Timeline:

Adalar Krallığında ürkütücü bir sesizlik hakimdir.

Elf’ler, Dwarf’lar, İnsanlar, Gnome’lar ve adı geçmeyen diğer bütün ırkların hepsi sanki nefeslerini tutmuş, ölüm ve felaketin ön habercisi olan bu sessizliği dinlemektedir.. zira sessizlik sonrası gelecek fırtınanın adı bellidir.

Bir araya gelip hazırlık yapma zamanı gelmiştir.. yada bunun için biraz geç kalınmış da olabilir çünkü ‘düşman’ çoktan harekete geçmiş durumdadır. Bunun ilk göstergesi, gerçekte Büyük Arashkan Şehrinin, hemen sonrasında da kadim elf şehri Bari Na-ammen ve High Woods’un yok olması değildir. Bu iki ‘cinayet’in kendileri başlı başına hayret verici ve kahredici olsa da, en nihayetinde ve ‘büyük plan’ açısından iyimser bir şekilde sadece birer dip nottan ibarettirler.

Kötümser olarak ifade etmek gerekirse;

Bu bir başlangıçtır..

 

Sonun başlangıcı.

 

Ve uzaklarda bir yerde, unutulmuş binlerce yıldır bütün bunları ‘keyifsizce’ bir şekilde, Büyük Kuzey Tundralarının en ücra batı köşesindeki muazzam şatosundan seyreden Gullem bulunmaktadır..

Bu hikayenin ne zaman yer aldığı kati olarak bilinmemektedir.

Ancak kronolojik olarak;
A Demon’s Plan (Part Four) – All End.
ile
The Fog, The Path, And The Door.
Knock, More, And Ascend.
,
arasında bir zamanda gerçekleşmiş olması muhtemeldir.

 

Kapkara bulutların arasında, kızıl yıldırımlar vahşice çatallanarak harlamaktadır. Kara bulutların altında ise belki bir zamanlar koyu mor olan, ancak artık grinin ürkütücü tonlarıyla kirli pas renklerinin karıştığı devasa, demir bir şato bulunmaktadır ve şatonun büyüklüğü, ancak ‘göz alabildiğince’ ifadesi kullanılarak tarif edilebilirdi. Şatonun muhtelif yerlerinden, rastgele serpilmiş izlenimi veren ve daha çok kanlı birer mızrağı andıran sivri kuleleri ise, gökyüzünü kaplayan kirli bulutların arasında kaybolmuştur. Şatonun devasa, girintili kapısı dışında bir başka girişi görülmediği gibi, ana kulesinin kara bulutlara yakın bir noktasındaki tek delik dışında da herhangi bir penceresi yoktur. Bu pencereden ise, dışarı kızıl-sarı bir ışık süzülmektedir. Gecenin karanlığında duyulan sesler, şatodan gelen çığlıklar, vahşi havlamalar ve ne olduğunu kimsenin bilmek istemediği seslerden ibarettir..

Burası yaşlı, mel’un ve şer kelimelerinin gerçek sahibi olan lanetli Gullem’in şatosudur ve buraya canlılar ayak basmazlar. Ama cansız bir çok şey buradan sürüler ve tümenler halinde ayrılır ve güneye, Demon Wall adı verilen, insanların, elf’lerin ve dwarf’ların korumaya çalıştığı İblis Duvarına doğru yollanırlar.

Şatonun ana kulesinin tepesindeki, kızıl-sarı kötürüm bir ışıkla aydınlanan kemerli pencerede bir gölge belirir. Uzun, sıska ve uğursuz bir gölgedir bu.

Gölge, bıkkın, isteksiz ve kataraktlı gözlerle güneyi süzer. Güneyde, demir şatonun iki buçuk üç günlük mesafesinde Demon Gates/İblis Kapıları vardır. İblis Kapılarının ilerisinde ise uçsuz bucaksız, yarıklar ve çatlaklarla dolu, keskin kayalar ve zehirli gazlarla hayata dair hiçbir şeyin yaşamasına imkan vermeyen Fiend Pits/İblis Çorakları, onun da ilerisinde, yüksek uçurumların altında, Demon’s End/Sonsuz İblis vadisi bulunmaktadır. Bu vadide bir zamanlar belki bir medeniyet var olmuş olsa da, söz konusu medeniyetlerden geriye kalan şeyler sadece yüzlerce, daha gerçekçi bir tahminde bulunmak gerekirse, binlerce yıl önce yıkılıp talan edilmiş harabelerden ibarettir ve bu harabeler ise artık, adı konulmamış on binlerce yaratığa ev sahipliği yapmaktadır. Bu vadinin sonunda ise, Gullem’in görüyormuş gibi baktığı Demon Wall/İblis Duvarı durmaktadır ve yaşlı, uğursuz adamın keyifsizliğinin kaynağı da bu duvardır..

..son, yüzlerce, unutulmuş ve umutsuz yıldır!

 

“Bıktım..”, diye kendi kendine mırıldanır yaşlı adam yılgın bir sesle. “Ama ölümlüler bıkmadılar bir türlü..”

Melanet adamın arkasından bir inleme sesi gelir.

“Sen hala yaşıyor musun?”, diye arkasını dönmeden sorar Gullem.

“Ce.. cehennemde yanacaksın..”, der inleyen sesin sahibi anca duyulur bir fısıltıyla.

“Hayır, evlat. Ben cehennemin ta kendisiyim.. Hiç merak etmiyor musun ailene ne oldu, yada şehrin güvende mi, diye? Ben olsam merak ederdim..”, diye kendince kıkırdar lanetli adam.

“Onları.. bir gün göreceğim.. Ama seni bekleyen.. hiç kimsen yok..”, diye bitik bir şekilde hırıldar sesin sahibi.

“Benim kimseye ihtiyacım yok. Asla da olmadı..”, diye çirkefçe cevap verir Gullem. “Ve sana bak. Bütün sevenlerine rağmen buradasın. Aslına bakılırsa, sevdiklerinden ötürü buradasın..”

“Bu.. dünya nasıl biterse bitsin.. seni bekleyen son aynı.. İblisler def edildiğinde.. senin de sonun gelmiş olacak. İblisler bu dünyayı.. ele geçirseler de.. senin sonun.. yine gelmiş olacak.. çünkü efendilerinin.. seninle de işleri bitmiş olacak..”, diye zorlukla fısıldar ses. “En nihayetinde sen.. insanlığını ve insanları satmış bir.. hainsin.. Ve kimse bir haini sevmez.. ve ona güvenmez.. Bu dünya ile işleri.. bittiğinde, senin de defterini dürecek ve ipini kesecekler.. ve seni hayatta tutan güç her ne ise, o da son bulacak..”

Gullem arkasından gelen sese döner.

Yüzünde çirkin bir ifadeyle, kızıl-sarı kötürüm ışıkla aydınlanmış demir kulesinin devasa zindanında, karanlıkta kaybolmuş tavandan sarkan bir zincire tutturulmuş havada asılı duran dikenli kafesin içindeki erimiş tutsağına bakar..

..ve yüzündeki çirkin ifade yerini tamamen çirkef bir ifadeye bırakır.

Gullem bir omzunu silker ve pis bir kahkaha atar.

“Ama sen bunların hiç birisini göremeyeceksin..”

Demir dikenli kafesin içindeki bi deri bi kemik kalmış tutsak acı bir şekilde ‘hıh’lar.

“Verebildiğin.. en iyi cevap buysa.. bahsettiğim sonu.. zaten sende biliyorsun.. Sadece.. duymak istemiyorsun.. o kadar..”

Gullem bir elini pençe yapar ve kötürüm, kızıl-mor yıldırımlar kafesi ve içindekini vurur.

Kafesten acı içerisinde inleyen sesler yükselir..

..ama çığlık gelmez.

Dakikalar boyunca melanet yaşlı, demir dikenli kafesi, ve içindeki tutsağını kaynatır.. Kan ter içerisinde yıldırımları kestiğinde, kafesin demirleri kor halinde harlanmış, içindeki ‘şey’ ise yarı yanmış bir şekilde tütmektedir.

“Belki bu cevap daha çok hoşuna gitmiştir.”, diye horlayan bir sesle mırıldanır lanet Gullem ve tekrar tutsağına ve demir kafese arkasını döner ve kulenin penceresinden dışarıyı, İblis Duvarını seyretmeye başlar.

Aradan ne kadar süre geçer bilinmez. Bununda gerçekte çok da bir önemi yoktur.

“Teşekkür.. ederim..”, diye inleyerek gelir tüten ses.

Gullem nefret dolu bir ifadeyle başını kafese çevirir.

“Be.. Beni her.. yakışında.. günahlarımdan da.. arındırmış oluyorsun..”

 

Gullem demir dikenli ve paslı kafesin içindeki yarı kömür olmuş ‘şey’i oracıkta öldürmeyi düşünür. Ölümün eşiğine getirdiği ‘şey’den istediği bilgilere ihtiyacı olmamış olsa, onun buraya getirtilmesi için verdiği emeğe de, planlara da gerek kalmış olmaz, onu öldürüldüğü yerde bırakması yeterli olmuş olurdu.. Yada özellikle acı çekmesini istiyor idiyse, onu aşağıda, yerin çok derinliklerindeki zindanlarından birine tıkar, ve beyin emici iblislerine yedirmiş olurdu çoktan. Ama Gullem’in bilgiye ihtiyacı vardır ve tutsağında o bilgilerin var olduğundan da emindir. Sorun, onun cinsinin kati inançları vardır ve kırılmaları da oldukça zordur.

“Sorun değil, sorun değil..”, diye söylenir içinden habis Gullem. “Burada çok uzun bir süre kalacaksın.. Çooook uzun bir süre.. Seni ve inançlarını kırıncaya kadar.. Dünya da bir çok şey değişebilir, ama senin için bu gerçek değişmeyecek..”

 

Yaşlı melun adamın odasının kapısı tıklanır ve içeri, pıhtılaşmış kan kırmızısı cüppeler içerisinde bir ‘şey’ girer. Giren şey her ne ise, ancak genel hatlarıyla bir insanı andırmaktadır ancak sırtında koca bir kamburu, ayaklarından birisinde yenmiş, pırtık bir çizme, diğerinde ise öküz toynağı bulunmaktadır. Yaratık içeri girer ve kapüşonunun içinde olması gereken yüz yerine sadece karanlık bir boşlukla, kıpırdamadan Gullem’e bakar.

“Ne var?”, diye hırıldar yaşlı adam.

Ve sanki adamın emri, yaratığı canlandırmış gibi hareketlenir ve garip, yankılı, derinlerden gelen, bir hortlak ulumasını çağrıştıran, ve herhangi bir vurgu yada duygu içermeyen bir sesle konuşur.

 

“Geldi.”

 

Yaşlı adam tiksintiyle yaratığa bakar.

“Söyle geliyorum.”, der kısaca ve odasının köşesinde duran bir sandığa doğru yönelir.

Yaratık, kendisine verilen emri duyup duymadığına dair herhangi bir tepki göstermez. Bir anlığına yerinde kıpırdamadan durur, sonra sektiren adımlarla ‘tok’, ‘tok’, ‘tok’, diye toynağının yankılarıyla geldiği gibi çıkar odadan.

“Lanet Renfield’ler..”, diye neredeyse tükürür Gullem ve sandığı açar. Yaşlı, mel’un adam bir süre sandıktaki eşyaları süzer, sonra uzanıp, çarpık bir asa, kömür karası bir çubuk, iki yüzük, bir madalyon, ve ne oldukları anlaşılamayan bir-iki eşya daha alır ve sandığın kapağını kapatır.

Kapıya yönelmeden önce madalyonu boynuna geçirir, yüzükleri takar ve diğer eşyaları kirli cübbesinin muhtelif yerlerine saklar, kömür karası çubuğu da kemer niyetine kullandığı altın ve gümüş simli sicime sokuşturur sonra bir elinde asası olduğu halde kendisi de odasından ayrılır.

 

gullem-01

Yaşlı Gullem tam kapısını kapatacakken demir dikenli kafese, ve içinde hala tütmekte olan bitmiş tutsağına bakar.

“Benim canımı sıkmayı başardın. Sırf bundan dolayı, duvarı yıktığımda Korduba’s Watch’ı kuşatacağım, ama almak için özel çaba sarf etmeyeceğim. Ana ordularımla önce senin şehrine gideceğim ve ilk katliamımı orada yapacağım.. Bunu da senin ailenle başlayarak kutlayacağım. Bunun için sana tarih bile verebilirim. Ama bilmemen daha iyi. Merak kediyi öldürmüş derler. Seni öldürmeyecek ama delirmen için kâfi gelecek.. Herkesin bir kırılma noktası vardır. Bu da seninkisi olacak..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Face!..”, diye saygısızlığın ancak kıyısında denebilecek bir tonla hırıldar mel’un Gullem, devasa, loş ve boş salona indiğinde. “Hangi rüzgar attı seni buraya? Gelebilmen için harcamak zorunda kaldığımız büyü gücü ile yarım düzine iblis müfrezesi çekebilirdik cehennemden.”

Kardax’Trakxa “The Face”, ölümcül bir sükûnetle yaşlı adamın salona girişini seyreder. Aradan geçen onca yüz yıldan sonra yaşlı bunağın hala yanına bir güç asası, kendince kendisini koruyabileceğini sandığı bi düzine oyuncakları ve sihirli çubuğu ile gelmiş olmasına hem şaşırır, hem de bu durumu komik bulur.

Şaşırması, beceriksiz adamın her geldiğinde oyuncaklarıyla gelme noktasında gösterdiği azminden kaynaklanmaktadır. Ahmak bunak, aynı azmi Demon Wall surlarını yıkmak için değerlendirmiş olsa, ölümlülerin ‘Adalar Krallığı’ diye kibirle adlandırdıkları toprakların tamamı zapt edilmiş olurdu çoktan.

Komik bulmasının sebebi ise, bunağın kendisine karşı oyuncaklarının herhangi bir işe yarayacağını sanıyor olmasındandır.

 

“The Face”, içinden tiksintiyle ‘hıh’lar.

Bir ölümlüye yirmi altı bin yıl verseler dahi, kibrinden, ahmaklığından ve aptallığından hiçbir şey kaybetmemiş olmasını hayret verici bulur.

Ruhunu eline alıp sıktığında, yaşlı ahmağın surat ifadesini görmek pek keyifli olacaktır ve Kardax’Trakxa, bunağa neden kendisine “The Face” dendiğini o zaman hatırlatacaktır..

..iş işten tamamen geçtikten sonra —ki bu da an’ların en güzelidir, Trakxa için!

 

“Senden beklendiği gibi göndermen gereken raporlar gelmediği gibi, gelen düzensiz raporlar ise en iyi ihtimalle yarım yamalak, eksik, kusurlu, tutarsız ve yanlış yönlendirmelerle dolu.. Neredeyse bilinçli bir şekilde öyle hazırlanıyormuş gibi.”, der “The Face”.

“Rapor edilecek bir şey olduğu zaman, ve gerekli gördüğüm kadarını paylaşıyorum.”, diye kibirli bir kinle cevap verir mel’un adam.

“‘Gerekli gördüğüm kadarını..'”, diye düşünceli bir ifadeyle yaşlı bunağın cümlesini tekrarlar “The Face”. “Sanıyorum, Efendi Gullem cehennemle yaptığı antlaşmasını tamamen yanlış anlamış görünüyor.”

“Cehennemle yaptığım anlaşmamda sen yoktun, Trakxa. Yanlış hatırlamıyorsam o zaman sen daha basit bir iblis müfreze komutanıydın.”, diye hatırlatır Gullem küçümseyen bir ifadeyle.

“Eskiyi yad ederek kendine mutlu anılar oluşturma zamanın sona erdi bunak, zira işler artık değişti. Buraya gelme sebebim, sana bunu kati olarak hatırlatmak içindi, zira sen istediğimden biraz kıt çıktın ve bu döngüde geçen 7,600 yıl seni bu gerçeğe ayıltamamış belli ki. Önünde sadece iki seçenek var, ölümlü! Bunlardan birincisi; benden sana gelecek olan emirleri harfiyle yerine getirmen ve kati, özlü ve dakik bir imtina ile sonuçlarını rapor etmen, ikinci seçeneğin ise benim seni yok etmem.”, der “The Face” sakince.

“Buna cesaret edemezsin, Trakxa.. Tahtımı bana sen vermedin, Krolum’da Xora vermişti. Ve kendisiyle yaptığım antlaşmaya göre de ‘sonsuza’ kadardı..”, diye hırlar Gullem.

 

Kardax’Trakxa “The Face”, gerçek tiksintiyle bakar melanet Gullem’e, zira bu ahmak tam olarak tahmin ettiği kadar geçmişte takılıp kalmış bir sürüngenden ibarettir.

 

“Bu konuyu istersen Krolum’da Xora ile konuşalım. Kendisi acaba ne diyecek senin beceriksizliklerin hakkında.. Aaa.. sanırım Krolum’da Xora ölmüştü.. Ad Ara onu öldürdüğünde ben oradaydım, bunak. Bunları sana söylüyorum çünkü bu sana vereceğim son şans ve tek uyarı. Ve açıkçası Cehennemin, senin gibi bir fazlalığı beslemesi için herhangi bir sebep görmüyorum. Ama Xora benim eski kumandanımdı ve ondan ‘aptallığın’ ne olduğunu öğrenmiş olmamdan ötürü küçük de olsa bir boyun borcu hissetmiyor değilim.. Her ne kadar kendisini defalarca uyarmış olmama rağmen kendi aptallığının kurbanı olmuş olsa da..”, der “The Face” aynı sakin ve ‘alttan alan’ gibi görünen yanıltıcı sesiyle.

 

Yaşlı, mel’un Gullem öylece Kardax’Trakxa’ya bakakalır.

 

“Siz ölümlülerin ‘hayat’ dediği şey gereçekten kendi ironileriyle dolu. Sana ölümsüzlük vaad eden acımasız Krolum’da Xora, kendi ölümünü bile ön göremedi. Onu ‘merhamet’ meleği olan Ad Ara öldürdü. Ve ben de Ad Ara’yı öldürdüm.. 1,600 yıl süren, adı konulmamış işkencelerden sonra. Önce onun kanatlarını kırdım. Teker teker. Sonra onları yoldum. Ve köklerinden kopardım. Bir daha kaçamayacağını anlaması için.. Ve kaçabilse bile bir daha asla Göklere geri dönemeyeceğine ayılsın diye.. Sonra onun parmaklarından başladım. Onları kırdım, kopardım ve iblislerime yedirdim.. Kolları.. Sonra kollarını omuzlarından yırtıp kopardım. Canı o kadar yandı ki, çığlıkları bütün şatomda bir sanat eseri gibi yankılandı.. O güzel saçlarını yolup hatıra olsun diye kendime bileklik bile ördüm. Göğüslerini, onun gözlerinin içine bakarak kestim. Pek sevdiği ölümlülere benzerliğini de bu şekilde gömmüş oldum. Ve bacakları.. Evet bacakları en keyifli yerleriydi. Onları yüzerken o kadar çok ağladı ki, yanlış hatırlamıyorsam gözleri yuvalarından akmıştı. Ve ben bunları ona çok uzun bir süre yaptım.

 

Tam.

Bin.

Altı yüz.

Yıl.

Boyunca..

 

Halbuki ondan hoşlanmıyor değildim bile.”

 

..diye anlatır “The Face” sessiz ve korkunç bir sükunetle.

 

Yaşlı Gullem dehşet içerisinde önünde duran Cehennem Komutanına bakar.

 

“Şunu çok iyi anlamanı istiyorum, Gullem.”, der Trakxa, bir eğitmenin, biraz kıt bulduğu bir öğrencisinde kullanabileceği bir üslupla. “Ben ondan sanıldığı kadar nefret etmiyordum. Ben Ad Ara’dan sanıldığından çok daha fazla nefret ediyordum. Ama hoşlanıyordum da. Çünkü o becerikliydi. Giriştiği bütün mücadeleleri başarıyla ve en önde idame ve idare ediyordu. Ve asla bir melek olduğu için kendisini ‘garantideymiş’ gibi düşünmüyordu..

 

Kardax’Trakxa “The Face”, ilk defa yaşlı ahmağa bakar —gerçekten bakar.

Ve o bakıştaki tiksinti ve nefret o kadar yoğun ve derindir ki, bir ölümlüde asla görülemeyecek derecededir.

 

“Ve sen, Gullem.. Sen onun yanında tam anlamıyla bir ‘hiçbir şey’sin ve ona duyduğum saygıyı da sana karşı hissetmiyorum..”, diye sessizce tıslar.

“Ba.. bana bir şey olursa bu şato çöker ve yerle bir olur.. Ve Sonsuz İblis vadisindeki bütün iblis ve yürüyen ölü saldırıları durur. Bu dünyadaki tüm girişimleriniz de sekteye uğrar..”, diye kekeleyerek ve sırılsıklam terlemiş bir şekilde cevap verir Gullem.

Kardax’Trakxa “The Face”, ona acınası bir şekilde bakar.

“Ne kadar aptal olduğuna karar vermeye çalışıyorum, ama her ağzını açtığında bana yep yeni bir tavan seviyesi gösteriyorsun, yaşlı, ahmak, çürümüş bunak! Bütün bu toprakları yerle bir etme pahasına seni gözden çıkardım zaten. Sana bunu anlatmak için geldim bugün. Ama görüyorum ki sen gerçekten aptal ve kıtmışsın ve bir türlü sana ‘nazikçe’ anlatmaya çalıştıklarımı anlamamakta ısrar ediyorsun. Sen, Gullem, gözden düştün, ve gözden de çıkarıldın. Senin defterin son sayfasında ve ben sadece o sayfayı okusam mı, yoksa okumayıp ‘sobaya’ mı atsam diye düşünüyorum. Dediğim gibi. Bu sana olan tek ve son uyarım ve önündeki seçeneklerde belli.”. der..

 

..ve harekete geçer.

 

“The Face”, olağan üstü bir hızla ve hiçbir ön uyarı olmaksızın gelir ve melanet Gullem ne asasını, ne her bir yerine gizlediği büyülü eşyalarını, ne de belindeki sihirli sopasını değerlendirme fırsatı bulur.

Cehennem Komutanı onu gırtlağından tutmuş, içi saman çöpleriyle doldurulmuş bir bez bebeği kaldırır gibi havada ve gırtalağından tutar.

“Bu dünyadaki ‘bütün girişimelerimizi’, senin kadar beceriksiz bir aptala bırakacağımı düşünmeni de şahsıma yapılmış bir hakaret olarak görüyorum. Ben buraya çeki düzen vermeye geldim, bunak. Bunun için de sana ihticayım yok. Bunun için ya varlığınla yolumu açarsın, ya da sereceğim yolun altında kalırsın!”

 

Yaşlı Gullem, kan ter içerisinde kalmış ve morarmaya başlamış bir suratla bir elini beline götürür. Titreyen eliyle belindeki sihirli çubuğu çekip çıkartır ve kendisini gırtlağından yakalamış Cehennem Komutanına doğru yöneltir ve..

 

“ÖL..”

..diye tıslar..

..ve tetiği çeker!

 

Sihirli çubuktan uzun, ince, ve kötürüm bir hale, muazzam bir hızla “The Face”e isabet eder..

..ve İblis Komutanının göğsünde, kısa bir anlığına, girecek bir delik arayan kertenkele gibi oynaşır, sonra da kaybolur.

Kardax’Trakxa “The Face”, sırıtmaz, gülmez, yada küçümseyen herhangi bir şey söylemez. Dipsiz ifadesiyle, kendisine hayret.. ve korkuyla bakan mel’un adamı süzer.

 

“Vurduğundan emin misin, bunak? Bir daha denemek ister misin?”, der sakince.

Gullem bir daha dener, ancak bunun sonucu da ilkinden farklı olmaz.

“The Face”, diğer eliyle sakince uzanır ve yaşlı adamın elini, elinde tuttuğu sihirli çubuğu ve neredeyse kolunun tamamını kavrar..

..sonra da acımasız bir sükunetle sıkar!

 

Gullem en son ne zaman canının bu kadar yandığını hatırlamaz.. On bin? Yirmi bin? Yirmi altı bin yıl önce belki..

Bir önceki döngüde..

Kardax’Trakxa, yaşlı, lanet adamın çığlıklarını duymaz. Aynı sükunetle sıkmaya devam eder.

Aradan ne kadar süre geçtiği bilinmez ama kendi acı sümükleri, göz yaşları ve silik inlemeleri duyulan mel’un adamı “The Face”, akıl almaz gücüyle fırlatıp attığında, Gullem’in sol kolunda kullanılabilir, değerlendirilebilir, yada iyileştirilebilir hiçbir kas, tendon yada kemik kalmamıştır. Kol, dirsek altından itibaren çamura dönmüş, kanlı bir balçıktan ibarettir artık ve sihirli çubuktan da geriye, birkaç acınası kıymık dışında hiçbir şey kalmamıştır.

 

“Yarın yeni bir kapı aralayacaksın.”, der “The Face” sakin bir şekilde elindeki yaşlı adamdan geriye kalan kanlı pise bakarak. “Buraya üç komutanımı gönderiyor olacağım. Onlardan çay, kahve, kurabiye.. —hürmetten hiçbir şey esirgemeyeceksin. Burayı hizaya getirmek ve gerekli değişiklikler için öngörülen.. siz ölümlüler nasıl diyorsunuz? ‘Performans değerlendirmesinde’ bulunacaklar ve istenmeyen, eksik yada gereksiz görülen her şey ‘shred’ edilip ‘çöpe’ atılacak.. Umuyorum atılanlar arasında sen de olursun.”

Kardax’Trakxa “TheFace” bir omzunu silker ve yerde inleyen habis Gullem’e bakar.

“Ama bu da senin ‘elinde’..”, diye ekler soğuk bir şekilde gülümseyerek.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Gözleri acıdan kanlanmış ve faltaşı gibi açılmış bir şekilde odasına döner habis Gullem ve sessiz bir kinle elinin olması gereken yerdeki kanlı ‘şeye’ bakar.

Yirmi altı bin yıldır var olan uzvu artık yoktur..

Zorlukla ve ayaklarını sürterek sandığının yanına kadar gelir, sonra olduğu yere çöker.

“İnlemeni.. uzaklardan duydum.. Gullem..”, der demir dikenli kafesin içindeki ses. “Efendilerin.. senden memdun değiller mi yoksa?”

“Değiller..”, diye acıyla itiraf eder yaşlı mel’un.

“Bunu.. bekliyor olman.. gerekirdi.. halbuki..”

Mel’un Gullem acıyla ‘hıh’lar ve kıvranarak sandığını açar, içini biraz karıştırır ve aradığı şişeyi bulur. Şişe, yuvarlak, koni şeklindedir ve bir buçuk – iki karış boyundadır ve muallak, çamurumsu yeşil bir sıvı içermektedir.

Lanetli adam şişenin tıpasını dişleriyle açar ve kafasına diker..

..ve sonuna kadar içer.

Uzun bir süre sonra elindeki acının ‘tahammül edilir’ bir hale geldiğini hisseder ancak elinde herhangi bir gelişme olmaz ve hala iğrenç bir balçığa benzemektedir.

“Belki bir birimize yardım edebiliriz..”, der neden sonra mel’un Gullem.

 

Demir dikenli kafesten boğuk, anlaşılması zor bir ses duyulur.

Kafesteki her kimse, ‘kıkırdamaktadır’..

 

“Sen.. Mel’un ve Hain Gullem.. Benden.. sana yardım.. etmemi mi.. istiyorsun?”

“Hayır.”, diye cevap verir sızlanır acıyla Gullem. “Kendine yardım etmeni istiyorum. Heavens Hand ve gerisindeki şehirler ve kaleler hakkındaki bilgin azımsanmayacak kadar çok. Bana istediğim bilgileri ver, beraber ikimiz de ‘Efendilerimizden’ kurtulmuş olalım..”

“Ben.. ‘Efendimden’ memnunum.. Sen.. olmasan da.. Benim.. sonum belli.. hain.. Bu.. değişmeyecek.. Kendi hayatımı kurtarmak için.. bu dünyada yaptığım en son şey.. bana güvenenlere ihanet etmek.. olmayacak..”, der fısıltılıyla demir dikenli kafesten gelen ses.

“Bu sadece kendini kurtarman için değil. Aileni kurtarmak için de bir fırsat.”, der mel’un adam.

“İnsanlığına.. ve insanlara.. ihanetinden sonra.. şimdi de adına ihanet ettiğin efendilerine mi.. ihanet edeceksin..?”, diye hayretle inler sesin sahibi. “İhanetlerinin.. bir sonu yok mu senin?”

Habis adamın kaşları çatılır. Büyük bir kinle demir dikenli kafese, ve içindeki yarı kömür olmuş ‘şeye’ bakar ve hırlar.

“Ben senin aklının alamayacağı kadar uzun bir zamandır bu dünyadayım. Ben kadim ejderlerin ateşinden kurtulmuş kadim bir zatım. Ben iki döngü arasındaki boşluktan kurtulabilmiş tek kişiyim. Ben—”, diye çığlar aynı kinle.

“—Sen.. sadece çok.. uzun bir süre iblislerle yatıp.. kalkmış bir hainsin, Gullem..”, diye inleyerek araya girer demir dikenli kafesin içinden gelen ses. “Kadim ejderlerden.. kurtulabilmiş tek kişi olman da.. sana hiçbir onur kazandırmamış.. Kendi kibrin ve müritlerin.. sana.. ölümsüz.. olduğun sanısı vermiş.. Ama bir gün.. bir anda.. elin gibi.. sen de kuruyacaksın.. Şunu.. anlamalısın.. habis.. Gullem.. Yaşadığın bütün.. bin yıllarına rağmen.. gerçekte.. hiçbir şeyin yok.. Varlığının tamamı.. iblislere.. ait.. Ve senden istediklerini.. hasat edecekleri gün.. geldi..”

 

Yaşlı, melanet Gullem’in suratı daha da çirkinleşir ve demir kafese, ve içindeki tutsağına kaynayarak bakar. Ancak medeni tutabildiği bir sesle ona hırlar.

 

“Bana oldukça sınırlı bazı tercihler verildi bugün.. Şimdi ben de sana benzer bazı tercihler de bulunacağım. Ya bana yardım eder ve buradan kurtulup tekrar halkına ve ailene dönersin, yada yok olursun.. Evet.. YOK OLURSUN! Seni Oblivion’a gönderirim ve oradan da pek kıymetli Göklerine hiçbir geçiş kapısı da yoktur!”

 

 

 


 

 

 
 

You might also enjoy:

1 Comment

  1. Oyuncular, kendi ‘an’larını yaşarken, bir başka yerde neler olduğuna, ve gerçekte nelerle karşı karşıya olduklarına dair küçük bir bakış/ipucu olması açısından yazdığım bir hikaye idi bu..

    Bir başka açıdan ise; “kimse hainleri sevmez ve onlara güvenmez”i vurgulamak da istedim..

Leave A Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.