A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” V

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” IV ‘ün
devamıdır..

 

 

07.09.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Ağustos ortası.
Gulls Perch..

 

Brom Bumblebrim, Gulls Perch’in önünde mışıl bir berraklıkla şapırdıyan göletin kıyısında oturmuş, çıplak ayakları suyun içinde, omuzlarında ise havlu niyetine sarındığı battaniyesi olduğu halde, kenarda duran ıslak elbiselerinin kurumasını beklemektedir. Ağustos ayında olmaları dolayısıyla hava sıcaktır, ama burada, bu güzel orman, gölet ve hemen ilerisinde çınlayarak akan şelale sayesinde hava naif bir serinliktedir..

Brom göletin kenarına bırakılmış bir ahşap kase dolusu çileği, bir başka kase dolusu enfes görünümlü kirazları, hatta pürüzsüz ve lekesiz kıpkırmızı elmaları, sapsarı armutları, mis gibi kokan şeftalileri ve tam zamanında toplanmış üzümleri, yüzünde kararlı bir ifadeyle umursamaz.

Brom, mazbut yemini etmiş bir tapınak muhafızı gibi ileri ve uzaklardaki bir noktaya bakar sadece..

“Pssst!”, diye yumuşak sesli biri seslenir genç hobbit’e sessizce, ama Brom dişlerini sıkmış, inatla ufukta seçtiği noktaya odaklanır.

“Pssssst!”, diye tekrarlar kendini aynı ses.

“Neden ona ‘pssst’ diyorsun? Adı ‘Pssst’ mı?”, der bir başka yumuşak ses.

“Hayır kız, dikkatini çekmeye çalışıyorum.”, diye açıklar birinci sesin sahibi.

“Pek işe yaramıyor gibi. Sana hiç bakmadı bile, Yamara.”, der ikinci ses.

“Bence biraz aptal da ondan.”, der Yamara.

“Ona aptal dersen, tabi bakmaz.”

“E sen söyle o kadar biliyorsan, Temessa..”, der burnunu çekerek Yamara.

Temessa göletin içinde, görünen kısmı itibariyle çıplak omuzlarını silker.

“Ona adını sormalısın, bence. Onun cinsi, kızların kendilerine isimlerinin sorulmasından hoşlanırlar.”

“Huh!”, der Yamara. “Neden acaba? Adına ihtiyacım yok ki?”

“Bilmem. Dikkatimizi çektiklerini sandıkları içindir, her halde.”

“Pssst.. Bodur.. Adın ne senin?”

“Hayır, hayır. Bir erkeğe bodur, bücür, sıska, çiroz, çirkin, zayıf, şişko gibi fiziksel engellerini yüzlerine söyleyemezsin. Buna fena alınırlar.”

“Ama doğru. Bu şey bodur işte!”

Brom ufukta aradığı şeyi bulmak üzeredir ama bulmamayı tercih eder ve içinden mırıldanır.

“Ben bodur değilim yaa.. Hobbit’im! Bunun anlaşılması ne kadar zor olabilir ki?”

“Olsun. Onlara aptal olduklarını söylediğinde de alınırlar ama o kadar değil. Özellikle boylarıyla yada yüzleriyle ilgili şeylere daha çok alınırlar.”

“Bak bu konuda biraz haklısın..”

“Bu çok saçma.”

“Olabilir. Örneğin sen çok güzelsin Yamara.”

“Evet. Öyleyim.”

“Ama biraz aptalsın da..”

“Eee? Noolmuş?”

“İşte böyle. Sana aptal dediğimde alınmadın bile. Ama çirkin olduğunu söyleseydim hemen gider anneye şikayet ederdin.”

“Ederdim, tabii. Çünkü bana çirkin demen hiç hoş değil!”

“Şimdi anladın mı neden onlara da bodur diyemeyeceğini?”

“Hayır!”

Brom ‘fırk’lar.

“Senin yolun biraz uzun, kızım.”

“Verdiğim şeftalilere dokunmadı bile.”, diye fena alınmış bir sesle söylenir Yamara.

“Belki şeftaliyi sevmiyordur.”, diye önerir Temessa.

“Hayır, şeftaliye bayılırım. Eminim senin şeftalilerinde yumuşacık ve enfestir ama onlara dokunursam başıma gelecekleri bilmek bile istemiyorum.”

“Hmm.. Benim elmalarıma da dokunmamış.”, diye kendisi de alınmış bir ifadeyle söylenir Temessa.

“Elmalara da bayılırım. Bkz. yukarıdaki açıklama!”

“Cherriot’un kirazlarına, Shyad’in üzümlerine ve Kardenymp’in ayvalarına da dokunmamış.”, der Yamara.

“Evet. Aynı sebepten dolayı.”

“Veraminks’in çilekleri de olduğu gibi duruyor.”, diye ekler Temessa. 

“Belki aptal Aremela’nın çilekleri midesini bozmuştur ve artık istemiyordur!”, der Yamara bir anda.

“Hayır, onun çilekleri muhteşemdi ve burada işim bitince anneden o çileklerin, varsa çekirdeklerinden isteyeceğim..”

“Senin karnın mı bozuk?”, diye sorar Yamara.

“Değil. Karnım bozuk değil.”

“Belki de şu dindar tiplerdendir. Hani bi sefer geldiydi de hiçbirimiz onu elde edenediydik..”

“Kim?”

“Bilmem. Feyspeck miydi, Farstep miydi neydi!” 

“..Aaa, evet hatırlıyorum. Anne ile konuşmaya geldiğini söylemişti. Anne onunla da konuştu ama bununla konuştuğu gibi konuşmadı onunla.. Çok daha ciddi ve resmi bi görüşme oldu. Sanırım M-Teyzeden haberler getirmişti.. Geldiğinde bizi gördü, pek güzelmişsiniz dedi, bize şeker verdi, sonra da gittiydi.”

“Canım şeker çekti!”

“Benimde. Anne şekerin bizim için zararlı olduğunu söyledi ama çok güzel tadı var şekerlerin!”

“Hay shit. Benimde çekti şimdi canım..”

“Siz ikiniz ne yapıyorsunuz burada?”, der bir üçüncü ses ve göletin içinden masmavi, ışıl ışıl parıldayan, upuzun saçları, yakıcı, gökyüzünü hafif çekik gözlerinde yakalamış, sahibesi olduğu çilekler gibi küçük, kırmızı-pembe dudaklarıyla Aremela belirir. “..Ve bunları kim koydu buraya?”

“Şeftalileri ben koydum.”, der Yamara.

“Elmaları da ben..”, der Teressa.

“Cherriot, kirazlarını getirdi, Shyad’de üzümlerini. Kardenymp de geri kalmamış olmak için armutlarını getirip bıraktı. Bu şey senin çileklerini yediği için, belki benimkileri de yer diye Veraminks’de kendi çileklerini getirdi.. Aptal kız.. Bu bodur şey çoktan çilek yedi ki!”

“Ama neden getirdiniz. Anne onu bana verdi zaten ki! Benim şeyimi çalmaya mı çalışıyorsunuz?”

“Öncelikle ben bi ‘şey’ değilim. Hobbit’im.. Ho-bit!”

“Hayır, Aremela. Anne seni ona verdi!”, der Yamara ve acımasızca güler.

“Ama onu da bana verdi. İkinizde oradaydınız ve duydunuz; yolda o da bana eşlik edecekmiş. Düşersem elimden tutup kaldıracakmış. Yaralanırsam, yaralarımı saracak, beni teskin etmek için bana şefkatini, anlayışını ve sevgisini verecekmiş..”, diye alt dudağını pörtleterek söylenir Aremela, ağlamaklı bir sesle.

“Ahahahahaaa..”, diye güler Yamara. “Ama önce senin onları bu şeye vermen gerekiyormuş! Duydum. Koşullar bunlardı.”

“Bence koşulları doğru yorumlamıyorsun, Yamara.”, der Temessa.

“Uhhmm.. Bence de doğru yorumlamıyorsun, Yamara..”

“Neymiş doğru yorumu peki?”

“Bilmem. Ama seninkisi yanlış bence.”

“Anne, Aremela’yı bu şeye kölesi olarak verdi.. İyi ki ilk ben görmemişim onu!”, diye mutlu bir şekilde sırıtır Yamara.

“Ben kimsenin kölesi değilim yaaa..”, diye titreyen gözlerle söylenir Aremela.

“Köle Aremela…”, diye acımasızca çekiştirir Yamara.

“Bence bu kadarı yeter, Yamara.”, der ciddi bir sesle Temessa.

“Bence de bu kadarı yeter, Yamara. Ağlattın kızı ve buna yapmana hiç gerek yoktu.”

“Neden? ‘İlk ben gördüm, ilk ben gördüm’, diye tekrarlarken sorun yoktu!”, diye cevap verir Yamara huysuzca.

 

“Güzel Aremela hanım..”

..deyi verir Brom birden ve üçü de dona kalır.

“Vadinizi kötü adamlardan temizlemenizde size eşlik etmeme izin verdiğiniz için teşekkür ederim. Yol boyunca herhangi bir şeye ihtiyacınız olursa, lütfen rica etmekten çekinmeyin..”

 

Brom oturduğu yerden kalkar, hiç bozuntuya vermeden battaniyesini iyice beline bağlar, “Bi dakka..”, der, kurumaları için serdiği elbiselerini toplar, en yakın çalıların arkasına gider, seri hareketlerle pantolonunu, gömleğini, yeleğini ve ceketini giyer, battaniyesini topak yapar ve sırt çantasına tıkar, sonra da hazır bir şekilde göletin kıyısına olabildiğince yaklaşır ve elini şirin kıza uzatır.

“Lütfen.”, der nazikçe. “Hazırsanız, yola çıkalım mı?”

 

“Bodur şey kıza elini uzattı!”, diye fısıldar Yamara. “Önce Aremela’nın ona elini uzatmış olması gerekiyordu. Annenin koyduğu kural böyleydi ama..”

“Tırstım!”, diye geri fısıldar Temessa. “Ama bence Aremela’yı ağlatarak bu şeyi kızdırdın.”

“Aremela onun kölesi. Neden kızsın ki?”

 

“Aremela hanım, benin kölem değil.”, der Brom ve sakin kalmak için elinden geleni yapar. “Anne onu bana köle olarak vermedi. Yolda çekebileceğim zorluklar karşısında bana yardım etmesi için ve bilgeliğini benimle paylaşması için verdi. Bana göz kulak olması için verdi anne onu bana ve sevgili Aremela hanımefendi de beni kırmayıp onurlandırdığı için kendisine müteşekkirim..”

 

Brom konuşurken de Aremela dışındaki kimseye bakmaz. Aremela ise hayret ve korkuyla ona bakar. Ona, ve kendisine uzatılan ele..

Neden sonra, kızın hayreti ve muhtemelen de merakı, korkusuna baskın çıkmış gibi kendisi de küçük, ince elini genç hobbit’e uzatır.

Brom elini tutan parmaklardan, garip, hayat dolu, tamamen doğadan gelen bir sıcaklık sezer. Bu sıcaklık, bildiği anlamda tensel bir sıcaklık değildir sanki. Daha çok, hayat olan her yerde hissedilebilecek, huzurlu bir sıcaklıktır. Sakin sulara ait, sakil bir sıcaklık..

Genç hobbit kızı göletten çıkartır, sonra efendi bir şekilde hafif öbür yöne bakar.

“Be.. beni kölen olarak görmediğin için, bende sana müteşekkirim.”, diye fısıldar Aremela çekingen bir sesle.

“Bi şey değil. Şimdi.. Yola çıkmadan önce üstüne giyebileceğin bir şeylerin var mı?”, diye sorar Brom nazikçe.

“Neden ki? Çirkin miyim? Onun için mi yüzünü çevirdin?”, diye biraz kırılmış bir sesle sorar Aremela.

“Aaa.. hayır, sevgili Aremela. Bilakis, çok.. nasıl desem bilemiyorum.. Gerçekten ne kadar güzel.. ve.. uhh.. dikkat dağıtıcı olduğunu hiç sana söyleyen oldu mu?”, diye kızarmış bir şekilde mırıldanır ve ister istemez gözlerini sımsıkı kapatır Brom.

Genç hobbit, bu sözlerinin kızın üzerindeki etkisi nedir bilmez çünkü ciddi bir eforla aksi istikamete kapalı gözlerle bakmakla meşguldür. Ama arkasından, sanki loş, engin bir mağarada yankılanan su damlalarını duyar gibi olur. Gözlerini tekrar açtığında kızı önünde durmuş, üstünde uzun, teniyle kontras yapacak kadar koyu, bir o kadar da canlı mavi, göğüslük ve etek olacak şekilde iki parçadan oluşan tiril bir elbise içerisinde bulur.

“Oldu mu? Şimdi de güzel miyim, Blom Bundlebim Hobim?”, diye sorar saf ve içten bir sesle.

“Uhhmm.. Evet.. kesinlikle..”, diye afallar Brom.

“Gidelim mi o zaman, Blom Bundlebim Hobim? Yolda sana eşlik etmeyi, düşersen elimi uzatmayı ve yaralanırsan da yaralarını sarmayı dört gözle bekliyorum.”

“Hadi yaa?”, der Brom biraz şaşırmış bir şekilde.

“Evet. Anne mutlu olabilmem için bunları yapmam gerektiğini söyledi. Bunları yaparsam sen de bana şefkatini, anlayışını ve sevgini verebilirmişsin, Blom Bundlebim Hobim!”

 

Brom..

Brom hayretle kızın söylediklerini dinler ve bunları, Gulls Perch’e geldiğinde onunla ilk karşılaşmasından itibaren, o ve diğer kızların aralarında yaptıkları konuşmaları tekrar gözden geçirir ve belirgin bir sonuca varması, kendisi gibi bir ozan için çok da zor olmaz.

Bu kızların.. daha doğrusu bu fey’lerin her şeyi literal anlamda algıladıkları, dolayısıyla mecaz, deyim, ikincil anlamda kullanılan ifadeleri, yada genel anlamda atasözlerini, tam olarak anlamama olmasa da, algılayamadıklarını fark eder.

O ve hiç düşünmeden doğruyu söylediklerini..

Kızların, aralarında atışırken birisinin diğerini bir şeyle itham etmesi durumunda diğerinin anında ‘Evet.’, diye yaptığı şeyi kabul etmesinden bu açıkça görülmektedir. Brom, her nasılsa bu noktada bir nüansı yakalayıverir; kızlar doğruyu söylemeyi, ‘doğru-yanlış’ çerçevesinde değil, daha ziyade yalan söyleme kapasitelerinin olmayışından kaynaklandığına ayılır ve bunun da mecaz yada ikincil anlamlı ifadeleri algılayamamaları arasında bir alaka olduğunu düşünür.

Brom, bu durumun art niyetli insanlar tarafından nasıl kötüye kullanılabileceğini de tahmin eder ve muhtemelen söz konusu kötü insanların, fey’ler için belli ki neredeyse ‘kutsal’ olan Gulls Perch’e nasıl girebildiklerini de açıkladığını düşünür.

 

“Neden sustun, Blom Bundlebim Hobim, seni üzecek bi şey mi yaptım?”

 

Kızcağızın içten sorduğu soru karşısında Brom’un içinde bir şeyler kıpraşır. Ona acıması mı gerektiğini, yoksa kendisine sunulan fırsatı değerlendirmesi mi gerektiği konusunda ikileme düşer..

..ama sadece bir anlığına.

Brom bunlardan ikisini de yapmaz.

Annenin kendisine güvenerek teslim ettiği bu harikulade varlığı, aldığı gibi temiz ve canı acımamış bir şekilde de geri getirmeye karar verir.

Ve mütemadiyen adını yanlış telaffuz etmesinden dolayı da rahatsızlık duymadığı gibi, onu düzelterek kızı da üzmemeyi tercih eder.

 

“Hayır, Aremela hanım. Sadece düşünüyorum, o kadar.”

“Neden bana hanım diyorsun? Hanım nedir bilmiyorum ama ki?”, der kız.

“Ummm.. bizde bir çeşit saygı göstergesi gibi bir şeydir bu.”, diye açıklamaya çalışır Brom.

“Ama beni tanımıyorsun bile. Anne beni sana verdi. Bana saygı göstermen için hiçbir sebebin yok ki.”, der Aremela biraz aklı karışmış bir şekilde.

“Sebebe gerek de yok. Önümüzde tehlikeli bir yolculuk var. Zorlu ve kötü bazı kişilerle mücadele edeceğiz. Yanımda benimle bu mücadeleyi verecek, bana eşlik edecek, düştüğümde bana elini uzatacak, yaralandığımda da yaralarımı saracak genç ve güzel bir kıza saygı göstermek bana akıllıca bir davranış gibi geldi.”

“Genç ve güzel.. Sence ben gerçekten güzel miyim?”, diye merakla sorar kızcağız.

“Evet, Aremela. Gerçekten olağanüstü ve eşsiz bir güzelliğe sahipsin. Öyle ki hayatımda senin kadar güzel birisiyle daha hiç karşılaşmadım..”, der Brom fevkalade dürüstçe ve ister istemez kıza doğru bir bakış atar.. ve genç hobbit’in kalbi hoplayıverir.

“Off yaaa. gerçekten ne kadar şirin olduğunu bir bilsen!”, diye geçirir içinden..

..ve kızın yüzü bir anda aydınlanıverir.

Gerçekten aydınlanır; sanki derisinin altında birisi bir ışık yakmış gibi açık mavi bir renkle parlamaya başlar kız.

“Uhhmm.. parlıyorsun!”, diye hayretle bakar kıza Brom.

“Ben.. utandım da ondan. Ö.. özür dilerim. Daha önce kimse bana böyle bir şey söylemişti..”, der kız kekeleyerek.

“Onların kaybı.. ve benim!”, diye mırıldanır Brom sessizce..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aremela, Brom’u şelalenin arkasındaki gizli geçitten Gulls Perch’e sokmaz, çünkü herkesin sandığı gibi orada bir gizli geçit yoktur.. Aslına bakılırsa ortada herhangi bir gizli geçit yoktur. Fey’lerin kutsal vadisine giriş sadece bir fey’in müsaadesiyle ve eşliğinde, uzun, büyülü bir tünelden yürüyerek gerçekleşebilir ve Brom, ellerinde demir silahlarla buraya gelen kötü adamların bunu nasıl başardıkları üzerine çok fazla kafa yormaz zira yalan söyleyemeyen ve mecazdan da anlamayan bu garip varlıkları kandırmak, yeterince zeki biri için çok da zor olmayacağını düşünür ve bu düşünce nedense onu kızdırır. Genç hobbit, bir şekilde fey olmayan ama hem buranın önemini anlayan, hem de bu vadinin bekaretine saygı duyacak birilerini bulup onları buranın koruma altına alınması hususunda uyaracaktır. Brom bu konuda kime gitmesi gerektiğini merak ederken, Aremela sessizce onun elini tutar..

Brom önce ele, sonra da elin sahibine bakar ve kızın korkudan titrediğini farkeder.

“Ne oldu Aremela?”, diye sorar Brom.

“Ben.. daha önce hiç kavga etmedim.. Bizler aramızda tartışır ve didişiriz ama hiçbir zaman kavga etmeyiz. Şimdi ise ölümlülerin savaş dediği şeyi yapmaya gidiyoruz. Savaş kötü bi şey ama ki!”, der kız cılız bir sesle.

“Evet. Savaş kötü bir şey, sevgili Aremela. Ama bazen de gerekli bir şey. Ben Bowling Hills’den geldim. Buradan çok uzakta orası. Bizlerde savaşçı bir ırk değiliz. Ama kimsenin de gelip güzel tepelerimizi elimizden almasını istemeyiz, doğrusu.”

“Savaş.. ne zaman güzel olabilir ki?”, diye sorar kız, yüzünde korkulu bir ifadeyle.

“Ben, ‘savaş’ söz konusu olduğunda güzel kelimesini hiçbir zaman kullanmazdım. Daha ziyade, ‘gerekli’ kelimesini tercih ederdim.”, der Brom.

“Peki. Ne zaman gerekli?”

“Şimdi.”, der Brom kısaca.

“Anlamadım ama ki.”, diye aklı karışmış bir şekilde cevap verir Aremela.

“Senin olan bir şeyi, başkaları gelip senden izinsiz ve zorla almaya çalıştığı zaman gerekli. Eğer bu kötü adamları buradan atmazsak, bu vadiyi açtıkları delikler ve göllerinize döktükleri atıklarla öldürürler. Buna izin verilmemeli..”, der Brom.

“Sen neden bizim için savaşıyorsun o zaman? Bu vadi senin bile değil. En başta benim koşullarımı kabul etseydin, anne sana bu görevi yüklemezdi ve sen de mutlu olmuş olurdun, ben de..”, der kız somurtarak.

“Belki..”, der Brom. “..ama o zaman sadece.. uhh.. kısıtlı bir etkileşimimiz olurdu ve seninle konuşma fırsatım hiç olmazdı.”

“Konuşmak.. Siz ölümlüler bunu pek seviyorsunuz. Ben konuşmaktansa işi yapmayı seviyorum. Daha eğlenceli.”

“Peki.. uhhh.. sonra? Yani iki kişi birbirine hiç güzel sözler söylemiyor mu?”

Kız omuzlarını silker.

“Gerçekler sözden çok eylemdedir. Ölümlülerin sözleri nadiren gerçektir. Eylemlerle yalan söylemek ise o kadar kolay değildir.”

“Bu.. ürkütücü bir şekilde doğru.. Ama ben yine de çileklerini yerken hissettiğim mutluluğu sana anlatmak, anlatırken de sözlerimin senin yüzündeki etkisi seyretmek isterim.”, der Brom.

“Neden ki? Yüzüm çirkin mi oluyor o zaman?”

“Bilakis.”

“Anlamıyorum. Sen zaten güzel olduğumu söyledin ki.”

“Güzel bir şey duymak, bizleri her zaman mutlu eder, Aremela. Ve mutlu bir yüz her zaman daha güzeldir.”

“Bence sen çok fazla düşünüyorsun, Blom Bundlebim Hobim.. ve bu şekilde bütün eğlenceyi de kaçırıyorsun. Yapmak her zaman çok düşünmekten daha eğlencelidir!”

 

Blom Bundlebim Hobim (!) buna bir şey demez.. Açıkçası söyleyecek, kendisinin bile inanabileceği bir şey de bulamaz.

Dolayısıyla taktik değiştirir!

 

“Aremela..”, der sakince.

“Efendim, Blom Bundlebim Hobim.”

“Beraber tehlikeli bir göreve gidiyoruz.”

“Evet, Blom Bundlebim Hobim..”

“Sormam da sakınca yoksa.. uhhmm.. sen tam olarak nesin?”, diye ıkınarak sorar genç hobbit.

“Sormanda bir sakınca yok, Blom Bundlebim Hobim. Ama bu sorunun beni biraz üzdüğünü de itiraf etmeliyim.”, der Aremela kaşlarını hafif çatarak.

“Özür dilerim. Niyetim seni üzmek değildi.”, der Brom hemen.

“Sen.. ‘iyi’ birisine benziyorsun, Blom Bundlebim Hobim..”, der kız.

“Öyle olduğumu düşünmek isterim.”

“..dolayısıyla beni üzmek istemediğine inanmak istiyorum. Benim ne olduğumu bilmiyor olman biraz üzücü. Ama siz ölümlüler etrafınızda olup bitenlere ve kendiniz dışında yaşayan hayatlara karşı biraz umarsızsınız. Bu yüzden seni anlayışla karşılayasım var.”

“Evet. Sanırım biraz öyleyiz.”, diye makul bir şekilde kabul eder Brom.

“Ben.. Ben bir nymph’im.. Bir su nymph’iyim. Suda doğdum ve hayatta kalmak için suya ihtiyacım var.”, diye, sanki ayıp bir şeyi açıklıyormuş gibi utanarak, ve biraz da çekinerek açıklar Aremela.

“Uhhmm.. bu.. fevkalade bir şeye benziyor. Hepiniz mi su nymph’isiniz peki?”, diye hayretle karşık bir merakla sorar Brom.

“Tabii ki hayır. Yamara bir ateş nymph’i. Sanırım bu yüzden biraz hırslı ve çabuk sinirleniyor ve gördüğü her şeyi de istiyor. Ben sadece bir şeyi istediğimde onu istiyorum. Temessa ise bir dryan. Bu yüzden de hiçbir konuda karar veremiyor ama her konuda akıl yürütmeyi seviyor. Diğerleri de o veya bu şekilde, siz ölümlülerin ‘fey’ yada ‘peri’ dediği şeylerden biri..”

“Aaa.. bu bazı şeyleri açıklıyor, sanırım. Çileklerin.. senin için özel bir anlamı var gibi..”, diye aynı merakla sorar Brom.

Aremela buna cevap vermez. Ve uzun bir süre de cevap vermemeye devam eder. Neden sonra sessizce konuşur.

“Bu.. özel bir şey, Blom Bundlebim Hobim. Belki bir gün, seninle mutlu olursam ve sende yanımda kalmaya karar verirsen bunu sana söyleyebilirim.”, der fısıltılı bir sesle.

“Sorun değil, Aremela. Özel şeylerinize burnumu sokmak istememiştim. Benimkisi sadece hakkında hiçbir şey bilmediğim şeyleri öğrenebilmek için sorulmuş sorular.. Ve merak, tabii..”

“Peki sen nesin?”, diye bu sefer Aremela sorar.

“Ben bir hobbit’im..”, der Brom kısaca, zira sorulan sorunun da cevabı budur.

“Hobim, ne?”

“Hobbit, ben’im.. ve ben de bir hobbit’im.. Bizler yemek yapmayı ve yemeyi, şarkı söylemeyi, sessiz ve sakin yaşamayı, kitap okumayı ve bahçe ve tarlalarımızda meyve, sebze ve çiçeklerimizle ilgilenmeyi seven, sade bir ırkız. Savaşlardan ve kavgalardan uzak dururuz çünkü bizler için bunlar saçma ve mutsuz insanların yaptığı ve en nihayetinde de sadece daha da mutsuz olmak için yaptıkları saçma sapan bir şeyden ibarettir.”

“Hobim, senin adın değil mi yani? Anne sana ‘Blom’, ‘Bundlebim’ ve ‘Hobim’, diye hitap etti.”

“Dediğim gibi. Hobbit, ait olduğum ırkın adı. İnsanlar, elf’ler, gnome’lar ve dwarf’lar gibi.. Brom, benim adım. Bumblebrim ise içine doğduğum ailenin adı.”, diye açıklar Brom.

“Aile? Aile nedir?”

“Aile; anne, baba ve onların çocuklarından oluşan, bazen de anneanne, babaanne ve dedelerin, amcalar, dayılar, teyzeler, yengeler, kuzenler ve yiğenlerinde beraber yaşadığı bir bütünün adı..”

“Hiç bi şey anlamadım, Blom Bundlebim Hobim!”, der Aremela, kafası tamamen karışmış bir şekilde.

“Sorun değil, Aremela. Bana nasıl hitap etmek istiyorsan, o şekilde hitap edebilirsin.”, der Brom gülümseyerek.

 

Brom, Aremela eşliğinde Gulls Perch vadisine açılan büyülü tünelden çıktıklarında, güneş batmaz üzeredir.

Bir elinde anne Titania’nın verdiği sihirli asa, diğer elinde ise babasının eski kısa kılıcı olduğu halde Brom etrafına bakınır. Aremela ise onun arkasında durmuş tedirgin bir şekilde fısıldar.

“Ne görüyorsun, Blom Bundlebim Hobim? Kötü adamlardan var mı burada?”

“Yok gibi. Ama güneş batıyor ve vadinin etrafını çevreleyen yüksek dağların gölgesinden dolayı her yer şimdiden kararmış durumda. Pek bir şey göremiyorum.”

“Aaaa.. Sen elf’ler gibi karanlıkta göremiyor musun yoksa, Blom Bundlebim Hobim?”, diye şaşırmış bir şekilde sorar Aremela.

“Biz hobbit’ler, elf’lerden gelme değiliz. Dolayısıyla onların sahip olduğu hiçbir özelliğe de sahip değiliz.”, der Brom.

“Sizin ne özelliğiniz var, peki?”

“Uhhhmm.. Bizler.. şanslıyız!”, der Brom ve bir anda bunun kulağa ne kadar komik gelebileceğini düşünür.

“Şanslı? Bu bana pek de doğru gibi gelmedi, Blom Bundlebim Hobim. Sadece buraya geldiğinden beri yakalandın, az daha boğuluyordun, annenin gazabına uğramak üzereydin ve bir birimizin kölesi haline getirildik.”, der Aremela hiç inanmamış bir tonla.

“Aaaa.. ama ‘güzel bir kız’ tarafından yakalandım, ‘az daha’ boğuluyordum, anne beni ‘neredeyse’ haşlamak üzereydi ve ‘seninle’ bir maceraya atıldım!”, der Brom sırıtarak!

“Yine çok düşündüren şeyler söylemeye başladın, Blom Bundlebim Hobim.”, diye mızmızlanır Aremela.

Brom ‘fırk’lar.

“Sen ne yapmamızı önerirsin, peki?”, diye sırıtarak sorar.

“Ben bi şey önermem ki, Blom Bundlebim Hobim. Ben yaparım sadece. Su her zaman yokuş aşağı akar!”, diye fısıldar Aremela.

“O zaman bu akşam erkenden kamp kuralım ve güzel bir uyku çekelim. Sabah da erkenden kalkıp yola koyulalım. Bu vadi oldukça büyük. Sanıyorum bir ucundan diğerine gitmemiz günler sürecektir.”, diye önerir Brom.

“Az ileride, şu istikamette çalılar ve ağaçların yoğun olduğu bir yer var, Blom Bundlebim Hobim. Orada saklanırsak bizi göremezler gibime geliyor. Sanıyorum kamp şeysini orada kurabilirsin ama ki..”, der Aremela muallak bir sesle.

 

Aremela, Brom’u peşine takarak, bahsettiği yoğun çalı ve ağaçlı yere götürür. Gittikleri yerde küçük de bir su birikintisi vardır. Brom kampı kurup ortasında anca görülür, kontrollü bir ateş yakarken Aremela da imtina ile birikintiyi inceler, neden sonra da suyun temiz ve içilebilir olduğunu söyler..

..ve bir anda kıyafetleri üzerinde su gibi akar ve kız, zarif ve kıvrak bir hareketle birikintinin içine atlar!

 

‘Çulup!’

 

Brom kıza sadece alık alık bakar, gördüğü.. uhhhmm.. ‘manzara’ karşısında ateş basmış yüzünü, cebinden çıkardığı bir mendille siler, sonra tekrar ateşe ve üstünde koyduğu küçük kaptaki pişirmekte olduğu yemeğe odaklanır.

“Su harika. Gelmek istemez misin, Blom Bundlebim Hobim?”, der Aremela, suyun dışından sadece başı ve gözleri görünür bir şekilde.

“Aaaa.. uhhmm.. bugün yeterince ıslandığımı düşünüyorum, güzel Aremela.”, diye inatla küçük tencerenin içinde fokurdayan yemeğe bakarak.

Aremela’nın olduğu yerden küçük, mutlu bir kıkırdama sesi duyulur.

Kız, belinden itibaren sudan çıkar ve birikintinin kenarındaki çimenlere yastlanarak Brom’a harika bir gülümseme atar.

“Hadi ama ki.. Söz bi şey yapmıcam!”, der Aremela muzip gülümsemeyisle.

“Bence yemek yiyip sonrada uyusak daha iyi olur, gibime geliyor. Yarın zorlu bir gün olacak.”, diye boğazını temizleyerek, ciddi bir şekilde cevap verir genç hobbit.

“Ben bir su perisiyim, Blom Bundlebim Hobim. Dinlendirtmesini çok iyi bilirim ama ki.”, diye mutlu bir şekile Brom’a doğru biraz daha meyleder..

“A.. Aremela.. lütfen.. bu işi benim için daha fazla zorlaştırma. Evet.. fevkalade güzelsin ve.. uhh.. çekicisin.. ama daha bir birimizi tanımıyoruz bile..”, diye tekrar terlemeye başlar Brom.

“Ama tanıştık zaten ki. Ben Aremela Berrybush, sen de Blom Bundlebim Hobim! Bana bakarsan eğer, benim hakkımda bilmek istediğin her şeyi görebilirsin ki!”, der Aremela.

“Sorun da orda zaten. Sana.. uhh.. bu halinle bakarsam, hiç bi şey düşünemez hale geleceğimden korkuyorum..”, diye itiraf eder Brom.

“Yine düşünme şeysi.. Ortada düşünülecek bişi yok ama ki.. Yapılacak bişi var, Blom Bundlebim Hobim.”

“Ben açım. Karnımı doyurup sonra da uyuyacağım. Sende.. uhh.. üstüne bir şeyler giyip gelirsen, seninde yemeni isterim.”, der kati bir sesle ve sırt çantasından yedekleriyle beraber iğreti teneke tabak, çatal ve kaşıklarını çıkartır, iki tabağa da pişmiş yemekten doldurur, sonra da inatla sadece yemeğine bakarak ateşin başına çömer.

Aradan uzun, sessiz birkaç dakika geçer. Neden sonra Brom arkasından derin, esef dolu bir soluk duyar ve Aremela, tekrar giyinmiş halde yanına çömer.

Kız, alt dudağını pörtletmiş, ağlamaklı bir şekilde kendi tabağını alır, bir kaç kaşık yedikten sonra neredeyse hıçkırıklı, saf bir sesle söylenir.

“Seni anlamıyorum, Blom Bundlebim Hobim. Benim ‘fevkalade’ güzel olduğumu söylüyorsun. Hatta dikkatini bile dağıtacak kadar beni çekici bulduğunu itiraf ediyorsun, ama buna rağmen bu ikinci defa beni reddedişin!”

“Uhhmm.. ilki ne zamandı?”, diye sorar ister istemez Brom.

“İlki, ilk karşılaştığımızdaydı. Hem çileklerimi yiyerek beni istediğini kabul etmiş oldun, hem de Yamara’nın şeftalilerini, Temessa’nın elmalarını, Cherriot’un kirazlarını, Shyad’in üzümlerini, Kardenymp’in armutlarını, hatta Veraminks’in de çileklerini yemeyerek, onları değil, sadece beni istediğini açıkça hepsine söylemiş oldun. Se.. seni gerçekten anlamıyorum, Blom Bundlebim Hobim. Bu gidişle nesilsiz öleceğim!”, der kızcağız ve ağlamaya başlar.

“Hay shit!”, diye geçirir Brom içinden. “Kültür farklılığı dedikleri bu olsa gerek. Aferin sana Brom, hayatında gördüğün en güzel ve en naif varlığı salaklığınla ağlatmayı başardın..”

Brom, kıza çileklerini bilmeden yediğini hatırlarak onu daha fazla üzmek istemez. Tabağını kenara koyar, sessizce ayağa kalkar ve kızın yanına gider.

Genç hobbit, yavaşça kıza doğru uzanır ve bir eliyle kızın yanağına dokunur ve elinin, ılık ile sıcak arası bir kap suyun içene sokmuş gibi bir hisse kapılır. Brom, kıza dokunduğunda hissettiği şeye hayret ederken, kızda onun dokunuşuna, yada belki de, onun kendisine dokunmuş olmasına hayret eder. İrileşmiş, şaşkın, utangaç ve ürkek gözlerle önünde durak ‘Hobim’e bakar.

“Ben.. asla seni üzmek istemedim, sevgili Aremela. Söylediklerinin neredeyse hepsinde haklısın, ama biz ölümlülerin dünyası biraz daha karmaşıktır. Ben sana, hem senin, hem de yaşadığın dünya hakkında sorular soruyorum, çünkü sizler hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorum. Ama görüyorum ki sizler de ölümlüler hakkında pek az şey biliyorsunuz ve bazı ölümlüler bunu aleyhinize ve kötüye kullanarak sizin kutsal vadinize girdiler. Ben onların yaptığı kötülüğü yapmak istemiyorum. Lütfen.. Beni anlamaya çalış..”, der ve dolu gözlerle kendisine bakan kıza nazikçe sarılır.

Brom, kızın kendisinden istediği şeye rağmen, gerçekte, ve aynı zamanda ondan ne kadar korkutuğunu da o anda anlar, zira kollarındaki, etrafına ‘ılık ile sıcak’ arası bir sukünet hissi yayan bu harikulade varlık titriyordur..

“Se.. seni hala anlamıyorum, Blom Bundlebim Hobim, ama anlamak için çaba sarfedeceğim. Anne bunun kolay olmayabileceği konusunda beni uyarmıştı. Öyle olsun bakalım. Ama şunu bilesin ki su sabırlıdır.. Yüzlerce yıl bile geçse dağları aşındırır ve en sonunda da kendimize akacak bir gedik açarız. Ben de senin kalbine böyle bir gedik açacağım!”, diye kati bir ifadeyle deklere eder Aremela ve Brom, daha önce hapı yutmadıysa, kızın hırsını ve inadını ayartarak, şimdi gerçekten şapa oturduğuna ayılıverir!

✱ ✱ ✱

Genç hobbit dışarıda kamp yapmayı seven biridir. En azından bunun, evinde, sıcak şöminesinin karşısında oturmuş, elinde annesinin yadigar fincanlarından birisi ile sıcak bir fincan çayını yudumlarken ve mutfağındaki küçük taş fırınından daha yeni çıkmış mutlu kurabiyelerini kıtlatırken okuduğu hikayelerde romantize edildiği gibi olduğu sürece. Nevarki evinden ve adı geçen sıcak şöminesinden, annesinin yadigar fincanlarından ve mutlu kurabiyelerinden ayrıldıktan sonra, hikayelerinde okuduğu o kamp ateşini asla bulamamıştır ve bu genç hobbit’in içine işlemiş bir ukte olarak kalmıştır —ta ki Gulls Perch’de geçirdiği ilk kamp gecesine kadar.

Genç Brom hayatında geçirdiği en keyifli geceyi geçirir bu garip ve mistik ‘fey vadisinde’..

Tamamen dinlenmiş, tertemiz bir orman sabahına uyanır ve başını çevirdiğinde, yanında Aremela’nın da uyumakta olduğunu görür. Kızcağız, bir önceki akşam yaşadığı hayal kırıklığı ile kamp ateşinin diğer yanında kıvrılıp yatmışken, geceleyin bir şekilde genç hobbit’in yanına, farkında olmadan yuvarlanmış ve şimdi de başını onun göğsüne yaslamış, yüzünde mutlu bir ifadeyle mışıl mışıl uyumaktadır.

Brom uzun bir süre kızın sessizce nefes alıp vermesini seyrederken bir yandan da onun hangi halinin daha saf ve güzel olduğuna karar vermeye çalışır; ayıkken mi, böyle kendinden geçmiş, mutlu bir şekilde uyurken ki hali mi..

Genç hobbit bu konuda bir sonuca varamaz çünkü kızın iki halide farklı güzelliklerini vurgulamaktadır.

“Aremela.. Aremela, uyan, sabah oldu ve bizim gitmemiz lazım..”, diye yumuşak bir fısıltıyla kıza seslenir.

“Hmmm..?”, diye muallak bir ses çıkar kızdan ve ince vücudunu biraz da topak haline getirerek daha bi yerleşir..

“Uhhmm.. Aremela.. Uyanmalısın ama.. Bak, sabah oldu..”, diye tekrar fısıldar Brom.

“Ama neden?.. Çileklerimi besliyorum görmüyo musun ama kiii..”, diye mızmızlanır kız biraz.

“Hadi ama.. Lütfen..”, der Brom ve uzanıp kızın başını okşar.

Kızdan, “Mmmmm..”, diye kedi yavrusu gibi bir ses kaçar, sonra mayhoş bir şekilde gözlerini açar, Brom’la neredeyse burun buruna olduğunu görünce yüzü istemsizce biraz kızarır, küçük, çilek renkli dudaklarında utangaç bir gülümseyiş belirir.

“Günaydın, Blom Bundlebim Hobim..”, der sessiz bir nefesle ve Brom o nefesten kesinlikle çilek kokusu aldığını düşünür.

“Uhhmm.. Günaydın güzel hanımefendi..”, der genç hobbit ve kızın doğrulmasını bekler.

Aremela, kavanozundan ağır ağır süzülen balın pürüzsüz hareketiyle doğrulur, mutlu bir şekilde esner..

..ve aynı ağır ve pürüzsüz hareketle birikintinin içine dalar!

Brom kalkıp ateşi tekrar canlandırıp, sırt çantasından çıkardığı küçük tavada yaşlı gnome hancı Kimbletyne’in kendisine verdiği sucuk ve sosisleri kızartıp tabaklara aktarır, yanına da kaşardan biraz dilimleyip güzel bir kahvaltı hazırlar. Sonra da sabah çayı için suyun kaynamasını bekler.

Aremela yıkanmış ve pırıl pırıl parlayarak birikintiden çıkar ve gelip Brom’un yanına çömer.

Genç hobbit sessizce ona hazırladığı tabaklardan birisini uzatır.

Kız kendisine uzatılan tabağı nazikçe alır, sonra merakla ateşin üstünde duran çaydanlığa bakar.

“O küçük şeyde ne pişiriyorsun?”, diye sorar.

“Çay için sıcak su lazım. Suyun kaynamasını bekliyorum.”, der Brom.

SU!.. Neden benden istemedin ama ki?”, diye alınmış bir ifadeyle sorar Aremela, sonra çaydanlığa uzanır, işaret parmağı ile küçük çaydanlığa dokunur. Aradan iki-üç saniye geçer ve çaydanlıktan buharlı bir ıslık çıkmaya başlar.

“Küçük çay şeysin ötmeye başladı!”, diye şaşırmış bir şekilde çaydanlığa bakar kız.

“Bu.. hayret vericiydi..!”, der Brom ve temkinli bir şekilde çaydanlığa uzanır ama çaydanlık, içinde sıcak su olduğunda ne kadar olması gerekiyorsa ancak o kadar sıcaktır.

Brom mutlu bir şekilde çaydanlığın içine kurutulmuş çay yapraklarını büzüştürerek atar, istediği demlik süresince bekler, sonra da olmuş çayı, sırt çantasından çıkardığı kupaların içine döker. Kupalardan birisini kıza uzatır, diğerini de kendisine alır.

Kız, bir kaşı kalkmış bir şekilde çayı burnuna yaklaştırır ve koklar. Ardından temkinli bir şekilde bir yudum alır ama anında yüzünü buruşturur.

“Bu.. bu çok acı ama ki! Nasıl içiyorsun bunu?”, diye hayretle sorar Aremela.

“Buna çay derler. Aslında içine biraz şeker atıp içmeyi tercih ediyorum ama ne yazık ki şekerim kalmadı.”, diye biraz utanarak itiraf eder Brom.

“Şeker? Ben şekeri çok severim ki!”, diye ünler Aremela.

“Sanırm hepiniz şekeri seviyorsunuz.”, der Brom gülüseyerek.

“Ama adı ‘şeker’ ki! Sevilmemesi mümkün değil!”, diye mutlu bir şekilde mayışıverir kız.

✱ ✱ ✱

Gördün mü, Blom Bundlebim Hobim? İlerideki o dönen kocaman makine şeysinin oradalar..”, diye fısıldar Aremela, Brom’la sindiği çalılıkların arkasından.

“Gördüm ve dört kişiler. Üçü insan, birisi de dwarf! Farklı ırkların bir araya gelip önemli görevlere gittiklerini duymuştum ama kaçak maden kazma işi için bir araya gelmiş olmaları bana biraz garip geldi.. “, diye sesli bir şekilde mırıldanır Brom.

“Ne fark eder ki? Hepsi kötü adam bunların, Blom Bundlebim Hobim!”, diye kaynar suyu andırır bir sesle tıslar Aremela kızmış bir şekilde.

“Sonuç itibariyle fark etmez, sanırım ama ne nedir ve kim kimdir açısından önemli olabilir..”, der Brom.

“Anne bizi bunların hepsini vadimizden göndermemiz, bu makine şeysilerini kırmamız ve sularımıza dökülen zehirleri durdurmamız için gönderdi. Ve medusaya dikkat etmemiz konusunda da bizi uyardı!”, diye cevap verir Aremela.

“Ne? Medusa mı?”, diye irkilir birden genç hobbit.

“Evet. Özür dilerim, bunu sana söylememi istemişti ama ben unuttum.”, der samimi bir şekilde kız.

“Hiç kimse bana bir medusadan bahsetmemişti ama!”, diye inler Brom.

“Sen elbiselerini kuruturken anne bazı tembihlerde bulunmak için beni yanına çağırmıştı.. Bana senin.. umm.. ölümlüler hakkında bazı şeyler anlattı. Karşılabileceğimiz tehlikerden konuştu. Asla seni terk edip kaçmamam hususunda beni uyardı —ki bu da benim aklımın ucundan bile geçmemişti.. Seni terk edip kaçmak, yani.. Kim, verildiği kişiyi terk edip kaçar ki? Sonra da seni medusa hususunda da temkinli olman gerektiğini söyledi. Sakın ola medusaya bulaşmamamızı, asayı kullanıp tüymemizi istedi.. Aslında asayı bütün kötü adamlar ve medusa üzerinde kullandıktan sonra kendisinin sularımızı temizlemek için geleceğini söylemişti..”

 

Brom derin, esef dolu bir nefes çeker.

Bir medusa!

Gökler adına, BİR MEDUSA!

 

“Peki bu medusa neredeymiş?”, diye sorar çökmüş bir şekilde.

“Annem onun ‘Perch’de olduğunu söyledi.”

“Perch?”

 

Aremala küçük, ince işaret parmağı ile batıya..

..ve yukarıya işaret eder.. çok yukarıya!

 

“Perch, o koca kaya mı?”, diye hayretle sorar Brom.

“Evet.”, der Aremela. “Gulls Perch ismi oradan geliyor ama ki!”

 

Aremela’nın, Brom’a gösterdiği ‘kaya’ gerçekte temeli belki de yarım mil çapında, git gide incelen, tepesi kesilmiş taştan kabaca koni şeklinde oyulmuş gibi görünen bir dağdır ve neredeyse bir mil kadar da yüksekliktedir.

Brom yutkunur.

Brom derin suları sevmediği gibi yüksek, uçurumlu dağları da sevmez çünkü Brom toprağın derinliklerinde maden ve değerli taşlar arayan bir dwarf, her türlü manyakça şeyler yapabilme potansiyeli olan da bir gnome değildir.

Brom aklı başında, sakin ve tercihen deniz seviyesindeki toprakrağa ayak basmayı seven bir hobbit’tir, o kadar!

 

“Medusadan korkuyor musun, Blom Bundlebim Hobim?”, diye tedirgin bir sesle sorar su perisi.

“Güzel Aremela.. Aklı başında herkes bir medusadan korkar. Medusalar, bir ork mangasına yada goblin sürüsüne benzemez!”, diye dertlenir Brom.

“Geri dönmek mi istiyorsun, Blom Bundlebim Hobim? Geri dönmek istersen, eminim anne bunu anlayışla karşılayacaktır.”, der Aremela sessizce.

Genç hobbit kaşlarını çatar. Evet, gerçekte Brom asla kendisini ‘cesur’, ‘güçlü’ ve özellikle de bir ‘kahraman’ olarak görmemiştir. Ama gördüğü bir şey vardır..

“Anne anlayışla karşılayabilir, Aremela. Ama ben karşılayamam..”, der Brom, yüzünde kati bir ifadeyle.

“Ama neden ki?”, diye hayretle hobbit’e bakar kız.

“Çünkü, Aremela Berrybush, Blom Bundlebim Hobim verdiği zaman sözünde durur.”

Brom, gözlerinin içine bakan kızın, söylediği şeyi anlamadığını görür.

Ama buna rağmen belli ki hoşuna gitmiştir çünkü küçük, mutlu bir çığlıkla kendisini ona atar ve kıpkırmızı olmuş hobbit’e sarılır..

“Uhhmm.. Sessiz olursak iyi olur, sevgili Aremela. Dört kötü adam var hemen ileride..”, diye öksürerek boğazını temizler Brom.

Kız, yüzünde muhteşem bir gülümseyişle ona bakar, sonra “Haklısın, Blom Bundlebim Hobim.”, der.

“Ne yapıyoruz şimdi?”, diye sorar Brom.

“Ben onların dikkatini dağıtacağım. Onlar bana bakarken sen de annenin asasını kullanırsın..”, der Aremela.

“Uhh.. Bu tehlikeli olmaz mı senin için? Adamların elinde demir kılıçlar, uzun mızrakar ve okları var.”

“Ben bir su perisiyim.. Bende de büyü var ama ki!”, der Aremela ve genç hobbit herhangi bir başka itirazda bulunamadan saklandıkları çalının arkasından fırladığı gibi eliyle adamlardan birine işaret eder ve..

 

“Helka yéva rista -nya!”

 

..diye bağırır!

 

Kızın işeret parmağından incecik, çivit mavisi-beyaz karışımı upuzun bir çizgi, müthiş bir devinimle adamlardan birine isabet eder..

Aremela sonucu beklemeden aynı büyüsünü bir daha tekrarlar ve ikinci bir adamı daha vurur..

..sonra da dönüp çaprazlamasına geriye ve bir başka çalılığın olduğu yere kaçar!

 

Aremela’nın ilk vurduğu adam canı fena halde yanmış gibi kanayan midesini tutmuş, yerde çırpınmaktadır. Kızın büyüsüyle vurulan diğer adam ise acı içerisinde bir bacağını tutmuş inlemektedir.

Ayaktaki son adam ve dwarf, hayretle yaralanmış adamlara bakarlar, sonra adam bir elinde kılıcı, diğer elinde ise mızrağıyla kızın peşine takılır. Dwarf ise kendi dilinde haşin bir küfür savurur, kendisi de bir elinde çirkin baltası, diğerinde ise kalkanı olduğu halde ve o da kızın peşine takılır..

 

Brom, Aremela’nın bu fevri fedakarlığını boşa harcamaz. Saklandığı çalıyı Titania’nın asasıyla aralar, dwarf’a işaret eder ve..

 

“Lende ar- Len Alende Nieliem Arlende!”

 

..diye fısıldar ve bunu yaparken de nedense içinde herhangi bir acıma hissetmez.

Dwarf koşarken tökezlemiş gibi öne doğru meyleder, sonra yere düşer. Yüzünde hayret ile dehşet karışımı garip bir ifadeyle eline bakar.

Dwarf’un eli kararmıştır..

Daha doğrusu; kurumuştur!

Belli ki Titania’nın laneti gerçektir ve şakası da yoktur..

Dwarf korkunç bir çığlık atar, baltasını da, kalkanını da terkeder ve Aremela’nın, Brom’u getirdiği büyülü tünele doğru koşmaya başlar!

Önden koşan adam, dwarf’un çığlığını çok geç farkeder..

Brom dwarf’tan sonra, Titania’nın lanetiyle onu da vurur!

Adam çivilenmiş gibi yerinde çakılıp kalır. Sonra onun da ellerinden silahları düşer, ve o da dehşet içerisinde kurumuş ellerine bakar, ardından korku yüklü bir çığlıkla o da büyülü tünele doğru koşmaya başlar.

Brom, kaşları çatılı ve yüzünde nahoş bir ifadeyle yaralı iki adama bakar..

..ve annenin lanetini onların da üzerine salar..

Karnından yaralı olan adam acı içerisinde sürünerek kaçarken, bacağından yaralanmış olanı ise hoplayarak gözden kaybolur..

 

“Annenin şakası yok..”, diye mırıldanır Brom.

“Anne şakalardan hiç hoşlanmaz zaten ki..”, der Aremela ciddi bir ifadeyle.

Brom arkasına baktığında kızın geri gelmiş ve hafif ürkmüş bir şekilde kaçan adamları seyreder halde bulur.

“Makineyi nasıl yok edeceğiz, Blom Bundlebim Hobim?”, diye sorar Aremela.

“Makineyi şimdi kırmayacağız.”, diye cevap verir Brom.

“Neden ama ki? Anne makinelerin yok edilmesi gerektiğini söylemişti..”

“Evet. Ama makineleri yok ettiğimizde ne olacağını bilmiyoruz.. İçimden bir ses onların büyük bir gürültüyle patlayabileceğini söylüyor.”

“Bu iyi değil mi? Büyük bir gürültüyle patlasınlar ama ki!”, der Aremela haşin bir sesle.

“Büyük bir gürültüyle patlarlarsa, diğerleri de bizim burada olduğumuzu duyarlar. Bizim burada olduğumuzu bilmedikleri sürece, hepsini gafil avlama ihtimalimiz var, şimdi olduğu gibi..”

Aremela bunu kafasında everir, çevirir ve en sonunda Brom’un ne demek istediğine ayılır.

“Anladım! Onlara pusu kuracağız! Sel gibi..”

“Sel?”

“Evet, sel.. Bastığı zaman sel her zaman aniden ve hemen olur, ve her şeyi de alıp götürür!”

“Haklısın..”, der Brom. “..sel gibi.”

“O zaman gel, Blom Bundlebim Hobim. Önümüzde yapacağımız daha çok sel var!”, der Aremela mutlu bir şekilde ve Brom’u elinden kaptığı gibi bir sonraki makinenin olduğu yere götürür..

✱ ✱ ✱

Helka yéva rista -nya?”, diye sessizce mırıldanarak sorar Brom, Aremela ile saklandığı bir başla çalının arkasında. “Buzlar kırsın seni?”

“Buz kessin seni..”, diye düzeltir Aremela sessizce. Sonra da alınmış bir sesle, “Yüksek elfçe bildiğini unutmuşum, Blom Budlebim Hobim. Ama bir kızın sırlarını çalmaya kalkman hiç de hoş değil.”, diye söylenir.

“Ben.. özür dilerim. Niyetim büyünü yada sırlarını çalmak değildi. Sadece merakımı cezbetti, o kadar. Daha önce böylesi bir büyü yapıldığını görmemiştim. İtiraf edeyim, biraz ürkütücüydü. Ama etkili olduğunu da söyleyebilirim. Her ne kadar ölümcül olsa da, yinede büyün.. nasıl desem.. büyüleyiciydi!”, der Brom.

Kız bu cevabı tatmin edici bulmuşmudur bilinmez. Ama gülümseyişine bakılırsa hoşuna gitti bellidir.

 

Garip ikili yorgun bir şekilde, vadinin oldukça derinliklerinde kamp kurarlar o gece. Aremela ve Brom bütün gün, her birinde ‘kötü’ üç adam, bir de dwarf’un  bulunduğu kampları vurmuş ve kız adamların dikkatini dağıtırken, Brom’da önce dwarf’dan başlayarak teker teker bütün adamları Titania’nın asasıyla lanetlemişti. Bu süre içerisinde Aremela tam iki defa neredeyse yakalanmış, Brom ise biraz fazla hırslı koşan adamların birine yetişmek için peşinden giderken fena halde düşmüş ve ayak bileğini burkmuştu. Brom’un adamı lanetleyebilmesinin tek sebebi ise kızın adama geniş bir daire çizdirerek tekrar ona getirmiş olmasıydı. Bu olay genç hobbit’i yeterince utandırmadıysa, kızın bir de ‘vah vah’ları arasında Brom’un tüylü hobbit ayağından tutup bileğini ılık suyla yıkanmış hissi veren bir büyü ile iyileştirmiş olması kesin utandırmaya yetmişti..

Kızcağız acı içerisinde kıvranan hobbit’e bakmış ve kendi canı yanıyormuş gibi dolu gözlerle onu teskin etmeye çalışmış, genç hobbit’in burkulmuş bileğini iyileştirdikten sonra da birden sevindirik olmuştu!

Kız, elde etmek istediği şey için sanki elinde ‘yapması gerekenler listesi’ vardır ve her ne kadar hobbit için hissettiklerinde samimi olsa da, listesindeki bir şeyi de yapmış olmanın mutluluğunu yaşamaktadır;

Aremela yüzünde ışıl ışıl bir gururla bulup getirdiği taze meyvelerden harika bir servis hazırlamış ve Brom’un önüne, çayıyla beraber sunmuş, sonra da sessizce onun yemesini seyretmişti.

“Sen yemeyecek misin?”, diye sorar Brom nazikçe ve biraz da kızarmış bir şekilde zira bu fevkalade güzel yaratığın kendisini yemek yemek kadar basit bir şeyi yaparken alık alık seyretmesinden tam olarak utanmasa da, yine de bunu biraz rahatsız edici bulur.

Yani.. Birisinin yemek yeyişi ne kadar ilginç olabilir di ki?

“Aaaa.. Tabii.. Unutmuşum..”, der Aremela, kendi yüzü de kızarmış bir şekilde ve mutlu bir gülümsemeyle dilimlenmiş şeftalileri, üzümleri, çilekler ve elmaları yemeye başlar.

Alık alık seyretme sırası kendisine geçmiş olmalı ki, bu sefer de Brom farkında olmadan kızın dilimleri küçük, kırmızı ağzına götürüp yeyişini seyre dalar..

..ve az evvel hissettiği ‘garip’liğin sebebini anlar.

Kişinin kendisini, özellikle yemek yemek kadar olağan şeyleri yaparken ilginç bulmaması, belli ki başları için geçerli değildir ve bu noktada da kendisinin değil, seyredenin düşünceleri önemlidir.

Brom yıllar önce okuduğu hikayelerden birinde, genç ve sorunlu bir delikanlı ile hekimi arasında geçen bir diyaloğu hatırlar..

 

Hekim: Sana aşkı sorardım ama sen sadece bir sonetten alıntı yapardın.

Sen hayatında asla bir kadına bakıp da onun karşısında kendinin tamamen aciz olduğunu hissetmedin.

Sadece bakarak seni yerle bir edebileceğini, Göklerin dünyaya bir melek olarak onu sırf senin için gönderdiğini ve seni cehennemin en habis derinliklerinden sadece onun seni kurtarabileceğini hissetmedin.

Ve senin de sadece onun için dünyaya indirilmiş meleği olabileceğin duygusunu yaşamadın..

Böyle bir kadının sevgisine, onun şefkatine, ve dokunuşlarına asla sahip olmadın..

Zekisin. Bunun aksini kimse iddia edemez.. ama en nihayetinde sen sadece korkudan ödü bokuna karışmış bir çocuksun, o kadar..

Brom, kendisinin nasıl algıladığı değil, o potansiyeli taşıyan kişinin sevigiyi nasıl algıladığının gerçekte önemli olduğuna ayılır..

 

“Yine çok düşüncelerdesin mi, Blom Bundlebim Hobim?”, diye sorar Aremela.

“Sanırım.”, der Brom.

“Ne düşünüyorsun, peki?”, diye sorar kız.

“Tam olarak emin değilim.”, diye geçiştirmeye çalışır Brom.

“Hem düşünüyorsun, hem de bana söylemek istemiyorsun.”, der kız mutsuz bir şekilde.

“Daha önce bildiğimi sandığım, ama gerçekte hiç bir şey bilmediğimi anladığım bir şeyi düşünüyordum.”, der Brom, sanki bu her şeyi açıklıyormuş gibi.

“Hiç bir şey anlamadım, Blom Bundlebim Hobim! Yoksa anlamamam için özellikle mi böyle karmaşıklaştırıyorsun?”, diye söylenir kız.

“Aaa.. Hayır, sevgili Aremela. Sadece kendim de daha anlamadığım bir şey bu o kadar. Anlamadığım için de, anlatmakta zorlanıyorum..”

“Anladığında bana söyleyecek misin, peki?”, diye saf bir şekilde sorar Aremela.

“Anladığımda söyleyeceğim, sevgili su perisi..”

“Ayağın nasıl oldu?”, diye sorar Aremela.

“Harika.. Sanki hiç burkulmamış gibi.. Çok.. ‘ılık’ bir dokunuşun var..”, diye yüzü biraz kızararak itiraf eder Brom.

“Ben, ‘ılık’ bir su perisiyim ama ki..”, diye mutlu bir şekilde cevap verir Aremela..

✱ ✱ ✱

Buldum!”, der Brom ertesi sabah uyandığında ve başını eğdiğinde, Aremela’nın uyurken yine farkında olmadan yanına sokulduğunu ve topak halinde başını onun göğsüne yaslamış olduğunu görür. Brom ister istemez gülümser. Bu.. daha önce asla hissetmediği ama gerçekte fevkalade güzel olduğunu düşündüğü bir duygudur.

“Hmmm..?, diye uykulu bir şekilde mırıldanır Aremela..

“Sabah oldu, sevgili Aremela, kalkmamız lazım.”, diye fısıldar Brom.

“Ama çok uykum var ki!”, diye söylenir kız uyuşuk bir sesle.

Kızın yüzünde yine mutlu bir ifade vardır ve rüyasında her ne görüyorsa, bu onun küçük dudaklarının da gülümsemesine sebep olmaktadır. Brom ister istemez, bir su perisinin rüyasında onu böylesi mutlu edecek şeyin ne olabileceğini merak eder.

“Aremela..”, diye tekrar seslenir Brom.

Kız yavaşça gözlerini açar ve uzun bir süre sessizce başını göğsüne yasladığı hobbit’in yüzünü ve yüzündeki ayrıntıları seyreder..

“Çillerin..”, der neden sonra. “Beni hiç rahatsız etmediklerine karar verdim, Blom Bundlebim Hobin!”

“Uhhmm.. Teşekkür ederim?”, diye biraz afallar Brom. “Fikrini değiştiren neydi?”

“Anne beni sana verince çok kızmıştım, çok da korkmuştum. Bundan dolayı da olduğum ılık su gibi değil, kaynayıp taşan aptal su gibi davrandım. Şimdi yine ılıdım ve sana bakınca çillerinin sana yakıştığını görüyorum.”, der Aremela mutlu bir ifadeyle.

Brom ister istemez sırıtır.

“Buldum, diye bağırdığını duydum sanki, uyurken..”, der Aremela. “Neyi buldun?”

“Aaaa.. Neden her gittiğimiz makine kampında bir dwarf ve üç adamın olduğunu buldum.. sanırım..”, diye açıklamaya başlar genç hobbit. “Dwarf, makineleri kontrol eden kişi —bir mühendis.. ve sanırım üç adam da sadece paralı asker.. yada ‘fedai’ de denebilir. Şimdiye kadar sekiz kampı bastık. Bu da sekiz dwarf, otuz iki tane de fedai eder. Bugün de benzer bir adet makine kampı basarsak, toplamda neredeyse yirmiye yakın dwarf mühendis, yetmişe yakın da fedai demek oluyor..”

“Bunların hiçbirisini anlamadım, Blom Bundlebim Hobin ama ki!”, diye alt dudağını pörtletmiş bir şekilde söylenir Aremela. “Çok düşünme şeysin karmaşık ve çetrefilli..”

“Bunun anlamı, ortada ciddi bir yatırımın olduğudur, sevgili Aremela. Fedai tutmak, sayıları az olduğunda külfet getirmez. Ama bu kadar çok olduğunda bunun günlük masrafı azımsanmayacak çok olacaktır. Dahası..”, diye açıklar Brom.

“Bunun bir de dahası mı var?”, diye mızmızlanır Aremela.

Brom gülümser.

“Korkarım var.. Dahası, dwarf müfendisler fedailerden çok daha pahalıdırlar. Yirmi tanesinin günlük kirası fahiş bir fiyata gelir! İş değerli taş ve madenlere gelince, kimse bir dwarf’un aç gözlülüğünü geçemez. Ama buna rağmen dwarf’lar başka ırkların topraklarına girip böyle bir talanda da bulunmazlar.. Hele ‘fey’lere ait ‘kutsal’ vadilere..”

“Ama geldiler ve burayı delik deşik ediyorlar, Blom Bundlebim Hobin!”, diye inler kız.

“Evet, ediyorlar ve bunu yapıyor olmaları bana bir şey söylüyor..”

Kız, Brom’a hayretle bakar.

“Onlarla konuşabiliyor musun, Blom Bundlebim Hobin?”

“Aaaa.. Hayır, sevgili Aremela. Ama davranışlarını okuyabilirsen, akıllarından geçenleri de bulabilirsin..”, der Brom gülümseyerek.

Aremela derin, acıklı bir iç çeker.

Brom ‘fırk’lar.

“Ne okudun ve ne buldun peki, Blom Bundlebim Hobin? Çabuk söylesen iyi olur çünkü yine ‘aptal su’ gibi kaynamak üzereyim..”, der Aremela mutsuz bir ifadeyle.

“Tamam, tamam, kızma lütfen.”, der Brom. “Okuduğum ve anladığım şey, bu dwarfların muhtemelen kendi klanlerinden atılmış yada ihraç edilmiş dwarflar oldukları..”

“Peki bunun anlamı ne ama ki?”, diye sorar Aremela.

“Bunun anlamı, bu dwarfların hiç kimseye bir sadakatlerinin olmadığı ve hiç bir kutsala da saygı duymadıkları.. Bu onları normal herhangi bir dwarf’dan çok daha tehlikeli.. ve aç gözlü yapıyor. Ve nasıl oluyor da medusa gibi haşin bir yaratıkla iş birliği yapabildiklerini de açıklıyor.”, der Brom.

“Bu açıklamanın bir anlamı var mı, Blom Bundlebim Hobin? Yada bize bir faydası?”, diye sabrı tükenmek üzere olan bir üslupla sorar Aremela.

“Bunun bize bir faydası var mı bilemiyorum.. En azından şimdilik. Ama bir anlamı var; bu dwarf’lar buradan asla vaz geçmeyecekler ve şayet hayatta kalırlarsa da daha kalabalık bir şekilde geri gelecekleri..”, diye kaşları çatılı bir şekilde cevap verir genç hobbit.

“Annenin laneti onları buradan uzaklaştırıp geri gelmemelerini sağlayacak ama ki!”, der kız mutlu bir şekilde.

“Hayatta gördüğüm ve öğrendiğim bir şey varsa, o da asla bir şeyi tamamen kökünden kazıyamadığımızdır.. Buradan sadece bir tanesinin bile ‘kurtulması’, burası hakkında istenmeyen dedikoduların yayılmasına sebep olacaktır.”, diye açıklar Brom fevkalade ciddi bir şekilde.

“Sen.. sen onları öldürmemiz gerektiğini söylüyorsun, Blom Bundlebim Hobin..”, diye dehşetle genç hobbit’e bakar Aremela.

“Korkarım, evet. İşte buna savaş derler, sevgili Aremela.. Yapmak isteyip istememizin bazen hiç bir önemi yoktur. Sadece yapılması gerekli olduğu için yapmak zorunda kalırız.. Ama bize ait olan şeyler, yada sevdiklerimizi koruyabilmemiz için hiç beklenmedik bir anda gerekli oluverir.”, der Brom biraz acımasızca..

“Ama.. ama sen çok sakin, anlayışlı ve akıllı bir Hobim’sin ki!”, der kız ağlamaklı bir şekilde.

“Güzel Aremela.. Bunun benim ne kadar sakin, ne kadar sevgi dolu, ne kadar akıllı yada anlayışlı olmamla hiçbir ilgisi yok. Aslına bakılırsa, bunun benimle hiç bir ilgisi yok. Burası benim vadim değil. Burası sizin vadiniz ve bunun da böyle kalması için sizin onu korumanız gerek.. Ve her şeyi de anneden beklememeniz gerek..”, der Brom.

“Ama neden?”, diye hıçkırmaya başlar kız. “Anne her zaman bizi korur ki?”

“Anne bu olaya müdahale edemedi ama. Ve sizi de koruyamadı.. Buna gücü yetmediği için yada bunu beceremediği için değil, gücünün çok fazla olduğu içindi.. Şayet anne gelip buradaki kötü adamları yok etmeye kalkarsa, annenin hiddeti o kötü adamlarla sınırlı kalmaz, bütün bu vadi yok olabilir.. Bütün bu vadi ve size hiç bir zararları dokunmamış olan komşularınızı da yok etmiş olur. Hatırlasana.. anne bunu söylediğinde sizlerde oradaydınız..”

Brom gerçekte kızcağızı üzmek yada ağlatmak niyetinde değildir. Ama saf ve temiz olmak, her gelen kötü adam tarafından itilip kakılmak, yada daha kötüsü için iyi bir bahane değildir ve genç hobit kendisinin bir kahraman yada kurtarıcı olmadını bilecek kadar da iyi tanır. Dahası, gün geldiğinde buradan ayrılıp gitmesi gerekecektir. Gittiğinde bu garip, saf ve içten varlıkların kendi kendilerini koruyabilecek derecede hazırlıklı ve uyanık olmalarını ister.

Genç hobit yavaşça kıza yaklaşır ve onu kollarına alır.

Kız başını onun göğsüne gömer ve hüngür hüngür ağlamaya başlar.

“Ben.. biz öldürmeyiz ama ki, Blom Bundlebim Hobin.. Korkuturuz, ürkütürüz, büyüleriz, unuttururuz, gözlerini kamaştırırız, mutlu ederiz ve gelenleri geri göndeririz.. ama asla öldürmeyiz. Bu.. büyük bir kötülük ki!”, diye boğuk bir sesle hıçkırır Aremela.

Brom bir eliyle sessizce kızı tutarken, diğer eliyle kızın başını ve upuzun, masmavi, çivit, içsel bir ışıkla parıldayan saçlarını okşar.

“Üzgünüm sevgili Aremela. Ama bazen ürkütmek, korkutmak, unutturmak, büyülemek ve gözleri kamaştırmak yeterli değildir..”, diye kızın kuğına fısıldar. “Hadi gel. Bugün yapacak çok işimiz var.”

Brom cebinden temiz mendillerinden birisini çıkartır, kızın yüzünü hafifçe doğrultur, “Hadi.. Önce senin gözlerini bi silelim..”, der ve kızın yaşlarını siler. “Şimdi de burnunu..”, diye ekler ve mendille kızın küçük burnunu çok hafif çimçikleyip siler.

“Ufff.. Acıdı ama ki!”, diye mızmızlanır kız.

“Hadi..”, diye tekrar kızı teşvik eder.

Kız, kendisini tutan bu garip Hobim’e uzun uzun hayretle bakar.

“Sen.. çileklerimi hakkediyorsun, Blom Bundlebim Hobin!”, der neden sonra burnunu çekerek.

“Bunu duyduğuma sevindim, sevgili Aremela.. Hazır mısın?”, diye gülümseyerek sorar Brom.

“Hazırım, Blom Bundlebim Hobin.. Bu güne kadar kimseyi öldürmedim. Ama sel olmam gerekiyorsa, ölüm kaçınılmazdır.”, der Aremela küçük burnunu çekerek. Ardından genç hobbit’in kollarınadan kurtulur, arkasını döner ve o günkü ‘temizleyecekleri’ ilk makine kampına doğru koşmaya başlar.

✱ ✱ ✱

Brom nefes nefese kalmış ve korkuyla derin ormanın içinde koşar ve çığlığın geldiği yere varır.. ve orada, Aremela’yı yerde, karnına bir mızrak saplanmış olarak görür. Kız, tepesinde durmuş adama mutlak bir terörle bakarken fedai ise suratında çirkin bir sırıtışla yerde yığılıp kalmış kıza bakar. Adam bir eliyle kızın karnındaki mızrağı acımasız bir ağırlıkla sokmaya devam ederken, diğer eliylede belindeki kılıcı çekmektedir.

“Seni iki gündür izliyorduk, küçük sürtük.. Başımıza açtığın zararı, sana acı olarak fazlasıyla ödeteceğim!”, diye hırlar fedai.

“Hobim!”, diye cılız bir sesle inler kız..

..ve Brom fedainin arkasında belirir.

Brom hayatında kimseyi öldürmemiştir. Aslına bakılırsa, hayatında kimseye karşı silah bile çekmemiştir..

Rezil fedainin suratında hayretle karışık acı ifadesi belirir ve kendi karnından çıkmış sivri çeliğe bakar.

Brom adama arkasından yaklaşmış, babasının eski kılıcını yetişebildiği en yüksek yerine, adamın sırtının alt tarafına var gücüyle saplamış ve kılıç adamın zırhının delip karnından çıkmıştı. Genç hobbit kendisi de panik içerisinde sapladığı kılıca asılır ve kılıç adamın çığlıkları eşliğinde midesini, bağırsaklarını, sonrada  apış arasını yararak çıkar!

Adam kan ve pis içerisinde yere yıkılır ve tiz çığlıklarla tepinmeye başlar ama Brom ona bakmaz bile.

Sessiz bir acıyla yüzünü buruşturmuş kızın yanına koşar ve korkuyla dibine çömelir.

“Hayır.. hayır, hayır, hayır, hayır..”, diye inler Brom. “Ölme.. lütfen ölme Aremela!”

“Mızrak.. onu çıkarmalısın, Hobim..”, diye fısıldar acı içerisinde Aremela..

“Onu çıkartırsam bu canını çok acıtır ama!”, diye çığlar genç hobbit korku içerisinde.

“Zaten acıtıyor.. Blom.. Bundlebim.. Hobim.. Mızrağın ucunda.. demir var.. yakıyor beni..”, diye inler Aremela sıktığı gözlerinden yaşlar akarken.

Brom dişlerini sıkar, yavaşça mızrağı hareket ettirmeden kavrar..

..ve seri bir hareketle kızın karnından çıkarır.

 

Genç hobbit hayatının sonuna kadar o mızrağı çekerken çıkardığı ıslak sesi unutmayacaktır.

 

Aremela’dan sessiz bir çığlık kurtulur ve kendinden geçer..

Brom ne yapması gerektiğini düşünmeye çalışırken ormanın muhtelif yerlerinden sesler duymaya başlar..

..ve son iki gündür yaptıkları baskınların fark edilmiş olduğuna ayılır.

Dwarf’lar ve paralı fedaileri kıza pusu kurmuşlardır!

Brom eğilir, yavaşça kan içerisindeki kızı kucaklar ve olabildiğince sarsmadan geldiği istikamete doğru koşmaya başlar çünkü ihtiyacı olduğunu düşündüğü şey oradadır.

Genç hobbit kız için hissettiği korku ve tarifsiz endişeyle, baskın yaptıkları en son makine kampına giderken yanından geçtikleri küçük göletin yanına gelir, sonra da kızı yavaşça suyun içine bırakır..

..ve Aremela ağır ağır göletin dibine çöker ve gözden kaybolur.

Brom kahırla suda kaybolan kıza bakar ve tahmininde haklı olduğunu umar. Sonra yüzünde daha önce görülmemiş kararlı ve haşin bir ifade belirir..

Genç hobbit kıza ve içinde kaybolduğu gölete arkasını döner ve ormanda kızı arayan dwarf ve fedailerin peşine takılır.

“Ahmaklar!”, diye burnundan soluyarak küfreder Brom. “Size pusu nasıl kurulur öğreteceğim. Hobbit’lerin iyi olduğu tek şey, sadece şanslı olmaları değildir..”

 

Brom Bumblebrim ipini koparmış vaşak gibi hırlar..

..ve kan avına çıkar!

✱ ✱ ✱

Blom.. Blom Bundlebim Hobin..”, diye ağlamaklı bir ses duyar Brom ama küçük bedeninin her bir yerinden gelen acıların arasında kaybolur duyduğunu sandığı ses..

“Lütfen Hobim.. Uyan artık.. Beni korkutuyorsun ki!”, diye yalvarır Aremela.

“Acıyor..”, diye inler Brom. “Her yerim acıyor..”

“Neden bensiz gittin, Blom Bundlebim Hobin? Anlaşmamız böyle değildi ama ki!”, diye koykuyla karışık söylenir kızcağız.

“Neden ölmek üzereydin, Aremela? Bu da anlaşmamız arasında yoktu!”, diye inlemeye devam eder genç hobbit.

“Ama bu isteyerek yaptığım bir şey değil di ki.. Sanırım bana pusu kurdular çünkü o mebus adamın geldiğini duymadım bile.. Koşarken mızrağını attı bana ve ben de çok geç gördüm!”

“Benimkisi ise isteyerek yaptığım bir şeydi, Aremela. Senin öldüğünü sandım ve onlara bunun cezasını vermeye karar verdim.”, der Brom ve yavaşça başını kaldırır. “Ne kadar yaralıyım?”

“Çok yaralısın, Blom Bundlebim Hobin! Kalçanda bi delik var. Mızrak deliğine benziyor. Kolunda bi kesik var. Sırtında da üç tane kesik var. Sırt çantana altı tane ok saplanmış. Başında da bi yarık var ve sanırım iki ayak parmağın da kırılmış durumda..”, der kız, sonra tıslayarak söylenir. “Sana bakmak benim bile canımı yakıyor, Blom Bundlebim Hobin!”

“Senin yaralandığını sandığımda da benim canım yanmıştı, işte..”, diye elini başındaki yarığa götürür ve acıyla gözlerini sıkarak elini tekrar indirir.

“Bütün yaralarını iyileştiremem, Blom Bundlebim Hobin. Burada değil.. Ama benimle suya gelirsen bunu yapabilirim.”, der Aremela.

“Seninle her yere gelirim sevgili Aremela. Canım o kadar acıyor ki!”, diye pes eder genç hobbit..

..yumuşak, ılık bir elin yüzüne dokunduğunu hisseder. Ilık, yumuşak başka bir elin onu kolundan tuttuğu farkeder.. İki el, nazikçe küçük hobbit’i kaldırmaya çalışır, ama bunu beceremez!

Brom, acı içerisinde olmasına rağmen ‘fırk’lar.

“Korkarım, göründüğümden daha ağırım, sevgili Aremela.”, der ve kıvranarak bir kere yuvarlanır ancak bu yeterli gelmez. Genç hobbit gözleri acıdan sımsıkı kapalı olduğu halde ıkınarak bir daha yuvarlanır..

..ve taş gibi suyun içine düşer!

 

‘Çulup!’

 

Brom sadece çok kısa bir anlığına suyun şok edici etkisini yaşar zira etrafındaki çivit mavisi ışıltıyı farkeder. Az önce yüzünde hissettiği ılık parmakları tekrar yüzünde hissedince gözlerini tekrar açar ama suyun içinde Aremela’nın sadece masmavi gözlerini görür. Kızın gerisi yoktur!

Kızın gerisi.. ürkütücü bir şekilde Brom’un çevreleyen suyla bütünleşmiş gibidir ve hissettiği ılık parmaklar önce hobbit’in başındaki yarığın üstünde gezinir. Brom kafasının gıdıklandığını hisseder. Ilık parmaklar sırasıyla Brom’un kolundaki kesik, kalçasındaki delik, sırtındaki kesikler ve varlıklarının farkında bile olmadığı daha birçok küçük yara ve kesiklerin üzerinde dolanır. Brom vücudunun bu kadar yerinden gıdıklanabileceğini bile bilmezken, parmaklar en son ayaklarına dokunur.

‘Çıt!’ —Bir.. Kırık parmaklarından biri yerine oturur ve genç hobbit’in sadece bir anlığına canı yanar.

‘Çıt!’ —İki.. Brom diğer parmağınında yerine oturtulduğunu hisseder, ardından ayağından aynı gıdıklanma duygusu yayılır ve genç hobbit, yüzünde yorgun, mayhoş ve hafif kayık bir ifadeyle önünde bir bütün olarak duran kıza.. masmavi, içten çivit-beyaz bir ışıkla aydınlanıyormuş gibi parlayan saçları, iri ve hafif çekik canlı mavi gözleri, küçük, şirin burnu ve çilek kırmızı-pembesi şekilli dudaklarıyla hemen önünde duran Aremela’ya bakar.

“Se.. seni.. öpmek istiyorum, sevgili Aremela..”, deyi verir birden. “O kadar güzelsin ki!”

“Beni öpmeni istiyorum, Blom Bundlebim Hobin. Neyi bekliyorsun ki?”, diye fısıldar kız.

✱ ✱ ✱

Bu çok uzun bir tırmanış olacak..”, der Brom ve tekrar yukarı.. çok yukarı bakar. Genç hobbit, dibinde durduğu, yapı ve görünüş itibariyle taş bir sütunu andıran ‘dağa’ uzun uzun bakar zira bu ‘sütun’, temelinde neredeyse yarım mil çapındadır ve sonu bulutların arasında kaybolmuştur. Brom dağın etrafında sipiral şeklinde dolanarak çıkan üç adımlık, yer yer de taşa sırtını vererek devam etmesi gerekecek kadar daralan patikaya bakar ve tekrar esefle söylenir. “Bu gerçekten çok uzun bir tırmanış olacak..” 

“O kadar da korkulacak bir yanı yok ama ki, Blom Bundlebim Hobin!”, der Aremela ışıl ışıl, mutlu bir ifadeyle.

 

Kız, bir gün önce gölde genç ‘Hobim’i iyileştirmesinden sonra her nedense enerji doludur ve gözlerinde farkındasız bir parıltı, yüzünde sevinç dolu bir gülücük ile yerinde zıp zıplayıp yürümektedir.

Brom ise güneşte fazla durmuş biri gibi kızarmış bir ifadeyle dolaşır ve her nasılsa kendisini ‘mutlu’ bir şekilde kandırılmış hisseder.

 

“Hayır, sevgili Aremela..”, diye itiraz eder genç hobbit. “..gerçekten korkulacak bir şey var. Şayet o yüksekten kayıp da düşersem, seke seke ta Bowling Hills’e kadar yuvarlanırım ve ben Bowling Hills’e geri döndüğümde bunu sekerek yada yuvarlanarak değil, efendi efendi yürüyerek yapmak istiyorum!”

Aremala mutlu bir şekilde kıkırdar.

“Elinden tutabilirim ama ki!”, diye önerir kız ve cevabını beklemeden Brom’u elinden kaptığı gibi patikadan yukarı doğru koşturmaya başlar.

 

Aremela ve Brom, saatlerce dağın etrafından dolanan patika boyunca yürürler ve bütün bu süre boyunca Brom yukarı çıktıklarında ne halt yiyeceklerini düşünür.. kara kara ve bir yandan da bu şeye neden dağ deyip durduklarını merak eder zira bu daha çok DEV bir minareye benzemektedir..

 

“Bir medusa.. Muhteşem Gökler adına minarenin tepesinde bir medusa var, geldiğimizi biliyor ve bizi bekliyor!”, diye için için inler genç hobbit.

Brom, yıllar önce okuduğu bir kitaptaki kahramanın bir medusa ile mücadelesini hatırlar ve ayna yüzeyli bir kalkanı nereden bulacağını düşünür.. yani.. gerçekçi olmak gerekirse, kimin ayna yüzeyli bir kalkan yapacağını merak eder.

“Her halde aynayı kalkana tutturan ahmak, aynanın gelen ilk ok ile kırılabileceğini düşünememiş!”, diye okuduğu zamanda saçma gelen hikaye ile tekrar dalga geçer..

“Yine derin düşünceler içinde kaybolmak üzeresin, Blom Bundlebim Hobin.. Sevinmelisin!”, der Aremela arkasından.

“Neden?”, diye sorar Brom.

“Derin düşüncelerinde kaybolmanı engellemek için yanında ben varım ama ki!”, diye kıkırdayarak cevap verir Alemela.

Brom ‘fırk’lar.

“Medusa konusunda ne yapacağımızı hala düşünebilmiş değilim, sevgili Aremela..”, diye itiraf eder Brom.

“Senin de yapacağın şey belli, benim de.. Ben dikkatlerini üzerime çekeceğim, onlar benimle uğraşırken, sende annenin asasıyla onların buradan uzaklaştıracaksın.”

“Sanırım bu tuzağa bir daha düşmeyeceklerdir zira birileri baskınlarımıza uyandı, üstüne bir de bize pusu kurdular..”, diye somurtarak itiraz eder genç hobbit ve bir anlığına, kızı ‘belki’ kurtulur umuduyla göle saldığı, gerçekte ise onun kati olarak öleceğini düşündüğü an’a geri döner.. ve içinde hissettiği hiddetten dolayı kızı arayan dwarf ve fedaileri üzerine ard arda ve acımasızca yağdırdığı Titania’nın lanetini hatırlar. Brom asanın nasıl çalıştığını bilmez, ama sanki ‘katliamın’ sonuna doğru lanet çok daha zalimce vurmaya başlamıştı hedeflerini.. Öyle ki, Brom lanetle vurduğu son iki adam ve dwarf haykırmaya bile fırsat bulamadan oracıkta ‘kurumuş’ sonra da kapkara bir toz yığını halinde yere ‘dökülmüşlerdi’..

 

Brom ileriki yıllarda.. bundan çok, çok uzun yıllar bile sonra hatırlamak istemeyecektir o adamlara yaptıklarını.

 

“Seni hiç yapmak istemediğin şeyleri yapmaya zorladım, Blom Bundlebim Hobin.. Bundan dolayı bütün kalbimle senden özür dilerim ve bir gün beni affedeceğini umuyorum.”, diye kızın cılız sesini duyar arkasından..

Brom durur ve hayretle peşinden gelen kıza bakar.

“Bana hiçbir şeyden dolayı özür dilemene gerek yok, sevgili Aremela. Onların sana yaptıklarından dolayı kızdım.. ve cezalarını verdim. Evet. Onlara yaptığım tam olarak buydu; CEZA! Onlardan öç almadım, onları cezalandırdım!”, diye boğuk ve haşin bir sesle cevap verir genç hobbit.

“Ama sen iyi bir Hobim’sin. Bu güne kadar kimseyi öldürmemiştin. Benim dikkatsizliğim yüzünden başıma gelenlerden dolayı ruhunun bu saflığının yok olmasına sebep oldum ama ki!”, diye daha da sessiz bir utançla mırıldanır Aremela.

 

Brom kızın söylediklerini düşünür —gerçekten düşünür, zira kız söylediklerini nezaket yada latife olsun diye dillendirmemiştir. Genç hobbit’in bu son bir kaç günde öğrendiği bir şey varsa, fey’lerin ruhlarla ve metafizik alemiyle ilişkileri, kendisi gibi ahmak ölümlülerden çok daha ‘berraktır’. Olduğu su perisi gibi, mecazları anlamakta çektikeri sıkıntıyı da göz önünde bulundurduğunda, kızın söylediği şey, bir anlamda ‘gerçektir’ aynı zamanda..

 

“Buna fazla üzülme, Aremela. Sanıyorum ki bu bir gün olacaktı zaten. Açıkçası beklediğimden çok daha fazla gecikmişti bile diyebilirim. Bu aşağılık adamların kan dökmeden buradan ayrılmayacakları da en başından belliydi. Sanıyorum annenin de, benim gibi bir ölümlünün buraya girmesine izin vermesinin sebebi de bu gereksinimdi. Özellikle de vadinize olanlardan sonra.. Beraberimde getirdiğim kendi demir silahlarıma da en başta el koymayışından bunu anlamış olmam gerekirdi..”

Aremela sessizce içi kanayan hobbit’e yaklaşır ve ona bütün varlığı ile sarılır.

“Sevgili Blom Bundlebim Hobin..”, diye fısıldar ona. “..suya küçük bir yaprak düşerse dalgalanır ve tümü hisseder o yaprağı.. İzin ver acın acım olsun..”

 

Brom Bumblebrim hayret ve hayranlıkla kendisine sarılan kızı tutar kollarında. Geri dönüp baktığında, unutmayı çok isteyeceği, ama asla unutamayacağı an’lardan bir tanesi de bu olacaktır.

Dev taş minarenin etrafında dolanan patika boyunca derin, hırçın bir şaklama sesi yankılanır ve Brom ne olduğunu bile anlayamadan Aremela onunla waltz eder gibi döner..

..ve kendi sırtını sesin geldiği yöne verecek şekilde hobbit’le yer değiştirir..

..ve ilkilir. Kendi küçük, güzel yüzü hüzünle karışık acıyla büzüşür..

..sonra da olduğu gibi hobbit’in kollarında yığılır.

 

Brom kızın az gerisindeki koyu kahve cübbeli adamı görür..

..ve elinde tuttuğu, daha çok yıldırım şeklindeki kurumuş bir dala benzeyen sihirli çubuğu görür.

 

Brom kollarında cansız bir şekilde salınan kıza bakar ve kaynayan gayzer gibi tüm kinini cübbeli adama yöneltir ve..

 

“Lende ar- Len Alende Nieliem Arlende!”

 

..diye çığlar!

 

Cübbeli adam birden ne olacağına anlamış gibi korkuyla ona bakar ve haykırır.

“Mad Ussa, kaç!”

 

Adam birden olduğu yerde çalıkmış gibi irkilir ve dehşetle kararmaya başlayan ellerine bakar. Adamın elleri bin yıllık kurumuş ve kararmış mumya gibi sertleşip dökülmeye başalar ve toz halinde rüzgarda kaybolur. Ama annenin laneti orada bitmez çünkü Titania böyle buyurmuştur. Adam acıyla çığlık atmaya başlar ama bu da çok uzun sürmez zira adamın kuruyup uçuşan ellerinden sonra kolları, ardından göğsü, boğazı, suratı ve başı, sonrada bacakları.. hepsi art arda kararıp kurur ve simsiyah toz halinde dağılıp gider..

Brom patikanın biraz daha yukarısında, muazzam, kapkara sırhlar içerisinde bir dwarf görür ve onu gördüğü anda hiç sektirmeden tekrar bağırır..

 

“Lende ar- Len Alende Nieliem Arlende!”

 

..ama dwarf beklenmedik bir çeviklik örneği sergiler eliyle önünde seri bir daire işareti yapar. Brom gönderdiği lanetin, dwarf’un önündeki bir şeye çarptığını görür gibi olur. Kapkara zırhlar içerisindeki adam buna rağmen geri tökezler ve kendisini korumak için yaptığı büyü her ne ise, lanet onu karartıp yemeye başlar.

Dwarf büyük bir kinle küfreder..

..ve patikanın kenarından aşağı atlar!

 

Brom, dwarf’un ardından tekrar tekrar lanetler gönderir ama isabet edip etmediğini asla öğrenemez. Kapkara zırhları içerisindeki dwarf’un pelerini hayret verici bir şekilde açılır ve yarasa kanadı gibi çırpmaya başlar..

Dwarf nefretle küfürler savurarak gözden kaybolur!

✱ ✱ ✱

Brom Bumblebrim, kucağında hareketsiz duran kız olduğu halde taş minarenin tepsindedir ve ufku seyretmektedir. Genç hobbit, tepesinde durduğu taş minareye çıkmayı hiç istememişti. Ama çıkacaksa tepesinden manzarıyı bu kız ile —Aremela ile— seyretmek istemişti.. Ve şimdi ikisi de hareketsiz bir şekilde, hayatında gördüğü en güzel, en muhteşem ufku seyretmektedir..

“Kızım..”, der dolgun bir ses hemen yanında. “..benim küçük Aremela’m..”

 

Brom uzun süre yanında duran kadının varlığını umursamaz.

Neden sonra sessizce kaynayan bir sesle hırıldar.

 

“Neden.. neden onu bana verdin ki? Gelmeseydi hala hayatta olurdu..”

“Gelmeseydi sen ölmüş olurdun, sevgili Brom Bumblebrim.”, diye hüzünlü bir sükunetle cevap verir Titania.

“Ama o hayatta olurdu!”, diye bağırır genç hobbit.

“Onun çileklerini yedin, genç Brom. Onu sana ben bağlamadım. Onu kendine sen bağladın..”, der anne aynı hüzünlü sessizliği ile.

“Anlamıyorum.. keşke yemeseydim.. keşke buraya hiç gelmemiş olsaydım..”, diye birden hıçkırmaya başlar Brom.

“Hayır, Brom Bumblebrim. Böyle söyleyerek onun fedakarlığını da, anısını da küçültme.”, der Titania.

“Beni korumamış olsaydı hala hayatta olurdu!”, diye kahır dolu bir sesle hıçkırmaya devam eder Brom.

 

“Aaa.. Sen onun fedakarlığının, seni korumak için seninle yer değiştirmiş olduğunu mu sanıyorsun? Hayır, genç Brom. Onun gerçek fedakarlığı, ben onu sana verdiğimde, onun bunu kabul etmesindeydi.. Bunu yaparak bir ‘ölümlü’ olabilme ihtimalini göze almış oldu..”

“Ama neden? Neden böyle bir şey yaptı ki?”, diye dolu gözlerle kucağındaki cansız kıza daha da şiddetle sarılır.

“Çünkü, sevgili Brom, sen onun çileklerini yedin!”

Brom, farkındasız bir şekilde annenin aynı zamanda hem ‘sen’, hem de ‘onun’ kelimelerine vurgu yapmış olduğunu farkeder..

..ve ortaya çıkan her iki anlam da onu farklı kahreder.

“Ona üzüldüğün kadar da onun adına sevinmelisin, genç Brom.”, der Titania.

“Ortada sevinilebilecek bir şey varsa, bunu ben göremiyorum..”, diye inler Brom.

“Çünkü her ne kadar fey’ler olarak çok uzun yaşasak da, gerçekte ölümlülere her zaman gıpta ile bakarız. Onların davranışlarını taklit ederiz, onlar gibi konuşup onlar gibi davranmaya çalışırız. Onlar gibi oyunlar oynar, onlar gibi dans ederiz.. ve onlardan çocuklar yapmaya çalışırız.. Küçük Aremala’m ise çocuklarım arasında bir ölümlüye en çok yaklaşabilenimiz oldu.”

“Biz ölümlülerden çocuklarınız oluyormuş ama..”, diye itiraz eder Brom.

 

“O bir alış verişten ibaret. Bu dünyada istekli bir fey kızını reddedebilecek tanıdığın kaç ölümlü var, genç Brom?

Sen onun istediğini ona vermedin. Ama onu red de etmedin. Sen ondan hiçbir talepte bulunmadın. Bu yüzden o da senden istediğini talep edemedi çünkü almak için önce vermek lazım. Vermek için de ortada bir talep olması gerek. Denge ancak bu şekilde korunabilir. Buna rağmen sen onun için öldürdün. Onun için delirdin. Onun için üzüldün ve ağladın.. Sen onun için kahroldun.. Ve o da senin için başta sadece korku hissediyor olmasına rağmen yine de beni kırmadı. Bunu yapmaya hakkı vardı ama bu hakkını kullanmamayı seçti. Sen, bir ölümlü olarak onda beklenmedik bir merak ve ilgi uyandırdın. Dahası, senin sağlıklı ve hayatta kalabilmen için elinden geleni.. ve daha fazlasını yaptı, Brom Bumblebrim. Ve her ikiniz de hiçbir talepte bulunmamış olmanıza rağmen bunları yaptınız. Bu şekilde ‘mutlak dengesizliği’ oluşturmuş oldunuz.

Bir şeyi çok iyi anlamı istiyorum; feyler denge olmadığında fevkalade rahatız olurlar ve o denge için çırpınırlar. Aynı dengesizliğin devam etmesi halinde de solup giderler. Sizin aranızdaki dengesizlik, bir fey’de gerçekleşmez. Bu ancak ölümlülerin tahammül gösterebileceği bir durumdur. Sevgili Aremela’m senin için ölümlü olmayı göze almıştı.. çünkü onun çileklerini yedin.

Benimle konuştuktan sonra yüzeye geri döndüğünde ona bazı tembihlerde bulunmak için yanıma çağırdım çünkü sevgili Aremela’m ölümlüler hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Ona benim isteğimi kabul etmeyebileceğini ısrarla tekrarlamama rağmen o ise bana sadece aynı şeyi söylemeyi tercih etti;

‘O benim çileklerimi yeni, anne..’

Bunları sana söylüyorum çünkü hissettiğin kahrın hakkını vermeni istiyorum.

Sen, Brom Bumblebrim, fey’lerde nadiren görülmüş bir şeyi gerçekleştirdin..

Sen bir fey’e takas değil, sevgiyi ve fedakârlığı göstermiş oldun..

 

✱ ✱ ✱

02.10.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Eylül başı.
Ritual Ormanlarının güneyi..

 

Brom Bumblebrim, Titania ile arasındaki konuşmadan sonra hayatında daha önce hiç hissetmediği bir acı ve boşlukla Gulls Perch’in batısındaki neredeyse bir mil yükseklikteki taş ‘minareden’ güneş batıncaya kadar ufku seyretmişti. Güneş batarken kucağında hareketsiz bir şekilde, uyuyormuş gibi duran Aremela’nın sessiz bedeni de yavaşça, buharlaşıyormuş gibi kaybolmaya başlamıştı.

Brom incelip kaybolan kıza biraz daha sıkı sarılırmış, ağzından hıçkırıklarla “Hayır.. biraz daha.. lütfen!”, diye kırık bir yalvarış kaçmıştı..

 

“Gitme zamanı geldi, genç Brom. Hem onun, hem de senin için..”, demişti ona anne Titania.

 

Gün battığında, Brom ruhundan da bir şeylerin gömüldüğünü hisseder çünkü masmavi, çivit-beyazı içsel bir ışıkla aydınlanan upuzun saçları, iri, hafif çekik, derin sulara ait gözleri, küçük, şirin burnu ve sahibesi olduğu çilek dudaklarıyla Aremela ona sessizce veda eder gibi kaybolmuştu.

Şimdiyse Brom, Titania annenin çağırdığı, Gulls Perch’e adını veren dev, bembeyaz bir martının sırtında, Rituel Ormanlarına doğru uçmaktadır.

Belki bir başka zaman olmuş olsa, Aremela ile hiç karşılaşmamış olduğu bir zaman da, Brom neredeyse yirmi yardalık kanat açıklığına sahip dev martının sırtında seyahat etmeyi hem hayret ötesi, hemde dehşet verici bir tecrübe olarak görebilirdi.

Şu anda ise Brom etrafına bile bakınmadan, öylece kuşun sırtında oturmuş, ölü gözlerle ileriyi, gece karanlığında sadece kendisinin görebildiği bir şeye bakmaktadır.

Brom, Gulls Perch’ten ayrılırken anneden hiçbir şey talep etmez, hiçbir şey de istemez. Brom, Gulls Perch’de geçirdiği süre boyunca hayatında isteyebileceği tek şeyi zaten kaybetmiştir.

Buna rağmen genç hobbit elindeki küçük şeyi sımsıkı tutar ve karmakarışık zihninde o şey her aklına geldiğinde gözleri yine dolar, ve yaşları dev martının uçarken oluşturduğu rüzgarda salınıp kaybolur..

Çünkü genç Brom Bumblebrim’in elinde sımsıkı tuttuğu şey, gerçekte küçük bir kesedir.

 

Kesenin içinde, Gulls Perch’den ayrılmadan hemen önce annenin ona verdiği, sevgili Aremela Berrybush’un çileklerine ait tohumlar vardır..

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” VI ile
devam edecek..


 

1 Comment

  1. Bu, yazmaktan keyif aldığım kadar içlendiğim bir hikaye oldu benim için. Yüzüklerin Efendisi kitabının orijinalini, belki otuz yıl kadar önce okumuştum ve çok hoşuma gitmişti. Nevarki filmlerini seyrettikten sonra hobbit’lere, en latifeli ifadeyle, ‘uyuz’ olduğumu itiraf etmeliyim. Ve Brom karakterini oynatan arkadaş bu karakteri ilk yaptığında, hele de onun bir ‘ozan/bard’ olacağını söylediğinde, yüzümü buruşturup, “Ahahahaa.. ona çok acı çektireceğim!”, dediğimi hatırlıyorum.

    Buna rağmen arkadaş Brom’u, ve bir ozan olarak, fevkalade başarılı bir şekilde oynattı ve beni de şaşırtmayı başardı. Yanlış anlaşılmasın. Hala Yüzüklerin Efendisi filmi dolayısıyla hobbit’lere uyuz oluyorum ama Brom’a karşı da her zaman adaletli davrandım ve sonuç itibariyle de ondan hoşlandım. Bununla beraber, Tundra Walkers grubunun seçkin üyelerinden birisi olmayı hak edebilmesi için ‘pişmesi’ gerekiyordu. “A Bit Of A Bite” hikayeler serisinin özünde de bu var zaten, zira grubun diğer üyelerinin o veya bir şekilde acı geçmişlikleri varken, aralarında ‘mutlu’ve ‘keyfi yerinde’ olan tek kişi Brom’du. Çile çekmemişlerin, çileden anlaması beklenemez. Bu hikayede Brom, aşkı ve onunla gelen mutlak kaybı ve acıyı görmüş ve yaşamış, ve bunla da yaralanmış oldu..

Leave A Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.