Showing: 1 - 10 of 94 RESULTS

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” VII

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” VI ‘in
devamıdır..

 

 

16.05.7591 B.Y.S (-16 Yıl)
Mayıs ortası.
Ritual Ormanları..

 

Güzel, naif bir aile.. Ve kızları, küçük Morel, pek şeker bi şeydi. Muhteşem bir hayal gücü var. Bana büyüyünce, teyzesini öldüren kurtlara karşı savaşan ateşli bi savaşçı olacağını söyledi. Sonra da beraber oynadığımız teatral hikayede şövalyeyi canlandırdı.”, der Brom sessizce.

Yaşlı Efendi Cathber eşliğinde Brom, ertesi sabah erkenden Dim Lodge’dan ayrılmışlar ve geniş çaprazlar çizerek batıya yönelmişlerdi. Oduncu köyünden ayrılmalarından sonra yaşlı adam sabırlı bir sessizliğe bürünmüş ve inatla ilk konuşanın Brom olmasını beklemişti sanki.. Yaşlı adamla yeterince uzun bir süredir beraber olan genç hobbit, adamın bu hamlesinin farkına varır ve karşıt bir sessizlik içerisine girer ancak yedi yüz küsür yaşındaki ‘hafif deli’ adamın ezici sabrı karşısında yenik düşer.. Yada yenik düşmeyi tercih eder, çünkü nezaket bunu gerektirir!

Yaşlı Cathber ise sessizliği ilk bozan Brom’a bu konuda bir şey söylemez, sadece kendi kendisine gülümsemekle yetinir —çünkü kendisine tekabül eden nezaket de bunu gerektirir..

“Eee..?”, diye sorar yaşlı adam. “Sevgili küçük Morel şövalyeyi oynadıysa, sen kimi canlandırdın?”

 

Brom derin, esef dolu bir nefes verir.

“Hikayenin sonda kurtarılan prensesi!”

Yaşlı adam kıkırdar..

 

“Teyzesi.. Seraphim.. Gerçekten kurtlar mı öldürdü onu?”, diye yine sessizce sorar Brom.

Esefle dolu nefes verme sırası yaşlı adama geçmiş gibidir.

 

“Seraphim Silverdûne.. Tel’Shee dim’Ora’ – Nurturing Heaven, buranın hemen batısındaki orman elf köyünde doğmuş, peri kızı gibi bir elf’di.. Başından kum gibi dökülen altın saçlı, gülümsediğinde güneş gibi açan, ince ruhlu, tertemiz bir kalbi olan, cesur, gördüğüm nadir kızlardan biriydi ve küçük Morel’in annesi, Seleina’nın da pek yakın arkadaşıydı.. Sanırsın ki elf’ler elf’lerle, insanlar da insanlarla birlikte olurlar.

Seraphim mantar, Seleina’da biberiye toplarken ormanda hasbel kader karşılaştılar ve beklenmedik bir şekilde, iki topluluk da komşu olmalarına, ticaret dışında da hiçbir etkileşimleri olmamasına rağmen arkadaş, dost, sırdaş ve ‘kız kardeş’ oldular.

Ormancılar bu durumu pek de umursamadılar. Bu onların çok da tahammülkar olmalarından değil, işleri dışında pek az şeyle ilgilenmelerinden dolayıydı. Elf’ler ise.. Elf’ler, Seraphim’in bir ‘insan’la arkadaşlık etmesini hiç hoş karşılamadılar ve ona yaptırım uygulamaya kalktılar. Ama o bunlara boyun eğmedi ve arkadaşı ve sırdaşı olan Seleina’dan vaz geçmedi ve en nihayetinde de tabusal uzaklaştırmaya mahküm edildi..

Ahmaklık..

Zavallı Seraphim buruk bir şekilde evinden ve elf’lerden ayrıldı ve Dim Lodge’a ve Seleina’nın ailesiyle beraber yaşamaya başladı.. ve Aramsis’in ağabeyi olan Darien’e vuruldu.. Darien ise Seraphim’i ilk gördüğü andan itibaren gözü başka hiçbir şey görmez olmuştu zaten. Bir anlamda, bir ailenin iki çocuğu olan iki erkek kardeş, bir başka ailenin iki çocuğu olan iki ‘kız kardeş’le evlenmiş oldular..”

 

Efendi Cathber uzun bir süre sessizliğe bürünür.

“Sonra ne oldu?”, diye merakla sorar Brom.

 

“Sonra.. Seraphim ve Darien’in, Laila adında fevkalade güzel bir kızları oldu ve Seraphim kendi köyünden uzaklaştırılmasından beri ilk defa, ve bir anne olarak tekrar bir güneş gibi parlamaya başladı.. Genç Darien’i görmeliydin. Sanıyorum gururdan biraz daha kasılmış olsaydı, kırılıp ortadan ikiye bölünecekti.. Eşi ve kızını o kadar seven gördüğüm nadir erkeklerden biriydi ve bence gurulanmakta da haklıydı.. Kardeşi Aramsis ve Seleina ise o kadar şanslı olmadılar zira zavallı Seliena iki defa düşük yaptı. Sevgili, küçük Morel’e ebelik yapmamın da sebebi biraz bundan kaynaklanıyordu. Sevgili Seliana’yı pek seviyordum ve kendi elde edemediğimi onun sahip olmasını çok istiyordum..”

 

“Darein ve Seraphim’in kızı, Laila.. ona da mı sen ebelik yaptın?”, diye sorar Brom.

Cathber’den buna uzun bir süre cevap gelmeyince Brom kahkayı basar.

“Muhteşem Gökler adına, Dim Lodge’da ebelik yapmadığın biri var mı, senin?”, diye gülerek sorar genç hobbit.

“Lütfen, Efendi Hobbit.. Öyle deyince kulağa hiç hoş gelmiyor. Dim Lodge oduncuları dünyanın en naif insanları sayılmazlar. Ancak oradalar ve benim açımdan pek önemli olan bir görevi icra ediyorlar..”, diye söylenir yaşlı adam.

“Nedir o görev?”

“Dimwoods elf’lerinin, kendi dünyalarına çekilip çevreleriyle, dolayısıyla da dünyanın geri kalanıyla da olan etkileşimlerinin kesilmesini sırf varlıklarıyla engellemiş oluyorlar.”, diye açıklamaya çalışır Efendi Cathber.

“Dur bir dakika..”, der Brom ve kafasında hızlı bir hesap yapar ama denklemin bir sonuca varması için gerekli bir hanesi eksiktir. “Dim Lodge, ne zamandır orda duruyor?”

“Bayadır.. Neden sordun?”, der Cathber biraz temkinli bir şekilde.

“Ahhaaa! Hiçbir yerin ortasındaki o köy.. Themalsar savaşından sonra kuruldu, öyle değil mi?”, diye sorar Brom.

“Evet.. Ne olmuş ki? Themalsar savaşı oldukça uzun yüz yıllar önce oldu.. Ve o köyün kurulduğu yer de ‘hiç bir yer’ değil.”, diye alınmış sesle cevap verir yaşlı adam.

“O köyün kurulmasını sen sağladın!”, diye ünler Brom birden.

“Ben.. uhhmm.. bu konuda bazı şahsiyetleri.. ikna etmiş olabilirim.. zamanında..”, diye, cılız, utanmış bir ifadeyle söylenir Cathber.

“Muhteşem Gökler adına! Bu ormanda elinin değmediği bir şey var mı?”, diye hayretle sorar genç hobbit.

“Vardır, herhalde.. Orman mütemadiyen nefes alan ve değişken bir bütündür.”, diye geçiştirmeye çalışır yaşlı adam.

“Ama neden?”, diye sorar genç hobbit.

“Uhhmm.. sorduğun soru biraz muallak, Efendi Hobbit. Biraz daha spesifik sorarsan sanki kendimi daha az utandırmış olacağım.”, diye söylenir Cathber.

“Peki o zaman.”, der Brom. “Neden orada, hiçbir yerin kıç kıyısında bir köy kurdurttun ve neden her yerde parmağın var?”

 

“Uhhmm.. Öncelikle, ‘hiçbir yerin kıç kıyısı’ ifadene alındım. O bölge ağaç bakımından fevkalde verimli bir bölge. İşlenen ağaçlardan elde edilen kerestelerden ev, mobilya, at arabası, gemi, silah, mancınık ve daha bir çok şeyde kullanılabilecek üç farklı ağaç türünün uyum içerisinde yetiştiği bir bölge. Diğer sebebini zaten söyledim. Elf’ler biraz fazla kendi içlerine kapanmaya başlamışlardı. Themalsar Savaşında bunun zararlarını çok acı bir şekilde gördük. Kimse kimseyle konuşmuyordu. Kimse kimseye inanmıyordu. Kimse kimsenin sıkıntılarını umursamıyordu.. Ve düşman bu durumu aleyhimize çok iyi bir şekilde kullandı. Savaş bir – iki yılda lehimize bitebilecekken, dört – beş yıl sürde ve neredeyse aleyhimize bitiyordu.. O savaşın bugün bile kaç ‘on bin’ hayata mal olduğu bilinmiyor.. Ben sadece bunun bir daha tekrarlanmasını istemiyordum ve ellerimi havada sallayıp hayıflanmaktansa bu konuda bir şeyler yapmaya karar verdim, ve yaptım da. Neden her şeye burnumu sokmamla alakalı soruna gelirsek, bu.. şimdi cevap verebileceğim bir soru değil, Efendi Hobbit. Belki bir gün. Sadece şimdi değil.”, der Efendi Cathber ve genç Brom bu yaşlı adama, yaptıklarına, uzak görüşlülüğüne ve, bir anlamda, acımasızca alıp uyguladığı kararlara hayret eder.

 

“Hikayenin devamını dinlemek istiyor musun, istemiyor musun?”, diye biraz utanmış, biraz da deşifre olmuş olmanın verdiği rahatsızlıkla söylenir yaşlı adam.

“Tabi ki dinlemek istiyorum.”, der Brom ister istemez.

 

Laila doğduktan sonra Seraphim’in ailesi için işler biraz değişmeye başladı. Çocuklar ve torunlar.. bazen bir topluğun tüm inadını kırabiliyorlar. Ne kadar ilginç, öyle değil mi? Bir bebeğin, dünyadaki en aciz varlığın, böylesi muazzam bir etkisi olabilmesi.. Halbuki, Seraphim’e yapılanlardan dolayı elf’lerle şahsen görüşmeye gitmiştim ve söylediklerim bir kulaklarından girip diğerinden çıkmıştı.. Sevgili Seraphim’in geri dönmesine izin vermediler. Ama o kızcağız da artık dönmek istemiyordu. Dim Lodge’da bir evi, aşık olduğu bir erkeği ve yepyeni bir dünyası olan bebek Laila’sı vardı.. Neden geri dönsün ki? Bebek Laila büyümeye başlayınca elf’ler de ister istemez bazı kıpraşmalar oldu. Kızın kendi öz kültüründen tamamen kopuk, daha da kötüsü, annesine yapılanlardan sonra, elf’lere düşman olarak büyümesini istemiyorlardı ve en sonunda, küçük Laila’yı da getirmesi koşuluyla Seraphim’in ailesini ziyaret etmesine müsaade ettiler..

Dediğim gibi..

Ahmaklık..

O kız yaz demeden, kış demeden dört yıl boyunca neredeyse her ay küçük Laila ile birlikte iki gün süren o yolculuğu yaptı. Nevarki bir seferinde Seraphim’in babası hastalandığı için, elf’lerle ticaret yapan küçük bir grupla çıktı yola. Hava fevkalade soğuk olduğu için de Laila’yı almadı yanına. Ve yolda kurtların saldırısına uğradılar. Gruptan ağır yaralanmış bir şekilde sadece iki kişi kurtulabildi ve ne yazık ki Seraphim kurtulanlar arasında değildi.

Elf’ler cenazenin kendi köylerinde yapılmasını istediler —oldukça da yüzsüzce bir şekilde. Zavallı Darien ormancılarla elf’ler arasında bir sorun çıkmasın diye büyün hiddetini içine attı ve buna sesini çıkarmadı. Laila’yı kardeşi Aramsis ve  teyzesi Seleina’ya bıraktı ve elf’lerin köyüne, cenazeye gitti. Seliena o an hamileydi ve kız kardeşine olanlardan ötürü de tam anlamıyla perişan olmuştu. Cenazede elf’ler Seraphim’e olanlardan dolayı Darien’i suçlamaya kalktılar ve genç Darien’de onlara bir ormancı olmanın ne demek olduğunu harika bir şekilde göstermiş oldu. Tabii bu güzel Seraphim’i geri getirmediği gibi üzüntüden mahvolmuş Seleina’nın da düşük yapmasına sebep oldu. Zavallı kız. Elf’ler, dostu, sırdaşı ve kız kardeşi olan Seraphim’in cenazesine gelmesine izin verilmedikleri gibi, kızcağız bir de bebeğinden oldu.

Darien o kışı Dim Lodge’da kızı, küçük Laila ile geçirdi, ilk bahar geldiğinde de nesi varsa toplayıp Dim Lodge’dan ayrıldı ve kızıyla beraber Serenity Home’a yerleşti..

 

“Bu.. çok acıklı bir hikaye..”, der Brom sessizce ve düşünceli bir şekilde.

“Evet, Efendi Hobbit. Acıklı ve trajik bir hikaye. Aynı zamanda da ahmaklığın nelere mal olduğunu gösteren bir hikaye. İlginçtir, güzel Seraphim’in ölümünden sonra tam dört yıl boyunca neredeyse hiç durmaksızın Nurturing Heaven’a yağmur yağdı..”, der Efendi Cathber kindar bir sesle.

“Bunu senin yaptığını biliyorlarmıydı peki?”, diye sorar Brom ister istemez.

“Tahmin ettiklerinde eminim ama evim onların köyünden sadece bir gün mesafede olmasına rağmen bir kere bile bu konuda gelip benden bir talep yada ricada bulunmadılar. Sanıyorum yapacak başka işlerim olmasaydı, bugün bile o yağmur devam ediyor olurdu.. Elf’ler ‘başlarına geleni’ sabırla çekmeyi tercih ettiler ama dört yılın sonunda tarlaları da, ekinleri de tamamen mahvolmuştu ve ironik bir şekilde de Dim Lodge oduncularına muhtaç kaldılar.”, diye ekler Cathber, yüzünde haşin bir sırıtışla.

 

“Laila!”, diye ünler genç Brom birden. “Darien onu bir izci olarak yetiştirilmek üzere İzci Efendisi Davien’e vermek istiyordu!”

“İlginç..”, der Cathber ve dibinde yürüyen genç hobbit’e tek kaşı kalkmış bir şekilde bakar.

“İlginç olan nedir?”, diye sorar Brom.

“Senin bundan haberdar olman! Özellikle de bunun oldukça.. hatta fevkalade spesifik bir bilgi olduğunu düşünürsek..”, der yaşlı adam..

Brom birden gafına ayılır ve susar.

Efendi Cathber gülümser.

“Sorun değil, sorun değil.. Anlatmak istemiyorsan anlatmazsın, olur biter. Ama yolumuz uzun ve konuşmak daha keyiflidir.

 

Genç hobbit uzun bir süre sessizliğini korumayı tercih eder. Ama en sonunda başından geçenleri bu yaşlı ve ‘hafif kaçık’ adama anlatmaya karar verir. En azından bir kısmını.

Brom ilk ısırılışının ayrıntılarına girmez. Aslına bakılırsa ısırıldığı hiçbir durumdan bahsetmez ve olayı ‘içime doğdu’ yada ‘hobbit’lere özel bir yeti’ olarak geçiştirmeyi tercih eder. Nedenini kendisi de bilemez ama içinden bir ses, sanki bundan kimseye bahsetmemesi gerektiğini söyler ona —en azından şimdilik.

Genç hobbit evinden ayrılmasını, kuzeye, zigzaglar çizerek gidişini, yolda karşılaştıklarını, günlerce takılıp kaldığı haydut kampını ve Şerif Standorin, İzci Efendileri Davien ve Moorat’in o kampı basmalarını, oradan kaçışını, Croaking Mire’da başına gelenleri, pis ve bulanık suyun içine düşmesini, orada karşılaştığı dehşet yaratık ve ‘Muhafız’ kısmını atlayarak anlatır. Benzer bir şekilde Tinker Hills’e ‘uğradığını’, oradan da Miasmire’da yaşadıklarını, ‘merakından’ ve ‘hazır gelmişken’ görmek için Gulls Perch’in kenarından ‘teğet’ geçmesinden bahseder. Son olarak da Arashkan Irmağının kenarında kamp yapmak için durmasını ve yaşlı adamla karşılaşmasını, ‘İşte tam o sırada da siz çıkageldiniz!’, diye anlatır ve hikayesini bitirir.

“Bu.. fevkalade bir hikaye Efendi Hobbit.”, der yaşlı Cathber. “Ve bunu benimle paylaştığın için teşekkür ederim.”

Brom tedirgin bir şekilde omuzlarını silker. Yaşlı adamın, anlatığı hikayeye inandığından emindir. Yaşlı adamın, anlatığı hikayedeki boşlukları fark ettiğinden de emindir. Ama bunları sorgulamamasından dolayı da memnun olur zira hikayesini, böylesi sansürlenmiş olarak anlatmış olması bile kendisi için büyük bir adımdır..

 

Cathber ve Brom, iki gün sonra Tel’Shee dim’Ora’Nurturing Heaven’a varırlar.

Yaşlı adamın kendisine Seraphim Silverdûne’ün trajik hikayesini anlatması sonrasında, elf’leri ve köylerini çok merak ediyor olmasına rağmen genç Brom oraya uğramak noktasında isteksizdir. Cathber ondaki bu isteksizliğini gördüğünde, ilginç bir şekilde onu zorlamaz, benzer bir isteksizlikle kendisi de gitmez. Onun yerine güneye, yaşlı adamın evine doğru yönelirler..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Uhhmm.. Senin evin bu mu?”, diye tek kaşı kalkmış bir şekilde sorar genç hobbit, önünde duran harabeye bakarak. Sonra söylediği şeyin kulağa nasıl gelebileceğine ayılır ve düzeltir..

“Bu mu senin evin?”

..diye!

“İlkini tercih ederdim, Efendi Hobbit..”, der yaşlı Cathber alınmış bir şekilde.

“Ben.. özür dilerim.. Ne dediğimi bilmiyorum.”, der Brom utancından kıpkırmızı olmuş bir suratla.

“Sorun değil, sorun değil. Benim gibi yalnız başına yaşayan deli bir berduşun, herhangi bir hobbit’in eviyle kıyaslanabilecek bir evi olması mümkün değildi zaten.”, der esefli bir sesle.

“Yani..”, deyiverir Brom ve daha da kızarmış yüzünü elleri arasında gizler.

“Bu yaşlı adamı daha fazla yerin dibine geçirme istersen!”, der Cathber biraz kızarak.

“İstemem. Söz.”, diye cılız bir sesle cevap verir genç hobbit.

 

Genç Brom, yaşlı adamın evine bakar ve içi cızlar. Evin kapısı yarı açıktır ve sarkık vaziyettedir. Çatısı çökmüş ve kiremitleri dökülüp her yere saçılmıştır. Duvarlarında bariz delikler vardır ve çöken çatı yüzünden de evin küçük pencereleri de dışa doğru pörtlemiştir..

 

“Uzun zamandır gelmemiştim buraya.”, der yaşlı adam sanki kendi kendisine konuşuyormuş gibi. “Evi dahi olsa, insanın geri dönmek için bir sebebi olmayınca.. eh.. bu hale geliyor işte. Bu da sana bir ders olsun Efendi Hobbit. Bir erkeğin ‘çatısı’ vardır ve sadece o çatının efendisidir. Bir evi ‘ev’ yapansa kadındır. Eminim bu ifademden hoşlanmayacak birileri olacaktır ama önce yedi yüz yıl benim yaşadıklarımı yaşasınlar, benim gördüklerimi görsünler, bende olmayanları da kendi hayatlarından çıkarsınlar, ondan sonra gelip bana vaaz etmeye kalksınlar!”

Yaşlı adam, yan yatmış açık kapısını doğrultur ve yerine oturtmaya çalışır. Çok kısa bir anlığına bunu başarmış gibi görünür ama kapı çatırdar.. ve tamamen çürümüş bir şekilde yere dökülür.

“Hmmm..”, der Efendi Cathber. “Sanırım bu sefer biraz fazla uzak kaldım. Kaç yıl oldu? Dört mü, beş mi? Hayır, sanırım altı yada sekiz yıl ama on iki olma ihtimali daha fazla sanki.. Tamam. Buldum.. On altı sene! Evet. Sanırım biraz fazla uzak kalmışım..”

 

Brom hayretle adama bakar ve kendisinin evinden, bırakın on altı seneyi, altı ay bile uzak kalabileceğini düşüne—

Genç hobbit hayretle olduğu yerde kalakalır zira evinden ayrılalı iki yıl ve dört ay geçmiştir bile!

Brom tam anlamıyla şok olmuş bir şekilde, öylece durur..

İki yıl, dört ay!

Bu.. bir hobbit’in evinden, bahçesinden, çiçeklerinden, annesinin yadigar fincanlarından, şöminesinin sıcaklığından, kitaplarından ve keyifli tembel hayatından uzak kaldığı ve belki de hiç duyulmamış bir süredir..

Bu basit hesap.. ve sonucu, genç hobbit’in bir anda korkmasına sebep olur. Sanki erişilemez, yıkılamaz, içsel ve kendisini bir hobbit yapan en temel tabularının yıkılması anlamına geldiğini hisseder. Ve ısırılmasına da tamamen bir başka açıdan bakmasına sebep olur.

 

“Öylece orada duracak mısın, delikanlı? Yoksa gelip biraz işin ucundan tutacak mısın?”, diye sorar yaşlı adam umutsuzca evine bakarak. Sonra adamın yaşlı omuzları çöker, ve evinin kapısından ayrılır.

“Gel, Efendi Hobbit. Herhangi bir şeye başlamak için biraz geç oldu. Bu gün burada kamp kuralım. Yarın, tazelenmiş bir şekilde kalktığımızda bakarız. Şayet en ufak bir umut ışığı görürsek, işe başlarız. Umut yoksa güneye, yolumuza devam ederiz..”, der yaşlı adam yenilgiyle.

Brom sesini çıkarmadan gider, kuru çalı çırpı ve dal toplar ve ufak bir ateş yakar. Sonra yakınlardaki bir çayırdan su getirir ve yaşlı adamın sepetinden biraz patates, biraz patlıcan, biraz da mantar çıkartır, gözü bir anlığına, aylar —neredeyse bir yıl— önce, ilk bu sepeti açtığında gördüğü ve bir şekilde hala tap taze kalmayı başarmış olan çileklere takılır, daha önce defalarca olduğu gibi yine gözlerini kaçırır, sepetin kapağını kapatır ve tekrar ateşin başına gelir. Sırt çantasından küçük kamp tenceresini çıkartıp içine önce su koyar, sonra da patatesleri, panlıcanları ve mantarları doğrayıp tencerenin içine atar ve kaynamasını beklerken de çadırını çıkartıp kurar.

Bütün bunlar olurken yaşlı Cathber ise devrilmiş bir ağaç kütüğünün üstüne oturmuş, kayıp bir ifadeyle evinden kalan harabeye bakar.

Genç Brom, yemek hazır olunca iki tabağa yemeği boca eder, tabaklardan birini sessizce yaşlı adamın yanına bırakır, diğerini ise kendisi alır, ateşin başına oturur ve yemeye başlar.

Ateş başında geçen her gece, muhabbet gecesi değildir. Bazıları sadece sessizce geçirilen gecelerdendir ve belli ki bu gece, o gecelerden olacaktır..

Brom, bir yandan yemeğini yerken, bir yandan da yaşlı adamı seyreder ve bir anda adamın yüzündeki ‘kayıp’ ifadenin derinliklerine ulaşıverir;

Bu yaşlı, mazbut, hafif deli gibi görünen ve tamamen bir berduş hayatı yaşayıp bu uçsuz bucaksız ormanı, içinde yaşayan ağaçları, bitkileri, hayvanları, insanları, elf’leri, oger’leri, dwarf’ları ve genç hobbit’in daha görmediği ve muhtemelen de hiçbir zaman haberi bile olmayacak varlıkları korurken o kadar çok şeyinden vazgeçmiştir ki..

Adam, hayatında sevdiği tek kadını, beraber katıldıkları büyük bir savaşta gönderildiği afaki bir misyonda kaybetmiş ve bir daha bir başka kadının sıcaklığında huzur aramamış, devamlı görüp gözettiği ormanı dolayısıyla pek az uğradığı evi de artık bir harabeye dönmüştü..

Bu yaşlı ve yalnız adam şu anda bile belki sadece bir şeyi düşünmekteydi;

“Elime ne geçti?”

Yaşadığı 740 küsur yıl sonunda ve bütün yaşadığı ve yaşattıklarına karşın gösterebileceği hiçbir şeyi yoktu. Ne bir hayatı, ne bir sevgilisi, ne bir anıtı, ne de emeklerinin mirasıçısı olabilecek bir çocuğu..

Brom, kendi evinde, keyifli şöminesinin başında, annesinin antika fincanından çayını yudumlarken okuduğu kitaplarıyla yalnızlığın keyfini çıkarmasına karşın, ve çok da aceleye getirmemesi koşuluyla yine de bir gün güzel, mutlu bir kız bulma, ve zamanı gelince de çocukları olacağı umuduyla yaşamıştı. Yaşlı Cathber için ise bu asla olmamış ve belli ki artık olma ihtimali de yoktur..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yaşlı Cathber, çekiç seslerine uyanır. Gece geç saatlere kadar oturmuş, sonra da derin bir hüzünle, öylece ateşin yanına kıvrılıp yatmış, şimdi de şiddetli bir baş ağrısıyla gözlerini açar ve etrafına bakınır. Sabah bitmek üzeredir ve öğlenin gelmesi de an meselesidir. Cathber ıkınarak kalkar ve, “Nedir bu gürültü böyle? Yaşlı bir adama kimsenin saygısı kalmadı mı artık?”, diye kış uykusundan erken uyanmış bir boz ayısı gibi asabice homurdanır.

“Günaydın, Efendi Cathber!”, diye genç hobbit’in aşırı mutlu sesini duyar ve sabahları ‘şirin’ kalkan gençler hakkında tam olarak ne düşündüğünü söylenmeye başlar.

“Kahvaltın, ateşin hemen yanında. Evinin arkasında biraz üzüm buldum. Hala hayatta olduklarını görünce toplayıp onlardan da koydum tabağa!”, der Brom aynı ‘şirin’ sesiyle.

Efendi Cathber yine homurdanır ama adı geçen tabağı görünce ister istemez susar. Tabağın yanında duran bir kova suyla ellerini ve yüzünü yıkar, sonra da oturup genç hobbit’in onun için hazırladığı kahvaltıyı yemeye başlar. Kalan son üzümleri de bitirince biraz kendine gelmiş gibi etrafına bakınır ve..

..öylece kalakalır.

Yaşlı adam hayretle evinin, yerine yeniden monte edilmiş kapısına, sökülüp, tamir edilip, tekrar yerlerine takılmış olan küçük pencerelerine,  kırılıp dökülenlerin yerinde yeni, doldurma tahta ve odunlarla kapatılmış duvarlarına bakar.

Başını kaldırdığında ise genç hobbit’i çatıda, kiremitlerle uğraşır halde bulur.

“Sen.. ne yapıyorsun evime?”, diye sorar hayretle.

“Bir şey mi dediniz, Efendi Cathber? Çok uzaktasınız. Dediğiniz şeyleri duyamıyorum.”, diye abartılı bir şekilde bağırır Brom.

Cathber kaşlarını çatar.

Tekrar ıkınarak ayağa kalkar ve genç hobbit’in üzerinde çalıştığı çatıya yaklaşır.

“Sana, evime ne yaptığını sordum.”, der yaşlı adam biraz asabice.

“Dün akşam siz, sabah olunca ‘en ufak bir umut ışığı varsa..’, demiştiniz..”, der Brom.

“Evet, demiştim.”, der yaşlı Cathber.

“Bende en ufak bir umur ışığı gördüm ve siz biraz yorgundunuz dün akşam, bende sizi uyandırmadan başlamaya karar verdim. Korkarım ben bir marangoz olmadığım için bazı yerleri ahşaptan ‘vitray’ tekniği kullanarak kapattım. Bir ara ormancılardan gelip onları düzgün ve kalıcı bir şekilde tamir etmelerini istemeniz gerekecek. Eminin rica ederseniz, buna gönüllü olacak bir kaç tanesi çıkacaktır. Kiremitlerin bazıları da kullanılamaz halde kırılmışlar. Onların yerine de az ileride ki çayın kenarında bulduğum geniş ve yassı taşları yerleştirdim ve aralarını da içine saman karıştırılmış çamurla kapattım. Gönüllü gelecek ormancılardan onları da tamir etmelerini isteyebilirsiniz.”, diye cevap verir Brom.

Cathber biraz daha kaşlarını çatar ama bir şey demez.

Yaşlı adam sesini çıkarmayınca Brom biraz rahatlamış bir şekilde tekrar kiremitleri çakmaya başlar. İşi bittiğinde kayarak aşağı atlar.

“İçeriyi de biraz süpürüp temizlersek, oturulabilir bir hale getirmiş oluruz. Müsait olduğunuzda ormanın bu tarafında ufak bir yağmur yağdırırsanız, nereler akıtıp sızdırıyor, görmüş oluruz.”, der. “Sonra da bahçeyle uğraşırız. Ben marangoz olmayabilirim ama bahçe olayından çok iyi anlarım.”

“Neden?”, diye sorar Cathber.

“Ne, neden?”, diye anlamamış gibi Brom’da yaşlı adama sorar.

Cathber, genç hobbit’e sessizce bakar.

Brom omuzlarını silker.

“Ben bir hobbit’im, Efendi Cathber. Bu ne demek biliyor musun?”, der ciddi bir sesle.

“Bu oldukça muallak bir soru Efendi Hobbit—”, diye başlar Cathber ama Brom araya girer.

“Bir hobbit, üç temel elementten oluşur, Efendi Cathber.”, der aynı ciddiyetle. “Birincisi; tembelliği, ikincisi; konforu.. üçüncüsü ise; EVİ! Bu üç elementin olduğu her yerde mutlaka bir hobbit vardır!”

“Bunun benim evime yaptıklarınızla alakasını kuramadım, Efendi Hobbit.”, der Cathber tek kaşı kalkmış bir şekilde.

 

“Siz tembellik nedir bilmezsiniz ve tembelin halinden de anlayamazsınız, Efendi Cathber. Bildiğinizi sandığınız şeye de gerçekte tembellik denemez. Konfor ise bugüne kadar sizin yakınınızdan bile geçmemiş belli ki.. Dolayısıyla sizden asla doğru düzgün bir hobbit olmaz! Ama bir ev, Efendi Cathber.. Herkesin ‘evim’ diyebileceği bir yeri olmalı.. Ve sizinki yıkılmış. Bir hobbit olarak, tembel fakiri olmanıza tahammül edebilirim. Konfor yoksulu oluşunuza da müsamaha gösterebilirim. Ama buna—”, der genç hobbit ve evi gösterir. “—sessiz kalmam mümkün değildi!”

 

YaşlıCathber alık alık önünde duran hobbit’e bakar ve söyledikleri şey zavallı adamcağızın zihnini çarpıtır!

Neden sonra mırıldanır.

“Uğraşınız için teşekkür ederim, Efendi Brom. Ama nadiren uğradığım bir yerdi burası..”

“‘Kimin kime faydası dokunur, kimin kime yardımı olur hiç belli olmaz bu dünyada..’ Bunlar sizin sözlerinizdi.. Zamanı gelince hepimiz, istesek de, istemesek de gideceğiz. Ama bir hobbit olarak son dakikama kadar tembel ve konforlu bir şekilde ve şu anda içinde olmasam da yine de bunun eviminde olmasını istiyorum. Gerçekte siz nadiren buraya uğramıyorsunuz, Efendi Cathber. Siz, buraya gelmemek için çaba gösteriyorsunuz..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bunu takip eden iki hafta boyunca genç Brom ve yaşlı Cathber evin tamiri ve bahçe düzenlemesiyle uğraşırlar. Bittiğinde ev hala herhangi bir hobbit’in eviyle kıyaslanacak durumu yoktur, ama üç temel elemente de sahiptir; tembelce ve konforlu bir şekilde oturulabilir ‘ev’..

“Hmmph!”, diye homurdandır yaşlı Cathber, göreceli bir konforla yanan küçük şöminenin önünde çarpık sandalyesinde oturmuş, elinde bir kenarı çatlamış eski fincandan sıcak çayını yudumlarken.

“Ne oldu?”, diye sorar genç hobbit, kendi oturduğu yerden, ayaklarını şömineye doğru uzatmış, bir başka fincandan kendi sıcak çayını hüpletirken. Genç hobbit’in fincanı çatlak değildir ve yaşlı adamın fincanı ile aynı setin parçası da değildir. Bu fincan, ortalama bir alıcının gözünde sadece burun kıvırtacağı kadar yıpranmıştır. Bir antikacı ise, üstünde bir zamanlar incelikle işlenmiş, pembe varak çiçekleri görecek ve fincanın yüzlerce yıllık ve paha biçilmez olduğunu, ağzı sulanarak itiraf edecektir —en azından kendisine!

“İtiraf etmeliyim ki bu yağmur altında ıslanmaktan daha keyifli.”, der adam.

“Di mi ama?”, diye keyifle sırıtır Brom ve çayından bir yudum daha hüpletir.

“Fazla rahat..”, der Cathber ve kendisi de çayını yudumlar.

“Ahhaaa..”, der genç hobbit. “Zamanla alışacağından eminim. Ama her ‘ilaç’ gibi, bunun da işe yaramasına izin vermelisin..”

Yaşlı adam ‘fırk’lar..

..ve aralarında duran küçük, iğreti tehpanın üzerindeki kil tabaktan bir kurabiye daha alır.

“Hamur işinden, bahçeden anladığın kadar anlıyorsun. Bu kurabiyeler harika. Hele onları bir fırında değil de bu acınası şöminede yaptığını düşününce..”

“Tembeller, dünyadaki en kuvvetli hayal gücüne sahip insanlardır..”, diye kendisi de kurabiyelerden bir tanesine uzanır, hafif çayına bandırır, sonra yemeye başlar.

“Eminim bunun için mantıklı bir açıklaman vardır.”, der Cathber.

“Tabii.”, der genç hobbit, tekrar sırıtarak. “Tembel olmaya devam edebilmek için, ‘bunu en çabuk ve en kestirme yoldan nasıl yaparım da tekrar şöminemin önünde mutlu bir şekilde oturabilirim?’ düşüncesinin üstesinden gelemeyeceği bir hayal gücü yoktur bu dünyada..”

Yaşlı adam kıkırdar.

“Teşekkür ederim, Efendi Hobbit.”, der Cathber. “Bunca yıldan sonra ilk defa ‘evim’ oldu.. Evim ve baktığımda rastgele çalı çırpı yerine düzenli bir ‘bahçem’..”

“Ben teşekkür ederim, Efendi Cathber. Sayenizde kendi başıma asla göremeyeceğim şeyleri gösterdiniz bana.”, diye samimi bir şekilde cevap verir Brom.

 

Cathber bunun üzerine sessizleşir.

Şömineden mutlu çatırtılar gelir.

Dışarıda hava kararır.

Uzun bir süre fincan, hüpletme ve kurabiye ‘kıt’latması dışında hiçbir ses duyulmaz.

 

“İstersen..”, der düşünceli bir şekilde yaşlı adam, neden sonra. “Seni evine gönderebilirim..”

“Ne? Nasıl yani?”, diye irkilir genç hobbit birden ve elindeki antika fincanı neredeyse düşürür.

“Benim ne olduğumu sanıyorum ki artık tahmin etmişsindir. Hoş, gizlemek için özel bir çaba da sarf etmemiştim doğrusu.”, der Efendi Cathber.

“İlk karşılaştığımızda, fırtınayı çağırdığınızı söylediğinizde bazı kuşkularım oluşmadı değil. Ayrıca burası için devamlı ‘ormanım’ ifadesini kullanmanız, başlı başına bir ilamdı.. Ama siz mevzu etmediğiniz için ben de nezaketsizlik etmek istemedim.”, diye itiraf eder genç hobbit.

“Bundan dolayı ayrıca teşekkür ederim.”, der yaşlı adam. “İstersen.. kapımın önündeki çınar ağacından, senin evinin bahçesindeki çınara bir kapı açabilirim. Teknik olarak hedef ağaca dokunmuş yada en azından onu görmüş olmalıydım, ama beraber olduğumuz bu son bir yıl boyunca bahçenden ve bahçendeki ağaçlardan, ve özellikle de çınarından o kadar çok bahsettin ki, görmüş gibi ayrıntılarını zihnimde canlandırabiliyorum.”

Brom hayret.. ve özlemle oturduğu yamuk sandalyede kalakalır.. Konuşmak için bir kaç defa ağzını açar ama herhangi bir ses çıkmaz.

Dahası, hemen yanınada peyda olan garip.. ve biraz da ürkütücü bir ‘hissin’ varlığına ayılır ve o his ona bu tercihin tamamen kendisine ait olduğunu ve önündeki ‘dönmek’ ile ‘devam etmek’ arasındaki iki seçenek ona kati bir şeyler söyler.

Geri dönerse evine, sıcak şöminesine, annesinin yadigar fincanlarına, kitaplarına, kıtır kurabiyelerine, ve muhtemelen de tembel, konforlu evinde mutlu bir şekilde yaşayıp gideceğini..

Devam etmesi halinde ise, evinden ayrıldığı geceden beri karşılaştığı bütün şeylerin aynısını ve çok daha fazlasını yaşayacağını, dahası bir gün geri döndüğünde, evine dair adı geçen şeylere kavuşmasına rağmen, muhtemelen bir daha mutlu olmayabileceğini söyler ona..

 

Brom Bumblebrim, kendisini dikkatle izleyen yaşlı Cathber’a bakar.

“Neden ben?”, diye soruverir.

Yaşlı adam, ona sessiz bir dakika boyunca bakar. Sonra gözlerini kısarak cevap verir.

“Sorunu yanlış kişiye soruyorsun, Efendi Hobbit. Ama düşünmen gereken asıl şey, sorduğun soru da değil.”, der ona.

“Nedir peki düşünmem gereken şey?”, diye sorar Brom kayıp bir sesle.

Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig sırıtır.

“ÇÜNKÜ sen..”, der.

Genç hobbit kaşlarını çatar.

“Hiç bi şey anlamadım.”, der hafif gıcık olmuş bir ifadeyle.

Yaşlı adam omuzlarını silker, yanında duran tabaktan bir kurabiye daha alır, kendi çayına bandırır ve ağzına atar.

“Ben de anladığımı söylemedim zaten!”, diye kıkırdar.

“Hiç yardımcı olmuyorsunuz, Efendi Cathber..”, diye homurdanır Brom.

 

“Sana bir seçenek verdim, delikanlı. Sanıyorum, sadece bu seçeneği sana sunmuş olarak bazı şeyleri anlama fırsatı da doğurmuş oldum. Gerisini senin düşünmen lazım.

Ben, bana verilen seçeklerden, bunca yüz yıl sonra ‘Elime ne geçti?’, diye sorulduğunda vereceğim cevap, ‘Hiç bir şey!’ olacak. Ama zaten yaptıklarım da asla benimle ve benim elde edeceğim kazançlarımla ilgili olmadı. Yaptıklarımı, ‘yaşadığımız dünya, ve bu dünyanın geleceği’ için yaptım.

Ben göçüp gittiğimde ve üzerinden yeterince zaman geçtiğinde bu dünyada kimse beni hatırlamayacak. Ama beni hatırlamayacak ‘özgür kimseler’ de olmuş olacak!”

 

Genç hobbit, muallak olduğu kadar da ‘kocaman’ olan bu cevap karşısında tökezler. Brom kendisini hiçbir zaman önemli biri olarak görmemiştir. Ancak evinden ayrıldığı geceden beri karşılaştığı şeyleri düşündüğünde; Croaking Mire’deki dehşet yaratığı, onun bu dünyada serbest kalmasını engellemek için binlerce yıldır başında nöbet tutan ‘Muhafızı’, büyülü korumaları dolayısıyla kimsenin giremediği Sessiz Gnome’ların köyünü ve orada yaşadıklarını, Gulls Perch’e girmesine ‘izin verilmiş’ olmasını, dünyada hayatta olan pek az ölümlünün oturup ‘muhabbet’ ettiği anne Titania’yı, onun vadisini kurtarmak için verdiği mücadeleyi ve bunun için yapmaz zorunda kaldığı şeyleri, güzel, saf ve olağanüstü Aremela’sını, ve garip bir ‘tesadüfle’ bu yaşlı adamla; yedi yüz kırk küsur yıl önce Themalsar’da savaşmış olan Cathber Gwet’chen Bolgrig ile karşılaşmasını düşünür.

 

“Göster bana.”, der sessizce.

Yaşlı adam ‘hımpf’lar ve yavaşça yerinden kalkar. Ağır adımlarla küçük kulübenin kapısını açar ve kararmakta olan akşam ışığında bile güzel görünen bahçesine çıkar.

Genç hobbit ise sessizce onu peşinden takip eder.

Yaşlı adam bahçesinin kenarındaki koca çınarın yanına geldiğinde nazikçe ağaca dokunur.

“Benden daha yaşlı bildiğim tek sen varsın. Tamara ile senin gölgende karşılaşmıştık, hatırlıyor musun?”, der yaşlı adam. Sonra Brom’a döner ve kıkırdar. “..Ve ilk kavgamızı da o zaman yapmıştık! İkimizde bu kıymetli ağacın hediye edeceği bir ‘asa’nın peşindeydik. İkimiz de asayı istiyorduk ve ikimizde hakkımız olduğunu düşündüğümüz o asadan vazgeçmek istemiyorduk. Tamara.. ateşli bir kızdı.. Ateşli ve inatçı.. Ben de inatçıydım ama sanırım onun kadar yakıcı bir güzelliğe sahip değildim!”

Brom, yaşlı Cathber’in eşinden bu kadar ‘mutlu’ bir şekilde bahsettiğine ilk defa müşahade eder.

“En sonunda ona, asayı alabileceğini, benim ise yeni bir asa için iki yüz yıl bekleyebileceğimi ve bunun sorun olmayacağını söyledim.”, der yaşlı adam ve dolu gözlerle gülümser. “Asayı o aldı. Ama ben de onu almış oldum! Hayatımda yaptığım en değerli, ve en güzel takastı bu..”

Brom gülmek ister ama nedense sadece kendi gözlerinin de dolduğunu hisseder.

“Senden küçük bir ricada bulunacağım, Tamara; bu delikanlının evine bir kapı açman. Geçtiğimiz bu bir yılda bana hayata dair unuttuğum o kadar çok şeyi bana farkında olmadan hatırlattı. Ve bükülmüş evimi tekrar ayağa kaldırdı. Bence eve dönmek istiyorsa, bunu hakketti..”

Brom, yaşlı adamın ağaca eşinin adıyla hitap etmesini hayretle karşılar ve bir anda bu dünya hakkında ne kadar az şey bildiğini anlayıverir. Dahası, adamın neden evine dönmek istemediğine de ayılır.

Genç hobbit, Efendi Cathber’in ağaca neden ‘Tamara’ diye hitap ettiğini anlamaz. Ama her eve döndüğünde yada her kapısını açtığında ilk gördüğü şeyin o ağaç olması bu yaşlı adamı ne denli kahredebileceği konusunda bazı tahminleri vardır. Genç hobbit, kendisinin de bir gün bir ağaca ‘Aremela’ diye hitap edip etmeyeceğini düşünür..

Yada..

..yeleğinin pek az kullandığı iç cebinde sakladığı toğumları, hobbit evinin arka bahçesine ektiğinde yetişeceğini umduğu çileklere..

Aremela..

..diye mi hitap edecekti?

 

Yaşlı çınar birden esner gibi gerilir.

Ve gövdesinde, bir insanın eğilerek, bir hobbit’in ise hoplaya zıplaya geçebileceği bir gedik açılır..

Brom hayretle gediğin içinde Bowling Hills’i, sonra Greener Kasabasını, en sonunda da evini ve evinin güzel bahçesini, bahçesindeki ağaçları, çiçekleri ve ailesinin ona bıraktığı gülleri ve.. evini görür..

Genç hobbit göz yaşları içerisinde dizlerinin üzerine çöker..

..zira Brom Bumblebrim kararını çoktan vermiştir.

 

Evet.

Birgün evine, sıcak şöminesine, kitaplarına, annesinin yadigar fincanlarına, mutlu çörek ve kurabiyelerine, bahçesine ve güllerine geri dönecektir. Döndüğünde ise mutlu olup olmayacağı kati değildir. Ama evine tekrar ayak bastığında, iç cebinde sakladığı çilek tohumlarının, o tohumlar için verilen hayatın ve yapılan fedakarlığın hakkını da vermiş olarak dönmüş olacaktır.

 

“Gördüm ve teşekkür ederim, Efendi Cathber.”, der Brom sessizce.

“Gitmeyeceksin.”, der yaşlı adam ve bunu bir soru olarak sormaz.

“Bir gün, evet. Daha değil.. Evim ve tembel konforum hiçbir yere gitmiyorlar. Ama ben şimdi gidersem, elime bir daha geçmeyecek, ve belki de sadece küçük bir hobbit’e ihtiyaç duyulabilecek fırsatları da kaçırmış olacağım.”

 

Efendi Cathber, yüzünde belirmiş bir kahırla yavaşça kapanan gediği seyreden küçük dostuna bakar, ve  gülümser.

Bir elini genç hobbit’in omzuna koyar ve, “Bilgelik sana erken yaşta gelmiş, Efendi Hobbit.”, der nazikçe.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Genç Brom, yaşlı Cathber’le bir kaç gün daha kulubede kalırlar. Sonra da tekrar ‘fırtına avı’ için yola koyulurlar. İş daha bitmemiştir ve bir hobbit, başladığı işi yarıda bırakmaz. 

“Evinize tekrar döneceğinizi umuyorum, Efendi Cathber. Ve bunun için de sizden bir on altı yıl daha beklememenizi rica ediyorum.”, der Brom.

“Bu yolculukta bir şeyler öğrenen tek kişi sen değilsin, delikanlı.”, der Cathber sırıtarak. “Bana tembelliği olmasa da,  evimin kıymetini ve konforunu göstermeyi başardın. Ki bu da beni üçte iki hobbit yapıyor.”

“Bu kabul edilebilir bir oran, efendim.”, diye başıyla onlar genç hobbit.

Cathber kıkırdar.

“Sırada neresi var?”, diye sorar Brom.

“Sırada güneydeki komşularımız var; Elder Hills dwarf’ları..”

“Aaaaa.. Dwarf’lar.. Bu iyi..”, der Brom kaşları çatılı bir şekilde.

Yaşlı Cathber’in tek kaşı kalkar.

“Neden?”

Genç hobbit’in suratında haşin bir ifade belirir.

“Çünkü onlara söyleyecek bir çift lafım var!” 

 

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” VIII ile
devam edecek..

 


Brom Bumblebrim, hiç farkında olmadan bu yaşlı ve yalnız adama, sadece bir kaç ay sonra ve çok uzaklardan bir çocuk gönderecektir..

Bu çocuk boynuzlu doğacak ve bundan dolayı annesi taşlanarak köyünden kovulacak ve saklandığı ormanda da yaralarından dolayı ölecektir. Anneyi ve kasılmış kolları arasında tuttuğu ve hala hayatta olan küçük bebeğini birisi bulacaktır. O kişi de Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig’in kendisi olacaktır.

Yaşlı Cathber hayretle ‘kendisine sunulan’ bu bebeği alacak ve asla sahip olamadığı bir şeyi, kızı ve emeklerinin mirasıçısı olarak yetiştirecektir.

Efendi Cathber bu kıza ‘Tanrı’nın izniyle’, anlamına gelen ‘Inshala’ adını verecek ve bu küçük, sevimli yaratık büyüyecek, hem babası, hem de efendisi olarak gördüğü Cathber’in ölümünden sonra Rituel Ormanını sahiplenecek ve ‘bir sonraki nesil’ olarak onun mirasını devam ettirecektir..

Bu hikaye için bkz. “Inshala; The Daughter of Six” 

 

 

 
 

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” VI

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” V ‘in
devamıdır..

 

 

11.11.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Ekim ortası.
Ritual Ormanlarının güneyi..

 

Teşekkür ederim.”, der genç hobbit kayıp bir sesle, kocaman gagasını ona doğru eğmiş dev martıya ve elindeki küçük keseciği yeleğindeki pek az kullandığı iç cebe güvenli bir şekilde yerleştirir. 

Martı sırtından inen küçük yaratığa yeni doğmakta olan güneşin silik ışığında kara gözlerle bakar, sonra başını göğe kaldırıp uzun, acıklı bir bando borazanını andıran sesle gaklar ve tekrar eğilip hobbit’e bakar.

Brom, her nasılsa martının o gaklamasında ve kocaman, kapkara gözlerinde esef ve hüzün görür ve ister istemez tekrar gözleri dolar ve omuzları hıçkırıklarla hoplamaya başlar.

Martı, önünde acınası bir kahırla duran küçük şeyi sessizce süzer, sonra gagasıyla onu nazikçe dürter.

“Hayır. İyi değilim ve iyi olmak gibi bir niyetim de yok. Ama bu da senin sorunun değil zaten..”, diye, göz yaşlarına karışmış hıçkırıkları arasında söylenir küçük hobbit. “Anneye, beni buraya getirmene izin verdiği için teşekkür ettiğimi söyle lütfen. Bir daha görüşür müyüz bilemiyorum. Belki bir gün.. Kızlara da kendi aralarında didişmeyi bırakmalarını tembih et. Hayat böyle çocukça şeyler için fazla kısa.. Ve.. .. o kadar, işte..”

Gulls Perch’e adını veren dev martı tekrar hüzünle gaklar, gagasının ucuyla ve nazikçe küçük hobbit’in başına iki kere ‘pıt pıt’lar, sonra döner, biraz uzaklaşır, neredeyse onar yardalık kanatlarını açar, bir kaç defa çırpar ve havalanır..

..ve güneye, evine, Gulls Perch’e doğru gözden kaybolur.

 

. . .

 

“Kes şunu!”, diye hırlar Brom ve kalçasının, tam da göremediği yerini sıvazlamaya başlar. “Benden ne istiyorsun bilmiyorum ve açıkçası artık umurumda da değil. Hayatımda bana verilmiş en güzel, en muhteşem şeyle tanıştırdın, sonra da aldın onu elimden.. Senden ne kadar nefret ettiğimi bilemezsin. Git ve bir başka salak bul kendini eğlendirecek. Senin yüzünden evimin mutluluğunu kaybettim.. Senin yüzünden hayatımda görmek istemediğim şeyler gördüm.. Senin yüzünden aklıma bile gelmeyecek korkular yaşadım.. Senin yüzünden en çok sevdiğim bir şeyimden oldum.. Senin yüzünden bu dünya hakkında ne kadar saf ve temiz düşüncem varsa hepsini kaybettim.. Ne bok istedin benden ki beni böyle sınayıp süründürdün? Kime ne yaptım? Kime ne zararım dokundu da beni seninle lanetlediler.. Defol git.. Ve beni bir daha da rahatsız etme..”

 

Brom Bumblebrim, Gulls Perch’den onu sırtında taşıyarak getiren dev martının gitmesinden sonra Ritual Ormanlarının güneyinde, Arashkan ırmağı kıyısında kamp kurmuş ve iki haftadır da burada öylece, amaçsız bir şekilde yatıp kalkmıştı. Gündüzleri ırmaktan balık avlamış, geceleri de küçük ateşinin başında oturmuş, elinde annesinin yadigar Lir’inden sabit iki nota dışında hiçbir şey çalmadan durmuş ve uykusuzluktan sızıncaya kadar öylece, kıpırdamadan, sessizce ağlamıştı..

..taki kalçasından, tam da göremediği yerden, tanıdığı sızıyı hissedinceye kadar.

Genç hobbit’in bu ani ve beklenmedik harlaması karşısında, beklenmedik yerlerde ve istenmeyen zamanlarda onu ısırıp duran ne idüğü belirsiz şeyden herhangi bir tepki gelmez.

 

Tepki gök yüzünden gelir!

 

Büyük, yer sarsıcı bir patlamayla homurdanır Ekim bulutları ve bir anda yağmur yağmaya başlar..

Yağmur, bardaktan boşalır gibi değil, dev bir fıçıdan boşalır gibi yağmaya başalar!

“Yağ lan!”, diye avazı çıktığı kadar çığlar Brom. “İstediğin kadar yağ, lanet olasıca şey! İstersen al ve götür beni sularında.. Ama sana bir daha boyun eğmeyeceğim..!”

“Canın bir şeye sıkılmışa benziyor, evlat.”, der tiz, paslı bir ses sırılsıklam gecenin karanlığından.

“Evet!.. Ne?.. Kim var orda?!”, diye bir elinde babasının eski kılıcı, diğerinde de amcasının küçük, antika gürzü olduğu hande fırlar ayağa genç Brom.

“Ahaa.. Haşin bir genç! Ama o silahlara gerek olacağını da pek sanmıyorum, delikanlı.. Benim kadar bükük ve yaşlı bir adamı korkutarak kendini utandırmak istemiyorsan, tabii..”, der adam ve Brom’un ateşi yağmurdan sönmüş kampına adamın ağır, topallayan ayak sesleri eşliğinde paslı kıkırtısını da duyar..

..ama yine de silahlarını indirmez.

“Yazık.”, der adam. “Birileri senin insanlığa olan inancını fena halde köreltmiş..”

Gece, yumuşak bir ışıkla aydınlanır ve Brom beş – altı yarda ilerisinde sesi kadar yaşlı bir adam bulur.

Adam ağır, temkinli hareketlerle kendi etrafında döner ve Brom’a gülümseyerek konuşur.

“Gördüğün gibi bu yamuk asa ve daha da yamuk beden dışında bir şeyim yok. Şimdi.. Senin gibi iyi giyimli bir hobbit’in buralarda ne işi var ve neden bu kadar kızgınsın?”, diye merakla sorar yaşlı adam.

Brom, uzun bir süre yağmur altında sessizce yaşlı adamı, bir elinde tuttuğu asasını ve diğer elinde duran puslu ışığı süzer.

Adamın kafası neredeyse keldir. Olan saçları, sakalları gibi aklaşmış, birbirine karışmış ve beline kadar da uzanmaktadır. Adamın üzerinde ise tiril, pejmürde bir cübbe ve bir kaç küçük kesenin tutuşturulduğu, kemer niyetine bağladığı sicim dışında herhangi bir mal varlığı yok gibidir.

 

Gök tekrar gürler.

Gece aydınlanır.

Yağmur daha bir hışımla yağmaya başlar.

Yaşlı adam ise genç hobbit’in bir karar vermesini bekler..

 

“Kimsin sen?”, diye sorar Brom tekrar.

“Yaşlı ve mazbut bir adamım, o kadar. Ormanın bu taraflarında biraz işim vardı ve senin bağırtılarını duyunca belki bir yardımım dokunur diye geldim.”, der yaşlı adam.

“Bir fey gibi konuşuyorsun.”, der Brom kaşlarını çatarak. “Adını vermediğin gibi, muallak cevaplarla geçiştiriyorsun..”

“Aaaa.. Feylerden haberdar olacak kadar gezmiş ve görmüş bir delikanlı.. Yada ağzı yanacak kadar..”, der adam ve tekrar kıkırdar.

Brom sessizce ve ırkına hiç de yakışmayan bir huysuzlukla olduğu yerde durur.. ellerinde silahlarıyla..

“Öyle olsun bakalım, delikanlı.”, der yaşlı adam ve omuzlarını silker. “Sakıncası yoksa ben kendi işime bakacağım o zaman. Bu fırtınayı güvenli bir şekilde buraya çağırmam biraz zamanımı aldı ve boşa gitmesini istemem. Sen de istersen seyredebilirsin..”

Adam topallaya zıplaya garip bir yürüyüşle Brom’un ilerisinden geçer ve yaklaşık elli yarda sonra durur. Elindeki yamuk asayı aldığı gibi yere saplar..

..ama asa yerinde durmaz ve devrilir.

Adam zorlukla eğilir ve asayı yerden alır. Ikınarak tekrar yere saplamaya çalışır ama asa yine yerinde durmaz ve düşer.

Adam esefle asaya bakar.

“Evlat. Orada durup yaşlı bir adamın kendisini rezil etmesini daha ne kadar seyredeceksin?”, diye sorar, paslı sesiyle.

Brom adama bakar, sonrada uyuz bir ifadeyle ona doğru yürümeye başlar.

“Yaşlı bir adama gözlerini yuvarlamamalısın, delikanlı. Bu neredeyse bütün ırklarda ayıptır.”, der adam genç hobbit’e.

Brom ise burnundan soluyarak yerdeki asayı kapar, kılıcıyla yeri eşeler, asayı içine saplar, sonra asanın dibine yakında bulduğu taşlardan dizerek olduğu yerde durmasını sağlar ve “Hangi ırkta ayıp değil?”, diye sorar somurtarak.

“Bilmek istemezsin, delikanlı..”, diye cevap verir yaşlı adam.

“Gece karanlık. Gözlerimi yuvarladığımı bile görme ihtimalin yok!”, diye asabice söylenir Brom.

Yaşlı adam kıkırdar.

“Neredeyse bütün ırklardaki bütün gençler kendilerinden bir iş yapmaları istendiğinde gözlerini yuvarlarlar!”

Brom kaşlarını çatar.

“Ee.. naapıyoruz burada?”, diye sorar.

“Biz mi? Biz bi şey yapmıyoruz, delikanlı. Ama geri çekilsek iyi olur.. Biraz daha.. Evet.. Biraz daha.. Aslında çok daha gerilesek sanki daha iyi olur.. Kulaklarını da kapatırsan iyi olur.. Kulaklarını kapatıp ağzını açarsan pek daha iyi olur!”

Brom, yaşlı adamla yere saplanmış asanın neredeyse yüz yarda gerisinde, ağızları açık, kulakları tıkalı bir şekilde öylece yağmurun altında dururlar.

“Naapıyoz böyle yaa?!”, diye geçirir genç hobbit, içinden ve yaşlı adama, bir sonraki hamlesi ne olacağını kesitirilemez bir deliye bakar gibi onu yan yan süzer.

 

Gök bir daha gürler.

Gece bir ufuktan diğerine kadar aydınlanır.

Kapkara bulutların arasından çaprazlamasına tek dal bir yıldırım, müthiş bir hızla dikinine iner..

..ve göz harlatan bir kıvılcım yağmuruyla asayı vurur!

 

Brom, gözleri tamamen kamaşmış bir şekilde öylece dizlerinin üstüne çöker..

Tekrar görmeye başladığında yaşlı adam yanına çömelmiş, ona bir şeyler söylemektedir ama ne etrafında uçuşan parıltılardan adamı görebilir, ne de çınlayan kulaklarından söylediklerini duyar.

“Aaaaa.. Güzel.. Sanırım tekrar duymaya başladın.. İyi misin, delikanlı? Değilsen de zamanla olacaksın.. İşin püf noktası, üzerinde fazla düşünmemek ve yapacak kendine bir şeyler bulmak..”, der yaşlı adam genç hobbit’e gülümseyerek.

“Sen.. sen neden benim gibi sağır ve kör olmadın?”, diye boğuk bir sesle sorar, Brom.

“Yaşlılığın nadir avantajları, evlat.. Gözlerimi kapatmayı akıl edecek kadar bilge, ve senin kadar iyi duyamayacak kadar da sağır!”, der adam ve tekrar kıkırdar.

Brom yüzünü buruşturur..

Yaşlı berduşun her şeye verecek ‘kıkırtılı’ bir cevabı var gibidir.

“Kampın mahvolmuşa benziyor, genç efendi. Benimkisi hemen yakınlarda. İstersen bana misafir olabilirsin. Beğenmezsen de yarın tekrar buraya dönersin ama bunu tavsiye etmem.”, der yaşlı adam.

“Neden?”, diye sorar Brom temkinli bir şekilde.

“Korkarım bu şimşek ve sonrasında düşen yıldırım, hemen batımızda bulunan Serenity Home kasabasına bağlı izcileri ayartmış olacaktır. İzci Efendisi Davien’e tesadüf edersen sana bir kaç soru sorup bırakacaktır. Ancak Moorat’e tesadüf etmen halinde seni hayatından bezdireceğinden emin olabilirsin.”

Genç hobbit, bu iki izci efendilerinin isimlerini duymuştur. Genç hobbit bu iki izci efendisini, Serenity Home kasabası şerifiyle birlikte, bir kamp dolusu haydutu ortadan kaldırmalarını canlı olarak, oldukça da yakından seyretmiştir.

“Öyle olsun bakalım.”, der biraz huysuzca. “Bu gece için misafirin olurum ama yarın için söz veremem.”

“Yarın için ben de söz veremem.”, der yaşlı adam ve Brom, adamın pek de kamptan bahsetmediği izlenimine kapılır.

“Bu fırtınayı çağırmaktan bahsetmiştin..”, diye yoklar yaşlı adamı Brom.

“Öyle mi dedim?”, diye sorar yaşlı adam ve ormana, muhtemelen kendi kampı olan yere doğru yürümeye başlar.

 

Genç hobbit, sırt çantası, yıldırım dolayısıyla düşürdüğü silahlarını ve kampından geriye kalan ne varsa kapar ve garip, topallaya hoplaya yürüyen yaşlı adamın peşine takılır.

 

“Evet. Öyle dedin.”, der Brom kati bir sesle.

“Eh.. İlk akıl gidermiş, derler..”, der adam ve sırıtır.

“Eee?”, der Brom ve işin peşini bırakmaz.

Yaşlı adam temkinli bir şekilde etrafına bakınır, sonra da sıkılgan bir sesle konuşur..

“Heavens Hand nerededir, bilir misin, evlat?”, diye sorar.

“Evet.”, der Brom. “Durkahan’ın oldukça kuzeyinde, Korduba’s Watch’ı geçince..”

“Aaaaa.. Coğrafyasını bilen, okumuş bir delikanlı. Tarihini de bilebilirsen sana sorunun cevabını veririm..”, diye mutlu bir şekilde cevap verir yaşlı adam.

 

Brom tekrar kaşlarını çatar.

Yaşlı adamın sorulan sorulara bir türlü açık cevaplar vermeyişi, aslına bakılırsa, herhangi içerikli bir cevap vermeyişi, son bir ayda yaşadığı duygusal tahribattan sonra genç hobbit’te olağan dışı bir sabırsızlık, hatta tahammülsüzlük ve asabiyet oluşturmuştur.

 

“Neden sorduğum sorulara bir türlü cevap vermiyorsun?”, diye huysuzca sorar.

“Neden böyle bir beklenti içerisindesin?”, diye sorar yaşlı adam.

“Kampına geldin, kim olduğunu, ne yaptığını ve fırtınayı sordum ama beni kör ve sağır etmen dışında da hiçbir cevap vermedin!”, diye neredeyse hırlar Brom.

“Aaa.. Birisi yanlış tarafından kalkmış sanırım.. biri-iki ay önce..”, der yaşlı adam sonra derin, sessiz bir soluk verir ve devam eder. “Öncelikle, kampına misafir yada davet edilmediğim için gerçekte misafirin de olmadım. Kendince muhtemel haklı sebeplerden ötürü de olsa, yine de bana silah çektin. Sana üzerimde silah olmadığını göstermiş olmama rağmen silahlarını indirmedin, dolayısıyla ben de kampının etrafından dolaştım. Sana adımı vermemi gerektirecek nezaket koşullarını bana sunmadığın için, ben de sana adımı verme gereği görmedim.

Sana bir hobbit’in burada ne işi olduğunu sordum, ama buna da bir cevap alamayınca, bende yapmaya geldiğim kendi işimle uğraşmaya karar verdim.

Seni kulaklarını kapatman ve ağzını da açman konusunda uyardım. Açıkçası bu uyarılardan sonra gözlerini açık bırakacağın aklımın ucundan bile geçmemişti.. Sanırım kulaklarını yeterince sıkı kapatmadığın için anlık sağır, gözlerini açık tuttuğun için anlık kör, ağzını da söylediğim gibi açmadığın için de kendi bedensel iç basıncın, yıldırımın oluşturduğu dış basınçla dengelenmedi ve tahmin et, hanginiz kazandınız?”, diye mutlu bir şekilde paslı sesiyle açıklar yaşlı adam.

 

Brom’un yüzü daha da kararır çünkü adam haklıdır. Teknik yada nezaket; her halükarda haklıdır.

 

“Brom.. Brom Bumblebrim..”, der neden sonra kaynayan bir sesle.

“Tanıştığımıza sevindim, Brom-Brom Bumblebrim..”, der yaşlı adam sırıtarak. “Benim adım da Cathber Gwet’chen Bolgrig.. Ama sen bana bunlardan sadece bir tanesini kullanarak hitap etsen de olur. Aslına bakılırsa öyle olmasını rica edeceğim.. Karşılaştığım bazı yaratıklar tamamını kullanmakta ısrar ediyorlar ve her defasında duyması, söylemesinden bile daha acıklı oluyor..”

“..Fey’ler gibi..”, diye sokuşturur araya Brom.

“Ahhaaa.. Evet, fey’ler gibi..”, der yaşlı Cathber ‘en sonunda anlayan birisini buldum’ der gibi!

“Asadan ve Heavens Hand’den bahsediyorduk.”, der Brom ve bu garip, tek düze hali kendisini bile biraz şaşırtır.

“Hayır, genç Brom, daha başlamamıştık. Ama merak etme, çok heyecanlı bir hikaye. Bununla birlikte, sanırım ikimizde bir gece için yeterince ıslandık. Önce biraz ısınıp kuruyalım, karnımızı da biraz doyuralım sonrasında hala ayık istek, sana anlatırım.. Ve işte geldik.”, der yaşlı adam ve tamamen çam dallarından örme, daha çok bir kunduz yuvasını andıran ve yaşlı adamın sadece beline kadar gelen küçük, kubbeli bir ‘şeyin’ yanına gelirler.

“Hmmm..”, diye sesli bir şekilde düşünür adam. “Pek de misafir beklemiyordum açıkçası. Sanırım bu ikimiz için biraz küçük. Ama merak etme. Sanıyorum bu konuda bir şeyler yapabilirim..”

Yaşlı adam ellerini kaldırır ve Brom’un çıkaramadığı bir dilde bir şeyler mırıldanmaya başlar.

 

Aradan biraz zaman geçer.

 

“Hiç bi şey olmuyor..”, der Brom neden sonra.

“Hiç bir şey olmuyor da ne demek?”, diye sorar yaşlı adam.

“Her ne yapıyorsan, bi işe yaramıyor!”, diye açıklar Brom.

“Bu.. biraz utanç verici bir durum..”, der Cathber. “Bir de şunu deneyelim bakalım..”

 

Aradan biraz daha zaman geçer.

 

“Hala bir şey olmuyor..”, diye mırıldanır genç hobbit.

“Bu.. gerçekten beklenmedik bir durum. Normalde bunun işe yaramış olması lazımdı!”, der yaşlı adam alınmış bir sesle.

“Ne yaptığını bildiğinden emin misin?”, diye sorar Brom.

“Ne münasebet! Tabi ki ne yaptığımı biliyorum!”, der Cathber, tamamen alınmış bir sesle.

Sonra yine bir şeyler mırıldanmaya başlar.

 

Aradan biraz daha vakit geçer ama yine bir şey olmaz.

 

“Bu.. gerçekten çok garip.”, der yaşlı adam hayretle kendi ellerine bakarak.

Brom acımasızca ‘fırk’lar.

Sonra sırt çantasını yere bırakır, içinden küçük, katlanabilir çadırını çıkartır ve kurmaya başlar.

Fena bozulmuş bir Cathber, kaşları çatılı bir şekilde küçük hobbit’in kendi çadırını kurmasını seyreder.

Sonra arkasını döner ve daha bir azimle tekrar bir şeyler mırıldanmaya başlar.

“Hayır!”, diye kendi kendisine söyleniyormuş gibi konuşur birden. “Anlaşmamız böyle değildi. Ben size olan yükümlülüklerimi yerine getirdim. Sizin de kendi payımıza düşeni— Ne demek koşullar değişti?! Hangi koşullar değiş—? Hayır, hayır tabiki size kızgın değilim. Neden size kızgın ola—? Aaaa.. sanırım şimdi anladım. Tamam, olur böyle şeyler.. Sorun değil, sorun değil.. Ateşi yakın bari.. Yaşlı bir adama yağmurlu bir havada kuru dal aratmakla uğraştırmayın..”

Brom, bir yandan bu ‘zır deli’ adamın söylediklerine kulak kabartırken, bir yandan da çadırını kurar. İşi bittiğinde yaşlı adamı, etrafı taşlarla çevrilmiş bir ateşin başında bulur. Ateşin hemen ilerisinde ise kayda değer bir miktarda ve düzgünce dizilmiş kuru dal ve odunlar durmaktadır.

Brom ister istemez ateşe yaklaşır.

Yanına geldiğinde yaşlı adamın ince çubuklara balık, patates, domates, patlıcan ve mısır geçirdiğini görür. Adam çubuklara geçirdiği yiyecekleri imtina ile ateşin yanına dizer, bunların bazılarının iyice kızarmalarını beklerken, bazılarının ise sadece hafif renklerinin değişmelerini bekleyecek kadar ısıtır.

Brom’un bir anda ağzı sulanır.

“Öylece durup seyir mi edeceksin, Efendi Hobbit? Yoksa gelip bunları yiyecek misin? Bu kadar şeyi tek başıma yersem sanırım bu benim yaşımdaki birisi için hazımsız bir gece olurdu..”, diye söylenir yaşlı adam.

 

Brom ateşin başına çöker ve ellerini ısıtır biraz, sonrada kendisine uzatılan çubuklara geçirilmiş balıkları, patatesleri, domatesleri, patlıcanları ve son olarak da mısırları yer.

 

Yaşlı Cathber yemek boyunca sesini çıkarmaz ve kendisi de yaptığı yemeklerden tadımlık ısırıklar alır. Sonra biraz abartılı bir şekilde esner ve gözlerini ovuşturur.

“Aaaahh.. Bu yaşlı kemikler benden uyumamı talep ediyorlar. Sen istersen ateşin başında takılabilirsin.”, der ve hemen ileride duran kuru dal ve odunlara işaret ederek, “Gördüğün gibi gece seni sıcak tutacak kadar yakacak odunumuz var.”

“Ne?”, diye sorar Brom. “Bu kadar mı?”

“Anlayamadım? Doymadıysan şu sepetin içerisinde biraz daha var yiyecek bir şeyler.”, der Cathber ve odunların hemen yanında duran bir sepete işaret eder. “Ama korkarım çubuklarla geçirip pişirmeyi kendin yapmak zorunda kalacaksın..”

“Hayır, onu sormuyorum. Konuşacak bir şeylerimiz yok muydu?”, diye biraz asabîce sorar genç hobbit.

“Benim söyleyeceklerim bekleyebilir, Efendi Hobbit. Senin söyleyeceklerin ise bir barut fıçısının içinde ve patlamaya hazır gibi.. Sanıyorum patladığında ikimizin de orda olmamasını tercih edeceğim. Söylemeye hazır olduğunda, ben de dinlemeye hazır olmuş olacağım. Sen dinlemeye hazır olduğunda, ben de söylemiş olacağım..”, der Cathber ciddi bir gülümseyişle, sonra kalkar ve küçük, çam dallarından yapılmış kulübemsi çadırına gider.

 

Brom adamın arkasından sessizce kaynar.

“Kaçık, zır deli, yaşlı berduş!”, diye burnundan soluyarak söylenir.

 

Genç hobbit’in zihninin derinliklerindeki bir ses, Cathber Gwet’chen Bolgrig ismini bir yerlerde duymuş yada okumuş olduğunu ona hatırlatır ama o isimle bağdaşan sadece bir kişi vardır ve o kişi bir ‘insan’dır ve rivayetlere göre sekiz yüz küsur yıl önce gerçekleşen Themalsar adındaki kaçık bir papazın ordularına karşı yapılan savaşta bulunmuştur..

Brom inançsızca ‘fırk’lar.

Birincisi bu adam, yaşlı olmakla beraber bir insandır ve bırakın sekiz yüz küsur yıl yaşında olmayı, anca ayakta durabilmektedir. İkincisi ise orijinal Cathber’in kendisi de bir insandır ve onun da sekiz yüz küsur yıl yaşamış olması mümkün değildir. Brom, bu adamın, tanınmış birisinin adını alarak kendince şöhret peşinde koşan bir kaçık olduğunu düşünür.. yada ortada nesilden nesile geçen bir kült vardır ve her nesilde birisine bu isim bahşedilmesi dolayısıyla bu adamın adı, tarihi kişilik olan orijinal Cathber’in adıyla aynıdır.

 

“Çattık..”, diye homurdanır Brom ve kalkıp düzgün bir şekilde dizilmiş odunların yanında duran sepetin saman saplarından örülme kapağını açar ve içine bakar.

Sepetin içinde her şey ilginç bir şekilde ayrı ayrı kase yada bohçaların içinde durmaktadır; kapalı bir kasenin içinde tuzlanıp kurutulmuş bir düzine balık, ayrı ayrı bohçalanmış patatesler, patlıcanlar, domatesler, mantarlar, mısırlar, fasulyeler ve..

 

..Brom olduğu yerde çakılıp kalır..

 

Küçük bir çanak dolusu, kırmızı-pembe çilek..

 

Brom sepetin başında ne kadar durur bilemez zira zaman onun için durmuş gibidir..

“Hayır yaa..”, diye sessizce inler. “Unutmak üzereydim..”

 

Belli ki genç hobbit hiçbir şekilde unutmak üzere değildir..

 

Uzaklarda bir yerde gök tekrar gürler.

Orman kısa bir anlığına aydınlanır ve kendisini sessizce seyredenlere acıklı bir sahneyi sergiler.

Öylece, durduğu yerde, Brom Bumblebrim hıçkırıklarla ağlamaktadır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

26.04.7591 B.Y.S (-16 Yıl)
Nisan sonu.
Ritual Ormanları..

 

Daha hızlı, daha hızlı, genç hobbit. Fırsatı kaçırmak üzereyiz!”, diye, bir yandan topallaya-zıplaya koşarken, bir yandan da paslı sesiyle seslenir yaşlı Cathber. “Bu fırtına biraz aceleci çıktı ve korkarım içini dökmek için sabırsızlanıyor..” 

Brom yine sırılsıklam olmuş bir şekilde durmak bilmeyen yaşlı adamın peşinden, nefes nefese kalmış bir şekilde, elindeki yamuk asa ile koşturur. Genç hobbit, Ritual Ormanlarına geldiğinden beri devamlı ıslak gibidir sanki ve aklı başında herkes gibi kendisi de yağmur altında ‘terlemekten’ hoşlanmaz.

“Geliyorum, geliyorum..”, diye bağırır homurdanan kara bulutların altında koşarken.

Aslında gece olmasına daha saatler vardır ama hem bu ormanlığın yoğun ağaçları, hem de gök yüzünde yuvarlanan koyu bulutlar sayesinde genç hobbit açısından gece olsa da değişen bir şey olmazmış gibi gelir.

Brom tekrar gök yüzünden boğuk homurtuları duyulmaya başlar ve birkaç yüz yarda ileride yaşlı Cathber’in ona doğru, “Acele et, delikanlı.. Acele et, geliyor!”, diye elini salladığını görür.

Sırılsıklam olmuş hobbit, biraz daha hızlanır, yaşlı adamın yanına gelir, haftalar önce adamın kendisine verdiği çapayla yeri kazar, asayı açtığı deliğe saplar ve toprağa tesadüf eden ucunu iyice kapatıp yerine sabitler..

..ve kaçar!

 

Genç hobbit, ilk tecrübesinden sonra aynı acemiliği tekrarlamak gibi bir niyeti yoktur ve kendisi gibi çoktan uzaklaşmış yaşlı Cathber’in yanına, kocaman bir çınarın arkasına pineklemiş, ellerini kulaklarına sımsıkı kapatmış ve ağzını da açabildiği kadar açmış bir şekilde bekler.

 

Gök yüzünden ve kapkara bulutların arasından duyulan homurtular şiddetlenir ve birden, sağır edecek bir şiddetle ‘hapşırır’..!

Brom koskocaman bir çınarın arkasında saklanmış, dahası gözlerini de sımsıkı kapatmış olmasına rağmen yine de ‘beyaz’ görür..

Tekrar gözlerini açtığında gündüz biraz aydınlanmış gibidir ve yukarından, gök yüzünden bir – iki defa daha hoşnutsuz homurtular duyulur, sonra yağmur başladığı gibi bir anda kesilir!

 

“Bunu daha ne kadar yapacağız?”, diye biraz bıkmış bir sesle söylenir Brom. “Neredeyse üç aydır ormanın güneyinde bir oraya, bir buraya koşturup fırtına avlıyoruz!”

“Fırtına avlamak.. Bu çok hoşuma gitti, genç Brom.. Sen gerçekten kelimeler için yaratılmış bir varlıksın, ve bu dünya için de bir zenginliksin!”, diye kıkırdar yaşlı adam.

 

Brom kaşlarını çatar..

 

Gerçekte Brom somurtkan biri değildir. Olur olmaz her şeye kaş çatan da bir hobbit olmamıştır hiç bir zaman. Aslına bakılırsa kaç çatmak, hobbit’lerde sık görülen bir mimik de değildir.

Bu kaş çatma olayı, onda sonradan peyda olmuş bir alışkanlıktır..

Bir kaç ay öncesinden itibaren..

..Gulls Perch’den ayrılmasından sonra..

..Sevgili, güzel, saf, temiz ve olağanüstü Aremela’sının ölümünden sonra.

 

“Asıl soruna dönersek, bu ‘fırtına avı’, gerçekten çok önemli. Sana anlattıklarımı hatırla. Heavens Hand, mebus iblislerle bizim aramızda duran tek şey. Evet, Tranquil elf’leri ve Dwarwick dwarf’ları da bu konuda Heavens Hand’e devamlı yardım ve destek gönderiyorlar ama, en nihayetinde, orada savaşıp hayatlarını veren insanlar krallığın gerisinde yaşayan diğer insan ve ırkları da koruyorlar. Onlar olmazsa yada bir gün orası düşerse, bu insanlığın sonu olur. Bizim de onlara birazcık olsun yardımlarımız dokunmalı, öyle değil mi?”, diye mutlu bir ciddiyetle anlatır yaşlı Cathber.

“O kısmını anladım da, bu yıldırımların ne işe yaradığını hala anlamış değilim. Dahası, bu lanet olasıca asa nasıl oluyor da bunca yıldırımdan sonra hala tek parça halinde durabiliyor?”, diye bıkmış bir ifadeyle sorar Brom.

 

Genç Brom, kaş çatma olayının yanı sıra, bir kaç başka yeni huy daha edinmiş gibidir; bıkkınlık, yılgınlık, hoşnutsuzluk, umarsızlık ve genel anlamda ciddi bir ‘bitse de gitsek’ tavrı içeren keyifsizlik ve buradaki ‘gitsek’ kısmı ise spesifik bir olayla sınırlı değil, sanki genç Brom bunu ‘hayatın kendisi’ için değerlendirmektedir..

 

“Nereye savurduğunu bilmeden lanet okumamalısın, genç Brom. Lanetler hafife alınacak şeyler değildirler..”, der Cathber nazikçe.. ama sesinde altı çizili bir ciddiyet de vardır sanki.

“Uhhmm.. özür dilerim. Lafın gelişi..”

“Korkarım, lanetlerde ‘lafın gelişi’ de olmaz, Efendi Hobbit.”, der yaşlı adam. “Bunu bir çoklarından fazla senin bilmen gerekir.”

“Ne demek istiyorsun?”, diye biraz fazla haşince sorar Brom.

“Asa parçalanmıyor çünkü bilge bazı şahıslar ve mucitlerin hazırladığı ve şahsımın bile anlamadığı karmaşık bazı kimsaysal solüsyonlarla yıkanarak yapısal olarak güçlendirilmiş bir asa bu. Yamuk oluşunun da keyfî değil, kondüktörel olarak bir gereklilik olduğu aynı şahıslar tarafınca ısrarlı bir şekilde tekrarlandı bana.”, der yaşlı Cathber ve genç hobbit’in haşin sorusunu harika bir şekilde saman altı eder. “Yıldırımların ne işe yaradığına gelirsek, bu bizim hiçbir işimize yaramayacak çünkü onları kendimiz için toplamıyoruz. Bana gelen haberlere göre ‘düşman’ saflarında beklenmedik ve olağan dışı bazı hareketlenmeler varmış. Heavens Hand efendileri, benim gibi mazbut ve naif olmakla beraber bazı özel becerileri olan şahsiyetlerden, Demons Wall’un müdafaası için böylesi yıldırım asalarının gerektiği konusunda isteklerde bulundular. Sanıyorum ki bu asalardan başka ormanlarda şahsım dışında yapanlar da var. Bu asaları İblis Duvarına yerleştirdiklerinde hem oradaki mevcut büyülü muhafazaları, devamlı insan gücü aratmaksızın besleyecekler, hem de yaklaşan iblisleri, benim tahminime göre en az iki bin yarda gibi etkili bir mesafeden vurabilecekler.”

Brom, iki bin yardayı duyunca ister istemez tırsar zira bu gerçekten fevkalade etkili ve bir o kadar da ürkütücü bir mesafedir. Bu, Endless Watch surlarındaki, uzun menzilli Drashan korsan gemileri için özellikle imal edilmiş anti-kalyon mancınıklarının bile etkili mesafesinin neredeyse iki buçuk katıdır!

“Oha!”, diye geçirir Brom içinden ve bir anda ıkınarak ve isteksizce yaptığı işin gerçek potansiyeline ayılıverir. Yaptıkları bu iş, teorik yada sonuçları itibariyle muallak ve idealistçe yapılan bir iş değil, Heavens Hand’deki bir demircinin, askerlerin kırılmış silahlarını yada zırhlarını tamir etmesi kadar ‘pratik’ sonuçları olan bir emektir..

Genç Brom yaptığı işin mutlak tekabülünü tam olarak kavramış olmasada duydukları, ona olan umarsız tavrını silmeye de yetecektir.

Cepheden aylarca mesafe uzaklıkta olmasına karşın, oradaki mücadeleyi birinci elden etkileyecek ve sayısız hayatı da kurtarma potansiyeli olan bu ‘basit’ gibi görünen ‘fırtına avı’, bir anda onun için yeni farkındalıklar ve beklenmedi bazı algı kapıları da açıverecektir.

Ve genç hobbit bu düşünce silsilesinin sonuna ve ilgili sonuçlarına vardığında, yaşlı Cathber’in ışıl ışıl gözlerle ve sessizce kendisini seyreder halde bulur.

Brom, bu adamın kim olduğu konusunda kati bir sonuca varamaz —hafif kaçık, daha çok da bir deli olması dışında..

..ama onun ‘normal’ bir deli olduğunu da düşünmez.

 

“Eee..? Sırada hangi fırtına var?”, diye sorar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bunu takip eden aylar boyunca yaşlı Cathber, Brom’u, Ritual Ormanlarının etrafında, içinde, altında ve üstünde.. ve fırtına peşinde, durmaksızın koşturur. Genç hobbit’in yaşlı adam hakkında git gide artan kuşkuları, yeni bir fırtına peşinde koşarken tesadüf ettikleri Themalsar Harabelerine ulaştıklarında kesinleşir. 

Yıldırım asasını topraktan söküp çıkartan Brom, Cathber’i yanında değil, onu orman sınırının dışında bulur. Yaşlı adam, kayıp bir ifadeyle kuzeye ve doğuya bakmaktadır..

..kıpırdamadan ve öylece.

 

“Cathber?”, diye soran bir ifadeyle yaklaşır Brom, yaşlı adamın yanına.

“Zaman, bazı şeyleri tahammül edilir hale getiriyor, genç Brom Bumblebrim. Ama asla silip atamıyor.”, der yaşlı Cathber.

Brom, bu lafın üzerine olduğu yerde kalakalır.

“Burası.”, der Cathber sessizce. “İşte tam burası.. ve 740 yıl, 6 ay ve 11 gün önce..”

“Anlamadım..”

“268, 570 ve bu gün.. Eşimi kaybettiğim yer, ve üzerinden geçen zaman, delikanlı..”

Brom hayret yaşlı adama bakar.

 

“Bunca zaman sonra bile o kadar çıplak bir şekilde hatırlıyorum ki.. Themalar ve habis orduları, Grandeleren ve elflerini kuşatmıştı ve bizler —Arashkan ordusundan insanlar, Elder Hills’den dwarflar, Silent Hills’den gnomelar, bulup buluşturduğumuz ne kadar dost, fey, melek varsa canımızı dişimize takmış, elimizden gelen her şeyi yapıyorduk.. O gün bize Göklerin göndereceği bazı habercilerin geleceği söylenmişti. ‘Bir yanlışı düzeltmek için..’, dediler.. Bunun ne demek olduğunu yada ne anlama geldiğini hala çözebilmiş değilim ama emir yukardan.. çok yukardan.. Göklerden gelmişti ve bize gelecek olan haberciler için yol açmamız gerektiği söylendi.. Biz de açtık.

Bu.. bu bize çok pahalıya mal oldu.. Bir çok hayata.. Bir çok kadın dul kaldı o gün.. Bir çok erkek de yalnız.. O gün eşim ve sevgilim olan kadın da haberciler için yolu açanlar arasındaydı.. Halbuki Gökler onu bir melek olarak sıf benim için bu dünyaya indirmişlerdi!

 

Evet, Efendi Bumblebrim. 

 

Aradan 268, 570 ve bu gün geçti ve ben onu hala özlüyorum. Niyetimiz savaştan sonra yerleşip beraber bir hayat kurmaktı. İkimiz de çocukları çok seviyorduk. İkimiz de çocuklarımız olsun istiyorduk.. Ama Themalsar onu benden aldı ve aradan 740 yıl geçmiş olmasına rağmen asla çocuklarım olmadı..

 

Acısı dindi mi?

Hayır.

Sadece bulandı..

 

Bana yalnız geçireceğim 740 yılımı takas etmemi isteseler, onunla geçireceğim basit bir hayat için gözümü kırpmadan ‘Alın. Yüz yıllar sizin olsun. Bana onunla geçireceğim 40 yılı verin yeter.’, derdim.

İşin en acı.. ve güzel yanı nedir biliyor musun, genç Brom?

Yıllar geçtikçe onun yüzü, hatırası, dokunuşu ve dudaklarının tadı.. daha da güzelleşiyor olması..

Bunları neden sana anlattığımı merak ediyorsan söyleyeyim..

 

Benim yaptığım hatayı yapma..

 

Kayıplarımız kaçınılmazdır. Bir ölümlü olmanın en güzel yanıdır bu; bir ölümlü olmamız.. ve kayıplarımız..

Fey’lerin biz insanlara neden gıpta ettiklerinin sebebi de gerçekte budur; sınırlı olan zamanımızda yapabildiklerimiz.

Tok, açın halinden anlamaz.

Ölümsüz de ölümlünün yaşadığı sevgileri, tutuşan duyguları ve aldığı zevkleri asla tadamaz..”

 

Yaşlı Cathber ve Brom, sessizlik içerinde ormana geri dönerler..

..ve genç ozan aylar.. çok aylar sonra ilk defa Lir’ini tekrar eline alır.

Sessizce söylediği şarkının sözleri ona geliverir..

 

 

 

Time.
 
You cannot fight it,
you cannot resist it,
beat it, wound it nor slay it.
You can only yield to it..
 
Time.
 
It is cunning,
it is stingy, ruthless, pitiless
and sparse.
It turns a spark into a fire, and fire into ash.
It grinds mountains to dust.
It gathers trickles into oceans.
It gives birth to rebellions and liberties
and brings down empires..
It gives meaning to patience,
diligence, and vigilance.
It is the key to mortality
and the lock to eternity.
It precedes
and postcedes..
One day we are,
one day we are not.
It is hope and it is despair..

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bu olaydan sonra Brom için ‘yaşlı adam’ birden ‘Efendi Cathber’ oluverir ve Efendi Cathber onu daha kuzeye, Büyük Kuzey Tundra’larının girişine kadar götürür ve ikisininde ıkınarak tırmandıkları bir dağın kıyısından bembeyaz tundraları gösterir, orada yaşayan barbar kabileleri ve sürülerinden, kocaman buz devlerinden, muazzam kar ayılarından, vaşaklarından, büyük, beyaz ejderlerden ve daha bir çok başka harikalardan bahseder. 

Efendi Cathber, genç hobbit’i yıldırımların peşinde koştururken güneye, sonra çaprazlamasına tekrar kuzeye, sonra yine güneye indirir ve beraber Oger’s Foot denen yere getirir ve Brom bu süre içerisinde farkında olmadan günleri, haftaları ve ayları saymayı bırakıverir ve yaşlı adamla geçirdiği zamanı tekil ‘an’lar olarak ve hayatında daha önce hiç olmadığını kadar ‘ayık’ bir şekilde yaşar. Sanki zamanın geçişiyle ilgili kaybı, etrafında olup bitenlere karşı oluşan yepyeni bir farkındalıkla takas etmiştir.

Evet, zaman önemlidir zira geçişi, ve bu geçişe bağlı olarak, ‘bitti’ —gibi bazı kaçınılmaz sonuçları vardır. Ama genç hobbit için içerik ve algı, yüzeysel olarak kaybedilen zamana fazlasıyla değerdir..

 

“Evet, Efendi Hobbit.. burada dikkatli olmamız gerekecek..”, diye uyarır yaşlı Cathber.

“Neden ki?”, diye sorar Brom.

“Çünkü burası Oger’s Foot ve bu tepelerin sakinleri biraz heyecanlı.. aslında ‘tez canlı’ tiplerdir.”, der Cathber.

“Neden ki?”, diye tekrarlar genç hobbit.

“Çünkü burası Oger’s Foot.. Buranın sakinlerinin kim olduklarını konusunda bir tahmininde bulunabilirsin —ve ‘sakinleri’ derken bunu da olabilecek en geniş anlamda kullandığımı da ifade etmek isterim.”, diye sırıtarak açıklar yaşlı adam.

“Oger! Muhteşem Gökler adına.. Burada oger’ler mi yaşıyor?”, diye çığlar Brom.

“Çok uzun yüzyıllardır..”, der Cathber ve kıkırdak.

“Bu inanılır gibi değil.. Oger’lerin burada yaşamasına nasıl müsaade edebilirsiniz! Onlar fevkalade vahşi ve tehlikeliler..”, diye inler Brom ve bir anda korkuyla her yere bakmaya başlar.

“Müsaade, biraz kuvvetli bir ifade oldu, evlat. Hiç kimse, bir başkasının yaşam hakkı üzerinde ‘müsaade’ gücüne sahip olmamalı. Onlar çoğumuzdan önce buradaydılar.. Serenity Home’dan bile önce.. Geçinmeyi bilen.. ve isteyenler olduğu sürece de, genel olarak kaleme alınmamış bir barış da var insanlarla oger’ler arasında. Ve tabii, onları buradan atacak bir gücün olmayışının da söz konusu barışda bir etkisi vardır eminim.”, diye ekler yaşlı adam gülerek.

“Ama rivayetlere göre Themalsar Savaşından sonra gerçekleşen neredeyse tüm ayaklanmalarda oger’ler de yer almışlar.”, diye itiraz eder Brom.

“Aaaaa.. Ama söz konusu ayaklanmalarda insanlar da vardı.. Onlardan dolayı bütün insanları da mı suçlayalım?”

 

Brom buna da itiraz etmek ister.. Gulls Perch’de olanlardan sonra genç hobbit’in insanlara da, dwarf’lara da hiç bir inancı yada itimadı kalmadığı gibi, onlara karşı içsel, gizli ve pek de azımsanmayacak bir nefret de beslemiyor değildir —ki bu da bir hobbit için biraz hayret verici bir durumdur..

 

“Neyse ki yanımızda sizin gibi tanınmış, meşhur bir şahsiyet var..”, diye mırıldanır en sonunda.

Yaşlı Cathber buna kıkırdayarak karşılık verir.

“Bana olan inancın onure edici genç hobbit, ama eminim kaynayan bir kazanın içinde en az senin kadar iyi pişeceğimdir!”

 

Brom uzun bir zamandır yapmadığı, yapmaktan da imtina ettiği bir şeyi yapar..

.. kaşlarını çatar!

 

“Veee, sanırım fırtınamız da burada..”, der Cathber mutlu bir şekilde ve birden gök homurdanmaya başlar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Neden buraya fırtınalarını getirdin Kadber? Size saldırmadık. Sizlerden kimseyi kaçırıp yemedik.. Atalarımızın suçlarını çoktan bize ödettiniz!”, diye gürler neredeyse dört yarda boyundaki iri kaslı, iri omuzlu, iri göğüslü ve iri kafalı dişi oger, yüzünde fevkalade çirkin bir ifadeyle. 

Bir düzine yarı-devin yeri göğü sarsarak varlıklarını gelmelerinden önce ilan edeceklerini sanırdınız.. En azından genç Brom’un kati beklentisi buydu. Fırtına ile gelen yıldırımı ‘topladıktan’ sonra birden ve hiçbir ön uyarı olmaksızın peyda oluvermişlerdi oger’ler; ellerinde kocaman kılıçlar, gürzler, taştan oyulmuş ‘sopalar’, beraberlerinde getirdikleri, her biri neredeyse yirmişer kiloluk ‘fırlatma’ taşlarlarıyla..

 

“Merhaba, Reise Grulganiste..”, der Efendi Cathber sakince. “Seni ve aileni böylesi harika bir günde görmek ne güzel.”

‘Reise Grulganiste’, Cathber’e fena pis bir bakış atar ve korku içerinde titreyen zavallı küçük hobbit, gerçek ve etkili ‘kaş çatmanın’ ne olduğunu anlayıverir.

Cathber bu manzara karşısında ivedilikle taktik değiştirir.

“Çağırdığım bu küçük fırtına ile sizi rahatsız ettiysem özür dilerim. Ama sizi temin ederim ki bunun sizinle bir ilgisi olmadığı gibi size karşı da yapılmış bir şey değildi..”

“Bunu göreceğiz, Kadber! Geçen yıllarda bize hep hediyelerle gelmemiş olsaydın, seni şuracıkta pişirirdim!”, diye kapkara bir ifadeyle hırlar ‘kadın’.

“Bunu yapmış olmanız hepimiz için acı bir gün olurdu..”, der yaşlı Cathber.

“Neden? Bunu yapmayacağımı mı düşünüyorsun bükük insan!”, diye kendi kişisel fırtınasıyla hırlar Reise Grulganiste.

“Aaaa.. hayır, efendim.. Benden et çıkmaz ve dişlerinizin arasına takılmış kemiklerim bütün gününüzü mahvederdi de ondan.”, der yaşlı adam kıkırdayarak.

Reise Grulganiste bu cevabı komik bulduysa da bu hiç bir şekilde yüzüne yansımaz!

“Peki, peki.. Belli ki bugün ters yanımızdan kalkmışız. Olur böyle şeyler.. Ama merak etmeyin, Yüce Reise.. size yine elim boş gelmiş değilim!”, diye deklere eder Efendi Cathber.

“Bize ne getirdin, bükük insan?”, diye burnundan solur Grulganiste.

“Saygıdeğer ve eşsiz namınıza yakışır bir hediye; size Efendi Ozan’ı getirdim!”

 

“Ne?!”, diye dehşetle küçük, korku dolu bir çığlık atar Brom!

 

“Bu mu? Bu yaşından sonra çocuk mu yaptın kendine bükük insan? Hangi kuş beyinli kadın senin gibi huysuz bir adamdan çocuk ister ki?”, diye horlayan bir sesle yaşlı adama bakar.

“Ben.. buna biraz alınmadım değil, doğrusu Ganiste! Benim peşimden koşturduğun zamanları hatırlıyorum! Bütün orman, benim için söylediğin ağıtlardan dolayı aylarca uyuyamamıştı!”, diye fena halde alınmış bir şekilde mızmızlanır yaşlı Cathber.

 

Reise Grulganiste buna sadece haşin ve acımasız bir kahkaha ile cevap verir.

 

“O üç yüz yıl önceydi, bükük insan! O zaman kafanda saç, bacaklarında da et vardı!”

Efendi Cathber, kıpkırmızı bir suratla burnundan solur.

“Bu çok acımasızca oldu, Ganiste! Senin kalibrendeki bir kadına hiç yakıştıramadım doğrusu..”

“Benim kalibremdeki kadınlar, kalibreli erkeklerden hoşlanırlar, Kadber!”, diye pis bir sırıtışla cevap verir Reise.

“Görüyorum ki ölümcül espri anlayışından hiçbir şey eksilmemiş, Ganiste.. Şimdi. Burada durup beni horlamaya devam mı edeceksin, yoksa işimize mi bakacağız?”, diye rezil olmuş bir ifadeyle konuşur, yaşlı adam.

“Ben devam etmeye meyilliyim, bükük adam..”, diye cevabı yapıştıtır koca oger.

“Meyilliyim..?”, diye hayretle ünler Brom bir anda.

 

Ortam bir anda sessizleşir.

 

Reise Grulganiste, kapkara olmuş bir suratla önce Brom’a, sonra Cathber’a, sonra da tekrar Brom’a bakar..

Brom yutkunur ve olduğundan daha da küçülmeye çalışır..

Koca ‘kadın’ arkasını dönmeden birkaç emir yağdırır ve yanındaki oger’ler birden kendilerine yapacak bir şeyler bulmaya giderler.

Grulganiste uzun bir süre burnundan soluyarak Brom’a ve Cathber’e yakıcı gözleriyle bakmaya devam eder.

 

“Nerden buldun bu küçük şeyi?”, diye hırlar kadın.

“Aslına bakılırsa, o beni buldu dersem daha isabetli olur —ki bu da uzun ve konumuzla pek de alakalı olmayan bir hikaye.”, der Cathber.

“Ne var? Nooluyo yaa?”, diye tiz bir sesle fısıldar Brom.

“Fark ettin.”, diye cevap verir Cathber.

“Fark ettim? Aslında sadece biraz yadırgadım, o kadar. ‘Meyletmek’, insanların bile günlük konuşmalarında kullandıkları bir ifade değil..”

“Ve sana göre ‘aptal oger’lerin’ hiç kullanmaması gereken bir şey bu, öyle mi?”, diye yüzünde nahoş bir ifadeyle bakar Grulganiste, küçük hobbite.

“Aptallık, ırklara özel bir şey değil, hanımefendi.. Kişisel tercihlere ve davranışların sonuçlarına özel bir hal..”, diye açıklar Brom.

“Gerçekten, nerden buldun bunu?”, diye tekrar sorar Reise.

Cathber omuzlarını silker.

“Dediğim gibi.. ikimiz de bir birimizi tanımıyorduk ve oldukça alakasız koşullar altında karşılaştık. Sonra Efendi Ozan bana nezaket gösterdi ve bana eşlik etmeye karar verdi.”

“Sana neden nezaket göstersin ki? Sen haşin, acımasız, duygusuz ve kalpsiz bir adamsın, Kadber!”, diye hışmeder Grulganiste.

“Alındım.”, der Cathber.

“Efendi Cathber?”, diye temkinli bir şekilde sorar Brom.

“Bu.. öhöm.. sorunun cevabını daha sonra konuşsak..”, diye bozuntuya vermemeye çalışarak cevap verir Cathber.

“Beni reddetti!”, diye hışmeder Reise Grulganiste. “Aylarca peşinden koşturdum, beraber ölümcül maceralara atıldık ve en sonunda beni terk edip gitti!”

“Bu.. biraz abartılı ve önemli bazı ayrıntıları eksik olan bir hikaye değil mi, Ganiste?”, diye alınmış bir ifadeyle konuşur yaşlı adam. “Sana hiç bir söz vermedim. Benimle gelmeni istediğimde, gelecek reise olarak Oger’s Foot dışındaki dünyayı daha yakinen görmeni ve tanımanı istedim, o kadar. Bu şekilde oger’lerin mütemadiyen başkalarının kötü emellerine alet edilmelerini, dolayısıyla da öldürülmelerini engellemeyi ummuştum. Sen potansiyeli olan, zeki, uyanık, karizmatik, gelecek vaadeden, fevkalade de çekici ve güzel bir kızdın —bana öyle bakma lütfen, genç hobbit. Her ırkın güzellik anlayışı ve standartları farklıdır. Onları yargılamadan önce onların standartlarını bilmen gerekir.. Lütfen bu elzem bilgilerden mahrum bir şekilde sen de aynı hatayı yapma..”, der Cathber biraz sinirlenmiş bir şekilde.

“Yapmam, efendim..”, der Brom ‘fırk’layarak.

Yaşlı Cathber esef dolu bir nefes verir.

“Seni reddetmedim, Ganiste. Kalbini de kırmak istemedim. Ama görmen gereken şeyleri de görmüş olman gerekiyordu.. Benden istediğinin sevigiyi sana vermedim çünkü o sevgim bir başkasına aitti. Sana o kötülüğü yapamazdım..”, der Cathber ve bunu söylerken de yüzünde hiçbir tereddüt yada utanç yoktur.

 

Reise Grulganiste yine uzun bir sessizlikle ikisini de süzer.

 

“Gelin benimle..”, der emri vaki bir üslupla. “Konuşacak şeylerimiz var.. ve bana getirdiğin bu küçük şeyin marifetlerini görmeye can atıyorum!”

Brom, tamamen tırsmış bir şekilde yaşlı Cathber’in peşine takılır ve ikisi de koca Reise Grulganiste’nin arkasından, Oger’s Foot tepelerinde yaşayan devlerin köyüne doğru yola koyulurlar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Neden beni bunlara veriyosun, Efendi Cathber?”, diye cılız bir sesle inler genç Brom. “Bende sanıldığı kadar et yok! Bu gördüklerinin çoğu tatsız koli köpüğü!” 

“Ahhaaa..!”, diye mutlu bir ifadeyle ünler yaşlı adam. “Kendi lezzetini bu kadar hor görmemelisin, Efendi Hobbit.. Ve oger’ler iş yemeye gelince fazla nüans aramazlar!”

“Yok daha neler!”, diye homurdanır Reise Grulganiste. “Ben yemeklerimde nane, kekik, karabiber, zencefil, karanfil, çörek otu, susam ve safran kullanıyorum.”

“Bence aklına gelen bütün baharatları rastgele sıralıyorsun..”, diye kıkırdar Cathber.

“Bence şansını fazla zorlama istersen yaşlı adam..”, diye yapıştırır Reise..

“‘Bükük adama’ ne oldu?”, diye soru verir Brom birden.

“O seyredenler için kullandığım şey, zira ve gerçekte arkadaşın Cathber, bükük ötesi, sirke gibi bir adamdır!”, diye söylenir Reise Grulganiste.

Brom ister istemez kahkayı basar.

“Bu.. hayret verici bir durum!”

“Neden? Oger’lerin espri anlayışı olamaz mı?”, diye burnundan solur Grulganiste.

“Aaa.. Hayır.. Hayret verici olan, sayenizde Efendi Cathber hakkında öğrendiklerim..”, diye kıkırdayarak cevap verir Brom.

“Bu.. uhhmm.. hakkımda duyduklarını başka yerlerde tekrarlamazsan, pek sevineceğim, Efendi Hobbit.”, der Cathber esefli bir sesle.

“Bilmem. Karşılığında ne vereceğine bakar.”, der Brom sırıtarak.

Reise Grulganiste ‘fırk’lar.

“Sevdim bu küçük adamı, Cathber. Günün sonunda yemeyebilirim bile!”

 

Brom susar!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Neler oluyor Ganiste? Seni fazla tedirgin gördüm..”, siye sorar Cathber sessizce. “En son neredeyse 140 sene önce seni bu kadar tedirgin gördüm.. Ondan önce ise neredeyse iki asır oldu aynı tedirgin gözlerle bana bakıyordun.. İlk ayaklanmaya katılmayı reddettiğinde daha genç, ateşli bir kızdın ve dikkatimi çekmeyi de başarmıştın.. İkincisine katılmayı reddettiğinde ise senin farklı olduğunu anlamıştım..”

“Buraya eski anıları yad etmeye mi geldin, yaşlı adam..”, diye yukardan bakar Cathber’e dev kadın. “Olanlar oldu, ölenler de öldü.. Annem, babam, amcalarım, teyzelerim, erkek ve kız kardeşlerim.. Aileme dair hiç kimsem kalmadı o sefil papaz ve çağrıları yüzünden..”

 

Reise Grulganiste, yaşlı Cathber ve genç Brom’la birlike, insan standartlarına göre kocaman, hobbit standartlarına göre ise devasa oger köyüne geldikten sonra reise adamlarının bir kısmını tekrar devriyeye, bir kısmını nöbet yerlerine, daha sonra çağırdığı başkalarına da gerekli gördüğü bir düzine emirler verip göndermiş, sonra da üçü, Grulganiste’nin dev çadırına girmişlerdi.

Brom, bu kocaman kadının çatırını, ilginç bir şekilde ‘derli toplu’ bulmuştu. Çadır, yere atılmış ve çoğunluğu geometrik desenlerden oluşan hasırlar, kocaman, kalın yüylü kürkler, ocakta pişirilmiş, ve yine çoğunluğu geometrik desenlerle süslenmiş çanak ve çömlekler, çadırın ortasına gömülmüş, etrafı düzenli taşlarla çevrili büyük bir ateş çukur ve yere düzenli bir şekilde ‘atılmış’ minderler, ve kürklerden oluşan bir de yer yatağından oluşmaktadır.

 

“Hayret verici, öyle değil mi?”, diye Brom’un aklından geçenleri dillendirir yaşlı adam, çadırın içine girinceler.

Brom ise herhangi bir yorum yapmamayı tercih eder zira ‘ev sahipleri’ biraz alıngan biridir ve onu ezecek kadar da büyüktür!

“Benim klübemden bile daha temiz ve derli toplu..”, diye ekler Cathber.

“Senin, klube dediğin o acınası çöplükte ancak standartları olmayan fareler yaşar.”, diye horlar yaşlı adamı Grulganiste.

“Ganiste.. Lütfen..”, der Cathber. “Bu kadarı biraz fazla oldu artık. Hışmını birkaç kademe aşağı çeksen, diyorum. İkimizde yaptığım şeyleri neden yaptğımı, yapmamayı tercih ettiğim şeyleri de neden yapmadığımı biliyoruz. Beni yerin dibine geçirerek olmazlardan bir olur çıkmayacağını pek ala biliyorsun..”

Reise Grulganiste sessizce yanan bir ateşle Cathberi süzer.

Neden sonra burnundan soluyarak konuşur.

“Öyle olsun bakalım Cathber.. En azından şimdilik.. Ama bunun karşılığına ölümümün senin elinden olmasını isityorum!”, diye haşin bir sesle konuşur.

Brom hayretle önce Reise Grulganesti’ye, sonra da Efendi Cathber’a bakar.

“Kabul.”, der Cathber kısaca. “Şimdi.. bana neler olduğunu anlatacak mısın? İlk defa buralara yıldırım toplamak için gelmiyorum. Ama seni, beni bekler hande görmek, başlı başına mutlu bir karşılaşma olmakla beraber, beklendik değil.. Tahminim, fırtınanın geldiğini gördüğün anda fırladığın gibi, kısa zamanda bulabildiğin bütün adamlarınla geldin..”

“Bunu nereden bilebilirsin ki?”, diye oldukça hoşnutsuz bir ifadeyle sorar Reise.

“On iki? Gerçekten Ganesti.. Şimdi gerçekten alındım..”, der Cathber kızmış bir şekilde.

“Onlar sağlam adamlardır.”, diye itiraz eder Grulganesti.

“Buna şüphem yok.. Ama beni.. yakalamak için yeterli değiller ve bunu ikimiz de biliyoruz.”, der Cathber.

Brom ise kenarda durmuş, bu iki alakasız kişinin, biri yaşlı ve hafif kaçık, diğeri ise dev bir oger’in bu küçük, sözlü düellosunu izlemektedir.

Reise Grulganesti derin bir soluk verir.

“Beni yine mat etmeyi başardın, yaşlı adam.”, der hafif kızmış, hafif takdir eder bir ifadeyle.

“Seni mat etmekten asla keyif almadım, Ganiste. Öyle de bir niyetim olmadı hiç. Ve senin için söylediğim her şeyi de inanarak söyledim.”, der yaşlı Cathber sessizce.

“Öyle olsun, Cathber. Evet.. ‘Çağrı’ tekrar başladı..”, der Grulganesti ve bu sefer yüzünde belirgin bir korku peyda olur.

“Themalsar daha kaç bin can istiyor?”, diye burnundan solur Cathber.

“O değil.”, der Grulganesti.

Cathber’in bir kaşı kalkar.

“Bu.. başka bir şey..”, der Reise sessizce.

“Kim?”, diye sorar Efendi Cathber.

“Bilmiyorum. Sadece çağrısını duyuyorum.. Geceleri.. ve rüyalarımda.. Çok uzaklardan ve çok daha derinlerden..”, diye fısıldar dev kadın.

Cathber hayretle Reise Grulganiste’ye bakar.

“Bu sesin sahibi o kaçık papaz değil, Cathber. Bu.. çok daha tehlikeli.. Çok daha sinsi.. Çok daha karanlık..”, der Grulganesti korkuyla. “Ve..”

“Ve?”, diye sorar yaşlı Cathber.

“Ve çağırdığında, gerçekten çağırdığında reddedebileceğimi sanmıyorum, Cathber.”

“Reddetmelisin, Ganesti. Halkına neler olduğunu çok iyi biliyorsun..”

“Halkıma neler olduğun senden çok daha iyi biliyorum, yaşlı adam. Ama o sesi duyunca benim bile kanım kaynıyor.. Üstüme zırhlarımı geçirmek ve elime kılıçlarımı alıp kan dökesim geliyor, Cathber.. çok kan dökesim geliyor..”, diye dehşet içerisinde tıslar Oger’s Foot devlerinin Reisesi..

“Ve sen burada, o sese karşı gelmek istiyorsun..”, der bir başka ses..

..ve çadırın girişi aralanır.

Brom, hayatında görebileceği en büyük yaratıkla karşılaşır.

 

Oger’ler, yapı olarak ‘büyük’ yaratıklardır. Büyük, geniş, kalın, kaslı, yıkıcı ve oldukça da acımasız. Ama içeri giren oger, genç Brom’un daha önce gördüğü sayılı ogerleri ‘naif’ kılacak kadar iri cüsseli, kaslı, kalın ve acımasız suratlıdır!

 

“..dahası, bir de bu küçük sümüklü böceklerle iş birliği yapıyorsun..”, diye neredeyse tükürür gelen muazzam yaratık.

“Buraya izinsiz girebileceğini kim söyledi sana, Cabot? Çık dışarıya, yada benimle yüzleş.. Beni devirebileceğini düşünüyorsan, kafa diye taşıdığın o taşı seve seve omuzlarından ayırırım!”, diye hırlar Reise Grulganiste.

“Seninle yüzleşeceğim, Grulganiste. Ama bugün değil. Seninle yüzleştiğimde erkeklerin, benim kullarım olacak. Kızların benim kadınlarım olacak. Hayvanların da beni ve benim tebamı besleyecek. Ve o güzel kellende benim çadırımı süsleyecek.. Zamanın yaklaşıyor, Loşka—!”

 

—Cabot hangi ara çadırdan fırlatıldığını göremez.

Brom hiç görmez!

 

Elinde dev kılıcı olduğu halde koca oger’i gırtlağından tutup kaldırmış olan Reise Grulganiste, kılıcının kabzasıyla Cabot’un suratına bir.. iki.. üç.. dört.. beş..

 

Brom saymayı bırakır.

 

..vurur ve ağzı, burnu, kaşları yamulmuş ve kan içerisinde kalmış Cabot, Reise Grulganesiti’ye öylece, sırıtarak bakar.

“Hadisene, yaşlı kadın.. Yap şunu!”, diye ıslak hırıltıyla güler Cabot. “Ama yapmaktan acizsin, ve bu da senin sonun olacak!”

Reise Grulganesti, koca oger’i aldığı gibi yirmi yarda ileri fırlatır ve Cabot büyük bir gürültüyle yere çakılır. Etrafındaki diğer oger’lerin kahkahaları arasında yavaşça doğrulur, ve suratında oluşmuş çirkin bir sırıtışla oradan uzaklaşır..

 

Grulganiste çadırına geri döndüğünde Cathber sesini çıkarmaz. Dev kadın geometrik şekillerle süzlü bir kasede ellerine ve yüzüne bulaşmış kanı temizler, sonra sessizce başka çanaklardan, kaplardan ve sepetlerden çıkardığı et, sebze ve pirinçten, kendince bir şeyler hazırlamaya başlar. Hazırladıklarını koca bir kazanın içine boşaltır, onu da çadırın ortasındaki gömme ateş çukurunun üstüne yerleştirip seri hareketlerle ateşi yakar.

Cathber bütün bu süre içerisinde gıkını çıkarmaz. Sessizce konforlu bulduğu yastıkların üstüne bağdaş kurup oturur. Brom da ayak altında en az bulunabileceğini düşündüğü bir yere siner.

Kazandaki yemek kaynamaya başlayınca Grulganesti bir kaç tane küçük kase ile kazanın başına gelir ve kaselerin içinden aldığı bir şeyleri, koca çimçikleriyle yemeğin içine atmaya başlar.

“Nane ve kekikten koymazsan sevinirim.”, der Cathber.

Grulganiste, yaşlı adama bakar.

“Kekiğin sağlıklı olduğunu söyleyen sendin.. Naneyi de sevdiğini hatırlıyorum.”, der Reise tek kaşı kalmış bir şekilde.

“Naneye bayılırım. Kekik de sağlıdır.. Ama artık yiyemiyorum.”, der yaşlı adam.

“Neden?”

“Röfle..”, der Cathber biraz utanarak. “Dokunuyor!”

Reise Grulganiste hayretle yaşlı adama bakar, sonra derin, gırtlaktan gelen, acımasız bir kahkaha atar.

“Muhteşem Cathber Gwet’chen Bolgrig röfleye mi yenik düştü?”, diye gülmeye devam eder.

“Hayır, sevgili Ganiste.. Her ölümlü gibi ben de yaşlılığa yenik düştüm, o kadar.”, diye alınmış bir şekilde burnunu çeker Cathber. “Ve sanıldığı kadar da ‘muhteşem’ biri değilim.”

“Evet.. değilsin..”, der Grulganiste sessizce. “Ama Rituel Ormanlarına çok faydan dokundu.. Bana ve halkıma da.. Çoğu bunu anlamamış, daha fazlası ise asla bilmeyecek olsalarda. Ve arkanda senin mirasını devam ettirecek bir çocuğun bile yok.. Sanırım en yazık olan kısmı da bu. Hayalinde ki bir kadın için nesilsiz gideceksin, Cathber.”

“Evet.”, der yaşlı adam benzer bir sessizlikle.

“Buna değdi mi peki?”, diye sorar Grulganesti.

“Hiçbir şey kaybettiğime değmedi, Ganesti. Sen.. sen benim seni terk ettiğimi düşündüğün için bana bunca zamandır kızgınsın.”

“Evet. Hala da kızgın olmaya devam ediyorum, yaşlı adam.”

“Ama ben seni asla terk etmedim. Zira hala buradayım. Seni her zaman korudum ve kolladım.. İnsanların buraya gelmelerine kaç defa engel olduğumu bile hatırlamıyorum. Bütün bunlara rağmen yine de kızgınsın.. Aradan 740 sene geçti.. Halbuki benim ne kadar kızgın olduğumu hiç soran olmadı..”, der Cathber.

Grulganesti buna bir şey demez.

Biraz sonra da çıkardığı geometrik desenli kil tabaklara, kazandaki yemekten boca eder ve önce Brom’a, sonra Cathber’a, en sonuncusunu da kendisine alır.

 

Gece boyunca Reise Grulganesti ve Cathber sessizce konuşurlar. Brom ise aralarında geçen konuşmaları hayretle takip eder. Sonra, Cathber’in ricası üzerine rahmetli annesinin Lir’ini çıkartır, seri bir şekilde tellerini ayarlar..

..ve çadırdaki herkesin özlemlerine ve kayıplarına hitap eden şarkılarından çalmaya başlar..

 

Demek farkı bildiğini sanıyorsun
Gökler ve cehennem,
Mavi gökyüzü ile acı arasındaki.
Yeşil tarlalar ile
Soğuk çeliği?
Bir gülümseme ile duvağı?
Aralarındaki farkı söyleyebilir misin?

 

Ve sana takas etmeni söylediler mi?
Kahramanlarınla hayaletleri?
Ağaçlarla sıcak külleri?
Serin rüzgarları sıcak havayla?
Değişimle soğuk konforu?
Ve sen tasas ettin mi
Savaşta rol almak için
Bir kafesin içinde başrolü oynamayı?

 

Ne kadar, ne kadar isterdim ki burada olasın.
Biz ikimiz de birer kayıp ruh idik
Küçük bir balık çanağında yüzen,
Art arda yıllarca,
Aynı hikayeyi yaşayarak.
Ne bulduk sonunda?
Aynı eski korkuları.
Keşke burada olsaydın.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Neden geldik buraya? Gerçekten neden geldik? Bu devasa ormanların bir çok yerine gittik, bir çok yerinde fırtına avladık, ama Oger’s Foot gerçekten gerekli miydi?”, diye sorar Brom ertesi gün tekrar yola koyulduklarında. “Aslına bakılırsa yaptığımız işin ehemmiyetini kavramış olsam da, bütün ormanı neden dolaştığımızı hala anlamış değilim. Oturup bir yerde art arda fırtına yakalasak da olurdu gibime geliyor..” 

Oger’s Foot’dan ayrılmalarından beri oldukça sessiz kalmayı tercih eden Efendi Cathber, yeni uykudan uyanmış gibi etrafına bakınır, “Hmmm..?”, diye söylenir, sonra “Aaaa.. Evet.. Nedenler ve nasıllar.. Öncelikle fırtına çağırdığımda kati varış noktası her zaman kestilemiyor. Dahası, bunlar naif fırtınalar değiller, Efendi Hobbit. Art arda aynı noktaya çağırılırlarsa hem orayı talan ederler, hem de erozyona ve sele sebep olurlar.”, diye açıklar.

“Ee olsunlar.. Boş bir ormanda bunun kime zararı var ki?”, diye sorar genç hobbit.

“Boş bir orman mı—?”, diye birden ağzı açık bir şekilde Brom’a bakar yaşlı adam. “Boş bir orman da ne demek? Bir orman asla boş olmaz. Ortada bir orman varsa, mutlaka orada yaşayan bir şeyler vardır, delikanlı! Ormandan beslenen ve ormanı besleyen.. Erozyon, ormanı ve orada yaşayan diğer canlıların uzun vadede ölmesine sebep olur. Sel ise her şeyi silip götürür.. Biz farklı yerlere fırtına çağırarak, bu hasarı engellemiş oluyoruz.. ve ormanın her yerini de sulamış oluyoruz. Sen bahçeni sularken tek bir noktasını saatlerce mi sularsın? Tabii ki hayır.. Her noktasını, gerekli olduğu kadar sularsın.. Boş bir ormanmış!”

Brom ağzını kapatır ve bunu yakip eden yarım saat, kırk beş dakika boyunca yaşlı adamın non-stop azarını dinler.

Adamcağız nefes almak için durduğunda ise araya giriverir.

“Ama hala neden Oger’s Foot’a geldiğimizi söylemedin..”

Yaşlı adam kaşlarını çatar.

“O kadar azarı boşuna mı yaptım şimdi?”, diye söylenir burnundan soluyarak.

“Hayır, efendim. Ama sorumdan saptırmaya da yaramadı..”, der Brom ve sırıtır.

Yaşlı adam tekar kaşlarını çatar ve fazla zeki hobbit’lerle, bundan dolayı başlarına gelebilecek belalar ve genel olarak saygısız gençler hakkında bir şeyler mırıldanır.

“Evet, sanırım oraya gitmemize gerek yoktu. Ama seninle ilk karşılaşmamızdan bir süre önce Ganesti.. Reise Grulganesti, beni görmek istediğine dair bir mesaj göndermişti. Kendisi, gördüğün üzere güçlü bir savaşçı olmasının yanı sıra aynı zamanda da bir shaman. Dolayısıyla ilginç bazı büyülere de hakimiyeti var. Ancak daha önce de bana benzer mesajlar gönderip beni gafil avlamaya çalıştığı için, ayağımı sürtmeyi tercih ettim. Ama yine de, eski günlerimiz hatırına ‘geçerken uğrayayım’, dedim.”

“Sana.. uhhmm.. özel bir ilgisi var gibi..”, der Brom ve gülmemek için çaba sarf eder.

“Bu hiç komik değil, delikanlı. İllaki bilmen gerekiyorsa, evet, onu ilk yanıma aldığımda genç, ateşli, atletik, inatçı, hırçın, gözü çabuk dönen, ama ilginç bir şekilde de şefkat dolu bir kızdı..”

“O dev kadına ‘kız’ diye hitap edince bu biraz garip olmuyor değil..”, der Brom kıkırdayarak.

“Ön yargılarının seni kör etmesine izin veriyorsun, Efendi Brom. Karşılaştığımız şeylerin kendi kişisel tanımlarımıza uymak gibi dertleri olmayabilir. Ganesti’yle ilk karşılaştığımda iki buçuk yardalık bir boyu vardı, haşindi, vahşiydi ve eline geçirdiği harcamayı seven bir kızdı.. Ama alternatifleri olabileceği kendisine gösterildiğinde, söz konusu alternetifleri seçmeyi kendisi tercih etti —ki bu da tanıdığım bir çok ‘insan’dan daha bilge biri yapıyor onu. Onunla bir çok maceraya, bir çok da zorlu kavgalara giriştik. Kendisi kaç defa hayatımı kurtardığını hatılamıyorum bile.. özellikle de yarı ölmüş halimi göz yaşları içerisinde defalarca taşımak zorunda kaldığını düşünürsek.”

“Ne oldu peki? Neden ayrıldınız?”, diye merakla sorar Brom.

“Hiçbir şey olmadı. O büyüdü.. ve fazla bağlandı bana. Bu, onun için iyi bir şey değildi. En azından o zamanlar ben öyle olmasını, onun için uygun görmedim.. Onun, kendi halkından kopmasını istemiyordum. Kendisi için uygun biriyle aile kurmasını istiyordum ve o kişi de ben değildim. Onu Oger’s Foot’a getirdim ve sonra da ayrıldım. Nevarki Ganesti inatçı bir kız. Ve çok duygusal.. Yıllar sonra, istemeyerek de olsa evlendi.. Ama beni tekrar bulmak için çaba sarf etmekten de asla vaz geçmedi. Geçen yıllarda da bunu bir kaç defa başardı ama yakalayamadı..”, der yaşlı adam.

“Peki senden talep ettiği şey.. O neydi? ‘Ölümümün senin elinden olmasını istiyorum..’, dediğinde..”

“Bu onların kültüründe bir nevi onurdur. Bir oger bunu sadece iki kişiden ister; onurlu düşmanından yada sevdiği kişiden.. Oger’ler yatakta, hasta ve yaşlanmış olarak ölmeyi acziyet ve zayıflık olarak görürler.”

Brom hayretle yaşlı adama bakar, ama ona, Reise Grulganesti’nin onurlu düşmanı mı, sevdiği kişi mi olduğunu sormaz.

“Cabot? Grulganesti’nin onu öldüreceğini sandım.. Ve açıkçası da bunu yapmasını bekliyordum.. ‘Loşka’ orkça bir kelime.. ve pek de hoş bir anlamı yok, yanlış hatırlamıyorsam..”, diye sorar.

“Yanlış hatırlamıyorsun, Efendi Hobbit. Loşka oldukça ağır bir hakaret.”, diye onaylar Cathber.

“Peki neden öldürmedi onu? Öldürmesi için elinden geleni yaptı gibi sanki..”

“Cabot, sadece Grulganesti’yi sınadı. Zayıflığını hem kendi gözleriyle görmek, hem de herkese göstermek için.. Ve korkarım bunu da başardı.”, der Cathber, düşünceli bir şekilde.

“O zaman sorumu tekrar sormak isterim; neden Reise Grulganesti, Cabot’u öldürmedi?”

“Ganesti, Cabot’u öldürmedi, genç Brom, çünkü Cabot onun oğlu!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Sessiz ol, Efendi Brom. Korkarım yine geliyorlar ve bu sefer kokumuzu da aldılar..”, diye fısıldar yaşlı Cathber, sonra kemer niyetine beline bağladığı sicime asılı küçük keselerden bir tanesinin bağcıklarını çözer ve onu yanında, kendisi gibi yoğun çalıların dibine sinmiş hobbit’e uzatır. “Al şunu, ellerine, kollarına, yüzüne, üstüne ve bacaklarına sür.”

“Nedir bu, Efendi Cathber? Çok kötü kokuyor.”, diye kesenin ağzını açmış, içine bakarak sorar Brom.

“Uhhmm.. bilmek istemezsin, delikanlı..”, diye geçiştirmeye çalışır yaşlı adam.

“Gerçekten.. Nedir bu? O kadar kötü kokuyor ki anlatamam..”, diye kokudan gözleri yaşarmış bir şekilde sorar genç hobbit.

“İllaki bilmen gerekiyorsa; kokarca pisliği, nezara böceği ve sahile vurmuş deniz kaplumbağası leşi..”, diye açıklar Cathber.

“Ve sen bunu her bi yerime sürmemi istiyorsun, doğru mu?”, diye hayretle sorar Brom.

“Seni, bilmek istemeyeceğin hususunda uyarmıştım, delikanlı.. Şimdi. Sür çabuk yoksa fırtına avlama günlerimiz bugün burada, acıklı bir şekilde sona erecek!”, diye keskin bir sesle fısıldar, Cathber.

Brom derin bir nefes alır, iki parmağını kesenin içine sokar, sonra da parmaklarına bulaşmış iğrenç kokulu ‘şeyi’ yüzüne, ellerine, kollarına, üstüne ve başına sürer ve bütün bunları yaparken de habire öğürüp durur.

“Ağzına ve gözüne deydirme sakın. Gözlerini yakar, tadı da.. hiç güzel değil.”, diye uyarır yaşlı adam.

 

Brom kusar!

 

“Bu.. bu gerçekten çok kötü kokuyor..”

“Öyle de olması gerekiyor, zira bu şekilde senin kokunu bastırmış olduk.”, der Cathber.

“Bu kadar kötü kokması gerekiyor muydu ama?”, diye inler genç hobbit.

“Aslına bakılırsa evet. O kokunun ne kadar kötü olduğunu düşünürken, bir de bu tarafa gelen kurtlar için ne kadar kötü kokacağını bir düşün. Bu kokuyu bir kere kokladıktan sonra, cehennemden kaçar gibi kaçacaklar burdan..”, der Cathber sırıtarak.

Brom, kesedeki iğrenç kokulu şeyle işi bitince onu Cathber’a geri uzatır. Yaşlı adam keseyi Brom’dan imtina ile alır, sonra da belindeki sicime geri bağlar.

“Eee.. sen sürmeyecek misin?”, diye sorar Brom.

“Ne? Neden benim de sürünmem gerekiyor ki?”, diye hayretle sorar yaşlı adam.

“Senin kokun ne olacak peki?”, der Brom.

“Benim kokum mu? Sen buradayken benim kokumu nasıl alsınlar ki?”, diye kıkırdar Cathber.

Brom kaşlarını çatar.

“Birimiz yeterliydi, delikanlı.. İkimizin de kötü kokması gerek miyor, öyle değil mi şimdi ama?”, diye kendisini açıklar masum bir sırıtışla.

“Madem bu kadar kötü kokuyor, neden onu hemen şuraya, çalıların önüne dökmedik?”, diye inleyerek söylenir genç hobbit.

“…”

“Ben.. uhhhmmm.. Bak bu aklıma hiç gelmedi işte!”, diye itiraf eder yaşlı adam. “Ama olaya bir de olumlu yanında bak.”

“Neymiş olumlu yanı?”

“Artık yıldırımımızı yakalarken rahatsız edilmeyeceğiz.”, der Cathber makul bir şekilde.

Brom biraz daha çatar kaşlarını.

“Kurtların kışın dağlardan indiğini duymuştum. Ama şu anda hava o kadar soğuk değil. Kar da yağmıyor. Bunların burada işi ne peki?”, diye sorar.

“Tam olara emin değilim.”, der Cathber. “Ama bu, onların zamansız dağlardan ilk defa inişleri değil. On.. Belki on iki yıl kadar önce başladı bunların dağlardan inmeleri. Sebebini daha çözemedim. Belki de bir şey onları kendi yerlerinden ettiği için, onlar da buraya gelmek zorunda kaldılar. Dağlarda yeterince yiyecek bulamadıkları için de devamlı aşağı, ormana inmeye başladılar. Bunu bir ara araştırmam lazım.. Sorun, inlerinin benim bölgemin dışında kalıyor olması..”

“Senin bölgen?”, diye sorar Brom..

 

..ve tekrar kusar!

 

“Sen iyi misin, evlat?”, der Cathber ve genç hobbit’in sırtını sıvazlar.

“Tabii ki.. iyi değilim..” der Brom..

 

..ve bir daha kusar!

 

“Nazik bir miden varmış.”, der yaşlı adam.

“Ben bir hobbit’im, Efendi Cathber. Benim her yerim naziktir!”, diye haşin bir şekilde cevap verir Brom.

“Shhh..”, diye birden uyarır Cathber. “Geliyorlar..”

İkisi de oldukları gibi kıpırdamadan, öylece dururlar çalılıkların arasında.

Uzaktan, belki iki yüz yardalık bir mesafeden uluma sesleri, gürleyen bulutların arasından duyulur.

“Hay shit..”, der Brom “Sanırım kokumuzu aldılar..”

“Çok ayıp, Efendi Hobbit, ama isabetli..”, diye onaylar yaşlı Cathber.

 

Uluma sesleri daha da yaklaşır..

Yüz elli yarda kadar..

 

Brom belinden babasının eski kılıcını çeker.

 

Yüz yarda..

 

Brom sırt çantasına uzanır ve içinden amcasına ait küçük, antika gürzü de çıkartır.

 

Elli yarda..

 

“Bunların işe yarayacağını düşünüyor musun, delikanlı?”, diye merakla sorar yaşlı adam.

“Oger’lerin aksine, ben zamanım geldiğinde yatağımda ve huzurlu bir şekilde gitmek istiyorum, Efendi Cathber. Ne bir savaş alanında, ne de aç kurtlara yem olarak..”, der genç hobbit haşin bir ifadeyle..

..ve bir daha kusar!

“Evet.. sanırım bu sonuncusuydu, zira çıkaracak içimde başka bir şeyim de kalmadı artık!”

 

Kurtlar her bir yanı sarar..

 

Brom tek bakışta düşman sayısını belirleyebilecek, kestirebilecek yada değerlendirebilecek eğitimi almış bir izci değildir. Kendisi, yimser bir tahminle, ‘beş ile on yada onbeş arası’, gibi afaki ifadelerle yetinmeyi tercih eden bir ruhtur. Sayılar daha fazla ise ‘çok’.. biraz daha fazla ise, ‘o kadar çoklardı ki’, bunun üstünde ise, ‘ufuktan ufuğa uzanıyorlardı’, dibi dramatik ifadeler kullanbilecek kapasitesi de vardır çünkü, ve en nihayetinde Brom bir hobbit’tir ve aynı zamanda da lisanı abartı üzerine sanatlaştıran bir ozandır. Dolayısıyla etraflarını saran kurtların sayısı her ne kadar ‘ufuktan ufuğa kadar’, olmasada, ‘şimdi boku yedik’, diyebileceği sayıdadır!

 

Kurtlar büyük bir hevesle çalıların etrafında koşmaya başlarlar ve birden çalılar aralanır, koskoca bir kurt, kafasını çalılardan içeri sokar.

Brom evinden ayrılmasından sonra ödü neredeyse patlayacak kadar korkmuş olduğu anlar çok olmuştur. Ancak ölümle ‘burun buruna’ bu kadar literal anlamda geldiği hiç olmamıştır ve koca bir boz kurduyla ‘burun buruna’ gelmek bambaşka bir tecrübedir.

“Eeeeep!”, diye bir ses kaçar küçük hobbit’ten ve kurt ileri atılır ancak çalıları aşamaz ve burun buruna kaldığı küçük, yarım lokmalık hobbit’in kokusunu derin derin içine teneffüz etmek zorunda kalır.

Brom, içsel bir uyanışla kulaklarını kapatır.. ve bu da isabetli olur..

Kurt, avazı çıktığı kadar ve acıyla karışık, aşağılanmış bir çığlıkla kaçmaya çalışır, nevarki çalılara takılmış olduğu için bunu başaramaz.

Gece, bir kurdun dehşet vıyaklamalarıyla inler ve bir anda bütün sürüye yayılır.

Sürü kaçar.

Kurt kusar!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Efendi Brom. Bu inadınızı biraz yersiz ve —kusuruma bakmazsan— biraz da bağnazca bulduğumu ifade etmeliyim. Bütün ‘insanlar’ kötü değildir. Belli ki geçmişinde karşılaştığın bazıları kötü çıkmış olabilir. Ama bu hepsini kötü kılmaz ki..”, der yaşlı Cathber sabırla. “Muhteşem Gökler adına, ben de bir insanım.. En azından genel kanaat bu yönde!”

“Siz bir istisnasınınz, Efendi Cathber.”, diye somurtarak mırıldanır Brom.

“Benim de demek istediğim bu işte. Yeni insanlarla karşılaşırsan, yeni istisnaların oluşmasına müsaade etmiş olursun. Kimin kime faydası dokunur, kimin kime yardımı olur hiç belli olmaz bu dünyada..”

“Yeni istisnalar istediğimi de kim söyledi? Size böyle bir isteğim olduğuna dair bir izlenimi ne zaman verdim?”, diye inatlaşır genç hobbit.

“İnatçı, aptal ve huysuz gençlerden çektiğim..”, diye söylenir yaşlı adam. “Öyle olsun bakalım, delikanlı. Benim işim ne kadar sürer bilemiyorum. Hazır bu civarda olduğumuz için, Dim Lodge’a bir kaç gün buralarda olacağımı bildiren, baykuşla bir mesaj göndermiştim. Odunculardan birisinin üstüne ağaç devrildiğini ve durumunun da kritik olduğunu söyleyen bir cevap yolladılar. Genç bir bayanın da doğumu yaklaşmış, lütfen gelip doğumu gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğimi sordular. Oduncuyu anlarım da, bir doğuma neden beni çağırırlar ki? Ben ebe değilim..”

“Eee? Gidecek misin? Doğuma yani..”, diye sorar Brom.

“Gideceğim tabii.. Çağırdıkları anda beni külfet altına sokmuş oldular ve bunun farkında bile değiller. Sen de gelsen iyi olurdu. Kemik nasıl yerleştirilir, doğum nasıl yaptırılır, bunları bilmek hayatı anlamak açısından çok önemli olabiliyor.”, der yaşlı adam.

“Beni oraya götürtmek için her türlü yöntem, taktik ve şantajı denemeye niyetlisin, öyle değil mi?”, diye sorar Brom uyuz bir ifadeyle.

“Tabii. Buna seni bir kurbağaya çevirip cebimde götürmek de dahil ama işi o noktaya gelmemesini tercih ederim. Ayrıca eminim bizi iyi besleyeceklerdir. Oduncular biraz kaba insanlardır ve batıl inançlıdırlar ama cömerttirler aynı zamanda. Hele senin gibi naif bir ozan onlar için büyük bir lüks. Eminim hayatlarında hiç ozan görmemişlerdir. Kendini onların bu fakir lüksünden esirgeyecek kadar mı büyük görüyorsun. Bende seni zengin ruhlu biri sanırdım!”, der Efendi Cathber.

Brom yaşlı adama fena pis bi bakış atar.

“Bu.. fevkalade bel altı bir taktikdi, Efendi Cathber..”, diye burnundan solur.

“Tamamen öyle idi!”, der Cathber sırıtarak.

 

Brom, Efendi Cathber’in acıdan kıvranan zavallı oduncunun yamulmuş omur iliğini iyileştirmesini hayretle izler. Yaşlı adam oduncunun yanına gelir gelmez elinin bir hareketiyle odada ne kadar mum varsa aydınlanmış, bir başka hareketiyle de yarı ölü oduncunun yanında bekleyen herkes sessizliğe bürünmüştü. Yaşlı adam sessiz bir mırıldanmayla dakikalarca ellerini yüzükoyun yatırılmış adamın kanlı sırtında gezdirirken, oduncunun sırtından iç gıcıklatan kemik çatırtıları gelmeye başlamış ve adam çığlıklar atarak kendinden geçmişti. Yaşlı Cathber işini bitirdiğinde kan izleri hala durmasına karşın, adamın parçalanmış sırtı pürüzsüz, omuriliği ise düzleşmiş olarak, sakin ve derin bir uykuya dalmıştı. Olayı seyredenler ise hayretle kala kalmış, önce yatan oduncuyu kontrol etmişler, sonra da ağlayarak yaşlı Cathber’e sarılmışlardı. Genç oduncunun eşi, ağabeyi ve annesi, art arda teşekkür etmişlerdi yaşlı adama.

Bir sonraki durak ise, genç hobbit’in görmek istediği bir şey değildi; bir doğum!

Avazı çıktığı kadar bağıran yeni bebek geldiğinde, genç hobbit’in yüzü kerpiç gibi olmuş, gözlerinden yaşlar akarak yaşlı adamla beraber evden ayrılmışlardı.

“Bunu gördükten sonra kadınlara acıdım doğrusu. Bu hayatımda gördüğüm en ürkütücü şeydi.”, der titrek bir sesle.

“Hepsi bu kadar zorlu olmuyor, delikanlı. Bebek ters dönmüş olduğu için biraz uğraştırdı. Ama özde haklısın. Her doğum, potansiyel iki ölümü de beraberinde getirir. Buna rağmen kadınlar çocuklarına aşk ötesi bir sevgiyle bağlanırlar. Tarifi olmayan bir sevgidir bu. Evet, Efendi Hobbit, Kadınlar, bambaşka varlıklardır.”, diye sessizce cevap verir yaşlı adam. “Hadi gel. Senin içine sıcak bir şeyler koyalım. Kendine gelmiş olursun..”

“Beni gerçekten, neden getirdin buraya?”, diye sorar Brom.

“Seni buraya özel planlar yaparak getirmedim, evlat. Ben buraya geliyordum ve gerçekleşen şeyleri muallak birer cümle olarak geçiştirmektense, senin de birinci elden görmeni istedim. Neredeyse bir yıla yakın bir süredir bu ormanlarda fırtına avlıyoruz. Bu başlı başına eğlenceli olmakla beraber, bizi dünyanın geri kalanından da biraz fazla koparabiliyor. Kafamızı dinlememiz ve belirli bir iç huzura kavuşabilmemiz açısında bu fevkalade faydalı bir şey. Ama aynı zamanda da yüzleşmemiz gereken duygularımızla hesaplaşmamıza da engel olmuş oluyor —ki bu da doğru değil, kendi akıl sağlığımız açısından.. Ve sen daha kaybınla yüzleşmiş değilsin, Efendi Hobbit.”

“Sana kaybım hakkında hiçbir şey anlatmadım. Nereden—?”, diye başlar genç hobbit.

“Efendi Brom Bumblebrim. Lütfen. Ben yaşlı olabilirim, ama bunak değilim. Kimse beni aşırı zeki olmakla övmedi. Ama aptal olmakla da suçlamadı. Fey’lerle iletişimi olan tek kişi de sen değilsin.”, der yaşlı adam nazikçe.

“Madem biliyorsun, neden soruyorsun?”, diye biraz huysuzca sorar Brom.

“Bildiğimi söylemedim ki.”, der Cathber.

“Fey’lerle konulabildiğini söyledin..”

“Fey’lerle konuşabiliyorum, evet. Aralarında senin başına gelenleri bilenlerin de olduğunu biliyorum. Ama hiçbirisine sormadım.”

“Neden?”, diye biraz şaşırmış bir şekilde sorar Brom.

“Çünkü, delikanlı, bu senin sırrın. Senin kaybın. Senin acın.. Onu anlatmaya hazır olduğunda, ben de dinlemeye hazır olacağımı, sanıyorum ilk karşılaşmamızda söylemiştim sana ve koşullar hala değişmiş değil. Senin derdini ve başına gelenleri merak etmiyor değilim. Ama arkandan iş çevirecek kadar değil. Bu hem hoş bir davranış değil, hem de doğru bir davranış değil.”

 

Brom buna cevap vermez. Sadece susar. Beraber geçirdikleri bir yıla yakın sürede yaşlı adama duyduğu saygı, bir anda katlanır.

İlginçtir ki bu yaşlı, muhtemelen de biraz deli olan adama duyduğu saygı, en nihayetinde adamın ‘hiçbir şey’ yapmayarak kazandığı bir saygıdır. Ama yaşlı adam o ‘hiçbir şeyi’, bilinçli olarak yapmamayı tercih etmiştir ve belli ki genç Brom’un ihtiyacı olan da budur..

 

Yaşlı adam bir elini genç hobbit’in omzuna koyar ve, “Haydi gel.”, der. “Önce bir şeyler yiyelim. Neredeyse ikiye bölünmüş bir omuriliğini iyileştirmek bunu beceremediyse, bir doğum beni acıktırmaya yetti!”

Brom ister istemez ‘fırk’lar.

 

Yaşlı Cathber, rastgele bir ev seçer ve yüzsüzce kapısını çalar. Yirmi beş yaşlarında, genç bir adam kapıyı açar, yaşlı adamı görünce yüzünde belirgin bir sırıtış peyda olur ve içeri girmesi için onu buyur eder.

“Efendi Cathber..”, der genç adam. “Evimi şereflendirdiniz. Lütfen, buyrun.. Seleina, misafirlerimiz var..” 

“Teşekkür ederim genç Aramsis. Gecenin bu saatinde sizlere yük olduğumdan dolayı beni maruz görürsünüz diye umuyorum.”, diye gülümser yaşlı adam.

“Lafı bile olmaz, Efendi Cathber.. Sizlere kapımız her daim açıktır. Buyrun lütfen.”, der genç Aramsis ve her ikisini de içeri alıp ateşin hemen yanındaki masaya oturtur.

“Sevgili Cathber..”, der yumuşak bir ses ve uzun boylu, esmer güzeli, genç bir kadın gelir ve yaşlı adama sarılır. “Seni tekrar görmek ne güzel.”

“Sevgili Seleina. Bakıyorum her gördüğümde daha bir güzelleşiyorsun. Bu kurallara aykırı değil mi?”, diye sırıtır Cathber.

Seleina içten bir sesle güler.

Sonra Catherber’in arkasında saklanan Brom’u görür.

“Bir hobbit! Şimdi çok kızdım sevgili Cathber. Kendi gelişiniz hususunda bizi uyarmadığınız gibi, buraya bir hobbit getireceğinizi de söylemediniz. İkinizi birden nasıl ağırlayacağız şimdi? Bu fazla büyük bir onur!”, der kız gülümseyerek.

Brom.. buna biraz şaşırır.

“Bizi tanıştırmayacak mısın?”, diye imalı bir şekilde sorar Seleina.

“Aaaa.. tabii.. Aramsis, Seleina, bu gördüğünüz, fevkalade uzak yerlerden gelmiş, çok gezmiş, daha da çok görmüş, ırkının naif bir örneği, Efendi Brom Bumblebrim.. Efendi Brom, bunlarda benim pek sevdiğim Aramsis ve harika eşi Seleina.”, diye tanıtır Cathber.

“Uhh.. Menun oldum.”, der Brom biraz çekinerek.

“Bugün şanslı gününüzdesiniz, Efendi Cathber. Kül altı pişirilmiş harika bir hindimiz var.”, der Seleina.

“Ahhaa.. bunun şansla hiçbir ilgisi yok, sevgili Seleina. Bütün gün evinizi gözetledim, ve hindinin kokusunu alır almaz da geldim!”, der sırıtarak.

Buna Aramsis’de, Seleina’da kahkahalarla gülerler.

 

“CATHBER EBE GELMİŞ!”

..diye küçük bir ses çınlar odada ve Brom’un içmekte olduğu elma şırası burnundan fışkırır.

“Moreel..”, der Seleina, kıpkırmızı olmuş, gülmemek için çırpınan bir suratla. “Senin uyumuş olman gerekmiyor muydu?”

“Ama anne yaaa.. Cathber Ebe’nin sesini duydum ve uyandım!”, der miniminnacık, fevkalade şirin, iki yaşlarında, annesi gibi esmer saçlı bir kız.

“Moreel..”, diye gülmemek için neredeyse inleyerek söylenir Seleina. “Cathber amcaya, ‘Efendi Cathber’, diye hitap etmemiz gerekiyor.” 

“Ama o benim ebem değil mi?”, diye saf bir şekilde sorar küçük kız.

Brom gülmemek için kıvranır.

Efendi Cathber ise bozuntuya vermemeye çalışır.

“Ama sen bana, onun seni de doğurttuğunu söylemedin mi?”, der küçük kız ve zincirleme bir kazayı da başlatmış olur.

“Ben..”, der Seleina, kıpkırmızı olmuş bir şekilde. “..elma turtalarını getireyim!”

 

Genç Brom yemekten sonra gece boyunca Efendi Cathber’in, Aramsis ve güzel eşi Seleina ile konuşmalarını dinler ve uzun saatlerden sonra bir şey dikkatini çeker.

Bu küçük aile, gerçekte fakir bir ailedir. Ancak genç Aramsis’in eşini ve küçük kızını deliler gibi sevdiği her halinden bellidir. Seleina’nın eşine ve kızına olan sevgisi ise ancak kendisinin buna ekleyebildiği kadarıyla baskın gelmektedir. Küçük Morel ise hayretle Brom’u seyretmiş, sonra kendi kafasında nasıl bir hesap yaptıysa, onu kendince ‘dengi’ olarak görmüş ve löp diye hobbit’in kucağına atlamıştı. Cathber-Aramsis-Seleina kendi aralarında bir üçlü oluştururken, gerçek muhabbet, Brom ile Morel adındaki o miniminnacık kız arasında geçmişti.

Küçük Morel, aklına gelen her şeyi, hiçbir moderasyon yapmaksızın, minik yüzünde ciddi bir ifadeyle genç Brom’a anlatmıştı. Sonra onu elinden tutup odasına, oyuncaklarıyla oynamaya götürmüştü. Gerçekte küçük kızın bütün oyuncakları ev yapımıdır ve bir oduncunun elinden çıkma olduğu açıkça görülmektedir. Buna rağmen kız onları Brom’a verip beraber oynarken, ikisi de engin hayal güçlerini devreye sokmuş ve kaba ahşap oyuncaklar bir anda perilere, şövalyelere, ejderhalara, prenslere ve prenseslere dönüşüvermişlerdi.

Kızın uykusu geldiğinde ise Brom’a sarılmış, onu sesli bir şekilde yanağından öpmüş, sonra da annesi eşliğinde yatağına gitmişti. Brom’un en son duyduğu şey, küçük kızın uykulu bir şekilde söylendiği mızmızı olmuştu..

“Ama anne yaa.. Hobim’e düş kapanımı göstermeyi unuttum ama ki!”

 

Bu..

..her nasılsa,

..genç Brom’a,

..yaşlı Cathber’in bahsettiği,

..duygularıyla hesaplaşma vaktinin yaklaştığının ilk habercisi olur.

 

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” VII ile
devam edecek..

 


Yıllar sonra artık İzci Yüzbaşı Bremorel Songsteel olarak bilinen küçük Morel, Brom Bumblebrim’le karşılaştığında onu hatırlayacak ve eşi Thomas Dimwood’a onu “Öptüğüm ilk erkekti!”, diye tanıtacaktır..

 

 

 
 

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” V

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” IV ‘ün
devamıdır..

 

 

07.09.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Ağustos ortası.
Gulls Perch..

 

Brom Bumblebrim, Gulls Perch’in önünde mışıl bir berraklıkla şapırdıyan göletin kıyısında oturmuş, çıplak ayakları suyun içinde, omuzlarındaki havlu niyetine geçirdiği battaniyesi içerince, kenarda duran ıslak elbiselerinin kurumasını beklemektedir. Ağustos ayında olmaları dolayısıyla hava sıcaktır, ama burada, bu güzel orman, gölet ve hemen ilerisinde çınlayarak akan şelale sayesinde hava naif bir serinliktedir..

Brom göletin kenarına bırakılmış bir ahşap kase dolusu çileği, bir başka kase dolusu enfes görünümlü kirazları, hatta pürüzsüz ve lekesiz kıpkırmızı elmaları, sapsarı armutları, mis gibi kokan şeftalileri ve tam zamanında toplanmış üzümleri, yüzünde kararlı bir ifadeyle umursamaz.

Brom, mazbut yemini etmiş bir tapınak muhafızı gibi ileri ve uzaklardaki bir noktaya bakar sadece..

“Pssst!”, diye yumuşak sesli biri seslenir genç hobbit’e sessizce, ama Brom dişlerini sıkmış, inatla ufukta seçtiği noktaya odaklanır.

“Pssssst!”, diye tekrarlar kendini aynı ses.

“Neden ona ‘pssst’ diyorsun? Adı ‘Pssst’ mı?”, der bir başka yumuşak ses.

“Hayır kız, dikkatini çekmeye çalışıyorum.”, diye açıklar birinci sesin sahibi.

“Pek işe yaramıyor gibi. Sana hiç bakmadı bile, Yamara.”, der ikinci ses.

“Bence biraz aptal da ondan.”, der Yamara.

“Ona aptal dersen, tabi bakmaz.”

“E sen söyle o kadar biliyorsan, Temessa..”, der burnunu çekerek Yamara.

Temessa göletin içinde, görünen kısmı itibariyle çıplak omuzlarını silker.

“Ona adını sormalısın, bence. Onun cinsi, kızların kendilerine isimlerinin sorulmasından hoşlanırlar.”

“Huh!”, der Yamara. “Neden acaba? Adına ihtiyacım yok ki?”

“Bilmem. Dikkatimizi çektiklerini sandıkları içindir, her halde.”

“Pssst.. Bodur.. Adın ne senin?”

“Hayır, hayır. Bir erkeğe bodur, bücür, sıska, çiroz, çirkin, zayıf, şişko gibi fiziksel engellerini yüzlerine söyleyemezsin. Buna fena alınırlar.”

“Ama doğru. Bu şey bodur işte!”

Brom ufukta aradığı şeyi bulmak üzeredir ama bulmamayı tercih eder ve içinden mırıldanır.

“Ben bodur değilim yaa.. Hobbit’im! Bunun anlaşılması ne kadar zor olabilir ki?”

“Olsun. Onlara aptal olduklarını söylediğinde de alınırlar ama o kadar değil. Özellikle boylarıyla yada yüzleriyle ilgili şeylere daha çok alınırlar.”

“Bak bu konuda biraz haklısın..”

“Bu çok saçma.”

“Olabilir. Örneğin sen çok güzelsin Yamara.”

“Evet. Öyleyim.”

“Ama biraz aptalsın da..”

“Eee? Noolmuş?”

“İşte böyle. Sana aptal dediğimde alınmadın bile. Ama çirkin olduğunu söyleseydim hemen gider anneye şikayet ederdin.”

“Ederdim, tabii. Çünkü bana çirkin demen hiç hoş değil!”

“Şimdi anladın mı neden onlara da bodur diyemeyeceğini?”

“Hayır!”

Brom ‘fırk’lar.

“Senin yolun biraz uzun, kızım.”

“Verdiğim şeftalilere dokunmadı bile.”, diye fena alınmış bir sesle söylenir Yamara.

“Belki şeftaliyi sevmiyordur.”, diye önerir Temessa.

“Hayır, şeftaliye bayılırım. Eminim senin şeftalilerinde yumuşacık ve enfestir ama onlara dokunursam başıma gelecekleri bilmek bile istemiyorum.”

“Hmm.. Benim elmalarıma da dokunmamış.”, diye kendisi de alınmış bir ifadeyle söylenir Temessa.

“Elmalara da bayılırım. Bkz. yukarıdaki açıklama!”

“Cherriot’un kirazlarına, Shyad’in üzümlerine ve Kardenymp’in ayvalarına da dokunmamış.”, der Yamara.

“Evet. Aynı sebepten dolayı.”

“Veraminks’in çilekleri de olduğu gibi duruyor.”, diye ekler Temessa. 

“Belki aptal Aremela’nın çilekleri midesini bozmuştur ve artık istemiyordur!”, der Yamara bir anda.

“Hayır, onun çilekleri muhteşemdi ve burada işim bitince anneden o çileklerin, varsa çekirdeklerinden isteyeceğim..”

“Senin karnın mı bozuk?”, diye sorar Yamara.

“Değil. Karnım bozuk değil.”

“Belki de şu dindar tiplerdendir. Hani bi sefer geldiydi de hiçbirimiz onu elde edenediydik..”

“Kim?”

“Bilmem. Feyspeck miydi, Farstep miydi neydi!” 

“..Aaa, evet hatırlıyorum. Anne ile konuşmaya geldiğini söylemişti. Anne onunla da konuştu ama bununla konuştuğu gibi konuşmadı onunla.. Çok daha ciddi ve resmi bi görüşme oldu. Sanırım M-Teyzeden haberler getirmişti.. Geldiğinde bize gördü, pek güzelmişsiniz dedi, bize şeker verdi, sonra da gittiydi.”

“Canım şeker çekti!”

“Benimde. Anne şekerin bizim için zararlı olduğunu söyledi ama çok güzel tadı var şekerlerin!”

“Hay shit. Benimde çekti şimdi canım..”

“Siz ikiniz ne yapıyorsunuz burada?”, der bir üçüncü ses ve göletin içinden masmavi, ışıl ışıl parıldayan, upuzun saçları, yakıcı, gökyüzünü hafif çekik gözlerinde yakalamış, sahibesi olduğu çilekler gibi küçük, kırmızı-pembe dudaklarıyla Aremela belirir. “..Ve bunları kim koydu buraya?”

“Şeftalileri ben koydum.”, der Yamara.

“Elmaları da ben..”, der Teressa.

“Cherriot, kirazlarını getirdi, Shyad’de üzümlerini. Kardenymp de geri kalmamış olmak için armutlarını getirip bıraktı. Bu şey senin çileklerini yediği için, belki benimkileri de yer diye Veraminks’de kendi çileklerini getirdi.. Aptal kız.. Bu bodur şey çoktan çilek yedi ki!”

“Ama neden getirdiniz. Anne onu bana verdi zaten ki! Benim şeyimi çalmaya mı çalışıyorsunuz?”

“Öncelikle ben bi ‘şey’ değilim. Hobbit’im.. Ho-bit!”

“Hayır, Aremela. Anne seni ona verdi!”, der Yamara ve acımasızca güler.

“Ama onu da bana verdi. İkinizde oradaydınız ve duydunuz; yolda o da bana eşlik edecekmiş. Düşersem elimden tutup kaldıracakmış. Yaralanırsam, yaralarımı saracak, beni teskin etmek için bana şefkatini, anlayışını ve sevgisini verecekmiş..”, diye alt dudağını pörtleterek söylenir Aremela, ağlamaklı bir sesle.

“Ahahahahaaa..”, diye güler Yamara. “Ama önce senin onları bu şeye vermen gerekiyormuş! Duydum. Koşullar bunlardı.”

“Bence koşulları doğru yorumlamıyorsun, Yamara.”, der Temessa.

“Uhhmm.. Bence de doğru yorumlamıyorsun, Yamara..”

“Neymiş doğru yorumu peki?”

“Bilmem. Ama seninkisi yanlış bence.”

“Anne, Aremela’yı bu şeye kölesi olarak verdi.. İyi ki ilk ben görmemişim onu!”, diye mutlu bir şekilde sırıtır Yamara.

“Ben kimsenin kölesi değilim yaaa..”, diye titreyen gözlerle söylenir Aremela.

“Köle Aremela…”, diye acımasızca çekiştirir Yamara.

“Bence bu kadarı yeter, Yamara.”, der ciddi bir sesle Temessa.

“Bence de bu kadarı yeter, Yamara. Ağlattın kızı ve buna yapmana hiç gerek yoktu.”

“Neden? ‘İlk ben gördüm, ilk ben gördüm’, diye tekrarlarken sorun yoktu!”, diye cevap verir Yamara huysuzca.

 

“Güzel Aremela hanım..”

..deyi verir Brom birden ve üçü de dona kalır.

“Vadinizi kötü adamlardan temizlemenizde size eşlik etmeme izin verdiğiniz için teşekkür ederim. Yol boyunca herhangi bir şeye ihtiyacınız olursa, lütfen rica etmekten çekinmeyin..”

 

Brom oturduğu yerden kalkar, hiç bozuntuya vermeden battaniyesini iyice beline bağlar, “Bi dakka..”, der, kurumaları için serdiği elbiselerini toplar, en yakın çalıların arkasına gider, seri hareketlerle pantolonunu, gömleğini, yeleğini ve ceketini giyer, battaniyesini topak yapar ve sırt çantasına tıkar, sonra da hazır bir şekilde göletin kıyısına olabildiğince yaklaşır ve elini şirin kıza uzatır.

“Lütfen.”, der nazikçe. “Hazırsanız, yola çıkalım mı?”

 

“Bodur şey kıza elini uzattı!”, diye fısıldar Yamara. “Önce Aremela’nın ona elini uzatmış olması gerekiyordu. Annenin koyduğu kural böyleydi ama..”

“Tırstım!”, diye geri fısıldar Temessa. “Ama bence Aremela’yı ağlatarak bu şeyi kızdırdın.”

“Aremela onun kölesi. Neden kızsın ki?”

 

“Aremela hanım, benin kölem değil.”, der Brom ve sakin kalmak için elinden geleni yapar. “Anne onu bana köle olarak vermedi. Yolda çekebileceğim zorluklar karşısında bana yardım etmesi için ve bilgeliğini benimle paylaşması için verdi. Bana göz kulak olması için verdi anne onu bana ve sevgili Aremela hanımefendi de beni kırmayıp onurlandırdığı için kendisine müteşekkirim..”

 

Brom konuşurken de sadece Aremela dışındaki kimseye bakmaz. Aremela ise hayret ve korkuyla ona bakar. Ona, ve kendisine uzatılan ele..

Neden sonra, kızın hayreti ve muhtemelen de merakı, korkusuna baskın çıkmış gibi kendisi de küçük, ince elini genç hobbit’e uzatır.

Brom elini tutan parmaklardan, garip, hayat dolu, tamamen doğadan gelen bir sıcaklık sezer. Bu sıcaklık, bildiği anlamda tensel bir sıcaklık değildir sanki. Daha çok, hayat olan her yerde hissedilebilecek, huzurlu bir sıcaklıktır. Sakin sulara ait, sakil bir sıcaklık..

Genç hobbit kızı göletten çıkartır, sonra efendi bir şekilde hafif öbür yöne bakar.

“Be.. beni kölen olarak görmediğin için, bende sana müteşekkirim.”, diye fısıldar Aremela çekingen bir sesle.

“Bi şey değil. Şimdi.. Yola çıkmadan önce üstüne giyebileceğin bir şeylerin var mı?”, diye sorar Brom nazikçe.

“Neden ki? Çirkin miyim? Onun için mi yüzünü çevirdin?”, diye biraz kırılmış bir sesle sorar Aremela.

“Aaa.. hayır, sevgili Aremela. Bilakis, çok.. nasıl desem bilemiyorum.. Gerçekten ne kadar güzel.. ve.. uhh.. dikkat dağıtıcı olduğunu hiç sana söyleyen oldu mu?”, diye kızarmış bir şekilde mırıldanır ve ister istemez gözlerini sımsıkı kapatır Brom.

Genç hobbit, bu sözlerinin kızın üzerindeki etkisi nedir bilmez çünkü ciddi bir eforla aksi istikamete kapalı gözlerle bakmakla meşguldür. Ama arkasından, sanki loş, engin bir mağarada yankılanan su damlalarını duyar gibi olur. Gözlerini tekrar açtığında kızı önünde durmuş, üstünde uzun, teniyle kontras yapacak kadar koyu, bir o kadar da canlı mavi, göğüslük ve etek olacak şekilde iki parçadan oluşan tiril bir elbise içerisinde bulur.

“Oldu mu? Şimdi de güzel miyim, Blom Bundlebim Hobim?”, diye sorar saf ve içten bir sesle.

“Uhhmm.. Evet.. kesinlikle..”, diye afallar Brom.

“Gidelim mi o zaman, Blom Bundlebim Hobim? Yolda sana eşlik etmeyi, düşersen elimi uzatmayı ve yaralanırsan da yaralarını sarmayı dört gözle bekliyorum.”

“Hadi yaa?”, der Brom biraz şaşırmış bir şekilde.

“Evet. Anne mutlu olabilmem için bunları yapmam gerektiğini söyledi. Bunları yaparsam sen de bana şefkatini, anlayışını ve sevgini verebilirmişsin, Blom Bundlebim Hobim!”

 

Brom..

Brom hayretle kızın söylediklerini dinler ve bunları, Gulls Perch’e geldiğinde onunla ilk karşılaşmasından itibaren, o ve diğer kızların aralarında yaptıkları konuşmaları tekrar gözden geçirir ve belirgin bir sonuca varması, kendisi gibi bir ozan için çok da zor olmaz.

Bu kızların.. daha doğrusu bu fey’lerin her şeyi literal anlamda algıladıkları, dolayısıyla mecaz, deyim, ikincil anlamda kullanılan ifadeleri, yada genel anlamda atasözlerini, tam olarak anlamama olmasa da, algılayamadıklarını fark eder.

O ve hiç düşünmeden doğruyu söylediklerini..

Kızların, aralarında atışırken birisinin diğerini bir şeyle itham etmesi durumunda diğerinin anında ‘Evet.’, diye yaptığı şeyi kabul etmesinden bu açıkça görülmektedir. Brom, her nasılsa bu noktada bir nüansı yakalayıverir; kızlar doğruyu söylemeyi, ‘doğru-yanlış’ çerçevesinde değil, daha ziyade yalan söyleme kapasitelerinin olmayışından kaynaklandığına ayılır ve bunun da mecaz yada ikincil anlamlı ifadeleri algılayamamaları arasında bir alaka olduğunu düşünür.

Brom, bu durumun art niyetli insanlar tarafından nasıl kötüye kullanılabileceğini de tahmin eder ve muhtemelen söz konusu kötü insanların, fey’ler için belli ki neredeyse ‘kutsal’ olan Gulls Perch’e nasıl girebildiklerini de açıkladığını düşünür.

 

“Neden sustun, Blom Bundlebim Hobim, seni üzecek bi şey mi yaptım?”

 

Kızcağızın içten sorduğu soru karşısında Brom’un içinde bir şeyler kıpraşır. Ona acıması mı gerektiğini, yoksa kendisine sunulan fırsatı değerlendirmesi mi gerektiği konusunda ikileme düşer..

..ama sadece bir anlığına.

Brom bunlardan ikisini de yapmaz.

Annenin kendisine güvenerek teslim ettiği bu harikulade varlığı, aldığı gibi temiz ve canı acımamış bir şekilde de geri getirmeye karar verir.

Ve mütemadiyen adını yanlış telaffuz etmesinden dolayı da rahatsızlık duymadığı gibi, onu düzelterek kızı da üzmemeyi tercih eder.

 

“Hayır, Aremela hanım. Sadece düşünüyorum, o kadar.”

“Neden bana hanım diyorsun? Hanım nedir bilmiyorum ama ki?”, der kız.

“Ummm.. bizde bir çeşit saygı göstergesi gibi bir şeydir bu.”, diye açıklamaya çalışır Brom.

“Ama beni tanımıyorsun bile. Anne beni sana verdi. Bana saygı göstermen için hiçbir sebebin yok ki.”, der Aremela biraz aklı karışmış bir şekilde.

“Sebebe gerek de yok. Önümüzde tehlikeli bir yolculuk var. Zorlu ve kötü bazı kişilerle mücadele edeceğiz. Yanımda benimle bu mücadeleyi verecek, bana eşlik edecek, düştüğümde bana elini uzatacak, yaralandığımda da yaralarımı saracak genç ve güzel bir kıza saygı göstermek bana akıllıca bir davranış gibi geldi.”

“Genç ve güzel.. Sence ben gerçekten güzel miyim?”, diye merakla sorar kızcağız.

“Evet, Aremela. Gerçekten olağanüstü ve eşsiz bir güzelliğe sahipsin. Öyle ki hayatımda senin kadar güzel birisiyle daha hiç karşılaşmadım..”, der Brom fevkalade dürüstçe ve ister istemez kıza doğru bir bakış atar.. ve genç hobbit’in kalbi hoplayıverir.

“Off yaaa. gerçekten ne kadar şirin olduğunu bir bilsen!”, diye geçirir içinden..

..ve kızın yüzü bir anda aydınlanıverir.

Gerçekten aydınlanır; sanki derisinin altında birisi bir ışık yakmış gibi açık mavi bir renkle parlamaya başlar kız.

“Uhhmm.. parlıyorsun!”, diye hayretle bakar kıza Brom.

“Ben.. utandım da ondan. Ö.. özür dilerim. Daha önce kimse bana böyle bir şey söylemişti..”, der kız kekeleyerek.

“Onların kaybı.. ve benim!”, diye mırıldanır Brom sessizce..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aremela, Brom’u şelalenin arkasındaki gizli geçitten Gulls Perch’e sokmaz, çünkü herkesin sandığı gibi orada bir gizli geçit yoktur.. Aslına bakılırsa ortada herhangi bir gizli geçit yoktur. Fey’lerin kutsal vadisine giriş sadece bir fey’in müsaadesiyle ve eşliğinde, uzun, büyülü bir tünelden yürüyerek gerçekleşebilir ve Brom, ellerinde demir silahlarla buraya gelen kötü adamların bunu nasıl başardıkları üzerine çok fazla kafa yormaz zira yalan söyleyemeyen ve mecazdan da anlamayan bu garip varlıkları kandırmak, yeterince zeki biri için çok da zor olmayacağını düşünür ve bu düşünce nedense onu kızdırır. Genç hobbit, bir şekilde fey olamayan ama hem buranın önemini anlayan, hem de bu vadinin bekaretine saygı duyacak birilerini bulup onları buranın koruma altına alınması hususunda uyaracaktır. Brom bu konuda kime gitmesi gerektiğini merak ederken, Aremela sessizce onun elini tutar..

Brom önce ele, sonra da elin sahibine bakar ve kızın korkudan titrediğini farkeder.

“Ne oldu Aremela?”, diye sorar Brom.

“Ben.. daha önce hiç kavga etmedim.. Bizler aramızda tartışır ve didişiriz ama hiçbir zaman kavga etmeyiz. Şimdi ise ölümlülerin savaş dediği şeyi yapmaya gidiyoruz. Savaş kötü bi şey ama ki!”, der kız cılız bir sesle.

“Evet. Savaş kötü bir şey, sevgili Aremela. Ama bazen de gerekli bir şey. Ben Bowling Hills’den geldim. Buradan çok uzakta orası. Bizlerde savaşçı bir ırk değiliz. Ama kimsenin de gelip güzel tepelerimizi elimizden almasını istemeyiz, doğrusu.”

“Savaş.. ne zaman güzel olabilir ki?”, diye sorar kız, yüzünde korkulu bir ifadeyle.

“Ben, ‘savaş’ söz konusu olduğunda güzel kelimesini hiçbir zaman kullanmazdım. Daha ziyade, ‘gerekli’ kelimesini tercih ederdim.”, der Brom.

“Peki. Ne zaman gerekli?”

“Şimdi.”, der Brom kısaca.

“Anlamadım ama ki.”, diye aklı karışmış bir şekilde cevap verir Aremela.

“Senin olan bir şeyi, başkaları gelip senden izinsiz ve zorla almaya çalıştığı zaman gerekli. Eğer bu kötü adamları buradan atmazsak, bu vadiyi açtıkları delikler ve göllerinize döktükleri atıklarla öldürürler. Buna izin verilmemeli..”, der Brom.

“Sen neden bizim için savaşıyorsun o zaman? Bu vadi senin bile değil. En başta benim koşullarımı kabul etseydin, anne sana bu görevi yüklemezdi ve sen de mutlu olmuş olurdun, ben de..”, der kız somurtarak.

“Belki..”, der Brom. “..ama o zaman sadece.. uhh.. kısıtlı bir etkileşimimiz olurdu ve seninle konuşma fırsatım hiç olmazdı.”

“Konuşmak.. Siz ölümlüler bunu pek seviyorsunuz. Ben konuşmaktansa işi yapmayı seviyorum. Daha eğlenceli.”

“Peki.. uhhh.. sonra? Yani iki kişi birbirine hiç güzel sözler söylemiyor mu?”

Kız omuzlarını silker.

“Gerçekler sözden çok eylemdedir. Ölümlülerin sözleri nadiren gerçektir. Eylemlerle yalan söylemek ise o kadar kolay değildir.”

“Bu.. ürkütücü bir şekilde doğru.. Ama ben yine de çileklerini yerken hissettiğim mutluluğu sana anlatmak, anlatırken de sözlerimin senin yüzündeki etkisi seyretmek isterim.”, der Brom.

“Neden ki? Yüzüm çirkin mi oluyor o zaman?”

“Bilakis.”

“Anlamıyorum. Sen zaten güzel olduğumu söyledin ki.”

“Güzel bir şey duymak, bizleri her zaman mutlu eder, Aremela. Ve mutlu bir yüz her zaman daha güzeldir.”

“Bence sen çok fazla düşünüyorsun, Blom Bundlebim Hobim.. ve bu şekilde bütün eğlenceyi de kaçırıyorsun. Yapmak her zaman çok düşünmekten daha eğlencelidir!”

 

Blom Bundlebim Hobim (!) buna bir şey demez.. Açıkçası söyleyecek, kendisinin bile inanabileceği bir şey de bulamaz.

Dolayısıyla taktik değiştirir!

 

“Aremela..”, der sakince.

“Efendim, Blom Bundlebim Hobim.”

“Beraber tehlikeli bir göreve gidiyoruz.”

“Evet, Blom Bundlebim Hobim..”

“Sormam da sakınca yoksa.. uhhmm.. sen tam olarak nesin?”, diye ıkınarak sorar genç hobbit.

“Sormanda bir sakınca yok, Blom Bundlebim Hobim. Ama bu sorunun benin biraz üzdüğünü de itiraf etmeliyim.”, der Aremela kaşlarını hafif çatarak.

“Özür dilerim. Niyetim seni üzmek değildi.”, der Brom hemen.

“Sen.. ‘iyi’ birisine benziyorsun, Blom Bundlebim Hobim..”, der kız.

“Öyle olduğumu düşünmek isterim.”

“..dolayısıyla beni üzmek istemediğine inanmak istiyorum. Benim ne olduğumu bilmiyor olman biraz üzücü. Ama siz ölümlüler etrafınızda olup bitenlere ve kendiniz dışında yaşayan hayatlara karşı biraz umarsızsınız. Bu yüzden seni anlayışla karşılayasım var.”

“Evet. Sanırım biraz öyleyiz.”, diye makul bir şekilde kabul eder Brom.

“Ben.. Ben bir nymph’im.. Bir su nymph’iyim. Suda doğdum ve hayatta kalmak için suya ihtiyacım var.”, diye, sanki ayıp bir şeyi açıklıyormuş gibi utanarak, ve biraz da çekinerek açıklar Aremela.

“Uhhmm.. bu.. fevkalade bir şeye benziyor. Hepiniz mi su nymph’isiniz peki?”, diye hayretle karşık bir merakla sorar Brom.

“Tabii ki hayır. Yamara bir ateş nymph’i. Sanırım bu yüzden biraz hırslı ve çabuk sinirleniyor ve gördüğü her şeyi de istiyor. Ben sadece bir şeyi istediğimde onu istiyorum. Temessa ise bir dryan. Bu yüzden de hiçbir konuda karar veremiyor ama her konuda akıl yürütmeyi seviyor. Diğerleri de o veya bu şekilde, siz ölümlülerin ‘fey’ yada ‘peri’ dediği şeylerden biri..”

“Aaa.. bu bazı şeyleri açıklıyor, sanırım. Çileklerin.. senin için özel bir anlamı var gibi..”, diye aynı merakla sorar Brom.

Aremela buna cevap vermez. Ve uzun bir süre de cevap vermemeye devam eder. Neden sonra sessizce konuşur.

“Bu.. özel bir şey, Blom Bundlebim Hobim. Belki bir gün, seninle mutlu olursam ve sende yanımda kalmaya karar verirsen bunu sana söyleyebilirim.”, der fısıltılı bir sesle.

“Sorun değil, Aremela. Özel şeylerinize burnumu sokmak istememiştim. Benimkisi sadece hakkında hiçbir şey bilmediğim şeyleri öğrenebilmek için sorulmuş sorular.. Ve merak, tabii..”

“Peki sen nesin?”, diye bu sefer Aremela sorar.

“Ben bir hobbit’im..”, der Brom kısaca, zira sorulan sorunun da cevabı budur.

“Hobim, ne?”

“Hobbit, ben’im.. ve ben de bir hobbit’im.. Bizler yemek yapmayı ve yemeyi, şarkı söylemeyi, sessiz ve sakin yaşamayı, kitap okumayı ve bahçe ve tarlalarımızda meyve, sebze ve çiçeklerimizle ilgilenmeyi seven, sade bir ırkız. Savaşlardan ve kavgalardan uzak dururuz çünkü bizler için bunlar saçma ve mutsuz insanların yaptığı ve en nihayetinde de sadece daha da mutsuz olmak için yaptıkları saçma sapan bir şeyden ibarettir.”

“Hobim, senin adın değil mi yani? Anne sana ‘Blom’, ‘Bundlebim’ ve ‘Hobim’, diye hitap etti.”

“Dediğim gibi. Hobbit, ait olduğum ırkın adı. İnsanlar, elf’ler, gnome’lar ve dwarf’lar gibi.. Brom, benim adım. Bumblebrim ise içine doğduğum ailenin adı.”, diye açıklar Brom.

“Aile? Aile nedir?”

“Aile; anne, baba ve onların çocuklarından oluşan, bazen de anneanne, babaanne ve dedelerin, amcalar, dayılar, teyzeler, yengeler, kuzenler ve yiğenlerinde beraber yaşadığı bir bütünün adı..”

“Hiç bi şey anlamadım, Blom Bundlebim Hobim!”, der Aremela, kafası tamamen karışmış bir şekilde.

“Sorun değil, Aremela. Bana nasıl hitap etmek istiyorsan, o şekilde hitap edebilirsin.”, der Brom gülümseyerek.

 

Brom, Aremela eşliğinde Gulls Perch vadisine açılan büyülü tünelden çıktıklarında, güneş batmaz üzeredir.

Bir elinde anne Titania’nın verdiği sihirli asa, diğer elinde ise babasının eski kısa kılıcı olduğu halde Brom etrafına bakınır. Aremela ise onun arkasında durmuş tedirgin bir şekilde fısıldar.

“Ne görüyorsun, Blom Bundlebim Hobim? Kötü adamlardan var mı burada?”

“Yok gibi. Ama güneş batıyor ve vadinin etrafını çevreleyen yüksek dağların gölgesinden dolayı her yer şimdiden kararmış durumda. Pek bir şey göremiyorum.”

“Aaaa.. Sen elf’ler gibi karanlıkta göremiyor musun yoksa, Blom Bundlebim Hobim?”, diye şaşırmış bir şekilde sorar Aremela.

“Biz hobbit’ler, elf’lerden gelme değiliz. Dolayısıyla onların sahip olduğu hiçbir özelliğe de sahip değiliz.”, der Brom.

“Sizin ne özelliğiniz var, peki?”

“Uhhhmm.. Bizler.. şanslıyız!”, der Brom ve bir anda bunun kulağa ne kadar komik gelebileceğini düşünür.

“Şanslı? Bu bana pek de doğru gibi gelmedi, Blom Bundlebim Hobim. Sadece buraya geldiğinden beri yakalandın, az daha boğuluyordun, annenin gazabına uğramak üzereydin ve bir birimizin kölesi haline getirildik.”, der Aremela hiç inanmamış bir tonla.

“Aaaa.. ama ‘güzel bir kız’ tarafından yakalandım, ‘az daha’ boğuluyordum, anne beni ‘neredeyse’ haşlamak üzereydi ve ‘seninle’ bir maceraya atıldım!”, der Brom sırıtarak!

“Yine çok düşündüren şeyler söylemeye başladın, Blom Bundlebim Hobim.”, diye mızmızlanır Aremela.

Brom ‘fırk’lar.

“Sen ne yapmamızı önerirsin, peki?”, diye sırıtarak sorar.

“Ben bi şey önermem ki, Blom Bundlebim Hobim. Ben yaparım sadece. Su her zaman yokuş aşağı akar!”, diye fısıldar Aremela.

“O zaman bu akşam erkenden camp kuralım ve güzel bir uyku çekelim. Sabah da erkenden kalkıp yola koyulalım. Bu vadi oldukça büyük. Sanıyorum bir ucundan diğerine gitmemiz güneler sürecektir.”, diye önerir Brom.

“Az ileride, şu istikamette çalılar ve ağaçların yoğun olduğu bir yer var, Blom Bundlebim Hobim. Orada saklanırsak bizi göremezler gibime geliyor. Sanıyorum kamp şeysini orada kurabilirsin ama ki..”, der Aremela muallak bir sesle.

 

Aremela, Brom’u peşine takarak, bahsettiği yoğun çalı ve ağaçlı yere götürür. Gittikleri yerde küçük de bir su birikintisi vardır. Brom kampı kurup ortasında anca görülür, kontrollü bir ateş yakarken Aremela da imtina ile birikintiyi inceler, neden sonra da suyun temiz ve içilebilir olduğunu söyler..

..ve bir anda kıyafetleri üzerinde su gibi akar ve kız, zarif ve kıvrak bir hareketle birikintinin içine atlar!

 

‘Çulup!’

 

Brom kıza sadece alık alık bakar, gördüğü.. uhhhmm.. ‘manzara’ karşısında ateş basmış yüzünü, cebinden çıkardığı bir mendille siler, sonra tekrar ateşe ve üstünde koyduğu küçük kaptaki pişirmekte olduğu yemeğe odaklanır.

“Su harika. Gelmek istemez misin, Blom Bundlebim Hobim?”, der Aremela, suyun dışından sadece başı ve gözleri görünür bir şekilde.

“Aaaa.. uhhmm.. bugün yeterince ıslandığımı düşünüyorum, güzel Aremela.”, diye inatla küçük tencerenin içinde fokurdayan yemeğe bakarak.

Aremela’nın olduğu yerden küçük, mutlu bir kıkırdama sesi duyulur.

Kız, belinden itibaren sudan çıkar ve birikintinin kenarındaki çimenlere yastlanarak Brom’a harika bir gülümseme atar.

“Hadi ama ki.. Söz bi şey yapmıcam!”, der Aremela muzip gülümsemeyisle.

“Bence yemek yiyip sonrada uyusak daha iyi olur, gibime geliyor. Yarın zorlu bir gün olacak.”, diye boğazını temizleyerek, ciddi bir şekilde cevap verir genç hobbit.

“Ben bir su perisiyim, Blom Bundlebim Hobim. Dinlendirtmesini çok iyi bilirim ama ki.”, diye mutlu bir şekile Brom’a doğru biraz daha meyleder..

“A.. Aremela.. lütfen.. bu işi benim için daha fazla zorlaştırma. Evet.. fevkalade güzelsin ve.. uhh.. çekicisin.. ama daha bir birimizi tanımıyoruz bile..”, diye tekrar terlemeye başlar Brom.

“Ama tanıştık zaten ki. Ben Aremela Berrybush, sen de Blom Bundlebim Hobim! Bana bakarsan eğer, benim hakkımda bilmek istediğin her şeyi görebilirsin ki!”, der Aremela.

“Sorun da orda zaten. Sana.. uhh.. bu halinle bakarsam, hiç bi şey düşünemez hale geleceğimden korkuyorum..”, diye itiraf eder Brom.

“Yine düşünme şeysi.. Ortada düşünülecek bişi yok ama ki.. Yapılacak bişi var, Blom Bundlebim Hobim.”

“Ben açım. Karnımı doyurup sonra da uyuyacağım. Sende.. uhh.. üstüne bir şeyler giyip gelirsen, seninde yemeni isterim.”, der kati bir sesle ve sırt çantasından yedekleriyle beraber iğreti teneke tabak, çatal ve kaşıklarını çıkartır, iki tabağa da pişmiş yemekten doldurur, sonra da inatla sadece yemeğine bakarak ateşin başına çömer.

Aradan uzun, sessiz birkaç dakika geçer. Neden sonra Brom arkasından derin, esef dolu bir soluk duyar ve Aremela, tekrar giyinmiş halde yanına çömer.

Kız, alt dudağını pörtletmiş, ağlamaklı bir şekilde kendi tabağını alır, bir kaç kaşık yedikten sonra neredeyse hıçkırıklı, saf bir sesle söylenir.

“Seni anlamıyorum, Blom Bundlebim Hobim. Benim ‘fevkalade’ güzel olduğumu söylüyorsun. Hatta dikkatini bile dağıtacak kadar beni çekici bulduğunu itiraf ediyorsun, ama buna rağmen bu ikinci defa beni reddedişin!”

“Uhhmm.. ilki ne zamandı?”, diye sorar ister istemez Brom.

“İlki, ilk karşılaştığımızdaydı. Hem çileklerimi yiyerek beni istediğini kabul etmiş oldun, hem de Yamara’nın şeftalilerini, Temessa’nın elmalarını, Cherriot’un kirazlarını, Shyad’in üzümlerini, Kardenymp’in armutlarını, hatta Veraminks’in de çileklerini yemeyerek, onları değil, sadece beni istediğini açıkça hepsine söylemiş oldun. Se.. seni gerçekten anlamıyorum, Blom Bundlebim Hobim. Bu gidişle nesilsiz öleceğim!”, der kızcağız ve ağlamaya başlar.

“Hay shit!”, diye geçirir Brom içinden. “Kültür farklılığı dedikleri bu olsa gerek. Aferin sana Brom, hayatında gördüğün en güzel ve en naif varlığı salaklığınla ağlatmayı başardın..”

Brom, kıza çileklerini bilmeden yediğini hatırlarak onu daha fazla üzmek istemez. Tabağını kenara koyar, sessizce ayağa kalkar ve kızın yanına gider.

Genç hobbit, yavaşça kıza doğru uzanır ve bir eliyle kızın yanağına dokunur ve elinin, ılık ile sıcak arası bir kap suyun içene sokmuş gibi bir hisse kapılır. Brom, kıza dokunduğunda hissettiği şeye hayret ederken, kızda onun dukunuşuna, yada belki de, onun kendisine dokunmuş olmasına hayret eder. İrileşmiş, şaşkın, utangaç ve ürkek gözlerle önünde durak ‘Hobim’e bakar.

“Ben.. asla seni üzmek istemedim, sevgili Aremela. Söylediklerinin neredeyse hepsinde haklısın, ama biz ölümlülerin dünyası biraz daha karmaşıktır. Ben sana, hem senin, hem de yaşadığın dünya hakkında sorular soruyorum, çünkü sizler hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorum. Ama görüyorum ki sizler de ölümlüler hakkında pek az şey biliyorsunuz ve bazı ölümlüler bunu aleyhinize ve köye kullanarak sizin kutsal vadinize girdiler. Ben onların yaptığı kötülüğü yapmak istemiyorum. Lütfen.. Beni anlamaya çalış..”, der ve dolu gözlerle kendisine bakan kıza nazikçe sarılır.

Brom, kızın kendisinden istediği şeye rağmen, gerçekte, ve aynı zamanda ondan ne kadar korkutuğunu da o anda anlar, zira kollarındaki, etrafına ‘ılık ile sıcak’ arası bir sukünet hissi yayan bu harikulade varlık titriyordur..

“Se.. seni hala anlamıyorum, Blom Bundlebim Hobim, ama anlamak için çaba sarfedeceğim. Anne bunun kolay olmayabileceği konusunda beni uyarmıştı. Öyle olsun bakalım. Ama şunu bilesin ki su sabırlıdır.. Yüzlerce yıl bile geçse dağları aşındırır ve en sonunda da kendimize akacak bir gedik açarız. Ben de senin kalbine böyle bir gedik açacağım!”, diye kati bir ifadeyle deklere eder Aremela ve Brom, daha önce hapı yutmadıysa, kızın hırsını ve inadını ayartarak, şimdi gerçekten şapa oturduğuna ayılıverir!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Genç hobbit dışarıda camp yapmayı seven biridir. En azından bunun, evinde, sıcak şöminesinin karşısında oturmuş, elinde annesinin yadigar fincanlarından birisi ile sıcak bir fincan çayını yudumlarken ve mutfağındaki küçük taş fırınından daha yeni çıkmış mutlu kurabiyelerini kıtlatırken okuduğu hikayelerde romantize edildiği gibi olduğu sürece. Nevarki evinden ve adı geçen sıcak şöminesinden, annesinin yadigar fincanlarından ve mutlu kurabiyelerinden ayrıldıktan sonra, hikayelerinde okuduğu o camp ateşini asla bulamamıştır ve bu genç hobbit’in içine işlemiş bir ukte olarak kalmıştır —ta ki Gulls Perch’de geçirdiği ilk camp gecesine kadar.

Genç Brom hayatında geçirdiği en keyifli geceyi geçirir bu garip ve mistik ‘fey vadisinde’..

Tamamen dinlenmiş, tertemiz bir orman sabahına uyanır ve başını çevirdiğinde, yanında Aremela’nın da uyumakta olduğunu görür. Kızcağız, bir önceki akşam yaşadığı hayal kırıklığı ile kamp ateşinin diğer yanında kıvrılıp yatmışken, geceleyin bir şekilde genç hobbit’in yanına, farkında olmadan yuvarlanmış ve şimdi de başını onun göğsüne yaslamış, yüzünde mutlu bir ifadeyle mışıl mışıl uyumaktadır.

Brom uzun bir süre kızın sessizce nefes alıp vermesini seyrederken bir yandan da onun hangi halinin daha saf ve güzel olduğuna karar vermeye çalışır; ayıkken mi, böyle kendinden geçmiş, mutlu bir şekilde uyurken ki hali mi..

Genç hobbit bu konuda bir sonuca varamaz çünkü kızın iki halide farklı güzelliklerini vurgulamaktadır.

“Aremela.. Aremela, uyan, sabah oldu ve bizim gitmemiz lazım..”, diye yumuşak bir fısıltıyla kıza seslenir.

“Hmmm..?”, diye muallak bir ses çıkar kızdan ve ince vücudunu biraz da topak haline getirerek daha bi yerleşir..

“Uhhmm.. Aremela.. Uyanmalısın ama.. Bak, sabah oldu..”, diye tekrar fısıldar Brom.

“Ama neden?.. Çileklerimi besliyorum görmüyo musun ama kiii..”, diye mızmızlanır kız biraz.

“Hadi ama.. Lütfen..”, der Brom ve uzanıp kızın başını okşar.

Kızdan, “Mmmmm..”, diye kedi yavrusu gibi bir ses kaçar, sonra mayhoş bir şekilde gözlerini açar, Brom’la neredeyse burun buruna olduğunu görünce yüzü istemsizce biraz kızarır, küçük, çilek renkli dudaklarında utangaç bir gülümseyiş belirir.

“Günaydın, Blom Bundlebim Hobim..”, der sessiz bir nefesle ve Brom o nefesten kesinlikle çilek kokusu aldığını düşünür.

“Uhhmm.. Günaydın güzel hanımefendi..”, der genç hobbit ve kızın doğrulmasını bekler.

Aremela, kavanozundan ağır ağır süzülen balın pürüzsüz hareketiyle doğrulur, mutlu bir şekilde esner..

..ve aynı ağır ve pürüzsüz hareketle birikintinin içine dalar!

Brom kalkıp ateşi tekrar canlandırıp, sırt çantasından çıkardığı küçük tavada yaşlı gnome hancı Kimbletyne’in kendisine verdiği sucuk ve sosisleri kızartıp tabaklara aktarır, yanına da kaşardan biraz dilimleyip güzel bir kahvaltı hazırlar. Sonra da sabah çayı için suyun kaynamasını bekler.

Aremela yıkanmış ve pırıl pırıl parlayarak birikintiden çıkar ve gelip Brom’un yanına çömer.

Genç hobbit sessizce ona hazırladığı tabaklardan birisini uzatır.

Kız kendisine uzatılan tabağı nazikçe alır, sonra merakla ateşin üstünde duran çaydanlığa bakar.

“O küçük şeyde ne pişiriyorsun?”, diye sorar.

“Çay için sıcak su lazım. Suyun kaynamasını bekliyorum.”, der Brom.

SU!.. Neden benden istemedin ama ki?”, diye alınmış bir ifadeyle sorar Aremela, sonra çaydanlığa uzanır, işaret parmağı ile küçük çaydanlığa dokunur. Aradan iki-üç saniye geçer ve çaydanlıktan buharlı bir ıslık çıkmaya başlar.

“Küçük çay şeysin ötmeye başladı!”, diye şaşırmış bir şekilde çaydanlığa bakar kız.

“Bu.. hayret vericiydi..!”, der Brom ve temkinli bir şekilde çaydanlığa uzanır ama çaydanlık, içinde sıcak su olduğunda ne kadar olması gerekiyorsa ancak o kadar sıcaktır.

Brom mutlu bir şekilde çaydanlığın içine kurutulmuş çay yapraklarını büzüştürerek atar, istediği demlik süresince bekler, sonra da olmuş çayı, sırt çantasından çıkardığı kupaların içine döker. Kupalardan birisini kıza uzatır, diğerini de kendisine alır.

Kız, bir kaşı kalkmış bir şekilde çayı burnuna yaklaştırır ve koklar. Ardından temkinli bir şekilde bir yudum alır ama anında yüzünü buruşturur.

“Bu.. bu çok acı ama ki! Nasıl içiyorsun bunu?”, diye hayretle sorar Aremela.

“Buna çay derler. Aslında içine biraz şeker atıp içmeyi tercih ediyorum ama ne yazık ki şekerim kalmadı.”, diye biraz utanarak itiraf eder Brom.

“Şeker? Ben şekeri çok severim ki!”, diye ünler Aremela.

“Sanırm hepiniz şekeri seviyorsunuz.”, der Brom gülüseyerek.

“Ama adı ‘şeker’ ki! Sevilmemesi mümkün değil!”, diye mutlu bir şekilde mayışıverir kız.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Gördün mü, Blom Bundlebim Hobim? İlerideki o dönen kocaman makine şeysinin oradalar..”, diye fısıldar Aremela, Brom’la sindiği çalılıkların arkasından.

“Gördüm ve dört kişiler. Üçü insan, birisi de dwarf! Farklı ırkların bir araya gelip önemli görevlere gittiklerini duymuştum ama kaçak maden kazma işi için bir araya gelmiş olmaları bana biraz garip geldi.. “, diye sesli bir şekilde mırıldanır Brom.

“Ne fark eder ki? Hepsi kötü adam bunların, Blom Bundlebim Hobim!”, diye kaynar suyu andırır bir sesle tıslar Aremela kızmış bir şekilde.

“Sonuç itibariyle fark etmez, sanırım ama ne nedir ve kim kimdir açısından önemli olabilir..”, der Brom.

“Anne bizi bunların hepsini vadimizden göndermemiz, bu makine şeysilerini kırmamız ve sularımıza dökülen zehirleri durdurmamız için gönderdi. Ve medusaya dikkat etmemiz konusunda da bizi uyardı!”, diye cevap verir Aremela.

“Ne? Medusa mı?”, diye irkilir birden genç hobbit.

“Evet. Özür dilerim, bunu sana söylememi istemişti ama ben unuttum.”, der samimi bir şekilde kız.

“Hiç kimse bana bir medusadan bahsetmemişti ama!”, diye inler Brom.

“Sen elbiselerini kuruturken anne bazı tembihlerde bulunmak için beni yanına çağırmıştı.. Bana senin.. umm.. ölümlüler hakkında bazı şeyler anlattı. Karşılabileceğimiz tehlikerden konuştu. Asla seni terk edip kaçmamam hususunda beni uyardı —ki bu da benim aklımın ucundan bile geçmemişti.. Seni terk edip kaçmak, yani.. Kim, verildiği kişiyi terk edip kaçar ki? Sonra da seni medusa hususunda da temkinli olman gerektiğini söyledi. Sakın ola medusaya bulaşmamamızı, asayı kullanıp tüymemizi istedi.. Aslında asayı bütün kötü adamlar ve medusa üzerinde kullandıktan sonra kendisinin sularımızı temizlemek için geleceğini söylemişti..”

 

Brom derin, esef dolu bir nefes çeker.

Bir medusa!

Gökler adına, BİR MEDUSA!

 

“Peki bu medusa neredeymiş?”, diye sorar çökmüş bir şekilde.

“Annem onun ‘Perch’de olduğunu söyledi.”

“Perch?”

 

Aremala küçük, ince işaret parmağı ile batıya..

..ve yukarıya işaret eder.. çok yukarıya!

 

“Perch, o koca kaya mı?”, diye hayretle sorar Brom.

“Evet.”, der Aremela. “Gulls Perch ismi oradan geliyor ama ki!”

 

Aremela’nın, Brom’a gösterdiği ‘kaya’ gerçekte temeli belki de yarım mil çapında, git gide incelen, tepesi kesilmiş taştan kabaca koni şeklinde oyulmuş gibi görünen bir dağdır ve neredeyse bir mil kadar da yüksekliktedir.

Brom yutkunur.

Brom derin suları sevmediği gibi yüksek, uçurumlu dağları da sevmez çünkü Brom toprağın derinliklerinde maden ve değerli taşlar arayan bir dwarf, her türlü manyakça şeyler yapabilme potansiyeli olan da bir gnome değildir.

Brom aklı başında, sakin ve tercihen deniz seviyesindeki toprakrağa ayak basmayı seven bir hobbit’tir, o kadar!

 

“Medusadan korkuyor musun, Blom Bundlebim Hobim?”, diye tedirgin bir sesle sorar su perisi.

“Güzel Aremela.. Aklı başında herkes bir medusadan korkar. Medusalar, bir ork mangasına yada goblin sürüsüne benzemez!”, diye dertlenir Brom.

“Geri dönmek mi istiyorsun, Blom Bundlebim Hobim? Geri dönmek istersen, eminim anne bunu anlayışla karşılayacaktır.”, der Aremela sessizce.

Genç hobbit kaşlarını çatar. Evet, gerçekte Brom asla kendisini ‘cesur’, ‘güçlü’ ve özellikle de bir ‘kahraman’ olarak görmemiştir. Ama gördüğü bir şey vardır..

“Anne anlayışla karşılayabilir, Aremela. Ama ben karşılayamam..”, der Brom, yüzünde kati bir ifadeyle.

“Ama neden ki?”, diye hayretle hobbit’e bakar kız.

“Çünkü, Aremela Berrybush, Blom Bundlebim Hobim verdiği zaman sözünde durur.”

Brom, gözlerinin içine bakan kızın, söylediği şeyi anlamadığını görür.

Ama buna rağmen belli ki hoşuna gitmiştir çünkü küçük, mutlu bir çığlıkla kendisini ona atar ve kıpkırmızı olmuş hobbit’e sarılır..

“Uhhmm.. Sessiz olursak iyi olur, sevgili Aremela. Dört kötü adam var hemen ileride..”, diye öksürerek boğazını temizler Brom.

Kız, yüzünde muhteşem bir gülümseyişle ona bakar, sonra “Haklısın, Blom Bundlebim Hobim.”, der.

“Ne yapıyoruz şimdi?”, diye sorar Brom.

“Ben onların dikkatini dağıtacağım. Onlar bana bakarken sen de annenin asasını kullanırsın..”, der Aremela.

“Uhh.. Bu tehlikeli olmaz mı senin için? Adamların elinde demir kılıçlar, uzun mızrakar ve okları var.”

“Ben bir su perisiyim.. Bende de büyü var ama ki!”, der Aremela ve genç hobbit herhangi bir başka itirazda bulunamadan saklandıkları çalının arkasından fırladığı gibi eliyle adamlardan birine işaret eder ve..

 

“Helka yéva rista -nya!”

 

..diye bağırır!

 

Kızın işeret parmağından incecik, çivit mavisi-beyaz karışımı upuzun bir çizgi, müthiş bir devinimle adamlardan birine isabet eder..

Aremela sonucu beklemeden aynı büyüsünü bir daha tekrarlar ve ikinci bir adamı daha vurur..

..sonra da dönüp çaprazlamasına geriye ve bir başka çalılığın olduğu yere kaçar!

 

Aremela’nın ilk vurduğu adam canı fena halde yanmış gibi kanayan midesini tutmuş, yerde çırpınmaktadır. Kızın büyüsüyle vurulan diğer adam ise acı içerisinde bir bacağını tutmuş inlemektedir.

Ayaktaki son adam ve dwarf, hayretle yaralanmış adamlara bakarlar, sonra adam bir elinde kılıcı, diğer elinde ise mızrağıyla kızın peşine takılır. Dwarf ise kendi dilinde haşin bir küfür savurur, kendisi de bir elinde çirkin baltası, diğerinde ise kalkanı olduğu halde ve o da kızın peşine takılır..

 

Brom, Aremela’nın bu fevri fedakarlığını boşa harcamaz. Saklandığı çalıyı Titania’nın asasıyla aralar, dwarf’a işaret eder ve..

 

“Lende ar- Len Alende Nieliem Arlende!”

 

..diye fısıldar ve bunu yaparken de nedense içinde herhangi bir acıma hissetmez.

Dwarf koşarken tökezlemiş gibi öne doğru meyleder, sonra yere düşer. Yüzünde hayret ile dehşet karışımı garip bir ifadeyle eline bakar.

Dwarf’un eli kararmıştır..

Daha doğrusu; kurumuştur!

Belli ki Titania’nın laneti gerçektir ve şakası da yoktur..

Dwarf korkunç bir çığlık atar, baltasını da, kalkanını da terkeder ve Aremela’nın Brom’u getirdiği büyülü tünele doğru koşmaya başlar!

Önden koşan adam, dwarf’un çığlığını çok geç farkeder..

Brom dwarf’tan sonra, Titania’nın lanetiyle onu da vurur!

Adam çivilenmiş gibi yerinde çakılıp kalır. Sonra onun da ellerinden silahları düşer, ve o da dehşet içerisinde kurumuş ellerine bakar, ardından korku yüklü bir çığlıkla o da büyülü tünele doğru koşmaya başlar.

Brom, kaşları çatılı ve yüzünde nahoş bir ifadeyle yaralı iki adama bakar..

..ve annenin lanetini onların da üzerine salar..

Karnından yaralı olan adam acı içerisinde sürünerek kaçarken, bacağından yaralanmış olanı ise hoplayarak gözden kaybolur..

 

“Annenin şakası yok..”, diye mırıldanır Brom.

“Anne şakalardan hiç hoşlanmaz zaten ki..”, der Aremela ciddi bir ifadeyle.

Brom arkasına baktığında kızın geri gelmiş ve hafif ürkmüş bir şekilde kaçan adamları seyreder halde bulur.

“Makineyi nasıl yok edeceğiz, Blom Bundlebim Hobim?”, diye sorar Aremela.

“Makineyi şimdi kırmayacağız.”, diye cevap verir Brom.

“Neden ama ki? Anne makinelerin yok edilmesi gerektiğini söylemişti..”

“Evet. Ama makineleri yok ettiğimizde ne olacağını bilmiyoruz.. İçimden bir ses onların büyük bir gürültüyle patlayabileceğini söylüyor.”

“Bu iyi değil mi? Büyük bir gürültüyle patlasınlar ama ki!”, der Aremela haşin bir sesle.

“Büyük bir gürültüyle patlarlarsa, diğerleri de bizim burada olduğumuzu duyarlar. Bizim burada olduğumuzu bilmedikleri sürece, hepsini gafil avlama ihtimalimiz var, şimdi olduğu gibi..”

Aremela bunu kafasında everir, çevirir ve en sonunda Brom’un ne demek istediğine ayılır.

“Anladım! Onlara pusu kuracağız! Sel gibi..”

“Sel?”

“Evet, sel.. Bastığı zaman sel her zaman aniden ve hemen olur, ve her şeyi de alıp götürür!”

“Haklısın..”, der Brom. “..sel gibi.”

“O zaman gel, Blom Bundlebim Hobim. Önümüzde yapacağımız daha çok sel var!”, der Aremela mutlu bir şekilde ve Brom’u elinden kaptığı gibi bir sonraki makinenin olduğu yere götürür..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Helka yéva rista -nya?”, diye sessizce mırıldanarak sorar Brom, Aremela ile saklandığı bir başla çalının arkasında. “Buzlar kırsın seni?”

“Buz kessin seni..”, diye düzeltir Aremela sessizce. Sonra da alınmış bir sesle, “Yüksek elfçe bildiğini unutmuşum, Blom Budlebim Hobim. Ama bir kızın sırlarını çalmaya kalkman hiç de hoş değil.”, diye söylenir.

“Ben.. özür dilerim. Niyetim büyünü yada sırlarını çalmak değildi. Sadece merakımı cezbetti, o kadar. Daha önce böylesi bir büyü yapıldığını görmemiştim. İtiraf edeyim, biraz ürkütücüydü. Ama etkili olduğunu da söyleyebilirim. Her ne kadar ölümcül olsa da, yinede büyün.. nasıl desem.. büyüleyiciydi!”, der Brom.

Kız bu cevabı tatmin edici bulmuşmudur bilinmez. Ama gülümseyişine bakılırsa hoşuna gitti bellidir.

 

Garip ikili yorgun bir şekilde, vadinin oldukça derinliklerinde kamp kurarlar o gece. Aremela ve Brom bütün gün, her birinde ‘kötü’ üç adam, bir de dwarf’un  bulunduğu kampları vurmuş ve kız adamların dikkatini dağıtırken, Brom’da önce dwarf’dan başlayarak teker teker bütün adamları Titania’nın asasıyla lanetlemişti. Bu süre içerisinde Aremela tam iki defa neredeyse yakalanmış, Brom ise biraz fazla hırslı koşan adamların birine yetişmek için peşinden giderken fena halde düşmüş ve ayak bileğini burkmuştu. Brom’un adamı lanetleyebilmesinin tek sebebi ise kızın adama geniş bir daire çizdirerek tekrar ona getirmiş olmasıydı. Bu olay genç hobbit’i yeterince utandırmadıysa, kızın bir de ‘vah vah’ları arasında Brom’un tüylü hobbit ayağından tutup bileğini ılık suyla yıkanmış hissi veren bir büyü ile iyileştirmiş olması kesin utandırmaya yetmişti..

Kızcağız acı içerisinde kıvranan hobbit’e bakmış ve kendi canı yanıyormuş gibi dolu gözlerle onu teskin etmeye çalışmış, genç hobbit’in burkulmuş bileğini iyileştirdikten sonra da birden sevindirik olmuştu!

Kız, elde etmek istediği şey için sanki elinde ‘yapması gerekenler listesi’ vardır ve her ne kadar hobbit için hissettiklerinde samimi olsa da, listesindeki bir şeyi de yapmış olmanın mutluluğunu yaşamaktadır;

Aremela yüzünde ışıl ışıl bir gururla bulup getirdiği taze meyvelerden harika bir servis hazırlamış ve Brom’un önüne, çayıyla beraber sunmuş, sonra da sessizce onun yemesini seyretmişti.

“Sen yemeyecek misin?”, diye sorar Brom nazikçe ve biraz da kızarmış bir şekilde zira bu fevkalade güzel yaratığın kendisini yemek yemek kadar basit bir şeyi yaparken alık alık seyretmesinden tam olarak utanmasa da, yine de bunu biraz rahatsız edici bulur.

Yani.. Birisinin yemek yeyişi ne kadar ilginç olabilir di ki?

“Aaaa.. Tabii.. Unutmuşum..”, der Aremela, kendi yüzü de kızarmış bir şekilde ve mutlu bir gülümsemeyle dilimlenmiş şeftalileri, üzümleri, çilekler ve elmaları yemeye başlar.

Alık alık seyretme sırası kendisine geçmiş olmalı ki, bu sefer de Brom farkında olmadan kızın dilimleri küçük, kırmızı ağzına götürüp yeyişini seyre dalar..

..ve az evvel hissettiği ‘garip’liğin sebebini anlar.

Kişinin kendisini, özellikle yemek yemek kadar olağan şeyleri yaparken ilginç bulmaması, belli ki başları için geçerli değildir ve bu noktada da kendisinin değil, seyredenin düşünceleri önemlidir.

Brom yıllar önce okuduğu hikayelerden birinde, genç bir delikanlı ile hekimi arasında geçen bir diyaloğu hatırlar..

 

Hekim: Sana aşkı sorardım ama sen sadece bir sonetten alıntı yapardın.

Sen hayatında asla bir kadına bakıp da onun karşısında kendinin tamamen aciz olduğunu hissetmedin.

Sadece bakarak seni yerle bir edebileceğini, Göklerin dünyaya bir melek olarak onu sırf senin için gönderdiğini ve seni cehennemin en habis derinliklerinden sadece onun seni kurtarabileceğini hissetmedin.

Ve senin de sadece onun için dünyaya indirilmiş meleği olabileceğin duygusunu yaşamadın..

Böyle bir kadının sevgisine, onun şefkatine, ve dokunuşlarına asla sahip olmadın..

Zekisin. Bunun aksini kimse iddia edemez.. ama en nihayetinde sen sadece korkudan ödü bokuna karışmış bir çocuksun, o kadar..

 

Brom, kendisinin nasıl algıladığı değil, o potansiyeli taşıyan kişinin sevigiyi nasıl algıladığının gerçekte önemli olduğuna ayılır..

 

“Yine çok düşüncelerdesin mi, Blom Bundlebim Hobim?”, diye sorar Aremela.

“Sanırım.”, der Brom.

“Ne düşünüyorsun, peki?”, diye sorar kız.

“Tam olarak emin değilim.”, diye geçiştirmeye çalışır Brom.

“Hem düşünüyorsun, hem de bana söylemek istemiyorsun.”, der kız mutsuz bir şekilde.

“Daha önce bildiğimi sandığım, ama gerçekte hiç bir şey bilmediğimi anladığım bir şeyi düşünüyordum.”, der Brom, sanki bu her şeyi açıklıyormuş gibi.

“Hiç bir şey anlamadım, Blom Bundlebim Hobim! Yoksa anlamam için özellikle mi böyle karmaşıklaştırıyorsun?”, diye söylenir kız.

“Aaa.. Hayır, sevgili Aremela. Sadece kendim de daha anlamadığım bir şey bu o kadar. Anlamadığım için de, anlatmakta zorlanıyorum..”

“Anladığında bana söyleyecek misin, peki?”, diye saf bir şekilde sorar Aremela.

“Anladığımda söyleyeceğim, sevgili su perisi..”

“Ayağın nasıl oldu?”, diye sorar Aremela.

“Harika.. Sanki hiç burkulmamış gibi.. Çok.. ‘ılık’ bir dokunuşun var..”, diye yüzü biraz kızararak itiraf eder Brom.

“Ben, ‘ılık’ bir su perisiyim ama ki..”, diye mutlu bir şekilde cevap verir Aremela..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Buldum!”, der Brom ertesi sabah uyandığında ve başını eğdiğinde, Aremela’nın uyurken yine farkında olmadan yanına sokulduğunu ve topak halinde başını onun göğsüne yaslamış olduğunu görür. Brom ister istemez gülümser. Bu.. daha önce asla hissetmediği ama gerçekte fevkalade güzel olduğunu düşündüğü bir duygudur.

“Hmmm..?, diye uykulu bir şekilde mırıldanır Aremela..

“Sabah oldu, sevgili Aremela, kalkmamız lazım.”, diye fısıldar Brom.

“Ama çok uykum var ki!”, diye söylenir kız uyuşuk bir sesle.

Kızın yüzünde yine mutlu bir ifade vardır ve rüyasında her ne görüyorsa, bu onun küçük dudaklarının da gülümsemesine sebep olmaktadır. Brom ister istemez, bir su perisinin rüyasında onu böylesi mutlu edecek şeyin ne olabileceğini merak eder.

“Aremela..”, diye tekrar seslenir Brom.

Kız yavaşça gözlerini açar ve uzun bir süre sessizce başını göğsüne yasladığı hobbit’in yüzünü ve yüzündeki ayrıntıları seyreder..

“Çillerin..”, der neden sonra. “Beni hiç rahatsız etmediklerine karar verdim, Blom Bundlebim Hobin!”

“Uhhmm.. Teşekkür ederim?”, diye biraz afallar Brom. “Fikrini değiştiren neydi?”

“Anne beni sana verince çok kızmıştım, çok da korkmuştum. Bundan dolayı da olduğum ılık su gibi değil, kaynayıp taşan aptal su gibi davrandım. Şimdi yine ılıdım ve sana bakınca çillerinin sana yakıştığını görüyorum.”, der Aremela mutlu bir ifadeyle.

Brom ister istemez sırıtır.

“Buldum, diye bağırdığını duydum sanki, uyurken..”, der Aremela. “Neyi buldun?”

“Aaaa.. Neden her gittiğimiz makine kampında bir dwarf ve üç adamın olduğunu buldum.. sanırım..”, diye açıklamaya başlar genç hobbit. “Dwarf, makineleri kontrol eden kişi —bir mühendis.. ve sanırım üç adam da sadece paralı asker.. yada ‘fedai’ de denebilir. Şimdiye kadar sekiz kampı bastık. Bu da sekiz dwarf, otuz iki tane de fedai eder. Bugün de benzer bir adet makine kampı basarsak, toplamda neredeyse yirmiye yakın dwarf mühendis, yetmişe yakın da fedai demek oluyor..”

“Bunların hiçbirisini anlamadım, Blom Bundlebim Hobin ama ki!”, diye alt dudağını pörtletmiş bir şekilde söylenir Aremela. “Çok düşünme şeysin karmaşık ve çetrefilli..”

“Bunun anlamı, ortada ciddi bir yatırımın olduğudur, sevgili Aremela. Fedai tutmak, sayıları az olduğunda külfet getirmez. Ama bu kadar çok olduğunda bunun günlük masrafı azımsanmayacak çok olacaktır. Dahası..”, diye açıklar Brom.

“Bunun bir de dahası mı var?”, diye mızmızlanır Aremela.

Brom gülümser.

“Korkarım var.. Dahası, dwarf müfendisler fedailerden çok daha pahalıdırlar. Yirmi tanesinin günlük kirası fahiş bir fiyata gelir! İş değerli taş ve madenlere gelince, kimse bir dwarf’un aç gözlülüğünü geçemez. Ama buna rağmen dwarf’lar başka ırkların topraklarına girip böyle bir talanda da bulunmazlar.. Hele ‘fey’lere ait ‘kutsal’ vadilere..”

“Ama geldiler ve burayı delik deşik ediyorlar, Blom Bundlebim Hobin!”, diye inler kız.

“Evet, ediyorlar ve bunu yapıyor olmaları bana bir şey söylüyor..”

Kız, Brom’a hayretle bakar.

“Onlarla konuşabiliyor musun, Blom Bundlebim Hobin?”

“Aaaa.. Hayır, sevgili Aremela. Ama davranışlarını okuyabilirsen, akıllarından geçenleri de bulabilirsin..”, der Brom gülümseyerek.

Aremela derin, acıklı bir iç çeker.

Brom ‘fırk’lar.

“Ne okudun ve ne buldun peki, Blom Bundlebim Hobin? Çabuk söylesen iyi olur çünkü yine ‘aptal su’ gibi kaynamak üzereyim..”, der Aremela mutsuz bir ifadeyle.

“Tamam, tamam, kızma lütfen.”, der Brom. “Okuduğum ve anladığım şey, bu dwarfların muhtemelen kendi klanlerinden atılmış yada ihraç edilmiş dwarflar oldukları..”

“Peki bunun anlamı ne ama ki?”, diye sorar Aremela.

“Bunun anlamı, bu dwarfların hiç kimseye bir sadakatlerinin olmadığı ve hiç bir kutsala da saygı duymadıkları.. Bu onları normal herhangi bir dwarf’dan çok daha tehlikeli.. ve aç gözlü yapıyor. Ve nasıl oluyor da medusa gibi haşin bir yaratıkla iş birliği yapabildiklerini de açıklıyor.”, der Brom.

“Bu açıklamanın bir anlamı var mı, Blom Bundlebim Hobin? Yada bize bir faydası?”, diye sabrı tükenmek üzere olan bir üslupla sorar Aremela.

“Bunun bize bir faydası var mı bilemiyorum.. En azından şimdilik. Ama bir anlamı var; bu dwarf’lar buradan asla vaz geçmeyecekler ve şayet hayatta kalırlarsa da daha kalabalık bir şekilde geri gelecekleri..”, diye kaşları çatılı bir şekilde cevap verir genç hobbit.

“Annenin laneti onları buradan uzaklaştırıp geri gelmemelerini sağlayacak ama ki!”, der kız mutlu bir şekilde.

“Hayatta gördüğüm ve öğrendiğim bir şey varsa, o da asla bir şeyi tamamen kökünden kazıyamadığımızdır.. Buradan sadece bir tanesinin bile ‘kurtulması’, burası hakkında istenmeyen dedikoduların yayılmasına sebep olacaktır.”, diye açıklar Brom fevkalade ciddi bir şekilde.

“Sen.. sen onları öldürmemiz gerektiğini söylüyorsun, Blom Bundlebim Hobin..”, diye dehşetle genç hobbit’e bakar Aremela.

“Korkarım, evet. İşte buna savaş derler, sevgili Aremela.. Yapmak isteyip istememizin bazen hiç bir önemi yoktur. Sadece yapılması gerekli olduğu için yapmak zorunda kalırız.. Ama bize ait olan şeyler, yada sevdiklerimizi koruyabilmemiz için hiç beklenmedik bir anda gerekli oluverir.”, der Brom biraz acımasızca..

“Ama.. ama sen çok sakin, anlayışlı ve akıllı bir Hobim’sin ki!”, der kız ağlamaklı bir şekilde.

“Güzel Aremela.. Bunun benim ne kadar sakin, ne kadar sevgi dolu, ne kadar akıllı yada anlayışlı olmamla hiçbir ilgisi yok. Aslına bakılırsa, bunun benimle hiç bir ilgisi yok. Burası benim vadim değil. Burası sizin vadiniz ve bunun da böyle kalması için sizin onu korumanız gerek.. Ve her şeyi de anneden beklememeniz gerek..”, der Brom.

“Ama neden?”, diye hıçkırmaya başlar kız. “Anne her zaman bizi korur ki?”

“Anne bu olaya müdahale edemedi ama. Ve sizi de koruyamadı.. Buna gücü yetmediği için yada bunu beceremediği için değil, gücünün çok fazla olduğu içindi.. Şayet anne gelip buradaki kötü adamları yok etmeye kalkarsa, annenin hiddeti o kötü adamlarla sınırlı kalmaz, bütün bu vadi yok olabilir.. Bütün bu vadi ve size hiç bir zararları dokunmamış olan komşularınızı da yok etmiş olur. Hatırlasana.. anne bunu söylediğinde sizlerde oradaydınız..”

Brom gerçekte kızcağızı üzmek yada ağlatmak niyetinde değildir. Ama saf ve temiz olmak, her gelen kötü adam tarafından itilip kakılmak, yada daha kötüsü için iyi bir bahane değildir ve genç hobit kendisinin bir kahraman yada kurtarıcı olmadını bilecek kadar da iyi tanır. Dahası, gün geldiğinde buradan ayrılıp gitmesi gerekecektir. Gittiğinde bu garip, saf ve içten varlıkların kendi kendilerini koruyabilecek derecede hazırlıklı ve uyanık olmalarını ister.

Genç hobit yavaşça kıza yaklaşır ve onu kollarına alır.

Kız başını onun göğsüne gömer ve hüngür hüngür ağlamaya başlar.

“Ben.. biz öldürmeyiz ama ki, Blom Bundlebim Hobin.. Korkuturuz, ürkütürüz, büyüleriz, unuttururuz, gözlerini kamaştırırız, mutlu ederiz ve gelenleri geri göndeririz.. ama asla öldürmeyiz. Bu.. büyük bir kötülük ki!”, diye boğuk bir sesle hıçkırır Aremela.

Brom bir eliyle sessizce kızı tutarken, diğer eliyle kızın başını ve upuzun, masmavi, çivit, içsel bir ışıkla parıldayan saçlarını okşar.

“Üzgünüm sevgili Aremela. Ama bazen ürkütmek, korkutmak, unutturmak, büyülemek ve gözleri kamaştırmak yeterli değildir..”, diye kızın kuğına fısıldar. “Hadi gel. Bugün yapacak çok işimiz var.”

Brom cebinden temiz mendillerinden birisini çıkartır, kızın yüzünü hafifçe doğrultur, “Hadi.. Önce senin gözlerini bi silelim..”, der ve kızın yaşlarını siler. “Şimdi de burnunu..”, diye ekler ve mendille kızın küçük burnunu çok hafif çimçikleyip siler.

“Ufff.. Acıdı ama ki!”, diye mızmızlanır kız.

“Hadi..”, diye tekrar kızı teşvik eder.

Kız, kendisini tutan bu garip Hobim’e uzun uzun hayretle bakar.

“Sen.. çileklerimi hakkediyorsun, Blom Bundlebim Hobin!”, der neden sonra burnunu çekerek.

“Bunu duyduğuma sevindim, sevgili Aremela.. Hazır mısın?”, diye gülümseyerek sorar Brom.

“Hazırım, Blom Bundlebim Hobin.. Bu güne kadar kimseyi öldürmedim. Ama sel olmam gerekiyorsa, ölüm kaçınılmazdır.”, der Aremela küçük burnunu çekerek. Ardından genç hobbit’in kollarınadan kurtulur, arkasını döner ve o günkü ‘temizleyecekleri’ ilk makine kampına doğru koşmaya başlar.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Brom nefes nefese kalmış ve korkuyla derin ormanın içinde koşar ve çığlığın geldiği yere varır.. ve orada, Aremela’yı yerde, karnına bir mızrak saplanmış olarak görür. Kız, tepesinde durmuş adama mutlak bir terörle bakarken fedai ise suratında çirkin bir sırıtışla yerde yığılıp kalmış kıza bakar. Adam bir eliyle kızın karnındaki mızrağı acımasız bir ağırlıkla sokmaya devam ederken, diğer eliylede belindeki kılıcı çekmektedir.

“Seni iki gündür izliyorduk, küçük sürtük.. Başımıza açtığın zararı, sana acı olarak fazlasıyla ödeteceğim!”, diye hırlar fedai.

“Hobim!”, diye cılız bir sesle inler kız..

..ve Brom fedainin arkasında belirir.

Brom hayatında kimseyi öldürmemiştir. Aslına bakılırsa, hayatında kimseye karşı silah bile çekmemiştir..

Rezil fedainin suratında hayretle karışık acı ifadesi belirir ve kendi karnından çıkmış sivri çeliğe bakar.

Brom adama arkasından yaklaşmış, babasının eski kılıcını yetişebildiği en yüksek yerine, adamın sırtının alt tarafına var gücüyle saplamış ve kılıç adamın zırhının delip karnından çıkmıştı. Genç hobbit kendisi de panik içerisinde sapladığı kılıca asılır ve kılıç adamın çığlıkları eşliğinde midesini, bağırsaklarını, sonrada  apış arasını yararak çıkar!

Adam kan ve pis içerisinde yere yıkılır ve tiz çığlıklarla tepinmeye başlar ama Brom ona bakmaz bile.

Sessiz bir acıyla yüzünü buruşturmuş kızın yanına koşar ve korkuyla dibine çömelir.

“Hayır.. hayır, hayır, hayır, hayır..”, diye inler Brom. “Ölme.. lütfen ölme Aremela!”

“Mızrak.. onu çıkarmalısın, Hobim..”, diye fısıldar acı içerisinde Aremela..

“Onu çıkartırsam bu canını çok acıtır ama!”, diye çığlar genç hobbit korku içerisinde.

“Zaten acıtıyor.. Blom.. Bundlebim.. Hobim.. Mızrağın ucunda.. demir var.. yakıyor beni..”, diye inler Aremela sıktığı gözlerinden yaşlar akarken.

Brom dişlerini sıkar, yavaşça mızrağı hareket ettirmeden kavrar..

..ve seri bir hareketle kızın karnından çıkarır.

 

Genç hobbit hayatının sonuna kadar o mızrağı çekerken çıkardığı ıslak sesi unutmayacaktır.

 

Aremela’dan sessiz bir çığlık kurtulur ve kendinden geçer..

Brom ne yapması gerektiğini düşünmeye çalışırken ormanın muhtelif yerlerinden sesler duymaya başlar..

..ve son iki gündür yaptıkları baskınların fark edilmiş olduğuna ayılır.

Dwarf’lar ve paralı fedaileri kıza pusu kurmuşlardır!

Brom eğilir, yavaşça kan içerisindeki kızı kucaklar ve olabildiğince sarsmadan geldiği istikamete doğru koşmaya başlar çünkü ihtiyacı olduğunu düşündüğü şey oradadır.

Genç hobbit kız için hissettiği korku ve tarifsiz endişeyle, baskın yaptıkları en son makine kampına giderken yanından geçtikleri küçük göletin yanına gelir, sonra da kızı yavaşça suyun içine bırakır..

..ve Aremela ağır ağır göletin dibine çöker ve gözden kaybolur.

Brom kahırla suda kaybolan kıza bakar ve tahmininde haklı olduğunu umar. Sonra yüzünde daha önce görülmemiş kararlı ve haşin bir ifade belirir..

Genç hobbit kıza ve içinde kaybolduğu gölete arkasını döner ve ormanda kızı arayan dwarf ve fedailerin peşine takılır.

“Ahmaklar!”, diye burnundan soluyarak küfreder Brom. “Size pusu nasıl kurulur öğreteceğim. Hobbit’lerin iyi olduğu tek şey, sadece şanslı olmaları değildir..”

 

Brom Bumblebrim ipini koparmış vaşak gibi hırlar..

..ve kan avına çıkar!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Blom.. Blom Bundlebim Hobin..”, diye ağlamaklı bir ses duyar Brom ama küçük bedeninin her bir yerinden gelen acıların arasında kaybolur duyduğunu sandığı ses..

“Lütfen Hobim.. Uyan artık.. Beni korkutuyorsun ki!”, diye yalvarır Aremela.

“Acıyor..”, diye inler Brom. “Her yerim acıyor..”

“Neden bensiz gittin, Blom Bundlebim Hobin? Anlaşmamız böyle değildi ama ki!”, diye koykuyla karışık söylenir kızcağız.

“Neden ölmek üzereydin, Aremela? Bu da anlaşmamız arasında yoktu!”, diye inlemeye devam eder genç hobbit.

“Ama bu isteyerek yaptığım bir şey değil di ki.. Sanırım bana pusu kurdular çünkü o mebus adamın geldiğini duymadım bile.. Koşarken mızrağını attı bana ve ben de çok geç gördüm!”

“Benimkisi ise isteyerek yaptığım bir şeydi, Aremela. Senin öldüğünü sandım ve onlara bunun cezasını vermeye karar verdim.”, der Brom ve yavaşça başını kaldırır. “Ne kadar yaralıyım?”

“Çok yaralısın, Blom Bundlebim Hobin! Kalçanda bi delik var. Mızrak deliğine benziyor. Kolunda bi kesik var. Sırtında da üç tane kesik var. Sırt çantana altı tane ok saplanmış. Başında da bi yarık var ve sanırım iki ayak parmağın da kırılmış durumda..”, der kız, sonra tıslayarak söylenir. “Sana bakmak benim bile canımı yakıyor, Blom Bundlebim Hobin!”

“Senin yaralandığını sandığımda da benim canım yanmıştı, işte..”, diye elini başındaki yarığa götürür ve acıyla gözlerini sıkarak elini tekrar indirir.

“Bütün yaralarını iyileştiremem, Blom Bundlebim Hobin. Burada değil.. Ama benimle suya gelirsen bunu yapabilirim.”, der Aremela.

“Seninle her yere gelirim sevgili Aremela. Canım o kadar acıyor ki!”, diye pes eder genç hobbit..

..yumuşak, ılık bir elin yüzüne dokunduğunu hisseder. Ilık, yumuşak başka bir elin onu kolundan tuttuğu farkeder.. İki el, nazikçe küçük hobbit’i kaldırmaya çalışır, ama bunu beceremez!

Brom, acı içerisinde olmasına rağmen ‘fırk’lar.

“Korkarım, göründüğümden daha ağırım, sevgili Aremela.”, der ve kıvranarak bir kere yuvarlanır ancak bu yeterli gelmez. Genç hobbit gözleri acıdan sımsıkı kapalı olduğu halde ıkınarak bir daha yuvarlanır..

..ve taş gibi suyun içine düşer!

 

‘Çulup!’

 

Brom sadece çok kısa bir anlığına suyun şok edici etkisini yaşar zira etrafındaki çivit mavisi ışıltıyı farkeder. Az önce yüzünde hissettiği ılık parmakları tekrar yüzünde hissedince gözlerini tekrar açar ama suyun içinde Aremela’nın sadece masmavi gözlerini görür. Kızın gerisi yoktur!

Kızın gerisi.. ürkütücü bir şekilde Brom’un çevreleyen suyla bütünleşmiş gibidir ve hissettiği ılık parmar önce hobbit’in başındaki yarığın üstünde gezinir. Brom kafasının gıdıklandığını hisseder. Ilık parmaklar sırasıyla Brom’un kolundaki kesik, kalçasındaki delik, sırtındaki kesikler ve varlıklarının farkında bile olmadığı daha birçok küçük yara ve kesiklerin üzerinde dolanır. Brom vücudunun bu kadar yerinde gıdıklanabileceğini bile bilmezken, parmaklar en son ayaklarına dokunur.

‘Çıt!’ —Bir.. Kırık parmaklarından biri yerine oturur ve genç hobbit’in sadece bir anlığına canı yanar.

‘Çıt!’ —İki.. Brom diğer parmağınında yerine oturtulduğunu hisseder, ardından ayağından aynı gıdıklanma duygusu yayılır ve genç hobbit, yüzünde yorgun, mayhoş ve hafif kayık bir ifadeyle önünde bir bütün olarak duran kıza.. masmavi, içten çivit-beyaz bir ışıkla aydınlanıyormuş gibi parlayan saçları, iri ve hafif çekik canlı mavi gözleri, küçük, şirin burnu ve çilek kırmızı-pembesi şekilli dudaklarıyla hemen önünde duran Aremela’ya bakar.

“Se.. seni.. öpmek istiyorum, sevgili Aremela..”, deyi verir birden. “O kadar güzelsin ki!”

“Beni öpmeni istiyorum, Blom Bundlebim Hobin. Ne bekliyorsun ki?”, diye fısıldar kız.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bu çok uzun bir tırmanış olacak..”, der Brom ve tekrar yukarı.. çok yukarı bakar. Genç hobbit, dibinde duruğu, yapı ve görünüş itibariyle taş bir sütunu andıran ‘dağa’ uzun uzun bakar zira bu ‘sütun’, temelinde neredeyse yarım mil çapındadır ve sonu bulutların arasında kaybolmuştur. Brom dağın etrafında sipiral şeklinde dolanarak çıkan üç adımlık, yer yer de taşa sırtını vererek devam etmesi gerekecek kadar daralan patikaya bakar ve tekrar esefle söylenir. “Bu gerçekten çok uzun bir tırmanış olacak..” 

“O kadar da korkulacak bir yanı yok ama ki, Blom Bundlebim Hobin!”, der Aremela ışıl ışıl, mutlu bir ifadeyle.

 

Kız, bir gün önce gölde genç ‘Hobim’i iyileştirmesinden sonra her nedense enerji doludur ve gözlerinde farkındasız bir parıltı, yüzünde seninç dolu bir gülücükle yerinde zıp zıplayıp yürümektedir.

Brom ise güneşte fazla durmuş biri gibi kızarmış bir ifadeyle dolaşır ve her nasılsa kendisini ‘mutlu’ bir şekilde kandırılmış hisseder.

 

“Hayır, sevgili Aremela..”, diye itiraz eder genç hobbit. “..gerçekten korkulacak bir şey var. Şayet o yüksekten kayıp da düşersem, seke seke ta Bowling Hills’e kadar yuvarlanırım ve ben Bowling Hills’e geri döndüğümde bunu sekerek yada yuvarlanarak değil, efendi efendi yürüyerek yapmak istiyorum!”

Aremala mutlu bir şekilde kıkırdar.

“Elinden tutabilirim ama ki!”, diye önerir kız ve cevabını beklemeden Brom’u elinden kaptığı gibi patikadan yukarı doğru koşturmaya başlar.

 

Aremela ve Brom, saatlerce dağın etrafından dolanan patika boyunca yürürler ve bütün bu süre boyunca Brom yukarı çıktıklarında ne halt yiyeceklerini düşünür.. kara kara ve bir yandan da bu şeye neden dağ deyip durduklarını merak eder zira bu daha çok DEV bir minareye benzemektedir..

 

“Bir medusa.. Muhteşem Gökler adına minarenin tepesinde bir medusa var, geldiğimizi biliyor ve bizi bekliyor!”, diye için için inler genç hobbit.

Brom, yıllar önce okuduğu bir kitaptaki kahramanın bir medusa ile mücadelesi hatırlar ve ayna yüzeyli bir kalkanı nereden bulacağını düşünür.. yani.. gerçekçi olmak gerekirse, kimin ayna yüzeyli bir kalkan yapacağını merak eder.

“Her halde aynayı kalkana tutturan ahmak, aynanın gelen ilk ok ile kırılabileceğini düşünememiş!”, diye okuduğu zamanda saçma gelen hikaye ile tekrar dalga geçer..

“Yine derin düşünceler içinde kaybolmak üzeresin, Blom Bundlebim Hobin.. Sevinmelisin!”, der Aremela arkasından.

“Neden?”, diye sorar Brom.

“Derin düşüncelerinde kaybolmanı engellemek için yanında ben varım ama ki!”, diye kıkırdayarak cevap verir Alemela.

Brom ‘fırk’lar.

“Medusa konusunda ne yapacağımızı hala düşünebilmiş değilim, sevgili Aremela..”, diye itiraf eder Brom.

“Senin de yapacağın şey belli, benim de.. Ben dikkatlerini üzerime çekeceğim, onlar benimle uğraşırken, sende annenin asasıyla onların buradan uzaklaştıracaksın.”

“Sanırım bu tuzağa bir daha düşmeyeceklerdir zira birileri baskınlarımıza uyandı, üstüne bir de bize pusu kurdular..”, diye somurtarak itiraz eder genç hobbit ve bir anlığına, kızı ‘belki’ kurtulur umuduyla göle saldığı, gerçekte ise onun kati olarak öleceğini düşündüğü an’a geri döner.. ve içinde hissettiği hiddetten dolayı kızı arayan dwarf ve fedaileri üzerine ard arda ve acımasızca yağdırdığı Titania’nın lanetini hatırlar. Brom asanın nasıl çalıştığını bilmez, ama sanki ‘katliamın’ sonuna doğru lanet çok daha zalimce vurmaya başlamıştı hedeflerini.. Öyle ki, Brom lanetle vurduğu son iki adam ve dwarf haykırmaya bile fırsat bulamadan oracıkta ‘kurumuş’ sonra da kapkara bir toz yığını halinde yere ‘dökülmüşlerdi’..

 

Brom ileriki yıllarda.. bundan çok, çok uzun yıllar bile sonra hatırlamak istemeyecektir o adamlara yaptıklarını.

 

“Seni hiç yapmak istemediğin şeyleri yapmaya zorladım, Blom Bundlebim Hobin.. Bundan dolayı bütün kalbimle senden özür dilerim ve bir gün beni affedeceğini umuyorum.”, diye kızın cılız sesini duyar arkasından..

Brom durur ve hayretle peşinden gelen kıza bakar.

“Bana hiçbir şeyden dolayı özür dilemene gerek yok, sevgili Aremela. Sana yaptıklarından dolayı kızdım.. ve cezalarını verdim. Evet. Onlara yaptığım tam olarak buydu; CEZA! Onlardan öç almadım, onları cezalandırdım!”, diye boğuk ve haşin bir sesle cevap verir genç hobbit.

“Ama sen iyi bir Hobim’sin. Bu güne kadar kimseyi öldürmemiştin. Benim dikkatsizliğim yüzünden başıma gelenlerden dolayı ruhunun bu saflığının yok olmasına sebep oldum ama ki!”, diye daha da sessiz bir utançla mırıldanır Aremela.

 

Brom kızın söylediklerini düşünür —gerçekten düşünür, zira kız söylediklerini nezaket yada latife olsun diye dillendirmemiştir. Genç hobbit’in bu son bir kaç günde öğrendiği bir şey varsa, fey’lerin ruhlarla ve metafizik alemiyle ilişkileri, kendisi gibi ahmak ölümlülerden çok daha ‘berraktır’. Olduğu su perisi gibi, mecazları anlamakta çektikeri sıkıntıyı da göz önünde bulundurduğunda, kızın söylediği şey, bir anlamda ‘gerçektir’ aynı zamanda..

 

“Buna fazla üzülme, Aremela. Sanıyorum ki bu bir gün olacaktı zaten. Açıkçası beklediğimden çok daha fazla gecikmişti bile diyebilirim. Bu aşağılık adamların kan dökmeden buradan ayrılmayacakları da en başından belliydi. Sanıyorum annenin de, benim gibi bir ölümlünün buraya girmesine izin vermesinin sebebi de bu gereksinimdi. Özellikle de vadinize olanlardan sonra.. Beraberimde getirdiğim kendi demir silahlarıma da en başta el koymayışından bunu anlamış olmam gerekirdi..”

Aremela sessizce içi kanayan hobbit’e yaklaşır ve ona bütün varlığı ile sarılır.

“Sevgili Blom Bundlebim Hobin..”, diye fısıldar ona. “..suya küçük bir yaprak düşerse dalgalanır ve tümü hisseder o yaprağı.. İzin ver acın acım olsun..”

 

Brom Bumblebrim hayret ve hayranlıkla kendisine sarılan kızı tutar kollarında. Geri dönüp baktığında, unutmayı çok isteyeceği, ama asla unutamayacağı an’lardan bir tanesi de bu olacaktır.

Dev taş minarenin etrafında dolanan patika boyunca derin, hırçın bir şaklama sesi yankılanır ve Brom ne olduğunu bile anlayamadan Aremela onunla waltz eder gibi döner..

..ve ilkilir. Kendi küçük yüzü hüzünle karışık acıyla büzüşür..

..sonra da olduğu gibi hobbit’in kollarında yığılır.

 

Brom kızın az gerisindeki koyu kahve cübbeli adamı görür..

..ve elinde tuttuğu, daha çok yıldırım şeklindeki kurumuş bir dala benzeyen sihirli çubuğu görür.

 

Brom kollarında cansız bir şekilde salınan kıza bakar ve kaynayan gayzer gibi tüm kinini cübbeli adama yöneltir ve..

 

“Lende ar- Len Alende Nieliem Arlende!”

 

..diye çığlar!

 

Cübbeli adam birden ne olacağına anlamış gibi korkuyla ona bakar ve haykırır.

“Mad Ussa, kaç!”

 

Adam birden olduğu yerde çalıkmış gibi irkilir ve dehşetle kararmaya başlayan ellerine bakar. Adamın elleri bin yıllık kurumuş ve kararmış mumya gibi sertleşip dökülmeye başalar ve toz halinde rüzgarda kaybolur. Ama annenin laneti orada bitmez çünkü Titania böyle buyurmuştur. Adam acıyla çığlık atmaya başlar ama bu da çok uzun sürmez zira adamın kuruyup uçuşan ellerinden sonra kolları, ardından göğsü, boğazı, suratı ve başı, sonrada bacakları.. hepsi art arda kararıp kurur ve simsiyah toz halinde dağılıp gider..

Brom patikanın biraz daha yukarısında, muazzam, kapkara sırhlar içerisinde bir dwarf görür ve onu gördüğü anda hiç sektirmeden tekrar bağırır..

 

“Lende ar- Len Alende Nieliem Arlende!”

 

..ama dwarf beklenmedik bir çeviklik örneği sergiler eliyle önünde seri bir daire işareti yapar. Brom gönderdiği lanetin, dwarf’un önündeki bir şeye çarptığını görür gibi olur. Kapkara zırhlar içerisindeki adam buna rağmen geri tökezler ve kendisini korumak için yaptığı büyü her ne ise, lanet onu karartıp yemeye başlar.

Dwarf büyük bir kinle küfreder..

..ve patikanın kenarından aşağı atlar!

 

Brom, dwarf’un ardından tekrar tekrar lanetler gönderir ama isabet edip etmediğini asla öğrenemez. Kapkara zırhları içerisindeki dwarf’un pelerini hayret verici bir şekilde açılır ve yarasa kanadı gibi çırpmaya başlar..

Dwarf nefretle küfürler savurarak gözden kaybolur!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Brom Bumblebrim, kucağında hareketsiz duran kız olduğu halde taş minarenin tepsindedir ve ufku seyretmektedir. Genç hobbit, tepesinde durduğu taş minareye çıkmayı hiç istememişti. Ama çıkacaksa tepesinden manzarıyı bu kız ile —Aremela ile— seyretmek istemişti.. Ve şimdi ikisi de hareketsiz bir şekilde, hayatında gördüğü en güzel, en muhteşem ufku seyretmektedir..

“Kızım..”, der dolgun bir ses hemen yanında. “..benim küçük Aremela’m..”

 

Brom uzun süre yanında duran kadının varlığını umursamaz.

Neden sonra sessizce kaynayan bir sesle hırıldar.

 

“Neden.. neden onu bana verdin ki? Gelmeseydi hala hayatta olurdu..”

“Gelmeseydi sen ölmüş olurdun, sevgili Brom Bumblebrim.”, diye hüzünlü bir sükunetle cevap verir Titania.

“Ama o hayatta olurdu!”, diye bağırır genç hobbit.

“Onun çileklerini yedin, genç Brom. Onu sana ben bağlamadım. Onu kendine sen bağladın..”, der anne aynı hüzünlü sessizliği ile.

“Anlamıyorum.. keşke yemeseydim.. keşke buraya hiç gelmemiş olsaydım..”, diye birden hıçkırmaya başlar Brom.

“Hayır, Brom Bumblebrim. Böyle söyleyerek onun fedakarlığını da, anısını da küçültme.”, der Titania.

“Beni korumamış olsaydı hala hayatta olurdu!”, diye kahır dolu bir sesle hıçkırmaya devam eder Brom.

 

“Aaa.. Sen onun fedakarlığının, seni korumak için seninle yer değiştirmiş olduğunu mu sanıyorsun? Hayır, genç Brom. Onun gerçek fedakarlığı, ben onu sana verdiğimde, onun bunu kabul etmesindeydi.. Bunu yaparak bir ‘ölümlü’ olabilme ihtimalini göze almış oldu..”

“Ama neden? Neden böyle bir şey yaptı ki?”, diye dolu gözlerle kucağındaki cansız kıza daha da şiddetle sarılır.

“Çünkü, sevgili Brom, sen onun çileklerini yedin!”

Brom, farkındasız bir şekilde annenin aynı zamanda hem ‘sen’, hem de ‘onun’ kelimelerine vurgu yapmış olduğunu farkeder..

..ve ortaya çıkan her iki anlam da onu farklı kahreder.

“Ona üzüldüğün kadar da onun adına sevinmelisin, genç Brom.”, der Titania.

“Ortada sevinilebilecek bir şey varsa, bunu ben göremiyorum..”, diye inler Brom.

“Çünkü her ne kadar fey’ler olarak çok uzun yaşasak da, gerçekte ölümlülere her zaman gıpta ile bakarız. Onların davranışlarını taklit ederiz, onlar gibi konuşup onlar gibi davranmaya çalışırız. Onlar gibi oyunlar oynar, onlar gibi dans ederiz.. ve onlardan çocuklar yapmaya çalışırız.. Küçük Aremala’m ise çocuklarım arasında bir ölümlüye en çok yaklaşabilenimiz oldu.”

“Biz ölümlülerden çocuklarınız oluyormuş ama..”, diye itiraz eder Brom.

 

“O bir alış verişten ibaret. Bu dünyada istekli bir fey kızını reddedebilecek tanıdığın kaç ölümlü var, genç Brom?

Sen onun istediğini ona vermedin. Ama onu red de etmedin. Sen ondan hiçbir talepte bulunmadın. Bu yüzden o da senden istediğini talep edemedi çünkü almak için önce vermek lazım. Vermek için de ortada bir talep olması gerek. Denge ancak bu şekilde korunabilir. Buna rağmen sen onun için öldürdün. Onun için delirdin. Onun için üzüldün ve ağladın.. Sen onun için kahroldun.. Ve o da senin için başta sadece korku hissediyor olmasına rağmen yine de beni kırmadı. Bunu yapmaya hakkı vardı ama bu hakkını kullanmamayı seçti. Sen, bir ölümlü olarak onda beklenmedik bir merak ve ilgi uyandırdın. Dahası, senin sağlıklı ve hayatta kalabilmen için elinden geleni.. ve daha fazlasını yaptı, Brom Bumblebrim. Ve her ikiniz de hiçbir talepte bulunmamış olmanıza rağmen bunları yaptınız. Bu şekilde ‘mutlak dengesizliği’ oluşturmuş oldunuz.

Bir şeyi çok iyi anlamı istiyorum; feyler denge olmadığında fevkalade rahatız olurlar ve o denge için çırpınırlar. Aynı dengesizliğin devam etmesi halinde de solup giderler. Sizin aranızdaki dengesizlik, bir fey’de gerçekleşmez. Bu ancak ölümlülerin tahammül gösterebileceği bir durumdur. Sevgili Aremela’m senin için ölümlü olmayı göze almıştı.. çünkü onun çileklerini yedin.

Benimle konuştuktan sonra yüzeye geri döndüğünde ona bazı tembihlerde bulunmak için yanıma çağırdım çünkü sevgili Aremela’m ölümlüler hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Ona benim isteğimi kabul etmeyebileceğini ısrarla tekrarlamama rağmen o ise bana sadece aynı şeyi söylemeyi tercih etti;

‘O benim çileklerimi yeni, anne..’

Bunları sana söylüyorum çünkü hissettiğin kahrın hakkını vermeni istiyorum.

Sen, Brom Bumblebrim, fey’lerde nadiren görülmüş bir şeyi gerçekleştirdin..

Sen bir fey’e takas değil, sevgiyi ve fedakârlığı göstermiş oldun..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

02.10.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Eylül başı.
Ritual Ormanlarının güneyi..

 

Brom Bumblebrim, Titania ile arasındaki konuşmadan sonra hayatında daha önce hiç hissetmediği bir acı ve boşlukla Gulls Perch’in batısındaki neredeyse bir mil yükseklikteki taş ‘minareden’ güneş batıncaya kadar ufku seyretmişti. Güneş batarken kucağında hareketsiz bir şekilde, uyuyormuş gibi duran Aremela’nın sessiz bedeni de yavaşça, buharlaşıyormuş gibi kaybolmaya başlamıştı.

Brom incelip kaybolan kıza biraz daha sıkı sarılırmış, ağzından hıçkırıklarla “Hayır.. biraz daha.. lütfen!”, diye kırık bir yalvarış kaçmıştı..

 

“Gitme zamanı geldi, genç Brom. Hem onun, hem de senin için..”, demişti ona anne Titania.

 

Gün battığında, Brom ruhundan da bir şeylerin gömüldüğünü hisseder çünkü masmavi, çivit-beyazı içsel bir ışıkla aydınlanan upuzun saçları, iri, hafif çekik, derin sulara ait gözleri, küçük, şirin burnu ve sahibesi olduğu çilek dudaklarıyla Aremela ona sessizce veda eder gibi kaybolmuştu.

Şimdiyse Brom, Titania annenin çağırdığı, Gulls Perch’e adını veren dev, bembeyaz bir martının sırtında, Rituel Ormanlarına doğru uçmaktadır.

Belki bir başka zaman olmuş olsa, Aremela ile hiç karşılaşmamış olduğu bir zaman da, Brom neredeyse yirmi yardalık kanat açıklığına sahip dev martının sırtında seyahat etmeyi hem hayret ötesi, hemde dehşet verici bir tecrübe olarak görebilirdi.

Şu anda ise Brom etrafına bile bakınmadan, öylece kuşun sırtında oturmuş, ölü gözlerle ileriyi, gece karanlığında sadece kendisinin görebildiği bir şeye bakmaktadır.

Brom, Gulls Perch’ten ayrılırken anneden hiçbir şey talep etmez, hiçbir şey de istemez. Brom, Gulls Perch’de geçirdiği süre boyunca hayatında isteyebileceği tek şeyi zaten kaybetmiştir.

Buna rağmen genç hobbit elindeki küçük şeyi sımsıkı tutar ve karmakarışık zihninde o şey her aklına geldiğinde gözleri yine dolar, ve yaşları dev martının uçarken oluşturduğu rüzgarda salınıp kaybolur..

Çünkü genç Brom Bumblebrim’in elinde sımsıkı tuttuğu şey, gerçekte küçük bir kesedir.

 

Kesenin içinde, Gulls Perch’den ayrılmadan hemen önce annenin ona verdiği, sevgili Aremela Berrybush’un çileklerine ait tohumlar vardır..

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” VI ile
devam edecek..

 


 

 

 
 

The Oathbreaker (Part Two)

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

 

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

 

Bu hikaye,
The Oathbreaker (Part One) ‘dan
sonra yer alır..

 

 

Bekçi Fardashi. Senin bu saatte ne işin var burada? Aslına bakılırsa, herhangi bir saatte ne işin var burada? Rütben, yersiz itirazlarından dolayı yüzbaşılıktan gece bekçiliğine alçaltılmamış mıydı senin?”, diye horlayan bir üslupla konuşur, Durkahan Kalesinin kapısındaki muhafız komutanı.

Yaşını almış Bekçi Fardahsi, takdir edilecek bir sabır örneği gösterir ve pırıl pırıl parlayan zırhlar içindeki genç sarışın ‘komutanı’ fiskesiyle yere sermez. Ona yaşlı bir kurdun, haddini aşmış bir eniğe baktığı gibi bakar.

“Hayır, Komutan Gartalius, bir omurgam olduğu için yüzbaşılıktan gece bekçiliğine indirgenmiştim. Bunu senin anlamanı beklemiyorum çünkü sende bir omurga yok!”, der Fardashi ve komutana nahoş bir şekilde sırıtır.

“Bakıyorum, düşük standartlarında da herhangi bir değişiklik olmamış, Fardashi.”, diye bozulduğunu örtbas etmeye çalışır Komutan Gartalius. “Arkadaşların da senin gibi; paçavralar içinde bir çapulcu ve küçük sürtüğü!”

Aager Fogstep kendisine ‘çapulcu’ denmesinden pek haz almaz, ancak bu iptidai hakaret teşebbüsünü de pek umursamaz zira kendisi kendisini tanımlaması gerekirse, ‘çapulcu’ gibi isabetsiz bir ifadeyi kullanmazdı zira hayatında bir çok suç, daha da çok günah işlemiş olmasına karşın, çapulculuk bunların arasında asla yer almamıştır.

 

Aager standartları olan biridir!

 

Aager’i kızdıran, koluna sımsıkı tutunmuş saf ve temiz kıza atfedilen ağır hakaret bir yana, bunu ona açıklamak zorunda kalabileceğidir..

“Ummm.. Aager Fogstep.. ‘Sürpük’, nedir?”, diye kızın utanmış sesini duyar zihninde..

..ve kendi kendisine ‘Hay Shit!’, diye hışmeder!

“Bunu.. sonra açıklasam?”, diye lafı geveler ağzında.

“Bana söylemeyeceksin.”, der kız.

“Söylemek istemiyorum. Ahmağın söylediği, hoş bi şey değildi.”, diye cevap verir.

“Her bana söylenen şeyi böyle mi geçiştireceksin, Aager Fogstep?”

“Kötü kız, demek.. Bir nevi..”, der ve kendince olayı kapatır.

 

“Üç..”, der Bekçi Fardhasi, Komutan Gartalius’un gözlerinin içine bakarak.

“Üç ne?”, diye afallayarak sorar Gartalius.

“İki..”, der yaşını almış bekçi.

“İki?”

“Bir..”, der Fardahsi ve yaşlı bekçinin kolu, omzundan itibaren geniş bir ark çizer, ve iri yumruğu Komutan Gartalius’un alnının ortasına iner!

Gartalius, kafasına balyoz yemiş öküz gibi olduğu yere yığılır..

 

Kale kapısında duran muhafızlardan zapt edemedikleri kıkırdılar duyulur.

“Şahitsiniz, öyle değil mi?”, der Fardashi ciddi bir şekilde. “Onu uyardım.. Hem de üç kere!”

“Kesinlikle, efendim. Tam bir centilmen gibi.”, diye sırıtır muhafızlardan biri.

“Bu da bi yöntem.”, der Aager arkadan, takdir eden bir sesle. “Ama neden bu kadar beklediğinizi anlamış değilim.”

“Bana hakaret ettiği sürece güvendeydi, çünkü üstümdü —teknik olarak. Size hakaret ettiğinde, Ritüel Ormanlarından gelen iki diplomata ve Lady Alisia Sivara’nın kişisel bir dostu ve konuğuna hakaret etmiş oldu. Eminim uyandığında, kim olduklarını öğrenmeden bir ‘beyefendi’ olarak tanımadığı yabancılara hakaret etmemesi gerektiğini birileri kulağına çıtlatacaktır.”, diye cevap verir Bekçi Fardashi mutlu bir şekilde.

Aager ciddi bir ifadeyle, “Doğru.. doğru..”, diye tasdik eder.

 

“Hiç bi şey anlamadım, Aager Fogstep. Madem sarı kafalı adamı dövecektiniz, neden baştan yapmadınız? İnsanların bu sosyal şeysiyle her şeyi karma karışık hale getirmelerini anlayamıyorum bir türlü.”, diye söylenir Inshala.

“Anlaşılmayacak bir şey yok aslında, bebeğim. Bu biraz benimle senin yemek yapmamıza benziyor. Ben bir patatesi çubuğa geçirip yakmayı yeterli görebiliyorum ama sen aynı patatesten, içinde soğan, tavşan eti, tuz, baharat ve bir sürü başka şeysiler katarak sıcak bir yemek yapabiliyorsun. Sonuçta ikisi de yemek. Ama hangisi daha lezzetli?”, der Aager makul bir şekilde.

“İnsanları neden anlamadağımı artık anladım, Aager Fogstep. İnsalar, insanları ‘lezzetli’ olsun diye dövüp öldürüyorlar!”, der kız esefle.

 

“Beyler, bu görmediğiniz bey ve hanımefendi, Ritüel Ormanlarından gelmeyen özel diplomatlar değiller.. Saygıdeğer Komutan Gartalius’un başına bu güzel kış sabahında güneş geçmiş olması da biraz üzücü bir durum. Kendisi gibi naif bir beyefendinin başını daha iyi koruması gerekir.”, der Fardashi, kapıdaki muhafızlara.

“Kesinlikle öyle, görmediğimiz Bekçi Fardashi!”, der muhafızlardan biri.

“Komutanımızın şapkasız dışarı çıkmaması konusunda kendisini uyaracağız —uyandığında..”, der bir diğeri.

“Naif kişiler, şükela gösterilerde şarkı söylemeliler..”, diye sıkıştırır birisi araya.

“Sanırım örgü ve dikiş, komutanımızın nazik mizacına daha uygun..”, diye itiraz eder bir başkası. “Şarkı söyleyerek komutanımızın kendisini rezil etmesini istemeyiz.”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Anne.. Anne..! ANNEEE..!!”, diye büyük bir heyecanla annesinin, son iki ay ve birkaç gündür nadiren terk ettiği odasının kapısını döver bir çift küçük yumruk!

Ancak içeriden herhangi bir ses gelmeyince kızıl-kumral kıvırcık bukle saçlı çocuk tekrar annesinin kapısını yumruklar.

“Anne yaaa!.. Aç şu kapıyı. Bu çok önemli..!”, diye mızmızlanır çocuk.

“Cümeyt..”, diye bir kadının yorgun sesi duyulur kapının ardından. “..kapılara vurmakla ilgili ne demiştik?”

“Ama anne, bu gerçekten çok accayip önemli!”, diye yalvararak cevap verir çocuk buna.

 

İçeriden esefle verilen bir nefes ve ardından yumuşak halının üzerinde gezinen boğuk ayak seslerinin yaklaştığı duyulur. Kapının kilidi birkaç defa döner ve açıldığında beliren kadın sesi kadar yorgundur, ama daha çok ruhu bitmiş gibi bir hali vardır. Kadın, belki bir zamanlar fevkalade güzelken, çok kısa bir zaman içerisinde bunu kaybetmiş birisinin izlerini taşımaktadır. Buna rağmen mesafeli duruşu ve zarif, neredeyse siyah denebilecek koyu mor kadife kesim uzun elbisesi ve sade inci kolyesi dışında herhangi başka bir takı, mücevher yada makyajsız hali ile yine de oldukça çarpıcı bir dokunulmazlığı var gibidir. Kadında görünür tek ‘kusur’, kapının önünde duran küçük çocuğunki gibi kızıl-kumral saçları sadece çok hafif dağınıktır, o kadar.

 

“Bu kadar önemli olan nedir, küçük meleğim? Annen üzgün ve yalnız kalmaya ihtiyacı var.”, der çocuğa çok hafif gülümseyerek.

“Babam dönünce seni mutlu eder ki! Bütün üzgünlüğünü alır götürür.. O olduğu zaman hepimiz hep gülüyorduk!”, diye cevap verir çocuk kendinden emin bir şekilde..

..ve kadının gözleri dolar.

Yavaşça ve zarif bir şekilde dizlerinin üzerine çöker ve çocuğa sarılır.

“Baban çok uzaklara gitmek zorunda kaldı, meleğim. Ve çok uzun bir zaman da geri gelmeyecek.”, diye ağıt dolu bir sesle fısıldar sarıldığı çocuğa.

“Ben anlamıyorum, anne. Amcamla evleneceğini söylüyorlar ve Moira ablamı da götürdükleri günden beri görmedim. Kime sorarsam sorayım, nerede olduğunu söylemiyorlar bana.. ‘Git, çocuk.’, ‘Sen anlamazsın, çocuk’, deyip kovalıyorlar beni.”, diye alt dudağını pörtleterek isyan eder küçük çocuk.

“Bunları sonra konuşuruz, meleğim. Şimdi.. Nedir seni buraya getiren çok önemli şey?”, diye konuyu değiştirir kadın.

Çocuğun yüzü bir anda aydınlanır ve kendisini annesinin kollarından kurtarıp heyecanla yerinde zıplamaya başlar.

 

 

“Geldi.. O geldi anne.. Gözlerimle gördüm..”, diye neredeyse çığlar.

“Kim? Kim geldi, meleğim?”, diye sorar kadın.

“Artık kimse benle oynamadığı için bende yine odamdaki pencerenin başına oturup dışarıyı seyrediyordum ve onun geldiğini gördüm!”

“Cümeyt.. Kim geldi?”

“Fey ablam!”

“O kim, Cümeyt?”

“Off anne yaa.. Hani Moira ablamın aldığı yeni Fey ablam var ya, o geldi işte!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bekçi Fardahsi, kapıyı nazikçe tıklatır ve yüzünde vakur bir ifadeyle belker ancak aradan neredeyse hiç vakit geçmez ve, “Gelin.”, der yorun bir ses.

Fardashi seri bir şekilde üstünü başını düzeltir, boğazını temizler, omuzlarını geri atar, derin bir nefes alır ve yavaşça kapıyı açar.

“Lady Alisia. Bazı.. beklenmedik misafirleriniz var. Kendileri oldukça uzaktan gelmişler ve.. sanıyorum bazı sorunlarınıza çözüm, bazı acılarınıza da merhem olabilecek misafirler..”, der içten, ve umutlu bir sesle.

“Fardashi. Lütfen. Aramızda resmiyete gerek yok. Bunu siz de pek ala biliyorsunuz. Ancak misafirlerimizi de bekletmeyelim.”, der Lady Alisia yorgun, ama benzer bir içtenlikle.

Bekçi Fardashi yarım döner, ve arkasında duran iki kişiyi de eliyle içeri buyur eder.

Aager nazikçe Inshala’nın elini tutar ve fena halde tedirgin kızla odaya girer.

 

Oda, Aager’in beklediği gibi büyük ve gösterişli değildir. Aslına bakılırsa, Durkahan’nın First Lady’sinin misafir odası oldukça küçüktür. Odanın ortasında çok da büyük olmayan, üstünde yere kadar serpilen örtülü bir masa, içi muhtelif büyüklükte kitaplarla dolu bir kitaplık, şifonyer, bir kaç varok süslemeli vazo ve çenesinde kesik izi olan, yakışıklı bir adamın yağlı boya portresinden ibarettir. Buna rağmen oda temiz, sade, zevkle ve feminen renklerle dekore edilmiştir.

Belli ki Moira’nın babası, rahmetli Delia Karakash, gerçekten söylentiler kadar dürüst, israftan kaçınan, gözü tok bir adamdır ve dul eşi de buna açıkça saygı göstermiş, olgun bir kadındır.

Odanın yumuşak dekoruna aykırı duran tek şey, köşede ki şövalyede asılı duran eski ama bakımlı çelik zırhtır. Aager, zırhtaki iki eksiği de fark eder; kalkan ve kılıç.

Odada, Bekçi Fardashi’nin konuştuğu kadın dışında başkaları da vardır ve diğerlerinin varlığı odayı, olduğundan daha da küçültmüştür.

 

“Hanımefendi.”, der Aager ve kadını başıyla selamlar. Sonra onun hemen yanında dimdik oturan yaşlı kadını, Lady Alisia’nın diğer yanında oturan ve Moira’nın kız kardeşleri olduğunu düşündüğü iki genç kızı da selamlar ve elinden tuttuğu kızı takdim eder.

“Sizlere takdim etmek isterim; Birinci Themalsar Savaşı gazisi, rahmetli Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig’in vekili, öğrencisi ve evlatlığı, Ritüel Ormanlarının koruyucusu, Serenity Home’un sevgisi, Themalsar’ın sonu, Inshala’s Grove’un sahibesi, Kış’ın gözdesi, Yaz’ın neşesi, High Woods Ri’si Grandaleren’in kızı Alor’Nadien ne Feymist hanımefendi ve Silent Hills’in varisi Prens Gnine Tinkerdome beyefendinin yakın dostu ve Lady Moira Alisia Jean’nin kız kardeşi; Inshala ‘la Fey’ Frostmane Hooman..”

 

Oda içeri girdiklerinde sessiz idiyse, artık tam bir ölü sessizliğe bürünür ve herkes hayret ve merakla önce karalar içindeki adama, sonra da adamın koluna yapışmış, utancından yerin dibine girmek istiyormuş gibi duran küçük, sıskası çıkmış kıza bakarlar.

“A.. Aager.. Sadece ‘Inshala’ yeterliydi ama ki!”, der kız anca duyulur bir sesle.

“Hayır, bebeğim.”, diye itiraz eder Aager. “Senin kim olduğunu ve buraya bir dilenci gibi gelmediğini açıkça bilmeliler.”

“Öyleyse Moira ablamın kız kardeşini görsünler.”, diye fısıldar Inshala ve önce sağ, sonra da sol topuzunu salar..

..ve kızın upuzun, ipeğimsi saçları kendiliğinden çözülüverir.

Inshala ‘la Fey’ Frostmane başını kaldırır ve ilk defa açıkça bir şekilde, hiç tanımadığı bir grup insanın önünde kendisini boynuzlarıyla teşhir eder.

“Ben.. Ben buyum teyze..”, der kız, Lady Alisia’ya bakarak. “Moira ablam benim bu halimi gördü ama yine de bana kötü sözler söylemedi, bana taş atmadı ve benden tiksinmedi.. Bana sarıldı, benim onun saçlarını yıkamama ve örmeme izin verdi ve bana, içinde onun kız kardeşim olduğunu söyleyen bir kağıt verdi.. Ben.. Ben bunun ne anlama geldiğini bilmiyorum çünkü efendim dışında kimsem olmadı ve ormanımda tek başıma yaşadım.. Moira ablayla karşılaşıncaya kadar. Beni istemezseniz sorun değil. Bu benim sevmediğim, ama bildiğim bir duygu. Ama izninizle, ablamı koydukları kafesten çıkarmak istiyorum çünkü o benim ablam. Buraya ablam için geldim ve onsuz da gitmeyeceğim!”

Inshala, tanımadığı bu insanlarla biraz fazla uzun konuştuğunu düşünür ve yine utanarak başını eğer.

“Öncelikle..”, der Lady Alisia, gizleyemediği bir hayretle. “Bana teyze diye hitap etmezsen pek sevineceğim.”

“Ö.. Özür dilerim. Ben sosyal şeysilerini çok iyi bilmiyorum. Aa.. Aager Fogstep bana öğretmek için elinden geleni yapıyor ama sanırım ben iyi bir öğrenci değilim. Sadece ablayı, abiyi, amcayı ve teyzeyi biliyorum çünkü herkes benden büyük.”

“Moira seni kız kardeşi ilam ettiyse, bu seni gerekten sevdiği, saydığı ve takdir ettiği içindir. Moira’mın bu ilamını gönülden destekliyorum. Bana ister Alisia, istersen de ‘anne’ diye hitap edebilirsin.”, der kadın ciddi bir şekilde.

“Ben.. size adınızla hitap edemem.. Bu çok ayıp olur. Ama ‘anne’yi de bilmiyorum. Daha önce hiç kullanma fırsatım olmadı..”

“Ah yavruuum..”, deyiverir Ladi Alisia’nın yanında oturan yaşlı kadın.

“Öğrenmek ister misin, peki? ‘Anne’yi?”, diye yumuşak bir şekilde sorar Alisia.

Inshala olduğu yerde, yıldırım çarpmış gibi kala kalır..

..ve titremeye başlar. Kızın fal taşı gibi açılmış gözlerinden iri yaşlar süzülmeye başlar ve kızın eli ayağına karışır.

Lady Alisia yerinden kalkar ve süzülerek kızın önünde belirir ve onu kollarına alır.

 

Aager yutkunur.

Çünkü Aager annesizliği çok iyi bilir.

 

“Gel küçük hanım, seni anneannen, diğer kız kardeşlerin ve meleğimle tanıştırayım.”

“Pe.. Peki.. Anne..”, der Inshala yaşlı gözlerle..

..ve hayatında ilk defa.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tatataratan.. Katarakatan.. Kabataratan..”, diye başlar Inshala ama bir türlü telaffuz edemediği isimden ötürü yüzü yine kıpkırmızı kesilir ve yerin dibine geçmek için uygun bir yer arıyormuş gibi utanç içerisinde başını yere eğer..

“Karkashi.. Sen Karkashi de, bebeğim.”

Odada bulunan, saçları, dudakları ve gözlerinin etrafı garip bir şekilde siyaha boyanmış genç kızdan acımasız bir kıkırtı gelir.

“Buna bayıldım. Bundan sonra amcama Kabataratan diyoruz!”, diye gülmeye devam eder kız.

“Madineee..”, diye hiç tasvip etmediğini belirten bir tonla küçük kızını azarlar Lady Alisia. “İnsanlara isim takmak konusunda ne demiştik?”

“Amcamın önce insan olması lazım, anne. O tam bi hayvan!”, diye tiksintiyle cevap verir Madine ve önünde duran Inshala’nın boynuzlarına alık alık bakmaya devam eder. “Boynuzlarına dokunabilir miyim?”

“Ben..”, der Inshala ve afallar.

“Madine. Bu çok ayıp.”, der annesi.

“Hoyrat kız! Nerden buldunuz bunu, Alisia? Hiç edep görmemiş yamyam gibi!”, der anneanne ve cık cık’lar.

Kız ise umarsızca omuzlarını siker.

“Bence süperler, anne. Ben de istiyorum!”

“İstemek ve onlarla doğmak, apayrı şeyler, güzel Madine.”, der fısıltılı sesle Inshala. “Ama müsait bir zamanda söz onlara dokunabilirsin.”

“Yesshh!”, der Madine yumruğunu havaya sallarayak. “Zafer!”

Lady Alisia esefle gözlerini yuvarlar, sonra Inshala’ya döner.

“Rahmetli eşimin ağabeyi, buna izin vermeyecektir.”, der kıza.

“Madine’nin boynuzlarıma dokunmasına mı? Neden ki?”, diye şaşırmış bir şekilde sorar Inshala.

“Aaa.. Hayır, güzel kızım.. Komutayı almana izin vermeyecektir.”, diye nazikçe düzeltir Alisia.

Inshala ise herhangi bir tereddüt göstermeksizin, “Rahmetli babamız, vefatıyla komuta denen şeysini Moira ablama bırakmadı mı?”, diye sorar.

“Evet, güzelim. Kendisi gibi Moira’da bir paladin olduğu için komutayı ona bırakacağına dair, vefatından çok önce, kesin talimatlar bırakmıştı.”

“Moira ablam da bu kağıtta o komuta şeysini, artısı olarak—”

“—Ardalı..”

“Ardalı olarak bana bıraktığını söylemiyor mu?”

“Evet, güzelim, ama..”

“O zaman, Kabataratan— Karkashi amcanın bu konuda söyleyecek bir şeyi yok çünkü komuta şeysi onda değil. Asla da olmadı çünkü onu ben bu kağıtta ve bohçamda taşıyordum.. bunca zamandır! Haberim olsaydı onu size daha önce getirirdim ki..”

 

Lady Alisia, önünde duran sıskası çıkmış kıza şaşkınlık içerisinde bakar zira kızın bazı kelimeleri gerçek mi, yoksa mecazi anlamda mı kullandığını çıkaramaz.

Gerçekte ise Inshala ‘komuta’, ‘komuta zinciri’ ve ‘ardalı’ gibi kelimeleri, ne gerçek, ne de mecazi anlamlarda değerlendirmektedir çünkü kızın bu kelimelerin ne olduklarına dair en ufak bir fikri yoktur. Onun iç bu kelimeler; “Bende, ve cebimde!” —ile sınırlıdır..

..ve bu da, ilginç bir şekilde yeterlidir!

Bir başka açıdan bakıldığında, kızın bu kelimelerin ne olduklarını bilmeyişi, bu kelimelerin askeri, politik, ekonomik ve sosyal yaptırım gücünden de habersiz olduğu, dolayısıyla insanların, söz konusu güçleri elinde bulunduranlara karşı besleyebilecekleri korkuyu da algılayamaz.

Kızın, Tatataratan.. Katarakatan.. Kabataratan.. Hay lanet.. —Karkashi’den de herhangi bir şekilde çekinip korkmaması biraz da bundan kaynaklanmaktaydı!

 

“Şimdi.. Ablamı buraya getirmelerini rica edin, lütfen. İtiraz eden olursa da, komuta şeysinin Tata amcada değil, bende olduğunu söylersiniz.”, der Inshala ve elindeki rulo edilmiş papirüsü bayrak gibi sallar. Sonra da, “Yine itiraz eden olursa, Aager’imle beraberber Ritüel Ormanlarından gelme iki ‘dipkopatın’ neler yapabileceğini onlara gösteririz.”, diye mutlu bir şekilde devam eder.

Sözünü bitirdiğinde kaşlarını çatar ve kararlı bir sesle, daha önceki sözlerini tekrarlar.

“Buraya Moire ablam için geldik. Onsuz da gitmeyeceğiz. Arashkan ve High Woods yok edildiler, anne. Büyük bir yıkım geliyor ve insanların bir araya gelmeleri gerekiyor. Tata amcanın oyunlarına ayıracak ne benim, ne de Aager’imin vakti var..”

Lady Alisia hayretle küçük kıza bakar ve kısa, çok kısa bir anlığına bu sıskası çıkmış ‘çocuğun’ geçmişini.. ve —ürkütücü bir şekilde— geleceğini görür gibi olur ve hem korkar, hem de.. sevinir?

Alisia, Inshala’ya dair her ne gördüyse bu, kadının aylar önce kaybettiği bir şeylerin de kıpraşmasına sebep olur.

Kadın oturduğu sandalyede doğrulur, sonra da yavaşça ayağa kalkar ve dimdik durduğu yerden, Bekçi Fardashi’ye döner.

“Yüzbaşı Fardashi..”, diye kati bir güçle seslenir yaşlı bekçiye.

“Hanımım?”

“Sanıyorum, kızım bulunduğu kafeste yeterince tevkif edildi. Güvendiğiniz adamlarınızla gidin ve kızımı buraya getirin.”, diye emreder.

“Emredersiniz, Hanımım.”, der Yüzbaşı Fardashi mutlu bir sırıtışla.

“Hazır gitmişken, şehir ilamcısına da birini gönderin. Moira’mın kız kardeşinin ve benim de yeni kızımın kim olduğunu tüm sıfatlarıyla bütün Durkahan bilsin. Buna engel tanımayın! ‘Tata’nın oyunlarına son verme zamanı geldi.”

Yüzbaşı Fardashi yumruğunu göğsüne vurur ve yeniden doğmuş, genç bir delikanlı gibi enerjik adımlarla odadan sırıtarak ayrılır..

 

Fardashi’nin gitmesinden sonra, Lady Alisia tekrar Inshala’ya döner ve kıza uzun bir süre sessizce bakar. Sonra karalar içerisinde ki Aager’i inceler.

 

“Siz.. kızımın nesi oluyorsunuz?”, diye nazik bir şekilde sorar Aager’e.

“Onunum.”, der Aager sakince ve başka da herhangi bir açıklama yapmaz.

Alisia’nın bir kaşı kalkar ve kıza döner.

“Onunum.” der kız da, biraz pembe bir yüzle ama o da herhangi bir başka açıklama yapmaz.

Alisia’nın kendi yüzünde, ancak çileden çıkmış bir annenin yüzünde oluşabilecek bir ifade belirir.

“Siz.. arkadaş mısınız?, diye sorar imalı bir şekilde.

“Bırak çocukları, Alisia. Daha yeni geldiler ve sen kıza hesap mı soruyorsun?”, diye azarlar anneanne kendi kızını.

“Bilinmesi gereken bir husus bu, anne. Daha sonra yanlış dedikodularla uğraşmak zorunda kalırız ve Karkashi de bunu seve seve kızın aleyhinde kullanır.”, diye açıklar kadın.

“Yaşlı Efendim bana ‘küçük kestanem’, derdi. Aager ise bana ‘bebeğim’ ve ‘güzelim’, diyor. Ben de ona ‘sevgilimi’, diyorum ve içimde onun hayat ağacını taşıyorum! Evet biliyorum, biraz kafa karıştırıcı ama hepsi hoşuma gittiği için sesimi çıkarmıyorum.”, diye çenesinden alnına kadar kızarmış bir şekilde mırıldanır Inshala.

Anneanne kıkırdar.

“Aa.. Aager bana ‘Fogstep’ sözü de vermişti bi sefer ama ki..”, diye ekler kız.

“Sözlüsünüz yani. Bu güzel. Düğün ne zaman? Bir tarih belirlediniz mi?”, diye sorar kadın.

“Alisia! Bırak şunları! Daha yeni geldiler ve sen çocuklara düğün merasimi düzenledin bile!”, diye kızar anneanne.

Alisia taktik değiştirir ve kızı klinik gözlerle süzer sonra da kaşları çatılı bir şekilde, “Kızıma bundan daha iyi bakacağını umuyorum, Efendi Aager.”, der.

Aager yutkunur.

“Elimden geleni yapıyorum. Kendisi de daha çok yemek yiyeceğine dair bana söz verdi.”, diye afallar.

Anneanne yine kıkırdar..

..ve odadaki, yere kadar uzanan masa örtüsünün altından küçük, kızıl-kahve kıvırcık bukleli bir kafa belirir.

“Seeeeen çoooook güzeeeelsiiiiiiiiin!”, diye fal taşı gibi açılmış gözlerle alık alık Inshala’ya bakar bukleli kafa!

“Cümeyt!”, diye söylenir Lady Alisia. “Senin odanda beklemen gerekmiyor muydu?”

“Odam çok sıkıcı, anne. Ve Fey ablamı görmem gerekiyordu. Çok, ama çoook şiriiiin! Bizde kalabilir miiii?!”, diye inler çocuk ve masanın altından fırladığı gibi Inshala’nın kucağına atlar!

Inshala hayretle karışık küçük bir çığlık atar ve çocuğu havada yakalar.

“Çok da nefis kokuyor anneeee!”, diye derin bir nefes çeker çocuk.

 

Lady Alisia fena halde utanmış bir şekilde öylece yerinde kalakalır, Madine ‘fırk’lar, anneanne kıkırdar, ve o ana kadar hiçbir şey söylememiş olan, Moira’nın bir küçüğü, Lady Maira ise gülümser.

 

“Ben.. çok özür dilerim, kızım.”, diye afallar Lady Alisia. “Moira ilk senden bahsettiği günden beri ‘Fey abla, Fey abla’, diye her gün senin gelmeni bekledi ve penceresinin başından da ayrılmadı.”

“Özür dileyecek bir şey yok ama ki, efendim.”, diye mutlu bir şekilde cevap verir Inshala ve kucağındaki çocuğa sımsıkı sarılır. “Bence Efendi Cümeyt’te çok nefis kokuyor. Siz istemezseniz, bende kalabilir ki!”

Cümeyt kıkırdar ve annesine döner, “Kalabilir miyim, anne? Nooolur!”, diye inler.

“Cümeeeyt.”, der annesi esefle. “Birbirimizi görecek ve tanıyacak, umuyorum ki çok zamanımız olacak. Ama önce hepimizin yapması gereken önemli bazı işleri var.”

Çocuk annesini dinliyor gibi yapar, ama afacan gözleri bir anda parlar ve Inshala’ya dönüp, “Odamı görmek ister misin? Çok oyuncaklarım var. Beraber oynayalım mı?”, diye enik gözlerle Inshala’yı eritir.

“Benim hiç oyuncağım olmadı. Tabii görmek isterim. Ama önce annemizden izin alalım mı?”, diye sorar.

Belli ki Cümeyt kendi kapasitesini doğru tespit etmiş bir çocuktur ziraFey Ablasını erittiği bakışların aynını annesine yönelttiğinde kadıncağız sadece ellerini ‘Vaz geçtim!’, der gibi havada sallar.

Cümeyt, “Yesshh!”, diye mutlu bir zafer narası atar ve elinden kaptığı gibi Inshala’yı peşinden sürükler gibi odasına götürür.

 

“Ben.. ben de oynayabilirim biraz, değil mi?”, diye kızın içten sesini duyar Aager zihninde.

“Lütfen, bebeğim.”, diye gülmemek için çaba sarf eden bir sesle cevap verir karalar içindeki adam.

 

Aradan saatler geçer ve hava kararmaya başladığında dışarıdan şehir çığırtkanlarının Moira’nın, Inshala ile ilgili ilamı hala hayal meral duyulmaktadır. Bu esnada Aager’de Lady Alisia’ya, Serenity Home yangınından, suçluların peşine düşmelerinden, grubun diğerler üyelerinden, politik duruşu itibariyle özellikle de Prenses Alor’Nadien ne’den bahseder. Sonra Themalsar harabelerine varmalarından, oradaki savaşlardan ve en nihayetinde de Themalsar’ın kendisiyle yüzleşmelerinden ve Moira’nın fevkalade güçlü dişi bir iblisle mücadele edişini ve kırık bir kolla iblisi nasıl tutup yere çaldığını anlatır. Ardından küçük Inshala’nın harabeleri nasıl yerin dibine geçirdiğini ve bunun kızı nasıl ölümün eşiğine getirdiğini, tökezleyerek tekrarlar. Son olarak da Arashkan ve Bari Na-ammen’de olanları, iki şehrin de Orken orduları karşısında nasıl yakılıp yıkıldığını anlatır..

Anlatımını bitirdiğinde oda da tam bir sessizlik hakim olur.

“Vah vah vah.. O el kadar kıza insanların yaptığı kötü muameleye rağmen, onun gösterdiği büyüklük.. Ne kadar üzüldüm, anlatamam.”, diye dolu gözlerle inler anneanne.

“Demek bu hali sonradan oldu.”, der Lady Alisia ve o da gözlerini siler. “Rahmetli eşim bunu duymuş olsaydı, o sıskası çıkmış kızın önünde saygı ve hürmetle eğilirdi. Durkahan paladinleri utansın ve gerçek ‘fedakarlığı’ görsünler.”

“Anne. Bu..  Orken’ler Arashkan ve Bari Na-ammen’i yok ettilerse, sıra Vodgar’a gelecektir. Ondan sonra da Koruxan ve biz varız.”, diye korkmuş bir sesle araya girer Maira.

“Orken’lerin bu istikamete yönelmeden önce arkalarını denize vererek kendilerini güvence altına almak isteyeceklerini düşünüyoruz. Bunu yapmazlarsa iki taraftan da saldırıya uğrarlar ve bu da onların sonu olur. Serenity Home’un konumu bu yüzden çok önemli.”, der Aager. “Arkadaşlarımız, o bölgedeki potansiyelleri değerlendirmek için gittiler. Bir kısmı da, Orken’lerin Arashkan’ı bir üst olarak kullanamamaları için çaba gösterecekler. Ancak Orken’ler toplu bir şekilde Serenity’ye saldırırlarsa, o bölgenin tamamı düşer ve onları oradan kazımak imkansız hale gelir. Onlar Serenity’ye saldırırken, arkalarında Arashkan ve Bari Na-ammen olmadığı, Vodgar şehrinin de önünde, onları oyalamak için bir ordu bıraktıkları için kendilerini serbest ve güvende hissediyor olacaklar. Durkahan, Koruxan ve Palantine şehirleri bu açıklığı değerlendirebilirler. Prenses Alor’Nadien ne’nin annesi, Lady Nadine Graciousward, Koruxan ve Palantine şehirlerine, oradaki yetkilileri uyarmak ve onlardan yardım almak için gitti çoktan.”

Aager devamını da getirmek ister ancak kapı açılır ve kapının önünde Yüzbaşı Fardashi belirir.

Yüzbaşının alnı yarılmış, bir kaşı da açılmıştır. Üstü başı kan ve pislik içerisindedir ama buna rağmen sırıtarak içeri girer.

“Hanımım. Halimin kusuruna kalmayın, ancak aşağıdaki soytarılar sözden anlamamakta ısrar ettiler.”, der mutlu bir şekilde.

“Fardashi.. İyi misiniz?”, diye ayağa kalkar Lady Alisia.

“Bunlar mı?”, diye alnını ve kaşını gösterir ve tekar sırıtır. “Bunlar hiç bi şey. Siz asıl aşağıdakilerin halini görmelisiniz.”

“Ne oldu böyle?”, diye sorar Alisia.

“Biz kızımızı istedik. Onlar hayır, dediler. Biz verin, dedik. Onlar vermemekte ısrar ettiler. Biz de zorla aldık. Arada küçük bazı arbedeler çıkmış olabilir.. Şu anda, kale zindanlarının önceki misafirleri ile muhafızları yer değiştirmiş durumda!”

“Yüzbaşı Fardashi.. Kaç kişiyi—?”

“Hanımım, inanın olabildiğince nezaket gösterdik. Fevkalade zorunlu bırakılmadığımız sürece de sadece ‘odunlarla’ yetindik. Nevarki bazıları aldıkları ‘paralara’ fazla sadık çıktılar. Durkahan’ın satılmışlara karnı tok, ve yer de yok!”, der Fardashi kati bir sesle.

Lady Alisia vaz geçmiş bir nefes verir.

“Kızım?”

“Getiriyorlar, Hanımım. Zindan da çok iyi beslememişler ve yaraları kötü kapanmış. Onlara müdahale ediliyor. Bir şeyler de yedikten sonra kendi ayakları üzerinde yürür halde görünmesinin daha doğru olacağını söyledi bize ve bizde bunun oldukça akıllıca olduğunu düşündük.”

“Amcam zindanda fareleri daha iyi besliyor..”, diye yorgun bir ses gelir yüzbaşının arkasından ve kapıda Moira belirir..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Moira.. değişmiştir. Serenity Home’da tanıdıkları uzun boylu, geniş omuzlu ve sıktığı zaman kollarında, koştuğu zaman da bacaklarında beliren bariz kasları gitmiş, yanakları çökmüş, gözlerindeki parıltı sönmüş, etrafında da kara halkalar oluşmuştur. Kızın saçları darmadağınık ve tutam tutam birbirine yapışmış halde öylece durur kapıda.

“Aşağıdaki gösteriniz seyre değerdi, Yüzbaşı Fardashi. Tekrar izlemek için kalan mal varlığımdan vaz bile geçebilirim.. Merhaba anne. Yorgun görünüyorsun. Annanneciğim.. Seni üzmediler ya? Maira. İyi gördüm seni. Emo ve Cümeyt neredeler?”

 

Odadaki herkes kıpırdamadan hayret ve dehşetle Moira’dan geriye kalan yıkıma bakarlar. Sadece Aager hareket halindedir ve o da sadece bu aile içi buluşmaya dahil olmak istemediği ve kadınlara biraz mahremiyet vermek için bir duvara, ve köşeye doğru sessizce süzülür ve orada kıpırdamadan durur.

 

Lady Alisia dolu gözlerle kızına sarılır.

Yaşlı anneanne, torunu Maira’nın yardımıyla yerinden zorlukla kalkar ve ikisi de Moira’nın yanına gelir ve onlar da kıza sarılırlar.

“Üzgünüm, bebeğim.”, diye inler Alisia. “Amcan.. bazı tehditlerde bulundu.. Göz ardı edemeyeceğim tehditler..”

“Sorun değil, anne. Hata bendeydi. Aptal gibi davrandım, sonuçlarını da hepinize çektirdim. Amcamın vereceği çok hesap var ama bunu ben yapamam. Elimden tüm haklarımı aldı ve bunu yapmasına kendi akılsızlığımla ben izin verdim..”, der Moira bezgin sesiyle.

 

“Moira ablan geldi, bebeğim. Ama çok yorgun ve bitkin görünüyor. Sanıyorum onu yatmaya gönderecekler. Gitmeden görsen iyi olur.”, diye fısıldar Aager zihninden.

“Hemen geliyoruz, Aager’im.”

 

“Efendi Aager.. Sizi görmedim.. Lütfen nezaketsizliğimi bağışlayın.. Kız kardeşim.. Kendisi nerede?”

“Kız kardeşin burada, abla.”, diye küçük bir ses duyulur Moira’nın arkasından.

Moira sese döner ve karşısında Inshala’yı, ve kızın sıskası çıkmış omuzlarında oturmuş, kızı boynuzlarından kavramış Cümeyt’le bulur! İkisinin hemen yanında ise büyük ablasına alık alık bakan Madine durmaktadır.

“Bakıyorum Cümeyt, Fey ablasını bulmuş.”, der Moira, yüzünde kayık bir gülümsemeyle.

“Buldu, abla. İkimiz beraber, güzel Madine’yi da aldık yanımıza, Cümeyt’in oyuncaklarıyla oynadık. Madine’de bana albüm denen büyülü şeysilerini gösterdi. İçinden garip sesler geliyordu.. Biraz ürkütücüydü, açıkçası.”, diye sakince anlatır Inshala, ama kızın gözleri hiç de sakin değildir.

 

Kızın gözleri sislenmiştir. Ama o sislerin ardında hırlayan, hırçın, hatta vahşi bir fırtına kudurmaktadır;

Inshala fena halde kızmıştır.

Kız daha fazla sükûnetini koruyamaz, Cümeyt omzunda olduğu halde gelir ve Moira ablasına sarılır.

 

“Teşekkür ederim, kız kardeşim. Ben, yöntemimde hatalıydım. Ama bütün Durkahan yine de sustu, ve olanları sessizce kenardan seyretmeyi tercih etti. Bana sadece sen, ve Efendi Aager geldiniz..”

“Aslında diğerleri de geleceklerdi ama hepimizin hemen gitmesi gereken yerler vardı. Neler olduğunu sen biraz dinlendikten sonra anlatırız, abla ki.”

Moira başını kaldırır ve Aager’e bakar.

“Sonra.. Amcanızın burada olmayışı lehimize işledi ve onun kaledeki taraftarları gafil avlandılar ancak bu uzun sürmeyecektir. Geldiğinde senin de hazır, dinlenmiş ve gücünün en azından bir kısmını toplamış olman gerekiyor. Annen, anneannen ve kardeşlerinle onun arasındaki son kalkan sen olacaksın.. Bizi geçerlerse..”

Moira’nın kaşları çatılır. Bir iki defa buna itiraz edecek gibi olur ama sonra vaz geçer.

“Anne, Maira.. Siz ikiniz Moira’yı benim odama götürün. Orada güzelce yıkayın, sonra da benim yatağıma yatırın. Yiyecek bir şeyler de gönderteceğim.”, diye kati bir ifadeyle konuşur Lady Alisia.

“Gel kızım..”, der anneanne ve Moira’nın elinden tutar. “Bu yaşlı kadını çok yorma. Bir hanımefendiye yakışmayacak kadar pis kokuyorsun..”

Maira kıkırdar.

“Sen de gel ve bi işe yara..”, diye Madine’yi de azarlar anneanne.

Madine ise gözlerini yuvarlar ve peşlerinden gider.

“Şimdi. Cümeyt.. Sen de in istersen ablanın sırtından artık. Kızcağız uzun yoldan geldi ve yorgun. Bu gece ikiniz de benim odamda kalacaksın.”

Cümeyt yine küçük yumruklarından birini havaya çakar ve “Yesshh!”, diye ünler, Inshala’nın sırtından iner ve annesinin odasına doğru koşar. Ancak içeri girmeden önce durur ve Inshala’ya seslenir.

“Seninle tanıştığıma çok sevindim Fey abla. Oyuncaklarımla oynadığın için de çok teşekkür ederim. İstersen onları seninle paylaşabilirim. Benim için sorun olmaz.”, der ciddi bir şekilde.

“Teşekkür ederim Efendi Cümeyt. Çok nazik ve cömertsiniz.”, diye mutlu bir şekilde cevap verir kızıl-kahve bukleli çocuğa.

“Seni çok sevdi, sevgili Inshala. Bu güne kadar babası ve Moira dışında hiç kimseye bu kadar yakınlık göstermedi. Kimsenin de sırtına çıkıp oynamadı.”, der Alisia gülümseyerek.

“Çok sıcak bir ruhu var halbuki. İlgisini, heyecanını ve sevgisini hissetmesi çok keyifli bir ruh. O kadar açık, tarafsız ve yargısız ki..”

“Çocuklar öyle doğarlar, güzelim. Genelde yargıları biz onlara öğretiriz.”, diye cevap verir kadın, sonra hala kapıda bekleyen yüzbaşıya döner. “Yüzbaşı Fardashi. Bu kapıya ve kalenin bu kanadına tanıdığınız ve güvendiğiniz adamlarınızdan yerleştirirseniz çok sevinirim.”

“Çoktan yapıldı, Hanımım. Kalenin gerisinde de muhafızlar genel temizlik devriyelerine başladılar. Bütün kale baştan aşağı sabaha kadar, oda oda aranacak ve turlanacak. Kulelerde de askerler hazırda bekliyorlar. İlgili birileri.. gelmeye kalkarlarsa, bunu ya bir orduyla, kendi şehrine saldırarak yapacak, yada tek başına gelecek ve adaletin karşısına çıkacak.”, der yaşlı yüzbaşı.

“Teşekkür ederim, Yüzbaşı. Aileme hep iyiliğiniz dokundu. İnat etmemiş olsaydınız, sizi çoktan bir komutan yapmıştım.”

“Hanımefendi, lütfen.. Kendilerine komutan diyen o şımarık zibidilerin arasına koyarsanız beni, iki günde kafayı yerim. Hayatta tahammül edemediğim yegane şey, kendini bilmez ahmaklar.”

“Bir anda bütün asilzadeler de dahil, emir komuta zincirinin en üstündeki kremalı tabakanın tamamını tarif ediverdiniz, Yüzbaşı.”, der Lady Alisia gülümseyerek.

“Ben kremadan hoşlanmam, Hanımım..”, der Fardashi, bir an durur, sonra da ekler, “..ama kremanın üstündeki çileklerin her zaman taze olduğunu söylerler..”

Lady Alisia tekrar gülümser.

“Her şey hazır, Hanımım. Top, Karkashi’de.”, der yaşını geçmiş yüzbaşı.

“Bir şey dışında..”, diye cevap verir Lady Alisia.

Fardashi, tek kaşı kalkmış bir şekilde ona bakar.

“Eski zırhım, yüzbaşı.. Sizden onu babamın evinden getirtmenizi rica edeceğim. Evlendiğimde onu bir daha giymek zorunda kalmayacağımı umuyordum. Koşullar bana aksini gösterdi.”

“Lady Alisia.. Çok uzun zaman oldu elinize kılıç almayalı. Merak etmeyin. Sizi koruyacağız..”, diye güvence vermeye çalışır, Fardashi.

“Hayır, Yüzbaşı Fardashi.. Bir Durkahan hanımefendisi kendisini korur.. Yada elinde kılıcıyla ölür.”

 

 


 

 

 
 

The Oathbreaker (Part One)

 

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

 

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

 

Bu hikaye,
Shared Dreams (Part Two) ‘dan
sonra yer alır..

 

 

Ya korkarsam? Ben korkak değilim—”

—Olduğunu hiç düşünmedim.

“Ama ya panik yaparsam? Ben panik de değilim ama ya bir şeyleri yakıp yıkarsam?”

—Panik yapacağını da sanmıyorum.

“Ya yıldırım indirirsem yanlışlıkla?”

—O zaman hak etmiş olurlar.

“Ya benden hiç hoşlanmazlarsa?”

—Senden önce benden hoşlanmazlar..

“İnsanlar beni görünce hep taş atıyorlar ki!..”

—Sadece bir defa!

“..Ve beni bi hayvan gibi kafese kapatırlarsa ya?”

—Seni kafese tıkmaya çalışacak ahmağın başına gelecekleri görmek için para bile veririm!

“Sus Scrofa!..”

— !..

“..Kendi öz yeğenini bile kafese kapatmış ama ki!”

—Sorunlu bir durum, evet.

“Ya boynuzlarımdan dolayı bana iblis der ve beni diri diri yakmaya kalkarlarsa?”

—Kalkarlarsa oturturuz!

“Belki buradaki insanların farklı alışkanlıkları vardır.”

—Bu mümkün ama olası dışı..

“Hem sen nereden biliyorsun ama ki? Buraya daha önce gelmediğini biliyorum. Yakmak yerine belki de diri diri gömüyorlardır!”

—Duyulmuş bir uygulama değil.

“Ayrıca sana da iyi davranacaklarını hiç sanmıyorum.”

—Sorun olmaz.

“Senin bi şefif yardımcısı—”

—Şerif..

“Ondan işte.. Ya senin bi şefif yardımcısı olduğuna inanmaz ve seni de kafese atarlarsa? Şimdiden söyliyim, seni kafese atarlarsa fici—”

—Feci..

“Feci yaparım! Sarmaşıklarla onları boğar, toprakları kaydırıp evlerini kırıştırıp büzüştürrüm, sularla da boğarım ki! Sana yam bakan—”

—Yan bakan..

“Yan bakan.. olsun, ne kadar fey arkadaşım varsa hepsini çağırırım ki! Bakalım kulaksız naapacaklar! Ama bana küflü şeyler derlerse—”

—Küfrederlerse..

“Küflü şeysilerden işte.. onlardan ederlerse ya ne olacak o zaman ama ki? Ben bana küflü söylenmesinden hiç hoşlanmıyorum. Çok kırıcı oluyor ve çok da ayıp ki!”

—O zaman bunu yapana ‘Sus Scrofa’, dersin. Çıksın işin içinden o zaman.

 

Inshala ‘la Fey’ Frostmane, Aager Fogstep ile Durkahan şehrinin iki saat kadar doğusunda ‘inmişler’ ve ikisi de yorucu uçuşa ve batan güneşe rağmen şehre doğru yürümektedir..

..Ve şehir, kendi gece ışığında git gide yaklaşırken, Inshala’nın da, paniğin kıyısında seyreden, pek hoşnutsuz homurdanmaları da aralıksız bir şekilde artmaktadır.

Aager ise sıskası çıkmış kızın bütün sayıp sıraladıklarına sessiz bir gülümsemeyle eşlik eder.

 

“Ben bitli miyim?”, diye sorar en sonunda kız, yüzünde fevkalade saf ve içten bir ifadeyle.

Aager gülmemek için çok zorlanır.

“Gel bi bakalım.”, der ciddi bir şekilde.

Kız ayak sürüyerek, çekingen ve başını eğmiş yere bakarak karalar içindeki adama yanaşır.

Aager kızın eğilmiş başını inceliyormuş gibi bir süre sessizce kıpırdamadan durur.

Sonra, “Hayır. Hiç yok.”, der ve nazikçe kızın saçlarını öper.

Kıpkırmızı bir suratla Inshala başını kaldırıp karalar içindeki adama alık alık bakar.

“Bence beni iyi hissettirmek için öyle diyorsun, Aager Fogstep.”, der kaşlarını çatarak.

“Bunu nereden bilebilirsin ki?”, diye sorar Aager sırıtarak.

“Bence beni nöpmek için bahane arıyordun! Karanlıkta bitleri nasıl göreceksin ama ki?”, diye hışmeder Inshala.

“Nöpmek?”

“Nöpmek.. Öbürünü diyemiyom çünkü utanıyom!”, diye itiraf eder kız cılız bir sesle.

Aager ‘fırk’lar.

“Bence beni kandırdınız, Aager Fogstep. Çok ayıp ki!”

“Bir daha olmaz, o zaman. Söz!”, der Aager ciddi bir şekilde.

 

İkisi de tekrar yürümeye başlar ve aradan sessiz bir yarım saat kadar geçer ve Durkahan şehrinin yüksek meşalelerle aydınlatılmış kapıları görünür.

 

“Geldik.”, der Aager, biraz rahatlamış bir sesle.

Gerçekte Aager ne karanlıktan, ne de vahşi doğadan korkar. Nevarki ve tıpkı Inshala için ‘doğanın’ bir norm olması gibi, şehirler de Aager için bir normdur.

Biri insan, diğeri fey melezi Durkahan’ın devasa kapılarına yaklaşırken Inshala birden durur.

Aager dönüp kıza baktığında kızın başını eğmiş öylece durduğunu görür.

“Bir şey olmayacak. Sorun çıkarsa şehre başka yollardan gireriz.”, der Aager kıza.

“Hayır.”, diye cevap verir kız Aager’e.

“Hayır?”

“Hayır.. Sözünü kabul etmiyorum, Aager Fogstep”, der Inshala kısık ama kararlı bir sesle.

“Ummm..”, diye kararsız bir şekilde bakar kıza, karalar içindeki adam.

“Az önce bana verdiğin sözü.. Kabul etmiyorum!”, der ve sıska kollarını kararlı bi şekilde göğüslerinin altında bağlar.

“Ben.. pek anlayamadım—”, diye afallayarak bakar Aager kıza.

 

Kız ise bu sefer kaşlarını çatmış, küçük, çilek kırmızısı dudaklarını mutsuz bir şekilde büzüştürmüş, minik yumruklarını sıkmış, şirin bir hışımla karalar içindeki adama tıslar..

 

“BENİ BİR DAHA NÖPMEMENİ İSTEMİYORUM, AAGER FOGSTEP.. VE BUNUN BİR DAHA OLMAMASIYLA ALAKALI VERDİĞİN SÖZÜ DE KABUL ETMİYORUM!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Güneş battı ve şehir kapıları da kapandı, delikanlı. Güneş doğduğunda kapılar tekrar açılacak.”, der iri cüsseli, yaşını biraz almış muhafız.

“Peki kapılara yetişemeyenlerin kalabileceği bir yer var mı?”, diye sorar Aager sakince.

 

Muhafız, karalar içindeki adama uzun bir süre sesini çıkarmadan bakar. Yaşını geçmiş bekçi bu yaşına, yaptığı işe rağmen gelebilmiş olmasını ahmaklığa değil, belli ki aklını kullanarak gelmiştir ve önünde duran adamın yüzünü yüksek meşaleler sayesinde görebilse de, gördüğü surattaki ‘ifadesizlik’, adamın ‘öldürmeye hazır’ duruşu, üzerinde taşıdığı ‘pratik ve yakın mesafe’ silahları ve kapkara ölü gözleri başka bir hikaye anlatmaktadır. Yaşını almış muhafızın kafasını karıştıran şey ise, karalar içindeki adamın yanında durmuş, utanç ve korku içerisinde yere bakan sıskası çıkmış, ‘komik saçlı’ küçük kızdır.

Bekçi, karalar içindeki adamı hesaba katarak küçük kıza, varsa yardıma ihtiyacı olup olmadığını sormak ister, ama işin kafa karıştıran kısmı da buradadır; kız adamın koluna, ‘Öldürseniz ayıramazsınız!’, der gibi yapışmıştır.

Bekçi en sonunda omuzlarını silker.

Hayatta bir çok şey görmüşlüğü olmuştur ama herkesin farklı sorunları vardır. Karalar içindeki adam sıkıntı biri olsa da belli ki kıza düşkündür zira kızın tutunduğu kola rağmen, adam kızın çok hafif önünde, kıza karşı yapılabilecek olası bir müdahaleden koruyacak şekilde durmaktadır..

..ve kız da adama.. eh.. ‘yapışmıştır’ işte!

 

“Elli yarda ileride kamp kurabilirsin, delikanlı.”, diye önerir en sonunda.

Aager, şehir kapısının dibinde olmadığı sürece herhangi bir yerde kamp kurabileceğini bilir, ancak Inshala’nın düzgün bir yatakta uyumasını ister. Temiz bir handa ve temiz bir yatakta. Kendisi yerde yatmaya zaten alışıktır..

“Bekçi efendi. Küçük hanım uzun bir yolculuktan geldi ve bitkin durumda. Sıcak bir tabak yemeğe ve sağlığına kavuşabilecek bir ortama ihtiyacı var. Kendisinin girmesine izin verirseniz, ben dışarda kalmaya razıyım.”, der Aager.

‘Küçük hanım’, yapıştığı kolu daha da sıkar.

“Olmaz. Beraber yada hiç.”, diye fısıldadığı duyulur.

Bekçinin iki kaşı da kalkar ve hayretle komik saçlı küçük kıza bakar.

“Buraya ne için geldiniz, küçük hanım?”, diye sorar, yumuşak bir sesle.

Inshala gıkını çıkarmaz ve öylece kıpırdamadan durur.

“Hanımefendi biraz çekingendir, bekçi efendi.”, diye açıklamaya çalışır Aager. Sonra Inshala’ya doğru eğilir ve kulağına fısıldar. “Bekçiyle konuşabilirsin, bebeğim.”

Kız bir süre daha sessizliğini korur, sonra az evvelki kısık sesiyle cevap verir.

“Ablam. Onu görmeye geldik. Birileri onu kafese koymuş. Biz onu o kafesten çıkaracağız.”

Yaşlı bekçi duydukları karşısında daha şaşırmış bir şekilde küçük kıza bakar.

“Adı nedir ablanın, küçük kız?”, diye sorar.

“Moira. Ablamın adı Moira Alicia Jean Hooman, bekçi amca. Benim adım da Inshala Frostmane Hooman..”

Yaşını almış bekçi küçük, sıskası çıkmış kıza yıldırım çarpmış gibi bakar.

“Lady Moira’nın, sizin adınızda bir kız kardeşi olduğunu bilmiyordum.”, der sesini alçaltarak.

Inshala yavaşça bohçasına elini sokar ve içinden biraz kırışmış, rulo halinde sarılı bir papirüs çıkartır ve ‘bekçi amcaya’ uzatır.

 

 

Bekçi papirüsü açar ve yanan yüksek meşalelere rağmen zorlukla okur..

..okudukça da ağzı açık kalır.

Bitirdiğinde papirüsü seri bir şekilde tekrar yuvarlayıp küçük kıza uzatır ve kısık ama kararlı bir sesle konuşur.

“Sizi içeri sokacağım, küçük hanımefendi ve birer diplomat olarak adınızı kayda geçeceğim. Ablanızı kafesinden kurtarmak için fazla zamanınız yok. Bu gece dinlenin, sonra gelip beni bulun. ‘Bekçi Fardashi’, diye kime sorarsanız size yerimi tarif ederler. Benden başka da kimseye kendinizi tanıtmayın ve bunu da bir başkasına göstermeyin. Ortam yaklaşan ‘düğün’ sebebiyle yeterince gergin. Şehirde bir isyan çıkması an meselesi!”

“Peki bekçi amca. Dipkopat nedir bilmiyorum ama teşekkür ederim ki!”, diye fısıltıyla söz verir Inshala.

Bekçi bir an sorgulayan gözlerle Aager’i tekrar süzer.

“Siz küçük hanımefendinin nesi oluyorsunuz? Sormam da bir sakınca yoksa.”, diye sorar.

“Onunum.”, der Aager basitçe ve başıyla koluna yapışmış kıza işaret eder.

Yaşlı bekçinin tekrar kaşları kalkar ve küçük kıza bakar.

“Onunum..”, der küçük kız ve karalar içindeki adama biraz daha sokulur.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Durkahan şehri, Arashkan kadar büyük bir şehir değildir. Arashkan’da olduğu gibi Durkahan’ın geniş bulvarları, süslü havuzları, bir kaç mahalle büyüklüğünde parkları, sarayları, kibirli heykelleri, tiyatroları yada geceleri şehri aydınlatan büyülü sokak lambaları yoktur. Durkahan şehrine sadece nazaketen ‘şehir’ denebilirdi zira —ve gerçekte— Durkahan bir kale idi..

Kalın, yüksek duvarları, milimetrik aralıklarla yükselen gözlem, okçu ve mancınık kuleleri, askeri bir intizamla ve blok halinde inşaa edilmiş evleri, sanki teker teker, ordu protokol dosyasına uygunluğu günlük olarak ölçülüyormuş izlenimi veren çiçek bahçeleri ve çocukların bile ayaklarını rap rap rap diye vurarak koşuşturduğu bir kale idi.

Durkahan’a ‘kale’ değil de şehir denilmesinin, nezaket dışındaki tek sebebi, büyüklüğü ve dört yüz bine yakın bir nüfusu barındıran sivil halkının oluşuydu!

O ve evlerin çoğunda dam yada çatı yerine, şehrin genel katı havasını hayret verici bir şekilde yumuşatan ‘kubbelerin’ oluşudur..

Buna rağmen Durkahan’da her şey; genel yaşam, ‘zorunlu’ eğlenceler, evlilikler, gösteriler, ticaret ve tarım —kısaca her şey, ‘askeri bir intizam’a göre hazırlanmış gibiydi.

Muhtemelen bu sebepten ötürü Aager Fogstep bu şehre bayılmıştı.. ilginç bir şekilde.

Evet, Aager bir hırsız, katil, infazcı, göreceli anlam ve içeriği yeterince zorlandığında da bir kanun adamıydı ama bütün bunların görünen ve görünmeyen kümülatif ortak paydası ise ‘düzen’ idi..

Şaşılacak bir durum, öyle değil mi?

Aager düzeni seven biriydi!

Obsesif denebilecek derecede.

Bu güne kadar Aager için bir çok şey söyleyebilecek az sayıda hayatta olan insan vardı belki ama kimse karalar içindeki adamı ‘kirli’ yada ‘pasaklı’ olmakla suçlayamazdı.

Aager’in Serenity Home’daki kendisine tahsis edilmiş küçük tek göz evi oldukça sade bir dekora sahipti. Bu ‘sadeliği’ biraz açmak gerekirse..

Aager’in evi boşlu!

Yere serilmiş tiril bir hasır, sade çalışma masası, bir adet sandalye, eşyalarını imtina ile yerleştirdiği küçük bir sandık ve stratejik olarak evin tek penceresinin hemen altına yatırılmış sert, yün battaniye örtülü yer yatağı.

Ve hepsi de, her zaman simetrik bir şekilde de düzenli.

O kadar.

Karalar içindeki adamın evini merak eden Serenity halkı adamın evini görseler, şüphesiz hayal kırıklığına uğrar yada evin bir ‘düzmece’ olduğunu düşünür ve komplo teorileri babında, “Eeee? Cesetler nerde?”, diye homurdanırlardı —sessizce, tabii..

Benzer bir yaklaşımla, sevdiği kızın zaman zaman kötürüm, çoğu zaman ise katatonik denebilecek evhamlı halinin onu rahatsız etmeyişi de muhtemelen bundan kaynaklanmaktaydı.

Aager ve Inshala söz konusu olduğunda hangisi tencere, hangisi kapak, tartışılabilir di belki ama, ortada kesin olarak bir tencere-kapak durumusu vardı işte!

Öbür yanda, Inshala şehri gördükçe hayal kırıklığı geometrik olarak artar zira sıskası çıkmış kız hayatını ormanda ve doğa ile iç içe geçirmiştir ve doğada düz çizgiler, doksan derecelik köşeler, muntazam daireler asla yoktur. İşin aslı da, bu şekiller insanların kendilerini rahat hissetmeleri için doğaya ‘düzen konforu’ altında empoze etmeye çalıştığı bir şeydir ve bir başka gerçeği de farkındasız bir korkuyla görmezlikten gelme çabasından ibarettir;

Doğa sınır tanımaz ve insanların kurallarını da, kanunlarını da umursamaz.

Ve gün gelir, doğa vahşi fiskesini insanlara hissettirir ve onların küplerini, düz çizgilerini, doksan derecelik açılarını, muntazam dairelerini ve muhteşem arklarını ezer ve ‘düzenli konforlarını’ deprem ve yanar dağ, sel, heyelan, çığ, hortum, kasırga ve fırtınalarıyla yıkar, yakar, kaldırır ve götürür, olmadı gömer!

Nokta.

İnsanoğlunun anlamadığı, doğaya şekil vermeye çalışmanın ne denli bir kibir, doğanın üzerinde yürüdüğümüz dünyanın kendisi ve insanların da sadece geçici birer misafir oluduğu gerçeğidir.

Birisi genç Inshala’ya ‘ironi’ nedir diye sorsa, ve kızcağız da ironinin ne olduğunu biliyor olsa, muhtemelen kendi anladığı dilden;

“İnsanın doğaya şekil vermeye çalışmasıdır.”

..diye tanımlardı zira insanın doğaya şekil verme çabası, doğanın doğasına aykırıydı!

Evet, Inshala yüksek, kalın duvarların, köşeli kulelerin ve blok evlerin, muallak bir şekilde de olsa, stratejik değerinin farkındadır ama yinede baktığı her yerde gördüğü ‘taş manzara’, kızcağızı çileden çıkarmaya yetecek kadar da depresiftir.

 

“Çok iyi yaaa.”, diye mutlu bir şekilde mırıldanır Aager. “Bir mahalleyi öğrendin mi, bütün şehri öğrenmiş oluyorsun. Mahallelerin isimleri bile yok. Sadece konumlarına göre sıra ve sütun numaraları var. Excel tablosu gibi!”

“Aager Fogstep. Lütfen beni uzanabileceğim bir yere götür. Sanıyorum kusacağım!”, diye inler histerik bir sesle Inshala.

“İyi misin, bebeğim? Hasta mı oldun yoksa?”, diye sorar Aager.

“Evet. O kadar taş var ki burada, her şey üstüme üstüme geliyor sanki. Evimi.. Ritüel Ormanlarımı özleyi verdim bir anda!”, diye inler kız.

Aager ‘nedenler’le yada ‘nasıl’larla uğraşmaz, gün batmış olmasına rağmen hala uyumamış şehirde bulduğu ilk bekçiye, yakındaki en temiz hanın yerini sorar ve kızı aldığı tarife götürür. Hana varır varmaz, hiç vakit kaybetmeden kız için de, kendisi için de birer sıcak banyo söyler, büyük porsiyonlu sıcak yemek siparişi verir ve ayrı yataklı temiz bir de oda tutar.

Aager, kor kömürlerle ısıtılan taş küvette fazla oyalanmaz ve temizlenmiş olarak Inshala’nın yıkanıp çıkmasını bekler.

 

Bir saat kadar!

 

Aager’in gıkını çıkarmadan beklemesinin bir çok sebebi vardır ancak bunların başında, içeriden gelen Inshala’nın mırıldandığı mutlu şarkısıdır.

Kız çıktığında saçları da, teni de parlıyor gibidir.

“Haklıymışsın, Aager Fogstep.”, der Inshala huzurlu bir ifadeyle.

“Ummm.. Hangi konuda?”, diye sorar Aager.

“Bende gerçekten bit yokmuş ki!”

 

Aager, Inshala’ya odasına kadar eşlik eder, sonra aşağı inip iki tabak dolusu büyük porsiyon sıcak yemeği alır ve odasına döner.

Kapıyı açtığında Inshala’yı yatağına yüz üstü kapaklanmış uyur halde bulur.

 

Aager farkındasız bir süre elindeki tabakla durur ve yorgunluktan bitmiş kızı seyreder. Sonra derin bir nefes alır ve bir yandan kıza seslenirken, bir yandan da onu yavaşça sırtüstü döndürür, sonra da doğrultur.

“Nefarki mama yaa. Çohuykum farr!”, diye mırıldanır kız.

“Yemek getirdim, bebeğim. Şunu ye, sonra tekrar uyursun.”, der Aager sessizce.

“Çokaçı mama çok da uykum varr kii..”, diye mızmızlanır kız.

 

Deja vu!

 

Aager ister istemez gülümser.

Hancının verdiği ağır, ahşap tabağa uzanır, sulu yemekten dolu bir kaşık alır, kızın ağzına yaklaştırır ve..

“Hadi aç ağzını.”, diye fısıldar..

..ama “Ham yap!”, demeyi reddeder.

Genç adam bir sonraki on dakika boyunca sessiz bir ısrarla kıza tabaktaki ‘bol kepçe’ yemeğin tamamını yedirir, bitince kalkar ve odadaki gardıroptan ikişer tane battaniye ve yorgan indirir ve kızı içinde kaybolacak şekilde bir güzel sarar.

Sonra kendi tabağını alır, yemeğini ‘ivedilikle’ ve ‘bekleme yapmadan’ temizler ve kendisi de uyumak için diğer yatağa yönelir ancak arkasından..

“..Aafer Fogshtep?”, diye uykulu bir şekilde Inshala’nın mırıldandığını duyar.

“Buradayım, bebeğim.”, der Aager fısıldayarak.

“Haayır ama ki..”, der Inshala muallak bir sesle.

“Burada deil, ordasın..”, diye derin, esef dolu bir nefesle uykulu bir şekilde söylenir.. sonra tekrar kendinden geçer..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bekçi Fardashi? Kendisini evinde bulabilirsiniz ama bu saatte onu rahatsız etmenizi hiç tavsiye etmem. Geçen ay kısa çubuğu çekti ve gece bekçiliği görevinde. Bu da onu huysuz bir ihtiyar yapıyor. En son uyandıranın kafasında odun kırmıştı.”, der karşılaştıkları ilk devriye bekçisine sorduklarında.

“Haklı olabilirsiniz, bekçi efendi. Ancak bu bir aile meselesi ve kendisine bazı haberler getirdik.”, diye pürüzsüz bir şekilde, oracıkta uydurduğu yalanı söyler Aager Fogstep.

Bekçi karalar içindeki adama, taşıdığı silahlara.. ve adamın omzuna oturmuş, saplantılı bir evhamla kendisini temizlemekle meşgul küçük sincaba, “Eh.. Bugün de yeni bi şey görmüş oldum!”, der gibi bakar.

Sonra bir omzunu silker.

“Kıdemli Bekçi Fardashi’nin evini C.12/E ‘de bulabilirsiniz. Siz yenisiniz sanırım şehirde?”, diye sorar karalar içindeki adama.

“Evet.”, der Aager sakince. “Şehre yeni geldik.”

“Kıdemli Bekçi Fardashi’yi nereden tanıyorsunuz?”, diye nazikçe sorar bekçi.

“Tanımıyorum. Yolda gelirken torunu olduğunu düşündüğüm küçük bir kızın elinden tutmuş yaşlı bir teyzeyle karşılaştım. Kendisi bana nereye gittiğimi sordu, ben de buraya, Durkahan şehrine iş bulmak için gitmekte olduğumu söyleyince benden Bekçi Fardashi adında birisini bulup ailesiyle ilgili bir haberi iletip iletemeyeceğimi sordu. Bunu yapmam karşılığında Fardashi’nin bana iş bulmam hususunda yardım da edebileceğini söyleyince, ben de kabul ettim.”, diye hikayesini genişletir Aager.

 

Karalar içindeki adamın omzundaki sincap kendisini temizlemeyi bırakır ve alık alık Aager’e bakar!

 

“Ama..!”, diye Inshala’nın hayret dolu sesini duyar Aager zihninde. “Ne zaman böyle bir teyze ve küçük torunuyla karşılaştık ki? Ben neden hatırlamıyorum?”

“Ummm.. Sonra, bebeğim.”, der Aager biraz utanarak ve kıza bugüne kadar asla yalan söylememiş olmasına rağmen, yalanın gerçekte mesleğinin bir parçası olduğunu nasıl anlatacağını düşünür bir an.

 

Sincap, Aager’in başının üstüne tırmanır ve bekçiye haşin bir şeyler çırtlatır!

Bekçi hayretle karalar içindeki adama ve tepesinde durmuş, kendisini ‘azarlayan’ küçük kemirgene bakar.

“Uhhh.. Hayvanınızın nesi var?”, diye sorar.

“Kendisine Bekçi Fardashi ile işimiz bittiğinde fındık alacağım sözünü vermiştim. Sabırsızlanıyor.”, diye aynı sükûnetle bir yalan daha söyle Aager.

Sincap biraz daha çırtlar!

“Onunla konuşabiliyor musunuz?”, diye hayretle sorar bekçi.

“Öyle olduğunu düşünmek isterim.”, der Aager, utanmaz bir sırıtışla. “Sincabım kafamı kemirmeye başlamadan önce işimi halletsem iyi olacak, sanırım. Size iyi günler dilerim, bekçi efendi.”

“Ummm.. Size de iyi günler, yabancı. Hayvanınızı ivedilikle besleseniz iyi olacak. Çok kızmışa benziyor!”, der bekçi ve yüzünde hayret ifadesiyle devriyesine devam eder.

 

“Çok.. çok.. AMA ÇOK AYIP, AAGER FOGSTEP! O abiyi kandırdın!”, diye inler Inshala.

Aager güler.

“Aaaa.. Hayır sevgilim Inshala. O adamı kandırmadım. Ona yalandan bir hikaye söyledim.”, der ‘dürüstçe’.

“Ama.. ama sen yalan söylemezsin. Söylediğini hiç görmedim ama ki!”, diye söylenir kız hayal kırıklığı gizleyemeden.

“Sana veya arkadaşlarıma neden yalan söyleyeyim ki? Bu doğru olmaz.”, der Aager aynı dürüst ifadesiyle.

“Ama.. ama yalan kötü bir şey ki!”, diye inler kız.

“Evet. Ama gerekli bir şey aynı zamanda.. Bazen..

“Niye ki ama?”

“Tanımadığımız kişilere bütün sırlarımızı veremeyiz de ondan. Dahası, Lady Moira hapiste. Bu da onun düşmanları olduğu anlamına geliyor. Moira’nın düşmanları, bizim de düşmanlarımız ve kimin dost, kimin düşman olduğunu daha bilmiyoruz, öyle değil mi?”, diye açıklar Aager.

 

Inshala uzun bir süre bunu kafasında evirip çevirir ve anladığı olmasa da, bildiği bir şeylerle bağdaştırmaya çalışır. Neden sonra bir anda ayılı verir.

 

“Pusu! Bu bir çeşit pusu!”, diye ünler.

“Efendim?”, diye aklı karışmış bir şekilde sorar Aager zira yalan ile pusu arasında herhangi bir alaka kuramaz.

“Ben avlanırken.. Eskiden.. Kedim varken.. Avıma sessizce yaklaşır ve ona pusu kurardım —ki geldiğimi göremesin diye. Çünkü görürse o gece aç yatmak zorunda kalıyordum. Senin yaptığın da sözlerle pusu! Düşman geldiğimizi göremesin diye onlara kelimelerle pusu kuruyorsun! Bayıldım buna Aager Fogstep. Sen bir kedi olmalıydın! Hiç şüphem yok, harika bir avcı olurdun!”, diye mutlu bir şekilde açıklar küçük kız.

“..!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Kayık bir surat ve elinde kalın bir odunla kapıda belirir yaşını almış Bekçi Fardashi. Uzun bir süre önünde duran karalar içindeki adama, ve omzuna oturmuş yanaklarını, başını, kulaklarını, elleri ve uzun, pofuduk kuyruğunu temizlemekle meşgul sincaba bakar ve kış uykusundan zamansız uyanmış bir ayı gibi homurdanır.

“Beni bulun dediğimde bu saati kastetmemiştim! Görev teslimini daha bir saat önce yapmıştım ve eve dönmüş güzel güzel uyuyordum!”, diye söylenir yaşlı bekçi.

“Özrümü kabul edin, Bekçi Fardashi. Saat konusunda kesin ayrıntı vermemiştiniz.”, der Aager.

Yaşlı bekçi ‘hıh’lar, sonra Aager’in arkasına ve etrafına bakınır.

“Küçük kız nerede?”, diye sorar.

“İsterseniz içeride konuşalım. Duyduğum kadarıyla zamansız uyandırılma konusunda belirgin bir şöhretiniz varmış.”, der Aager düz bir suratla.

Bekçi Fardashi kaşlarını çatar.

“Ukala bekçilere ne olur bilir misin, delikanlı?”, diye homurdanır.

“Hayatımda hiç bekçilik yapmadım, efendim. Ama bir çok ukala bekçinin kafasını odunla kırmışlığım oldu.”, der Aager aynı nötr ifadesiyle.

Fardahsi’nin çatılı kaşlarından bir tanesi kalkar.

“Ben Serenity Home kasabasının şerif yardımcısıyım, efendim. Kasaba bekçilerini disipline edip hizaya getirmek görevlerim arasındaydı.”, diye özlü bir şekilde açıklar karalar içindeki adam.

“Pek de şerif yardımcısına benzemiyorsun.”

“Zorla üstüme yıkılan bir meslekti, o kadar. Alternatifim giyotindi!”, der Aager ve sırıtır!

Bekçi Fardahsi ‘fırk’lar.

“Gel içeri. Ayaklarını paspasa silersen sevinirim. Temizlikçi kadın, işi olmasına rağmen temizlemekten hiç hoşlanmıyor ve dırdırı ölümcül.. Cadaloz kadın!”, diye homurdanarak söylenir.

 

Aager, omzunda ‘küçük’ Inshala olduğu halde Bekçi Fardhas’i’nin peşinden içeri girer.

Fardashi’nin evi, Aager’in tek göz evi gibidir. Boş ve düzenli. Ancak Aager’in aradaki nüansa ayılması biraz daha uzun sürer;

Kendi evi boş denebilecek kadar sadedir ve olan az eşyalar ise oldukça spesifik bazı amaçlara hitap edecek şekilde ‘düzenlenmiştir’. Bu düzenlemelerden bazıları estetik anlamda sadedir, çünkü Aager eşya kalabalığından hoşlanan biri değildir, bazıları pratik açıdan oldukları yerlere konmuşlardır, yatağının camın hemen altına yerleştirilmesi gibi bazıları da mesleki ‘temkin’den kaynaklanmadır. Ancak ve en nihayetinde bunların hepsi de Aager’in kişisel tercihlerinden kaynaklanmaktadır.

Bekçi Fardashi’nin ‘düzeni’ ise, tamamen belirli bir protokol icabı sade ve boştur ve Aager işin bu kısmından pek de haz etmez.

Evet, Aager’in kişisel egotistik alışkanlıkları yada lüksleri olduğu söylemez, ancak bunların eksikliği de genç adamın kendi tercihidir ve Aager bu tercihini hiç değerlendirmemiş dahi olsa, yine de onların ‘askeri’ protokollerce idame edilmesini de kabul edilebilir bir hayat tarzı olarak kendisine uygun göremez.

Aager aynı zamanda küçük Inshala’sının kendi evini gördüğünde ne düşüneceğini merak eder. Acaba kız o küçük, tek göz evi gördüğünde ona ‘boş’ mu diyecek, yoksa ‘sade’ mi?

Yada kızı azıcık tanımışsa —ki Aager, Inshala’sını biraz olsun tanıdığını düşünür— kız evi gördüğünde muhtemelen ‘İçinde ne olduğu değil, olan ile neler hayal edebildiğimizdir önemli olan ama ki!..’, gibi bir şey diyeceğini düşünür..

Bununla beraber Aager kızcağızın kendi küçük, tek göz evinde de tıkılıp kalmasını istemez ve kendi kendisine bir karar verir; Serenity Home’a döner dönmez biraz para biriktirip yan arsayı da alıp, orada kız için güzel bir bahçelik yapacaktır. İçinde çiçekleri, ve ortasında da büyük, kocaman dalları ve iri yaprakları olan bir de ağacın olduğu bir bahçelik..

 

“Evime hoş geldiniz, Efendi..?”, diye sorar Fardashi.

“Aager.. Aager Fogstep, efendim.”, der genç, karalar içindeki adam.

“Fogstep.. Farstep’le bir akrabalığın var mı? Kendisi pek tanınmış mümtaz bir zattı.. Oldukça da dindar..”, der Fardashi düşünceli bir şekilde.

“Çok uzaktan, efendim.”, diye yanıtlar Aager, hiç bozuntuya vermeden. Buna rağmen zihninin derinliklerinde bir kadının dolgun, imalı, ve şuh kahkahasını duyar gibi olur.

“Genç hanımefendi neredeler? Kendisi güvenli bir yerdedir umuyorum.”, diye sorar yaşını almış bekçi temkinli bir şekilde. “Soruyorum, çünkü kimliği ortaya çıkarsa bu.. bazı zatların pek de hoşuna gitmeyebilir ve kendisini.. konuşma fırsatı vermeden susturmak isteyebilirler.”

“Bunun şimdilik sorun olacağını sanmıyorum, Bekçi Fardashi.”, diye sırıtır Aager ve sessizce, “Bebeğim, sıra sende..”, der.

Karalar içindeki adamın omzundaki sincap odanın ortasındaki masanın üstüne sıçrar, oradan da sandalyeye..

..ve Bekçi Fardashi, “Ne..?”, diyemeden, küçük Inshala’yı sandalyenin üzerinde oturur halde bulur!

“Merhaba bekçi amca.. Size amca diyebilirim di mi? Biliyorum gerçekte amcam değilsiniz ama size adınızla hitap etmek bana biraz ayıp olur gibi geliyor.”, der Inshala küçük, utanmış bir sesle.

“Ummm.. Sanırım diyebilirsin, küçük hanım.”, diye afallar yaşlı bekçi.

“Görünüşüm sizi yanıltmasın.”, der Inshala. “Ben on yedi yaşındayım!”

“Özür dilerim. Bu kadar büyümüş olduğunuzu düşünmemiştim. Benim hatam..”, der Fardashi.

Inshala mutlu bir şekilde gülümser.

“Evinize bayıldım bekçi amca. Derli toplu, temiz ve çok ferah..”

“Öyle mi düşünüyorsun? Bana sanki bir iki parça bi şey daha alsam gibime geliyor.”, der Bekçi Fardahsi ve etrafına bakınarak başını kaşır.

“Daha çok eşya, daha az hava demek değil mi ama ki?”, diye sorar Inshala.

 

Aager gülümser.

Kızın bakış açısı.. gerçekten farklıdır.

 

“Sanırım öyledir.”, der Fardashi, aklı biraz karışmış bir şekilde.

“Neden siz oturmuyorsunuz? Aager’imle konuşurken bende size bi güzel çay yaparım.”, diye önerir ve cevabını beklemeden köşedeki küçük sobaya doğru yönelir.

“Bu çok.. hayret verici bir hanımefendi..”, der Fardashi, biraz utanmış, biraz da hayanlıkla kızın ardından bakakalır.

“Tahmin edemeyeceğiniz kadar.”, diye tasdik eder Aager.

“Cehaletimin kusuruna bakmayın ama nedir kendisi?”, diye sorar merakla.

“Hanımefendi bir fey melezidir, Efendi Fardashi.. Yarı fey, yarı insan.. Zorlu ve oldukça da sıkıntılı bir geçmişi var. Bu yüzden görünüşünü fazla mevzu etmezseniz, kendisine iyilik etmiş olursunuz.”, der Aager sakin bir şekilde.

“Tabii.. Tabii.. Özür dilerim.. Sadece fevkalade güzel olması bir yana, aynı zamanda da nazik ve düşünceli. Benim gibi huysuz bir adamın bomboş evini överek büyük nezaket gösterdi. Tam insanlar bile bunu yapamadılar.”, der adamcağız, tekrar başını kaşıyarak.

“Tam insanların o kıza neler yaptıklarını bilmek istemezsiniz, Bekçi Fardashi.”, diye cevap verir Aager istemsiz bir soğuklukla.

“Tahmin etmek çok da zor olmasa gerek. Yazık. ‘İnsanlığı’ eksik gördüklerimizden görmek.. bizler adına acınası bir durum.”, diye sesli bir şekilde düşünür yaşlı bekçi. “Rahmetli Delia Karakash’ın kızı Lady Moira, küçük hanımefendiyi resmi bir şekilde sahiplendiyse, gerçekten kendisini çok değerli görmüş olmalı.. Merakımın da kusuruna bakmayın ama Lady Moira ile nerde—?”, diye sorar Fardahsi.

“Themalsar Harabeleri..”, der Aager kısaca. Sonra belki de bunun yeterli olmayabileceğini düşünerek, konuyu biraz açar. “Kendisiyle Serenity Home kasabasında tanıştık ve bir grup gençle beraber, kasabamıza saldıran bazı suçluları bulmak için yola çıkmıştık. İzcilerimiz sayesinde kaçakları Themalsar’a kadar takip ettik ve o pis yere girmek zorunda kaldık. Uzun ve kanlı çatışmalar sonunda da Themalsar’ın kendisiyle yüzleştik. Lady Moira o savaşta büyük cesaret örneği sergiledi ve kaçık papazın çağırdığı bir iblis ile neredeyse teketek dövüştü. Harabelerde işimiz bittiğinde kendisi, Inshala’nın ailesiz ve tek başına ormanda büyüyüp yaşadığını öğrenince, olduğu onurlu hanımefendi gibi, onu sahiplendi. Kasabaya geri döndüğümüzde de bunu resmileştirdi.”

“Tam Lady Moira’lık bir davranış; onurlu ve alicenap. Tıpkı babası gibi..”, der Fardahsi, başıyla onaylayarak. “Peki kendisini nasıl kurtarmayı düşünüyorsunuz? Fazla vaktiniz yok. Rivayetler doğru ise, amcası düğünden sonra o kızı yaşatmayacağı yönünde ki bu da oldukça adî ve onursuz bir davranış, özellik de bir Paladin Lordu için.”

“Sizin bir öneriniz var mı?”, diye sorar Aager.

“Ben basit bir bekçiyim, Efendi Aager. Kıdemli olmam sadece bu işi çok uzun yıllar boyunca yapıyor oluşumdan kaynaklanıyor. Bununla beraber, sanıyorum sizi iç kaleye, Lady Moira’nın annesi, Lady Alisia Sivara’nın yanına sızdırabilirim. Ancak bunu yaptığımız anda, kendimizi kanunen kabul edilebilir bir pozisyonda bulundurmamız gerekir.”, diye düşünceli bir şekilde konuşur Fardashi.

“Buyur bekçi amca.”, der Inshala ve hazırladığı çaydan bir fincan yaşlı bekçinin önüne, ikinci bir finanı Aager’in önüne, sonuncusunu da kendisine alır ve tekrar sandalyesine oturur.

“Teşekkür ederim güzel hanımefendi. Kendi evimde bana hizmet ettirerek beni utandırdınız.”, der Bekçi Fardashi, yüzü biraz kızarmış bir şekilde.

“Küçük bir kıza hizmet etmeniz size ayıp olmaz mıydı, bekçi amca?”, der Inshala gülümseyerek. “Şimdi. Kabul edilebilir pozisyon nedir?”

“Teknik olarak, evet, siz Lady Alisia’nın kızı, Lady Moira’nın da kız kardeşisiniz. Ama şehirde kimse sizi tanımıyor. Bu yüzden ortaya çıktığınız anda sizi susturmaya çalışacaklardır. Bunun gerçekleşmemesi için, hem sizin, hem Lady Alisia’nın hem de Lady Moira’nın etrafında güvenebileceği muhafızların olması gerekiyor. Dahası, Lady Moira’nın geri döndüğünde amcasına isnad ettiği suçlamalar ve sonrasında kaybettiği düellodan dolayı, kanunen Lady Moira’nın herhangi bir söz hakkı kalmadı.. Korkarım Lady Moira onurunu tekrar kazanması gerekecek; önce amcasına karşı yaptığı suçlamaların geçerli olduğunu ispatlayarak, sonra da tekrar dövüşerek. İlkini yapamaz çünkü hapiste. İkincisini hiç yapamaz çünkü ilkinde olduğu gibi hem hapiste, hem de zaten kaybettiği ilk düelloyu, bir aydır bulunduğu hapisten bitkin bir şekilde çıktığında hiç yapamaz. Şu anda eline bir kılıç tutuşturulsa, kendi hayatı için bile dövüşebileceğini sanmıyorum, bırakın amcasına karşı tekrar dövüşmeyi ki, Lord Tarakadahan Karkashi, yabana atılabilecek biri değil. Hem çok güçlü, hem de yeğeninden çok daha tecrübeli bir savaşçı.”

Inshala anlatılan bütün karamsar tabloya rağmen mutlu bir şekilde çayını hüpletir.

“Ama ben, bu kağıda göre..”, der ve Moira’nın kendisin kız kardeşi olarak ilam ettiği papirüsü çıkarıp “Moira ablamdan sonra komuta zinciri aydalı olarak—”

“—Ardalı..”

“—Ardalı olarak bana geçmiş olmuyor mu?”, diye sorar.

“Komuta zinciri, ne?”

“Sonra anlatırım, bebeğim..”

“Bu o sosyal şeysilerden biri di mi?”

“Gibi, gibi..”

“Ummm.. Evet. Teknik olarak..”, der Fardahsi.

“Tenkit olarak, ne peki?”

“Teknik olarak.. Nasıl anlatsam.. Sen sincaba dönüştüğünde mesela, sadece teknik olarak o anda bir sincapsın ama aynı zaman da değilsin çünkü gerçekte Inshala’sın..”

“Kafam karıştı, Aager Fogstep.”

“Benim de, bebeğim!”

“Yani bana inansalar da inanmasalar da, Moira ablamı bu kağıtta söylenen şeyleri doğrulaması için çağırttırabilirim, öyle değil mi?”, diye sorar Inshala, ve çayından bir yudum daha hüpletir.

“Evet. Bunu yapmak zorunda kalırlar. Dahası, yapmaktan başka çareleri olmaz.. Ama daha önce onu öldürürlerse iş yine yatar.”, der yaşlı bekçi ciddi bir şekilde.

“Bunun sorun olacağını pek sanmıyorum bekçi amca. Ablamın sağ salim yanıma getirilmesi sorumluluğunu, Tatatatadan.. Tadadadarakan.. Takakaraman..”, diye uğraşır Inshala ve yüzü kıpkırmızı kesilir.

Yaşlı bekçi ister istemez güler.

“—Tarakadahan.. Sen, Karkashi diye çağır, güzelim.”

“Karkashi.. amcaya vereceğim. Onuru söz konusu olduğu için de, ablamın kılına bile dokunamayacaklar. Ablam geldiğinde bu kağıdı onaylayacak, bende artısı olarak—”

“—Ardalı..”

“Ardalı olarak ablama yapılan muameleden dolayı çok kızdığımı ve bundan dolayı da Karkashi amcayı sorumlu tuttuğumu söyleyeceğim.”, der Inshala.

“Lord Karkashi bu suçlamaları kabul etmeyecektir.”, der yaşlı bekçi kati bir şekilde.

“Ben de onu sorumsuzluk ve korkaklıkla suçlarım ki.. Bu şekilde ona kelimelerle pusu kurmuş olurum ve hiçbirimiz de aç yatmak zorunda kalmayız!”

Oda bir anda sessizleşir.

“Bebeğim.. Onu korkaklıkla suçladığında ne olacağını biliyorsun, değil mi? Bunun iyi bir fikir olduğundan emin misin?”

“Moira ablama ne olduysa bana da aynısı olacak, sevgilimi Aager Fogstep. Aradaki fark, ben yalnız değilim çünkü benim Aager Fogstep’im var. Ve sen de sadece Aager Fogstep değil, aynı zamanda da Kış Askerisin ki!”, der kız ve Aager’in zihninde kıkırdar. “Eminim Mab’in de bu konuda söyleyecek bir çift lafı olacaktır çünkü şu anda biz kış aylarındayız; Mab’in gücünün zirvede olduğu mevsimde, dolayısıyla onun da onuru söz konusu.. Mab, Kış Askerini, kendi yeğenini bile kafese koyan bir ölümlüye yedirtmeyecektir. Mab, kış fey’lerinin hükümdarıdır ve efendisi olduğu bütün feyler gibi o da demir kafeslerden nefret eder. Dahası, Mab’in söyleyecek sözü varsa, Titania ablanın da ekleyecek bir şeyleri olacaktır.”

 

Aager’in beyni duruverir..

 

..zira kız, Themalsar harabelerinin yerin dibine geçirilmesi için Mab ile yaptığı anlaşma, ardından Titania’nın da Mab’e misilleme olarak harabelerin üzerinde yepyeni bir koruluk bitirmesinin aynını yapmak niyetindedir. Aradaki tek fark, daha öncekinin aksine bu seferkini anlaşmasız bir şekilde, Mab’in onurunu mevzu ederek yapacaktır!

Aager, kızın bunu gerçekleşmesi halinde bunun Mab’i ne kadar kızdırabileceğini düşünemez bile..

Aslında düşünür ve aklına bunu tanımlayabilecek sadece bir kelime gelir; MONÜMENTAL!

Aager zihninde elini yüzüne vurup esefle başını salladığını hayal eder zira bu yetmiyormuş gibi, kız bir de Titania’yı işin içine, ve kendisine hiç sormadan, İKİNCİ defa dahil ettirecektir!

Ve Aager Fogstep, kızın neden kendisine ‘la Fey’ diye hitap ettiğini bir anda anlayıverir..

Kız ‘la Fey’ adını kendi kendisine vermemiştir.

Bu ismi, bir anlamda ‘doğa’ ona vermiştir çünkü kızın aklı bir insanınki gibi değil, bir fey gibi çalışmaktadır; anlaşmalar, almalar, vermeler ve takaslar —denge!

Aager bir başka şeye daha ayılır ve belki de bunun sebebinin Kış Askeri oluşundan kaynalanabiliyor olabileceğini düşünür;

Kızın böyle düşünmesi gerçekte çok ‘doğal’dır ve ortada suçlanacak bir durum da yoktur. Bu, bir kediyi kedi gibi düşünmekle suçlamak kadar anlamlıdır ancak..

Evet, Inshala’sı bir insandır ve bunu vurgulamak için deliler gibi çırpınmaktadır ve olmak için gösterdiği çaba ise, tam anlamıyla ‘insanüstü’dür.. Ama her ne yaparsa yapsın, kız aynı zamanda da bir feydir. Ve bu, basit anlamda yüzde elli – yüzde elli meselesi de değildir;

Kız, ikisinin iç içe geçmiş ve her iki yarısının da bir şekilde yüzde ellinin üzerinde olduğu, muhteşem bir denge örneğidir aynı zamanda.

Aager bunu anlayıverir..

..ve anladığında da kıza olan bütün bakış açısının değiştiğini hisseder..

Kız hakkında, daha önce boş yada muallakta kalan noktalar, yavaş yavaş yerlerine oturmaya başlar.

Aager asla “Neye bulaştım?”, diye düşünmez.

Ama belki, “Neden daha önce bulaşmadım ki?”, diye düşünmüş olabilir zira bu yeni ‘sahne’ çok, ama çok daha tehlikeli..

..ve eğlenceli olacaktır!

 

Ve Aager Fogstep hayatında ilk defa insanlara, ‘ölümlüler’ gözüyle bakar..

 

. . .

 

Aager ve Inshala, Bekçi Fardashi’nin evinden ayrıldıklarında öğleni çoktan geçmiş, ikindi olmuştur. Aager, kaldıkları hana geri dönmek için yönelir. Fardashi ile yaptıkları, Moira ve ailesine ulaşmak için Durkahan’ın iç kalesine girme planı, ertesi sabah erkenden, daha kimsenin tam olarak uyanmadığı saatleri gerektirir ve karalar içindeki adam, kendisinin de, sevdiği kızında sıkı bir yemek ve deliksiz bir de bir uyku çekmelerini ister. Ancak yaşlı bekçinin kapısından çıktıkları an kız kollarını göğüslerinin altında bağlar ve Aager’e çatılı kaşlarla bakar.

“Bekçi amcayla işimiz bitti, Aager Fogstep.”, der imalı bir ses tonuyla.

“Ummm.. Evet, bitti..”, diye tedirgin bir şekilde cevap verir Aager.

Kız biraz daha çatar kaşlarını ve tehditkar bir sesle tıslar..

“Fındıklarım, Aager Fogstep.. Fardashi amca ile işimiz bittiğinde sokaktaki bekçiye bana vereceğini söylediğin fındıklarımı rica edeyim!”

 

 


Sus Scrofa; (Latince) Sus: Domuz. Scrofa: Yaban. Sus Scrofa: Yaban Domuzu, swine, sow.