Changes..

Timeline:

178 yıl öncesinden itibaren..

 

Değişim.

 

Kolay gelmez.

Genelde bize sormaz.

Geldiğinde de istenmez.

 

Değişim.

 

Gelmiş ise, alışkanlıklarımızın hayatımızın kendisi olarak belirlediğimizi ve artık yerimizde saydığımızı bize anlatır.

Geçmişe fazla bağlanmışsak bizi kırar.

Geçmişimiz yok ise bizi yanıltır.

 

Değişim.

 

Geldiğinde itiraz ediyor, onu suçluyor, mukavemet gösteriyor, korkuyor ve ona karşı mücadele ediyorsak, bilinmeli ki gerçek sorumluyu aynada görebilirsin çünkü durduğumuz yer, hayatta olduğumuz halde çoktan gömüldüğümüz yerdir.

 

Bu hikaye kronolojik olarak,
A Bard’s Tale XIII, “Searing Perspective” ‘den
sonra başlar,
ve “Annen için üzgünüm..” ‘den
önce biter.

 

 

Yine mi gidiyorsun, Lenna?”, diye sorar, uzun boylu, yakışıklı high elf.

“Bunun seni ilgilendirdiğini hiç sanmıyorum, Armathelius Riverblade. Dahası, adımla samimi olabileceğin kadar arkadaş değiliz. Aslına bakılırsa, arkadaş bile değiliz.”,  der, önünde duran elf kadar uzun boylu kız soğuk bir şekilde.

 

Armathelius, kendisinin ‘Lenna’ diye hitap ettiği, bir çoklarının ise ‘Buz Kraliçesi’ olarak lakaplandırdığı, fevkalade olduğu kadar, ‘erişilmez’ güzellikteki elf kıza uzun bir süre sessizce bakar. İçinde buruk bir kırıklık hissetse de bunu yüzüne yansıtmaz. Gerçekte yansıtıp yansıtmamasının da pek bir önemi yoktur zira kız onu umursamadığı gibi, ona bakma zahmetinde, yada nezaketinde, bile bulunmaz..

 

“Ri Grandaleren, kızının peşinden seni gönderdiğini duydum.”, der neşeli olmaya çalışan bir üslupla.

“Ri’mizin şahsıma verdiği herhangi bir özel emir varsa, bu tam olarak odur; ÖZEL! Ve ne seni, ne de bir başkasını ilgilendirir.”, der ‘Lenna’ adındaki kız, ve bunu söylerken de ne soğuk sesinden, ne de tavrından herhangi bir taviz vermez.

 

Genç Armathelius yine susar ve silik yeşil gözleriyle önünden umarsız bir eda ile süzülen muhteşem kızı seyreder.

 

“Prenses Alor’Nadien ne’yi sağ salim getir.”, der sessizce arkasından.

‘Lenna’ bir an durur.

“Prenses hazretlerine bir zarar vereceğimi düşünüyor olman çok ilginç, Armathelius. Ona ilgi duyduğunu bilmiyordum.”, der genç elfe buz gibi bir gülümseyişle.

“Prensesin sağlığı ve mutluluğu dışında, şahsına özel bir ilgim yok, Lenna.”, der elf sakin bir sesle.

Kız, adamın kendisine tekrar ‘Lenna’ diye hitap etmesinden dolayı kızar ve platin sarısı kaşlarını çatar.

“Beni ilgilendiren..”, der Armathelius, “..ona bir şey olması halinde, Prensesimizin saraydan ve Bari Na-ammen’den ayrılmasına kendisi sebep olmuş olmasına rağmen, Ri’mizin tez canlı davranması ve bundan seni sorumlu tutması.”

“Pek düşüncelisin, Lordum!”, diye hicveder ‘Lenna’.

Kaşlarını çatma sırası saki Armathelius’a geçmiştir.

“Annen sonsuza kadar yaşamayacak, Lenna. Daha ne kadar onun gölgesinde ve kuklası olarak kalacaksın? Kendi hayatını kendin idare etme zamanın gelmedi mi?”, diye sert bir şekilde cevap verir.

‘Lenna’ daha önce andırmıyor idiyse de, yüzünde beliren ifadeyle artık kesin olarak ‘Buz Kraliçesi’nin kendisi gibidir.

“Sanıyorum ki haddinizi aştınız, Lordum Armathelius. Dikkat edin. High Lady Angrellen hakkında konuşurken gösterdiğiniz saygısızlık, size çok pahalıya mal olabilir.”, diye burnundan soluyarak tıslar.

“Özür dilerim, High Lady Anglenna. Niyetim sizi üzmek değildi.”, der Armathelius aynı sert üslupla. “Bununla beraber, gitmeden önce bir şeyi size söylemeyi kendime görev bilirim.”

“Lütfen. Size ve ‘görevinize’ engel olmayayım, Lordum.”, diye nezaketsiz bir şekilde hırlar elf kızı.

“Annen evrenin merkezi değil.. Dahası, Bari Na-ammen’in kendisine borcu varmış gibi davranması ve bu güzel şehri yıkıcı tavırları ile bezdirmesi, korkarım gittiğinde seni de kendisi gibi yalnız bırakacak. Ve bir elfin yalnızlığı, bir insanın yalnızlığına benzemez, Lenna.”, der genç elf, ama bunu söylerken sesi az önceki gibi sert değildir artık.

“Sanıyorum, bu ‘bir şey’den daha fazla oldu, Lordum.”, diye buzul kırılmasını andıran bir şekilde karşılık verir High Lady Anglenna.

“Hayır, Lenna. Söylediğim şeylerin hepsi ‘bir’ şeydi.. Ve gerçekte de ‘aynı’ şeydi..”

✱ ✱ ✱

Lenna ayak seslerini çok geç fark eder ve bir anda, önünde duran devasa yaratık, içinde bulunduğu kanlı arena, ve bir türlü yaratığı devirmekten aciz kalan ‘ahmaklar’ gözleri önünden kayar..

Buna rağmen, her nasılsa ‘prenses’ Lorna’nın, fal taşı gibi açılmış gözlerle kendisine baktığını görüverir..

..nevarki Lorna’nın korkuyla kendisine bakışlarını geç fark ettiği gibi, arkasından gelen ayak seslerini de çok geç fark etmiştir.

Prensesin kendisine neden öyle baktığını da, ardından yaklaşan ayak seslerinin neye tekabül ettiğini de ancak büyük, içi doldurulamaz bir nefret ve tiksinti içeren tıslamayı duyduğunda anlar;

 

“FELISIA FREMERI’İ HATIRLA!”

✱ ✱ ✱

Bana adını ver, iblis tohumu. Bir iyilik istiyorsan karşılığını da vermen gerektiğini çok iyi biliyor olman gerekir.”, diye büyük bir hırsla tıslar High Lady Anglenna.

Uzun, buzullar kadar soğuk ve erişilmez bir güzelliğe sahip elf kızın önünde duran, ve yüzünde kayıp bir ifadeyle kendisini süzen ‘iblis tohumu’, sessizce ona cevap verir.

“Evet. Ben bir iblis tohumuyum. Kötülük doğamda var. Ben bununla doğdum ve öldüğümde de bu, kötülüğün elinden olacak. Peki senin bahanen ne?”, diye hüzünle cevap verir ‘iblis tohumu’.

“ADIN!”, diye hışımla fısıldar Anglenna.

“Sana adımı vereceğim. Ama bu bir iyilik karşılığında bir başka iyilik için olmayacak. Bu, bir kötülüğe engel olmak için yapılmış bir iyilik olacak..”

“ADINI VER!”, diye aynı tavizsiz sesle emreder High Lady.

Merisoul Xyrotwu, kendisine tepeden bakan elf kadına hüzünle, ve büyük bir kayıpla bakar.

 

“Ad Ara..”

✱ ✱ ✱

Hayattayken kibrimizle görmediğimiz, ihtişamımızda fark etmediğimiz, ve belki de en kötüsü; umursamadığımız şeyler, ölürken dikkatimizi çekiyor olması ne kadar ilginç.”

High Lady Anglenna’nın zihninden geçen son şey buydu.

Yanında durduğu derin, krater gibi çukurun içine düşmekte olan, High Spires’ın efendisi Philius’un, Prensesi korumaları için gönderdiği elflerden bir tanesinin, kan içerisindeki cesedi..

Devasa yaratığın yer sarsan kükreyişi ve etrafa kudurmuş bir şekilde bakan gözlerinden birisine, muhteşem bir zarafetle süzülerek saplanan, o izci çapulcusu kızın attığı ok..

..ve Anglenna’nın, öyle bir atışı Bari Na-ammen elflerinin bile gerçekleştiremeyeceği gerçeğini kendisine itiraf edişi..

Kendisine Aager diyen, karalar içindeki melun herifin, devasa yaratığın sırtında, düşmeden koşmasını..

O küçük, ne idüğü belirsiz aklı eksik kızın, “Gel, Snare! Bana gel! Gel güzelim.. Sen doğanın köküsün.. Sen varsın!”, diye kendisi gibi küçük ve cılız bir sesle arenanın ortasına çağırdığı muazzam ‘ağacın’ yerden yükselişini ve kalın, sarmaşıklı kollarıyla dev sürüngeni yakalayıp olduğu yere çakmasını..

Udoorin denen yeni yetmenin manyammış kahkahalarını..

Muhtemelen o terbiyesiz bücürün attığı, ve kızıl bir sabun köpüğü gibi genişleyen ateş topunu.

Parçalanmış cesetlerin başında uçuşan sineklerin vızıltılarını..

..Ve uzakta, cesetlerden bir tanesinin hareket edip altından çıkan uzun, esmer saçlı kızı..

High Lady Anglenna bu ayrıntıları etken olarak değil, tamamen bir seyirci olarak izlemişti.

Kendisini şaşırtan, gördüğü ayrıntılar değil, bunları fark etmiş olmasıydı.

✱ ✱ ✱

High Lady Anglenna, paylaştığı masada oturan diğerlerini, etrafındaki mutlu şöleni, çalgıcıları, koşuşturan çocukları, önündeki nefis yemekleri ve az ileride oturan kasaba şerifini umursamadan gözlerini diktiği kaçak kıza büyük bir hışımla tıslar..

“Bu senin için ‘Lenna abla’, değil, High Lady Anglenna!”

Lenna ‘ablasının’ karşısında, örülmüş up uzun sim siyah saçlı, içsel bir zarafetle oturan kız başını yere eğmiş, utanç içerisinde ve anca duyulur bir sesle cevap vermişti..

“Bu da beni sizin için, Prenses Alor’Nadien ne yapmıyor mu, abla?”

 

Anglenna kıp kırmızı olmuş bir şekilde öylece kalakalmıştı oturduğu masada.

 

Geriye dönüp baktığında, prensesin bir fısıltı kadar sessizce söylediği sözlerde hiçbir tereddüt, pısırıklık, eziklik, geri adım atma yada zayıflık duymamıştı. Buna rağmen söylediklerini ‘onun hayrına’ sessizce söylemişti.

Halbuki kendisi olayı, olabildiğince kamuya mal etmişti!

✱ ✱ ✱

Serin bir rüzgar, High Lady Anglenna’nın sırtını okşar ve uzun, selvi boylu kadın, arkasından gelen bir yük ile bir adım ileri tökezler.. Ve arkasından, neredeyse doğduğu günden itibaren bildiği bir kokuyu sezinler.

Bu koku kendisinde her zaman ve her nedense, ve ancak hayatın kendisine tekabül eden bir sıcaklığı, şefkati, aidiyet duygusunu, ve içsel bir koruma dürtüsü uyandıran, Prenses Alor’Nadien ne’nin kokusudur..

Ve nedense Prenses ona, Anglenna’ya, arkadan sarılmıştır..

..kanlı cesetlerle dolu arenanın ortasında!

✱ ✱ ✱

Lady Merisoul! Damda olduğunuzu ve beni duyduğunuzu biliyorum.”, diye seslenir Anglenna karanlığın içinden, ancak kendisine herhangi bir ses yada cevap gelmez. Zorlukla ayakta duran ‘Buz Kraliçesi’, sanki bir gecede erimiş ve yüzündeki solgun ifadeye bakılırsa da, gözü kararıp olduğu yerde yığılıp kalmasına ramak kalmıştır.

“..Lütfen.”, diye fısıldar High Lady.

“‘Lütfen’, her zaman işe yarar.”, diye mutlu bir cevap gelir damdan. “Ve bir ‘Lady’ seviyesine güncellendiğime göre benden bir şey istiyor olmalısın.”

“Evet. Korkarım yardımınıza ihtiyacım var.”, diye zorlukla cevap verir Anglenna ve başıyla kıpırdamadan sarkan koluna işaret eder.

“Nooldu sana böyle? Kumrular yarım saat önce döndüler. O şapşal çocuğun yüzündeki ifadeye bakılırsa sanıyorum mutlu bir akşam geçirmiş olmalılar. Prensesine sarılmasına bakılırsa, oldukça mutlu bir akşam!”

“Bir.. bir hanımefendi böyle şeyleri konuşmaz..”, der Anglenna, gergin ifadesiyle.

“Neyse ki ben ne bir ‘leydiyim’, ne de bir ‘hanımefendi’.. Ne olduğunu bana anlatacak mısın?”, diye High Lady’nin omzuna dokunur..

..ve dokunmasıyla, Anglenna’nın sıkılmış dişleri arasından boğuk bir inleme kaçar.

“Omzun ezilmiş ve kırılmış..”, der ve High Lady’nin solmuş yüzüne sırıtır. “Biliyor musun, hep senin bu pahalı elbiselerini parçalamak istemişimdir!”, diye ekler ve ani bir hareketle elf kızın elbisesini, omuz dikişlerinden söker!

“..Kolundaki morluklara bakılırsa, onun da en az üç yerinde çatlak var. Diğer elinle göğsünü tutuşuna bakılırsa, kırık kaburgalar, duruşuna bakılırsa, sırtında bana göstermediğin en az bir darbe, ve sanırım kalçanda da bi sorun var.. Ne yaptın sen? Kendini bir yaban domuzu sürüsünün önüne mi attın? Bu kendini öldürtmek için kötü bir tercih, zira başaramazsan.. Eh.. Bu hale gelirsin işte!”

“Eline düştüm ve beni iyileştirmene ihtiyacım var!”, diye inler High Lady sıkılmış gözleri arasından acı yaşlar dökülürken.

“Neden Lady Magella’ya gitmiyorsun? Yada küçük Inshala’ya? Lady seni beleşe tamir eder. Aslına bakılırsa Inshala’da.. Ama ona gidersen bundan sonra o kıza, olduğu insan gibi davranman gerekir ki, bu da o kadar büyük bir kayıp sayılmaz senin için..”, der Merisoul.

“İkisine de.. gidemem..”, diye cevap verir Anglenna, acı içerisinde.

 

Merisoul’un bal renkli kaşlarından biri kalkar.

 

“Neden?”, diye sorar açık bir merakla.

“Birincisi, küçük Inshala burada değil, Heaven Parkında.. Efendi Aager’le birlikte kırılmış bir şeyleri onarmaya çalışıyorlar! Lady’ye de gidemem çünkü.. çünkü ona gidersem Prenses bu halimi görür!”, diye zorlukla konuşur Anglenna.

“Görsün.. Seni ilk defa yaralanmış görmüyor ki. Ne oldu? Onları takip ettiğinden haberdar olmasını mı istemiyorsun yoksa? Sana bunun iyi bir fikir olmadığını ima etmeye çalışmıştım sanırım. Hemde daha bu gece!”

“Hayır, genç Merisoul. Onun üzülmesini istemiyorum..”, diye sessizce inler high elf asilzade..

 

Merisoul ‘fırk’lar!

 

“Bu senden duyabileceğim en muhteşem yala— doğru olsa gerek!”, diye ünler succubi melezi. “Sen gerçekten samimisin..”

“Bunun için sana ne borçlanacağım, küçük iblis?”, diye diş gıcırdatır Anglenna, artık kapadığı gözleriyle ekşittiği suratı, acısının sınıra ulaştığını göstermektedir.

 

“Aaa.. Acı.. Bunun ne olduğunu daha bildiğini sanmıyorum. Ama bu gece küçük sürprizler ve mutluluklarla dolu gibi görünüyor!”, der bir başka ses ve Anglenna sesin içinde hissettiği kini algılar ve gözlerini açar.

Merisoul’un arkasında o çocuk durmaktadır.. Dar—bişey! Ahmak Philius’un piçi!..

..ve adamın suratındaki katışıksız nefreti, ve elindeki uzun hançeri fark eder.

 

“Sevgili Soul, müsaadenle bu zevki bana bırakırsan pek mutlu olacağım..”, diye kindar bir fısıltıyla tıslar Darly Dor.

“DARLY!”, diye kamçı gibi emir verir Merisoul ve Darly olduğu yerde çakılır. “Sana maşa olmakla ilgili söylediklerimi bu kadar mı çabuk unuttun?”

“Çok kısa bir anlığına daha maşa kalabilirim..”, diye dişlerini gıcırdatır Darly vahşi bir ifadeyle.

“Senin.. Philius’un piçi olman dışında.. kim olduğunu.. bilmiyorum.. Benimle ne alıp veremediğini de.. bilmiyorum..”, diye zorlukla konuşur High Lady.

“Hayatın o kadar çok arkadaşlarla mı dolu ki can sıkıntısından kendine düşman arıyorsun, dişi elf!”, diye nahoş bir üslupla konuşur Merisoul. “Dahası, aşağılamaya çalıştığın o çocuk, Efendi Philius’un eşinden olma öz evladı ve adı da resmi kayıtlarda mevcut. Bunun da anlamı, teknik olarak bu çocuğun asilzadelik mertebesi seninkiyle aynı! Yanlış biliyor olabilirim ama kendisine yaptığın bu hakaret, ya onun kabul edeceği bir haraç ödemeni, ya da teke tek bir düello da onunla karşılaşmanı gerektirir! Şimdi, ikiniz de daha fazla ‘bana’ borçlanmak istemiyorsanız bu saçmalığa hemen bir son vereceksiniz. Şansını zorlamak isteyen varsa, lütfen, sizlere engel olmayayım. Ama şunu da söyleyeyim, ben haraç kabul etmem, düellolarla da uğraşmam. Benim fiyatım ‘ruhlarınız’dır!”

 

High Lady’de, Darly Dor’da susarlar.

 

“Darly, bıçağını koy yerine ve kendinden geçmek üzere olan High Lady’yi kucakla ve onu dama çıkarmama yardım et.”, diye emreder Merisoul.

 

“Asla! Bu şirret yılana—”, diye nefret dolu bir ifadeyle başlar Darly..

“—Anneni daha ne kadar utandıracaksın Darlius?”, diye tıslar Merisoul!

 

Darly sessizce Anglenna’ya yaklaşır, kırık omzunu kendisine sabitleyecek şekilde tutar, seri bir hareketle uzun boylu high elf kızı kucaklayıp kaldırır.

Anglenna’dan bir inleme duyulur.

“Kes sesini şirret yılan!”, diye neredeyse tükürür Darly.

“Seni.. gerçekten tanımıyorum.. benim ne yaptığımı düşünüyorsan da.. yapmadım.. benim bir yaptırım.. gücüm yok.”, diye acı dolu bir inleme daha duyulur High Lady’den sonra elf kız kendinden geçer.

“İşte bu yüzden sana ‘piyonlarla uğraşan maşa’ olma demiştim, ama sen biraz kalın kafalı çıktın. Babanın.. Philius’un evinde senin bir yaptırım gücün var mı? Kaçmamış olsaydın bile..”

 

Darly, istemsizce uzun boylu elf kadını biraz daha rahat edeceği şekilde kavrar.

 

“Hayır. Olmazdı. O gücü ancak Ri bana verebilirdi. Tıpkı babama verdiği gibi.”

“Anglenna da sadece bir maşa! Annesinin küçük, süslü, söz dinleyen, şirin maşası.. Bunu gerçekten anladığında, bir sonraki adım için gel bana, ama daha önce değil.. Şimdi, uzat kızı şuraya. Bu damda bi dükkan açmadığımız kaldı!”

 

. . .

 

“İyi misin?”, diye sorar Merisoul yorgun bir şekilde.

“Kolum acımıyor, rahat nefes alabiliyorum, kalçamda da sadece küçük bir sızı var o kadar.”, diye derin bir nefes alır High Lady Anglenna uzandığı yerden.

“Sırtından bunu çıkardım..”, der succubi melezi ve High Lady’ye yaklaşık üç karış uzunluğunda, baş parmak kalınlığında iki ucu da sivri bir ‘çivi’ gösterir. “Sanıyorum bunlardan bir tane daha önce görmüştüm.. Two-Day Woods’dan geçerken bize yapılan baskında!”

“Çocuk nerede?”, diye sorar Anglenna.

“Ehemmiyet sıralamanda ciddi sorunların var senin, kızım!”, der Merisoul hafif sırıtarak.

“Onun benim hakkımda bu denli yanlış şeyler düşünmesini istemen.”, der Anglenna donuk bir şekilde.

“Çevrendekilerin senin hakkında ‘yanlış’ düşüncelerin olabileceğine inanmakta zorluk çekiyorum..”, diye hicveder Merisoul. “..acaba neden?”

“Sana ne borçlandım?”, diye sorar High Lady usanmış bir sesle..

“Biliyor musun, ben bu iyilik denen şeysinin ne olduğunu ancak hayal meyal anlıyorum, ama senin HİÇBİR fikrin yok!”, der succubi melezi acı bir şekilde.

 

High Lady Anglenna uzandığı yerden tepesinde duran uhrevi güzellikteki kızı, koyu yeşil gözleriyle uzun bir an süzer. Neden sonra ona anlaşılması zor bir sesle konuşur.

“Sen sadece yedi yıl bir çukurda kaldın.. Bir asır ve yetmiş sekiz yıl.. Ve ben hala çukurdayım, genç Merisoul!”

Merisoul Xyrotwu sessizce High Lady’ye bakar. Ancak gördüğü, önünde uzanmış uzun boylu, platin sarısı saçlı yorgun elf kadın değildir. Succubi melezi, kızın içine bakar, ve onun kalbini görür. Gördüğü şey karşısında ise hayrete düşer zira burnu kalkık asilzadenin kırık vücudundan daha kötü durumda olan bir kalbi vardır.

 

“Anlat bana..”, der Merisoul sessizce. Ama sanki o sessizliğin içinde bükülmez, çelik gibi bir emir vardır. “..bana çukurunu anlat —ki ben de çıkmana yardım edeyim!”

✱ ✱ ✱

ÇINNNK!

High Lady Anglenna hayatının belki de sonuna kadar bu sesi unutmayacaktır; altın zincirler arasından sıyrılarak et ve kemiğe saplanan uzun, keskin çeliğin ıslak sesi.. Kendisi hiçbir zaman pek de mücevher yada takı kullanan biri olmamıştı. Hele potansiyel olarak bir yerlere takılma ihtimali olan uzun, ince, işlemeli altın zincirler. Bu tür zincirleri bildiği sadece bir kişi kullanıyordu..

Prenses Alor’Nadien ne.

Anglenna birden içine düşen ateş ve korkuyla arkasını döndüğünde Prensesi kendisine sarılmış, gözleri acıyla kısılmış ve bir şeyler fısıldar bulmuştu.

 

“Üzgünüm abla.. Elimden ancak bu kadarı geldi.. Seni kurtaramadım.. Beni affet..”

✱ ✱ ✱

Alor’Nadien ne, tahtı sana bırakacak.”

High Lady Anglenna sessiz bir hayretle yarı uzanmış, yarı doğrulmuş olduğu damda, önünde duran uhrevi güzellikteki, kuzgun kanatlı meleze bakar.

“Bu.. kabul edilemez bir şey. Alor’Nadien ne o kadar sorumsuz olamaz!”, diye fısıldar Anglenna.

“Bu sorumsuzluk değil, babasıyla arasındaki sürtüşmenin sonucu olarak kendisine bırakılan seçenekler arasında en kansız olabileceğini düşündüğü şey olduğundan..”, diye konuşur Merisoul sessizce. “Ahmak babası yüzünden artık taht yolu ona kapandı. Bunu sen de pek âla biliyorsun. Şayet Lorna tahtı babasından almak istiyorsa, bunu onun elinden zorla ve ‘ezerek’ almalı ve ikimizde sevgili prensesin bunu yapmayacağını biliyoruz çünkü ezip geçmek onun ruhuna, karakterine ve kimliğine aykırı. Bu da tahtı, prenses dışında alabilecek geride sadece üç kişi bırakıyor.. İlki annen —ki buna Grandaleren hiçbir şart altında izin vermeyecektir ve annenin yaşı da taht için çok geç artık. Diğer seçenek ise sensin.”

Anglenna, önünde duran ve bu güne kadar en nazik bir ifadeyle ‘muallak’ olarak tanımlayabileceği kıza öylece bakakalır.

“Üç kişi dedin. Diğeri kim?”

“Diğerini ifşa etmek bana düşmez zira bu benim sırrım değil. Ve onun tahta geçmesi halinde bütün elf ırkının toplu sinir krizi geçireceğinden de eminim.”, diye kıkırdar Merisoul mutlu bir şekilde.

Anglenna başını kaldırır ve gecenin karanlığına ve yıldızlara uzun bir süre bakar. Sonra başını eğer ve sessizce konuşur.

“Ben.. ben tahtı istemiyorum. İsteyenlerin kendilerine ve etraflarındakilere ne kadar zarar verdiklerini açık bir şekilde görecek kadar uzun yaşadım.”

“Annen.. High Lady Angrellen.. bu cevabından pek de hoşlanmayacaktır.”

“Annemin bu güne kadar herhangi bir şeyden hoşlandığını görmüşlüğüm olmadı. Bir şeyden daha hoşlanmaması pek de büyük bir fark yaratmayacaktır. Eminim zamanla buna alışacaktır.”, diye hafife almaya çalışır uzun boylu elf kadın, ama içinin titremesine de engel olamaz.

“Cesurca.. ve ahmakça söylenmiş bir şey.”, der Mersioul düşünceli bir sesle.

 

Anglenna yorgun bir şekilde omuzlarını silker.

 

“Bugüne kadar Alor’Nadien ne’yi herkes yalnız bıraktı; annesi, babası, annem, ben ve halkı.. Ne kadar acı değil mi? Onu yalnız bırakmayanlar ise yabancılar oldu; elflere tahammül bile edemeyen bir yarı elf izci, bastı bacak bir cüce, Drashan’lı bir kesici, bir iblis tohumu, bir dwarf ve ne idüğü belirsiz, küçük, sıskası çıkmış bir kız.. Dahası, onu asla terk etmeyecek, yeni yetme, aptal bir insanoğlu!”, diye acı bir şekilde söylenir ve bunu söylerken ilk defa elf kadının ‘insanî’ duyguları olabileceğine dair bir belirti görünür; Anglenna Sunsear’ın gözleri dolar..

 

“Halbuki High Woods kalbi olarak onu seçmişti. Öyle görünüyor ki halkım bunun anlamını unutmuş durumda.”, diye devam eder elf kadın.

 

“Tarihimiz.. İlk Rise’miz.. Elorellen Feymist.. Adalar Krallığı ilk kurulduğunda üç kusal high elf kardeşten biri.. High Woods’a geldiğinde orman onu kalbi olarak seçmişti. Elorellen Feymist’de bu sebepten dolayı oraya yerleşti ve Bari Na-ammen’de bu yüzden orada kuruldu.

 

Ve ben High Woods’un kalbi değilim. Bari Na-ammen’de ne bir sevgilim, ne sevenim, ne de bir dostum var. Sahip olduğum tek şey düşmanlarım.. Ben kimin Rise’si olabilirim?

 

Alor’Nadien ne.. O gerçek bir sevgili. O sadece High Woods’un kalbi değil, genç Merisoul. O halkının da kalbi..

 

O.. Bari Na-ammen’in kalbi..

 

Evet. O kızı herkes yalnız bıraktı. Ama ben onu asla yalnız bırakmayacağım. Ne onu, ne de onun neslini..”

Merisoul, antika dükkanında ilginç bulduğu bir parçaya bakar gibi Anglenna’ya bakar.

“Annen buna izin vermeyecektir.”, diye sessizce uyarır elf kadını.

 

Anglenna başını doğrultur ve önünde duran kanatlı varlığa, Ad Ara’ya bakar. Tavrı az önceki hali ile aynıdır ancak yüzünde, herkesin kendisinden bildiği, ‘soğuk’ ifade yoktur. Sanki yerini, içinde biraz daha azim, kararlılık, inanç ve katilik içeren bambaşka bir.. ‘şeye’ bırakmıştır.

Anglenna Sunsear, hayatında belki de ilk defa kendisi üzerine yüklenen ‘Buz Kraliçesi’ kimliğini kırar ve yerini, içinde gerçek ve içten ‘ifadelerin’ olduğu bir kimliğe bırakır.

 

“BEN ONU ASLA YALNIZ BIRAKMAYACAĞIM..”

“NE ONU, NE DE ONUN NESLİNİ..”, diye yanarak tekrarlar kendisini.

“HER NE PAHASINA OLURSA..”

✱ ✱ ✱

Alor’Nadien ne.. Güzelim.. Bebeğim.. Neden? Hedef bendim, sen değil! Beni vurması gerekiyordu.. Neden..? Neden girdin araya?”, diye inler Anglenna ve hayatında ilk defa içinde bir şeylerin kırıldığını, ardından da parçalanıp, asla bir daha geri gelmeyecek şekilde, sele kapılmış cesetler gibi kendisinden uzaklaşarak gözden kaybolduğunu hisseder..

“Çün.. çünkü sen benim.. ablamsın..”, diye kanlı, fokurdayan bir sesle Lorna’nın cılız sesini duyar Anglenna..

..ve Udoorin belirir yanlarında.

 

Genç adamın yüzü mutlak bir kayıp ile buruşmuş, kan içerisindeki, kırılmış prensesini kucaklamış, utanmadan ağlamaktadır.

 

“Güzel.. Dorin.. ablam sana.. emanet. Onu.. onu kurtar. Ve.. Darly.. bu onun suçu değildi.. Lütfen..”, diye anca duyulur, kanlı bir fısıltıyla yalvarır Alor’Nadien ne..

 

..sonra, yüzünde mutlu bir ifade varmış gibi sessizce solup kaybolur..

✱ ✱ ✱

Gelin güzellerim, burası artık güvenli değil..”, diyerek Nadine, peşine taktığı kızını, yeğenini ve yoldaşlarını, sarayın gizli tünellerinden geçirirken karşılaştıkları elf muhafızlarına, arkalarında bıraktıkları taht salonunu işaret ederek “Hainler.. Hainler taht salonunda.. Hainleri yakalayın!”, diye emirler yağdırır ama ‘hainler’ derken kocasından mı, yoksa High Lady Angrellen’den mi, yoksa her ikisinden mi bahsediyor anlaşılmaz.

“Geldiğinizi ilk duyduğumda o kadar sevinmiştim ki.. Korkarım, sizler adına vermeyi düşündüğüm şöleni ertelememiz gerekecek zira burası artık güvenli değil.”, der nefes nefese kalmış bir şekilde.

Rise’nin sözlerini tasdik edercesine, arkalarında büyük bir patlama olur ve her yer sarsılır.

Taht salonu yıldırımlar, ateş yağmurları ve mebus büyülerle sallanırken, her iki tarafın askerlerine ait kılıç şakırtılarına ölenlerin boğuk çığlıkları karşır..

Yan odalardan birine sızdıklarında bir anda Nadine, Lorna ve grubun etrafında elliye yakın elf muhafızı belirir ve her şey durur.

Gruptaki herkes bir anda gerilirken Udoorin’in yüzü kararır ve sessizce sevdiği kızın arkasına geçip devasa baltalarını kaldırır.

Muhafızların başı Rise’ye yaklaşır ve önünde, tek dizi üstüne düşer.

 

“Hanımım..”, der boğuk bir sesle. “Aramıza katıldığınızdan beri bizim için yaptıklarınızı bazılarımız gördü. Ri’mize baş kaldıramazdık ama prensesimize yapılanlara da göz yummadık.

 

Prensesimiz, Bari Na-ammen’in sükuneti için hakkı olan tahtından vazgeçişini ve ayrılışını gördük.. Hiçbir ırkın tarihinde görülmemiş bu fedakarlıktan sonra, burada bulunanlar ve dışarıda hazırda bekleyen bine yakın muhafız, aramızda ona gizli bir sadakat yemini ettik; geri geldiği gün, her ne olursa olsun onun önünde, yanında ve arkasında olacağımıza dair.

 

Öyle görünüyor ki andımızın sınanma zamanı geldi. Sayımız fazla değil, ama buradaki her elf’in canı sizindir.. Bir gün bize geri döneceğinize ve Bari Na-ammen’i tekrar yükselteceğinize dair inancımızdan dolayı bizler önden gideceğiz ve sizin için yolu açacağız zira High Lady Angrellen’in kişisel muhafızları her yerdeler ve prensesimizi gördükleri yerde öldürme emri aldılar.

 

Onları aştığımızda ise önümüze Orken sürüleri çıkacak çünkü buraya bir soykırım için geldiler ve şehir sarılmış durumda.”, der muhafızların başı. Sonra derin bir nefes alır, başını kaldırır ve Rise’sine bakar.. Alor’Nadien ne’ye.

 

“Bugün Bari Na-ammen’in son günü. Bugün, bu güzel ülke dünyaya veda ederken lütfen bizi iyilikle anın.”, diye çekilmiş bir ifadeyle Lorna’ya yalvarır.

Gözleri dolmuş olan Lorna’nın yüzünde en az önündeki muhafız kadar çekilmiş bir ifade mevcuttur. Prenses, yumuşak, boğuk ama kararlı bir sesle konuşur.

“Adın ne senin asker? Seni ve sadıklarımı anıp hatırlaya bilmem için bana isimlerinizi söyleyin.”, der.

Muhafızların başı, yavaşça elini göğüs zırhlığının içine sokar ve düzgünce katlanıp mühürlenmiş kalın bir papirüs çıkartır.

“Sadıklarınızın hepsi burada, hanımım.”, der ve ayağa kalkar. Kısa, kesin bir emir verir ve muhafızlar yek vücut haykırır.

 

“RİSE ALOR’NADİEN NE..”

“RİSE ALOR’NADİEN NE..”

“RİSE ALOR’NADİEN NE..”

 

Sonra hepsi kılıçlarını çeker ve dönüp seri adımlarla prensesleri için yolu açmaya başlarlar..

✱ ✱ ✱

Anglenna kendisini içi boş kırba gibi hissetmektedir. Ne kadar büyü reservi varsa hepsini bir kaç dakikada boşaltmış ve ancak bu şekilde hayatta kalmış olmanın verdiği gerçekte tatmin edici bir hazzı da yoktur.

Elf kadın, uzun, platin sarısı saçları dağılmış, üstü başı kan ve pislik içerisinde, etrafını çevreleyen iri cesetlere bakar; Orkenler!

Arashkan’ın ortasında, Heaven Parkta Orken’lerin ne işi olabilir, diye düşünmeye çalışır, ancak zihni kadar bedeni de boşalmış gibidir.

Belki dostarı vardır çekingesiyle, High Lady orada daha fazla oyalanmaması gerektiğini düşünür ve tam dönüp gidecekken hemen arkasında, kendisine meyletmiş cesedi fark eder.

“Bunu ben öldürmedim. Aslına bakılırsa, arkamdan geldiğini bile bilmiyordum.”, diye sessizce mırıldanır.

Anglenna zorlukla eğilip cesedi döndürdüğümde, koca Orken’in tam alnının ortasına saplanmış oku görür.. ve içsel bir çekim mi, yoksa doğal bir fakındalıktan mı, kız okun üstündeki elf işlemeleri fark eder.

“Huh!”, diye ünler kendi kendisine.

Elf kadın uzanır ve oku çekip çıkarmaya çalışır ancak ok, beklediği mukavemeti göstermez ve bir anda yaratığın kalın kafatasından kurtulunca Anglenna dengesini kaybeder ve biraz utanç verici bir şekilde kıçının üstüne düşer.

 

Anlaşılan bu gece şu, her şeyin yanlış gittiği gecelerden biridir..

 

Elf kadın, ‘bir gören oldu mu’, diye etrafına bakınmaz çünkü buna ayıracak ne gücü, ne de takati kalmıştır.

Bendensel olduğu kadar zihinsel bir çaba gösterek ayağa kalkar ve etrafına bakınır..

..ve az ileride, kendisine ait olmayan bir Orken cesedini daha görür.

Anglenna, Orken cesedine yaklaştığında, benzer ‘leş’lerin, tesbih taneleri gibi kendisine doğru sıralandığına ayılır..

..ve hepsinin ya alnının ortasında, yada kafalarının tam arkasında ilişmiş okları fark eder.

 

Anglenna, uzun bir süre tükenmiş haliyle varlıklarından bile haberdar olmadığı cesetlere bakar ve bu gece hala hayatta oluşunun tek mesulünün, kendisine çarpık bir sorumluluk duygusundan dolayı yardım etmiş, ancak konuşmak bile istemeyecek kadar da uyuz olan izci onbaşıyı düşünür.

Evet. Bu ‘leşler’ kesin olarak Laila’nın marifetidir zira o güne kadar tanıdığı ve bildiği, ‘headshot’ fetişi olan tek izci odur.

 

Elf kız, yorgun ve bitkin bir şekilde parktan ayrılmak için yürümeye başlar. Yürürken ister istemez parmaklarını, elindeki okun üzerindeki fevkalade ince yapılmış süsleme ve işlemelerin üzerinde gezdirir..

..ve bir şeye daha ayılıverir.

Anglenna oku göz hizasına getirir ve platin sarısı kaşları hayretle kalkar.

“Huh!”, diye gördüğü şey karşısında ünler.

“MELETHRIL ELANDI!”

“Bir kız bu kadar şanslı olabilir mi, yaa? Önce Silendenien en Eruanna, şimdi de bu! Nereden ve nasıl buldun bu kayıp mirası ki?”

 

Anglenna Sunsear, kendisini hiç bu kadar bedensel, zihinsel ve duygusal olarak yorgun, tükenmiş ve kötü hissettini hatırlayamaz.

Annesinin görmeyeceğinden emin olduğu zamanlarda olduğu gibi gözleri dolar..

..ve yine o zamanlarda olduğu gibi babasını, Selvius Brightleaf’i hatırlar..

 

Etrafındaki herkesin sarılabileceği, güvenebileceği, sırtını yaslayabileceği ve ağlayabileceği bir omzu vardır..

O karanlık, Drashan’lı kesicinin bile!

Kendisi dışında herkesin..

Evet.. Gerçekten bir elfin yalnızlığı, bir insanın yalnızlığına benzemiyormuş..

✱ ✱ ✱

Muhafızların başı, Rise Alor’Nadien ne’ye son bir defa daha bakar, sonra gözleri yavaşça bir başkasına kayar.. Genç, yakışıklı high elf muhafız nefesini tutmuş bir şekilde platin saçlı kızı süzer..

 

Armathelius Riverblade içinde hissettiği kırık sevgiyi.. ve hüznü.. gizlemeye çalışır.

Çok hafif bir şekilde ‘Lenna’ya başıyla veda eder..

..ve adamlarının peşinden koşar.

..ve gözden kaybolur.

 

Çok uzaklardan, ormanın derinliklerinden, tanıdık, iç ürpertici savaş borularının vahşi ulumaları duyulur..

Tıpkı Arashkan da olduğu gibi, efendileriyle beraber Orken sürüleri gelmiştir!

..ve onlarla beraber Themalsar’ın kehaneti gerçekleşir; neredeyse bin yıllık durağanlığın getirdiği uyuşukluk, ihtişam körlüğü ve entrika, meyvesini vermiştir.

Bari Na-ammen için hesap günü, nihai yıkım ile gelmiştir..

✱ ✱ ✱

Uzun boylu, platin saçlı high elf kız mutlak bir hezimet içerisinde, saklandıkları loş mağaranın bir köşesine çekilmiş, sessizce yüz yetmiş sekiz yıllık bir yalanı değerlendirmektedir; High Lady Anglenna Sunsear..

Ve geçmişe doğru baktığında, yaşadığı yalanı, annesi High Lady Angrellen’i ve..

..o kadar işte!

 

Hayatında annesi ve onun kurguladığı yalan dışında hiçbir şey yoktur.

Ama kaybettiği şeylerin listesi o kadar uzundur ki..

Beraber geçirebilecekken kaçırdığı bir ömür dolusu Alor’Nadien ne, onun annesi Nadine, kendi babası Selvius Brightleaf, Armathelius Riverblade, potansiyel onca arkadaş, bu küçük grup, High Woods ve Bari Na-ammen..

İşin en acı yanı, kendisine yakınlık ve, çarpıkça da olsa, anlayış gösteren tek kişi, kendisinden zorla adını ‘yolduğu’ o iblis tohumudur.

Anglenna listeye kuzeni Lorna’yı eklemez çünkü o kızın kendisine olan akıl almaz düşkünlüğünün sebebini bir türlü anlayamaz. İronik bir şekilde, kendisi kendisiyle karşılaşmış olsa, kendisini ivedilikle ve arkadan bıçaklar, ve bundan dolayıda bi gıdım bile rahatsızlık hissetmeyeceğini kendi kendisine itiraf eder..

 

High elf kız, Anglenna yalanının gerçekte kendisini ne denli yalnız ve tekil anlamda boş kıldığını tüm çıplaklığı ile anlar ve gözleri dolar.

Saklandıkları loş mağaranın köşesinde sessizce ağlamaya başlar..

Anglenna ağlarken ne kadar vakit geçtiğini bilemez, ancak küçük bir şeyin sessizce eteğinin ucunu çekiştirdiğine ayılır.

Başını o yöne çeverdiğinde, Inshala adındaki küçük kızın, zarif el hareketleriyle eteğinin, muhtemelen High Woods’dan kaçarken yırtılmış kenarıyla bir şeyler yaptığını görür.

Anglenna hayretle küçük kıza bakar zira bu kızın elbisesini tamir etmeyi bırakın, kendisine yaklaştığını bile gören olmamıştır.

“Ne yapıyorsun sen?”, diye burnunu çekerek sorar kıza.

Kız başını kaldırmadan işine devam eder, ancak çok sessiz ve utangaç bir fısıltıyla, “Elbiseni yanlış giymişsin, abla. Onu tamir ediyorum.”, der.

Sonra yavaşça ayağa kalkar, kıpkırmızı olmuş bir suratla Anglenna’ya bakar..

..ve hayretle kendisine seyreden high elfe sarılır!

“Gerçek kaybı, ve bununla gelen acıyı hissettin. Artık bizdensin abla. Şimdi.. Saçlarının bu hali ne böyle? Bir High Lady’ye hiç yakışmıyor.”, diye ciddi bir ifadeyle söylenir Inshala.

“Bari Na-ammen artık yok ve ben de bir High Lady değilim.”, der Anglenna, dolu gözlerle.

“Bizi biz yapan, başkalarının bize taktıkları ya da yakıştırdıkları isimler ve sıfatlar değildir, abla. Bizleri sevenlerin bizi nasıl gördükleridir önemli olan. Bunu.. Bunu bana Aager Fogstep öğretti. Hadi gel.. Sen bana kendini anlat, bende saçlarını öreyim..!”


Sadıkların Listesi:

 

Silendenien en Eruanna: Silendenien’in Zarafeti, Gracious Warning.

Melethril Elandi: Lover’s Arrow.

Kırba: Genelde hayvan derisinden yapılma ve su taşımak için kullanılan bir nevi kese (water skin).

 

1 Comment

  1. Bu hikaye istediğimden biraz daha uzun oldu. Ancak Anglenna gibi bir ‘buz kraliçesinin’ değişimi, annesi High Lady Angrellen’in etkisinden kendi tercihi ile kurtulması, ve deyim yerindeyse, bir taraf tutmaya karar vermesi kolay, düz yada yokuş aşağı bir yolu takip etmesi.

    Anglenna, olabilecek en zorlu yoldan gitmeyi tercih etti; bunu da önce kendi egosunu kırarak ve aşarak başladı.

    Sonuç olarak bundan sonrası onun için güllük gülistanlık olmayacak zira kendisine güvenmeyen ve pek de hoşlanmayan grubunun üyeleriyle barışması gerekecek ki bu da onun için işin sadece başlangıcı.. Nihayetinde Anglenna’nın 170+ yıllık bir düşman birikimi var.

    High Lady Anglenna’yı oynatan arkadaşı takdir etmek istiyorum burada. En kötü olmasada, fevkalade kibirli bir aristokratı alıp, onun evrimini büyük bir başarıyla canlandırdı kendisi. Bunu da bu oyunu ilk defa oynadını ve oyuna da, gruba da çok daha sonra katıldığını hatırlatmak istiyorum..

Leave A Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.