Showing: 1 - 10 of 17 RESULTS

Eski Efendim, Sahibim
ve Çok Daha Fazlası..

Timeline:

Acı, beraberinde tecrübeyi de getirir.

Tecrübe ile bilgi, bilgiden de bilgelik doğar..

Bazen —nadiren— bilgelik beklenmedik bir ‘sezgiyi’ doğurur. Bu sezgi, insanları olmasa da, insanın doğasını, dünyayı değil, dünyanın doğasını, evreni değil, ama evrenin doğasını anlamamızı sağlar.

Bazen de, çektiğimiz acıların bedeli kabilinde bizlere bir isim sunar..

 

Bu hikaye,
“Annen için üzgünüm..” ‘ün
devamıdır..

 

 

KARDAX’ TRAKXA..

..diye, içinde korku barındıran bir fısıltı duyulur ve herkes Merisoul’a bakar. Kız, durduğu yerde neredeyse titriyor gibidir. Hissettiği korku o kadar açık bir şekilde görülmektedir ki, her an saldırıya uğrayacakmış gibi tetikte ve hazır bir şekilde durmaktadır.

“Angrellen.. Gizli anlaşmalar yaptığı efendisinin adı..”, diye soluk bir ifadeyle fısıldar succubi melezi.

“Karda—”, diye Nadine ismi ağzına almaya başlayınca, MerisoulHAYIR!“, diye tıslar ona. “SAKIN O İSMİ TEKRARLAMAYIN. DUYUP GELEBİLİR!..

“Nerden bili—?.. Nasıl—?!”, diye afallayarak sorar Lady.

“O BENİM ESKİ EFENDİM, SAHİBİM VE ÇOK DAHA FAZLASI İDİ..!”

..der Merisoul, daha da korkmuş bir fısıltıyla.

Kızın korkusu, onu tanıyan herkesi rahatsız eder zira bu garip, kanatlı, uhrevi bir güzelliği barındıran varlığın korku mefhumundan bile haberdar olduğu görülmemiştir bugüne kadar.

Kız korkulu ifadesiyle Aager’e bakar.

“İstediğim koşullar altında olmadı.. ama paylaştım işte. Ve bunun yükümü nasıl hafifleteceğini hala düşünemiyorum.”, diye hayıflanır.

Sonra da Anglenna’ya döner.

 

“Gerçekte annen sen doğmadan çok, ama çok uzun yıllar önce kayıp bir vakıa idi zira ve tıpkı ‘Ad Ara’da olduğu gibi ‘O’ günübirlik plan yapmaz. Annenle anlaşması en az kardeşiyle olan husumeti kadar eski idi. Ve babanın şüpheli ölümü de gerçekte o kadar şüpheli bir ölüm değildi. Babanı, Selvius Brightleaf’i annen eski efendim ile yaptığı anlaşmanın zorunlu bir parçası olarak, Malocchio adında mel’un bir entropy büyüsü ile kurban etti. Biliyorum çünkü ‘O’ anlaşmalarını her zaman ya kanla ya da canla mühürler. Ancak bu şekilde kendisiyle anlaşma yapanların bağlılığını, sadakatini ve andını sınamış ve mühürlemiş olur..

Bunu yaparak farkında olmadan iki elf arasındaki en kutsal ve en mahrem olan bir andı da bozmuş oldu; eşini, sevgisini ve kardeşi Grandaleren’in çocukluk arkadaşı olan Selvius’u ‘efendisine’ kurban etti. Farkında olmadığı bir başka şey ise, bütün Bari Na-ammen’deki en yetenekli generalini de ortadan kaldırmış oldu..

Selvius bugün hayatta olmuş olsaydı, Grandaleren’i de, eşi Angrellen’i de umursamaz, ikisinin de askerlerine el koyardı ve dağınık elf ordularını toplayıp ülkesini etkili bir şekilde müdafaa ederdi. Evet, muhtemelen High Woods yine yanar ve Bari Na-ammen de yine yıkılmış olurdu, ama ülkesi elflere kalmış olurdu..”, diye sessizce konuşur Merisoul.

 

“Bu.. bu mümkün değil. Annemin birçok hatası oldu ama böylesi haince bir ihanet.. imkansız! Sırf ben Rise olmam için mi?”, diye diretir Anglenna.

Merisoul, herkesin kendisine hayretle bakışını farketmemiş gibi bir süre sessizce Anglenna’ya bakar. Sanki içinden, ne kadarını ifşa etsem acaba, diye bir karasızlık ya da iç çekişme yaşamaktadır. Neden sonra küçük omuzlarını silker ve yüzündeki tereddüt yerini kararlı bir ifadeye bırakır; ‘sevdikleri’ arasında bu asık suratlı, kendini beğenmiş, kibirli elf’i de katar zira o, kendisine ‘dost’ diyen bir başka ölümlünün kuzeni ve ablasıdır!

 

“Annen güç sevdalısı bir kadındı. Ve bu konuda aşırıya gitti. Babası, enRi Lienierre Moonlight, senin ve kuzenin Alor’Nadien ne’nin dedesi ve Lady Nadine’nin hiç görmediği kayın pederi, ondaki bu hırsı gördü ve tedirgin oldu. Kendisinden sonra onun Rise olması halinde onun güce olan bu açlığını, komşularına saldırarak ve onları istila ederek gidermeye çalışağını anladı.

 

enRise Lienierre biliyordu ki, bunun olması ve ilk durak olarak kaçınılmaz bir şekilde annenin Arashkan’a saldırması halinde, Krallıktaki tüm dengeleri bozacak ve bu da Bari Na-ammen’in sonu olacaktı zira Angrellen’in Arashkan’a saldırması ile Vodgar mistikleri, Palantine milisleri, Koruxan şövalyeleri ve Durkahan paladinleri High Woods’a gelecek ve büyük bir hışımla Bari Na-ammen’i yerle bir edeceklerdi. Bu da kaçınılmaz olarak, kuzeydeki Tranquil Elfleri ile Heavens Hand’deki insanlarla aralarındaki kutsal anlaşmaların bozulmasına ve savaşa sebep olacaktı. Durkahan paladinleri de onlara yardım edemeyeceklerdi çünkü Bari Na-ammen’e olanlardan dolayı onlara da Solace elfleri saldıracaktı çünkü elf’ler bir aptallığa toplu bir aptallıkla karşılık vermeyi pek seven bir ırktır!..

 

Bunun mutlak sonucunda da Heavens Hand, Tranquil, Dwarwick, Korduba’s Watch, Durkahan, Vodgar, Arashkan, Bari Na-ammen, Solace ve arada ne kadar köy ve kasaba varsa yok olacak, Demon Wall düşecek ve Lanetli Gullem ve efendisinin önünde durabilecek kimse kalmayacaktı. İblisler, onları durduracak güç kalmadığı için, önce Kutsal Celestial Dağını istila edecek, sonra da tüm kıtaya yayılabileceklerdi. Eldar’lardan bilinen ve hayatta kalan olmadığı için de, Kadim Ejderleri uyandırabilecek kimse de olmayacak ve daha önceki başarısız teşebbüslerinin aksine bu sefer, bu dünya iblislerin eline geçecekti..

 

enRi Lienierre, Krallıktaki dengeleri yakinen bilen ve anlayan, bilge bir Ri idi. Ne yazık ki kızı Angrellen için, sadece hayatındaki yaptığı tercihlere bakarak bile aynı şey söylenemez.. Bu yüzden onun yerine sırası olmamasına rağmen tahtını ikinci çocuğu olan Grandaleren’e bıraktı ve bu tercihinin Grandaleren’in sözde ‘başarıları’ ile hiçbir ilgisi yoktu. Temelde bu onun için sadece, ‘kötü’ ile ‘beceriksiz’ arasında yapılmış bir tercih idi.. Themalsar bir konuda haklıydı; o tahtı hak eden ve içini gerçekten doldurabilecek sadece bir kişi vardı, o da kardeşlerden en küçüğü, rahmetli teyzen Silendenien’di.

 

Bazen düşünüyorum da, Themalsar’ın varlığının tek sebebi, onu öldürmek için miydi, diye, zira bu tam ‘O’nun yapacağı tarzda bir şey. Themalsar’a onu öldürterek, gerçekte Bari Na-ammeni de öldürmüş oldu.

 

‘Sırf senin Rise olman’, annenin kardeşi Grandaleren’e karşı yaptığı plan idi.. Ama bu ‘O’nun planı değildi. Onun planı ise Bari Na-ammen’i ve elf’leri yok etmekti.. Ve bunu da başardı..”

 

 

..diye bitirir Merisoul.

 

Mağaraya ağır ve kötürüm bir sessizlik çöker ve uzun bir süre duyulan tek şey, yanan ateşin çıtırtılarıdır. Kaskatı kesilmiş Anglenna ise, yüzünde oluşmuş dehşet ifadesiyle sadece önünde duran yarı iblise bakmaktadır.

 

“Hikayenin devamı ise malum.”, der ve tekrar omuzlarını silker Merisoul. “Grandaleren Ri oldu ve güç sevdalısı ablası büyük bir kin ve husumetle neredeyse bin yıl onunla, dolayısıyla da Bari Na-ammem’le uğraşmış oldu ve bu süre zarfında da farkında olmadan Bari Na-ammen’i de eritip bitirdiler.

Yazık. Eski efendim benim peşime düştüğünde, ona karşı sizin elflerinizi sürmeyi düşünmedim değil. Ama görüyorum ki bu seçenek de artık benim için kapandı.”, diye hayıflanır güzel succubi melezi.

 

Kısılmış gözleri ve sıkılmış dişleri arasından, zorlukla zaptedebildiği duygularının oynaştığı solgun yüzü gerilir ve kısık bir sesle sorar Anglenna.

“Nereden biliyorsun bunları?”

Succubi melezi bir süre ona bakar ve sonra, ancak duyulur bir sesle cevap verir.

“KARDAX GÜNLÜKLERİ..”

Ardından, high elf’e yaklaşır.. ve ona marifetlerinden bir tanesini daha sergiler; Anglenna’ya, annesinin sesiyle konuşur;

“‘HAYIR! GİDEMEZSİN! SEN RİSE OLACAKSIN.. OLMALISIN! YÜZYILLAR ÖNCE, SEN DAHA DOĞMADAN BU BANA VAADEDİLDİ..! — biz saraydan kaçarken kullandığı ifade buydu.”, der hüzünlü bir şekilde. Sonra ani bir hareketle belinden çektiği bıçağı ile kendi avucunu yarar ve fışkıran kıpkırmızı kanı yumruğu ile sıkıp Anglenna’nın gözlerinin içine bakar.

“Bu kan.. ve sana verdiğim üzerine yemin ederim ki doğruyu söylüyorum.. Benden şüphe ediyorsan, kanımın gerisi de sana aittir. Buradakiler şahit; kararına kendi rızamla boyun eyeceğim”, der kati bir sesle ve kanlı bıçağı aldığı gibi Anglenna’nın eline tutuşturur. Sonra eli de, bıçağı da, kaldırdığı çenesinin altına, incecik boğazına dayar. Ardından kendi ellerini yana salar, gözlerini kapatır ve elf’lerin yüksek lehçesinde fısıldar.

 

“Canım ve kanım senin elinde, Selvius kızı Anglenna Brightleaf..”

 

Anglenna ise kıpırdamadan öylece durur. Neden sonra omuzları titremeye başlar. Önünde duran yarı iblisin boğazına dayanan kanlı bıçağı yere düşürür. İnatla yumruklarını, dişlerini ve gözlerini sıksa da, yaşlarına yine de hakim olamaz.

High Lady Anglenna, hıçkırıklarla ağlamaya başlar.

Nadine ve cazibesi*, ayağa kalkarlar ve biri yeğenine, diğeri ise kuzenine ve ablasına sarılırken, Merisoul Xyrotwu’nun yüzünde büyük bir hayal kırıklığı ifadesi belirir.

 

“Yapmayın, Haş Teyze. Olur böyle şeyler!”, diye bir laf kaçar Udoorin’in ağzından..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ne yapacaksın şimdi, anne?”, diye üzgün bir şekilde sorar Lorna annesine.

LailaAager’le mağaranın dışında kendilerini gizlemiş nöbet tutmaktadır. Mağaranın içindekiler ise kendi iç dünyasının sessizliğine çekilmiştir.

Inshala, Merisoul’un elini sararken bir yandan da neden böyle şeyler yaparak mütemadiyen kendisini kesip doğradığı ile ilgili onu fısıltılarla azarlamaktadır.

Nadine gözlerini mağarada olanların üzerinde gezdirir..

Lady kaşlarını çatmış, burnundan soluyarak bir yandan kendisine Merisoul diye hitap edilen yarı iblise, bir yandan da eski dostlarından sağ kalan tek kişi, Nimbletyne Tinkerdome’un yeğeni Gnine’ın, bir köşede tekrar ortaya çıkardığı piposunu tüttürüşünü seyretmektedir.

Sevgili Alorna’sına deli gibi vurulmuş olan iri genç Udoorin ise az ileride, taşıdığı bir sürü silahlarını, önüne serdiği bir battaniyenin üzerine yaymış, elinde yağlı bir paçavra beziyle ve çocuksu bir hevesle ‘oyuncaklarını’ temizlemektedir.

Yeğeni Angrellen ise kendi köşesine çekilmiş, yüzünde belli etmemeye çalıştığı bir kahır ifadesiyle oturmaktadır.

Merisoul ile işi biten Inshala’nın Nadine hala bu küçük, sıskası çıkmış kızın ‘la Fey’ olduğuna inanamaz— yerinden kalkıp büyük bir evhamla ellerini yıkayışını seyreder. Sonra kız yavaş, tedirgin adımlarla Anglenna’nın yanına sokulur. Küçük kız yüzü kızarmış, utangaç bir ifadeyle ona fısıldar.

“Elbiselerini yanlış giymişsin abla..”, der ve Anglenna’nın, yolda, kaçışları esnasında sökülüp yırtılmış eteğinin kenarını, küçük bir büyü ile tamir eder. Nadine’nin haberi yoktur ama gerçekte bu, Inshala’nın Anglenna ile ilk konuşmasıdır. Sonra da kendisine hayretle bakan yeğenine, içtenlikle ve sımsıkı sarılır.

“Gerçek kaybı, ve bununla gelen acıyı hissettin. Artık bizdensin abla. Şimdi.. Saçlarının bu hali ne böyle? Bir High Lady’ye hiç yakışmıyor.”, diye ciddi bir ifadeyle söylenir Inshala.

“Bari Na-ammen artık yok ve ben de bir High Lady değilim.”, der Anglenna, dolu gözlerle.

“Bizi biz yapan, başkalarının bize taktıkları ya da yakıştırdıkları isimler ve sıfatlar değildir, abla. Bizleri sevenlerin bizi nasıl gördükleridir önemli olan. Bunu.. Bunu bana Aager Fogstep öğretti. Hadi gel.. Sen bana kendini anlat, bende saçlarını öreyim..!”

Nadine gülümser.

Evet. Bu küçük, sıskası çıkmış kız, ‘la Fey’dir.

Sonra aklına o ürkütücü kesici gelir; Aager Fogstep.

Hayır, diye düşünür. Onun gerektiğinde kestiğinden emindir ama o bir kesici değildir zira onun, ‘la Fey’ ile arasındaki bağı fark etmiştir. ‘la Fey’in o adama mutlak anlamda güvendiğini görmek çok da zor değildir. Anlaması zor ve ürkütücü olan ise, bunun gerçekten doğru oluşudur!

Nadine son olarak hiç tanışmadığı Silendenien’in meşhur yayını taşıyan alımlı yarı elf, Laila’yı düşünür. Kız, şu anda bile Aager ile beraber dışarıda bir yerde saklanmış, mağaranın girişini, dolayısıyla da grubu korumaktadır.. Tıpkı bir izci gibi, diye gülümser Nadine.

Belli ki Silendenien’in yayı, Bari Na-ammen elflerinin sandığı gibi ırkına ya da niceliğine değil, niteliğine göre efendisini seçmektedir —ki bu da izci Laila için söylenebilecek her şeyi söylemiş oluyordu.

 

“Çılgın, deli, kaçık, hayret verici ve.. OLAĞANÜSTÜ dostların var. Onları koru ve onların da seni korumasına izin ver. Artık ben bir Rise değilim, ama sen hala bir prensessin, güzelim..”, diye nazikçe kızına hatırlatır Nadine.

“Ben hiçbir zaman bir prenses değildim, anne.”, der yumuşak sesiyle Lorna.

“Hayır, bebeğim. Sen her zaman bir prensestin. Gün gelecek ve kader sana doğum hakkını geri verecek. O zamana kadar kendini, kimliğini ve onurunu korumalısın zira bunu kullanmak isteyecek mebus kişiler olacak.”, diye bilgeliğini kızıyla paylaşır Nadine.

“Bizimle gelebilirsin..”, diye önerir Lorna.

“Korkarım bu benim için pek de mümkün değil. Göründüğümden çok daha yaşlıyım. Ama yapacak bir şeyler bulabilirim sanırım. Önce High Woods ve Bari Na-Ammen’den kurtulan olmuşsa, onları bulup Vodgar ve Durkahan şehirlerine yönlendirmem lazım.”, der Nadine hüzünlü bir şekilde.

“Sen de mi Durkahan’a gideceksin? Eminim şehir senin gibi tanınmış bir sorceress’i hoş karşılayacaktır.”, der Lorna.

“Bu.. bu mümkün değil..”, diye cevap verir annesi.

“Neden?”

“Delia.. ve onun anısı.. Bu.. bu benim için yüzleşebileceğimden fazla..”, diye kaybolmuş bir sesle yanıtlar Nadine.

“Bir şeye ihtiyacın olacak mı peki? Saraydan elin boş ayrılmak zorunda kaldın, anne.”, diye üzgün bir şekilde sorar Lorna.

“Beni merak etme, bebeğim.”, der Nadine ve, “Krallığın, daha tahsil etmediğim 500,000 altın borcu var bana.”, diye buruk bir şekilde gülümser.

Hayret içerisinde annesine bakar Lorna. “Nasıl?”

“Arcanton!..”, der kadın sessizce. “Ne kadar ilginç değil mi? Onunla mücadele ederken, her an ölümle burun buruna idim, ama kendimi çok daha hayatta hissediyordum. O zamanlar her şey çok daha basitti. Renkler daha canlı, sevgiler daha ateşli, şarkılar daha güzel, yediğimiz kuru kamp yemekleri bile daha lezzetliydi. Otuz yıl sonra, renkler soldu, sevgiler öldü, şarkılar sustu ve yemeklerin de tadı kaçtı.. Hayattan keyif aldığım her şeyimi yitirdim.

Arcanton’un küçük, altı yaşlarında bir yeğeni vardı.. O sefil büyücüyle işimiz bittiğinde, zindanlara kapatılmış olarak bulmuştuk onu. Minik, pabuç kadar bir şeydi.

Onu en son gördüğümde, yüzünde hüzünlü bir ifade vardı. Hangi ahmak, küçük bir kızı, hem de kendi öz yeğenini öyle bir yere getirir ki? Onu oradan çıkardığımı hatırlıyorum. Kucağımda öylece oturmuş, saatlerce bana küçük bir kedi yavrusu gibi sarılıp ağlamıştı.. O gün bana çok şeyi öğretti; amcasının o küçük, masum çocuğa yaptıklarından dolayı gerçek, katışıksız nefreti, Delia’nı gidişinden dolayı mutlak, içi doldurulamaz kaybı, o küçük kızdan dolayı ise şefkati ve merhameti ve.. ve bir anne olmak istediğimi o zaman anladım. Halbuki o güne kadar aklımın ucundan bile geçmemişti. Kızı ailesinin yanına, bir mektupla gönderdim. O kızın büyüyüp, amcasının günahlarını telafi etmesi için Melshieve Akademisine gönderilip eğitilmesini, ve tüm masraflarını da karşılayacağımı yazmıştım. Ne oldu ona acaba, diye hep merak etmişimdir.”

“Beni neden göndermediniz?”, diye sorar istemsizce Lorna.

“Baban..”, diye iç çeker kadın. “Her nedense Akademiye karşı kişisel bir tavrı vardı. Ama işin aslı, bu konuda ben de ona karşı istediğim performansı göstermedim. Sen doğduğun andan itibaren, bir anda her şeyim değişti. Dünyaya, olaylara ve hayata bakışım.. Bir anda bütün ‘ben’lerim gitti ve geriye sadece ‘sen’lerim kaldı. O anda anladım ki hayatım asla bir daha aynı olmayacak ve gerçekte de onun ne kadar boş ve sığ bir olduğuna ayıldım. O gün bir şeye daha uyanmış oldum; o güne kadar ne denli rastgele ve günübirlik yaşamış olduğum. O gün ilk defa hayatımda mutlak bir amacım, hedefim ve istikametim olmuş oldu..”

Nadine dolu, içten gözlerle kızına bakar ve gülümser.

 

Ana kız uzun bir süre sessizce, birbirlerine sarılı olarak otururlar.

 

“Onunla tanıştım.”, der Lorna, neden sonra. “Arcanton’un küçük yeğeniyle.”

“Nasıl?”, diye sorar Nadine hayretle. “Ne zaman?”

“Nasıl olduğunu hiçbir zaman tam olarak öğrenemedim. Buraya gelmeden önceydi. Arashkan’da. Gecenin bir yarısı..”, der ve yüzü kızarır, “Dorin ile kaldığımız hana geri dönüyorduk ve o beni bekliyordu. Sokağın ortasında. Bana seslendi, kendisini tanıttı ve bana senin, onun için yaptıklarını anlattı. Ve onu amcasının zindanlarından kurtardığın için asla sana teşekkür etme fırsatı bulamadığından dolayı ne kadar üzgün olduğunu söylememi istedi. Ve.. ve sana, kendisine gösterdiğin sevgi ve şefkatten ötürü teşekkür etmemi istedi, sonra da geldiği gibi gecenin karanlığında kayboldu.”

Nadine Graciousward’un gözleri dolar.

“Küçük, sevgili Arcantonic Palecog.. Onun hala hayatta olduğunu bilmek o kadar mutlu bir haber ki.. Keşke.. keşke Delia’da bundan haberdar olsaydı. Bu onu o kadar mutlu ederdi ki..”

“Hayatımda gördüğüm en sevimli ve en şirin şeydi, anne. Ona sarıldığımda cebime koyup götürmeyi o kadar çok istedim ki.”, diye gülümser Prenses.

“Alor’Naaa..”, diye nazikçe azarlar Nadine kızını. “O bir oyuncak bebek değil..”

“Özür dilerim anne. Ama o kadar minik, o kadar şirin ve güzeldi ki. Ve ona sarıldığımda sıcacık kokuyordu.”, diye utanmış bir ifadeyle gülümser kızı.

 

“Artık hazırsın o zaman..”, der Nadine, yarı mutlu, yarı ciddi bir sesle.

 

“Hazır?”, diye sorar Lorna.

Nadine hiçbir şey söylemez. Sadece sessizce kızına, sonrada, yavaşça, kızına talip olan gence bakar.

Lorna’nın yüzü kırmızıdan, pembenin muhteşem bir tonuna bürünür.

 

Neden sonra kızı, “Ne yapacaksın peki?”, diye sessizce tekrar sorar.

“Hiçbir fikrim yok! Kendimi otuz yıl önce, Delia’dan ayrıldığımdaki gibi hissediyorum. Ne bir evim, ne de bir ailem var artık..”, der kadın asil bir hüzünle.

“Serenity Home!”, der gür bir ses. “Sizi orada, tam olarak nasıl karşılanmak istiyorsanız, o şekilde karşılayacaklardır.”, diye ciddi bir şekilde konuşur Udoorin. Genç adam, yüzünde klinik bir ifadeyle elinde tuttuğu koca baltalarından birini incelemektedir.

Sonra tatmin olmuş bir şekilde baltayı indirir ve başını kaldırıp sevdiği kızın annesine bakar. “Yeni bir başlangıç için daha iyi bir yer düşünemiyorum. Ve eminim sizin gibi zarafetiyle bilinen bir hanımefendi orada fark yaratacaktır. Serenity kızları size bayılacak!”

Udoorin’in bu beklenmedik önerisi Lorna’nın çok hoşuna gider. Ama onu gerçekte etkileyen şey, Udoorin’in söylediği şeyi ifade ediş şeklidir.

Udoorin, kızın annesini, tanınmış bir sorceress oluşundan, muazzam büyü gücünden ya da bir Rise olmuş olmasından dolayı elinde barındırdığı politik konumundan değil, Bari Na-ammen öncesi genç kızlığına ait kimliğinden ve zarafetinden vurmuştur..

Lorna, bu kaba saba görünümlü gencin kendisini bir daha şaşırtışından dolayı hafif pembeleşmiş, bir o kadar da mutlu bir ifadeyle bakar ona. Sonra annesine döner.

“Bu harika bir fikir, anne. Ve eminim Efendi Nimbletyne Tinkerdome da seni çok özlemiştir.”

“Serenity Home..”, diye tadına bakar Nadine.

 

 


enRise: eski (former) Rise.

Nadine ve cazibesi: Alor’Nadien ne (Nadine’nin Cazibesi, Lorna), Nadine ve kızı.

Malocchio: İtalyanca ‘Kem Göz’. Oyun terminolojisi açısından mel’un, yıkıcı ve neredeyse her zaman ölümcül olan, yasak bir büyü. Yapılması çok güç, ancak yapılabildiğinde, yapılış şekline ve yapanın niyetinin ‘içtenliğine’ bağlı olarak büyünün sonuçları, hedefin kalp krizi geçirmiş gibi olduğu yerde yığılıp kalması ile göğüs kafesinin tamamını dışa doğru parçalayacak şekilde kalbin patlaması arasında değişkenlik gösterebilir.

 

 

 
 

Annen için üzgünüm..

Timeline:

Lorna’nın annesi Nadine, grubu Bari Na-Ammen sarayının gizli geçitlerini kullanarak kaçırmıştır. Grup, saatler süren koşturmadan sonra, High Woods dışındaki bazı tepelerde saklanmış, şimdi ise high elf’lerin öz vatanı olan bu kadim ormanın yanışını seyretmektedir.

 

Bu hikaye, “Sana Themalsar’ı getirdim, baba..” dan
birkaç saat sonra, aynı günün batımında yer alır.

 

 

Duralım artık. Öyle görünüyor ki Rise olmak beni formdan düşürmüş”, diye acı bir şekilde gülümseyerek söylenir NadineUdoorin, kadın rahat oturabilsin diye kendi pelerinini çıkarıp yere serince, Lorna ona bakışlarıyla teşekkür eder.

Nadine, kızının yanından ayrılmayan iri gence uzun bir süre bakar. “Eveeet. Demek kızıma niyetlisin.”, diye ciddi bir sesle konuşur.

Udoorin bir anda olduğu yerde durur.

“O bana tahammül etmeye devam ettiği sürece..”, diye mırıldanır.

Udoorin’in babası, sert biri olmuş olsa da, gerçekte oğluna çok düşkün bir adamdır. Ne var ki Udoorin genç yaşta annesini kaybetmiş olmasından dolayı bazı yanları eksik kalmış gibidir. Özellikle bayanlara nasıl hitap etmesi gerektiği konusunda. Daha doğrusu onların yanındayken biraz daha rahat olmasını.. Sadece iki erkeğin yaşadığı bir evde Udoorin, bir annenin şefkat dolu eğitici elinden mahrum kalmıştır. Bu yüzden, ne zaman bir bayanla konuşsa, bunu ıkına sıkına yapmış, tercihler arasında hiç konuşmamak varsa, bu yolu seçmiştir. Belli ki Udoorin, bu konuda biraz yabanidir.

“Şanslı bir adamsın. Alor’Na’nın inadı kadar anlayışı da vardır.”, diye gülümser Nadine.

“Anneee..”, diye kızarmış bir yüzle söylenir Lorna.

“Seninle bu konuda sonra konuşacağız kızım. Şu anda annen meşgul..”, der ve Udoorin’in gözlerinin içine bakmaya devam eder.

“Şu anda bunun sırası mı, anne?”, diye hayıflanır Lorna. “High Woods saldırı altında ve Orkenler herkesi öldürüyor.”

“High Woods saldırı altında ve Orkenler herkesi öldürüyor ve bizim bu konuda yapabileceğimiz hiçbir şey yok güzelim. Hayıflanıp dizlerimi dövmek isterdim ama, baban daha biz tanıştığımızda kayıp bir vakıa idi. Ablasıyla olan çekişmesinde ne yazık ki sen de, ben de, Anglenna’da sadece birer dipnot olduk, o kadar.”, der acımasız derecede pratik bir yaklaşımla.

“Şimdi.. konumuza geri dönelim.”, der ve Udoorin’e döner. “Bilesin ki genç adam, Alor’Na’mı senden daha güzel ve zeki nice asilzadeler istedi de vermedim..”

“Lorna ikimize yetecek kadar güzel. Ve toplam zekamız burada ki herkesinkinden daha fazla.”, diye sessiz ama kararlı bir şekilde cevap verir.

Nadine’nin iki kaşı da havaya kalkar. Bir süre daha önünde zorlanan genci süzer ve “Aferim sana.”, diye ona gülümser. “Sade, dürüst, hiç düşünmeden verilmiş içten bir cevap. Kızımı sevdiğini görmek çok da zor değil. Ama onu kendinle bir bütün olarak görüyor olman.. bu gerçekten çok.. ay inanılır gibi değil.. doğru kelimeyi bulamıyorum bile. Belki de kendi evliliğimde hiç görmediğim içindir..”

Yaşına rağmen hala genç bir kızın güzelliğini barındıran enRise* bir an sessizleşir. Sonra delici bakışlarını yine Udoorin’e yöneltir. “Kızımın yanında olacaksın hep, değil mi? Bugün babasını kaybetti. Ama gerçekte onu hiç tanımadı. Kendisi içine kapanık, aşırı sessiz ve fevkalade inatçı bir kızdır. Buna rağmen her zaman onu koruyup kollayacak mısın?”

Udoorin, nadiren göstermeyi tercih ettiği sosyal cesaretini sergiler. Uzanır ve nazikçe Lorna’nın elini tutar, onu yanına çeker ve hiç sektirmeden “Evet.”, der kısaca.

“Sevdim bu çocuğu.”, der Nadine ikisine de gülümseyerek.

“O bir çocuk değil, anne..”, diye mırıldanır Lorna.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Lady, bir yandan daha ‘kim’ ve ‘niyet’ meselesine cevap bulamadığı Nadine’yi dinlerken, bir yandan da arkalarında bıraktıkları yanan ormanı ve ormandan gelen çatışma seslerine göz kulak olur.

Arada bir gelen harlı patlamalar, elflerin ortaya koydukları direnişin imzasını taşımaktadır. Küçük oyuncak askerlerı andıran dağınık elf grupları, üzerlerine çullanan iri Orken sürülerini vur-kaç taktikleriyle yavaşlatmaya çalışırken, arkalarındaki çocuk ve yaşlıların kaçmaları için onlara zaman kazandırmaya çalışmaktadırlar. Elfler için birçok şey söylenebilir, ama şu anda görünen manzara karşısında cesaretlerine hayran kalmamak mümkün değildir. Kadın, erkek – hiçbir fark gözetmeksizin, ormandaki bütün elfler o anda birer savaşçıdır ve hiçbiri çığlık atmaz, korku içerisinde kaçışmaz; okları, kılıçları, teberleri, glavyeleri ve büyüleriyle hepsi Orken sürülerinin üzerine bir şeylerle saldırmaktadır.

Tek sorun, bu yeterli değildir, o kadar!

“Zavallılar.”, diye söylenir Lady. Elflere karşı özel bir husumeti olmasa da, özel bir sevgisi de yoktur. Ama kimse Orken’lerin elinde parçalanmayı hak etmez, diye düşünür.

“Zavallı ahmaklar!”, diye düzeltir bir ses arkasından.

Lady dönüp baktığında, Nadine’nin hemen arkasından ormanda olup biteni seyrettiğini görür.

“Otuz yılımı verdim onları kabuklarından çıkarmak için. Direttiler ve çıkmadılar. Şimdi de ölüyorlar.”, diye garip bir şekilde konuşur Nadine. Sesinde sadece hüzün değil, mutlak kayıp ve emsalsiz bir hiddet vardır sanki.

“Laila.”, diye seslenir Lady. “Udoorin’i al ve uygun, saklı bir kamp yeri bul.”

“Kendi başıma daha hızlı bulurum, abla.”, der Laila.

“Tartışma benimle şimdi. Al Udoorin’i ve git. Kimse tek başına bir yere gitmeyecek artık. Hareket halinde Aager ve Inshala, Lorna ve Udoorin, Gnine ve Merisoul, Lenna ve Laila. Ben de Rise Nadine Hanımefendiye eşlik ediyor olacağım. Durduğumuzda ise, Merisoul ve Inshala, Laila ve Aager, Lorna ve Lenna, Udoorin ve Gnine. Rise hanım da benimle olacak. “, diye kati bir sesle konuşur. Lady’nin gruplamada yaptığı tercihlere bir kaç yüz ekşitmesi gelse de, asıl eşleştirme pek az kimsenin gözünden kaçar ve bu Aager’in takdirini cezbeder. Annesi için dile getirilmemiş imalardan dolayı Lorna rahatsız olur ama şimdilik sesini çıkarmamayı tercih eder..

Sonra Nadine’ye bakar ve “Hanımefendi. Konuşmamız gereken şeyler var.”, der.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yanan High Woods’a yukarıdan bakan tepelerin derinliklerinde Laila, belki bir zamanlar bir ayıya ait olabilecek, boş bir mağara bulur. Alışmışlığın verdiği serilikle izci kız, Udoorin ve Aager mağarayı temizler ve ortasında bir ateş yakarlar. Daha sonra Udoorin iri taşlar tedarik ederken Laila’da topladığı çalı çırpı ile mağaranın ağzını olabildiğince kapatıp gizlerler.

Bu esnada Inshala ve Merisoul battaniyeleri sererken, Lady de yanlarında taşıdıkları çuvallardan çıkardığı patates, soğan ve havuçları kesip-doğrayıp beraberlerinde getirdikleri küçük tencerenin içine atmaya başlar. Herkes olağan bir pratiklikle, kimse bir diğerinin ayağına basmayacak şekilde işlerini yapar ve enRise Nadine, Lorna ve Anglenna’ya sadece kenardan olanları seyretme işi düşer.

“Neden siz de yardım etmiyorsunuz?”, diye sorar Nadine kızı ve yeğenine.

“Bana bakmayın. Onları zehirlemek istemediğime daha yeni yeni inanıyorlar.”, der Anglenna.

“Bana yaptırmıyorlar. Prenses olduğumu bilmiyorlarken bile yaptırmıyorlardı. Bir sefer yemek yapayım dedim, sanırım pek beğenmediler çünkü bir daha istemekten imtina ettiler.”, diye hayıflanır Lorna.

Anglenna kenardan ‘fırk’lar.

“Ne? Gerçekten o kadar mı kötüydü?”, diye sorar Lorna.

“Lorna.. Senden nefret ettiğim günlerde, beni iyi hissettiren tek şey, yapıp da etrafındakilere zorla yedirdiğin yemeklerindi!”, diye gülmemek için zorlanır Anglenna.

“O kadar mı kötüydü?”, der Lorna, açıkça alınmış bir şekilde.

“Hayır. Hala o kadar kötü.. Udoorin’e acıyorum açıkçası. Resmen aç kalacak çocuk! Onun seni asla bırakmayacağına, çocuğun tabağını doldurdukça gıkını çıkarmadan yiyişinden anladım. Ama yerken ki yüz ifadesi paha biçilmezdi..”, diye mutlu bir sesle cevap verir Anglenna ama mutluluğunun zorlama olduğu görülmektedir. Belli ki Anglenna hala annesini düşünmektedir.

“Korkarım bu benim hatam.”, der enRise Nadine. “Sen küçükken eğitimin için sana o kadar yüklendik ki, en temel şeyleri ihmal ettik.”

“Yemek hazır. Herkes elini yüzünü yıkayıp gelsin. GNINE TINKERDOME! SÖNDÜR O PİS ŞEYİ HEMEN!.. O çubuğu burada yakarsan aldığım gibi kırarım onu..!”, diye parlar Lady.


Gnine Ninehundredandnintynine
Tinkerdome’un piposu

“Bir büyücü ile piposu arasına girilmez. Bunu bilmiyor musun, kadın?!”, diye homurdanır Gnine.

EFENDİM?“, diyen Lady’nin darağacı gibi sesini duyunca, “Yok bişi..”, diye cılız bir cevap verir ve hemen piposunu boşaltıp iç cebine saklar.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Eveeet. Sanırım herkes doydu ve biraz olsun dinlendi. Ve bazı şeyleri konuşma zamanı geldi..”, diyerek hiç uzatmadan, dolambaçlı yollara başvurmadan konuya girer Lady. “Bize olmasa da, en azından kızınıza bir açıklama borçlusunuz. Biz Lorna ile hiç beklenmedik koşullar altında tanıştık. Kendileri fevkalade hanımefendi bir kız olması bir yana, hepimizin sevdiği ve değer verdiği birisi. Ağırbaşlılığı ve dinginliği ile devamlı etrafına umut ve basiret yaydı. İçine kapanık ve çekingen olmasına rağmen bunu bize bir yük olarak taşıtmadı. Ama ben içten ağlayan biri gördüğümde bunu anlayacak kadar uzun yaşadım. Geçmiş günlerde ve özellikle de Bari Na-ammen sarayında gördüklerimden sonra, bunun sorumlusu olarak sadece iki kişi düşünebiliyorum ve yalnız bir taneniz buradasınız.”

 

Söylediklerini sakince söyler gözükmesine rağmen, kendisini tanıyanlar Lady’nin gerçekte çok kızgın olduğunun farkındadırlar. Lady, beraberinde olanları çocukları olarak gören biridir ve çocukları söz konusu olduğunda asla şaka yapmaz. Onu kızdıran şey de aslında budur; Lorna’nın annesi ve babasından gördüğü sorumsuz ve basiretsiz muamele..

 

“Benim için her şey otuz yıl kadar önce başladı. Şu işe bakın. Ben bile, sanki Bari Na-ammen’den önce yokmuşum gibi konuşuyorum.. Ondan önce Arcanton’u yenmiş ve def etmiş, görülmüş en güzel sorceress, zarafet abidesi Nadine Graciousward olarak tanınıyordum. Bunca yıl ve gördüklerimden sonra, bu sıfatlar o kadar anlamsız ve çocukça geliyor ki..”, diye acıyla eskiyi yad eder Nadine. Bir süre zihnini toparlamaya çalışıyormuş gibi durur, sonra devam eder.

“O zamanlar ben de bir grup maceraperestle beraber, o iblis senin, bu zindan benim, dolaşıp kötüleri yok edip yanlışları düzeltiyorduk.. Ben ve birkaç dost.”

Nadine’nin burnunun ucu kızarır ve gözleri dolar.

“Bu yüzden Delia, Lord Paladin Delia Karakash, öldürüldüğünde bunun anlamı benim için çok daha.. farklı oldu. O, ben, birkaç arkadaş ve senin amcan..”, der Gnine’a bakarak. “..evet. Senin amcan, Nimbletyne TİNKERDOME! Nerede bir sorun olmak üzereyse, altından bir Tinkerdome çıkıyor mutlaka.”, der hüzünlü bir şekilde gülümseyerek.

“Amcam hiç maceralara gitmedi ki? Nereden tanıyorsunuz onu? Bu imkansız bir şey!”, diye hayret eder Gnine.

“Aaaa.. en sevdiği yeğeninden bile sır saklayacak biri ancak Nimbletyne olabilirdi. Ama her grubun bir hırsıza ihtiyacı vardır!”

Udoorin mağarayı sarsacak bir kahkaha atar. “Biliyordum! Biliyordum onda bir şeylerin kitabına uymadığını! Nerede bir sorun çıksa, onu köşelerde bir yerde görürdük.. Babam buna bayılacak!”, der mutlu bir şekilde.

 

Laila ve Lady de hayretle Gnine’a bakarlar. Ama işin gerçek içeriğini Aager anlar; bunca yıl Serenity Home istihbaratıyla uğraşan kendisine bile çaktırmayacak kadar geçmişini ve ne olduğunu saklayabilen yaşlı hırsıza saygı duyar.

Dahası, Gnine’ın Sim Town ve Arashkan’da amcası kılığında dolaşması dolayısıyla başına gelenler bir anda anlam kazanıverir!

 

“Tabii, bu yıllar önceydi. Yaptığı en son iş, kendisi için bile biraz fazla çetrefilli idi ve bacağını sakatladı. Buna rağmen devam etmek niyetindeydi ama kardeşinin, ailesiyle beraber Tinker Hills’de bir göçükte öldüklerini duyunca onun için bütün eğlencenin tadı kaçmış oldu. Kahrolmuş bir şekilde, kardeşi ve ailesinden hayatta kalan tek kişi olan yeğenini bulmak için bizden ayrıldı. Daha sonra duyduk ki, onu bulmuş ve onunla beraber pek de tanınmadığı, Serenity Home denen bir kasabaya yerleşmiş.”, diye yılları derleyen bir ifadeyle anlatır Nadine.

“Delia ve ben.. biz o zamanlar çok yakındık ve.. bir birimize çok.. bağlıydık. Bana öyle bakma kızım. Bunlar babanla tanışmamızdan çok önce olan şeyler. Ama birden Arcanton belası hortlayıverdi. Kimse o kaçık büyücüye bulaşmak istemiyordu. Ahmak, iblis kapısı açmanın bir yolunu bulmuştu ve ivedilikle durdurulması gerekiyordu. Onunla yüzleştik ve yendik. Ne var ki, Delia onu şehir mahkemesine teslim edip suçlarının cezasını çekmesini istiyordu. Gerçekte ise, Arcanton hapiste tutulabilecek biri değildi. Halen onu zapt edebilecek bir hapis olduğunu sanmıyorum. Delia ile tartıştık ve Arcanton bundan istifade kaçmaya çalıştı. Üç arkadaşımı kaybettim o gün. İkisini kaçmaya çalışan Arcanton öldürdü, Delia’yı ise Arcanton’u ben cehenneme ‘def’ edince kaybettim. Ayrıldık ve bir daha görüşmedik. Çok istedim.. Bilemezsiniz ne kadar çok istediğimi.. ama kendimde o cesareti bulamadım. Ben babanla tanışıp evlendiğimde aradan yıllar geçmiş oldu.

Sonra Delia, Karcass belasını öldürdü ve Durkahan Kalesi ve Şehrinin Lord Paladin’i oldu. Halbuki masa başı işi, onun en korkulu kabusuydu..”, der Nadine, hüzünlü bir gülümsemeyle. “Yıllar sonra duydum ki evlenmiş ve bir kızı olmuş.. ve Delia’nın kızıyla benim kızım, Nimbletyne Tinkerdome’un yeğeniyle beraber, rahmetli teyzen Silendenien’in meşhur yayını taşıyan bir izci, bir Drashan kaçaklısı, bir kasaba şerifinin sınanmamış oğlu, bir iblis, Argail Smitefast’in torunu ve ‘la Fey’ adında küçük bir kız, kocamın —muhteşem Grandaleren ve ordularının— beceremediğini başarmışlar; Themalsar’ı yok etmişler. Bu.. o kadar ironik bir şey ki..”, der ve yüzünü elleriyle kapatır.

“İyi misin, anne?”, diye annesinin yanına gelir Lorna.

“İyiyim güzelim. Sadece anılarım.. o kadar yorgunlar ki..”, der Nadine ellerinin arasından.

“Yollarımız Delia ile ayrılınca, ben bir serseri gibi, başıboş bir şekilde yalnız takılmaya başladım. Kendimi o kadar yalnız ve boş hissediyordum ki.. İşte o sıralar High Woods Ri’si Grandaleren’in daveti geldi. Açıkçası ben gitmek istemedim ve belki vazgeçer umuduyla uzun bir süre ertelemeye çalıştım ama baban ısrarlıydı. Ben de en sonunda kabul ettim. Baban istediğinde ikna etmesini iyi bilen biriydi.

Kendisine daveti için teşekkür edip, beraber bir akşam yemeğinden sonra ayrılacaktım.. Niyetim buydu. Ama işler çok farklı gelişti. Başta her şey çok güzeldi. Ama her zaman içimden ‘Neden?’, diye sordum. Bütün meziyetlerime ve cazibeme rağmen, neden bir high elf Ri’si bir insanla evlensin ki, diye sormadım değil. Otuz yıl sonra sebebini öğrenmiş oldum, sanırım..”, der ve sessizce ağlar.

Lorna annesine sarılır.

Merisoul, arkada oturduğu yerden kalkar ve ikisinin yanına gelir. Beklenmedik zamanlarda, beklenmedik davranışlarından birini daha sergiler; bulundukları mağaranın imkan verdiği sınırlı alanında kanatlarını açar ve önünde duran anne ve kızını kanatlarıyla sararak onları kucaklar.

Merisoul, kendisini hayretle seyredenleri umursamaz ama Lady’ye bakar ve “Doğruyu söylüyor. Ve duyguları da en az kızının ki kadar samimi!”, der.

“Teşekkür ederim Merisoul. Senden bunu istediğim için özür dilerim.”, der Lady, içi biraz olsun rahatlamış bir şekilde.

Lorna annesinden ayrılır ve yüzünde tam bir şok ifadesiyle Merisoul ve Lady’ye bakar. “Bizi.. Bizi kandırdınız..”, der, tam bir hayal kırıklığıyla.

Lady öne çıkar ve Merisoul’u sahiplenir.

“Hayır, sevgili Lorna. Seni asla aldatmadık, kandırmadık ve senden hiçbir zaman da kuşku duymadık. Ama Arashkan da olanlardan sonra, kimseye güvenmemiz için bir sebebimiz yoktu. Ve anneni sen tanısan da, biz tanımıyoruz. Dahası, seni baban itelemiş olabilir. Ama annen de buna göz yumdu. Ona güvenmemiz için herhangi bir sebep bulamadım açıkçası. Aklıma, Merisoul’un eşsiz kabiliyetlerinden biri geldi; ‘duygu okuma’.. Anneni okudu ve duygularını tasdik etti.”, diye açıklar.

Lorna ne diyeceğini bilemez gibi öylece durur. “Seni dostum sanmıştım..”, der Merisoul’a yarı ağlamaklı bir sesle.

“Dost..”

..der Merisoul ve durur. Succubi melezi, sanki ilk defa yediği bir şeyin tadını değerlendiriyor gibidir.

Neden sonra yukarı bakar ve “Bir ölümlü beni ‘dost’ kabul etti. Bu sayılıyor, değil mi?”, der, gizemli bir şekilde.

Lady ise iş gereksiz yere çığırından çıkmaması için atılır. “Sevgili Lorna. Lütfen. Bu sana karşı yapılmış bir şey değil. Aslına bakılırsa annene bile karşı yapılmış bir şey değil. Güvenceye ihtiyacımız vardı, onu da bulduk. Akledip Arashkan’da bunu değerlendirmiş olsaydık, belki olaylar çok daha farklı gelişirdi, öyle değil mi?”

“Onlar haklı kızım.”, der Nadine, burnunu çekerek. “Ancak kurnazlığınıza hayran kaldım, Lady. Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi..”, diye de takdirini saklamaz.

“Sadede gelmek gerekirse..” diye devam eder kadın. “..babanla evlendim ve bir anda kendimi saray entrikaları ve ablasıyla arasındaki bin yıllık husumetin içinde buluverdim. Ve zamanla onun herkesi ikna ettiği gibi bir sorceress değil, bir warlock olduğunu öğrendim.”

İMKANSIZ! Annem benim ve sizin gibi bir sorceress idi!”, diye ünler Anglenna.

“Üzgünüm sevgili Anglenna, ama bu doğru değil.. Belki çok, çok eskiden, yüz yıllar önce öyle idi, ama ben onunla tanıştığımda artık bir sorceress değildi. Sanırım bunu Grandaleren de biliyordu.”, der Nadine ve kızına dönerek “Bu yüzden ikimizde sen bir warlock olunca o kadar tepki gösterdik. Ne yazık ki, birbirimizin bildiğini bilmiyorduk, dolayısıyla tepkilerimiz makul bir seviyede olmadı. Sen, birbirinden bağımsız ama aynı istikamette, iki aşırı tepkiyle bir anda muhatap oluverdin. Baban, ablasından dolayı, ben ise teyzenin seni etkilemiş olabileceğinden korktuğum için.. Babanla da oturup doğru düzgün pek bir şey konuşmadığımız için, ikimiz de gerçekte neler olup bittiğini asla öğrenemedik. Zaten sen gittikten sonra da hiç konuşmadık.”, der enRise.

“..ve her şeyin senin açından patlak vermesinin altında yatan sebep ise, teyzendi. Hiç farketmeden ailemizi mahvetti. Kadının Bari Na-ammen’e yanlışlıkla verdiği zarar, bilinçli olarak gösterdiği çabalardan daha büyük oldu.”, diye ekler. Sonra Anglenna’ya bakar.

“Annen için çok üzgünüm, sevgili yeğenim.”, der içtenlikle. “Angrellen zeki bir kadındı. Yapabileceği onca iyiliğe rağmen, sırf kardeşine duyduğu, bitmek tükenmek bilmeyen husumetinden dolayı, yapmamayı tercih etti. Aynı sebepten dolayı da yanlış varlıklarla gizli anlaşmalar yaptı ve ahmak kocamla farkında olmadan, Bari Na-ammen’i yok ettiler.”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Nadine’nin son sözleriyle mağaraya opresif bir sessizlik çöker..

Merisoul Xyrotwu gözlerini kısmış, bir yandan, yaşına rağmen güzelliğinden ve zarafetinden pek az şey kaybetmiş olan kadına, bir yandan da sessizce Anglenna’yı süzmektedir. Kimsenin fark etmediği, kızın gözleri gerçekte bir iç çatışmayı saklamaktadır. Neden sonra, yapması gerektiği şeyin kaçınılmaz ve nihai noktasına varmışcasına, melezin küçük omuzları çöker, kaşları ağlamaklı bir şekilde bükülür ve alt dudağını pörtletir, zira kimsenin bilmediği gerçek; Xyrotwu’nun, içinde bulundukları mağarayı paylaştığı ölümlülerle beraberliği ve onlarla yaptıkları bir şekilde hasıraltı edilebilirken, bundan sonra ağzından çıkacaklar, onun kaderini de, tarafını da, küçük bir kızken Ad Ara adındaki bir meleğin ona bahşettiği ‘son nefesi’ ile sadece içsel bir şekilde hissettiği, ama hiç bir zaman tam olarak anlayamadığı ‘sevgi’ denen şeyi kimlere vermeyi seçeceğini de mühürlemiş olacaktı.

İşin şaşırtıcı yanı kendisini, paylaştığı mağaradakilere hiçbir şekilde borçlu hissetmemesiydi..

Merisoul bu konuda istemsizce duraklar zira az evvelki tespiti tam olarak doğru değildir..

Lady.. Lady bir Tapınak Koruyucusu idi ve kendisi gibi bir iblis tohumunu aforoz edip cehenneme geri gönderebilecekken bunu yapmamıştı. Dahası, bir tapınak muhafızı olarak bunu yapması gerekirken yine de yapmamıştı.

Gnine.. O bücür güç istediğinde ona ‘adını’ vermişti —en azından bir kısmını. Ama o bücür bunu değerlendirip kendi çıkarı için kullanmamıştı. Halbuki ona verdiği kısmi isimle bile cüce, Merisoul üzerinde güç iddia edebilirdi.

Hiç bir zaman kendisini istekli bir şekilde muhatap almamış olan izci kız Laila bile, onun gerçekte ne olduğunu bilmese de, hiç şüphesiz bazı kuşkuları vardı mutlaka ve bu konuda ondan beklediği gibi sırtına saplanması gereken oku, bir türlü yayından fırlatmamıştı.

Lorna ise kendisine sevgi ve saygı dışında bir şey göstermemişti. Yetmiyormuş gibi bir de kendisini bir ‘dost’ kabul etmişti..

Inshala.. Sevgili küçük Inshala.. Etrafında olup bitenlerin çoğunu anlamasa da, kendisinden korksa da, umarsızca, kör bir cesaretle onu —bir iblisi— korumuş ve bunun acısını çekmişti..

Şapşal Udoorin bile.. Önüne çıkan her şeyi olabilecek en küçük parçalarına indirgeyen Udoorin bile ona her zaman nezaket göstermişti.

Ve o pis adam.. Aager! Evet, kendince Merisoul’a bir sınır çizmiş ve sevgili Inshala’sını sahiplenmişti ama, sevgi bu değil miydi zaten; bir şekilde karşılıklı sahiplenme? Dahası, onu anlamak için de çaba göstermişti. Evet, belki bunu ‘Serenity Home güvenliği’ için yapmıştı, ama Merisoul bunun kötü bir bahane olduğunu anlayabilecek kadar o adamı okuyabilmişti. Özellikle Inshala’dan sonra, adamın iç dünyası tamamen değişmişti. Ama en nihayetinde adam, çözemediği bu succubi melezine ‘güvenmeyi’ seçmişti..

 

Hayır.

Merisoul paylaştığı mağaradakilere hiçbir şey borçlu değil, değildi..

Onlara ÇOK ŞEY borçluydu..

 

Acaba..

Acaba Ad Ara, bunların hepsini hesaplamıştı da Merisoul’un efendisinden öcünü bu şekilde mi alacaktı?

HAYIR!, diye düşünür Xyrotwu.

O ‘nefesi’ hissetmişti ve kendisi gibi hislere ve hislerin nüanslarına ayık bir yaratık için bu gözden kaçabilecek bir ayrıntı değildi.

O nefesin içinde sadece katışıksız, karşılıksız, koşulsuz, engin ve sonsuz bir ‘sevgi’ vardı.

O nefesin içinde Ad Ara’nın bin altı yüz yıl çektiği acılardan, gördüğü eziyetlerden kendisinde muhafaza etmeyi başardığı tek şey vardı.

O nefesin içinde asla unutmadı, unutamadığı ve unutmayacağı, zihinsel sarayının derinliklerinde, annesinin portresinin arkasında gizlediği kasanın içinde sakladığı ve ‘Arşiv No. ARZME-0000001olarak muhafaza ettiği ‘SIFIR BİR’ vardı.

 

O nefesin içinde Ad Ara’nın kendisi vardı..

 

‘Sıfır İki’ kararını verir ve bu şekilde kendi cinayetini de işlemiş olur.

Mağaranın içinde, küçük, yılmış, sonu feci bir ölümle biteceğinden kati olarak emin olan bir ‘veda’ sesi fısıldar;

 

KARDAX’ TRAKXA..

 

 

 

 


 

enRise: eski (former) Rise.

 

 

 
 

Sana Themalsar’ı Getirdim, Baba..

Timeline:

High Woods’daki saklı high elf şehine varılmış ve Alor’Nadien ne (Lorna), babası ve Bari Na-ammen Ri’si Grandaleren Feymist’in yüzleşme zamanı gelmiştir.

Taht salonu tıka basa high elf soylularıyla doludur ve herkes, kendisini Lorna olarak dünyaya tanıtarak özünü reddeden prensesin açıklamalarını dinlemek için merakla bekleşmektedirler.

Bekleyenler arasında, yüzünde pek de gizleyemediği bir zafer ifadesiyle, Anglenna’nın annesi High Lady Angrellen de bulunmaktadır..

Bu hikaye, Arashkan şehrinde olan olaylar ve şehrin yok edilmesinden sonra yer alır.

 

 

Muhteşem taht salonunun ikiz kapıları açılır, altın işlemeli mor renkler içerisinde altı muhafız içeri girer ve ardından Bari Na-ammen Ri’si Grandaleren ve Rise’si Nadine içeri girerler.

Eşinin elini nazikçe tutmuş olan Ri, ağır, gösterişli adımlarla tahtına yaklaşır, eşini kendi tahtının yanındaki tahta yönlendirir, sonra da kendisininkine kurulur.

Ri Grandaleren Feymist, yaşına rağmen güzelliğinden pek az ödün vermiş bir elftir ama fiziksel görünümü, artık anlamsızlaşmış gibidir. Gözlerinde bıkkınlık ve usanç dışında, sanki derinliklerinde melun bir ateş yanmaktadır. Oturduğu tahtında etrafındakileri hiç umursamadan kıyafetleriyle ilgilenir; altın ve beyazlardan oluşan kraliyet cübbesini düzeltir, bir eliyle neredeyse beyazmış gibi görünen uzun, sarı saçlarını arkaya atar, tacını düzeltir, parmaklarındaki yüzüklerle oyalanır, bir şey düşünüyormuş gibi poz verir ve temelde önünde duranlara bakmadan ve onların varlığını umursamadan bu şekilde birkaç dakika geçirir. En sonunda yanında oturan Rise hafifçe boğazını temizleyerek onun uyarır.

Yanında oturan Rise Nadine Graciousward Feymist, tarifi zor bir kadındır. Muhteşem görünümü, sadece alımlı yüzü yada dolgun fiziğiyle sınırlı değildir. Bu kadının güzelliği ayrıntılarda daha belirgindir. Kadın sadece güzel değil, aynı zamanda fevkalade çarpıcı ve etkileyici yüz hatlarına sahiptir. Nevarki Nadine’yi ‘büyüleyici’ yapan gerçekte bunlar değil, hareketlerindeki ekonomik zarafettir. Nadine Graciousward, bir insan olmasına rağmen, her nasılsa yanındaki elften çok daha asil ve konumunun sahibi gibi tahtında oturmaktadır. Kocası üstü başıyla uğraşırken, o ise önünde duranların ayrıntılarını çoktan görmüş ve aralarındaki hikayeleri okumuş gibidir.

Nadine önce kızına bakar ve ister istemez gözleri dolar. Kızı, aylar öncesine kıyasla daha da incelmiş ve erimiş gibidir ama ondan geriye kalan, artık bebek yağlarından kurtulmuş, daha kararlı, muhtemelen çok daha inatçı, çelik bakışlı biridir. Sevgili Lorna’sı oldum olası ciddi bir kız olmuştur. Ne var ki şu anda önünde duran kız, baktığı şeyleri değil, daha da ötesini gören bir ifadeyle babasının, onunla ilk tanıştığı anki kopyası gibidir.

Lorna güzelliğini annesi olduğu kadar babasından da almıştır. Göz rengi, çok hafif çilli burdu ve küçük ağzı annesininki gibidir. Çok uzaklara bakan ifadesi ise babasını andırırken, sevgisi, samimiyeti, tutkusu, şefkati, içine kapanık olmasına rağmen etrafına yaydığı umut ve dinginliği, doğal zarafeti ve içsel cazibesi ise tamamen kendisindendir.. Nadine içini çeker. Küçük bebeği büyümüş ve daha küçücük bir kızken vadettiği güzelliğine ulaşmıştır. İç çekişi, bugünkü karşılaşma her nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, onu artık burada tutamayacağını anlamasındandır..

Onun hemen arkasındaki, aralarında ancak belirgin bir anlayış ortaklığının müsaade edebileceği bir yakınlıkta duran, kızına yapılabilecek en ufak hakarete, muazzam bir farkla ve olabilecek en kanlı şekilde cevap vermek için sadece bahane arayan iri gence bakar. Genç adam elf standartlarına göre pek de yakışıklı değildir ve bu Nadine’yi biraz şaşırtır. Kızına bu çocuk göz kulak oluyorsa, demek ki Alor’Na’sı onda yüzeysel ve geçici bir çekim değil, başka meziyetler bulmuş olmalıydı. Nadine, gencin çok kısa bir anlığına kızına attığı bakışı görür ve aradaki bağları kurar. Gencin kıza anlık bakışında bile yüzünün kızarmasından, çocuğun içine düşmüş olduğu vehametini ve kızı karşısında tam anlamıyla kayıp bir vakıa olduğunu görür ve içinden mutlu bir şekilde geçirir, ‘Belki de Alor’Na’m benden şanslı çıkar. Arkanı yaslayabileceğin ve güvenebileceğin birisini bulmuş olmana ne kadar sevindiğimi bilemezsin bebeğim. Ne yazık ki bunların ikisi de bana verilmedi.. ama görüyorum ki sen bulmuşsun. Bulduğun şeyi tut ve ona sımsıkı sarıl!

Rise grubun diğer üyelerini de gözden geçirir. Nadine, Anglenna’yı yakinen tanır.. Kızın zeki olduğunu, daha ilk tanıştıklarında fark etmiştir. Ne var ki annesinin kızın üzerindeki etkisi katidir. ‘Anasının küçük, süslü papağanı‘, diye geçirir içinden üzülerek, zira elindeki muazzam potansiyele rağmen, o güne kadar Angrellen ne dediyse, Anglenna da onları tekrarlaması dışında kendisine özel hiçbir varlık göstermemiştir.. ‘Belki annesinin gölgesinden ayrılmış olması ona yaramıştır.‘, diye umut eder.

Nadine, Anglenna’nın annesi Angrellen’den korkmaz. Geçmiş otuz yılda onunla sayısız defa yüzleşmiş ve her defasında da üstesinden gelmiştir. Yaptıkları en son atışmada, ‘Sanırdım ki senin gibi bin beşyüz yıl yaşamış biri, biraz daha akıllı olurdu.. Görüyorum ki yaşın sana beraberinde bilgeliği de getirmemiş!‘, demiş ve suratı kıpkırmızı kesilmiş kadını başından savmıştı. Bu olay, o kadınla en son konuşması olmuştu. Angrellen konusunda kendisini tedirgin eden tek şey, kadının uslanmaz ve usanmaz kini ve inadınır..

Gözleri dişi dwarf’a takılır. Dwarf’ın yüzünde, hiçbir saçmalığa tahammül etmeyeceğine dair kati bir ifade vardır. Nadine dwarfları sever, zira çoğunluğu ya ak, yada karadır. Edindiği bilgilere göre bu dwarf, meşhur Serenity Home kasabasının yetkin tapınak koruyucusu, Lady Magella olmalıdır. Bu da onu ‘iyi’lerden yapıyor olmalıydı. Dwarf’ın etrafına yaydığı güven ve hayal meyal hissedilir kutsal nitelik bile kızının doğru kişilerde arkadaşlık bulduğu iç rahatlığını verir.

Rise Nadine, izci kızı ve yanında duran gnome’u süzer. İzci kılık kıyafeti konusunda belli ki umarsızdır, ama oldukça alımlı, cüretkar bir güzelliğe sahiptir ve bulunduğu yere rağmen, kimliğini bir kalkan gibi bürünmüş, etrafındakilere kafa tutarcasına bakmaktadır. Nadine iç çeker ve ‘Elflerden dilin mi yandı güzel kız? Dert etme, benim de yandı!‘, diye hicveder içinden. Nadine açısından işin sevindirici yanı, bu güzel, alımlı izci, kızı gibi bir yarı elftir. Rise bundan dolayı mutlu olur. Kızının, kendisi gibi yarı elflerle karşılaşmış ve onlarla arkadaşlık etmiş olduğunu görmesi içini rahatlatmıştır. Kızının sessiz ve içine kapanık oluşunun en büyük sebebinin, etrafında kendisiyle özdeşleşebileceği dengi elflerin olmayışı olduğundan her zaman rahatsız olmuş, bu yüzden onunla olabildiğince zaman geçirmiştir.

Ve bir gnome. Tabii ya.. Ortada bir sorun varsa, bir gnome nasıl eksik olabilirdi ki?‘, diye buruk bir gülümsemeyle geçirir içinden. Gnome, bütün Bari Na-ammen sarayının ihtişamını tek bakışla içine çekmiş, kullanılabilir en küçük parçalarına ayırmış, teker teker incelemiş, elde ettiği analiz sonuçlarını, muhtemel kimyasal tetkikleriyle birleştirip tahminleriyle kıyaslamış ve aradaki farkı pek de ilgi çekici bulmamış bir mucidin burun kıvıran ifadesiyle etrafına bakmaktadır. Dahası, avucunu kaşıyıp durmasından, aklından yapmayı düşündüğü ve muhtemelen de sadece kendisinin komik bulacağı, abuk sabuk bir şeylerin geçtiği kesindir, çünkü yanında duran izci kız devamlı onu dürtüp durmaktadır!

Onların arkasında, omuzlarının üstünden görünen, kuzguni kanatlı bir yaratık —bir kız— durmaktadır. Kız, Nadine’ninkine bile kafa tutacak bir güzelliğine sahiptir. Nadine’nin kuşku götürmez, dünyevi güzelliğine, kızı Alor’Na’sının şeffaf, büyüleyici cazibesine, izci kızın kafa tutan, yırtıcı çekimine, yeğeni Anglenna’nın ise ‘ulaşılamaz buzullar’ı andıran soğuk, mesafeli ve keskin güzelliğine karşın, bu kızın güzelliği uhrevidir. Kız etrafına saf gözlerle bakınmaktadır ve arkadaşlarının kaçınılmaz tedirginliğinden tamamen beri bir şekilde durmaktadır.

Eyvahlar olsun!‘, diye hayıflanır içinden Rise. ‘Saraya bir iblis mi getirdin kızım? Baban bundan hiç hoşlanmayacak..

Nadine, iblisin arkasındaki son iki kişiyi süzer. Biri karalar içerisinde, etrafında olan herkesi —ama herkesi; geçtikleri koridorlar ve salondaki muhafızları, danışmanları, diğer asilleri, yukarıda, balkonda gizlenmiş okçuları ve kalın, kadife duvar perdelerinin arkasında yer alan ek muhafızları, ortalıkta dolaşan hizmetçileri ve yardımcıları da dahil, HERKESİ— sayılarını, silahlarını, potansiyel saldırma sıralarını, kapasitelerini ve gözlerindeki niyeti acımasız bir ekonomiyle süzmektedir. Belli ki bu adam politikanın kendisiyle değil, oluşturabileceği potansiyel sonuçlarıyla ve bunlara karşı alabileceği önlemlerle ilgilenmektedir. Karalar içindeki adamın kurduğu plan her ne ise, ardında olabildiğince çok ceset bırakacak bir plan olduğu kesindir!  ‘..Ve paralı kesiciler mi?, diye geçirir içinden. Ama sonra, çok kısa bir anlığına adamla göz göze gelir ve adamın başını anca fark edilir bir şekilde, ‘hayır’ anlamında salladığını görür. ‘Demek paralı kesici değilsin. Nesin peki?‘, diye merak eder.

Adam, çok hafif yana kayar..

Nadine’nin gözleri, onun arkasına saklanmış ve önünde duran adamın koluna yapışmış küçük, sıskası çıkmış kıza takılır.

 

Bu kız..

Nadine bu kızla daha önce karşılaşmamıştır ancak rüzgarlar tıpkı bu kızın tarifine uyan birinin adını fısıldamıştır ona.. la.. la fey.. LA FEY!

Bu küçücük kız Inshala ‘la Fey’ Frostmane olmalıydı!

 

Ah Alor’Na’m.. la Fey senin dostun ise, başka dosta ne gerek var! O kızın adını ve yaptıklarını rüzgarlar ve yağmurlar, ağaçlar ve çiçekler, kurtlar ve geyikler, kartallar ve kargalar, dinlemesini bilen herkese taşıdılar..

Nadine Graciousward, bir anda geleceği görür gibi olur ve korkar.

Kızının, böylesi bir grubun parçası olmasının bir rastlantı değil, kaderin müdahalesi olabileceği konusunda kati bir inanış oluşur içinde. Ve inatla kızına bakmaktansa üstü başıyla ilgilenen kocasını dürter..

 

 

Ri Grandaleren Feymist, yavaşça başını kaldırır ve uzun bir süre sessizce önünde duranlara bakar. Durgun gözleri, grubun her üyesini teker teker inceler ve en sonunda kızına bakar ama bir şey söylemez. Rahatsız edecek kadar uzun bir süre kızını inceler ve neden sonra bıkkın, yorulmuş ve kızgın bir ifadeyle konuşur;

“Saraydan kaçtın Alor’Nadien ne. Bu sana ne getirdi? Hepimizi bu şekilde teşhir etmeye değer miydi? Bu rezilliğe gerek var mıydı? Yetmiyormuş gibi, benliğini ve aslını reddedip kendine başka bir isimle çağırarak bizleri utandırman gerekli miydi?”

Babası konuşmaya başlayınca, Lorna başını yere eğmiştir. Anca duyulur, yumuşak sesiyle ona cevap verir;

“Ortada bir rezillik varsa bunun mümessili ben değilim, baba. Ben yolumu seçtim ama yolunu seçen herhangi bir elf’e gösterilen tahammül ve saygı bana gösterilmedi. Bunu yaparak farkında olmadan beni elflerinden daha az görmüş olmadın mı, baba? Onların sahip oldukları haklara da sahip olmadığımın vurgusunu yapmış olmadın mı?

Hoşnutsuzluğunu genele ilan ederek, bir baba ile kızı arasındaki kalması gereken bir meseleyi, bu olayda hiçbir aidiyeti olmayanların, kendilerini buna dahil etme yüzünü ve cesaretini onlara vermiş olmadın mı?

Bunu yaptığın anda bir çatışmanın kaçınılmaz olacağını bilmene rağmen, yine de yaptın.. Bu çatışmanın hiç gerçekleşmemesini istediğim için ayrıldım.. Elflerine verdiğin hakları benden esirgediğin için ayrıldım, baba. Ve beni elflerinden gayrı gördükten sonra artık sadece annem için Alor’Nadien ne (Nadine’nin Cazibesi) olarak kalabilirdim ama halkına Rise olamazdım. Bunu sen kendi elinle yaptın, baba..

Geri geldiğimde seni ve annemi bir daha görmek ve aramızda sevgi ve saygının hala var olduğu bilmeye ihtiyacım olduğu için ve bir barış olmasını umduğum için geldim.. Buraya Arashkan halkını neden yalnız bıraktığınızı sormaya geldim. Onlar saldırı altındayken, neden güvenli bir mesafeden seyretmeyi tercih ettiğinizi sormaya geldim. Ve neden kıyımdan kaçan Arashkan mültecilerini hudutlarından def ettiğinizin hesabını sormaya geldim, baba.. Ama görüyorum ki, buraya gelişim sadece seni son bir defa görmüş olmak içinmiş.. Zira komşuları öldürülürken buna sessiz kalan bir Ri’nin kızı olamam. Ve ben Alor’Nadien ne olamayacaksam, burada bana bir yer yok, baba..”

Alor’Nadien ne Feymist’in sesi bütün salonda çınlar ve Bari Na-ammen’in ve High Woods elflerinin son prensesi, kahır dolu bir cesaretle deklere eder;

“Veliahtlık hakkımı sevgili ablam ve kuzenim, High Lady Anglenna’ya bırakıyorum!”

Salon bir anda derin iç çekişler ve hayret nidaları ile çalkalanır. Bir anda herkes konuşmaya başlar ve ortalık karışır. Rise Nadine’nin yüzünde şok ve hayret ifadesi belirirken, Grandaleren’in yüzü ise tamamen kararır.

Neden sonra Grandaleren bir elini kaldırır ve salon sessizleşir. Tamamen bıkkın, tükenmiş ve kayıp bir ifadeyle;

“Buna değdi mi peki? Güttüğün yol seni halkından etti. Buna karşılık ne kazandırdı?”

Lorna başı eğik bir şekilde “Onlar her zaman benim halkımdı. Onları elimden sen aldın, baba.. Nevarki Arashkan halkını def ettiğinde, burada asla bir yerimin olamayacağını da bana söylemiş oldun. Ben bir elfim, baba. Ama ben aynı zamanda bir insanım. Ve öyle görünüyor ki senin ülkende insanlara yer yok!”, der fısıltı gibi bir sesle.

Ve geldiklerinden beri ilk defa Lorna eğik başını kaldırır ve doğrulur. Kızın gözleri sanki içten bir ateşle yanmaktadır. Babasına bakar ve sesi bütün taht salonunda yankılanır;

“Ne kazandırdığına gelince; buradaki bütün elflere tanınan özgür irade hakkım ve bana saygı duyan sevgili dostlarım dışında hiçbir şey..

Ama sana ve halkına elim boş gelmedim..

Sana onurunu getirdim..

Sana Themalsar’ı getirdim, baba..”

Lorna sağ elini pençe yapar ve Thelmasar’ın ruhunu cesedinden kopardığı zaman yaptığı hareketi yineler ve yerden kapkara, kötürüm bir duman eşliğinde bir şey yükselir. Salondaki elf muhafızlar bir anda silahlarını çekip atılacakmış gibi ileri doğru meylederler ancak derin, kaynayan, vahşi bir ses taht salonunun pencerelerini titretecek şekilde gürler;

“KİM PRENSESE DOKUNURSA ÖLÜR!”

Udoorin, iki elinde de dev baltaları olduğu halde, önünde duran kızı kuşatmış, yüzünde, az önce söylediği şeyi yapacağına dair hiçbir kuşku bırakmayan bir ifadeyle durmaktadır!

Salon sessizliğe bürünür.

Neden sonra çok derinlerden gelen ölü, metalik bir kıkırdama duyulur.

 

 

Aaaaaa… Grandaleren.. uzun zaman oldu.”, der, Lorna’nın çağırdığı kirli dumanın içinden peyda olan Themalsar’ın lanetli ruhu.

“Bakıyorum halkına Ri olmuşsun. Merak ediyorum, bunu hangi sayısız başarısızlığından dolayı sana verdiler? Hangi ahmak senin gibi beceriksiz bir komutanı, göçmüş babana Ri olarak önerdi?”

Yerinde taş kesilmiş Grandaleren, ‘hayalet görmüş’ gibidir! Neden sonra dili çözülür ve kati bir sesle ona cevap verir;

“Ben seninle savaştım ve seni yok ettim!”

“Hayır yaşlı adam.. Ne olacağını bildiğin halde yine de ölüme gönderdiğin elflerin benimle savaştılar. Sen ise babanın sana verdiği şeref muhafızlarının arkasından, askerlerinin katledilişlerini seyrettin.. ve duvar süslerimi kırmanız dışında da gerçekte hiçbir şey başaramadın. Küçük kız kardeşin bile senden daha erkekti. O ve lanet izcilerinin yaptıkları baskınlar olmasaydı, savaş sürdüğü kadar sürmez ve sen, küçük ittifakınla beraber daha ilk yıl yok edilmiş olurdunuz. En sonunda o dişi elfi pusuya düşürüp öldürdüğümde hepinizin etrafı sarılmış olarak avucumun içine, tam istediğim yere düşmüş oldunuz. Son anda Durkahan paladinleri yardımınıza yetişmemiş ve kuşatmamı yarmamış olsalardı, tarihi sen değil ben yazmış olacaktım..”

“Yalan söylüyorsun, melun ruh!”, diye haykırır Grandaleren!

“Ben artık bir ruh bile değilim. Senin yapamadığın işi, horladığın bu küçük kız yaptı. Ve senin gibi işi eline yüzüne bulaştırıp yarım bırakmadı. Asla bir daha çağrılamayacak şekilde ruhumu lanetleyerek bedenimden kopardı. Ben artık yokum. Kati ve tamamen.. ve senin aksine, yalanlara da ihtiyacım kalmadı. Yalanlar hayatta olanlar içindir. Benim gibilere bir ederi yok! Sen o tahtı asla haketmedin. Arkandan şimdi bile sırıtan korkak ablan da. Aranızda Rise olmayı hak eden iki kişiden birini ben öldürdüm.. Bu şekilde sekiz yüz yıl beklemiş olsam da, elflerden öcünü almış oldum zira sizler dünyadan elini ayağını çekmiş, kendi ihtişamınızla kör olmuş ve durağanlaşıp çürümeye yüz tutmuş bir halksınız.”, der Themalsar ve sonra kin dolu bir sesle ekler;

“Merak ediyorum, hangimiz gerçekte ölü.. sen mi, yoksa ben mi? Nihai yıkım geldiğinde en azından ben, sevdiklerimin gözlerim önünde kesilmelerini seyretmek zorunda kalmayacağım!”

“Senin asla sevdiğin birisi olmadı, şer tohumu!”, diye hırlar Grandaleren. Themalsar konuştukça elfin donuk gözleri yanmaya başlamıştır. Kaskatı kesilmiş bir şekilde tahtına yapışmış, önünde duran lanete büyük bir kinle bakmaktadır.

“Tıpkı senin gibi.. Tahtı ablana bırakmamak için bir insanla evlenip çabucak büyüyen bir yarı elf yapmadın mı? Gerçekte o tahtı hak eden küçük kız kardeşini ben öldürdüm. Sen ise kendi öz kızının doğum hakkını, zayıflığın, beceriksizliğin ve kibrinle yok ettin. Yüzyıllar önce bana katılman karşılığında babanın tahtını sana vaad ettiğimde, onurun yada babana olan sevginden değil, kibrinden dolayı beni reddetmiştin. Ama görüyorum ki hiç hak etmediğin bir şöhretle o tahta oturmuşsun. Aradan sekiz yüz yıl geçti ve bana öldürttüğün elflerin hala eski sayılarına kavuşamamış..”, der manyakça kıkırdayarak. “Bu da senin çok uzun olan başarısızlıklarının sadece en sonuncusu olacak çünkü artık ölümün yaklaştı yaşlı bunak!.. Ve ardında gururla bırakabileceğin ne bir başarın, ne bir eserin, ne de bir veliahtın var. Ülken ve halkın, seninle son bulacak.”

Themalsar’ın kirli, mel’un ruhu yerden daha da yükselir ve Grandaleren’e küçümser bir tiksintiyle bakar ve ona muazzam, iç titreten bir horlayışla hitap eder;

“İblis efendilerim alınır diye, senin kadar başarısız bir elfi kurban olarak bile kullanmazdım tapınağımda—”

Büyük salon, beklenmedik, kulak çatlatan bir ışıkla aydınlanır ve ardından yer sarsıcı bir gök gürlemesiyle sarsılır ve salondaki bütün pencereler, bir anda dışa doğru patlar! Herkes parlak ışığın etkisiyle kısa bir süreliğine kör olur. Neden sonra görebildiklerinde, Themalsar’ın az önce durduğu yerde derin bir yarık oluşmuş ve yarık kekremsi bir kokuyla tütmektedir.

“Geber, kahrolası papaz!”, diye Grandaleren’in boğuk hırıltısı duyulur..

..ve salon kati bir sessizliğe bürünür!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Sessizliği çınlayan bir ses bozar. Tahtlardan birinden elf işlemeli bir halka, parlak mermer zeminde yuvarlanarak salonu yarılar ve iç gıcıklayıcı bir şekilde olduğu yerde uzun bir süre döner ve en sonunda durur.. Bu halka Rise Nadine’nin tacıdır. Nadine ayağa kalmış buz gibi bir ifadeyle etrafındakileri süzer ve bakışları etrafındakilerin içine korku salar. Gözlerini gezdirdiği bütün elfler başlarını öne eğip, dizlerinin üstüne çökerler.

“Yıllar önce buraya ilk davet edildiğimde bana bunun kötü bir fikir olduğu söylenmişti. Ama ben, elfler ve insanların barış içerisinde ve ortak yönetim altında yaşayabileceğine inanmıştım. Aradan geçen otuz yılda bunun olamayacağı bana sayısız defa gösterilmiş olmasına rağmen ben yine de inat ettim. Her gün arkamdan söylenenleri duymazdan, yapılanları ise görmezden geldim. Ama kızımı sizin kibrinize yedirmeyeceğim.”, diye Nadine’nin kati sesi bütün salonda yankılanır. Sesi soğuk ve mesafelidir, ama gözlerinde dış görünüşünden hiç beklenmeyecek, vahşi bir ateş yanmaktadır.

Rise Nadine eşine, Grandaleren’e döner ve ona ancak, hayatını adadığı ama hepsinin bir yalan olduğunu anlayan bir kadının yüzünde oluşabilecek bir ifadeyle bakar.

“Politik evliliklerde sevgi olmaz. Sadece çıkar ilişkisi vardır. Ama ben politik bir çıkar için seninle evlenmedim zira şahsım dışında kimseyi temsil ederek gelmedim. Buraya senin kişisel davetlin olarak geldim ve ısrarın üzerine evlendim. Sana bir kadının verebileceği bütün sevgiyi ve saygıyı verdim. Sana bir kadının erkeğine verebileceği en mükemmel çocuğu bahşettim. Ve sen onu köpeklerine yem etmeye kalktın. Ya bu saçmalığa hemen, şimdi bir son verir ve bir Ri gibi davranırsın, yada ben bir Ri ile değil, basiretsiz bir ahmakla evlendiğim gerçeğiyle buradan kızımla ayrılırım, zira burada kızımın hakkı olan bir geleceği yoksa, benim durmam için de bir sebebim yok demektir.”

“Ama her ne olursa olsun, kızıma kötü niyetle bakan yada ona el kaldırmaya çalışan olursa, onu kendi ellerimle ait oldukları cehenneme ‘def’ edeceğim. VE ŞUNU İYİ BİLESİNİZ Kİ BEN ‘DEF’ ETTİĞİMDE GERİ DÖNÜŞ, İKİNCİ BİR ŞANS YADA KODESTEN ÇIKIŞ KARTI OLMAZ. BUNU OTUZ BEŞ YIL ÖNCE ARCANTON ÇOK ACI BİR ŞEKİLDE ÖĞRENDİ. İTİRAZI OLAN VE BENİ SINAMAK İSTEYEN VARSA, ŞİMDİ, ŞU ANDA ÖNE ÇIKSIN..!“, diye Nadine’nin, içi ölüm ve daha beteriyle dolu hırlaması duyulur.

 

High Lady Angrellen öne çıkar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yeter, anne!”, diye bir ses çınlar salonda ve High Lady Angrellen olduğu yerde kalır.

Yüzünde hiçbir tereddüt olmaksızın Anglenna, herkesin kendisini görebileceği bir şekilde öne çıkar.

“Taht bana ait değil zira varis ben değilim. Hiçbir zaman olmadım. Prenses Alor’Nadien ne, o tahtın tek ve gerçek varisi. Bunu, hayatımı defalarca kurtarmadan önce biliyordum. Ama kendime itiraf edemedim. O artık benim hasmım değil. O benim arkadaşım. O benim kız kardeşim ve onun hakkını yedirmeyeceğim, anne! Bari Na-ammen, senin ve amcamın gizli çekişmesinden yeterince zarar gördü. Bunu dünyada olup bitenlere baktığımda gördüm. Bütün işaretler orada ama biz iç çekişmelerimize o kadar gömülmüşüz ki, bu gerçeğe tamamen kör olmuşuz. Ama artık bunun bitmesi lazım. Themalsar’ın bahsettiği nihai yıkım yaklaşıyor. Orken sürüleri, efendileriyle geliyorlar. Bütün büyük şehirlerde önce birlik ve beraberliği fesat ve çıkar çatışmaları ile bozup sonra da yıkımlarını getiriyorlar. Bunu gözlerimle gördüm. Bu yüzden artık durmalısın anne. Çünkü ben senin anlamsız mücadelenin bir parçası olmayacağım. Düşman geldiğinde, tahtda kimin oturduğuna bakmayacak. Seni de herkesle beraber kesecekler..”

Anglenna annesinin gözlerinin içine bakar ve çok büyük bir umutla beklediği anlayışı da, ayılışı da göremez. Omuzları çöker ve dönüp Lorna’ya, “Gel kardeşim. Gidelim. Burada sadece inatla geçmişlerine ve kibirlerine tutunmuş ölüler var. Bize, gelen felaketle savaşacak taze insanlar lazım ve onlardan burada yok!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

HAYIR! GİDEMEZSİN! SEN RİSE OLACAKSIN.. OLMALISIN! YÜZYILLAR ÖNCE, SEN DAHA DOĞMADAN BU BANA VAADEDİLDİ..!“, diye bir feryat kopar salonda ve herkes mutlak bir umutsuzlukla dile gelmiş bu sözlerin sahibine döner..

.. High Lady Angrellen, belkide sekiz yüzyıl filizlenmesini beklediği umutlarının parmakları arasından kayarak yok oluşunun verdiği panikle ağzından kaçırdığı sözler karşısında taş kesilmiş bir şekilde öylece durur..

Nadine, ayağa kalkar ve salonu terk eder. Güzelliği ve zarafetiyle nam yapmış kadın tacını geride bırakır ama kızını değil. Onu elinden tuttuğu gibi taht salonunun yan kapılarından birine yönlendirirken, diğerlerine de acil bir fısıltıyla “Gelin güzellerim, burası artık güvenli değil..”, diyerek kendisini takip etmelerini söyler. Anglenna’nın tereddütünü görünce, “Gel yeğenim. İnan bana, birazdan olacakları görmene gerek yok.”, der ve diğer eliyle onu da kolundan tutar ve salondan çıkarır.

Annesi Nadine eşliğinde Lorna, Udoorin ve Anglenna, Lady, Laila, Gnine, Merisoul, Aager ve “Nooldu yaa?!”, diye yüzünde şaşkın bir ifade olan Inshala hızla koşarken, Grandaleren’in “En sonunda kendini ele verdin, seni huysuz cadı..”, diye haykırdığı duyulur.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Gelin güzellerim, burası artık güvenli değil..”, diyerek Nadine, peşine taktığı kızını, yeğenini ve yoldaşlarını, sarayın gizli tünellerinden geçirirken karşılaştıkları elf muhafızlarına, arkalarında bıraktıkları taht salonunu işaret ederek “Hainler.. Hainler taht salonunda.. Hainleri yakalayın!”, diye emirler yağdırır ama ‘hainler’ derken kocasından mı, yoksa High Lady Angrellen’den mi, yoksa her ikisinden mi bahsediyor anlaşılmaz.

“Geldiğinizi ilk duyduğumda o kadar sevinmiştim ki.. Korkarım, sizler adına vermeyi düşündüğüm şöleni ertelememiz gerekecek zira burası artık güvenli değil.”, der nefes nefese kalmış bir şekilde.

Rise’nin sözlerini tasdik edercesine, arkalarında büyük bir patlama olur ve her yer sarsılır.

Taht salonu yıldırımlar, ateş yağmurları ve mebus büyülerle sallanırken, her iki tarafın askerlerine ait kılıç şakırtılarına ölenlerin boğuk çığlıkları karşır..

Yan odalardan birine sızdıklarında bir anda Nadine, Lorna ve grubun etrafında elliye yakın elf muhafızı belirir ve her şey durur.

Gruptaki herkes bir anda gerilirken Udoorin’in yüzü kararır ve sessizce sevdiği kızın arkasına geçip devasa baltalarını kaldırır.

Muhafızların başı Rise’ye yaklaşır ve önünde, tek dizi üstüne düşer.

“Hanımım..”, der boğuk bir sesle. “Aramıza katıldığınızdan beri bizim için yaptıklarınızı bazılarımız gördü. Ri’mize baş kaldıramazdık ama prensesimize yapılanlara da göz yummadık. Prensesimiz, Bari Na-ammen’in sükuneti için hakkı olan tahtından vazgeçişini ve ayrılışını gördük.. Hiçbir ırkın tarihinde görülmemiş bu fedakarlıktan sonra, burada bulunanlar ve dışarıda hazırda bekleyen bine yakın muhafız, aramızda ona gizli bir sadakat yemini ettik; geri geldiği gün, her ne olursa olsun onun önünde, yanında ve arkasında olacağımıza dair. Öyle görünüyor ki andımızın sınanma zamanı geldi. Sayımız fazla değil, ama buradaki her elf’in canı sizindir.. Bir gün bize geri döneceğinize ve Bari Na-ammen’i tekrar yükselteceğinize dair inancımızdan dolayı bizler önden gideceğiz ve sizin için yolu açacağız zira High Lady Angrellen’in kişisel muhafızları her yerdeler ve prensesimizi gördükleri yerde öldürme emri aldılar. Onları aştığımızda ise önümüze Orken sürüleri çıkacak çünkü buraya bir soykırım için geldiler ve şehir sarılmış durumda.”, der muhafızların başı. Sonra derin bir nefes alır, başını kaldırır ve Rise’sine bakar.. Alor’Nadien ne’ye.

“Bugün Bari Na-ammen’in son günü. Bugün, bu güzel ülke dünyaya veda ederken lütfen bizi iyilikle anın.”, diye çekilmiş bir ifadeyle Lorna’ya yalvarır.

Gözleri dolmuş olan Lorna’nın yüzünde en az önündeki muhafız kadar çekilmiş bir ifade mevcuttur. Prenses, yumuşak, boğuk ama kararlı bir sesle konuşur.

“Adın ne senin asker? Seni ve sadıklarımı anıp hatırlaya bilmem için bana isimlerinizi söyleyin.”, der.

Muhafızların başı, yavaşça elini göğüs zırhlığının içine sokar ve düzgünce katlanıp mühürlenmiş kalın bir papirüs çıkartır.

“Sadıklarınızın hepsi burada, hanımım.”, der ve ayağa kalkar. Kısa, kesin bir emir verir ve muhafızlar yek vücut haykırır.

“RİSE ALOR’NADİEN NE..!”

“RİSE ALOR’NADİEN NE..!”

“RİSE ALOR’NADİEN NE..!”

Sonra hepsi kılıçlarını çeker ve dönüp seri adımlarla prensesleri için yolu açmaya başlarlar..

Çok uzaklardan, ormanın derinliklerinden, tanıdık, iç ürpertici savaş borularının vahşi ulumaları duyulur..

Tıpkı Arashkan da olduğu gibi, efendileriyle beraber Orken sürüleri gelmiştir!

..ve onlarla beraber Themalsar’ın kehaneti gerçekleşir; neredeyse bin yıllık durağanlığın getirdiği uyuşukluk, ihtişam körlüğü ve entrika, meyvesini vermiştir.

Bari Na-ammen için hesap günü, nihai yıkım ile gelmiştir..

 

 


Ri: High Elf’lerin krallarına verdikleri ünvan.

Rise: High Elf’lerin kraliçelerine verdikleri ünvan. Okunuşu; Ri-Se şeklinde, iki heceli bir kelimedir.

Hikayenin sonunda muhafızlar;

“RİSE ALOR’NADİEN NE..!”

..diye haykırırken karma bir kullanımda bulunmuşlardır: Prenseslerini, ‘kraliçe’ anlamında ‘Ri-Se’ ve tek heceli kullanımıyla ‘ayağa kalkmak, doğrulmak, yükselmek’ olan ‘RISE‘.

‘KRALİÇE ALOR’NADİEN NE..!

ve

YÜKSEL ALOR’NADİEN NE..!‘, olarak.

 

 

 
 

Rüya

 

Timeline:

Themalsar harabelerinden çıktıktan sonra, bu ölü topraklara tekrar hayat getirmek için Inshala ‘la Fey’ Frostmane, gerekli olan gücü kendisinden beklenebileceği gibi Titania’dan değil Mab’den ister.

Ne var ki Mab cömertliği ile bilinen biri değildir..

Bu hikaye, “Yapmam gereken bir şey var..” esnasında, kimsenin müşahede etmedi Rüyalar Aleminde yer alır ve Inshala’nın, Mab ile yaptığı pazarlık sonucu, ödemesi gereken bedeli anlatır.

 

 

Yapmam gereken bir şey var.”, der Inshala, fısıltı gibi bir sesle.. ve yavaşça toprağa çömelir ve ona dokunur.

“Burası çok uzun bir süredir ölü. Fazla uzun.. Her şey yaşamayı hak eder, sonu ölüm olsa da. Ama hiçbir şey bu şekilde ölü kalmaya devam etmeyi hak etmiyor.”, der ve yavaşça yere, uyumak istiyormuş gibi uzanır ve bir şeyler mırıldanmaya başlar. Sözleri anlaşılmaz mırıltılar, önce bir şarkı gibi gelir. Şarkı, tam olarak melankolik değildir, ama hüzünlüdür. Bir an sonra herkes, şarkıyı sadece duyduğunu değil, içinde de hissettiğini fark eder.

Gnine’ın, “Bu bir şarkı değil. Bir büyü! Ama nasıl?!”, dediği duyulur.

Inshala, büyüyü bir şarkı gibi söylemektedir.

..ve Themalsar tapınağının tuzlanmış kömürümsü ölü toprağı yumuşar ve genç kızı içine çekmeye başlar.

Inshala yavaş yavaş toprağa gömülmeye başlar.

Lady Magella biraz tedirgin olur. “Inshala.. kızım?”

Inshala büyüsünü söylerken, yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle ona bakar. Gözleri pırıl pırıldır ve kendisiyle karşılaştıkları o ilk, yıldırımlı geceden beri belki de ilk defa bu deli kızın yüzünde bir ‘huzur’ ifadesi görürler.

Inshala toprağın içinde tamamen kaybolur!

Herkes nefesini tutar ve bekler..

..aradan bir dakika geçer.

 

✱ ✱ ✱

 

Toprağın derinliklerinde, karanlığın içinde uzanmış kız uykuda gibidir. Yüzeyde olanlardan habersizdir, ancak hayal meyal bir şeyler duymaktadır.

Kapalı göz kapaklarının altındaki fırtına grisi gözleri, garip, puslu bir bahçenin içinde bir sağa bir sola bakar ve önünde aralanan sislerin içinde beliren taş patikayı görünce, doğru yerde olduğunu anlar.

Kız, derin bir nefes alır ve temkinli bir şekilde patikaya adımını atar. Küçük, çıplak ayaklarıyla pustan ıslanmış pürüzsüz taşların üstünde üşüyerek yürümeye başlar. Kız, korkmaması gerektiğini, korkulacak bir şeyin de olmadığını kendi kendisine tekrarlayıp durur zira yapacağı görüşme için izin istemiş ve kendisine bu izin verilmiştir. Fey’ler arası yapılan bu küçük anlaşmalar, onların hayatlarının bel kemiğini oluşturduğunu, ve asla bozulmadını bilmesine rağmen korkudan titremesine engel olmaz.

Görüşeceği kişi, kolay biri olmayacaktır.

Kız, üşüyerek taş patika boyunca ne kadar yürüdüğünü bilemez ama sislerin içinde şekiller görür. Bunların bazılarının ne olduğunu gördüğü anda anlar, çoğu ise ıslak sisin içinde muallak şekiller olarak kalmayı tercih ederler.

Kız, kurumuş dikenli dalları olan ağaç ve çalılıkların arasında havada asılı gibi kıpırdamadan duran kuşlar, şurada bir tilki, burada bir sinap, elinde kocaman cep saati olan bir tavşan, yüzünde mutlu gibi görünmeye çalışan bir sırıtış ile kaskatı kesilmiş, fırfırlı ve cafcaflı kıyafetler içerisinde ve saçma sapan saçlarının üzerinde up uzun silindir şapkası olan bir adam, arka ayakları üstünde durmuş bir aslan, üzgün bir korkuluk, tek ayakkabısı eksik, genç güzel bir kız, bir teneke adam ve onun hemen ilerisinde, ikisi oğlan ikisi kız, dört çocuğun yan yana kıpırdamadan durduklarını görür. Oğlanlardan büyük olanın elinde kılıç ve kalkan, küçük olanın ise her iki elinde birer kılıç, kızlardan biri yayını germişken ikinci kız elindeki hançerle üzerinde sarmaşık desenleri oyulmuş, tek kapısı açık eski bir gardrobun önünde poz vermiştir.

Saatli tavşan, tek ayakkabısı eksik kız, şapkalı adam, ayakları üstünde duran aslan, teneke adam, korkuluk ve dört çocuk gibi gördüğü birçok şeye anlam veremez. Ama gördüğü her şeyin sanki kristal camdan yapılmışcasına kıpırdamadan duruyor olmaları, kesinlikle doğru yerde olduğundan emin olmasını sağlar zira gördüğü şeyler ne kristalden, ne de camdan yapılmıştır. Hepsi buzdan oyulmuşlardır. Ama kız, gördüğü şeylerdeki ayrıntı inceliklerini fark edince, belki de buzdan yapılmadıklarını, buz içerisinde dondurulmuş olabilecekleri düşünür ve daha da korkar.

“Eveeeet! Onlar heykel değil.. Bedelini ödemeden, yanlışşşş yerde kahramanlık yapıp poz verenlerrr genelde kendilerini burada bulurrrrlar..”, diye testere hırıltısını andıran bir ses gelir sisin içinden ve kız yerinden sıçrar. Bir elini küt küt atan kalbinin üstüne yaslarken diğeriyle de çığlık atmamak için ağzına götürür.

“Merhaba küçük kızzzz. Pek de şşşşşirin bir şeymişsin. Ben şşşşirin, küçük kızlara bayılırımmmmm. Çok.. yumuşak ve.. lezzzzzetli olurlar.. mmmmmm..!”, diye keyifli, uzun tıslamalarla konuşur ses.

“Kim.. kimsin sen?”, diye kekeler kız.

“Aaaaaa.. Hayattaki en büyük ssssoru; Kim olduğumuzzzzz!.. Ssssen bana Cheshire diyebilirsin, küçük kızzzz.”, der ve sislerin arasından, muhtemelen yirmibeş-otuz kilo ağırlığında, arka arkaya üç sıra dizilmiş düzinelerce sivri dişi olan bir kedi havada süzülerek peyda olur.

Kız, olduğu yerde taş kesilir.

Çığlık atacakmış gibi iç çeker.. ve “KEDİ!”, haykırır!

 

✱ ✱ ✱

 

Inshala ‘la Fey’ Frostmane.. Sarayıma hoş geldin., diye kulağa şarkı gibi gelen bir kadın sesi duyulur. Sesin büyülü bir cazibesi vardır. Alımlı, karizmatik, dikkat çeken ve içinde çok hafif şuh tınısı olan bir sestir bu.. aynı zamanda soğuk, duygusuz, acımasız ve buz gibidir.

Evet, kesinlikle dikkat çeken. Bu sesi kim, nerede duyarsa duysun, mutlaka durur ve başını sesin geldiği yöne çevirirdi.

“Me.. Merhaba Mab, Havanın ve Karanlığın Kraliçesi, Kış’ın Efendisi ve Sahibesi..”, diye tedirgin bir sesle cevap verir Inshala.

Sisler dağılır ve tamamen buzdan oluşmuş devasa tahtının üzerinde oturan Mab belirir.

Mab, tarifi imkansız biridir.

Neredeyse saçları ve kaşları kadar beyaz gözleriyle kendisine bakma şerefine nail olmuş ölümlülerin, onlara gerçekte ne kadar ölümlü olduklarını hatırlatan dondurucu bir güzelliği vardır. Başında, rengarenk buzlardan kesilmiş zarif tacı, dolgun, kusursuz ve son derece davetkar vücudundan, bir akarsu gibi süzülen elbisesiyle, dokunulamazlığın zirvesini temsil eden bir kadındır.

“Görüyorum ki Cheshire seni bulmu—”, Mab cümlesini tamamlayamaz. Yüzünde şok ifadesiyle, önünde duran kıza.. ve kızın kucağındaki kediye bakar.

“CHESHIRE!”, diye içi tehdit dolu bir sesle kediye seslenir.

Kedi, yüzünde fena halde utanmış bir ifadeyle bakar ve “Çok özürrrr dilerim Hanımım. Ama hiç beklemediğim bir şşşşekilde üstüme atladı ve beni kucağına aldı. Sizzzz, ona zarar vermemem konusunda beni uyardığınızzzz için de bir şşşşey yapamadım.”, diye açıklamaya çalışır. “..ve kulağımın arkasını kaşıyarak beni tamamen etkisizzzz hale getirdi!”, diye daha da rezil olmuş bir ifadeyle itiraf eder.

Mab’in yüzü kararır. SEN.. SENİNLE SONRA İLGİLENECEĞİM!, diye içi gazap dolu bir tehdit savurur ve eliyle havadaki bir şeyi söküp atıyormuş gibi bir hareket yapar ve bir anda Cheshire, kuyruğuna basılmış bir kedinin cırtlak yavlamasıyla Inshala’nın kollarından fırlamışçasına çekilip kaybolur.

Inshala kaskatı kesilir.

Mab, sakinleşmek istiyormuş gibi derin bir nefes alır. Belli ki vermeyi düşündüğü ilk izlenim bu değildir.

“Benden korkmana gerek yok, küçük kız. Sana ‘Serbest Geçiş’ hakkı tanındı. Kimse sana burada dokunamaz.”, diye soğuk bir şekilde konuşur Mab.

“Teşek— “, diye bir anlığına önündeki ölümsüz varlığa teşekkür edecekken kendisine hakim olur. Yaşlı efendisi onu feylere teşekkür etme konusunda birçok defa uyarmıştır; “Bir fey’e teşekkür edersen, ona borçlu olduğunu kabul etmiş olursun.”

“Akıllısın.”, diye buzlu bir ifadeyle gülümser Kış’ın Sahibesi. “Ama buraya zaten bana borçlanmak için gelmedin mi?”

“Buraya pazarlık için geldim Hanımefendi.”, diye saygılı bir şekilde cevap verir Inshala. “Themalsar, sekiz yüz altmış yıl bu toprakları zehirledi, çürüttü ve öldürdü. Ve sekiz yüz altmış yıl bu topraklara yaz gelmedi.”

“Yaz’ı bana şikayet etmeye mi geldin küçük kız? Bunun için yanlış yerdesin..”, diye hüküm veren bir ses tonuyla konuşur Mab.

“Ama sekiz yüz altmış yıl bu topraklara kış da gelmedi..”, diye sessizce cevap verir Inshala. “Bu kötülüğe hepimiz göz yumduk. Bu kötülükten hepimiz sorumluyuz. Biz Themalsar’ı yok ettik. Ama bu topraklar onun çürümüş anısını yaşatmaya devam edecek. Buna engel olunmalı. Bu topraklara yaz da gelmeli, kış da.. bu şekilde tekrar bir denge kurulmalı.”

Inshala başta tedirgin ve çekingen bir şekilde konuşurken, cümlesini tamamladığında sesi inancının gücüyle yankılanmaya başlamıştır.

Mab, bir kaşını kaldırır. Önünde duran ve kendisini —Mab’i— yargılamaya teğet geçen ifadelerle söylediği sözleri değerlendirir. ‘Eveeeeet! Bu küçük ölümlü kesinlikle beni, benim önümde yargıladı.. Cesurca.. ve ahmakça.. ve… kurnazca! Kendisi dahil hepimizi tek hamlede yargılayıverdi.’, diye geçirir içinden soğuk bir şekilde gülümseyerek.

“Sizden sadece hepimizin ihmalkarlığı olan bu hatayı düzeltmek için bana gücünüzü paylaşmanızı rica ediyorum.”, diye çınlayan bir sesle devam eder Inshala.

“Buraya hayat getireceksen, bunu kız kardeşimden istemen gerekmiyor mu?”, diye sorar Mab.

“Buraya hayat gelmez, Hanımefendi. Burası ölmüş. Tamamen. Buranın önce yerle bir edilmesi gerekiyor. Derinlerden ve çevreden, içinde hayat ve canlıların olduğu topraklarla alt üst edilmesi gerek. Hayat ancak onu besleyebilecek toprakta yetişir. Siz bana bu gücü verdiğinizde, Kraliçe Titania’da, her ne kadar sizden ödünç almış olsam da, nihayetinde ve gerçekte size ait olacak olan bu gücü dengelemek için harekete geçmesi gerekecek ve bunun için de çoktan yerle bir olmuş bir yeri tekrar aynı ile vurmayacaktır. Sizin yaptığınızın aksini yapacak ve yıkım yerine hayat getirmekle bir denge sağlamış olacak..”, diye açıklar kız, başı yere eğik bir şekilde.

Mab, önünde titreyerek duran bu küçük, ürkek kızı takdir eder. Dolgun dudaklarının bir kenarını bükerek “Bakıyorum her şeyi düşünmüşsün küçük fey. Bedelini de düşündün mü?”, der.

Inshala, Mab’in kendisine bir ‘fey’ olarak hitap etmesinden nedense çok mutlu olur. Hayatı boyunca kendisine karşı tiksintiden başka bir şey hissetmemiş olan bu kız, her ne kadar kendisine ‘la Fey‘ demiş olsa da, en nihayetinde bununla sadece kendisini avuttuğu gerçeğine de asla kör olmamıştır.. Mab’in öylesine söylemiş gibi görünen bu ifadesinden, gerçekte Inshala’yı hangi kategoride gördüğünü ve kimlerle denk tutacağını, resmi bir şekilde ilan etmiş oluyordu. Çünkü Mab, asla bir şeyleri ‘öylesine’ söyleyen biri değildir. Yaptığı her hareket, kullandığı her kelime, yüzündeki her ifade önceden düşünülmüş, hesaplanmış, tartılmış, mantık silsilesindeki mutlak yeri tespit edilmiş ve bunların kümülatif sonucunda söylenmiş ve yapılmıştır. Mab, böyle biridir! Soğukta üşürsün. Çok üşürsen ölürsün – duygulardan arındırılmış, mutlak, acımasız mantığın zirvesidir Mab.

Mab, bu basit gibi görünen ifadesiyle, Inshala’yı resmi olarak bir fey kabul etmiş ve ona bir aidiyet vermiştir.

“İhtiyacım olan gücün bedelini size bırakıyorum, Hanımefendi.”, diye sessizce cevap verir kız.

Öyle olsun bakalım, benim cesur, ahmak, kurnaz ve gözü kara misafirim.. Senden veremeyeceğin bir şey istemeyeceğim. EN ÇOK SEVDİĞİN ÜÇ ŞEYDEN İKİSİ.. Senden istediğim bedel budur!, diye ilan eder Mab.

Inshala bir iç çeker ve gözleri kocaman olur.

Bugün benim kedimi sevdin, onu okşadın ve ona sıcak bir kucağın değerini hatırlattın.. ve farkında olmadan onu Cheshire yapan şeyi de yok etmiş oldun. Bundan sonra ondan sadece bir şömine kedisi olur.”, diye büyük bir tiksintiyle burnunu çeker Mab. Buna karşılık bana yeni bir kedi gerekecek. Sanırım seninkisi Cheshire’in yokluğunu aratmayacaktır.. BANA KEDİNİ VER!, diye acımasızca gülümser.

Inshala olduğu yerde kalakalır. Kedisi.. Katana! Hayatında en sevdiği varlığı.. Kendisinin en vahşi, en oyuncu, en meraklı ve en kurnaz yanlarından oluşmuş olan kılıç dişli kaplanı..

Kızın gözleri dolar. Bu.. bu çok büyük bir bedeldir. Bir daha asla kedisine dönüşemeyecek olması fikri içinde bir şeylerin parçalanmasına sebep olur ve gözlerinden yaşlar süzülmeye başlar.. ve yanaklarında donar.

Eveeet.. Bu kesinlikle en çok sevdiğin üç şeyden biri.., diye onaylar Mab.

“Ka.. Kabul!”, der Inshala, kahrolmuş bir sesle.

“ÇOCUĞUN!..”, diye devam eder Kış’ın Efendisi.

“Be.. benim çocuğum yok ki.”, diye gözü dolu kız afallar.

“Bir gün olacak. Bunu gördüm. Çok güzel bir oğlan çocuğu.. Burnu ve gözleri sana ait ama kaşları ve saçları kara olacak. Senin gibi içli, ateşli ve gözü kara olacak ama kızdığında acımasız ve ürkütücü birine dönüşecek. Onun hiddetini ancak senden alacağı eşsiz sevgi dengeleyebilecek ve bu şekilde bir çok ölümlü hayatta kalacak!”, diye kati bir sesle konuşur Mab.

Inshala, çocukların ve bebeklerin nasıl olduklarını bildiğini sanır. Bugüne kadar birçok kuş yuvasında yeni yumurtalarından çıkmış yavru serçe, baykuş ve hatta kartal bile görmüştür. Ayı, geyik, kaplan ve keçi yavrularının doğumlarını da dehşet ve hayret içerisinde seyretmiştir. Ancak gördükleri ile insanlar arasında herhangi bir benzerlik ilişkisi bulamamış, dolayısıyla gerçekte bebeklerin nasıl yapıldığı hakkında da hiçbir fikri yoktur. Dahası, kendisi gibi bir ucubenin çocuğu olabileceği düşüncesini bile daha doğmadan öldürmüş ve toprağa gömmüştür.

Gözleri dolu olmasına rağmen Inshala kaşlarını çatar ve “Hayır. Bir gün çocuğum olursa o özgür olmalı. Ama çocuğum olacağını hiç sanmıyorum. Bu dünyanın, benim gibi bir başka ucubeye ihtiyacı yok!”, diye reddeder.

“Ucube mi? Ben de seni akıllı sanmıştım.. Kendilerine insan diyen gerçek ucubeler bu toprakları öldürdüler. Sana ucube diyenlerin bıraktıkları şerri temizlemek için, doğmamış çocuğunun üzerinden pazarlık yapılıyor ve sen kendinin bir ucube mi olduğunu sanıyorsun?”, diye Mab’in hiddeti bir anda yayılır buzlu taht odasında.

“Çocuğum üzerinden pazarlık yapmıyoruz, Hanımefendi, çünkü ortada bir çocuk da yok, olabilme ihtimali de!”, diye cevap verir Inshala ve bu şekilde Mab’in kızdığı şeyin özünü de tamamen kaçırmış olur..

Öyle olsun bakalım. O zaman bana ‘SEYRETTİĞİNİ’ ver!, diye imalı bir ifadeyle konuşur Mab.

Inshala anında ve kati bir şekilde “HAYIR! ONU BU İŞE BULAŞTIRMAYACAĞIZ. O BANA AİT BİLE DEĞİL. OLSA DA VEREMEM!“, der ve sesi buzlar arasında çınlayarak yankılanır.

“Aaaa.. En sevdiğin üç şeyi bulmuş olduk en azından; kedin, doğmamış çocuğun ve ‘seyrettiğin’..”, diye gülümser Mab, soğuk bir şekilde.

“Bir şeyim daha var. Ayım. Kedim ve ayım!”, diye tamamen umutsuz bir sesle haykırır Inshala.

Mab durur. Açıkçası kızın ayısını istemez. Evet, ayı cinsinin muhteşem bir örneğidir. Dahası ayı, kocaman, dev bir kutup ayısıdır. Tam kışa yakışır bir yaratıktır. Ama onu şaşırtan ve durmasına sebep olan şey, önünde duran küçük kızın, hem kedisini, hem de ayısını vermesi halinde, gerçekte etkili herhangi bir hayvana dönüşme özelliğinden tamamen feragat etmiş olacağıdır ve kızın ödemeyi kabul ettiği gerçek bedel de budur.

“Her ikisini de bana vermenin sana neye mal olacağının farkındasın, değil mi? Bunun sana vereceği acı asla dinmeyecek. Seni içinde bırakacağı yalnızlık ve boşluk da asla doldurulamayacak!”, diye, ilk defa içinde şefkat ve anlayış olan bir sesle sorar kıza Mab.

Inshala sessizce, “Evet.”, der.

Öyle olsun bakalım küçük Inshala. Kabul ediyorum. GÜÇ KARŞILIĞINDA KEDİN, AYIN VE KAYBIN İLE GELECEK EMSALSİZ ACIN!..”, diye anlaşmayı mühürler Mab. Sonra da önünde kaybından dolayı ezilmiş kıza bakar ve “Ama merak etmeden de duramıyorum. Neden bana geldin? Titania’dan benzer bir gücü, çok daha ucuza alabilirdin..”, diye sorar Mab.

“Ucuza alınmış şeylerin bir kıymeti yoktur, Kraliçe Mab. Bugün, burada benden alacaklarınızın bana neye mal olacağını benden daha iyi biliyorsunuz. Almayı kabul ettiğiniz şeylerin ederini de benden daha iyi biliyorsunuz. Ne var ki ben alacağımla da, verdiklerimle de, yapmam gerekenden dolayı ilgilenemiyorum. Ben bu topraklara kışın tekrar gelebilmesini istiyorum çünkü kış acımasızdır ama hayatın kıymetini bize yazdan daha çok hatırlatır. Hayatın kıymetini en iyi bilenler, en şiddetli kışı yaşayıp da yine de hayatta kalabilenlerdir.. Ve kışı gerçekte güzel ve mutlak yapan da budur.”, diye kati bir inanışla cevap verir Inshala.

Bu sözler üzerine Mab’in iki kaşı da kalkar.

“Yaşına göre çok bilgesin genç Inshala ‘la Fey’ FROSTMANE.”, diye vurgular Mab. “Ve kış’ı pek az ölümlünün görebildiği haliyle görebiliyorsun. Ama kış her zaman acımasız değildir. Yaz geldiğinde ölümlüler yer yüzünde etrafa saçılırlar. Kışın ise sıcak ateşlerinin başında bir araya gelir ve beraberliklerinden güç kazanırlar. Kış dünyayı tertemiz beyazlara büründürdüğünde ölümcül hastalıkları kırar ve savaşları durdurur.. Kış geldiğinde dikkat dağıtan bütün renkleri örter. Bu şekilde, ölümlüler yaşadıkları dünyayı takdir etmesini öğrenirler ve yaza daha bilge olarak çıkmış olurlar..”, diye ekler.

Bir an durur, sonra Mab’in kaşları çatılır ve muhteşem siması etrafa kati bir güç yayarak konuşmaya başlar; “Bu topraklara kış tekrar gelecek ve yaz da her daim onu takip edecek. Kız kardeşim Titania’yı kolundan tutup kendim sürükleyerek getirmem gerekse bile.. Ve burada oluşacak koru, bundan sonra ‘la Fey’s Grove’ olarak bilinecek ve buraya şer asla giremeyecek. Ölümlüler ziyaret edebilecek ama baltalarıyla burayı kesmelerine müsaade edilmeyecek. Kendilerini buraya efendi ve fatih olarak getirenler de benim gazabımla yüzleşecek ve kemikleri sonsuza dek buradaki ağaçları besleyecek!”, diye kati bir sesle ilan eder..

Sis tekrar belirir ve yavaş yavaş ortalığı kaplar ve bulundukları salon, buzlu taht ve Havanın ve Karanlığın Kraliçesi, Kış’ın Sahibesi ve Efendisi Mab, muallak şekillere bürünüp kaybolmaya başlar.

“Elveda küçük ‘la Fey’. Bir sonraki karşılaşmamızı dört gözle bekliyor olacağım zira acın kaçınılmaz olsa da, pazarlığın parçası değildi. Bu da Mab’in sana olan borcu olarak aramızda kalacak.”, diye sislerin arasında tekrar kaybolan Kraliçe Mab’in son sözleri duyulur.

Inshala ‘la Fey’ Frostmane toprağın derinliklerinde, karanlığın içinde, hayatında hiç yaşamadığı bir acıyla uyanır.

Sanki birileri içinden bir şeyleri —çok sevdiği bir şeyleri— büyük bir şiddetle, koparırcasına çekip almıştır.

Inshala, kimsenin duyamadığı, içi doldurulamaz bir eksikliğin çığlığını atar..

 

✱ ✱ ✱

 

Ve bir dakika daha geçer.

Ancak birkaç dakika daha geçince Moira, “Lady?”, diye tedirgin olmuş bir sesle sorar. Arkasından Laila ve Lorna da “Lady?!”, diye Lady Magella’ya bakarlar.

Lady Magella ellerini başına götürüp saçlarını çekiştirmeye başlar, “Bilmiyorum, bilmiyorum bu deli kızın ne yaptığını bilmiyorum,” diye haykırır.

“Udoorin!”, diye bir başka haykırış daha duyulur. Aager, Udoorin’e sırt çantasından çıkardığı küçük bir kepçeyi fırlatır. Kendisi de elinde bir hançerle Inshala’nın kaybolduğu yere atar kendisini ve toprağı eşelemeye başlar. Udoorin, Aager’in ona attığı kepçe ile Inshala’nın mezarına koşar ve o da toprağı kazmaya başlar. ..

 

(devamı için bkz. Hikaye: “Yapmam gereken bir şey var..”)

 

✱ ✱ ✱

 

Lady büyük bir panik içerisinde sırt çantasını boşaltır. Yanında taşıdığı ilaçlar, iksirler ve şifalı otları sakladığı kesecikler çantasından yere dökülür. Seri hareketlerle keseleri açar ve içindekileri değerlendirir. Gerçekte bunların hangisinin ne işe yaradıklarını muhtemelen o deli kız daha iyi bilmektedir. Ne var ki aynı deli kız şu anda kıl payı nefes alabilmektedir.

‘Hangisi.. Hangisi..’, diye kararsız bir şekilde keseleri ve içeriklerini değerlendirirken birden aklına gelir;

“Ekinezya..”

“Eveet. Ekinezya şurda.”

“Isırgan tohumu..”

“Buldum.”

“Sarımsak özü..”

“İşte. Şişesi burada ve hava almamış!”

“Dövülmüş ceviz. Kabuklarıyla beraber…”

“Bree!”

“Efendim abla?”

“Al şu cevizleri, kabuklarını ayırmana gerek yok. Hepsini un ufak et, getir!”

“Anlamadım ama yaparım abla. Inshala nasıl? İyi olacak mı?”

“Cevizler, Bree!”

“Hemen abla..”

“Çiriş otu ve limon çekirdeği — çekirdeklerden ölçü başı iki tane..”

“Evet, görüyorum. Onlardan da var.”

“Çam balı.”

“Laila!”

“Buradayım abla.”

“Çam balı. Bana çam balı lazım. Hemen!”

“Abla bulurum ama bu hemen olmaz.”

“Üç mil güneybatı istikametinde, fuşya çalısını geçince..”

“Üç mil güneybatı istikametinde, fuşya çalısını geçince..”

“…nasıl yani?!”

“Koş Laila, koş. Udoorin’i de al yanına.”

“Udoorin’siz daha hızlı giderim.”

“Tartışma benimle şimdi. Al Udoorin’i, git!”

“Defne, devedikeni ve zencefil..”

“Hmmm.. Defne ve devedikeni var ama zencefili nerden bulacağız?”

“Bende var..!”

“Gnine?! Sende zencefilin ne işi var evladım?”

“Bilmem. Yemeklere katıyorum bazen. Ne bileyim. Birden içime doğdu, ihtiyacın olur diye düşündüm.”

“Gül suyu..”

“Gül suyu.. Gül suyu.. Gül suyu.. Gül suyu mu?”

“Gül suyu mu dediniz, Lady’im?”

“Sevgili Lorna.. Var mı sende?”

“Var Lady’im. Saf, katışıksız, ev yapımı. Son derece yoğun. Bir damlası günlerce gidiyor.”

“Ama.. Bu çok pahalı olmalı.”

“Kıymeti onu bana verenden dolayı, hanımefendi..”

“…?”

“Çok üzüldüğüm bir anda, beni avutmak için onu bana Inshala hediye etmişti..”

“Ve kendi rızasıyla verilmiş, kutsanmış iblis kanı..”

“İblis kanı.. Eveeet!.. Şuruba güç katacaktır. İçine de.. Ama kendi rızasıyla ve kutsanmış.. “

“İblis kanı çok güçlüdür ama bir o kadar da ölümcüldür. Ancak kutsanması halinde bir ölümlü onu değerlendirebilir..”

“Merisoul.. Moira..”

“Buyur Lady’im.”

“Dur tahmin edeyim.. İlaca güç patlaması gerekiyor ve bunun için kanım lazım!”

“Inshala için.. Lütfen.”

“Veririm.. ama o kız benden nefret ediyor. Bunca zamandır benimle bir defa bile konuşmadı!”

“Lady Merisoul. Bütün atalarım adına yemin ederim ki Inshala senden nefret etmiyor. Sadece seni anlamıyor ve senden korkuyor, ama senden nefret etmiyor. Korkarım onun nefret ettiği tek kişi kendisi. Themalsar’la savaşırken ‘def’ edilmesinin sebebi, kolumu kırmadan önce Irine teyzenin senin için söylediklerinden sonra seni sahiplenmesiydi.”

“Karmaşada bunu fark etmemiştim. Ka.. karşılığında bir şey almadan kimse beni sahiplenmedi bugüne kadar..”

KIZ NAAPIYORSUN SEN?!

“Kanımı veriyorum..”

“Ay aranızda akıllı bir taneniz yok mu sizin yahu? Bir kaç damla yeterliydi. NEDEN BIÇAĞI KARNINA SOKTUN?!

“İçimdeki kan, kolumdakinden çok daha etkili.. Bu.. bu biraz acıttı..!”

“Moira, al şu şişeyi doldur. Sonra da sana zahmet kutsayıver.. VE SEN.. SEN DE HEMEN UZAN.. YA MANYAK MISINIZ SİZ YAA?!

 

✱ ✱ ✱

 

Uyan, Seyredilen..!”

“Hmmm?”

“Uyan ve hatırla.. Drashan’ı, ihaneti ve giyotini hatırla.. Hiç kimseye duymadığı kadar şimdi sana ihtiyacı var. Kurtar onu..!

 

 

“…LADY!”

“Çekilin. Yol açın!”

Nefes. Nefes almıyor!

 

(devamı için bkz. Hikaye: Day One, Day Three)

 

✱ ✱ ✱

 

Ona göstermelisin..”

“Hayır!”

“Ona göstermelisin!”

“Hayır.. Bilmesi gerekmiyor.”

“Ona göstermelisin.”

“Benden tiksinmeyen tek kişi o.”

“Bu yüzden ona göstermelisin..”

“Ama neden? En azından yanımda duran bir kişi var.. O da mı gitsin?”

“O bir ölümlü. Birgün zaten gidecek. Bu kaçınılmaz. Ona göstermelisin.”

“O zamana kadar bilmese de olur. Kimse bilmiyor..”

“Ona hiçbir vaatte bulunmadın. Ama yanından hiç ayrılmadı. Bunu yalanlarla yok etme. Ona göstermelisin..”

“Ama gösterirsem bu canımı çok acıtacak.”

“Sen acıyla doğdun. Acı senin en yakın dostun. Ona göstermelisin.”

“Benim iyi biri olmadığımı düşünecek..”

“Bu muhtemel.. Ama onun tercih hakkını ona sormadan elinden almanı takdir eder mi sence? Ona göstermelisin..”

“Hiçbir şeyim yok artık.. O da mı elimden alınmalı?”

“O zaten senin değil ki elinden alınsın.. Buna onun karar vermesi lazım. Ona göstermelisin.”

“Çok acımasızsın..”

” ‘..Kış acımasızdır ama hayatın kıymetini bize yazdan daha çok hatırlatır. Hayatın kıymetini en iyi bilenler, en şiddetli kışı yaşayıp da yine de hayatta kalabilenlerdir.. Ve kışı gerçekte güzel ve mutlak yapan da budur..’ Bunlar senin sözlerindi. Ona göstermelisin..”

” ‘..Ama kış her zaman acımasız değildir.’ Bunlar da seninkiler idi!”

“Evet. Bu yüzden ona göstermelisin..”

“Onu.. Onu da kaybedeceğim!”

“Bu da muhtemel. Ama yine de ona göstermelisin..”

“O beni gördüğü gibi sanıyor. Bu şekilde kalsa olmaz mı? Herkes gibi o da beni görünce terk edecek. Hep senin yüzünden.”

“Ben pek az şeyin sebebi, pek çok şeyin sonucuyumdur! Acımasını bilmeyebilirim. Ama nadiren istekli acıtırım. Ona. Göstermelisin!”

 

(devamı için bkz. Hikaye: Day One, Day Seven)

 

✱ ✱ ✱

 

Gördün, değil mi?”

“Hmmm..?”

 

“Evet gördün.. Artık benim nasıl bir yaratık olduğumu biliyorsun. Sana iyi birisi olmadığımı söylemiştim.”

“Kimin iyi olmadığını senin kadar sık söyleyen biri için, tutturma oranın oldukça düşük. Bugüne kadar isabet ettirebildiğin tek kişi benim!

 

“Ödeştik, küçük fey!”

 

(devamı için bkz. Hikaye: Day One, Day Eight)

 


Titania, Queen of Summer / Kraliçe Titania, Yaz’ın sahibesi ve efendisi. İyi fey’lerin hanımefendisi ve Mab’in zıttı ve ikiz kız kardeşi. Daha çok iyilik ve duygularla hareket eder.

Mab, Queen of Air and Darkness, Mistress of Winter / Kraliçe Mab, Havanın ve Karanlığın Kraliçesi, Kış’ın sahibesi ve efendisi. Kötü ve karanlık fey’lerin hanımefendisi ve Tinania’nın zıttı ve ikiz kız kardeşi. Daha çok soğuk, duygusuz, kati mantıkla hareket eder.

‘seyrettiğini’ : “That which you watch..”

 

 

 
 

Day One

Timeline:

Themalsar, şer tapınağı ile beraber yok olmuştur. Tapınağın ve ardında kalan harabelerin silinmesi ve ortaya çıkan yeni, hayat dolu küçük ormanın bedeli bazıları için tahmin edilemez derecede yüksek olmuştur.

Bu hikaye “Yapmam gereken bir şey var..” dan hemen sonra ve onu takip eden günleri anlatmaktadır.

 

 

Day Zero

(Önceki Akşam)

Gece olmuştur. Herkes kuzenlerin yaktığı, taşlarla çevrilmiş mutlu ateşin etrafında toplanmış, sessizce aralarında konuşup yemeklerini yerken Aager, ateşin yaydığı ışığın etki alanının biraz uzağında çimenlerin üzerinde bağdaş kurmuş, tükenip kendinden geçmiş olan Inshala’ya uzanabileceği, ancak uyandığında, varlığından da rahatsız olmayacağı bir mesafede oturmaktadır.

Aager, her zamanki ifadesizliği ile geceyi seyretmektedir. Başı, aradan saatler geçmiş olmasına rağmen, hala acımaktadır. Üstüne bir de şiddetli bir baş ağrısı eklenmiş olması, yüzünde oluşabilecek herhangi bir ifadeyi zaten anlamsız hale getirmiştir.

Yanında, bir mendilin içinde dokunulmamış birkaç dilim kuru ekmek, pir parça kamp ateşinde kızartılmış et ve halen tütmekte olan, kabuğu kararmış bir patates ve bir de matara durmaktadır. Açtır, ama hiç yemek yiyesi yoktur. Aager, avuçları kesiklerle yarılmış sargılı ellerine bakar ve en son ne zaman bu kadar yorgun ve bu kadar çok yerinden acıdığını düşünür. ‘Themalsar..’, diye aklına gelir. Adî papaza hançerini sapladıktan sonra kaçarken yediği büyü. Ancak o büyü, şu anda hissettiği kadar acı vermişti ona.. Düşünceleri başka şeylere kayar. Zihni sallanan bir kazan gibidir ve bir türlü odaklanmasına izin vermemektedir. Kendi karanlık düşüncelerine her gömüldüğünde olduğu gibi, yine bir anlığına yıllar önce kaçırılan ve bir daha kendisinden haber alamadığı küçük kız kardeşi gelir aklına ama bu da zihninde fazla bekleme yapmaz. Sanki beynindeki odak hücreleri arızalanmış ve düşünmesi gereken asıl mesele dışında aklına rastgele şeyleri getirip durmaktadır.

Yan tarafından çok hafif bir hışırtı duyar. Başını o yöne çevirdiğinde Inshala’nın, fırtına grisi gözleriyle kendisini süzmekte olduğunu görür. Uzun bir an, iki çökmüş birbirlerine bakar. Inshala birşeyler söyleyecekmiş gibi dudaklarını hareket ettirir ancak hiç ses çıkmaz.

Aager kalkar, yanında duran matarayı alır ve ona ağır adımlarla yaklaşır. Sonra yanına çömelir, sessizce “Başını kaldıracağım.”, der, sargılı ellerinden birini ona doğru uzatır ve kızın başını yavaşça kaldırır, diğeriylede kesikler ve sargılardan dolayı zorlukla tuttuğu matarayı onun dudaklarına götürür.

Inshala sanki tam olarak ayık değildir. Buna rağmen gözlerini bir an bile ondan ayırmadan ve ancak vahşi bir kedinin sergileyebileceği bir güvensizlikle mataradan birkaç yudum alır ve yüzünü buruşturur. Kısık, kurumuş bir sesle, “Beni zehirlemeye mi.. karar verdin en sonunda?”, diye sorar.

Aager, esprisiz bir hırıltıyla “Benimkilerden değil. Lady’nin zehri!”, demekle yetinir.

Inshala, gözlerini yine ondan ayırmamaya çalışır ama takati geldiği gibi tükenmiştir ve mataranın içindeki şurubu Aager’in elinden içer ama gözleri kaymaya başlar. Nefes almak için durduğunda gözleri kapanmıştır. Anca duyulur bir fısıltıyla “El.. Ellerin.. Ellerine ne oldu?”, diye sorar ama Aager, Inshala şuruptan biraz daha içinceye kadar birşey söylemez.

Sonra kızın başını yavaşça geri indirir ve ona dokunmamaya itina göstererek battaniyesini düzeltir. Gitmek için ayağa kalkarken “Salağın teki kesti.”, der.

Aager tekrar kendi yerine geçer ama kız rahatsız olmasın diye, sırtı ile yan profili arasına bir açıyla oturur.

Arkasından, Inshala’nın uyurgezer sesini duyar; “Sen.. iyi biri.. misin?!”

Aager, Inshala’ya bakmaz. Acımasız sözlerle, aklından geçen birçok cevap arasından, en dürüst ve en doğru olduğuna inandığı cevabı verir;

“Daha değil.”

 

Day One

Aager hayatında ilk defa nöbette uyuya kalmıştır. İrkilerek uyandığında, nerede olduğunu bile hatırlayamayışı, çok yakın bir zamanda başından ciddi bir şeylerin geçmiş olduğunu, zihninin en derinliklerindeki bir ses ona iğneli bir şekilde hatırlatır.

Aynı ses ona, en baştan mantıklı davranmış olsa, bu durumda hiç olmayacağını söylemektedir ama nedense o ses, ağzına paçavra tıkılmış biri gibi, boğuk  ve anlaşılmaz mırıltılar olarak gelmektedir.

Aager karanlıkta bir çadırın içinde olduğunu hatırlar.

Hemen yanından gelen bir hışırtı, olduğu yerden elinde bir bıçakla kedi gibi sıçrayıp öldürmeye hazır bir şekilde durmayışının yorgunluktan değil, kendi kendisi üzerindeki hakimiyeti ve gerçekte kendisinin bilinçli olarak yaptığı bir tercih olduğu sadece onu çok yakından tanıyanların bileceği bir şeydir.. ki bu da temelde hiç kimsedir.

Aager derin bir nefes alır ve yavaşça başını hışırtının kaynağına çevirir.

Hışırtının kaynağı, bitkin, ağır göz kapakları altından ona bakmaktadır.

Inshala ‘la Fey’ Frostmane, battaniyesini burnunun ucuna kadar çekmiş ve onu, fırtına grisi gözlerinin derinliklerinde gizlenen, bir ayağını demir kapana kıstırmış yabani, yırtıcı bir hayvanın kuşku dolu bakışlarıyla süzmektedir.

Aager’in yüz ifadesi istemsizce biraz da olsa yumuşar. Uyuya kaldığı oturma pozisyonundan kendisini çözmesi istediğinden daha uzun sürer.

..başı döner ve tökezler.

Aager burnundan solur ve oluşan baş dönmesinin durmasını bekler. Kendisini kızın karşısında zayıf ya da beceriksiz göstermek istemeyişi ile baş dönmesi sonucunda kızın üstüne düşüp canını yakması arasında tercih yapmaz.

Aager, saçma sapan davranışları, saçma sapan kişilere bırakmayı tercih eden biridir, o kadar.

Sargılı bir eliyle kendi dengesini korurken, diğeri ile yanında duran matarayı alır, ağır, biraz da abartılı hareketlerle kızın yanına gelir. Önce onun battaniyeler altında saklanan yüzüne bakar sonra yavaşça uzanır, sessizce “Başını kaldıracağım”, der, kızın başını doğrultur ve matarayı onun, battaniyenin altında sakladığı dudaklarının olduğu noktaya götürür ve bekler.

Inshala, kuşku dolu bakışlarla onu süzmeye devam eder. Battaniyenin altından kısık, kurumuş bir sesin, “Neden?..”, dediği duyulur.

Aager hiç sektirmeden “Lady’nin emri.”, der ve matarayı olduğu yerde tutmaya devam eder.

Inshala, istediği cevabı alamamış biri gibi gözlerini kısar ama Aager’in sessiz ısrarına karşı daha fazla dayanamaz ve battaniyesini alt dudağına kadar indirir ve acı şuruptan içer.. ve birkaç yudum sonra kendinden geçer..

 

Day Two

Gece geç saatlerdir.

Aager, sessiz olmak için çok ciddi çaba sarf eden ayak seslerine uyanır. Kıpırdaman, oturduğu yerde bekler. ‘Udoorin’, diye geçirir içinden. ‘Bu saatte burada ne işin var senin olm’, diye söylenir içinden.

Biraz sonra, Udoorin’in aksine, ancak bir fısıltı kadar sessiz yaklaşan bir başkasının daha geldiğini duyar. Yeni gelen kişiyi, çimenlerin üzerinde sürünen uzun, kadife etekleri ele verir.

‘Tabii yaa..’, diye düşünür Aager, ‘İki avanak,  gecenin bir saatinde konuşmak için gizlice buluşur ve bunu da hırsızın dibinde yapar!’

Udoorin: “Umm.. merhaba.. Lorna..”, diye apışır.

Aager yüzünü sargılı elleriyle kapatır.

Lorna’nın “Umm.. merhaba.. Dorin..”, diyen yumuşak, çekingen sesi duyulur.

Karanlıkta Aager’in bir kaşı kalkar. ‘Dorin?!’

Udoorin’in sesi biraz rahatlamış ve biraz da mutlu bir şekilde gelir “Hatırladın!”

Lorna: “Bunu tercih edeceğini düşündüm.”, der tedirgin bir sesle.

Udoorm: “Senden, evet.”, der.

Lorna: “Umm.. bu gizlilik neden?”, diye aynı tedirgin sesle sorar.

‘Evet, bu gizlilik neden, DORIN?’, diye mırıldanır Aager.

Udoorin: “Bir süre buradayız sanırım.. ve.. umm.. konuşmak istedim ve.. seni yine utandırmak istemedim.”, diye kasılmış bir ses tonuyla cevap verir.

Lorna: “Utandırmak?”

Udoorin: “En son dememem muhteşem bir felaketle sonuçlanmıştı ve.. umm.. sanırım seni biraz utandırmıştım.”

Biraz sessizlik olur sonra karanlığın içinden hafif bir gülme sesi duyulur.

“Sevgili Dorin, o senin suçun değildi. Tamamen benim yanlış anlamamdan kaynaklanmıştı.”, diye Lorna’nın gülümseyen sesi duyulur.

Udoorin, “Olsun.”, diye inad eder.

“Olsun.”, diye kabul eder Lorna.

“Benimle.. yani bizimle.. bizim kasabaya gelir.. gelecek misin? Yani gelmek ister misin?”, diye afallayarak sorar Udoorin.

“Gelmemi ister misin?”, diye Lorna da Udoorin’e sorar.

Aager, kızın sorusundaki samimi merakı ve sanki bu davetin kendisine yapılmış olmasından kaynaklanan belli belirsiz rahatlamayı sezer. ‘İlginç..’, diye geçirir içinden.

“Ben mi? Ben çok isterim. Kişisel olarak.. Şahsım adına. ..”, diye daha da afallar Udoorin.

‘Batırdın!’, diye mırıldanır Aager sessizce.

“Kişisel olarak ise, gelmeyi çok isterim.”

“Gerçekten mi?

“Gerçekten.”

… ayak sesleri uzaklaşır.

Aager, gittiklerinden emin oluncaya kadar sessizliğini bozmaz, sonra “İki avanak!”, diye söylenir.

Karanlığın içinden kısık, zorlukla seçilebilen bir ses, “Gerçekten öyle mi düşünüyorsun?”, diye sorar ona.

Aager bir an dona kalır ve kendi kendisine lanet eder ama yine de istifini bozmaz ve “Evet.”, der, durur, sonra da sessizce ve daha dürüstçe “Hayır.. Belki.. Sanırım..!”, diye ekler.

 

Day Three

Aager’i bir şey uyandırmıştır. Ne olduğunu çıkaramaz ama önemli bir şey olduğundan emindir. En son bu duyguyu dikkate almadığında hapse düşmüş ve.. Aager kati bir kararlılıkla o anının üstünü çizer, sonra zihninde katrana bulandırılmış bir fırçayı alır ve kocaman hareketlerle o anıyı tamamen karalayıp örter. Bununla da yetinmez, onu ateşe vererek tamamen yakar..

O anıyı tekrar yaşamak gibi bir niyeti yoktur!

.. mutlu bir şekilde yanmış anısının küllerini rüzgarda savururken, bir anda o anıyı tetikleyen ve kendisini uyandıran şeyin ne olduğuna ayılır;

Korku!

Hiçbir tereddütte bulunmadan “LADY!”, diye bağırır ve Inshala’nın yanına sıçrar. Haşin bir hareketle kızın üstünden battaniyeleri savurur ve onu kendine çeker.

Dışarda bir anda kopan gürültü ve patırtı arasından Lady’nin sesi duyulur, “Çekilin. Yol açın!”

Çadırın girişi açılır ve Lady, Laila, Moira ve Merisoul içeri dalar.

Aager, ancak boğuk bir sesle, “Nefes. Nefes almıyor!”, diyebilir.

Laila elini ağzına götürür, Lady ise Aager’in kucağındaki kızın nefesini dinler ve elini onun kalbine götürür. Sonra ellerini açarak dua ile karışık bir büyü yapmaya başlar. Bitirdiğinde ellerini kızın göğsüne götürür .. ama hiçbir şey olmaz.

Aager öylece kıza bakakalmıştır.

“Anlayamıyorum”, diye hayıflanır Lady. Sesinde biraz panik vardır. “Bunun işe yaramış olması gerekirdi”

Moira kırık olmayan elini göğe kaldırır, dolu gözlerle kıza bakar, sonra göğe doğru “Lütfen..”, diye yalvararak dua eder. Çadır bir anlığına altın renginde, göz kamaştıran bir ışıkla aydınlanır sonra tekrar karanlığa gömülür.

..ama bunun da Aager’in kollarında hareketsiz duran kızın üzerinde herhangi bir etkisi olmaz. Moira dehşet içerisinde Inshala’ya bakar.

“Abla bir de ben deneyim”, der Merisoul karanlığın içinde.

“Sen ne yapabilirsin ki benim yapamayacağım?!”, diye azarlar onu Lady.

Merisoul bir elini nazikçe Inshala’nın göğsüne, kızın kalbinin olduğu yere, yeşilimsi, kötürüm bir haleyle yanmaya başlayan diğer elini ise kendi kalbinin üzerine götürür ve “Bunu.”, der.

.. ve bir anda çadırın içinde uğursuz bir rüzgar, kulak tırmalayıcı bir çığlık atarak eser. Inshala, Aager’in kollarında kasılır ve derin bir nefes alır..

..Merisoul, kalbi durmuş, olduğu yere yığılır…

 

Day Four

Soluk bir fısıltı “O nasıl?”, diye sorar.

Aager, karanlığın içinde, kendisi onu göremese de, onun kendisini görebildiğini bildiği için ona bakmadan, usulce cevap verir “Artık onunda bir çadırı var.”, diye özetler.

Aager, kızın olduğu taraftan hafif, inleme gibi bir ses duyar. Yavaşça yerinden kalkar ve kızın yanına gelir. Karanlıkta onu göremese de, nefesini yüzünde hissedecek ve hissettirecek kadar yaklaşır. “Hayır..”, diyerek onu teskin etmeye çalışır.

Bir an, bu tek kelimelik cümle kurma alışkanlığına lanet eder.

Inshala “Ama neden?”, diye ağlar. “O iyiliğin ne olduğunu bile bilmeyen bir iblis!”

Aager ona biraz daha yaklaşır “Belli ki biliyor ve sadece bunun farkında değil – yada sadece kaçık – ki bu da onu bu grupta hiç de özel biri yapmıyor.”, der.

Aager biraz kızmış, biraz da bıkmış bir ses tonuya “Sen başkalarının getirdiği kötülüğün sorumluluğunu, hiç gereği yokken üstlendin ve yapman gerektiğine inandığın şeyi kendi hayatın pahasına yaptın. Başkaları da senin hayatın için benzer bir sorumluluk üstlendiğinde bu seni şaşırtıyor, neden?”

“Ben.. ben iyi biri değilim!”, diye ağlamaya devam eder Inshala.

Aager içinden geçen muazzam bir hiddeti zorlukla bastırır.

Nedir bu kızın iyilik ve kötülük saplantısı, diye merak eder.

‘Lady ve Moira farklı düşünüyorlar’, gibi teskin edici bir şeyler söylemek ister ama ağzından, “O cümle benim tekelimde”, gibi salakça birşey çıkar.

Sonra, “Bir iblisten yardım almak istemiyorsan, nefes almaya devam et.”, gibi daha da ahmakça bir ifadeyle neden tek kelimelik cümleler kurduğunu kendisine hatırlatmış olur.

Inshala karanlıkta sessizce ağlamaya devam eder. Aager hayatında bir ilki daha yaşar; ne yapacağını bilemez.

Aager, kız sakinleşip kendinden geçinceye kadar sessizce onun başını okşar.

 

Day Five

Dışarıdan ayak sesleri yaklaşır, çadırın önü açılır ve içeri harika bir gün ışığı süzülür. Lady usulca içeri girer. Yorgun ve rengi atmıştır. Belli ki gece pek de uyumamıştır. Mütemadiyen, deli kızlarla ilgili bir şeyler söylenip durmaktadır. Lady bütün yorgunluğuna rağmen, bariz bir şekilde kızgındır.

Aager, yattığı yerde hiç kıpırdamadan durur.

Lady, Inshala’yı muayene ettikten sonra Aager’in başında dikilir, yukardan ona acımasızca bakar ve “Uyumadığını biliyorum!”, diye burnundan solur.

Aager hiç bozuntuya vermeden doğrulur. “Ne ele verdi?”, diye sargılı ellerini ona uzatır.

Lady onu uzun, kısık gözlü bakışlarla süzer sonra “Aramızdaki yüz yirmi dört yıl farkı!”, diye homurdanır.

“Ezici bir fark, Lady. Size saygım sonsuz!”, der Aager utanmaz bir şekilde sırıtarak.

Bütün grupta kendisinin ürkütücü, acımasız ve ölümcül yanını göstermek istemediği iki kişi de her nasılsa kendisiyle bu çadırdadır.

Bütün grupta kendisinin ürkütücü, acımasız ve ölümcül yanını görmesini istemediği iki kişi de yine kendisiyle bu çadırdadır.

Lady onun sargılarını çözer, yaralarına pansuman yapar, sonra tekrar onları temiz sargılarla kapatır. “Sana da bebe eldiveni ayarlamam gerekiyor mu?”, diye burnundan solur.

Aager aynı sırıtışla “Hayır efendim. Ben ne zaman ezici bir farkla yenildiği mi bilirim!”, der.

Lady, bütün yorgunluğuna ve kızgınlığına rağmen, istemsizce ‘hık’lar. “Aferin sana. Grupta en azından bir kişi kendi yerini öğrenmiş. Şimdi git, sıcak bir şeyler ye”, der ve çadırdan ayrılır.

 

Day Six

Aager”

Aager bir rüyada gibidir. Altı gün ve altı gece çok az uyku ve sıkıntı endeksli iştahsızlık, sonunda ondan bedelini biçmeye başlamıştır. Yanakları çökmüş, göz altlarında derin kara halkalar belirmiş ve elleri istemsizce titremektedir. Birkaç defa Lady, Moira, Lorna, Laila ve Bremorel gelmişler ve en azından bir kaç saatliğine yerine geçmeyi teklif etmiş olsalar da Aager önce göreceli bir nazaketle tekliflerini reddetmiş, sonra da sessizliği ile onları başından def etmişti.

“Aager..”

Aager irkilerek ayılır. Kan çanağı olmuş gözlerini karanlıkta gezdirir. Sonra sesin geldiği yöne – yere bakar.

Inshala, yine battaniyesini kendine peçe yapmış halde ona bakmaktadır ama bu sefer görmekte olduğu şey karşısında gözleri fal taşı gibi açılmıştır.

Aager başını sallar, yanında ki matarayı alır ve kıza doğru yaklaşır..

“AAGER!”Aager durur ve sesin geldiği yöne bakar – Moira çadırın girişinde, bir kaçıncı defadır ona seslenmektedir.

“Inshala’nın özel bakıma ihtiyacı var ve senin de gitmen gerekiyor.”, der.

Aager kaşlarını çatar ve “Neden?”, diye ters bir sesle sorar.

“Çünkü onu yıkamamız gerekiyor ve senin yardımına ihtiyacımız yok!”, diye Moira’nın arkasından Lady’nin sesi duyulur. Lady’nin arkasında da Bremorel durmaktadır.

Aager, dile getirilmemiş belli belirsiz tehditi anlar.

“Biraz eksik gelmişsiniz sanki”, der sessizce.

“Merak etme.”, der Lady. “Lorna ile Udoorin, olası bir ahmaklığa karşı, çadırın arkasında bekliyorlar. Laila ise bizi uzaktan koruyor. Önemli yerlerinden vurmaması hususunda kendisini uyardım. O da işe yaramazsa cüce de yanında taşıdığı o aletlerden sana özel bir şeyler hazırladı ama ne olduğundan emin değilim. Sadece yüksek basınç ve bilyelerle ilgili olduğunu biliyorum!”, diye ekler.

Aager’in kaşları iyice çatallanır ve yüzü kararır.

Moira, sargılı olmayan eli açık bir şekilde ona yaklaşır ve sakince “Efendi Aager, lütfen. Onu korkutuyorsun.”, der.

Aager bir anda kendine gelir ve gözleri yerde yatan kıza kayar ve onun gözlerindeki korkuyu görünce, sesini çıkarmadan çadırdan ayrılır.

 

Day Seven

Aager temizlenmiş, sıcak bir şeyler yemiş ve birazda gerçek uyku uyuduktan sonra tekrar çadırda oturmaktadır. Kendisini yenilenmiş ve eskisi gibi keskin ve ayık hissetmektedir.

Elleri sargılardan kurtulmuş, biraz sert ve ham hissetsede, en azından birkaç gün öncesinde olduğu gibi acımamaktadır. Ellerindeki derin yaralar ve yarıklar kapanmış olsa da, izlerin kalıcı olacağını düşünür ve her şeye rağmen buna değdiğine inanmak ister.

Aager, Inshala’nın ayık olmasını ve kendisinden korkması için hiçbir sebebi olmadığını görmesini umarak başını ondan yana doğru döndürdüğünde, Inshala’nın derin bir uykuda olduğunu görür.

Kızın saçları hala nemlidir ve kendisinin ördüğü gibi muntazam değildir ama yine de rengi sanki daha bir canlıdır.. yüzü de daha bir diridir..

Aager kaşlarını çatar.

Kız başını bir o yana bir bu yana, sanki bir kabus görüyormuş gibi çevirip, arada bir inleyip bir şeyler mırıldanmaktadır.

Aager kalkıp onun yanına yaklaşır. Yavaşça ona doğru eliyle uzanır ve yüzüne dokunur.. kızın yüzü terden sırılsıklam olmuştur. Aager tedirgin olur. Onu uyandırmak için hafifçe sallar ve bir anda eline birşey batar. İstemsizce elini çeker ve Inshala’ya bakar..

..ve hiç beklemediği bir şeyle karşılaşır; Inshala’nın ellerinden, kollarından, omuzlarının görünen yerlerinden ve yüzünün yan taraflarından neredeyse bir inçlik siyah, kemikimsi, kalın, tırtıklı dikenler peydah olmuştur.

Aager pek de batıl inançları olan biri değildir ama istemsizce; “Ne tür bir kara büyüdür bu?!”, diye mırıldanır ama çok da kızmıştır. “Elinde olanı da, olmayanı da verdi, daha ne istiyorsunuz? Verecek hiçbir şeyi kalmadı!”, diye hırlar.

Dikenler, Inshala’nın derisini parçalayarak dışarı çıkar, sonra tekrar içeri çekilir ve tekrar çıkarlar. Kız, dakikalar boyunca bu kabus içerisinde kıvranır durur ve Aager’in elinden hiçbir şey gelmez. Neden sonra dikenler, son bir defa daha kızı deşerek fırlar ve içeri çekilirler..

Inshala’nın inlemesi de, kıvranması da kesilir.

 

Day Eight

Gördün değil mi?”, diye bir fısıltıya uyanır Aager.

Aager gözlerini açtığında, dışarısı çok da karanlık değildir. Gün doğumuna az kalmıştır. Inshala’ya baktığında onu, dışarıdan gelen silik mavi ile mor karışımı renkler içerisinde, yüzünü saklamamış olarak görür. Kız nedense kendisine, eskisine nazaran, çok daha küçük, ürkek, saf ve katışıksız bir güzelliğe bürünmüş olarak görünür. Sanki ilk defa kendisini saklamak için bir sebebi kalmamışçasına içini dışına yansıtmıştır.

Aager ister istemez kızın neden kendisini olduğundan farklı göstermek için bugüne kadar bu denli çaba sarfettiğini merak eder.

“Hmmm..?”, diyerek onun sorduğu soruyu geçiştirmeye çalışır.

“Evet gördün.. Artık benim nasıl bir yaratık olduğumu biliyorsun.”, diye içerlemiş bir sesle yüzünü ondan çevirir. “Sana iyi birisi olmadığımı söylemiştim.”

“Kimin iyi olmadığını senin kadar sık söyleyen biri için, tutturma oranın oldukça düşük.”, der Aager sessizce. “Bugüne kadar isabet ettirebildiğin tek kişi benim!”, diye ekler.

Inshala’a yüzünü ona çevirir ve uzun bir süre onu fırtına grisi gözleriyle süzer. Tam birşey söyleyecekken, Aager araya girer; “Ben olduğum gibi olmayı seçmedim. Ben Drashan’da doğdum. Bilmiyorsan sana Drashan’ı anlatayım; Drashan hırsızlar, kiralık katiller, şerefi olmayan paralı askerler, hayat kadınları, sübyancılar, keşler ve daha akla gelebilecek hangi türden pislik varsa bulabileceğin, yüksek denizlerin en azılı ve en acımasız korsanlarının hükmettiği bir günah şehridir. Ben o sefil şehrin en pis sokaklarında yaşamak zorunda kaldım ve hayatta kalmak için ne yapmam gerekiyorsa da onu yaptım çünkü yaşıtlarımın ya açlıktan ya da gözlerimin önünde, aleni bir şekilde eğlencesine kesildiklerini gördüm.

Bildiğim tek şey, bana baktığında gördüğün ve yaptığım şeylerden ibaret. İyi yada kötü olmak benim seçeneklerim arasında hiç yer almadı..”,der Aager ve biraz durur. Geçmiş sefil hayatının herhangi bir kesitini bugüne kadar kimseyle paylaşmamıştır ve nedense, kelimenin birçok anlamı ile garip olan bu kıza anlatırken olacağını beklediği sıkıntı ya da utancı hissetmez.

“Babam beni, annemi ve küçük kız kardeşimi terk ettiğinde sanırım üç yaşlarındaydım.”, diye devam eder sessizce. “Evimiz Drashan standartlarına göre bile tekin bir yerde değildi ve annemi pazardan dönerken bir serseri öldürdüğünde sadece dört-beş yaşlarındaydım. Kız kardeşim ve ben günlerce aç ve susuz annemizin gelmesini bekledik ama o gelmedi. Onun yerine daha önce hiç tanımadığım birileri geldi.. ve bizi aldılar. Kız kardeşimi en son görüşüm oydu.

Çok kişiden defalarca ölesiye dayak yedim ve neden cezalandırıldığım bana hiç söylenmedi. Taki dayağın, günlük yaşamımın bir parçası olması gerekmediğini anlayıncaya kadar. İlk cinayetimi de o zaman işledim. Sanırım yedi yaşındaydım. Adamın kim olduğunu hatırlamıyorum. Ama adamın gözüne soktuğum kanlı şömine demirini çok iyi hatırlıyorum. …”

Aager durur ve Inshala’ya bakar. Kız, sıskası çıkmış bacaklarını göğsüne çekmiş, battaniyenin altında küçük bir topak oluşturmuş halde Aager’e bakmaktadır. Ellerini ağzına götürmüş ve yanaklarından süzülen iri taneli yaşlarla taş kesilmişçesine kıpırdamadan öylece ona bakmaktadır.

Aager ayağa kalkar ve elinde matarayla ona yaklaşır. Ona her yaklaştığında olduğu gibi, hareketleri abartılı bir şekilde yavaştır. Bir elini ona doğru uzatır, her defasında olduğu gibi “Başını kaldıracağım.”, der ve kızın başını hafifçe kaldırır, diğeri ile matarayı onun dudaklarına götürür ve bekler.

Inshala puslu gözlerle bir anlığına onu süzer sonra mataranın acı şurubunu içer. Aager, kızın mataranın neredeyse yarısını, yavaş yavaş içinceye kadar konuşmaz. Ancak daha fazla içemeyeceği anlaşılınca matarayı indirir ve kızın başını tekrar düzeltir, tek parmağının tersiyle dudaklarının yanından sızan damlaları siler, sonra da kalkıp kendi yerine geçer.

Aager sessizce oturduğu yerde öylece durur.

Inshala hikayenin devamını bekler ama Aager’in daha fazla konuşmayacağı anlaşılınca, “Sonra ne oldu?”, diye takatsiz bir fısıltıyla sorar.

Aager sadece omuzlarını silker. “Sonra ben oldum işte – gördüğün, tanıdığın ve tanımladığın kişi olarak. Sen beni gördün ve iyi biri olmadığımı söyledin bana – defalarca. Ama bunu acımasızca yapmadın. Yapmak tamamen elindeydi, ama yine de yapmadın. Özellikle de söylediğin şey, hepten, tamamen ve tahmin edemeyeceğin kadar doğru olduğu halde.

Kedine dönüşüp bana saldıra da bilirdin. Seni biraz uğraştırırdım sanırım ama bu sonumu pek de değiştirmezdi diye düşünüyorum. Ama yapmadın. Neden?”

Inshala yutkunur. “Çünkü sen..”, der ve alt dudağını ısırır.. “Çünkü ben..”, der ve afallar..

Aager bütün yakıcı varlığı ile onun fırtına grisi gözlerinin muhteşem derinliklerine bakar ve keskin bir fısıltıya “BEN iyi biri değilim. Seninle her konuda olduğu gibi bunda da her zaman dürüst oldum. Ama benim için, benim ne olduğumun bir önemi yok.”, der ve sesi istemsizce yumuşar, “Benim için önemli olan tek şey senin.. iyi olman!”

Aager, günlerdir ona anlatmaya korktuğu şeyin en azından kapısını araladığı düşüncesiyle sarhoşça bir rahatlama hisseder. Ve kızın göz kapakları ağırlaşıp kapanıncaya kadar, söylediği şeylerin tekabülünü o gözlerde, vahşice oynaşan fırtınada bulur..

 

Day Nine

Ayağa kalkmama yardım eder misin?”

Aager bu cümleyi duyduğunda içinde bir şeyler kıpırdar zira kızın bugüne kadar kimseden yardım istemesi bir yana, herhangi bir şey istediği bile görülmemiştir. Aager, kızın sorusunu sessizce sormasından, bu ricayısının ona özel bir istisna olduğuna ayılır.

Aager yavaşça ayağa kalkar, kızın uzandığı yere doğru yaklaşır ve yanına çömelir. Onun gözlerine bakar ama ona emin olup olmadığına dair gereksiz sorular sormaz. Ona sadece “Düşeceksin.”, der.

“Hayır. Tutacaksın..”, diye sakin bir şekilde cevap verir Inshala. Kızın sesinde bir katiyet yoktur. Ama içinde, sanki önünde çömelmiş adamın onu tutmasını çok istiyormuş gibi bir umut beklentisi gizlidir. Solgun yüzündeki ifadeye bakılırsa da, sadece yapmayı kafasına koyduğu için ona karşı duyduğu korkusunu aşabilmiş birisinin yüz ifadesi vardır.

Kızın korkusu da, cesareti de, beklentisi de Aager’in dikkatinden kaçmaz ve söylediği bu iki basit kelime zihninde bir yıldırım gibi çakar.

Bir an ‘Bana borçlu değilsin.’, diyesi gelir ama kendisine hakim olur. Kız kararını vermiştir ve onun bu kararını sorgularsa, onu incitmekten başka birşey yapmamış olacağını düşünür.

Inshala bir süre Aager’i, saklandığı örtülerin altından süzer sonra bir eliyle takatsizce battaniyeleri üstünden sıyırır.

Aager’in içinde kıpırdayan şey acıyla burkulur.

Gördüğü manzara karşısında Aager sadece kasılır. Kıza giydirilmiş ince uzun giysi, sıskası çıkmış silüetinden süzülerek akmaktadır.

Inshala zorlukla kaldırdığı kollarını, ‘hadi gel’ işaretiyle ona doğru yöneltir..

 


 

 
 

“Yapmam gereken bir şey var..”

 

 

Timeline:

Bu olay, “EXIT” den hemen sonra yer alır.

 

 

Grup, Inshala’nın neredeyse beş yüz elli kiloluk, hançer dişli kocaman bir kaplan formunda neşeli bir şekilde hoplayıp zıplayıp havaya pati atmasını hem eğlenceli, hem de umut verici bulur..

Inshala doğası gereği hoplayıp zıplamak bir yana, gülen ya da gülümseyen biri bile değildir. Olağan hali ciddi, sinirli, mesafeli, saplantılı, çoğunlukla da soğuk denebilecek kadar içine kapanık, kötürüm, gözü döndüğünde ise – eh.. gözü dönen bir kızdır.

Koca kaplan, bir süre daha sağa sola koşturur sonra grubun tam önünde aniden durur. Bir an saldıracakmış gibi iki güçlü arka bacaklarının üstünde şaha kalkar, ama yere geri indiğinde kaplan yerine, soluk yüzü ve başını iki yandan saran saçları, çatık kaşları, büzülmüş ağızı ve uzun etekli kıyafetiyle Inshala durmaktadır. Kaplan ile kız arasındaki geçişte hiçbir özel efekt, parlayan ışıklar, değişen vücut hatları, eğilip bükülen kemik görüntüleri eşliğinde beklenen çığlıklar duyulmaz.

Bir an kaplan, hafif bir sis, sonra kız.

Lady Magella: “Bu melanet yerden çıktığımıza göre, kasabaya dönebiliriz. Dönüşümüz en az..?”, der ve izci kuzenlere bakar.

Daha önde duran Bremorel’den herhangi bir ses çıkmayınca, arkadan Laila’nın sesi duyulur, “On altı gün. En az. Olabildiğince hızlı bir trek ile gidersek, belki on bir ya da on iki güne indirebiliriz. Atlarımız olsaydı, o zaman ormanın içinden değil, kıyısından giderdik. Orman bitince de yarım gün güneye, sonra da güney batı istikametine döner ve Serenity Irmağına yetişmiş olurduk. Irmağı takip ettiğimizde de, Serenity Home’a doğudan varmış olurduk. Bu şekilde belki üç ya da üç buçuk gün daha kazanırdık. Sadece ben, Bree ve belki Inshala gidersek, sadece bir hafta ya da dokuz günde varabiliriz..”, der.

Lady, düşünceli bir şekilde, “Ancak atlarımız yok ama yaralılarımız var.”, der ve gruptaki birkaç kişiye manalı bir şekilde bakar. “Ve ‘sen, Bree ve belki Inshala’ da yalnız başınıza gitmiyorsunuz! Şu anda herhangi bir acelemiz yok.”

“Darly kaçtı nasıl olsa. Kaçmadan önce bize verdiği bilgiler dışında da elimizde, şerrinden arındırılmış bir tapınak dışında bir şey yok.”

Bremorel acı bir sesle, “Darly’nin peşinden gitmeliyiz. Laila ile birlikte izini bulabileceğim den eminim.”

Laila mutsuz bir ifadeyle kuzenine bakar.

“Darly’yi yakalamamızın bize pek bir fayda getireceğinden kuşkuluyum.”, diye Moira araya girer ve Bremorel itiraz edemeden, “Evet, bende onun yakalanıp suçlarının cezasını çekmesini isterdim. Ne var ki, Darly’nin de bir başkasının oyununa getirildiği açık. Dahası, gerçek suçlular ve amaçları hakkında hala hiçbir bilgiye sahip değiliz.”

Udoorin’in derin sesi gürler, “Babam bundan hoşlanmayacak.”

Moira, “Babana saygım sonsuz, Udoorin, ancak babanın burda bir hükmü yok.”, der. Sesinde bir aşağılama veya küçük görme niyeti duyulmamaktadır. Moira sadece hukuki bir gerçeği dile getirmektedir ama Udoorin’in yüzü kararır.

Lady araya girer, “Udoorin. Lütfen. Sen de pekala biliyorsun ki Lady Moira’nın söyledikleri doğru. Eminim niyeti seni ya da babanı küçük düşürmek değildi”.

Moira bir an yaptığı hatayı anlar. Udoorin’e döner, kılıcını yavaşça kınından sıyırır ve onu yere saplar. Kırık kolunu, sargılarından kurtarır ve canı fena halde yanıyor olmasına rağmen, zorlayarak çelik kaplamalı eldivenlerini çıkartır ve onları, Udoorin’e doğru değil de, yavaşça kendi yanına bırakır. İki elini de bel hizasında, aşağı doğru, boş avuçları dışa bakacak şekilde açar ve Udoorin’e, ‘silahsızım ve barış içinde geliyorum’ mesajını açık bir şekilde göstererek yaklaşır ve son derece resmi bir üslup ile; “Samdorin ve Daniella oğlu Barbadorin ve Katishka oğlu Standorin ve Limnia oğlu Udoorin. Hiç düşünmeden konuştum ve bu düşüncesizliğim ile hem senin ve hem de babanın onurunu sorgulamış oldum. Lütfen içten özürlerimi kabul et. Kusurumun kefareti olarak, ödeyebileceğim bir fidye vermeye gönüllüyüm!”, der.

Ortam bir anda sessizleşir.

Arkadan sadece Lorna’nın sessiz bir “Wow..”, sesi duyulur.

Lady Magella, bir eliyle yüzünü kapatmış, sanki dua ediyormuş gibi başını bir sağa, bir sola sallayarak öylece durur.

Udoorin’in morarmış yüzünde ise, ‘Nooldu şimdi yaa?!’, der gibi bir ifade belirmiştir. Utanarak önce boğazını temizler, sonra elindeki baltasını yere atar. Diğer baltasını da çıkartır, onu da yere atar. Ve ardından üçüncü bir baltayı daha çıkarıp kenara atar. Durur ve belinden babasının yadigar kılıcınıda parıldayan alevler içerisinde kınından çeker ama onu yere atmaz. Kılıcı yavaşça yere batırır. Tıpkı Moira’nın yaptığı gibi ellerini bel hizasında ona doğru açar ve, “Umm.. Lord Paladin Delia Karakash Hooman oğ- umm.. kızı Lady Moira Alisia Jean Hooman. Gerçekte benim sizden özür dilemem gerekiyor. Son günlerin yorgunluğu hepimizi biraz etkilemiş durumda sanırım. Sizin asla, ne benim, ne de babamın onurunu sorguladığınızı düşünmedim çünkü bunu bir ihtimal olarak göremiyorum.”, der ve Moira’nın, sargılarından çıkarılmış, kırık olduğu açıkça görülen koluna bakarak, “Ve size çektirdiğim acının kefareti olarak, ödeyebileceğim bir fidye vermeye gönüllüyüm.”, diye ekler.

Arkadan aynı ses “Wow..”, diye tekrarlar.

Aager, “Olm sen tam bir avanaksın ama bugüne kadar yaptıkların bir yana, sırf bu konuşmadan dolayı baban seninle gurur duyardı.”, diye geçirir içinden.

Ortam sessizliğini korumaya devam eder.

Udoorin, Moira’ya bakarak, “Umm.. ben bu kadarını biliyorum. Bütün tuşlara bastım. Gerisinde nooluyor, hiçbir fikrim yok!”, yüzü biraz kızarmış bir şekilde Moira’ya fısıldar.

Moira’da Udoorin’e benzer bir ifadeyle ona bakmaktadır, “Benim de hiçbir fikrim yok. Böyle bir durumda daha önce sadece iki defa kaldım ve ikisinde de özrüm kabul edilmedi ve iş düello da sonuçlandı.”, diye o da geri fısıldar.

Udoorin merakla, “Eee.. nooldu sonunda?”, diye sorar.

Moira çarpık bir gülümsemeyle, “Ben hala buradayım.”, der.

Udoorin kısa bir kahkaha atar ama sonra yine ciddi bir sesle, “Gerçekten özür dilerim. Ama sargılarını açmamalıydın.”, der ve sesini daha da kısarak, “Lady seni çiğ çiğ yiyecek.”, diye ekler.

Moira’nın yüzünde ürkmüş bir ifade belirir, “Hay aksi. Bunu hiç düşünmemiştim.”, der.

Merisoul, “Bence iki kefaret birbirini götürür!”, diye mırıldanır.

Grup bir anda rahatlar. Lady Magella söylene-azarlaya Moira’nın kırık kolunu tekrar çubuklarla yerine yerleştirir ve acıdan dolayı gözlerinden yaşlar inen kızı umursamıyormuş gibi yaparak kolunu sımsıkı sarmaya başlar. “Belki de yine açamayasın diye ellerine bebe eldiveni geçirmeliyiz”, diye söylenir durur.

Bu esnada Udoorin ise onun yanından hiç ayrılmaz ve Moira’nın gözü dolu halini kimse görmesin diye iri cüssesiyle ona kalkan olur.

“Büyük büyük annemin adını ben bile bilmiyordum, sen nerden öğrendin?”, diye merak eder.

“Lady Daniella bazı çevrelerde çok tanınmış bir hanımefendiydi. Bir çok kendini beğenmiş aristokratın havasını söndürmek gibi tekil bir beceriye sahipti..”, der ve bir an gözlerini acıdan dolayı kapatır.

“Git burdan Udoorin, konuşturma şu kızı!”, diye Lady, Udoorin’i de azarlar.

“Sorun değil Lady. Size de zahmet çıkardığım için özür dilerim.” der Moira. Sonra Udoorin’e “Sırf onu susturmak için aristokrasiye katmak ve sonra da ona birtakım yapmacık şeyler isnat ederek onu bitirmek istediler ama o büyük büyük deden ile evlenerek Serenity Home’a yerleştiler. Bunu yaparak hem o şımarık züppelerin planını bozmuş oldu, hem de onların aristokrasiden anladıkları şey hakkında tam olarak ne düşündüğünü yüzlerine vurmuş oldu. Bizim oralarda hala genç kızlar arasında bir efsanedir..”

Udoorin sırıtır.

“Peki sen benim diğer isimlerimi nereden öğrendin? Serenity Home’a geldiğimden beri hiç kullanmadığı mı kesin olarak biliyorum.

“Babam.” der Udoorin, sanki bu herşeyi açıklıyor muş gibi.

Moira ona soran bakışlar atınca, “Meşhur Lord Paladin Delia Karakash Hooman’ın kızı gelecek ve babam onun Lady Moira Alisia Jean Hooman olduğunu bir şekilde öğrenmeyecek!”.

Bu sefer Moira biraz sırıtır.

Yerde yığılı duran kılıç ve baltalara işaret ederek “Biri gelip ayağını kesmeden, kaldırın şunları yerden”, diye Lady, bir de toplu azar çeker ikisine.

 

Kısa bir münakaşadan sonra, grup bu lanetli harabelerden olabildiğince uzaklaşıp ormanda kamp kurmaya karar verir. Herkes eşyasını, teçhizatlarını ve silahlarını kontrol eder ve Themalsar’dan ayrılmak için hazırlanırken, Inshala’nın durgun ama kararlı sesi duyulur;

“Yapmam gereken bir şey var.”

..ve yavaşça toprağa çömelir ve ona dokunur.

 

Burası çok uzun bir süredir ölü. Fazla uzun.. Her şey yaşamayı hak eder, sonu ölüm olsa da. Ama hiçbir şey bu şekilde ölü kalmaya devam etmeyi hak etmiyor.”, der ve yavaşça yere, uyumak istiyormuş gibi uzanır ve bir şeyler mırıldanmaya başlar. Sözleri anlaşılmaz mırıltılar, önce bir şarkı gibi gelir. Şarkı, tam olarak melankolik değildir, ama hüzünlüdür. Bir an sonra herkes, şarkıyı sadece duyduğunu değil, içinde de hissettiğini fark eder. Gnine’ın, “Bu bir şarkı değil. Bir büyü! Ama nasıl?!”, dediği duyulur.

Inshala, büyüyü bir şarkı gibi söylemektedir.

..ve Themalsar tapınağının tuzlanmış kömürümsü ölü toprağı yumuşar ve genç kızı içine çekmeye başlar.

Inshala yavaş yavaş toprağa gömülmeye başlar.

Lady Magella biraz tedirgin olur. “Inshala.. kızım?”

Inshala büyüsünü söylerken, yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle ona bakar. Gözleri pırıl pırıldır ve kendisiyle karşılaştıkları o ilk, yıldırımlı geceden beri belki de ilk defa bu deli kızın yüzünde bir ‘huzur’ ifadesi görürler.

Inshala toprağın içinde tamamen kaybolur!

Herkes nefesini tutar ve bekler..

..aradan bir dakika geçer.

[Hikaye: Rüya tam bu anda gerçekleşir]

..ve bir dakika daha geçer.

Ancak birkaç dakika daha geçince Moira, “Lady?”, diye tedirgin olmuş bir sesle sorar. Arkasından Laila ve Lorna da “Lady?!”, diye Lady Magella’ya bakarlar.

Lady Magella ellerini başına götürüp saçlarını çekiştirmeye başlar, “Bilmiyorum, bilmiyorum bu deli kızın ne yaptığını bilmiyorum,” diye haykırır.

“Udoorin!”, diye bir başka haykırış daha duyulur. Aager, Udoorin’e sırt çantasından çıkardığı küçük bir kepçeyi fırlatır. Kendisi de elinde bir hançerle Inshala’nın kaybolduğu yere atar kendisini ve toprağı eşelemeye başlar. Udoorin, Aager’in ona attığı kepçe ile Inshala’nın mezarına koşar ve o da toprağı kazmaya başlar.

Biraz sonra, Gnine’da onlara katılır.

Bremorel, Moira, Merisoul, Lorna ve Lady, elleri ağızlarında, eşilen toprağa bakmaktadır. Ama Laila tam bir panik içerisindedir. Inshala’nın gerçek hikayesini bilen tek kişi kendisidir ve onun kendisine yapabileceklerini düşününce, bir anda gözleri dolar ve sessizce, “Hayır yaa.. Her şey iyiye gidiyordu. Neden şimdi böyle bir şey yaptın ki?”, diye hayıflanır.

Hiç beklenmedik bir şekilde Aager, “Seni aptal şey! Neden?! Neden şimdi böyle bir şey yaptın?”, diye haykırır.

..ve sanki gökyüzü ona cevap veriyormuşçasına birden kararır. Koyu gri ve mor bulutlar, beklenmedik bir hız ile toplanır ve kaynamaya başlar. Uzaklarda bir yerde bir  yıldırım çakar ve birkaç saniye sonra da gök gürler. Gök gürlemesiyle birlikte yer de titremeye başlar. Başlangıçta pek hissedilmez ama biraz sonra herkes ayaklarının altından gelen sarsıntıyı fark eder. Sallantı yavaşça artmaz. Bir anda vurur!

İlerideki bir duvar yıkılır. Onu bir başka duvar, sonra bir sütun ve sonra da bir kemer takip eder.

Lady Magella, “KAÇIN! Hepiniz Kaçın!”, diye çığlık atar.

 

Udoorin, bir eliyle Gnine’ı, diğeriyle de Lorna’yı kaptığı gibi harabelerden fırlayarak kaçar ve toprağın derinliklerinden, ani, kulak acıtan, keskin bir çatırdama sesleri gelir.

Laila kuzenine, “Moira’ya yardım et!”, diye bağırır ve kendisi de Lady’nin bir kolunun altına girmeye çalışır. Lady ona fena bir bakış atınca bir an tereddütte kalır ama Merisoul da Lady’nin diğer koluna girince, cesaretini bulur ve ikisi birlikte Lady’yi hızlı bir şekilde, yerde açılan yarık ve gediklerin üstünden atlayarak harabelerden kaçarlar..

Aager dışında herkes uzaklaşmıştır. Çakan yıldırım ve gök gürlemeleri arasında, Aager’in lanetleri duyulur. Kendisi inatla toprağı eşelerken hançeri kırılır ve ellerini keser.

Birkaç dakika içerisinde Themalsar harabelerinde kalan tek canlı Aager’dir. Etrafında çöken duvarları, yıkılıp parçalanan sütunları, şaha kalkmış dev toprak parçalarını, havada uçuşan taşları ve açılan koca delikleri umursamadan, elleri kan içerisinde kazmaya devam eder.

Muazzam bir gümbürtü kopar ve yer yarılır, Themalsar’ın sekiz yüz altmış yıl boyunca ayakta kalmayı başarmış duvarları, kemerli sütunları, kuleleri ve kubbeleri, kurumuş deniz kabukları gibi parçalanır ve kendi cesedi üzerine çöker.  Yarılmış toprağın içerisinden, dev parmakları andıran devasa kayalar yükselir ve ardında kocaman bir toz bulutu bırakarak, gazap dolu bir hınç ile çöken tapınağın üzerine kapaklanarak onu gömerler.

Yarım saat gibi kısacık bir sürede, sekiz yüz altmış yıl ayakta kalmayı başarmış bir çılgınlık, nihai olarak sona ermiştir.

Birkaç artçı titreşimden sonra yer durulur, kara bulutlar dağılır, gök, son bir kere daha gürler ve hafif, sıcak bir yağmur çiselemeye başlar.

 

 

Uzun dakikalar sonra, toz bulutunun içerisinde silüetler belirir.

Grup Themalsar’ın daha yarım saat önce bulunduğu yıkıntılara geri döndüklerinde, havadaki toz, çiseleyen yağmurun etkisiyle yere çökmüş ve harabenin yerinde sadece bir düzlük mevcuttur.

“İşte şurda, bulduk onu!”, diye Laila ve Bremorel, yerde yatan, yarısı toprakla örtülmüş bir şeye doğru koşarlar.

“Aptal çocuk”, der Lady ve Aager’in savrulup düştüğü yere gelir. Aager’in her yerinde yaralar ve kesikler vardır. Başının arkası da kan içerisindedir. Belli ki savrulduğunda başını şiddetli bir şekilde yere çarpmıştır.

“Aranızda aklı başında, normal bir kişi yok mu yahu?!”, diye fena bir şekilde kızmıştır Lady.

“Ben, ‘normal’den kaybediyorum.”, diye mırıldanır Merisoul ve Lady’ye yardım eder.

Diğerleri ise nedense tam bir sessizlik içerisinde aksi yöne bakmaktadır.

Yıkım sonrası düzleşmiş alan, sanki ekime hazır bekleyen bir tarlayı andırmaktadır. Alanın ortasında, küçücük, körpe bir fidan durmaktadır. Son derece cılız ve narin bir hali vardır. Fidan, sanki kendi içinden gelen, yeşil bir parıltıyla, hayat dolu bir şekilde titrer ve olduğu yerde, yavaşça, salına salına dönmeye başlar.

..Ve döndükçe de büyür. Önce on santim boy atar. Ardından bir on daha. Biraz şişer ve bir on santim daha uzar.

Fidan, kaşla göz arasında, genişleyip boy atmaktadır. İki dakika gibi kısacık bir süre içerisinde, küçücük fidanın yerinde kocaman, hayat dolu pembe yapraklarla taçlanmış bir ağaç durmaktadır. Ve sanki bir rüzgar devamlı ağacın yaprakları arasında geziniyormuş gibi, ağaç salınmaktadır.

Ağaç, sadece kendisinin duyduğu bir şarkıya ayak uydurur gibi bir sağa, bir sola salınır..

Aager uyanmış ancak tam olarak kendisine gelememiş ama, herkesle beraber o da bu muhteşem sihir karşısında büyülenmiş bir şekilde kalakalmıştır.

Ve bir anda ağacın etrafında parlak yeşil ile güneş sarısı, avuç içi küçüklüğünde kanatlı periler belirir.. Üç.. Beş.. derken ağacın dalları ve yaprakları arasında, arımsı bir vızıltı ile sevgi ve sevinç sesleriyle uçuşurlar.

Ağaç bir yandan salınırken, bir yandan da pembe yaprakların arasından soluk eflatun çiçekler açmaya başlar. Çiçekler açtıkça polenleri etrafa saçılır.. Polenlerin her biri yere değdiğinde kısık bir ‘çın’ sesi duyulur. Tozların konduğu toprak, kara ve uğursuz halinden silkinir ve yeşermeye başlar. Önce çiğ yeşil çimenler yeşerir, sonra çimlerin arasından rengarenk çiçekler sabırsızlıkla pörtler.

Küçücük, zerre büyüklüğündeki her polen değdiği yere hayat getirir ve getirdikleri hayatla beraber börtü böcek ve kuşlar peyda olur.

Bu büyü, varlığını zorbaca, ateş topları ya da parlak ışıklı şimşeklerle değil, bir anne rahmi gibi, ‘yeni hayat’ sunarak yayılan, harikulade bir sihirdir.

Büyülü ağaç, iki saat boyunca salınır ve yeşilliği, Themalsar‘ın lanetli, ölü topraklarını yok ederek değil, yeni hayatlar getirerek örter. Dört asır boyunca melanet ruhlar dışında hiçbir hayvan ya da kuşun yaklaşmadığı, hiçbir bitkinin yetişmediği bu ölü yer canlanır ve hayata gelir.

Herkes hayret içerisinde ve sessizce ağacı, ve onun getirdiği hayatı, sanki bir trans halindeymişler gibi seyre dalmıştır. Herkes, kendi duyguları içinde gezinmektedir. Ama hepsinde bir duygu ortaktır; huzur.

Ağzı açık herkesin gözü önünde, ağacın gövdesinde bir oyuk peyda olur ve içinden Inshala çıkar.

 

Sakin bir eda ile gruba yaklaşır. Gözleri ışıl ışıl parlamaktadır ama aynı zamanda yanakları gibi, gözleri de çökmüştür. Üstündeki giysileri de sanki kendisi gibi erimiş ve dökülmüştür. Yüzündeki huzura rağmen, yürürken ki sallanışı, takati tamamen bitmiş biri gibidir.. Yüzündeki değişiklik vücudunun diğer yerlerinde de görünmektedir; boynu bir kalem gibi inceciktir ve sanki başını bile yukarda tutamaz bir haldedir. Kolları ve bacakları da aylarca yiyecek birşey bulamamış bir savaş mağduru gibi, bir deri bir kemik kalmıştır.. Sanki daha önce tanıdıkları kız erimiş ve geride sadece, hafif bir rüzgarın bile uçurup götürebileceği bir ruh kalmıştır.

Zorlukla duyulur bir sesle, “Benim elimden ancak bu kadarı geliyor. Ama bu iyi bir başlangıç.”, der . Inshala gülümsemektedir ama onun bu çökmüş hali, kendisini seyredenlerin içini burkar.

“Themalsar şerrinin temizlenmesi daha en az iki yüz elli yıl sürecek.”, der. “Yoruldum. Bu başlangıç benden birşeyler aldı.”, der ve ipleri bir anda kesilmiş kukla gibi yere yığılır.

Herkesin haykırış ve çığlıkları arasından Aager, uzandığı yerden fırlar, başı döner ve tökezler ama yine de Inshala yere kapaklanmadan önce onu yakalar.. ve bir anda içini bir korku sarar.

Kız, kollarında olmasına rağmen onun ne ağırlığını ne de varlığını hissedebilmektedir. Bir anlığına, onun silinmiş simasına korku içerisinde öylece bakakalır. Ve gördükleri zihnine kalıcı bir şekilde kazınır çünkü bu güne kadar, kendisine ait olmayan hiçbir şeyi kaybetmek üzere olabileceğinden dolayı bir korku hissetmemiştir.

Aager dizlerini ona yastık edecek şekilde onu itina ile yere yatırır ve sessizce, etrafını sarmış olan kalabalığın arasından Lady Magella’ya bakar.

Lady Magella derin bir iç çeker, “Açılın biraz, kız nefes alsın” der, sırt çantasını açar ve içinden battaniyelerini çıkartır. Birini yuvarlar ve Inshala’nın başının altına yerleştirir. Diğerini ise üstüne örter, “Sanırım burası dinlenmek için uygun bir yer.”, der. Sesini yükseltip, “Sizler gidip kampı kurun, yakacak odun toplayın ve yemek hazırlayın. Yıkanmak için de sıcak su gerekecek. Bize de biraz mahremiyet verin lütfen.”, diye çatık kaşlı ses tonuyla emirler yağdırır.

Herkes bir anda başka bir yerde olması gerektiğini hatırlamışçasına sağa sola koştururken Lady, Aager’e usulca “Görünen o ki kendisini tüketmiş. Tamamen. Onu neyin hayatta tuttuğunu bile bilmiyorum. Nedir bu kendini bilmez kızlardan çektiğim?!. Deli kız her şeyini vermiş. Nefes alabiliyor olması bile bir mucize.”, diye hayıflanır. Sanki söylediklerini vurgulamak istermişçesine, nazikçe Inshala’nın çöp gibi incecik bileğini, baş parmağı ile işaret parmağı arasına alır ve “Onu hareket ettirmemiz pek de iyi olmaz. Şu anda hiçbir şey yiyecek durumda da değil”, der, durur ve sanki durumun ciddiyetini Aager’e anlatmak istercesine, “Şu anda etrafında gördüğün bütün bu yeşillik, bütün bu hayat ve bütün bu güzellik; ‘O'” der. “Kız her şeyini vermiş, ne dediğimi anlıyor musun? Her şeyini..”. Lady’nin gözleri dolar ve sessizce devam eder; “Yaşamasını ihtimal olarak göremiyorum. Kalbinin attığını hayal meyal hissediyorum.”

Aager, Lady’e öylece bakar. Sonra sıktığı dişleri arasından, “Yaşayacak.”, diye hırlar.

Lady biraz düşünür, sonra “Bol bol besleyici ve canlandırıcı sıvı alması lazım.”, der.

Aager, sert bir sesle “Alacak.” der.

Lady bir an ona bakar. Sanki bir şeyi onaylıyormuş gibi “Evet. Sanırım alacak.” der ve ayağa kalkar “Hemen hazırlayıp getiriyorum.”, der ama arkasını dönmeden önce Inshala’nın başını şefkatle okşar ve “Deli kız..”, diye tekrarlar.

 

Bremorel, kuzeni Laila’ya, “Özür dilerim”, der. “Son zamanlarda kendi içime öyle kapanmışım ki, gözümlerim o gerizekalıya karşı hissettiğim nefret dışında hiçbir şey görmez olmuş. Eminim benim bu halimi seyretmek, sana acı vermiştir.”, diye içini döküverir.

Laila ona cevap veremez. Sadece sarılır. ‘Belki de ağaç evimize geri dönebiliriz.’, diye geçirir içinden.

Moira, gözleri dolmuş, hayretle etrafına bakınmaktadır. Ancak bir fısıltıyla, “Bu.. muhteşemdi!”, diyebilir.

Merisoul, ağacın dallarından birine konmuş, başını ağacın gövdesine yaslamış ve çıplak ayaklarını daldan aşağı sarkıtmıştır. Gözleri kapalı, sanki ağacın kalp atışlarını dinlemektedir.

Udoorin ise etrafına alık alık bakarken Gnine, kendisini defalarca tekrarlamış birisinin sinir olmuş sesliyle, “Udoorin, sana diyorum.. bizi bıraksan artık!”, diye söylenir.

Udoorin, bir kolunun altında, ne kadar süredir tuttuğunu bile hatırlayamadığı Gnine’a öylece bakar, “Ne?”

“Udoorin.”, der Gnine. “Bizi, yere indir artık!”

Udoorin, Gnine’in neden bahsettiğini anlamaz ama onu yere bırakır.

Gnine, Udoorin’e, başına darbe yemiş birisiyle konuşur gibi sabırlı ama biraz da gülmemeye çalışan birisinin kasılmalarıyla, “Umm.. Udoorin.. onu da bırak istersen!”, der..

 

Gece olmuştur. Kuzenler, etrafı taşlarla çevrilmiş, mutlu bir ateş yakmıştır.

Herkes ateşin etrafında toplanmış, sessizce aralarında konuşup yemeklerini yerken Aager, ateşin yaydığı ışığın etki alanının biraz uzağında çimenlerin üzerinde bağdaş kurmuş, tükenip kendinden geçmiş olan Inshala’ya uzanabileceği, ancak uyandığında, varlığından da rahatsız olmayacağı bir mesafede oturmaktadır.

Aager, her zamanki ifadesizliği ile geceyi seyretmektedir. Başı, aradan saatler geçmiş olmasına rağmen, hala acımaktadır. Üstüne bir de şiddetli bir baş ağrısı eklenmiş olması, yüzünde oluşabilecek herhangi bir ifadeyi zaten anlamsız hale getirmiştir.

Yanında, bir mendilin içinde dokunulmamış birkaç dilim kuru ekmek, bir parça kamp ateşinde kızartılmış et ve halen tütmekte olan, kabuğu kararmış bir patates ve bir de matara durmaktadır. Açtır, ama hiç yemek yiyesi yoktur. Aager, avuçları kesiklerle yarılmış sargılı ellerine bakar ve en son ne zaman bu kadar yorgun ve bu kadar çok yerinden acıdığını düşünür. ‘Themalsar..’, diye aklına gelir. Adî papaza hançerini sapladıktan sonra kaçarken yediği büyü. Ancak o büyü, şu anda hissettiği kadar acı vermişti ona.. Düşünceleri başka şeylere kayar. Zihni sallanan bir kazan gibidir ve bir türlü odaklanmasına izin vermemektedir. Sanki düşünmesi gereken asıl mesele dışında aklına rastgele şeyleri getirip durmaktadır.

Yan tarafından çok hafif bir hışırtı duyar. Başını o yöne çevirdiğinde Inshala’nın, fırtına grisi gözleriyle kendisini süzmekte olduğunu görür. Uzun bir an, iki çökmüş birbirlerine bakar. Inshala birşeyler söyleyecekmiş gibi dudaklarını hareket ettirir ancak hiç ses çıkmaz.

Aager kalkar, yanında duran matarayı alır ve ona ağır adımlarla yaklaşır. Sonra yanına çömelir, sargılı ellerinden birini ona doğru uzatır ve kızın başını yavaşça kaldırır, diğeriylede kesikler ve sargılardan dolayı zorlukla tuttuğu matarayı onun dudaklarına götürür.

Inshala sanki tam olarak ayık değildir. Buna rağmen gözlerini bir an bile ondan ayırmadan ve ancak vahşi bir kedinin sergileyebileceği bir güvensizlikle mataradan birkaç yudum alır ve yüzünü buruşturur. Kısık, kurumuş bir sesle, “Beni zehirlemeye mi karar verdin en sonunda?”, diye sorar.

Aager, esprisiz bir hırıltıyla “Benimkilerden değil. Lady’nin zehri!”, demekle yetinir.

Inshala, gözlerini yine ondan ayırmamaya çalışır ama takati geldiği gibi tükenmiştir ve mataranın içindeki şurubu Aager’in elinden içer ama gözleri kaymaya başlar. Nefes almak için durduğunda gözleri kapanmıştır. Anca duyulur bir fısıltıyla “Ellerine ne oldu?”, diye sorar ama Aager, Inshala şuruptan biraz daha içinceye kadar birşey söylemez.

Sonra kızın başını yavaşça geri indirir ve ona dokunmamaya itina göstererek battaniyesini düzeltir. Gitmek için ayağa kalkarken “Salağın teki kesti.”, der.

Aager tekrar kendi yerine geçer ama kız rahatsız olmasın diye, sırtı ile yan profili arasına bir açıyla oturur.

Arkasından, Inshala’nın uyurgezer sesini duyar; “Sen.. iyi biri.. misin?!”

Aager, Inshala’ya bakmaz. Acımasız sözlerle, aklından geçen birçok cevap arasından, en dürüst ve en doğru olduğuna inandığı cevabı verir; “Daha değil.”

 

 
 

Exit

Timeline:

Serenity Home saldırısı üzerinden neredeyse iki ay geçmiştir. Grup, bu süreçte saldırganları büyük bir azimle takip etmiş ve hayatta kalan en sonuncu saldırgan, Darly Dor’u, Themalsar harabelerinin altındaki zindanlarda sıkıştırmayı başarmışlardır.

Gelişen olaylar grubu, en nihayetinde, dört yüz yıl önce ölümden kurtulan Themalsar’la karşılaştırmıştır. Çetin bir mücadeleden sonra onu yenmeyi başarmış olsalar da gelişen olaylar zincirinde bir kopukluk olur ve Darly Dor, bir şekilde grubun elinden kaçmayı başarır.

Grup yorgun ve bitkin, fiziksel ve psikolojik yaralarla Themalsar harabelerinin yıkıntılarını geride bırakıp Serenity Home’a geri dönmek için yola koyulurlar.
Hikaye, harabelerin altındaki zindanlardan yüzeye çıkan merdivenlerin son basamaklarını tırmanırken, grubun hissettiklerini, içlerinden geçenleri ve düşüncelerini dile getirmektedir.

Hikaye aynı zamanda, grubun bütün üyelerini teker teker ele alsa da, daha önce pek az spot görmüş, birbirleriyle pek az etkileşimi olmuş ve birbirlerine hiç benzemeyen ve ancak çok genel anlamda ortak amaçları olan iki kişi, Lorna ve Laila, üzerinde yoğunlaşmaktadır.

 

 

Yorgun ve bitkin adımlar, nihai merdivenlerden tırmanırken istemsizce hızlanırlar. Ne merdivenlerin yıkık ve dengesiz olması, ne de toz, kir ve rastgele serpilmiş kırık kemikler ve arada bir göze batan çatlamış dört asırlık kuru kafalar, adımların yükselen moralini etkileyemez.

Grup, olağanüstü bir beklenti hissiyle son basamakları tırmanır ve loş, her tarafı dökülmüş taşlar, tuğlalar ve parçalanmış ahşap masalar, sandalyeler ve daha önce ne oldukları artık anlaşılmaz hale gelmiş başka mobilyalarla dolu geniş bir odaya gelirler. Bu oda, duvar boyaları ve  sıvaları dökülmüş, çatısı uçmuş, tepesi de yana devrilmiş, iki hafta kadar önce aşağıdaki mahzenlere indikleri merdivenlerin gizlenmiş olduğu kulenin zemin katıdır. Tavanı düzlüğünü kaybetmiş, kulenin üst katlarının yığılmasından oluşan ve geçen dört yüz yıla rağmen yerçekimini inkar edercesine çökmemekte inat eden bir yığından ibarettir.

Herkes bir an durur ve kırk beş – elli adım ilerideki, bir kanadı yerde ve tamamen parçalanmış, diğeri ise delik deşik olmuş, kalan son bir menteşesi ile eğik bir şekilde ayakta durmayı başarmış kanatlı kapılara bakarlar. Kapıların öbür tarafından silik bir ışık gelmektedir. Bu onların iki haftadan biraz daha uzun bir süredir ilk defa gün ışığını görmeleridir.

“En sonunda.”, diye gök gürlemesini andıran, derin bir rahatlama sesi gelir önden.

Udoorin, yüzünde kendisi gibi kocaman sırıtışı ile mutluluğunu gizleyemez.

Hemen yanındaki, birer hançeri andıran, çenesinin en az bir karış altına kadar uzayan iki uzun dişe sahip, tarih öncesi çağlara ait koyu kumsal renklerin arasına serpilmiş siyah puanlı devasa kaplan, ancak bir kedinin gösterebileceği kıvrak bir zıplayış ile açık kapılardan dışarı fırlar.

“Birisi pek mutlu görünüyor..”, der Udoorin’in kocaman cüssesi arkasında kaybolmuş Lady Magella gülümseyerek. Sonra yanındaki uzun boylu, yumuşak pek az yanı olan ve neredeyse Udoorin kadar da geniş omuzlu kızıl kumral saçlı kıza bakar. Nasıl ki Udoorin’in bakışları, duruşu ve davranışları ile açıkça bir ‘savaşçı’ imajını veriyorsa, bu uzun boylu, işlemeli parlak çelik zırhlar içerisindeki genç kız da açık bir şekilde ‘şövalye’ imajı vermektedir.

Lady Magella kıza döner ve “Kolun hala acıyor mu? İstersen dinlenme arası verelim.. ve Tanrı aşkına illaki o zırhları giymek zorunda mısın? Eminim sensiz de bir iki kavganın üstesinden gelebilecek birileri vardır burada.”, diye hafifçe azarlar.

“İlginiz için teşekkür ederim, Lady. Evet hala acıyor ve kalkanımı hala kaldıramıyorum ama yorgun değilim. Zırh da beni yormuyor. Bir sonraki dinlenmeye kadar sorun olmaz.”, diye nazikçe ve bir o kadar da dürüstçe cevap verir Moira ve sonra da mutlu bir ses tonuyla, “Aslında zırhımı çıkartırsam, kendimle ne yapacağım sorusuna cevap bile bulamıyorum.”, diye ekler. Onun da gözleri daha bir parlaktır ve o da kapılara bakmaktadır.

Lady Magella derin bir iç çeker. Moira’yı çok sever. Kız kesinlikle somurtkan olmamakla beraber bazen biraz fazla ciddidir. Genelde güler yüzlü, her zaman içten, dürüst, efendi, saygılı ve çoğu zaman da resmi olsa da yine de Udoorin mi, Merisoul mu, yoksa Moira mı daha deli, diye kendi kendisine kederli bir şekilde sorar.

“Siz deliler benim sonum olacaksınız”, diye içini çeker.

“Öyle demeyin lütfen Lady. Emin olun biz sizi koruruz”, diye cevap verir Moira neşeli bir şekilde.

İkisinin arkasından gelen Gnine ve Bremorel de istemsizce adımlarını hızlandırırlar. Gnine, iki hafta önce, ilk defa bu merdivenlerden inerken ne kadar da korkmuş olduğunu hatırlar. Amcasının workshop’unda çalışan o genç muzır çırak, sanki elli yıl geride kalmış ve hatırlanmakta zorluk çıkaran bir ayrıntıymış gibi gelir ona. Buradan çıkarken nedense mutsuzdur.

Gnine hüzünlü değildir. Mutsuzdur!

Son bir kez arkasına, sanki bırakmak istemediği bir şeyi isteksizce bırakmak zorunda kalan birinin ikilemi ile bakar ve ister istemez de ardından gelen Merisoul ile göz göze gelir. Merisoul’dan Gnine’a doğru sadece fısıltı bir “Bırak.” kelimesi duyulur. Gnine, derin bir iç çekişle tekrar öne doğru döner.

Son bir haftadır git gide içine kapanan Bremorel’in yüzünde ise hiç bir ifade yoktur. Elini, sırtındaki koca kılıcın kınını sağ omzundan göğsüne, oradan da bel ve kalçasına çaprazlamasına bağlayan kalın deri kayışın üzerinde gezdirmesi dışında, gün yüzünü görmüş olduğuna dair herhangi bir tepki vermemektedir.

Tepki yoksulu bir başkası ise hemen onun arkasından gelmektedir. Aager, her zamanki sessiz ve bir başkası için amaç ve çaba gerektiren, ancak kendisi için ise sadece ‘doğal’ denebilecek bir temkinle, her an tek sıçrayışta belindeki kılıç ve hançerle bir ölüm sayacına dönmeye hazır bir halde yürümektedir. Ne var ki hali hazırda içinde hissettiği sessizlik ile her zamanki sessizliği bir nüans göstermektedir.

Aager’in aksine Merisoul ise pek de sessiz değildir. Mütemadiyen oflayıp poflamakta, belliki kendince bir iç çatışmanın içerisindedir ve bunu kendi içinde ve sessizce yapmak gibi bir niyeti de yoktur. Küçük yüzünde hafif üzgün bir ifade mevcuttur ve bu ifade neredeyse herkesin aksine, dışarı açılan kırık kapıları görünce daha da artar. Arkasından, fır fır sesleri ile kanat çırpan Jay, sanki sahibesini avutmak istercesine Merisoul’un küçük omuzlarına konar, uzun zehirli kuyruğunu onun boynuna ve boynuzlarına sarar ve rengarenk kanatlarıyla da ona sarılıp, ince uzun çatallı diliyle önce kendi pençesini, sonrada onun yanağını yalamaya başlar. Merisoul, hüzünlü yüz ifadesiyle Jay’in kıkırdağımsı başını okşar, onu öper ve ıslak yanağına bastırır.

Laila bir yandan Merisoul’u arkasından izlemektedir, bir yandan da grubun en gerisinde olması dolayısıyla da kendi arkasını kolaçan etmektedir. Merak etse de, ona derdini sormaz. Merisoul hakkında pek de bir şey bilmese de, öğrendiği az şeyden kesin olan bir tanesi varsa o da; ‘Merisoul’un aklından geçen ya da sana söylemek istediği bir şeyler varsa, o gelir ve seni kem gözlü bir nazar gibi bulur!’

Onunla tanışalı sadece iki haftada kadar olmuş olsada bu kısacık süre ona gerçekte kendi dünyasının ne kadar küçük olduğunu göstermiştir. Ya da kendisi dışındaki dünyanın aslında nedenli büyük olabileceğini..

Söz gelimi, Thelmesar’ı öldürmeleri ve ‘Dünyanın Kapılarını‘ mühürlemeleriyle, belki dünyanın tamamı olmasada, mütevazi bir kısmını kurtardıkları kesindi ve kendisi de dahil aralarında daha kimse, ne bu gerçeğin büyüklüğüne, ne olası etkilerine, ne de sonuçlarına ayılmışlardı.

Daha geçen ay birileri ona, sadece bu iki haftada görüp de tecrübe ettiklerini anlatsaydı muhtemelen “Hadi ordan!”, demezdi ama pek de inanmazdı da.

Elindeki elf işlemeli, zarif olduğu kadar da güçlü yayı, orda olduğundan emin olmak istermişçesine baş parmağı ile okşar. Kendisi de aslında biraz hüzünlüdür ama kendi hüznü daha çok nostaljik ve kuzeni Bremorel ile ilgilidir; mutlu kamp ateşlerini, umarsız yıldızların altında kurdukları tasasız hayalleri ve sadece keyif olsun diye kuzeniyle beraber yaptıkları tüm o muziplikleri bir daha eskisi gibi yapamayacağından dolayı ve daha da önemlisi, git gide uzaklaşan kuzenini ne denli sevdiğini ve onu daha şimdiden ne kadar özlediği anladığı için di..

“Sanırım ormandaki ağaç evimize dönemeyeceğiz..”, diye kendi kendine kederlenir.

“Kuzenin için çok üzgünüm..”, diye yumuşak ve samimi bir ses duyar Laila. Ses o kadar yumuşaktır ki, bütün duyularına rağmen sesin bir an nerden geldiğini algılayamaz. Sonra ayılır ve başını hafif sağ yanına eğer, “Senin suçun değil sevgili Lorna.”, der Laila.

Aslında Laila başkalarına ‘sevgili’ diye hitab eden biri değildir ve geriye dönüp baktığında kuzenine bile bugüne kadar ‘sevgili Bremorel’ diye hitab ettiğini hatırlayamaz. Ama zaten Bremorel’e ‘sevgili’ diye başlayan bir cümle kursaydı Bree ona bir kaşı kalkmış, aklını kaçırmış birine bakar gibi onu uzun uzun süzer, sonra da ‘Sen iyi misin?’, diye sorardı her halde.. Ya da, ‘Yine yanlış mantarlardan mı yedin sen?’, diye dalga geçerdi. Ama Lorna’da bir şey vardı. Daha doğrusu, onda ‘bir başka şey’ vardı. Ya da belki de ve çok daha doğru bir ifadeyle, onda ‘bambaşka birşey’ vardı. O da kendisi gibi bir yarı elf idi ama aralarındaki fark – eh! aralarındaki farkı kendisine bile itiraf etmeyecek kadar da gururu vardı yani!

Lorna hep o yumuşak sesiyle, ağır başlı, güldüğü zaman bile asla kahkaha ile değil, yüzü hafif kızarıp da ölçülü bir şekilde gülümseyen, her zaman içten ve samimi, başkalarıyla dalga geçmeyen, asil ve hanımefendi hali ile ister istemez bir ‘sevgili’ yi hakkediyordu.

“Bir açıdan benim suçum.”, diye düşünceli bir şekilde cevap verir Lorna. Sonra derin bir iç çekerek. “Belki de o ilk karşılaşmamızda size engel olmamış olsaydım Bremorel’in bu denli içine kapanmasına sebep olacak olan olaylar zinciri hiç gerçekleşmemiş olurdu.”

Laila yarı yılgın, yarı komik bulduğu bir şeye gülmemeye çalışır bir tonla, “Hayır, bu hiçbir şekilde senin suçun değildi. Tamamen Udoorin’in suçuydu.”, der.

Lorna şaşırmış bir ifadeyle, “Neden?”, diye, çok hafif, defansif bir sesle sorar. “Udoorin’in hiçbir suçu yoktu ki!”

Laila kendi dudaklarına engel olamaz ve bir kenarı yukarı doğru kıvrılır. Nazik ama imalı bir ses tonuyla, “Seni gördü.”, der. Kendisi ileri bakmaya devam etsede, bir gözüyle Lorna’yı yandan izler.

Lorna, yüzü iyisinden kızarmış – ama yinede küçük bir gülümsemeyle, “İyi biri o. Udoorin yani. Savaşın en durdurulamaz anı, baltayı sapladığın an değil, baltanın inmeye başladığı andır. Ama o bunu başardı.”, der fısıltıyla.

Laila üstelemez. Ama bu narin, sıska kızın böylesi anarin bir ayrıntıyı fark edebilmiş olmasını da başlı başına bir gözlem harikası olduğunu düşünür ve bir anda hafızası ona acımasızca, unutmayı çok istediği o sahneyi tekrar oynatır; Lorna’nın, o kocaman, neredeyse üç metrelik silahıyla kendi yarattığı karanlığın içinden kanlar içerisinde çıkışını, Themalsar‘ın kırılmış cesedi üzerinde duruşunu ve sonra bir elini pençe yapıp Themalsar’ın ruhunu tek bir hamle ile bedeninden çekip koparışını herhalde grupta en berrak bir şekilde kendisi görmüştü.

Belki son kısmı hariç, yaptığı açık bir şekilde gerekliydi, özellikle de grubun o anki acınası hali göz önünde bulundurulursa.. ama yine de, hala hatırladıkça omuriliğinden ta kuyruk sokumuna kadar bir ürperti hissediyordu.

Laila’nın gözleri istemsizce Lorna’nın omuzlarının üzerinden, onun arkasındaki karanlığa kayar ve vücudunun yarısı duvarın içinde olduğu halde havada süzülerek hanımefendisini takip eden Themalsar’ın sonsuza dek lanetlenmiş dipsiz, boğucu, simsiyah bir dumanı andıran zincirlenmiş ruhunu görür ve içi titrer.

Sanki Laila’nın içinden geçenleri hissetmiş gibi, Lorna başını hafiften kaldırır, önce Lady Magella yönüne bir bakış atar, sonra usulce Laila’ya sorar; “Sence ben kötü birisi miyim?”

Laila bu beklenmedik soru karşısında biraz şaşırır ve nedense biraz da gururlanır.

Lorna gibi birinin ona böylesi hassas içerikli bir şeyi danışıyor olması, nedense onu daha sıcak, daha insanımsı ve belki de en önemlisi, daha az ulaşılmaz göstermiştir. Ve işte o anda bu narin kız hakkında daha önce nasıl gözünden kaçmış olduğunu anlayamadığı bir gerçeğe ayılır; Lorna hiçte bir asilzade olması dolayısıyla gizli bir kibirden dolayı ulaşılamaz ya da mesafeli, zengin bir aileden geliyor olmasından dolayı da başkalarına yukarıdan bakan biri değildir. Kız sadece utangaç, tamamen doğası gereği çekingen ve biraz da içine kapanık biridir o kadar!.. İyi eğitimli olması, ailesinin zengin olmuş olması ya da bir hanımefendi veya asilzade olması da onun suçu olmadığı gibi, aslında bunların birer suç da olmadığıdır.

Yıllar önce, kendisi daha küçük bir kızken, yarı elf olmasından dolayı birileri onunla yine dalda geçmiş ve o da ağlayarak eve geldiğinde insan olan babasının ona sarılıp, “Nereden geldiğimiz değil, nerede ‘durduğumuz’ önemlidir, benim güzel çiçeğim..”, dediğini hatırlar. Ve ancak yıllar sonra, burada, pis kokulu Themalsar harabelerinden çıkarken, babasının ta o zaman söylediği şey ile gerçekte ne anlatmak istediğine ayılır!

Kızın neden Udoorin’e sekiz atlı araba gibi çarpmış olduğunu da daha iyi anlar.

Bu beklenmedik anlayışla bir başka gerçeğe daha ayılır -ki bu gerçek onu daha da çok şaşırtır; Bir şekilde Udoorin, herkesin Lorna’ya bakıp da göremediği, kimsenin de kendisine bakıp da var olabileceğini tahmin bile edemediği bir sağduyu ile Lorna gerçeğini, onunla neredeyse hiç konuşmadan, aralarında elle tutulur herhangi bir iletişim olmaksızın bir şekilde anlamıştı. Muhtemelen kızın da ona olan ilgisi belkide, kendisinin başkaları üzerinde oluşturmuş olabileceği bütün olası yüzeysel izlenimlerini Udoorin, koca elinin tersiyle bir kenara itivermiş ve onun sadece güzel ve sempatik yüzünü değil, onun ruhunun derinliklerini, gerçek Lorna kimliğini görmüş olmasından kaynaklanıyordu.

Laila hafif bir kıkırtıyla kendi kendisine; “Tencere-Kapak!”, der. Sonra bütünüyle Lorna’ya dönerek onun solgun, küçük burnunun üzerine hafifçe serpilmiş çilli yüzüne bakar ve “Hayır, sevgili Lorna, sen kötü biri değilsin!”, der.

“Herkes, herkesi ve herşeyi anlayamaz. Anlaması da beklenemez. Ben ok atmasını çok iyi biliyorum. Aramızda sadece bir kişi benim kadar iyi ok atabiliyor, o da kuzenim.”

“Ama onun neden kılıcı, oka tercih ettiğini anlayamıyorum.

Udoorin’in babası, biz kasabadan ayrılırken ona yadigar kılıcını verdi. Çok güzel, kınından çekildiğinde alev alan büyülü bir kılıç. Ama onun bugüne kadar o kılıcı bir defa bile kınından çıkarıp kullandığını görmedim. Onun neden bir baltayla herşeye gözü kara daldığını anlayamıyorum.

Inshala’nın, nasıl kendisinden dokuz kat daha ağır bir kediye sonra da ondan bile daha büyük dev bir akrebe dönüşebildiğini anlayamıyorum. Aynı hayvan ailesinden bile değiller. Biri bir memeli, diğeri ise harici iskeleti olan kabuklu örümcekgiller ailesine ait! Birinden diğerine dönüşebiliyor olması düşüncesi bile avuçlarımı terletiyor.

Gnine’ın iki parmak hareketiyle bir düzine yaratığı nasıl patlata bildiğini de anlayamıyorum. Bunun arkasındaki fiziği düşünmeye çalıştığımda bile beynim acıyor! Ama yıllar önce kendi ısrarı üzere benim yayımı denemek istemişti. Yay suratına patladı ve üç hafta boyunca alnının tepesinden sol ayağına kadar kıpkırmızı bir çizgiyle dolaştı..

Merisoul’un, başkasının hayatını kurtarmak için kendisini parçalayıp acılar içerisinde kıvranmasına rağmen ‘iyiliğin’ ne olduğunu anlayamamasını anlayamıyorum.

Senin ise o koca silahı elinin bir hareketiyle nasıl ortadan kaldırıp, sonra da geri çağıra bildiğini anlayamıyorum. Elli kiloluk bir kızın, üç metre boyundaki ve dört kilo ağırlığındaki bir mızrağı, Udoorin’in baltalarını savura bildiği gibi savurabilmesini anlayamıyorum. Bunu Bree’nin bile yapabileceğinden emin değilim!

Ve en önemlisi de, Lady Magella’nın, bizim gibi bir avuç huysuz çocuğa nasıl tahammül ede bildiğini anlayamıyorum.”

“Benim ya da bir başkasının, beni ya da bir başkasını anlamasına bakmıyor bence iyi veya kötü oluşumuz. Bizim yaptığımız ya da yapmak zorunda olduğumuz her şey her zaman ak ve kara diye değerlendirilemez. Ancak gereklilik ve zorunluluk olarak bakılabilir.”

Laila başıyla Themalsar’ı işaret ederek, “Ben bir izciyim. Arada bir ormanımız daki hayvanlardan biri, bir şekilde kuduz olur. Kuduz bir hayvan için yapılabilecek tek bir şey vardır; onu öldürmek sonra da yakarak imha etmek. Önemli olan, onun etrafındakilere ne kadar zarar vermesini beklemek istediğimizdir. İşin kötülük yanı, kuduz olmuş bir hayvanı öldürmek değil, bilinçli bir şekilde onun hayatta kalmasına göz yummaktır.”

Lorna başını yere eğer. Laila bir elini onun omzuna koyar ve nazikçe ona, “Öyle görünüyor ki birileri bunun gibi bir kuduz vakasına dört yüz yıl göz yummayı tercih etmiş. Sen ise buna bir son vermeyi tercih ettin. Onu öldürdün ve.. ‘yaktın’.. sanırım. Bundan dolayı belkide binlerce hayatı, onlar asla bilmeyecek olsalar dahi kurtarmış oldun. Bu, kötülük değildir!”, der.

 

 

Lorna ila beraber kendisi de merdivenlerin son basamaklarını çıktıklarında, gözü dışardaki bir harekete kayar. Kırık kapıların dışında kocaman, tarih öncesi bir kaplanın, uzun bir oda hapsinden sonra bahçeye çıkmasına izin verilmiş küçük bir kız gibi bir sağa, bir sola koşturup zıpladığını görünce kendisini daha fazla tutamaz. Gözleri biraz dolmuş da olsa kahkahalarla, grubun neşesine kendisi de katılır.

 

 
 

“Benim Adım..”

Timeline:

Themalsar ölmüştür! Gruptaki bir çok kişi ağır bir şekilde yaralanmıştır. Themalsar’ı yok etmiş olmalarına rağmen, onu yenmiş olmanın vermesi gereken sevinç yoktur. Bu savaşta en büyük darbeyi, burnu bile kanamamış tek kişi olan Gnine Tinkerdome hissetmektedir. Bu hikaye, Gnine ile Lorna ve Merisoul arasında geçmektedir.

 

 

Yorgun, üzgün, ama daha çok kızgın ve karmaşık duygular içerisinde Gnine, iblis çukurunun kenarına gelir ve aşağı, sonsuzluğa uzanan ürkütücü karanlığa doğru bakar.

Çukurun içinden kendisine doğru uğultulu, iliklere kadar işliyormuş hissi veren soğuk, nahoş kokuları da beraberinde getiren şer bir rüzgar esmektedir.

Gnine burnunu kıvırır.

Rüzgar, çürümüş et, kokuşmuş kan, küf, kükürt, dışkı, bayatlamış ter ve tanımlayamadığı başka asidik kokular dışında, lavanta, tütsü, diri kadın teni ve yine isim veremediği, ancak kendisini heyecanlandırıp başını döndüren başka kokuları da getirmektedir.

Rüzgar uğuldadıkça, Gnine uğultunun içerisinden bazı kelimeler ve sesler de algılar. Umutsuzca ağlayan, hıçkıran ve tiyatroda konuştukları için yanan insanların çığlıkları, şuh kahkahaların arasına sızmış fısıltılar, kurumuş derilerin yırtılma ve parçalanmasıyla beraber, sanki devasa bir kazanın içerisinde kaynayan kanlı cesetlerin ve kırılmış kemiklerin fokurdaması, tam dilinin ucundaymış gibi hissettiği ancak bir türlü yakalayamadığı dillerde söylenen çarpık ve hor kelimeler..

İçi ürperir ama yine de çukurun yanından ayrılmaz. Yumruklarını sıkmış, karanlık düşüncelerle sessizce öylece kıpırdamadan durur. Arkasından bir çift çıplak ayağın usulca yaklaştığını duyar ama dönüp bakmaz.

Merisoul, varlığını nazikçe hissettirecek şekilde Gnine’ın yanına gelir ve o da dipsiz iblis çukurunun kenarında durur ve karanlığa bakar. Gnine ısırırcasına, “Bana yine akıl mı vermeye geldin?”, diye hırlar.

“Olmayan şey verilemez”, diye omuz silker Merisoul. “Zaten istemeyene de verilmez!”, diye de ekler, hafif alınmış bir ifadeyle.

Uzun, ağır kadife üzeri işlemeli şeffaf ipek eteklerin yerdeki yüzlerce kemik ve kuru kafayı okşama sesi eşliğinde, ikinci bir çift ayak sesinin daha yaklaştığı duyulur..

Merisoul, Gnine’a doğru, “Ona da kötü konuşursan seni aşağı iterim!”, diye tehditkâr bir şekilde tıslar. Gnine, bir an utanır ve “Hayır. Konuşmam. Özür dilerim.”, diye mırıldanır..

Lorna Feymist, peşinde Themalsar‘ın sonsuza dek lanetlenmiş ruhu ile, uzun eteklerini elleriyle hafif kaldırmış, kendisine özgü zerafetiyle yaklaşır ve Gnine’ın diğer yanına geçer.

Uzun bir süre sessizce, öylece dururlar; bir yarı iblis, bir gnome ve bir yarı elf..

“Güç istiyorsun..”, der Lorna sessizce. Bunu bir soru veya ünlem olarak değil, sadece basit bir gerçeği dile getiriyormuş gibi ifade eder.

“Ve bunu aşağıda bulabileceğini düşünüyor”, diye ekler Merisoul. Sesi hüzünlü bir tona bürünür ve sanki, kendisi de sessizliği bozmak istemiyormuşcasına fısıltıyla ekler; “Yanında olmayan hiçbir şeyi aşağıda bulamayacağını biri ona söylemeli..”

Gnine bir anda hiddetlenir ve, “Sizde olan şeyin neden bende de olmasını istemiyorsunuz? Sizde var diye gelip burada akıl vermeniz biraz ironik!”

Merisoul ve Lorna – iki warlock – sessizce birbirlerine bakarlar.

Lorna, Gnine ile göz göze gelecek şekilde dizlerinin üstüne çömelir ve diri, sıcak elleriyle onun yüzünü elleri arasına alır ve kendisine doğru döndürür. Uzun bir an onu öylece süzer ve Gnine, bir an Lorna’nın yemyeşil gözlerinin içinde kendisinin kaybolduğunu hisseder.

“Sevgili Gnine.”, der Lorna yumuşak ve içten sesiyle, “Amcana olanlar senin suçun değildi..”, der.

Gnine, hiç beklemediği bu cümle karşısında istemsiz olarak yutkunur. “Bunu biliyorum zaten.”, der biraz aksi bir şekilde.

Lorna, Gnine’ın gözlerini yakalamış ve bırakmaksızın, “Amcana olanlar senin suçun değildi..”, diye yineler.

Gnine, tekrar yutkunur, kaşlarını çatar ve yüzünü çevirmeye çalışırken, “Bunu bildiğimi söyledim sana.. Aynı şeyi neden tekrarlayıp duruyorsun ki?!”, diye asabiyetle tersler Lorna’yı.

Ama Lorna onu bırakmaz, aksine nazikçe ona sarılarak kulağına tekrarlar, “Hayır. Amcana olanlar GERÇEKTEN senin suçun değildi.”, der ve geri çekilir ama onun gözlerinin içine bakmaya devam eder..

“Ve sen bunu kabullenmediğin sürece, hiç bir güç sana yeterli gelmeyecek ve asla kendinle barışık olamayacaksın.”, diye ekler ve sonra yine zarif bir hareketle ayağa kalkar, döner, eteklerini hafif toplar ve Themalsar‘ın ruhu ile birlikte uzaklaşır..

Gnine, bir anda içinde bir şeylerin çatırdayıp kırıldığını hisseder. İstemsizce gözleri dolar ve yanağından yaşlar süzülmeye başlar. Puslu gözleriyle Lorna’nın arkasından onun ince fiziğine, neredeyse dizlerine kadar inen, örülmüş simsiyah saçlarına, hareket ettiğinde hafifçe çınlayan omuzlarından sırtına doğru sarkan altın zincirleriyle zarafetin, gördüğü en canlı örneği olan Lorna’ya baka kalır.

“Seni çok iyi anlıyorum”, der Merisoul, “o kız, benim üzerimde bile aynı etkiyi yapıyor -ki tipim bile değil!” Ardından, “Şuna bak! Savaştan çıktık, her yer kan, ceset ve adını bile anmak istemediğim pislikle dolu ama o, eteklerini toplamış, balo salonundaki bir prenses gibi yürüyor..”, diye söylenir kendi kendine.

Gnine uzun süre öylece bakakalır, neden sonra kendisine gelir, burnunu çekip gözyaşlarını elinin tersiyle siler ve tekrar dipsiz çukura doğru döner. “Belki de savaştan yeni çıktığımız için ve her yer kan, ceset ve adını bile anmak istemediğin pisliklerle dolu olduğu için eteklerini toplayıp bir prenses gibi yürüyordur..”, diye mırıldanır.

Merisoul burnunu çeker ve ‘hıh’lar. Sonra Gnine’ın biraz daha yanına sokulur, bir elini onun omzuna koyar ve “Güç, elinde olmayan şeyin peşinden gidip de elde ettiğin şey değildir. Bu benim ilk hatam idi. Güç, elinde olanı doğru değerlendirmektir.. Irine teyzem, bizim standartlarımıza göre bile çok güçlü biriydi. Kaçığın tekiydi ama yine de fevkalade güçlüydü.. Elinde tuttuğu bütün güçlerine rağmen bunların hiçbiri, bir böceğin altında ezilerek ölmesine engel olamadı!..”

Gnine bir an, Merisoul’un bir başkasına ‘kaçık’ diye hitap etmesindeki ironiye işaret etmek ister gibi olur, ama fikrini değiştirir. “Inshala, kendisine ‘bir böcek’ diye hitap ettiğini biliyor mu?”, der hafif bir gülümsemeyle.

“Inshala beni süper sever!.. bunu savaşın en hararetli anında ilan etti. Hepiniz duydunuz!”, der Merisoul mutlu bir şekilde topuklarının üzerinde hafifçe zıplayarak.

Gnine, Merisoul’un algı sorunlarını fark etse de bunu da dile getirmemeyi tercih eder. Dipsiz kuyuya dönüp sessizce aşağıya bakmayı tercih eder.

Uzun bir süre ikisi de sessizce iblis çukurunun kenarında öylece dururlar.

En sonunda sessizliği Merisoul bozar. “Yalan söyledim!”, der. Çukurun karanlığına işaret ederek, “Oraya gidersen, tahmin edemeyeceğin kadar güç elde edebilirsin. Ama asla sevdiklerine geri dönemezsin. Buna sevgili amcan da dahil. ‘Gücün’ ayrıcalığı da, faturası da budur. Ve istisna kabul etmez.”

Merisoul, biraz duraksar. Sonra derin bir nefes alır ve pek de hoşuna gitmeyecek bir şey yapmak zorunda kalan birinin yüz ifadesiyle tekrar konuşmaya başlar; “Senin sevdiğin ve seni sevenlerin aksine benim, annem dışında sevdiğim ve beni seven – gerçekten seven – hiç kimsem olmadı. O da ben doğduktan kısa bir süre sonra öldü zaten. Adımı, içinde benim varlığımı hissettiği anda, kendi kanıyla yazdı bana. Ben adımı bilerek doğdum..”

Gnine kaşlarını çatar. Nedense çok kızmıştır. O kadar ki, yumruk olmuş elleri titremeye başlar.

Merisoul, Gnine’ın hiddetini görmezden gelir, “Bir iblis olmak benim fikrim değildi. Kimse bana hiçbir şey sormadı. Birileri annemi kötüye kullandı ve işte ben de buradayım..” Merisoul uzun bir süre duraksar. Sonra, “Bir iblisin gerçek adını bilirsen ona hükmedebileceğini söylerler. Bunu biliyor muydun?”, der gerçeklikten kopuk ve çok uzaklardan gelen bir sesle..

Gnine, anlaşılmaz bir homurtu çıkartır.

Merisoul birden, sanki gecenin karanlığından çekip çıkardığı kuzgunî siyah tüylü kanatlarını açar ve Gnine’ı da kendisiyle beraber aynı karanlık ile sarıverir. Karanlığın içinde, ona doğru uhrevi güzelliği ile eğilir ve “Gnine ‘Ninehundredandninetynine’ Tinkerdome, güç istiyorsun!..”, der son derece resmi ses bir tonuyla..

..ve ardından, iç titreten, kesinlikle bu dünyaya ait olmayan, demonik bir dilde;

 

Benim adım..

AREZME XIRISO NU LEI KAREXY ROTXIN GWUE

 

..der fısıldayarak.

 

Sonra kanatlarını açar ve ardında şaşkına dönmüş bir gnome bırakarak, Lady Magella’nın gecikmiş azarını yemek için uzaklaşır..

 


AREZME XIRISO NU LEI KAREXY ROTXIN GWUE

 

 
 

Voice Over

Timeline:

Bu kısa hikaye, “Pis İş” den yarım saat kadar sonra gerçekleşir.

 

 

Ne kadar homurdansa da Udoorin yine de yerdeki cesetleri toplar. Cesetleri bir başka odaya taşırken gitmesi gereken mesafeyi, bazen üç, bazen dört.. bazen beş.. bir seferinde de, sekiz defa gidip gelmek zorunda kalır – tek bir ceset için!

Udoorin, ister istemez Aager’e biraz da olsa hak vermek zorunda kalır. Tamam, bazen, belki, ister istemez, savaşın sıcaklığında gözü kararıp önünde hiçbir şey kalmayıncaya kadar kesmese de olabileceğini düşünür. Ayrıca, belki de ‘o’ böyle şeylerden hoşlanmayan biridir. Herkesin zevkleri farklı olabilir, diye düşünür mantıklı bir şekilde. Sonra mevzu bahis konunun ‘zevkler’ dahilinde algılamaması gerektiğini, biraz da utanarak hatırlar.

Bir an taşımakta olduğu cesetlere bakar. Aager’in bir konuda yanıldığı açıkça ortadadır; o da sadece kendisinin temiz iş çıkarmadığıdır. Udoorin, ‘o’nun cesetlerine bakınca, “Bence tertemiz iş çıkarmış işte!”, diye söylenir kendi kendine. “Şunlara baksana. Hepsinde dümdüz ve aynı kesikler var.”

Kendi marifetleri ile kıyaslandığında, ‘o’nun işleri, rahmetli annesinin mutfağı kadar temizdir işte. Üç hamle, üç adet yan yana itina ile dizilmiş ceset. “Bundan daha temiz ne olabilir ki?”, diye sorar boş odaya.

Bütün cesetleri – ve parçaları – toplayıp yığma işini bitirdiğinde, elleri, kolları ve yüzü kan, ter ve kir içerisindedir. Grubun dinlendiği odaya dönerken hasbelkader, ‘o’nunla karşılaşır – Lorna Feymist!

Udoorin, bütün dünyevi varlığı ile, bundan daha güzel bir isim olmadığından kati bir şekilde emindir..

İkisi de bir an dururlar. Lorna daha yeni tanıştığı bu kocaman genç adam ile karşı karşıya kalmayı pek de beklemiyormuşçasına bir tedirginlikle öylece kalakalır. Udoorin’in ise, belki de kendisinin bir şeyler söylemesi gerekiyor olabileceği düşüncesi aklına gelmez bile. Gözleri öylece, üzerinde ancak görülebilen çilli burnu, kiraz kırmızısı küçücük ağzı, yağmur sonrası yeni açmış çim yeşili gözleri ve incecik belinden aşağısına kadar uzanan simsiyah örme saçlarıyla kızın yüzünde kaybolup gitmiştir..

Udoorin’in, ta küçük bir çocukken bile başının belaya girmek üzere olduğunu kendisine söyleyen bir sesi olmuştu. O ses şimdi de ona bir şeyler söylemektedir ama, Udoorin o sesin hangi dilde konuştuğunu bir türlü çözemez. En sonunda, bir aptallık yaparım korkusuyla, Lorna’yı bir anda karşısında bulmasıyla basan ateşi söndürmek ister ve bir eliyle üstündeki, yırtılıp neredeyse paçavraya dönmüş, kan içerisindeki gömleğinin göğüs zırhından çıkmış kısmını tutar ve havalandırmak istiyormuş gibi sallar!..

..ve kız bir anda kaskatı kesilir. Yüzü kıpkırmızı olmuştur. Önce başını bir yana çevirip derin bir nefes alır, sonra da keskin bir hareketle Udoorin’e arkasını döner, başı yere eğik bir şekilde ondan uzaklaşır.

Udoorin, Lorna’nın arkasından ne olduğuna dair hiçbir şey anlamamış birisinin yüz ifadesiyle bakakalır.

Udoorin’in içindeki ses, başını yere vurmaya başlar!

 

✱ ✱ ✱

 

Aager, Gnine ve Darly, bayanlardan biraz uzakta, kendi battaniyelerinde uzanmaktadırlar.

Aager yan yatmış, bir eli ile başını desteklemektedir. Yüzünde komik bir şeyi uzaktan seyreden birisinin yüz ifadesi vardır. Gnine’a seslenir; “Büyücü. ‘Voice Over’ nedir bilir misin?”, diye sorar.

 

Gnine hiç sekmeden ve önünde açık duran büyü kitabından başını kaldırmadan, “Voice Over; bir sesin üzerine başka bir ses giydirme olayıdır. Bazıları bunu büyü, bazıları ucuz bir numara, bazıları ise sanat olarak nitelendirir.”, diye didaktik bir sesle cevap verir.

Aager, olağan dışı bir neşe ile Gnine’a, “Çok başarılı bir tanımlama.”, der. Sonra rahatta duran eliyle ona işaret eder, “Gel büyücü. Biraz voice over yapalım!”, diye sırıtır.

 

Udoorin, fena halde canı sıkılmış, ancak hangi yanlışından dolayı bu duruma düşmüş olduğu hakkında en ufak bir fikri olmayan biri gibi, Aager, Gnine ve Darly’nin yanına gelir. Sırt çantasından temiz bir paçavra çıkartır ve biraz da su eşliğinde ellerini, kollarını ve yüzünü temizler.

“Hiçbir şey anlamadım!”, der kendi kendisine homurdanarak.

Aager’den acımasızca neşeli bir ses gelir; “Gel Udoorin. Sana neler olduğunu anlatalım. Büyücümüz sayesinde bu mümkün olabilecek!”, der.

Lorna, yüzü kıpkırmızı, hem üzülmüş, hem de utanç içerisinde Merisoul’un yanına gider ve ona bir şeyler sorar;

Merisoul [Gnine]: “Nooldu kız? Ayağını taşa çarpmışsın gibi ne o yüzündeki ifade?”

Lorna [Aager]: “Ben kokuyor muyum? O, Udoorin çocuğu benim koktuğumu söyledi!”

Merisoul [Gnine]: “Evet, ayağını gerçekten taşa çarpmışsın! Mecaz yapmama bile gerek yok.”

Darly’den bir ‘hık’lama sesi duyulur.

Lorna [Aager]: “Ya doğruyu söylüyorsa? Bana dürüst biri gibi geldi.”

Gnine’dan bir kıkırtı sesi gelir.

Merisoul [Gnine]: “Uuuuuuu.. Hem dürüst ve hem de kocaman! Nadiren aynı erkekte olan iki özellik! Ama yine de yaptığı hiç hoş bir şey değil.”

Lorna [Aager]: “Ama belki de kokuyorumdur!”

Udoorin’in yüzü kararır..

Merisoul koşarak Inshala’ya birşeyler söyler. Sonra onun yanından ayrılır ve Laila ile Bremorel’e koşup onlara da birşeyler söyler. Moira konuşulanlara kulak misafiri olur ve o da birşeyler söyler. Lady Magella dua etmektedir, ne var ki kızlar bir anda hareketlenip bir ileri bir geri koşturmaya başlayıncalar, dikkati dağılır ve kızlara dönüp birşeyler sorar. Bremorel, kaşlarını çatmış, Udoorin’e fena pis bakışlar atarak, gerilmiş dudakları arasından Lady’ye cevap verir.

Merisoul [Gnine]: “Inshala! Koş kız, gel bak nooldu! O, Udoorin denen çocuk, bizim güzel Lorna’mıza koktuğunu söylemiş!”

Inshala [Aager]: “Ayı!”

Merisoul [Gnine]: “Kızlar, duydunuz mu? Sizin Udoorin, bizim sevgili Lorna’mıza ‘ayı’ demiş!”

Laila [Aager]: “Hmmm.. Emin misiniz yaa? Udoorin zarafet abidesi sayılmaz ama, böyle bir şey yapabileceğine de pek ihtimal veremiyorum.”

Bremorel [Gnine]: “Udoorin kendisine baksın, sonra başkalarına ayı desin!”

Darly bir elini ağzına götürmüş, yumruğunu ısırmaktadır.

Udoorin’in yüzü daha da kararır.

Moira [Aager]: “A aaa.. haftalardır onunla yan yana yürüyüp çarpışıyoruz. Bırakın bir bayana böyle bir şey söylemeyi, herhangi bir kızla konuşa bileceğini bile sanmıyorum.. Bunca zamandır yan yanaydık, benimle bile hiç konuşmadı.”

Gnine’dan garip, kasılma sesleri gelmeye başlar.

Merisoul [Gnine]: “Belki de senden çekiniyordur. Sen bir şövalyesin. Bir şövalyeye hakaret etmenin hukuki sonuçları var.”

Lady Magella [Aager]: “Neler oluyor burada? Ne fısır fısır konuşuyorsunuz bakayım? Sizin yüzünüzden namazım bozuldu!”

Merisoul [Gnine]: “Lady Magella, çok fena bir şey oldu. Sizin Udoorin, bizim narin Lorna’mızı çok üzen sözler söyledi. Ona ‘kokan ayı’ dediğini kulağımla duydum.”

Lady Magella [Aager]: “Bitti o! Yazıklar olsun. Babasının da, bizim de şerefimizi yerle bir etti. Hatta üç paralık dahi etti. Yazıklar olsun!”

Darly yerde tepinmeye başlar.

Udoorin ayılır.

Yüzü kapkaradır. O güne kadar hiç olmadığı kadar kızmıştır. Burnundan soluyarak Aager ve Gnine’a, “İkiniz de adisiniz!”, der ve yanlarından ayrılır. Peşinden gelen kahkahaları duymazdan gelir ve ‘o’na kesinlikle ‘kokan ayı’ demediğini anlatmak için kararlı bir şekilde Lorna’nın yanına gider..

 

 
 

Pis İş

 

Timeline:

Grubun, Themalsar harabelerine girmiş olmaları üzerinden kısa bir zaman geçmiştir. Bu hikaye, Merisoul Xyrotwu, Darly Dor ve Lorna Feymist ile karşılaşmalarından kısa bir süre sonra gerçekleşmektedir.

 

 

Neredeyse herkes, uzun ve kanlı bir savaştan sonra yorgun, kirli, kan ve ter içerisinde, oldukları yere çökmüştür. Buna istisna oluşturan iki kişi ortalıkta dolaşmaktadır.

Lady Magella teker teker bir yandan herkesin aldıkları yaraları temizleyip sararken, bir yandan da onları dikkatsizliklerinden dolayı azarlamaktadır.

Diğer istisna ise Aager’dir. Elinde kanlı bir bıçakla, yerde yatan cesetlerin öldüklerinden emin olmaktadır!

Udoorin, Aager’e yüzü buruşuk bir ifadeyle, “Lütfen keser misin şunu?! Öldüler işte!”, diye oldukça sesli bir şekilde homurdanır.

“Lütfen sen de öldürürken düşmanı dörtten daha az parçaya ayırır mısın? Şuna bak! Kafasını kesmişsin, göğsünü yarmışsın, yaratığın bir eli, bir kolu, bir bacağı ve bir de ayağı eksik!”, diye hırlar Aager.

Udoorin, arkada oturmuş grubun diğer üyelerinden birine doğru hızlı bir bakış atar, yüzü kızarır ve Aager’e diklenme hatasında bulunur; “Vurdum ve ölmedi. Ne yapsaydım yani? Beni geçip arkadakilere zarar vermesine izin mi verseydim?”, diye kendisini biraz fazla cesurca savunur.

Aager istifini hiç bozmaz, ancak önündeki son cesetle işini bitirdikten sonra Udoorin’e döner. “Yaratığın başını kesip göğsünü yardıktan sonra geri kalan parçalarının seni aşıp da arkadakilere nasıl zarar verebileceğini düşünemiyorum. Deniyorum ama bunun olası olduğu bir senaryo bir türlü gelmiyor aklıma”, der soğuk bir sırıtışla. Ve sonra acımasızca ekler, “..ama herkesin hafızasında kalıcı travmalar bıraktığına eminim.”

Udoorin’in yüzü kararır. “Herkesin tarzı farklıdır!”, diye kendisini savunmakta ısrar eder.

Aager işaret parmağı ile yerdeki ‘bütün’ olan cesetlerden birini gösterir; “Moira; boğazda bir inçlik, kılıçla yapılmış kesik! Tertemiz.” Bir başka bütün cesetlerden birine işaret eder; “Alnında bir delik. Laila. Tek atış. Beyin fonksiyonlarını anında bitirmiş. Temiz.”. Ardından kalan diğer cesetlere işaret ederek; “Bremorel; kalbe isabet etmiş bir kılıç. iki buçuk inç derinliğinde. Yanık delikler, Gnine. Arkadan, böbreğe isabet etmiş bir darbe, Darly. Kafatasının arkasındaki soğancığa atılmış bir çizik, ben. Yarım inç..” Sonra tekrar aynı cesetleri göstererek; “Temiz, temiz, temiz, temiz!”

Gözlerini kısarak Udoorin’e feci bir bakış atar, “Ortada eli, kolu, bacağı ya da başı eksik en az yedi ayrı ceset var. En az diyorum çünkü parçaları kafamda bir araya getirdiğimde, artan parçalar var!.. Eksiği anlarımda, ARTMASI NEDİR?!

“Sen ve o salak kız.. Bir tane bile temiz iş çıkartamamışsınız.”

Udoorin, profesyonelce yapılmış bu teknik analiz karşısında yüzü biraz daha kararır. Ama Aager’in son sözleri, gözlerinin kısılmasına ve topuklarından ensesine kadar bir hiddetin yükselmesine sebep olur.

“Hangi kız dedin?”, diye fısıldar soğuk bir şekilde.

Aager, Udoorin’in hiddeti karşısında oralı bile olmaz. Yerde yan yana yatan üç cesedi gösterir. “Şuna bak. Apış arasından saç hizasına kadar tek, bir yardalık otopsi açılımı.. EVET YARDA DEDİM! Üçü de aynı. Apış arasından saç hizasına. Hepsi de aşağıdan yukarı doğru. Bu ne anlama geliyor biliyor musun?”

“Hepsinin aynı şekilde öldüğü?”, diye burnundan solur Udoorin.

“Aferim. Eminim baban, senin bu gözlem yeteneğinle gurur duyardı!”, der Aager büyük bir hiciv gösterisiyle.

Udoorin’in yüzü iyice kararır.

“Ben sana söyleyeyim görmemekte ısrar ettiğin şeyi; hepsinin, AMA HEPSİNİN, ölmeden önce ilk ve son hissettikleri şey, ilk kesilen yerleriydi!”, der Aager ekşi bir şey yemiş gibi dudaklarını bükerek.

Udoorin bir an Aager’in ne demek istediğini anlamaya çalışır. Sonra birden “Ooooooof!”, diye ayılır. Yüzünde, sanki kendi canı yanmışcasına bir ifade oluşur ve doğal koruma içgüdüsüyle iki eliyle de önünü kapatır.

“İşin kötü yanı, üç cesette de aynı yara izleri mevcut. Belli ki kızın bildiği tek saldırı tekniği bu.”

Udoorin defansif bir şekilde, “Olabilir. Ama etkili olduğu kesin.”, der. Sesinde saklayamadığı bir gurur vardır. Udoorin’in sesindeki bu ayrıntı Aager’in dikkatinden kaçmaz; “Olm sen salaksın!”, der ve acımasızca ekler, “Kız mızrak mı kullanıyor, süpürge mi, belli değil!” ve Udoorin’in itiraz etmesine fırsat vermeden Aager konuyu kapatır; “Görüyorum ki bana laf yetiştirecek kadar enerjin var.. Güzeeeel.. O zaman gel ve eserlerinizi toplamama yardım et. Burada dinleneceksek, bu cesetlerin buradan gitmeleri gerekiyor.”

Udoorin, Aager’e pis bakışlar atarken Aager ise ona yakıcı bir sırıtışla karşılık verir, “Sen başları, elleri, kolları, bacakları, ayakları ve hazır başlamışken, kızın geride bırakıp, kaldırma zahmetinde de bulunmadığı kadavraları toplarsın. Gerisini ben hallederim.”