddeti davranışlarına yansır ve keskin bir hareketle arkasını döner ve “Kimdir o arkamda şeref—”

Karanlığın içinden gelen ses Anglenna’nın cümlesini tamamlar; “—sizce pusu kuran?”

“Bu bir deja vu değilse ne olayım!”, diye devam eder aynı ses mutlu bir şekilde. “Sanırdım ki, ilk seferden sonra etrafında olup bitenlere daha bi ayık olursun..”

“Göster kendini!”, diye tehditkar bir sesle tıslar Anglenna.

“Bundan emin misin? Bu gün beni yeterince gördüğünü düşünüyorum”, diye cevap verir Merisoul aynı mutlulukla.

High Lady Anglenna bu sefer gerçekten irkilir çünkü daha birkaç saat önceki orken baskını ve sonrasında bu manyak kızın yaptıklarını ve ondan sonra da hayatında ilk defa demonik dili duymanın verdiği korkuyu daha ne atlatabilmiş, ne de hazmedebilmiştir.

Merisoul kanatlarını çırparak karanlığın içinden, neredeyse High Lady’nin tepesine düşer ve yerinde donmuş kadını yukarıdan aşağı süzerken etrafında dolanır. “Farkındasın değil mi? Sende bir şeyler bozuk! Kırık!”, diye uykulu bir sesle sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi mırıldanır.

Anglenna kendisinin bu şekilde umarsızca muhatap alınmasından hiç hoşlanmaz. “Başkalarının kırık olduğunu senin söylemen biraz ironik!”, diye hırlar.

“Di mi?”, der Merisoul. “Düşünsene. Bunun benden geliyor olması bile senin ne kadar ciddi sorunların olduğunu dile getirmiş olmuyor mu? Zira o ironinin diğer ucunda da sen varsın.”, diye high elf’in etrafında dolanmaya devam eder.

“Kes şunu!”, diye sert bir şekilde çıkışır Anglenna.

“Neden ki? Sen bize katıldığından beri gözlerinle bunu herkese yapıyorsun. Aramızdaki fark; ben sadece senin elbiselerine bakıyorum. Onlar çok.. pahalılar. O kadar ki, parçalayasım geliyor!”, diye sırıtır succubi melezi.

“Ne cüretle!”, diye dehşetle ünler Anglenna.

Merisoul hafif burnunu çeker ve “Cüret, korkakların cesaretidir.”, diye sırıtmaya devam eder. “Ben cüret nedir bilmem. Cesaret de nedir bilmem. Ben sadece yaparım ve yaptığım şeye ne isim verildiğini de önemsemem ama bu konumuzun dışında zira endişe etmen gereken bir durum yok. Elbiselerini yırtmakla vakit harcamayacağım. Seni senden çok seven tek kişiye zarar vermek isteyen birinin, belli ki pahalı elbiseler ardında saklanması gerekiyor.

Rahmetli annem dışında benim hiç sevenim olmadı. O da sadece iki gün sürdü çünkü üçüncü gün kendisi ölmüştü! Ben sevginin de ne olduğunu bilmem, sadece gördüğümde tanırım o kadar. İçsel savunma mekanizması da diyebiliriz. Succubus olmakla alakalı bir durum —ki bu da konumuzla sadece uzaktan alakalı.

Baskından sonra herkes bir başkasının yarasıyla uğraşıp acısını dindirmeye çalışırken, seni o küçük büyünle elbiselerini dikip ütülerken gördüm. Ben konuşmaya başladığımda bile, herkes bir başkasını kurtarmak için çabaladı. Ortada sahipsiz kalan sadece sen vardın. Bu bile sana bir şeyler söylemiş olmalıydı. Hayır. Niyetim bir şeylerini yırtmak olsaydı, bunu elbiselerine yapmazdım.”

Anglenna bir anda tam bir kaçıkla muhatap olduğu gerçeğine ayılmış ancak geri adım atmak niyetinde de değildir.

“Beni tehdit mi ediyorsun?”, diye gözleri kısılmış bir şekilde, kaçık kıza sorar.

“Birisini sadece ondan bir şey istiyorsan tehdit edersin. Ben senden hiçbir şey istemiyorum. Bana verebileceğin neyin var ki?”, diye uzunca süzer Merisoul önünde duran asilzadeyi. “Irkın benim işime yaramaz. Oldum olası elflere sinir olmuşumdur. Siz üç gün yaşıyorsunuz diye, bir gün yaşayan diğer ölümlülere yukardan bakma hakkınızın olduğunu düşünüyorsunuz. Hal bu ki, on bin yıl karşısında bir ile üç gün arasında hiçbir fark yok!

Ünvanına da ihtiyacım yok. Geldiğim yerde de, gideceğim yerde de hiçbir ederi yok —ve anlatmak istediğim şeyin özü de bu.”

Anglenna istemsizce yerinde kalakalmıştır zira hayatının hiçbir anında bu kadar kati bir şekilde hiçleştirilmemiştir.

“Küstahsın!”, der asilzade, iki kaşını da kaldırmış bir şekilde.

Merisoul küçük omuzlarını silker ve ağzından şarkı gibi, elf’lerin yüksek lehçesiyle cevap verir ona;

“Eyvah ki umrumda değil!”

“Bugün anlattığım hikaye.. Gerçekten oldu. Yaşadığın şu dünyada hangi güçlerin hareket ettiğini bilmeni umut ediyordum ama, sanırım senin hakkındaki beklentilerimi biraz fazla yukarıda tutmuştum. Öyle görünüyor ki sanıldığı kadar zeki değilmişsin!”, diye ‘hıf’lar Merisoul.

“Bu hakaretin bedelini ödeyeceksin.”, diye kinci bir şekilde cevap verir Anglenna.

“Muhtemelen.. ama bunun için çok uzun bir sıranın en sonuna geçmelisin. Umarım çok sabırlısındır çünkü bu hayatının en uzun bekleyişi olacak ve daha sıra sana gelmeden sen çoktan yaşlanmış, ölüm döşeğinde Gri Sahiller’de olmayı diliyor olacaksın.

Ben ise senden çok uzun yıllar sonra öleceğim. Sıranın başındaki tarafından, ancak yüzyıllar sürecek eziyetlerden sonra..

Benim Gri Sahiller‘im olmayacak ve kimse benim arkamdan ağıt yakmayacak çünkü küllerim nisyana atılmış olacak ve adımla beraber, varlığım, anılarım, ruhum ve benim için değerli olan ölümlülerle yaşadıklarım o mutlak boşluğun kati sonsuzluğunda solup gidecek.”, diye donuk bir ifadesizlikle omuz silker Merisoul.

Anglenna bu cevap karşısında hayret ötesi duygular içerisinde kalır. Ve çok uzun zamandır hissetmediği bir şeyi, kısacık bir an da olsa hisseder içinde: acı!

Kendisini gerçekte rahatsız eden şey, önündeki bu uhrevi güzellikteki delinin, kendi ölümünden ve yok oluşundan bu kadar kati ve bir o kadar da umarsız bir umutsuzlukla konuşuyor olmasıdır.

“Lafı fazla uzattım sanırım”, diye devam eder melez kız. “..ve asıl mesele elimizden kaçmak üzere zira birazdan Lady gelip bizi yemek yemeye zorlayacak.”

“Neymiş asıl mesele?”, diye zorlama bir soğuklukla cevap verir Anglenna çünkü bu kıza neyi nasıl söylerse söylesin, duvardan seken kuru bezelye gibi kızdan sekmektedir.

“Lorna —Alor’Nadien ne.. Onu rahat bırak. Ve onu incitme.”, der ve kısa bir bekleyişten sonra “Lütfen.”, diye ekler, beklenmedik bir içtenlikle.

“Neden? Neden ona yada sana bu iyiliği yapmam gerekiyor? Bana karşılığında ne vereceksin?”, der asilzade kindar bir şekilde.

Merisoul durur ve ona bakar.

Uzun bir aradan sonra sessizce, “Silendenien en Eruanna..”, der.

“O sana ait değil ki veresin. Hiçbir zaman olmadı. Dahası, o sende bile değil. Elinde olmayanla mı pazarlık yapıyorsun? Sen beni aptal mı sanıyorsun?”, diye hırlar Anglenna.

“Tahmin edemeyeceğin kadar.”, diye cevap verir melez. “Ama bu da konumuzun dışında.. Mevcut sahibesi, hayatının tamamını yaşayıp huzur içinde ölümü beklerken döşeğinde, ona seninle yaptığım bu pazarlıktan bahsedeceğim ve o da sana gerçekte kimin asil olduğunu gösterecek ve elflere iadesi için onu bana kendi rızasıyla verecek. Bu da o yayı elflere geri götürebilmen için eline geçecek tek fırsat olacak çünkü onu o kızın elinden zorla yada hile ile almaya çalışılması halinde, aile yadigarınızı da, hiç sevmediğim saraylarınızı da, yaşadığınız ormanla beraber cehennem ateşiyle yakıp küllerini de, gördüğü son şey yok olmuş ülkesi olan efendine kendi ellerimle götüreceğim! Bir iblisin cehennem ateşini görüğünü hiç sanmıyorum. O ateş, siz ölümlülerin çağırdığı şirin ateş toplarına benzemez..”

Anglenna, bu muazzam tehdit karşısında içi ürperir ve sessizce anlaşmayı kabul etmek zorunda kalır.

“Peki ya Lorna? Yayın iadesi çapulcuyu aklayabilir ama o küçük budalayı değil. Onun için ne vereceksin?”, diye kati bir sesle konuşur Anglenna.

“Çapulcu dediğin o kız, neredeyse Themalsar’ın suratını parçalamıştı. Budala dediğin kızın, Themalsarı öldürebilmesi için gerekli koşulları da o çapulcu dediğin kız hazırlamıştı.”, diye mırıldanır Merisoul ama bunu sanki karşısında duran kadına değil, yanlarında olmayan birine söylüyor gibidir.

“NE VERECEKSİN?”, diye tekrarlar Anglenna kati üslubuyla.

Merisoul durur ve asilzadeye daha uzun bir süre bakar, sonra daha da sessizce,

“Adımı..”, der.

Anglenna özellikle büyü ve büyü teoremleri hakkında eğitimli bir kadındır. İblisler ve onların sır olarak sakladıkları isimleri hakkında da açık bilgilere sahiptir. Kendisine teklif edilen şey karşısında hayrete düşer zira bu fiyatın ederi ‘paha biçilmez’dir.

Anglenna acımasızca, “KABUL. AMA BU ANLAŞMADAN KİMSEYE SÖZ ETMEYECEKSİN.”, diyerek kendisini garantiye alır. “BİR İYİLİK KARŞILIĞINDA ADIN.. ŞİMDİ.. BANA ADINI VER!”

“Sana adımı vereceğim.. Ama bu, bir iyilik karşısında yapılan bir pazarlık değil. Bu, bir kötülüğü durdurmak için yapılan bir pazarlık..”, diye önünde duran high elf’e, yapılan pazarlığın doğru tanımını sessizce hatırlatır.

Merisoul Xyrotwu’nun yüzünde içler acısı bir ifade belirir. Geldiği gibi karanlığın içinde kaybolmadan önce High Lady Anglenna’ya verdiği sözü tutar;

“Adım Ad Ara.”

. . .

“Kızlar! Çocuklar!.. Udoorin, oğlum hadi sen de gel. Yemek hazır..”, diye Lady’nin sesi duyulur.

 

Inshala o gün yaşananlardan oldukça rahatsız olmuştur. Önce Orken baskını olmuş, Lorna abla altından düşmüş ve yaralanmış, Udoorin abi ise neredeyse ölmüş, Laila abla canını dişine takmış dakikalarca yaratıkların lideriyle kıyasıya savaşmış, Merisoul abla da arabadan düşmüş ve canı yanmış, cüce Gnine bile yara almadan kurtulamamışdı. Ve “Lady’yi de neredeyse kaçırıyorlardı..”, diye geçirir içinden. Kendisi ise, üzerlerine ağ atıldığını fark ettiği anda bir serçeye dönüşmüş ve dikine havalanıp uzaktaki bir ağacın dalları arasına konmuş sonra da eski haline dönüşüp etrafa büyüler yağdırmaya başlamıştı. Aslında niyeti mızrağını kapıp diğerlerine yardıma gitmekti ama Aager kendisinden güvende olmasını istediği için o da güvende olmuştu işte..

Inshala, bu güvende olma olayını biraz can sıkıcı bulmakla berber, o an için doğru karar olduğunu da kendi kendisine itiraf eder zira bedeni hala eski gücüne ulaşmaktan çok uzaktır ve mızrağını kapmış olsa bile, onu saplayacak gücünün bile olduğunu düşünmemektedir. Bu yüzden ve Aager ondan güvenli olmasını rica ettiği için savaşı yukarıdan seyretmiş ve gerekli yerlerde müdahale etmişti.. ama bu da nesi? Aager’in kendisi o yaratıklardan üç tanesiyle birden dövüşmekteydi!

Inshala, Aager’i seyrettiği aylar boyunca onun böyle bir ahma— şey yaptığını hiç görmemiştir ve adam koca yaratıklarla kıyasıya dövüştüğünü sadece seyretmek zorunda bırakılmıştı.

“Ama hayır yaa!”, diye inlemiş çünkü yaratıklardan biri dev baltasını yine ona isabet ettirmiş, Aager’in çelik gibi refleksleri olmasa en az üç defa ölmüştü, diye panik içerisinde ona doğru bir büyü daha yapmıştı. Inshala o an tepesinden kaynar suların boşaldığını hissetmişti. Hissettiği bir başka şey daha vardı; acı.

Kız, geçmiş hayatında defalarca acıyla muhatap olmuştu. Zaten acıyla gözlerini dünyaya açmamış mıydı? Onu görenler ona acı vermek için devamlı peşinden gelmemiş miydi? Acı onun yakından tanıdığı kankasıydı.

Ama bu hissettiği şey, daha öncekilere hiç benzemiyordu çünkü bu yeni acıyı etinde değil, içinde bir yerde hissetmişti. Inshala deliler gibi ağaçtan aşağı bodoslama atlamak ve yaratıkların arasına dalmak istemiş ancak ‘o’ kendisinden güvende olmasını istemişti!

Şimdiyse gece olmuş, herkes yemeklerini yemiş ve olağan dışı bir sessizlik içerisinde kendi dünyalarında kaybolmuşlardı. Inshala da küçük, garip, hem ürkütücü, hem de heyecan verici yeni dünyasında kaybolmak için ayağa kalkmış ve sessiz adımlarla, kimseyi rahatsız etmeden ve çoğu zaman olduğu gibi minik bir topak halinde ‘o’nun yanına oturmuştu.

Uzun süre yan yana sessizce oturduktan sonra kız cesaretini toplayıp, “Konuşabilir miyiz? İstediğimiz şey hakkında? İstediğimiz zaman?”, diye afallar ve yüzü kızarır. “Özür dilerim. Bu sosyal şeysinin kurallarını bilmiyorum. Diğer.. şeysinin de kurallarını bilmiyorum. Kendi haklarımı da, senin haklarını da bilmiyorum. Ö.. özür dilerim. Ben aptalın tekiyim.”, diye iyice kızarmış yüzünü sıskası çıkmış dizlerinin arasında gizler. Kızın dizleri arasından boğuk bir ses gelir; “İnsanların bölgelerini nasıl işaretlediğini bilmiyorum!”

Aager oturduğu yerde çakılıp kalmıştır. Kızın söyledikleri karşısında kendisinin ne gibi hissettiğine bile bir isim koyamaz.

Boğazını temizler ve “İnan ki bu toplulukta sana.. şeysi konusunda akıl verecek en son kişiyim. Ama bi şekilde bu.. şeysini birbirimizde bulduk. Bildiğim tek şey, birbirimize ‘uzanma’ hakkına sahip olduğumuz. Demek istediğim, istediğini sorabilirsin.”, der ve yüzünü yanında oturan küçük tiefling’e döndürür, dizlerinin içinde gizlenmiş, elf’lerinkini andıran, ancak onlarınkinden daha ince ve kısa olan kulaklarına yaklaştırır. “Ve kendine bir daha aptal dediğini duyarsam, sanırım sana kızmam gerekecek.”, diye fısıldar.

Kız hayretle başını kaldırır, Aager’e döner ve beklemediği bir şekilde bir anda onunla burun buruna gelirler. Kızın fırtına grisi gözlerinde vahşice bir şeyler oynaşmaya başlar. Küçük yüzünde, kendisinin de tam olarak anlamadığı bir heyecan ifadesi belirir ve istemsizce alt dudağını ısırır.

Aager yutkunur.

Sonra kıza fevkalade başarısız bir gülümseme teşebbüsünde bulunur ve boğuk bir sesle “İstediğin zaman, istediğin yerde, her koşul altında duygularım ve düşüncelerim senindir.”, der ve yüzünü zorlukla kızdan çevirir ve yere bakar. “Sadece bir insan olduğumu ve bir çok hatalarımın olabileceğini unutmamanı istiyorum. Sana söylediğim bir şey seni üzer yada rahatsız ederse, tekrar sormanı isterim çünkü seni üzmek niyetlerim arasında yok.”

Inshala gülümser. Bu ürkütücü adamın kendisiyle ıkına sıkına konuşmasının sebebini anlamaz ama bu onu içsel bir şekilde de mutlu eder.

Adama, kendisinin bir insan bile olmadığını hatırlatmak ister ama bu dürtüsüne engel olur. Nedense bu ürkütücü adam, kendi hatalarını dile getirme konusunda acımasızca bir dürüstlük gösterirken, iş onun —Inshala’nın— hatalarına gelince dile bile getirilmesinden hoşlanmamaktadır.

Kız, buradaki adaletsizliğin farkındadır ancak neye itiraz edeceği konusunda aklı biraz karışıktır. Bu yüzden bu konuyu şimdilik bir kenara koyar ve asıl derdine yoğunlaşır.

“Bu..”, der, derin bir nefes alır, göğsüne saplanan acıyı yüzünü buruşturarak bastırır ve “..bu da bizi aynı bölgeyi paylaşan aynı sürünün bir parçası yapıyor sanırım.”

Aager, kızın eşsiz bakış açısı karşısında çok şaşırır. Bir an düşünür. Kusur aramak isteyen biri için bu tarif fazlasıyla ilkeldir. Ancak olaya samimi bakılırsa kızın yapmış olduğu tanım, son derece saf ve katışıksız olduğu gibi, bir o kadar da isabetlidir.

“..yani artık ‘beraber’ aptal olabiliriz mi demek oluyor bu?”, diye aşırı sakin bir sesle sorar Inshala.

Aager akıllı biridir. Tehlikeye ve tuzaklara karşı her zaman doğal bir farkındalığı olmuştur ve şu anda içindeki uyarı zilleri delice çalmaya başlamıştır.

“Ummm..”, diye zaman kazanmaya çalışır. Sonra da “Ne demek istediğini pek anlayamadım.”, der temkinli bir şekilde.

“O HAYVANLARIN SENİ KÖŞEYE SIKIŞTIRMASINA NASIL GÖZ YUMDUN? BU SEN DEĞİLSİN. BU BENİM!”

Kız, küçük yumruklarını sıkmış, kıpkırmızı olmuş yüzüyle fena kızmış yavru bir kediyi andırmaktadır. Fevkalade haşin.. ve son derece şirin!

“Ummmm..”, diye afallar Aager zira bu sözleri gerçekten beklemediği gibi, kızın attığı ‘yumruk’ da beklemediği bir açıdan gelmiştir.. Bugüne kadar kimse ona, kendisini tehlikeye attığı için azar geçmemiştir. Aager’in içindeki ses ona başının belada olduğunu, kıs kıs gülerek söyler!

“Ummm.. Daha önce olsa böyle bir risk almazdım. Ama Lady’yi kaçırmalarına da izin veremezdim. Ve.. yaptığım şey o an çok mantıklı gelmişti!”

‘İşte şimdi batırdın!’, diye kahkahalarla dalga geçmeye başlar Aager’in içindeki ses.

Aager’in içindeki ses, her nedense son bir aydır, sanki bunca yıl olduğu pragmatik ses olmaktan sıkılmış ve kendisine yeni bir eğlence bulmuş gibidir. Ve o ses Inshala’nın tarafını tutmaktan keyif alırken, Aager’in afallamarını ise fevkalade eğlenceli bulmakadır!

“Ben oradaydım ama sen bunu sezemedin sanırım —bu duruma acilen bir çözüm getirmeliyiz.”, diye söylenir Inshala.

Sonra da frensiz bir şekilde başlar; “Ama yinede.. Seni çok uzun bir zamandan beri seyrediyorum.. evet, bunun beni biraz deli gibi gösterdiğinin farkındayım. En azından bir sefer Bremorel abla bunu yaparken beni yakaladığında öyle demişti. Ama o zaman seni, bazı ölü yaratıkları keserken ve Udoorin abiyle tartışırken seyrediyordum dolayısıyla dikkatim biraz dağınıktı. Yoksa beni asla yakalayamazdı! Benim tanıdığım Fogstep oydu. Ama düşünürsek, sen hiçbir zaman benim beklediğim gibi davranmadın. O zaman bile. Kestirilemez bir havan vardı. Bunu kaybedemezsin!

Gnine çok zeki biri, bir cüce için bile. Ama bazen fazla heyecanlanıyor. Laila abla çok akıllı ve ayrıntıları görme konusunda neredeyse hepinizden daha iyi. Ama onun sorunu da bu sanırım. Ayrıntılarda takılıp olayların bütününü göremeyebiliyor. Udoorin abi iyi bir çocuk, sanırım. Açıkçası onunla neredeyse hiç konuşmadım. Üzerinde çok fazla demir var. Lorna abla’nın onu eğitiyor olmasından çok mutluyum —ki bu da onun dikkatini dağıtıyor. Lady abla ise bu konuda yalnız bırakılmalı ve rahatsız edilmemeli. Yoksa dikkati dağılır ve hepimiz kanayarak ölürüz. Merisoul abla ise çok.. çok karmaşık. Kestirilemez. Sen de kestirilemezsin ama seninkisi daha çok.. plapmatik.. plannanik.. ondan işte. Onu seviyorum ama onunkisi.. karmaşık işte! Bense sadece apta— duygusalım. O tavuskuşu da çok fazla yükseklerden uçuyor. Yere indiğinde onun hakkında daha iyi şeyler düşünebilirim belki.”, diye çok hızlı bir şekilde sıralar Inshala. Kız bitirdiğinde nefes nefese kalmıştır.

Aager bir anda bir şeye ayılır; kız anlattıkları frensiz bir şekilde anlatmamıştır. Kız anlattıklarını ‘panik’ içerisinde anlatmıştır!

Bunu, kızın her zaman ki halinden farklı olarak, saçlarının dağınık ve çözülmüş oluşundan da açıkça görebilmektedir.

Aager bir anlığına bunun sebebinin, onun yanındayken saçlarını rahat bir şekilde salıp boynuzlarını da saklama ihtiyacı duymayacak kadar ona güvenmesinden kaynaklandığına inanmak ister.

“Öncelikle..”, diye ağır bir şekilde konuşmaya başlar Aager “Birbirimizle bir şekilde iletişimde olmamız konusunda haklısın. Bu sadece savaşlarda değil, diğer zamanlar içinde geçerli. Senin nerede olduğunu kestiremediğim de bu benim.. dikkatimi dağıtıyor.”, diye itiraf eder boğuk bir şekilde.

“Son bir aya kadar, benim tek derdim hayatta kalmaktı —ki bu da oldukça pragmatik bir bakış açısı gerektiriyordu. Ne var ki daha sonra işin içine sen giriverdin ve bir anda işler değişti. Hayatıma bir anda kükreyerek girmiş oldun!”, der ve içinden yaptığı kelime tercihi dolayısıyla gülümser.

“—ki bu da, bu güne kadar o çok değer verdiğim ‘sadece hayatta kalmak’ bakış açımı sorgulamamı gerektirdi. İşin gerçeği, bende bu konularda tecrübeli değilim. Sana kadar, ihtiyacım bile olmadı. Sanırım ikimizde alışıncaya kadar biraz acı çekeceğiz.”, der Aager sakin bir şekilde.

“Ben acı çekebilirim ki! Acı çekme konusunda çok iyiyimdir!”, der Inshala mutlu bir şekilde. “Ama benden güvende olmamı isteyip kendin tehlikeye atılınca.. bana acı veriyor. Bu yeni acıya bir isim veremiyorum. Bunu anlatacak bir kelime de bulamıyorum. Bu acı ellerimde, kollarımda, başımda, sırtımda yada ayaklarımda olmadı—”

Aager, hangi koşullar altında kızın ellerinden, kollarından, başından, sırtından ve ayaklarından acı çekmiş olabileceğini düşünür ve yüzü kararır. Bir anlığına içinde birilerini öldürme ihtiyacına dair muazzam bir duygu belirir. Yüzünde oluşan ‘bunun bedelini sizlere ödeteceğim’ ifadesini zorlukla bastırır.

“—Karnımdaydı sanki ve hiç hoşuma gitmedi.” Inshala’nın az önceki mutlu ifadesi bir anda kaybolmuş, yüzünde kesinlikle korkunun da olduğu karmakarışık ifadeler oluşmuştur.

“Sen öyle davranınca benimde, her şeye kafasıyla vurarak çözmeye çalışan aptal bir dağ keçisi gibi davranasım geliyor. Ben bir kediyim. Ben avımı seyrederim. Ona sinsi sinsi yaklaşır ve tek hamleyle üstüne atlar öldürürüm.”, der artık tamamen mutsuz bir ifadeyle. “Sana çok kızmak istiyorum ama buna hakkım yok.”, der. Sonra sesini, suçlu biri gibi kısar, “..çünkü Lady’ye birilerinin o koca çelik çivileri attığını farkettiğimde, ben de onu korumak için üstüne atlamıştım, dolayısıyla sana kızacak yüzüm de yok!”, diye itiraf eder.

Bir süre sessizce yumulduğu yerde kımıldamadan durur, sonra yüzünü yine dizlerinin arasına saklar ve “Kedimi özledim. Kedim olsaydı saklanmak zorunda kalmazdım..”, der küçücük bir sesle ve ağlamaya başlar.

Kızın söyledikleri, sesindeki kayıp hissi ve sonrasında da ağlaması, Aager’e birçok açıdan ve birçok şekilde dokunur. Aager bir anda birçok şeye de ayılıverir; kızın gerçekten kedisini çok sevdiğine, onu bütün kalbiyle özlediğine ve onsuz kendisini tam anlamıyla bir boşluktaymış gibi hissediyor olduğuna ve herhangi birinin değil, Aager’in önünde ağlayabilecek kadar ona güvendiğine.

Aager, günah dolu hayatında, yapmış olabileceği hangi ihtimal dışı iyilikten dolayı bu küçük, güzel ve içli tiefling’in kendisine bahşedilmiş olabileceğini merak eder.

Acımasızlığı ile bilinen bu ürkütücü adam, yanında topak halinde oturan küçük, sıskası çıkmış kıza doğru tek eliyle ‘uzanır’, onu kendisine çekerek pelerininin içine alır ve omzuna yaslar. Kız sakinleşip kendinden geçinceye kadar da onu sımsıkı tutar ve bırakmaz.

 

✱ ✱ ✱

 

Aager nazikçe küçük tiefling’i kucaklar ve onu, Merisoul ile paylaştığı çadırına kadar sessizce taşır. Çadırın girişini araladığında, içeride Merisoul’u uyanık bir halde görür. Kız sadece uyanık değil, ayakta ve tasını kucaklamış ona bakmaktadır. “Özür dilerim ama korkarım bu çadır bu akşam müsait olmayacak. Tasım yine dolmuş durumda ve sanırım bütün gece kusacağım!”

Melez, dramatik bir hareketle bir elinin tersini alnına götürür ve “Kendimi hiç iyi hissediyorum. Sevgili Inshala uyuyacaksa onu bu gece burada yapabileceğini hiç sanmıyorum.”, der kulağa samimi gibi gelen bir sesle.

Aager, Merisoul’a pis bir bakış atar çünkü kızın samimiyetinin tamamen yalan olduğunu onun gözlerindeki bakışlardan.. ve boş tasdan açıkça görebilmektedir ama sesini çıkarmaz.

Merisoul ise aynı ifadeyle, “Sanırım dışardaki ateşi paylaşmak zorunda kalacaksınız. Ama bunu alabilirsin.”, der ve Aager’e, Inshala’nın battaniyesini uzatır.

Aager bir eliyle sıskası çıkmış kızı kucaklarken, diğeriyle de battaniyeyi alır. Tam dönmüş gidecekken durur  ve arkasındaki succubi-melezine bakmadan “Bütün gece kusacağını sanmıyorum..”, der sessizce. “Bir derdin var. Paylaş onu. Bizler senin dostunuz.”

Aager bile kendi sözlerine şaşırmıştır zira başkalarının kişisel sorunlarına bulaşmak gibi bir huyu yoktur. Aslına bakılırsa bir başkasına ‘dostu olduğunu’ da bugüne kadar söylemişliği yoktur.

İstemsizce kucağında uyuyan kıza bakar ve değişimin kimden geldiğini anlar zira her iki durumu ve daha fazlasını yalancı çıkaran kişi şu anda kollarında uymaktadır! Gözlerini sarıldığı kızın uyurken ki huzur dolu yüzünden ayırmadan konuşmaya devam eder;

“Bir şeyden fena halde korktuğunu biliyorum. Saklamayı çok iyi beceriyorsun ama o bakışları yaşamış birinden değil. Yükün her ne ise, tamamını kendin taşımak zorunda olmayabilirsin. Burada onun bir kısmını yüklenmeye gönüllü olacak birileri vardır mutlaka. Bu korkunu gidermeyebilir, ama hiç olmazsa tahammül edilebilir hale getirir.”, der. Sonra omuzlarını silker ve “En azından bizi ikna etmek için bütün gece kusmak zorunda kalmazsın!”, diye ekler ironik bir şekilde.

“Benden ne istediğini bilmiyorsun..”, diye Merisoul’un umutsuz fısıltısı gelir arkasından.

“Hayır bilmiyorum çünkü daha söylemedin!”, der Aager hiç istifini bozmadan.

Aager çadırın girişine doğru yürümeye başlar. “Doğruyu söylemem gerekirse”, der çadırın girişini aralarken, “..bence sen tam bir kaçıksın! Ama bizimsin. Asla anlayamayacağım sebeplerden dolayı Lady ve Inshala seni seviyorlar. Gnine’ın da sana saygı duyduğunu biliyorum. Kepazenin saygı duymadığı kız yok zaten.. Etrafındakilere eteğine yeni bulaşmış ıslak çamura baktığı gibi bakmasa, muhtemelen sarı kafaya da saygı duyardı! Prenses’in de seni sevdiğini ve sana güvendiğini biliyorum. Sen.. her ne kadar sevginin ne olduğunu bilmiyormuş gibi davransan da, bence onun ne olduğunu hepimizden daha iyi anlıyorsun.”, der ve gördüğü bir rüyadan dolayı kıpraşan göz kapaklarıyla yüzü son derece mutlu bir ifadeye bürünmüş küçük kıza tekrar bakar ve istemsizce gülümser.

Neden sonra Aager başıyla o yüzün sahibine işaret ederek “Bundan dolayı da sana müteşekkirim..”, diye sessizce ekler ve çadırdan ayrılır.

 

Laila “Bane” Wolvesbane yüksek bir yamaçtan aşağısını seyretmektedir. Aşağıda bir ufuktan diğerine uzanan, muazzam büyüklükte bir vadi bulunmaktadır. Laila, iç titreten bir kükreme duyar ve kendisini yere atar. Hemen üstünden geçen, sürü halinde koca kanat sesleri duyar. Başını kaldırdığında, iğrenç görünümlü, kapkara, yarasa kanatlı, diken kuyruklu yüzlerce yaratığın, gök gürültüsünü andıran kükremelerle aşağıdaki vadiye daldığını görür. Tekrar vadiye baktığında, yaratıklar küçük oyuncak askerleri andıran, insan, elf ve dwarf’lardan oluşan bir orduya saldırdıklarını görür. Laila bulunduğu yerden bile ölenlerin çığlıklarını duyabilmektedir.

Ufkun diğer ucundan derin, uzun ve Laila’nın tüylerini diken diken eden boru sesleri duyar. O yöne baktığında ise, vadinin neredeyse tamamını kaplamış bir başka ordu daha görür. Bu ordu, on binlerce dev orken’den oluşmaktadır. Orken’ler, katışıksız bir nefret ve olağanüstü bir hızla insanlara saldırırlar. Elf’ler, insanlara yardım etmek için binlerce oku havaya salarken dwarf’lar da stratejik bir şekilde yanlardan yardıma koşarlar. Ama Laila önündeki dehşet karşısında bunların bile yeterli olmayacağını açıkça görebilmektedir zira ufku dolduran orken’lerin devamı hala uluyarak gelmektedirler.

Korku içerisinde donup kaldığı manzara karşısında titreyen yeri çok geç farkeder. Laila cesaretini toplar ve ayağa kalkar.

“Arkanızda! Arkanızda!”, diye haykırırken elleriyle de elflerin dikkatini çekmeye çalışır ama bunun bir faydası olmaz. Laila, elf’lerin arkasındaki ufukta beliren yeni toz bulutuna ve o bulutun içinde gizlenen yeni orduya işaret eder ama bununda bir faydası olmaz.

“Zamanı geldi, küçük kız!”, der izcinin arkasından bir ses hırlayarak.

Laila kedi gibi sıçrar. Yere indiğinde kılıçlarını çekmiş hazırda beklemektedir. Ama elinde koca savaş baltasıyla ona doğru yaklaşan yaratık karşısında donup kalır.

“Seni.. Seni öldürmüştüm ben!”, der korku içerisinde.

Koca orken lideri ona, kesilmekten paramparça olmuş dudaklayla sırıtır. Yaratığın bir gözü kör olmuş, başının bir yanı yarılmış ve göğsünde en az yarım düzine kılıç yarası olduğu halde ona doğru tökezleyerek yaklaşır. “Bizi öldürebilirsin ama bitiremezsin. Biz alırız. Biz keseriz. Biz yıkarız. Biz kırarız.. ARTIK BİZ VARIZ!”, der anca anlaşılır bir sesle zira yaratığın ağzından zifti andıran kanı fokurdayarak dökülmektedir…

“Pssst!”

Laila dehşet içerisinde uyanır!

 


 

 

 

 

< önceki | sonraki >

1 Comments
  • deja nim / February 1, 2020 / Reply

    Bu ve bir önceki hikaye (Kimse..), yazmakta zorlandığım iki hikaye oldu. İkisi de biraz karanlık oldu sanırım. Ama grup uzun zamandır ilk defa gerçek tehlikeyle karşılaşmış ve ANA MODÜL ile temas etmiş oldular. Dahası, dünyadaki olayların gidişatının insanlar, elfler, dwarflar ve orklarla sınırlı olmayabileceği üzerine bir fikir sahibi de olmuş oldular.

    High Lady Anglenna daha birçok açıdan grupla bütünleşmekten çok uzak. Nihayetinde onun da kendi geçmişi var ve her ne kadar kendisi elf standartlarına göre oldukça genç bir kız olsa da, yetiştirildiği ortam itibariyle kemikleşmiş bazı huyları, tavırları ve kinleri de var. Ve bunlar, biz insanlarda olduğu gibi, elflerde de bir iki konuşma ile temizlenebilecek şeyler değiller.

    İşin aslı, Lorna’nın babası Ri Grendaleren, first born (ilk doğan çocuk) değil. Themalsar savaşında gösterdiği varlık dolayısıyla halkı tarafından tanındı ve tercih edildi. O zaman ki Ri (Grendaleren’in babası) da halkın eğilimini göz ardı etmedi ve Gri Sahillere göç etmeden önce yeni Ri olarak onu seçtiğini ilan etti.

    Ki bu da bir başka soruna sebep oldu; High Lady Anglenna’nın annesi, Angrellen, asıl first born idi ve gerçekte Rise (kraliçe) olması gereken de oydu. Anglenna’nın annesi, idari konularda oldukça başarılı olsa da, erkek kardeşinin popüleritisi daha ağır basınca, işler Anglenna ve annesi için değişiverdi.

    İkisi de kötü muamele görmediler ancak elfler iyi kin tutan bir ırk ve babalarının bu adaletsiz tercihinini annesi Anglenna’ya aşılaması için 170 küsür yıllık bir süresi oldu.

    Ancak Ri’nin ölümü söz konusu olması halinde, yerine yaşı fazla ilerlemiş annesi değil, Anglenna’nın geçmesi beklenirken, Grandaleren hiç kimsenin beklenmediği bir şey yapmış ve bir insanla evlenmiş ve onlardan bir yarı-elf (Alor’Nadien ne) olmuştu. Anglenna bu durumu, üstene çoktan kemikleşmiş bakış açısı da eklenince, pek de olumlu karşıladığı söylenemez çünkü bunun pratik anlamdaki karşılığı “o küçük yarı-bişeyin” bir anda kendisinden daha kıdemli ve muhtemelen de gelecek Rise olacağı anlamına geliyor olmasıydı.

    İçsel bir hararetle bu küçük yarı-şeysiden nefret etmiş ve büyük bir protokol kasıntısına sebep olacak olsa da, ve Lorna’nın ondan bu konuda herhangi bir talebi olmamış olsa da, ona prenses diye hitap etmeyi de reddetmiştir..

    Ailede bu ikisi dışında bir de küçük kız kardeşleri daha vardı – Silendenien Anor Galad.

    Herkesçe pek sevilen bu son derece güzel, alımlı ve ateşli genç elf prensesi, ağabeyi ile Themalsar’a gitmiş, bir buçuk yıl düşmana karşı son derece başarılı baskınlar yapmış ancak beklenmedik bir talihsiz ogre mızrahı isabet etmesi sonucunda hayatı kaybetmişti.

    Anglenna’nın Lorna’ya karşı husumeti kolayca aşabileceği bir şey değil. Zaman ve karşılaşacakları potansiyel olaylar durumu değiştirebilir, herhangi bir etkisi de olmayabilir. Dediğim gibi; elfler iyi kin tutan bir millet!

Leave a reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.