Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” III ‘ün
devamıdır..

 

 

27.06.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Temmuz ortası ve Ağustos başı..
Gulls Perch’in doğusundaki harabeler..

 

Brom Bumblebrim kaçık kıkırtılarla Miasmire bataklığını arkasında bırakır. Ardından gelen korkunç çığlıklar küçük hobbit’in sadece daha çok sırıtmasına sebep olur.

“Ahahahahaa..”, diye manyamış bir kahkaha atar koşarken ve yarı sarhoş bir sevinçle avazı çıktığı kadar bağıra bağıra şarkı söylemeye başlar..

 

Ben bir hobbit’im, gülerim.
Evim, bahçem, güllerim!

Gündüz yerim içerim,
Gece olunca chill’lerim.

Sakın bana yan bakma,
Atarım ben de geri bakla!

 

Evet. Belki kendisini yemeye çalışan bataklık canavarından bir Bakla Bombasıyla kurtulmuş olması, Brom’u biraz gaza getirmiş olabilir. Ancak son birkaç aydır yaşadıklarından sonra genç hobbit’in havalara girmiş olmasını da kabul edilebilir bir davranış olarak görmeliyiz.

Lütfen, azıcık anlayışlı olun.

Hiçbir şey olmasa bile bu sizi daha bilge biri yapacaktır, inanın!

 

Brom, insanların, dwarf’ların, gnome’ların ve hatta elf’lerin bile pek azının bildiği ve uğradığı Gulls Perch’in güney sınırlarına kadar neredeyse hiç dinlenmeden koşar ama Perch’e girmek gibi bir niyeti de yoktur. O garip, ürkütücü, sislerle kaplı vadiye uğramayanlar listesinde hobbit’lerin olmamasının sadece kendisi gibi hobbit’lerin herhangi bir listede yer almamalarından kaynaklandığını tahmin etmesindendir.

 

Hobbit’ler akıllı tiplerdir.

 

Bu yüzden Perch’in doğusundan geniş bir ark çizerek dolanır ve kendisini çok eski, daha önce hiç görmediği bir tarzda yapılmış, ve belki bir zamanlar orta büyüklükteki bir sahil şehri olabilecek bazı harabelerde bulur.

Brom günlerce bu harabelerde dolanır ve hayattayken belki de muhteşem olan bu şehrin, mimarları tarafından ne kadar ekonomik bir maharetle tasarlanmış olduğunu gördükçe ister istemez hayran olur. Yıkıntı halindeki binaların bazılarının muhtemel işlevlerini tahmin ettikçe, her birinin nasıl bir intizamla konumlandırıldığına ister istemez hayret eder genç hobbit zira kendisi bu şehirde yaşamış ve biri gelip gözlerini bağlamış bile olsaydı, istediği yeri sadece adımlarını sayarak bulabilirdi!

Ve zihninde, zamanın her şeyi nasıl ellerine alıp da acımasız bir zarafetle eritip yok ettiğini bu en ‘kalıcı’ örnekte görür..

..ve yıllar sonra, çok daha büyük, başka bir şehirdeki bir handa dile getireceği bir şarkının ilk sözleri de bir araya gelmeye başlar..

 

 

 
Time.
You cannot see it,
you cannot feel it,
taste it, smell it, or hear it.
And yet, it wears the hand,
takes the sight and the sound
and bends the spine!

 

 

 

Genç ozan harabeleri bir ucundan diğerine kadar, nerdeyse iki hafta boyunca dolaşır. İşin Brom açısından ilginç gelen yanı ise şehrin genel konumudur. Evet, Brom bir tuğlacı, bir duvarcı yada bir mimar değildir ama romanlar dışında birçok farklı ırklara ait kitapları da okumuşluğu vardır. Ve o kitaplardan derlediği bilgileri göz önünde bulundurduğunda..

 

“Bu bir sahil şehri değil..”

..der yumuşak, kültürlü, dolgun ve feminen bir ses.

 

Brom olduğu yerde durur.

 

“Şimdi de şehir mimarı mı oldun?”, diye horlayan, tiz bir başka ses cevap verir.

“Bunu anlamak için şehir mimarı olmaya gerek yok. Benim gördüğümü senin de gördüğünü ikimiz de biliyoruz.”, der yumuşak, kültürlü ses.

“Benim gördüğümü gördüğünü görmüşmüş.. Bu cümle için ne kadar uğraştın?”, diye gizlenmemiş bir tiksintiyle söylenir tiz ses.

“Aslında hiç uğraşmadım ve yapısal olarak doğru ifadelendirilmiş bir cümle. Bununla beraber, konumuzun da dışında. Bak. İşte şurada.. Dış duvarların olması gereken yerde..”, der feminen ses.

“Eee? Noolmuş?”, diye huysuzca sorar tiz ses, ve Brom bu kötürüm, tiz sesin sahibinin de bir kız olduğunu düşünür.

Huysuz, baş belası bir kız..

“Şimdi de şuraya; kuzeye, şuraya; güneye ve şuraya; batıya bak. Toplam dört adet cephe surları varmış zamanında ve dördünde de aynı büyüklükte şehir kapıları varmış gibi duruyor. Arkeolog sensin. Ama denize bakan duvara, bakmayan diğer üç duvarlardaki kadar büyük bir kapı yapılmış olması bana pek de mantılı gelmedi.”

“Belki.”, diye cevap verir asabi bir şekilde tiz sesli kız.

“Hepsi aynı ise, bunun anlamı bu şehir hayatta iken, şimdiki olduğu gibi burada bir denizin olmadığıdır –ki bu da benim tezimi destekliyor.”, der yumuşak, feminen sesli diğer kız mutlu bir şekilde.

“Eee? Şehir buradayken deniz yok idiyse noolacak ki? Belki burada o zamanlar deniz yoktu.”

“Endless Sea 7,589 yıldır burada! Eminim daha önce burada bir deniz olmamış olsaydı, bunu fark eden birileri çıkardı, öyle değil mi?”, diye sorar, dolgun sesin sahibi nazikçe.

“Ee? Vardı yada yoktu. Olmuş olsa noolur, olmamış olsa noolur? Bu bilginin kime ne faydası var?”, diye acımasız bir umarsızlıkla cızlar, tiz sesli kız.

“Bari Na-ammen kayıtlarına göre—”, diye başlar feminen ses.

“Bana o salak şehirden, orada yaşayan salak elf’lerden ve başlarındaki salak Ri’den, ondan bile daha salak Rise’den bahsetme! Toplu salak onlar!”, diye hışmeder tiz sesin sahibi.

“Peki. Solace ve Tranquil elf’lerinin kayıtlarına göre de bu deniz, en az 7,500 yıldır buradaymış.”

“Salak elf’lerin salak tarihleri!”

“Ortak tarih kullanıyoruz ama..”

“Eee? Deniz burada idiyse noolmuş yani? Sende de biraz salaklık var galiba..”

 

Brom, her kimse, tiz sesli kıza sert bir cisimle vurası gelir. Taş yada odun gibi bi şeyle!

 

“Bende ‘salaklığın’ var olduğunu düşündüğünden eminim. Ama hiç merak etmiyor musun, (a) bu kalıntılar hep burada idiyse, deniz nereden ve ne zaman geldi? (b) deniz hep burada idiyse, gerçekte bir sahil şehri olmayan bu kalıntılar ne zaman, nereden, ve nasıl buraya geldi?—”

Tiz sesli kız umarsızca burnunu çeker ve cadaloz bir şekilde cevap verir.

“—(c) Umurumda değil! Nereden geldiyse geldi. Olmuş bitmiş gitmiş! Bu salak sorunun cevabını bulmuş olsak kime ne faydası dokunacak bunun?”

“Hiç merak etmiyor musun? Sen bir arkeologsun..”, diye biraz alınmış biraz da yorulmuş bir şekilde sorar, yumuşak, dolgun sesli kız.

“Ben bir arkeolog olmak istemedim. Bana uygulanan kısıtlamalardan dolayı alabileceğim dersler o kadar sınırlıydı ki, istediğimi olabilmemi imkansız hale getirdiler. Öyle ki ya bir fosseptik mühendisi, ya da bir arkeolog olacaktım. Tahmin et hangisini seçtim?”, diye çeliği eritecek bir hicivle cevap verir tiz sesin sahibi. “Bu da yetmiyormuş gibi, bir de senin gibi bi salağı taktılar peşime!”

“Bence meslek seçimi olarak arkeoloji harika bir tercih. İstediğin yere gidebiliyorsun ve yerel vahşiler dışında da kimse sana karışamıyor. Ben de olmak isterdim ama arkeoloji için biraz fazla ders almışım. Aldığım dersler ve notlara göre benim bir Zeplin Mühendisi olmam gerekiyordu..”

“Çünkü bi bu eksikti.. O kıyafetlerinle kendini bütün krallığa bi zeplinden sergilemediğin kalmıştı!”

“Laf aramızda, mühendislerin üzerinde yeni çalıştıkları Yıldırım Uçurtmalarına pilotluk yapmamı bile isteyenler! Ama ben aradığım cevapların da, sorunların da yukarıda değil, burada, yerde olduğunu düşündüğüm için gelen teklifleri geri çevirdim.”

“Sana krallıkta ki en paralı ve en prestijli işi teklif ettiler ve sen binlerce yıllık pörsümüş kalıntılarda kehanet aramak için onları reddettin, öyle mi? Dediğim gibi.. Sen salaksın!”

“Neden bana devamlı böyle şeyler söylüyorsun? Geçmişte sana bir kötülük mü yaptım?”

“Ben herkese böyle davranıyorum. Neden sana ayrıcalık göstermem gerekiyor ki? Yoksa sen kendini şu özel kar tanesi sanan tiplerden misin?”

“Hepimiz özeliz ve hepimiz ‘taneyiz’ çünkü hepimiz farklıyız. Hepimizin geçmişi farklı. Dolayısıyla yaşadıklarımız bakış açımızı da, vereceğimiz kararları da etkileme potansiyeline sahip. Ama bu sadece tembeliğimiz için bir bahane. Önemli olan geçmişimizin, vereceğimiz kararları etkilemesine ne kadar izin vermek istediğimizdir.”, der dolgun sesli kız sakince.

 

Brom sessizce bir ıslık çalar. Bu kız, her kimse, sesi ve yaklaşımları kadar güzelse, kesin onunla tanışmak ister.

 

“O neydi?”, der tiz sesli kız.

“Ne neydi?”, diye sorar diğeri.

“Bi şey duydum sanki..”

 

“Hay shit!”, diye geçirir içinden Brom. “Bu o kız! Kafama taş atıp sonra da beni ‘De-Kompoze-Şeysi’ yapmak isteyen kaçık kız!”

 

Brom, aylar önce, ilk ısırılmasından sonra, gecenin bir yarısı, üşümüş, sırılsıklam olmuş ve midesi bozulmuş bir şekilde sığınacak bir yer ararken tesadüf ettiği kamp ateşini hatırlar..

..kamp ateşini ve kafasına yediği taşı!

Brom akıllı biridir.

En azından saçma sapan kişilerle saçma sapan münakaşalara girmenin ve bunun sonucunda da potansiyel taşlanma ihtimalinin ne denli kötü bir fikir olacağını bilecek kadar akıllı biridir..

 

Brom kaçar..

 

“Koş Brom, koş!”, diye nefes nefese söylenir genç hobbit ve kuzeye doğru koşmaya başlar..

..ve işte tam o sırada olan olur;

..ne idüğü belirsiz musallat şey, genç hobbit’i kalçasından, tam da göremediği yerinden ısırır!

 

“Ne? Kuzeye değil mi? Peki.. nereye? Lütfen harabeler olmasın.. [Ahhh!] Teşekkür ederim.. Güneye mi? Lütfen güneye olsun.. Güneyde evim var! [Aaaah!] Güneye de değil.. E peki nereye? Batıya mı? Batıda Gulls Perch var ve benim oraya gitmek gibi bir niyetim yok, tamam mı! [Ahhh!] Hayır. [Ahhhhh!] Reddediyorum! [Oyyy!] Neden yaa? [İyyyk!] İmkansız.. [Aaahh!] Tamam [Hay!] lanet olasıca kaçık şey. [Of Anam!] Umarım.. [Aaaah!] ..seni bir gün.. [Oyyy!] ..de-kompoze.. [Zomk!] ..ederler!”

 

Brom acı ve yenilgi içerisinde, kalçasının tam da göremediği yerinden tutarak hoplaya zıplaya batıya, Gulls Perch istikametine doğru koşmaya başlar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

14.07.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Ağustos ortası.
Gulls Perch..

 

Brom Bumblebrim karakter olarak inatçı bir mizaca sahip değildir. Belki ileride, çok sonra, istemediği şeyleri yapmak zorunda bırakıldığında ‘hayır’ demeyi öğrenecektir. Ancak huysuz, dik kafalı, dediğim dedik, ne idüğü belirsiz ve görünmeyen bir bite karşı bunu yapamaz. Yapabildiği bir şey varsa o da pasif direniştir..

 

Brom ayak sürterek, olabildiğince ağır bir tempo ile Gulls Perch’e doğru yürür.. Dışarıdan seyreden birisi, genç hobbit’in ‘slo-mo’ sanatı yaptığını bile düşündürebilirdi!

 

[Ayyy!] Gidiyorum işte.. [Uyyy!] Ben bir hobbit’im. Hızım bu kadar.. [Oyk!] Çok yorgunum o yüzden.. [Offf!] Bak. Bi adım daha attım.. [Aaahh!] Ama her adımda ısırırsan tökezleme ihtimalimi arttıyorsun! [Iyyk!] Aha.. Dört adım geriye tökezledim! [Ahhh!] Tamam yaa.. Tekrar yürüyorum işte..”

 

Genç ozanın bu taktiği yetmiyormuş gibi, üstüne birde kendisine yapılan bir dırdırı bastırmaya çalışan çocuk gibi avuçlarıyla kulaklarını tıkayıp bağıra bağıra şarkı söyler!

 

Ben bir hobbit’im, gülerim.
Evim, bahçem, güllerim!

Dizlerim, ayaklarım, pabuçlarım,
Sırtım, belim, kasıklarım..

Sakın beni gitmeye zorlama,
Oturup ağlarım ama..

O zaman da beni duyarlar,
Sonra bana tuzaklar..

Kurarlarsa düşerim,
Ben de sana küserim!

 

Brom, bu çocukça davranışlarıyla kaderini engelleyemez. Ama dört gün sürecek bir yürüyüşü neredeyse iki hafta, bir ileri iki geri çizdiği dairelerle geciktirmeyi de başarır..

 

..ve sayısız defa da ısıtılır!

 

Sanırsınız ki kişi bu kadar ısırıldıktan sonra iki şeyden en az birisi gerçekleşir; ısırıklara alışması ve/veya kişinin bacağından olması!

Acı bir şekilde Brom için ikisi de gerçekleşmez..

Brom o acıklı iki haftanın sonunda Gulls Perch’in doğu sınırındaki, daha sonra öğreneceği üzere vadinin tek girişi olan ve söz konusu girişi kapatan akar su ve akarsuyu besleyen şelalenin naif bir gürültüyle boşaldığı orman gölünün kıyısında bulur kendisini.

 

Brom tedirgindir.

 

Evinden ayrıldığı o bahtsız geceden beri öğrendiği bir çok şey olmuştur. Bunların çoğu hayatta kalmaya dair pratik şeylerdir. Ama bazıları ise daha.. felsefîdir..

Söz gelimi;

Bazen göreceli güzelliklerin fesat çirkinlikleri gizlediği, bazı çirkinliklerin de beklenmedik güzellikleri barındırabileceğidir..

Ve an itibariyle saklandığı çalılıklardan gördüğü kadarıyla orman, gölet ve şelale, fevkalade güzel, hatta ‘huzurlu’ denilebilecek, natüralist bir tablo oluşturmaktadır.

Brom yutkunur. Acaba bu muhteşem sahne, göründüğü kadar güzel midir, yoksa şer bir çirkinliği mi gizlemektedir?

Genç hobbit kendisini görünmez bir örümceğin ağına takılmak üzere olan bir sinek gibi hisseder ve bu duygu onun hiç de hoşuna gitmez.

İşte tam o esnada göletden ‘çulup’ diye, sanki bir balığın sudan fırlayıp, tekrar suya atlamasını andıran bir ses duyar.

 

Brom iyice gerilir.

 

Ve etrafına daha bi ‘alıcı gözüyle’ bakmaya başlar. Bunu yapmaya başlamasıyla da, daha önce fark etmediği bir çok ayrıntıyı da görme fırsatı elde etmiş olur.

Gerçekte ise bu, genç Brom’un kendi ilgi alanları dışında olup da ‘etrafında olan bitene’ karşı gösterdiği ilk bilinçli ilgidir.

Fark ettiği ilk şey, saklandığı çalının bir çilek çalısı olduğudur. Dahası, yanlış aylarda olmalarına rağmen çalılardan iri, olgun çileklerin sarkıyor oluşudur.

 

Bu noktada, genç hobbit’in ‘alıcı gözüyle’ bile etrafına bakındığında ilk farkettiği şeyin midesiyle alakalı oluşu tamamen bir tesadüften ibadettir..

İnanın!

 

Brom temkinli bir şekilde çileklerin bir tanesine uzanır ve dalından koparıp burnuna götürür. Ve aldığı koku, Bowling Hills’de yetiştirilen çileklerden bile daha güzeldir. Genç hobbit’in bir anda ağzı sulanır ve çileği ucundan ısırır.

“Muhteşem Gökler adına!”, diye ünler. “Bu hayatımda yediğim en güzel çilek! Bir çileğin bu kadar enfes olabileceğini bile düşünemezdim!”

Brom çileğin tamamını ağzına atar ve ardından saklandığı çalıda bulabildiği çileklerin hepsini yolup ağzına sokuşturur.

“Oy anam anam anam!”, diye mutluluktan sarhoş olmuş bir şekilde çilekleri üçer beşer götürür. Brom çalıda asılı bütün çilekleri yerken saklanmaya devam eder. Ulaşabileceği son çileği de yedikten sonra yüzünde şapşal bir ifadeyle orman ve hemen ilerideki gölet ve şelale dolayısıyla serin olan Ağustos sıcağında sırt üstü uzanır. Sırıtarak, “Aaaahhh.. Kesin bu çileklerin çekirdeklerinden evime götürmeliyim. Arka bahçeme bunlardan dikersem elde edeceğim çilek suyunu keyifle içebilirim”, diye şişmiş karnını ovalarken mutlu hayaller kurar.

Brom çilek içerikli hayallerini kurarken, az ileriden ‘çulup’, diye bir ses daha duyar ve neden en başta çilek çalılarının arkasına sindiğini hatırlayıverir. Yediği onca çilekten karnı biraz şişmiş bir şekilde doğrulur ve gölete doğru bakar.

Gölet, daha önce karşılaştığı su birikintilerinin aksine fevkalade berraktır. Öyle ki, Brom göletin açık yeşil, neredeyse çivit mavisi sularının içini, dibindeki kum tepeciklerini, pırıl pırıl parlayan pürüzsüz taşları ve salınan su bitkilerini görebilmektedir. Genç ozan, bu kadar güzel, temiz ve berrak bir göletin olabileceğini bile düşünemez.

 

‘Çulup!’

 

Genç ozan bu sesin sahibini de görür göletin içinde.. Bir şey, suyun derinliklerinde yüzmektedir ve Brom’un ister istemez aklına bir kaç ay önce, Croaking Mire bataklığında gördüğü ‘kız’ ve yaşadığı kötü tecrübeler geliverir..

“Lütfen.. Lütfen yine beni yemek isteyen kötü bi kız olmasın! Güzel, mutlu, şirin bi kız olsun bu seferde!”, diye göklere yalvarır ve gölete olabilecek en yakın çalıya kadar yaklaşır. Çalının arkasında saklanırken gözlerini sımsıkı kapatır, olası bir sesin kendisine adıyla hitap etmesi ihtimaline karşı da ellerini kulaklarının yanına getirir, kapatmak için hazırda halde tutar ve öylece sessizce durur genç hobbit..

..ve küçük, mutlu kıkırtıları da o zaman duyar.

 

Brom dayanamaz.

 

Tek gözünü açar ve gölete bakar..

..ve göletin kenarında oturmuş, hayatında gördüğü en.. uhhmm.. ‘şirin’ şeyi görür..

‘Şirin şey’ gerçekte bir kızdır ve Brom’dan sadece biraz daha boyludur. Ama kıza alık alık bakan genç ve biraz da tıknaz hobbit’e kıyasla bu ‘şirin şeyin’ ebatları fevkalade orantılıdır; pürüzsüz cildi, incecik beli, uzun, sırım gibi bacakları, çıplak sırtından şirin kalçalarına kadar dökülen dalgalı koyu kumral saçları ve üzerindeki serbest dökümlü kadifemsi uzun yeşil elbisesiyle.. kız bir ‘rüya’ gibidir.

“Wooooow!”, diye bi ses kaçar Brom’un açık ağzından.

Sonra da “Hayır.. hayır, hayır, hayır!”, diye yalvarır çünkü kız üstündeki elbiseyi çıkarmaya başlamıştır!.

“Hayır ama yaaa!”, diye ağlamaklı bir sesle inler ve gözlerini kapatıp arkasını döner..

..çünkü Brom efendi bir hobbit’tir ve varlığından habersiz soyunan bir kızı seyretmek, her ne kadar muhteşem bir tecrübe olsa da, yine de doğru bir davranış değildir. Brom yıllar sonra geriye dönüp baktığında bu anısını hayal kırıklığı ile hatırlamayı, utançla hatırlamaya tercih eder!

 

‘Çulup!’

 

“Yaaaa…”, diye gözleri kapalı bir kahırla inlemeye devam eder. “Neden olduğun yerde biraz daha oturup güzelliğinle durmadın ki? İki.. iki dakika yahu.. iki dakika bile sürmedi mutluluğum!”

“Aa aaaaa.. bakın burada ne var! Küçük, mutsuz bi çocuk!”..

..der kulağa müzik gibi gelen bir ses!

 

Brom anında kulaklarını kapatır!

 

“Kızlaar! Kızlaaaar! Gelin bakın ne var burada..”

“Ne var, ne var?”

“Yok bi şey. Ben yokum.. Gidin!”

“Bilmem. Ama ilk ben gördüm. Her ne ise, benim!”

“Bunu konuşabiliriz.”

“Çok pintisin, Aremela. Paylaşmasını hiç öğrenemedin.”

“En son geleni senin paylaştığını görmedik, Temessa!”

“Paylaşmadığım iyi olmuş. Bi kıza nasıl davranması gerektiği hakkında en ufak fikri yoktu. Koca elleriyle her bi tarafımı sıkıp durmaya kalktı. Morarmamış yerim kalmadı onun yüzünden ve pek de iyi kokmuyordu!”

“Bu ne kız? Biraz fazla küçük değil mi?”

“Boyu değil marifeti önemli, Yamara..”

“Marifeti var mıymış peki?”

“Bilmem!”

“Var.. Marifetim var..!”

“E sorsana, kız. Marifeti yoksa ne işine yarayacak?”

“Bilmem. Ama çok şirin. Yanımızda kalıp bizle oynayabilir.”

“Sizinle kalıp istediğiniz kadar oynarım. Lütfen hem güzel olup hem de beni yemeyin!”

“Sen gerçekten biraz kıtsın, Aremela.”

“Alındım. Neden ki?”

“Bu şeyin ne olduğunu bile bilmiyorsun.”

“Hobbit.. Ben bi hobbit’im!”

“Belki hasta yada bozuktur. Onun için böyle bodur bi şeydir!”

“Hayır yaaa! Hasta da değilim, bodur da! Gökler adına ben bi hobbit’im!”

“Cahil! Hasta olsa derisinde izler ve yaralar olurdu. Bana sağlıklı gibi geldi. Bence bodur da değil çünkü elleri, kolları ve bacakları orantılı..”

“Teşekkür ederim, Aremela hanım!”

“Ama şişko!”

“Ne münasebet! Ben şişko değilim. Sadece biraz balık etliyim, o kadar!”

“Sadece biraz. Eminim yumuşacıktır.”

“Nasıl yani?!”

“Neden gözlerini ve kulaklarını kapamış ki öyle?”

“Bende merak ettim, doğrusu. Belki gözleri ve kulakları acıyordur..”

“Yaklaştın, Aremela hanım!”

“Bence onu anneye götürüp ona verelim. Bununla ne yapılacağına o karar versin.”

“Hayır. Lütfen beni annenize götürmeyin. Kızları söz konusu olduğunda anneler gelen erkekler için asla iyi şeyler düşünmezler!”

“Yek yee! Sen beni aptal mı sanıyorsun?”

“Evet. Ama bu konumuzun dışında. Onu anneye götürelim, Aremela. Sen götürmezsen ben götürüm!”

“Pis şırfıntı! İlk ben gördüğüm için her türlü çirkefliği yapmaya hazırsız!”

“Evet!”

“İnsanların neden sana ‘sürpük’ dediğini şimdi daha iyi anlıyorum!”

“Sürpük değil, sürtük.. ama her neyse!”

“Sen ‘sürpüğün’ ne olduğunu bile bilmiyorsun.”

“Biliyorum tabii!”

“Neymiş peki?

“Bunu ben de merak ettim şimdi..”

“Sürpük sensin, Yamara!”

“Ahahahahaaa.. Bu harikaydı. Bence taşı gediğine koydun, Aremela hanım.”

“Seni anneye şikayet edeceğim.”

“Et!.. Ben seni ettim bile. Temessa’da etti.. Söyle ona Temessa.”

“Evet, söyle ona Temessa!”

“Beni bu işe karıştırmayın.”

“Akıllıca. Lütfen beni de karıştırmayın!”

“Sen beni anneye mi şikayet ettin, Temessa?”

“Bilmem.. Belki..”

“İkinizden de nefret ediyorum!”

“Gitti, pis sürpük!”

“Evet. Ama haklı da. Bence de onu anneye götürmeliyiz. Bundan ilk defa görüyorum ve ne olduğunu bilmediğimiz şeyleri ağzımıza almamalıyız.”

“Hay shit! Nedir karşılaştığım bütün kızların beni ağızlarına almak istemeleri? O kadar da lezzetli olamam ya!”

“Off yaaa.. Tut şunu kolundan.. Göründüğü gibi hafif olduğunu sanmıyorum..”

“Değilim zaten.. HEY! Bi dakka.. Durun ama.. Nereye—”

 

Brom ellerini kulaklarından çekip gözlerini açar ve çırpınmaya başlar ama bunun ona pek de bir haydası olmaz. Her iki koluna da girmiş ‘cıbıldak’ kızlar belli ki göründüklerinden daha güçlüdürler ve dehşetle kurtulmaya çalışan küçük hobbit’i aldıkları gibi bir kaç adım ilerideki göletin içine atıverirler!

“HAYIR YAAA!—”

 

Brom havada zarif bir ark çizer..

..sonra da suya düşer!

“Hay shit!”

 

‘Çulup!’

 

. . .

 

Prensip olarak Brom, ırkının diğer bütün üyeleri gibi suyu seven biridir. Benzer bir şekilde, güzel, şirin kızları da seven biridir.

Ama içinde hareket eden bir şeylerin olduğu derin sular ve ezici çoğunluğun kızlarda olduğu bir ortamda işlerin ne denli ürkütücü olabileceğini tecrübe eden nadir ölümlülerdendir..

..aynı zamanda!

 

Brom Bumblebrim, taş gibi dibe batar.

Ve berak gölet, göründüğünden çok da derindir zira hala batmaya devam etmektedir.

Genç ozan paniklemeye gıdım kala göletin içinde hareket eden şeyleri daha yakından görme fırsatı bulur.

Ve istemsiz bir hayranlık içerisinde, etrafında sessiz zarafetle yüzen güzellikleri seyreder..

Su derinleştikçe kararmaya da başlar.

Karardıkça Brom etrafında yüzdüklerini sandığı kızların gerçekte yüzmediklerini..

..onların uyuduklarını farkeder.

Hatta hiç kıpırdamadıklarına, sadece akıntıyla süzüldüklerine ayılır.

Brom ölümün nadiren güzel halini görmüştür ve kendi zamanı geldiğinde bunun huzur içerisinde olmasını ister. Büyük bir muharebenin ortasında kahramanca ölerek gitmek onun tarzı değildir. Evet, belki bir gün kahramanlık hikayeleri ve şarkıları yazacaktır ama onlardaki ana karakteri oynamak gibi bir niyeti yoktur. Ve bu güzel kızların hepsi uyuyormuş gibidirler..

..ama Brom onların gerçekte ölmüş olduklarına ayılması çok da uzun sürmez. Ölümün ‘yüzü’ her canlıda aynıdır;

 

Kıpırtısız.

Nefessiz.

Donuk.

Ve kayıp..

 

Bir zamanlar var olan eylem artık yoktur.

Hayatın delili olan soluk eksiktir.

Dokunulduğunda tende hissedilen o yumuşak sıcaklık gitmiştir..

..ve belki de az evvel orada olan şey de yoktur..

Hayatın eksikliği, ölümün varlığının kati delilidir ve bu delil, bir dakika önce nefes alan, belki de gülen, düşünen, hisseden ve hareket eden sıcak bir ‘bedeni’, bir dakika sonra ise atıl bir ‘ceset’ olarak tanımlayıverir.

Suyun derinliklerindeki, bir zamanlar hayat dolu, yürüyen, koşan, yüzen, oynaşan, konuşan bu mutlu yaratıklar artık kıpırdamayan ve öylece duran acınası birer cesettir artık ve onları hayattayken hiç tanımamış olmasına rağmen bu şirin şeylerin ölmüş olduklarını görmek nedense genç hobbit’i fena halde etkiler.

Brom Bumblebrim içinde derin bir hüzün ve aynı zamanda da büyük bir hiddet hisseder.

 

“Onlar için üzülmeni anlayabilirim, küçük ölümlü. Ama hiddetini anlamakta zorluk çekiyorum. Halbuki onları tanımıyordun bile..”

..diye dolgun, boğazdan gelen, emir vermeye alışkınmış izlenimi doğuran, buna rağmen yinede bir şekilde serin kalmayı beceren bir ses duyar genç Brom zihninde.

“Çünkü bunlar bir zamanlar hayattaydı ve şimdi değiller!”, deyi verir ve bir anda suyun içinde olduğuna ayılır..

..ancak bir önceki tecrübesinde olduğu gibi hobbit’in ciğerlerine su dolmaz.

Brom hayretle etrafına bakınır ve her nasılsa bir şekilde suda ‘nefes alabildiğini’ farkeder.

“Umm.. nefes alabiliyorum!”, diye ünler ister istemez.

“Siz ölümlüler için gerekli bir koşul değil mi bu?”, diye şaşırmış izlenimi veren bir vurguyla sorar sorusunu sesin sahibi.

“Uhh.. Evet ama suyun içinde değil..”, der Brom.

“Ahhh.. Bu benim suçum..”, diye cevap verir dolgun ses.

“Hiç sorun değil. Böyle iyiyim ben..”, diye ekler Brom hemen.

“Hiddetini anlamadığım gibi, gerçekte hüznünü de anlamış değilim. Bir zamanlar hayatta olmalarına rağmen yine de onları tanımıyordun. Seninle hiçbir bağları yoktu. Sana hiçbir söz de vermemişlerdi. Onlarla birlikte bile olmadın, dolayısıyla onlardan olmuş çocukların da yok.”, diye biraz hayret ve biraz da merakla konuşur sesin sahibi.

“Onlar ‘iyi’ miydiler?”, diye biraz temkinli bir şelilde sorar Brom çünkü konuştuğu kişi her kimse, kendisine ölümlü diye hitap etmektedir ve sorduğu sorularda ‘saf’ bir akıl karışıklığı var gibidir.

“Onlar fey’di. Feyler iyilik ve kötülüğü, siz ölümlülerin gördüğü gibi görmezler. Feyler de ‘denge’ vardır ve dengeler iyilik ve kötülüğe değil, gerekliliklerine göre tartılırlar. Bugün denge için gerekli olan, yarın dengenin bozulmasına sebep olabilir.”

“Peki onların ölmüş olması ‘denge’nin de bozulmuş olması anlamına gelmiyor mu?”, diye sorar Brom.

“Aaahhhh.. Evet. Burada büyük bir dengesizlik var ve çocuklarım, ölümlülerin beraberlerinde getirdikleri demir silahlarla buranın dengesini altüst ettiler. Yetmiyormuş gibi bir de bu güzel vadiyi kazıp daha çok demir ve kendileri için değerli taşlar çıkarmaya başladılar. Atıklarını sularıma boşaltarak farkında olmadan içinde yaşayan kızlarımı ve diğer feylerimi zehirlediler ve öldürdüler. Geride sadece bu küçük göletim kaldı.. Ama sen neden buradasın ölümlü? Yoksa sende mi onlara katılmaya geldin?”

“Onların kim olduklarını bile bilmiyorum, efendim. Ben buraya.. uhhh.. zorla getirildim..”, diye kötü bir şekilde açıklamaya çalışır Brom.

 

Brom’un bu açıklaması uzun bir sessizliğe sebep olur.

 

“Demek öyle..”, der neden sonra dolgun seslin sahibi ve bunu söylerken ilk defa sesinde ’emir gücü’ yoktur.. onun yerine başka bir şey vardır ama genç hobbit bunun ne olduğunu çıkarmakta zorlanır; Ayılma? Yenilgi? Teslimiyet?

“Uhhmm..”, diye tedirgin bir şekilde başlar Brom.

“Dostun tehlikeli bir oyun oynuyor, genç hobbit.”, der sesin sahibi.

“Dostum? Ben.. tek başıma geldim.”, diye kekeler..

“Evet, ve hayır! Senin adın nedir, genç hobbit? Belki birbirimiz için bir şeyler yapabiliriz.”, diye devam eder dolgun ses.

“Brom. Adım Brom Bumblebrim, efendim.. Sormamda bir sakınca yoksa siz kimsiniz?”

“Sormanda bir sakınca yok, genç Brom. Ama alacağın cevapta bir sakınca olabilir. Bir daha asla huzurla uyuyamayabilirsin..”, diye uyarır dolgun ses.

“O.. o zaman bilmesem de olur, efendim.”, der Brom hemencecik.

Brom suyun derinliklerinden, bir kadına ait, dolgun, gırtlaktan gelen, samimi bir kahkaha sesi duyar ve genç hobbit her nedense içinin garip bir şekilde ısındığını hisseder.

“Akıllı, dürüst ve saygılı..”, der dolgun ses mutlu bir şekilde.

“Uhhmm.. Teşekkür ederim?”, der Brom tereddüt içerisinde.

“Bunla bereber, sen bana adını verdin. Şayet ben de sana adımı vermezsem ortada bir denge olmaz..”

“Sorun değil, sorun değil, inanın benim için hiç sorun değil..”, diye ivedilikle cevap verir genç hobbit.

“Kendine olan inancın daha fazla olmalı, genç Brom. Ben senden adını talep ettim. Ortada bir denge olması için senin de benimkini talep etmen gerekiyor.”

“Rica etsem olmaz mı? Kızlardan, bayanlardan ve hanımefendilerden bir şey ‘talep etmek’ bana doğru bir davranış gibi gelmiyor.”

“Yine ‘doğru’lara geldik”, der dolgun ses esefle.

“Peki. ‘Doğru’, demeyelim. Onun yerine ‘ayıp’, ‘saygısızca’ ve ‘kendini bilmez’, diye diyelim.

Sesin sahibi her kimse, tekrar gırtlaktan gelen dolgun bir kahkaha atar.

“Akıllı, dürüst, saygılı ve.. iyi de bir laf cambazı! Neredeyse bir fey gibi..”

“…”

“Onu ilk ben gördüm, anne. O benim.”, diye Aremela’nın sesi duyulur suyun derinliklerinden ve kızın sesinde çocuksu, mutlu bir gurur var gibidir.

“Hay shit! Yine şu mesele.”

“Yamara paylaşmak istemediğini söyledi, güzel Aremela.”

“Onu ben buldum. Kiminle paylaşmak istiyorsam onunla paylaşırım. Paylaşmak istemiyorsam da paylaşmam. Yamara hiçbir şeyini paylaşmadı bugüne kadar.”

“Bi dakka yaa.. Ben bi somun ekmek değilim. İkiye üçe dilimlenemem!”

“Bu doğru mu, Yamara?”

“Doğru, anne..”

“Başkalarından talepte bulunmak için, önce kendin talep ettiğin şeyleri yapmış olman gerekiyor, Yamara.. Ancak o zaman ‘talep’ edebilirsin.”

“Annen haklı, kızım..”

“Hiçbir şey anlamadım, anne. Hepi topu küçük bi şey bu.”

“Sen de biraz kıtsın. Ama ben bunu senin yüzüne vurdum mu?”

“Boyu küçük, evet. Ama ruhu büyük, Yamara.”

“Bak bunu bilmiyordum.”

“Bana ruhu lazım değil, anne. Bana boyu lazım!”

“Hop yaa.. Nooluyoz?”

“Yamara.. Bunu sonra konuşuruz. Ancak kanunlarımız senin anlamanı gerektirmiyor. Sadece boyun eğmeni talep ediyor. Yoksa bizden ayrılmak mı istiyorsun? Bizden ayrılırsan artık bir ölümlü olursun ve bu sefer de onların, ölümlülerin kanunlarına boyun eğmek zorunda kalırsın. Yada belki ablan gibi sen de denize açılmak istersin. Ancak her iki halde de artık ben seni koruyamam..”

“Git kızım. Git de gör ‘ölümlülerin’ dünyasını, sonra da başını vuracak sert bir kaya bul!”

“Hayır anne. Ben burada kalmaya devam edeceğim. Gitmem gerektiğinde de gideceğim.”

“O zaman ne istediğini Aremela’dan sadece rica edebilirsin. Ama kabul etmezse de onun bu isteksizliğine saygı göstermelisin. Herkes her istediğini izinsizce yaparsa, ortada bir denge kalmaz. Bizleri hayatta tutan şey dengemizdir. Denge kaybolursa, bizler de kayboluruz..”

“Wow..”

“Peki, anne..”

“O zaman bu şeyin benim olduğu konusunda anlaştık mı anne?”

“Şey mi? Ben ‘şey’ değilim yaa! Hobbit.. telaffuz etmesi ne kadar zor olabilir? Hobbit, işte!”

“Hayır, Aremela. Sadece onu ilk görenin sen olduğu konusunda anlaştık. O bir ölümlü. Dahası, o özgür bir ölümlü.”

“Yaşa, anne!”

“Hiç bi şey anlamadım, anne.”

“O zaman Yamara’ya söyediğimin aynısını sana da söyleyeyim; kanunlarımız senin anlamanı gerektirmiyor. Bu ölümlüden istekte yada ricada bulunabilirsin, ama her hangi bir talepte bulunamazsın.”

“Ama.. ama onu ilk ben gördüm!”

“Israrlısın, be kızım!..”

“Evet, Aremela. İlk sen gördüğün için ilk sen rica edebilirsin. Ama kabul edip etmeme tercihi yine ölümlüye ait.”

“Ama o çileklerimi yedi!”

“Hay shit!”

 

Dolgun sesin sahibinden esef dolu bir nefes duyulur.

 

“Bu doğru mu, genç Brom Bumblebrim? Aremela’nın çileklerini mi yedin?”

“Uhhhmmm.. Çok güzel bazı çilekler yemiş olabilirim, efendim. Ama kimin çilekleri olduğunu bilmiyordum. Dahası, çileklerin herhangi bir sahibi olduğunu da bilmiyordum.”

“Cürmün cehaleti, cezasından muaf eder mi ölümlü?”

 

Derin, esef dolu bir nefes verme sırası genç hobbit’e geçmiş gibidir. Uzun, sessiz bir nefesten sonra Brom adilane bir şekilde yenilgiyi kabul eder.

 

“Etmez, efendim..”, diye pes etmiş bir sesle cevap verir Brom.

“Yessshh!”, diye mutlu ve heyecanlı bir çift elin çırpıldığını duyar Brom.

“Ama belki genç Brom, farkında olmadan yaptığı bu cürümün karşılığını daha farklı bir şekilde ödemek ister..”

 

Brom durur.

Brom ‘yağmurdan kaçarken doluya yakalanmanın ne olduğunu artık çok iyi bilen biridir.

Brom bi kıza ‘verilmek’ yada bi kız tarafından ‘sahiplenilmeye’ karşın, bir başka borca saplanmadaki bilgeliği sorgular.

Ama Brom üyesi olduğu diğer bütün erkek milleti gibi, bir kıza ‘verilmek’ yada bir kız tarafından ‘sahiplenilmenin’ gerçekte ne de kadar kötü olabileceğini de merak etmekten kendisini alamaz..

Dahası, kızdan kurtulmuş olsa dahi, gerçekte ‘kurtuluşu’ sadece teknik bir detaydır. Karşılaştığı andan itibaren Aremela hakkında edindiği kısıtlı izlenimlerden bu kızın, nazikçe bir ifadeyle, bir kere tuttuğunu bir daha bırakmak isteyen bir kız olmadığıdır. İşin aslı ise bu kız avına kitlendikten sonra başka hiçbir şey görmeyen bi varlıktır ve işin bu kısmı genç Brom’u biraz tırstıttırır ve aklına ‘horlanmış bir dişinin, cehennem gazabından daha harlı olabileceğine dair ‘, çok eskiden okuduğu ve birkaç yüz yıl önce yaşamış, Mürit Farstep adındaki yaşlı bir tapınak muhafızının kaleme aldığı dinî cüzlerindeki bir uyarıyı hatırlar.

Brom her ne yaparsa yapsın..

..moka bastığını düşünür ve içinden acıklı bir sesle söylenir;

“Kadınları anlamıyorum!”

 

Omuzları çökmüş ve kati yenilgiyi kabul etmiş bir sesle konuşur Brom.

 

“Hanımefendi hangi cezayı uygun görürse..”

“HAYIR AMA YAAA! ONU İLK BEN GÖRMÜŞTÜM! O BENİM Kİ! BU TAMAMEN BÜYÜK VE ŞER Bİ HAKSIZLIK!”

“Sana haksızlık ettiğimi mi düşünüyorsun, güzel Aremela?”, diye merakla sorar dolgun sesin sahibi.

“Hayır, anne.. Ama gelecek nesillerime haksızlık edildiğini hissediyorum. Benim ve neslimin büyümesine izin verilmeli!”, der Aremela ve sesinde mutlak bir hayal kırıklığı vardır.

“Efendim?”

“Genç Brom Bumblebrim. İşlediğin cürümün karşılığı olarak senden ölümlülerin Gulls Perch diye isimlendirdikleri vadime girip, oraya demir silahlarıyla gelen mel’un şahısları topraklarımdan def etmeni istiyorum. Onları def etmeni, topraklarımı kazdıkları makine diye adlandırdıkları şer aletleri yok etmeni ve sularıma akıttıkları zehirli atıkları durdurmanı istiyorum.”

“Uhhmm.. Hanımefendi.. Bu istediklerinizi seve seve yaparım. Ancak ben sadece basit bir hobbit’im. Üzerimde gördüğünüz bu silahlar da sadece göstermelik. Bu güne kadar kimseye onlarla vurmadım, vurmasını da çok iyi bildiğimi sanmıyorum. Korkarım beni gördükleri an öldürürler —ki bu da cürmümün tekabulü olarak benden istediğiniz şeyleri yapmamı imkansız kılar.”

“Evet. Bu doğru. Sana bu konuda yardımı dokunacağını düşündüğüm iki şey vereceğim, genç hobbit. Birincisi bu asa. Bunu karşılaştığın ölümlülere işaret edip..

 

lende ar- len alende nieliem arlende!
Lende ar- Len Alende Nieliem Arlende!

 

..demen yeterli.”

 

Brom önünde beliren, sapı dışında her bir yanı yamuk gibi duran asaya bakar ve kaşlarını çatar.

“Git. Git ve bir daha da geri gelme.. ve.. Arlende? —Kuru?! Elin kurusun!”, diye hayret.. ve biraz da dehşetle tercüme eder Brom.

“Aaaa.. Yüksek elfçeyi biliyorsun..”, der dolgun ses gülümseyen bir tonla.

“Biraz bilirim, efendim. Boş zamanlarımda çok kitap okurdum ve bir hobbit’in sahip olduğu en çok şey, boş zamanlarıdır ama kurutmak.. bu biraz aşırı değil mi?”

“Etrafına bak, genç Brom. Ve kızlarımı gör. Onlar suda yaşarlardı. Ama ellerinde demir silahlarla gelen ölümlüler onları suya attıkları zehirlerle boğarak öldürdüler ve kızlarımın boğulmaları günlerce sürdü.. Suda boğulmak nasıl bir histir bilir misin?”

“Bilirim, efendim. Acı verici bir tecrübe..”

“Bildiğini sandığın acının, durmaksızın ve on dokuz gün sürdüğünü düşün. Sonra bunu yapanları ‘kurut’mamın aşırı olup olmadığına karar ver.. Kararını verirken de o kararı hakkıyla vermeni isterim, genç Brom Bumblebrim, zira kurumaları ellerinden başlayacak, ama orada bitmeyecek!”

“Hanımefendi.. Burası sizin eviniz. Ben ise sadece bir misafirim ve en nihayetinde de basit bir hobbit’im, o kadar. Ne sizin bilgeliğinize, ne de öngörünüze sahibim.. Ama size yanlış yapmayacağım, borçlu da kalmayacağım.”

“Yaşına göre bilgesin, genç hobbit. Sana vereceğim ikinci şey ise Aremela olacak.”

“Ne?”, diye ünler Brom.

“Ne?”, diye çığlar Arimela.

“Ne?”, diye hayaretle söylenir Temessa.

“Aha.. Ahahahahaa..”, diye mutlu bir şekilde gülmeye başlar Yamara.

“Ama.. ama o benimdi.. Neden beni ona verdin ki şimdi anne?! Sana bilmeden yaptığım bir şeyden dolayı mı cezalandırılıyorum?”

Yamara’nın kıkırdıları gelmeye devam eder.

“Sana, senin ondan rica edeceğin şeyi kabul etmesi için bir fırsat oluşturuyorum, güzel Aremela, zira yol boyunca ona eşlik edeceksin, ona yardım edeceksin, düşerse elinden tutup kaldıracaksın, yaralanırsa onu tedavi edeceksin.”

“Kölesi olacağım yani! Ben ne yaptım ki bunu bana reva gördün, anne ama ki?!”

“Ve yol boyunca o da sana eşlik etmiş olacak, sana yardım edecek, düştüğünde elinden tutup seni kaldıracak, yaralandığında yaralarını saracak ve seni teskin etmek için sana şefkat, anlayış ve sevgisini gösterecek ve bu bir annenin kızına yapabileceği en büyük iyilik.. ve kötülük, Aremela..”

“Hiç bi şey anlamadım, anne. Ve böylesi bi köleliği de hakketmiyorum!”, diye inler Aremela.

“Eee.. kimse benim fikrimi sormayacak mı?”

“Bu koşulları kabul ediyor musun, genç Brom Bumblebrim?”, diye sorar dolgun sesin sahibi ve bu sefer sesinde o ’emir hali’ tekrar belirmiştir.

“Vadinize gelenlerden sizleri kurtarmak gerçekten isterim, efendim. Nevarki merak ettiğim bir şeyde yok değil..”, diye kafasına takılan bir şeyi sormaya başlar genç hobbit.

“Neden benim, düşündüğün kadar güçlü olamama rağmen kendim gidip o ölümlüleri cezalandırmadığımı, onun yerine seni gönderdiğimi merak ediyorsun..”

“Evet, efendim. Özde bu soru aklımdan geçmedi değil.”

“Denge, genç Brom.. Denge!”

“Denge?”, diye biraz aklı karışmış bir şekilde sorar Brom.

“Evet, denge.. Ben buraya hışmımla inersem, korkarım hiddetim bu vadi ile sınırlı kalmaz. Kuzeydeki Rituel Ormanları, buradan Endless Sea denizine kadar olan topraklar, Tinker Hills ve daha güneyi ve hemen batımızdaki Serenity Home ve Scowling Hills de yanar.. Ve bu denli bir eyleme kız kardeşim de sessiz kalamaz.. O da bana misilleme için gelir ve zaten yanmış toprakları daha da yaşanmaz hale getirir ve bu topraklarda yeni bir otun bitmesi yüzlerce yıl sonraya nasip olur..”

“Siz..”, der Brom ve bir anda suyun içinde ‘terlemeye’ başlar zira bildiği mitolojilerde ‘zıt kız kardeşler’ listesi o kadar da uzun değildir ve mevcut ortam, etrafını çevreleyen fey’ler, berrak gölet ve yemyeşil orman ona sadece bir ismi çağrıştırır.

“Evet, genç hobbit. Ben, Titania..”

 

Brom hiç kıpırdamandan, olduğu yerde durur.

 

“Bunun için korkarım biraz geç kaldın, sevigili Brom Bumblebrim. Kıpırdamadan durduğunda bunun benim gözümden kaçacağını düşünmene de biraz alınmadım değil..”, der sesin sahibi ve Titania, bütün azametiyle küçük hobbit’in önünde belirir.

Genç Brom bu kadının hayatında gördüğü, ve muhtemelen de göreceği, en hayat, sevgi, hiddet, bilge, engin, haşin, şefkat, zarafet, hüzün, mutluluk, kahır, sevinç gibi sayısız ve zıt duygularla dolu muhteşem varlık olduğu kanaatine varır.

“Aklımın ucundan bile geçmedi, efendim. Bu sadece bir kertenkele içgüdüsü, o kadar!”

 

Titania derin, dolgun, içten bir kahkaha atar.

 

“Gel Aremela. Genç Brom’la gitme zamanın geldi. Ama unutma. Onu elde etmek istiyorsan, bunun için çabasını vermeli ve rızasını almalısın. Elde ettikten sonra onu elinde tutmak istiyorsan, o çabayı her gün tekrarlamalısın.. İlkini başarırsan mutlu, ikincisini başarırsan bir ölümlü olursun ama nesillerin her daim devam eder ve seni anarlar. Asla unutulmazsın, asla da kaybolmazsın ve çileklerin de sonsuza kadar yaşar..”

“Oha! Bu nasıl, ‘ölümcül’ bir hükümdür böyle?”

 

Suyun derinliklerinden küçük, cılız bir şekil yaklaşır ve Titania annenin arkasına saklanır.

Sonra masmavi bir çift göz, tedirgin ve tereddüt içerisinde Brom’u klinik bir ifadeyle süzer..

“Burnunda ve yanaklarında çilleri varmış bunun, anne.”, diye söylenir Aremela.

“Senin de inatçı bir huyun var, Aremela.. Ama genç Brom bu konuda daha tek bir kelime bile etmiş değil..”, der Titania.

“Evet, Titania anne.. Başımı olur olmaz belalara sokmanın dışında her türlü akıllıyımdır

 

Cılız şey, Titania’nın arkasından çıkar ve ürkek bir şekilde genç hobbit’e yaklaşır.

Aremela.. Brom’un hayatında gördüğü hiçbir şeyle kıyaslanabilir bir yanı yoktur. Kız ufak tefek bir şeydir ama vücut oranları itibariyle, genç hobbit ile göz göze geliyor olmasına rağmen, ondan daha uzun boyluymuş gibidir. Sürmeli, hafif çekik gözleri gibi saçları da mavidir ama bu mavilik yapay değil, kızın doğal halidir ve içten, civit bir ışıkla aydınlatılıyormuş gibidir.

Kızın kaşları ise kalın ve karadır. Burnu küçük ve şirin, ağzı ise şekilli ve sahibi olduğu çileklerin rengindedir ve yüzünde garip, koyu mavi, geometrik şekiller çizilidir ve kızın açık, pırıltılı krem teni, bütün bunları hepsini tekrardan vurgulamak istiyormuşçasına bir kontras oluşturmaktadır.

Zavallı hobbit çarpılmış bir hayranlıkla bu yaratığın bebeksi cazibesi karşısında sadece büyülemiştir..

 

—ve Muhteşem Gökler adına.. BİR ŞEY BU KADAR ŞİRİN OLABİLİR Mİ AMA YAAA!”

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” V ile
devam edecek..

 


 

 

 
 

You might also enjoy:

Leave A Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.