You can enable/disable right clicking from Theme Options and customize this message too.



Book Online

* Please Fill Required Fields *

 

Timeline:

Grup bir yandan Gar Thalot’u ararken, bir yandan Lilly Venom olayını hazmetmeye çalışır. Nevarki günler grubun bazıları için oldukça sıkıcı geçmektedir; Anglenna, Lorna, Udoorin ve Laila gibi.. Ancak başkalarının aksine bazıları can sıkıntılarını daha sessiz ve sakin bir şekilde geçirmeyi tercih ederler..

 

Bu hikaye,
Benim gitmem lazım.
ile aynı gece yer alır..

 

Prenses Alor’Nadien ne Feymist, az evvel camdan süzülerek çıkan kıza biraz gıpta ile bakar ve nadiren olduğu gibi, onun kadar özgür olmaya can atar.. Nadiren olmasının sebebi, Prenses Alor’Nadien ne’nin asla sorumluluklarından kaçan yada sakınan biri olmayışındandır. Ama bazen çekiyor insanın canı işte. Bu bir prenses dahi olsa..

Büyük Arashkan Şehrine geleli iki haftadan fazla olmuştur ve bunların birisini sefil arenada geçirmiş olması, aslında hoşuna bile gitmiştir prensesin. Dışarıdan bakıldığında prenses fevkalade nazik, eğitimli, kültürlü, zarif, ince, düşünceli, anlayışlı, sevgi dolu, iyimser, sessiz, dramdan pek haz almayan, tam anlamıyla hanımefendi bir asilzadedir. Pek az kişinin bildiği ise bu listede olmayan ‘özellik’leridir; fevkalade inatçı, dik kafalı, boş oturmaya gelemeyen ve..

..işin işte bu son ikisinin varlığını göstermiş olması onun canının sıkılmış olmasına sebep olmuştur. Boş oturmaya gelemeyen, ve..

Prenses, ‘ve..’nin tam olarak neye tekabül ettiğine daha bir isim koyamaz zira kendisi de emin değildir. Ve bunu hayatında sadece bir defa hissetmiştir; arenada o devasa yaratıkla savaşırken, küçük, sevgili Inshala’nın çağırdığı muazzam ‘canlı’ ağacın yaratığı devirmesinden sonra, sevgili Udoorin’in attığı nara.. Evet o naradan sonra bir an delirmişçesine kendisi de yaratığa saldırmış, hatta hayatında hiç hissetmediği bir heyecanla  kedisi de bir ‘nara’ atmıştı! Her ne kadar kendi attığı şeye ‘nara’ denemeyeceğini her koşul altında itiraf edebilse de, bir şey atmıştı işte..

Udoorin’den sonra İzci Onbaşı Laila’da nara atmıştı ve onunkisi gerçek bir nara idi; vahşi, iç titreten, içinde bir ölüm fermanın yazılı olduğu bir nara!

Kendisininkine ise en iyi ihtimalle ‘cılız bir çığlık’ denebilirdi!

 

Prensese göre kişi her zaman, etrafındakilere olduğu kadar kendisine de dürüst olmalıydı ve bu önemliydi.

Her ne kadar utanç verici olsa da!

 

Bir de ‘Görenler ne demiştir?’, meselesi vardı tabii..

 

‘Koskoca Bari Na-ammen prensesi, vahşi bir barbar gibi çığlık atıyordu!’

Prensesin barbarlara karşı herhangi bir husumeti yada onları küçük görmesi gibi bir derdi yoktu. Her kültürün kendisine özel ‘halleri’ vardı nihayetinde. Sorun, kendisinin içine doğduğu kültürde ‘nara atma’ diye bir şeyin olmayışıydı..

Dahası, prensesin gerçekte dert ettiği şey bu da değildi. O narayı attıktan sonra hissettikleriydi..

 

Prenses, hafif uzanmış olduğu, pek de temiz olmayan hanın, çok da hoş kokmayan yatağında, şimdi bile yüzünün kızardığını hisseder. Neyse ki High Spires Efendisi Philius kendisinin bu handa kaldığını öğrenmiş, ve onun en son Arashkan’a gelişinden, kitapları ne kadar sevdiğini hatırlamış ve ona okuması için bir düzine kitap göndermişti.

Prenses için kitaplar çok fonksiyonlu şeylerdi. Bariz olanları dışında, kızarmış yüzleri saklamak için de ideal birer araç olmalarıydı!

 

Prenses derin bir iç çeker. Günlerdir bu Gar Thalot denen adamı aramaktaydılar. Ancak işin arama kısmının çoğu, şehrin karanlık yer altı örgütlerini içermekteydi ve babası Ri Grandaleren ile arası ne kadar açılmış olsa da, ailesinin adını yerlerde süründürmek gibi de bir niyeti yoktu. Dolayısıyla işin bu kısmı genç Darly Dor’a, Efendi Aager’e, İzci Onbaşı Laila’ya, Efendi Gnine’a ve sevgili Udoorin’e kalmıştı. Küçük Inshala’nın da gitmesine gerek yoktu onlarla ama kız Efendi Aager nereye giderse o da onunla gidiyordu. Sevgili Merisoul ise istediği yere zaten gidiyor, kimseye de hesap vermiyordu. Bu da kendisinin, kuzeni Anglenna’nın ve Lady Magella’nın handa tıkılıp kalmaları anlamına geliyordu..

Bunun anlamı da, asla tahammül edemediği boş boş oturması anlamına tekabül ediyordu..

 

Alor’Nadien ne, Lady ile konuşmak istemişti biraz, özellikle Serenity Home ve halkı, çevresi, sorunları, eksiklikleri ve bu konuda kendisinin elinden neler gelebileceği ile ilgili.. Ancak arena sonrasında ona bir haller olmuştu.

Dwarf kız neredeyse her gün sabahtan akşama kadar kaldıkları odanın bir köşesine geçilmiş, ya meditasyona girmiş, yada gözleri kapalı bir şekilde derin düşüncelere dalmıştı. Taki iki gün önce geçirdiği ürkütücü cinnet haline kadar.. O günden beri ise neredeyse hiç konuşmamış, sevgili Inshala’nın ağlamaklı zorlamalarıyla çok az da olsa bir şeyler yemiş ve tekrar kendi düşüncelerine dalmıştı..

 

Aslına bakılırsa sevgili kuzeni ve ablasında da bir haller vardı..

Arenadan beri..

Yüzünde her zaman ki gergin hali eksikti. Dudaklarını ince birer çizgi haline de getirmiyordu.

Ve saçları da bazen örülü bile olmuyordu —ki Alor’Nadien ne onu hatırladığı hiçbir geçmişte ablasının ‘mükemmel’ dışı haline şahit olmamıştı. Şimdi ise o da zamanının çoğunu ya elflere özgü trans halinde, yada kendisine hayalet görmüş gibi bir ifadeyle bakar buluyordu.

Arenada bir şeyler olmuştu sanki..

 

Prenses Alor’Nadien ne Feymist yavaşça doğrulur. Zarif bir şekilde kalkar, üstünü düzeltir ve kuzeninin önüne çömelir. Kuzeni High Lady Anglenna’nın gözleri anında açılır ve önünde çömelmiş halde duran küçük prensesine bakar ve bir an.. sadece çok kısa bir an yüzü gerilir, ama bu gerginlik eski halindeki gerginlik değildir..

..ve yine o ‘hayalet gömüş’ ifade oluşur yüzünde.

 

“Ablam..”, der Alor’Nadien ne sessizce ve bu ifadenin ağzından çıkmasıyla High Lady Anglenna’nın tüm yüz hatları değişir.. Odadaki tek ışık kaynağı olan iğreti gece lambasının ışığı, High Lady’nin gözlerinde oynaşmaya başlar.

“..Ne oldu size? Canınızı sıkan bir şey mi var? Daha ben küçük bir kızken size her şeyimi anlatırdım. Lütfen. Siz de bana anlatınız. Sadece mutluluklar paylaşılmaz. Ben sizin kadar bilge değilim. Ama sessiz bir dinleyiciyimdir.”

High Lady Anglenna’nın yüz ifadesi daha da burkulur. Zapt edemediği, titrek bir sesle cevap verir prensese.

“Bari Na-ammen Prensesi kimsenin önünde eğilmez, kimsenin önünde de yere çömelmez.. Lütfen ayağa kalkın..”

“Ablam..”, diye itiraz etmeye kalkar Alor’Nadien ne.

“Prenses Alor’Nadien ne. Lütfen..”, diye ısrarla rica eder Anglenna.

Alor’Nadien ne derin, vazgeçmiş bir nefes verir ve ayağa kalkar. Sorusunu tekrarlayıp tekrarlamamak konusunda bir an kararsız kalır ama ablasının yüzündeki ifadeyi değerlendirdiğinde bundan vazgeçer.

Ve zaten o anda iri bir el, olabildiğince nazik bir şekilde kapılarını tıklatır.

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

İyi akşamlar, Haş Teyze..”, der Udoorin biraz ıkınarak, kapıyı açan High Lady Anglenna’ya. “Mümkün ise Lady Lorna ile görüşmek isterim. Kendisi müsaitse.. Değilse sorun değil. Başka zaman da gelebilirim.”

High Lady Anglenna sessizce başını prensese doğru çevirir ve onun cevabını bekler. Prensesin yüzü belli belirsiz pembeleşir, sessiz yürüyüşüyle kapıya gelir, koridorda bekleyen genç adama bakar ve ister istemez gülümser.

“Sevgili Udoorin. Sizin için bu saatte ne yapabiliriz?”, diye sorar.

“Umm.. Aslında ben sizin için bir şeyler yapmayı ummuştum. Günlerdir handa tıkılmış durumdasınız. Belki.. Belki biraz temiz hava almak istersiniz ve bunun için de benim size eşlik etmeme izin verirsiniz.. diye düşünmüştüm. Yani.. Mümkünse.. Lütfen?”, diye oldukça başarılı başlayan teklifi, kızarmış bir yüzle bitirir Udoorin.

“Tabii ki. Bize biraz müsaade ederseniz, üstüme bir şal alayım. Havalar biraz soğudu.”, diye mutlu bir cevap verir genç adama ve hemen içeri döner, muhteşem bir hızla üstündeki kırışmış elbiseyi çıkartır, yerine oldukça sade görünümlü olmakla beraber, fevkalade zevkle işlenmiş, zarif, salınımlı, tek yanı yırtmaçlı, koyu mor bir etekli elbiseyi geçirir, onun üstüne de silik bej renkli bir şal atar ve kapıya yönelir.

High Lady Anglenna bir an itiraz edecek gibi olur ama sonra vaz geçer zira Prenses kararını vermiştir.

Genç adam, prensesini koluna alır, gizleyemediği bir mutlulukla handan beraber ayrılırlar.

High Lady Anglenna derin, esef dolu bir nefes verir.

“Genç, aşık, kör ve silahsız.. Daha geçen hafta arenada değil miydik biz?”, diye söylenir ama bunu tam olarak kızmış biri gibi ifade etmez.

Kendisi de sırtına uzun, sade bir pelerin alır, ve an itibariyle gözü yanındaki çocuk dışında hiçbir şeyi görmeyen prensesinin arkasından, ve dikkat çekmeyecek bir mesafeden onları takip eder..

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Damdan bir çift göz, handan ayrılan ikiliyi takip eder. “Hele şükür yaa.. Her şeyi benim mi yapmam gerekiyor?”, diye söylenir yumuşak sesiyle gözlerin sahibi.. ve istemsizce küçük ellerinden birini yumru yaparken diğerini ise göğsüne, kalbinin olduğu yere götürür.

“Başkalarının özel hayatları neden seni bu kadar ilgilendiriyor?”, diye sorar genç, yakışıklı bir ses onun arkasından. “Muhteşem bir prenses.. ve bir hödük! Sanırım küçükken buna benzer bir hikaye okumuştum. Ama onda hödük yerine bi ogre vardı.. yada bi troll.. pek hatırlayamadım şimdi! Elfler onu asla kabul etmezler.. Bunu biliyorsun, değil mi?”

“Ahmaklık insanlara özel bir vasıf değil..”, der diğeri burnunu küçümseyen bir ifadeyle çekerek. “..yada yarı elflere!”, diye de acı bir şekilde ekler.

“Aaa.. biz yarı elfler ahmaklığı çok iyi beceririz. Mesleki koşullarımız arasındandır!”, diye sırıtarak, ve en az yanındaki kadar acı bir sesle cevap verir genç, yakışıklı sesin sahibi.

“Ayrıca onların işlerine burnumu sokmadım. Sadece genç Udoorin’e, sevgili prensesinin günlerdir vasıfsız, pis bir handa tıkılıp kaldığını ve bundan dolayı kendisinin temiz havaya ihtiyacı olabileceğini hatırlattım, o kadar. Ama o benimle prensesin ‘güvenliği’ ile ilgili tartışmaya kalktı. Ben de ona kendisi gibi güçlü bir delikanlı prensesini koruyamayacak kadar aciz ise, sevgili Lorna ile hiç uğraşmamasını, gidip kendisine ‘güvenliği’ ile uğraşmak zorunda kalmayacağı bir köylü kızı bulmasını önerdim.”, der yumuşak sesin sahibi, kızmış bir şekilde. “Ama sanırım o son kısmını söylemesem de olurmuş gibime geliyor çünkü bana pek de hoş olmayan bazı bakışlar attı!”

 

İkisi de sessizce, birbirlerine meylederek yürüyen çiftin gözden kayboluşunu seyreder.

 

“Bu.. bu kendini horlayan hicvin, kendini avutma şeklin mi, Darly Dor?”, diye kaşları çatılır yumuşak sesin sahibi.

“Kendimi avutmak için bir sebep göremiyorum, Soul.. Yediğim haltın faturasını her gün yaşıyorum ve ödediğimde ne hissedeceğimi, ne hissetmem gerektiğini bile bilmiyorum. Ama ‘avuntu’ bunların arasında yer almıyor..”, diye sessizce cevap verir Darly Dor.

“Güttüğün yolda anneni de, babanı da ne kadar üzeceğini hiç düşündün mü peki? Yada başkalarını..”, diye sessizce sorar Merisoul.

“Annem.. Ona yaptıklarımdan ve yapacaklarımdan dolayı da, ona yaşattıklarım, ve yaşatacaklarımdan dolayı da asla kendimi affetmeyeceğim. Nevarki olan çoktan oldu. Olacaklar da olmalı. Yoksa onu hayatta bırakmayacaklar var. Babam ise, geçmişte olduğu gibi eğlenmek için kendisine bir başka sosyete hizmetçisi daha bulacaktır eminim..”

“Bundan emin misin? Halbuki seninle konuşurken bana çok samimi ve pişman birisi gibi gelmişti.. Geçmişte yaptığı hatayı, senin küçükken şahit olduğun ve evini terk etmene sebep olan şeyi annene itiraf ettiğini, annenin de onu çoktan affettiğini söylesem, bu düşüncelerini nasıl etkiler?”, diye sorar Merisoul, sessiz ve hüzünlü bir sesle.

“Bunun olmuş olmasını pek mümkün göremiyorum.”, der Darly, omuzlarını silkerek.

 

Darly Dor, babasını affetse de bunun hiçbir şeyi düzeltmeyeceğinin de, evine de artık dönemeyeceğinin de farkındadır. Ama kızın bunu kendisine söylemiş olmasını sadece.. ‘merhametli’ bir davranış olarak değerlendirir ve bir yandan da ister istemez bu uhrevi güzellikteki kanatlı kıza tekrar hayret eder. Ama asıl, kızın ‘kapasitesini’ kullanarak onun bütün itirazlarını, bütün mantığını, bütün kinlerini ve Felisia Fremier’e karşı hissettiklerini, dahası, onun ölümüyle peyda olan utanç, kahır ve öç alma hislerini de alaşağı edebileceğini bilmesine rağmen, bunu yapmamış olmasına hayret eder..

 

“Neden benimle uğraşıyorsun ki? Ben kayıp bir vakıayım..”, der Darly, söylediği şeyi tam olarak kabullenmiş biri gibi.

“Kayıp vakıalar sadece yeterince aramadığımız insanlardır..”, der aynı yumuşak, sessiz haliyle.

Merisoul, gözlerinde oluşan yaşları silerek ekler.

“..Çünkü sen aptal bir çocuksun!”, diye de hışmeder, kanatlarını gerer ve kendisini damdan aşağı salar.. Kısa bir süre içinde de karanlıkta kaybolur.

Darly acı bir şekilde ‘fırk’lar ve kendi kendine mırıldanır.

“Ben aptal ötesi biriyim, sevgili Merisoul Xyrotwu.. Ve sen benden çok daha iyisini hak ediyorsun.”

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Merisoul Xyrotwu süzülür, ve neredeyse High Lady Anglenna’nın tepesine konar! Onun, o şapşal Udoorin ve bir şapşalı bile etkileme özürlü Prensesin ardından takip edişini hanın damından seyretmiş, sonrada bu şirret kadınla bir daha konuşmaya karar vermişti.. Rezil şeyle en son karşılaşmaları ona pek kıymetli isimlerinden birine mal olmuştu ve onun takibe aldığı iki genç sevgilinin arasını bozmasına engel olacaksa, bir kaç isminden daha feragat etmeye razıydı..

High Lady Anglenna istemsizce irkilir ve hemen dibinde beliren ‘şeyi’ oracıkta yakıp kül etmekten kıl payı kendisine mani olur..

“Sana engel olmayayım.”, der Merisoul. “Beni yakmaya can atıyorsun zaten. Sana şimdi bile harika bir fırsat verdim!”

“Genç Merisoul!”, diye burnundan solur Anglenna, küt küt atan kalbini sakinleştirmeye çalışırken. “Seni yakıp kül etmek istediğimde, kimsenin beni ‘kötü bahanelerimden’ ötürü suçlamasını istemiyorum..”

“Onur..”, der Merisoul burnunu çekerek. ‘..sende olan bir şey değil. Neden şimdi böyle bir ayrıntıya takılasın ki?”

 

High Lady Anglenna, gözlerini kapatır, derin bir nefes alır ve sakinleşir. Gecenin bu saatinde bu garip kızla tartışmak gibi bir niyeti yoktur zira prensesi genç bir çocukla yalnızdır ve ikisi de kendilerince becerikli olsalar da onun için önlenmiş bir savaş her zaman kazanılmış bir savaştan daha iyidir; birinde kimse ölmemiştir!

 

“Genç Merisoul. Beni pek tanımıyorsunuz. Bugüne kadar sadece bir defa, ve oldukça kötü koşullar altında konuşmuş olmamız dışında bu ikinci defa birbirimizi muhatap alışımız..”, der Anglenna soğuk bir şekilde. “..Ben acımasız ve kalpsiz birisi olabilirim, ancak onursuz değilim. Lütfen sözlerinizi sakınarak kullanınız..”

“Burada ne işiniz var o zaman? Neden bir High Lady gecenin bir saatinde iki kişiyi takip eder ki?”, diye merakla sorar Merisoul.

 

High Lady Anglenna yine gözlerini kapatır ve sanki içinden sayıyor gibi bir hali vardır.. Yada ‘bunu yapabilirsin, bunu yapabilirsin..’, diye tekrarlıyor gibi.. Neden sonra tüm varlığı ile yanındaki şeye döner ve onun gözlerinin içine bakarak konuşur..

 

“Onları takip ediyorum çünkü ikisinin de dikkatleri dağınık, üstlerinde zırhları yok ve genç Udoorin’in taşıdığı tek silah, babasının ona verdiği kılıcı. Genç Udoorin, pekte ‘kılıç ustası’ biri sayılmaz, zira onun kılıç kullandığını hiç görmedim.. Prenses ise glavyesini büyü ile yanına çağırdığı için bu konuda daha avantajlı olmakla beraber, kendisinin de üzerine herhangi bir zırh yok ve daha bir kaç gün önce bir ahma— bir hatadan dolayı herkes arenada yeterince zorluk yaşadı.”, der yüzeysel bir sükunetle.

 

Merisoul hayretle önünde duran High Lady’ye bakar. “İlginç..”, der. “..Doğruyu söylüyorsun. Yada söylediğin yalana gerçekten inanıyorsun! Ama beni neden bir ‘şey’ olarak düşündüğünü anlayamıyorum. Hayatımda birçok defa hakaretlere muhatap bırakıldım.. Üç yaşımdayken beni içi fosseptik dolu bir çukura attılar ve o çukurda beni bıraktılar. Tekrar gün yüzü gördüğümde on yaşımdaydım. O süre zarfında her gün üstüme bir şeyler döküldü ve her türlü hakareti duydum.. Onlar bana ‘şey’ diye hitap ederlerdi..”, der samimi, ve donuk bir sesle..

 

High Lady Anglenna ise bir eli ağzında, hayret, dehşet ve.. utançla önündeki şeye.. hayır, önündeki ‘varlığa’ bakar.

 

“Ad Ara..”, diye fısıldar neden sonra ve bu ismin, önünde duran varlığın üstündeki etkisini görür; Merisoul Xyrotwu olduğu yerden doğrulur, kanatları gerilir, bir an, çok kısa bir an kızın ayakları yerden kesilir ve kız, sanki içsel bir ışıkla aydınlanır.. sonra tekrar söner, yere konar ve kanatları arkasında katlanır..

“O.. O ismi sana aleni bir şekilde kullanasın diye vermemiştim!”, diye korkuyla tıslar Merisoul.

“Bu senin adın. Ve ben de onu aleni bir şekilde kullanmadım. Seni bir ‘şey’ olarak değerlendirmemden haklı olarak alındın. Bende seni gerçek adınla onurlandırdım..”, der Anglenna ama az önce gördüğü ‘mucize’, elf kızın zihnine kazınmıştır zira o kısacık anda gördüğü, önünde duran kız değil, bambaşka bir ‘varlıktır’!

“Beni, geçmişimi, yaşadıklarımı, size ve başkalarına yaşattıklarımı anlamanızı yada şahsıma anlayış göstermenizi istemeyeceğim.. Ancak sizden özürlerimi de eksik etmeyeceğim, genç Merisoul. Şimdi, müsaadenizle korumam gereken bir Riserin, ve potansiyel bir de Riverin’im var!”, der ve gözden neredeyse kaybolmakta olan Prenses Alor’Nadien ne ve genç Udoorin Shieldheart’ın tekrar peşine takılır..

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Lady Lorna nasıllar bugün?”, diye biraz çekingen bir şekilde sorar Udoorin. Sevdiği bu kızla birkaç gün doğru dürüst konuşamayınca, Udoorin’in zihni kötü bir şekilde resetleniyor gibidir. Bu da bir anda onunla ilk karşılaştıkları zamanlarda olduğu gibi hitap etmeye başlamasına sebep olmaktadır. Her ne kadar bu hali komik ve şirin olsa da, Prensesi çileden de çıkarır..

“Lady Lorna iyiler. Efendi Udoorin’in günü nasıl geçti acaba?”, diye kendisi de çok az hicveder bir dille cevap verir ve elini nazikçe koluna yasladığı adamın kasıldığını hisseder.. ve utanır. “Özür dilerim Dorin.”, der sessizce. “Bütün gün dışarıda, kötü hanlarda bu Gar Talot hakkında bir şeyler öğrenmek umuduyla zaman geçirmek zorunda kalmanın üstüne, bir de benim nazımı çekiyorsun.”

“Lütfen.. Lorna.. Çektiğim senin nazın olsun. Seve seve.. Bir prensesin bu kadarcık nazı olmayacak mı şimdi?”, diye biraz rahatlamaya çalışır Udoorin. “Ama sizinle.. seninle bir otuz yıl geçireyim ve iki gün görmeyeyim, sanıyorum bu durum tekrarlanır.”

“Bunu bir otuz yıl sonra konuşabiliriz.”, diye gülümser Alor’Nadien ne. “Bana gününü anlatır mısın?”

Udoorin’in tedirginliği bir anda tiksintiye dönüşür.

“İnsanların sabahtan akşama kadar bir handa içki içip kağıt oynamalarını hiç anlayamamışımdır.”, diye sinir olmuş bir sesle konuşur Udoorin. “Serenity Home’da herkesin her zaman yapacak bir işi vardır. Yoksa da ‘Gönüllü Vardiyaya’ dahil edilirler.. Belki dışarıdan biraz zorbaca gibi gelebilir ama sorun çıkartan işsiz tiplerden yoktur bizde hiç. Ve herkes kasabası için bir şekilde katkıda bulunur. Bu şekilde hem herkesin ortak bir amacı olmuş olurlar, hem bir şeyler yapmış olmanın mutluluğunu yaşamış olurlar, hem de kendilerinden daha büyük, ama parçasını oluşturdukları bir şeyi de etkilemiş olurlar..”

“Bu.. harika bir fikir.. Kimin fikriydi bu?”, diye Prenses sorar merakla, zira devlet işleri iyi bildiği bir alandır.

“Hmm.. pek emin değilim. Serenity Home’un geçmişi oldukça eskilere gidiyor. Sanırım 7100’lerde kuruldu. Bu da neredeyse beş yüz yıl ediyor.. ‘Gönüllü Vardiya’ gibi bazı şeylerin kanunlaştırılması, Arthandos amca.. umm.. Arthandos Yuleman belediye başkanı seçildikten sonra gerçekleşti. Ama gerçek anlamda yerleşmesi, babamın Aager’i Serenity Home’a getirmesinden sonra oldu. O adamın kırdığı ilk kafa benimkisiydi. Ama kesinlikle sonuncusu olmadı. Bazıları ‘Gönüllü Vardiya’ olayını hiç ciddiye almıyorlardı. Aager onlara üst üste gece baskınları yapıp kafalarını kırınca, birden standartlarımız yükseldi!”, der Udoorin mutlu bir şekilde.

“Efendi Aager. Ondan biraz çekiniyor gibisin. Ve Lady Magella’dan da.”, diye sorar Alor’Nadien ne, zira yanında yürüyen, elini teslim ettiği bu genç adamın geçmişi onu her zaman etkilemiştir.

“Lady Magella ben doğduğumda ordaydı.. Sanırım kafam biraz büyük olduğu için doğum esnasında biraz zorluk çıkarmışım.. Bana ebelik yaptı desem isabetli olur. Kendisi Scowling Hills’den bize katılmasıyla bir çok doğumda bulundu. Serenity Home’da herkes ondan mantıklı bir şekilde çekinir..”, diye hafif gülümseyerek anlatır Udoorin.

“Umm.. Aager’e gelince.. Aager çekinilmesi gereken biri, Lorna. O.. o geldiğindeki halini hatırlıyorum. Hayatımda onun kadar disiplinli, işi ve görevleri dışında hiçbir şeyle ilgilenmeyen, acımasız birisiyle tanışmadım. Beni kaç defa odunla dövdüğünü hatırlamıyorum bile. Ama geriye dönüp baktığımda, o zamanlar ben tam bir ahmaktım. Annemin hastalanıp ölmesinden sonra hiçbir şeyle ilgilenmeyen, tamamen umarsız, başıboş bir çocuktum. Orada burada kavga çıkartmaktan başka yaptığım bir şey yoktu.”, der genç adam ve yanındaki kızdan dolayı utanır. “Bunları duymak istediğinden emin değilim. Gençken bir aptaldım, Lorna.”

“Hepimizin gençliğimizde yaptığı yanlışlarımız vardır, sevgili Dorin. Önemli olan, daha sonra yapmayı tercih ettiğimiz şeylerdir.”, diye cevap verir sessizce Prenses.

“Senin böyle şeyler yapmış olabileceğini düşünemiyorum..”, der Udoorin.

“Babasını, Ri’sini inkar edip evden, hayır, saraydan kaçmış bir kızım ben, sevgili Dorin. Sanıyorum bu bütün yapmış olabileceklerini geçer diye düşünüyorum.”, diye buruk bir şekilde gülümser Lorna.

“Ama sana haksızlık edildi. Başkalarına verilen haklar, sana tanınmadı!”, diye hışmeder Udoorin.

“Ve ben de başkaları değilim, sevgili Udoorin. Ben bir prensesim. Bir Riverin. Krallar, kraliçeler, prensler, prensesler, lordlar, high lady’ler.. Bizlerin farklı standartları vardır.”, der genç prenses ve Udoorin’in onu haklı gösterme çabasını nazikçe reddeder.

 

İkiside bir süre sessizce yürürler.

 

Neden sonra genç prenses, “Özellikle gittiğimiz bir yer var mı?”, diye sorar yanındaki adama.

“Heaven Parkı. Inshala hanımdan duyduğum kadarıyla bankları, güzel bahçeleri ve havuzları varmış. Ben.. ben bu şehre pek ısınamadım açıkçası. Bazıları Arashkan dendiğinde gözleri fal taşı gibi açılır. Yaşadıklarımıza bakılırsa, burada oturmak için bir sebep göremiyorum. Serenity Home’un yaşam standartları çok daha iyi, insanları da çok daha nazik. Evet, bizim kasabamız çok daha küçük, ama.. bilmem.. burası benim istediğim yer değil.. Saçmalıyorsam lütfen beni uyarmanı isterim Lorna!”, diye yüzü kızarmış bir şekilde susar Udoorin.

“Sevgili Udoorin.”, der Lorna. “Bu benim bu şehre üçüncü gelişim. İlki, iş dolayısıyla babam tarafından buraya gönderilişimdi. İkincisi, saraydan ayrıldığımdaydı ve sadece gerekli yollukları almak için girdim bu şehre, ve tanıyan birileri çıkar diye hemen ayrıldım. Bu üçüncü gelişim. Benim yarım bir insan olmasına rağmen, burası da benim evim olamaz.”

Udoorin’in içi biraz rahatlar.

 

Beraber Heaven Parka varırlar ve parkın içine dağılmış, örme taş patikalardan birini takip ederler.

 

“Dorin.”, der ciddi bir sesle Lorna.

“Efendim.” der biraz çekingen bir şekilde Udoorin zira bu, yanında yürüyen güzel kızın ilk defa kendisine ‘sevgili’ yada ‘efendi’ kullanmaksızın hitap edişidir.

“Bu güne kadar hiç yaşımı dile getirmedin.”, der biraz tedirgin sesle.

“Umm.. Ben pek de ‘centilmen’ biri sayılmam, Lorna. Ama ‘bir bayana yaşı sorulmaz‘ı da bilirim!”, der aynı çekingen sesle.

“Ama senin.. senin bende bir.. niyetin yok mu?”, diye biraz kırılmış bir ifadeyle sorar Prenses.

“Bana müsaade ettiğin sürece..”, diye son derece özlü bir şekilde cevap verir genç adam.

“Niyetli insanlar birbirlerine yaşlarını sormazlar mı?”, diye biraz içi rahatlamış, biraz da şaşırmış bir şekilde sorar kız.

 

“Benim yaşım on sekiz. Aramızda on yaş fark var. Benden daha bilgesin. Daha güzelsin. Daha akıllısın. Paha biçilmezsin ve daha gençsin.”, diye aynı özlü ve samimi sesiyle, hiç sektirmeden cevap verir Udoorin.

 

Prenses Alor’Nadien ne, duyduğu şeyin bir yerlerinde ciddi bir mantık hatası olduğunun farkındadır ama neresindedir, çıkaramaz bir türlü. En azından bir matematik hatası olduğundan kesin olarak emindir.

 

“Ben.. pek.. anlayamadım..”, diye itiraf eder. “..Senden nasıl hem on yaş büyük, hem de daha genç oluyorum ki?”

Udoorin ona doğru döner, ve gülümser.

“Sevginin matematiği olmaz ki, Leydi Lorna..”

Prenses Alor’Nadien ne ‘fırk’lar!

 

“Annem, babamdan yaşça daha büyüktü.”, der Udoorin. “Ama babamın yanında hep on altı yaşındaki bir genç kız gibi davranırdı. O zamanlar buna bir anlam veremezdim ve aptalın teki olduğum için de bunu saçma bulurdum..”

Annesinden her bahsettiğinde olduğu gibi, Udoorin’in gözleri dolar ve sesi boğuklaşır.

“Daha sonra.. çok daha sonra.. o öldükten sonra, ve ancak babamın davranışlarındaki değişimi gördükten sonra anladım. Annemin öyle davranmasının sebebi, babamın ona olan sevgisindenmiş.. Babam, kendisinden yaşça daha büyük olmasına rağmen bir şekilde anneme, olduğundan çok daha genç bir kızmış gibi hissettirmesindenmiş.. Ne kadar saçma.. ve muhteşem bir şey, değil mi? Sanırdım ki annemin ölümü sadece beni etkiledi.. Meğer asıl babamı vurmuş ve o bana bunu asla hissettirmedi bile.”

 

“Bu.. Bu hayatımda duyduğum en hüzünlü.. ve harika şey!”, diye hayretle ünler Lorna ve farkında olmadan dolmuş gözlerini siler.

“Aager’den neden çekindiğimi sormuştun bana.. Çok sevdiklerini kaybedenlerden her zaman çekinilmesi gerektiğini öğrendim ben ondan. Eminim bana öğretmek istediği şey bu değildi, ama benzer şeyleri yaşamış tanıdığım herkeste aynı davranışları gördüm.. Aager, Laila, Bremorel, babam, Thomas, Inshala ve Merisoul, ve hatta Haş Teyze! Aager sadece uç bir noktayı temsil ediyor o kadar. Ama Aager’in geldiği Drashan’ın kendisi de bir uç nokta, düşünülecek olursa..”, diye sessizce konuşur Udoorin.

“Özür dilerim, sevgili Dorin. Geçmişini hatırlatarak seni üzdüm..”, der Lorna dolu gözlerle.

“Senin hatırlatmış olman güzel, bir açıdan. Beni nasıl tanıyacaksın ki?”, diye mutlu görünmeye çalışır Udoorin.

 

Gerçekte Udoorin’in niyeti, deli gibi sevdiği bu kızla parkta dolaşıp onu kahkahalarla güldürmekti. Şu işe bakın ki becerebildiği tek şey onu ağlatmak olmuştu.

 

“Seni üzdüm.”, der Udoorin, tekil bir sesle.

“Sadece mutluluklar paylaşılmaz.”, der Lorna ve gülümser genç adama.

“Asıl benim merak ettiğim ise..”, der Udoorin. “..bir gün, bir şekilde babanla aranın düzelmesi halinde, beni kabul edecek mi? Ve şunu da baştan söyleyeyim, ondan hiçbir şey istemiyorum. Senin.. seninle olduğum sürece mutluyum.”

“Babam ya bizi beraber kabul edecek, yada durumumuzda bir değişiklik olmayacak.”, der Lorna yumuşak.. ve dik kafalı bir şekilde. “Ama şunu da baştan söyleyeyim, sevgili Dorin, kabul etmesi durumunda, üstlenmen gerekecek bir çok sorumlulukların da olacak. Asilzadeler, tekil şahıslar değillerdir, sevgili Dorin. Bizler halka mal edilmiş kişileriz. Bu bizlere bazı özerklikler verir. Ama bunlar sadece sorumluluklarımızı daha rahat yerine getirebilmemiz içindir. Ben sorumluluklarımdan kaçmak için ayrılmadım High Woods’dan. Babamın sorumluluklarına engel olmamak için ayrıldım..”

 

Udoorin’in duydukları karşısında biraz canı sıkılır.

Öyle görünüyordu ki genç adam her bir köşeyi döndüğünde karşısına o veya bu şekilde yeni bir takım ‘sorumluluk’lar yığılıyordu! Babasının ‘şerif’liğinden kaçarken, ‘dolu’ya mı tutulacaktı yoksa?

Genç Udoorin kara kara bunları düşünürken, biraz ileride büyük bir çatırtı duyar ve düşüncelerinden sıyrılır. Bir eliyle yanındaki kızı belinden tutar ve arkasına alır, diğeriyle de istemsizce omzunun üstüne uzanır ama orada olmasına alıştığı baltasını kavrayamayınca bu sefer belindeki, babasının kılıcına yönelir.

Udoorin sessizce içinden küfreder..

 

“Orada.. Yaklaşık elli yarda önünde ve çok hafif solunda.”, diye tarif eder hemen arkasında duran genç kız.

“Sensiz ne yapardım bilemiyorum Lorna. Geçen gece Lady çıldırdığında olaya el koyuşun ve idare edişin.. söyleyemedim sana o zaman ama, MUHTEŞEMDİN!”, der Udoorin karanlıkta sırıtarak.

Lorna’nın yüzü ‘muhteşem’ bir şekilde kızarır. Gerçekte olaylar olurken soğuk kanlı oluşu kendisi için bir çaba meselesi değil, yılların getirdiği ve üstlendiği sorumlulukların onda oluşturduğu bir ‘hal’ idi.

Ama yine de Dorin’in bunu fark edip ‘muhteşem’ bulması da, bir kızı mutlu etmesi için de yeterli olmuştu.

“Te.. Teşekkür ederim sevgili Dorin, çok naziksin.”, diye cevap verir küçük bir sesle.

 

Lorna’nın tarif ettiği yerden başka bazı çıtırtılar daha gelir ve ikisi de derin bir homurtu duyarlar.

“Burası bir şehir parkı! Bu kadar büyük ne yaşıyor olabilir ki? Şehir yetkilileri açısından son derece sorumsuzca bir tutum bu..”, diye homurdanır Udoorin ve yanında prensesiyle beraber sessizce ilerlemeye başlarlar. Neden sonra Lorna, “Eğil!”, diye tıslar ve ikisi de yere çömelirler.

“Ne görüyorsun?”, diye sorar Udoorin..

“Umm.. koca bir.. ‘ağaç’.. ama hareket ediyor. Üstünde uyuyan küçük bir çocuk var ve ağaç, dibinde duran biriyle tartışıyor!”, der Lorna tamamen afallamış bir şekilde.

Udoorin’in taktik zekası bir anda devreye girer.

“Buradan gitmemiz lazım!”, diye fısıldar Lorna’ya.

“Neden? Ne oldu?”, diye hayretle sorar prenses.

“Sonra.. Önce uzaklaşalım!”, diye ısrar eder Udoorin ve kız itiraz edemeden onu belinden kaptığı gibi tüyer!

 

Udoorin ancak dakikalar sonra durur ve utanmış bir şekilde, yüzü kıpkırmızı olan prensesi yere indirir.

“Bundan dolayı senden çok, ama çok özür dilerim Lorna..”, diye afallar.

“Şimdi, ‘sonra’ oldu mu?”, diye sorar Lorna, hafif kaşları çatılı bir şekilde.

“Umm.. Evet, sanırım oldu..”, diye utanarak cevap verir Udoorin.

“Neler oluyor, Dorin?”, diye sorar Lorna. Ama sesinde özellikle bir iğneleme tonu yoktur.

“Umm.. o ağaç, gerçekte bir ağaç değil. Arenadaki ağacı hatırlıyorsun değil mi? Inshala’nın çağırdığı?”

“Evet, hatırlıyorum. Yakın zamanda da unutabileceğimi de pek sanmıyorum.”

“Bu ağaç, o ağaç işte. Ve üstündeki ‘çocuk’, bizim küçük, sevgili Inshala’mız, ağaç ile tartışan da Aager! İnanılır gibi değil. O ağaç her zaman burada mıydı? Dahası, onu ta buradan mı arenaya çağırdı? Kızcağızın neden günlerdir yorgun göründüğü anlaşılıyor..”

Lorna kaşlarını çatar ve düşünür ama neden Dorin’in kaçar gibi kendisini de kapıp.. ‘kaçtığını’ anlayamaz.

“Aslında kaçmadım!”, der Udoorin hızlı bir şekilde, kızın dile getirmediği şeyi anlamış gibi. “Sadece taktik bir geri çekilme yaptım o kadar..”

“Sevgili Dorin!”, der Lorna.. ve burnundan solur. “.. Hala hiçbir şey anlayabilmiş değilim!”

“Ahh.. Umm.. Hayatta en nefret ettiğim şeylerden biri benimle dalga geçilmesidir. Bir başka şey ise utandırılmaktır. Son bir şey ise, yalnız olmak istediğim kişiyle yalnız bırakılmamamdır! Aager’in bizi görmüş olması, bana yapılmasından hiç hazzetmediğim bu üç şeyi de ona yapmış olmamız anlamına geleceği için ayrıldım oradan. Aager ve Inshala’nın, şahitlere ihtiyaç duymaksızın zor bir ilişkileri var zaten. İşin içine bir de Lilly Venom’u.. onun kız kardeşini, Lady’nin kafayı çizirtip onun kız kardeşini öldürmeye çalışmasını, Gar Talot’u arama işini, arena ve sonrasını da hesaba katarsak, sanırım bizim varlığımıza ihtiyaç duymaksızın sevdiği kızla rahatça konuşup dertleşebildiği bir ortama dalmamız.. bilmem.. bana doğru gibi gelmedi!”, diye kötü bir şekilde anlatmaya çalışır derdini genç adam.

 

Lorna uzun bir süre önünde utanmış gence bakar.. Hayretle!

 

“Sen o ürkütücü adama düşkünsün!”, diye ünler birden Lorna.

“Ben mi.. yoo.. yani.. mümkün değil.. sadece.. bilmem!.. Erkekler kendi aralarında böyle şeyler söylemezler, Lorna..”, diye daha da utanır Udoorin.

“Çok özür dilerim sevgili Dorin. Seni utandırmak istememiştim.. Sadece, ısrarla beni şaşırtmana hayret ediyorum, o kadar..”, diye mutlu bir şekilde gülümser prenses. “İstersen bu taraftan gidelim o zaman. Orada bir havuz ve sanırım etrafında oturacak yerler var.”

“Tabii.. nasıl istersen..”, diye yüzü kızarmış bir sesle mırıldanır Udoorin.

 

Genç Udoorin, prensesiyle birlikte havuza gelirler. Gece olması dolayısıyla havuzun içindeki su kapkaradır, ancak havuz oldukça büyük oluşundan, parkın bu kısmı geceyi, yıldızları ve ayı görebilmektedir.

İki gençte gövdesi geniş bir ağaca sırtlarını verirler ve korunun, havuzun, gecenin, kurbağaların, böceklerin, yakınlardaki bir baykuşun.. ve birbirlerinin nefeslerini dinlerler.

Lorna birden istemsizce titrer.

“Üşüdün mü?”, diye sorar Udoorin. “Hay aksi. Hiç aklıma yedek bir şeyler almak gelmedi. Özür dilerim.”

“Kusur bende, sevgili Dorin. Mevsime uygun giyinmedim.. Ama yedeklere de gerek olduğunu sanmıyorum.”, der farkındalıklı bir sessizlikle.

“Ama üşüyorsun..”, der Udoorin.

“Evet.”, diye kabul eder Lorna aynı sesle. “Ama duyduğum kadarıyla birbirini sevenler, birbirlerini ısıtırlarmış..”

 

Udoorin bir an, yanında oturan genç asilzadenin kendisinden ne istediğini anlamaz..

..ama neyse ki bu sadece ‘bir an’la sınırlı kalır.

 

Sesini çıkarmadan kollarını açar, kendisine doğru yaslanan kızı sarar ve beraber korunun, havuzun, gecenin, kurbağaların, böceklerin, yakınlardaki bir baykuşun.. ve birbirlerinin nefeslerini dinlerler.

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Genç Merisoul!”, diye gergin bir ses tıslar gecenin oldukça geç bir saatinde. Herhangi bir cevap gelmeyince gergin ses kendisini yineler, ama biraz daha keskin bir hışımla.

“Lady Merisoul..”

“‘Lady’ seviyesine güncellendiğime göre biri benden bir şeyler istiyor olmalı!”, diye bir cevap gelir gecenin soğuk karanlığından ve High Lady Anglenna başını kaldırdığında, hanın damından sarkan kızı, yarı açılmış kuzguni kanatlarını, daha çok bir tacı andıran siyah yada koyu mor boynuzlarını ve hem boynuzları, hemde sahibinin yüzünü çerçeveleyen bal renkli, düz, uzun saçlarını görür.

Anglenna’ya göre kız, elf standartlarından o kadar farklıdır ki, farkın kendisinin tarifi bile oldukça zordur. Nevarki kızın güzelliği tartışılmazdır, ve bugüne kadar gördüğü hiçbir elf, bu kız kadar.. yada bu kız gibi ‘uhrevi’ bir güzelliğe de sahip olamamıştır.

“Korkarım yardımınıza ihtiyacım olacak.”, der Anglenna zorlukla, ve başıyla sol omzundan aşağı öylesine sarkık duran hareketsiz kolunu işaret eder.

Merisoul kendisini aşağı atar gibi bırakır ve High Lady’nin yanına konar.

“Nooldu sana böyle? Kumrular yarım saat önce döndüler. O şapşal çocuğun yüzündeki ifadeye bakılırsa sanıyorum mutlu bir akşam geçirmiş olmalılar. Prensesine sarılmasına bakılırsa, oldukça mutlu bir akşam!”

“Bir.. bir hanımefendi böyle şeyleri konuşmaz..”, der Anglenna, gergin ifadesiyle.

“Neyse ki ben ne bir ‘leydiyim, ne de bir ‘hanımefendi’.. Ne olduğunu bana anlatacak mısın?”, diye High Lady’nin omzuna dokunur..

..ve dokunmasıyla, Anglenna’nın sıkılmış dişleri arasından boğuk bir inleme kaçar.

“Omzun ezilmiş ve kırılmış..”, der ve High Lady’nin solmuş yüzüne sırıtır. “Biliyor musun, hep senin bu pahalı elbiselerini parçalamak istemişimdir!”, diye ekler ve ani bir hareketle elf kızın elbisesini omuz dikişlerinden söker!

“..Kolundaki morluklara bakılırsa, onun da en az üç yerinde çatlak var. Diğer elinle göğsünü tutuşuna bakılırsa, kırık kaburgalar, duruşuna bakılırsa, sırtında bana göstermediğin en az bir darbe, ve sanırım kalçanda da bi sorun var.. Ne yaptın sen? Kendini bir yaban domuzu sürüsünün önüne mi attın? Bu kendini öldürtmek için kötü bir tercih, zira başaramazsan.. Eh.. Bu hale gelirsin işte!”

“Eline düştüm ve beni iyileştirmene ihtiyacım var!”, diye inler High Lady sıkılmış gözleri arasından acı yaşlar dökülürken.

“Neden Lady Magella’ya gitmiyorsun? Yada küçük Inshala’ya? Lady seni beleşe tamir eder. Aslına bakılırsa Inshala’da.. Ama ona gidersen bundan sonra o kıza, olduğu insan gibi davranman gerekir ki, bu da o kadar büyük bir kayıp sayılmaz senin için..”, der Merisoul.

“İkisine de.. gidemem..”, diye cevap verir Anglenna, acı içerisinde.

 

Merisoul’un bal renkli kaşlarından biri kalkar.

 

“Neden?”, diye sorar açık bir merakla.

“Birincisi, küçük Inshala burada değil, Heaven Parkında.. Efendi Aager’le birlikte kırılmış bir şeyleri onarmaya çalışıyorlar! Lady’ye de gidemem çünkü.. Çünkü ona gidersem Prenses bu halimi görür!”, diye zorlukla konuşur Anglenna.

“Görsün.. Seni ilk defa yaralanmış görmüyor ki. Ne oldu? Onları takip ettiğinden haberdar olmasını mı istemiyorsun yoksa? Sana bunun iyi bir fikir olmadığını ima etmeye çalışmıştım sanırım. Hemde daha bu gece!”

“Hayır, genç Merisoul. Onun üzülmesini istemiyorum..”, diye sessizce inler high elf asilzade..

 

Merisoul ‘fırk’lar!

 

“Bu senden duyabileceğim en muhteşem yala— doğru olsa gerek!”, diye ünler succubi melezi. “Sen gerçekten samimisin..”

“Bunun için sana ne borçlanacağım, küçük iblis?”, diye diş gıcırdatır Anglenna, artık kapadığı gözleriyle ekşittiği suratı, acısının sınıra ulaştığını göstermektedir.

 

“Aaa.. Acı.. Bunun ne olduğunu daha bildiğini sanmıyorum. Ama bu gece küçük sürprizler ve mutluluklarla dolu gibi görünüyor!”, der bir başka ses ve Anglenna sesin içinde hissettiği kini algılar ve gözlerini açar.

Merisoul’un arkasında o çocuk durmaktadır.. Dar—bişey! Ahmak Philius’un piçi!..

..ve adamın suratındaki katışıksız nefreti, ve elindeki uzun hançeri fark eder.

 

“Sevgili Soul, müsaadenle bu zevki bana bırakırsan pek mutlu olacağım..”, diye kindar bir fısıltıyla tıslar Darly Dor.

“DARLY!”, diye kamçı gibi emir verir Merisoul ve Darly olduğu yerde çakılır. “Sana maşa olmakla ilgili söylediklerimi bu kadar mı çabuk unuttun?”

“Çok kısa bir anlığına daha maşa kalabilirim..”, diye dişlerini gıcırdatır Darly vahşi bir ifadeyle.

“Senin.. Philius’un piçi olman dışında.. kim olduğunu.. bilmiyorum.. Benimle ne alıp veremediğini de.. bilmiyorum..”, diye zorlukla konuşur High Lady.

“Hayatın o kadar çok arkadaşlarla mı dolu ki can sıkıntısından kendine düşman arıyorsun, dişi elf!”, diye nahoş bir üslupla konuşur Merisoul. “Dahası, aşağılamaya çalıştığın o çocuk, Efendi Philius’un eşinden olma öz evladı ve adı da resmi kayıtlarda mevcut. Bunun da anlamı, teknik olarak bu çocuğun asilzadelik mertebesi seninkiyle aynı! Yanlış biliyor olabilirim ama kendisine yaptığın bu hakaret, ya onun kabul edeceği bir haraç ödemeni, ya da teke tek bir düello da onunla karşılaşmanı gerektirir! Şimdi, ikiniz de daha fazla ‘bana’ borçlanmak istemiyorsanız bu saçmalığa hemen bir son vereceksiniz. Şansını zorlamak isteyen varsa, lütfen, sizlere engel olmayayım. Ama şunu da söyleyeyim, ben haraç kabul etmem, düellolarla da uğraşmam. Benim fiyatım ‘ruhlarınız’dır!”

 

High Lady’de, Darly Dor’da susarlar.

 

“Darly, bıçağını koy yerine ve kendinden geçmek üzere olan High Lady’yi kucakla ve onu dama çıkarmama yardım et.”, diye emreder Merisoul.

“Asla! Bu şirret yılana—”, diye nefret dolu bir ifadeyle başlar Darly..

“—Anneni daha ne kadar utandıracaksın Darlius?”, diye tıslar Merisoul!

 

Darly sessizce Anglenna’ya yaklaşır, kırık omzunu kendisine sabitleyecek şekilde tutar, seri bir hareketle uzun boylu high elf kızı kucaklayıp kaldırır.

Anglenna’dan bir inleme duyulur.

“Kes sesini şirret yılan!”, diye neredeyse tükürür Darly.

“Seni.. gerçekten tanımıyorum.. benim ne yaptığımı düşünüyorsan da.. yapmadım.. benim bir yaptırım.. gücüm yok.”, diye acı dolu bir inleme daha duyulur High Lady’den sonra elf kız kendinden geçer.

“İşte bu yüzden sana ‘piyonlarla uğraşan maşa’ olma demiştim, ama sen biraz kalın kafalı çıktın. Babanın.. Philius’un evinde senin bir yaptırım gücün var mı? Kaçmamış olsaydın bile..”

 

Darly, istemsizce uzun boylu elf kadını biraz daha rahat edeceği şekilde kavrar.

 

“Hayır. Olmazdı. O gücü ancak Ri bana verebilirdi. Tıpkı babama verdiği gibi.”

“Anglenna da sadece bir maşa! Annesinin küçük, süslü, söz dinleyen, şirin maşası.. Bunu gerçekten anladığında, bir sonraki adım için gel bana, ama daha önce değil.. Şimdi, uzat kızı şuraya. Bu damda bi dükkan açmadığımız kaldı!”

 

 

“İyi misin?”, diye sorar Merisoul yorgun bir şekilde.

“Kolum acımıyor, rahat nefes alabiliyorum, kalçamda da sadece küçük bir sızı var o kadar.”, diye derin bir nefes alır High Lady Anglenna uzandığı yerden.

“Sırtından bunu çıkardım..”, der succubi melezi ve High Lady’ye yaklaşık üç karış uzunluğunda, baş parmak kalınlığında iki ucu da sivri bir ‘çivi’ gösterir. “Sanıyorum bunlardan bir tane daha önce görmüştüm.. Two-Day Woods’dan geçerken bize yapılan baskında!”

“Çocuk nerede?”, diye sorar Anglenna.

“Ehemmiyet sıralamanda ciddi sorunların var senin, kızım!”, der Merisoul hafif sırıtarak.

“Onun benim hakkımda bu denli yanlış şeyler düşünmesini istemen.”, der Anglenna donuk bir şekilde.

“Çevrendekilerin senin hakkında ‘yanlış’ düşüncelerin olabileceğine inanmaktta zorluk çekiyorum..”, diye hicveder Merisoul. “..acaba neden?”

“Sana ne borçlandım?”, diye sorar High Lady usanmış bir sesle..

“Biliyor musun, ben bu iyilik denen şeysinin ne olduğunu ancak hayal meyal anlıyorum, ama senin HİÇBİR fikrin yok!”, der succubi melezi acı bir şekilde.

 

High Lady Anglenna uzandığı yerden tepesinde duran uhrevi güzellikteki kızı, koyu yeşil gözleriyle uzun bir an süzer. Neden sonra ona anlaşılması zor bir sesle konuşur.

 

“Bir asır ve yetmiş sekiz yıl.. Ve ben hala çukurdayım, genç Merisoul!”

 

 

 

 

 


 

Ri: elfish for a king.

Rise: elfish for a queen.

Riverin: elfish for the prince (usually used for the likely future Ri).

Riserin: elfish for the princess (usually used for the likely future Rise).

 

 

 

 

 

< önceki | sonraki >

1 Comments
  • deja nim / October 7, 2020 / Reply

    Lorna ve Udoorin’in geçmişleriyle ilgili birer hikaye yazmıştım, ancak birbirlerini deli gibi seven bu iki kişinin geçtiği ‘ortak’ bir hikaye kaleme almamıştım.

    Gerçekte bunu yazmayı çok istiyordum ama bir yandan da çekiniyordum çünkü, Aager ve Inshala’nın aksine, bu iki gencin hayatları olmasada, ilişkileri çok daha ‘gerçekçi’ idi. Oyun terimleri açısından ifade etmem gerekirse, ‘olağanüstü’ veya ‘fantastik’ bir öğe barındırmıyordu. Bu da ilişkinin içeriğinin de aynı oranda ‘gerçek’ olması gerektiği anlamına geliyordu.

    İlginç bir şekilde bu da Lorna gibi özel hayatına imtina eden bir kızın, özel düşüncelerini, iç dünyasını ve duygularını ifşa etmem anlamına geliyordu ve bende ilginç bir şekilde buna saygı gösterme ihtiyacı hissetim.

    Ancak merak edenlerin de duygularını hesaba katınca, çok fazla ayrıntıya girmeden güzel Lorna’mızı ve onun, dış görünüşünyle pek az uyuşan bir iç dünyaya sahip ‘sevgili’ Dorin’i hakkında bu hikayeyi yazmaya karar verdim.

Leave a reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.