Showing: 1 - 10 of 27 RESULTS
arashkan şehri book 02 books dungeons and dragons duygusal groups karakter analizi role play serenity The Great Arashkan the plot thickens

1:33:017 – Elveda, Felishia..

1:33:017
Elveda, Felishia..

Timeline:

NONE!

 

Bu hikaye, herhangi bir şekilde, herhangi bir resmi zaman çizelgesi içerisinde gerçekleşmediği için, bilinen, standart tarih kronolojisinde yer almıyor.

Tahmin edilen tek şey bu hikayenin “Farstep” ‘den ‘hemen sonra’, ‘esnasında’ ve ‘öncesinde’ yer aldığıdır..

 

 

Aager Fogstep, sislerin arasında kaybolan Mab’in davetkar, imalı, şuh sesini son bir defa duyar..

 

“Annenin adını hatırlıyor musun, Kış Askeri?”

Aager, bilinçsiz ve farkındasız bir sesle, Gemini ile ilk bağlandıklarında ve sadece Inshala’sının saf, yumuşak ve sıcacık dokunuşları sayesinde hatırlayabildiği ismi söyler;

“Kriss Li..”

✱ ✱ ✱

1:33:017TOK!.. CLANK!.. BIZZZT.. DİNG!

TOK.. TİK.. TOK.. TİK..

 

1:32:56

TOK

Ben ölmek isterken, günlerce bana baktın. Halbuki sana hiçbir vaatte bulunmamıştım bile. Şimdi o vaadin zamanı geldi, zira yaşamak için sebebim yokken bana, beni bir sebep olarak gösterdin.”

TİK

1:30 – “Bunu kabul edersem, ona.. Mab’e bir lütuf borçlu olacağım ve sen de benim bütün korkularımın acısını yüklenmek zorunda kalacaksın.. korkularımın, deliliğimin ve cinnetimin!”

TOK

1:28 – “ÜÇ ŞEYİM YOK! SADECE BİR ŞEYİM.. BİR HAYALİM VARDI VE O DA ELİMDEN ALINDI!”

TİK

1:27 – “Yaraların.. Bi çok yaraların var. Bunları bizimleyken almadın. Alsaydın bilirdim!”

TOK

1:24 – “Sanırım dans etmek istemiştin..”

TİK

1:20 – “Ben acı çekebilirim ki! Acı çekme konusunda çok iyiyimdir..”

TOK

1:16 – “Ö.. özür dilerim. Ben aptal kızın tekiyim.. Bu sosyal şeysinin kurallarını anlayamıyorum. İnsanların bölgelerini nasıl işaretlediğini de bilmiyorum!”

TİK

1:10 – “Kimin iyi olmadığını senin kadar sık söyleyen biri için, tutturma oranın oldukça düşük. Bugüne kadar isabet ettirebildiğin tek kişi benim!”

TOK

1:06 – “Gördün değil mi? Evet, gördün.. Artık benim nasıl bir yaratık olduğumu biliyorsun! Sana iyi birisi olmadığımı söylemiştim.. “

TİK

1:02 – “Ama neden? O iyiliğin ne olduğunu bile bilmeyen bir iblis!”

TOK

0:58 – “Daha değil.”

TİK

0:56 – “Sen.. iyi biri.. misin?!”

TOK

0:52 – “Hepsi senindi..”

TİK

0:50 – “Sana hiç bırakmadım..”

TOK

0:46“BU SADECE İŞLEDİĞİN CÜRMÜN CEZASI OLACAK..”

TİK

0:44“VE ŞUNU BİLESİN Kİ, BU BİR İNTİKAM OLMAYACAK.”

TOK

0:43“BUNU HER ZERRENDE SANA HİSSETTİRECEĞİM.”

TİK

0:36“VE SEN ONU ÖLDÜRDÜN!”

TOK

0:32 – “O bizim göz bebeğimizdi..”

TİK

0:30 – “O sadece bir salağın sevgisi değildi..”

TOK

0:27 – “Sana, onun bizim için kıymetini anlatmaya çalıştım.”

TİK

0:24 – “Seni BEN hayatta tuttum! Bugün buradasın çünkü bunun olmasını BEN sağladım. Bunu asla unutma..

TOK

0:22 – “Ona karşı saygı göstermen gerektiği konusunda seni uyarmıştım.”

TİK

0:20 – “Bırak beni sefil bücür!”

TOK

0:15 – “Benim adım ‘Lilly’s Venom’..”

TİK

0:13“Inshala..”

TOK

0:11 – “Sen benim ağabeyimi öldürdün!”

TİK

0:09 – “..Sen de bundan sonra, benim sana emanet ettiğim bu acıyla yaşayacaksın.”

TOK

0:08 – “Buna ‘ACI‘ derler, Aager Fogstep!”

TİK

0:07“Güzel.. Dorin.. ablam sana.. emanet. Onu.. onu kurtar. Ve.. Darly.. bu onun suçu değildi.. Lütfen..”

TOK

0:05“Çün.. çünkü sen benim.. ablamsın..”

TİK

0:03“Alor’Nadien ne.. Güzelim.. bebeğim.. neden? Hedef bendim, sen değil! Beni vurması gerekiyordu.. Neden..? Neden girdin araya?”

TOK

0:01“HAYIR!.. HAYIR.. NEDEN YAPTIN BUNU? NEDEN?”

TİK

0:00ACI!

TOK.. TOK.. TOK..

TOK

TİK!

 

TİK

TİK

TİK.. BIZZZT.. DİNG!

 

TİK..

 

0:01

Lady’nin bütün çabalarına rağmen ortalık cesetlerle doludur..

..ölenlerin ve öldürülenlerin bir ‘kısmı’ yoktur.

..ölenlerin ve öldürülenlerin bir kısmımın ise tamamı yoktur!

 

TOK

 

0:08

Aager tekrar yaratığın tepesine çıkmaya çalışır.

Yaratık ya göründüğünden çok daha zekidir, ya da fevkalade kurnaz bir içgüdüye ve tepki mekanizmasına sahiptir; Aager zorlukla saplayabildiği hançerleriyle yaratığa yine tırmanmaya çalışır ama dev kertenkele, huylanmış gibi irkilir ve bütün vücudu titrer.. ve Aager’i tekrar üstünden atar!

 

TİK

 

0:16

Anglenna, tükenmek üzere olduğunun farkına varmış bir şekilde, “Bence herkes aynı anda, aynı noktayı yakmalı. Bu şekilde büyüler bir birini desteklemiş olur.. Küçük kız, onu yerinde tutabilecek bir büyün var mı?”

Inshala, kendisine küçük kız denmesinden hiçte hoşnut olmaz. Dahası, ördek dudaklı bu kadınla daha hiç konuşmamıştır ve o kendisinden “küçük kız” diye bahsedip durmaktadır. ‘Doğa da hayvanlar bile birbirleriyle daha saygılı konuşurlar!’, diye geçirir içinden ve Anglenna’ya cevap vermez. Sadece omuzlarını silker.

 

TOK

 

0:22

“Yardım et, lütfen. Onu yerinde tutabilecek bir büyün var mı?”, diye bezgin ve yaralı bir ses duyar zihninde.

“Bana ‘küçük kız’ demesinden hoşlanmıyorum! Yaşımın gerektirdiği olgunluğa ulaştığımı düşünüyorum.. Aramızda en olgun duran Laila ablanın boyuna ulaştım nerdeyse.. Sıska olmam ise benim suçum değil!”, diye Inshala’nın alınmış sesini duyar Aager zihnine.

“Biliyorum, biliyorum, bebeğim, inan boyum yetişse bi tane patlatasım geliyor kafasına ama yaratık hareket ettiği sürece bir şey yapamıyoruz.”, der Inshala’ya doğru.

“Büyülerimin çoğu bitti. Neredeyse tamamını size ve hiç tanımadığım kişilere kullandım..”

 

TİK

 

0:36

Gel, Snare!, der Inshala ve ellerini tekrar havaya kaldırır.

Arenanın zemini sarsılmaya başlar..

Gel, Snare.., diye bir daha çağırır küçük kız.

Koca bir toprak parçası yerden fırlar.

Gel, Snare, bana gel.., der son bir defa daha ve birden toprak tamamen parçalanır ve içinden bir..

..ağaç yükselir.

Ve doğrulur.

 

TOK

 

Yaratıktan ilk defa bir can havli haykırışı duyulur, ve tüm gücüyle canını yakan şeyden uzaklaşmaya çalışır.

Ağacın kolları gerilir ve sürüngenin muazzam gücüne karşı koymaya çalışır.

Azılı yaratık çekiştirmeye ve çığlık atmaya devam eder ve dallardan çatırtı sesleri gelmeye başlar.

Seril, Snare.. seril, güzelim.. Sen doğanın köküsün. Sen, varsın!, diye fısıldar ağaca doğru Inshala.

..ve ağaç bir an titrer, sonra yine doğrulur. Yer tekrar sarsılır ve birden ağacın etrafında kalın kökler belirir.

 

TİK

 

Kökler salınır ve her yöne serilir..

..ve ağaç, muazzam yaratığı durdurur!

 

TOK

 

0:56

Aager haykırır;

“ŞİMDİ!..”

 

TİK

 

0:58

Vahşi bir heyecanla Laila da haykırır ve yayını gerer;

“ŞİMDİ.. ŞİMDİ..!”

 

TOK

 

0:59

Udoorin de manyamış bir mutlulukla haykırır;

“ŞİMDİ..!”

 

TİK

 

1:01

Dev sürüngenin diğer yanından, Lorna’nın beklenmedik, heyecan dolu çığlığı duyulur;

“ŞİMDİ..”

 

TOK

 

1:02

Muzaffer bir çığlıkla Gnine’da haykırır;

“ŞİMDİ, ATEŞ TOPU ŞİMDİ!”

 

TİK

 

1:03

Yüzünde şaşkın bir ifadeyle Gnine’ın arkasında duran Inshala da haykırır;

“Şimdi..?”

 

TOK

 

1:04

Lady, Gnine ve Inshala’nın arkasından Anglenna, yüzünde soğuk, donuk bir ifadeyle tıslar;

“şimdi..”

 

TİK

 

1:06

Daha da geriden biri “Felishia Fremier’i hatırla..”, diye geçirir içinden ve sessizce fısıldar;

“ŞİMDİ.”

..ve babasıyla yaptığı anlaşmanın ilk kısmını yerine getirir..

 

TOK

 

1:07

Etrafa saçılmış, parçalanmış, kanlı cesetlerin atlından, kimsenin fark etmediği biri daha fısıldar;

“EVET, AAGER.. ŞİMDİ..”

 

TİK

 

1:11

Darly Dor, daha on iki yaşındayken sokağa atıldığı gün onu bulup yetiştirmeye başlayan Yaşlı Sansar’dan öğrendiği marifetlerini sergiler ve kimse onun sessiz hışmını görmez..

Darly’nin, hedefine arkasından yaklaştığını görebilecek tek kişi ise göreceli bir güvenlikte, devasa yaratığın öbür yanında dumanlı teberini savurması gereken Prenses Lorna’dır ama o da her nedense tamamen aksi yöne bakmaktadır..

Yumuşak tabanlı çizmeleri, arena’nın pis, kanlı toprağına sanki hiç değmiyormuş gibi ses çıkarmaz.

Genç hırsız, herkesin dikkatinin yere yığılmış devasa sürüngene çevrildiği anı beklemiş ve tahmin ettiği gibi Anglenna yılanı, herkesin en arkasında, olduğu korkak gibi, olabilecek en güvenli yerde o kibirli edasıyla durmuş, pahalı elbiseleriyle poz vermektedir.

Darly ona, bir High Lady olmanın sokaklardaki ederini çok ‘keskin’ bir şekilde öğretecektir.

Anglenna’dan sonra sıra babasına gelmiş olacak ve ancak onunla da işi bittiğinde, Felishia Fremier’e verdiği sözü tutmuş olacaktır..

 

TOK

 

1:14

İki bacağı da diz kapaklarından aşağısı eksik, içini yere boşaltmış kanlı ceset, anca fark edilir bir şekilde kenara kayar ve altından, cesur bir kalemden çıkmış yüz hatlarına sahip Lilly Venom peyda olur..

Gözlerini kısarak dev sürüngenin sırtına çıkmayı başarmış Aager Fogstep’i gözler.

Hedefi, tahmin ettiğinden de uyanıktır zira bütün savaş boyunca adamın arkasını kolladığını gözlemlemiştir.

Kız, olağanüstü, büyüleyici bir zarafetle hedefine doğru süzülür.

Yıllar önce, kendi kendisine verdiği ‘Kan Yemini’ni tutmaya kararlı bir ifadeyle, dikkatlerin yıkılan devasa canavara verildiği anda, herkesin kör açısından sokulur hedefine..

 

TİK

 

1:18

Udoorin, deli narası atarak yaratığın ayaktayken ulaşamadığı yerlerine ellerindeki dev baltalarla kesip parçalarken, bir yandan da gözü dönmüşcesine, ve kendisini görenleri ürperten kahkahalar atmaktadır.

 

TOK

 

1:20

Laila, kıymetli yayını omuzlamış, “Oklar pahalı.. oklar pahalı..”, diye kendi kendine telkin eder ve iki uzun kılıcını da belinden çeker ve yaratığa doğru koşmaya başlar.

Sanki az ileride manyamış Udoorin’in kahkahaları bulaşıcıdır ve Laila’nın da yüzünde çılgın bir sırıtış belirir ve yaratığın karnını bir ucundan diğerine yararken kendisi de manyamış bir kahkaha atar;

“Ahahahaaa.. Kız haklıymış. Bu gerçekten bir ‘sürüngen’!”

 

TİK

 

1:24

Gnine kimsenin yakında olmadığından emin olur ve yaratığın, mancınık boyundaki kafasının tamamını içine alacak şekilde büyüsünü yapar.

Dev sürüngenin kafası, muazzam bir ateş topunun içinde kaybolur.

Ateş topu ivmesini ve harını kaybettiğinde geride bir gözü akmış, başının bir yanı neredeyse tamamen kömürleşmiş bir şekilde, uzun, acı dolu bir inlemeyle yaratık olduğu yerde yığılır kalır..

 

TOK

 

1:26

Udoorin’in çıldırmış kahkahaları, Lorna’nın bir şeye ayılmasına sebep olur;

Aylar önce, ilk karşılaşmalarında Udoorin yine aynı manyamış kahkaha ve gürlemesiyle Darly ve Merisoul ile bulundukları odaya dalmıştı..

Lorna’nın uyandığı şey, sevdiği bu gencin bu manyamış halinin, kendi kendisinden hiç beklemediği, asla tahmin edemeyeceği, hayatı boyunca varlığından bile haberdar olmadığı içsel bir şeylerin tetiklenmesine sebep oluşudur.

Lorna’nın yüzü kıpkırmızı kesilir..

‘O benim sakin, hanımefendi halime, ben ise onun çılgınlığına mı vuruldum?’, diye geçirir içinden..

Sonra beklenmedik bir şekilde omuzlarını silker.

“Herkesin, derin manaları olan felsefi bir aşkı olması gerekmiyor..”, der ve “Ayrıca çok güzel gözleri var!”, diye de tasdik eder.

Elindeki koca glavyesini savururken, “Konuştuğum zaman dinliyor, konuştuğu zaman dinletiyor. Bana karşı her zaman dürüst. Bugüne kadar prenses oluşuma bakmadan, bütün kötü huylarıma rağmen yine de beni karşılık beklentisi olmaksızın seven tek kişi..”, diye kendince önemli bulduğu noktalara değinir.

‘..Ve toplam zekamız da buradaki herkesinkini geçer!’, diye de ekler içinden alakasız bir şekilde ve kızarmış yüzünde tatlı bir gülümseme belirir.

Elindeki uzun, dumanlı glavyesini bir sağa, bir sola, ritmik bir şekilde daha da azimle savururken gözüne, ablası Anglenna’nın olduğu yerdeki bir şey takılır..

..ama tam o anda, Lorna için ortamdaki bütün sesler kesilir ve arkasından, sanki sessiz bir mağara gölüne düşen bir su damlasının yankılanan sesini duyar.. ve ardından, daha küçük bir kızken sadece bir defa duyduğu High Woods’un ona seslenişini işitir..

Alor’Nadien ne.
Ben Quarlani Ath Tel’Ora ve seni kalbim olarak seçtim..
Senden gelecek nesiller bu ormanda büyüyecek.
Ve onlarla beraber bu orman da salınacak ve serpilecek..

Lorna hayretle karışık bir mutlulukla sesin geldiği yöne döner..

..ve ablası Anglenna’nın arkasında gördüğünü sandığı Darly’yi kaçırır.

 

TİK

 

1:28

Darly, belindeki kemerinin altında sakladığı ince, uzun hançerini çeker.

Ne kadar ironiktir ki Felishia’sını öldüren kesiciyi de bu hançerle öldürmüştür.

Aynı hançerle şimdi asıl kesiciyi öldürecektir..

 

Yılana sekiz adım kalmıştır ve artık geri dönüş yoktur..

Yedi..

Altı..

Beş..

İki..

 

Darly, sanki Arashkan’ın pis lağımlarında olduğu zamanlarda duyduğu gibi, sağ tarafından bir damla suyun, karanlık, boklu tünellerde yankılanan sesini duyar gibi olur.. ve beklenmedik bir şekilde Felishia’nın ona saf, derin, kontralto sesiyle konuştuğunu duyar..

Darling..
Neden yüzüme bakmıyorsun artık?
Seni üzecek bir şey mi yaptım?

Genç, yakışıklı hırsız kontrolsüz ve kahrolmuş gözlerle sesin sahibini arar.

 

Ve tam orada..

..birisinin müthiş bir ivmeyle Inshala’nın arkasına atladığını görür.

Darly tereddüt etmez.

Hiç sektirmeden rotasını kırar—

 

TOK

 

1:30

Lilly Venom son anda belinden hançerini çeker, zarif, sessiz bir hareketle, bir hayvanı adam eden kızın sırtına doğru atılır..

—ve diğer kesiciye dalar!

Lilly Venom ne olduğunu ancak son anda fark eder; elindeki lanetli hançer, hemen önünde duran, sıskası çıkmış sırtı kendisine dönük farkındasız kızın dağılmış saçlarını okşar..

..sonra kendisine saldıran adamla birlikte yere yuvarlanır. Darly kesiciyi iki bileğinden de yakalar ve yerde onunla boğuşmaya başlarlar..

 

TİK

 

1:31

Her nasılsa Venom kendisini üstte bulur.

Hedefini elinden çalan bu adama karşı muazzam bir kinle bakar ve bir teselli ödülü olarak onu kesmeye karar verir..

 

TOK

 

Aager Fogstep, dev sürüngenin ensenine çıkmış, yaratığın atar damarlarının olduğunu düşündüğü yerleri kesmektedir.

Hiçbir anlam veremediği, sanki dirseğini yanlış bir açıyla bir masanın köşesine çarpmış gibi irkilir ve olduğu yerden doğrulur.

 

“Şimdi..”

 

Aager’in zihninde bir şimşek çakar ve her şey bir anda yerli yerine oturur!

 

TİK

 

Darly Dor, yapmış olduğu şeyin ona tam olarak neye mal olduğunu o anda anlar zira kaçırdığı fırsat asla ve bir daha eline geçmeyecektir; Anglenna elinden kurtulmuştur!

Sonra, var gücüyle elindeki mel’un dökümlü bıçağı yüzüne sokmaya çalışan kesiciye bakar ve sonunun geldiğini anlar.

‘Eh, bir gün olacaktı illa ki..’, diye geçirir içinden.

 

TOK

 

1:32:56

Aager haykırır;

“Kriss Li..!”

 

TİK

 

1:33:017

Darly Dor..

..kendisini öldüren kıza gülümser.

Ardından..

“Elveda, Felishia..”, diye fısıldar.

 

TOK..BIZZZT.. DİNG!

 

TİK.. TİK.. TİK.. TİK.. TİK.. TİK.. TİK.. TİK..

✱ ✱ ✱

Lilly Venom olduğu yerde irkilir ve duyduğu isim karşısında dona kalır.

Başına isabet eden şeyi fark etmez bile.

Lilly Venom için dünya gitgide artan bir açıyla yan yatarken, o kendisini küçük, tek gözlü, köhne bir evde, ağabeyinin onu zorlukla çıkardığı iğreti sandalyenin üstünde bulur!

 

“Kıpıydama. Geycem şimdi!”, der ağabeyi ona, her zamanki çatık kaşlı, ciddi ve koruyucu sesiyle.

Lilly’s Venom, sandalyesinde usluca oturur, ağabeyine güneş gibi bir gülümseme atar ve “Piki”, der.

Çocuk, Lilly’s Venom’un düşmeyeceğinden emin olduktan sonra, diğer sandalyeyi itiştire çekiştire kız kardeşininkinin yanına sürükler. Sonra ıhlaya poflaya kendisini çektiği sandalyeye çıkartır ve mutlu bir şekilde “Oydu işte!”, der ve annelerinin onlar için masada bıraktığı soğumuş tasın içindeki un, patates ve suyla yapılmış fakir yiyeceği tahta kaşıkla alır, önce bir kaşık kız kardeşine verir, sonra da kendisi bir kaşık alır.

Bu şekilde tası yarılayınca çocuk “Tamam. Doyduk!”, der kati bir sesle. Kendisinden bir yaş küçük olan Lilly’s Venom’un yüzü buruşur. “Ben doymadım ama ki!”, der mutsuz bir şekilde.

Çocuk son derece ciddi bir ifadeyle, “Annem ne zaman geliy bimiom. Geyinisini soyna yeyiz. O zaman daha çok doyayız!”, diye kız kardeşini ikna eder..

 

(Hikaye: A Bard’s Tale VIII, “Aager”)

 

“Annem.. “, diye boğuk bir fısıltı kaçar kızın ağzından..

 

Lilly’s Venom kendisinden geçmiş bir şekilde yere yığıldığında, kayık gözlerinden yanaklarına ve acı dudaklarına gözyaşları saçılır..

 

Merisoul Xyrotwu, elindeki son derece pahalı, bulunması ise çok daha zor olan büyülü sopayı böylesi bir ‘ahmak odunu’ olarak değerlendirmiş olduğundan dolayı biraz utanmış bir şekilde yerdeki kıza bakar.

“Kahrolasıca kaçık şey.. Bir grupta bir deli yeter ve bizimkinde dokuz deli fazlası var zaten!”, diye burnundan solur.

“Ayrıca o çocuk bana ait. Onun güzel yüzünü çizmemiş olsan senin için iyi olur.”

 

Aager kayarak yanlarına yetişir ve farkındasız, kontrolsüz, katışıksız, dağlanmış, fokurdayan, cinnetin eşiğinde ve çırılçıplak bir duygu seli içerisinde Inshala’sına sarılır.

Sel, hayret içerisinde ve kafası karmakarışık olan kızın tüm setlerini olduğu gibi darmadağın eder..

Kendisine sımsıkı sarılan adamdan aldığı dev duygu dalgalarından başı fırıl fırıl dönen Inshala’dan dehşetle karışık küçük, salt, mutlu bir çığlık kaçar ve içindeki, her zaman tetikte bekleyen kendi duygu fırtınası bir anda kontrolden çıkar ve pikler ve kendisini, sarhoş olmuş bir şekilde Aager’e, erimek istermişçesine bırakır..

..tamamen!

 

Koca arenanın ortasında, etrafı parçalanmış ve yenmiş cesetlerle çevrili kadim sürüngenin ölüsünün yanında Aager, ayakları yerden kesilmiş bir Inshala’ya sarılmış, öylece durmaktadırlar..

 

Neden sonra Inshala, çocukça bir coşkuyla ağlayan Aager’in ıslak yüzünü küçük, sıcacık avuçlarının içine alır ve onun gözlerini seyreder.

“Bir şey oldu..”, der Inshala.

“Çok şey oldu.”, diye kırık bir sesle fısıldar Aager.

“Nooldu?”, diye onu fırtına grisi gözleriyle süzer.

“Sonra.. Sen gitme yeter!”, diye zorlukla yutkunur Aager.

“Ben buradayım ki. Bir yere gitmiyorum. Beraber aptal olmaya söz vermiştik..”, diye geri fısıldar Inshala kendisini teslim ettiği adama.

Aager Fogstep, Inshala’nın yüzüne baktığında gördüğü tek şey, onun gözlerindeki vahşi fırtınanın fokurdayışıdır..

“Bu ilişkide aptal olan sadece ben varım, sevgili Inshala.. ve bundan dolayı tahmin edemeyeceğin kadar da mutluyum.”, der Aager.

Yandan Merisoul’un alt dudağını pörtleterek, “Şu işe bak yaa.. Yıllarca ne olduğunu anlamaya çalıştım ve bu iki salak sevgiyi bulmuşlar bile!”, diye söylendiğini duyulur.

Aager, Inshala’yı bırakmaz.

Çok uzun bir süre hayretle onun yüzünde oynaşan ifadeler silsilesini, aralanmış küçük, çilek rengi dudaklarından nefesini ve onun gözlerindeki, hapsedildiği kafesten kudurmuşcasına kurtulmaya çalışan vahşi fırtınayı seyreder Aager.

Ne çıldırmış arena seyircilerinin haykırışlarını duyarlar, ne de etraflarında toplanmış diğerlerini fark ederler.

Lady, yüzünde mutlu bir ifadeyle, Laila hafif çatılı kaşlarıyla, Udoorin hayretle, Lorna sevinçle, Gnine sırıtarak, Anglenna ise tek kaşı kalkmış bir şekilde kahkahalarla ağlaşan iki gence bakmaktadır.

Ama o an, ikisi için de sadece diğeri vardır..

 

“Ben de seni..”, diye fısıldar dolu gözlerle Inshala, sadece onun, ve sadece zihninde duyduğu bir şeye.

 

Grup, Lady’nin kısa bir emri ile iki genci baş başa bırakır ve arenada hayatta kalmış yaralılarla ilgilenmek için dağılır.

Aager uzun bir süre daha kızı bırakmaz. Yüzünü, utancından sarıldığı adama gömmüş olan Inshala’yı sımsıkı tutar halde Merisoul’a döner ve başıyla yerde yatan kesiciyi işaret ederek, “Teşekkür ederim. Onu öldürebilirdin. Ama bunu yapmadın.. Teşekkür ederim.. “, der ve baygın kıza, onu ilk defa görüyormuş gibi bakar.

Merisoul makul bir şekilde bu teşekkürü alır ve yan cebine koyar ama bununla tatmin olmaz.

“Kim bu kaçık ve neden senden bu kadar nefret ediyor?”

“Nefreti uzun ve çetrefilli bir hikaye. Kim olduğuna gelince..”, der Aager sessizce.

“O.. Sanırım o benim küçük kız kardeşim..”

✱ ✱ ✱

Aradan saatler geçmiştir..

Büyük acılar sonunda Gnine’ı arenanın zindanlarından kurtarmışlar, yorgun ve bitkin bir şekilde, yeni yaralar ve yeni tecrübelerle, daha bilge olmasa da, kendilerini ve birbirlerini daha iyi tanımış olarak o sefil yeri geride bırakmışlardır.

Şehrin öbür ucundaki kaldıkları hana, tuttukları büyük, kapalı bir araba ile giderken herkes son bir haftayı tekrar yaşıyormuş gibidir.

Gnine, Lilly Venom’un olası kimliği hakkında ki tahminleri dışında, cehennemde geçirdiği bir haftayı büyük bir heyecanla non-stop konuşarak anlatmış, sonra birden ipleri kesilmiş kukla gibi yorgunluktan kıvrılmış, başını en eski arkadaşı olan Laila’nın bir bacağına yaslamış ve mutlu bir şekilde kendinden geçmiştir.

Laila ona, ‘Ne yapacağım ben seninle? Bir gün de başını belaya sokmadan geçirebilecek misin acaba..?’, der gibi bir ifadeyle bakar.

Lorna, da uyumaktadır. Küçük, zarif elleri, Udoorin’in kocaman avuçlarında kaybolmuş, başını iri gencin omzuna yaslamış, yüzünde hafif bir tebessümle kendinden geçmiştir.

Lady, Anglenna ile konuşurken Darly, arenada geçirdikleri son dakikalardan itibaren yüzünde beliren ‘hayalet görmüş’ ifadesiyle, araladığı arabanın kalın perdesinden sessizce dışarıyı seyretmektedir. Yanında oturmuş olan Merisoul ise ilginç bulduğu bir kitaba dalmış gibi sessizce onu seyreder.

Neden sonra Darly’ye nazikçe uzanır ve ona fısıldar;

“Öç.. Ben aldım.. Hepsinden.. Tamamen hak etmişlerdi ama yine de bu hiç bir işime yaramadı.. ve beni tamir etmedi!”, der sessizce.

Sonra küçük omuzlarını silker.

“Ama illaki öldüreceksen, piyonlarla uğraşan bir maşa olma. En azından fili öldüren mızrak ol..”, der garip bir ifadeyle.

Darly ona bakmaz. Yüzünde beliren arzu, kayıp, kahır ve özlem ifadelerini gizlemeyi tercih eder; başını pencereden ayırıp bacaklarını kendisine çeker ve yüzünü dizlerinin ve kollarının arasına gömer.

Aager ise, koluna tutunmuş Inshala olduğu halde hala baygın olan Lilly’s Venom’u kucağına almış,  kaldıkları hana varıncaya kadar da onu bırakmamıştı..

Kendisine merakla bakanlara hiç bir açıklama yapmaksızın, Inshala ile beraber onu yedek odaya kadar taşır ve arkasından odanın kapısını kapatır..

Kapı kapanırken Aager, Merisoul ile diğerleri arasındaki fısıldaşmaları duyar;

Udoorin: “Kız kim? Bana bir yerden tanıdık geldi ama, hatırlıyorsam ne olayım.. Aager de ‘OFF‘ moda geçti. Ağzını bıçak açmıyor.”

Merisoul: “Çetrefilli ve dramatik bir aile hikayesi; kız onun kardeşiymiş ve o daha küçükken biri onun annesini öldürünce Efendi Aager de kızı öldürmeye kalkmış.. Defalarca! Sanırım o zamanlar biraz beceriksizmiş..”

Laila: “Oha!”

 

Nezih [Aager]: “Fesüphanallaaaaah!”

Mustafa [DM]: “Ahahahahahaaaa!” – diye güler.. ve kaçar!


Quarlani Ath Tel’Ora: kadim elf lehçesinde ‘Ormanın Ruhu’. Bazen, çok nadiren, toprak, üstünde yaşayanları seçer. Ormanın Ruhu, söz konusu bir toprakta, zamanla oluşan, anlaşılması oldukça zor, muallak anlamda bir çeşit ‘ruh’. Bu ruhlar, kendilerine yakın hissettiklerini düşündükleri birisini seçerler. Quarlani Ath Tel’Ora, High Woods’un ruhudur ve bin yıl önce, Selendenien’i (Angrellen ve Grandarelen’in küçük kız kardeşleri) ‘kalbi’ olarak seçmişti. Ne var ki Selendenien, Themalsar savaşında öldürülmüş olduğu için, High Woods orada yaşayan high elf’lere küsmüş ve onlarla yüz yıllarca konuşmamıştır. Ta ki, bundan 22 yıl önce, Lorna daha 6 yaşındayken onunla sessizce konuşuncaya kadar..

 

Lilly’s Venom: Kriss Li – Kriss Lilly.. Lilly’s Venom (Lilly’nin Zehri). Annesi ve ağabeyinden alınmasından sonra yaşadığı ciddi duygusal travma ve huy değişimi ile ortaya çıkan asabiyeti, hışmı ve acı dili, ilerleyen yaşlarında ise, kesicilere katılmasıyla birlikte, kullanmaya başladığı olağandışı, ölümcül zehirleri dolayısıyla Drashan’da bu isimle nam yaptı.. Ağabeyi Aager Fogstep gibi, Lilly Venom’un da gerçek ismi unutulmuş durumda.

 

Mab, Inshala ve Lorna’yı (dolayısıyla Anglenna, Aager ve potansiyel olarak Darly ve Lilly Venom’u) kurtarmak için iki damla su, Lorna’nın anılarından High Wood’un sesini, Darly’nin anılarından ise Felishia’nın ölümünden sonra genç hırsıza söylemiş olduğunu sandığı sesini canlandırır.

Not: Mab, Lorna’nın hayatı için gerçekte HighWoods’un sesini canlandırmaz. (Burada, ‘büyük varlıklar’ arasında Arcane Copyright© türünden bazı durumlar söz konusu; aklı başında hiç kimse, bir ormanın ruhu kadar büyük ve kadim bir varlığın sesini ondan izinsiz kullanmaz). Lorna ile konuşan, Ormanın kendisidir. Ama bunu ona yaptırtabilmek için Mab, önce Quarlani Ath Tel’Ora (Ormanın Ruhu) ile zorunlu bir anlaşma yapmak durumunda kalır. Bu anlaşmanın ayrıntıları nedir bilinmez ama Mab, hiçbir şey karşılığında bir şey vermediği gibi, alan da biri değildir.

 

Kışın Hanımı olayların gidişatını büyük, kocaman büyülerle değil, son derece basit ama fevkalade ince düşünülmüş ve muhteşem bir zamanlama uygulamasıyla değiştirir.. Ve işin hamallığını da başkasına (Darly’ye) yaptırır.

Olayların bir önceki 1 dk. 32 sn. de gerçekleşen versiyonundan ise sadece Aager haberdardır. Aager’in gerçekte olanları kimseye anlatmak gibi bir niyeti de yoktur, nevarki bu konuda Mab onunla aynı fikirde değildir..

Arenadan ayrılmalarından sonraki gece, Mab üç kişiye diğer versiyonu, son derece canlı bir şekilde rüyalarında gösterir;

Anglenna; Lorna’nın fedakarlığını, sevgisini ve değer bilirliğini anlaması, ve annesinin kuklası olmaktan çıkıp ‘tarafını’ doğru seçmesi için.

Darly; ahmaklığının ve fevriliğinin nelere mal olduğunun farkına varması için..

ve..

Lady; tamamen farkında olmadan yapmış olsa da, lanetli bıçağın yarasını iyileştirerek gerçekte Inshala’yı (ve Aager’i) öldürdüğü gerçeğine ayılması için.. Bu Mab’in kişisel olarak yapmayı tercih ettiği tek acımasızca denebilecek davranışı olur zira onun gözünde Inshala çok kıymetlidir ve cehalet de bir bahane değildir..

 

Mab, Lilly Venom’u daha farklı cezalandırır. Ona rüyayı göstermez, ama günlerce ve ard arda ona aynı kabusu yaşatır; Lilly, kabuslarında kendisini kimin yaktığını göremez, ama yanarken etinin kavrularak kemiklerinden ayrıştığını, ve o anda hissettiği dipsiz, kahredici acıyı çok canlı bir şekilde, defalarca yaşar.

Kendi çığlıkları arasında da hep aynı, hiddet dolu korkunç sesi duyacaktır; 

“BU SADECE İŞLEDİĞİN CÜRMÜN CEZASI OLACAK..”

 

Mab, kati dürüstlüğü, her zaman verdiği sözleri tutması, sahibesi olduğu kışın kendisi gibi soğukluğu, güzelliği, satın alınamaz ve acımasız bir adalet anlayışı olması gibi bir çok vasıfları olan biridir, ancak şefkatiyle bilinen biri değildir. Inshala ‘la Fey’e olan ilgisi de sadece kızın Themalsar’da yaptıklarıyla sınırlı değil, onun geçmişi ve doğumuyla da ilgilidir; LAMENTING FEYNOX..

(bunun için ayrıca bkz. Hikaye: A Bard’s Tale IX, “Bane”)

 

Son olarak, Lorna’nın, ölürken kırık bir şekilde söylediği cümleler;

“Güzel.. Dorin.. ablam sana.. emanet. Onu.. onu kurtar. Ve.. Darly.. bu onun suçu değildi.. Lütfen..”

Lorna, (a) Udoorin’den ‘ablasını’ kurtarmasını rica ederken, onu Darly’den kurtarmasını değil,annesinden (Angrellen’den) kurtarmasını istiyordu. (b) ‘bu onun suçu değildi’, derken, hem Udoorin’e, kendisine olanların Darly’nin suçu olmadığını, hemde Darly’ye, öldürmek istediği Anglenna’nın, gerçekte “Anglenna’nın” suçu olmadığı, Darly gibi, high elf kızın da sadece içine doğduğu koşulların yarattığı birisi olduğunu anlatmaya çalışıyordu..

 

arashkan şehri book 02 books dungeons and dragons duygusal groups karakter analizi role play serenity The Great Arashkan the plot thickens

Farstep

Farstep

Timeline:

NONE!

 

Bu hikaye, herhangi bir şekilde, herhangi bir resmi zaman çizelgesi içerisinde gerçekleşmediği için, bilinen, standart tarih kronolojisinde yer almıyor.

Tahmin edilen tek şey bu hikayenin “Ben, MAB” ‘den ‘hemen sonra’, ‘esnasında’ ve ‘öncesinde’ yer aldığıdır..

 

 

YOK..”, diye acıyla haykırır yerde yatan adam..

“HİÇBİR ŞEYİM YOK.. OLAN HER ŞEYİM, TEKER TEKER ELİMDEN ALINDI.. BİR HAYALİM VARDI, O DA ÖLDÜ!”

Soğuk, dipsiz gözlerle Aager’in acı dolu haykırışlarını seyreder Mab.

“Onun.. onun canı karşılığında.. benimkini al.. Bu dünyada.. bir serseri eksik.. kimse fark etmez.. O.. o ise özel.. Ondan sadece.. bir tane var! Onu.. kurtar..”, diye bitmiş bir fısıltıyla inler Aager.

“Korkarım hayatın, en çok sevdiğin şeyler arasında yer almıyor, ölümlü.. Aslına bakılırsa hayatın, sevdiğin şeyler arasında hiç yer almıyor. Sevmediğin bir şeyle mi sevdiğin bir şeyi kurtarmaya çalışıyorsun? Bu, pazarlık için kusurlu bir yaklaşım.. Inshala’na verdiğin değer bu kadar mı?”, diye sorar Mab, hükmeder bir sesle.

“E.. elimde olan.. elimde kalan.. tek şey.. bu..”

“Ölümünün bana da, ona da bir faydası yok Aager Fogstep. Kendini sıradanlaştırarak onu yükseltmiş olmuyorsun. Dahası, senin hayatın karşılığında onunkini kurtarmam durumunda bunun ona neler yapacağını hiç düşündün mü, ölümlü? Onun, yaşlı efendisini kaybettiği anki zaptedilemez, delirmiş, vahşi cinnetini hatırla. Ve onun o halini katlayarak bir düşün.. Şer feylerin nasıl peyda olduklarını sanıyorsun? Hayır ölümlü, şer feyleri ben yapmıyorum.. Onları ölümlüler, yaptıkları tercihler ve getirdikleri savaş ve yıkımlarla yaratırlar..

Düşüncesizce kesip yakıp yağmaladığınız ormanlar ve sahibiymiş gibi kirlettiğiniz doğa ile yok ettikleriniz sonucunda aldığınız canlardan arda kalanlar ve kayıtsız kalamayanlar bana gelir.. Ben sadece onları donmuş kalplerle ölümlülerin üzerine geri salarım!”, der Havanın ve Karanlığın Sahibesi.

“Bana ölümünü değil, hayatını vakfedebilirsin ama.. Bu şekilde, senin dışında her şeyi pahasına Themalsar illetini bu dünyadan sonsuza dek silen sevgili Inshala’nı kurtarabilirsin. Çok uzun zamandır bir Kış Askerim olmadı. Tıpkı bir Kış Prensesimin olmadığı gibi. Bu çağ pek kısır çıktı.”, der Mab, fısıltıyla.

Çok yüz yıl geçti en son Kış Askerimin ölümü üzerine. Bir Kış Prensesim ise Yıl Bir’den beri olmadı.”

“Ondan.. ondan uzak dur.. Elinden her şeyini.. aldın..”, diye hırlar Aager.

“Bana emir mi veriyorsun ölümlü? Daha azı için ülke yok ettiğim zamanlar oldu.”, der Mab soğuk bir şekilde.

“Vere.. verecek bir şeyi olmayan birisine.. iş teklif eden ilk kişi.. sen değilsin.. Mab!”

Buna Mab’den bir cevap gelmez.

 

Kışın Hanımefendisi, uzun bir süre sessizce önünde kıvranan adamı süzer..

..ve değerlendirir.

 

Neden sonra soğuk ve ifadesiz yüzünde küçük, tatmin olmuş bir gülümseme belirir.

“Eveeet. Acı içerisindeyken bile kurnaz. Tam Kış Askerine layık biri..”, diye, verdiği bir kararı onaylıyormuş gibi mırıldanır.

“Onu, ve daha fazlasını kurtarabilirim, ölümlü. Senden, zamanı gelince hizmetin ve sadakatin dışında bir şey istemeyeceğim.

Sevgili Inshala’ndan ise, gerçekte önem vermesi gerekenlerden alıkoyan ve onun dikkatini dağıtan şeyler dışında bir şey almadım..

 

…Grubun arkasındaki yerini de bu yüzden terk ederek Inshala’ya yaklaşmaya çalışmıştı. Mantığını görmesini istiyordu. Yaptığının iyiyle kötüyle bir alakası yoktu. Herkesten çok Inshala’nın anlaması gerekliydi bunu, çünkü doğada da “iyi” ve “kötü” kavramı insanlardan farklı çalışmıyordu nihayetinde.

O anlamalıydı, bunu..

Ama Inshala, önce adımlarını hızlandırmış, sonra ise o çok sevdiği sinir bozucu sivri dişli kaplan kılığına bürünüp grubun önüne doğru kaçmıştı. Onca yaratıktan ve kötülükten kaçmayan druid, Aager’in konuşma çabasından kaçmak için oldukça seri davranmıştı…

 

(Hikaye: “Sen iyi bir değilsin…” N.D.)

 

“Bunlar senin sözlerin, ölümlü.. Sevgi’nin ne olduğunu bilmeyenler ona sahip olamazlar. Ve ona sahip olmayanların kaybedecek bir şeyi de yoktur. Kaybedecek bir şeyi olmayan biriyle pazarlık yapamazsın ve o kişiye de asla güvenemezsin.. Inshala’nın büyüme zamanı gelmişti ve hayvanlarıyla oynamayı bırakması gerekiyordu. Ondan aldıklarımı bu yüzden aldım ondan; sevgiyi bulsun diye.

Ve o sevgiyi sende buldu.

Şunu da iyi bilesin, ölümlü; o kız içindeki bir boşluğu seninle doldurmadı. Genç Inshala o boşluğu hayatı boyunca yaşayacak, taşıyacak ve acısını da çekecek.. taki yeterince olgunlaşıp bunu aşıncaya kadar.. O, senin ona gösterdiğin sevginin ne olduğu hakkında sadece yaşlı efendisinden gördüğü kadarıyla anladığını, içgüdüleriyle,  el yordamıyla.. ve senin ona gösterdiğin ilgi ve sabır sayesinde buldu.

Birisinin seni sevdiğini ve seni istediğini nerden anlarsın biliyor musun, ölümlü?

Gözlerindeki fırtınadan!

Bana olan mevcut borcu dışında ona sadece bir teklifle geleceğim, ama bunu ondan talep etmeyeceğim. Bu koşulları kabul ediyor musun, ölümlü?”

“O.. o iyi olacaksa, evet”, diye, gözlerini sıkmış, acıyla hırlar Aager.

“Zamanı gelince, kendi rızanla benim Kış Askerim olmayı kabul ediyor musun, ölümlü?”, diye tekrar sorar Mab.

“E.. evet!”, diye dişlerin arasından tıslar Aager.

“BENİM KIŞ ASKERİM OLMAYI KABUL EDİYOR MUSUN, KENDİSİNİ AAGER FOGSTEP OLARAK TANIMLAYAN ADAM?”, diye son bir defa sorar, Kışın Kraliçesi.

“Evet.. Ka.. kabul ediyorum, lanet olasıca..”, diye, kalan son gücüyle haykırır Aager..

..ve Mab ile arasındaki anlaşmayı mühürler!

 

Aager’in gözleri kararır ve sonsuz, beyaz acı daralır.

 

“Öyle görünüyor ki, insanoğlunun çirkefliği ve sevgisi kadar, kaderleri de hayret verici.”, diye kendi kendine söylenir Mab.

“Bir önceki Kış Askerimin kim olduğunu bilmek ister misin, ölümlü?”, diye garip bir bilmeceyi çözmeye çalışıyormuş gibi bir ses tonuyla sorar Mab.

Aager’den bir cevap gelmez.

“Herkes kendisini hürmetkar, bilge ve son derece dindar biri olarak bilirdi.. Adı sana tanıdık geliyor olmalı; Aager Farstep!”

 

Sonsuz, beyaz acı aralanır ve Mab, oluşan sislerin arasına, geldiği gibi tekrar geri dönerken yerde kaskatı kesilmiş yeni Kış Askerine bakar.

“Şu ölümlüler hayret verici. Acıyı sahiplendiklerinde en muhteşem, korkakça ondan kaçtıklarında ise en sefil hallerine şahit oldum..”, diye başını sallarken mırıldanır kendi kendine Mab. “Kim bilebilirdi ki, gün gelecek ve Drashan gibi bir günah çukurundan, cesaret ve aşkın ne olduğunu bilen biri çıkacak ve her şeyi pahasına sevdiğini koruyacak. Bir konuda haklıydın, ölümlü; sen gerçekten Inshala’nın kalkanısın..”

Aager Fogstep, sislerin arasında kaybolan Mab’in davetkar, imalı, şuh sesini son bir defa duyar..

“Annenin adını hatırlıyor musun, Kış Askeri?”

Aager, bilinçsiz ve farkındasız bir sesle, Gemini ile ilk bağlandıklarında ve sadece Inshala’sının saf, yumuşak ve sıcacık dokunuşları sayesinde hatırlayabildiği ismi söyler;

“Kriss Li..”


Kış Askeri: aslı ‘Winter Knight’. ‘Kış Şovalyesi’, söylemesi zor olması dolayısıyla ‘Kış Askeri’ olarak kullanılmıştır.

 

arashkan şehri book 02 books dungeons and dragons duygusal karakter analizi role play The Great Arashkan the plot thickens

Ben, MAB

Ben, MAB

Timeline:

“Söz.”

Hepimizin günlük hayatımızda verdiği basit, asılda ise akit mahiyetinde kelimeler.

Ne var ki bu akitler nadiren gerçek anlamda sınanırlar. Sınandıkları an, bizim gerçek kimliğimizi, karakterimizi, andımızı, istikametimizi ve..

..duruşumuzu ortaya koyarlar.

Aager Fogstep, geçmiş günahlarını göz önünde tuttuğunda olabileceğini hiç düşünmediği bir şeyle karşılaşmıştır; Inshala ‘la Fey’ Frostmane şeklinde vücut bulmuş bir sevgi!

Bulduğu sevgi ona usulca, sabırla ve korkuyla yaklaşmış, ama en sonunda onu yakalamıştır.

Aager, kendisinden bile hiç beklemediği bir şekilde bağlanır bu sevgiye. Ama içten içe bilir ki bir gün geçmiş günahları onu yakalayacak ve yakasından tutup, onu sevigisiyle sınayacaktır.

 

O gün gelir..

 

Bu hikaye “Nefret Dökümü..” ‘nün hemen sonunda yer alır..

 

 

ACI!

Aager hissettiği şeyi açıklayacak bir başka şey bulamaz. Beynine saplanmış, saf, katışıksız, dağlayıcı, kör edici bir acı.

 

Aager kendisini, beklediği gibi bir karanlıkta değil, bembeyaz bir boşlukta bulur.

Ne sağında, ne solunda, ne de önünde, arkasında, altında ya da üstünde, beyaz dışında bir şey yoktur.

Sonsuza kadar uzanan, boş, beyaz, çıldırtıcı bir acı!

 

Ve acının içinden birisinin hayal meyal, sanki yan bir odadanmış gibi gelen, boğuk haykırışını duyar.. Acı dolu haykırışını..

Darly.

Evet, ses Darly denen birisine aittir ama ortada bir sorun vardır.

“HAYIR!.. HAYIR.. NEDEN YAPTIN BUNU? NEDEN?”, diye haykırır Darly.

Zihninin, olaylara pragmatik, duygusuz ve uzaktan bakan yanı umarsızca omuzlarını silker çünkü Darly salağın tekidir ve her ne yaptıysa o yüzden yapmıştır..

Sorun; Darly kimdir?

 

Aager, Darly’nin kim olduğunu hatırlayamaz..

 

Aager, nerede olduğunu da hatırlayamaz. Hatırladığı ve bildiği tek şey acıdır..

 

ÇOK.

FAZLA.

ACI..!

 

Aklının alamayacağı kadar çok acı!

 

“Alor’Nadien ne.. Güzelim.. bebeğim.. neden? Hedef bendim, sen değil! Beni vurması gerekiyordu..Neden..? Neden girdin araya?”, diye bir kadının inlemesini duyar ama onun kim olduğunu ise hiç hatırlayamaz. Tek bildiği, bu kadından bu sözlerin çıkmış olmasının..

..hayret verici olmasıdır..

 

Lorna?, diye geçirir içinden Aager. Nooldu? Nesi var kızın? Ud.. Ud—bişey, birisini fena kesecek.. diye geçirir içinden.

Ud’un gerisi de vardı, diye düşünür ama onu da bir türlü hatırlayamaz..

“Çün.. çünkü sen benim.. ablamsın..”, diye kanlı, fokurdayan bir sesle Lorna’nın cılız sesi yankılanır.

 

Aager’in pragmatik yanı, başını incelemekte olduğu listeden kaldırır zira hışımla ve çıldırmışcasına birileri —onlarca birileri— deli gibi kapısını dövmektedir. Kimdir bu saygısızca beni rahatsız eden, der gibi kapıya uzanır..

 

“Güzel.. Dorin.. ablam sana.. emanet. Onu.. onu kurtar. Ve.. Darly.. bu onun suçu değildi.. Lütfen..”, der kanlı, kırık bir fısıltı, sonra, yüzünde mutlu bir ifade varmış gibi sessizce solup kaybolur..

Lanet olsun, diye geçer bir şekilde Aager’in zihninden. Yokmu şu kızı iyileştirebilecek kimse? Ona bir şey olursa bu Ud’u bitirir.. kırar..

Lady? Soul? Inshala..?

 

“Buna ‘ACI‘ derler, Aager Fogstep!”, diye hafif hırıltılı, tok bir ses duyar Aager kulağının dibinde..

 

“Benden aldığın bir şeye karşılık, ben de senden çok sevdiğin bir şeyi aldım.. Artık ödeştik. Ben, bana bıraktığın acıyla yaşamak zorunda kaldım. Sen de bundan sonra, benim sana emanet ettiğim bu acıyla yaşayacaksın..”

“Kah.. Kahrolasıca Lilly.. Venom..”, diye, zorlukla dişlerinin arasından hırlar Aager.

“Ben.. senden.. kimseyi almadım.. Kesiciler dışında.. kimseyi de öldür.. medim!”, diye acıyla kıvranır Aager ve en sonunda acısının kaynağını anlar..

 

Aager’in pragmatik yanı kapıyı açar..

..ve hayatında hiç hissetmediği bir acıyı da içeri almış olur.. Aager’in düşünebilen son kalesi de, harlayan, dağlayan bir acıyla istila olur ve yıkılır. Bu acı, Aager’in pragmatik ruhunu kırar ve parçalar çünkü..

 

..hissettiği acı sadece zihnindedir ve olması gereken, onun için EN önemli olan bir bağ da orada yoktur.

 

“Sen..”, diye, muazzam bir kinle hırlar Lilly Venom.

“..benim ağabeyimi öldürdün!”

“Inshala..”, diye inler Aager sıkılmış dişleri arasından.

 

“..ve benim adım ‘Lilly Venom’ değil, seni adi piç kurusu.”

 

Aager var gücüyle Inshala’nın özüne, onun hayat ağacına ulaşmaya çalışır ama uçsuz bucaksız beyazı bir türlü aşamaz..

 

“Benim adım ‘Lilly’s Venom’..”

Bu sözlerle Venom’un varlığı, uçsuz bucaksız beyazlıkta kaybolur..

 

Aager bu beyaz boşlukta, acı içerisinde ne kadar kıvrandığını bilemez. Hayal meyal, Ud denen adamın acı dolu haykırışlarını dinler..

 

Bırak beni sefil bücür!

 

Ud’un yankılanan, boğuk, içler acısı çığlıklarına karışmış diğer kadının kırık, ağlama sesini duyar.

 

Ona karşı saygı göstermen gerektiği konusunda seni uyarmıştım.

 

LADY! ABLA!.. ABLA, Bİ ŞEYLER YAP!“, diye bir başkasının daha haykırışlarını duyar gibi olur.. Laila.. Evet, Laila adında biridir bu..

 

Seni BEN hayatta tuttum!
Bugün buradasın çünkü bunun olmasını BEN sağladım.

Bunu asla unutma bücür..

 

Aager içinde, kendisinden de bir şeylerin kırıldığını hisseder zira Aager artık eski, acımasız Aager değildir ve Inshala’sının farkındasız sevgisi, engin merhameti, duygu yüklü, ürkek ve tamamen kendisine özgü, sıcak, yumuşak, saf dokunuşundan sonra o adama tekrar dönmek, tekrar o adam olmak gibi bir isteği de yoktur..

 

Bu doğru..

Ama hiç sormadın, acaba hayatta kalmak gibi bir derdim var mı, diye.

Uzun bir hafta geçirdik aynı karanlıkta.

Sana nelerin benim için önemli olduğunu anlatmaya çalıştım.

Sana, onun bizim için kıymetini anlatmaya çalıştım.

O sadece bir salağın sevgisi değildi..

O bizim göz bebeğimizdi..

 

Ve daha da uzaktan, çınlayan ayak seslerinin kendisine yaklaştığını duyar.

 

VE SEN ONU ÖLDÜRDÜN!

LANET OLSUN!

SENİ O KADAR UYARMIŞTIM!

SENİ UYARMIŞTIM..

ŞİMDİ SANA BUNUN BEDELİNİ ÖDETECEĞİM.
SANA BİR BÜYÜCÜNÜN GAZABINI GÖSTERECEĞİM..
BUNU HER ZERRENDE SANA HİSSETTİRECEĞİM.
VE ŞUNU BİLESİN Kİ, BU BİR İNTİKAM OLMAYACAK.

BU SADECE İŞLEDİĞİN CÜRMÜN CEZASI OLACAK..

 

Aager, boğuk bir harlama, ve ardından, ancak diri diri yakılan birisinden çıkabilecek, hırıltılı ve tok sesi olan bir kadının çığlıklarını duyar gibi olur.

 

Ayak sesleri yanına kadar gelir ve, “O ölüyor..“, der bir kadının, davetkar, imalı, şuh sesi..

Aager zorlukla başını sesin geldiği yöne çevirir.

Beyaz dünya, sismiş gibi aralanır ve içinden neredeyse saçları ve kaşları kadar beyaz teni, derin, dipsiz gözleri olan bir kadın belirir..

Kadının başında, rengarenk buzlardan kesilmiş zarif bir taç, dolgun, kusursuz ve son derece davetkar vücudundan, bir akarsu gibi süzülen elbisesi dökülmektedir ve bu haliyle sanki dokunulmazlığın zirvesi gibidir..

“Merhaba, kendisini Aager Fogstep olarak tanıtmayı seçen insanoğlu!”, der kadın, aynı soğuk, imakar ve şuh sesiyle.

Aager bu kadını daha önce hiç görmemiştir. Ama bu sesi daha önce bir.. hayır, iki kere duymuştur.

 

“O ölüyor, seyredilen.. ve hayatı bir defa daha senin elinde.. Onu kurtarmak ister misin?”

— Sana hiç bırakmadım..

“Lady.. neden iyileştirmiyor.. onu?”, diye kasılmış bir sesle sorar Aager.

— Hepsi senindi..

“Tapınak Muhafızınız, Durken Lostbeard ve Argail Smitefast’den olma, Margaret Madish ve Gellator Bluntaxe kızı Lady Magella öldürdü Inshala’nı.. Ve bunun farkına varmışlığı ile küçük Inshala’ya sarılmış, olduğu yerde cinnetin eşiğinde duruyor.”

— Burası çok uzun bir süredir ölü. Fazla uzun..

“Avcı, avını lanetli bir bıçakla vurdu. Ardında bıraktığı yara iyileştirildiğinde, aynısının katıyla tekrar vuran bir lanet taşıyordu o bıçak. Mebus ölümlülerin ve iblis tohumlarının elinden çıkma, mel’un bir silahla.. Yüzyıllar önce kaybolmuştu ve hepimiz bundan dolayı memnunduk. Öyle görünüyor ki, avcı onu bulmuş ve tekrar gün yüzüne çıkarmış.”

— Sen.. iyi biri.. misin?!

“O ölüyor, insanoğlu. ONU KURTARMAK İSTİYOR MUSUN?”, diye ısrarlı bir sesle tekrarlar kadın.

— Daha değil.

“Evet.. Ne.. ne gerekiyorsa.. yaparım..”, diye acıyla cevap verir Aager.

— Ama neden? O iyiliğin ne olduğunu bile bilmeyen bir iblis!

“Bu halinle ne yapabilirsin ki?”, diye sorar kadın.

Belli ki biliyor ve sadece bunun farkında değil. Ya da sadece kaçık – ki bu da onu bu grupta hiç de özel biri yapmıyor.

“Ne gerekiyorsa..”, diye tekrarlar acıdan gözlerini sıkmış bir şekilde..

— Gördün değil mi? Evet, gördün.. Artık benim nasıl bir yaratık olduğumu biliyorsun! Sana iyi birisi olmadığımı söylemiştim.. 

“Öyle olsun bakalım insanoğlu. Ama ben insafsız değilim. Senden veremeyeceğin bir şey istemeyeceğim..”, der kadın.

— Kimin iyi olmadığını senin kadar sık söyleyen biri için, tutturma oranın oldukça düşük. Bugüne kadar isabet ettirebildiğin tek kişi benim!

“Ne.. gerekiyorsa..”, diye sıkılmış gözlerinden yaşlar süzülürken tekrar eder Aager. “Ne gere.. kiyorsa.. Kurtar.. kurtar onu.. Kur.. tar Inshala’mı!”

— Ö.. özür dilerim. Ben aptal kızın tekiyim.. Bu sosyal şeysinin kurallarını anlayamıyorum. İnsanların bölgelerini nasıl işaretlediğini de bilmiyorum!

Kadın önünde acıyla kıvranan adamı uzun bir süre sessizce süzer.

— Bu.. bu da bizi aynı bölgeyi paylaşan aynı sürünün bir parçası yapıyor sanırım.

Neden sonra sesinde hafif bir hayret ve beklenmedik bir boğuklukla konuşur;

— Ben acı çekebilirim ki! Acı çekme konusunda çok iyiyimdir..

“İnsanoğlunun çirkefliğini kadar sevgisi de hayret verici. Öyle olsun, Aager Fogstep olarak kendisini tanıtan adam; Inshala’nı kurtarmak istiyorsan, bana EN SEVDİĞİN ÜÇ ŞEYDEN İKİSİNİ’ ver..”, diye hükmeder ve muhteşem kadının sağında dev, kumsal sarısı, hançer dişli, tarih öncesi bir kaplan, diğer yanında ise kaplandan bile daha büyük, bembeyaz bir tundra ayısı belirir..

— Benim ne olduğumu gördün..

..ve nedense ikisi de Aager’e acıyla karışık, ‘HAYIR..‘, der gibi bakmaktadır.

— Daha değil..

Aager acı içerisinde kıvranırken, en sevdiği üç şeyi düşünmeye çalışır ancak aklına sadece rahmetli annesi ve kız kardeşi.. ve Inshala’sı dışında bir şey gelmez..

— Sanırım dans etmek istemiştin..

“Ve korkarım hayatını onunkisi karşılığında kabul edemeyeceğim zira kendi hayatın, en çok sevdiğin şeyler arasında yer almıyor..”, diye ekler kadın.

— Yaraların.. Bi çok yaraların var. Bunları bizimleyken almadın. Alsaydın bilirdim!

“Aslına bakılırsa..”, diye düşünceli ve kendisinin dahi anlam veremediği, anlayamadığı bir şeyi ifade ediyormuş gibi konuşur, “..kendi hayatın, sevdiğin şeyler arasında hiç yer almıyor!”

— Hayır. Bunlar Serenity Home öncesinden kalma. Bir aptalı, üstündeki yaralarından anlayabilirsin.

Kaynayan duyguları, düşünceleri, anıları, unutmak istediği geçmişi, çabaladığı geleceği, ait olmak istediği sevgisi fokurdar..

— O zaman beraber aptal olalım!

..ve taşar. Aager, uçsuz bucaksız beyazlığın ortasında, kayıp dolu bir acıyla çığlık atar!

— Bana bak.. gözlerime yoğunlaş.. diğerlerinde olduğu gibi bu acını senden alamam.. Burada yaşadığın acı o kadar çok ki.. Ama hafifletebilirim.. Sadece bana bak.. Gözlerime bak..

“ÜÇ ŞEYİM YOK! SADECE BİR ŞEYİM.. BİR HAYALİM VARDI VE O DA ELİMDEN ALINDI!”

— Bizi biz yapan yaşadıklarımız ve tercihlerimizdir.. ve biz artık ‘olduk’.. Herkesin bir ‘nefese’ ihtiyacı var. Sana ancak bunu verebilirim, sevgili Aager Fogstep..

Genç, ürkütücü hırsız, kudurmuşcasına yerde çırpınır.

— Bunu kabul edersem, ona.. Mab’e bir lütuf borçlu olacağım ve sen de benim bütün korkularımın acısını yüklenmek zorunda kalacaksın.. korkularımın, deliliğimin ve cinnetimin!

Acı içerisinde bir şeylere tutunmaya çalışır Aager. Herhangi bir şeye.. Ne olursa olsun!

— Ben ölmek isterken, günlerce bana baktın. Halbuki sana hiçbir vaatte bulunmamıştım bile. Şimdi o vaadin zamanı geldi, zira yaşamak için sebebim yokken bana, beni bir sebep olarak gösterdin.

Ve Aager tekrar Drashan’dadır. O sefil şehrin damlarında çöreklenmiş, acı ve kahır içerisinde cehennem ateşiyle yanan evleri ve evlerle beraber kız kardeşini de bir daha görme ihtimalinin yok oluşunu izliyormuş gibidir..

— Bunu kabul edersem ve gün gelir ben düşersem, sen de düşeceksin.. Sen düşersen de ben düşeceğim. Ben.. ben buna razıyım zira kimsenin istemediği, ama herkesin buğzettiği bir yaratığa insan gibi davrandın ve onu.. ve onu ancak bir ölümlünün sevebileceği gibi sevdin.

“Kim.. KİMSİN SEN?“, diye son bir çabayla haykırır Aager.

— Ve senin ölmen halinde, geride kalmak için bir sebep göremiyorum!

“BEN, MAB.”


Seyredilen: Bu ifade “Rüya” hikayesinde, Mab’in, Inshala’dan istediği ‘En sevdiği üç şeyden iki tanesi’nden biriydi ve aylar önce, Ritüel Forest’daki ilk karşılaştıkları günden itibaren Inshala’nın gizlice ‘seyrettiği’ kişiyi kastediyordu.

‘That, Which You Watch’ or
‘That, Which Is Watched’ — reference relative to the point of view or perspective.

 

Darly Dor, çok sevdiği Felishia Fremier’in ölümünden sorumlu tuttuğu Anglenna Sunsear’a arkadan saldırır. Bulunduğu açıdan bunu gören Lorna, bir Feymist olmanın ne demek olduğunu tekrar ortaya koyar ve ‘Sis Geçidi’ (Misty Step) marifetiyle, tam Darly hançerini saplayacakken, kuzeniyle genç hırsızın arasına girer.

Lorna’nın hesaplayamadığı, Darly’nin Anglenna’ya olan nefretinin niceliğidir ve hançerin darbesi ölümcül olur, zira Darly o darbeye her şeyini vermiştir.

 

Lilly Venom ise hiçbir zaman Aager’in peşine takılıp onu öldürmeye çalışmak gibi bir niyeti olmamıştır zira geçmiş mücadelelerinde, Aager ondan daha iyi olduğunu defalarca ispatlama fırsatına sahip olmuştur. Lilly, öldüremeyeceğini bildiği adamın peşinden gitmektense, öldürmesi halinde ona çok daha fazla acı vereceğini düşündüğü bir başkasına pusu kurar; Inshala Frostmane..

..Ve bu konuda da başarılı olur. Ama gerçek kurnazlığı, kullandığı lanetli hançerdedir ve Lilly bunu tam olarak planlayarak gerçekleştirmiştir; Lilly Venom, Inshala’yı ‘ölümün eşiğine’ getirecek şekilde yaralar, ama gerçekte onu (ve dolayısıyla da Aager’i) öldüren, Inshala’yı iyileştirmeye çalışan Lady Magella olur zira hançerin laneti budur. Hançerin bıraktığı yaranın iyileştirilmesi halinde, iyileştirmesi gerekenin katıyla can alan bir lanettir bu.

Bu şekilde Lilly Venom en sonunda Aager’den öcünü almış olur ve bunu olabilecek en haince yöntemi kullanarak yapar ve kaçar.

Ancak her şeyi yukarıdan seyreden Whimsi Lola olaya şahit olur ve anında efendisi Gnine Tinkerdome’u uyarır. Olaya ve cürme ayılan Gnine, kaçmaya çalışan Lilly Venom’u büyüleriyle kıskıvrak yakalar.

 

Gnine, Lilly Venom’a sadece kızmaz.

Onu akıl almaz bir hışım ve muazzam bir kinle yakar!

DİRİ DİRİ..

 

Çünkü onun gözünde Inshala marifetsiz bir saflığın, katışıksız bir sevginin ve mutlak fedakarlığın sembolüdür, ve Lilly Venom onun canına kıymıştır.

 

arashkan şehri book 02 books dungeons and dragons groups komedi modül role play savaş serenity The Great Arashkan Whispers; A Cabal

Nefret Dökümü

Nefret Dökümü

Timeline:

Arena toprağı kan, iç ve daha beteriyle lekelenmiştir. Kahramanlar, can havli ile karşılarına çıkan kalabalık grupla mücadele ederken, iki, birbirinden habersiz ve birbirinden bağımsız siluet, sessiz ve kararlı bir şekilde hedeflerine doğru süzülürler..

Biri zehirli hançerini çekmiş, ucunda karalar içindeki, ezeli düşmanı olan ürkütücü adam vardır. Diğeri ise, uzun boylu, platin saçlı, gergin dudaklı kadının sırtına kitlenmiştir..

Bu hikaye “Beleşe..” ‘den yaklaşık bir hafta sonra yer alır..

 

 

Seninle arenada görüşeceğiz Aager Fogstep, ve geçmişin, günahlarınla birlikte seni ele verecek..”, diye hafif hırıltılı, tok bir kadın bir sesi, karalara bürünmüş ürkütücü adamın kulağında fısıldar..

“..Ve herkes senin gerçekte nasıl bir hayvan olduğunu görecek!”

 

Aager bu sözlerden rahatsız olmuşsa da ne yüzünde, ne de duruşunda buna dair herhangi bir belirti gösterir. Her zamanki soğuk, mesafeli ve sessiz bakışlarıyla eski hayatından kalan son iki kişiden biri olan Lilly Venom’u süzer, ama omzundaki bir yara, istemsizce sızlar ve parmaklarının, kendi isteği dışında bıçaklarına doğru seyrettiğini hisseder.

Zihninin derinliklerinde, gizli ve kuytu bir odada, Aager’in pragmatik yanı oturmuş, elindeki, birçok ismin yazılı olduğu listeyi gözden geçirmektedir. Uzun listenin en sonunda yer alan iki isim dışındakilerin tamamının üstü çizilidir.

Çizili olmayan iki isimden birisi Lilly Venom’a aittir..

 

“Bu, o mu?”, diye bir başka fısıltı daha duyar, ama bu ses zihninde belirmiştir.

Aager’in zihnindeki pragmatik yanı hızla listeyi ortadan kaldırır..

“Evet, bu o.. Lilly Venom.. Şu işe bak. Dünyanın öbür ucundayım ve geçmişim inatla bırakmadı peşimi..”, diye kendisi de düşüncesini sesin sahibine gönderir.

“Pek şekermiş!”, diye beklenmedik bir cevap gelir.

“Ne?!”, diye afallar Aager zira bu yorum gerçekten beklenmediktir!

“Pek şekermiş..”, diye yineler Inshala. “Ama devamlı kaşlarını çatıyor ve bu ona hiç yakışmıyor. Elbiselerini de yanlış giymiş. Bu iş bittiğinde belki saçlarını yapmama izin verir!”

 

Aager..

Aager buna söyleyecek bir şey bulamaz.

 

“Merak etme Aager Fogstep. Ben senin arkanı kollarım. Sen arkadaşlarımızı koru, yeter.”

“Bu Udoorin ve Lorna’nın işi değil miydi..?”, diye ‘fırk’lar, istemsizce.

“Evet. Ama onlar yandan ve arkadan gelecek olanları göremezler. Bunu sadece sen ve Laila abla görebilir..”, der küçük kız, kati bir güvenle.

 

Ve büyük bir gürültüyle önlerindeki devasa, demir parmaklıklı arena kapısı yükselmeye başlar..

Büyük bir gürültüyle, arenanın iki yüz altmış yardalık boyunun diğer ucundaki demir parmaklıklı kapı da yükselmeye başlar..

 

..ve yeri inleten bir başka gürültü, daha çok bir çığlığı andıran kükreyişle demir parmaklıkları parçalayarak fırlar dışarı..

 

Akıl almaz büyüklükteki muazzam yaratık, dev bacakları, ‘küçük’ kolları, onlarca dişlerin sıra sıra dizildiği, mancınık boyunda kafası ve uzayıp giden kuyruğu ile belki de elli adım uzunluğunda, yirmi, yirmi beş adım boyunda ve en iyi ihtimalle, yedi ton ağırlığındaki bir kertenkeleyi andırmaktadır..

Bütün arena sessizliğe bürünür..

Yaratıktan çıkan çığlıklı kükreyiş o kadar büyüktür ki, sanki Arashkan bir an durur ve arenaya doğru hayretle bakar..

✱ ✱ ✱

Herkes yara ve kanla kaplıdır, ve Lady’nin, Inshala’nın ve Merisoul’un iyileştirme büyüleri dibini vurmuştur. Diğerlerinin yağdırdıkları büyüler, savurdukları kılıç, balta ve okların yaratığın üstündeki etkisi komik denecek gibidir. Sanki kılıçlar ve baltalarda değil, ince değneklerle taş bir duvara vurmaktadırlar, sanki oklarla değil, dikiş iğneleriyle bir kaleyi delmeye çalışmışlar, sanki ateş toplarıyla değil, mumla yaratığın üstüne gitmişlerdir ve etkisi de ancak bu kadar olmuştur!

Aager bitkin bir şekilde yerden kalkar. Üstü başı kan içerisindedir ve ağrımayan yeri de kalmamıştır.

“Gözünden vur şunu!”, diye haykırır Aager, Laila’ya, “Gözünden vur!”

“O iş göründüğü kadar kolay değil!.. Ve hayvan yerinde durmuyor!”, diye geri bağırır Laila, yayını gerer ve bir ok daha savurur.

Ok, olağanüstü bir hız ve zarafetle uçar..

..devasa yaratığın kafasına, gözünün üstündeki kalın kemik çıkıntısına çarpar ve çelik kalkandan sekmiş gibi bir çınlamayla gözden kaybolur.

“Sakin ol, kız.. bunu yapabilirsin, bunu yapabilirsin!”, diye sessizce kendisine telkin eder Laila ve yayına bir ok daha yerleştirir.

Morumsu yıldırımları andıran ürkütücü kollar, muazzam yaratığa doğru atılır, biri iz bırakır, diğeri seker.

“Teknik olarak bu bir hayvan değil, bir sürüngen.”, diye Merisoul’un kenardan söylendiği duyulur.

“Yaratığın sürünüyor gibi bir hali var mı?!”, diye harlar Laila ve ardarda iki ok daha gönderir..

Koca yaratık dev adımlarla ortalığı ezip geçer ve Lady, arkasında Anglenna, Inshala ve Gnine’ın bulunduğu yere yönelir.. Lorna uzun, siyah, dumanlı glavyesiyle yaratığın bir bacağına çalışken Udoorin de git gide artan bir hiddetle iki dev baltasını savurarak diğer bacağını parçalamaya çalışmaktadır..

Lady’nin bütün çabalarına rağmen ortalık cesetlerle doludur..

..ölenlerin ve öldürülenlerin bir ‘kısmı’ yoktur.

..ölenlerin ve öldürülenlerin bir kısmımın ise tamamı yoktur!

Aager tekrar yaratığın tepesine çıkmaya çalışır.

Yaratık ya göründüğünden çok daha zekidir, ya da fevkalade kurnaz bir içgüdüye ve tepki mekanizmasına sahiptir; Aager zorlukla saplayabildiği hançerleriyle yaratığa yine tırmanmaya çalışır ama dev kertenkele, huylanmış gibi irkilir ve bütün vücudu titrer.. ve Aager’i tekrar üstünden atar!

Anglenna, tükenmek üzere olduğunun farkına varmış bir şekilde, “Bence herkes aynı anda, aynı noktayı yakmalı. Bu şekilde büyüler bir birini desteklemiş olur.. Küçük kız, onu yerinde tutabilecek bir büyün var mı?”

Inshala, kendisine küçük kız denmesinden hiçte hoşnut olmaz. Dahası, ördek dudaklı bu kadınla daha hiç konuşmamıştır ve o kendisinden “küçük kız” diye bahsedip durmaktadır. ‘Doğa da hayvanlar bile birbirleriyle daha saygılı konuşurlar!’, diye geçirir içinden ve Anglenna’ya cevap vermez. Sadece omuzlarını silker.

“Yardım et, lütfen. Onu yerinde tutabilecek bir büyün var mı?”, diye bezgin ve yaralı bir ses duyar zihninde.

“Bana ‘küçük kız’ demesinden hoşlanmıyorum! Yaşımın gerektirdiği olgunluğa ulaştığımı düşünüyorum.. Aramızda en olgun duran Laila ablanın boyuna ulaştım nerdeyse.. Sıska olmam ise benim suçum değil!”, diye Inshala’nın alınmış sesini duyar Aager zihnine.

“Biliyorum, biliyorum, bebeğim, inan boyum yetişse bi tane patlatasım geliyor kafasına ama yaratık hareket ettiği sürece bir şey yapamıyoruz.”, der Inshala’ya doğru.

“Büyülerimin çoğu bitti. Neredeyse tamamını size ve hiç tanımadığım kişilere kullandım..”

✱ ✱ ✱

Inshala gözlerini kapatır ve bir şeye ‘gel’ der gibi ellerini yerden havaya kaldırır..

Muazzam yaratığın hemen ilerisinde yer titremeye başlar..

Gel, Snare!, der Inshala ve ellerini tekrar havaya kaldırır.

Arenanın zemini sarsılmaya başlar..

Gel, Snare.., diye bir daha çağırır küçük kız.

Koca bir toprak parçası yerden fırlar.

Gel, Snare, bana gel.., der son bir defa daha ve birden toprak tamamen parçalanır ve içinden bir..

..ağaç yükselir.

Ve doğrulur.

Kalın dallardan oluşan kollarını açtığında neredeyse kırk beş adım boyunda, koca uzuvları çarpık bir ağaç peyda olmuştur!

Ağaç, iki yamuk kolunu havaya kaldırır, sonra büyük bir hışımla onları yere çarpar ve yakında duran herkes sarsıntıdan yere serilir.

Ağaç kollarını bir daha havaya kaldırır ama onları tekrar yere vurmaz. Keskin bir rüzgar ulumasını andıran bir homurtuyla iki kolunu da devasa sürüngene doğru döndürür..

..ve birden kolları uzamaya başlar!

Ok mancınığından fırlatılmış dev mızraklar gibi kollardan biri sürüngenin arka bacaklarından birini delerken diğeri ise aynı bacağa sarılarak onu sımsıkı tutar.

Yaratıktan ilk defa bir can havli haykırışı duyulur, ve tüm gücüyle canını yakan şeyden uzaklaşmaya çalışır.

Ağacın kolları gerilir ve sürüngenin muazzam gücüne karşı koymaya çalışır.

Azılı yaratık çekiştirmeye ve çığlık atmaya devam eder ve dallardan çatırtı sesleri gelmeye başlar.

Seril, Snare.. seril, güzelim.. Sen doğanın köküsün. Sen, varsın!, diye fısıldar ağaca doğru Inshala.

..ve ağaç bir an titrer, sonra yine doğrulur. Yer tekrar sarsılır ve birden ağacın etrafında kalın kökler belirir.

Kökler salınır ve her yöne serilir..

 

..ve ağaç, muazzam yaratığı durdurur!

✱ ✱ ✱

Ağaçtan yeni kollar fışkırır ve önündeki toprağı eşeleyerek dev sürüngene, dalgalar haline yayılır.

Dev yaratığın parçalanmış bacağı titrer ve cansız bir şekilde çöker..

..ve çökmesiyle birlikte, yedi tonluk bedeni taşıyamayan diğer bacak da çöker.

Yaratık bir anlığına olduğu yerde, kıpırdamadan havada asılı durur. Sonra yeri göğü sarsan bir depremle yere serilir..

Üstü başı kan ve pislikle kaplanmış Udoorin’den büyük bir mutluluk narası kopar.

 

Aager haykırır;

“ŞİMDİ!..”

 

Vahşi bir heyecanla Laila da haykırır ve yayını gerer;

“ŞİMDİ.. ŞİMDİ..!”

 

Udoorin de manyamış bir mutlulukla haykırır;

“ŞİMDİ..!”

 

Dev sürüngenin diğer yanından, Lorna’nın beklenmedik, heyecan dolu çığlığı duyulur;

“ŞİMDİ..”

 

Muzaffer bir çığlıkla Gnine’da haykırır;

“ŞİMDİ, ATEŞ TOPU ŞİMDİ!”

 

Yüzünde şaşkın bir ifadeyle Gnine’ın arkasında duran Inshala da haykırır;

“Şimdi..?”

 

Lady, Gnine ve Inshala’nın arkasından Anglenna, yüzünde soğuk, donuk bir ifadeyle tıslar;

“şimdi..”

 

Daha da geriden biri içinden “Felishia Fremier’i hatırla..”, diye geçirir ve sessizce fısıldar;

“ŞİMDİ.”

..ve babasıyla yaptığı anlaşmanın ilk kısmını yerine getirir..

.

.

.

.

.

.

Etrafa saçılmış, parçalanmış, kanlı cesetlerin atlından, kimsenin fark etmediği biri daha fısıldar;

“EVET, AAGER.. ŞİMDİ..”


 

book 02 books bounty hunters dungeons and dragons duygusal groups serenity the plot thickens tundra walkers

Left behind (18+)..

Left behind (18+)..

Timeline:

It is many odd years in the future.

In terms of centuries,
more than one, but less than two..

Some would say that’s a pittance in the eyes of an elf,
while others would argue on the number of generations in human terms..

 

To say the truth, time is never a pittance.

It’s the same for everyone.

Once gone, it’s gone..

 

The only thing that remains is the pain;
that which we arrogantly like to call; Wisdom.

 

This story takes place in the said future, in some unknown reagents of the Salt Woods, a bit north of Fey Town and the Dream Woods island, and about a week or two of lazy travel, west from the Academy of Melshieve, far, far south of the king’s lands..

The following stories must be read to fully grasp the significance of this particular story;

A Bard’s Tale VII, “1598. yıl”
Somewhere Bitter In the Darkness (18+)
A Shift in Perspective (18+)
Kocakarı Hikayesi (18+)
And Just Beyond That (18+)
Yıl 1
1:33:017 – Elveda, Felishia..
Birthright (18+)
and
Eski Efendim, Sahibim ve
Çok Daha Fazlası..

 

 

Used more iron oxide with the green copper rot and the trampberry roots today. Got better results. You’d have loved it. I am going to dust in a pinch of flecked gold as well, just to hint that it isn’t really rust but deliberately applied paint..”, said the raspy, somewhat tenoric voice, speaking into the shiny, smooth, dark green, marble-like stone in her small palm.

She stared at her great handy work as she unconsciously moved some of her dark, honey-colored hair, tinted with a few, tender whites behind one ear and smudged oil, paint, and dirt on both —a habit she’d picked up much too late to have been truly a part of her character.

“Then, when the paint dries, I think I will take it out for a spin down the Salt Hills. I think you’d have loved that too..”

Soft, naked footsteps approached and the much older version of Arcantonic Palecog hid the stone in her palm..

✱ ✱ ✱

Who are you talking to, luv?”, said a voluptuous and illustrious voice as the very tall, very dark figure of Seressa Wraiven appeared at the entrance of the barn-sized workshop.

She stood there and with the sun on her back, her very long, voluminous, fiery pink hair seemed ablaze. Upon closer inspection, however, one could see her hair also had a few traces of white in them as well..

The sunlight outlined and sort of put a surreal glow to her very curvy and very much buxom figure, all wrapped in a pink, laced and a tad scandalous, very mini skirt dress.

Seressa scanned her pairs’ workshop and all the ‘neatly organized’ cluster in it!

 

“No one.. Just taking mental notes.”, she lied.

 

In all candor, that by itself was rare;

Like, ‘never ever’ kind of rare..

Arcantonic never lied.

Blazed, blustered, swore, cussed, cursed, burned, and did highly illegal threatenings, certainly, but she never lied.

And certainly not to her pair..

After nearly one hundred and eighty years being paired to this strange, honest, extraordinarily tall, dark, and strikingly beautiful girl, she had just lied to her.

 

“Is it finally finished, then?”, Seressa asked with a lot of cheer in her voice, as she peered at the next-gen Mechaber.

 

In all candor, that by itself was also rare;

Seressa never did cheery with ‘a lot’.

Not so much as ‘never ever’, but that it just didn’t happen.

She was a cheery, optimistic soul by nature. So much so that it had taken her pair years and years of getting used to, and only because she had finally figured out that her very tall, very dark pair was not faking the cheer, but was, in fact, as cheery as she appeared to be..

The fact of the matter was, Seressa was worried.

A lump had settled deep in the pit of her stomach and had been there for the past few months, almost a year now and growing by the day.

And she was certain it had to do with her pair, Arcantonic.

Nothing too obvious nor overt. Merely an eye here, or an out of place look there, the growing number of times she’d found her pair talking to herself and the nonapparent secrecy..

To be honest, Tonic had never been the share-everything kind of girl, certainly. But she’d also never had the frame of mind for deliberately keeping things from her either. When pushed just a bit, she’d blurt it all out, all in a blaze.

There never had been any ‘silent secrets’ between them either. Like there was now..

For Seressa, it felt like a faceless, third party had entered their conversation that she was not privy to and the two of them quietly whispered to one another, not being obvious enough nor being deliberately rude, but not quiet including her in either.

It made Seressa feel like she was slowly being pushed into switching places with this ‘faceless third person’ and would soon be totally left out and actually become the faceless third person..

Just the thought of that had made her grind her canines and silently snarl, ‘I am her pair, damit! We are ‘Gales and Gallows..’, any number of times..

It was the culmination of all these little ‘out of place’s and the ‘odd silence’s that told Seressa, something was going on with her pair, and that it wouldn’t end well.

 

“Just about..”, replied the small gnome, in a very uncharacteristic display of cheer in her own voice as she patted the big, mechanical monstrosity standing next to her. It looked very impressive. And certainly, a lot more buff than the first version she had engineered more than a century and a half ago..

“My old professor who stole and published my first designs can chew on his own liver; that ‘can’ was meant to run with a lame, steam-propelled engine running on MOS 1.1 with a single core.. This is not!”, she said with a lot of smug.

“And this boy here is totally corrosion-proof..”

“What’s it run on?”, Seressa asked.

“This and that..”, Tonic replied evasively.

That worried Seressa even more..

“We are getting some visitors later tomorrow.”, she said. “la Fey is coming over with her son. She sent a message by—”

“—bird?”, finished Arcantonic.

“Yea,  how did you know?”

“She always sends her messages by bird? I guess squirrels aren’t very reliable. Once they see nuts, they go nuts!”, snorted the gnome as she mixed some more crushed trampberry roots into the paint.

“Her hubby won’t make it, though. She said he had some ‘winter things’ to do. Guess she will tell us what all that’s about when she gets here, but I suspect it’s because he can’t stand all the ‘silly’ gathered in one place.”, Seressa said.

“Can’t blame him..”, inserted Arcantonic.

“Oww.. and Cora’s coming too, though I can’t imagine how she could find the time, what with her ‘New Ironfrost’ project going..”

“Cora doesn’t do projects.”, said Arcantonic absently. “Only academy stuck-ups do ‘projects’. Cora does the real thing.. Smart, practical girl, she is. Always liked her for it..”

“That’s true, I suppose.”, murmured Seressa. “I sent a fast courier to Bowling Hills, by the way, when I first learned both Inshala and Cora were coming.”

“Of course, you did..”, grunted the little gnome.

“Brom said he’d be happy to join us as well. Should be on his way this very moment.”, the tall girl said happily.

“Of course, he is.. That unscrupulous little weasel just couldn’t miss an ‘all-girls’ party.”, she scowled.

“An ‘all-girls’ party does need good entertainment, though. Don’t you think?”, she asked.

“You just want him ‘cuz you still think he’s available for ‘pursing’..”, Tonic grunted.

“I never got to coin-purse you.. Might as well do him!”, she smiled but didn’t..

 

Seressa watched her pair as she pinched in some flaked gold into the paint.

 

“What is wrong, luv?”, she asked finally..

..just like that.

 

Arcantonic did not feign any incomprehension.

She did not try to dodge, avoid, or duck under the question.

She answered like she was ready for it and she did it without missing a beat.

She riposted..

“We were sent back..”, she whispered.

And there was so much heat, so much anger, so much infuriated, unadulterated frustration in that voice.

“..to right a bloody wrong for the Celestials. Why then, wasn’t my wrong fixed? What was so lacking in me, that they couldn’t be bothered to right my wrong?”, she blazed with a barely audible fire.

“We gave them our lives, our blood.. NO! We gave them more; we gave them everything we cared for..

 

Seressa wordlessly stared at her Tonic..

..and saw only her broken soul.

She saw her only broken!

✱ ✱ ✱

Oww, my dear girl..”, Seressa whispered and silently floated to her pair.

“NO.. Please, Seressa, don’t!”, croaked Tonic harshly. “Not this time. No amount of your embrace could fix what it broke one thousand years ago..”

 

Seressa froze.

At that moment she understood something that moved the very foundations of her existence.

At that moment she understood the thing that rocked her at a fundamental level.

And at that moment she knew..

..that she no longer had a pair.

 

“Gales and Gallows..”, she whispered.

“The gales have long died, dear Seressa, and where I am going is beyond the gallows.”, Tonic said, though, not unkindly.

“What.. what will I do without my pair?”, the very tall Seressa said, with a trembling, broken voice.

“What you always do, my dear, dear friend; you shall ‘live’..”, replied Tonic softly. “You.. you made me live, didn’t you? You made me feel. You made me care. You made me.. love. You made me whole and we made a good run of it.

We ran, together, from big, blooming explosions. We sat in ratty old inns with filthy mugs in our hands and silly smiles on our faces because we’d just been banned from yet, another town, and I loved every single moment of all of it.. All because of you.

I thank you for them, girl. All of them. I love you, my sister pair, and I shall cherish you and guard our memories together in my heart.. Always. But where I am going, you can not follow. It’s a one-way, one-person ticket.”

“You discovered Astral Travel!”, Seressa whispered, with her hands on her lips. “Is that what Mechaber’s running on? Astral matter? Or a dead star you drew from there?”

 

Arcantonic was astonished, once more, at the potential accuracy of her pairs’ guesses, considering she had never been an artificer nor the researching type, but she did not reply.

There was just no need.

At that moment, the details of what Mechaber ran on was a moot point..

 

“But.. Why? Why now? Why ever?”

The voice Seressa asked was nothing short of despair..

“My sending stone..”, Tonic replied.

“Tonic, luv..”, Seressa said with anguish, “You.. you have been talking to that thing for years and years and years.. It’s never replied you back. And it’s never been healthy for you to have kept it up for as long as you have..”

“But I finally got a reply.”, said Tonic quietly.

Seressa just stared at her pair.

“There was a lot of interference and it was barely intelligible.. and very short.. but an answer it was.”, Tonic said with the same, quiet voice. There appeared large tears in her eyes, however, and a content little smile on her small, tiny mouth.

“Tonic, luv, you must know, the pair to that stone, where ever it is, is still here.. in our time, not where and when you gave him. There is no way he could have lived over a thousand years..”, said Seressa with total panic in her eyes.

“We did..”, Tonic said bitterly.

“No, luv..”, Seressa replied in desperation, “..we didn’t. We merely traveled it.”

“Yes.”, Tonic said. “But I know what I heard. And what I heard was him, calling my name, and begging for my help..”

“No! No, Tonic.. Please.. Don’t do this. Don’t leave..”, Seressa’s voice crumbled.

Tonic looked up at her beautiful pair.

And quietly she said, “Will we die, just a little, then?”

“No. We shall go together, and die together! You and I.. If you could artifice one seat, you certainly could do two..”, Seressa pleaded, tears rolling freely down her smooth, dark face..

 

Tonic dropped what she was doing.

She grabbed one of the many pieces of hard, linen cloths piled on her workbench, wiped her hands clean, then tossed it back onto the pile and came up to her pair.

She stared up at the glorious eyes of her pair for a long moment, then silently embraced her.

True, the furthest she could reach her pair hardly qualified as far as her hips, let alone, her slim waist, but that didn’t matter.

 

History, it seemed, enjoyed ‘odd firsts’..

..and here was such a one;

For the first time, knowingly, deliberately and without any reservation, Arcantonic hugged her sister pair, pinkses and laces, phloxes, and cherry blooms ..

To that hug, Arcantonic gave her all and took her all; a lifetime worth of her pairs’ soft, phlox fragrance to carry wherever she’d go.

 

“True to your word as ever, you’d follow me to and through hell if I asked you. But the possibility of successfully navigating an astral field is approximately three thousand seven hundred and twenty to one!

That is something, I can not, and will not ask of you..”

“Tonic, baby..”, said Seressa, with pain and the understanding of total loss in her trembling voice. “..you never needed to have to ask.”

“No, girl..”, Tonic said softly. “..this is something I have to do for myself. This is a wrong only I can right. You can not get involved, and there’s no coming back..

It’s time, my dear, dear Seressa. It’s time for you to let me go..

It’s time for me to find out how much I have learned from you.

I am sorry it has to be so.. And without any forewarning. But this is my own prophecy I must fulfill..”

“But you never believed in prophecies..”, anguished Seressa.

“What.. After seeing one prophecy come to life after another? It would have made me look like a total ass if I still didn’t believe in them.. And this one is mine, and mine alone.

Do give my best to Cora. She is a lot more gentle than she lets us see. Having put up with me all those years without even being my pair was sort of a giveaway on her part.. And to that weasel of a hobbit.. Tell him, ‘Eyes front, no longer..’ He’s free of me now..

And to Inshala, Lorna, Laila.. You know, the whole gang..

While you are at it, tell the pretty princes I understand the loss of her Ri Dorin more than most, even though a century has passed over it..

Years, it seems, don’t make some things any easier, nor bearable..

Tell her.. tell her, ‘The ones who love us will miss us..’

And to that weird Xyro girl, thank her for me, will you? Please? This whole thing was her idea..”

✱ ✱ ✱

Inshala ‘la Fey’ Frostmane found Seressa sitting in her rocking chair, on the porch of her cottage, staring blankly and so lost, at the setting sun, and her intuitive instincts told her that something was terribly wrong.

“Where is beloved Arcantonic?”, she asked with a soft, urgent voice.

It took Seressa Wraiven many tries before any coherent sound would come out of her..

“She.. she’s gone.”, was all the whisper that finally escaped her.

“She’s gone and she’s left me behind..”

✱ ✱ ✱

Everyone had left. It had been a sad, bittersweet gathering of people who had known each other for so long. Inshala had arrived first, followed by Brom, who ended up bawling like a little boy, when he heard about Tonic’s unexpected, and irretrievable departure.

Tonic was gone..

 

Cora had arrived the next day. She had not cried. She’d just stared around stupefied. She’d really liked that little gnome. Getting to know her had been a trying chore, true, but well worth it.

Laila Wolvesbane, a Ranger Marshal now, had also dropped in later that evening, followed by, to everyone’s surprise, Lorna Feymist, the Rise and Queen of Bari Na-ammen and High Woods, along with her cousin and first advisor, the newly betrothed Anglenna Brightleaf appeared there that very evening too.

Though neither of them said it, everyone suspected Inshala for the arrival of the two royalties’.

Inshala did smile shyly about it as she spoon-fed the little boy squirming on her lap.

 

Laila was about the same; calm, cool, mature.. Just grimmer, ever since Thomas had died, followed shortly by her cousin, Bremorel..

That had been some ninety years ago and times had changed, but its devastation on the marshal had, apparently, stuck.

 

Everyone had wondered where Lady was, as no one had heard of her for quite some decades. Apparently, she had gone off to some seclusion after the loss of Udoorin, Thomas, and Bremorel, and never seen again after that. The only one present that would know was Laila but she wouldn’t say..

 

Anglenna had changed.. a lot!

There was very little left of the prim, conceited, supercilious, disdainful, and dismissive High Lady they had met so many years ago. She smiled at others, touched them, held their hands, and even tried to wink once.

It certainly had freaked the hell out of Laila!

 

Lorna appeared to have slimmed even more than she already had been. She seemed paler and drawn as if happiness had been ripped out of her soul and she seemed.. void now and a lot more reclusive..

The beauty that was Alor’Nadien ne was still there, but the spirit was gone..

When Seressa looked at her, she saw a woman who longed for the voice, the touch, and the face of a loved one, long gone.. And when she looked her in the eyes, she saw her future in them; someone who would silently weep herself to sleep every night..

Throughout their stay, her cousin Anglenna had never left her little queens’ side and it had been her who had desperately tried to cheer everyone..

..ironic as that seemed.

And just weird!

 

They stayed together, feasting more by each others’ presence than food, but time slipped by too fast, as it often did and everyone had eventually left with genuine promises to repeat the get-together.

It had been a sad case of ‘lost, but not quite found’..

And now Seressa was alone, once again sitting in her rocking chair, staring blankly at yet, another setting sun.

In all her existence, she had never known herself to be thus helpless and..

..empty.

It was like.. nothing she could readily define. She had wanted to do so many more things with her pair and none of it made any sense to her anymore.

It was like.. her life was a book, two hundred pages long, and a hundred and eighty pages from the middle had been savagely torn off, leaving the center jarringly blank.. and abandoned.

It was like.. she never wanted to dress in pinks.. never wear phlox or cherry blossoms.. never even see pinks. It was as if she liked pinks more when they had annoyed Tonic, even though she’d loved it long before they had ever met.. And with an uncharacteristic display of venomous rage, she had destroyed her most beloved of possessions; her Staff of Blooms..

In less than a few short weeks, she lost all her glamour and nearly half her weight. Bedraggled and torn, she roamed Salt Woods like a haunt, waiting for some priest to please, exorcise her out of her misery.

 

It seemed the heavens had an odd sense of humor.

 

In the space of a few months, Seressa became wild.

In the space of a few years, Seressa had become feral..

She had taken an old, rusty sickle to her once beautifully long, reddish-pink curling hair and just.. sawed it off with vehement savagery.

And now, she hunted her food like a wild beast; she waited for her prey, she pounced it on all fours, her long, slim tail lashing, and she tore into it, then and there..

Every once in a while though, she’d remember her pair and scramble up to her old cottage in hopes of finding her waiting there, only to see the remains of her once, scrupulously clean and tidy home in more and more sad stages of wreckage and disrepair, and raided once again, by animals or men, she didn’t care.

‘Home’ had been where her pair had been and the hair-raising howls of a beast in pain and agony could be heard for miles..

Not soon after, rumors of a savage creature layered in Salt Woods spread, attracting the attention of hunters and adventures alike, seeking game and fame.

Once they entered the woods, however, they never came back..

It must be noted that even though any number of complaints were filed against ‘that savage beast in the woods’, the officials at Graystone Keep wordlessly paid restitution for the damages done for any unprovoked attacks but otherwise militantly refused to do anything about it.

They were not privy to the particulars nor the reasons as to why the ‘savage beast’ acted the way it did. They did, however, know exactly who she was and no way in hell or heaven, were they going to move against the Chosen Voice of a prophecy fulfilled..

✱ ✱ ✱

Come.. out..!”, Seressa croaked. It had been months?.. years?.. since the last time she’d spoken and it was hard getting the words out. “I can.. smell you.. sense.. you!”, she said harshly.

“Sense, I can understand..”, said a soft, whispering voice. “..but smell? That’s just sad, Seressa Wraiven, the Chosen Voice of Prophecies, the Maiden of the Raven Queen, and the pair of one, beloved Arcantonic Palecog. Shall this be what becomes of thee? A growling, crouching, mindless beast that feasts on what she kills with her own claws, finally slain for some bounty?

Shall this be how the story of Seressa Wraiven ends? Because if it is, they are coming..”

“Let them.. come.. They are not.. the first, and they will not be.. the la—”, Seressa growled with hate.

“I wouldn’t be so sure, dear Seressa. The Bounty Hunters of Palantine are famed for their rate of success and they are coming, just for you. You will not be able to shrug them off as you did all the other enterprising fools.”, the voice said softly, but urgently.

“Finally, then.. I shall die by competent hands.. Should make things.. a lot easier..”, Seressa croaked..

“‘Those who love us will miss us’, dear Chosen Voice..”, quoted the other kindly.

 

Seressa just stood there as indescribable anger rose within her.

 

“I am no chosen and all I ever did was talk trash..”, Seressa suddenly found her voice in that towering rage. “..The Raven Queen has many maidens and more to spare. And Tonic.. my Tonic.. is gone! There is.. there is no one left to love.. and no one left to miss..”

With that, her boiling rage broke and shattered and Seressa fell onto her knees, then on all fours, weeping uncontrollably.

“Why? Why did she leave me? Why? Why? why? why..?”, she moaned on the ground, ravaging at her filthy, drooping hair.

“Consequences, dear Seressa. Because there always are.. You inadvertently stumbled and broke the tablets, and willy-nilly, became the Chosen Voice of the Prophecy. And you spoke the prophecy. You involved four people where there should have been one. You involved a gnome prince, where there should have been none, and by doing so, you took away their ‘choice’.. True, they, in all fairness, still would have followed you, but that would have been their choice to make. A choice that you deprived them of when you included them into the prophecy..

You, my dear Seressa, did what the Outsiders did; you stole the freewill of mortals.. Certainly unawares and not with ill intentions, but intentions and ignorance count for little, when the results are thus devastating and expected there to be no consequences? You were explicitly warned by the old seers of Star Watchers that there would be..

Your suffering for your wont is the result of your own choice in words..”

“All.. all I wanted was my friends.. and my pair, my Tonic to be happy..”, cried Seressa.

“And thus she is..”, said the voice softly and silently.

Seressa froze..

..and an angelic figure appeared among the trees.

Glowing in incandescent light, Ad Ara came to Seressa, held her hand, and gently picked her off her knees and off the ground.

“A woman of your class should be better groomed, dear Seressa, and certainly not grubbing in the dirt..”, she said.

“You.. you are Xyro—”, Seressa stammered.

“—One, yes, dear girl. I am her and Ad Ara.”, the angelic figure smiled.

“Wha.. what do you mean ‘thus she is..’?”, asked Seressa.

“Exactly what it says.. You spoke the prophecy and set the conditions for it; four people, a pretty gnomic prince and a pretty gnomic girl, those were the three conditions that you set, weren’t they? And it surprises you that they should come true? Considering it was you, who set yourself.. and three others, upon the path to making sure they did come true!”

 

“Hah!”, deadpanned Seressa, “I GOT you, didn’t I? As for the other, the prophecy said the four of us are to go there, and here we are, GOING THERE! How about that..”

Arcantonic frowned.

“Last time you said there was some gnomic prince involved!”

“Did I? Well, if there is a pretty gnomic girl, stands to reason there ought to be a pretty gnomic prince, now shouldn’t there?”

Brom ‘Hoo booy’ed again!

Arcantonic frowned some more..

 

— for details, please read; Kocakarı Hikayesi (18+)

 

“But.. I just said those to be with my friends..“, she repeated desperately.

“And with them you were.. For one hundred and eighty years.”, said Ad Ara kindly.

“Seressa, my dear, you off all people should know the power of.. WORDS..

Particularly when meddling them into a live Prophecy!

Of all the people involved, you alone knew the true power of prophecies and what they entailed, just as your Raven Queen did, which is why you chose Her as your patron, did you not?.. Your particular study of expertise was on prophecies back at the academy, was it not?”

 

It was time for your little sister pair to grow up.. You mothered her and nurtured her soul. You made her feel compassion for others, and more importantly, for herself..

You made her feel passion, to something.. to someone, even.. You made a good person out of a broken, hate-filled little gnome, who had the means, the skills, and the intelligence to become, in all likeliness, another Arcanton Mordenon.

It was no mere coincidence Nadine Graciousward, Alor’Nadien ne’s mother to be, found the very young Arcantonic, locked in the basement of Mordenon’s tower after she’d banished him; Arcanton was training her to be his progeny to keep his work going, should he ever come to an unexpected demise.

Mordenon was a driven, power-hungry gnome.. And evil, certainly, but he was also very cunning and a planner..

And yet, Nadine could not bring herself to destroy the little girl, marred by the very scent of demons in that awful place. Instead, she took her.. She showed her kindness. The kind she would show only to her own daughter, many years later. She took her to her family and made sure she was sent to the Academy of Melshieve to be properly trained and perhaps find friends there and willy-nilly, she found you!.. She even granted her with a full scholarship with two conditions; one was that she was never to be informed of this, hence, ensuring her a future free of obligations and two, a ‘Watchful Eye’ was to be set upon her, so no one would come after her for her uncles’ deeds. Yes, the ‘Eye’ was there to make sure she was safe, not so she stayed in line..

And now consider this;

One found a way to open a Demon Gate, introducing them to this world. The other found Astral Travel.. Can you imagine the kind of things she could have done with that, had she been the little, angry, destructive person whom you’d first met and not the girl who actually fell in love with another being, had it not been for you?

Does it surprise you to know that this might have been the real wrong that you had to right, and you did?

For decades she studied astral physics and tried engineering a way to travel it and to survive it..

And mind you; not for any kind of materialistic gains nor for the kind of power it would have given her over mortals, the way her uncle, Mordenon did, but merely for a way to get back to him.. to another being.. After so many years of trying and toil, you finally made that girl feel empathy and a need to connect with others; you, him, your elf, and even the hobbit..

And to Nadine’s own daughter, Alor’Nadien ne..

The way the circle got so completely closed is.. mind staggering..

Do you see the significance in all of this? And the significance of what you did?

And all for something as simple and as great as love..

Funny how they would fight and squabble on a daily basis, even after having lived and suffered such impossible odds.

But such is love.. And life.

Because of your nurturing soul, you gave your Tonic your love. In turn, she found love and happiness and gave him hers, and through them, many, many generations later, came one that became vital in the fight against darkness.

Consider this in your raging grief; that had your beloved Tonic not done what she had to get to her Gordigon, their great, great, great, great-grandson would not have been. And had he never been, Silent Hills would have still been ‘silent’ and evil would have won that day.. The other side knew this more than a millennia ago, which is why they set the ‘Demon Fog’ there; to make sure those hills stayed ‘silent’..”

The beautiful face of the angelic figure that hovered before the devastated form of Seressa turned mournful for she knew, what came next would bring this beasting, feral creature nothing but more of what she had;

More pain.

 

She sighed.

And she spoke.

For there would be no giving any comfort today.

Only cruel ‘understanding’ would help raise the destruction before her.

 

“My dear, dear Seressa..”, she said, almost with a whisper. “I know how much you loved your pair as I was privileged to have witnessed it. What made your love so special, was it made her love as well.

It made her happy..

You should have seen her face when she beheld her firstborn; a beautiful little baby girl she named ‘Seressa Ton Wraiven’ and she was all but glowing with happiness.

I know, for I was there..

Now I would ask but one question to you;

Was it your intent and condition that she be thus happy only with you, and with you alone?”

Seressa just stared at Ad Ara..

..and tears of a desperate loss appeared in her eyes, for now, at the very end, she understood the very core of her own fall; that the only way she could have kept her pair was to selfishly love and cherish only the presence of the angry, hate-filled girl, who, in all fairness, would have abandoned her.

Or perhaps, and against all odds, kept her, she might have, but never to have shown her the love she felt for her? Never to have given it to her? That same love and compassion that she’d shown and given her so freely through thick and thin, gales and gallows, this past near two centuries.. For had she not, their bond just wouldn’t have survived any gales, nor any gallows..

At that moment, Seressa fully understood the dilemma, the paradox of her predicament; one way or another, she was doomed to lose her pair no matter what and that understanding truly, unequivocally, irrevocably, and unmendably broke her..

 

“But she’s gone. And I am never seeing her face, never hearing her voice again..”, she sobbed.

“Your want for her presence still keeps you from learning the simplest and most significant lesson of all, Seressa..”, the angelic form said softly.

 

Seressa felt numb.

Concussed, even.

 

IT’S NOT ABOUT YOU!

 

And with that harsh lesson given, Ad Ara Xyrone was gone..

✱ ✱ ✱

The cottage had been scrubbed clean and was barely livable again though it still needed a lot of manual repairs and Seressa would rather ‘that roof quit leaking’.

It had been a bit over a month since Ad Ara had visited her in the woods. Since then, she had picked herself up, dragged herself back to the devastation that was her soul, and her home.

 

“Another is on the way, beloved Seressa. Prepare yourself and your home. Your work in this world is not done yet..”, Ad Ara’s voice had silently echoed in her mind after she’d left.

To that end, she had come back to this cottage and wept and cleared the wreck and debris of her soul and of her home, mindlessly scrubbing clean everything that would remind her of her pair. She had considered burning the weather-worn, barn-sized workshop of her pair, down into the ground, and had even gone there with a burning torch in her hand..

..and had just stood there for hours, unable to bring herself to destroy the remains and the reminders of her Tonic.

Seressa had scraped very near insanity that evening..

✱ ✱ ✱

Six years had passed since the day Tonic had left and barely over two since Seressa had returned back to her cottage.. Brom had come to visit her once. “Hey, you..”, he’d said, then literally barged into her kitchen and whipped up a course worthy of some princes’ if not kings, prepared the table, and force-fed the catatonic and drooping form of Seressa.

He had silently wept as he washed the near skeletal remains of the woman he’d dearly loved and cared, cleaned her, groomed her hair, put her pinks on her, and laboriously dug a stretching garden right in front of her cottage and planted pink roses, creeping phloxes, and several young cherry saplings. In under a few weeks, the desolate dirt would be washed in pinks and teaming with life. Given this time next year, the cherries would blossom, turning Seressa’s broken life, into a ‘home’..

Brom knew all about gardens..

He stayed with her for a few more weeks, promised to come back, “to check in on the garden”, he’d said, and left.

 

Then Inshala had come with a very ‘beautiful’ looking young boy that was sure to break any number of hearts; her son!

The little boy she had seen six years ago had grown so tall..

He certainly had taken his eyes, his nose, his mouth, and overall beauty from her mother, but he had very dark hair and thick, dark eyebrows, the parts he had gotten from his father, making the total combination that really would wreak havoc among girls.

Seressa could just imagine the young, not quite man, strolling in one of the parks in the academy, with a whole horde of girls lusting after him.

She certainly would have.

What really made him so sweet was that the boy was totally clueless about it all..

 

Like the caretaker of nature she’d been since the day she could barely walk, Inshala took care of Seressa and brought her back from the edges of the insanity she’d been flirting for the past six years.

She came, she gave the pink garden a single glance, she smiled and she said, “Dear Brom..”

..and every single rose, every single phlox bloomed. The slender saplings decided they couldn’t be bothered to wait, and certainly couldn’t be bested by some dirt-hugging flowers, and they too bloomed..

In the space of an afternoon, Salt Woods turned into a pale, tender tone of pink..

 

Then Aager came.

It was strange to see this predator of a human, still looking not a day older than twenty-five..

He came, he embraced his blushing Inshala and he took his son to long walks while his wife nurtured Seressa.

It was stranger seeing a very boyish smile on that man’s face.

The one he had given to his wife.

And yet, they hadn’t said a single word to one another..

 

Cora visited her as well. And then Brom again.

Then a wisp of a girl she thought she had never met before came to her. She introduced herself as Komoberi Anthea, a wood elf druid from Dream Woods just southeast..

She claimed she was ‘just being neighborly’. She had a soft, whispering sort of voice that made you want to lean over to hear and Seressa thought even a mild breeze could very well carry her away.

The girl seemed to have made camp somewhere out in the woods and she came and went every day for weeks on end.. and when she came, the forest slowly turned into soft shades of green.

“I wish I could do pink too. I am afraid, however, all I have to offer is green..”, said Anthea pointing shyly at her own wispy green hair “Pink is nice, but green is kinder and less demanding.”

Seressa knew when someone wanted something from her and this green-haired willow of a girl definitely wanted something, but after testing the elves’ patience with a very unseressa like attitude, the girl finally admitted what she wanted;

“Nothing but your well-being..”, she’d whispered softly..

Seressa suspected Inshala’s or even Ad Ara’s hand in sending this frail girl to look after her. It was so much like them to poke their nose and to meddle with her affairs..

The only problem with that was;

She had no affairs.. at all..

..in fact, she had nothing.

And the reminder of that lone fact broke her all over again..

✱ ✱ ✱

The hooves of horses and the clatter of a wagon approached.

Seressa was up on the roof, desperately banging at the tiles in hopes that they’d really quit leaking, already!

Tonic could have done that in less than an hour..

..come to think of it, she had, many years ago.

 

Seressa was in no mood for any visitors.

The last batch had been a band of ruffians wanting to take ‘whatever’ they could get their hands on from ‘that girl who lived alone in the woods’.

They made excellent fertilizers now..

She came sliding off the roof and prepared to do some highly illegal and likely very dangerous things to whoever was coming.

 

“Hello, home!”, shouted a slightly tenoric, male voice. “We are looking for a Seressa Wraiven, known to be living in these parts of Salt Woods.”

“Looking for a Seressa Wraiven, are you? Well, found her you have..”, she said a bit uncharitably.

If the little man sitting on top of the wagon, drawn by two draft horses was taken aback by her attitude, he didn’t show it.

He smiled toothily and Seressa recognized him.

It had been many decades since the last time she saw the little man, who wasn’t really a little man, but a gnome.

“King Tinkerdome..”, she said. “You are a long way from Silent Hills and your entourage seems to have lost you.”

“Shhh..”, said the King of Silent Hills, conspiratorially.

“..I am incognito and have brought no entourage. I have, however, brought someone for you..”, he said a bit resigned, turned around, and called into the wagon.

“Oi.. Menace.. Wake up! Up up up! Off the wagon, you little bugger! You are at the end of your rope. Get up and get off my wagon.. Look sharp and eyes front!.”

Something yawned inside the wagon, scrambled and grumbled, and possibly cussed, and got off the wagon.

 

She..

She was a small thing.

Tiny, even.

She was a bit on the pale side with deep, chocolate brown eyes and had dark honey hair..

And she looked like a coin-sized version of her Tonic..

 

“Whot?”, the little thing squeaked and Seressa’s eyes teared. She sounded so much like her Tonic too! She could literally pick her up, put her in her coin purse, and carry her around all day..

 

King Gnine ‘Ninehundredandnightynine’ Tinkerdome glared at the little gnomic girl, then turned at Seressa and looked at her apologetically.

“I am sorry this will inconvenience you, dear Seressa, but I was told.. ordered, really, to bring this little brat over to you for training and.. well.. ‘dressing up for society’, would be a polite way to put it, if I were addressing the public.”

The little gnomic girl sneered up at her King.

“This here is Terra ’10K’ Tonic. You may call her ‘Tee’, ‘TK’, ‘KT’, ‘Ten-K’ or just ‘menace!’, because that’s exactly what she is..”, Gnine glared back at the little, pint-sized girl.

“You are one to talk.”, spat back the girl!

“She is also my niece as payment for my past sins, and..”, Gnine said turning to Seressa, “..as you can see, what we have here is a failure to communicate, and she speaks a language no one can understand! if you get my meaning. I have been told, by ‘higher authorities’, that you were exceptional with head cases like this. I don’t mind exceptional, but I would really settle for fair..”

Though Gnine was trying to put on an optimistic face, it was obvious he’d long lost all hope.

 

Seressa just looked at Gnine..

..and at the little, minute creature.

 

It seemed the heavens did have an odd sense of humor!

 

“Tonic..?”, she whispered as she’d just seen a ghost. “How?”

 

“‘Tonic’ will do too, I suppose..”, said King Gnine, then he got off of the wagon, walked up behind it, grabbed something that appeared large and heavy, and carried it over to Seressa and dumped it at her feet.

“I am a wizard and all, but somethings, not even I can understand. This old chest was found hidden deep inside the old archives, lost during the ‘Demon Fog’.

Every day we dig up things left behind centuries ago.. Some go as far back as the first Themalsar War. When we found this particular chest, we couldn’t open it. The only thing we could find out was it originally belonged to one of the queens of old Silent Hills, though we could find no reference to her at all.. Nor anything that would identify her. When we tried disarming and disenchanting spells, we only got this..”, he said and turned the chest around..

..and there, written on the front side of the chest was;

 

“GALES AND GALLOWS”

 

“Well, as odd as that seemed, we were just going to put it into our new archive vaults when a certain angelic personage decided to visit and told us who the chest was addressed to, and while at it, we could also bring along a certain little menace to her as well.. Seemed like a good idea, then.. Seems like a good idea, now.. and getting better by the minute..”, he smirked at the little girl.

The look the little gnome gave him was nothing short of baleful.

 

Seressa could hardly stand as all traces of life seemed to drain from her.

She folded down in front of the chest and with blurry eyes, she whispered;

“Gales and Gallows, luv, Gales and Gallows..”

 

A strange, mechanical sort of voice came from the chest;

 

> Voice Activation Required.

> Voice Recognition Protocol activated.

> Access confirmed…

> Hello, Seressa Wraiven, Strongest Pair!

 

And with that, a rusty clank and a sharp hiss of air, the lid of the chest creaked open.

“What the—?”, exclaimed the little Tonic, peering into the chest. After a while and with total bafflement, she said, “It’s just.. crappy old junk!”

“Yes.. and no..”, cried Seressa. “They are.. MEMORIES.. they are what makes us.

Seressa stared at all the old, out of date items inside the chest;

Many pieces of strange tools, gadgets, and contraptions were in the chest, including an old, handmade set of goggles, a very old, elegantly crafted lantern, a collapsible spear, a worn-out alchemist’s satchel, many letters and scrolls, a worn hammer and a wrench, and a tiny, semi-transparent box that had been made to hold two, very small, oval-shaped items but there was only one, dark green, round, smooth, marble-like stone in it while it’s pair seemed missing.

One item, in particular, caught her attention.

It was probably the oldest thing in the chest; a worn book with re-worked and re-binded covers. It was, in fact, not really a book, but a hand-prepared dossier, watermarked with the arrogant symbol of the Academy of Melshieve on it.

Seressa recognized her own, elegant and recursive handwriting..

It was the dossier she had prepared, some one hundred and eighty plus years ago for Arcantonic to read. It was all and everything about herself. She’d never gotten around to actually giving it to her pair and had thought she’d lost it somewhere, during her travels, many, many years ago..

“Did you..? Did you burglarize me, luv?”, she laughed and she wept, holding the worn-out dossier close to her chest, and her heart..

“Oww, my dear Tonic, you took it, you read it and you kept it safe.. You gave me, back to me..”, she wept shamelessly and happily as she reached into the chest again and took out the little, dark green stone..

 

King Gnine grabbed his little niece by the scuff of her neck and dragged her away, tactfully giving the weeping girl some much-needed privacy.

“Whot, damit?”, scowled the little gnome.

“You brought me here? To this? She is as weird as a toe ring and mad as a hatter! And what’s with all the creepy pinks anyway? Who wears laced pink now? And that dress! I can see too much of her, and I am not even trying!”

“True..”, said Gnine. “..but she owns your little arse now!”, he added with an evil smile..

“I’ll be rid of her soon ‘nuf.”, shrugged the little Tonic.

“And I’ll set your Auntie Laila on you, again. Just you remember how that ended! Now imagine what she will do to you if she has to come all the way down here to find you.. But by all means, don’t let me nix you!”, Gnine laughed evilly at the little gnome.

 

Tonic remembered what her Auntie Laila had done very well. Of all the people she had encountered, Auntie Laila was the only person she hadn’t been able to cute her way out of. When she’d run off, the Ranger Marshal had come and she’d found her like she’d put her there herself.

And then she’d trashed her..

..thoroughly!

Tonic scowled some more because she still felt her little butt hurt every time that particular memory was reminded to her.

Apparently, there was no messing with the rangers of Serenity Home City and certainly not with Auntie Laila!

 

While little Tonic mulled over her evil auntie, her own sad little butt, and her predicament, Gnine glanced at the very tall, very dark, and the very weeping girl, clutching a folder of some sort in one hand and something small enough to fit in her palm, in the other. He could clearly see the pain in the shapeless lump of the girl, crumbled on the ground crying uncontrollably and without any decorum.

He’d known Seressa Wraiven and he remembered her as one of the most glamorous women he’d ever seen, par to even their Alor’Nadien ne.. Something must have happened between the time he’d last seen her and now.. Something terrible and probably very recent, for this broken creature bawling in the dirt, was so very unlike her previous, glorious self.

When he looked at her, all he saw was the sight of sentient devastation; shattered and broken, damaged and scarred, deserted, desolate and in shambles, mindlessly feral and extremely volatile..

 

The King of Silent Hills turned to his little niece and spoke to her with the kind of gravity that he reserved only for situations as somber as;

THEN WE SHALL MAKE WAR UPON THEM!

“In all our long and painful history of Silent Hills, that mad hatter in pinks is probably the best thing that’s ever happened to us.. By all means, little girl, disrespect Seressa Wraiven at your own peril!”

 

Crumbled face down on the ground, clutching the ragged remains of her old dossier, her old memories, her old life, and her old self, even, Seressa felt broken..

..and miserably happy.

It was like something woefully pitiful, and yet, something that meant a world of joy for her had been given back to her.

She clung to that old thing like she had clung to her pair just before she’d opened the astral gate and walked through..

And that is when she heard the crackling noise.

It sounded as if someone was walking on dried leaves just outside her window or walking on eggshells, cracking them and messing her kitchen floor, or perhaps her Tonic was balling a stiff parchment just next room.

It was unintelligible at first, but soon enough, it formed words..

 

“Hello, Seressa..”

..said a barely audible, somewhat raspy voice from the dark green, marble-like stone in her palm.


Tonic: “Will we die, just a little, then?”

 

— is a near direct quote from Fantastic Beasts and Where to Find Them, where Grindelwald says this to Newt, after he is caught.

 


Tonic: “..But the possibility of successfully navigating an astral field is approximately three thousand seven hundred and twenty to one!”

 

— is a near direct quote from Star Wars, ep. 5, Empire Strikes Back, where C3PO says this to Han Solo as they dive into an asteroid field with the Millennium Falcon.

 


Tonic: “..Tell her.. tell her, ‘The ones who love us will miss us..'”

 

— is a direct quote from Keanu Reeves when he said it during an interview with Stephen Colbert.

When Colbert asked:

“What do you think happens when we die, Keanu Reeves?”

Keanu thought for a while and replied:

“I know that the ones who love us will miss us.”

 


Ad Ara: “Your want for her presence still keeps you from learning the simplest and most significant lesson of all, Seressa..”, the angelic form said softly.

Seressa felt numb.

Concussed, even.

IT’S NOT ABOUT YOU!

 

And with that harsh lesson given, Ad Ara Xyrone was gone..

 

— is a near quote from Dr. Strange where he talks with the dying spirit of The Ancient One:

The Ancient One: Arrogance and fear still keep you from learning the simplest and most significant lesson of all.

Dr. Stephen Strange: Which is?

The Ancient One: It’s not about you.

 


Gnine: “Well..”, Gnine said turning to Seressa, “..as you can see, what we have here is a failure to communicate, and she speaks a language no one can understand if you get what I mean. I have been told, you were good with head cases like her.”

 

— “What we have here is failure to communicate..”, is a reference to Cool Hand Luke (1967)

 


A strange, mechanical sort of voice came from the chest;

> Voice Activation Required.

> VRC / Voice Recognition Protocol activated.

> Access confirmed…

> Hello, Seressa Wraiven, Strongest Pair!

 

— was a reference to Marvel’s, Thor Ragnarok “Strongest Avenger” Scene

 


“Looking for a Seressa Wraiven, are you? Well, found her you have..”, she said a bit uncharitably.

 

— Yoda, from Star Wars.

 


Mad Hatter

 

— the fictional character in Lewis Carroll’s 1865 book “Alice’s Adventures in Wonderland “

 

 

book 02 books dungeons and dragons duygusal groups role play savaş serenity serenity home the plot thickens

Önemli olan..

Önemli olan..

Timeline:

Dimwoods’da görevleri sona eren Bremorel ve Thomas, Serenity Home’a geri dönerler. İlgili mercilere gerekli raporları verdikten sonra, kendi hayatlarını kurma vaktinin geldiğini düşünür ve geçmişin geleceğe emanet ettiği bir sevgiyle evlenmeye karar verirler.

Bu hikaye
Evim yok..“tan yaklaşık üç hafta sonra yer alır..

 

 

Morel abla.. Morel abla geldi!”, diye heyecanla fısıldar çocuklardan biri.

“Hade lem ordan”, diye dalga geçer diğer bir çocuk. “O bi izci onbaşısı.. Buralara gelmiyo o artık.”

“Ne fiskos yapıyonuz siz?”, der üçüncü çocuk. Bu on bir yaşlarında bir kız çocuğudur.

“Morel abla geldi demin. Gözlerimle gördüm.” der aynı heyecanla birinci çocuk.

“Niko haklı.”, der küçük kız. “O artık gelmiyo buralara ki. Ayrıca ona ‘Morel’ demesen iyi olur. Onun adı ‘Bremorel’.”

“Niye ki?”, diye sorar birinci çocuk.

Adı Niko olan ikinci çocuk, birincisine esefle başını sallar.

Küçük kız ise ilk çocuğa küçümser bir ifadeyle bakar.

“Ona ‘Morel’ diye sadece Efendi Thomas hitap edebilir. Hiç bişi bilmiyo musun sen?”

“Bilmem!”, der şaşkın ve pek de bir şey anlamamış bir şekilde birinci çocuk. Sonra frensiz bir şekilde devam eder, “Geldiğini gördüm, ‘Morel abla..’, diye yanına koştum. Bana gülümsedi ve saçlarımı karıştırdı.”, der, ve delil kabilinde dağılmış koyu kumral saçlarını işaret eder, yüzünde hayran olmuş bir ifadeyle.

Niko ve küçük kız birbirlerine bakarlar.

“Yalan söylüyo bence.”, der Niko omuzlarını silkerek.

“Evet, bence de.”, diye Niko’yu onaylar kız. Sonra, aralarında en küçüğü olan birinci çocuğa döner ve yumruklarını beline dayamış bir şekilde, “Kalben. Yalan güzel bişi değil.. Yalan söylememelisin.”, der kaşları çatılı bir şekilde.

“Ben yalan söylemiyom, tamam mı?”, diye hışımla cevap verir küçük Kalben.

“Bence de Kalben yalan söylemiyor..”, der yumuşak bir ses.

Üç çocukta yerlerinden sıçrar ve arkalarını dönüp baktıklarında, karşılarında İzci Onbaşı Bremorel’i bulurlar.

“Merhaba Niko, Merien..”, diye gülümseyerek diğer iki çocuğu da selamlar İzci Onbaşı Bremorel.

“Efendi Thomas’ı arıyorum ama kendisini bir türlü bulamıyorum. Her nasılsa olduğunu söyledikleri yere gittiğimde, herkes bana ‘az evvel ayrıldı’ diyor. ‘Sanki benden kaçmaya çalışıyor’, diyeceğim ama, bunun için artık çok geç olduğunun kendisi de farkına varmış olması lazım..”, der Bremorel, hafif mutlu, hafif muzır ve çok hafif de pembeleşmiş bir yüz ifadesiyle.

Kalben önce Niko ve Merien’e ‘Yaaa, ben size dediydim’ bakışı atar, sonra sesini alçaltarak konuşur, “Efendi Thomas, Demos babamızın kaybından dolayı hala çok üzgün. Bizde öyleyiz. Demos babamızı çok severdik.. Ama sizin adınızı da ağzından hiç düşürmüyor. Sanırım sizi çok sev—”, diye devam ederken, son kısmından dolayı Merien’den içi tehdit dolu bir dirsek yer.

Küçük Kalben neden dirseği yediğini biraz geç anlar. Yüzü kıpkırmızı kesilir ve yere bakarak devam eder, “Şu anda da Tapınağın altındaki karanlık lahitlerde, Demos babamız için dua ediyor.”, diye mırıldanır.

“Anlıyorum..”, diye, daha çok kendi kendisine söylenir, izci kız.

Sonra, “Teşekkür ederim genç efendi Kalben, bir izci onbaşı’ya yol gösterebilecek kadar bilgesin.”, der, küçük çocuğun yine saçlarını dağıtır ve kendisinin de çok iyi bildiği Serenity Home yetimhanesinden ayrılır.

✱ ✱ ✱

Bremorel sessizce uzun, sığ aralıklarla yerleştirilmiş meşalelerden dolayı loş kalmış merdivenlerden aşağı süzülürken ister istemez Themalsar harabelerinin altındaki zindanları hatırlar ve içi ürperir. Kuzeni Laila gibi kendisi de hiçbir zaman lahitlerden ve mezarlıklardan hoşlanmamıştır ve bunun sebebi ikisi için de muhtemelen aynıdır; ikisi de çok sevdikleri birilerini, çok küçük yaşta kaybetmiştir ve lahitler ve mezarlar her ikisine de kayıplarını hatırlatır..

“Daha ne kadar oyalanacaksın o merdivenlerde?”, diye bir ses yankılanır aşağıdan.

Bremorel istemsizce irkilir ve hafif kaşlarını çatar..

..ama devamını getirmez.

Aynı sessiz adımlarla aşağı kadar iner ve karşısına çıkan büyük, ağır, çift kapının aralanmış yarısından içeri girer.

İçerisi, olacağını sandığı kadar soğuk değildir ama Bremorel yine de üşüdüğünü hisseder. Girdiği yer, bir oda değil, kocaman, mağara gibi bir yerdir ve içi sıra sıra dizilmiş lahitlerle doludur.

Bremorel, işin içinde görmek istediği genç adam olmasa, ‘buraya asla inmezdim’, diye geçirir aklından. Sonra mağaranın sonundaki lahite, ve onun yanında oturmuş, sırtını ve başını duvara vermiş, gözleri kapalı gence yaklaşır.

“Saklanmak için güzel bir yer bulmuşsun kendine.”, der Bremorel.

“Sanırım bütün gün beni arayışından ve bulamayışından bu sonuca varman biraz doğal.”, der Thomas, gözleri kapalı olduğu halde.

Bremorel bir süre, sakin bir şekilde yerde oturan adamı seyreder, sonra derin bir nefes alır, ‘buraya kadar indim zaten..’, der gibi o da yere, genç adamın yanına oturur ve sırtını duvara verir..

“Umuyorum ki bu bir çeşit senin benden öç alman değildir.”, diye hafiften hayıflanır izci kız.

Thomas gözlerini açar.

“Aaaa hayır, Morel. Aklı başında hiç kimse Bremorel Songsteel’den öç almaya kalkmaz.”

“Bu bana ilk defa ‘Bremorel’ diye hitap edişin.”, der kız şaşırmış bir şekilde.

“Muhtemelen de sonuncusu olacak. Ben.. ben Morel’e vuruldum.. Sadece onu sevdim.. Ve sadece onu istedim çünkü herkesin bildiği Bremorel ile benim Morel’im arasındaki farkı bir ben biliyorum.”, der Thomas ciddi bir şekilde.

 

“Bremorel, canı ve kanıyla Serenity Home ve onun halkına ait olabilir.. Ama Morel ve onun kalbi; bunlar sadece benim. Bundan daha güzel ve daha özel ne olabilir?”

Fevkalade sade, bir o kadar da içten söylenmiş bu kısa cümleler, Bremorel’in içinde, derinden bir şeylerin kıpırdamasına sebep olur. Genç izci kız, boğazına bir şey takılmış gibi yutkunur ve içi lahit dolu bu mağaramsı yerin loş olmasından dolayı müteşekkir olur zira gözlerinin buğulanmasına engel olamaz.

Morel kendisini asla gözü puslu yada sulu gözlü biri olarak bilmezdi, nevarki yanında oturan bu adam, her karşılaştıklarında onu kendisiyle yeniden tanıştırıyor gibidir.

Bu yeni duygular Morel için ürkücü, hatta dehşet vericidir. Ama bir o kadar da hayret, hayranlık, merak ve.. adını koyamadığı, koymak istemekten çekindiği başka şeyleri de harekete geçirmektedir.

 

“Bu cümleleri yıllar önce bana söylemiş olsaydın, bu kadar beklemene gerek kalmazdı”, diye gülümser Bremorel.

“Yıllar önce ben sadece dilsiz ve ürkek bir çocuktum. Sen önceleri öylesine ateşli ve yakıcı bir kızdın ki.. Sonraları ise ateş gibi yakan bir izci oldun. Ben ise aynı ürkek ve dilsiz çocuk olmaya devam ettim ve o zaman anladım; ortada bir beraberlik olmasını istiyorsam, aramızda bir şekilde bir ‘denk’liğin de olması gerekiyordu. Sanırım bugün Yetkili Tapınak Muhafızı oluşumu sana borçluyum.”, diye sessizce cevap verir Thomas.

“O zamanlar gösterebildiğim tek cesaretim, senin peşinden gitmekti. Korktuğum şey ise dönüp beni tekrar hastanelik etmen de değildi zira bunu zaten göze almıştım. Korktuğum şey, dönüp bana ‘kes artık şunu’ demen di..”, diye de daha kısık bir sesle devam eder.

“Canını yaktığım hiç kimse geri gelmedi bana.. Senin dışında.. Sırf bu yüzden sana, ‘kes artık şunu’ demezdim.”, der Bremorel sessizce. “Başlarda benden öç almak istediğini düşünmedim değil, ama bu düşünce fazla yer etmedi her nedense.”

“Neden?”, diye sorar Thomas. “O zamanlar sıska bir çocuk olduğum için mi?”

“Hayır.”, der izci kız ve başını hafifçe sallar.

“Ben de sıskaydım o zamanlar. İnsan bir şeyi kafasına koyunca, boy, kilo, cinsiyet.. pek az şey ifade ediyor. Gözün yeterince kara ise ve işin sonunda canının kati olarak yanacağını biliyor olmana rağmen bunu göze aldıysan, her şeyi yapabilirsin. Ama sen benim peşimden öç almak için gelmiyordun. Niyeti kötü olan, nadiren bunu kendi yüzünden saklayabilir. Sen.. Sen efendiydin. Sakindin. Akıllıydın. Ve hep kendinden ağır kitapların vardı yanında. Onlara, beni takip ederken daha sıkı sarılıyordun ve bunu, benim onlara bir zarar vereceğimden korktuğun için de yapmıyordun.. Bunun sebebini ben de tam olarak anlamamıştım o zamanlar. Sadece iç güdüsel bir şeydi.. Ya da kızlara özel bir farkındalık.. Geri dönüp baktığımda bunu daha net görebiliyorum, çünkü karşılaştıkları ilk günden beri prensese bizim salak Udoorin’de aynı bakışlarla bakıyordu.. Tıpkı Inshala’nın, Efendi Aager’e baktığı gibi..”, diye konuşur Bremorel, anca duyulur bir sesle.

“‘Özlem’, ‘arzu’, ‘can atma’ ve.. ‘sarılma’ isteği.. Aralarındaki tek fark, Inshala, Efendi Aager’i çok daha saf, aklı karışık, sebebini anlayamadığı müthiş bir merak ve.. vahşice bir ifadeyle seyrediyordu.

Themalsar’da onun yüz ifadelerini seyretmek, tecrübe ettiğim en ürkücü şeylerden biriydi!”, diye mırıldanır hayretle.

Sonra, kendisine hakim olamaz ve ekler, “Kim Efendi Aager’e sarılmak ister ki?”

“Belli ki, Inshala.. Her kilidin bir anahtarı vardır. Efendi Aager’inkisi de Inshala’ymış.”, der Thomas, sessizce gülümseyerek.

 

Genç adam geçmişe dönüp baktığında, yanında oturan kızın onun hakkında fark ettiği bu ayrıntıya hayret eder zira her kızı gördüğünde elindeki kitaplara daha sıkı sarıldığının kendisi bile farkında olmamıştır.

 

“Yüzünde de hep aynı ifade vardı.”, diye devam eder Bremorel. “Korkutucu değil, ama bir açıdan ürkütücüydü.. En azından o yaştaki bir kız çocuğu için.. Kim birisine devamlı aynı ‘çarpılmış’ ifadeyle bakabilir ki?

Neden sonra anladım, bu senin, kendine mani olamadığın ve kontrolsüzce yaptığın bir şeymiş. Ne zaman biri yanına gelip, ‘Bremorel döndü’, dese o ifade peyda oluveriyordu yüzünde.

Bunları söylüyorum çünkü son bir hafta on gündür aklımda hep aynı soru var; ‘Neyi bekliyoruz o zaman?'”, diye sorar Bremorel, istemsizce duygulanmış bir sesle, zira onun gözünde bu genç gerçekten ‘biraz kaçıktır’ ve..

..gerçekten de onu sevmektedir.

..ve belli ki Bremorel kilidinin anahtarı da Thomas’dır. Genç adam, çocuk yaşta o kilitle uğraşmaya başlamış, yıllarca çabalamış, didinmiş, kendi eksikliklerini, zayıflıklarını ve korkularını aşmış ve büyük bir sabır ve daha da büyük bir sebatla cebelleştiği kilidi en sonunda, onu kırmadan, zedelemeden ve incitmeden açmayı başarmış ve ardındaki Morel’e ulaşmıştı..

 

‘Ben Bremorel.. Artık değilim..’, diye geçirir genç kız içinden kati bir kararlılıkla.

 

‘Ben MOREL’im!’

 

..ve huysuz geçen hayatında bir ilki gerçekleştirir; olduğu kişiyi değil, olması gereken, ama yıllarca bastırılmış aslî kişiliğini ve kendisini bu mutlu gerçeğe ayıltan genç adamı sahiplenir..

“Efendi Demos’u daha yeni kaybettik. Hemen ardından bir düğün olması biraz..”, der Thomas ama gerisinde ne diyeceğini bilemiyormuş gibi öylece kalır.

“Hayır, Thomas. Efendi Demos’u ‘daha yeni’ kaybetmedik. O öleli neredeyse bir ay geçti ve şu anda Yetkin Tapınak Muhafızı sensin. Senin işin ‘hayat’la. Ölümle değil.. Sana yukarıdakilerin ihtiyacı var, aşağıdakilerin değil. Aşağıdakiler için hiçbir şey yapılamaz artık..”, der Bremorel, kendisinden beklenmedik bir sesle; yumuşak, anlayışlı, sevgi dolu.. ama kararlı.

Thomas yaslandığı yerden doğrulur ve daha altı yaşındayken vurulduğu kıza, sanki onu ilk defa ve yeniden görüyormuş gibi bakar.

“İzcilerin felsefeyle uğraştıklarını bilmezdim.”, der Thomas, hayran bir gülümsemeyle.

“İzciler kadar yalnız, ölüm ve hayatı iç içe yaşayan, tek başlarına ormanda yıldızları seyrederken düşünen kaç kişi vardır sence?”, der Bremorel ve Thomas’a kırık bir ifadeyle karşılık verir.

Sonra yerinden kalkar ve Thomas’ın önünde dizlerinin üstüne çöker ve son derece ciddi ve bir o kadar da yakıcı gözlerle genç adama bakar.

“Ben.. ben kolay biri değilim, Thomas.”, der Bremorel, haşin ve acımasız bir sesle. “Değiştirmesi çok zor, kemikleşmiş bazı kötü huylarım var. Kızdığım zaman gözü dönen biriyim ve çoğunlukla da kızgınım.. bir şeylere.. her şeye.. Bütün bunlara rağmen beni yine de istiyor musun?”

Thomas, önünde duran kızın yüzünü, her ayrıntısıyla zihnine kazımak istiyormuşcasına uzun bir süre sessizce seyreder.

Neden sonra ona benzer bir ciddiyetle cevap verir.

“Tespitlerinin tamamında doğrusun, Morel. Ama asıl önemli olan şeyi gözden kaçırıyorsun..”

Bremorel, Thomas’a biraz hayret, biraz da kırılmış bir ifadeyle bakar ve kendisinin bu gence acımasızca söylediği onca sözü hatırlar.

İçinden, ‘Bunu hak ettim, sanırım.’, diye geçirir.

Dışından ise, “Nedir gözden kaçırdığım şey?”, diye sorar.

“Gözden kaçırdığın şey..”, der Thomas sevdiği kıza..

“..Bütün bunlara rağmen, sen beni istiyor musun?”


Morel Songsteel, Thomas Dimwood’u ‘ister’ ve ertesi akşam, gün batımına yakın, mütevazi bir düğün ile evlenirler.

Nikahlarını Efendi Argail Smitefast kıyar.

Morel’i Thomas Dimwood’a, amcası ve Laila’nın babası Darien Darkmaine, gözyaşları eşliğinde teslim eder.

Şahitler arasında Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman ve İzci Efendisi Moorat Maelstrom’un yanı sıra, Şerif Standorin Shieldheart, İzci Efendisi Davien Hart ve Efendi Nibletyne Tinkerdome da mevcuttur. Nikahı takip eden törene Serenity Home halkının neredeyse tamamı, bir çok izci, dwarf, gnome ve wood elf katılır..

Düğüne katılamayan sadece bir kaç kişi vardır ama onlar arasında Bremorel sadece sevgili kuzeni Laila’nın eksikliğini hisseder.

✱ ✱ ✱

Bremorel, Thomas’la neredeyse altmış yıl hararetli, gürültülü, ateşli, sevgi dolu ve..

..mutlu bir beraberlik yaşar.

 

Bu uzun yıllarda bir çok çatışmaya katılırlar. Bunların en sonuncusu olmasa da, en büyüğü Serenity Savaşı (War for Serenity) savaşı olacaktır.

Giriştikleri her mücadelede ise sadece iki değişmez olacaktır. Birincisi, her zaman başkalarının hayatları için kendi hayatlarını ortaya koyacakları, diğeri ise, giriştikleri her mücadelede beraber olacaklarıdır zira evlenirken bir birlerine verdikleri söz budur.

“HAYATTA BERABER, SAVAŞTA BERABER, ÖLÜMDE BERABER!”

✱ ✱ ✱

Altmış yıl sonra, yaşı geçmiş Thomas gözlerini dünyaya kapadığında ardında bıraktığı huysuz, inatçı, asabi, belalı, güzel ve kendisinin bile farkında olmadığı kadar da içli olan kız, aynı dik kafalılıkla, altı yaşından itibaren peşinden ayrılmayan adamı sonuna kadar kalbinde taşıyacaktır.

✱ ✱ ✱

Thomas’ın ölümü üzerinden iki yıl ve bir kaç gün geçmiştir. Seksen küsür yaşındaki yaşlı izci, gecenin bir yarısında zorlukla zırhını ve iri kılıcını bürünürken cılız, titrek bir sesle söylenir;

“Bugün beni bıraktığın yaştayım, Thomas. Bana beni bırakmayacağını söylemiştin. Bana, ‘Hayatta beraber, savaşta beraber, ölümde beraber’, yemini ettirmiştin, ben de bunu kabul etmiştim. Hayatta, istediğimden daha azını beraber olduk ama olsun. Savaşta da beraberdik..”

“Peki ya sonrası?”

 

Yaşlı izci bir an durur, zira altmış yıl önce, Themalsar dönüşündeki şölen gecesini hatırlar ve kırık, yaşlı gözlerle gülümser. Ve tıpkı o gece olduğu gibi, birden yüzünde haşin ve kararlı bir ifade belirir.

 

“Sen benimle dans etmezsen, ben seninle ederim..”

✱ ✱ ✱

Morel Songsteel o gece, son bir kişisel görev için Dimwood’a yola çıkar..


 

book 02 books dungeons and dragons duygusal groups komedi modül role play savaş serenity serenity home the plot thickens Whispers; A Cabal

Evim yok..

Evim yok..

Timeline:

Dimwoods’daki wood elf köyü
(Tel’Shee dim’Ora) tekrar inşa edilirken,
Serenity Home’dan öncü destek gönderilir;
Bremorel Songsteel ve Thomas Dimwoods.

Ortak geçmişin doğurduğu bu iki insan, farklı kişilikler olarak kendilerini ortaya koymuşlardır. Kendilerini hedef alan baskınları farkındasız bir şekilde ortadan kaldıran çift, hedeflerine varmışlar ve elflerin köylerini müdafaası için gerekli eğitim ve önlemler konusunda talimatları verirken, iki farklı haberci, iki farklı yere gelir.

Bunlardan biri Bremorel ve Thomas’ın bulundukları wood elf köyüdür. Diğeri ise Serenity Home kasabasında bulunan karakol binasıdır.

Bu hikaye
Düş Kapanı“ından hemen sonra başlar ve
Birthright (18+)“ın ikinci yarısının geçtiği tarihlerde biter..

 

 

Sence tekrar gelecekler mi?”, diye sorar genç adam.

“Sence yarın güneş doğacak mı?”, diye acı bir şekilde cevap verir yanında duran genç kız.

Aradan sessiz ve gergin bir dakika geçer. Kız genç adama bakmaz. Ama anca duyulur bir sesle, “Özür dilerim..”, diye hafif bozulmuş bir ifadeyle ekler.

“Ben özür dilerim..”, der genç adam, temkinli bir şekilde.

 

Ormanda geçirdikleri en son baskının akşamında aralarında geçen konuşmadan sonra, iki gencin iletişimi gitgide kasılmış ve gergin bir şekilde kalmıştı. Thomas Dimwood konuşmasını büyük bir beklentiyle bitirmiş, ancak iş tam olarak da o noktada

“Aaaa.. ya ölürken, yada kızgın olduğunda adımı söyleyebiliyorsun demek.”, diye donuk ve acı bir şekilde mırıldanır Bremorel. Kız, garip bir duygu gitgeli içerisindedir sanki. Bir an hiddet içerisinde, bir sonraki an ise durağanlaşmış..

“..ve seni sevdiğimi söylediğimde!”, diye son şansını kullanıyormuş gibi bir sesle itiraf eder Thomas.

“Beni sevdiğini söylemedin..”, der Bremorel, aynı acı sesle.

“Çok acımasızsın!.. Ama seni.. seni ilk gördüğüm günden beri seviyorum Morel Songsteel.. Ve beni reddedeceksen, lütfen bunu dürüstçe bir sebepten dolayı yap.” ... sona ermişti zira İzci Onbaşı Bremorel, genç adamın niyetini reddetmemiş, ancak herhangi bir şekilde de onaylamamıştı.

İş öylece doruk noktasına varmış ve.. o kadar!

 

Kötü yazılmış bir aşk hikayesi gibiydi..

 

Ondan sonraki iki gün boyunca da izci kız baskınlara karşı ‘önlem’ bahanesiyle devamlı ve Thomas’dan olabildiğince uzakta iz sürmüş, akşam olunca da önden kamp kurmuş, sessizce kuru bir şeyler atıştırmış ve genç tapınak muhafızı kampa geldiğinde kızı çoktan uyumuş olarak bulmuştu.

Thomas, genç yaşından beklenmeyecek, sabırlı bir mizaca sahipti. Sırtındaki yaraya rağmen, bilinçli bir şekilde gün boyunca bir oraya, bir buraya koşup, parmağını kıpırdatamayacak kadar kendisini yorup, sonra da sızıp kalan kıza bakar. Biraz hüzün, biraz umut, biraz da, bastıramadığı, tedirgin bir heyecanla kızın, sarındığı battaniyenin altından kurtulmuş simsiyah saçlarını seyreder.. İçinden ona karşı bir hiddet hissetmek için herhangi bir çaba sarf etmez. En nihayetinde, olduğu ahmak gibi yıllarca, kız her kasabaya döndüğünde onu sessizce, edepli bir mesafeden, ama görünür bir şekilde takip etmemiş miydi? Kendisi kararını on beş yıl önce, daha altı yaşındayken vermişti. Kızın da ‘cevabını’ vermesine müsaade edecekti.

‘Evet..’, diye düşünür Thomas, ‘..cevabını!’

Çünkü Morel kararını çoktan vermiştir. Morel kararını asla geciktiren biri olmamıştır.. Sadece cevabını hemen vermemeyi tercih eden biridir, o kadar.

“Bana ‘hayır’ demek için onun da aynı on beş yılı olmasa da, en az on yılı vardı.. Birkaç gün daha bekleyebilirim.”, diye sesli bir şekilde düşünür genç adam.

 

Ya da bir on beş yıl daha..

 

Kalın, çelik kenarlıklı kalkanını çıkartır, kızın yakınındaki bir ağaca yaslar. Sonra sırt çantasının kayışlarını çözer ve onu da kalkanının yanına bırakır. Ardından hiç vakit kaybetmeksizin boynundaki kutsal simgesini avuçlar, bulundukları soğuk kamp yerinin çevresindeki muhtelif yerleri parmağı ile gösterir ve her işaret ettiği yerlere bir büyü yapar; bu, bir çok yaratığın yaklaşması halinde onu uyaracak bir büyüdür.

Sonra yavaşça eğilir, sırt çantasına topak halinde bağladığı kendi battaniyesini çözer, bundan dolayı yiyeceği potansiyel azarı, omuzlarından birini silkerek bir kenara atar, ve onu da kızın üstüne örter.

Thomas kalın yük kemerinin halkasından, ağır, zincirli gürzünü çıkartır ve olabildiğince sessizce yere oturur, sırtını kalkanına verir, altı yaşından beri her gece yaptığı gibi dua eder.

Ve her gece yaptığı gibi, bu huysuz, inatçı, asabi, belalı, güzel ve kendisinin bile farkında olmadığı kadar içli olan kızı da duasına dahil eder.

 

Ertesi sabah uyandığında kızın çoktan gitmiş olduğunu görecek, kendi battaniyesinin de katlanmış, yuvarlanmış ve sırt çantasına bağlanmış olarak bulacaktır..

✱ ✱ ✱

Tel’Shee dim’Ora’ya varmalarından sonra Morel kendisini tamamen işine vererek bir şekilde ulaşılmaz hale getirmiş, gün boyunca, aylar öncesi baskında yok olan köyden geride kalanlara pratik iz sürme, ok atma ve kılıç kullanmanın yanı sıra, köyün etrafında, içi sivri kazıklarla dolu, kalıcı bir hendek, yüksek, kalın odunlardan oluşan rampalı, setli ve katlı duvar yapımı konusunda talimatlar vermişti. Bunun dışında olabilecek her türlü izci tuzakları, kazıklı çukur ve özellikle büyük ‘hayvanlara’ uygun kamufle edilmiş kapan yapımını, uygulamalı bir şekilde göstermişti.

Bu esnada Thomas’da boş durmamış, uygun gördüğü elflere temel büyü tekniklerini göstermiş, onlar çalışırken, Morel’in yaptırdığı yüksek duvarları, büyülerle desteklemekle vaktini geçirmişti.

Her gün, sabahtan akşama kadar köy halkı, durmaksızın çalışmış iki hafta gibi kısa bir sürede ortaya tam anlamıyla etrafı tuzaklarla çevrili, büyülü, dev bir kirpiyi andıran köy ortaya çıkmıştı!

Evet, hiç şüphesiz bu köy, eski elf köyü kadar güzel değildi. Ama Orkenlerin tekrar gelmesi halinde, burayı tekrar savunmasız bulamayacakları da kesindi..

Yapılan tüm hazırlıkların sınanması ise çok sürmemişti.

On altıncı gün, genç bir haberci koşarak gelmiş ve köy alarmı verilmişti.

Orkenler tekrar geliyorlardı.

Ancak bu sefer küçük bir grup değil, sekiz müfreze olarak gelmekteydiler.

Elflerden hiçbiri, neden Orkenlerin hedefi olduklarını sorgulamamış, homurdanmamış, söylenmemiş, hepsi kendilerine tayin edilen noktalara gitmiş ve köylerini korumaya kararlı bir şekilde bekleyişe geçmişlerdi.

Orkenler de onları fazla bekletmemişti. Hiç şüphesiz daha erken ve yine köyü hazırlıksız yakalamayı ummuşlardı, ancak azımsanmayacak kadarı hazırlanan tuzaklarda ya ölmüş, ya da yürüyemeyecek hale gelmişti.. Bunu takip eden günlerde ise ilerlemeleri temkinli bir sürünüşe dönüşmüştü.

Köyden ayrılmasına izin verilen tek kişi ise Morel olmuştu. İzci kız, Orkenler yaklaştıkça, her an bir yerlerden çıkmış, bir tanesini öldürüp ya ormanda kendisini kaybettirmiş, ya da kendisini kovalayanları tuzaklara yakalatmıştı.

Bazen de, ormanın içinden sadece bir ok fırlatmış, bir can almış ve ortadan bir hayalet gibi kaybolmuştu.

Ve o her gittiğinde, bir kişi onun gidişini seyretmiş, aynı kişi onu dönüşünde de sessizce karşılamıştı.

Aradan geçen tek taraflı ve ızdıraplı dört günlük bekleyişten sonra Orkenler köyün etrafında belirmişlerdi.

✱ ✱ ✱

Sen neden özür diliyorsun ki?”, diye acı ifadesinden ödün vermeksizin sorar Bremorel.

“Özür diledim çünkü seni istemediğin bir duruma soktum ve her sana bir şey sorduğumda, senin asabiyetini tetikliyorum.”, diye sessizce cevap verir Thomas.

İzci kız, elindeki pis paçavrayla her bir yanına sıçramış Orken kanını silerken, “Asabiyetim için sana ihtiyacım yok..”, der, olduğunu sandığı kadar yorgun bir sesle.

Elflerle beraber günlerdir bu duvarları aşmaya çalışan Orkenlere karşı canlarını dişlerine takarak savaşmışlar, Orkenlerden çok can almış olmalarına rağmen, hayvanlar bir türlü geri çekilmemişlerdi. Belli ki son adama kadar saldıracaklardı.

Bu gün ise özellikle yoğun çatışmalar zinciriyle geçmiş, her yer kan ve daha beteriyle kaplıydı ve Orkenler şu an bulundukları nokta hariç, saldırabilecekleri diğer bütün duvarlara tırmanmaya çalışmışlardı. Kayıpları çok olmuştu, ama sebep oldukları kayıplar ise çok daha fazlaydı; elflerin üçte biri şu anda kutlu sahillerine, son yolculuklarına çıkmışlardı..

“Bu doğru..”, diye mutsuz bir şekilde tasdik eder genç tapınak muhafızı. “Öyle görünüyor ki bana hiç ihtiyacın yok.”, diye de daha sessiz bir şekilde ekler.

“Israrlısın..”, der Bremorel, Thomas’la durduğu kalın duvarların arkasındaki rampada.

“..bir o kadar da aptalsın!”, diye bitirir izci kız.

Thomas, Bremorel’e öylece bakar.

“Bu.. bu biraz ağır oldu sanki.”, diye bozulmuş bir sesle mırıldanır.

“Bu, yumuşatılmış hali. Ve benim asgari standartım..”

“Peki.. sanırım bundan dolayı.. sevinmeliyim?”

“Ortada sevinilecek pek bir şey yok, Tapınak Muhafızı. Etrafımız sarılmış durumda ve ne kadarını kesersek keselim, geri çekilmeyecekler. Elfler tahminimden bile daha mukavemetli çıktılar. Burası bir insan köyü olsaydı, birinci gün yenilmiş olurduk.. ve bunların neredeyse hiç birinin en temel silah eğilimleri dışında herhangi özel eğitim görmüşlüğü bile yok çünkü asıl savaşçılarını önceki baskında kaybettiler..”, der Bremorel, duvarın öbür tarafındaki karanlığa bakarak.

“Evet. Yaklaşık üç ay önce. Ama biz bundan bahsetmiyoruz, öyle değil mi?”, der Thomas. “Her nasılsa konu benim aptallığıma geliverdi..”

“Sana herhangi bir konuda ihtiyacım olabileceğimden dolayı mı, duymayı beklediğin cevabı istiyorsun?”

“Sen bir izcisin, Morel.”, der Thomas basitçe. “Teknik olarak hiç kimseye ihtiyacın yok!”

Bremorel kaşlarını çatar. Tapınak muhafızı sadece lafı ağzından almakla kalmamış, onu kendisinin ifade edebileceğinden çok daha isabetli söylemiştir.

Belki de tapınak muha— Thomas!.. Thomas sandığı ya da çocukça bir şekilde olmasını istediği kadar aptal değildir!

“Günlerdir kararımı bekliyorsun.. Halbuki, bir cevabımın olmayışı bile senin için başlı başına bir cevap olmalıydı.”, der Bremorel sıkılmış dişleri arasından. Kız bunu söylerken neden dişlerini sıktığını tam olarak kestiremez. Sadece sıkar.

“Hayır.” der Thomas.

“Hayır?”

“Hayır..”

“Ne demek, hayır?”, diye harlar Bremorel bir anda.

“Bayaa, hayır işte. Sessizliğin kararın değil. Sadece boyun eğmek istemeyişinin inadı. Kararını çok önceden vermiştin zaten. O yüzden yıllardır senin peşinden gelmeme izin verdin. Biliyorum çünkü peşinden gelen tek kişi ben değildim. Sadece ‘kalan’ tek kişi benim. En başından beri olduğu gibi.. Ve bu ‘müsamahanın’ sebebi de sadece durumumun sana eğlenceli ya da komik gelişinden kaynaklandığını sanmıyorum. Hiçbir şey o kadar uzun bir süre komik gelemez ve sen de hiçbir zaman o kadar acımasız olmadın.. Ya da sadece ben senin kişiliğini tamamen yanlış anladım..”, der Thomas omuzlarını silkerek.

İzci kız, kıpkırmızı bir suratla genç adama döner ve “Boyun eğmek mi? Sana mı?”, diye şiddetle tıslar.

Thomas buna uzun bir süre cevap vermez. Sadece gözleri alev almış kıza bakar.

“Benimle her konuda dalga geçtin ve ben bunlara fazla sesimi çıkarmadım çünkü gerçekte söylediklerinde ciddi olmadığına inandım. Ama beni şu anda itham ettiğin kadar seviyesiz olabileceğimi gerçekten düşünüyor olamazsın, Morel. Öyle görünüyor ki asabiyetin seni gerçekten kör etmiş. O kadar ki, kendi hislerine, kendi duygularına boyun eğmek bile seni rahatsız eder hale gelmiş. Kendine zulüm etmen senden çok beni yakıyor ve sen bunun farkında bile değilsin. Ama olsun. Sen olduğun sürece göz yummaya razıydım. Sana seni sevdiğimi söyledim çünkü bunu söylemeye korktuğum kadar can da atıyordum. Ama sen bana dürüstçe bir ‘hayır’ bile diyemedin. Bari yakarken dürüst ol..”, der hiddetli bir sükunetle Thomas, sonra arkasını döner, rampadan iner ve gecenin karanlığında kaybolur.

Bremorel olduğu yerde, feci bir tokat yemiş gibi öylece, kıpırdamadan kalakalır.

Thomas..

Yıllar önce yanlış bir anlaşılmadan dolayı saldırdığı, bunun sonucunda da kafasını kırıp hastanelik ettiği Thomas.

Yıllarca, evinin yolunu kaybetmiş bir kedi yavrusu gibi onu peşinden takip etmiş olan Thomas.

Yol boyunca dalga geçmesine rağmen insanüstü bir sabır göstermiş olan Thomas.

Ve yol boyunca defalarca onu iyileştirmiş, defalarca hayatta tutmuş olan Thomas..

En sonunda kırmayı başarmış mıydı çocuğu?

Bremorel beklediği hiçbir tatmini hissetmez zira böyle bir niyeti de, amacı da olmamıştı.

“Öyle görünüyor ki, yıllar benim salaklığımdan hiçbir şey azaltmamış. O zaman hiddetimle davranmış ve çocuğun kafasını kırmıştım. Yine hiddetimle davrandım ama bu sefer çocuğun tamamını kırdım!”

Birden aklına daha birkaç hafta önce gerçekleşen bir başka olay gelir..

 

Bremorel, elinde çeliği buzla kaplanmış kocaman kılıcıyla Merisoul’a acımasızca bakmaktadır. “Farkındasın değil mi? Seni şuracıkta öldürsem kimsenin haberi bile olmaz, seni küçük şırfıntı!”

Bremorel’in gözleri manyak bir ateşle yanmaktadır.

“Sana iyi niyetle gelmiş genç, bakir bir erkeği herkesin içinde kaba gücünle yerden yere vurarak rezil ettin. Sonra da onu başından savdın. Sen onu bitirmekle kalmadın. Sen onu kırdın! O artık adil bir av..”, diye mırıldanır Merisoul, yüzükoyun tüttüğü yerden.

“Ben onu kırdım çünkü sırf beni dansa kaldırdığı için havalara girdi. Ben kolay lokma değilim ve aradan geçen yıllar ona bu dersi öğretmemiş belli ki.”, diye burnundan solur Bremorel.

“Belli ki..”, diye onaylar Merisoul, kıvrandığı yerden. “Senin kolay lokma olmadığını herkesin bilmesi çok önemli olmalı. Kaç yaşındasın sen, sekiz mi?.. Ama dert etme. Ona dokunduğumda olay benim için bitmişti zaten..”, diyerek avucunu açıp Bremorel’e gösterir.

Bremorel önce kuşkuyla, sonrada şaşkınlık içerisinde Merisoul’un avucuna bakar. İblisin yanmamış neredeyse tek yeri avucunun içidir ama orada da stilize edilmiş gülü andıran bir mühür vardır. Mühür hala turuncu, kor ateşle tütmektedir!

Bremorel kaşlarını çatar. “Nedir bu?”, diye sorar.

“Bu.. bu aşkın mührüdür. Bizden biri, gerçek aşkın koruması altındaki birine musallat olduğumuzda şanslıysak sadece yanarız ve bunu aylarca taşırız. Şanssızsak zehirleniriz ve günlerce, bazen de haftalarca yatalak kalırız.. Çocuk aşık, sen salaksın ve ben de faturasını ödeyen aptalım!”, diye inler Merisoul.

(hikayenin aslı için bkz. A Bard’s Tale II, “Bremorel”)

 

 

..ve Bremorel fena halde utanır zira o iblis bozuntusu şırfıntı haklıdır!

Hayatında belki de ilk defa kendi kendine sorar Bremorel.

Kime neyi ispatlamaya çalışıyorsun ki? Sana değer veren tek kişiyi defalarca kırmış olmanın ötesinde ne elde etmiş oldun?

Mutlu mu oldun?

Seni salak şey.

Mutluluk, kaybetmenin ödülü..

Kazanmanın değil!

 

Evet, iblis bozuntusu haklıdır ama tam olarak değil;

Çocuk gerçekten aşıktır, kendisi de tam bir salaktır, ama faturasını sadece Mersoul ödememiştir..

Bremorel, o gece yarı iblis kızla arasında geçen konuşmadan sonra yaptığı gibi yine gencin peşinden gidip onun gönlünü almak için yönelir.

“Bu sefer benimle dans etmesi gerekmeyecek. Ya da gerekecek. Bu ona kalmış. Ama benim olacak..”, diye kaşlarını çatmış, dişlerini sıkmış, haşin ve kararlı bir sesle hırlar.

Tam dönüp çocuğun peşinden gidecekken, karanlığın içinden, ormanın derinliklerinden bir çıtırtı duyar..

✱ ✱ ✱

Ve gece muazzam bir ateş inmesiyle aydınlanır..

Neredeyse yetişkin bir meşe ağacı boyundaki alev, dikine bir şekilde, karanlığı delerek gökten iner ve içinde sakladığı iki yüze yakın Orkeni ifşa eder..

Orkenlerden hayret, şok ve toplu acı sesleri yükselirken Bremorel bir elini kaldırır, sonra ani hareketle indirir..

“ŞİMDİ!”

..ve rampanın arkasında sessizce bekleyen yüze yakın elf, tek bir vücut şeklinde oklarını salar.

Oklar kalın ağaç duvarların üstünden, alevlerle aydınlanan gecenin karanlığında, daha çok inleyen bir hayaleti andıran, ürkütücü, ölümcül bir köprü oluşturur ve Orkenlerin ortasına dökülmeye başlar.

Elfler üç vole daha gönderir ve Bremorel’in ikinci bir işaretiyle dururlar.

İzci onbaşı, elini ağzına götürür ve keskin bir ıslık çalar.

Köyün ortalarından bir yerden, yaşlı bir elf kadın, kavisli bir boynuzu kaldırır ve üfler.

Boynuzdan derin, uzun, hüzünlü bir nota yükselir, yanmakta olan ve oklardan dolayı delik deşik olmuş Orkenlerin çığlıklarını aşar ve ormanda yankılanır..

Yaşlı elf kadın boynuzu defalarca üfler ve Orkenlere karşı asıl saldırı başlar..

Ormanın derinliklerinden, günlerdir saklandıkları, üstleri örtülü çukurlardan iki yüze yakın dwarf peyda olur ve Orkenlere arkadan saldırırlar.

 

Gün doğduğunda, ormanda ölü Orken dışında düşman kalmamıştır.

✱ ✱ ✱

Efendi Argail”, diye saygıyla selamlar Thomas, kendilerine doğru yaklaşan dwarfların başındaki yaşlı cüceyi.

Yüzünde geniş bir sırıtışla yanlarına yaklaşır yaşlı dwarf. Sağında ve solunda duran daha genç dwarflara bir dizi emirler yağdırır ve yaralı elflere yardım ve saldırı esnasında köyün zarar görmüş yerlerinin tamiri için dwarflar dağılırlar.

“Sen Tapınak Muhafızı Thomas olmalısın. Küçük Magellam senden hep iyi sözlerle bahsetmişti..”, der yaşlı Argail.

Thomas bir an afallar. Fevkalade yaşlı olmasına rağmen önünde bir dağ gibi duran dwarfın neden bahsettiğini anlamaz. Neden sonra ‘küçük Magella’nın, Yetkin Tapınak Muhafızı Lady Magella olduğuna ayılır ve boğazından ‘hırk’ diye bir ses kaçar zira hiç bir hayatta, hiçbir koşul altında kendisinin Lady Magella için bu ifadeyi kullanabileceğini düşünemez.

“Umm.. Evet, efendim.”, diye biraz daha afallar Thomas.

Arkasından Bremorel ‘fırk’lar.

“Ve İzci Onbaşı Bremorel..”, der Efendi Argail, “Benim küçük meleğim senin hakkında da az şey anlatmadı; bir karanfil kadar güzel ve acı, bir keçi kadar da inatçı..!”, diye ekler mutlu bir şekilde.

Bremorel kıpkırmızı kesilir!

Thomas ‘fırk’lamaz çünkü kurallar bunu gerektirir; kızlar erkeklere ‘fırk’lar, ama erkekler bunu yaparsa kıyamet kopar ve bu durumun adalet ya da mantık eksikliği ile de hiçbir ilgisi yoktur. Bu da genç Thomas’ın gerçekte ne kadar bilge olduğunun en belirgin göstergesidir.

“Planınız muhteşemdi, Efendi Argail. Ve bir saat gibi işledi..”, der Thomas.

“Saat gibi işledi, çünkü saati kuran siz ikinizdiniz. Ve harika iş çıkardınız. İzci Onbaşımız en başta onların kendisinden nefret edecekleri kadar canlarını yakmış olması, sizin tükenmekte olduğunuzu sandıklarında hiç düşünmeden saldırmalarına sebep oldu.”, der Efendi Argail daha da sırıtarak, sonra Bremorel’e dönüp, “Genç bayan, bir izci değilde bir müzisyen olsaydınız, sergilediğiniz performansı seyretmeleri için bütün Scowling Hills’i toplardım.”, diye açık takdirini gizlemeden söyler.

Bremorel çok çabalar.. ama başaramaz..

..ve yüzü daha da kızarır!

“Plan sizindi.”, diye mırıldanır, utanmış bir şekilde.

“Aslına bakılırsa planın siparişini veren Şerif Standorin’di. Yapan da ben değil, küçük torunum Dridges Motherswolfie idi. Ben sadece önden gidip, sağa sola emirler yağdırmanın dışında avazım çıktığı kadar bağırırken birkaç kafa kırıp önemli görünmeye çalıştım, o kadar!”, diye kıs kıs güler yaşlı dwarf.

“Ama Orkenlerin son saldırısında ‘açık kapı’ bırakılması, en başından beri düşünülmüş bir şeydi ve onun mimarı ise Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman idi.. Zeki ve kurnaz adam şu Yuleman..”, diye itiraf eder Efendi Argail.

“Ama neden?”, diye biraz afallar Bremorel.

Buna cevap, Efendi Argail’den gelmez.

Thomas sessizce konuşur.

“Çünkü Serenity Home’da bir hain var. Ve o her kimse, edindiği bilgiler sadece belediye konsül üyeleriyle paylaşılan bilgilerdi. Buraya gelirken bize yapılan baskınlar da birer tesadüf değildi. İkimizde o baskınlarda özellikle hedef alınmıştık..”

Bremorel istemsizce sırtının sızladığını hisseder ve yüzünde nahoş bir ifade belirir.

“Açık bırakılan nokta.. Neyi ispatlamış oldu ki?”, diye hırlar.

YULEMAN HER KONSÜL ÜYESİNE FARKLI BİR ‘ZAYIF NOKTA’ BİLGİSİ VERMİŞTİ..“, der Thomas aynı sessiz ama hüküm verir bir ses tonuyla..

Bremorel her şeyi anlar zira bu küçük ‘OYUN‘, gerçekte bir konsül üyesinin de ölüm fermanı olmuştur!

“Bu nokta kimindi?”, diye ister istemez sorar Bremorel.

Thomas ona söyler.

Bremorel hayretle ona bakar. “O salak mı?”

 

Şerif Standorin’in, kasabasının güvenliği söz konusu olduğunda şaka yaptığı asla görülmemiştir. Bremorel bunu, onunla katıldığı sayısız operasyonda, defalarca görmüştür ve şerifin haberi alması halinde, hiçbir tereddüt göstermeksizin, makam ve mevkilere bakmaksızın harekete geçecek ve işi kökünden halledecektir.

Bremorel bundan adı gibi emindir.

 

“Sizin için özel bir mesajım var, Tapınak Muhafızı Thomas.”, der Efendi Argail, birden ciddileşerek.

“Bunu size daha önce iletebilirdim, ama yapmamayı tercih ettim. Bundan dolayı beni anlayacağınızı umuyorum ve sizden özür diliyorum. Korkarım, bundan bir hafta önce, Serenity Home Tapınağı Baş Bekçisi ve benim çok eski dostum Efendi Demos Lightshand vefat etti. Yatağında ve mutlu bir şekilde. Bana gönderdiği en son mektupta bunu açıkça belirtti ve ardında küçük Magellam ve senin gibi iki tane yetkin muhafız bırakabildiğinden dolayı da ne kadar büyük bir coşku hissettiğini, uzun satırlarında defalarca ifade etti.”, der Efendi Argail, yüzünde kederli bir ifadeyle.

“Demos çok iyi bir insandı. Onun sayesinde birçok yetim ev sahibi oldu. Birçok genç eğitim gördü. Serenity Home onun sayesinde her zaman huzurla nefes aldı. Kaybı Scowling ve Elder Hills için bile büyük bir eksiklik olacak.”, diye devam eder Efendi Argail, gözleri dolmuş bir şekilde.

Thomas beti benzi atmış bir şekilde olduğu yerde kalakalır.

Bir kaç defa bir şeyler söylenmeye yeltenir, ancak ağzından herhangi bir ses çıkmaz.

Uzun, zarif ama güçlü parmakları olan bir el ona doğru uzanır ve gencin parmakları arasına dolanır.

“Bize biraz müsaade edin lütfen, Efendi Argail. Bugün Tapınak Muhafızı için oldukça yorucu bir gündü”, der Bremorel, olağan dışı yumuşak bir sesle. “Ve.. kendileri Efendi Demos’u pek severdi..”

“Tabii.. Tabii.. Sizi anlıyorum.. İşin gerisini bizim çocuklar halleder..”, der kısık bir sesle Efendi Argail.

 

Bremorel, dona kalmış Thomas’ı nazikçe alır, ve kendilerine tahsil edilmiş olan küçük köy kulübesine kadar götürürken, arkasından Efendi Argail’in çıldırmışcasına gürlediğini duyar.

“Lillias! Senin ne işin var burada? Jeina! Bu kızın Scowling Hills’den ayrılması yasaklanmıştı! En son bir yere gittiğinizde sizi Kuzey Tundra’lardan toplamıştık ve sen bunun çıkmasına izin mi verdin?!”

“O bir mahkum değil ki, dede. Ve kendisi küçük kız kardeşim. Arada bi şımartılmayı hak ediyor bence.. Ayrıca yaptığı havai fişeklere bayalıyorum ve onları madenlerde onu kitlediğiniz zindan da yapamıyor!”, diye genç, yeşil gözlü sarışın bir dişi dwarfın muallak bir tonla cevap verdiğini duyar.

“O bir zindan değil!”, diye gürler Argail. “Ona tahsis edilmiş olan ofis!”

“Dede.. Yer altında, güneş görmeyen, penceresi bile olmayan, kapısında devamlı bir bekçi olan yere ‘zindan’ deniyor..”

“Biz dwarf’uz.. hepimiz zaten yer altında yaşıyoruz ve hiç bir yer güneş görmüyor ve hiç bir evin penceresi yok! Taşa bakan pencereler mi yapalım?”, diye cevap verir Efendi Argail delirmiş bir şekilde..

“Taşların üstüne balık resimleri çizebiliriz! Bu şekilde deniz manzaralı evlerimiz olur!”

“…”

✱ ✱ ✱

Ben.. ben özür dilerim. Benim bu halimi görmemeni tercih ederdim.”, diye mırıldanır Thomas, donuk bir şekilde.

Genç Thomas, küçük, sade köy kulübesine geldikten sonra bir köşeye sinmiş, başını kolları ve dizleri arasına gömmüş, dakikalarca kontrolsüz bir şekilde ağlamıştı. Yanı başından ayrılmayan izci kız ise onun elini bırakmamış, dolu gözlerle ve sessizce o da gencin yanında oturmuştu. Efendi Demos’u Bremorel’de yakinen tanırdı. Serenity Home’daki bütün yetim ve öksüzler Demos’u yakinen tanırdı.. Yıllarca yetimhaneye keyfi bir şekilde gelip giden deli, mütemadiyen kızgın, kötürüm bir kıza her zaman şefkat ve anlayışla yaklaşmıştı.

“Neden? Erkekliğinden bir şeyler eksilir diye mi korkuyorsun?”, diye bilinçli bir şekilde ‘fırk’lar Bremorel.

“Ben.. ben hiçbir zaman kendimi o kategoride görmedim.”, der Thomas, sessizce.

“Hiçbir zaman olmadın zaten..”, diye yapıştırır izci kız ve uyuşmuş bacaklarını germek ister gibi ayağa kalkar.

Thomas da elini tutan kızı ayağa kalkarken takip eder ama hafif alınmış ve kırılmış bir ifadeyle bakar ona.

“Neden her zaman beni—”, diye başlar ama izci kız araya girer..

“—Sen o kategoriden biri olsaydın, yıllarca peşimden gelmezdin. Gelseydin, ben de senin bir kaçık olduğunu düşünür, bulduğum ilk kuytu yerde de seni harcardım. Neden diğerlerinin birden beni takip etmeyi bıraktıklarını sanıyorsun? Beni takip eden diğerlerine ne olduğunu hiç düşünmedin mi? Bu konuda arkamda çok ‘leş’im var, Thomas..”, der Bremorel, hafif gülümseyerek.

Sonra sesi hayret verici bir şekilde yumuşar, “..ve neden sadece senin, kalan ilk ve son çocuk olduğunu.. Hiç mi merak etmedin?

Bugün burada yaptıkların.. Etkileyiciydi.. Ateş İnmesi büyün.. Lady’nin bile öyle bir şey yaptığını görmedim.”.

Thomas uzun bir süre ağzı açık bir şekilde Bremorel’in yüzüne, ve onun muhteşem yeşil gözlerine bakar zira bu, bu güne kadar ondan duyduğu ilk ve tek iltifat içeren cümledir.

“Umm.. Lady de yapabilir, sanırım. Ama onun ilgi ve ihtisas alanı daha farklı..”, diye biraz afallar.

Uzun bir süre sessizce seyretme sırası Bremorel’e geçmiş gibi, o da önünde duran gencin yüzünü süzer.

“Eee.. bundan sorra nereye?”, diye sorar izci kız.

“Umm.. bilmem. Nereye gitmemizi isterlerse, ya da nerede bize ihtiyaç duyulursa oraya, sanırım.”, diye, beklenmedik bir şekilde kurumuş bir boğazdan gıcırdayarak çıkar Thomas’ın sesi.

Ama Bremorel ona sadece bir salağa bakar gibi bakmaya başlar bir anda.

“Aaaa..”, diye ayılır Thomas. “Cevabını vermeye niyetlisin, galiba..”

“Ne olmasını istersin?”, diye son şanslarını kullanmaya başlar Bremorel.

Thomas omuzlarını silker.

“Altı yaşımdayken, seninle arkadaş olmaya can atıyordum. Şimdiyse.. se.. senin sevgim olmanı arzuluyorum.. çok!”, diye eline yüzüne bulaştırır genç tapınak muhafızı.

“Bu kadar mı?”, diye dürter Bremorel.

“Cesaretim buraya kadar, Morel. Bana yardım et. Lütfen. Benimle ortalarda bir yerlerde buluş. Her neresi olursa olsun, seçeceğin noktayı orta nokta olarak kabul etmeye razıyım.. Ama sen de bir adım at.. bana doğru..”, diye ezilmiş bir şekilde yere bakar Thomas.

Bremorel, önünde iki büklüm olmuş gencin haline ‘fırk’lamaz. Gülmez. Alay etmez..

Dahası, onun bu halini komik bile bulmaz.

“Ben yarım işlerden hoşlanan biri değilim Thomas Dimwood. Bunca yıl beni takip etmiş biri olarak, bu kadarını fark etmiş olmalısın..”, der ve genç adama doğru, tehlikeli bir adım atar.

“Ya hep, ya hiç, öyle mi?”, diye sorar Thomas ama gerçekte bu bir soru değildir. “Seni çok uzun bir zamandır sevdim. Çok.. Şu anda, elimi tutmuş olman bile benim için bir hayat dolusu hayalin gerçekleşmesi anlamına geliyor. Ama senin için bu yarım ise..”, der ve uzanıp kızın diğer elini de kendisi alır. “..diğer yarısını da istiyorum.. Tamamını! Sanırım burada işimiz bitti ve bizim de evimize dönme zamanımız geldi. Konuşacak ve.. paylaşacak çok şeyimiz var.”

“Benim evim yok.. Tapınak Muhafızı. Aslına bakılırsa, bana geri verdiğin düş kapanım dışında da bir şeyim yok!”, der hafif titrek bir sesle Bremorel.

“Senin her zaman bir evin vardı.. Sadece gelmeni bekliyordu, Morel Songsteel. Ve sahip oldukların, sadece bir düş kapanıyla sınırlı da değil.. Artık düşlerimizin kendileri ve birlikte kurabileceğimiz bir geleceğimiz var..”, der Thomas kararlı bir sesle ve önünde duran, yeşil gözleri alev almış, huysuz, inatçı, asabi, belalı, güzel ve kendisinin bile farkında olmadığı kadar da içli olan kıza doğru uzanır..

✱ ✱ ✱

Demek öyle..”, der Yuleman, omuzları çökmüş bir şekilde. “Yaptığımız planın bu kısmının gerçekte başarısız olmasını umuyordum.”

Yüzü çekilmiş, haşin bir ifadeyle Şerif Standorin, Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman ile özelde buluşmuş, ve habercinin getirdiği bilgileri onunla paylaşmıştı.

“Bizim çocuklar nasıllarmış, peki? Onlardan bir haber var mı?”, diye sorar Yuleman.

“Haberleri getiren koşucu, izci onbaşının bir kaç defa yaralandığını, ancak kılıcıyla ‘şarkı söyler gibi’ savaştığını anlattı —kendi sözleri, benim değil. Korkarım Efendi Moorat gururundan çatlayacak ve aylarca çekilmez olacak! Tapınak muhafızımız ise alanında beklenmedik bir başarı ve taktik zeka göstermiş. Bırak zincirli bir gürz kullanmasını, o çocuğun kütüphaneden çıktığını bile görmedim. Bir de gitmiş kendisini savaş taktikleri konusunda eğitmiş!”, der şerif.

“İnanılır gibi değil..”, diye onaylar Yuleman.

“İçimden bir ses, sanki yetimlerimizi daha yakından takip edip eğitmemiz gerektiğini söylüyor. Arashkan’a gidenlerin de neredeyse hepsi öyle. Ya bir yetim, ya da öksüz..

Senin anlayacağın ikisi de iyiymiş ve pek yakında geri döneceklermiş. Sanırım ayrıntıları geldiklerinde kendilerinden dinlemek zorunda kalacağız.”, diye anlatır şerif.

Yuleman, şerifin anlattıklarını başıyla onaylar, sonra asıl meseleye tekrar dönmek istemiyormuş gibi bir an susar. En sonunda bıkkın bir sesle konuşur.

“Ne yapacaksın?”, diye sorar Yuleman şerife.

Şerif kıpırdamaz.

İstifini, duruşunu, bakışlarını değiştirmez..

Ve sesini de çıkarmaz.

Sessizce Yuleman’a bakar.

“Bunu senden isteyemem Stan..”, diye samimi bir şekilde söylenir Yuleman.

Yuleman’ın özel çalışma odasında yanan tek mum, durumun vehametini vurgulamak istiyormuşcasına titreyerek yanmaktadır. Odanın kendisi, bulundukları belediye binası ve Serenity Home çoktan uyumuştur. Arada bir, uzaklardan bir yerlerden gelen baykuş ‘huu’ları ve çekirge cırlamaları dışında her yer sessizdir.

Şerif, uzun bir süre belediye başkanına cevap vermez.

Neden sonra başını hafif sallar ve, “Bu görevi alırken, karşılaşabileceğim her türlü olası şeyler konusunda uyarılmıştım..”, der sessizce. “Ama bu, içine düşmek istediğim bir durum değildi. Udoorin’in bunu öğrenmesi halinde, beni affedebilecek mi bilemiyorum. Ben.. ben bir daha onun yüzüne nasıl bakacağım, onu düşünüyorum. Hayatı boyunca ona şerefli, haysiyetli ve onurlu olmasını telkin ettim. Ama yapmam gereken bu şey.. hepsini yıkacak bir şey..”

“Udoorin artık bir çocuk değil. Bunu iki yıl önce, bütün yetkilerimi elimden alıp da köyü ayağa kaldırdığında göstermiş oldu.”, der Yuleman ciddi bir şekilde.

“O olayı hala dile getirebildiğine inanamıyorum, Arthi! Aradan iki yıldan fazla geçti ve sen inatla eskitemedin şunu bir türlü. Her fırsatta tozunu alıp önüme sürüyorsun. Udoorin daha bir çocuktu ve sorumluluk alsın diye onu arkamda vekil olarak bırakmıştım. Kimse olabilecekleri bilemezdi..”, der hafif alınmış bir sesle şerif.

Yuleman acı bir şekilde güler.

“Takılıyorum sadece, şerif. Ve takılmaya da daha uzun yıllar devam edeceğim. Ama işin aslı, o gün Udoorin ikimizin de yapamadığı bir şeyi başarmış oldu. Evet, bunu bilerek yapmadı belki ama, hepimizi, içinde bulunduğumuz tehlikelere uyandırmış oldu. Senden sonra harika bir şerif olacak o.”, der Yuleman.

“Hayır..”, diye cevap verir şerif sessizce. “..korkarım o bir şerif olmayacak. Onun kaderi.. çok daha uzaklarda.. ve yükseklerde..”

“Prenses?”, diye sorar Yuleman.

“Prenses..”, diye yanıtlar şerif, “..Udoorin açısından sadece olayları tetikleyen kişi oldu o kadar. Tıpkı Aager’in ısrarlı eğitimi o gün Udoorin’e yapması gerekenler konusunda tetiklediği gibi..”

Oda uzun bir süre daha sessizliğe bürünür.

“Fogstep..”, der Yuleman. “Onun bugün burada olmasını çok isterdim. O bu pis işi seve seve yapardı.”

Şerif başını sallar.

“Evet, yapardı. Ama asla seve seve yapmazdı bunu.”

“Hayret. Ben ondan böyle bir.. şefkat anlayışı beklemezdim.”, der Yuleman.

“Arthandos.. Sence Drashan’dan, öldürmekten zevk alan birini getirebilecek kadar mı ahmak biriyim senin gözünde?”, diye alınmış gibi gelen bir sesle konuşur şerif.

Yuleman sırıtır.

“O rolü en son yediğimde daha genç bir belediye başkanıydım, Stan. Ve beni çok iyi keklemiştin o gün.. Herkesin ortasında!”

“Güzel bir gündü.”, diye Standorin’de sırıtır.

Ama ikisininde sırıtışı uzun sürmez.

Şerif Standorin ayağa kalkar.

“Bu gece?”, diye sorar Yuleman.

“Bu gece..”, diye tasdik eder şerif.

“Ne yapaca— boşver. Bilmek istediğimi hiç sanmıyorum açıkçası..”, der kendinden bile tiksinmiş bir sesle Yuleman.

“Evet. Bilmesen çok daha iyi olur. Sen bu işten tamamen muaf olmalısın..”, diye onaylar şerif bıkkın bir şekilde. Sonra bulundukları loş odanın kapısına yönelir, sessizce kapıyı açar ve belediye binasından ayrılır.

✱ ✱ ✱

Ne.. ne oluyor?.. Şe.. şerif..? Ne demek oluyor bu?”, diye zorlukla konuşur genç adam, zira iri cüssesiyle şerif onu boğazından yakalamış, ağzını tıkamış, başına bir bohça geçirip gecenin karanlığında onu ormana getirmiştir.

Başından bohça, ağzından da pis paçavra çıkarılmış genç adam korkuyla şerife bakarken titremesine engel olamaz.

“Neden kendi halkını sattığını sormayacağım bile.”, der şerif sakince. “Çünkü sen, ihanetinle kaç kişinin hayatına mal olmuş olabileceğini hiç düşünmeyen, kaç bin kişinin ise hayatıyla oynadığının farkına bile varamayacak kadar düşüncesiz ve şımarık bir ahmaksın.”

“Bu.. bunu babam duyduğunda hepinizi mahvedecek!”, diye çığlar genç adam korkuyla.

“Baban asla sana ne olduğunu öğrenmeyecek. Kendisi de yarın şafakla birlikte artık bir konsül üyesi olmayacak. Kendi isteği ile istifa edecek, ya da onun başına gelecek olan, senin başına gelecek olandan pek de farklı olmayacak. Sanırım ikimiz de onun hangi tercihi yapacağını biliyoruz..”, der şerif.

“Be.. benim güçlü dostlarım var!”, diye daha da tiz bir sesle ağlamaklı bir şekilde kekeler genç adam.

Şerif gence soğuk bir şekilde sırıtır.

Sonra hafif kenara çekilir ve yerde yatan, boğazı boydan boya yarılmış, kukuletalı cübbesi kan içindeki bir cesedi gösterir.

“Bunun gibi mi?”, diye sorar gence, ürpertici bir sükunetle.

Genç, yerdeki ölü adama bakar ve fal taşı gibi açılmış gözlerinden onu tanıdığını anlaşılır.

“Gitmeden önce bu dünyada söylemek istediğin son bir şey var mı, genç Lucious Franderson? Pişman olduğuna dair.. Af ya da özür?”, diye sorar şerif.

“BUNU YAPAMAZSI—”

 

Genç Lucious dizlerinin üstüne çöker.

İki eliyle de, fışkıran kandan sırılsıklam olmuş boğazını tutar ama bu hiçbir işe yaramaz ve zaten bu hali de uzun sürmez..

Genç adamın açılmış boğazından birkaç hırıltılı, ıslak ses kurtulur, gözleri kayar ve olduğu yere yüzükoyun kapaklanır.

Etrafa hayatı saçıkırken bir-iki defa tepinir, sonra o da durur.

 

“Ben de öyle sanmıştım..”, der şerif, yüzünde acı, utanç ve tiksinti dolu bir ifadeyle.

“Ölürken bile şımarık ve ahmak!”

✱ ✱ ✱

Tel’Shee dim’Ora’dan ayrılma zamanı gelmiştir.

Elf halkının tamamı, Bremorel ve Thomas’ı uğurlamak için köyün barikatlı girişinde toplanmış, uzun vedalaşmalardan sonra elfler barikatı aralarken halkın arasından yaşlı bir elf kadın, topallayarak iki gence yaklaşır.

“Al bunları güzel kızım.”, der yaşlı elf kadın ve Bremorel’e küçük, ince elf işlemeli, silik pembe renkli ipek bir bohça uzatır.

Thomas durur, Bremorel ise hayretle yaşlı kadına bakar.

“Siz.. siz saldırı için savaş borusunu çalan cesur teyzesiniz!”, diye ünler izci kız.

Yaşlı elf mutlu bir şekilde gülümser.

“Evet, o bendim, kızım. Duyduğum kadarıyla sen de bir başka izci onbaşının yakın arkadaşıymışsın. Adı Laila. Kendisi ‘Wolvesbane’ adını hak etmiş.”, der kadın.

“Laila..? Evet kendisi kuzenimdir. Çok önemli bir görev için, oldukça uzaklarda şimdi.”, der Bremorel gülümseyerek.

“Sen.. sen onun kuzeni misin? Yoksa sen Seleina Sunstrider’ın kızı mısın..?”, diye hayretle bakar yaşlı elf, izci kıza.

Bremorel bir an çarpılmış gibi olur zira bu ismi.. annesinin ismini çok, ama çok uzun bir zamandır bir başkasının ağzından duymamıştır..

“Demek söylentiler doğruymuş.”, diye sessizce mırıldanır kadın içli bir şekilde.

“Söylentiler?”, diye tamamen şaşırmış bir ifadeyle sorar Bremorel.

“Bir ‘Silverdenú’un bize geri döndüğü..”, der yaşlı kadın ve istemsiz bir şekilde sarılır izci kıza.

Bremorel tamamen afallar.

Ve birden ayılıverir.

“Silverdenú.. Siz.. siz Laila’nın anneannesisiniz!”

“Evet, güzel kızım. Senin de.. Seleina Sunstrider, senin annen, elflere yakındı ama bir insan olduğu için Laila’nın annesiyle arkadaşlık etmesini istemedik ama yine de kızım annenden vazgeçmedi ve ikisi birbirinin can ve sır arkadaşı oldular. Halkımızın kör anlayışları yüzünden ikisini de iteledik. Ama ben onu kendi kızım gibi severdim. O çok iyi, samimi, sevgi ve hayat dolu bir kızdı..

Bizler senin annenden etkilendiği için kızımın bir insanla evlendiğini düşündük. Ve onu, Liala’nın annesini, Seraphim Silverdenú’yu, bir insanla evlendiği için dışladık ve o öldü..

Aradan yıllar geçti ama bu günahımızı Gökler unutmadı. Bizi ve köyümüzü yakarak cezalandırdılar. Elimizden yetişkin bütün gençlerimizi aldılar. Sonra da seni bize gönderdiler, ki hatamızı anlayalım diye. Ve sen, bir insan, dışladığım öz kızımın küçük yeğeni, buraya geldin, köyümüzü inşa ettin ve bizi, kendi kanın pahasına korudun.. Senin o duvarda çarpışırken defalarca yaralandığını gördüm. Buna rağmen düşmedin ve bizi terk etmedin..”, der yaşlı elf kadın ve hıçkırıklarla ağlamaya başlar.

Bremorel şaşkına dönmüştür ve ne diyeceğini bilemez.

Yandan Thomas yaklaşır.

“Evet. Siz onları dışlayarak büyük bir günah işlediniz, zira bunu yaparak en kıymetli şeyinizden de men edilmiş oldunuz; çocuklarınız.. Geleceğiniz! Bu ders size çok pahalıya mal oldu, ama hatanızı anladınız ve bundan dolayı da ödüllendirildiniz. Size geri verilen bir geleceğiniz var artık. Onların kıymetini bilin ve aynı hatalardan sakının. Bugün, burada, elfler, insanlar ve dwarflar bir oldu ve düşmanı yendi. Alınması gereken ders de buydu. Bu dersi gelecek nesillere anlatma sorumluluğu da size ait.”, der genç tapınak muhafızı, sert bir şekilde.

Yaşlı kadın daha da inleyerek ağlar ve Bremorel’e sımsıkı sarılır.

“Burası.. burası senin evin güzel kızım. Senin ve Laila’nın evi.”, der ve izci kızın eline ipek bohçayı tutuşturur.

“Bunlar benim kızımın, Seraphim’in çeyizliği idi. Onlar artık senin. Sevgili Laila’mız da bize geri döndüğünde, bir tane de ona hazırlamış olacağım..”


Dwarflar Scowling Hills’e geri döndüklerinde, yaşlı Argail Smitefast eline aldığı koca bir tokmakla ilk denemeyi kendi evinde yapar. Çarpık çurpuk açtığı deliklere kaba pencereler geçirir, sonra Jeina’yı çağırtıp, yeni açmış olduğu ‘pencerelerin’ taşa bakan yüzeylerine balık resimleri çizdirtir. Jeina büyük bir mutlulukla taşların üstüne her türlü balık, deniz kestanesi, koca deniz kabukları ve bir tanede, her nasılsa, yıllar önce karşılaştığı bir Tundra Elf’e çok benzeyen, beyaz, örme saçlı bir de deniz kızı çizer..

Sonuç beklenmedik bir şekilde tutar ve bir anda orman yangını gibi yayılır. Scowling Hills’den Elder Hills’e kadar bütün dwarf kadınlarından talep ve siparişler yağmaya başlar ve Jeina yıllarca en popüler dwarf olur. Küçük kız kardeşi Lillias ile beraber, neredeyse bütün dwarf evlerine pencere ve deniz, orman, dağ, bulut, göl ve çiçek bahçeli manzara resimleri yaparlar!.. Lillias’ın küçük bir önerisi üzerine tüm dwarf moda camiası tekrar çalkalanır ve iki kız kardeş, pencere ve manzara yaptıkları bütün evlere, ‘perde’ uygulaması için tekrar çağrılırlar! Bu çılgın moda yangının bir uzantısı da, hiç beklenmedik bir şekilde, Lady Magella’nın en küçük (ve en belalı) kız kardeşi olan Grugreth Twonutz’dan gelir. 

Kendisine bir kalkan siparişi geldiği bir gün, bitirdiği kalkanın üstüne, ablası Jeina’nın kendi ‘pencerelerine’ yaptığı deniz kızını çizer. Uygulama çok da başarılı olmaz ve daha çok abstre bir.. ‘şey’e benzer. Kalkanı almaya gelen dwarf, Grugreth’e “Bu ne?”, diye sorma hatasında bulunur.

Kaçık kız kaçık gözlerle dwarf’a bakar, sonra dalar..

Dwarf, Grugreth’ten yediği dayaktan hayatta kalan nadir kişilerden biri olarak popüler olur. Ama asıl dikkat çeken şey ise, kalkanındaki şekillerdir.

Bir anda Grugreth’in genelde boş olan demirci dükkanına, üstlerinde çizimler olması istenen yüzlerce yeni kalkan siparişi gelir. Bunu takip eden bir kaç yıl içerisinde, Scowling Hills ve Elder Hills’de penceresiz, perdesiz, manzarasız ve desenli kalkansız ev kalmaz..

 

arashkan şehri book 02 books dungeons and dragons duygusal groups karakter analizi komedi modül role play serenity the plot thickens tundra walkers Whispers; A Cabal

Birthright (18+) (Doğum Hakkı)

Birthright (18+)
(Doğum Hakkı)

Timeline:

 

Time.

 

You cannot see it,
you cannot feel it,
taste it, smell it, or hear it.

And yet, it wears the hand,
takes the sight and the sound
and bends the spine!

 

Time.

 

You cannot fight it,
you cannot resist it,
beat it, wound it nor slay it.

You can only yield to it..

 

Time.

 

It is cunning,
it is stingy, ruthless, pitiless
and sparse.

It turns a spark into a fire, and fire into ash.
It grinds mountains to dust.
It gathers trickles into oceans.

It gives birth to rebellions and liberties
and brings down empires..

It gives meaning to patience,
diligence, and vigilance.

It is the key to mortality
and the lock to eternity.

It precedes
and postcedes..

One day we are,
one day we are not.

It is hope and it is despair..

 

Time.

 

Never gentle,
and never kind.

It is what tells us
that the moment we are born,
we have started dying..

It is there,
it is inevitable,
it is unyielding and
unforgiving.

Tic by toc,
it graves away,
leaving less than what we were.

Whatever we have built,
it shall down.
Whatever we have done,
it shall sow..

One would think we’d give life
the meaning it deserves..

 

Time.

 

It is the link between places, spaces, events, and relations by the simple expedience of
relating the past to the future..

It gives meaning..

 

Time.

 

This story.

 

The events in this particular story take place over a vast stretch of time —relatively speaking. It starts shortly after
And Just Beyond That (18+)“,
and ends some eight hundred and fifty years later, in the dark, hidden, rundown, moldy basement of the local thieves’ guild of The Great Arashkan City, where all sorts of stolen goods, documents, and officious papers are kept for bribe and blackmail..

 

 

Ow damn..”, someone spat, followed by a string of black, blistering curses.

‘Tonic’, thought Cora. It was never hard to guess who was saying what, even in the pitch dark, as they were now.

When Brom spoke, he always seemed to need to precede what he wanted to say by underlining it with a note or two of his lyre.

When Seressa spoke, she said it with this wide-eyed, ‘always surprised’ tone. And if she was really surprised —or exasperated, she would start with, ‘Ow, for all that’s good and not..’

As for Tonic..

 

Tonic cursed!

At everything.

Every time.

 

If she wasn’t some midgety little gnome and wasn’t so cute, she would have made a great witch, Cora thought, what with all the cursing and all!

Then she wondered what her traits were. Or more to the point, what her friends thought her traits were.

It seemed people could, with quite ease, catch, kill, and skin the traits in others, but never themselves.

Funny how that went.

 

Cora Sleet blew out some steam and harshly whispered, “What is it now, girl?”

‘Girl..?’, she thought. She couldn’t remember any time she referred to anyone using that word, or tone in Ironfrost. Guess Seressa’s habits —and traits were rubbing on to her and Cora didn’t know if that was really a good thing..

“Girl..?”, snorted Brom, from off the other side. “I can’t remember you referring to anyone like that before.”

Cora scowled.

Then stopped.

‘Great, now I am scowling like the midgety gnome!’..

..and scowled some more.

For scowling!

✱ ✱ ✱

My pack..”, Tonic groaned. “It’s gone!”

“It’s only a pack.”, said Seressa. “Don’t worry. We’ll get you a new one.. Once we get anywhere that is remotely civilized.”

“No, damit. That pack was where I kept the lot of all my good stuff!”, she groaned again.

In fact, it was more of a moan than a groan.

So much so that her voice trembled like she was about to cry.

 

That got Cora’s attention.

She couldn’t imagine the little gnome crying. Lots and lots of non-stop cussing and swearing, yes, but a crying Tonic?

Crying was so.. out of sorts for Tonic.

‘Out of sorts?’, she thought. Damit, I did it again. I used Seressa’s words..

‘Damit?!’, I just used Tonic’s word. Bloody hell—

Cora decided this was a good time to shut up!

 

“The good stuff? That sounds ominously like some sort of contraband..”, noted Brom.

 

Thank you, Brom. Go on, ask her all the relevant questions..

‘Relevant?’, —damit!.. Ow hell!.. Just did it again..!

 

“What? No, damit. Some of my very important gadgets and hardware were in it. Like my duo-meter, pseudo-emissioner and..”, she stumbled.

“And..?”, asked Brom, as if he knew what a duo-meter or a pseudo-emissioner was. Though he could proudly tell the difference between a hammer and a wrench as one was good for pinning nails while the other was not.

“A letter..”, said Tonic, her voice strained.

“A letter? Who was it from? Didn’t know you received letters. I never do..”, signed Seressa’s voice.

“It wasn’t a letter for me. It was someone else’s letter.”, blushed Tonic’s voice.

 

There was a collective, pregnant silence.

 

“Oookay..”, said Seressa, stretching the word.

“Damit, girl.. If you must know, that silly boy gave it to me so I could give it to his father.. There.. Happy now?”, blazed Tonic.

“Boy? What boy?”, asked Seressa, sounding totally baffled.

“That Gordigon boy..”

“Ahhh.. Prince Gordigon.. had a chat with him in private, did we?”, asked Seressa with an insincerely innocent voice.

“Casting yourself in the third person now, are you? The boy was going to go all out and fight for us against half a hundred ogres just so we could get away. The least I could do was to take his bloody letter to his father.”, admitted Tonic, but not as vehemently as she made it sound like she wanted to.

 

Seressa paused.

So did Brom.

Cora had shut up, so she didn’t even bother to pause.

 

“Ahh.. Well if you did have a private moment with him, luv, I wouldn’t have blamed you. He was a rather handsome devil, he was. And want him to be as you might, he certainly was not a boy. I know boys. That gnome was giving you the kind of looks no boy can imitate. That comes with time, hardship, and on a ‘first sight’ basis.”

“It was not a ‘first sight’ thing, alright? There were no ‘first sights’, no private moments, and no ‘just one kisses’.. or anything else whatsoever going on.. He gave me the letter, and I nearly brained him for it!”, blustered Tonic.

“No, dear luv, you didn’t nearly brain him, you fully brained him! But even if you did any or all of the ‘whatsoever’s, I would’ve said the same; Why not? For all that’s good and not, girl, really, why not? I would have been happy for you if you did. I mean, I can see you blush from where you are, right now. You are literally glowing in the dark! It’s so cute, I could pounce you right now!”, said Seressa with a supremely smug voice.

“I am not blushing. It’s just hot! And there will be no pouncing, thank you very much!”, replied Tonic indignantly, trying very hard to suppress a growl.

“I totally agree. You certainly are hot.. for that ‘boy’!”, said the very tall, very dark girl with a very happy tone.

“The hell I was..”, said Tonic, and this time, she did growl.

“Alright..”, butt in Brom, knowing full well he would be very sorry about it in the end, but he just couldn’t help it. “..so it was just a letter from some guy to his father and it got lost. Nothing to worry about, then?”

“Nice..”, he heard Seressa’s voice in triumph.

 

Tonic shut up. A bit like Cora.

 

She was a smart girl with an artificer’s degree. But she knew when it came to mouthing off, she had no chance against Seressa. Her pair was just too good at it and had, had an ‘early start’..

And now, she’d teamed up with the bloody hobbit!

“Taking sides with the unscrupulous little weasel now, are you?”, she croaked.

“Heey..!”, objected Brom, but Tonic ignored him.

Her heart plummeted for she felt betrayed.

But not for long..

Very long, very dark arms came at her from nowhere and she never saw them coming. They came, they wrapped and they held her like clamps.

For the first time, Tonic felt the touch of her pair.. and her smell.. and damit, she smelled so nice! Very much like those pink flowers, whatever they were called —she’d hated herbology at the academy and it had merely been one of those classes she’d been burdened with, just to have filled up her ‘total hours’.

In fact, Tonic thought, her pair smelled exactly like those flowers, but innately, intimately, and infinitely warmer.

As for her touch, Tonic refused to comment on it, not even mentally..

 

“Tonic, luv..”, Seressa said quietly to the little gnome caught in her vast, mind-numbingly warm, enthralling embrace, “..right or wrong, I am and will always be on your side. If ever a side is to be taken, without any doubt or reservation, I will be on the side of my pair, gales and gallows.. But if you felt something for the boy, do not deny this to yourself. Do not deprive yourself of the beautiful feeling that you felt, nor demean his sacrifice by defying his.. As short-lived as it was, he came to you openly and honestly, without deceit or trickery.. Do yourself the same courtesy, if not to him..”

Seressa’s voice was kind, tinted with the beckoning hand of tenderness..

Tonic swallowed.. hard.

Her pair was getting near one of those subjects she’d sworn off years ago, after her stupid uncle Arcanton did what he did and was cast out and banished, lepering his whole, extended family in the eyes of the world.

Since then she’d disliked and eventually, hated everything and everyone. She hadn’t even wanted to have anything to do with the silly pairing ritual, the academy had foisted on her.

And here was her pair, literally smoldering that hate and drugging her with her pinks and flowery fragrance —what was the bloody thing called, damit? Creeping Loks? Creeping Flocks? Well, it certainly was creeping her out.. Creeping Phlox.. Yes, that’s what it was called; Creeping Pink Phlox!

 

While she was struggling with pinkses and phloxes, something dawned in Seressa’s mind and she finally got it.

And so did Brom..

..the true significance at the core of Tonic’s ire and grief.

Brom did not say anything, but Seressa did.

 

Tenderly she whispered.

“Oh, my dear girl, you read the letter..”

Tonic did not answer.

Tonic could not answer..

Only a bitter sob escaped her.

“Yes.. Stupid of me, reading someone else’s letter like that.. Stupid, inconsiderate, rude and.. stupid..”, she finally said when she could, with a broken voice.

‘Wow..’, thought Cora, ‘..for Tonic to declare herself ‘inconsiderate’, ‘rude’ and ‘stupid’ so seamlessly and find a fault in her own, she really must be hurting.’

 

“No, my dear, the letter was barely for his father.”, Seressa disagreed softly. “Why else would he have given it to you? He could have handed it over to anyone in his company. They were all trained military. Any number of them could have carried it to his father and we were going nowhere even remotely near Silent Hills. Considering the importance and the time constraints of our mission, he had to have known that you would never have had the chance to take the letter to his father.

No, baby girl, the letter really only had one intended recipient, and she got it. Hence, it was, in fact, for you..”

Tonic sobbed again.

“I am so, so happy for you..”, Seressa said with genuine elation.

“Then why? Why would he do this to me.. or to himself?”, she asked, her voice lost in Seressa’s embrace.

 

“Because the moment of our birth, is not who we really are. That is a mere chance. It is the moment of our death, we see who we really are. For the great few, that is choice.. When it comes, it comes at the moment and time, that which is the culmination of our actions and our deeds.. And all the choices we have made thus far..

Gordigon sought a fine, honorable, and beautiful death by carrying out an impossible mission given to him by the Heavens to help us break through the hordes of Themalsar.

He hoped to find a fine, honorable, and beautiful girl to share what life he had was left remaining to him, be it a day or a century..

Wished them both, he did.. and was granted both.

At the same time!

He must have been the luckiest man if there ever was one!”, Seressa breathed to her pair.

Tonic sobbed some more..

..with an uncharacteristically broken heart while her pair held her as if to shield her from whatever the world might throw at her, with a steely determination that only bespoke the fact that what her pair felt, she felt as well..

 

Later..

Quite a bit later, really, the little Tonic girl sniffed loudly.

 

“If.. if you pick me up or try and coin purse me, I will hurt you, girl..”, she threatened. She knew she couldn’t, or rather, wouldn’t hurt her pair, and be damned if anyone tried.. No, she would never hurt her, not any more than she’d already done in the past two years, but she was not going to get into a coin purse, damit!

“No, luv. I shan’t. Not that I wouldn’t want to, mind you. In fact, there’s nothing I’d love more, but pairs just don’t rob each other off their dignity.”, whispered Seressa with a smile and unlocked her pink, flowery fragranced embrace, and let go of her little gnome.

 

“Sooo..”, Brom said, trying to skip over the awkward moment, “..about the letter.”

“There’s nothing that can be done.”, Cora finally spoke and felt she had once more found her own voice. “We move on. I can feel we are being hunted. They are moving fast and they are impressively light on their feet, but the wind is on our side. The orken are upon us!”

They started moving again and picked up the pace as much as Brom and Arcantonic could endure.

They made late camp that night, putting as much distance between their pursuers and themselves. They ate cold rations and snuggled under the harsh, military-grade blankets they were given. Soon, everything went quiet and fell asleep.

✱ ✱ ✱

“That was an awesome speech..”, said Arcantonic quietly into the night.

Seressa did not say anything.

“When do you even think of these speeches, girl?”, the gnome asked in a whisper.

“I never do, luv.”, replied Seressa after a while. “I say them as I feel them. Preparing such a speech precludes a certain amount of pre-intent and interest, hence, ‘falsehood’ and ‘hypocrisy’, neither of which have I ever entertained where you were concerned. I don’t want anything from you, but everything. Because that is how I define friendship.. You give your all for them, becoming whole and more than what you were..

And, you can never burn with the passion of a prewritten speech, because it’s never just the words, luv. It is the honesty, the sincerity, and the.. fire..

It is very much like the vast difference between simple irritation and.. WRATH!“, said the very tall, very dark Seressa, with a voice that burned.

Tonic blinked.. and fell silent.

 

There was a long absence of any sentient voice as Tonic thought of her pair.. and a certain boy. And perhaps for the first time in her life, she felt genuinely wanted. She, who had been a top case for ‘undesirable’ all her life, felt an indescribable, fervor elation..

And she felt brokenly happy as a wet smile appeared on her small, diminutive face.

Happy for having the former by her side, with all the encompassing meaning of the word, and happy for having had the latter, as short-lived as it had been.

She listened to the hooting of an owl nearby, the chirping of countless nightcrawlers, and quietly stared at the only part of the starry sky that she could see through the small gap in the thick canopy of the Rituel Forest.

 

Gales and Gallows..?“, whispered Arcantonic into the night.

“Thought you might like it..”, whispered Seressa back, her illustrious voice somewhat drowsy and slurred, now.

“I loved it. It was so.. beautifully said. Did you make that up too?”

“It came to me, then and there.. and I meant every word of it..”

“Gales and Gallows, huh?”

“Gales and Gallows, luv, Gales and Gallows..”

 

Arcantonic silently cursed and raged at her well damned and idiotic uncle, her family, the community at large that she’d been forced to endure, the leperdom at the bloody academy while she mentally throttled the unscrupulous little weasel of a hobbit as well, just so he wouldn’t feel left out, but not the boy she’d barely known, but felt something.. something throbbing.. and aching.. love, perhaps?, nor the very tall, very dark girl that was her pair..

..then bagged them all; her rage, her stubborn little rain cloud, her mental punching bags, her happy moments of incinerating the academy, and more. They wouldn’t be gone. A lifetime of traumatic mistreatment does not just go away. It could, however, be bagged, and that is exactly what she did. Yes, she would certainly let them out for some fresh air and to blow some steam. That kind of pressure couldn’t be ‘just bagged’, either and Tonic had no intention of fooling herself about it. But this prophecy of theirs seemed to promise a lot, by way of ‘depressurizing’ her pend up wrath. And if it helped clear their path off some unwanted obstacles in the form of orcs, goblins, and possibly an ogre or three, it was a win-win, wasn’t it?

“Alright..”

..spoke Arcantonic with a voice that said a lot, and a bit more.

“Gales and Gallows, it is..”

✱ ✱ ✱

Bu taraftan.”

Darly Dor, yanında Aager, Inshala, Gnine, Laila ve Merisoul olmak üzere, Büyük Arashkan Şehri’nin bilinmeyen yeraltı dehlizlerine gelmişler, oradan da saklı Hırsızlar Lonca’sının sadece yüksek mertebeli olanlarının bildiği, pis, küf kokulu, karanlık bir mahzenine inmişlerdi.

Darly, Lonca dışı kişilerin buraya gelmeleri için gerekli izinleri üstlerinden alabilmek için, elinde olan ve olmayan ne kadar mal varlığı ve kişisel statüsü varsa kullanmıştı. Ama sonunda buna değecekti. Anglenna yılanı arenada elinden kurtulmayı başarmıştı, ama bu sefer değil.

“Bu sefer değil, Felishia, bu sefer onu yakaladık!”, diye geçirir içinden.

Yanlarında Anglenna’nın olmamasının sebebi de buydu. Udoorin’in bir şerifin oğlu, Lady’nin bir tapınak muhafızı ve prensesin de, eh, bir prenses olması, dolayısıyla da ‘onlar için uygun olmayan bir yer’ bahanesi, gerçekte Anglenna’nın gelmesini engellemek içindi..

Darly, grubu birçok kilitli ve tuzaklı kapıdan geçirmiş ve en sonunda onları, kaynağı belirsiz loş bir ışıkla aydınlatılan oldukça büyük, küf kokulu, havasız bir odaya getirmişti.

Oda, yerden tavana, duvardan duvara raflarla diziliydi ve rafların hepsi de tıka basa eskimiş parşömenler, dokümanlar, ağızları bağlı bohçalar ve farklı boylarda, ama taşınabilir sandıklar, kutular ve tahta kasalarla doluydu.

“Dur tahmin edeyim..”, der Laila, hicveder bir sesle, “..bunlar çalınmış yemek tarifleri değiller, öyle değil mi?”

Darly sırıtır.

“Çalınmış yemek tarifleri gibi bir fantazin olduğunu bilmiyordum, İzci Onbaşı.”

Laila kaşlarını çatar ve Darly’ye pis bir bakış atar.

“Ama merakını giderecek ise, evet, burada çalınmış gizli yemek tarifleri de var..”, diye daha da sırıtır Darly.

“Buraya neden geldik? Bizi Arashkan Hırsızlar Lonca’sının şantaj odasına getirmek için sarf ettiğin çabayı göz önünde bulundurursak, bu senin için kişisel olmalı..”, der Aager sessizce.

“Şantaj..”, der Darly, “..çok çirkin bir kelime. Biz ‘ikna’ ifadesini tercih ediyoruz.”

Aager cevap vermez. Sadece Darly’ye bakar.

“Sizi buraya getirdim çünkü bu odada olan her şey gerçek. Bu oda yalan konuşmaz. Siz, Gar Thalot’u bulmak istiyordunuz, onun nerede olduğu da buralarda bir yerlerde yazılı. Ne yazık ki ilgili belgeyi bulmak için onu biraz aramamız gerekebilir.”, der Darly biraz utanarak.

Aager, Gnine’a, Laila’ya ve Merisoul’a bakar.

Laila kaşlarını çatık bir şekilde binlerce doküman, sandık ve bohçadan oluşan yüzlerce rafa bakar, sonra, ‘yapacak bir şey yok’, der gibi omuzlarını silker.

Merisoul biraz şaşkın bir ifadeyle muazzam odayı süzer. “Ölümlülerin birbirlerini kazıklamak için gösterdikleri çaba gerçekten hayret verici!”, der ve o da omuzlarını silker.

Gnine’da omuzlarını silker ama yüzünde analitik bir ifade vardır.

“Saatler, sürebilir. Ama bu sadece de iyimser bir tahmin. Günler bile alabilir.”, diye makul bir tahminde bulunur. Sonra Darly’ye döner. “Bütün bunların listesini tutan, bunların bakımını yapan biri yok mu?”, diye sorar ona.

Madem herkes omuzlarını silkiyor, ben de eksik kalmayayım der gibi, Darly de omuzlarını silker.

“Buranın eski bakıcısı, Arashkan Üniversitesinden atılmış eski bir profesördü. Neden atıldığı meselesine girmeyeceğim. Kendisi bir kaç yıl önce öldü — tamamen doğal sebeplerden dolayı.. Yani, aşırı ucuz alkol tüketimini ne kadar doğal kabul edebilirsek, o kadar doğaldı. Ondan sonra ise burası için gerekli vasıflara.. ve güvenilirliğe sahip birisini bulamadık açıkçası. Takdir edersiniz ki, çalınmış gizli yemek tariflerinin yanı sıra, burada Arashkan’ı, ve başka bazı şehirleri daha yerle bir edecek kadar çok bilgi ve belge var.”, diye sırıtır..

✱ ✱ ✱

Aradan saatler geçmiştir ve Darly kendi istediği ‘belgeyi’ çoktan bulmuş ve ceplemiştir zira onu oraya yıllar önce kendisi koymuştur.

Ama sözünde durarak ve yaptığı şey fark edilmesin diye, diğerlerine Gar Thalot’un yeri hakkında gerekli bilgiyi bulmalarına yardım eder.

Aager, Gnine, Darly ve Laila, Gar Thalot hakkında birçok bilgi kırıntısına rastlar. Ne var ki bilgiler ya eskidir, ya da fazla muallaktır. Inshala ise bütün çabalarına rağmen yazıları anlaşılmaz bulmuş, en sonunda da küçük bir topak halinde bir köşede sızıp kalmıştı. Bunun gören Aager hiç sektirmeden omzundaki pelerini çıkarır ve kızın üstüne serer. Gnine’dan onunkini de rica eder ve topak ettiği ikinci pelerini ise kızın başının altına yastık yapar.

Darly ise bu olanları çaktırmadan, hayret ve hayranlıkla izlemiş, içinden ‘Bu küçük kız ve bu adi herif.. Hala inanılır gibi değil!”, diye geçirmişti.

 

Merisoul, içi krema dolu bir fıçının içine düşmüş kedi gibi, çılgınca bir heyecanla eline geçirdiği bütün belgeleri okur, değerlendirir ve hatta bazılarını, zihnindeki gizli bölmelere;

 

Arşiv No. ARZME-1012237 – 2nd_lord_correspondence.zip
Arşiv No. ARZME-1012238 – cutter_contract_for_ff.docx
Arşiv No. ARZME-1012239 – angrlln_cursed_gift.jpg
Arşiv No. ARZME-1012241 – secret_recipies.txt
Arşiv No. ARZME-1012242 – stoln_artifact.zip
Arşiv No. ARZME-1012243 – new_orkn_sightings.avi

 

..şeklinde kodlayarak yerleştirir.

 

Aradan yine saatler geçer ve Inshala esneyerek uyanır. Üstüne serilmiş battaniyeyi kaldırdığında, karnının olduğu yere yumulmuş bir fare ailesinin, onun sıcaklığı ile uyumakta olduğunu görür.

Inshala gülümser ve onları uyandırmadan sessizce ayağa kalkar. Sonra bir yavru kedi gibi, kayıtsızca tekrar gerinir ve Aager’e hafif mayhoş, kayık ve utanmış bir bakış atar.

“Dalmışım.. Arena tahmin ettiğimden fazla yormuş beni.. Snare çok şeker bi dal, ama çok büyük. Çağırılması biraz yoruyor..”, diye bir fısıltı duyar Aager zihninde.

“Sevgili Inshala, arenada hepimiz iyi iş çıkardık ve yorulduk. Ama aramızda muhteşem olan bi sen vardın..”, diye içten cevabını geri yollar Aager.

Inshala’nın yüzü pembenin harika bir tonuna bürünür..

“..uykuyu ve çok daha fazlasını hak ettin. Gelmene gerçekten gerek yoktu ama. Handaki yerinde daha rahat ederdin.”

“Taş üstünde uyumaya alışkınım ki! Ayrıca kız kardeşinin benden pek de hoşlandığını sanmıyorum. Sanırım kendisine sormadan saçlarını örmemden alındı biraz..”

“Lilly.. Lilly’nin biraz zamana ihtiyacı var. Onun için bazı şeyler yerli yerine oturuncaya kadar, sanırım hepimizin göreceği tek şey onun çatık kaşları olacak.”

“Ama öyle yapınca bütün güzelliği mahvoluyor!”, diye hayret içerisinde ünler Inshala. “Ayrıca çok pasaklı.. Bremorel abla bile bu kadar pasaklı değildi. Ve elbiselerinin hepsini yanlış giyiyor!.. Kim elbiselerinin hepsini yanlış giyebilir ki? Temiz ve düzgün giyebilsin diye, dün akşam hepsini alıp yıkayıp tamir etmek istedim, bana öyle fena bi bakış attı ki, odadan kaçmak zorunda kaldım..”

Aager istemsizce, ve hafif acı bir şekilde ‘fırk’lar.

Drashan, mutlu, ‘doğru giyinen’ insanların doğduğu, ve öldüğü bir şehir değildir. Ve Aager, yeni bulduğu kız kardeşinin geçmişinin de kendisininkinden daha mutlu olabilmiş olduğunu düşünemez. Drashan, erkek çocukları öldüren, kız çocuklarını ise.. ‘değerlendiren’ bir şehirdir..

 

Odanın diğer yanından Gnine sırıtarak sessiz bir zafer hoplayışı yapar.

Tam o an da Laila’dan da benzer bir ses gelir ama onunkisi zafer değil, mutlak bir şoku ifade eden ‘Ohaa!’dır.

“Sanırım buldum.”, der Gnine.

“Sa.. sanırım ben de bi şey buldum..”, der Laila, zorlukla.

Aager, Gnine’ın ona uzattığı belgeyi inceler.

Neden sonra, “Evet.. Tarihler ve yerler tutarlı gibi. Sanırım onu bulduk. İyi iş çıkardın Efendi Büyücü.”, der Aager.

Suratında garip bir ifade olan Laila, sanki küçük dilini yutmuş ve dikkat çekmek ister gibi elindeki oldukça eski gibi görünen belgeyi Aager’e doğru şiddetle sallamaktadır.

Aager, Laila’ya bakar ve bir kaşı kalkar. Uzanıp Laila’nın salladığı parşömeni alır ve okumaya başlar.

Aager elindeki kağıdı okudukça, diğer kaşı da yükselir.

Neden sonra, “Huh!”, diye bir ses çıkar Aager’den.

✱ ✱ ✱

 


 

Sevgili Kralım Drine,

Korkarım bu mektubu benim geri dönmemden önce aldıysanız, sarıldık, iyi bir mücadele verdik ve toprağımızı da, atalarımızı da hak ettik, demek oluyor.

Gök Varlıkların bize verdikleri kutsal bir görev için yola çıkmıştık. Lanetli Themalsar’ın güçlerini yararak geçtik ve iblislerin ruhu bile duymadı. Askerlerinizle övünmelisiniz zira elflerin prensi Grandarelen bugün hala ayakta ise, bunu tamamen sizin askerlerinize borçlu. Ne var ki Ogre’s Foot bölgesine yetiştiğimizde büyük bir baskına uğradık ve bu mektubu aceleyle yazmak zorunda kaldım.

Sevgili Kralım ve Babam, biliyorum ki benim için hep iyi şeyler istediniz. Bunu şu anda çok daha iyi görebiliyorum. Bana her zaman rahmetli annemle sizinkisi gibi bir aile kurmamı telkin etmiştiniz ama bu güne kadar sizin annemde bulduğunuz vasıfları taşıyan birisini bulamadım.

Şunu bilesiniz ki arayışım bugün, bu savaş alanında sonra erdi.

Siz bunu okuduğunuzda, ben çoktan ölmüş olacağım. Ama beni ölümümle hatırlamayın. Beni, hayatını vermeye değecek bir kızı bulmuş birisinin sevinciyle hatırlayın ve teselli olun, çünkü ben bu teselliyi kendimde buldum.

Sizi seven oğlunuz,

Prens Gordigon Tinkerdome
4. Gnowitzer İstihkam Alayı Komutanı
Silent Hills Tahtının Varisi

29.11.6853 B.Y.S.

 

 

Prens Gordigon Tinkerdome’un veda mektubu
(Dokümanın aslı)


I

Tik tak
Hırsız zaman
Kat kat
Örtünün altından Çaldı gitti çocukluğumu.
Bir melek
Masumiyet
Örnek Büyüyüverdi anlamadan
Emekleyerek, yürüyerek, koşarak

 

II

Tik tak
Hırsız zaman
Kat kat
Yorganın altından
Çekip aldı gençliğimi
Bir aşk Heyecan
Deli kan
Bıyıkları terlerken
Hevesle, hovarda, coşkuyla

 

III

Tik tak
Hırsız zaman
Kat kat
Anıların arasından
Silip geçti olgunluğumu.
Bir hırs
Çaba
Koşturmaca
Hayatta kalmaya çalışırken
Ev, eş, evlat, baba, anne, can

 

IV

Tik tak
Hırsız zaman
Kat kat
Toprağın altından
Ne çalacak geride kalandan?
Bir ömür
Ölüm
Son nefes
Secdeden kaçacağın son an
Secdesiz namazın kılındığı
Zaman…

 

—Nezih Dolmacı

 

book 02 books dungeons and dragons modül role play tarihçe the plot thickens Whispers; A Cabal

Yıl 1

Yıl 1

Timeline:

DÖNGÜ No.: Bilinmiyor
DÖNGÜ Sırası: Bir Önceki
Yıl: 18,998

Dünya dengeleri bozulmuştur.

İnsanlar, elfler, dwarflar ve
akla gelen ve gelmeyen diğer ırklar,
birbirleri ve kendi aralarındaki savaşlar sonucu
tüm kaynakları tüketmiş ve
toplu yok oluş noktasına gelinmiştir.

Bilinen dünya artık son nefesini verirken
ırklararası bu nefretin ardında yatan
iblisler de harekete geçmişlerdir..

Ard arda şehirler, sonra da ülkeler,
iblis ordularının önünde yok olup gider.

İblisler, arkalarında cesetlerden dağlar
bırakarak ilerlerken, yerin karanlık derinliklerinde,
hiçbir insanoğlunun görmediği, pek azının
adını duyduğu bir ırk, endişeyle
bu nihai sonu izler..

Bunlar, elf soyunun ilk atalarıdır;

Eldarlar.

 

Bu hikaye, Büyük Yıkım Öncesi’ni (B.Y.Ö.) anlatır..

 

 

Sence onları yalnız başlarına mı bırakmalıyız?”

“Bunu hak ediyorlar. Onları binlerce yıl, yerden ve gökten açık mesajlar ve alametlerle uyardık. Buna rağmen pek azı onları gördü. Görenlere ise kimse inanmadı..”

 

Gökyüzünün masmavi derinlikleri, aşağıdaki kanlı savaştan yükselen boğucu, kara dumanlarla kirlenmiştir. İki şekil, dumanlardan sakınarak oldukları yerde durmuş, yeryüzünde gerçekleşen kıyımı seyretmektedir. Uhrevi güzellikteki yaratıklardan biri, beyaz kanatlarını germiş, yüzünde hüzün ve kayıp ifadesiyle aşağıda gerçekleşen toplu cinayeti seyrederken, diğeri ise aynı manzaraya, kaşları çatık bir şekilde bakmaktadır.

“Seni anlamıyorum. Bu çağda bize asla inanmadılar. Bizden yardım istemediler. Bizi çağırmadılar. Bizi anmadılar bile. Birbirlerine inanmadıkları gibi, kendilerine bile inanmadılar ve binlerce yıl birbirlerini önden ve arkadan vurdular. Ve sen hala onlar için üzülebiliyorsun..”, der kaşları çatık olan şekil.

“Sen üzülmüyor musun?”, diye sorar yumuşak sesiyle diğeri.

Kaşları çatık olan omuzlarını silker.

“Ahmaklara ne kadar üzülebilirsem, o kadar üzülüyorum. Gerçekte ise kendi kendilerini düşürdükleri bu duruma sadece acıyorum.”, diye cevap verir.

 

Bir süre daha yeryüzünü seyrederler.

 

“Hadi. Eldar’ların yanına gitme vaktimiz geldi. Biraz daha beklersek Krolum’da Xora, iblisleriyle bizim önümüze geçecekler.”, der çatık kaşlı olan.

Diğeri ise biraz daha aşağı bakar.

Neden sonra, “Sen git. Eldar’lara zamanın geldiğini söyle. Ben aşağı ineceğim ve ölümlülere yardım edeceğim..”, der kısık bir sesle.

“Ad Ara!”, diye ünler diğeri. “Bu anlamsız. Onlar kaybolmuş bir ırk ve bu savaş da kayıp bir savaş.”

“Onlar kayıp çünkü buna biz göz yumduk.”, der Ad Ara adındaki kanatlı varlık.

“Ne yaparsan yap, onları kurtarman mümkün değil. Bunu biliyor olmalısın..”, diye kaşlarını daha da çatarak, sert bir şekilde konuşur diğeri.

Ad Ara omuzlarını silker.

“Onları kurtaramaya bilirim. Ama iblisler bu dünyayı bedavaya alamayacaklarını öğrenmeliler. Dahası, ölümlülerin bizim için kıymetini bilmeliler.”, der ve aklına bir şey gelmiş gibi bir anlığına duraksar. Sonra, uhrevi güzellikteki yüzünde küçük bir umut belirtisi oluşur ve devam eder, “Kim bilir, bakarsın bazıları kurtulur ve yaptıkları hataların nelere mal olduğu bilinciyle eski alışkanlıklarını terk eder ve Yıkım Sonrası daha güzel bir dünya için çabalarlar.”

“Buna gerçekten inanıyor olamazsın.. Hiçbir ‘DÖNGÜ’de böyle bir şey görülmedi.”, der sert bir şekilde diğeri.

“Belki onlara daha iyi fırsatlar hazırlamış olsaydık, görülmüş olurdu.”, der Ad Ara sakince.

“Neyi ispatlamaya çalışıyorsun? Ölümlülerin içsel olarak iyi olabileceklerini mi? Kendini bunu ikna etmiş olman, bunu doğru kılmıyor.”, der diğeri, daha da sert bir şekilde.

“Priceptine, lütfen.. İnsanlara, elflere, dwarflara ve diğer ölümlülere olan inancını yitirmiş olabilirsin. Bunu anlayabilirim. Ama onların asla düzelemeyeceklerini ima etmen doğru değil. Zira bu gerçekten doğru ise, ‘DÖNGÜ‘lerin hiçbir anlamı olmazdı. Aslına bakılırsa, bizim varlığımızın bile bir anlamı kalmazdı. Bu dünya ölümlülerin. Güzellikleri görüp güzel ülkeler kurmak onların elinde. Tıpkı iblislerle anlaşmalar yapıp onları bu dünyaya çağırmanın onların elinde olması gibi. En nihayetinde bu bir ‘tercih’ meselesi ve onların elinden bunu alırsak, iblislerin yaptıklarından pek de farkımız kalmamış olur.”, der Ad Ara.

Priceptine ise güzel yüzündeki kaşlarını çatmaya devam eder.

“Hadi sen git.”, der Ad Ara ona gülümseyerek. “Git ve Eldar’ları uyar ve onlara gerekli hazırlıkları başlamalarını söyle. Ben aşağı ineceğim. Bu şekilde ölümlülere tercihlerini hatırlatmış olacağım..”

Priceptine bir şey demez. Hafifçe başını sallar, sonra döndüğü gibi kanatlarını gerer ve bir çırpıda gözden kaybolur.

Ad Ara bir süre onun ardından gidişini seyreder.

Sonra gülümsemesi kaybolur.

Başını aşağı döndürür ve Priceptine’den sakladığı gözyaşlarının serbestçe dökülmesine izin verir.

Ad Ara yavaşça bir elini gökyüzüne doğru açar ve ‘gelin’ der gibi semaları kendisine çağırır. Sonra diğer elini açar ve avucunda uzun, pırıl pırıl parlayan, muhteşem bir glavye belirir..

..sonra gerisin geriye salınır ve peşinden onu takip eden yüzlerce melekle birlikte kendisini yerçekimine bırakır.

 

Priceptine’le yeryüzünde gerçekleşen kanlı savaşı seyrederlerken, bir ufuktan diğerine uzanan iblis sürülerinin ortasında fark ettiği, ancak ona söylemediği şeye doğru muazzam bir hızla süzülür.

Neredeyse yetmiş adım boyundaki, dev, yardalık adımlarla ordusunu kamçılayan Krolum’da Xora, Ad Ara’nın dalışını fark ettiğinde çoktan ölmüştür.

✱ ✱ ✱

Her şey hazır mı?”, diye sorar, bir ölümlüye imkansız gelebilecek, binlerce yıllık yaşına rağmen inatla dimdik duran Eldar.

Önünde saygı ile bekleyen genç Eldar eğilir ve “Evet efendim. İsteğiniz ve talimatlarınız doğrultusunda bütün hazırlıklar yapıldı ve tamamlandı.”

Yaşlı Eldar önündeki genci başıyla onaylar.

“Diğer Eldarlardan haberler nedir?”, diye sorar.

“Efendim..”, der genç Eldar. “..iki Beyaz, bir Kırmızı ve bir Gümüş’ten hala haber yok. İblislerin gizlice bir Bakırın inine sızıp, oradaki Eldarları öldürdüklerinin teyidini aldık. O Kadim Bakır Ejderi uyandıramayacağız. Korkarım haber alamadıklarımızın da akıbetlerinin aynı olduğunu düşünüyoruz. Dahası, teyit ettirmek için gönderdiğimiz koruyuculardan da herhangi bir haber alamadık.”

Yaşlı Eldar üzgün bir şekilde başını sallar.

Eldar’ların ve Kadim Ejderhaların yerleri bugüne kadar hep saklı kalmış ve bu bilgi asla ölümlü ırklarla paylaşılmamıştı. Buna rağmen iblisler yine de bazılarının yerlerini tespit etmiş ve stratejik bir zamanlamayla bunları vurmayı başarmışlardı.

“Sen hazır mısın peki?”, diye genç Eldar’a sorar.

Genç Eldar başını öne eğer.

“Efendim.. Baba.. Hazır olmamayı tercih ederdim.”, der sessizce.

“Bütün Eldarlar bunun böyle olmasını tercih ederdi. Ne var ki benim zamanım geldi ve bu DÖNGÜ benim son DÖNGÜ‘m olacak. Kadim Altın, yerime senin geçmeni istedi.. Bu bir onurdur. Sevinmelisin.”, der yaşlı Eldar oğluna gülümseyerek.

“Onur, kaybımızı telafi etmeyecek baba, zira bu dünya yarın, gün doğumu itibariyle yanacak, yıkılacak, kavrulacak ve yırtılıp parçalanacak. Bu yıkım yüzlerce yıl devam edecek ve ölümlülerin neredeyse tamamı yok olacak. Ölümlü ırklardan bazıları ise bu dünyada bir daha asla görülmeyecekler. Ortada sevinilecek bir şey varsa, bunu ben göremiyorum..”, der genç Eldar esefle.

“Doğru konuştun oğlum. Ama onlar seçimlerini yaptılar. Yaptıkları seçimlerin nelere mal olduğunu gördüler ve yine de buna göz yumdular. Bizim görevimiz, onları kurtarmak değil, zira iblisleri toplu bir şekilde bu dünyaya davet ettiklerinde, kendi kendilerini kurtarma ihtimallerini de yok etmiş oldular. İblisler şer varlıklardır. Onlar kimse için maşa olmazlar ve her zaman yıkım getirirler.. Bu üç temel kuralı bütün ölümlüler bilirler. Buna rağmen yine de serbestçe ve kontrolsüzce çağırdılar onları bu dünyaya. Bizim görevimiz, bunun olması halinde bu dünyayı, sap, dal, beden ve kök dahil olmak üzere tüm iblislerden arındırmak ve yeni bir DÖNGÜ için ortam hazırlamak..”, diye, oğluna daha önce defalarca anlattığı şeyi tekrarlar.

 

Bulundukları büyük, mağaramsı yerin kapısı birden açılır ve içeri, yaşlı Eldar’ın oğlundan bile daha genç bir Eldar girer. Nefes nefese kalmış bir şekilde yaşlı Eldar’ın önünde eğilir ve titreyen bir sesle konuşur.

“Efendim. İblis.. iblisler dış hatlarımızı delmişler!”

Yaşlı Eldar öylece gence bakar.

Neden sonra dili çözülür, “Nasıl? Koruma büyülerimize ne oldu?”

“Bilmiyoruz efendim. Bildiğimiz tek şey, ceset karşılığında büyülerimizi aştıkları. Her büyü için binlerce ölü verdiler, buna rağmen çıldırmışcasına, yine de geliyorlar.”

“Baba.. git.. hemen.. şimdi.. Kadim Altını uyandır. Buraya yetişirlerse iş işten geçmiş olur. Ben kardeşlerimle onları yavaşlatacağım.”, diye bağırır genç Eldar ve zırhının bağlarını çekip yerine iyice yerleşmesini sağlar. Sonra belinden altın renkli kılıcını çeker ve haberciyle beraber kapıya doğru koşmaya başlar.

Yaşlı Eldar oğlunun ‘durduracağım’ değil, ‘yavaşlatacağım’ ifadesindeki tercihin ne anlama geldiğini anlar. Başını eğer ve “Bu DÖNGÜ‘den sonra Kadim’leri uyandıracak Eldar kalmayacak mı?”, diye daha önce aklına hiç gelmemiş olan bu ölümcül gerçeğe ayılır.

 

İblis sürüsünün efendisi Krolum’da Xora ölmüştür, ama kararlar çoktan alınmış, emirler de çoktan verilmiştir..

Bu DÖNGÜ muhtemelen SON DÖNGÜ olacaktır.

Aradan yüzlerce yıl geçecek, dünya harlanacak, topraklar kavrulacak, denizler buharlaşıp kaybolacak, dağlar düzlenecek, düzlükler kırışıp yükselecek, ormanlar yok olacak ve her şey küle dönüşecek ve o küllerin arasından yeni hayatlar çıkacaktır..

Bu yeni hayatlar bir sonraki Yıl 1’de tekrar yeryüzünde yürüyüp çoğalacaklardır.

Ve iblisler, yeni bir efendi önderliğinde, kendilerini bu dünyaya çağıracak yeni, gönüllü ahmaklar bulacak ve nihayet bu dünya da ellerine geçmiş olacaktır..

Bunu engellemek, durdurmak ve gidişatın akışını değiştirmek, Eldarların, Kadim Ejderlerin, meleklerin ya da iblislerin elinde değil, her zaman olduğu gibi ölümlü ırkların elinde olacaktır; denklemin sonucunu belirleyecek şeyde, Melek Ad Ara’nın dediği ve inandığı gibi, onların yaptıkları ve yapacakları ‘tercihler’ olacaktır.


 

book 02 books dungeons and dragons duygusal groups karakter analizi komedi modül role play the plot thickens tundra walkers Whispers; A Cabal

And Just Beyond That (18+)

And Just Beyond That (18+)

Timeline:

The prophecy has been heralded.

The choice has been made.

The die has been cast and fates, sealed.

The ‘Chosen Four’ have been sent, through place and time by the proxies of the Celestials to right the wrongs of the unholy Outsiders.

In a wild cacophony of tumbling and painful sliding through the jagged and jarring madness of time, the Tundra Walkers find themselves disoriented, in a place and time quite out of their own..

..by a gross number of centuries.

 

This story starts 16 years ago, in some tattered tent full of wispy old hags, at a place far, far north of the Great Northern Tundras, in a small village called Star Watchers and ends in the misty haze of the forgotten past, some 820 years further in the line of history.

This story is the (relative) continuation of
Kocakarı Hikayesi (18+)..

 

 

What the bloody hell is this?”, the sour voice of the little, pale gnome grudged as she lay flat on her back. “No one said anything about this much hazard! Hells bells, has the term ‘precaution’ or even ‘risk assessment’ ever occur to those stupid old farts? No wonder people seldom return from the past!”

“Old farts?”, snorted a boxy, feminine voice in the dark, from somewhere behind her, also lying on her back.

“Yea, picked it up at the academy. Some of the ghouls used to use that kinda slang. You wouldn’t know..”, she said with a groan.

“I know, what an ‘old fart’ is”, sniffed the voice in the dark, “what surprises me is the fact that you’d be into such vulgar slang. And the proper word is ‘nerd’, not ‘ghoul’..”

“Nerd, ghoul, same difference. Boys who have zero social lives who live underground, play weird games with imaginary characters and cooked up monsters and carry rule books with more reverence than they would carry their holy writs..”, bit back the pale gnome.

“Yea?”

“Yea..”

“Sounds fun. What was your character?”

Arcantonic Palecog scowled.

“If you must know, I had a very tall, very pretty barbarian girl with thick, white braids and jugs, that smashed everything in her path with a mindless rage..”, she said and hastily added, “..no offense intended!”, giving a sidelong gaze at Cora’s direction.

The squeaky snort of a hobbit came from off, the other side.

“Some taken..”, replied the tall barbarian girl with thick, white braids.

There was a bothersome pause.

“Umm.. Which part?”, asked Arcantonic, tentatively.

“Will let you know when I want something —in mindless rage!”

“Well, shit!”, grumbled the gnome.

“You truly surprise me at times, girl..”, snickered Seressa Wraiven as her dark face appeared over the gnome. “Are you hurt? Other than your head, you seem all in one piece.. Could carry you if you like..”

“You wish..”, said Arcantonic sourly.

“Very much.”

✱ ✱ ✱

Someone’s coming”, Cora Sleet whispered harshly as she sprang up and helped the little hobbit to his feet.

Brom Bumblebrim dusted off his pants and coat and mumbled a silent thanks while the very tall, very dark figure of Seressa pulled up her pair.

Arcantonic did not thank.

She just scowled..

..some more!

 

The slow, irking hiss of a blade was heard as  Cora drew her long, great blade off her back and spread her legs, ready to fight whatever it was that was coming.

Out in the darkness, the marching of many boots in perfect order drew closer and a platoon of tall figures appeared.

Without a pause, the platoon split in two and surrounded the Walkers and than held their ground. They gave no sign of aggression, only that of determination.

They all wore similar, very elaborate, and very beautiful plate armors, high winged helmets and carried a quiver of arrows, a short bow, a half size kite shield, and a long, slender, almost fragile-looking sword..

 

High Elves, thought Cora for a moment.

High Elves?, she baffled in the next.

‘Great Heavens, where are we?’

 

“Greetings, Messengers of the Celestials..”, said the leading elf with a curt, formal nod. “If you would be so kind, I pray, follow me and we shall take you to our lord. It is he, with whom you shall speak.”

Cora nodded back, more out of reverence than a formality, for these were High Elves, the highest and noblest of elves.

Without waiting for a reply, the leader of the high elf platoon turned did a quick hand motion, and walked off, back into the darkness..

✱ ✱ ✱

The sight was ghastly. That was the only word Cora could think of.

Ghastly!

They had traveled with the high elf platoon for the better part of sixteen hours, trooping, running, hiding, sneaking, and.. fighting..

..and there was less than half of the platoon left.

Cora thought she knew how to fight. But what she knew was nothing like what she saw with these elves in their shiny, beautiful armor. One particular young elf had caught her eyes. He had had an angular face, a straight, noble sort of nose, a dedicated, rich mouth, prominent high brows, and long, braided, pale gold hair.

Cora was never the type of girl to lust over boys, even before the destruction of her village. But the look he had given her with his beautiful, soft, pale green eyes had been solemn, honest, and.. flattering.

 

The young man had died in the next encounter with what she thought were mountain trolls. The brutish monsters had rushed right into the platoon and one of them had crushed the elf with his eight-foot club that had been thicker than Cora’s waist..

Cora had never seen a mountain troll before.

Cora would never see the young, beautiful elf again after that..

 

Tired and bloodied, they were met by more elven platoons and soon ushered to the top of a hill where stood a tall, deep maroon-colored tent surrounded by more high elf guards in even greater looking armors, carrying long, curved, two-handed elven scimitars in silver embroidered purple mantles. Up at that hill, Cora and her friends saw the extent of their prophecy.. and the extent of the devastation taking place down below..

Row upon row of elven warriors in tens of thousands stood before and around the hill.

There, far across a very bloody field was another army of row upon row of orcs, goblins, ogres, giants, trolls, and what Cora surmised to be shambling ghouls, broken skeletons, moaning zombies, and barking demons, and their numbers seemed to stretch as far as she could see.

And between the two armies was a field of death, all burned, scorched, even, and pitch-black smoke rose from broken and mutilated bodies scattered everywhere.

The sight she looked at was nothing less than ghastly..

..and the more she looked, the more her face paled;

The hill they were standing on, was very much surrounded!

✱ ✱ ✱

On the hilltop, Cora and her companions beheld the bloody battlefield below as thousands of arrows formed an arching bridge over them and fell into the ranks of the enemy horde while elfish wizards and sorcerers launched their deadly spells, raining fire, fist-sized hails, and swirling multi-colored arcane missiles. Batches of temple guardians walked among the wounded, doing their best to keep them alive as groves of druids of many races sent bolts of lightning and hurricanes into the demon ranks.

Something very large groaned and with an earth-shaking thud, a hut-sized rock landed in the middle of a platoon and instantly killed and buried the elves caught under it.

More boulders landed haphazardly into the elfish ranks. The crushed didn’t even have the time to scream.

Orders ran up and down the elf ranks and the first half of a dozen line of elves drew their swords, pulled up their shields, and started out as the following ranks crouched close behind them, bearing long halberds and glaives.

The demon horde charged..

“This way, if you would please.”, said the platoon leader and led Cora and her friends into the tent at the top of the hill.

✱ ✱ ✱

The tall elf guard in purple mantle opened the tent’s flaps for the company, then, without a word, turned and left for his post.

Although the inside of the tent was dimly lit, it appeared to be surprisingly comfortable and richly decorated. The ground was covered with a thick, red carpet that had elegant designs inlaid in it, barely a shade or two darker, or lighter than the base red. Many embroidered tapestries hung on the inside of the tent. There were two comfortable-looking divans, many stools, and a large, portable table placed at the far end, covered with parchments, maps, markers, quills, and writing feathers.

A young, beautiful young elf girl slept peacefully on one of the divans. She had a striking figure, full and healthy. Her face had soft features; smooth skin, rich, vibrant, inviting lips, long eyelashes, and brush-free, slightly wavy, honey-colored hair and she was sleeping in her tight, elf woven lorica.

Cora heard a stifling sound from the other end of the tent, and for the first time, she saw the elf lord, sitting behind the portable table.

Cora did a double-take and silently ‘woa’ed for this was the most beautiful face in a living being that she had ever seen. She just stared at the elf lord..

 

“So, the Celestials have sent another batch of messengers.”, said the elf lord, in a barely hidden contempt. He had a beckoning voice, rather masculine and resonant but somehow musical in nature. If Cora heard this voice in any other male, she would likely have snorted. With this elf, however, it felt ‘just right’.

“A tundra elf barbarian, a hobbit from Bowling Hills by the looks of it, a half-demon and a deep gnome..”, he said.

“It seems the greats above shall not even bother to hide their pun!”

Cora and Brom bowed before the elf lord.

“We have been sent to right a wrong by the Seers of the Star Watchers, my lord.”, Cora said, in her soft, somewhat throaty voice.

And right then, Seressa and Arcantonic both produced something made from fine leather and folded from their belts, flipped them open, and showed the elf lord, a strange, arrogantly carved badge.

The elf lord’s eyebrows shot up.

“And what business interests does the Academy of Melshieve have here, in this blasted, forsaken battlefield?”, he said in a voice that sounded more tired than of any particular interest.

“Academy business.”, Seressa replied curtly, which was very much unlike her.

“We two are here to observe and preserve.“, added Arcantonic, in a similar curt tone.

“Of course you are..”, replied the elven lord bitterly. “Couldn’t have sent a few of your airships..”

“We are here only to observe and preserve.”, Seressa repeated her pair, speaking with a kindlier voice this time.

“I see.. You are free to observe. There will be no preserving done here today, or anytime soon, I am afraid. The situation stands thus; we are surrounded and outnumbered at a critical level. We can barely open small gaps in the enemy lines at the cost of too many lives that I’d care to count. A few months ago, we sent word to Koruxan, Vodgar, Palantine, and Durkahan pleading for their support. So far, we only have a quarter half of Arashkan forces here, dwarven armored platoons from Scowling and Elder Hills, wood elf support from Dim Woods, druids from Ritual Forest, and gnome sappers from Tinker Hills and Silent Hills.”, said the elven lord quietly.

He paused for a bit as if to gather his thoughts, took a deep breath, and continued.

“We had a great start. Our.. our own rangers kept on harassing the enemy lines from the sides and managed to get to their rear as well. We held the enemy at bay for three years and made them pay a good price for every step they took in any direction. But that was up until some two months ago. Our gnome sappers discovered something we never expected. Turns out, while we were entertaining ourselves up here, they were diligently digging miles and miles of tunnels right under and around us..

We destroyed all the tunnels we found, but not soon enough. And now, they are all around us and their numbers have been growing steadily every day.

For weeks we send messengers to the other cities and yet, no one has responded. I am afraid, we will not last the month. Enemy warlocks have warded the area, making it impossible for us to open portals for new troops to teleport in or take our wounded out, not to mention near to non of our summoning spells work, hence we can get the support of neither the elementals nor the fey.

I will be honest with you. You are not the first Celestial messengers that have arrived here. There were six other groups, though never this many at once. You are the seventh group and they all said it was their destiny to right a wrong. I hope your prophecy was better than theirs.”, he said in the same tired voice and Cora finally recognized the nuance.

The elven lord wasn’t just tired. His was the voice of a man who had lost all hope. It was a defeated man’s voice.

Cora felt a lump at the pit of her stomach.

And she felt a vast sympathy for this beautiful elf.

“If it is possible to reach these people, we shall..”, she said in fierce determination.

The elf lord looked up at Cora and for the briefest of moments, a smile appeared in his handsome face.

“I had heard our long-lost brothers and sisters up in The Great Northern Tundra’s never gave their word for simple tasks. They gave them only for the worthy ones.. and always kept them. Had I, but a thousand like you..”

Cora tried very hard not to, but failed.. and blushed.

 

Just then, the tent flaps opened and an elf runner dashed inside and in a rushed, terror-stricken voice he said, “My Riverin Grandaleren. Themalsar approaches from the south..”

“What?”, said the elf lord in a shocked voice. “How?”

“By ships. He landed troops to the south by ships!..”, said the runner, his face even more drawn now.

“My Lord, they come!”, he whispered.

 

Riverin Grandaleren’s shoulders slumped. He turned to the four standing before him.

Cora’s mind reeled..

‘Riverin?’

That was a very old elven name for ‘prince’. It had never really been used by her people, only ‘Rive’ which meant something along the lines of ‘king’ or, more like, ‘chieftain’..

‘Good Heavens..’, she thought. This was no mere elf lord. This was ‘her times’ Ri Grandaleren Feymist of the legendary Bari Na-ammen himself..

..and since he was warring this Themalsar, it had to mean, they had been sent back some 820 years, to the First Battle of Themalsar, as the humans called it..

It was better known among elves as;

“Maeth -o Nev Evan escence”

BATTLE OF NEAR EXTINCTION..

 

Some innate instinct also prompted Cora that they were at the very northeast edge of the Ritual Forest and that meant; just to their north was the Trapped Mountains.

Her mountains..

And just beyond that, her Ironfrost..

It was still there, ‘now’..

Her mother hadn’t been born yet, but her father had. He would be younger than she was now.. but alive..

None of her friends would be around for at least seven hundred years yet, but her home, her Ironfrost would be there.. Now..

For the first time since the death of her beloved father, her beautiful mother, her friends, and her people, the true impact of her loss hit her.

Cora Sleet’s eyes teared and silently, she mourned for Ironfrost and everything that it meant and encompassed for her.

It was so damned close. It was ‘this’ close.. Within her grasp to go, and to see.. And perhaps even to..

..reclaim.

 

If she could just go there, and perhaps warn them of their coming annihilation, even at the cost of being branded as a mad woman..

A hard two weeks trek right now would get her there —much less if she left alone! Yes, these strange ‘soft’ people had fought alongside her, but she owed them nothing..

Certainly not her Ironfrost..

 

And that is when it hit Cora; she was not with them because of some untold, unnamed, or unpaid debt. She was with them because this was her future. This was her now and there really was no going back. These strange, soft, very much unbarbaric people were her new friends..

Her new family.

Her new.. Ironfrost!

And as if on cue, a small, warm, delicate hand reached up to her and held hers.

She looked down to see Brom Bumblebrim looking up to her, his eyes also glistening. He smiled at her and kindly patted her hand, squeezed it once, and let it go..

Yep..

This was her new Ironfrost, alright..

 

Brom, her talkative little brother who never shut up. Tonic, her grumpy little baby sister who hadn’t yet gotten passed her ‘NO’ phase, and Seressa, her other sister.. the odd one in the family. Every family had one of those, right? She had been the odd one in her family, hadn’t she? Many people had said so.. Yes, she certainly hadn’t been odd at Seressa’s level, nor had she ever worn laced, pink, almost see-through.. things! But there really was no scale for odity, was there? The moment you stepped out of the boundaries of common, you were odd.

And now she was given the new position as the eldest sister. Seressa had merely swooped down and happily claimed her abandoned seat!

Here, some eight hundred years in the murky mists of a forgotten time, in one of the bloodiest battlefields in known history, up against impossible odds, Cora Sleet had found her new family, and in doing so, she found herself.

GO.. NOW.. Our time is up. If Themalsar gets here, we will lose any chance to break any openings for you.”, said the prince harshly. He turned to the runner. “Get Selvius Brightleaf, my general, and Aramlerien, my master wizard here immediately. Then go and ask Master Cathber Gwet’chen Bolgrig, the head of the druid groves and General Drills, the gnome sappers’ general, if they would be so kind as to join us. Send for Decona Dwarwic, the dwarven dreadnaught leader as well. We will need her ‘meatgrinders’ sooner than planned.”

The prince paused for a notable breath.

“Please inform Archangel Priceptine of the situation and ask him if he would grace us with his presence and wisdom..”, he added somewhat grudgingly.

“At once, my Riverin..”, the runner bowed and dashed back out of the tent.

“Well, I suppose this was a short-lived encounter.”, Grandaleren said, with an ironic and bitter voice. “I would know your names if you would honor me.”

“No!”, jumped in Seressa. “No names.. I am sorry Riverin of Bari Na-ammen. But those are the rules; under no circumstance may our names be revealed nor recorded!”

“It appears the academy has an answer for everything. Just no solution. So be it. You will be noted as ‘a tundra elf’, ‘a hobbit’, and ‘an academy pair’ who were here to observe and preserve! Now, go..”

Cora and Brom bowed once more to the Prince of Bari Na-ammen and turned to leave.

 

And that is when Cora realized something else;

The beautiful elf girl sleeping on the divan in her linen-like lorica had not moved, at all..

In fact, she was not breathing.

 

The hoarse voice of the prince of the high elves came from behind them.

“Selendenien Sindarin.. My sister. She.. she was killed late last night by Themalsar himself. Her life ebbed away by Malocchio, an entropy death curse, particular to his master.. She was the heart of High Woods and the jewel of Bari Na-ammen. The Sunlight of Selendenien shall never bless this world again..”

Riverin Grandaleren choked.

“Now, please.. Go.. Give this man a few moments of peace to grieve over a beloved one..”

✱ ✱ ✱

The company moved silently and swiftly, hidden among burly dwarves and nibble gnomes.. That had been the plan; if they were to escape through the encircling army, they would have a better chance with the dwarves and gnomes, in particular, since the enemy was seeking high elves..

..And they had to use the tunnels dug by the gnome sappers.

Seressa had given one look at the small, tight, gnome-size tunnels and groaned.

“Ow bugger..”, she’d said, “..not again!”

That had cheered Tonic a bit.

 

For three days, they ran, hid, slid, rolled, and tumbles through dark, musty, stuffy tunnels, and then over and under heavy brush and mud and reached somewhere near a cluster of rolling hills known as Ogre’s Foot, at which point they got ambush by half the ogre population living in the hills.

 

“Here..”, said a young, handsome gnome; the captain, of the gnomic company and the de facto leader of the dwarven contingency, as he handed a sealed, rolled-up parchment to Arcantonic. “..if you ever manage to get the chance, give this to my father please.”

Arcantonic just stared at the gnome boy.

“Who the hell are you and why are you giving this to me? You don’t even know me..”, she inadvertently blurted out.

Seressa smacked her forehead with her hand.

If the handsome gnome was taken aback by Tonic’s language or her brute attitude, he showed it with a dazzling, infectious smile.

“I, the hell, am Prince Gordigon Tinkerdome. Son of King Drine Tinkerdome and the apparent heir to the throne of Silent Hills.”, he said.

 

Arcantonic ogled at the gnome.

All things considered, he was a rather handsome devil. Pretty, even.

If the gnomes smile was dazzling, however, it certainly flew right past the gnomic girl standing before him.. and the infection failed all efforts on her as well.

 

“It is likely this is where you and your friends will depart, as we are surrounded, outnumbered, and outsized, but not quite bested. We need to make enough of a ruckus here, so they won’t go looking for your, there!“, he said pointing in the general direction of Dim Woods.

“Hence, it is unlikely any of us shall survive. You, on the other hand, must, my lady!”

Arcantonic ogled at the gnome..

..some more!

Somewhere deep inside her mind, a squeaky, irritated voice said, “Did you.. Did he just ‘lady’ us?”

“Though I’d give you this letter to be handed to my father, in case of an unexpected demise on my part, and if you would, I would also like to have your name, my lady, and your hand, of which, I promise, I shall keep only one, though I would very much like to keep both..”

“Yep..”, the squeaky voice in her mind confirmed. “..the idiot just ‘lady’ed us —again! And he wants our hand. Why does he want our hand?”

“I.. I can’t give you my name. That.. that is forbidden. And what do you want my hand for? Are they dirty?”, stammered Tonic as she blushed with a tone of pink that would have made her pair proud.

“Oh, for everything that’s good and not..!”, exclaimed Seressa with an exasperated voice, and smacked her forehead with her other hand..

Brom snickered from the side and Cora just stared at Tonic like she was some kind of strange contraption and she just couldn’t figure out what its purpose was.

“I do not know.”, smiled the gnome prince. “Hard to see from here. Must look at it from a closer angle.”

Whatever was going through Tonics mind at that very moment, it was hard to say.

Her face, however, said ‘What the hell kind of an idiot is this?’

Or perhaps, ‘Why is it always the weird ones?’

 

The prince reached out, took the little gnome girl’s hand, gracefully bent over and..

Seressa held her breath.

 

Brom bit his knuckles.

 

Cora cocked an eyebrow and eagled down on them..

 

..And Tonic smacked the prince of the gnomes..

..over the head..

..with her wrench!

 

WHAT THE HELL IS THIS?!“, she blared. “MY HANDS ARE DIRTY AND YOU WANT TO SNIFF THEM? WHAT KIND OF AN IDIOT ARE YOU?

With that, she stomped off..

 

The combined company of gnomes and dwarves burst out in gleeful laughter as the prince picked himself off the ground, very much dazed, obviously in pain and thoroughly embarrassed, he said “I suppose, I had that coming.. But wow, that there is one blazing girl and very hard to get; the best kind there is.. Too bad my times up. I would have loved to have stolen a kiss of ‘farewell to life’ from a girl as beautiful and fiery as her..”

The laughter died and every dwarf and gnome picked up their weapons and shields.

“Dwarves at the center. Sappers cover the flanks.. and careful with the mortars and the gnowitzers.. I want carpet-bombing thirty paces in front of the dwarves at all times. No need to be shy with the ammo.. Artificers, with me.. Boomsticks at the ready..”, he barked his orders.

Prince Gordigon Tinkerdome, son of King Drine and apparent heir to the throne of Silent Hills gave the still scowling Tonic one last, toothy glance then shrieked like a hawk.

“CHARGE!”

 


Ri: elvish for a king.

Rise: elvish for a queen.

Riverin: elvish for the prince (usually used for the likely future Ri).

Riserin: elvish for a princess (usually used for the likely future Rise).

Selendenien Sindarin: one of the three children of the current king of the high elves of Bari Na-ammen, Ri Lienierre Moonlight. The eldest of the three is High Lady Angrellen Sunsear, followed by Riverin Grandarelen, and the youngest, Ranger Marshal Selendenien Sindarin (Sunlight).

Malocchio: ‘Evil Eye’, in Italian. In-game terminology, an evil, forbidden, very destructive, and an almost always deadly spell. Anyone caught casting or possessing the spell is instantly executed in the Kingdom. Requires a complicated ritual to cast. The end result can vary depending on how it was cast, the intensity of the intent of the caster, and how badly the caster wants the intended to die. The end results can change from something as simple as a heart attack to causing the heart to physically explode, ripping open the rib cage of the person..