Showing: 1 - 10 of 38 RESULTS
book 01 books dungeons and dragons modül serenity home the plot thickens Whispers; A Cabal

İntikam Zamanı

İntikam Zamanı

Timeline:

Kahramanlar, karşılaştıkları zorluklarla uğraşırken, başkaları da kendi amaçları çerçevesinde planlarını yürütmeye devam eder. Ne var ki bu planların hepsi büyük, yer sarsıcı olmayabilir..

Bazıları hiç beklenmedik yerlerden, beklenmedik sebeplerden dolayı, bir çıban gibi peyda olur. Diğerleri ise, sonuçlarının ne denli büyük olabileceğini düşünemeyen küçük, acınası sebeplerden doğar.

İşin gerçeği, hayatta yapılan her şey bir başka şeyin sonucu ve yeni bir şeyin de sebebidir..

Rahmetli Cathber Gwet’chen Bolgrig’in hayattayken küçük Inshala’ya yıllar önce dediği gibi; “Gerçek kötülerden korkma çünkü onlarla nadiren karşılaşırsın. Aptallardan ise her zaman sakın, zira onlardan her yerde var.”

 

 

Bu kadar basit bir şeyi halledemediniz mi? Size gerekli olan her şeyi söyledim..! Çok basit bir işti bu. Gideceği yeri, gideceği zamanı ve kiminle gideceğini.. Bırakın öldürmeyi, doğru dürüst yaralayamamışsınız bile. Bu kadar beceriksiz olduğunuzu bilseydim, bu işe hiç girmezdim..”

✱ ✱ ✱

Gecenin ölü saatlerinde, uzun, üç katlı evlerin arasında, karanlık, kuytu bir köşede dramatik, kara cübbe ve pelerinlere bürünmüş adam, sesini kalınlaştırarak konuşur..

Serenity Home kasabasında!

✱ ✱ ✱

“Verdiğin bilgi eksikti..”, der diğer adam, sakin, ölçülü ve.. sabırlı bir ses tonuyla.

‘Diğer adam’, normal kıyafetler içerisindedir. Herhangi bir şekilde sesini, duruşunu yada tavrını değiştirmez, dramatik pozlar vermez yada olduğundan farkı görünmeye çalışmaz.. Olağan dışı tek yanı, başındaki kukuletası ve elindeki uzun ve daha çok bir teberi andıran asasıdır.

“Bi grup şişirilmiş salak Arashkan’a gitti, diğeri ise Dim Woods’a.. Bunda anlaşılmayan ne var?”, diye umarsızca konuşur birinci adam.

Diğer adam bir süre sessiz kalır. Bu sessizlik, önünde duran adamı bir anda ve olabildiğince vahşice parçalamamak için gerekli sükunet arayışından mı, yoksa muhatabının bu kadar aptal olabileceğine inanamayışından dolayı mı olduğu tam olarak kestirilemez.. Neden sonra, “Ne kadar ahmak olduğuna bir türlü karar veremiyorum zira her ağzını açtığında yeni bir tavan belirliyorsun..”, der.

Birinci adamın yüzü kararır.

“Ben size gerekli bilgileri verdim. Siz bunları doğru değerlendiremediyseniz, bu benim suçum değil. Beni ilgilendiren tek şey, kız! —ve anladığım kadarıyla da o hala hayatta!”, der birinci adam.

“Senin verdiğin bilgilere göre kızın yanında sadece bir tapınak süprüntüsü olacaktı. Adam yetkin bir tapınak koruyucusu..”, diye gizler diğer adam hissettiği hiddeti.

“Koruyucuymuş..!”, diye neredeyse tükürür kara cübbeler içindeki adam horlayarak. “Burası Arashkan gibi büyük ve muhteşem bir şehir değil. Can sıkıcı, basit bir kasaba.. Tapınak dedikleri o yerdekilerin hepsi de birer şarlatan. Hiçbirinde gerçek bir güç yok. Olsaydı neden böylesi köhne bir ahırda dursunlar ki?”

“..Diğerleri de basit birer eğlenti paryası değiller.”, diye devam eder, diğer adam. “Tam teşkilatlı bir Orken baskınından kurtuldular. Dahası baskını tersine çevirip Orkenlerin hepsini öldürmeyi de başardılar.. ve şövalye de aralarında değildi!”, diye imalı bir şekilde ekler. Sesinde çok hafif bir gıcırtı belirmeye başlamıştır ancak muhatabı bu ipucunu da kaçırır.

“Şans. Başka bir açıklaması olamaz. Karalar içinde dolaşıp kendisini bi bok sanan bi şarap sirkesi, salak bi çocuk ve bi avuç fahişe! Bence sen bu Orkenleri gözünde fazla büyütüyorsun.. Dediğim gibi, size gerekli olan her şeyi söyledim ve bu kadar basit bir şeyi bile halledemediniz.”, der tiksintiyle birinci adam.

Diğer adam yine sessizliğine bürünür.

“Sen çok şanslı bir çocuksun.”, der en sonunda.

“Neden?”

“Seni bu iş bitince öldürecektim. Ama şimdi öldürmeye karar verdim..”, der diğer adam sakince.

“Buna cüret edemezsin! Babam bunu duyarsa seni mahveder!”, diye hafif bir panikle sesi incelmiş bir şekilde konuşur cübbeli adam.

“Baban.. baban bir hiç! Sen ise onun başına gelebilecek en büyük cezasın!”, der diğer adam yine sakince ama bu sefer sükuneti, barındırdığı hiddeti hiçbir şekilde gizlemez.

“Bak. Sana istediğiniz her şeyi verdim. Lanet olsun, isimlerini bile yazdım! Kimin ne zaman nereye gideceğini de söyledim. Sizden sadece o kızı halletmenizi istedim o kadar. Neden toplu saldırmadınız ki?”

“O kız, kendisini de, izlerini de saklamayı çok iyi biliyor. Yapılabilecek tek şey, ufak grupları geçecekleri olası noktalara yerleştirmek ve pusuya yatmak. Buna rağmen beş pusuyu da alt etmeyi başardı.. o ve yanında ki ‘tapınak süprüntüsü’.. ve birileri bundan hiç hoşnut değil. İddia ettiğin gibi de hepsinin isimlerini yada nereden geldikleri bilgisini de bize söyleyemedin. Kızlardan ikisinin kimlikleri de, ne oldukları da, nereden geldikleri de hala belli değil. Aralarında bir elf prensesi olduğunu bile bilmiyordun! Sırf onun ele geçirilmesi bile bizim için muhteşem bir fırsat olurdu. Ama senin beceriksizliğin yüzünden şövalye gibi o da elimizden kaçtı. Dahası, tapınak koruyucusunun elflere neden gittiğini hala bilmiyoruz ve sen de bu konuda bize yardımcı olamadın. Bizim için kıymetin kalmadı artık..”, der ve karanlıkta bir çeliğin yavaşça kınından, iç titreten sıyrılma sesi gelir.

“Ne yapıyorsun? Size bildiğim her şeyi söyledim. Şırfıntı, bir prenses ise noolmuş yani?! Adam ise elflere Orkenler hakkında bilgi vermek ve yeni kurmakta oldukları köylerinin müdafaası için koruyucu tılsım teknikleri öğretmek için gitti. Bu tılsımlar sayesinde Orkenler köylerine bir daha gelirse hem köyleri uyarılmış olacak, hemde köylerini koruyabilecek!”, diye iyice tizleşmiş bir sesle konuşur birinci adam.

“Bunu daha önce belirtmemiştin! Öyle görünüyor ki bugün de yaşayacaksın!”, der diğer adam karanlık bir sesle ve çelik, tekrar kınına girer. “Şunu unutma; SEN BİZE GELDİN! Ve sevgilini öldürmemizi sen istedin. Karşılığında para bile istemedik. Sadece bilgi istedik senden.”, diye ilk defa içi ölümcül bir tehditle hırıldar diğer adam.

“O kaltak benim sevgilim değil!”, diye tıslar birinci adam büyük bir kinle.

“..ve bu da bizim umurumuzda değil. Bir dahaki buluşmamızda bize yeni bilgiler getirsen iyi olur genç adam yoksa o kız yanlışlıkla, Orkenlerin neden ona saldırıp durduğunu öğreniverir!”, der ve önünde duran adamın cevabını beklemeden arkasını döner ve karanlıkta kendini kaybettirir.

✱ ✱ ✱

Cübbeli genç uzun süre tek başına kuytu yerinde kaynar durur. Neden sonra hararetle “Bok herif!”, diye giden, diğer adamın istikamete doğru tükürür ve dramatik hareketlerle Serenity Home kasabasının üç katlı evleri arasında kendisi de kaybolur.


 

book 01 books dungeons and dragons duygusal karakter analizi komedi modül serenity home tarihçe the plot thickens Whispers; A Cabal

A Bard’s Tale X
“Dorin’s Day”

A Bard’s Tale X
“Dorin’s Day”

Timeline:

Dış görünüşler aldatıcı olabilir. Toplum bizim dış görünüşümüze bakar ve ona göre bir fiyat ve bir de rol belirler.. Ve genelde de bu rolün gerçekte bize uygun olup olmadığı ile ilgilenmez.

Bazen toplumsal kalıplar bizi hiç istemediğimiz şekillere sokar. Ama en sonunda tercihi yapan bizizdir ve yaptığımız tercihlerin sonuçlarını da üstlenmemiz gerekir.

Bu, bir çocuğun kendisine biçilen rolün içine sıkıştırılmasına karşı verdiği farkındasız itirazın hikayesidir..

Bu hikaye, Serenity Home yangınından dört, dört buçuk yıl önce başlar ve hem daha gerisini, hem de daha ilerisini kapsar.

 

 

Omuzunda ki o iz ne?”

Genç adam soruyu duymasıyla kendisini, kıyısında yıkandığı büyük Arashkan gölünün dibinde bulması bir olur. Panik içerisinde suyun yüzeyine tepinerek çıkar ve ağzına, burnuna ve boğazına kaçan suları zorlukla ve boğuk öksürüklerle temizler.

Kıpkırmızı olmuş yüzünü, istifini bozmamaya çalışarak gizler. Genç adam, burnuna kadar suyun içinde öylece durur.

Yavaşça sesin geldiği yöne döner ve “Ummm.. hangi iz?, diye sorar.

“Özür dilerim. Seni irkiltmek istememiştim.”, der yumuşak sesiyle, gölün kıyısında duran kız.

“Sorun değil. Sadece roller biraz yanlış oldu.”, diye mırıldanır.

“Anlayamadım..”, der genç kız.

Udoorin, sadece bir kaç kulaç ilerisinde, suyun yanında çömelmiş kıza bakar. Kızı ilk gördüğü günden beri ondan gözlerini alamamış olması, her nasılsa onda yeni yeni fark ettiği ayrıntılardan hiçbir şey eksiltmemiştir. Onu ilk gördüğünde fark ettiği şey gözleri olmuştu. Gözleri ve gözlerinin rengi.. ve şekli.. ve o gözleri süsleyen kirpiklerinin ne kadar uzun olduğu.. ve o gözlerin ardında yanan ateşi. Udoorin, o sırada kızın gözlerinde gizlenmiş ateşin sebebini bilmiyor olsa da yine de fark etmişti işte..

Sonra onun ince, çok hafif çilli burnunu ve minik, kırmızı ağzını..

Seri cinayet silsilesi gibi bunları —ve daha fazlasını— ard arda fark etmiş ve elinde savurduğu baltayı bir anda savurmaktan vaz geçmiş ve öylece kız baka kalmıştı..

O günden sonra kızın görünüşünde, duruşunda, davranışlarında, duygu ve düşüncelerinde fark ettiği ayrıntılar git gide artmış ve Udoorin’in bunların listesini tuttuğu zihinsel defterini çoktan doldurmuş, şu anda ise mutlu bir şekilde on dördüncü koçandadır!

Udoorin bu sefer kızın siyah, kuzguni saçını her zamanki gibi örmediğini, hafif dağınık bıraktığını fark etmiştir —ki bu onu biraz şaşırtır zira kız asla düzgün olmayacak şekilde giyinmemiş ve davranmamıştır. Saçları da her zaman, büyülüymüş gibi ‘düzgün’dür. Bununla beraber, kızın ‘hafif dağınık’ halini takdir etmekten de kendisini alamaz.

Udoorin’in gözünde bu kızın her hali güzeldir.

“Umm.. normalde kızlar gölde yıkanırken, erkekler yanlışlıkla onlara tesadüf eder.. ‘Roller yanlış oldu’ derken bunu kastetmiştim.”, diye lafı biraz ağzında geveleyerek açıklar.

“Ben.. ben özür dilerim. Gidebilirim.. rahatsız olduysan.”, diye kız da biraz geveler lafı ağzında.

“Hayır. Lütfen gitme.. Yani.. kalma da.. yani.. kalma ama gitme de!”, diye tamamen afallar ve zihninde Aager’in ağzından kendisini “Avanaksın olm sen. Tam bi avanak!”, diye azarlar.

“Ben.. yanlışlıkla gelmedim aslında.”, diye hızlı bir şekilde itiraf eder Lorna.

Udoorin kıza öylece bakar.

“Yaralarını merak ettim ve belki bir şeye ihtiyacın olur diye düşündüm.”, der kız ve ne kadar kötü bir yalancı olduğunu ortaya koymuş olur. “..ve üzerinde zırhın da yok, silahların da.” diye gevelemeye devam eder ve kendi yüzü de kızarmaya başlar.

Udoorin daha da hayretle kıza bakar.

“Beni korumak için geldin..”, diye hayretini de, hayranlığını da, mutluluğunu da gizleyemez.

“Lady kimsenin yalnız dolaşmasını doğru bulmuyor. Ama kimse senin yalnız olup olmadığınla pek ilgilenmiyor..”, diye tamamen kızarmış bir yüzle cevap verir kız.

“Ummm.. Neredeyse iki haftadır yollardayız. Sim Town’a kokarak girmek istemedim..”, der. Sonra işin gerçeğini itiraf eder.

“Aslında Lady koktuğumu ve gidip yıkansam iyi olacağını, yoksa hayatımın geri kalanını yalnız geçireceğimle alakalı bazı tehditler savurdu!”, diye dürüstçe mırıldanır Udoorin. “Umm.. Yıkanmak istiyorsan gelebilirsin..”, diye önerir.. Genç adam bir anda söylediği şeye ayılır ve daha da kızarmış bir yüzle kekeleyerek ekler “Yani.. ben çıkabilirim.”, diye kızı kurtaracağına, kendisini de, onu da daha da batırır.

“Ben.. biz.. kızlar sonra.. akşam halledeceğiz. Sen keyfine bak!”, der Lorna ve o da genç adamı, kendisiyle beraber suda boğar..

Bir an ikiside öylece bakakalırlar.

Neden sonra Udoorin boğazını temizler, kız da ayılır gibi “Omuzundaki iz..”, diye tekrar sorar.

“Ummm..”, diye utanarak takılır Udoorin zira o izin anısını hatırlamak istemediği gibi, ize en başta sebep olan ve olayı tetikleyen şeyi söylemesi halinde, hemen ilerisinde, suyun kıyısında duran kızın üzerinde oluşturabileceği yanlış izlenimi de düşünür.

Udoorin bu kıza deli gibi vurulmuş olduğunun açık bir şekilde farkındadır. Ve ona yalan söylemek gibi bir şeyi asla yapmayacağına o an karar verir.

“Bu.. bu bir ısırık izi..”, der sessizce.

Lorna’nın iki kaşıda havaya kalkar ve hayretle “Isırık izi mi? Ne ısırdı seni?”, diye sorar.

“Umm.. Bremorel! Bir de bacağımın arkasında var. O da Laila’ya ait!”

A Bard’s Tale VIII, “Aager”

(alıntı.. aslı için bkz. Hikaye: A Bard’s Tale VIII, “Aager”)

Serenity Home kasabasının karakol binasında bir grup güvenlik görevlisi toplanmış, esas duruşta şerifin gelmesini beklemektedirler. Aralarından geniş omuzlu, uzun boylu bir çocuk, rahat bir şekilde duvara yaslanmış olan Aager’i fark eder. Sırasından ayrılır ve ona doğru yaklaşır. Tanımadığı bu adamın önünde dikilir, çatık kaşlarıyla ona pis bakışlar atar ve kaslarını şişirir.

Gürlü sesiyle “Sen de kimsin ve burada ne işin var?”, diye bela arayan bir üslupla önünde duran adama hırlar.

Aager hiçbir şey söylemeden iri gence bakar.

Genç, kendisinin kale alınmayışından hiç hoşlanmaz.

“Sana söylüyo—” Genç adam gerisini getiremez çünkü bir anda kendisini yerde bulur ve ne diyeceğini de hatırlamaz ama başında oluşmuş devasa bir ağrı ile olduğu yerde inlemeye başlar. Aager’in hangi ara belindeki copu çıkarıp kullandığını kimse görmez.. Bütün görevliler oldukları yerde kala kalmışlardır.

Karakol binasının kapısı açılır ve “Günaydın beyler.. “, diyerek şerif içeri girer..

..ve yerde yatan genci fark eder. Bir bakışta ne olduğunu anlar. Yüzünde keyifli bir ifade belirir ve yerde inleyen çocuğa yaklaşarak “Aaa..! Demek çoktan tanıştınız..”, der. Sonra diğerlerine döner ve “..ama bilmeyenler için, bu bey ‘Efendi Aager’. Kendisi bu sabah itibariyle benim sağ kolum oldu..”, der. Sonra Aager’e döner ve yerde yatan genci işaret ederek, “Bu da Udoorin. Kendisi oğlum olur. Sorumlulukların arasında, onu adam etmek de var. Deyim yerindeyse ‘eti senin, kemikleri benim. Bol şans!”

Aager sevimsiz bir ifadeyle yerde yatmış, kırılmış kafasını inleyerek tutan çocuğa yaklaşır ve onu adam etmeye başlar;

“Bir: sana müsaade edilmeden sırandan ayrılmayacaksın.. İki: kuşkulandığın birine cop mesafesinden daha yakında durmayacaksın.. Üç:  her kim olursa olsun, muhatabına her zaman ‘bayım’, ‘hanımefendi’ yada en azından ‘efendim’ diye hitap edeceksin.. Dört: ısıracaksan, havlamayacaksın. Aslına bakılırsa, hiçbir zaman havlamayacaksın! Beş: ölmediğin sürece yerde yatmayacaksın çünkü yerde yatarsan ölürsün..!”

Ayağa kalk Udoorin!” *, diye hırlar karalar içindeki adam.

“Eveet beyler, biz kendi işimize bakalım. Herkes bugünkü nöbet yerini biliyor sanırım.”, der şerif ve adamlarıyla karakol binasından ayrılır.

“..Sana ayağa kalkmanı söyledim genç adam!”, diye emrini tekrarlar Aager acımasızca.

“..Ka.. Kafamı kırdın kahrolasıca!”, diye inler yerde yatan genç.

Aager hiç sektirmez ve belinden çektiği copu tekrar gencin tepesine indirir. Genç bir çığlık atar ve yarılmış alnını tutar.

“Kahrolasıca ‘efendim‘!, diye düzeltir Aager ve “Ayağa kalk!”, diye tıslar yine.

Genç, zorlukla ayağa kalkmaya çalışır ama başına yediği iki darbeden sonra bu sadece gözlerinin kararmasına sebep olur ve olduğu yere yığılır. Kendinden geçmeden önce duyduğu son şey, karalar içindeki adamın “Sen öldün!”, diyen acımasız hırıltısı olur.

Bunu takip eden günlerde, Aager’in kimliği olmasa da, şerifin oğlunun kafasını kırdığı haberi yayılır. Karalar içindeki adam, bir orman yangını gibi çöker Serenity Home kasabasına. Ne zaman, nerede peydah olacağı asla kestirilemez, ancak iş kasabanın güvenliği ile ilgili olan her yerde ortaya çıkar ve kafası kırılan ilk kişi genç Udoorin olsa da, son kişi olmayacaktır. Belediye konsül üyeleri bu durumdan tedirgin olsalar da, Başkan Arthandos Yuleman ve Şerif Standorin geri adım atmazlar. Uzun toplantılar ve konuşmalardan sonra şerif söz alır.

“Beyler.. Serenity Home çok uzun yüz yıllardır bir köy ve bir kasaba olmaya alışmış durumda. Ancak bir şehir olmak istiyorsak, bazı alışkanlıklarımızın değişmesi lazım. Artık bir köylü gibi değil, bir şehirli gibi olaylara bakmamız gerekiyor ve açıkçası ‘eski güzel günler’i yad ederek bunu başaramayız. Oluşabilecek sorunlara şimdiden çözümler bulmuş olmamız gerekiyor. Oluştuktan sonra ‘yama işi’ bir kasaba için tatmin edici olsa da, bir şehir için yeterli olmaz. Etki alanımız Durkahan şehrinden Drashan’a, Rook Dağlarından, neredeyse Endless Watch’a kadar uzanıyor. Sizler bir şehrin idaresi için kendinizi hazırlamalısınız. Bizler de büyük bir şehrin güvenliği için uğraşıyor olacağız zira küçük düşünme zamanı sona erdi ve artık öyle bir lüksümüz de yok! “

Bu konuşma, bazı kırıntılar dışında Yuleman ve birçok konsül üyesince büyük destek görür. Buna Serenity Home Tapınak Baş Korucusu Demos Lightshand’den de destek gelince, işler bir anda hız kazanır ve Efendi Aager’in her yerde sessiz varlığı hissedilir. İşe, bütün ayrıntılarıyla kasabayı ve son otuz yılda adı kayda değer herkes hakkında bilgi edinerek başlar. Sonra kasabanın sınırlı muhafızlarının sayılarını kademeli bir şekilde arttırır ve sıfırdan eğitimleri için Elder Hills ve Scowling Hills’den özel eğitmenler getirtir. Kasabaya bağlı izcilerle olan kopuk ve gelişigüzel iletişimi bir standarta oturtur. Sonra da Ritüel Forest, Dim Woods, Oger’s Foot, Rook Mountains, Themalsar Harabeleri, Elder Hills, Scowling Hills, Silent Hills ve Tinker Hills hakkında ayrıntılı ve güncel bilgi için izcileri bu bölgelere gönderir ve gelen yeni bilgiler ışığında kasaba için oluşabilecek potansiyel tehlikeleri tespit eder.

Efendi Aager, yaptığı tespitlerle tatmin olup yerinde oturmaz. Bir yandan, aralarında uyanık ve eğitimli olanlardan birkaç kasaba muhafızını kendi idaresine kaydırır ve onları eğitirken, bir yandan da izcilerden aldığı bilgiler doğrultusunda yaptığı tehdit değerlendirmeleri sonucunda, söz konusu tehlikelerin ortadan kaldırılmaları için harekete geçer.

İlk operasyonu, Dim Woods’da uzun yıllar sorun oluşturan kurtlar ve ortadan kaybolan kadın ve kızlarla ilgili olur. Onun idare ettiği operasyon, Laila ve Morel adındaki iki genç izci kızın varlığı ile beklenmedik bir başarıyla sonuçlanır. Aager geri döndüğünde hazırlayacağı raporda bu operasyonu

 

Operasyon Kodu: Dim Woods — 001

“Dim Woods Kurt Kapanı Operasyonu”

“Bane’s Song Operasyonu”

BAŞARIYLA TAMAMLANDI

 

..olarak kayda geçecektir.

Yine mi?!”, diye homurdanır genç Udoorin yatağından. “Daha gün doğmadı bile. Bu ne hergün hergün!”

Udoorin son üç aydır olduğu gibi, yine odasının camının altında gelen bir tıkırtıya uyanmıştır.

“Milletin camını sevgilisi tıklatır, benimkine ise manyağın teki musallat oldu!”, der asabi bir şekilde. Sonra yorganını üstünden savurur, seri hareketlerle üstüne bir şeyler geçirir, darma dağınık odasının kapısını çeker, ardından hışımla çarpar ve dışarı çıkar.

“Yatağını paylaştığın biri mi var?”, diye hırıltılı sesiyle sorar, siyahlar içinde genç Udoorin’i bekleyen adam.

Udoorin durur..

Sonra, “Hayır yok! Olsaydı bunu sen biliyor olurdun zaten.”, diye söylenir Udoorin.

“Senin özel hayatın beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren senin mesleki hayatın..”, der Aager, üzerine alınmadan.

“Neden soruyorsun o zaman?”, diye nezaketsiz bir şekilde sorar genç adam.

“Her sabah odanın kapısını çarptığını duyuyorum. Boş bir odanın kapısını dramatik bir şekilde her sabah çarpıyor olmandaki ahmaklığa bir anlam veremediğim için soruyorum.”, der Aager, hafif omuzlarını silkerek.

“Sana çarpıyorum!”, diye dikleşir Udoorin.

“Aaaa.. ben odada yokken bana kapı çarpıyorsun. Cesursun genç Udoorin.”, diye sevimsiz bir şekilde sırıtır Aager, genç adama. “En azından ‘Kim o?!’ diye kafanı pencereden ahmakça bir şekilde dışarı uzatmıyorsun artık. On altıncı defa gırtlağını kestikten sonra bunu yapmayı bırakmış olman da bir başarı sanırım.. Hazırsan başlayabilirsin. Üç tur.. Bulman gereken üç şey var. Her biri, bir sonrakinin yeri hakkında ipucu barındırıyor.”

ÜÇ TUR MU?“, diye neredeyse haykırır Udoorin zira ‘tur’lardan her biri kasabanın etrafında tam bir tur koşmaya tekabül etmektedir. Yemiyormuş gibi bir kaç gün önce de adam, geceden sakladığı bir şeyleri bulması gibi saçma sapan yeni bir oyun icat etmiştir!

“Üç tur mu, ‘efendim‘!”, diye düzeltir Aager sessizce.

“Üç tur mu, EFENDİM?!“, diye isyanını yineler genç adam, ne var ki işin içine ‘efendim‘ girince istediği vurgu, hışmını kaybeder.

“Üç tur genç Udoorin. Başlasan iyi olur zira üç saatin var..”, der Aager.

“Lanet olsun.. Başınıza karga işeyesiceler!”, diye en son duyduğu küfrü savurur Udoorin.

“Lanet olsun, başınıza kargalar işesin, ‘efendim‘!”, diye onu da düzeltir Aager.

Genç adam koşmaya başlar ve kasabanın, Serenity Irmağına bakan çıkışına doğru, evlerin arasından kaybolunca, çocuğun çıktığı evin kapısı açılır ve ardından şerif belirir.

“Hiçbir gelişme göremiyorum.”, der sakince. Ama adamın fena halde üzgün olduğu bellidir.

“Neden öyle düşünüyorsunuz?, diye sorar Aager, şerife.

“Annesini kaybettikten sonra böyle oldu. Hiçbir şeye karşı ilgisi olmayan, tamamen umarsız çocuğun birine dönüştü. Ne yaptıysam günübirlik ilgi dışında kalıcı bir alaka oluşturamadım onda.”, diye sessizce kaynar şerif.

“Sorun da bu efendim.”, der Aager şerife.

“Ne gibi?”

“Ona acıyıp duruyorsunuz. Siz ona acıdığınız sürece de o değişmeyecek. Sizin acımanızın ona faydası değil, zararı dokunuyor. Ama üzülmeyin. Ben ona acımayacağım çünkü hayatımda kimse bana acımadı. Öyle ki, sorarlarsa tarif edemeyeceğim belki de tek şey budur.. Genç Udoorin benden yeterince acı çekince, hayatında ilk kez bir amacı olacak. Doğru seçilmiş bir amaç olmayacak bu belki ama, yine de onun için gerçek bir amaç olacak.. ve muhtemelen beni öldürmeye çalışacak!”, diye konuşur Aager.

Şerif, önünde duran adama hayretle bakar.

“Gerçek nefret bir günde oluşmaz. Zamana ihtiyaç duyar. Nefretin ne olduğunu bilmeyen biri, sevginin de gerçekte ne olduğunu bilmez — kıymetini de..”, der Aager kati bir sesle.

Şerifin gözleri kısılır ve sessizce “Sen nefreti çok iyi biliyor gibisin..”, der ona.

“Evet.. Çok iyi bilirim..”, der hırıltılı sesiyle Aager.

“Kimdi.. çok sevdiğin..?”, diye her şeyi bir anda anlamış bir şekilde sorar şerif.

Uzun bir süre cevap vermez Aager.

Neden sonra, “Kız kardeşim..”, diye fısıldar..

✱ ✱ ✱

Aager tahmininde doğru çıkar.

Karakoldaki ilk karşılaşmalarının üzerinden beş ay kadar geçmiştir ve Udoorin artık bu adamdan nefret etmektedir. Ve farkında olmadan onu devamlı gözleriyle takip etmeye başlar. Aager nereye giderse genç Udoorin, yanan gözlerle onun peşindedir ve zamanla adamın sabit bir güzergahı olduğunu fark eder.

Udoorin’in zihninde yavaş yavaş bir plan oluşmaya başlar. Plan hiç de çetrefilli bir plan değildir. İki arkadaşıyla buluşacak ve Aager’in evine dönerken kullandığı güzergahta uygun, kuytu bir noktada pusuda bekleyecekler ve adam geçerken Udoorin adamı yakalayacak, diğer ikisi de ellerindeki sopalarla adamın kaşını gözünü —ve neresine gelirse— yaracaklardı..

Udoorin, arkadaşlarıyla karanlıkta, sabırla Aager’in gelmesini bekler.

 

..ama Aager gelmez.

 

Genç Udoorin’in ısrarı üzerine iki saat daha bekledikten sonra arkadaşlarının canı sıkılır ve kalkıp giderler. Kendi canı da fena halde sıkılmış bir şekilde Udoorin’de evinin yolunu tutar. Karanlıkta biri “Sen öldün!”, der ve Udoorin kafasına yediği bir cop darbesiyle yere yığılır. Ertesi gün karakolda uyanır. Uyandığında karşı hücrede arkadaşlarını da, kafaları yarılmış bir şekilde bulur!

“Sanırım bugün yapacağın altı tur, yaptığın planın nerelerinde eksik ve hatalar olduğunu düşünmen için yeterli olacaktır. Dört saatin var!”, der Aager hırıltılı sesiyle.

✱ ✱ ✱

Bu olayı takip eden aylarda Aager, genç Udoorin’i sonuna kadar zorlar. Udoorin, kasabanın etrafında o kadar çok defa koşmuştur ki, o bölgeyi avucunun içi gibi bilecektir. Bunun yanı sıra babasının zoruyla kılıç eğitimlerini de almaya başlar, ancak çocuğun kılıca karşı hiçbir ilgisi olmaz. O sadece eline geçirdiği baltaları savurup bir şeyleri ikiye, üçe.. yada altıya bölmeyi tercih eder. Parçalar ne kadar çok ve ufaksa genç Udoorin’de o kadar mutludur.

Aager, Udoorin’in silah tercihi konusunda tarafsız kalır. Ona göre her silah, sadece birer silahtır. Kullanan iyi ise ölümcül, değilse ölü bir adamın yanında duran atıl bir nesnedir, o kadar.

Udoorin babası için kılıç kullanmayı öğrense de, babasına rağmen savaş baltalarını kullanmayı daha iyi öğrenir ve bununla beraber Efendi Aager’e karşı kendisini daha da cesur hisseder. Acı bir şekilde cesaretini ona karşı sınar ve cesaretin yalnız başına yeterli olmadığını en sonunda anlar. Udoorin, Aager’den gerçek anlamda nefret eder. Ondan ve onun her “Sen öldün!”, deyişinden..

Genç Udoorin on yedi yaşına bastığında Efendi Aager’le iletişimi değişmese de, ona bakış açısı tamamen değişecektir.

Oraya bir operasyon yapmamız şart”, der Efendi Aager.

O gün karakolda toplanmış Belediye Başkanı Yuleman, Şerif Standorin, tapınak temsilcisi olarak gönderilen Lady Magella adındaki, ciddi bakışları olan bir dişi dwarf, İzce Efendileri Davien ve Moorat ve onların en yetkin öğrencileri Laila ve Bremorel bulunmaktadırlar. O güne kadar Rituel Forest’daki Oger’s Foot’da yaşayan ogrelerle genelde huzursuz da olsa bir barış olmasına rağmen, bir ay kadar önce, aralarından azılı bir tanesi çıkmış ve önüne çıkan herkesi öldürmüş olduğu haberi alınması sonrasında, yakalanması için gönderilen İzci Efendileri Davien ve Moorat, ogre’i lanetli Themalsar harabelerinin kıyısına kadar takip etmişler, ancak daha ileri gitmemeyi tercih etmişlerdir zira kendisine Ogre Prinsh Cabot adını veren dev yaratık, ogre ve gnoll takipçileriyle beraber harabelere girmiş ve orada saklanmıştır.

“O harabeler sınırlarımızın çok dışında.”, der Yuleman, sessizce.

“O harabeler sınır tanımaz..”, der şerif burnundan soluyarak. Belli ki bu tartışmayı Yuleman ile daha önce defalarca yapmıştır.

“Haklısınız, şerif.”, diye alttan alır bir sesle konuşur belediye başkanı. “Ne var ki, o lanetli yer için ne bir kaynağımız var, ne de gönderebileceğimiz birileri.”

“Davien? Moorat?”, diye iki izci efendisine de bakar şerif, umutla.

“Zor olacak. Ama gerekiyorsa giderim—”, diye başlar Davien ama Moorat onun sözünü keser.

“Hayır. İkimiz de gitsek, hatta şerif bile gelse bu yeterli olmaz.”, der kati bir şekilde.

“Nereden biliyorsun?”, diye sorar biraz alınmış bir şekilde şerif.

“Bu basit bir matematik meselesi. Onlardan çok var. Bizden yok!”, diye omuzlarını silker, Moorat.

“Efendi Demos ne düşünüyorlar bu konuda?”, diye sorar şerif, dişi dwarf’a.

“Tapınak alınacak karara destek verecek ve elinden geleni yapacaktır.”, diye fevkalade politik, bir o kadar da muallak bir cevap verir Lady Magella.

Şerif kaşlarını çatar.

Moorat ‘fırk’lar.

Yuleman gülümsemesini bir elinin arkasında saklarken, Davien kahkahayı basar.

“Demos, ardında sizin kadar yetenekli bir tapınak koruyucusu bırakacağından eminim içi rahat olacaktır.”, diye yüzü kararmış ve iğneli bir şekilde konuşur şerif.

Efendi Demos’un, benim yeteneklerime ihtiyaç duymamanız için daha çok uzun yıllar yaşamasını diliyorum, şerif. Ne var ki İzci Efendi Moorat söylediklerinde haklı. Bu basit bir matematik meselesi. Denklemin diğer yanına yeterince ağırlık bulabilirseniz, gerekli olanın yapılması için ben şahsen geleceğim.”, der Lady ciddi ifadesinden hiçbir ödün vermeden.

Şerifin yüzü biraz daha kararır ama samimi bir sesle “Affınıza sığınıyorum Lady’im.”, der ve Aager’e döner “Themalsar Operasyonu için şimdilik beklememiz gerekiyor sanırım.”

“Belki de olaya bir başka açıdan yaklaşmalısınız, şerif”, der Lady Magella.

Şerif kaşlarını kaldırır ve “Ne gibi?”, diye sorar.

“Themalsar harabeleri için şu anda yapılabilecek pek bir şey yok. Ama aynı şey Oger’s Foot ogerleri için geçerli değil. Böyle bir şeyden cesaretlenip bir başka ogre’in de benzer bir çıkış yapmasını engelleyebilirsiniz. Themalsar’a gidemeyebilirsiniz, ama Oger’s Foot’a gizli bir baskın yaparak gerekli göz dağını verebilirsiniz. Hiç olmazsa bu şekilde, Cabot’un onlardan alabileceği olası destekleri de engellemiş olursunuz.”, diye aynı ciddi tavırla önerir Lady.

Şerif, Davien’e bakar.

Davien, Moorat’e bakar.

Moorat, Yuleman’e, o da geri şerife bakar..

Hepsi birden sırıtır.

“Hanımefendi..”, der şerif ve Lady Magella’nın önünde eğilir. “..Bilgeliğinizle yolumuzu aydınlattınız. EFENDİ Demos ardında sizin kadar bilge bir tapınak koruyucusu bırakacağından gerçekten içi rahat olacaktır.”, diye sırıtır.

✱ ✱ ✱

Kasaba sana emanet.”, der şerif. “Biz sadece bir hafta on gün olmayacağız.”

“Yada hepten gelemeyebilirsiniz de! Neden ben de gidemiyorum sizinle? Bremorel ilk operasyonuna, on beş yaşında katılmıştı.”, der acı bir şekilde Udoorin.

“İzci Morel, on iki yaşında eğitimine başladı. Ve yanında Kıdemli İzci Laila vardı ve o da kuzeninden neredeyse üç yıl önce eğitime başlamıştı. Sen daha ikinci yılında bile değilsin. Dahası, ikisi de Dim Woods’da doğdular. İkisi de ormancı çocukları”, diye nazikçe hatırlatır şerif, oğluna.

“Tamam yaa.. bacak kadar bir kıza güvendiğin kadar bana güvenmiyorsun..”, diye kapkara bir yüz ifadesiyle evden ayrılır Udoorin.

Şerif, derin bir iç çeker. Rahmetli eşi Limnia’yı kaybettiği günden beri onu her gün özlemiştir. Ama ona en çok böyle günlerde ihtiyaç duymuştur..

✱ ✱ ✱

Serenity Home kasabası boşalmış gibidir. En azından Udoorin’e öyle gelir zira babası, İzci Efendileri Davien ve Moorat, Efendi Aager ve hatta olabildiğince az yüzleşmeye çalıştığı Lady Magella’nın bile olmayışı, bir anda genç Udoorin’i başıboş bırakılmış hissini verir. Ancak Udoorin eskisi gibi boş bulduğu anlarda yaptığı gibi arkadaşlarıyla gidip takılmaz. Bu düşünce her nedense ona keyif bile vermez. Onun yerine yüzünde ciddi bir ifadeyle kasabanın girişini ve sekiz ayrı vardiye noktalarını teker teker ziyaret edip, muhafızların işlerini doğru yaptıklarından emin olur. Sonra Belediye Binasını ziyaret edip, babasının yokluğunda herhangi bir şeye ihtiyaç duyulması halinde kendilerini çağırmaktan çekinmemeleri konusunda bilgi vermek için Yuleman’i ziyaret eder. Ardından tapınağa uğrar ve yanlışlıkla arkadaş olduğu Thomas’ı ziyaret eder. Thoması’ı yığınla kitabın ortasında buluşuna şaşırmaz. Ne var ki, okuduğu kitapların belirgin bir kısmının savaş ve savaş taktikleri hakkında oluşlarına çok şaşırır.

“Nedir bunlar?”, diye sorar ona Udoorin.

“Tapınağımızda ‘ışık’ ve ‘hayat’ı temsil eden iki yetkin muhafız var; Efendi Demos ve Lady Magella. Ancak ‘savaş ve taktikleri’ üzerine hiçbir temsilcimiz yok. Bu boşluğu kapatmaya karar verdim.”

Udoorin buna şaşırır. “Tapınağın savaşla ilgilendiğini bilmiyordum”, der.

“Tapınağımız hayatın her safhasıyla ilgilenir. Ve bu da sadece olan şeylerin sonuçlarını avutmakla sınırlı olmamalı. Bir yarayı iyileştirmek, yada bir yetime bakmak bizim görevimiz. Ama ben, yaranın yada yetimin en başta oluşmasını engellemek taraftarıyım..”, der Thomas ciddi bir sesle.

Udoorin ‘fırk’lar.

“Efendi Aager gibi konuştun..”, der.

“Ne gibi?”, diye merak eder Thomas.

“Herkese ‘efendim, bayım yada hanımefendi’, diye hitap edeceksin. Kimseye cop mesafesinden daha yakında durmayacaksın. Yere düşersen, ölmediysen yerde kalmayacasın. Karşındakinin kafasını kırsan bile bunu saygılı bir şekilde yapacaksın..”, der Udoorin, Aager’in hırıltılı sesini taklit ederek.

“Aaaa.. Efendi Aager çok zeki bir adammış. Dahası, söyledikleri bu kitaplarda okuduklarımla özde aynı. Tek fark, onun söyledikleri kişisel tecrübelerden kaynaklanıyor gibi —ki bu da onun geçmişini düşünürsek normal bir şey.”, der Thomas düşünceli bir şekilde.

“Nasıl yani?”, diye sorar Udoorin zira konuşmasından Thomas’ın, Aager hakkında bildiği bir şeyler olduğu bellidir.

“Herkese ‘efendim’ diye hitap ederek, muhatabına saygı göstermiş, dolayısıyla onu sakinleştirmiş ve bir sorun çıkmasına engel olmuş oluyorsun. Cop mesafesinden uzak kalarak, kendine gelebilecek bir saldırıyı, dolayısıyla bundan dolayı oluşabilecek potansiyel yaralanmaları engellemiş oluyorsun. Yere düştüğünde, yerde kalmayarak da, ölümü engellemiş oluyorsun. Çok mantıklı tavsiyeler.”, diye didaktik bir üslupla açıklar Thomas.

Udoorin, Thomas’a alık alık bakar.

Gerçekte sorduğu şey bu değildir ama Efendi Aager’in yıllardır ona öğretmeye çalıştığı şeyleri inatla öğrenmemeye çalıştığı gibi sebeplerini de merak etmemiştir. Dahası, Aager’in kendisini de hiç merak etmemiştir.

..Ve genç Udoorin hem buna bozulur, hem de utanır. Yıllardır o melanet adama karşı hissettiği nefret dışında, gerçekte onun hakkında hiçbir şey bilmemektedir. Nelerden hoşlandığı, hangi yemekleri tercih ettiği, geçmişi, sevdikleri.. —hiçbir şey!

‘Lanet olsun! Adamın nereden geldiğini bile bilmiyorum!’, diye geçirir aklından.

Nefret ettiği adam ise aynı süre içerisinde onun hakkında bilinebilecek her şeyi öğrenmiş, bütün işi ve gücünün arasında bir de onu eğitmekle uğraşmış, yetmiyormuş gibi onun ilgisini uyandırsın diye saçma salak oyunlar bile icad etmişti..

“Onu sormadım. Ben, Efendi Aager hakkında söylediklerini kastetmiştim.”, der Udoorin canı sıkılmış bir şekilde.

“Aaaa.. Umm.. Bu bilgiler tapınağa ait gizli bilgiler Udoorin. Kimseyle paylaşamam. Ama şu kadarını söyleyebilirim ki, o adamın çektiği acıları, bu kasabadaki bütün yetimleri toplasan içini dolduramaz.”, der Thomas kati bir ifadeyle.

Udoorin olayı hafife alır ve üstünü kapamaya çalışır. “Ve ‘savaş taktiklerinin’ belirli bir kızla herhangi bir alakası yoktur herhalde?!”

Thomas bir anlığına durur. Sonra sessizce “Ona olan ilgimden haberdarsın demek..”, der.

Genç Thomas boy, kilo ve yapı olarak Udoorin’den çok daha eksiktir, ancak Thomas ondan iki yaş daha büyüktür. Ve zamanın çoğunu tapınak yada kütüphanede geçirmiş olması, onu çok daha ağır başlı biri yapmıştır.

“Ona olan umutsuz ilgin, laf arasında geçmedi değil.”, der Udoorin sırıtarak.

Thomas, Udoorin’in mutluluğunu paylaşmaz. “Adımı bile bildiğini sanmıyorum. Ve ben, olduğum salak gibi, ne zaman o çıktığı devriyelerden kasabaya geri dönse, trajik bir vakıa gibi peşine takılıyorum ve ağzımı açıp tek kelime bile edemiyorum. Eminim beni bir tür sapık yada kaçık sanıyordur..”, der içine kapanık bir şekilde.

“Bilmem. Ama sanmam da. Bree’yi rahatsız ediyor olsaydın, EMİN OL seni yine hastanelik ederdi..”, der Udoorin mutlu bir şekilde.

“Bence ona ‘Bree’, diye hitab etmemelisin.”, der Thomas ciddi bir ifadeyle.

“Neden? Bu onun hoşuna gidiyor ve yıllardır da kullanıyor.”, der Udoorin omuzlarını silkerek.

“Hayır. Bu sadece onun geçmişte yaşadıklarının üstünü toprakla örtmesine sebep oluyor.. ve aynı geçmişle yüzleşmesine de engel oluyor. Sen onun yüzeysel halinden dolayı onu cesur sanıyorsun. Evet, o fevkalade cesur bir kız. Ama sandığın sebeplerden dolayı değil. Onun kadar içli bir kızın geçmişinden kaçması yada üstünü örtmesi sağıklı değil!”, der Thomas.

“Bree mi içli bir kız? Eminim biri ona bunu söylese kafasını kırardı..”, der Udoorin gülerek.

“Bu da o kızı ne kadar az tanıdığını gösteriyor. Aç gözlerini biraz ve etrafında olup bitene bak Udoorin. O kızla arkadaş olmana rağmen gerçekte onu ne kadar az tanıyor olman üzücü bir durum. Annenden sonra babanın neler hissettiğini hiç düşündün mü? Efendi Aager’i olduğu kişi yapan geçmişini hiç merak ettin mi? Hiç sorma zahmetinde bulundun mu? Yada herhangi birinin, herhangi bir konu hakkında neler hissettiğini merak ettin mi? Sen iyi birisin Udoorin. Ama bir o kadar da bencilsin. Kaybının sana bir takım özel haklar verdiğini sanıyorsun. İşin aslı, herhangi bir özel hak vermiyor sana.”, der Thomas sert bir şekilde.

Udoorin balyoz yemiş gibi öylece durur. “Bu.. bu biraz ağır olmadı mı? Seni arkadaşım sanıyordum.”, der bozulmuş bir sesle.

“Ben zaten arkadaşınım. Sadece diğer ‘arkadaş’ların gibi sırtını sıvazlamayı reddediyorum. Onlar sen düştüğünde seni kaldırmazlar. Ve arkandan konuşmaktan da geri durmazlar. Sırf kendini iyi hissedesin diye sana yalan söylemem ama arkandan da konuşmam. Yere düştüğünde de seni orada bırakmam.”, der Thomas aynı ciddiyetle.

Bir anda muhabbetin tadı kaçmış gibidir Udoorin için. “Hadi sana kolay gelsin.”, gibi bir şeyler geveler ve tapınaktan ayrılır.

Thomas’la aralarında geçen bu konuşma, gerçekte Udoorin’in ayılmasına sebep olan en belirgin tetikleyici olayların başında yer alıverir. Belirgin olmayanları ise daha sonra fark edecektir.

Bozulmuş bir şekilde tapınağın merdivenlerinden inerken, kasaba girişi bekçilerinden biri ona doğru koşarak gelir.

“Şerif Vekili Udoorin, size ihtiyaç var.”, diye soluk soluğa konuşur bekçi.

‘Şerif Vekili mi? Bu benim için bile yeni..’, diye geçirir içinden Udooorin..

..ve bir anda ayılır.

Babası ‘Kasaba sana emanet’, derken sırf oğlunu teskin etmek için öylesine konuşmamış, gerçekte onu resmi vekili olarak bırakmıştır!

Belli ki bugün genç Udoorin için ayılma.. ve utanma günüdür.

Udoorin, babasının soğukkanlı tavrını taklit ederek “Ne oldu? Özlü bir şekilde anlat.”, der.

“Kasabaya yarım düzine atlı yabancı geldi. Kendilerini tüccar olarak tanıttılar ama atları ve semerleri dışında ellerinde herhangi bir mal yok. Bize, şüpheli herhangi bir şeyle karşılaşmamız halinde size haber vermemiz söylenmişti. Baş bekçi de sizi bulmam için beni gönderdi.”, der adam hala nefes nefese kalmış bir şekilde.

Udoorin’in kaşları çatılır. “Kasabanın herhangi bir ticarethanesine uğradılar mı?”, diye sorar.

“Hayır efendim.”, der bekçi. “Sadece biri Efendi Tinkerdome’a uğradı. Diğerleri kasabayı geziyorlar. Efendim.. bilmiyorum ama bence bunlar tüccar filan değiller. Biraz.. biraz Efendi Aager’e benziyorlar!”

“Karakola git, oradaki bekçileri topla. İkisi handa beklesin. Diğerleri nazikçe bu ‘tüccarlara’, ticaret bölgesi dışında kalan yerlerin yabancılara kapalı olduğunu ve işleri olmadı zamanlarda handa kendilerini rahat ettirebileceklerini söylesinler. Sorun çıkarırlarsa tutuklayın ve hana götürün, karakola değil. Gerçekten tacirlerse, karakola götürülmeleri halinde olay gereğinden fazla büyür.”, diye açıklamalı talimat verir.

Bekçi, Udoorin’e selam verip karakol istikametine doğru koşmaya başlar ve gözden kaybolur.

Udoorin bir an durur. Kasabaya tüccarların gelmesi olağan bir durumdur aslında. Ancak Başkan Yuleman’ın aldığı kararlar doğrultusunda, ziyaretleri kasabanın ticaret bölgesi ve oradaki hanla sınırlıdır. Efendi Aager gibi giyinmiş birilerin kendilerini tüccar olarak tanıtıp sonra kasabayı gezmeleri olayı içine bir ateş düşürür ve sesli bir şekilde küfür eder. Tam ihtiyaç olduğu anda neden babası da, Aager’de olmaz ki kasabada.

Udoorin çıktığı tapınağa tekrar girer ve Thomas’ın kaldığı küçük odasına dalar; “Arkadaşım olduğunu söylerken ciddi miydin?”, diye sorar ona.

“Ben yalan konuşmam. Bunu fark etmiş olmalısın artık Udoorin.”, der Thomas kati bir ifadeyle.

“Silahın var mı?”, diye acil bir sesle sorar Udoorin.

Thomas buna şaşırır. Bir kaşı kalmış bir şekilde “Umm.. zincirli bir gürzüm var. Neler oluyor?”, diye merakla sorar Thomas.

Udoorin, Thomas gibi bir kitap kurdunun zincirli bir gürzü olmasına şaşırır. Thomas önünde duran masadan kalkıp yatağının yanında duran iri sandıktan, neredeyse on altı inçlik bir sapın ucunda uzun bir zincir, zincirin ucunda da elmas dökümlü ağır külçe demiri olan bir gürz çıkartır.

“Oha! Bu ne?!”, diye ünler Udoorin.

“Bu, bir zincirli gürz.”, der Thomas ciddi bir şekilde.

“Zincirli gürzün ne olduğunu biliyorum. Sende ne işi var?!”, diye hayret içerisinde sorar genç adam.

“Ortada bir beraberlik olacaksa, bir denklik de olmalı!”, der muallak bir şekilde Thomas ama daha fazla da bir açıklama getirmez. “Şimdi.. Sorun nedir?”

“Kasabaya bazı yabancılar gelmiş. Senden tek istediğim, arkamı kollaman. Ve o aleti çok zorunlu olmadıkça lütfen kimsenin kafasında kullanmaman!”, der Udoorin ve Thomas’la beraber tapınaktan ayrılırlar.

Gün batımına sadece bir saat kadar kalmıştır. Udoorin, yanında Thomas ve iki bekçi olduğu halde ticaret bölgesindeki hana doğru giderler. Bekçiler, Efendi Tinkerdome ile görüşmeye giden adam dışında diğer beş kişinin handa olduklarını, ancak kendileri hakkında hiçbir bilgi vermediklerini rapor ederler.

Udoorin düşünceli bir şekilde ‘Babam ne yapardı acaba?’, diye geçirir içinden. Sonra ‘Babam burada değil. Önemli olan benim ne yapacağım..’, diye mırıldanarak olayın sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini anlar.

Thomas’la beraber hana gelen Udoorin, hanın penceresinden içeri bakar ve kendisine olayı ilk haber eden bekçinin, ‘adamlar Efendi Aager’e benziyorlar’dan ne kastettiğini daha iyi anlar zira adamların hepsinin siyah, kalın cübbeleri vardır ve kukuletaları çekilmiş bir şekilde yüzlerini gizlemektedirler. Beşi de hanın kapısına yakın bir yerde ve kapıyı da, diğer masaları da görebilecekleri bir açıyla oturmaktadırlar.

“Thomas. Düşüncelerin nedir?”, diye fısıldayarak sorar Udoorin.

Thomas biraz daha pencereden içeridekileri seyreder. Kaşları çatılı bir şekilde “Bu hoşuma gitmedi. Ama neyse ki han boş. Bence tek başına git içeri ve sorgula onları.”, diye geri fısıldar.

“Tek başıma mı?”, diye biraz tedirgin bir şekilde sorar Udoorin.

“Tek başına olduğunda niyetlerini senden korkmaksızın ortaya koyma ihtimalleri daha büyük.”, diye analitik bir sesle cevap verir Thomas. “Biz kapının ve pencerelerin dışında bekliyor olacağız nasıl olsa.”

Udoorin yutkunur. Baltasını yanına almadığı için kendi kendisine lanet eder ama elinde bir baltayla adamların yanına gitmesi halinde onlara baştan yanlış izlenim vermiş olurdu zaten.

Udoorin önce belindeki copu sonra da Aager’den kopya ettiği gibi, çizmesinin içine soktuğu hançerin hala orada olup olmadığını kontrol eder, derin bir nefes alır ve içeri girer.

✱ ✱ ✱

İyi akşamlar beyler.”, diye yaklaşır Udoorin, olabildiğince sevecen bir şekilde ama babasının böyle durumlarda sergilemeyi çok iyi yaptığı ‘nötr gülümseme’ olayını beceremez. “Serenity Home’a hoş geldiniz. Ben şerif vekili Udoorin.”

Masalarında oturan beş adamda hafif bir kıpraşma olur. En yakında oturan bir tanesi temkinli bir ses tonuyla “İyi akşamlar şerif vekili. Size nasıl yardımcı olabiliriz?”, diye hırıltılı, boğuk bir sesle konuşur.

“Güzel bir gündü bugün. Dışarıda da keyifli bir hava var. O cübbe ve kukuletalar için içerisi biraz fazla karanlık ve sıcak değil mi sizce de?”

“Bizler basit tüccarlarız, şerif vekili. Ve kendi halimizde duruyoruz. Kimseye de bir zararımız dokunmuyor.”, diye lafı uzatmak ve rahatsız edilmek istemediğini ima eder bir şekilde konuşur adam.

“Anlıyorum. Ne var ki bu güzel kasabamızın güvenliğini herkesin paylaşabilmesi için, o başlıklarınızı çıkarmanızı rica edeceğim. Kasabama gelenlerin, neden kendilerini birer tüccar olarak tanıtmalarına rağmen hiçbir ticarethaneye uğramadan yabancıları ilgilendirmeyen yerlerde dolaştıklarını ister istemez merak ediyorum.”, der Udoorin aynı sevecen üslubuyla.

Her ne kadar babasının tarzını pek tutturamamış olsada, onun ifadelerini harika bir şekilde mimiklemeyi başarır Udoorin.

“Bizler özel bazı ticaret sendikalarını temsil ediyoruz. Ve gerekli anlaşmalar yapılmadan kimliğimizin ortaya çıkmasını sakıncalı buluyoruz.”, diye kızgın bir şekilde hırıldar adam.

“Eveeet. Eminim bu açıklamanız büyük şehirlerde etkili olsada bizimki gibi taşra bir kasabada fazla bir ederi yok. Başlıklar ve cübbeler, beyler..”, diye mutlu bir ifadeyle yineler Udoorin.. ve Aager’in neden herkese ‘efendim, bayım yada hanımefendi’, diye hitap edilmesi gerektiğinde bu kadar ısrar ettiğini o anda daha iyi anlar. Birisine düz, kaba hakaretlerdense, saygılı bir şekilde yerin dibine geçirmek gerçekten çok daha eğlencelidir!

Adamlar bir an kıpırdamadan dururlar.

Neden sonra bir diğeri, “Bence şansını zorluyorsun çocuk!”, diyer tehditkar bir sesle tıslar.

“Aaaaa.. almak istediğim cevap buydu!”, der Udoorin ve Aager’i bile gururlandıracak bir hızla copunu çıkardığı gibi en öndeki adamın suratına geçirir ve hiç sektirmeden kendisini tehdit eden adamın da alnını yarar.

İki adam da oldukları yerde yığılırken, Udoorin, farkında olmadan Aager’den aldığı onca eğitim devreye girer ve içsel bir refleksle cop mesafesinden çıkar —ve bu onun hayatını kurtarır! Geriye kalan adamlardan ikisi bellerinden çektikleri uzun, sevimsiz hançerlerle ileri atılmışlar, ancak Udoorin’in geri çekilme manevrası ve oturdukları masadan dolay öylece, ellerinde bıçaklarla ileri doğru uzanmış bir şekilde kalakalmışlardır.

Udoorin, aynı sükunetle geri gittiği gibi bir adım ileri gelir ve masanın üzerinden kendisine uzanmış ellerden birini tuttuğu gibi aşağı doğru büker.. ve adamın kolunu aksi istikamette kırarken copuyla da boşta kalan diğer adamın suratına geçirir. Aynı hareketin ivmesiyle copunu tekrar savurur ve kolunu kırdığı adamın alnını da kırar!

Son adam yerinden fırlar ve camı parçalayarak dışarı atar kendisini.. Camın önünden, ağır, nahoş bir külçenin havada dönüş uğultusu ve hemen ardından etli-kemikli bir şeye darp etme sesi gelir.

Hanın kırık penceresinden “Bu tamamdır!”, diye Thomas’ın heyecanlı, sırıtan sesi duyulur.

Udoorin önünde yatan dört adama da bakar.. sonra yaptığı şeye ayılır ve içinden ‘Şimdi boku yedik! Babama bu olayı nası açıklıycam şimdi?!’, diye geçirir.

Genç Udoorin bunu düşünürken sayıları artmış bekçilerle beraber Thomas’da içeri girer. Bekçiler hayretle camdan seyrettikleri olayı yakından görünceler, daha da bir etkilenmiştirler. Thomas ise, bütün olağan ciddiyetini kaybetmiş, heyecanla Udoorin’e yaklaşır. “Bu.. bu muhteşemdi Udoorin. Bu kadar iyi dövüşebildiğini bilmiyordum. On saniye bile sürmedi. Sekiz.. En fazla sekiz saniye sürdü.. Harikaydın!”, diye frensiz bir şekilde konuşur.

Udoorin ise olmasını beklediği sevinci hissetmez. Belki de yıllarca Aager’le olmanın verdiği içsel bir dürtü ile bekçilere, “Bunları donlarına kadar soyun, kelepçeleyin ve karakola götürün. Sonra da hangisinden tam olarak ne çıktı listesini görmek istiyorum. Şerif ve Efendi Aager döndüklerinde bu konuda bilgilendirilmek isteyeceklerdir. Bunlardan bir tane daha vardı. O nerede?”, diye sorar.

“En son Efendi Tinkerdome’un dükkanındaydı.”, der bekçilerden biri.

“Siz ikiniz. Benimle gelin. Thomas?”, diye sorar Udoorin.

Thomas elinde zincirli topuzuyla “Geldim!”, der ve şerif vekilinin peşine takılır.

✱ ✱ ✱

Merhaba genç Udoorin. Yeğenim Gnine senin hakkında hep iyi şeyler söylüyor. Bu saatte seni buraya getiren nedir?”, diye sorar Efendi Nimbletyne Tinkerdome, kapısına dayanmış Udoorin’e.

Udoorin biraz tedirgindir zira Efendi Tinkerdome, Serenity Home’un ileri gelenlerinden biridir ve kasabanın gelişiminde onun icatları sıkça görülmektedir.. Söz gelimi, şu anda kasaba sokaklarını aydınlatan sokak lambaları, bu mucit cücenin marifetidir.

“Umm.. Merhaba Tinkerdome amca. Şu anda şerif vekili olarak burada bulunuyorum.”, diye biraz afallayarak konuşur Udoorin.

“Şerif vekili haa? Güzel, güzel.. Bunu duyduğuma çok sevindim. Gnine.. evladım.. duygun mu? Genç Udoorin şerif vekili olmuş. Sen de bi şey olsan da bizi gururlandırsan artık..”, diye içeri seslenir Efendi Tinkerdome.

Buna gelen cevap ise, Gnine’ın mel’un kahkahası olur. “Seni işletiyordur amca. Hangi salak Udoorin’i vekil yapar ki.. Onu vekil yaptıkları gün benim de uçtuğum gün olurdu..!”

Kapıdan bunu açıkça duyan Udoorin’in yüzü kararır ama yinede istifini bozmaz. Yarın Gnine’ı tek eliyle o küçük kafasından tutup, kasaba duvarının üstünden Serenity Irmağına atmayı içeren güzel bir konuşma yapacaktır.

“Onun kusuruna bakma.”, der Efendi Tinkerdome. “Daha yaşı küçük ve kurtlarını dökemedi!”, diye açıklamaya çalışır.

‘Yaşı küçük mü? Yuh! Edepsiz bücür yirmi beş yaşında.. bunun neresi küçük?!’, diye geçirir içinden Udoorin.

“Önemli değil efendim.”, der bozuntuya vermeden. “Bugün kasabaya bazı yabancılar geldi. Tüccar olduklarını iddia ettiler ama kendilerini sorguladığımızda sorun çıkardılar ve biz de kendilerini gözaltına almak zorunda kaldık. Bunlardan bir tanesinin sizinle konuşmak için geldiği görüldü. Kendisi burada mı?”

“Hmmm..”, diye düşünceli bir ifadeyle konuşur Efendi Tinkerdome. “Evet, biri geldi buraya bugün ve bir icat için sipariş verdi ve sonra da gitti.”

“Gitti mi? Ne zaman gitti?”, diye biraz paniklemiş bir sesle sorar Udoorin.

“Üç, belki üç buçuk saat kadar oluyor gideli.”, diye cevap verir Tinkerdome.

Birden Thomas, Udoorin’i kolundan tutar ve “Udoorin.. Karakol!”, diye ünler..

Udoorin ayılır!

Hızlı bir şekilde “Verdiğiniz bilgilerden dolayı teşekkür ederiz, Efendi Tinkerdome.”, der Udoorin ve yanında Thomas ve bekçiler olduğu halde karakola koşarlar.

✱ ✱ ✱

Genç Udoorin o gün neden babasının ve Efendi Aager’in bazı işleri başkalarına bırakmadıklarını ve ısrarla başında durduklarını anlar; Thomas ve bekçilerle karakola geldiklerinde, yakalanan adamların başında nöbet tutan bekçilerin hepsini yerde, bayılmış bir şekilde bulurlar. Bekçilerin hiçbirinde herhangi bir darbe yada yara izi yoktur ama hepsi kendinden geçmiş gibi uyumaktadır.

..ve parmaklıkların arkasındaki beş ‘tüccarı’, boğazları kesilmiş bir şekilde, kendi kanları içinde kıpırdamadan duruyor olarak bulurlar.

Thomas sessizce nöbetçileri inceler. “Bunlar bir büyü ile uyutulmuşlar. Sonrası malum sanırım. Nöbetçileri aradan çıkardıktan sonra, zaten baygın yatan şüphelilerin işini bitirmesi bir dakikasını bile almamıştır.”, diye yorumlar.

Udoorin fena halde kızmıştır. Babası ona ilk defa bir iş vermiş, o ise işi eline yüzüne bulaştırdığını hisseder.

Diğer bekçilere döner ve içinde saklayamadığı hiddetiyle “Hemen, alarm verin. Kasabayı kitliyoruz. Kimse dışarı çıkmayacak, kimse içeri alınmayacak. Başkan Yuleman’ı uyandırın ve acilen buraya gelmesini rica edin. Kimse sokağa çıkmayacak. O piç kurusu ya hala burada, yada çoktan kasabadan ayrıldı. Ayrıldıysa yapabileceğimiz bir şey yok çünkü onu sadece izciler bulabilir. İzci protokollerini de ben bilmiyorum. Bunu sadece şerif, Efendi Aager ve Başkan Yuleman biliyorlar. Ama hala buradaysa onun bulunması şart. Yedek bekçiler dahil herkesi uyandırın. Dört kişilik gruplar halinde, gerekiyorsa ev ev arama yapacağız.”, diye hırlayarak emirler yağdırır.

Etrafındaki bekçiler bir an ona bakakalırlar.

NE BEKLİYORSUNUZ, YÜRÜYÜN..!“, diye gürler Udoorin ve tüm bekçiler bir anda koşturmaya başlar.

 

Elindeki yüz otuz iki sayfalık raporu büyük bir sabırla okuyup bitiren Şerif Standorin, raporu hemen yanında duran Efendi Aager’e uzatır ve önünde, hazırda duran oğlu Udoorin ve bekçilere bakar.

Şerif okuduğu yüz yirmi sayfa fazlalığı olan rapordan sonra ne diyeceğini bilemez. Hemen yanında duran Efendi Aager ise, gülmemeye çalışarak elindeki kalın raporu gözden geçirir.

Bütün raporu bitirdikten sonra Efendi Aager “En azından ayrıntılı olmuş.”, der.

“Öyle görünüyor.. İyi iş çıkarmışsınız, beyler. Temkinli davranıp, hızlı bir şekilde karar almış ve uygulamışsınız. Hepinizi tebrik ediyorum. Şimdi.. müsaadenizle şerif vekili ile özel olarak konuşmam gerekiyor.”, der şerif.

Bekçilerin hepsi düzgün adım karakoldan çıkarken bir kaçı Udoorin’e cesaret vermek ister gibi genç adamın omzuna dokunur.

Karakol boşalınca “Bu olay.. tek kelimeyle hayret verici.. Öncelikle sıfırdan eğittiğin bekçilerden dolayı seni tekrar tebrik etmem gerekiyor Efendi Aager. Eski hallerinde olsalardı, kendilerini tüccar olarak tanıtan bu şahıslardan asla şüphelenmezlerdi. Ama asıl önümde duran bu delikanlı için seni tebrik ediyorum. Udoorin, oğlum, ben senin yaptığın bazı şeyleri yapmaya cesaret edemezdim.. İnanılır gibi değil. Köy alarmını devreye sokmuşsun. Bu muazzam bir cesaret ister. Ev ev arama yapmışsın. Bu rapora göre sorguya çekmediğin adam kalmamış neredeyse..!”, diye istemsizce kıkırdar şerif.

Udoorin ilk defa babasının kıkırdadığını duyar!

Dahası, Udoorin ilk defa Efendi Aager’in ‘fırk’ladığına da şahit olur!

“Yanlış bir şey mi yaptım? Kasabada cirit atan manyağın teki vardı..”, diye bozulmuş bir şekilde homurdanır Udoorin.

Şerif dayanamaz, başını önünde oturduğu masanın altına kadar eğer ve kahkahalarla gülmeye başlar.

Efendi Aager boğazını temizler. “Udoorin.. İlk tutuklamadan sonra yaptığın şeylerin hepsi için Belediye Başkanı Yuleman’dan özel izin almış olman gerekiyordu. O yetkiler belediye başkanına ait. Şerife değil!”, diye Aager açıklar ama o da gülmemekte zorlanır.

Udoorin olaya ayılır.. Ve neden Başkan Yuleman’ın son bir haftadır ona ters ters baktığını en sonunda anlar.

“Neyse..”, diye kendisini toparlar şerif. “..olan olmuş artık. Bir ara gidip Yuleman’dan özür dilerim, olay kapanır.”

Sonra yavaşça yerinden kalkar ve oğluna sarılır. “Beş’e bir.. ve hepsini sadece elindeki bir copla bitirmişsin. Seninle gurur duyuyorum oğlum.”, diye fısıldar şerif.

“Aslında birini Thomas.. Thomas Dimwood halletti. Israrı üzerine kendisiyle ilgili bazı ayrıntıları rapora girmememi rica etmişti.”

“Rapor.. sanırım nasıl rapor hazırlanması gerektiğini sana göstermeyi ihmal etmişiz. Efendi Aager. Bize eski raporlardan bir tanesini getirebilir misin? 1732 no’lu rapor. Sanırım iyi bir örnek teşkil edecektir.”, diye gülümseyerek rica eder şerif.

Aager, karakolun arka odalarından birine gider. Bazı çekmecelerin açılıp kapanma sesleri duyulur. Sonra geri gelir. Aager’in elinde tek sayfalık bir rapor kağıdı mevcuttur. Aager kağıdı Udoorin’e uzatır..

Heeeey.. Dorin..”, diye yumuşak bir şekilde seslenir Lorna, suyun içinde öylece kendisine bakarken kalakalmış genç adama.

“Çok.. ben çok özür dilerim.. Lorna. Bir an dalmışım..”, diye afallar Udoorin.

Lorna Feymist, genç Udoorin’e ışıldayan gözleriyle bakar zira gerçekte ilk karşılaştıklarında gördüğü kişi budur.

“Evet.. Ama nerelere gittin? Arada, bir hikaye boyu boşluk oluştu sanki.”, diye gülümser ona.

Udoorin ıslak elleriyle kafasını kaşır, sonra “Sırt çantam. İçinde bir deste mektup ve bazı parşomenler var.”, der ciddi bir sesle.

Lorna ıkına sıkına ve birazda utanarak Udoorin’in sırt çantasını alıp gelmeye çalışır ancak çanta o kadar ağırdır ki, yerinden çekerek bile hareket ettiremez ve genç adamın gerçekte ne kadar güçlü olduğu hakkında bir fikir edinmiş olur. En sonunda genç adamın kördüğüm şeklinde bağladığı sırt çantasının iplerini, iki tırnağını kırarak açmayı başarır. Sonra içini karıştırmamaya çalışarak, kendisine tarif edilen desteyi bulur ve tekrar gölün kıyısına gelir, çömelir ve eteğini düzeltir..

“Orada,” diye açıklar Udoorin, “şerifin —babamın— işlerimizi kolaylaştıracağını düşündüğü kişilere yazdığı mektuplar ve.. kasabadaki bazı tanıdıkların Arashkan’dan almam için verdikleri siparişler var.. Senin.. Sizin..”, diye istemsizce yine afallar Udoorin.

” ‘Senin..’ “, diye düzeltir Lorna utangaç bir şekilde, ama ses tonunda belirgin bir katilik vardır. Sonra sessiz bir içtenlikle ekler, “Hayatım boyunca herkes bana ‘sizin’ diye hitap etti. Lütfen Dorin, bunu sen yapma..”

Udoorin kıza daha da derin bir hayranlıkla bakar ve zihnindeki koçana yeni bir şeyler daha ekler, boğazını temizler ve kaldığı yerden devam eder..

“..Senin görmeni istediğim, üstten ikinci zarf.. Oldukça eski bir kağıt var içinde.

Lorna ilgili zarfı bulur ve itinayla içindeki kağıdı çıkartır.

 

Tarih: 12, 11, 7601 B.Y.S.

Rapor No: SH-12117601-1732

Yer: Serenity Home, Taş Fırın’ın arka sokağı.

Olaya karışanlar: Udoorin Shieldheart, erkek, yaş 12 (Şerif Standorin Shieldheart’ın oğlu), İzci Laila, kız, yaş 21, Morel, kız, yaş 12 (yetim), Dervel Stratler, erkek, yaş 11 (fırıncının oğlu), Lucious Franderson, erkek, yaş 16 (Konsül Üyesi Haradin Franderson’un oğlu), Thomas, erkek, yaş 14 (yetim).

Olaya müdahale edenler: Şerif Standorin Shieldheart, Bekçi Simonder, Bekçi Timothy, Bekçi Erenler.

Olay: Sözlü sataşma sonucunda ortaya çıkan kavgada, Morel isimli kız, önce Dervel Stratler’in burnunu kırmış, sonra Lucious Franderson’un apışına tekme atmış, akabinde de olaydan sorumlu olan Udoorin Shieldheart’ın omzunu ısırarak kanatmıştır. Isırılan Udoorin, Morel’in bir gözünü patlatmış ve iki kaburgasını kırmıştır. Olaya İzci Laila’nın müdahale etmesi sonucunda Udoorin, mevcut yaralarının üzerine; bacağının arkasından ısırılmış, bir gözüne parmak sokulmuş, 26 yerine darbe almış ve saçları yolunmuştur. Olayın başladığı esnasında orada olmayan, ancak gerçekleşmesi esnasında yanından geçerken, belirlenemeyen sebeplerden dolayı olaya dahil olan Thomas başını önce duvara, sonra da yere çarparak bayılmış ve hastaneye sevk edilmiştir.

Karar: Morel isimli kıza bir hafta hapis cezası, İzci Laila’ya cezası efendisi Davien tarafından belirlenmek üzere yanına gönderilmiş, Udoorin, Dervel ve Lucious’a üçer gün ev hapsi cezaları verilmiştir.

Onaylayan: Belediye Başkanı Arthandos Yuleman.

İtiraz Eden: Haradin Franderson.

Gereği görülmüş, itiraz reddedilmiş ve gerekli cezalar verilmiştir.

 


 

book 01 books dungeons and dragons duygusal karakter analizi komedi modül savaş the plot thickens Whispers; A Cabal

Düş Kapanı

Düş Kapanı

Timeline:

Ana grup zorlu yolculuğunu sürdürürken, arkada kalan Bremorel’de kendi çetrefilli duygusal yolculuğunda çırpınmaktadır.

 

Bu hikaye, “Beni duyan var mı?” dan
bir kaç gün sonra, Dim Woods yakınlarında yer alır.

 

 

Sırtın nasıl oldu?”, diye sorar genç adam.

“Eğilip kalkarken ağrı saplanıyor. Nefes alınca ağrı saplanıyor. Yutkununca ağrı saplanıyor. Sırt üstü yatamıyorum. Yüzükoyun yatamıyorum. Yan da yatamıyorum çünkü o zaman nefes bile alamıyorum! Sence nasılım?”, diye hırlar Bremorel.

Genç adam sessizce oturduğu yerden önündeki kamp ateşiyle uğraşan kıza bakar. İzci kızın kasabaya uğradığı seyrek anlarda olduğu gibi, yine onu ve onun ekonomik bir zarafetle hareket edişini, biraz utanarak da olsa seyreder.

Kız dizlerinin üzerine çömelmiş, muhtemelen acıdan dolayı dik durmuş, kontrollü hareketlerle ateşin üstüne küçük bir tencereyi yerleştirip içine patates, soğan, biraz yer elması ve kuşbaşı halinde doğradığı tavşan etini atmaktadır. İlk kamp yaptıkları gece, genç adam ona yardım etmeyi önermiş ancak kız bir salağa bakar gibi ona bakmış, sonra da yemeğin içinden onun parmaklarını ayıklamak istemediği ile ilgili bir şeyler söyleyip genç adamı yerin dibine geçirmişti. Genç, son birkaç yıl kendi yemeklerini genelde kendisi yaptığı için bundan alınmamaya çalışmış ancak kız acımasızca onunla dalga geçip sonrada çınlayan bir sesle ona gülmüştü. Genç adam o geceden sonra böyle bir öneride bir daha bulunmamış ancak kızı seyretmekten yinede kendisini alamamıştı.

Tıpkı kasabada olduğu gibi, kız kendisine özel bir sezgiyle seyredildiğini fark eder ve genç adama dönüp “Ne var? Neye bakıyosun? Senin dua filan etmen gerekmiyor mu?!”, diye haşlar onu.

“Senin de iz filan araman gerekmiyor mu?”, diye sakin bir şekilde cevap verir genç adam.

“Neden iz aramam gerekiyor şimdi? İzci olduğum için mi?”, çatar Bremorel genç adama.

“Neden dua etmem gerekiyor şimdi? Tapınak muhafızı olduğum için mi?, diye kızı çıldırtan sükunetiyle cevap verir genç adam, ama kızın buna söyleyeceklerini beklemez..

“Neden beni devamlı azarlıyorsun? Bilmediğim bir başka hayatta sana bir kötülük mü yaptım? Bana eşlik etmek seni bu kadar rahatsız ediyorsa geri dönebilirsin.”, der sessizce. “Israrım üzerine beni köyün yakınında bir yerde bıraktığını söylersin —ki bu da yalan olmaz. Göreceli bir şekilde köyün yakınında bir yerdeyiz. Gerisini kendim de gidebilirim..”, diye mırıldanır genç Thomas.

Bremorel sesini çıkarmaz. Gerçekte sessiz cezalandırma hiçbir zaman onun olayı olmamıştır. Onun tercihi cezalandırarak cezalandırmak yönünde olmuştur —ki Bremorel için bunun uygulamalı anlamı; ceza olabildiğince gürültülü, içinde kıdemli hakaretlerin olması ve muhatabından en az bir parça koparacak şekilde de sonuçlanmalıdır.

Açıkçası Bremorel de kimsenin kendisine sessiz olayını yapmasını istemez. Sorun, Bremorel sadece.. kızgındır..

DEVAMLI,

HER ŞEYE..!

..ve bir türlü buna engel olamamaktadır. Daha küçük bir kızken anne ve babasının gözleri önünde, köylerini basan orc’lar tarafından katledilmelerini seyrettiği o karanlık geceden beri kızgındır.

Sonra da onu alıp hiç tanımadığı bir kasabaya getirmelerinden dolayı kızgın olmuş, daha sonra da kimsenin ona anne ve babasını ısrarla geri getirmeyişlerinden dolayı kızgın olmuştu. Yaşı ilerledikçe, sebepleri muallak anılarda kaybolmuş ama kızgınlığı kalmıştı..

Bremorel içten bir şekilde bu kızgınlığını kapatabileceği bir kol yada düğme olmasını dilemiş ama bugüne kadar bu konuda pek de başarılı olamamıştır.

Kız, Thomas’la eğlene dalgala günlerdir Dim Woods elflerinin iki ay önceki Orken baskını sonucu yıkılan köylerinin tekrar kurulmasına yardım etmek için gönderilmişlerdi. En azından herkese söylenen buydu. Özelde ise, orman elflerine gizli bazı bilgileri götürmek ve özel danışmanlık yapmakla görevlendirilmişlerdi. Bu süreçte beş farklı noktada Orken baskınlarına uğramaları dışında devamlı birbirleriyle atışıp didişmişlerdi. Ne var ki, en son saldırıda Bremorel, Thomas’ı korumaya çalışırken sırtına saplanan neredeyse otuz santimlik çelik çividen dolayı ağır yaralanmış ve ancak genç adam sayesinde hayatta kalabilmişti.

Nedense bu olaydan sonra aralarındaki ‘oyun’ hiçbir ön uyarı olmaksızın sona ermiş ve işler birden ciddileşivermişti. Bunu takip eden günleri neredeyse hiç konuşmadan, sessiz bir ızdırap içerisinde geçirmişler ve böylesi bir sessizliğe gelemeyen Bremorel için durum, nihai karar noktasına ulaşmıştı.

İşin kendince ilginç yanı ise, beraberlikleri ‘oyun’ sınırlarında olduğu sürece Bremorel, Thomas’la dalga geçmek, onu yerin dibine geçirmek yada sözleriyle yakmaktan hiçbir şekilde sakınmazken, oyun bittiğinde bunların hiçbiri ona önceki zevki vermediği gibi, doğal kızgın yapısı da buna engel olmasını imkansız hale getirmiştir. Kız, aldığı kararı almasında en çok etkili olan ikinci sebep olarak bunu görmektedir.

Bremorel ateşin önüne çömer, derin bir nefes alır ve sırtından göğsüne doğru saplanan acıyı, hafif mazoşistik bir şekilde tatmin edici bulur zira yapacağı konuşma son derece kısa olacaktır..

“Git..”, der sessizce.

Bremorel, Thomas’a bakmaz. Omuzlarını silkmez. Başını oynatmaz. Elleriyle oynamaz. Sadece “Git.”, der.

Arkasında bir yerden toparlanma sesi gelir. Thomas miğferini takar, kalkanını sırtına sıkıca bağlar, zincirli gürzünü belindeki halkasına geçirir, daha açmadığı sırt çantasını omuzlar.. ve gider..

✱ ✱ ✱

Bremorel çömeldiği ateşin başında öylece durur. Sanki seyrettiği ama görmediği ateşte kendisini yakmıştır ve bunu biliyor olması acısını dindirmez.

O ateşin önünde kıpırdamadan ne kadar durduğunu bilemez ama yapması gerektiği şeyi artık daha fazla geciktirmeden kesip atmış olması kararı, kızın kalbini pençesiyle sıkıştırmaya başlar ve doyum noktasına ulaştığında ise infilak eder..

Bremorel, küçük bir kızken bile yapmadığı gibi hıçkırarak ağlamaya başlar.

Her hıçkırığı ile sırtına bıçak gibi saplanan sancı, yeni bir tanesini de beraberinde tetikler ve izci kız bir anda kendisini hem ağlar, hemde acıyla yerde, dizlerini göğsüne çekmiş bir şekilde bulur.

Acı tahammül edilemez hale gelir ve kızın gözleri kararır ve kendinden geçer.

Bremorel ne kadar o duyusuz karanlıkta yüzdüğünü bilemez, ancak sessiz bir el ona doğru uzanır ve “Geri gel..”, diye onu belinden tuttuğu gibi kamp ateşine geri getirir..

SEN!.. SANA.. GİTMENİ SÖYLEMİŞTİM!..“, diye takatsiz bir hiddetle harlamaya çalışır.

“Ne? Bana git dediğin için gerçekten gideceğimi düşünecek kadar aptal olamazsın! Zaten toparlanıp gitmem bile yeterince dramatik oldu. Onu da sadece anını bozmamış olmak için yaptım.”, der Thomas ciddi bir sesle.

“Sana gitmeni söylemiştim..”, diye kendini tekrarlar Bremorel acı içerisinde fısıldayarak..

“Ben de kararına saygı gösterdim ve gittim. Saygının gerektirdiği mesafeyi gittikten sonra da geri geldim. Sırtındaki yara yine açılmış. Tekrar müdahale etmem gerekecek.”, diye analitik bir ifadeyle durum değerlendirmesi yapar. “Sonra da neden iki gün önce her şey güllük gülistanlık iken birden tavrın değişti, onu konuşacağız.”, diye ekler.

“Konuşacak bir şey yok..”, diye hırıldar Bremorel gözlerini sıkmış bir şekilde.

“Nasıl istersen. Ama ben yine de konuşacağım. Pek ihtimal vermiyorum ama sen de sadece dinlersin.”, der Thomas sakince. Sonra sesi biraz sertleşir. “Aslına bakılırsa, istesende, istemesen de beni dinleyeceksin.”, der.

“Kendine olan bu güvenin nereden geliyor?”, diye hırıldamaya devam eder Bremorel.

“Çünkü bu kadarını bana borçlusun..”, der Thomas sessizce.

“Neden sana borçluymuşum? Beni iyileştirdiğin için mi?”, diye aksi bir şekilde sorar Bremorel.

“O da var. Ve bu halinle hiçbir yere gidemeyeceğinden dolayı.. Ama bunların ikisi de borcun kendisi değil. Bunlar sadece pratik nedenler.”, der Thomas ve kızı yavaşça yüzükoyun döndürür.

“Şimdi.. Kıpırdama..”, der ve yavaşça önünde yatan kızın sırtındaki kana bulanmış gömleğini kaldırır. Sessiz mırıltılarla büyüsünü yapmaya başlar ve hafif, altınımsı bir ışıkla parıldamaya başlayan ellerini kızın sızan yarasının üstünde gezdirmeye başlar. Yara bir süre daha sızmaya devam eder, sonra yavaş yavaş kapanır.

Thomas, az önceki konuşmasını, bıraktığı yerden devam ettirir..

“..Senin yaralandığını görmek, her göreve gönderildiğinde kasabadan ayrılışını seyretmek kadar acı verdi bana. Son on iki yıldır, o veya bu şekilde bir yerlere gidişini seyredip durdum ve bu konuda elimden bir şey gelmedi. Ama senin yaraların konusunda elimden geleni yapmak.. garip bir şekilde benim için bir ayrıcalıktı. Hayır. Yaralarını iyileştirmemden dolayı asla bana borçlu olmayacaksın. Geçen.. Geçen yıllarda yaşadığımız sessiz bağdan dolayı borçlusun.”, diye, daha da alçak bir sesle konuşur Thomas..

“Neden bunları anlatıyorsun bana şimdi?”, diye hafif ürkmüş bir ifadeyle sorar Bremorel.

“Çünkü senden bahsediyorum. Başka kiminle konuşabilirim ki? En son senin hakkında bir başkasıyla konuşmak istediğim de beni hastanelik etmiştin, unuttun mu?!”, der Thomas.

“O olaydan dolayı senden özür dilemiştim. Sen duymadın belki ama ben yine de diledim.”, der Bremorel biraz alınmış bir şekilde.

“Biliyorum..”, diye cevap verir Thomas kısık bir sesle “Ertesi gün notunu aldım..”

Bir anda ortam sessizleşir ve kamp ateşinin çatırtısı daha belirgin duyulur.

“Ben.. ben gerçekten özür dilerim. Senin kavga için geldiğini sanmıştım ve–”, diye afallamaya başlar Bremorel.

“Biliyorum.”, der Thomas sakince. “Gerçekte o gün orada bulunma sebebim İzci Onbaşı Laila idi..”

“Laila’mı?!”, diye, bütün kestirip atmakla ilgili kararlarına rağmen bozulmuş sesle ünler Bremorel. Ve hayatında olabileceğini hiç tahmin etmediği bir şeyi hisseder; Bremorel kuzeni Laila’yı bir anda kıskanıverir.

“Evet.”, der Thomas. “O gün kuzeninle, senin hakkında konuşmak için gelmiştim. Seninle.. Seninle arkadaş olmayı o kadar çok istiyordum ki.. O gün orada olmamın sebebi de buydu; senin kuzenin olması dolayısıyla izci onbaşıdan yardım istemekti. En azından plan buydu..”

Kız, omzunun üzerinden Thomas’a alık alık bakar.

Thomas’ın ellerindeki ışık halesi işini bitirip kaybolunca “Oldu.. Bu gömleği de değiştirsen iyi olur. Kan içinde kalmış. Üstünde durması sağlıklı değil.”, der ve itina ile kızın sırtını kapatır. Genç adam kalkıp sırt çantasından battaniyesini çıkartır ve yerde yatan kızın üstüne yavaşça örter. Sonra da kıza biraz mahremiyet vermek için arkasını döner ve sönmeye başlayan ateşin başına geçip bir-iki odun atar içine.

“Seni ilk defa, benden belki yirmi, yirmi beş gün sonra yetimhaneye getirildiğinde görmüştüm. Geldin ve varlığınla ortalığı yakıp kavurdun. Her zaman avazı çıktığı kadar bağıran, hırsla eline geçirdiği şeye kenetlenen, kendisinden çok daha büyük çocuklara kafa tutan, canlı bir ateştin benim gözümde. O günden sonra bir şekilde seninle konuşmak istedim ama sen her zaman kızgındın, bende altı yaşında, geçirdiği travmadan dolayı dilini yutmuş, korku dolu bir çocuktum. Sonra amcan gelip buldu seni ve alıp götürdü..

Arada bir yemek yemek için yetimhaneye uğramaların dışında seni bir daha göremedim. Kuzeninle konuşma fikri aklıma geldiğinde on dört yaşındaydım. En sonunda cesaretimi toplayıp onu görmeye gittim ve.. gerisini pek hatırlamıyorum. İki gün sonra hastanede uyandım ve günlerce ağladım. Herkes kırık kafamdan dolayı ağladığımı sandı. Kimseye, kaçırdığım fırsattan dolayı ağladığımı söyleyemedim.”

Ateşte kaybolma sırası sanki Thomas’a geçmiş gibi, genç adam gözlerini önünde fingirdeyen alevlere dikmiş, sessizce geçmişi anlatmaktadır.

Bremorel ise üstünü başını düzeltmekle uğraşmamış ve farkında olmadan Thomas’ın battaniyesine sarılmış, sessiz bir korkuyla öylece önünde oturan adamı dinlemektedir zira adam konuştukça, olay en başta kestirip atmak istediği sebebe doğru gitmektedir.

“Sonra bir sabah uyandım ve tepemde bir şey asılmış buldum. Ve onu asan kişi, nezaket gösterip sebebini bile yazmıştı.. O anki hislerimi nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum. Sanki ölmüşüm ve nedense cehennemdeyim ve biri gelip bana, ‘pardon, bir yanlışlık olmuş, sizin cennette olmanız gerekiyormuş’ deyip beni cennetin kapısına kadar getirdiklerinde oradaki görevli isimleri tekrar kontrol ettiğinde benim yanlış Thomas olduğumu söyleyip beni tekrar cehenneme göndermişler.. Tam olarak hissettiğim buydu çünkü ben hastaneden taburcu edildiğimde senin eğitim için İzci Efendisi Moorat’a verildiğini öğrendim.”

✱ ✱ ✱

Tamam. Sus artık. Daha fazla duymak istemiyorum.”, diye kulaklarını kapatmış bir şekilde tıslar Bremorel.

Thomas ona doğru döner, gördüğü manzara karşısında pek de şaşırmamış gibidir. Yavaşça ayağa kalkar ve Bremorel’in önüne çömelir. Sakince uzanır ve kızın ellerini kulaklarından çeker.

“Udoorin bana senin fevkalade cesur olduğunu ve sana ‘Bre’ yi bu yüzden verdiğini söylemişti. Görüyorum ki yanılmış. Ben önümde hayatın kendisine küsmüş, anne ve babasına olanlardan dolayı her şeye kızgın, kaybetme korkusundan dolayı da hiçbir şeyin kendisine yaklaşmasına izin vermeyen korkak bir kız görüyorum.”, diye acımasızca kızın yüzüne konuşur.

“Sus! Kes artık. Ne ispatlamaya çalışıyorsun?!”, diye haykırır Bremorel.

“Hiçbir şey ispatlamaya çalışmıyorum. Ama bir şeyi anlaman lazım; ailesini kaybeden tek kişi sen değilsin.. Arkadaşlarının neredeyse hepsi onlar için çok önemli birilerini kaybetmiş durumda.”, der genç adam ve kati bir sesle sıralamaya başlar..

“Kuzenin Laila; annesini kurtlar öldürdü. Udoorin; annesi hastalıktan öldü. Gnine; ailesinin tamamı göçük altında kalarak öldüler. Inshala; annesini ormancılar taşlayarak, efendisini ise kesiciler öldürdü. Yaşlı Cathber. O iyi bir insandı ve sen onunla tanıştın. Merisoul; annesini doğumundan hemen sonra kaybetmiş. Aager; edinebildiğim sınırlı bilgilere göre, babası tarafından küçük yaşta terk edilmiş, annesi ise bir yıl sonra sokağın ortasında bir serseri tarafından bıçaklanarak öldürülmüş. O adamın bir kız kardeşi olduğunu biliyor muydun? Onu da, kız kardeşini de para karşılığı satmışlar. Adam kız kardeşini bulmak için yıllarca uğraşmış ancak kız kardeşi bir yangında yanarak can vermiş! Ve şayet azıcık bile arkadaşın isem, ben; senin ailenden sadece on gün önce, senin köyüne saldıran aynı ork sürüsü annemi, babamı ve iki kardeşimi öldürdüler.. Onlardan bana kalan hiçbir şey yok çünkü orklar, ailemle işlerini bitirdikten sonra her şeyimizi çaldılar. Artık.. artık yüzlerini bile hatırlayamıyorum. Hatırladığım tek şey, hayal meyal duyduğum küçük kardeşimin korku dolu, boğazında kalan çığlığı..”

“Bunların hiçbiri umurumda değil.”, diye kenetlenmiş dişleri arasından hırlar Bremorel.

“Umurunda değil ise neden bir izci oldun?”, diye kaşlarını çatarak sorar Thomas.

“Öç almak için..”, diye aynı şekilde cevap verir, izci kız.

“Hayır.”, der Thomas. “Öç almak için en iyi ihtimalle kıdemli avcı olabilirsin.. İzci değil. İzci olabilmek için bazı kati ve uhrevi koşulların varlığı gerekiyor. İzci Efendisi Davien’in söylemeyi pek sevdiği bir sözü var; ‘Bir izci ile bir paladin arasındaki tek fark, izcilerin daha sessiz olmaları..’ Davien bu ifadesini sadece espri olsun diye söylemiyordu. Gerçekte kastettiği, baş koyulan yolun amacına uygun bir bakış açısının da gerekliliği idi.. Öç almak için izci olamazsın. Korumak için izci olabilirsin..”, diye ciddi ifadesiyle konuşur. Belli ki genç Thomas, kütüphanede geçirdiği yıllarını boşa harcamamıştır..

Genç adam önünde panik ve patlamaya ramak kalmış bir hiddetle duran kızın yüzüne bakar ve kendi yüzündeki ifade yumuşar.

“Kızgınlığın.. Bunu salmalısın. Gitmesine izin vermelisin. Ondan kurtulmalısın. Onun sana hiçbir faydası yok.. Bunu.. bunu bilmen gerek!”, der Thomas yalvarırcasına.

HAYIR! ONUN DIŞINDA HİÇBİR ŞEYİM YOK!“, diye haykırır, gözleri dolmuş bir şekilde Bremorel. Kızın haykırışında yılların birikmiş hiddeti ve için için yanan muazzam kahrı, fokurdayan ve taşmak üzere olan bir fırtına gibidir..

“Dostların var. Onlar seni hep sevdiler. Acımasızlığı ile tanınan Efendi Aager’in bile sana zarar gelmesine izin vereceğini sanmıyorum. Belki kendisi bile farkında değil, ama neden bu kadar çabaladığını hiç düşündün mü? Halbuki Serenity Home ile doğuştan ne bir geçmişi ne de bir bağı var.. Laila; sence annesine olanlar hiç mi onu kızdırmadı? Gnine; tüm ailesinin aksine o göçükten sadece kendisinin kurtulmuş olmasındaki adaletsizliği hiç mi hissetmedi sanıyorsun. Inshala; kendi suçu bile olmamasına rağmen, sırf boynuzları olduğu için hayatı boyunca bir iblis muamelesi gördü. Udoorin; hiç mi annesini özlemedi sanıyorsun? Bu yaşıma geldim ve babamın kart sesini duymak, annemin yüzünü görmek ve kardeşlerimle oynadığım anları tekrar yaşayabilmek için nelerimi vermezdim!..” diye sessizce yanar Thomas. Sonra satır başı yapar gibi “Evet. Dostların var.. ve.. ve ben varım.”, genç adam yumuşak bir sesle.

Bremorel, gözleri dolu olduğu halde hırlayarak ve içsel bir acıyla “Sen.. Sen adımı bile ölmüyorsam söylemiyorsun..”, der.

Genç Thomas durur. Çünkü bir erkeğin gerçek cesaretinin sınandığı an gelmiştir.

✱ ✱ ✱

Senin adını..”, der sessizce, “Son on iki yıldır, her gece yatmadan önce dualarımda zikrettim. Uyumadan önce söylediğim en son şey, seni düşünerek ‘İyi geceler..’ demek oldu. Evet. Bunun beni biraz kaçık gibi gösterdiğinin farkındayım. Ama umurumda değil. Şu anda gittiğimiz görev, gerçekten önemli bir görev. Ama bu görevde bana senin eşlik etmeni İzci Efendisi Moorat’dan kişisel olarak ben istedim. Sanırım bana bu kadar kızgın olmasının sebebi de bu. Ama bir şekilde bana güvenmiyor olsaydı, bu ricamı asla kabul etmezdi. Bütün yüzeysel kabalığına rağmen Moorat için izcileri altından daha değerlidir.. ve ben de onunla aynı fikirdeyim.”

Thomas, tekrar sırt çantasına uzanır ve içinden, paçavra bezleriyle sarılmış bir şey çıkartır. Ancak sayısız defa tekrarlanmış olmanın verebileceği bir alışmışlıkla, seremonik bir şekilde sarılmış paçavra bezlerini çözer ve içinden el yapımı gibi görünen, ince, ahşap bir kutu çıkartır. Kutu, zaman aşımına uğramışlığın verdiği doğal izleri ve zedeleri barındırmaktadır. Sağlam görünen üç adet tunç menteşesi ve aynı metalden yapılmış bir de kilidi vardır. Genç, boynunda asılı olan ve ucunda inancının kutsal simgesini barındıran zincirini çıkartır. Bir an elinde tuttuğu simgeye bakar, sonra tırnaklarıyla simgeyi kazır ve simge açılır. Thomas simgenin içinde saklı duran küçük anahtarı çıkartır ve onunla kutuyu açar.

Bremorel, puslu gözleriyle ‘Naapıyo bu salak şimdi böyle!’, der gibi olanları seyrederken, yaşlı kutunun içindeki şeyi görür ve hayretle olduğu yerde kalır.

“Bu.. çok uzun zamandır bendeydi. Ona bakarak yokluğunda avuttum kendimi. Neden sonra, hayatta ayrıntıları görmeyi öğrenince, bununla ilgili bir şeyi fark ettim. Bu.. bu el yapımı bir şey. Ve tecrübeli bir elin yaptığı bir şey. Bunu senin yapmış olduğunu düşünmedim. Yapamayacağından değil, sadece gerekli tecrübe için yaşın tutmuyordu. Bunu getirmek için sarf ettiğin çabayı da göz önünde bulundurursak, rastgele bir şey değildi bu.. Senin için gerçekten değerli olabilecek bir şeydi. Bende ailemden bir şey kalmadı. Ama biz yolda saldırıya uğradık. Sizin ise köyünüzü bastılar. Bu ancak o zamandan kalmış olmalıydı, diye düşündüm. Sen bana o gece, annen ve babandan kalan belki de tek şeyini verdin. Bunun seni yıktığını ancak tahmin edebiliyorum çünkü bana verdiği gücü biliyorum.”, der ve nazikçe kutunun içinden çok eskimiş ama gösterilen itinadan dolayı hala tek parça kalmayı başarmış şeyi çıkartır. Thomas, uzun bir süre elindeki şeye bakar, en sonunda ona veda eder gibi gülümser ve önünde, kendisi gibi yerde çömelmiş duran kıza uzatır.

“Bu senin..”, der genç boğuk bir sesle, “Morel..”

✱ ✱ ✱

Bremorel’in içinde bir şeyler kırılır. Sessizce uzanır ve annesinin ona on altı yıl önce, kendi elleriyle yaptığı düş kapanını alır. Dolu gözleriyle ona bakar ve titreyen elleriyle uzun yıllar kaybolmuş bir sevgiliye sarılır gibi onu göğsüne bastırır.

“Hepimizin korkuları var. Açıkçası ben tam anlamıyla korkağın tekiyim. Adını söyleyemememin sebebi, seni kaybetme korkumdan dolayıydı.. Ben adını söyledim. Sıra sende..”, der Thomas sakince ama gencin bütün kalbi gözlerinde gibidir.

 

“Salak!”

 

..der Bremorel ve hayret içerisinde kendisine bakan çocuğu süzer. “Bunu sana vermiştim. Neden geri veriyorsun bana?”

“Çünkü senin için kıymetli bir şey. Bunu şu anda çok daha açıkça görebiliyorum.”, diye afallar Thomas.

“Salak..'”, diye yineler Bremorel. “Benim için değerli olduğundan dolayı vermiştim zaten bunu sana. Neden onu geri veriyorsun?”

Thomas tamamen aptallaşır!

“Bende.. bende yeterince durdu. Belki senin kızgınlığına merhem olur.. onu dindirmeye yarar diye düşünmüştüm.”

“Bana dramatik olduğumu söyleyen sendin az evvel. Ne bekliyordun? Bunu bana verince bir anda ben ağlayacağım, sen de bana sarılacaksın ve ben de tamir mi olacağım?”, diye yanan gözlerle Thomas’a bakar Bremorel.. ama düş kapanını hala göğsüne sımsıkı bastırmaktadır.

“..umm. Evet. Hayır.. Yani.. ana plan, içini döküp rahatlamandı..”, diye bitik bir ifadeyle mırıldanır Thomas.

Genç adam için birkaç şey söylenebilir di belki, ama her zaman doğruyu söylediği de kesindir.

“..Ahmak.”, diye şiddetle tıslar Bremorel, “Bana bu kadar sarılmak istiyorduysan, bunu söylemen yeterliydi. Ama bunun beni tamir edeceğini düşünüyorsan, sen gerçekten çok safsın.”, diye dobraca konuşur izci kız.

“Denemekten vazgeçmeyeceğim ama..”, diye kararlı bir sesle cevap verir genç ona.

“Neden?”, diye sorar Bremorel.

“Çünkü sen.. sen böyle kırık kalmayı hak etmiyorsun.”, diye sessizce ve tüm kalbiyle cevap verir genç adam.

“Beni tamir edince ne olacak? Ben basit bir izciyim. Ederim bu. Ve yalnız kalmam şart!..”, der kati bir sesle Bremorel.

“Yalnızlığı bu kadar sevdiğini sanmıyorum.”, diye cevap verir Thomas.

“Sevmiyorum zaten. Ama böyle olmalı..”, diye omuzlarını silker izci kız.

“Hayret aşkına, hangi ahmak sana böyle olması gerektiğini söyledi!”, diye ellerini havaya atarcasına sorar Thomas.

“Ben..”, der kız, sakince.

“Hayır. böyle olması gerekmiyor. Kaybetme korkundan dolayı kendince abuk kurallar uydurup sonra da ‘bu böyle olmalı’ diye inat etmek, senin için bile biraz fazla saçma!”, diye neredeyse haykırır genç, zira içinde bir korku peyda olmuştur. Her nasılsa, önünde duran kıza açılmaya çalıştıkça kız kendisinden uzaklaşıyormuş gibi hissetmektedir.

“Bu bana ikinci defa korkak olduğumu söylemen.. Bence şansını zorluyorsun!”, der kız hiddetle.

“Ne kastettiğimi çok iyi biliyorsun, Morel!”, diye pes edercesine harlar en sonunda genç adam.

“Aaaa.. ya ölürken, yada kızgın olduğunda adımı söyleyebiliyorsun demek.”, diye donuk ve acı bir şekilde mırıldanır Bremorel. Kız, garip bir duygu gitgeli içerisindedir sanki. Bir an hiddet içerisinde, bir sonraki an ise durağanlaşmış..

“..ve seni sevdiğimi söylediğimde!”, diye son şansını kullanıyormuş gibi bir sesle itiraf eder Thomas.

“Beni sevdiğini söylemedin..”, der Bremorel, aynı acı sesle.

“Çok acımasızsın!.. Ama seni.. seni ilk gördüğüm günden beri seviyorum Morel Songsteel.. Ve beni reddedeceksen, lütfen bunu dürüstçe bir sebepten dolayı yap.”


 

book 01 books dungeons and dragons duygusal karakter analizi komedi savaş serenity home tarihçe

A Bard’s Tale IX
“Bane”

A Bard’s Tale IX
“Bane”

Timeline:

Bu hikaye 27 yıl önce Dimwoods civarında dünyaya gelen, bir yarı-elf ile başlar. Görünürde korunmuş ve sevilmiş bir kızın, gerçekte yaşadığı olayları, tanıştığı insanları ve geçirdiği değişimlerini anlatır. Bu kızın adı Laila’dır ama soyadı Wolvesbane değildir.. daha değil!

Wolvesbane efsanesi, eylem ve cesaretin bir araya gelişi ile başlayacak, acıyla dağlanıp, kati kararlılıkla mühürlenecek ve ancak bu şekilde kaderini yazacaktır.

 

 

Üzgünüm abi..”

Laila’nın gerisin geriye baktığında hatırladığı en eski anısı budur. Hayal meyal hatırladığı amcasının kapıdan babasıyla bir şeyler konuştuğu.. ve babasının boğuk sesi.

“Ben yokken kızıma göz kulak olabilir misiniz?”

“Tabii ki abi. Seleina ona bayılır. Kendisi de en az benim kadar onun gibi bi kızımız olsun istiyor ama..”, diye yarım bırakır amcası. Sonra büyük bir umutla “Belki bu sefer olur.. nasip işte. Sen bizi düşünme. Bizde cenazeye gelmek isterdik ama doğum yakın ve benim başında durmam gerekiyor.”

“LANET OLSUN!”, diye babası kahır dolu bir sesle duvara yumruk atar.

Bu, küçük Laila’nın babasında gördüğü ilk ve tek hiddet dolu davranışıdır. “Onlara defalarca söyledim. Her kış o kurtlar daha da cesaretlenip iniyor dağlardan, diye. Her kış birilerine saldırıyorlar, diye. Ellerinde bölgenin en iyi avcıları var ama hiçbir şey yapmadılar.. Ben.. Ben kızıma ne diyeceğim şimdi..?”, der ve kardeşine sarılıp küçük bir çocuk gibi ağlar.

“Babaa.. aalama lüffen. Sen ne isteysen yapayım. Yeteyki sen aalama..”, diye neden ağladığını bilmesede, küçük Laila yinede babasını teskin etmeye çalışır çünkü küçük Laila’ya göre babalar ağlamamalıdırlar ve ağlatılmamalıdırlar..

Küçük Laila akıllı bir kızdır.

✱ ✱ ✱

Laila atının sırtında biraz hareket ederek yukarıdan aşağı kasılmış omuzlarını, sırtını, belini ve bacaklarını hareket ettirir. Etrafına karşı devamlı ayık olmayı o kadar uzun bir süredir yapıyor oluşu, onda düşünce ve anılarını, olağan hareket ve konuşmalarından bağımsız bir şekilde değerlendirme yetisi vermiştir..

..ve bunu bir alışkanlık haline getirmemesi gerektiğini kendisine telkin etmek için artık çok geçtir; Laila on altı yaşından beri bunu yapmaktadır!

✱ ✱ ✱

Yıllardır dağ kurtları kışın Rook dağlarından  Dimwoods’a iner, birilerinin ahırlarına dalar, birkaç koyun öldürür ve onları sürükleyerek geri inlerine götürürlerdi. Bu, kendileri gibi Dimwoods’da yaşayan bütün ormancılar için bir dert oluştursa da, panik yaratacak bir sorun değildi. Ta ki, kurtlara engel olmaya çalışan bir ormancı ve ailesi parçalanıncaya kadar.. İşte o zaman işler bir anda ciddileşmişti. Sorun, bu konuda yardım alabilecekleri Dimwoods elflerini ikna etmekteydi.

O yılı takip eden her yıl kurtlar dağdan inmeye başladığında artık işler çığırından da çıkmaya başlamıştı. Babasıyla beraber diğer ormancılar defalarca kurtlara ellerindeki baltalarla pusu kurmuş ancak kurtlar her nasılsa onları atlatıp başka dağ geçitlerini kullanmış ve ahırlara ve içindeki koyunlara saldırmışlardı..

Laila ve babası için ise olayların çehresi, akrabalarını ziyaret için orman elfi köyüne giden annesi ve birkaç arkadaşı, yolda kurtlarla karşılaşınca tamamen değişmişti. Bu karşılaşma annesinin hayatına mal olmasının yanında, küçük Laila’nın hayatını da tamamen değiştirmişti.

Bu olayı takip eden yıllarda, ne yaptığı işler, ne de elde ettiği başarılar, Laila için annesinin eksikliğini gideremişti zira onu en çok yaralayan şey, annesinden hatırlayabildiği tek şeyin eksikliğiydi; onun yumuşak, içinde çok hafif bir hüznü barındıran, sevgi dolu ve küçük Laia’ya her zaman bir şarkıymış gibi gelen sesiydi.

Annesinden ona kalan bu kadardı işte..

Laila’nın, annesi dışındaki elflerden pek haz almayışının altında yatan sebepte belki buydu; onların, kendi toplulukları dışında kalanlara umarsız oluşları. Bu umarsız tavırlarıydı onların, en nihayetinde annesinin ölümüne sebep olan.

✱ ✱ ✱

Laila gözünün ucuyla, az gerisinden gelen Anglenna’ya bakar.

Kadın sanki ‘Şu gördükleriniz ve önümüzdeki altı gün görecekleriniz.. hepsi benim nezaketim ve müsaadem ile buradalar!’ yüz ifadesiyle, etrafında olup bitene karşı tamamen umarsız bir tavırla atını sürmektedir.

Kadının, onunla dile getirilmemiş bir derdi vardır ama Laila bunun ne olduğunu kestiremez. Bunu özellikle son günlerde onun kendisine attığı ve fark edilmediğini sandığı bakışlarından anlamıştı Laila.

“Shit!”, diye geçirir içinden. “Sevgili Lorna’ya musallat olduğu yetmiyordu, şimdi de bana mı taktı bu?”

Nedense Laila bir anda, yıllar önce ormanda yaptıkları bir pusu eğitimi sırasında, ‘bit çalısı’ diye isimlendirilen bir çalının altına saklandığı ve bunun sonucunda da her bir yerine yapışan çalı kenelerini hatırlar ve yüzünü buruşturur.

“Ördek dudaklı salak elf!”, diye mırıldanır ve içinden geçtikleri Two Day Woods’a dikkatini yöneltir.

✱ ✱ ✱

Laila’nın geçmişten hatırladığı en eski anısı budur işte.

Babası, annesinin cenazesinden yumrukları çatlamış, alt dudağı patlamış ve bir kaşında yeni dikişlerle dönmüştü.. Laila, ancak yıllar sonra bunun sebebini tahmin edecektir.

O kışı, babasının sessizliğine ortak olarak geçirmiş ve karlar eridiğinde de babası, var olan az dünyalıklarını toplamış ve kızıyla beraber güneye, Serenity Home denen kasabaya yerleşmişlerdi.

Eski ormancı günlerinden hatırladığı sınırlı hatıraları, annesinin şarkı gibi gelen, şefkat ve sevgi dolu sesi, dağdan inen kurtlar ve babasının eski ormancı arkadaşlarından birisinin karısının gizemli bir şekilde ortadan kayboluşundan ibaretti.

Yıllar sonra bile, Laila herkes gibi kadının kocası tarafından öldürülmüş, sonra da gizlice ormanda bir yere gömülmüş olabileceğine inanmamıştı. Nitekim, ortadan kayboluşundan yıllar sonra kadının bir anda peyda olduğu haberi gelmişti.

Haberi geldiğinde on – onbir yaşlarına gelmiş olan Laila, olayın ayrıntılarını Serenity Home’da bile duymuştu zira gelen haberler büyük, toplu hararete sebep olmuştu; kadın, ortadan kayboluşu üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen, paramparça olmuş paçavralar ve kanlı yaralar içerisinde, topallayarak ve kucağında bir bebek olduğu halde ormancılara geri dönmüş ama bu, zavallı kadına bir kurtuluş vermemişti.

Batıl inançların hüküm sürdüğü ormancılar, kadını taşlamış ve küçük köylerinden ormanın derinliklerine kadar kovalamışlardı. Geri döndüklerinde ise kadını da, bebeğini de yanlarında getirmemişlerdi.. Serenity Home’da hararete sebep olan da budur ve ilk defa adamlarıyla beraber şerif Standorin, bu acımasızlığı cezalandırmak için Dimwoods kadar uzak bir yere gönderilmişti.

Şerif geri geldiğinde üzüntüyle, kadının ormanda gömülü olduğu mezarı bulduklarını ama bebeğe dair hiçbir ize rastlamadıklarını rapor etmişti.

Bu olaydan sonra ormancılar, şerif Standorin’i bir daha görmemek için ellerinden geleni yapmışlardı!

 

Serenity Home’a gelmelerini takip eden yıllarda büyüdükçe güzelliği, alımlı havası, ağırbaşlılığı ve doğal, elf zarafeti daha belirgin bir hale gelen Laila, kızlar arasında merak uyandırır ve birçoğu ile arkadaş olur. Ancak onunla arkadaş olmak isteyenler sadece kızlar değildir. Erkekler arasında ilk arkadaşı, arsız, haylaz, yaramaz, başı mütemadiyen bir beladan diğerine giren cana yakın, sevdiklerine bağlı ve yüksek dozda espri anlayışı olan, Gnine adında bir cücedir. Beraber geçirdikleri süre boyunca Gnine, Laila’yı akla hayale gelmedik belalara sokacak ve ikisi de farkında olmadan şerifin kara listesine kalıcı bir şekilde girecektir.

Yaklaşık aynı yıllarda kurtlardan illallah diyen ormancılardan bazıları daha Serenity Home’a yerleşmek için Dimwoods’dan ayrılmış, ancak ormanda geçen uzun yolculuk, kayıpsız olmamıştır.

Bir ork sürüsü, yalnız buldukları bir aileye saldırmış ve fark etmedikleri uyuyan bir çocuk dışında herkesi katletmişlerdi. Geçirdiği travmadan dolayı yıllarca konuşmayacak olan küçük çocuk bulunmuş ve Serenity Home yetimhanesine getirilmişti.

Haberi duyan şerif, yine adamlarıyla ormana, ork sürüsünü bulmaya çıkmışlar, ancak orklar bu sefer de Laila’nın çok iyi bildiği ormancı köylerinden birine saldırmış ve arkalarında birçok ölü ve yaralı bırakarak kaçmışlardı. Ölüler arasında acı bir şekilde Laila’nın amcası ve teyzesi de vardır.

Orklar ancak iki hafta sonra, İzci Efendileri Davien Hart ve Moorat Maelstrom tarafından izleri sürülecek ve öldürüleceklerdir.

Bu olaydan sonra babası eve küçük bir kız çocuğu getirecek ve Laila’ya, “Bu senin kuzenin Morel. Artık o senin kız kardeşin. Ona göz kulak ol ve ablalık yap.”, diyecektir.

Uzun yıllar Laila bu küçük kıza tiksintiyle bakacaktır çünkü bu kız, çok unutmak istediği hatıralarını canlandıran bir ormancının kızıdır, pistir ve neden babasının bu şeyi evlerine getirdiğini merak etmektense, daha çok buna içerleyecektir.

Annesinin ölümünden sonra Laila’nın babasına olan düşkünlüğü artmış ve onu bu küçük, sümüklü kızla paylaşmak gibi bir niyeti yoktur!

“Neden senin adın Morel? Ellerin mor değil..”, diye burnunu çeker Laila.

“Biymem. Saçım kayfe yengiymiş dooduuumda.. ondan veymişley bu işmi bana..”, diye omuz silker küçük Morel.

“Ne salakça bi isim.”, der Laila ve önünde duran kıza yukarıdan bakar.

Morel’le Laila arasında dokuz yaş farkı vardır ve Morel daha üç, üç buçuk yaşlarındadır. Ama bir şehirli olmadığını ve muhtemelen de asla olmayacağını daha o yaşta kuzenine gösterir; oturduğu yerden kalkar ve önünde duran kızın dizine tekme atar!

“Bi daa işmimle alay edeysen seni ısıyyım!”, diye müthiş bir hışımla Laila’ya bakar..

Laila tırsar, zira onun gözünde bu küçük velet manyağın tekidir!

O günden sonra Laila nereye giderse gitsin, kaybolmuş bir sokak kedisi gibi Morel de onu takip eder. Aralarında medeni denebilecek hiçbir muhabbet gerçekleşmez. Olan iletişimler de genelde ya hırlamalı ya da harlamalı, birinin diğerini aşağılaması, diğerinin de öbürünü ısırmasıyla sonuçlanan ürkütücü bir iletişim anlayışı ile sınırlıdır.

Morel, Gnine ile karşılaşınca oldukça şaşırır ve ondan ister istemez etkilenir.

“Bu ne?”, diye Gnine’a işaret ederek sorar Morel.

“O bir cüce seni cahil bücür!”, diye horlar Laila, bir türlü peşini bırakmayan Morel’i.

“Ben bücüy diiiilim. Küçüüüm. O bücüy!”, diye Gnine’ı gösterir. “İkimizde aynı boydayız. Onu bana vey!”, der ve bir anda Gnine’ı sahiplenerek Laila’yı çileden çıkartır.

“Onu sana veremem..!”, diye açıklamaya çalışır Laila.

“ONU BANA VEY DİDİM SANA!”

Laila, ileriki yıllarda Morel’in gözlerindeki manyak ışıltıyı bir çok defa görecektir. Ancak onu ilk defa bu olayda fark eder.

“Al yaa.. senin olsun!”, diye olayı kapatmaya çalışır.

“Nooluyo yaa?!”, diye şaşırmış, biraz da ürkmüş bir şekilde sorar Gnine.

“Kusura bakma Gnine. Ama sen artık onunsun.”, der Laila cüceye acıklı bir ifadeyle.

. . .

Laila ile Morel aralarındaki bu husumet yıllarca devam edecektir. Morel on iki yaşlarındayken ve şimdiden ‘kasabanın belalısı’ ünvanını kazanmış bir mebus olarak yine kuzenini takip ettiği bir gün her şey beklenmedik bir gelişmeyle tamamen değişir.

Artık genç bir kız olan Laila, iki yıl önce çok heves ettiği izcilere katılmış ve Efendi Davien Hart ile ormanda yaptıkları en son uzun devriyeden yeni dönmüştür. Onun dönüşünü bir lanet gibi bekleyen Morel, yine kuzeninin peşine takılmış git gide büyüyüp genişleyen kasabada dolaşmaya çıkmışken birden iri cüsseli bir çocuk, arkadaşlarıyla beraber Laila’ya bulaşırlar.

“Hey, sivri kulak!”, diye kahkaha atar biri tanesi.

“‘Bulanık’. Bunun cinsine verilen isim bu!”, diye arkadaşıyla beraber gülmeye başlar iri olan çocuk.

“Bence eşek kulakları var bunun. Kim alır böyle bi kızı?!”, der üçüncüsü.

Normalde Laila kendisine laf atanları fazla kale almaz. Ama Serenity Home gibi bir yerde, bu üç ahmağın hakaretleri kişisel değil, ırksal olması kızı bir anda mahveder. Kendisi bir insan değildir. Ama babası ve aptal kuzeni birer insandır. Kendisi, bu kasabayı ve halkını korumak için izci olmuş ve bu salaklar onunla alay etmektedirler!

Laila dişlerini sıkar ve gözlerini kapatır ve sakinleşmeye çalışır. Bu üç dangalağı dövmesi halinde Efendi Davien bunu hiç iyi karşılamaz, diye düşünür çünkü Davien’e göre bir izci ile bir paladin arasındaki tek far, izcilerin daha sessiz olmalarıdır!

Laila gözlerini kapamış ve sakinleşmeye çalışırken bir anda ortalık çığlıklar ve acıyla karışık kırılma sesleriyle çalkalanır. Gözlerini açtığında çocuklardan birisinin burnu kırılmış, diğeri de hayalarını tutmuş bir şekilde acıyla durduğu yerde zıplamaktadır. Ele başları olan iri çocuk ise yerde tepinmektedir çünkü kuzeni, çocuğun koluna yapışmış, dişlerini hasmının omzuna geçirmiş, koparırcasına ısırmaktadır ve iri çocuk ne yaparsa yapsın, kendisine diş geçirmiş kızdan bir türlü kurtulamaz.

Manyamış kızın dişleri arasından hırıltılı kelimeler dökülür; “Kimse.. kuzenimle.. dalga.. geçemez.. O bir.. izci.. seni salak.. çocuk!”

Bu kelimeler, Laila’nın kafasında bir şimşek gibi çakar ve gözleri döner zira iri çocuk can havliyle kuzeninin neresine gelirse vurmaktadır.

Laila çocuğa dalar..

Laila o gün, ‘manyamanın hazzı’na varır!

Laila o gün, annesini kaybetmesinden beri içinde birikmiş hiddeti boşaltır. Ve bununla kuzeninin kaynayan ve kanayan iç dünyasına anlık bir bakış atmış olur zira kendisi annesinin yokluğunu hala hissediyor olsa da, gerçekte onun ölümünü görmemişti. Kuzeni ise saklandığı yerden anne ve babasının kesilmelerini seyretmiş ve birileri gelip onu buluncaya kadar da saatlerce onların kan gölünde oturup, travmatik bir şok içerisine ağlamıştı!

Laila o gün, kuzenini yeniden tanır..

İki kuzen, iri oğlanın neresine gelirse yumruk, tekme, dirsek, çimçik ve ısırık atarlar. Ama bir türlü doymazlar.. ve tam o esnada, iri çocuğun bir arkadaşı daha gelir.

Tamamen gözü dönmüş Morel, hiç bir uyarıda bulunmadan ona da dalar ve çocuğu aldığı gibi önce duvara, sonra da yere çalar.

“Sanırım bu kadarı yeter!”, diye bir ses gelir..

..ve ipi kesilmiş bir kukla gibi Morel yere yığılır!

Elinde bir odunla, kasaba şerifi Morel’in tepesinde durmaktadır. Tam Laila bu konuda ahmakça bir şeyler yapacakken,

“Efendin Davien’e rapor ver izci!”, der şerif sakince.

Ve Laila’nın aklı bir anda geri geliverir.

“Emredersiniz efendim!”, der yüzü kıpkırmızı olmuş bir şekilde ve kendi cenazesini kaldırmak için efendisinin yanına gider.

Şerif, yerde baygın yatan kızı yakasından tuttuğu gibi karakola götürürken adamları da diğer çocuklarla ilgilenir.

Bu olay, kuzenlerin birbirlerine olan husumetlerini de, bakış açılarını da tamamen değiştirir.

Efendisi, Laila ile uzun bir konuşma yapar ve utanç içerisinde kalmış kızı evine gönderir.

Ertesi gün, her bir yanı morarmış, yüzünde de kocaman bir el iziyle, bir önceki gün kavga ettikleri iri genç, kapılarında belirir ve utanç içerisinde Laila’dan ve babasından özür diler. Çocuk, bir sonra ki gün tekrar gelir ve oldukça yüzsüz bir şekilde kendisiyle takılmak istediğini deklare eder ve aralarında beklenmedik bir arkadaşlık başlar.

Bir hafta sonra nezaretten çıkan Morel, kuzenini o çocukla görünce sinir krizi geçirir ve kendisini ihanete uğramış gibi hisseder. Çocuğa tekrar dalmadan önce Laila araya girer ve çocuğun kendisinden özür dilediğini ve düşman olmaktansa arkadaş olmayı teklif ettiğini anlatır.

Morel buna hiçbir şekilde inanmaz ve kendisine Udoorin diyen bu çocuğa, aralarına sızmaya çalışan bir ‘ajan’ muamelesi yapar.

Ancak Udoorin eli boş gelmemiştir..

“Bence senin kadar cesur bir kıza Morel ismi yetersiz..”, der ciddi bir şekilde.

“Yaaa..”, diye cevap verir Morel, çocuğa. “Yoksa ismimle dalga mı geçmeye çalışacaksın?”

“Hayır.”, der Udoorin, kati bir şekilde. “Babama verdiğim bir andım var; kimseyle bir daha dalga geçmeyeceğim. Faturası çok ağır oluyor!”

“Nooldu? Kolun geçmedi mi hala?”, diye sırıtır, şeytani bir şekilde Morel.

“Hayır geçmedi. Ve muhtemelen de izi kalacak.”, diye biraz içerler çocuk.

“Sen bunu hak ettin.”, diye hırlar kız ona.

“Morel.. Lütfen. Yeter artık.”, diye nazikçe azarlar Laila kuzenini.

Morel susar ama kuşku dolu bakışlarını çocuktan ayırmaz.

“Bence..”, der çocuk tekrar ana konuya dönerek. “.. senin adın ‘Bremorel’ olmalı!”

“Ne demek o?”, diye iyice kısmış gözleriyle Udoorin’i süzer.

“‘Kahraman’, ‘Cesur’, ‘Ateşli’ demek..”, diye açıklar Udoorin.

“Cesur olabilirim ama kahraman değilim. Ateşim de yok çünkü hasta değilim!”, diye parlar Morel.

“Sorun değil.”, der Udoorin alttan alır bir sesle. “Hangisini istersen..”

“Bremorel..”, diye tadına bakar gibi tekrarlar Morel.

“Bence harika bir isim. Sırf bundan dolayı el sıkışıp barışmalısınız.”, der Laila teşvik eder bir sesle.

Morel gerçekten bu isimde bir kusur bulmak için çabalar ama tatminkar bir şey bulamaz ve pes eder.

En sonunda “Neden?”, diye kuşkuyla sorar Morel çünkü içsel olarak bu iltifatı bir ‘rüşvet’ olarak görmektedir.

“Eeeee.. Ne de olsa üç buçuk çocuğu dövdün ve bu sıfatı hak ettin..”, der Udoorin.

“Benim hesabıma göre DÖRT kişiydiniz.”, diye itiraz eder Morel.

“Biz üç kişiydik. ‘Buçuk’ bizimle değildi. Orada yanlışlıkla bulunan öksüzün biriydi..”, diye açıklar Udoorin.

“NE?!”, diye Laila da, Morel de oldukları yerde çakılıp kalırlar zira ikisi de ‘öksüz’ olmanın ne demek olduğunu çok iyi bilirler.

“Dim.. dim— bişey.. Dimwood. Thomas Dimwood. Hatırladım şimdi.”, der Udoorin ve ekler “Hala hastanede. Ben iyi kurtulmuşum. Çocuğun kafasını kırmışsın. İki gün hiç uyanmadı bile!”

Laila ve Morel, o anda ‘eylem’ ve ‘sonuçları’nın ne demek olduğunu anlayı verirler. İkisi de fena halde utanır ve üzülür.

Udoorin, hayret içerisinde iki kızın birbirine sarılıp ağlamasını seyreder, sonra tırsar ve sessizce oradan uzaklaşır.

O gece Morel kuzeniyle paylaştığı amcasının evinden sessizce sıvışır, gizlice kasaba hastanesine gider ve adı Thomas olan öksüzün kaldığı odayı bulur.

Saatler sonra perişan bir halde ve ağlamaktan şişmiş gözlerle Morel geri döner..

Ertesi gün uyandığında Thomas Dimwood yatağının başında bir ‘düş kapanı’ asılmış bulur. Düş kapanının altına kırık harflerle yazılmış bir de paçavra iliştirilmiştir. Paçavranın üstünde;

ÖRZÜ DİLEREM

ÖRÜZ DİLLİRİM

ÖZRÜ DİLİREM

 

..yazılıdır.

Bremorel, yeni adını hiçbir zaman cesaretinden dolayı taşımaz. Hayatı boyunca onu, yaptığı şeyin faturası olarak omuzlayacaktır.. Harcadığı çocuğa verdiği düş kapanı ise, anne ve babasından ona kalan tek hatırasıdır.

O gece, kasaba hastanesindeki Thomas’ın odasında karalayıp tekrar tekrar yazmaya çalıştığı özrü, ona iki şeyi daha öğretecektir; birincisi, ön planlamanın değeri, ikincisi ise okuma yazmayı iyi bilmenin, beklenmedik anlarda oluşturabileceği önemi..

Bremorel, kuzeninden en kısa zamanda okuma-yazmayı, en azından kendi adını ve ÖRÜZ DİLLİRİM.. ÖZRÜ DİLİREM.. —hay lanet olasıca—  ‘ÖZÜR DİLERİM’i doğru bir şekilde yazabilecek kadar öğrenir.

Birkaç gün sonra şerif Standorin, yanında birkaç muhafızıyla beraber gelir ve Laila’nın babasına “Harcanamayacak kadar değerli” oluşuyla alakalı bir şeyler söyleyip Bremorel’i götürürler. Laila, kuzeninin eğitilmesi için İzci Efendisi Moorat Maelstrom’a teslim edildiğini öğrenir ve bundan dolayı hem çok sevinir hemde üzülür, zira daha yeni bulduğu kız kardeşi ve kuzenini sadece uzun aralıklardan sonra görebilecektir.

Arashkan’a varınca Bree’ye mutlaka bi düş kapanı almam lazım’, diye geçirir içinden Laila ve tekrar silkinerek kasılmış vücudu canlandırır. Yarı elf izci atını sever ama uzun süre bir ata binme işine daha hala alışamamıştır ve her ne kadar bu şekilde daha az yorulsa da, gerçekte koşmayı tercih eder.

Bir süre durur sonra aklında, olacağını tahmin ettiği konuşmayı geçirir:

 

“Bree, bak sana Arashkan’dan ne getirdim.”

“Bu ne?”

“Düş kapanı.”

“…”

“Hani senin vardı da vermiştin ya birine..”

“Kızım sen iyi misin? Onu verdiğimde on iki yaşındaydım! Neyin kafasını yaşıyosun?!”

“Niye yaa.. bana iyi bi fikir gibi geldiydi..”

“Ta Arashkan’a kadar gittin ve ala ala bi düş kapanı mı aldın? Kuzum, mantarlarla alakalı bir şeyler diyesim geliyor ama, bu mantar olayını bile aşmış artık!”

Laila, kendi kendisine ‘fırk’lar. Konuşma tam olarak böyle olmasa da üç aşağı, beş yukarı bu ayarda olacağından emindir.

✱ ✱ ✱

Bunu takip eden yıllarda, Laila ve kuzeni, Serenity Home civarındaki ormanlarda, tepelerde ve Serenity Irmağı boyunca koruyuculuk, izcilik, avcılık, Scowling Hills, Tinker Hills, Elder Hills ve Dimwoods gibi uzun mesafe kuryecilik ve rehberlik işleri yaparlar. Nadiren de olsa aynı iş üzerinde olduklarında, ister bu beraberlikleri güzel ağustos gecelerinde olsun, isterse yağmur ve çamurda olsun, ikisi de hayatlarının en güzel anılarını yaparlar.

Bu anılardan bir tanesinde, ikisi beraber bazı mesajları Elder Hills dwarflarına götürürken, Laila acıkır ve bulduğu bazı mantarları yer..

..ve kuzenine, Dexter adındaki bir çocuğa, Gnine’ın amcasına, şerife ve izci efendisi Davien’e olan aşkını, avazı çıktığı kadar bağırarak ilan eder ve tam olarak nece olduğu anlaşılamayan bir dilde şarkı söylemeye başlar..

Ne olduğunu anlamayan kuzeni ise alık alık ona bakarken, Laila bir anda üstündeki her şeyi çıkarıp Serenity Irmağına atlar ve akıntının gücüyle bir anda gözden kaybolur..

..ve ırmak boyunca üç mil aşağı sürüklenir!

Laila yarı boğulmuş bir şekilde ırmaktan sürünerek çıktığında ayılmış, rezil olmuş ve üstsüz bir şekilde, elinde elbiseleriyle kendisine doğru koşan kuzenine, bu konuda asla birisine bir şey anlatmaması konusunda, müthiş tehditler ve yalvarışlarla mevta anası üzerine yemin ettirir..

. . .

Yirmi dört yaşına geldiğinde, kışın Dimwoods’a inen kurt ve kaybolan kadın ve kız vakıaları artık tahammül edilemez bir hale gelmiştir. Serenity Home belediye başkanı Arthandos Yuleman, Dimwoods’un kasabanın hukuki etki alanı dışında kalıyor olmasını umursamaz ve Dimwoods elflerinden kendi göndereceği izcilere destek ister.

Dimwoods elflerinden destek gelir, ancak beklenenden daha az olur bu destek çünkü elfler, kendi başlarına bela olmuş yeni ork sürüleriyle uğraşmaktadırlar. Aralarında Davien, Moorat, şerif Standorin ve kendisini tanıtmayan, karalar içerisinde biri, Laila ve genç Bremorel’in de olduğu toplam on sekiz izci ve avcı, Dimwoods’un kuzeyindeki Rook dağlarına doğru yola koyulurlar.

Oldukça uzun, zorlu ve yorucu bir yolculuktan sonra Dimwoods’un kuzeyine ulaşan grup, dağlara çıkmadan önceki son gecelerini geçirirler ormanda.

Bremorel, olağan dışı bir şekilde tedirgindir ve kuzeninin dibinden ayrılmaz.

“Nooldu Bree? Seni hiç böyle görmedim.”, diye sessiz kampta fısıltıyla sorar Laila, kuzenine.

“Bilmiyorum. Bu kadar uzağa hiç gelmemiştim ve.. bi şey var.. ormanda.. sanki bi şey bizi izliyor.. yada takip ediyor emin değilim.”, diye geri fısıldar Bremorel.

Laila’nın bir kaşı kalkar istemsizce. Evet, kendisi de son iki gündür ensesindeki tüyleri gıdıklayan bir hisle dolaşmaktadır ama buna anlam verebilecek kadar tecrübeli değildir. Ya da bu konuda kuzeni ondan daha iyidir. Laila, kuzeniyle barıştıktan sonra, bir daha asla ona karşı kıskançlık, yadırgama yada içerleme gibi şeyler hissetmemiştir. Dahası, izcilik gibi her an hayatın dengede olduğu bir meslekte, herhangi birilerinin, olası bir tehlikeyi fark etmiş olması, kimin fark etmiş olmasından daha önemlidir, diye düşünür.

“Shhh..!”, diye bir uyarı tıslaması gelir hemen arkalarından ve iki izci de oldukları yerde dona kalırlar zira arkalarına kadar sokulan her kimse, onu hiçbir şekilde duymamışlardır.

İki izci de başlarını çevirip baktıklarında, soluk kamp ateşini yansıtan bir çift kapkara göz dışında hiçbir şey göremezler. Bu, şerifin, çıktığı bir yolculuktan döndüğünde beraberinde getirdiği gizemli adamdır.

Laila, ‘Biri bana baksa, aklına gelecek ilk şey bir ‘ok’ olurdu herhalde.’, diye düşünür. ‘..Biri bu adama baktığında ise, aklına gelecek ilk şey kesin bir hançer olur!’

“İzleniyoruz. Bu üçüncü gece.. Sen Laila’sın. Yaş 24. Boy 164. Tahmini kilo 55. Oku iyi kullanıyorsun. Baban hayatta. Anneni üç yaşında kaybettin ve mantarlara karşı özel bir iştahın olduğu gibi, ayrıntıları görme konusunda da özel bir yeteneğin var. Ama kaybetme korkusu senin ilerlemene engel oluyor —ki bu da geçmişini düşünürsek anlaşılabilir bir durum olmakla beraber, bir o kadar da ahmakça.. Sahip olduğumuzu sandığımız hiçbir şey gerçekte bizim değildir —ki bu da senin çoktan anlamış olman gereken bir durum.. geçmişini düşünürsek..!”, diye acımasızca hırıldar adam.

Sonra Bremorel’i işaret ederek, “Sen Morel’sin. ‘Bre’yi sana şerifin oğlu Udoorin taktı. Bunun dışında adına atanmış bir ismin yok çünkü sokak kavgaların dışında gösterebileceğin herhangi bir erdemin yok! Yaşın 15. Boyun 167. Tahmini kilon 58 ama büyümeni daha tamamlamadın ve muhtemelen bunun üzerine bir kaç kilo daha ekleyeceksin. Sen de oku iyi kullanıyorsun ama muhatabına yakın mesafeden bir şeyle vurma seçeneğin varsa bunu tercih ediyorsun çünkü kızgınsın. Anneni de, babanı da bir ork saldırısında kaybettin ve bu da senin kızgınlığının temelini oluşturuyor. İyi bir izci olmak istiyorsan, bu kızgınlığını aşmalısın yoksa genç yaşta ölürsün. Bu da Serenity Home güvenliği açısından acı bir kayıp olur..!”, diye fısıldar adam tamamen duygusuz, ekonomik ve analitik bir sesle..

İki izci de hayret içerisinde bu ürkütücü adamın, anca duyulur bir hırıltıyla hayatlarını bir anda okuyuşunu dinlemiş ve öylece ağızları açık kalmıştır.

“Sen de hafif kaçıksın galiba?!”, diye sinirlenmiş bir şekilde tıslar Bremorel.

“Heyhat ki umrumda değil!”, diye hiç sektirmeden cevap verir adam.

“Kimsin sen?”, diye sorar Laila, ister istemez.

“Yüzünü saklamış birine kim olduğunu soracak kadar aptal olamazsın, Laila Silverdenú!”, diye hırıldar adam.

“Bu.. bu adı nereden duydun? Bu annemin kızlık soyadı! Babam ve benim dışında kimse bilmiyor bunu..”, diye hayretle karışık bir hiddetle sorar Laila.

“Güzel bir isim. Kullanmalısın. Annenle beraber ölmemeli.”, der ve kızın sorusunun tamamen üstünden atlar adam.

“Kuzenimi üzersen senin canını yakarım, adi herif!”, diye bir anda parlar Bremorel.

“Hayır.”, der adam kısaca .

“Hayır, ne?”, diye afallar biraz Bremorel.

“Hayır..”, diye tekrarlar adam ve başka bir açıklama daha yapmaz.

Kuzenler tekrar birbirlerine bakarlar.

Neden sonra adam, “Gitti.”, der ve geldiği gibi kendisi de kaybolur.

O geceden sonra, kuzenler bu adamın Aager Fogstep olduğunu, kasabaya yeni geldiğini, şerifin sağ kolu olduğunu, artık bütün izci raporlarının ona getirileceğini ve Udoorin’in kafasındaki kırıktan da onun sorumlu olduğunu öğrenirler! Dahası, bu ‘temizlik’ operasyonunun Serenity Home için olası bir güvenlik açığının kapatılması dışında, gerçekte bir planlama, koordinasyon, uygulama ve optimizasyon denemesi olduğunu ve bütün bunlarda karar verme, idare etme ve yönlendirmesinden de, Aager adındaki bu adamın sorumlu olduğunu öğrenince, tam anlamıyla şok olurlar.. ve korkarlar. Bu operasyon, belli ki basit bir kurt avı olmayacaktır.

✱ ✱ ✱

Laila acı bir şekilde ‘hıh’lar. Ta o zaman, işin içinde Gnine varsa, işlerin muhteşem bir şekilde yanlış gidebileceğini öğrendiği gibi, işin içinde Aager olduğunda ise, işlerin olabildiğince tehlikeli.. ve kanlı olacağını öğrenmiştir.

Laila hiçbir zaman Aager’e ısınamamıştır ve Aager’de bunu kolaylaştıracak bir şey yapmamıştır. Bu yüzden Themalsar çıkışında olan olaylardan sonra Inshala’ya bu adamın bakacağını öğrendiğinde Lady’ye şiddetle itiraz etmişti. Lady’yi ikna edemeyince de, gece gündüz Inshala’nın kaldığı çadırın dışında, etkili bir mesafede, kuzeniyle beraber pusu kurmuşlardı.

O zaman kendi aklından ne geçtiğinden kendisi de pek emin değildi ama Inshala’nın o çadırda ölmesi halinde, Aager’in de canlı çıkmayacağından emin olacaktı..!

Neden o zaman öyle düşündüğünü de bilemiyordu ama Inshala ile arasında dile getirilmemiş bir ‘anlayış’ ve içsel bir geçmiş vardı sanki..

✱ ✱ ✱

Neyi bekliyoruz?”, diye mırıldanır Bremorel.

“Bilmiyorum ama vardır bir sebebi. Günlerdir at koşturur gibi ormanda pestilimizi çıkardılar. Şimdiyse öylece duruyoruz.”, der Laila düşünceli bir şekilde.

Kurt avı için toplanmış grup, Rook dağlarının eteklerinde üç saat sessizce beklerler.

Neden sonra arkalarından gelen ayak seslerini duyunca silahlarını doğrultup hazıra geçerler.

Loş ormandan kısık, eskimiş bir ses gelir.

“Merhaba kamptakiler.. Ben Cathber Gwet’chen Bolgrig. İzninizle size katılmaya geldim.”

Şerif derin bir nefes alır ve “Efendi Cathber. Lütfen. Buyrun gelin. Kamp ateşimiz her daim sizindir..”, der saygılı bir şekilde.

Çalılar ayrılır ve sıskası çıkmış, paçavra denebilecek kadar eski cübbeler içerisinde yaşlı bir adam belirir.

Yaşlı adamın upuzun, aklaşmış saçları, upuzun aklaşmış sakallarına karışmıştır ve her şeyden çok bir berduşa benzemektedir.

Kamburu çıkmış adam, ağır adımlarla kamp ateşine yaklaşır, asasına yaslanır ve gülümser. Yaşlı adamın derin, mavi gözleri, bedeninin aksine hayat doludur.

“Gecikmeden dolayı üzgünüm, ne var ki benim yaşıma gelince, kuyudan su çekmeye gitmek bile üç günlük yiyecekle hazırlık yapmamı gerektiriyor.”, der gülümseyerek.

“Yorulduysanız başlamadan burada dinlenebiliriz isterseniz.”, diye teklifte bulunur şerif.

“Korkarım dinlenme işi ben istemesem de pek yakında olacak zaten.”, der kederli bir sesle.

Laila nedense adamın sesindeki kederin kendisi için olmadığı hissine kapılır.

“Beyler.. ve bayanlar.”, der şerif. “Bilmeyenler için; bu kadim şahıs, Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig. Kendisi Dimwoods’un daim druidlerindendir.. Bu baskında olağanüstü bir şeylerle karşılaşmamız halinde kendileri bizden yardımlarını esirgemeyecek.”

Şerif, Aager’e bakar ve karalar içindeki adam başıyla onaylayınca, “Hemen yola çıkıyoruz. Üç grup şeklinde konuşlanacağız. İzci Efendi Davien, İzci Efendi Moorat ve ben dağlara çıkan ana geçitten gireceğiz. Efendi Aager ve adamlarım sol geçidi tutacaklar. Efendi Cathber de sağ geçidi tutacak. Sağ geçit en dik geçit olduğu için, kurtların olası inine kuş uçuşu en yakın ama dikine yamacı dolayısıyla da oradan gelmeleri en az ihtimal olan geçit.”, der kararlı bir sesle.

Sonra kuzenlere döner.

“İzci Laila. İzci Morel. Sizin işiniz, her ne olursa olsun Efendi Cathber’i korumak. Hiçbir koşul altında ona herhangi bir zarar gelmemesi lazım. Dediklerimi anlıyor musunuz?”, diye yakıcı bakışlarla iki kızı süzer.

“Evet, efendim!”, der Laila.

“Evet, efendim!”, diye cevap verir Bremorel.

Şerif sesini alçaltır ve kızlara sessizce fısıldar. “Bayanlar. Biz.. bizler geri dönmeyebiliriz. Bunun gerçekleşmesi durumunda, yerime Efendi Aager geçecek. Kıdemli izci olarak sen, Laila, Serenity Home izcilerinin başında olacaksın. İzci Morel ise senin ikincin olacak. Siz ikinizi en kolayı olduğundan dolayı sağ girişi tutma işini vermedim. Evet. O giriş en olası dışı çıkış noktası kurtlar için. Ancak burada uzun yıllar kendisini saklamış mel’un bir durum var. Ne olabileceğinden tam emin değiliz ancak kuşkularımız var. Bize bir şey olması halinde, Belediye Başkanı Yuleman sizleri bilgilendirecek. Elimde sizin gibi 10 tane daha okçu olsaydı avcılara gerek bile kalmazdı..”, der ciddi bir sesle. “İzciler. Görevinizin başına.. Efendi Cathber’i hayatta tutun ve bizden başka o geçitten her ne inerse vurun!”

“Evet, efendim..”, diye biraz korkmuş bir şekilde cevap verir Laila.

“Evet, efendim!”, diye Bremorel de korku dolu cevap verir ama onun sesinde biraz da heyecan vardır.

Şerif, izci efendilerle öne çıkar. “Sizlere altı yüz sayımlık süre vereceğiz, sonra biz ana geçitten gireceğiz. Bol şans!..”, der ve iki grubu da gönderir.

“İzci Morel. Sen önü al.”, diye talimat verir Laila, kıdemli izci olarak. “Efendi Cathber. Siz aramızda durun lütfen. Ben arkadan ikinizi de koruyacağım.”

“Emredersin, Kıdemli İzci Laila”, diye sırıtır Bremorel.

“Üç güzel kızın koruması altına kendimi fevkalade güvende hissediyorum..”, der yaşlı druid gülümseyerek.

“Üç?”, diye sorar arkasından Laila.

“Aaaaa.. Üç mü dedim? Sürç-ü lisanımın kusuruna bakmayın. Yaşlılık işte. İlk giden akıl olurmuş, derler..”, diye gülümsemeye devam eder Cathber.

İki izci kız, ellerinde uzun yayları yarı-gerilmiş ve oku hazır bir şekilde ilerler ve kendi geçitlerinin önüne gelirler.

“Laila. Yardım et şu taşlardan bir kaçını yuvarlayalım, az da olsa bi barikat oluşturmuş oluruz. Sonra sen şu büyük olanın üstüne çıkarsın, büyücü barikatın arkasında durur, ben de önünde..”, diye fısıldar Bremorel, kuzenine.

“İyi fikir.”, diye Laila’da fısıldayarak cevap verir. Sonra sesli bir şekilde, “İzci Morel. Şu taşları barikat için değerlendirelim. Efendi Cathber barikatın arkasında durur. Sende onu barikatın önünden koruyacaksın. Kimsenin o barikatı geçmesine izin verilmeyecek!”, der kati bir sesle.

Bremorel ‘fırk’lar.

İki izci seri hareketlerle, biraz ıkınarak da olsa, istedikleri taşları yuvarlayarak göreceli bir barikat oluştururlar.

Laila da, Bremorel de hem korku, hemde büyük bir beklentinin getirdiği heyecanla yerlerini alırlar zira burası, çok uzun yıllar önce ikisine de büyük kayıp ve acılara sebep olan kurtlarla karşılaşabilecekleri yerdir.

Bremorel sadağındaki oklardan birkaçını çıkartır ve hemen yanına, yere saplar. Sonra sırtında taşıdığı iri kılıcın kemerini çözer ve onu da barikat olarak yığdıkları taşlara, rahatça ulaşabileceği bir yere yaslar. Laila ise sırtındaki sadağı tamamen çözer ve üzerinde durduğu iri taşta saplayabileceği bir yer olmadığı için, bacağına bağlar ve açısını düzeltir.

..ve hava birden kararır.

..ve beklenmedik bir hızla soğur!

Laila iç çeker. “Neler oluyor böyle? Birden kış mı geldi?”, diye korkmuş bir şekilde sorar yaşlı adama.

“Bir açıdan öyle.”, der Cathber. “Şerifin istihbaratı doğru çıkmış gibi görünüyor. Burada mel’un bir güç var ve havayla oynamak istiyor.”

Yaşlı adam gözlerini kısar ve bir an düşünür. Sonra izcilere “Sanırım buraya gelmek için yaptığım uzun yolculuk boşuna olmayacak.”, der çocukça bir mutlulukla. “Genç bayanlar.. Benim bu şer büyüye müdahale etmem gerekiyor ve bu benim bütün dikkatimi alacak. Buna müdahale etmediğim takdirde, hasmımız büyüsüyle üç geçitteki herkesi dondurabilecek ve donarak ölmek hiç keyifli bir şey değil. Ancak müdahale ettiğim takdirde de muhatabımız bunu fark edecek ve korkarım kurtlarını bizim üzerimize salacak. Onları benden uzak tutmanız konusunda size güvenebilir miyim?”

“Evet, efendim!”, der Laila.

“Evet, efendim!”, diye cevap verir Bremorel aynı ses tonuyla.

“Rahat olun genç bayanlar. Ben efendiniz de değilim şerifiniz de..”, diye sevecen bir şekilde kıkırdar yaşlı druid.

..Sonra ellerini havaya kaldırır ve anlaşılmaz bir şeyler mırıldanmaya başlar. Yaşlı adam mırıldandıkça Laila ilk defa hayatında bir büyü ‘görür’. Hayal meyal, hortum gibi bir hava dalgalanması adamın kollarında toplanmaya başlar ve adam kollarını savurdukça bu dalgalanma da büyük bir uğultuyla yayılmaya başlar.

Laila geçidin yukarısından kurt ulumaları duyar.

“Geliyorlar.. geliyorlar.. GELİYORLAR!”, diye çığlık atar Bremorel dehşet içerisinde.

“Bremorel. Lütfen sakin ol. Bu işi tek başıma yapamam. Sana ihtiyacım var!”, diye kendisi de korkmuş bir şekilde bağırır kuzenine..

..ve kurtlar dik yamaçtan atlayarak gelirler!

Bremorel ilk okunu panik içerisinde savurur ve ok tamamen alakasız bir yere gider ve gözden kaybolur.

MOREL. SAKİN OL. NİŞAN AL. ÖLDÜR!“, diye bağırır Laila ona ve kendisi de uzun yayını kaldırır, ipine taktığı oku yanağına kadar çeker, hedefini seçer.. ve salar..

..neredeyse iki yüz yarda uzaktaki küçük, tüylü, oyuncak bir köpeği andıran şekillerden biri devrilir!

Laila bir oku daha yanağına getirir ve onu da salar.. ve bir oyuncağı daha devirir..

Laila arka arkaya bütün oklarını çekip, kendilerine kudurmuş bir şekilde yaklaşan gri-beyaz kurtlara gönderir. Onun bıraktığı boşlukları da Bremorel doldurur. On beş, yirmi yarda kala Bremorel sadağını Laila’ya fırlatır, kılıcını çeker ve çılgınca bir korkuyla kurtların arasına dalar.

BREE!”, diye dipsiz bir çığlık kopar Laila’dan ve biten oklarının yerine Bremorel’in sadağındakileri değerlendirmeye başlar.

Ortalık, yaşlı druid’in, uğultusu artık her bir yanı kaplamış büyüsü, acı vıyaklamaları, ulumalar, hırıltılar ve Bremorel’in çıldırmış çığlıklarıyla dolmuştur.

Laila’nın en son gördüğü şey, kuzeni Bremorel’in dev bir kürk yığını altında kayboluşudur. Duyduğu en son şey ise “BREE—“, diye haykıran kendi sesidir zira arkasından bir şey, bütün ağırlığıyla ona saldırmış ve Laila dengesini kaybedip yanlış bir şekilde aşağı düşmüş ve başını çarpıp kendinden geçmiştir.

Karanlığın içinde yüzerken hayal meyal bir kaplanın vahşice kükreyişi ile daha önce hiç duymadığı bir başka yaratığın gürleme sesini duyar gibi olur ve sanki iki ses, kanlı bir kapışmanın içinde gibidirler zira Laila kükreme ve gürleme sesleriyle beraber, yırtılma, parçalanma ve ağır darp sesleri de duyar.

Neden sonra bütün sesler kesilir ve küçük, yumuşak ve bir o kadar da hırçın bir sesin “Kaçtı..”, dediğini duyar..

. . .

“—yaşayacaklar sanırım.”

“—emin misin? bunun kafası kırılmış, öbürünün de ısırılmadık yeri kalmamış.”

“—ısırıklar oldukça ciddi. ama pek azının izi kalacaktır. kızın harikulade bir mukavemeti var.”

“—ama aptal. neden hepiniz bir ağacın tepesine çıkmadınız ki? herkesin görebileceği ve saldırabileceği bir meydanın ortasında büyü yapmanın bana anlatmadığın kutsal bir yanı mı var..?”

“—bu.. aklıma bile gelmedi.”

“—aaaaa.. bunu sevdim. çok güzel bir yüzü var. kirpiklerine bak şunun.. ayyy.. ne kadar da uzun. keşke benim de kirpiklerim böyle olsaydı.. bu bizde kalabilir mi?”

“—olmaz, benim güzel kestanem. onların yapması gereken başka işler var.”

“—ama saçları çok berbat. ikisinin de. bunlar tarak nedir hiç duymamışlar mı? yada sabun?! ikisi de berbat kokuyor. hem güzel, hem de kokuyorlar! bu nasıl bir ahmaklıktır ki?”

“—haydi kestanem. ben bununla ilgilenirken sende öbürüne bakıver.”

“—öbürü.. öbürü bir ormancı gibi kokuyor. ben ormancıları hiç sevmem.”

“—ama o bir ormancı değil. ikisi de koruyucu izci ve saygımızı da, değerimizi de hak ediyorlar.”

“—ay tamam. ama bu saçların hali ne böyle yaa. inanılır gibi değil. ayrıca ikisi de kıyafetlerini yanlış giymişler!”

Laila bir çift simsiyah gözün kendisine ciddi bir ifadeyle bakıyorken uyanır. Aager Fogstep onun başında oturmuş, kendisine gelmesini beklemektedir. Laila uyandıkça daha çok yerinden acılar gelmeye başlar.

“Hayatta olmana sevindim, izci.”, der Aager.

“Neden?”, diye zorlukla sorar Laila. “‘Serenity Home güvenliği açısından acı bir kayıp’ mı olurdum?”, diye de hicvederek ekler.

“Bu doğru. Ama babanız da Serenity Home kasabasında yaşayanlar arasında.”, diye anlamlı bir şekilde hatırlatır adam ona.

“Bree.. Bree nasıl?”, diye yerinden fırlamaya kalkınca bir an gözü kararır ve olduğu yere yığılır.

“Aaaa.. bence üstünüze bir şeyler almadan kalkmasanız sizin için çok daha az utanç verici bir durum oluşturur.”, diye saklı yüzün arkasından sırıtıyormuş gibi bir sesle konuşur adam.

Laila o anda üstündeki kalın battaniyeleri farkeder.

“Korkarım ikinizin de o kadar çok yaranız vardı ki, yüzeysel müdahale mümkün değildi. Çoğuna Efendi Cathber baktı. Gerisi zamanla iyileşecektir.. Şimdi.. Bana bir durum raporu lazım..”

“Kurtlar geldi. Kurtları öldürdük!”, der Laila, biraz fazla kısaca..

Aager bir süre önünde yatan kıza bakar.

“Ve..?”, der neden sonra.

“Ve.. o kadar işte.”, diye alt çenesini öne çıkararak cevap verir Laila.

“İzci Laila.. Sizi bulduğumuzda, etrafınızda bir çift fazladan ayak izi tespit ettik. Dördüncü ayak izi, hepinizinkinden küçüktü. Efendi Cathber’e sorduğumda neden bahsettiğimiz hakkında hiçbir fikri olmadığını söyledi.”

“Efendi Aager. Takdir edersiniz ki ben baygındım. İzci Morel ise benden önce düştü. Şayet Efendi Cathber’e bir yalancı olduğunu söylemeyecekseniz, bence de neden bahsettiğiniz hakkında hiçbir fikrim yok!”, der Laila acı içerisinde.

Az ileriden Bremorel’in bezgin sesi duyulur. “Kıdemli izci ne dediyse, aynen.. Ayrıca gömleğimi kim çıkardıysa bilsin ki bitti o ve mezarını hazırlasın!”

Aager bir süre daha önünde yatan kıza bakar. Sonra burnundan solur. “Anlıyorum. Ama sorun değil. O küçük ayak izlerinin sahibini bulacağım bir gün.”, der ve kalkıp gider.

. . .

Laila, battaniyelere sarılı bir şekilde toplanmış kalabalığın yanına ağır adımlarla yaklaşır. İzci Efendisi Davien ona yaklaşır. “İyi misin Laila?”, diye samimi bir sesle sorar.

“Evet.. Hayır.. Bugün değil.. Belki yarın, efendim.” diye cevap verir.

Davien gülümser. “‘Evet’, deyinceye kadar soracağım o zaman.”, der ve elini öğrencisinin omzuna koyarak onun yüzüne bakar. “Bugün, burada, olağanüstü bir iş çıkardınız. Senden beklentilerimin hepsini gerçekleştirdin. Eminim Moorat’da aynını kuzenin için düşünüyordur.”, der ve kalabalığı yararak onu herkesin görebileceği bir şekilde, ortasında en az üç düzine ölü kurdun olduğu meydana getirir.

Çirkin yüzünde muhteşem bir sırıtış olan Moorat “En son sayım; kırk iki leş!”, der. “İnanılır gibi değil..”

“Efendiler..”, diye söz alır yaşlı Cathber. “Bugün, çok uzun hayatımda görmediğim bir efsaneye şahit oldum. Yaşaması için bu efsaneye bir isim koymalıyız, diye düşünüyorum. İzci Bremorel’in, çeliğini şarkı söyler gibi kullandığını gördüm. Bundan sonra kendisi Bremorel Songsteel olarak anıla.”, der ve herkes sevinç çığlıkları atar.

Kendi battaniyelerine sarılmış Bremorel, olduğu yerde çivilenmiş bir şekilde kalakalır.

“Ve izci Laila.. Kendisi bugün kurtların yıkımı oldu. Bundan sonra kendisi Laila Wolvesbane olarak tanına..”, der mutlu bir şekilde..

..ve herkesin sevinç haykırışları karşısında Laila’nın gözleri dolar. Annesi artık huzur içinde yatacaktır ve kurtlar bir daha Dimwoods’a musallat olamayacaklardır.

. . .

Şerif Standorin öne çıkar. Herkesin sevinç dolu yüz ifadelerinin aksine, onun yüzünde ciddi bakışlar görünür.

“Evet. Bugün, izcilerimizin becerileri ve cesaretleri sayesinde, Dimwoods kurt illetinden kurtulmuş oldu. Ne var ki kurt saldırıları, kaybolan kadınları açıklamıyor, zira kurtlar sürükledikleri insanları canlı götürmediler. Kaybolan kadınların, kayboldukları yerde mücadele edildiğine dair izlere rastlanmış olsa da, öldürülüp götürüldüklerine dair hiçbir kan izine rastlanmadı. Bu kadınlar ya ormanda şifalı ot toplarken, yada evlerinden, yataklarında uyurken kaçırıldılar. Ve hepsi de hesaplanmış bir şekilde yalnızken alındılar.. Mücadelenin varlığı, bu kadınların kendi rızalarıyla gitmiş olabilme ihtimalini imkansız hale getiriyor. Bu kadınlar, rızaları dışında ve zorla kaçırıldılar ve Rook dağındaki bir mağaraya götürüldüler ve orada şer bir yaratığın mel’un şehvetine kurban gittiler.”, der şerif sert bir şekilde.

Bir anda ortalık hayret nidalarıyla kaynamaya başlar.

Şerif elini kaldırır ve sükuneti sağlar. Sonra İzci Efendileri Davien ve Moorat’ı işaret ederek, “Ana patikadan çıktığımızda bu mağarayı bulduk ve içinde onlarca kadına ait kemik kalıntılarına rastladık. Belli ki bu mel’un yaratık, bu kadınlarlardan sıkılınca onları parçalayıp yemekten sakınmamış..”, diye açıklar. Şerifin yüzünde muazzam bir kin ve tiksinti ifadesi belirmiştir.

“Soru, nasıl olup da bu yaratığın neredeyse yirmi beş yıl aranıza hiç fark edilmeden sızıp bu kadınları kaçırabildiği?”

Efendi Aager sessizce kalabalığın arkasında belirir..

“Cevap..”, der hırıltılı sesiyle, “O yaratık asla o kadınları kaçırmak için köylere inmedi. Bunu başkasına yaptırdı..”

 

..ve önünde duran bir adamın boğazını boydan boya yarar!

 

Bir anda ortalık tamamen karışır.

Şerif, sakince kılıcını çeker.

Ormancılardan biri öne çıkar. “Bu imkansız. Bu adamı ben otuz yıldır tanıyorum..”, diye haykırır.

Aager, elinde kanlı bıçağı olduğu halde yine hırlayarak konuşur.

“İzci Laila. Lütfen gelir misiniz?”

Laila temkinli bir şekilde karalar içindeki acımasız adama yaklaşır.

“Sizden rica edeceğim, zira bu sizin daha iyi yapabileceğiniz bir şey. Bu leşi koklayın ve bulgularınızı bizimle paylaşın.”, der Aager.

Laila bu beklenmedik istem karşısında oldukça şaşırır. Yavaşça eğilir ve derin bir nefes alır ama burnuna adamın yarılmış gırtlağından fışkıran kan dışında herhangi bir koku gelmez.

Tam, ‘Sadece kan..”, diyecekken bir anda birbirine karışmış başka iki koku daha alır.. Islak köpek ve biberiye!

Laila yavaşça doğrulur. Nedense kendisini fena halde kızmış hisseder. Sıktığı dişlerinin arasından “Kurt ve kadın parfümü!”, der. “Bu adam uzun yıllar kurtların yakınında bulunmuş. Öyle ki, kokusu üstüne kalıcı bir şekilde sinmiş. Ve algıladığım parfüm kokusu, biberiye bitkisinden yapılmış. Bu bitkiyi elf’ler parfümlerinde kullanmazlar. Bunu sadece ormancı kadınları kullanır. Burada karısı ya da kızı olan herkes bunu bilir.”, diye kati bir sesle konuşur.

“Teşekkür ederim İzci Laila Wolvesbane.. Bugün Serenity Home ve Dimwoods halkına yapmış olduğunuz katkılar asla unutulmayacak.”, der anca duyulur bir sesle. Sonra eğilir ve ölü adamın cebinden bir kese çıkartır.

Aager keseyi, herkesin duyacağı şekilde sallar. İçinde ne olduğuna dair pek az şüphe bırakacak şıngırdama sesleri duyulur. Sonra keseyi, itiraz eden adama fırlatır.

Adam keseyi yakalar ve ağzını açıp içine baktığında surat ifadesi bir anda değişir. Kesenin yarısını bir avucuna boşaltır ve herkes pırıl pırıl parlayan altınlara bakar.

“Sizce bir oduncu bu kadar altını ne kadar zamanda kazanır?”, diye sorar Aager.

“Ka.. kazanamaz..”, diye kekeler adam.

“Dürüstlüğünüz için teşekkür ederim.”, der Aager.

Sonra şerife dönüp “Bu operasyon bitmiştir efendim.” diye ekler ve onun sağına geçip ait olduğu yerini alır.

Şerif onu başıyla onaylar ve “Bu altınlar, otuz yıldır bu belaya kurban gitmişlerin yetimlerini uzun yıllar besleyecek ve onlara yeni kıyafetler sağlayacak”, der ve itiraz eden adama doğru elini açar. Adam, yüzü kızarmış bir şekilde altınları tekrar kesenin içine boşaltır ve keseyi şerife verir.

Şerif eliyle havada bir daire işareti yapar. “Burada işimiz bitti. Yaratığı bulamadık ama geri gelmeyecektir çünkü artık teşhir oldu.. Toparlanın. Gidiyoruz.”

Ormancılar meydanda yığılmış kurtlara bakıp, “Bunları ne yapalım?”, diye sorarlar.

Şerif ise yerde son tepinişlerini yapan adama bakar ve “Bütün köpekleri yakın.”, der acımasızca.

O akşam ormancılar kampı erken kurarlar zira iki genç kahraman izcinin yaraları ağırdır.

Kurulan çadırlardan birinde iki kuzen inleyerek olanları, kendi açılarından birbirlerine anlatmaktadırlar.

Çadırlarının dışında birisinin boğazını temizleme sesini duyunca ikisi de susar.

Bremorel, Laila’ya “Sen konuş..”, diye fısıldar.

Laila ağrıyan başını sallar, bunu yaptığına pişman olur ve “Hayır sen konuş..”, diye inler.

“Kıdemli sensin. Sen konuş!”, diye hırlar Bremorel, Laila’ya.

“Kıdemli benim. Sana emrediyorum; sen konuş!”, diye emreder Laila.

Bremorel kuzenine pis bir bakış atar, sonra “NE VAR?!“, diye bağırır çadırın başında bekleyen kişiye.

Laila eliyle yüzünü kapatır.

Çadırın girişi aralanır ve Efendi Aager içeri girer.

Laila bu adamdan git gide nefret etmeye başlamıştır zira onun gözünde bu adam, kan kokusu almış bir kene gibidir.

Aager saygılı bir şekilde “İzci Laila, İzci Morel..”, diye ikisini de selamlar.

“Merak ediyorum Efendi Aager..”, diye gıcık olduğunu hiç saklamayan bir üslupla sorar Bremorel. “..neden herkes gibi sizde bana Bremorel diye hitab etmiyorsunuz da, zaman aşımına uğramış bir ismi kullanmakta ısrar ediyorsunuz? Dahası, neden Udoorin’in kafasını kırdınız? Onun gibi güçlü biri bugün bir fark yaratabilirdi..”

Aager bir süre sessizce Bremorel’e bakar. “Resmi kayıtlar, sizin doğduğunuzda size verilen isimlerle ilgilenir. Takma adınızla değil. Tercih ettiğin ve kullanılmasını istediğin isim bu ise, hayatlarını seni korumak için kaybetmiş olan anne ve babanın sana verdiği ismi, kayıt odasına başvurarak sildirebilir ve yerine bir sokak kavgasından dolayı edindiğin lakabı girebilirsin..”, diye sakince açıklar Efendi Aager.

“Sayın Udoorin’e gelince.. Onun durumu sizi hiçbir şekilde ilgilendirmediği gibi, onun bugün burada olması halinde bu çadırda iki kahraman değil, üç ceset olurdu. Ki buna Efendi Cathber gibi önemli bir şahsiyeti dahil etmiyorum. Genç Udoorin, sizin almış olduğunuz formasyonu ve eğitimi almış değil. Sizlerin bugün sergilemiş olduğunuz başarılar, tamamen aldığınız eğitim ve disiplinin eseridir. Bugün, aldığınız eğitim sayesinde bir izci ile bir ormancı, bir izci ile bir avcı arasındaki açık farkı göstermiş oldunuz. Bu sebepten dolayı bir ormancı yada bir avcının asla göremeyeceği saygıyı, bir izci olarak gittiğiniz her yerde göreceksiniz.. Genç Udoorin bu gerçeğe daha ayılmış değil ve bir kasabanın güvenliğini, başıboş bırakılmış bir çocuğun keyfine teslim edemem.

“Fark yaratmaya gelince.. Fark yaratmasını beklediğim iki kişi de zaten buradalar ve işlerini mükemmel bir şekilde de yaptılar. Bundan sonra beraber çalışıyor olacağız. Birlikte, buna benzer birçok operasyon yapacağız. Dolayısıyla birbirimizi tanıyor olmamız önemli. Ki bu da buraya gelme sebebimle yakından alakalı.”, der Aager ve keskin bakışlarıyla önünde yatan iki genç kızı süzer.

“Şimdi..”, der adam, “..hanginiz bana dördüncü kişiden bahsedecek?”

“Bana bakma..”, der Bremorel. “Ben kurtların altında, ölmekle meşguldüm!”

“Bilmiyorum dedim sana. Baygındım!”, diye hırlar Laila. Gerçekte Laila, Efendi Aager’e neden baygınken hayal meyal duyduğu konuşmaları anlatmadığını kestiremez. Ama nedense bahsetmek istemez.

“Peki.. O zaman bana bir şeyi açıklar mısınız?”, diye sakince sorar Aager. “Nasıl oluyorda bir savaştan, üstünüz başınız paramparça olmuş olmasına rağmen, Belediye Başkanı Yuleman’ın küçük kızı Serendith hanımefendinin işlettiği berber dükkanından çıkmış gibi, lavanta sabunuyla yıkanmış ve örülmüş saçlarla bulduk sizi?”

✱ ✱ ✱

Laila pis bir şekilde sırıtır.

O gece kuzenler, Efendi Aager’in sorularını, akıl almaz, gitgide mantıktan uzaklaşan, bir birinden kopuk, saçma sapan açıklamalarla savuşturmuşlar ve Aager’in aksine, iki kız da çok eğlenmiştir..

Laila, sebebini bilmese de yapmıştı bunu. Bremorel ise kuzenine destek olmak ve sırf Aager’e gıcıklık olsun diye.. Nihayetinde, Efendi Aager’e rapor vermeleri gerekiyor olsa da, ona ait değillerdi ve onun altında da çalışmıyorlardı.

O gece iki kuzen tek cephe olmuş, izci olmanın bağımsız ayrıcalığına varmışlardı.

Ve o geceden sonra iki kuzen, bütün işlere bir takım olarak gönderilmişlerdi.

Laila sağ kulağındaki küpeyle oynar. Bu küpe, kenarları altın işlemeli, zarif, elf gümüşünden yapılma bir küpedir ve kuzeninde de bu küpenin ikizi vardır. Laila iki küpenin de Gnine’ın amcası Efendi Tinkerdome’un usta ellerinden çıktığını çok sonra öğrenecektir. Küpelerin her biri ayrı birer kutuda kendilerine bir ulak tarafından ulaştırılmış ama Laila gerçekte bu küpeleri kimin gönderdiğini de, siparişlerinin de Efendi Tinkerdome’a kimin verdiğini hiçbir zaman öğrenemez.

Bremorel’le ilk kez kutuları açtıklarında, küpelerin güzelliği ve inceliğine iki kızda hayran olmuştur. Dahası, küpelerin kendilerine özel yaptırılmış olduğunu Laila anlamış ve kuzenine anlatmıştır zira birisinin üzerinde, elflerin yüksek lehçesinde “Wolvesbane”, diğerininde ise “Songsteel” yazmaktadır. Küpelerin ucundaki iri dişlerin anlamını, kutuların içinde buldukları not açıklamıştır;

ALFA’NIN DİŞLERİ


Laila ve Bremorel’in, Aager’e sunduğu sebepler;

 

book 01 books dungeons and dragons komedi role play

Kamp Ateşi IV
“Bu sefer de ben yapayım..”

Kamp Ateşi IV
“Bu sefer de ben yapayım..”

Timeline:

Arashkan yolu üzerinde bir gece daha kamp kurulur.

Belki de bir prenses olması dolayısıyla bu güne kadar kendisine yemek yaptırılmayan Lorna, en sonunda olaya el koymaya karar verir.

Bütün ısrar ve ricalara rağmen kız tencereyi ve kaşığı alır ve herkese saraylara layık bir yemek pişirmeye karar verir.

 

 

Burası..”

Laila yeni kamp yerini gösterir ve semerinin kemer tokalarını çözer. Atı rahatlamış bir şekilde kişneyince Laila onu nazikçe azarlar, “Ne yani, kilo aldığımı mı ima ediyorsun?”

Sonra semeri yere bırakır, çantasından çıkardığı kaşağı ile atını bir güzel yukarıdan aşağı tımarlar, cebinden çıkardığı bir elmayı ona verir ve fısıldar, “Bi daha kilomla ilgili dedikodular yayarsan bundan sonra sana bal elması yok! Sabahtan akşama kadar acı ot yersin..”

“Ama lütfen..”, diye Lorna’nın sesini duyar ve dönüp bakar.

Udoorin, kendi iri yağız aygırın semerini çıkarmış, Lorna’nın zarif doru kısrağıyla uğraşmaktadır.

Laila’nın gözleri melun bir ışıltıyla parlar ve içinden sırıtır.

“Prenses kendi atıyla ilgilenmek istiyorsa bence buna izin verilmeli. Ama illaki birine yardım etmek istiyorsan, Haş Teyze’ye yardım edebilirsin.. Sonra da Gnine’a.. ve arabayı boşaltmaya da yardım edebilirsin. Bana da yardım etseydin güzel olurdu ama geç kaldın..”, der masum bir ifadeyle.

Udoorin’in yüzü kararır. Laila ve Bremorel —ve Gnine—, kendisine böyle oyunlar daha önce çok oynamış ve birçok defa da kendileri yapmak istemedikleri angarya işleri onun üzerine yıkmışlardır. İşin acı yanı, bugüne kadar Udoorin, bu oyunlara karşı bir çözüm de bulamamıştır.

“Çok iyi bir fikir.”, der Lorna mutlu bir şekilde. “Neden sen onlara yardım etmiyorsun? Ben de kendi atımı tırmarlıyım.”

Udoorin’in yüzü daha da kararır çünkü Laila, Lorna’yı bu işe alet etmiştir ve kafasındaki kitaba göre bu açıkça bir şekilde kurallara aykırı bir hamledir. Belli ki yaşları ne olursa olsun, kızlar asla adil dövüşmemektedirler!

Udoorin homurdanmadan High Lady Anglenna’nın yanına gider. Udoorin asla bayanlara homurdanmaz. O sadece Aager’e homurdanır çünkü kural kitabında bu kabul edilebilir bir durumdur!

“Haş Teyze! Durun ben size yardım edeyim. Gençler yaşlılara her zaman yardım etmeli..”, diye seslenir ve toplu ‘fırk’lamaları ve bastırılmış kıkırdıları duymaz.

✱ ✱ ✱

Ama lütfen. Hiç bana yaptırmıyorsunuz.”

Lorna Feymist, kaşlarını çatmış, kollarını göğüslerinin altında bağlamış, kararlı bir şekilde kamp ateşinin başında durmaktadır. Önünde duran Laila, Lady ve Inshala’ya rağmen inatla üçüyle de, yemek yapma sırasının —iki ay sonra— artık onda olduğu konusunda tartışmaktadır.

Laila bir yandan kıza hak verirken, bir yandan da bu zarif kızın elinde sebze bıçağı ile patates, soğan ve havuç doğrayıp kazana doldurması fikrini zihninde bir türlü canlandıramaz. Inshala ise yarı ağlamaklı bir şekilde Lorna ablasına sorun olmadığını, Laila, Lady ve kendisinin yemek hazırlamak için fazlasıyla yeterli olduğunu anlatmaya çalışırken, Lady ise ona nazikçe, bir prensese yemek yaptırdıkları dedikodusunun yayılması halinde başlarına gelebilecek potansiyel sorunları hatırlatsa da, Lorna kararlıdır ve inatçıdır.

Aager hiçbir şekilde olaya kendisini dahil etmezken, Udoorin ise olaya müdahale etmesi ihtimali olabileceği ama bunun fevkalade kötü sonuçlanacağını tahmin eden birisinin hayatta kalma iç güdüsüyle, ne Lorna, ne de Lady tarafından destek için çağrılamayacağı bir mesafede saklanmaktadır. High Lady Anglenna olayı tiksintiyle seyrederken, Merisoul ise çıktığı bir ağacın dalına yüzükoyun uzanıp kanatlarını aşağı sarkıtmış bir vaziyette, olup bitenleri yukarıdan izlemektedir..

Gnine ise akıllıca bir şekilde ortalıkta yoktur.

Asında Gnine ortalıkta yoktur ama bu akıllıca sebeplerden dolayı değildir!

. . .

Bugüne kadar hiç yaptırmadınız. Burada ben bir prenses değilim. Aslına bakılırsa Bari Na-ammen’den beri bir prenses bile değilim ve sizlere bir prenses olduğumu söylemememin sebebi de buydu. Özel muamele istemiyorum. Buna rağmen bana hak etmediğim bir ayrıcalık gösterildi. Bizler dostuz.”, diye içten —ve aynı oranda da inatla— tartışır ve bir şekilde eline geçirdiği tahta kaşığı Lady’ye vermek gibi bir niyeti yok gibidir..

“Lütfen, bu sefer de ben yapayım..”, der yalvarırcasına.

High Lady Anglenna’nın kaşları çatılır, dudakları büzüşür, tiksintiyle burnundan solur ama tam bir şeyler söyleyecekken yukardan tanıdık birisinin boğazını temizleme sesini duyar ve gıkını çıkarmadan oturduğu yerde durur.

. . .

Peki, peki.. yap bakalım.”, diye Lady pes eder en sonunda.

Laila, bir dwarf’u pes ettirecek inada saygı gösterilmesi gerektiğini düşünür ve kamp ateşinin yanından ayrılır. Inshala ise alt dudağını pörtletir ve omuzları çökmüş bir şekilde o da ateşin yanından ayrılır, küskün bir ifadeyle Aager’in yanına oturur ve “Bana destek çıkabilirdin.”, diye söylenir ona.

Aager hiç sektirmeden “Çıktım zaten.”, der ciddi bir şekilde. “Sana tahta kaşıkla saldırması durumunda tencerenin kapağı ile seni korumaya hazır bekliyordum!”, der aynı ciddiyetle ve arkasında sakladığı tencerenin kapağını gösterir kıza!

Az ilerde Lorna bir elini pençe yapar ve bir anda kızın yanında kirli, dumanımsı bir şey belirir.

“Gel, Themalsar..”, der prenses, mutlu ve muzaffer bir şekilde. “Ben pirinci ayıklarken sen de şu patatesleri soy!”

✱ ✱ ✱

Uzun bir süre Lorna’nın yemek hazırlayışını seyreden Aager, Inshala’nın kulağına eğilir ve “Yorgun değilsen yürüyüşe çıkmak ister misin?”, diye sorar.

“Yürüyüş?”, diye tamamen anlamamış bir ifadeyle sorar Inshala.

“Yürüyüş.. beraber kalkıp ormanda biraz yürürüz ve istersen de konuşuruz. Yürüyüş işte..”, diye açıklar Aager.

Inshala, duyduğu şeyden hiçbir şey anlamamış birisi gibi kaşlarını çatar ve yanında oturan adam belki de bir başka şey kastediyordur diye düşünmeye başlar ve bir anda ayılır;

“Lorna abla ve Udoorin abi gibi mi?”, diye heyecanla sorar.

“Ummm.. Öyle de olabilir.. İstersen yani. Ama bu daha ziyade, nefsi müdafa babında.”, der ve aceleyle kızın elini tutup onu kaldırır ve beraber ormana, yeterince uzun olacak bir yürüyüşe götürür..

..ve tam onlar gözden kaybolduğunda Lorna “Yemek hazır.”, diye herkesi çağırır.

. . .

High Lady Anglenna, yüzünde acımasız bir gülümseyişle oturduğu yerden Aager, Inshala ve Gnine dışında herkesin kamp ateşi etrafında toplanışını seyreder. Son derece mutlu görünen Lorna, sırayla herkesin tabağına hazırladığı yemeği doldurur ve büyük bir beklenti içerisinde onların yemeklerini yemelerini bekler.

Lady yemekten bir kaşık alır ve hayret içerisinde tabağına bakar.

Udoorin, büyük bir hazla tabağına dalar ve durur.

Olanları gören Laila, tabağından temkinli bir kaşık alır ve o da durur..

Uzandığı daldan Merisoul’un ‘fırk’ladığı duyulur.

“Eee? Nasıl olmuş? Beğendiniz mi?”, diye merakla sorar Lorna.

“Bu.. ilginç olmuş kızım.”, diye boğuk bir sesle cevap verir Lady.

“Bence harika olmuş!”, der Udoorin ağzı dolu bir şekilde.

“Ben atları bi kontrol edeceğim, orda yerim.”, der Laila ve tabağıyla yerinden fırlar!

“Çok.. farklı bir.. tadı var.”, diye yutkunmaya çalışır Lady. “Gnine’ı gidip bulayım. O da acıkmış olmalı.”, der ve o da yerinden fırlar.

Lorna ile tek başına kalan Udoorin, zorlukla yutkunur.. Bir kaşık daha alır.. ve yine zorlukla yutkunur, başını kaldırır ve  “Siz.. yemeyecek misiniz Haş Teyze?”, diye yutkunmakta zorlanan bir sesle Anglenna’yı sofraya davet eder.

“Teşekkür ederim cesur çocuk.”, der Anglenna. “Ne yazık ki bu akşam pek iştahım yok. Ama lütfen. Benim hakkımı da siz yiyin. Çöpe gitmesin.”, diye ekler acımasızca.

Lorna çok mutlu olmuş bir şekilde “Yolda çok yoruluyorsun. Gücünü korumalısın.”, der ve Udoorin’in tabağını tekrar doldurur.

Udoorin mutluluktan inler!

✱ ✱ ✱

Aradan bir saat kadar geçmiştir ve kimse, mucizevi bir şekilde ortadan kaybolan tencerenin akıbetini merak etmez.

Aager, Inshala’yı ormanda yaptıkları yürüyüşten stratejik bir zamanlamayla geri getirmiş ve şimdi ikisi de ateşin başında oturmuş çantalarından çıkardıkları bir şeyleri atıştırmaktadırlar. Kaçırdığı yemekten dolayı Inshala, Lorna’dan özür dilerken, Aager ise Udoorin’e sırıtarak bakar. Lady ve Laila arasında, Lorna’nın en az iki ay daha sırasının gelmemesi konusunda sessiz bakışlarla yapılan bir anlaşma gerçekleşir.

Tam bu sırada Gnine, saçı başı darmadağınık, elbiseleri lime lime olmuş bir vaziyette ormandan çıkar ve topallayarak kampa gelir!

Cücenin başı yarılmış ve bir kolu da kırıktır.

Büyük bir hışımla Lady, Gnine’ın tepesine iner ve ona gürler;

NE HALTLAR ÇEVİRDİN, BÜCÜR?!

Beti benzi atmış ve acı içerisinde kırık kolunu tutan cücenin yüzünde ise uhrevi bir sırıtış vardır.

UÇTUM! UÇTUM EN SONUNDA.. UÇTUM!


 

book 01 books dungeons and dragons duygusal komedi role play the plot thickens

“Beni duyan var mı?”

“Beni duyan var mı?”

Timeline:

Grup, Arashkan şehrine yaklaşır. Karşılaştıkları bazı olaylar, onlara da bilinçaltı bir aciliyet hissi uyandırmıştır.

Bir akşam, kamp esnasında Laila’ya beklenmedik bir mesaj gelir..

 

 

Laila küçük, mutlu bir çığlık atar ve gerisin geriye kampa koşar.

“Lady, Udoorin.. Hepiniz, koşun.. Bree arıyor!”

 

. . .

 

Son birkaç gecedir yalnız takılmayı tercih eden Laila, bu gece de yemekten sonra ‘ortalığı kolaçan etme’ bahanesiyle gruptan ayrılmış ve gecenin karanlığında kaybolmuştur. Ancak kısa bir süre sonra büyük bir heyecanla koşarak geri dönmüş ve herkesi kamp ateşinin etrafına toplamıştır..

“Ne dedi? Ne dedi?”, diye merakla sorar Gnine.

“Bağlantı koptu. Ormanda iyi çekmiyordur belki..”, diye hayıflanır Laila.

“Nerden biliyorsun ormanda olduğunu?”

“Bıngıl Baykuşu.. Arkadan sesini duydum. Dimwood civarında yaşarlar çünkü oradaki orman elfleri onları çok sever ve beslerler. Bree de oralarda bir yerde olmalı.”, diye biraz düşünceli, biraz da tedirgin bir şekilde cevap verir.

“Ne büyüsü kullandığına bakar. İzcilerin arama yapabildiklerini bilmiyordum.”, der Lady.

“Yapamıyoruz zaten. O yüzden hala el işaretleriyle iletişimi öğretirler bize.”, diye söylenir Laila.

Bir an Laila’nın elinden bir hışırtı sesi gelir.

Laila istem dışı elini kulağına götürür.

“—A.. lo.. Be.. ni.. duy.. an.. var.. mı?”, diye kırık, zor anlaşılır kelimeler duyulur ve herkes hayretle Laila’nın avucuna bakar.

“Bu Bree..”, diye sevinçle fısıldar Laila. Sonra hemen elini ağzına götürür ve “Bree.. BREE?.. Seni duyuyoruz ama çok parazit var!”, diye heyecanla konuşur.

“Avucunu aç da hepimiz duyalım.”, der Lady.

Laila herkesin görebileceği şekilde avucunu açar ve içinden, konuşan birilerinin sesleri gelmeye başlar.

“—Sen bu işi beceremeyeceksin galiba. Bu kadar basit bir şeyi bile yapamayacaksan, neden getirdim ki seni?!”, diye Bremorel’in sesi gelir.

“—Dün akşam öyle demiyordun ama!”, diye bir başkasının sesi daha duyulur.

Herkes dona kalır.

Arkadan biri ‘fırk’lar.

Kıpkırmızı bir suratla, hiç bozuntuya vermemeye çalışan Lady, “Bu.. Thomas.. Thomas Dimwood. Kendisi temiz, saf bir çocuktur. Ne işi var o çocuğun bu saatte o deli kızla?”, diye koyu bir sesle açıklamaya çalışır.

“—dün akşam HİÇBİR ŞEY söylemiyordum. Biz izciler gereksiz, boş laflarla vakit kaybetmeyiz!”, diye Bremorel’in hafif sırıtan sesi duyulur.

Laila’nın da yüzü kızarır.

Gnine sırıtır.

“En sonunda.. Altı yıl bekledim ve öcümü alma vakti geldi, Bremorel Songsteel”, diye Udoorin büyük bir sesle ‘oh’lar. “Bunu sana asla unutturmayacağım.”

“—Ayrıca beni sen getirmedin. Emir, Efendi Demos’dan geldi. Teknik olarak sen bana eşlik ediyorsun.”, diye Thomas’ın sesi gelir.

“Offf..!”, diye Merisoul içler. “Bremerol gibi bir kıza asla söylenmeyecek bir şeydi bu. Uzun, soğuk ve yalnız geceler seni bekliyor, şapşal çocuk!”

“—Yaaa. Senin emrin Demos’dan gelmiş olabilir. Ama benim emrim Efendi Moorat’dan geldi. Neydi tam kullandığı ifade? ‘Al o tapınak sümüklüsünü, Dimwood elflerine götür. Elinden tut da kaybolmasın ormanda!”, diye Bremorel’in horlayan sesi duyulur.

Merisoul elini yüzüne çarpar. “Salak. Bu kız tam salak. Çocuk ona gümüş tepside bir fırsat sundu ve kız ağız dalaşına girmeyi tercih etti! Bunun için mi cezalandırıldım ben?!..”

“—İyi ki de gelmişim.”, diye cevap verir Thomas. Ben olmasam o melun Orken’ler seni şişlemiş olurdu.”

Herkes bir anda dikkat kesilir.

“—Sen olmasan ben orada bile olmazdım.”, diye harlar Bremorel.

“—Bacağındaki yarayı iyileştirirken de böyle demiyordun. Bir sonraki akşam gerçekleşen baskında aldığın omuz yarasında da. İki gün sonra ki baskında kalçana yediğin yarayı iyileştirirken de..”, diye saymaya başlar Thomas.

“—Ben olmasam sen daha ilk baskında gitmiş olurdun. O kadar çok gürültü çıkartıyorsun ki, o hayvanlar biz gelmeden iki gün mesafeye pusu kurabiliyorlar!”, diye tiksintiyle hırlar Bremorel.

“—Ben izci değilim. Hayatımı ormanda oyun oynayarak geçirmedim. Kütüphanede kitap okuyup ders çalışarak geçirdim.”, der Thomas ukela bir tonla.

Aager dayanamaz, “Bu ikisi de salak bunların.”

“Bence çok şirinler.”, diye kıkırdar Inshala.

“—Aaaa! Bu da neden küf koktuğunu açıklıyor!”, diye yapıştırır Bremorel.

“—Ben küf kokmuyorum. Kütüphanedeki bütün kitaplar küflenmesin diye özel bakımdan geçer—”, diye bilmiş bir şekilde cevap verirken arkadan çalıların şiddetle ayrışma sesi eşliğinde tüyler ürpertici bir kükreme duyulur ve  Thomas’ın sesi kesilir.

“—THOMAS!”, diye Bremorel çığlık atar.

Bir anda herkes nefesini tutar.

✱ ✱ ✱

GEBER SESİ ADİ PİÇ KURUSU“, diye Bremorel’in çıldırmış sesi duyulur ve ardından yoğun kılıç şakırtıları, iri ayak sesleri ve sanki ağır bir şeylerin dönerek uçmasını andıran, rahatsız edici vınlama sesleri gelir. Bremorel, kendisini bile aşmış bir şekilde çığlıklar atarak, kıyasıya verdiği mücadele, herkesin çıt çıkarmadan durmasına sebep olmuştur.

“—KAÇINIZI ÖLDÜRMEM GEREKİYOR?!

“—Arkana dikkat et—”

“—Bi tanesi bi şey fırlatıyor—”

“—RAMERA KARUNA SINMA HAYERA DORA SIMENA!

“—Şerefsiz köpe—”

Kılıç sesleri, Bremorel’in sesli hiddeti, Thomas’ın büyülü sözleri ve çığlıklara karışan darbe sesleri yoğunlaşır ve kimin ne yaptığı anlaşılmaz bir hal alır.

“—HER GECE, HER GECE.. BU NE?!—”

“—Arkana dikkat et—”

“—Bunu beğendin mi? Yeterince soğuk mu?—”

“—DARI MANESKI DIMOR EXETSI SIME LANEME NESKI.

“—Kıpırdıyamayıncalar, ölürken yüzleri çok komik oluyor—”

“—Arkana dikkat et—”

“—Lanet olsun—”

“—AZARET POLUNA KESRA DiNOMIKTAR SARATRAS MONIHARA TROS..

“…”

“—Bu da sonuncusuydu! Seni aptal kız.. Sana arkana dikkat etmeni söylemiştim!”

Laila keskin bir şekilde iç çeker, “Bree?”

“—Arkamdakine.. dikkat ettim. Ama ona dönseydim.. senin arkandaki seni şişlerdi..”, diye Bremorel’in fokurdulu sesi duyulur.

“—Benim üzerimde çelik zırh var. Seninki gibi ince deri değil. Bir sefer de lafımı dinlesen ölür müsün?”, diye Thomas’ın kızgın sesi gelir.

“—Kelime tercihin.. harika! Ama burada.. onbaşı.. benim..”, diye inat eder Bremorel.

“—Bu seferki pek iyi görünmüyor, Morel..”, diye Thomas ciddi bir sesle konuşur.

“—Adımı.. en sonunda.. söyleyebildiğine göre.. gerçekten.. ciddi olmalı..”

“—Kıpırdama lütfen. Çivi sırtına fena saplanmış ve sağ ciğerini delmiş. İyileştirebilmem için önce onu çıkarmam lazım. Onu çıkarabilmem için de zırhın ve gömleğin gitmesi gerek.”, diye yutkunur Thomas.

“—Buna.. söyleyebileceğim.. o kadar çok şey.. var ki..!”

“—Bu biraz.. bayağı.. aslında çok acıtacak.. Hazır mısın?”

“—Evet. Hayır. Çek şunu..!”

“—Üzgünüm..”

 

Herkes sessizce Thomas’ın, kızın sırtından çelik çiviyi çekişini, büyülü sözlerini ve çaresizce Bremorel’in sıkılmış dişleri arasından kaçan çığlıkları dinler.

 

Neden sonra Thomas tedirgin bir sesle konuşur;

“—Oldu. Yedeklerin nerde? Bu gömlek lime lime olmuş”, diye sorar.

“—Neden? Bir kızın çantasını karıştırmaya utanmıyor musun sen?”, diye Bremorel’in bitkin ve kızgın sesi gelir.

“—Çantanı karıştırmak niyetinde değildim. Nezaket göstereyim dedim, o kadar. Ama lütfen. Böyle de dolaşabilirsin!”, diye Thomas da kızgın bir şekilde cevap verir.

“—Seni utanmaz!”, diye hırlar Bremorel.

Lady iki eliyle yüzünü saklar. “Bu.. bu çocuk çok efendi biriydi.. Kız mahvetmiş onu!”, diye utanç içerisinde hayıflanır.

“—Ben neden utanmaz oluyorum? Gömleksiz dolaşan ben değilim.”

“—Al! Giydim işte..! Mutlu oldun mu?!”

“—”

 

“Evet. İkisi de salak bunların!”, diye teyit eder Aager.


 

book 01 books dungeons and dragons duygusal modül Ruins of Themalsar tarihçe

Rüya

Rüya

Timeline:

Themalsar harabelerinden çıktıktan sonra, bu ölü topraklara tekrar hayat getirmek için Inshala ‘la Fey’ Frostmane, gerekli olan gücü kendisinden beklenebileceği gibi Titania’dan değil Mab’den ister.

Ne var ki Mab cömertliği ile bilinen biri değildir..

Bu hikaye, “Yapmam gereken bir şey var..” esnasında, kimsenin müşahede etmedi Rüyalar Aleminde yer alır ve Inshala’nın, Mab ile yaptığı pazarlık sonucu, ödemesi gereken bedeli anlatır.

 

 

Yapmam gereken bir şey var.”, der Inshala, fısıltı gibi bir sesle.. ve yavaşça toprağa çömelir ve ona dokunur.

“Burası çok uzun bir süredir ölü. Fazla uzun.. Her şey yaşamayı hak eder, sonu ölüm olsa da. Ama hiçbir şey bu şekilde ölü kalmaya devam etmeyi hak etmiyor.”, der ve yavaşça yere, uyumak istiyormuş gibi uzanır ve bir şeyler mırıldanmaya başlar. Sözleri anlaşılmaz mırıltılar, önce bir şarkı gibi gelir. Şarkı, tam olarak melankolik değildir, ama hüzünlüdür. Bir an sonra herkes, şarkıyı sadece duyduğunu değil, içinde de hissettiğini fark eder.

Gnine’ın, “Bu bir şarkı değil. Bir büyü! Ama nasıl?!”, dediği duyulur.

Inshala, büyüyü bir şarkı gibi söylemektedir.

..ve Themalsar tapınağının tuzlanmış kömürümsü ölü toprağı yumuşar ve genç kızı içine çekmeye başlar.

Inshala yavaş yavaş toprağa gömülmeye başlar.

Lady Magella biraz tedirgin olur. “Inshala.. kızım?”

Inshala büyüsünü söylerken, yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle ona bakar. Gözleri pırıl pırıldır ve kendisiyle karşılaştıkları o ilk, yıldırımlı geceden beri belki de ilk defa bu deli kızın yüzünde bir ‘huzur’ ifadesi görürler.

Inshala toprağın içinde tamamen kaybolur!

Herkes nefesini tutar ve bekler..

..aradan bir dakika geçer.

✱ ✱ ✱

Toprağın derinliklerinde, karanlığın içinde uzanmış kız uykuda gibidir. Yüzeyde olanlardan habersizdir, ancak hayal meyal bir şeyler duymaktadır.

Kapalı göz kapaklarının altındaki fırtına grisi gözleri, garip, puslu bir bahçenin içinde bir sağa bir sola bakar ve önünde aralanan sislerin içinde beliren taş patikayı görünce, doğru yerde olduğunu anlar.

Kız, derin bir nefes alır ve temkinli bir şekilde patikaya adımını atar. Küçük, çıplak ayaklarıyla pustan ıslanmış pürüzsüz taşların üstünde üşüyerek yürümeye başlar. Kız, korkmaması gerektiğini, korkulacak bir şeyin de olmadığını kendi kendisine tekrarlayıp durur zira yapacağı görüşme için izin istemiş ve kendisine bu izin verilmiştir. Fey’ler arası yapılan bu küçük anlaşmalar, onların hayatlarının bel kemiğini oluşturduğunu, ve asla bozulmadını bilmesine rağmen korkudan titremesine engel olmaz.

Görüşeceği kişi, kolay biri olmayacaktır.

Kız, üşüyerek taş patika boyunca ne kadar yürüdüğünü bilemez ama sislerin içinde şekiller görür. Bunların bazılarının ne olduğunu gördüğü anda anlar, çoğu ise ıslak sisin içinde muallak şekiller olarak kalmayı tercih ederler.

Kız, kurumuş dikenli dalları olan ağaç ve çalılıkların arasında havada asılı gibi kıpırdamadan duran kuşlar, şurada bir tilki, burada bir sinap, elinde kocaman cep saati olan bir tavşan, yüzünde mutlu gibi görünmeye çalışan bir sırıtış ile kaskatı kesilmiş, fırfırlı ve cafcaflı kıyafetler içerisinde ve saçma sapan saçlarının üzerinde up uzun silindir şapkası olan bir adam, arka ayakları üstünde durmuş bir aslan, üzgün bir korkuluk, tek ayakkabısı eksik, genç güzel bir kız, bir teneke adam ve onun hemen ilerisinde, ikisi oğlan ikisi kız, dört çocuğun yan yana kıpırdamadan durduklarını görür. Oğlanlardan büyük olanın elinde kılıç ve kalkan, küçük olanın ise her iki elinde birer kılıç, kızlardan biri yayını germişken ikinci kız elindeki hançerle üzerinde sarmaşık desenleri oyulmuş, tek kapısı açık eski bir gardrobun önünde poz vermiştir.

Saatli tavşan, tek ayakkabısı eksik kız, şapkalı adam, ayakları üstünde duran aslan, teneke adam, korkuluk ve dört çocuk gibi gördüğü birçok şeye anlam veremez. Ama gördüğü her şeyin sanki kristal camdan yapılmışcasına kıpırdamadan duruyor olmaları, kesinlikle doğru yerde olduğundan emin olmasını sağlar zira gördüğü şeyler ne kristalden, ne de camdan yapılmıştır. Hepsi buzdan oyulmuşlardır. Ama kız, gördüğü şeylerdeki ayrıntı inceliklerini fark edince, belki de buzdan yapılmadıklarını, buz içerisinde dondurulmuş olabilecekleri düşünür ve daha da korkar.

“Eveeeet! Onlar heykel değil.. Bedelini ödemeden, yanlışşşş yerde kahramanlık yapıp poz verenlerrr genelde kendilerini burada bulurrrrlar..”, diye testere hırıltısını andıran bir ses gelir sisin içinden ve kız yerinden sıçrar. Bir elini küt küt atan kalbinin üstüne yaslarken diğeriyle de çığlık atmamak için ağzına götürür.

“Merhaba küçük kızzzz. Pek de şşşşşirin bir şeymişsin. Ben şşşşirin, küçük kızlara bayılırımmmmm. Çok.. yumuşak ve.. lezzzzzetli olurlar.. mmmmmm..!”, diye keyifli, uzun tıslamalarla konuşur ses.

“Kim.. kimsin sen?”, diye kekeler kız.

“Aaaaaa.. Hayattaki en büyük ssssoru; Kim olduğumuzzzzz!.. Ssssen bana Cheshire diyebilirsin, küçük kızzzz.”, der ve sislerin arasından, muhtemelen yirmibeş-otuz kilo ağırlığında, arka arkaya üç sıra dizilmiş düzinelerce sivri dişi olan bir kedi havada süzülerek peyda olur.

Kız, olduğu yerde taş kesilir.

Çığlık atacakmış gibi iç çeker.. ve “KEDİ!”, haykırır!

✱ ✱ ✱

Inshala ‘la Fey’ Frostmane.. Sarayıma hoş geldin.”, diye kulağa şarkı gibi gelen bir kadın sesi duyulur. Sesin büyülü bir cazibesi vardır. Alımlı, karizmatik, dikkat çeken ve içinde çok hafif şuh tınısı olan bir sestir bu.. aynı zamanda soğuk, duygusuz, acımasız ve buz gibidir.

Evet, kesinlikle dikkat çeken. Bu sesi kim, nerede duyarsa duysun, mutlaka durur ve başını sesin geldiği yöne çevirirdi.

“Me.. Merhaba Mab, Havanın ve Karanlığın Kraliçesi, Kış’ın Efendisi ve Sahibesi..”, diye tedirgin bir sesle cevap verir Inshala.

Sisler dağılır ve tamamen buzdan oluşmuş devasa tahtının üzerinde oturan Mab belirir.

Mab, tarifi imkansız biridir.

Neredeyse saçları ve kaşları kadar beyaz gözleriyle kendisine bakma şerefine nail olmuş ölümlülerin, onlara gerçekte ne kadar ölümlü olduklarını hatırlatan dondurucu bir güzelliği vardır. Başında, rengarenk buzlardan kesilmiş zarif tacı, dolgun, kusursuz ve son derece davetkar vücudundan, bir akarsu gibi süzülen elbisesiyle, dokunulamazlığın zirvesini temsil eden bir kadındır.

“Görüyorum ki Cheshire seni bulmu—”, Mab cümlesini tamamlayamaz. Yüzünde şok ifadesiyle, önünde duran kıza.. ve kızın kucağındaki kediye bakar.

“CHESHIRE!”, diye içi tehdit dolu bir sesle kediye seslenir.

Kedi, yüzünde fena halde utanmış bir ifadeyle bakar ve “Çok özürrrr dilerim Hanımım. Ama hiç beklemediğim bir şşşşekilde üstüme atladı ve beni kucağına aldı. Sizzzz, ona zarar vermemem konusunda beni uyardığınızzzz için de bir şşşşey yapamadım.”, diye açıklamaya çalışır. “..ve kulağımın arkasını kaşıyarak beni tamamen etkisizzzz hale getirdi!”, diye daha da rezil olmuş bir ifadeyle itiraf eder.

Mab’in yüzü kararır. SEN.. SENİNLE SONRA İLGİLENECEĞİM!, diye içi gazap dolu bir tehdit savurur ve eliyle havadaki bir şeyi söküp atıyormuş gibi bir hareket yapar ve bir anda Cheshire, kuyruğuna basılmış bir kedinin cırtlak yavlamasıyla Inshala’nın kollarından fırlamışçasına çekilip kaybolur.

Inshala kaskatı kesilir.

Mab, sakinleşmek istiyormuş gibi derin bir nefes alır. Belli ki vermeyi düşündüğü ilk izlenim bu değildir.

“Benden korkmana gerek yok, küçük kız. Sana ‘Serbest Geçiş’ hakkı tanındı. Kimse sana burada dokunamaz.”, diye soğuk bir şekilde konuşur Mab.

“Teşek— “, diye bir anlığına önündeki ölümsüz varlığa teşekkür edecekken kendisine hakim olur. Yaşlı efendisi onu feylere teşekkür etme konusunda birçok defa uyarmıştır; “Bir fey’e teşekkür edersen, ona borçlu olduğunu kabul etmiş olursun.”

“Akıllısın.”, diye buzlu bir ifadeyle gülümser Kış’ın Sahibesi. “Ama buraya zaten bana borçlanmak için gelmedin mi?”

“Buraya pazarlık için geldim Hanımefendi.”, diye saygılı bir şekilde cevap verir Inshala. “Themalsar, sekiz yüz altmış yıl bu toprakları zehirledi, çürüttü ve öldürdü. Ve sekiz yüz altmış yıl bu topraklara yaz gelmedi.”

“Yaz’ı bana şikayet etmeye mi geldin küçük kız? Bunun için yanlış yerdesin..”, diye hüküm veren bir ses tonuyla konuşur Mab.

“Ama sekiz yüz altmış yıl bu topraklara kış da gelmedi..”, diye sessizce cevap verir Inshala. “Bu kötülüğe hepimiz göz yumduk. Bu kötülükten hepimiz sorumluyuz. Biz Themalsar’ı yok ettik. Ama bu topraklar onun çürümüş anısını yaşatmaya devam edecek. Buna engel olunmalı. Bu topraklara yaz da gelmeli, kış da.. bu şekilde tekrar bir denge kurulmalı.”

Inshala başta tedirgin ve çekingen bir şekilde konuşurken, cümlesini tamamladığında sesi inancının gücüyle yankılanmaya başlamıştır.

Mab, bir kaşını kaldırır. Önünde duran ve kendisini —Mab’i— yargılamaya teğet geçen ifadelerle söylediği sözleri değerlendirir. ‘Eveeeeet! Bu küçük ölümlü kesinlikle beni, benim önümde yargıladı.. Cesurca.. ve ahmakça.. ve… kurnazca! Kendisi dahil hepimizi tek hamlede yargılayıverdi.’, diye geçirir içinden soğuk bir şekilde gülümseyerek.

“Sizden sadece hepimizin ihmalkarlığı olan bu hatayı düzeltmek için bana gücünüzü paylaşmanızı rica ediyorum.”, diye çınlayan bir sesle devam eder Inshala.

“Buraya hayat getireceksen, bunu kız kardeşimden istemen gerekmiyor mu?”, diye sorar Mab.

“Buraya hayat gelmez, Hanımefendi. Burası ölmüş. Tamamen. Buranın önce yerle bir edilmesi gerekiyor. Derinlerden ve çevreden, içinde hayat ve canlıların olduğu topraklarla alt üst edilmesi gerek. Hayat ancak onu besleyebilecek toprakta yetişir. Siz bana bu gücü verdiğinizde, Kraliçe Titania’da, her ne kadar sizden ödünç almış olsam da, nihayetinde ve gerçekte size ait olacak olan bu gücü dengelemek için harekete geçmesi gerekecek ve bunun için de çoktan yerle bir olmuş bir yeri tekrar aynı ile vurmayacaktır. Sizin yaptığınızın aksini yapacak ve yıkım yerine hayat getirmekle bir denge sağlamış olacak..”, diye açıklar kız, başı yere eğik bir şekilde.

Mab, önünde titreyerek duran bu küçük, ürkek kızı takdir eder. Dolgun dudaklarının bir kenarını bükerek “Bakıyorum her şeyi düşünmüşsün küçük fey. Bedelini de düşündün mü?”, der.

Inshala, Mab’in kendisine bir ‘fey’ olarak hitap etmesinden nedense çok mutlu olur. Hayatı boyunca kendisine karşı tiksintiden başka bir şey hissetmemiş olan bu kız, her ne kadar kendisine ‘la Fey‘ demiş olsa da, en nihayetinde bununla sadece kendisini avuttuğu gerçeğine de asla kör olmamıştır.. Mab’in öylesine söylemiş gibi görünen bu ifadesinden, gerçekte Inshala’yı hangi kategoride gördüğünü ve kimlerle denk tutacağını, resmi bir şekilde ilan etmiş oluyordu. Çünkü Mab, asla bir şeyleri ‘öylesine’ söyleyen biri değildir. Yaptığı her hareket, kullandığı her kelime, yüzündeki her ifade önceden düşünülmüş, hesaplanmış, tartılmış, mantık silsilesindeki mutlak yeri tespit edilmiş ve bunların kümülatif sonucunda söylenmiş ve yapılmıştır. Mab, böyle biridir! Soğukta üşürsün. Çok üşürsen ölürsün – duygulardan arındırılmış, mutlak, acımasız mantığın zirvesidir Mab.

Mab, bu basit gibi görünen ifadesiyle, Inshala’yı resmi olarak bir fey kabul etmiş ve ona bir aidiyet vermiştir.

“İhtiyacım olan gücün bedelini size bırakıyorum, Hanımefendi.”, diye sessizce cevap verir kız.

Öyle olsun bakalım, benim cesur, ahmak, kurnaz ve gözü kara misafirim.. Senden veremeyeceğin bir şey istemeyeceğim. EN ÇOK SEVDİĞİN ÜÇ ŞEYDEN İKİSİ.. Senden istediğim bedel budur!, diye ilan eder Mab.

Inshala bir iç çeker ve gözleri kocaman olur.

Bugün benim kedimi sevdin, onu okşadın ve ona sıcak bir kucağın değerini hatırlattın.. ve farkında olmadan onu Cheshire yapan şeyi de yok etmiş oldun. Bundan sonra ondan sadece bir şömine kedisi olur.”, diye büyük bir tiksintiyle burnunu çeker Mab. Buna karşılık bana yeni bir kedi gerekecek. Sanırım seninkisi Cheshire’in yokluğunu aratmayacaktır.. BANA KEDİNİ VER!, diye acımasızca gülümser.

Inshala olduğu yerde kalakalır. Kedisi.. Katana! Hayatında en sevdiği varlığı.. Kendisinin en vahşi, en oyuncu, en meraklı ve en kurnaz yanlarından oluşmuş olan kılıç dişli kaplanı..

Kızın gözleri dolar. Bu.. bu çok büyük bir bedeldir. Bir daha asla kedisine dönüşemeyecek olması fikri içinde bir şeylerin parçalanmasına sebep olur ve gözlerinden yaşlar süzülmeye başlar.. ve yanaklarında donar.

Eveeet.. Bu kesinlikle en çok sevdiğin üç şeyden biri.., diye onaylar Mab.

“Ka.. Kabul!”, der Inshala, kahrolmuş bir sesle.

“ÇOCUĞUN!..”, diye devam eder Kış’ın Efendisi.

“Be.. benim çocuğum yok ki.”, diye gözü dolu kız afallar.

“Bir gün olacak. Bunu gördüm. Çok güzel bir oğlan çocuğu.. Burnu ve gözleri sana ait ama kaşları ve saçları kara olacak. Senin gibi içli, ateşli ve gözü kara olacak ama kızdığında acımasız ve ürkütücü birine dönüşecek. Onun hiddetini ancak senden alacağı eşsiz sevgi dengeleyebilecek ve bu şekilde bir çok ölümlü hayatta kalacak!”, diye kati bir sesle konuşur Mab.

Inshala, çocukların ve bebeklerin nasıl olduklarını bildiğini sanır. Bugüne kadar birçok kuş yuvasında yeni yumurtalarından çıkmış yavru serçe, baykuş ve hatta kartal bile görmüştür. Ayı, geyik, kaplan ve keçi yavrularının doğumlarını da dehşet ve hayret içerisinde seyretmiştir. Ancak gördükleri ile insanlar arasında herhangi bir benzerlik ilişkisi bulamamış, dolayısıyla gerçekte bebeklerin nasıl yapıldığı hakkında da hiçbir fikri yoktur. Dahası, kendisi gibi bir ucubenin çocuğu olabileceği düşüncesini bile daha doğmadan öldürmüş ve toprağa gömmüştür.

Gözleri dolu olmasına rağmen Inshala kaşlarını çatar ve “Hayır. Bir gün çocuğum olursa o özgür olmalı. Ama çocuğum olacağını hiç sanmıyorum. Bu dünyanın, benim gibi bir başka ucubeye ihtiyacı yok!”, diye reddeder.

“Ucube mi? Ben de seni akıllı sanmıştım.. Kendilerine insan diyen gerçek ucubeler bu toprakları öldürdüler. Sana ucube diyenlerin bıraktıkları şerri temizlemek için, doğmamış çocuğunun üzerinden pazarlık yapılıyor ve sen kendinin bir ucube mi olduğunu sanıyorsun?”, diye Mab’in hiddeti bir anda yayılır buzlu taht odasında.

“Çocuğum üzerinden pazarlık yapmıyoruz, Hanımefendi, çünkü ortada bir çocuk da yok, olabilme ihtimali de!”, diye cevap verir Inshala ve bu şekilde Mab’in kızdığı şeyin özünü de tamamen kaçırmış olur..

Öyle olsun bakalım. O zaman bana ‘SEYRETTİĞİNİ’ ver!, diye imalı bir ifadeyle konuşur Mab.

Inshala anında ve kati bir şekilde “HAYIR! ONU BU İŞE BULAŞTIRMAYACAĞIZ. O BANA AİT BİLE DEĞİL. OLSA DA VEREMEM!“, der ve sesi buzlar arasında çınlayarak yankılanır.

“Aaaa.. En sevdiğin üç şeyi bulmuş olduk en azından; kedin, doğmamış çocuğun ve ‘seyrettiğin’..”, diye gülümser Mab, soğuk bir şekilde.

“Bir şeyim daha var. Ayım. Kedim ve ayım!”, diye tamamen umutsuz bir sesle haykırır Inshala.

Mab durur. Açıkçası kızın ayısını istemez. Evet, ayı cinsinin muhteşem bir örneğidir. Dahası ayı, kocaman, dev bir kutup ayısıdır. Tam kışa yakışır bir yaratıktır. Ama onu şaşırtan ve durmasına sebep olan şey, önünde duran küçük kızın, hem kedisini, hem de ayısını vermesi halinde, gerçekte etkili herhangi bir hayvana dönüşme özelliğinden tamamen feragat etmiş olacağıdır ve kızın ödemeyi kabul ettiği gerçek bedel de budur.

“Her ikisini de bana vermenin sana neye mal olacağının farkındasın, değil mi? Bunun sana vereceği acı asla dinmeyecek. Seni içinde bırakacağı yalnızlık ve boşluk da asla doldurulamayacak!”, diye, ilk defa içinde şefkat ve anlayış olan bir sesle sorar kıza Mab.

Inshala sessizce, “Evet.”, der.

Öyle olsun bakalım küçük Inshala. Kabul ediyorum. GÜÇ KARŞILIĞINDA KEDİN, AYIN VE KAYBIN İLE GELECEK EMSALSİZ ACIN!..”, diye anlaşmayı mühürler Mab. Sonra da önünde kaybından dolayı ezilmiş kıza bakar ve “Ama merak etmeden de duramıyorum. Neden bana geldin? Titania’dan benzer bir gücü, çok daha ucuza alabilirdin..”, diye sorar Mab.

“Ucuza alınmış şeylerin bir kıymeti yoktur, Kraliçe Mab. Bugün, burada benden alacaklarınızın bana neye mal olacağını benden daha iyi biliyorsunuz. Almayı kabul ettiğiniz şeylerin ederini de benden daha iyi biliyorsunuz. Ne var ki ben alacağımla da, verdiklerimle de, yapmam gerekenden dolayı ilgilenemiyorum. Ben bu topraklara kışın tekrar gelebilmesini istiyorum çünkü kış acımasızdır ama hayatın kıymetini bize yazdan daha çok hatırlatır. Hayatın kıymetini en iyi bilenler, en şiddetli kışı yaşayıp da yine de hayatta kalabilenlerdir.. Ve kışı gerçekte güzel ve mutlak yapan da budur.”, diye kati bir inanışla cevap verir Inshala.

Bu sözler üzerine Mab’in iki kaşı da kalkar.

“Yaşına göre çok bilgesin genç Inshala ‘la Fey’ FROSTMANE.”, diye vurgular Mab. “Ve kış’ı pek az ölümlünün görebildiği haliyle görebiliyorsun. Ama kış her zaman acımasız değildir. Yaz geldiğinde ölümlüler yer yüzünde etrafa saçılırlar. Kışın ise sıcak ateşlerinin başında bir araya gelir ve beraberliklerinden güç kazanırlar. Kış dünyayı tertemiz beyazlara büründürdüğünde ölümcül hastalıkları kırar ve savaşları durdurur.. Kış geldiğinde dikkat dağıtan bütün renkleri örter. Bu şekilde, ölümlüler yaşadıkları dünyayı takdir etmesini öğrenirler ve yaza daha bilge olarak çıkmış olurlar..”, diye ekler.

Bir an durur, sonra Mab’in kaşları çatılır ve muhteşem siması etrafa kati bir güç yayarak konuşmaya başlar; “Bu topraklara kış tekrar gelecek ve yaz da her daim onu takip edecek. Kız kardeşim Titania’yı kolundan tutup kendim sürükleyerek getirmem gerekse bile.. Ve burada oluşacak koru, bundan sonra ‘la Fey’s Grove’ olarak bilinecek ve buraya şer asla giremeyecek. Ölümlüler ziyaret edebilecek ama baltalarıyla burayı kesmelerine müsaade edilmeyecek. Kendilerini buraya efendi ve fatih olarak getirenler de benim gazabımla yüzleşecek ve kemikleri sonsuza dek buradaki ağaçları besleyecek!”, diye kati bir sesle ilan eder..

Sis tekrar belirir ve yavaş yavaş ortalığı kaplar ve bulundukları salon, buzlu taht ve Havanın ve Karanlığın Kraliçesi, Kış’ın Sahibesi ve Efendisi Mab, muallak şekillere bürünüp kaybolmaya başlar.

“Elveda küçük ‘la Fey’. Bir sonraki karşılaşmamızı dört gözle bekliyor olacağım zira acın kaçınılmaz olsa da, pazarlığın parçası değildi. Bu da Mab’in sana olan borcu olarak aramızda kalacak.”, diye sislerin arasında tekrar kaybolan Kraliçe Mab’in son sözleri duyulur.

Inshala ‘la Fey’ Frostmane toprağın derinliklerinde, karanlığın içinde, hayatında hiç yaşamadığı bir acıyla uyanır.

Sanki birileri içinden bir şeyleri —çok sevdiği bir şeyleri— büyük bir şiddetle, koparırcasına çekip almıştır.

Inshala, kimsenin duyamadığı, içi doldurulamaz bir eksikliğin çığlığını atar..

✱ ✱ ✱

Ve bir dakika daha geçer.

Ancak birkaç dakika daha geçince Moira, “Lady?”, diye tedirgin olmuş bir sesle sorar. Arkasından Laila ve Lorna da “Lady?!”, diye Lady Magella’ya bakarlar.

Lady Magella ellerini başına götürüp saçlarını çekiştirmeye başlar, “Bilmiyorum, bilmiyorum bu deli kızın ne yaptığını bilmiyorum,” diye haykırır.

“Udoorin!”, diye bir başka haykırış daha duyulur. Aager, Udoorin’e sırt çantasından çıkardığı küçük bir kepçeyi fırlatır. Kendisi de elinde bir hançerle Inshala’nın kaybolduğu yere atar kendisini ve toprağı eşelemeye başlar. Udoorin, Aager’in ona attığı kepçe ile Inshala’nın mezarına koşar ve o da toprağı kazmaya başlar. ..

 

(devamı için bkz. Hikaye: “Yapmam gereken bir şey var..”)

✱ ✱ ✱

Lady büyük bir panik içerisinde sırt çantasını boşaltır. Yanında taşıdığı ilaçlar, iksirler ve şifalı otları sakladığı kesecikler çantasından yere dökülür. Seri hareketlerle keseleri açar ve içindekileri değerlendirir. Gerçekte bunların hangisinin ne işe yaradıklarını muhtemelen o deli kız daha iyi bilmektedir. Ne var ki aynı deli kız şu anda kıl payı nefes alabilmektedir.

‘Hangisi.. Hangisi..’, diye kararsız bir şekilde keseleri ve içeriklerini değerlendirirken birden aklına gelir;

“Ekinezya..”

“Eveet. Ekinezya şurda.”

“Isırgan tohumu..”

“Buldum.”

“Sarımsak özü..”

“İşte. Şişesi burada ve hava almamış!”

“Dövülmüş ceviz. Kabuklarıyla beraber…”

“Bree!”

“Efendim abla?”

“Al şu cevizleri, kabuklarını ayırmana gerek yok. Hepsini un ufak et, getir!”

“Anlamadım ama yaparım abla. Inshala nasıl? İyi olacak mı?”

“Cevizler, Bree!”

“Hemen abla..”

“Çiriş otu ve limon çekirdeği — çekirdeklerden ölçü başı iki tane..”

“Evet, görüyorum. Onlardan da var.”

“Çam balı.”

“Laila!”

“Buradayım abla.”

“Çam balı. Bana çam balı lazım. Hemen!”

“Abla bulurum ama bu hemen olmaz.”

“Üç mil güneybatı istikametinde, fuşya çalısını geçince..”

“Üç mil güneybatı istikametinde, fuşya çalısını geçince..”

“…nasıl yani?!”

“Koş Laila, koş. Udoorin’i de al yanına.”

“Udoorin’siz daha hızlı giderim.”

“Tartışma benimle şimdi. Al Udoorin’i, git!”

“Defne, devedikeni ve zencefil..”

“Hmmm.. Defne ve devedikeni var ama zencefili nerden bulacağız?”

“Bende var..!”

“Gnine?! Sende zencefilin ne işi var evladım?”

“Bilmem. Yemeklere katıyorum bazen. Ne bileyim. Birden içime doğdu, ihtiyacın olur diye düşündüm.”

“Gül suyu..”

“Gül suyu.. Gül suyu.. Gül suyu.. Gül suyu mu?”

“Gül suyu mu dediniz, Lady’im?”

“Sevgili Lorna.. Var mı sende?”

“Var Lady’im. Saf, katışıksız, ev yapımı. Son derece yoğun. Bir damlası günlerce gidiyor.”

“Ama.. Bu çok pahalı olmalı.”

“Kıymeti onu bana verenden dolayı, hanımefendi..”

“…?”

“Çok üzüldüğüm bir anda, beni avutmak için onu bana Inshala hediye etmişti..”

“Ve kendi rızasıyla verilmiş, kutsanmış iblis kanı..”

“İblis kanı.. Eveeet!.. Şuruba güç katacaktır. İçine de.. Ama kendi rızasıyla ve kutsanmış.. “

“İblis kanı çok güçlüdür ama bir o kadar da ölümcüldür. Ancak kutsanması halinde bir ölümlü onu değerlendirebilir..”

“Merisoul.. Moira..”

“Buyur Lady’im.”

“Dur tahmin edeyim.. İlaca güç patlaması gerekiyor ve bunun için kanım lazım!”

“Inshala için.. Lütfen.”

“Veririm.. ama o kız benden nefret ediyor. Bunca zamandır benimle bir defa bile konuşmadı!”

“Lady Merisoul. Bütün atalarım adına yemin ederim ki Inshala senden nefret etmiyor. Sadece seni anlamıyor ve senden korkuyor, ama senden nefret etmiyor. Korkarım onun nefret ettiği tek kişi kendisi. Themalsar’la savaşırken ‘def’ edilmesinin sebebi, kolumu kırmadan önce Irine teyzenin senin için söylediklerinden sonra seni sahiplenmesiydi.”

“Karmaşada bunu fark etmemiştim. Ka.. karşılığında bir şey almadan kimse beni sahiplenmedi bugüne kadar..”

KIZ NAAPIYORSUN SEN?!

“Kanımı veriyorum..”

“Ay aranızda akıllı bir taneniz yok mu sizin yahu? Bir kaç damla yeterliydi. NEDEN BIÇAĞI KARNINA SOKTUN?!

“İçimdeki kan, kolumdakinden çok daha etkili.. Bu.. bu biraz acıttı..!”

“Moira, al şu şişeyi doldur. Sonra da sana zahmet kutsayıver.. VE SEN.. SEN DE HEMEN UZAN.. YA MANYAK MISINIZ SİZ YAA?!

✱ ✱ ✱

Uyan, Seyredilen..!”

“Hmmm?”

“Uyan ve hatırla.. Drashan’ı, ihaneti ve giyotini hatırla.. Hiç kimseye duymadığı kadar şimdi sana ihtiyacı var. Kurtar onu..!

 

. . .

 

“…LADY!”

“Çekilin. Yol açın!”

Nefes. Nefes almıyor!

 

(devamı için bkz. Hikaye: Day One, Day Three)

✱ ✱ ✱

Ona göstermelisin..”

“Hayır!”

“Ona göstermelisin!”

“Hayır.. Bilmesi gerekmiyor.”

“Ona göstermelisin.”

“Benden tiksinmeyen tek kişi o.”

“Bu yüzden ona göstermelisin..”

“Ama neden? En azından yanımda duran bir kişi var.. O da mı gitsin?”

“O bir ölümlü. Birgün zaten gidecek. Bu kaçınılmaz. Ona göstermelisin.”

“O zamana kadar bilmese de olur. Kimse bilmiyor..”

“Ona hiçbir vaatte bulunmadın. Ama yanından hiç ayrılmadı. Bunu yalanlarla yok etme. Ona göstermelisin..”

“Ama gösterirsem bu canımı çok acıtacak.”

“Sen acıyla doğdun. Acı senin en yakın dostun. Ona göstermelisin.”

“Benim iyi biri olmadığımı düşünecek..”

“Bu muhtemel.. Ama onun tercih hakkını ona sormadan elinden almanı takdir eder mi sence? Ona göstermelisin..”

“Hiçbir şeyim yok artık.. O da mı elimden alınmalı?”

“O zaten senin değil ki elinden alınsın.. Buna onun karar vermesi lazım. Ona göstermelisin.”

“Çok acımasızsın..”

” ‘..Kış acımasızdır ama hayatın kıymetini bize yazdan daha çok hatırlatır. Hayatın kıymetini en iyi bilenler, en şiddetli kışı yaşayıp da yine de hayatta kalabilenlerdir.. Ve kışı gerçekte güzel ve mutlak yapan da budur..’ Bunlar senin sözlerindi. Ona göstermelisin..”

” ‘..Ama kış her zaman acımasız değildir.’ Bunlar da seninkiler idi!”

“Evet. Bu yüzden ona göstermelisin..”

“Onu.. Onu da kaybedeceğim!”

“Bu da muhtemel. Ama yine de ona göstermelisin..”

“O beni gördüğü gibi sanıyor. Bu şekilde kalsa olmaz mı? Herkes gibi o da beni görünce terk edecek. Hep senin yüzünden.”

“Ben pek az şeyin sebebi, pek çok şeyin sonucuyumdur! Acımasını bilmeyebilirim. Ama nadiren istekli acıtırım. Ona. Göstermelisin!”

 

(devamı için bkz. Hikaye: Day One, Day Seven)

✱ ✱ ✱

Gördün, değil mi?”

“Hmmm..?”

 

“Evet gördün.. Artık benim nasıl bir yaratık olduğumu biliyorsun. Sana iyi birisi olmadığımı söylemiştim.”

“Kimin iyi olmadığını senin kadar sık söyleyen biri için, tutturma oranın oldukça düşük. Bugüne kadar isabet ettirebildiğin tek kişi benim!

 

“Ödeştik, küçük fey!”

 

(devamı için bkz. Hikaye: Day One, Day Eight)


Titania, Queen of Summer / Kraliçe Titania, Yaz’ın sahibesi ve efendisi. İyi fey’lerin hanımefendisi ve Mab’in zıttı ve ikiz kız kardeşi. Daha çok iyilik ve duygularla hareket eder.

Mab, Queen of Air and Darkness, Mistress of Winter / Kraliçe Mab, Havanın ve Karanlığın Kraliçesi, Kış’ın sahibesi ve efendisi. Kötü ve karanlık fey’lerin hanımefendisi ve Tinania’nın zıttı ve ikiz kız kardeşi. Daha çok soğuk, duygusuz, kati mantıkla hareket eder.

‘seyrettiğini’ : “That which you watch..”

book 01 books dungeons and dragons duygusal karakter analizi tarihçe the plot thickens

A Bard’s Tale VIII
“Aager”

A Bard’s Tale VIII
“Aager”

Timeline:

Bu hikaye 24 yıl önce, Drashan’nın sefil varoşlarında yaşayan, ne idüğü belirsiz bir adam ve alımlı eşinin yaşadıkları derme çatma bir evde başlar. Bu evde küçük bir oğlan çocuğu dünyaya gelir. Hayatta kalan kimse bu çocuğa ne isim verildiğini hatırlamaz. Ancak yıllar sonra o varoşlardan hırsızlar loncasına genç bir delikanlı katılır. Bu gencin çelik gibi refleksleri, keskin bıçakları, pragmatik bir zekası ve acımasız, kapkara bir ruhu vardır. Birçok kişi onun neden kesiciler loncası yerine hırsızlara katıldığını merak eder. Bu genç, ona yanlış yapanları kesmeden önce kendisini Aager Fogstep olarak tanıtacaktır.

 

 

Sana Drashan’ı anlatayım..

Aager hasta çadırında oturmuş, dışarıda yeni aydınlanmaya başlamış güneşin cılız ışığında hayal meyal görebildiği kızın fırtına grisi muhteşem gözlerine bakarak “Drashan hırsızlar, kiralık katiller, şerefi olmayan paralı askerler, hayat kadınları, sübyancılar, keşler ve daha akla gelebilecek hangi türden pislik varsa bulabileceğin, yüksek denizlerin en azılı ve en acımasız korsanlarının hükmettiği bir günah şehridir..”, diye hırlayan bir fısıltıyla anlatır.


Paçavralar içerisindeki adam, bitmiş yüz ifadesiyle kapıyı arkasından çarparak dışarı çıkar. Çok kısa bir süre başını kaldırır ve geceyi kıran dolunayı seyreder, sonra da pis sokaklarda kendini kaybeder.

Kapı yine açılır ve alımlı, orta yaşlarında bir kadın, feryad ederek adamın adını haykırır ama adam çoktan çürümüş, lağım kokan varoş sokaklarda kendini kaybetmiştir ve bir daha da geri gelmeyecektir.

Kadın, arkasından sokağa dökülen silik mum ışığını ile aydınlanmış tek göz evin kapısında hıçkırıklarla ağlayarak yere yığılır.

Neden sonra kendisini zorlukla yerden kaldırır ve bir gecede ilmiği sökülmüş hayatını nasıl toparlayacağını karakara düşünerek içeri girer. Kapıyı ardından kaparken, içeriden tiz bir bebek ağlamasına karışmış bir başka ses, “da da?!”, diye merakla sorar.. Kadın sesin geldiği yöne, “Artık da da yok meleğim!”, der ve kapıyı çeker.

✱ ✱ ✱

Küçük çocuk, kız kardeşini elinden tutmuş onu masanın olduğu yere zorlukla götürür. Ikına sıkına onu sandalyeye çıkartır, “Kıpıydama. Geycem şimdi!”, der. Sandalyesinde usluca oturan kız ona güneş gibi gülümser ve “Piki”, der.

Çocuk, kız kardeşinin düşmeyeceğinden emin olduktan sonra, diğer sandalyeyi itiştire çekiştire kız kardeşininkinin yanına sürükler. Sonra ıhlaya poflaya kendisini çektiği sandalyeye çıkartır ve mutlu bir şekilde “Oydu işte!”, der ve annelerinin onlar için masada bıraktığı soğumuş tasın içindeki un, patates ve suyla yapılmış fakir yiyeceği tahta kaşıkla alır, önce bir kaşık kız kardeşine verir, sonra da kendisi bir kaşık alır. Bu şekilde tası yarılayınca çocuk “Tamam. Doyduk!”, der kati bir sesle. Kendisinden bir yaş küçük olan kızın yüzü buruşur. “Ben doymadım ama ki!”, der mutsuz bir şekilde.

Çocuk son derece ciddi bir ifadeyle, “Annem ne zaman geliy bimiom. Geyinisini soyna yeyiz. O zaman daha çok doyayız!”, diye kız kardeşini ikna eder.

✱ ✱ ✱

Kapı büyük bir gürültüyle parçalanır ve içeri iki adam bir kadın girer. Tek göz ev sessiz ve karanlıktır. Kapının gürültüsüne tepki gösteren kimse olmamıştır.

Adamlardan biri —sıska olanı— suratını ekşitir. “Bok kokuyo anasını satayım!”, diye söylenir.

Kadın ona zehir dolu bir ifadeyle, “Anasını satamazsın çünkü onu öldürdün!”, der ve sıska adamın buna verdiği cevabı umursamadan içeri süzülür. Elindeki fenerin kapağını aralar ve içeriyi aydınlatır. “Sen..”, diye sıska adama dönerek “..tut şunu.”, der ve feneri adamın eline tutuşturur. Biraz etrafa bakınır, sonra da “İşte! Şurdalar. Hoghart, kontrol et bak yaşıyolar mı?”

Hoghart denen adam, diğerleriyle eve gelen üçüncü kişidir. Belki bir zamanlar güçlü bir güreşçiymişte, yaşıyla beraber kendini salmış gibi kaba yağ bağlamış iri cüssesini zorlukla kapıdan içeri sokar ve homurdanır “Neden ben? Çocukları sevmem bile..”

Kadın keskin, sivri burunlu, kısık yeşil gözleri ve birbirine yapıştırdığı ince dudaklarıyla yaşını geçmiş bir akbabayı andıran suratını olduğundan daha da hırçın bir ifadeye salar ve gıcırdattığı dişleri arasından “Çünkü Amram’ın eli boş dönenlere ne yaptığını öğrenmek istemiyorum! Kadının iki çocuğu varmış. Biri oğlan. Onu sen alacaksın ve büyüteceksin. Zamanı gelince de Amram’a teslim edeceksin. Kızı ben alacağım. Büyüdüğünde güzel kalırsa, belki şatodaki efendilere satarız. Yoksa benim kızlarla iş yapmaya devam eder..”

Hoghart köşede, ot ve samandan yapılmış acınası yatağa yaklaşır ve sıskası çıkmış çocuklara tiksintiyle bakar. Erkek olan, kıza sımsıkı sarılmış ve öylesine kaskatı kesilmiştir. İri adam çocuğa tekme atar ama çocuktan herhangi bir tepki gelmeyince, “Hassittir! Ölmüş bunlar..”, diye homurdanır.

“Hayır seni koca ahmak. Sadece açlık ve susuzluktan bitmiş durumdalar.”, diye adama küfür eder gibi konuşur kadın.

Adam eğilir, bir eliyle çocuğu, diğeriyle de kızı enselerinden tutup kaldırır. Sonra döner ve kızı kadına fırlatır. Yaşına rağmen beklenmedik bir çeviklik örneği sergileyen kadın kızı yakalar ve adama pis bakışlar altından “Sen hayvanın tekisin!”, diye ona doğru tükürür.

İri adam sadece dudağının kenarını burkar ve “Sen de hayatını benim gibi hayvanların altında geçirmiş bir orospusun..”, diye acımasızca sırıtır.

Eve ilk giren sıska adam, “İki sevgilinin arasında girmek gibi olmasın ama, paramı rica edeyim. İki tane, istediğiniz gibi yetiştirmeye müsait çocuk! Sanırım üçer altın ederler.”, der ve bir elinde feneri havada tutarken, diğeriyle de avucunu açarak kadına doğru yaklaşır.

Akbaba suratlı kadın, hiç sektirmeden döner ve seri bir hareketle kucağında tuttuğu kızın altından, elbisesinin içinde sakladığı ince uzun hançerini çıkardığı gibi adama sokar!

Sıska adamın suratında şaşırmış, aptalca bir ifade belirir ve sessizce yere yığılır.

Acı içinde kıvranan adamdan boğuk, fokurdulu bir inleme duyulur;

“Anlaşmıştık!..”

Kadın adama yaklaşır ve “Bu sana ders olsun, seni salak piç kurusu.. Öldürdüğün kadın eskiden benim kızlarımdan biriydi ve loncaya haracını hiç sektirmeden ödüyordu..”, der ve hançerini adamdan çıkartır sonra tekrar sokar.. ve adamda hiçbir hayat belirtisi kalmayıncaya kadar da hançerini çekip batırmaya devam eder.

İri adam, yere düşmüş fenerin zorlukla aydınlattığı suratında, iki kaşını da kaldırmış, “Bakıyorum pek de paslanmamışsınız, Madam!”, der pişkin bir üslupla.

Kadın, ancak yerdeki adamla işi bitince ayaktaki iri adama döner; “Benim hiçbir yerim paslanmadı, seni koca hergele..”, diye tıslar ona. Ardında bıraktığı adamın gözlerinde, yanaklarında, Adem elmasında, kalbinde, karnında, dalağında ve hayalarında açık, derin delikler oluşmuştur.. Kadın işini cerrahi bir incelikle yapmış ve ardında bir ceset değil de, bir sanat eseri bırakmış gibidir.

“Öyle görünüyor.”, diye makul bir şeye onay veriyormuş gibi başını sallar adam. Sonra da “Bu gece ne yapıyorsun?”, diye arsızca sırıtır ona..

✱ ✱ ✱

Bacak kadar çocuk bir köşeye sinmiş, patlamış dudağını parmağı ile bastırmaktadır. Bir önceki hafta, yediği yumruk dolayısıyla çenesi yerinden çıkmış ve hala geçmemiştir. Canı fena halde yanıyor olmasına rağmen, çocuk sadece çökmüş ve morarmış gözlerini sıkar ve ağlamaz. Geçen dört yıl boyunca öğrendiği ilk şey, efendisinin romunu sessizlik içerisinde içmekten hoşlandığıdır.

Çocuk, bu dört yıl içerisinde her gün zorunlu bir şekilde, üzerindeki kısa şort ve lime lime olmuş gömlekle, hava koşulları gözetilmeksizin sokağa atılmış ve gece döndüğünde eve mutlaka bir şeyler aşırmış yada çalmış olarak dönmesi gerektiğini, olabilecek en acı şekilde öğrenmiş, buna rağmen neredeyse her gün yine de dayak yemiştir.

Çocuğun vücudunda kırılmamış kemiği, morarmamış yeri kalmamıştır. Ve sahibi Hoghart bu süre içerisinde, çocukları sevmediği ile ilgili sözlerinin belagat olmadığını günlük dayaklarıyla ispat etmiş, ama buna rağmen çocuğun inatçı ve isyankar ruhunu kırmayı başaramamıştır zira bu çocuk, sahibinden yediği dayağa rağmen onun ayaklarına kapanan bir köpek değil, gün be gün sertleşen küçük, vahşi bir kaplanın ruhuna sahiptir.

Drashan sokaklarında geçirdiği dört yıl onda çelik gibi reflekslerin ve tikli gibi bir zekanın harlanmasına sebep olmuştur.

Çocuk patlamış dudağına bastırdığı parmağını çeker ve sızan kanı engellemez. Acı her zaman onun en yakın dostu olmuştur. Acı olduğunda, zekasının da daha etkili çalıştığını öğrenmiştir. Küçük iç dünyasında bir plan oluşturur ve ertesi gün yine dışarı atıldığında çaldığı her şeyi gizli zulasına götürür. Güç toplamak için o gün şansını zorlar ve iki ekmek, üç elma ve bir saat kovalanmasına sebep olsa da, küçük bir paket de pastırma çalmayı başarır. Bunların hiç birini efendisine götürmez. Hepsini kendisi tıkınır!

Gece geç saatte eve döndüğünde her zaman yaptığı gibi şöminenin başına geçer ve olacakların başlamasını bekler..

Efendisi, sızdığı yerden burnuna gelen keskin çemen kokusuna uyanır. Önündeki masanın üstünde birikmiş boş, ucuz rom şişelerini etrafa saçarak, geçen dört yılda daha da irileşmiş cüssesini zorlukla kaldırır ve kanlanmış, bulanık gözlerini şöminenin başında duran çocuğa diker..

“Pastırma! Güzeeel..”, diye sırıtır.

“Pastırma yok efendim.”, diye sakince cevap verir çocuk.

“Bana yalan söyleme çocuk. Kokusunu alıyorum.”, diye hırlar koca adam.

“Bugün sokaklarda loncanın mıntıka temizliği vardı. Bende yakalanmamak için bütün gün saklanmak zorunda kaldım. Acıkmıştım. O yüzden çaldığım ekmek ve pastırmaları yedim!”, der çocuk sakin bir şekilde.

Bu cevap karşısında iri adamın tepkisi hiç iyi olmaz. Muazzam bir kükreyişle ve tamamen kestirilebilir bir şekilde çocuğun üstüne atlar..

Ve çocuk, seri bir hareketle ateşin yanında duran paslı şömine demirini kaptığı gibi, adamın ıskalaması imkansız derecede iri gözlerinden birine sokar!

Adamdan, ancak boğazlanan bir domuzun çıkarabileceği, tiz, acı dolu bir çığlık yükselir. Bir elini yuvasından sökülmüş kanlı gözüne götürürken dengesizce geri adım atar.. ve yerdeki rom şişelerinden birinin üstüne basar.

Bir anda adamın tüm dengesi kaybolur ve büyük bir gürültüyle gerisin geriye düşer ve olduğu yerde kalır.

Çocuk hiç vakit kaybetmeden adamın üstüne atlar ve elindeki çubuğu önce adamın karnına, sonra da hayalarına batırır.. ama adamdan hiçbir tepki gelmez. Çocuk temkinli bir şekilde adamın üstünden iner ve ona yaklaşır. Adamın koca kafasının, imkansız bir açıyla durmakta olduğunu görünce gerçeği anlar; adam düşerken başını masaya vurmuş ve kendi ağırlığıyla boynunu kırmıştır.

Çocuk derin bir nefes alır ve ‘oh’lar ama adama “Aptal” demesi dışında hakaret etmekle yada tekme atmakla uğraşmaz. Daha yedi yaşında olmasına rağmen, oldukça pragmatik bir perspektife sahip olan çocuk, saçma sapan işleri, saçma sapan kişilere bırakmayı tercih eden biridir, o kadar.

Seri hareketlerle, adamın evde gizli sandığı zulasını, eline geçirdiği bir bohçaya doldurur. Sonra evdeki sınırlı gaz yağını masaya ve adamın üstüne boşaltır, sonra da sömineden aldığı bir parça yanan odunu odanın ortasına atar. Bir ömür boyu tüketilmiş romdan, üstüne dökülmüş gaz yağının da etkisiyle, adam anında alev alır ve alevler etkili bir hızla bütün eve yayılır.

Çocuk, efendisinin zulasını, hala elinde tuttuğu şömine demirinin kancasına takıp omzuna atmış bir şekilde gecenin karanlığında kendisini kaybeder.

✱ ✱ ✱

Bunu takip eden yıllarda çocuk, kanlı bıçaklı bazı kavgalardan sonra kendisini diğer sokak çocuklarına kabul ettirecek ama temkinli bir şekilde onların başına geçmeyecektir.

Onbir yaşına geldiğinde aklını başından alan bir dansöz/simyacının yanına çırak olarak girecektir. Herkesin Dansöz Primrose olarak tanıdığı bu yirmili yaşlarında görünen uzun, hafif dağınık kumral saçlara ve dolgun kıvrımlara, derin, koyu mavi gözlere ve küçük pembe bir ağza sahip güzel genç kız, aynı zamanda fevkalade zekidir ve yanına almayı düşündüğü çırağı, bir çok genç arasından zekalarına ve algı kapasitelerine göre seçmektedir. Çocuğu tercih etme sebebi de bu olmuştur.

Çocuk, Primrose’a fena halde kendisini kaptırır. Aralarında bir şey geçmez ama ondan hayat hakkında —bazıları yaşına göre belkide fazla erken olsada— birçok şey öğrenir. Hayat dışında Primrose ona okuma ve yazmayı, büyü ve büyü teoremleri, simya, matematik, felsefe, erkek ve kadın biyolojilerini ve temel fizik kuramlarını da öğretir. İkisinin de farklı iki hayatı vardır. Primrose gündüzleri simya ve ilaç yapmakla uğraşırken, gece olduğunda Drashan’ın göreceli lüks hanlarından birinde dansöz olarak çalışır. Çocuk ise gündüzleri onunla dükkanında çalışıp öğrenirken, geceleri ise bu pis şehrin sefil sokaklarında kendisini ispatlamaya devam eder ve asla unutmadığı kız kardeşini arar.

Onbeşine vardığında artık genç bir delikanlı olmuş ve Primrose’dan ‘Büyülü El Çabukluğu’ tekniğinin yanı sıra başka büyüler de öğrenmiştir. Ancak kimseye bu marifetlerinden bahsetmeyecektir.

Bir sonraki yılın kışı Primrose, beklenmedik bir aceleyle toparlanır ve Drashan’da bir daha görülmez. Bu olay, genç adama fena halde çarpar. Hayatında bağlandığı kadınları sanki birisi elinden bilinçli bir şekilde almaktadır. Yine bu olaydan sonra kendi kendisine, asla bir kadına daha bağlanmama yemini eder ve Hırsızlar Loncasına kaydolur.

✱ ✱ ✱

Genç, sessiz, mesafeli, acımasız ve kötürüm bir adama dönüşmeye başlar. Kendisine yamuk yapan kimseye acıma göstermez ve bunu yapan ilk adamı delik deşik ettikten sonra, Primrose’un kitaplarından birinin köşesinde gördüğü bir ismi hatırlar, Aager Farstep.. Genç adam, acımasız gözlerle yerde yatan adama bakar ve “Gittiğin yerde, seni kimin gönderdiğini sorduklarında onlara Aager Fogstep, dersin!”, diye büyük bir kinle hırlar..

Bu olaydan sonra Hırsızlar Lonca’sında adı anılmaya başlar. Kimse onunla uğraşmak istemez ama bir çok da düşman edinir. Düşmanları kendi loncasıyla da sınırlı kalmaz. Sürtüşme ve rekabetin bitmek bilmediği Drashan’da, tacirler, kaçakçılar, korsanlar, köpekler, büyücüler gibi birçok başka lonca daha vardır. Ancak Hırsızlar Loncasının en büyük rakibi Kesiciler Loncasıdır.

Kesicilerle hırsızlar arasındaki amansız mücadele, genelde ardında birçok ceset bırakır. Kendisine Aager Fogstep diyen gencin katılmasıyla bu sürtüşmenin boyutu da, cesetlerin sayısı da artar. Aager Fogstep birçok kesiciyi öbür dünyaya gönderir. Hepsinin en son gördüğü onun yüzü, duydukları en son şey de onun adıdır.

Kesiciler arasında özellikle bir tanesi Aager’in dengi ve ölümcül hasmı olur. Cılız, sıskası çıkmış, örümcek gibi bir kızdır bu. Kaba güç konusunda Aager’le başa çıkamasa da, kız ondan daha çevik ve onun soğuk ve mesafeli mizacının aksine, dişi bir hırçınlığa sahiptir. Çünkü Aager onun birçok arkadaşını öldürmüştür..

Bu kız Lilly Venom olarak tanınır.

Aager, birçok gece bu kızla gece damlarda karşılaşmış ve onunla dövüşmüştür. Onu iki defa bıçaklamış olmasına rağmen kız hayatta kalmayı başarmış ve kız da Aager’e küçük, ince bir çizik atarak adının neden Venom olduğunu ortaya koymuştur. Bu olaydan sonra Aager bir hafta ölümün pençesinde kıvranmış ve sadece Primrose’dan öğrendiği simya bilgisi onu kurtarmıştır.

✱ ✱ ✱

Yirmi yaşına geldiğinde, kız kardeşi hakkında bilgi almak için sorgulamak istediği, ancak bir türlü yalnız yakalayamadığı ve artık iyice yaşlanmış Madam’ın evi oldukça şüpheli koşullar altında yanar.

Garip, söndürülemez yangın, etraftaki evlere de sıçrar ve en sonunda kendi kendisini tükettiğinde, neredeyse üç düzine ev yanmış, aralarında Madam’ın kendisi ve çalıştırdığı birçok kızında olduğu ellisekiz kişi ölmüştür.

Bu olay, bir anda Aager’in psikolojisini tamamen yok eder. Kız kardeşini canlı bulma ihtimalinin artık kalmadığına inanarak kendi kendisini imha edeceği bir yola giriverir. Normalde almayacağı aptalca riskler almaya başlar. Tıpkı asla almayacağı ve yasaklı işleri almaya başladığı gibi.

Bunu fark eden loncadaki bazı düşmanları onu ortadan kaldırmak için bir plan yaparlar ve ona korsanlar şatosunda gerçekleştirecekleri bir iş teklifiyle gelirler.

Aager’in gözü dönmüştür. Artık hiçbir şey ona zevk vermediği gibi, herhangi bir şeyden zevk almak gibi bir niyeti de yoktur zira bunca yıl onun devam etmesi için itekleyen tek güç, bir gün küçük kız kardeşini bulmakken, bu hayali, yangınla beraber sönmüştür.

Diğer hırsızlarla beraber korsanların şatosuna giren Aager’in görevi bellidir; zulayı çalacak adamdan malı almak, sonra da diğerlerinin dikkat dağıtmak için oluşturacakları karmaşa esnasında zulayla beraber tüyecek ve belirlenen evde buluşacaktır.

Her şey planlandığı gibi gider. Hırsız, çaldığı zulayı Aager’e teslim eder ve diğer hırsızlarla kargaşa çıkarmak için belirlenen yere koşarak uzaklaşır… ancak kargaşa asla gerçekleşmez. Dahası, korsanlar olaydan haberdar edilmişlerdir ve bir anda üzerinde taşıdığı zulayla beraber, Aager kendisini etrafı sarılmış bulur.

Aager, neden Korsan Şatosunun, yasaklı işlere dahil edildiğini acı bir şekilde öğrenir. Drashan, Korsan Şatosundan idare edilir ve Drashan’da mutlak söz, bu şatoda yaşayan acımasız korsanlara aittir. Günlerce gördüğü işkence ve dayaktan sonra, bir sabah kendisini bağlı bir şekilde, toplanmış büyük kalabalığın ortasında duran idam sehpanın üzerinde ki giyotin ve celladın önünde bulur!

Ama Aager bu idamda yalnız değildir. Yanına baktığında, bu işi planlayıp onu çağıranların hepsi orada, onunla beraberdirler. “Ahmaklar..”, diye mırıldanır sessizce. ‘Benden öc almak istediniz ve bunun için korsanları mı kullanmaya çalıştınız, sizi gerizekalılar, korsanlar kimseye alet olmazlar..’, diye geçirir içinden.

Cellat onu kolundan tuttuğu gibi başını giyotine sokar. Aager’in yanındakilerden iç çekmeler ve ağlaşılar gelirken, Aager ‘bu dünyanın gördüğü son şey, benim korkmuş suratım olmayacak”, der ve yüzünde inatçı, inkarcı ve isyankar bir ifade belirir..

✱ ✱ ✱

Anlaşma kabul edildi şerif.. Gerçekte sizin küçük kasabanızla ilgilenmedik hiç, ama bazı şeylerin yazılı olması her zaman iyidir. Yanlış anlaşılmalara engel olur en azından.”, diye sırıtır, neredeyse iki metreye ulaşmış boyuyla etrafındaki herkesi cüce gibi gösteren korsan.

“Size tamamen katılıyorum Sayın Başkan Kördog!”, diye efendice cevap verir, kendisine ‘şerif’ diye hitap edilen adam.

Dev korsan, bir anda kendisi gibi dev bir kahkaha atar ve “Sayın Başkan haa?! Bunu çok sevdim..”, diye elindeki iri maşrapa gibi kupayı kaldırır ve başına diker. Onunla beraber olan odadaki herkes onu taklit ederek anlaşmayı mühürlemiş olurlar. Şerif de nazikçe kupasını kaldırır ve tadımlık birkaç yudum alır.

Drashan korsanlarıyla bir “Barış ve Ortak Saldırmazlık” anlaşması yapma fikri Serenity Home belediye başkanı Arthandos Yuleman’dan çıkmıştır. Bir ay kadar önce izcilerin, Serenity Irmağının boşaldığı Endless Sea’de, bazı tanımadık ancak muhtemel korsan gemilerinin dolandığı haberi gelmiş, bunun üzerine Yuleman, ‘onlar saldırmadan biz saldıralım’ mantığı ile kasaba şerifini Drashan’a, barış anlaşması yapması için göndermiştir. Gerçekte kimse korsanların bu anlaşmayı kabul edeceklerine inanmamıştır. Ancak Yuleman geçmişte olduğu gibi bu alanda ne denli kurnaz birisi olduğunu, şu sözleriyle göstermiş olacaktır; “Kabul edecekler çünkü tarihlerinde asla birileri onlarla ‘resmi’ bir anlaşma yapmadı. İstedikleri kadar kanunsuz olduklarını söylesinler, temelde kimse devamlı kaos, huzursuzluk ve hukuksuzluğu sevmez. Gençliğimizde hırçın olabiliriz, ancak yaşlandığımızda sessiz, sakin bir ortam ararız. Ve duyduğum kadarıyla başlarındaki azılı korsan, eskisi gibi genç biri değil artık ve eminim gördüğü onca hazinenin ona veremeyeceği tek tatmini biz onlara sunmuş olacağız: ‘resmi bir makam tarafından tanınmışlık’.. ve tabii, zaten yapmadıkları bir şeyi yapmamaya devam etmeleri için bizden yıllık haraç alacaklar. Dahası, yanlışlıkla da olsa, bizim doğu kıyılarımızı da korumuş olacaklar.. Evet, bu Arashkan’daki prenslerin pek de hoşlarına gitmeyecek ama onlar burada değiller ve korsanların saldırması halinde bizi koruyamayacaklarını da çok iyi biliyorlar..”

Şerifin gözleri, bulundukları şatonun yüksek pencerelerinden birine takılır ve istemsizce ayağa kalkar ve dışarıya bakar. Arkasından ‘Başkan’ Kördog ona son derece mutlu bir sesle, “Şerif, bu anlaşmayla bizleri pek de memnun ettiniz. Yıllık haracınız ödendiği müddetçe kimse sizin sahillerinize yaklaşamayacak.. Dile benden ne dilersen. Hazinemizde çok kıymetli parçalar var. Haremimizde de..”, diye gür bir kahkaha daha atar.

Şerif gözlerini kısmış hala camdan dışarıya bakmaktadır. Neden sonra bir eliyle camdan dışarıyı işaret eder ve “Onu..”, der.

Kördog şaşırmış bir halde ayağa kalkar, şerifin yanına gelir ve o da camdan aşağı bakar. Dışarıda, şatonun önünde büyük bir kalabalık toplanmış, bir idamın gerçekleşmesini seyretmektedirler. Kördog gözlerini kısar ve yanındaki adama bakar. “Neden? O adamı tanıyor musun?”, diye sorar.

Bara’baras Kördog devasa hacmiyle gerçekten etkili bir adamdır. Bütün iri ve medeniyet öksüzü davranışlarına rağmen, gerçekte çok kurnaz ve uyanık biridir ve şatonun denize bakan yamacı, ona göründüğü gibi muamele etmeye kalkan aptalların cesetleriyle doludur. Şerif cesetlerden habersizdir, ancak bu dev yarması adamın, Serenity Home’dan getirdiği anlaşmayı enine boyuna okuyup, nüansları anında yakaladığına müşahade etmiştir. Bara’baras oyun oynanacak biri değildir!

Şerif, yanında duran dev korsanın gözlerinin içine bakar ve “Daha önce hiç görmedim.”, der. Kördog ona inanmış gibi görünmez. “Hiç tanımadığın bir adamı neden idamdan kurtarasın ki?”

Şerif omuzlarını silker. “Onun kim olduğuyla ilgilenmiyorum. Kalitesiyle ilgileniyorum. Yanında duranların hepsi ya ağlıyor, yada ölümü ve yenilgiyi kabul etmiş durumdalar. Pes etmişler.. Onun yüzünde ise inkar var. Yolun sonuna gelmiş ve hala inat edip kafa tutuyor! Serenity Home sessiz, sakin bir kasabadır. Bizde bu türden insanlar yok. Benim bu adamın hırsına ihtiyacım var.”, der sakince.

Dev korsan bu açıklamayı çok beğenir. Eliyle bir işaret yapar ve kirli cübbeler içerisinde bir genç, bir anda yanında peyda olur. “Cellata haber ulaştır hemen; ona, o mahkumla daha işimin bitmediği söyle.. Onu bana getirsinler.”, diye emreder. Cübbeli gencin beti benzi atmış bir şekilde korsanın önünde eğilir ve “Emredersiniz efendim. Ya diğerleri?”, diye kekeler.

“Diğerleriyle ne yapılması gerektiğini cellat biliyor zaten..”, der umarsızca.

Cübbeli genç hemen pencerenin yanına koşar. Bir süre gözlerini kısarak konsantre olur ve eliyle cellata doğru bir büyü gönderir.

 

İDAMI SURDURUN, STOP.
GİYOTİNDEKİ ADAMI SAYIN KÖRDOG
SORGULANMASI İÇİN İSTİYOR, STOP.
DİĞERLERİNİ İDAM EDEBİLİRSİN, STOP.

 

Dev korsan, gür sesiyle kapıdaki adamlarına emirler yağdırmaya başlar; “Genci sıkıca bağlayıp bir kutuya kapatın. Sonra da rıhtıma, saygıdeğer şerifin geldiği gemiye yükleyin ve kaçmadığından da emin olun..”

✱ ✱ ✱

Kulak gıcırdatan bir sesle tahta kutunun çivilenmiş yanı açılır.

Şerif başını kutunun içine sokmaz. “Vakti geldi. Çıkabilirsin.”, demekle yetinir.

Kutunun içinden hafif bir hareketlenme sesi gelir, sonra içinden, lime lime olmuş kıyafetleri pislik içerisinde, saçı başı birbirine karışmış, her bir yanı daha yeni kabuk bağlamış yaralar, kırbaç yanıkları ve muhtemel işkence izleriyle kaplı olan genç bir adam yuvarlanarak çıkar. Gencin elleri, kolları, bacakları ve ağzı bağlıdır ama buna rağmen yerçekimini inkar edercesine, sadece beden ağırlığını kullanarak ayağa kalkar.. ve sessiz bir kinle önünde duran adama bakar.

Şerif belinden çıkardığı bir bıçağı ona doğru yavaşça atar ve genç adam bıçağı neredeyse dokunmadan yakalar. Seri bir hareketle önce ayak ve bacaklarını bağlayan ipleri, sonra da kolları ve ellerindekileri doğrar. En son ağzındakini, yolarcasına söküp atar ve bıçağı düz bir açıyla bırakır. Bıçak, sivri ucu yere saplanacak şekilde toprağa gömülür.

Gencin kendisini çözerken tercih ettiği sıralama şerifin dikkatinden kaçmaz ve bunu sessizce takdir eder. Gördüğü birçok aptalın, önce ağzını açmakla uğraştığına şahit olmuştur.. ‘Aptallar ve bir türlü kapalı tutamadıkları ağızları.. Güzeeel. Aptal değilsin. Ama akıllı mısın?’, diye geçirir içinden.

Bir süre şerif ve genç birbirlerini sessizce süzüp tartarlar. En sonunda genç, “Bunun için sana ne ödemem gerekiyor?”, diye sorar.

Şerif, gencin sorusunu da takdir eder zira ‘ben yapmadım’larla yada ‘kendisini açıklamakla’ vakit harcamamış, durumunun tam olarak farkında olan biri gibi konuşmuştur. Ama çok daha önemlisi, önünde duran genç, ‘borç’ duygusuna sahiptir.

Şerif omuzlarını silker. “Hiçbir şey.”, der sakince.

“Kimse Drashan korsanlarının elinden idamlık bir mahkumu ‘hiçbir şey’ için kurtarmaz.”,  diye hırlar genç adam.

Şerif gence bakar ve “Benim senden istediğim hiçbir şey yok, zira teknik olarak sen zaten ölüsün. Benim korsan adasında olmamın seninle uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Senin açından, imkansız koşulların bir araya gelmesi sonucunda ben oradaydım ve dahası, senin bana verilmeni isteyebilecek bir pozisyondaydım.. Bu koşulları tatmin edebilecek ve senin bana verebileceğin neyin var?”, diye sakince sorar.

Genç adam bu cevap karşısında biraz şaşırır. Cevap, hoşlanabileceğinden fazla çetrefillidir. Bu adamın Drashan’dan olmadığına o anda karar verir. Drashan’da ölüme susamış ahmaklar dışında kimse böyle cümleler kurmaz. Ölümüne susamış bir ahmağın, böyle cümleler kuracak kadar da vakti olmaz!

“Görebildiğim kadarıyla önünde iki seçenek var; Birincisi, kafana göre takılıp buradan ayrılman —ki Drashan’a asla geri dönmemen koşuluyla. İkincisi ise benimle Serenity Home kasabasına gelip sağ kolum olman —ki bu da, sana kasabanın güvenliği için eleman ve sorumluluklar, tamamen sana ait bir ev ve makul bir de maaş anlamına geliyor olacak. Serenity Home büyüyen bir kasaba ve artık bir şehir olması an meselesi. Şerif olarak ben kasabamın görünür güvenliği ile ilgileniyor olacağım, sen ise görünmeyen, potansiyel tehlikelere karşı ayık olacaksın. Hem kasabadaki görevliler, hem de kasabanın çevresindeki tepeler ve ormanlardaki izciler devamlı olarak sana rapor verecekler. Ben ve iki kişi dışında senin gerçekte ne iş yaptığını bilen başka kimse olmayacak. Dolayısıyla edindiğin başarılar seni meşhur etmeyecek. Bu oldukça büyük sorumluluk gerektiren bir pozisyon.”, diye sakince açıklar şerif.

“Sen hiç tanımadığın idamlık mahkumlara böyle sorumluluk gerektiren pozisyonları mı önerirsin?”, diye turşu gibi bir surat ifadesiyle sorar genç adam.

“Hayır.”, der önünde duran adam. “Sen ilksin!”

Sonra derin bir nefes alır ve kıt öğrencisine bariz olan bir şeyi anlatmaya çalışan öğretmen havasıyla, “Hayatta birisini gerçekten tanıyabileceğin pek az olay vardır ve bu olayları yaşarken de nadiren tanımak istediğin kişiyle beraber olursun. Bunun en uç noktalarından biri, bir savaş alanı, diğeri ise bir idam sehpasıdır. Benim karanlık işlerden anlayan rastgele birine ihtiyacım yok. Sevmediklerini arkadan vuran yada satanlara da. O kalibrede olanların hepsi o gün idam edildiler. Hakkında edinebildiğim sınırlı bilgilere göre sana verilen görevleri her zaman eksiksiz tamamlayan biriymişsin ama hoşlanabileceğimden biraz fazla acımasız bir şöhretin var. Bununla beraber, asla keyfi cinayet işlememişsin.. Bana vazgeçmeyen, verilen görevi yapıp yapmadığını anlamak için peşinden takip etmek zorunda kalmayacağım ve farkında olmasada onuru olan biri lazım. O da sensin.”, der şerif ve atına doğru yürümeye başlar.

Atına ulaştığında kendini semerine çeker ve arkasını dönmeden hemen ileride duran, çoktan semerlenmiş diğer atı işaret ederek “Seçim senin. Her halükarda at sende kalacak. Semerde eşyalarından geriye kalanlar duruyor —Kördog’un nezaketi.. Korkarım eski bir şömine demiri dışında pek bir şey bırakmamışlar. Bunun dışında elf örgüsü, su geçirmez bir battaniye ve bir hafta yetecek kadar da yiyecek var.”, der, genç adama atını döndürür ve manalı bir şekilde geldikleri Endless Sea ve Drashan’ı ima ederek işaret eder, “Arkada neyi bıraktığını ve seni neyin beklediğini biliyorsun..”, der. Sonra da gidecekleri, Serenity Home kasabası istikametini gösterir. “Önünde ise bir fırsat var.. pek az insanın elde edebileceği türden bir fırsat; yeni, temiz bir sayfa.. sicilsiz bir başlangıç. Ama benimle gelmeye karar verir ve gümüş takımlarım ortadan kaybolursa, seni hapse kendi ellerimle tıkarım!”, der ve atını tekrar döndürüp mahmuzlar.

Birkaç dakika sonra şerif arkasından bir atlının yaklaştığını duyar. Gelen atlının suratında ekşi bir ifade vardır. “Beni tercih etme sebeplerini, seni heyecanlandırdığı kadar ilgi çekici bulmasam da, yine de anlayabilirim. Ama sekiz gün daracık bir kutuya tıkılmam gerekiyor muydu?”

“Bugüne kadar kimse Bara’baras Kördog’un idamlarından kurtulabilmiş değil. Seni bana vererek zaten zedelemiş olduğu şöhretini daha fazla riske atamazdı. Kimsenin seni görmemesi gerekiyordu.”, diye cevap verir şerif. Sonra omuzlarını silker ve “Alternatifi çapaya bağlanmandı..”, diye ekler ve atının semer çantasından çıkardığı bir bohçayı ona doğru atar.

“Akşam olmadan kamp kurarız. Sende yıkanırsın. Kokuyorsun. Ve rüzgar arkamızdan bile esmiyor!”, der şerif.

Genç adamın yüzü kararır. Buna söyleyeceği birçok şey vardır ama şerif devam eder; “Bohçada sabun ve tapınak bekçilerimizin hazırladığı bir merhem var. Yaralarını hemen iyileştirmez ama acını dindirir, iltihaplanmaları engeller ve kabuk bağlamış yaralarının kaşıntılarını tahammül edilir hale getirir.”

Bu sözler üzerine Aager ister istemez perspektifini biraz olsun değiştirmek zorunda kalır. Bugüne kadar kimse ona bedava çamur bile vermemiştir.

Uzun bir süre şerif ve hırsız sessizlik içerisinde atlarını sürerler. Neden sonra genç, “Eee.. sana ne diye hitab edeceğim?”, diye sorar.

“Şerif!..”, diye cevap verir adam.

Genç adam yüzünü göğe kaldırıp gözlerini yuvarlar..

“Peki ben sana ne diye hitab edeceğim?”, diye sorar şerif.

Genç adam bir an ‘Hırsız..’, diyesi gelir ancak bu ukalalığı kendisine yakıştıramaz.

“Aager.. Aager Fogstep.”, der kısaca, sonra sessizce ekler, “Ve senin gümüş takımın yok çünkü olsaydı bunu bana söylemezdin..”

Şerif bu cevaba gülümser ve ‘Evet, kesinlikle aptal değil.’, diye geçirir içinden. Sonra, “Aager Fogstep…”, der sesli bir şekilde. “Aager Farstep’le bir akrabalığın yoktur sanırım. Kendisi oldukça dindar bir tapınak muhafızıydı..”

✱ ✱ ✱

İlk cinayetimi de o zaman işledim. Sanırım yedi yaşındaydım. Adamın kim olduğunu hatırlamıyorum. Ama adamın gözüne soktuğum kanlı şömine demirini çok iyi hatırlıyorum. …”

Aager durur ve Inshala’ya bakar. Kız, sıskası çıkmış bacaklarını göğsüne çekmiş, battaniyenin altında küçük bir topak oluşturmuş halde Aager’e bakmaktadır. Ellerini ağzına götürmüş ve yanaklarından süzülen iri taneli yaşlarla taş kesilmişçesine kıpırdamadan öylece ona bakmaktadır. ..

Aager, daha bir tabureye zorlukla çıkabildiği an ile günlerce bir gemide, çivilerle mühürlenmiş bir kutunun içinde Drashan’dan kaçırıldığı ana kadar yaşadığı bütün zorlukları, acıları ve her anını ölüm korkusuyla geçirdiği yirmi yılını neredeyse nekrotik bir şekilde zihninden geçirir. Annesi ve sorumluluğunu ona bıraktığı küçük kız kardeşi aklına gelir. Sevgili kız kardeşi.. Sorumluluğu ona bırakılmış ve o, onu kaybetmişti..

Aager bunların ayrıntılarını, dolu gözlerle büyülenmiş gibi onu, fokurdayan bir fırtınanın ardından seyreden kıza anlatmak niyetinde değildir.

Daha değil..

Ama sorumluluğu altına almaya karar verdiği bu eşsiz kızı kaybetmeye de hiç niyeti yoktur.

(devamı için bkz. Hikaye: Day One)


Aager Fogstep, Serenity Home kasabasına yerleşir ve Şerif Standorin’i yalancı çıkarmaz. Aldığı ilk maaşla da ona bir gümüş takım hediye eder.

 

book 01 books dungeons and dragons duygusal karakter analizi modül role play tarihçe the plot thickens Whispers; A Cabal

A Bard’s Tale VII
“1598. yıl”

A Bard’s Tale VII
“1598. yıl”

Timeline:

9 yıl önce..

 

Not: Bu hikayenin doğru anlaşılabilmesi için
önce “Kimse..” ve
Kamp Ateşi III, Aftermath
hikayelerinin okunmuş olması gerekir.

 

 

Merhaba..”

“Kimse yok mu?”, diye seslenir küçük kız karanlık zindanın boşluğuna.

“..benimle alay etmek için yeni bir çırak daha mı gönderdi?”

Zifiri karanlığın içinden kıtırlı, bitmiş bir ses ona cevap verir. Ses neredeyse anlaşılamaz derece de sessizdir ama fısıltı niyetiyle söylenmemiştir. Boğuk, hırıltılı ve ölüm döşeğindeki bir sestir bu.

“Alay? Neden alay edeyim ki? Seni tanımıyorum bile!”, diye şaşkın bir şekilde konuşur genç kız.

Karanlık delikteki her kimse, garip bir ses çıkartır. Genç kız neden sonra bunun belki de bir kahkaha olabileceği kanaatine varır ve bozulur. Kimse kendisine gülünmesinden hoşlanmaz ve küçük, genç kız da bir istisna değildir.

“Neden gülüyorsun bana ki?”, diye hafif alınmış bir tonla sorar.

“..sen, tanıştıktan sonra mı alay edersin?”, diye sorar ses ona.

“Bilmem. Hiç denemedim. Alay pek de hoşuma giden bir şey değil. Küçükken benimle çok alay ederlerdi..”, diye söylenir kız.

“..alay etmek için değilse, neden buradasın?”, diye sorar hırıtılı ses. Sesle beraber çok hafif bir zincir şakırtısı da duyulur.

“Yeni efendim beni en sonunda kendisine çağırdı. Ben de geldim. Yanında başkaları da vardı ama o devamlı bana bakıyordu. Sanırım beni çok beğendi çünkü herkesi katına çağırmadığını duydum. En azından bana öyle gibi geldi. Sonra, kendimi evimde gibi hissetmem için etrafı gezmemi istedi ama burası fena büyük bir yer ve benim hiç evim olmadı, onun için ben de kayboldum.”, diye uçarı bir şekilde konuşur genç kız. Ancak, bulunduğu yerin büyüklüğünü kaybolmasına sebep değil de, kaybolması için bir bahaneymiş gibi söyler.

“..evet. Efendin öyle biridir. Sadece özel olanları katına alır. Ama onun dekor anlayışından pek hoşlanacağını sanmıyorum.”, der bitik ses.

“Neden ki?”, diye sorar genç kız.

“Bu zindan onun favori mekanıdır..”, diye açıklar karanlığın içindeki dolu bir sesle.

“Evet, biraz iç bunaltıcı ama yinede bence efendim harika biri. En azından ben öyle düşünüyorum. Onu tanısan eminim sen de öyle düşünürdün. Seni kesin onunla tanıştırmalıyım!”, der genç kız mutlu bir şekilde.

Karanlıktan garip bir ses daha gelir. Bu seferki bir öncekinden bile zor anlaşılır durumdadır ama genç kız zekidir ve göremediği kişinin ‘kıkırdadığını’ düşünür.

“..efendinle tanışmışlığım var. Yıllar önce beni de evine getirmişti. Her ne kadar bu benim istediğim şekilde ve amaçla olmasada..”, der ve yine kıkırdar. “Onun kalıcı müdavimlerindenim. Ama korkarım daha fazla değil.”, diye “nihayet” havasıyla ekler, bitmiş sesin sahibi.

“Neden ki? Gitmen mi lazım?”, diye merakla sorar küçük kız.

“..hayır. Sadece ona verebileceğim bir şeyim kalmadı.. ve sürem de dolmak üzere.”, der ses umutsuzca.

“Aaa.. Buna çok üzüldüm. Sen iyi birine benziyorsun. İstersen efendimle senin adına burada kalabilmen hususunda konuşabilirim. Eminim beni kırmayacaktır.”

Delikten inleme gibi bir ses duyar genç kız ve biraz tedirgin olur.

“Siz iyi misiniz?”, diye sorar temkinli bir merakla.

“..sorduğun soruyu doğru kişiye, oldukça yanlış bir yerde soruyorsun küçük kız. Merak ediyom; belki sen de yanlış yerde olan doğru kişisindir!.”, diye genç kızın anlam yükleyemediği bir ses tonuyla konuşur karanlıktaki ses.

“Bilemem ki..”, diye muallak bir şekilde cevap verir kız. “Ben kayboldum!”

Zifiri karanlığın içindeki her kimse, uzun bir süre sessizce bir şeyleri dinliyor gibidir. Kızın büyüye hassas bir doğası vardır ve delikteki yabancıdan son derece cılız bir sezinin yayıldığını fark eder ve şaşırır. Dahası, sesin sahibi ne büyüsü yaptıysa, bunu fark edilmesin diye dikkatlice yapmadığını, elinden gelenin en iyisinin artık ve sadece bu olduğundan dolayı büyünün bu kadar zayıf olduğunu anlar.

Çukurdaki her kimse, tamamen bitmiş biridir.

Neden sonra ses, zorlukla aldığı derin bir nefesten sonra yine konuşur “..saf, temiz ve iyilik dolu. Evet. Kesinlikle yanlış yerdeki doğru kişi!”

“Sanmam.”, diye ‘hıf’lar küçük kız. “Efendim tercihleri konusunda oldukça hassastır.”

“..ve dürüst!”, diye ekler kırık ses.

Sahibini göremediği bu ses, küçük kızın iyiden iyiye merakını cezbetmiştir.

“..sen de benim olan bir şey var, bunu hissedebiliyorum.”, der bitik ses ve uzun bir aralıktan sonra, “Aaaaa..!”, diye ünler, bir şeyi anlamışçasına. “Sen kaybolmadın.. Seni buraya.. bir şey getirdi. Benden olan bir şey. Ve sen bunun farkında değilsin.”, der ses ona ve karşılaşmalarından beri ilk defa isimsiz varlıktan, hayal meyal bir hayat belirtisi belirmiş gibi sorar küçük kıza;

“Adın nedir senin?”

“Özür dilerim ama adımı size veremem. Bu konuda özellikle uyarıldık. Kimseye gerçek adımızı veremeyiz!”, diye nazikçe reddeder genç kız.

“..önemli değil.”, diye cevap gelir. “Uydur bir tane..”

“Hmmm..”, diye düşünür kız ve zihninde, çoook uzun isminin harflerinden makul, söylemesi kolay bir isim uydurmaya çalışır. Neden sonra kızın küçük, şimdiden uhrevî bir güzelliğe ulaşmış yüzü aydınlanır ve “Tamam. Buldum. Merisoul Xyrotwu!”, diye atar ortaya mutlu bir şekilde.

“.. Merisoul Xyrotwu.. Mutlu Ruh Sıfır İki! Ne kadar güzel bir isme sahip olduğunu tahmin bile edemezsin!”, der delikten gelen ses.

Merisoul bunu duyunca çok mutlu olur ve yüzü bir anda güneş gibi aydınlanır.

“Teşekkür ederim. Ama ben sizin kim olduğunuzu bilmiyorum.”, diye sesin sahibini yoklar.

Merisoul’un kaybolduğu yer, çok uzun bir koridor gibi bir yerdir. Koridor sanki sonsuza kadar gidiyordur ve her iki yanında da karanlık gedikler, çukurlar ve demir parmaklıklı kapılar mevcuttur. Konuştuğu bu ses dışında, önünden geçtiği diğer çukur yada parmaklıklardan hiçbir ses gelmemiştir. Belli ki efendisi burayı, sesin sahibi gibi, özel misafirleri için kullanmaktadır. Merisoul, efendisinin kendisine buradakilerden daha sıcak, daha cana yakın bir oda vereceğini umar. Şöyle, pencereli ve manzarası olan genişçe bir oda.. Çukur olmasın, diye geçirir içinden. Merisoul karanlık çukurlardan hiç hoşlanmaz çünkü karanlık çukurlarla ilgili yaşadığı kötü anıları vardır..

Mutlu Ruh küçük omuzlarını silker, çukur olayını zihninden atar ve hayaline devam eder; Ayrıca içinde oynayabileceği büyük, gömme küveti, üstünde hoplayıp zıplayıp tepinebileceği dev, yumuşak bir yatağı, parlak avizeleri, birçok güzel elbiseleri ve tam boy aynası olan bir oda. Bitişik bir de oyun odası da olsa ne kadar harika olurdu, diye geçirir içinden.

Kız zihninde, potansiyel odasının hayalini kurarken, delikteki ses onu tekrar bulunduğu ana geri getirir.

“..Ad Ara!”

Merisoul’un bir anda içi buz gibi olur. İri gözleri daha da büyür, minik, kırmızı dudakları hayret ifadesiyle aralanır ve daha gelişmemiş küçük, kuzguni kanatları gerilir ve titremeye başlar.

“Ama.. ama nereden bildin?”, diye korku içerinde sorar.

“..sende bana ait olan bir şeyin olduğunu söylemiştim.”, diye cevap verir ses ona yumuşak bir şekilde. “Annen çok özel bir kadın olmalı.”

“Annem öldü. Ben doğduktan üç gün sonra.”, diye hayıflanır küçük kız.

“..üzgünüm. Ama bilmelisin; sevdiklerimiz ve bizi sevenler, gerçekte asla bizi bırakıp gitmezler. Ve arkalarında mutlaka bizi korumak için bir iz bırakırlar. Sende de böyle bir izin varlığını hissediyorum. Bu iz seni buraya getirdi. Ve bu iz beni bulmanı sağladı.”, der ve yorulmuş, nefes almakta zorlanıyormuş gibi bir anlığına durur sonra devam eder, “Sen bana iyi davrandın ve nezaket gösterdin. Hemde burada. Bu katta. Bu yüzden sana bir tavsiyede bulunacağım, çünkü hayatım dışında verebileceğim başka hiçbir şeyim kalmadı; o ismi asla bir iblise tekrarlama. Asla!”

“Ummm.. peki..”, diye yarı-niyetle cevap verir kız.

“..söz ver bana! Bu iyiliği esirgeme benden!”, diye yalvarır karanlıktaki ses.

Merisoul biraz gerilir çünkü verilen sözler önemlidir ve bozulmaları her zaman ciddi sonuçlara ve daha da ciddi sorunlara yol açabileceğini bilen biridir..

“Peki.”, der en sonunda ve hayatının ilk pazarlığını ve anlaşmasını da yapmış olur, “Söz veriyorum.”

“Teşekkür ederim güzel kız. Bana gösterdiğin bu iyiliği sana geri ödemek isterim.”, der ses takatsizce.

“Buna gerek yok aslında. Efendim bana ihtiyacım olan bütün gücü verecek zaten.”, der mutlu bir şekilde.

“..efendin sadece almasını bilir, acı dışında vermesini bildiği başka bir şeyi de yoktur”, der karanlıktan gelen ses iyice yorulmuş bir şekilde. “Kendisini tekrar etmesi dışında bana bile verebileceği bir şeyi kalmadı zira elindekilerin tamamını, hiç esirgemeden üzerimde kullandı. Ve benden alabileceği sadece son bir şeyim kaldı. Onu da sana vermeyi tercih ederim. Benim sana vereceğim şeyi efendin sana veremez çünkü onda yok. Asla olmadı ve olmayacak.”

Merisoul’un aklı karışmıştır biraz. Ne yapacağını bilmediği gibi, ne yapması gerektiğini de bilemez. Yaşıtlarına ve hatta kendisinden çok daha büyüklere göre bile oldukça zeki bir kızdır. Ancak algısı, yaşı ve saflığı ile sınırlıdır.

“..hadi al. Kırma beni, ne olur.. Sana vereceğim şeyi kendi rızamla vereceğim. Uzat bana elini.”, diye fısıldar delikteki ses.

Merisoul biraz çekingen bir şekilde elini deliğin karanlığına sokar.

“..avucunu aç güzel kız, onu ben açamam zira benden ilk alınanlar arasında ellerim de vardı.”, diye git gide kaybolan bir sesle fısıldar delikteki varlık.

Küçük kız, soktuğu karanlık delikteki elini açar ve sanki birisi sıcak nefesiyle avucunu okşuyormuş gibi gelir..

..ve korkar! Kız, elinden vücuduna yavaşça yayılan ılık nefesin ne olduğunu ve bu nefesle kendisine neyin verilmiş olduğunu anlamaz ama içinde daha önce olupta atıl bırakılmış bir şeyin tekrar hayat bulduğunu ve olmayan bir başka şeyin de filizlendiğini hisseder.

“Ne.. ne verdin bana?!”, diye yarı paniklemiş bir sesle küçük bir çığlık atar.

“..sana.. son.. nefesimi verdim.. Annen.. gerçekten seni çok.. sevmiş olmalı..  Elveda.. Mutlu Ruh.. Sıfır.. İki.. Sıfır Bir’i.. unutma!..”, diye git gide solmaya başlar ses.

Merisoul bir anda kendisine verilen şeyin önemini ve daha fazlasını kavrayıverir. Küçük kalbi fena halde burkulur ve gözleri dolar.

“Ama.. ama neden bunu bana verdin ki? Beni tanımıyorsun bile..”, diye içlenir.

“..senin.. içine baktım.. ve bir.. melek gördüm..”, der neredeyse duyulmaz hale gelmiş ses.

“Peki seni bir daha görebilecek miyim?”, diye burnunu çekerek sorar Sıfır İki.

“..her zaman.. yanında olacağım.. meleğim!.. Ve.. teşekkür.. ederim—”, delikteki ses bir anda ve bir daha asla konuşmamak üzere kesilir.

Merisoul, olduğu yerde kalakalmıştır. Çok uzun bir süre, içinde sıcaklığını hissettiği elini göğsüne, pır pır atan küçük kalbinin olduğu noktaya yaslamış, diğerini de küçük ağzına götürmüş bir şekilde karanlık deliğe bakar. Sebebini anlayamaz ama içini muazzam bir hüzün kaplamıştır. Sanki evrenden, uhrevî zarafetteki bir güzelliğin, sonsuza dek kayıp oluşuna şahit olmuştur ve kendisini bir türlü bu ağır duygudan kurtaramaz.

Merisoul, daha annesinin rahmindeyken bilinciyle beraber algısı da ayılmış bir yaratıktır ve o andan itibaren gördüğü her şeyi hatırlar. Bu sebeptendir ki, daha annesinin rahmindeyken, aylarca onun yumuşak dokunuşlarını, sesini, sesindeki sonsuz sevgiyi ve annesinin ona tekrar ettiği isimlerini hatırlar. Tıpkı annesini sadece iki gün görmüş olmasına rağmen, aylarca karnındayken duyduğu sesin şefkat, sevgi ve hüzün dolu yüzünü hatırladığı gibi.

Merisoul, annesini kaybettiği günden beri ilk defa ağlar.. İri gözlerinden tane tane gözyaşları parıldayarak, pürüzsüz yanaklarından aşağı süzülür. Kız, önündeki uzun yıllar içerisinde büyüyecek, güçlenecek, evrenler ve boyutlar ve oralarda yaşayan, bir çok ölümlünün varlığından bile haberdar olmadığı şeyler hakkında bilgi edinecek ve efendisinin planlarında kendisine tahsis edilen önemli rol için uğraşacaktır. Ancak hayatının hangi anını yaşıyor olursa olsun,  ne zaman başını kaldırıp göğe baksa, gerçekte daha küçük bir kızken efendisinin zindanlarında kaybolduğunda karşılaştığı ve kendisine ‘Mutlu Ruh’ diye hitap eden varlığı düşünüyor olacaktır. Onunla yaşadığı kısa iletişim, hayatının geri kalanını, çoğu zaman kendisinin dahi fark etmeyeceği şekilde onu etkileyecektir. Her halükarda Merisoul, annesini, onun yumuşak, şefkat dolu sesini ve güzel ama hüzünlü simasını unutmadığı gibi, Ad Ara’yı da asla unutmayacaktır.

 

Küçük kız yutkunarak son bir defa daha karanlık çukura bakar ve sessizce fısıldar;

“Elveda, sevgili Ad Ara!”

✱ ✱ ✱

Merisoul yaşı itibariyle saftır ama olduğu yaratık itibariyle ise içsel, kurnazca bir bilgeliğe de sahiptir. İçindeki, hayatta kalması ile doğrudan ilintili olan bu bilgeliği ona, sanki bu olaydan efendisine bahsetmemesi gerektiği ile ilgisi bir şeyler söyler.


Merisoul, Ad Ara ile yaşadıklarını, engin zeka sarayında, ‘belki bir gün gerekir’ diye hazırladığı ve annesinin portresinin arkasına gizlediği kasasını ilk kez değerlendirir; bu olayı ‘Arşiv No. ARZME-0000001’ olarak paketler ve zihinsel kasasına itinayla yerleştirir ve kapısını da dikkatlice kilitler sonra da portreyi tekrar yerine asar..

✱ ✱ ✱

Merisoul, geldiğini düşündüğü yoldan geri döner, ancak yine kaybolur. Ağlamaklı bir şekilde saatlerce karanlık, dehliz gibi koridorlarda dolanır durur. Neden sonra uzaktan büyük bir şeyin, ağır adımlarla yaklaştığını duyar ve ardından gürlü, güçlü ve yakışıklı bir ses ona doğru yankılanır;

AH AREZME! GÜZEL MELEZ. ORTADAN KAYBOLMAMALISIN. BİLESİN Kİ; SENİNLE BERABER ÇOK BÜYÜK İŞLER YAPACAĞIZ!


Merisoul Xyrotwu, hikayenin geçtiği zamanda 14 yaşlarında, minyon bedeni daha gelişmemiş, küçücük bir kızdır.

Bu olaydan sonra Merisoul, Ad Ara’nın gerçek hikayesini, onun efendisiyle olan savaşlarını ve efendisinin onu esir alıp nasıl ona 1600 yıl işkence ettiğini öğrenir ve bütün bunlardan fazlasıyla etkilenir ve hayat ile ölümü.. ve belki de kaçınılmaz olarak, melekleri merak eder. Etrafındaki herkesi şaşırtacak bir şekilde de bu alanda çalışmalarına başlar ve divination (gök varlıkları ile iletişim bilimi) ve necromancy (ruh çağırıcılık ve ölüm bilimi) üzerine yoğunlaşır.

Merisoul, bu olayı takip eden dokuz yıl boyunca büyü, büyü teoremleri, zaman ve boyutlar hakkında ciddi bir eğitim alır ve hem zekası, hem de eşsiz bakış açısı kendisini göstermeye başlar. Aynı zamanda “cazibe kabiliyetlerini” de geliştirmek için zorunlu özel eğitimlerden geçer.

Belirli seviye ve yeterliliğe ulaştığında da, pratik tecrübe ve gerçek güç edinebilmek için terk edilmiş yerlere gitmeye başlar. Bunlardan biri de Themalsar harabeleridir ve burada başına beklenmedik bir şey gelir ve hayatı bir anda tamamen değişir. (bkz. Hikaye: A Bards Tale V, Pazarlık)

book 01 books dungeons and dragons duygusal karakter analizi komedi modül role play the plot thickens Whispers; A Cabal

Kamp Ateşi III
“Aftermath”

Kamp Ateşi III
“Aftermath”

Timeline:

Grup, Two-Day Woods’da yaşadıkları beklenmedik baskın, sonrasında ortaya çıkan potansiyel komplo olasılığı ve Merisoul’un yaptıklarından sonra sessizce birkaç saat daha yol almış sonra da aynı sessizliği koruyarak kamp kurmuş ve genel olarak herkes kendi halinde bir kenara çekilmiştir.

Bu hikaye, Kimse..‘den birkaç saat sonra yer alır.

 

 

High Lady Anglenna Sunsear, bugün hayatının dönüm noktalarından birini yaşamıştır. En azından kendisine bunu itiraf edecek kadar dürüsttür. Her ne kadar kendisi daha önce maceralara gitmiş olsada genelde bunu yalnız yapmayı tercih etmiştir.

Daha önceleri, herhangi bir çatışma durumuyla yüzleşmesi halinde, olasılıkları düşünmüş, tartmış ve olabilecek en mantıklı ve akılcı yolu seçmiş, dolayısıyla da çoğunlukla çarpışmamayı tercih etmiştir. Ayrıca yalnız olunca kimseye güvenmek zorunda kalmadığı gibi, kendisinin akılcı yaklaşımlarını takdir edemeyecek aptallarla da uğraşmak zorunda kalmamak baştan en akılcı tercih değil miydi zaten?

Ne var ki bu grupla beraberken, gerçekte bir ‘takım’ olmayı da sıfırdan öğrenmek zorunda kalmış olmasının olağan sıkıntılarının yanısıra, grupta normal, akıllı ve elit birisinin olmayışı ise kendisini gibi bir High Lady’yi çileden çıkarmıştır.

Söz gelimi o rezil cüce!

Bir hanımefendiyle konuşmasını bilmediği gibi bilinçli bir şekilde ortaya koyduğu edepsizce tavırlar, Anglenna gibi iyi eğitimli ve anlayışlı bir soylunun bile gösterebileceği hoşgörü sınırını zorlamıştır.

“Terbiyesiz!”, diye geçirir içinden.

Anglenna, etrafındakilere isim ve lakap takmak gibi basit alışkanlıkları olan biri değildir. Sadece onların seviyeleri ve ederleriyle ilgilenen bir bayandır, dolayısıyla ona göre ‘terbiyesiz’, cüce için kafi bir seviyedir.

Ve onun dostuymuş gibi davranan yarı-insan izci kız. High Lady Anglenna, kızın elindeki yayı gördüğünde izci için iyi şeyler düşünmemiştir. “Acaba..”, diye geçirmişti aklından, “hangi elf mezarlığını soydun da o elf yayını yağmaladın?” —sırf bu düşünce bile Anglenna’nın canı yanıncaya kadar dişlerini sıkması için yeterli olmuştu.

Sonra o sefil orkenler saldırdığında kızın yayındaki bir hareketlenme onun dikkatini çekmiş ama gelişen olaylar ve sonrasında gerçekleşen şeyler, gördüğünü düşündüğü şeyi karambole getirmiş ve olayı unutmuştu. Ancak akşam olup da her şey durulunca, Anglenna düşünmek için kamp ateşinden uzaklaşmış, oturup kendisini olaya verme fırsatı bulmuş ve o elf yayının neden kendisine tanıdık geldiğini merak etmeye başlamıştır.

Anglenna bu yayı daha önce görmüştür!

Bari Na-ammen‘deki saraylarında, annesin koleksiyon odasında asılı yağlıboya portrelerinin birinde, sima olarak annesine çok benzeyen, ancak annesinin uzun ve ince duruşunun aksine, atletik görünümlü, hafif dalgalı kumral saçlı, silik yeşil gözlü genç bir high elf kız elinde bu yayla poz vermiştir!

 

Esse Enyalie -o Melda Silendenien Anor Galad
(Sevgili Silendenien Sunlight Anısına)

 

Çok eskiden gördüğü yay ile izcinin elindeki yayın ayrıntılarını düşünmeye başladığında, ikisi arasındaki benzerlik, tesadüf olamayacak kadar fazla olduğu kanaatine varır. Dahası, aralarındaki mübasil, benzerliği aşıp ‘aynılık’ seviyesinde olduğunu fark eder.

Karanlığın içinde Anglenna, bu seviyesiz yarı-insana, yeni bir nefretle bakmaya başlar zira kızın keyfi bir şekilde kullandığı yay gerçekte 830 yıl önce, Themalsar savaşında hayatını kaybetmiş teyzesinin meşhur silahıdır ve high elf tarihinde iz bırakmış olan bir yaydır bu!

Bu yay herhangi bir elf yayı değil, high elf’lerin kültürel mirasıdır. Özelde ise yay bir aile yadigarıdır.

Bu yay, rahmetli küçük teyzesi Silendenien’in meşhur “Silendenien en Eruanna”nın ta kendisidir.

 

Silendenien en Eruanna; Selendenien’in Zarafeti!
“Gracious Warning”

 

High Lady Anglenna fena halde kızmıştır çünkü iş sadece yarı-insan çapulcusunun high elflerin kültürel mirasını çalmasıyla sınırlı değildir. Anglenna, Lorna’nın o yayı kendisi gibi fark ettiğinden ve kimliğini de tahmin ettiğinden emindir. Kız buna rağmen, izcinin onu sahiplenmesine göz yummuş yada olayı bilinçli bir şekilde görmezden gelmiştir.

High Lady Anglenna, Lorna’nın saraydan kaçışını, kızın şımarıklığına verilip, bir şekilde hasır altı edilebileceğini, ancak bu açık hırsızlığa göz yumma karşısında Ri’nin, onu bütün imtiyazlarından azledip sürgün etmekten başka çaresi kalmayacağını düşünür.

“Görünen o ki, küçük Lorna’mızın prenseslik günleri sona ermek üzere..”, diye gülümseyerek mırıldanır.

Sen hafif kaçıksın galiba!“, diye aniden bir ses gelir Anglenna’nın arkasından.

Anglenna bir anda sıçrar yerinden. Arkasından böyle sinsice yaklaşılmış olmasından dolayı müthiş bir şekilde kızmıştır. Hiddeti davranışlarına yansır ve keskin bir hareketle arkasını döner ve “Kimdir o arkamda şeref—”

Karanlığın içinden gelen ses Anglenna’nın cümlesini tamamlar; “—sizce pusu kuran?”

“Bu bir deja vu değilse ne olayım!”, diye devam eder aynı ses mutlu bir şekilde. “Sanırdım ki, ilk seferden sonra etrafında olup bitenlere daha bi ayık olursun..”

“Göster kendini!”, diye tehditkar bir sesle tıslar Anglenna.

“Bundan emin misin? Bu gün beni yeterince gördüğünü düşünüyorum”, diye cevap verir Merisoul aynı mutlulukla.

High Lady Anglenna bu sefer gerçekten irkilir çünkü daha birkaç saat önceki orken baskını ve sonrasında bu manyak kızın yaptıklarını ve ondan sonra da hayatında ilk defa demonik dili duymanın verdiği korkuyu daha ne atlatabilmiş, ne de hazmedebilmiştir.

Merisoul kanatlarını çırparak karanlığın içinden, neredeyse High Lady’nin tepesine düşer ve yerinde donmuş kadını yukarıdan aşağı süzerken etrafında dolanır. “Farkındasın değil mi? Sende bir şeyler bozuk! Kırık!”, diye uykulu bir sesle sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi mırıldanır.

Anglenna kendisinin bu şekilde umarsızca muhatap alınmasından hiç hoşlanmaz. “Başkalarının kırık olduğunu senin söylemen biraz ironik!”, diye hırlar.

“Di mi?”, der Merisoul. “Düşünsene. Bunun benden geliyor olması bile senin ne kadar ciddi sorunların olduğunu dile getirmiş olmuyor mu? Zira o ironinin diğer ucunda da sen varsın.”, diye high elf’in etrafında dolanmaya devam eder.

“Kes şunu!”, diye sert bir şekilde çıkışır Anglenna.

“Neden ki? Sen bize katıldığından beri gözlerinle bunu herkese yapıyorsun. Aramızdaki fark; ben sadece senin elbiselerine bakıyorum. Onlar çok.. pahalılar. O kadar ki, parçalayasım geliyor!”, diye sırıtır succubi melezi.

“Ne cüretle!”, diye dehşetle ünler Anglenna.

Merisoul hafif burnunu çeker ve “Cüret, korkakların cesaretidir.”, diye sırıtmaya devam eder. “Ben cüret nedir bilmem. Cesaret de nedir bilmem. Ben sadece yaparım ve yaptığım şeye ne isim verildiğini de önemsemem ama bu konumuzun dışında zira endişe etmen gereken bir durum yok. Elbiselerini yırtmakla vakit harcamayacağım. Seni senden çok seven tek kişiye zarar vermek isteyen birinin, belli ki pahalı elbiseler ardında saklanması gerekiyor.

Rahmetli annem dışında benim hiç sevenim olmadı. O da sadece iki gün sürdü çünkü üçüncü gün kendisi ölmüştü! Ben sevginin de ne olduğunu bilmem, sadece gördüğümde tanırım o kadar. İçsel savunma mekanizması da diyebiliriz. Succubus olmakla alakalı bir durum —ki bu da konumuzla sadece uzaktan alakalı.

Baskından sonra herkes bir başkasının yarasıyla uğraşıp acısını dindirmeye çalışırken, seni o küçük büyünle elbiselerini dikip ütülerken gördüm. Ben konuşmaya başladığımda bile, herkes bir başkasını kurtarmak için çabaladı. Ortada sahipsiz kalan sadece sen vardın. Bu bile sana bir şeyler söylemiş olmalıydı. Hayır. Niyetim bir şeylerini yırtmak olsaydı, bunu elbiselerine yapmazdım.”

Anglenna bir anda tam bir kaçıkla muhatap olduğu gerçeğine ayılmış ancak geri adım atmak niyetinde de değildir.

“Beni tehdit mi ediyorsun?”, diye gözleri kısılmış bir şekilde, kaçık kıza sorar.

“Birisini sadece ondan bir şey istiyorsan tehdit edersin. Ben senden hiçbir şey istemiyorum. Bana verebileceğin neyin var ki?”, diye uzunca süzer Merisoul önünde duran asilzadeyi. “Irkın benim işime yaramaz. Oldum olası elflere sinir olmuşumdur. Siz üç gün yaşıyorsunuz diye, bir gün yaşayan diğer ölümlülere yukardan bakma hakkınızın olduğunu düşünüyorsunuz. Hal bu ki, on bin yıl karşısında bir ile üç gün arasında hiçbir fark yok!

Ünvanına da ihtiyacım yok. Geldiğim yerde de, gideceğim yerde de hiçbir ederi yok —ve anlatmak istediğim şeyin özü de bu.”

Anglenna istemsizce yerinde kalakalmıştır zira hayatının hiçbir anında bu kadar kati bir şekilde hiçleştirilmemiştir.

“Küstahsın!”, der asilzade, iki kaşını da kaldırmış bir şekilde.

Merisoul küçük omuzlarını silker ve ağzından şarkı gibi, elf’lerin yüksek lehçesiyle cevap verir ona;

 

“Eyvah ki umrumda değil!”

 

“Bugün anlattığım hikaye.. Gerçekten oldu. Yaşadığın şu dünyada hangi güçlerin hareket ettiğini bilmeni umut ediyordum ama, sanırım senin hakkındaki beklentilerimi biraz fazla yukarıda tutmuştum. Öyle görünüyor ki sanıldığı kadar zeki değilmişsin!”, diye ‘hıf’lar Merisoul.

“Bu hakaretin bedelini ödeyeceksin.”, diye kinci bir şekilde cevap verir Anglenna.

“Muhtemelen.. ama bunun için çok uzun bir sıranın en sonuna geçmelisin. Umarım çok sabırlısındır çünkü bu hayatının en uzun bekleyişi olacak ve daha sıra sana gelmeden sen çoktan yaşlanmış, ölüm döşeğinde Gri Sahiller’de olmayı diliyor olacaksın.

Ben ise senden çok uzun yıllar sonra öleceğim. Sıranın başındaki tarafından, ancak yüzyıllar sürecek eziyetlerden sonra..

Benim Gri Sahiller‘im olmayacak ve kimse benim arkamdan ağıt yakmayacak çünkü küllerim nisyana atılmış olacak ve adımla beraber, varlığım, anılarım, ruhum ve benim için değerli olan ölümlülerle yaşadıklarım o mutlak boşluğun kati sonsuzluğunda solup gidecek.”, diye donuk bir ifadesizlikle omuz silker Merisoul.

Anglenna bu cevap karşısında hayret ötesi duygular içerisinde kalır. Ve çok uzun zamandır hissetmediği bir şeyi, kısacık bir an da olsa hisseder içinde: acı!

Kendisini gerçekte rahatsız eden şey, önündeki bu uhrevi güzellikteki delinin, kendi ölümünden ve yok oluşundan bu kadar kati ve bir o kadar da umarsız bir umutsuzlukla konuşuyor olmasıdır.

“Lafı fazla uzattım sanırım”, diye devam eder melez kız. “..ve asıl mesele elimizden kaçmak üzere zira birazdan Lady gelip bizi yemek yemeye zorlayacak.”

“Neymiş asıl mesele?”, diye zorlama bir soğuklukla cevap verir Anglenna çünkü bu kıza neyi nasıl söylerse söylesin, duvardan seken kuru bezelye gibi kızdan sekmektedir.

“Lorna —Alor’Nadien ne.. Onu rahat bırak. Ve onu incitme.”, der ve kısa bir bekleyişten sonra “Lütfen.”, diye ekler, beklenmedik bir içtenlikle.

“Neden? Neden ona yada sana bu iyiliği yapmam gerekiyor? Bana karşılığında ne vereceksin?”, der asilzade kindar bir şekilde.

Merisoul durur ve ona bakar.

Uzun bir aradan sonra sessizce, “Silendenien en Eruanna..”, der.

“O sana ait değil ki veresin. Hiçbir zaman olmadı. Dahası, o sende bile değil. Elinde olmayanla mı pazarlık yapıyorsun? Sen beni aptal mı sanıyorsun?”, diye hırlar Anglenna.

“Tahmin edemeyeceğin kadar.”, diye cevap verir melez. “Ama bu da konumuzun dışında.. Mevcut sahibesi, hayatının tamamını yaşayıp huzur içinde ölümü beklerken döşeğinde, ona seninle yaptığım bu pazarlıktan bahsedeceğim ve o da sana gerçekte kimin asil olduğunu gösterecek ve elflere iadesi için onu bana kendi rızasıyla verecek. Bu da o yayı elflere geri götürebilmen için eline geçecek tek fırsat olacak çünkü onu o kızın elinden zorla yada hile ile almaya çalışılması halinde, aile yadigarınızı da, hiç sevmediğim saraylarınızı da, yaşadığınız ormanla beraber cehennem ateşiyle yakıp küllerini de, gördüğü son şey yok olmuş ülkesi olan efendine kendi ellerimle götüreceğim! Bir iblisin cehennem ateşini görüğünü hiç sanmıyorum. O ateş, siz ölümlülerin çağırdığı şirin ateş toplarına benzemez..”

Anglenna, bu muazzam tehdit karşısında içi ürperir ve sessizce anlaşmayı kabul etmek zorunda kalır.

“Peki ya Lorna? Yayın iadesi çapulcuyu aklayabilir ama o küçük budalayı değil. Onun için ne vereceksin?”, diye kati bir sesle konuşur Anglenna.

“Çapulcu dediğin o kız, neredeyse Themalsar’ın suratını parçalamıştı. Budala dediğin kızın, Themalsarı öldürebilmesi için gerekli koşulları da o çapulcu dediğin kız hazırlamıştı.”, diye mırıldanır Merisoul ama bunu sanki karşısında duran kadına değil, yanlarında olmayan birine söylüyor gibidir.

NE VERECEKSİN?“, diye tekrarlar Anglenna kati üslubuyla.

Merisoul durur ve asilzadeye daha uzun bir süre bakar, sonra daha da sessizce,

“Adımı..”, der.

Anglenna özellikle büyü ve büyü teoremleri hakkında eğitimli bir kadındır. İblisler ve onların sır olarak sakladıkları isimleri hakkında da açık bilgilere sahiptir. Kendisine teklif edilen şey karşısında hayrete düşer zira bu fiyatın ederi ‘paha biçilmez’dir.

Anglenna acımasızca, “KABUL. AMA BU ANLAŞMADAN KİMSEYE SÖZ ETMEYECEKSİN.“, diyerek kendisini garantiye alır. “BİR İYİLİK KARŞILIĞINDA ADIN.. ŞİMDİ.. BANA ADINI VER!

“Sana adımı vereceğim.. Ama bu, bir iyilik karşısında yapılan bir pazarlık değil. Bu, bir kötülüğü durdurmak için yapılan bir pazarlık..”, diye önünde duran high elf’e, yapılan pazarlığın doğru tanımını sessizce hatırlatır.

Merisoul Xyrotwu’nun yüzünde içler acısı bir ifade belirir. Geldiği gibi karanlığın içinde kaybolmadan önce High Lady Anglenna’ya verdiği sözü tutar;

“Adım Ad Ara.”

. . .

“Kızlar! Çocuklar!.. Udoorin, oğlum hadi sen de gel. Yemek hazır..”, diye Lady’nin sesi duyulur.

Inshala o gün yaşananlardan oldukça rahatsız olmuştur. Önce Orken baskını olmuş, Lorna abla altından düşmüş ve yaralanmış, Udoorin abi ise neredeyse ölmüş, Laila abla canını dişine takmış dakikalarca yaratıkların lideriyle kıyasıya savaşmış, Merisoul abla da arabadan düşmüş ve canı yanmış, cüce Gnine bile yara almadan kurtulamamışdı. Ve “Lady’yi de neredeyse kaçırıyorlardı..”, diye geçirir içinden. Kendisi ise, üzerlerine ağ atıldığını fark ettiği anda bir serçeye dönüşmüş ve dikine havalanıp uzaktaki bir ağacın dalları arasına konmuş sonra da eski haline dönüşüp etrafa büyüler yağdırmaya başlamıştı. Aslında niyeti mızrağını kapıp diğerlerine yardıma gitmekti ama Aager kendisinden güvende olmasını istediği için o da güvende olmuştu işte..

Inshala, bu güvende olma olayını biraz can sıkıcı bulmakla berber, o an için doğru karar olduğunu da kendi kendisine itiraf eder zira bedeni hala eski gücüne ulaşmaktan çok uzaktır ve mızrağını kapmış olsa bile, onu saplayacak gücünün bile olduğunu düşünmemektedir. Bu yüzden ve Aager ondan güvenli olmasını rica ettiği için savaşı yukarıdan seyretmiş ve gerekli yerlerde müdahale etmişti.. ama bu da nesi? Aager’in kendisi o yaratıklardan üç tanesiyle birden dövüşmekteydi!

Inshala, Aager’i seyrettiği aylar boyunca onun böyle bir ahma— şey yaptığını hiç görmemiştir ve adam koca yaratıklarla kıyasıya dövüştüğünü sadece seyretmek zorunda bırakılmıştı.

“Ama hayır yaa!”, diye inlemiş çünkü yaratıklardan biri dev baltasını yine ona isabet ettirmiş, Aager’in çelik gibi refleksleri olmasa en az üç defa ölmüştü, diye panik içerisinde ona doğru bir büyü daha yapmıştı. Inshala o an tepesinden kaynar suların boşaldığını hissetmişti. Hissettiği bir başka şey daha vardı; acı.

Kız, geçmiş hayatında defalarca acıyla muhatap olmuştu. Zaten acıyla gözlerini dünyaya açmamış mıydı? Onu görenler ona acı vermek için devamlı peşinden gelmemiş miydi? Acı onun yakından tanıdığı kankasıydı.

Ama bu hissettiği şey, daha öncekilere hiç benzemiyordu çünkü bu yeni acıyı etinde değil, içinde bir yerde hissetmişti. Inshala deliler gibi ağaçtan aşağı bodoslama atlamak ve yaratıkların arasına dalmak istemiş ancak ‘o’ kendisinden güvende olmasını istemişti!

Şimdiyse gece olmuş, herkes yemeklerini yemiş ve olağan dışı bir sessizlik içerisinde kendi dünyalarında kaybolmuşlardı. Inshala da küçük, garip, hem ürkütücü, hem de heyecan verici yeni dünyasında kaybolmak için ayağa kalkmış ve sessiz adımlarla, kimseyi rahatsız etmeden ve çoğu zaman olduğu gibi minik bir topak halinde ‘o’nun yanına oturmuştu.

Uzun süre yan yana sessizce oturduktan sonra kız cesaretini toplayıp, “Konuşabilir miyiz? İstediğimiz şey hakkında? İstediğimiz zaman?”, diye afallar ve yüzü kızarır. “Özür dilerim. Bu sosyal şeysinin kurallarını bilmiyorum. Diğer.. şeysinin de kurallarını bilmiyorum. Kendi haklarımı da, senin haklarını da bilmiyorum. Ö.. özür dilerim. Ben aptalın tekiyim.”, diye iyice kızarmış yüzünü sıskası çıkmış dizlerinin arasında gizler. Kızın dizleri arasından boğuk bir ses gelir; “İnsanların bölgelerini nasıl işaretlediğini bilmiyorum!”

Aager oturduğu yerde çakılıp kalmıştır. Kızın söyledikleri karşısında kendisinin ne gibi hissettiğine bile bir isim koyamaz.

Boğazını temizler ve “İnan ki bu toplulukta sana.. şeysi konusunda akıl verecek en son kişiyim. Ama bi şekilde bu.. şeysini birbirimizde bulduk. Bildiğim tek şey, birbirimize ‘uzanma’ hakkına sahip olduğumuz. Demek istediğim, istediğini sorabilirsin.”, der ve yüzünü yanında oturan küçük tiefling’e döndürür, dizlerinin içinde gizlenmiş, elf’lerinkini andıran, ancak onlarınkinden daha ince ve kısa olan kulaklarına yaklaştırır. “Ve kendine bir daha aptal dediğini duyarsam, sanırım sana kızmam gerekecek.”, diye fısıldar.

Kız hayretle başını kaldırır, Aager’e döner ve beklemediği bir şekilde bir anda onunla burun buruna gelirler. Kızın fırtına grisi gözlerinde vahşice bir şeyler oynaşmaya başlar. Küçük yüzünde, kendisinin de tam olarak anlamadığı bir heyecan ifadesi belirir ve istemsizce alt dudağını ısırır.

Aager yutkunur.

Sonra kıza fevkalade başarısız bir gülümseme teşebbüsünde bulunur ve boğuk bir sesle “İstediğin zaman, istediğin yerde, her koşul altında duygularım ve düşüncelerim senindir.”, der ve yüzünü zorlukla kızdan çevirir ve yere bakar. “Sadece bir insan olduğumu ve bir çok hatalarımın olabileceğini unutmamanı istiyorum. Sana söylediğim bir şey seni üzer yada rahatsız ederse, tekrar sormanı isterim çünkü seni üzmek niyetlerim arasında yok.”

Inshala gülümser. Bu ürkütücü adamın kendisiyle ıkına sıkına konuşmasının sebebini anlamaz ama bu onu içsel bir şekilde de mutlu eder.

Adama, kendisinin bir insan bile olmadığını hatırlatmak ister ama bu dürtüsüne engel olur. Nedense bu ürkütücü adam, kendi hatalarını dile getirme konusunda acımasızca bir dürüstlük gösterirken, iş onun —Inshala’nın— hatalarına gelince dile bile getirilmesinden hoşlanmamaktadır.

Kız, buradaki adaletsizliğin farkındadır ancak neye itiraz edeceği konusunda aklı biraz karışıktır. Bu yüzden bu konuyu şimdilik bir kenara koyar ve asıl derdine yoğunlaşır.

“Bu..”, der, derin bir nefes alır, göğsüne saplanan acıyı yüzünü buruşturarak bastırır ve “..bu da bizi aynı bölgeyi paylaşan aynı sürünün bir parçası yapıyor sanırım.”

Aager, kızın eşsiz bakış açısı karşısında çok şaşırır. Bir an düşünür. Kusur aramak isteyen biri için bu tarif fazlasıyla ilkeldir. Ancak olaya samimi bakılırsa kızın yapmış olduğu tanım, son derece saf ve katışıksız olduğu gibi, bir o kadar da isabetlidir.

“..yani artık ‘beraber’ aptal olabiliriz mi demek oluyor bu?”, diye aşırı sakin bir sesle sorar Inshala.

Aager akıllı biridir. Tehlikeye ve tuzaklara karşı her zaman doğal bir farkındalığı olmuştur ve şu anda içindeki uyarı zilleri delice çalmaya başlamıştır.

“Ummm..”, diye zaman kazanmaya çalışır. Sonra da “Ne demek istediğini pek anlayamadım.”, der temkinli bir şekilde.

O HAYVANLARIN SENİ KÖŞEYE SIKIŞTIRMASINA NASIL GÖZ YUMDUN? BU SEN DEĞİLSİN. BU BENİM!

Kız, küçük yumruklarını sıkmış, kıpkırmızı olmuş yüzüyle fena kızmış yavru bir kediyi andırmaktadır. Fevkalade haşin.. ve son derece şirin!

“Ummmm..”, diye afallar Aager zira bu sözleri gerçekten beklemediği gibi, kızın attığı ‘yumruk’ da beklemediği bir açıdan gelmiştir.. Bugüne kadar kimse ona, kendisini tehlikeye attığı için azar geçmemiştir. Aager’in içindeki ses ona başının belada olduğunu, kıs kıs gülerek söyler!

“Ummm.. Daha önce olsa böyle bir risk almazdım. Ama Lady’yi kaçırmalarına da izin veremezdim. Ve.. yaptığım şey o an çok mantıklı gelmişti!”

‘İşte şimdi batırdın!’, diye kahkahalarla dalga geçmeye başlar Aager’in içindeki ses.

Aager’in içindeki ses, her nedense son bir aydır, sanki bunca yıl olduğu pragmatik ses olmaktan sıkılmış ve kendisine yeni bir eğlence bulmuş gibidir. Ve o ses Inshala’nın tarafını tutmaktan keyif alırken, Aager’in afallamarını ise fevkalade eğlenceli bulmakadır!

“Ben oradaydım ama sen bunu sezemedin sanırım —bu duruma acilen bir çözüm getirmeliyiz.”, diye söylenir Inshala.

Sonra da frensiz bir şekilde başlar; “Ama yinede.. Seni çok uzun bir zamandan beri seyrediyorum.. evet, bunun beni biraz deli gibi gösterdiğinin farkındayım. En azından bir sefer Bremorel abla bunu yaparken beni yakaladığında öyle demişti. Ama o zaman seni, bazı ölü yaratıkları keserken ve Udoorin abiyle tartışırken seyrediyordum dolayısıyla dikkatim biraz dağınıktı. Yoksa beni asla yakalayamazdı! Benim tanıdığım Fogstep oydu. Ama düşünürsek, sen hiçbir zaman benim beklediğim gibi davranmadın. O zaman bile. Kestirilemez bir havan vardı. Bunu kaybedemezsin!

Gnine çok zeki biri, bir cüce için bile. Ama bazen fazla heyecanlanıyor. Laila abla çok akıllı ve ayrıntıları görme konusunda neredeyse hepinizden daha iyi. Ama onun sorunu da bu sanırım. Ayrıntılarda takılıp olayların bütününü göremeyebiliyor. Udoorin abi iyi bir çocuk, sanırım. Açıkçası onunla neredeyse hiç konuşmadım. Üzerinde çok fazla demir var. Lorna abla’nın onu eğitiyor olmasından çok mutluyum —ki bu da onun dikkatini dağıtıyor. Lady abla ise bu konuda yalnız bırakılmalı ve rahatsız edilmemeli. Yoksa dikkati dağılır ve hepimiz kanayarak ölürüz. Merisoul abla ise çok.. çok karmaşık. Kestirilemez. Sen de kestirilemezsin ama seninkisi daha çok.. plapmatik.. plannanik.. ondan işte. Onu seviyorum ama onunkisi.. karmaşık işte! Bense sadece apta— duygusalım. O tavuskuşu da çok fazla yükseklerden uçuyor. Yere indiğinde onun hakkında daha iyi şeyler düşünebilirim belki.”, diye çok hızlı bir şekilde sıralar Inshala. Kız bitirdiğinde nefes nefese kalmıştır.

Aager bir anda bir şeye ayılır; kız anlattıkları frensiz bir şekilde anlatmamıştır. Kız anlattıklarını ‘panik’ içerisinde anlatmıştır!

Bunu, kızın her zaman ki halinden farklı olarak, saçlarının dağınık ve çözülmüş oluşundan da açıkça görebilmektedir.

Aager bir anlığına bunun sebebinin, onun yanındayken saçlarını rahat bir şekilde salıp boynuzlarını da saklama ihtiyacı duymayacak kadar ona güvenmesinden kaynaklandığına inanmak ister.

“Öncelikle..”, diye ağır bir şekilde konuşmaya başlar Aager “Birbirimizle bir şekilde iletişimde olmamız konusunda haklısın. Bu sadece savaşlarda değil, diğer zamanlar içinde geçerli. Senin nerede olduğunu kestiremediğim de bu benim.. dikkatimi dağıtıyor.”, diye itiraf eder boğuk bir şekilde.

“Son bir aya kadar, benim tek derdim hayatta kalmaktı —ki bu da oldukça pragmatik bir bakış açısı gerektiriyordu. Ne var ki daha sonra işin içine sen giriverdin ve bir anda işler değişti. Hayatıma bir anda kükreyerek girmiş oldun!”, der ve içinden yaptığı kelime tercihi dolayısıyla gülümser.

“—ki bu da, bu güne kadar o çok değer verdiğim ‘sadece hayatta kalmak’ bakış açımı sorgulamamı gerektirdi. İşin gerçeği, bende bu konularda tecrübeli değilim. Sana kadar, ihtiyacım bile olmadı. Sanırım ikimizde alışıncaya kadar biraz acı çekeceğiz.”, der Aager sakin bir şekilde.

“Ben acı çekebilirim ki! Acı çekme konusunda çok iyiyimdir!”, der Inshala mutlu bir şekilde. “Ama benden güvende olmamı isteyip kendin tehlikeye atılınca.. bana acı veriyor. Bu yeni acıya bir isim veremiyorum. Bunu anlatacak bir kelime de bulamıyorum. Bu acı ellerimde, kollarımda, başımda, sırtımda yada ayaklarımda olmadı—”

Aager, hangi koşullar altında kızın ellerinden, kollarından, başından, sırtından ve ayaklarından acı çekmiş olabileceğini düşünür ve yüzü kararır. Bir anlığına içinde birilerini öldürme ihtiyacına dair muazzam bir duygu belirir. Yüzünde oluşan ‘bunun bedelini sizlere ödeteceğim’ ifadesini zorlukla bastırır.

“—Karnımdaydı sanki ve hiç hoşuma gitmedi.” Inshala’nın az önceki mutlu ifadesi bir anda kaybolmuş, yüzünde kesinlikle korkunun da olduğu karmakarışık ifadeler oluşmuştur.

“Sen öyle davranınca benimde, her şeye kafasıyla vurarak çözmeye çalışan aptal bir dağ keçisi gibi davranasım geliyor. Ben bir kediyim. Ben avımı seyrederim. Ona sinsi sinsi yaklaşır ve tek hamleyle üstüne atlar öldürürüm.”, der artık tamamen mutsuz bir ifadeyle. “Sana çok kızmak istiyorum ama buna hakkım yok.”, der. Sonra sesini, suçlu biri gibi kısar, “..çünkü Lady’ye birilerinin o koca çelik çivileri attığını farkettiğimde, ben de onu korumak için üstüne atlamıştım, dolayısıyla sana kızacak yüzüm de yok!”, diye itiraf eder.

Bir süre sessizce yumulduğu yerde kımıldamadan durur, sonra yüzünü yine dizlerinin arasına saklar ve “Kedimi özledim. Kedim olsaydı saklanmak zorunda kalmazdım..”, der küçücük bir sesle ve ağlamaya başlar.

Kızın söyledikleri, sesindeki kayıp hissi ve sonrasında da ağlaması, Aager’e birçok açıdan ve birçok şekilde dokunur. Aager bir anda birçok şeye de ayılıverir; kızın gerçekten kedisini çok sevdiğine, onu bütün kalbiyle özlediğine ve onsuz kendisini tam anlamıyla bir boşluktaymış gibi hissediyor olduğuna ve herhangi birinin değil, Aager’in önünde ağlayabilecek kadar ona güvendiğine.

Aager, günah dolu hayatında, yapmış olabileceği hangi ihtimal dışı iyilikten dolayı bu küçük, güzel ve içli tiefling’in kendisine bahşedilmiş olabileceğini merak eder.

Acımasızlığı ile bilinen bu ürkütücü adam, yanında topak halinde oturan küçük, sıskası çıkmış kıza doğru tek eliyle ‘uzanır’, onu kendisine çekerek pelerininin içine alır ve omzuna yaslar. Kız sakinleşip kendinden geçinceye kadar da onu sımsıkı tutar ve bırakmaz.

✱ ✱ ✱

Aager nazikçe küçük tiefling’i kucaklar ve onu, Merisoul ile paylaştığı çadırına kadar sessizce taşır. Çadırın girişini araladığında, içeride Merisoul’u uyanık bir halde görür. Kız sadece uyanık değil, ayakta ve tasını kucaklamış ona bakmaktadır. “Özür dilerim ama korkarım bu çadır bu akşam müsait olmayacak. Tasım yine dolmuş durumda ve sanırım bütün gece kusacağım!”

Melez, dramatik bir hareketle bir elinin tersini alnına götürür ve “Kendimi hiç iyi hissediyorum. Sevgili Inshala uyuyacaksa onu bu gece burada yapabileceğini hiç sanmıyorum.”, der kulağa samimi gibi gelen bir sesle.

Aager, Merisoul’a pis bir bakış atar çünkü kızın samimiyetinin tamamen yalan olduğunu onun gözlerindeki bakışlardan.. ve boş tasdan açıkça görebilmektedir ama sesini çıkarmaz.

Merisoul ise aynı ifadeyle, “Sanırım dışardaki ateşi paylaşmak zorunda kalacaksınız. Ama bunu alabilirsin.”, der ve Aager’e, Inshala’nın battaniyesini uzatır.

Aager bir eliyle sıskası çıkmış kızı kucaklarken, diğeriyle de battaniyeyi alır. Tam dönmüş gidecekken durur  ve arkasındaki succubi-melezine bakmadan “Bütün gece kusacağını sanmıyorum..”, der sessizce. “Bir derdin var. Paylaş onu. Bizler senin dostunuz.”

Aager bile kendi sözlerine şaşırmıştır zira başkalarının kişisel sorunlarına bulaşmak gibi bir huyu yoktur. Aslına bakılırsa bir başkasına ‘dostu olduğunu’ da bugüne kadar söylemişliği yoktur.

İstemsizce kucağında uyuyan kıza bakar ve değişimin kimden geldiğini anlar zira her iki durumu ve daha fazlasını yalancı çıkaran kişi şu anda kollarında uymaktadır! Gözlerini sarıldığı kızın uyurken ki huzur dolu yüzünden ayırmadan konuşmaya devam eder;

“Bir şeyden fena halde korktuğunu biliyorum. Saklamayı çok iyi beceriyorsun ama o bakışları yaşamış birinden değil. Yükün her ne ise, tamamını kendin taşımak zorunda olmayabilirsin. Burada onun bir kısmını yüklenmeye gönüllü olacak birileri vardır mutlaka. Bu korkunu gidermeyebilir, ama hiç olmazsa tahammül edilebilir hale getirir.”, der. Sonra omuzlarını silker ve “En azından bizi ikna etmek için bütün gece kusmak zorunda kalmazsın!”, diye ekler ironik bir şekilde.

“Benden ne istediğini bilmiyorsun..”, diye Merisoul’un umutsuz fısıltısı gelir arkasından.

“Hayır bilmiyorum çünkü daha söylemedin!”, der Aager hiç istifini bozmadan.

Aager çadırın girişine doğru yürümeye başlar. “Doğruyu söylemem gerekirse”, der çadırın girişini aralarken, “..bence sen tam bir kaçıksın! Ama bizimsin. Asla anlayamayacağım sebeplerden dolayı Lady ve Inshala seni seviyorlar. Gnine’ın da sana saygı duyduğunu biliyorum. Kepazenin saygı duymadığı kız yok zaten.. Etrafındakilere eteğine yeni bulaşmış ıslak çamura baktığı gibi bakmasa, muhtemelen sarı kafaya da saygı duyardı! Prenses’in de seni sevdiğini ve sana güvendiğini biliyorum. Sen.. her ne kadar sevginin ne olduğunu bilmiyormuş gibi davransan da, bence onun ne olduğunu hepimizden daha iyi anlıyorsun.”, der ve gördüğü bir rüyadan dolayı kıpraşan göz kapaklarıyla yüzü son derece mutlu bir ifadeye bürünmüş küçük kıza tekrar bakar ve istemsizce gülümser.

Neden sonra Aager başıyla o yüzün sahibine işaret ederek “Bundan dolayı da sana müteşekkirim..”, diye sessizce ekler ve çadırdan ayrılır.

Laila “Bane” Wolvesbane yüksek bir yamaçtan aşağısını seyretmektedir. Aşağıda bir ufuktan diğerine uzanan, muazzam büyüklükte bir vadi bulunmaktadır. Laila, iç titreten bir kükreme duyar ve kendisini yere atar. Hemen üstünden geçen, sürü halinde koca kanat sesleri duyar. Başını kaldırdığında, iğrenç görünümlü, kapkara, yarasa kanatlı, diken kuyruklu yüzlerce yaratığın, gök gürültüsünü andıran kükremelerle aşağıdaki vadiye daldığını görür. Tekrar vadiye baktığında, yaratıklar küçük oyuncak askerleri andıran, insan, elf ve dwarf’lardan oluşan bir orduya saldırdıklarını görür. Laila bulunduğu yerden bile ölenlerin çığlıklarını duyabilmektedir.

Ufkun diğer ucundan derin, uzun ve Laila’nın tüylerini diken diken eden boru sesleri duyar. O yöne baktığında ise, vadinin neredeyse tamamını kaplamış bir başka ordu daha görür. Bu ordu, on binlerce dev orken’den oluşmaktadır. Orken’ler, katışıksız bir nefret ve olağanüstü bir hızla insanlara saldırırlar. Elf’ler, insanlara yardım etmek için binlerce oku havaya salarken dwarf’lar da stratejik bir şekilde yanlardan yardıma koşarlar. Ama Laila önündeki dehşet karşısında bunların bile yeterli olmayacağını açıkça görebilmektedir zira ufku dolduran orken’lerin devamı hala uluyarak gelmektedirler.

Korku içerisinde donup kaldığı manzara karşısında titreyen yeri çok geç farkeder. Laila cesaretini toplar ve ayağa kalkar.

“Arkanızda! Arkanızda!”, diye haykırırken elleriyle de elflerin dikkatini çekmeye çalışır ama bunun bir faydası olmaz. Laila, elf’lerin arkasındaki ufukta beliren yeni toz bulutuna ve o bulutun içinde gizlenen yeni orduya işaret eder ama bununda bir faydası olmaz.

“Zamanı geldi, küçük kız!”, der izcinin arkasından bir ses hırlayarak.

Laila kedi gibi sıçrar. Yere indiğinde kılıçlarını çekmiş hazırda beklemektedir. Ama elinde koca savaş baltasıyla ona doğru yaklaşan yaratık karşısında donup kalır.

“Seni.. Seni öldürmüştüm ben!”, der korku içerisinde.

Koca orken lideri ona, kesilmekten paramparça olmuş dudaklayla sırıtır. Yaratığın bir gözü kör olmuş, başının bir yanı yarılmış ve göğsünde en az yarım düzine kılıç yarası olduğu halde ona doğru tökezleyerek yaklaşır. “Bizi öldürebilirsin ama bitiremezsin. Biz alırız. Biz keseriz. Biz yıkarız. Biz kırarız.. ARTIK BİZ VARIZ!“, der anca anlaşılır bir sesle zira yaratığın ağzından zifti andıran kanı fokurdayarak dökülmektedir…

 

“Pssst!”

 

Laila dehşet içerisinde uyanır!