Showing: 1 - 8 of 8 RESULTS

Adalar Krallığı Tarihi (Part VII)

 

 

Timeline:

The Kingdom of Isles, Adalar Krallığı’nın tarihi ve ana kıtayı fethi üzerine kısa bir bakış.

Kesin tarihler, o günkü koşullar dolayısıyla kusurlu olabilir. Bilinen tek şey, krallığın Yıl 1’den sonra kurulan ilk kalıcı medeniyetlerden biri olduğu.

Bu tarihin başlangıcı, Yıl 1‘den sonra yer alır.

 

 

l 7569 (-20 yıl)

Sen ne yaptın Fionn, yaa?”, diye inler Komoberi Anthea, mor ve koyu mavi tenli genç adam, Melshieve Akademisi’nin arkasındaki yoğun koruluktaki ‘gizli’ mağaraya geldiğinde.

Fearghas Fionnghal olduğu yerde dona kalır ve fevkalade denebilecek bir hızla, yapmış olabileceği şeylerin zihinsel dökümünü alır, zira o günü oldukça yoğun geçmiştir.

 

Komoberi öğleden sonra, o günkü dersleri biter bitmez, ve rektörlükte geçirdiği iki saatten sonra en eski arkadaşına ‘hesap sormak’ için gizli mağaralarına gelmiş ve up uzun boylu, kömür esmeri, uzun, pembe saçlı, dantelli-fırfırlı pembe mini elbiseli bir Seressa Wraiven’ı çoktan gelmiş olarak bulmuştu.

Seressa onu görünce, muhteşem gülümseyişini sergilemiş, yerinden kalkıp anca göğüslerinin altına gelen ruh gibi incecik Komoberi’ye, ‘Sevgili orman perisi Komoberi’, diye sarılmış, sonrada ona pembe çiçeklerle süslü çaydanlığından, aynı sete ait bir fincana papatya çayı dökmüştü.

 

“Ummm.. Sorduğun soruyu biraz daha ayrıntılı sorsan..”, der Fearghas temkinli bir şekilde. “Bugün çok şey yaptım.”

 

Gerçekte Komoberi Anthea huysuz, hesap soran kızlardan değildir. Bu, her şeye boyun eğen, silik yada pasif bir kız oluşundan değil, doğduğu ve ait olduğu orman gibi oluşundandır; Dream WoodsRüya Ormanı çoğunlukla ‘ilk baharı’ yaşayan bir ormandır. Çiçeklerin yeni açtığı, ağaçlardaki yaprakların en yeşil ve en canlı olduğu, hayvanların yeni doğum yaptığı, toprağın mis gibi koktuğu ve gece gündüz börtü böceğin kendi şarkılarını söyledikleri ‘ilk bahar’ gibi..

 

“G.K.A.H— her ne ise.. Ne yaptın onlara?”, diye küçük yumruklarını fiske etmiş, fevkalade şirin bir şekilde önünde dona kalmış ürkütücü adama hışmeder.

“Ummm.. Hiç bi şey?”, diye tedirgin bir şekilde cevap verir Fearghas.

“Bana doğruyu söyle, Fionn..”, diye koyu yeşil, kahve karışımı kaşları çatılmış öylece bakar kız, Fearghas’a.

“Bugüne kadar sana daha farklısını söylemedim.”, diye çok hafif iğneli bir üslupla konuşur Fearghas.

“O bu saate kadar turnuva finalindeydi, sevgili Komoberi. Ve kazandılar.. duyduğum kadarıyla. Seyretmeyi çok istiyordum. Nevarki pembe floksalarımın bir tanesi hastalandığı için, onunla ilgilenmek zorunda kaldım.”. diye serin bir sesle araya girer Seressa. Sonra derin, esef dolu bir nefes verir. “Hide ‘n Seeker‘lar yeni üyeleri için benim bahçemdeki çiçeklerden başka ‘çalınacak hedef’ belirlemelerini pek isterdim. En sonuncusu kapımı kırmakla kalmadı, üç saksı dolusu floksamı da düşürüp parçaladı. Korkarım çocuk revirden çıktığında, onu yemeye çalıştığımla ilgili, hakkımda nahoş dedikodular yayacak. Benim standartlarım var. Neden pis insan eti alayım ki ağzıma. İğrenç!”

..ve kendi rosemint çayından zarif bir şekilde bir yudum ‘hüp’letir.

 

Komoberi’nin kaşları daha da çatılır.

 

“Kim yaptı peki?”, diye bir anda dolan gözlerle tıslar.

“Umm.. Kim ne yaptı, Beri. Neler oluyor?”, diye sorar Fearghas.

 

Komoberi gözlerini siler, burnunu çeker, derin bir nefes alıp kendisine çeki düzen vermeye çalışır.

“Birileri, Sparducks’ın arka bahçesindeki ‘özel toplantılar’ için kapalı duran yere fena, kapkara, içinde ne olduğu görülemeyen, ancak canlı bir şeylerin saldırdığı ve içi buz gibi soğuk bir büyü yapmış ve o esnada içeride kalabalık bir grup varmış. Grubun neredeyse tamamı revirde. Üçünden ise hiç haber yok!”

“Ve bunu benim yaptığımı mı düşündün?”, diye ciddi bir şekilde alınmış bir sesle sorar Fearghas.

 

Seressa rosemint çayından bir yudum daha hüpletir.

 

“Yapılan büyü, senin üzerinde çalıştığın o yeni büyüye çok benziyordu, Fionn.”

“Öncelikle, yapılan büyünün, benim üzerine çalıştığım büyü ile aynısı olup olmadığını kesin olarak bilmiyorsun, Beri. Ayrıca kullanılan büyü, benim çalıştığım büyü idiyse bile, o büyü tamamen warlocklara özel bir büyü değil—”

 

“Aslında o büyü tamamen warlocklara özel bir büyü..”, der Seressa yan taraftan ve sakin bir şekilde tekrar çayını hüpletir.

 

“—VE ben akademideki tek warlock değilim. Dahası, bahsettiğin saatlerde ben turnuva bekleme odasındaydım, grubumla beraber!”, diye kızmış bir şekilde saydırır Fearghas.

“Daha daha dahası, neden rastgele birilerine akademi sınırlarında ‘oldukça yasak’ olan bir büyü yapayım ki? Atılmak için rektöre gerçek sebep vermiş olmak için mi?”, diye de hışımla hicveder.

“Onlar şu G.K.A.— şeysinin üyeleriymiş, Fionn.. Olay yerinde bulunan ‘erimemiş’ papirüslerde benim karakter kağıtlarım, stat’larım ve çizilmiş resimlerim varmış..”, der kızcağız yine dolu gözlerle ve ağlamaklı bir şekilde. “Buraya gelmeden önce, rektörün odasında iki saat sorguya çekildim, Fionn! Beni kurtaran tek şey, benim onların varlığından bile haberdar olmadığıma dair, revirdeki topluluk üyelerinden bir tanesinin verdiği ifadeydi..”

 

Fearghas öylece kalakalır..

 

Mağarada küçük bir ‘çın’lama sesi duyulur; Seressa elindeki fincanı, tabağı ile masaya bırakır ve yavaşça ayağa kalkıp yeşil, tüleri saçlı Komoberi’ye sarılır.

“Ağlama güzel bebeğim. Eminim o şapşalların başına bir şey gelmişse, bu tamamen hakettiklerinden dolayıdır. Buna adım gibi eminim. Tıpkı Fearghas Fionnghal’da sizin güveninizi sarsacak bir davranışta bulunmayacağından emin olduğum gibi.”, diye onu teskin etmeye çalışır Seressa. “Belki aralarında bir ‘paylaşamamazlık’ davası olmuştur.. Halbuki bilmiyorlar mı; sen tekilsin, Anthea.. ve paylaşılamazsın!”

 

Uzun bir süre, miss gibi floksa, gül ve kiraz çiçeği kokan sıcacık Seressa’nın kollarında kaybeder kendisini Komoberi. Neden sonra up uzun boylu, kömür karası kız kollarını açar ve ona gülümseyerek fısıldar.

“O senin en eski dostun, güzel peri kızı, Komoberi Anthea. Ondan asla kuşku duymamalısın.”

 

Komoberi burnunu çeker ve Fearghas’a döner.

“Ö.. özür dilerim, Fionn. Seni öylece suçlamamalıydım. Halbuki bana sözünü vermiştin.”, der sessizce.

“Sorun değil.”, der Fearghas, hafif kasılmış bir sesle. “Benim için de stresli bir gündü. Karşı takım son üç yılın şampiyonuydu ve bizi fena zorladılar. Dolion, Jackson ve Dido revirdeler.”

“İyi olacaklar mı?”, diye sorar Komoberi.

“Jackson ve Dido olacak. Birinin kolu, diğerinin kaburgaları ve kalçası kırıldı.. ‘Ekşi katır’ sesiyle arenada şarkı söylemeye karar veren Sanya için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Kızı susturmak için kafasına sert bir cisimle vurmuşlar. En son, benden üç tane gördüğünü söylüyordu ve üçüme de ayrı ayrı söyleyecekleri varmış. Beni hiç görmese çok daha memnun olurdum..”, der Fearghas, suratını buruşturmuş bir şekilde.

 

Seressa ‘fırk’lar.

 

“Haydi gelin kutlayalım; sayın Fearghas Fionnghal’ın şampiyonluğunu, barışmanızı, ve arkadaşlarımı tehdit eden ahmakların mutlu bir tesadüfle bertaraf edilmelerini..!”

..der uzun, pembe saçlı, fırfırlı-dantelli mini etekli, up uzun boylu, kömür karası Seressa Wraiven, ve beraberinde getirdiği, daha açılmamış, taze Sparducks Özel Muzlu-Kremalı Pastayı yer sehpasının ortasına yerleştirir..

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Komoberi Anthea o geceyi ormanda geçirmeye karar verir. Her ne kadar Seressa’nın getirdiği fevkalade lezzetli muzlu pasta ve içtiği sıcak papatya çayları kendisini iyi hissettirmiş olsa da, rektörün odasında geçirdiği iki saatin stresini atmaya yeterli gelmemiştir. Ve Fionnghal ile kafa kafaya gelmiş olması bir ilk olmamakla beraber, bugüne kadar hiçbir zaman onun niyetlerinden yada sözünden kuşku duymamışken, bugün her ikisini de sorgulamış olması kızcağızın ince ve hassas ruhunun derinliklerindeki bir şeylere dokunmuştu.

Nihai olarak, Komoberi bir daha Fearghas’ı böylesi bir konuda sorgulamayacağına karar verir ve onun da bunu kati bir şekilde bilmesini sağlamanın güzel, içten ve incelikli bir yolunu düşünecekti.

En eski arkadaşı Fionn’u onure edecek bir şey..

 

Komoberi bunu düşünürken, tepesinde bulunduğu ağacın, dallardan örülmüş çanak şeklindeki ve içi battaniyelerle yumuşatılıp ve sıcacık bir hale getirilmiş, daha çok büyük bir kuş yuvasını andıran ‘sepetin’ içinde havanın beklenmedik bir hızla soğumasını biraz geç fark eder.

Olaya ayıldığında gök yüzünde olması gereken son dördün ve yıldızlar çoktan kaybolmuştur.

Ruh gibi kız istemsizce kendisine bir eliyle ‘kaçma’ büyüsü yaparken, diğeri birden buz gibi çırağı ile kaplanır.

 

“Korkmana gerek yok, genç Komoberi. Bu gece benden sana bir zarar gelmeyecek..”, der tiz, titrek, ve yaşlı bir ses.

 

“Korkmam gereken şeyler yapma o zaman ki!”, deyi verir Komoberi.

 

“Kendine olan inancın daha fazla olmalı, genç Komoberi. Seni bekleyen geleceğe titreyerek yürüyemezsin.”, der yaşlı ses.

 

“Hırka alırım!”, der Komoberi ve verdiği abuk cevaplara kendisi bile şaşırır.

 

Yaşlı ses, uzun, kulak gıcırdatan, hırıltılı bir kahkaha atar.

 

“Sanıyorum, kim olduğumu merak ediyorsun..”, der yaşlı ses.

 

“Aslında uyumaya çalışıyordum..”, diye yine alakasız bir cevap daha verir Komoberi.

 

‘Nooluyo bana yaaa..’, diye inler içinden. ‘Ben kimseyle böyle konuşmam ki ama!’

 

“Ben, Raven Queen, Kuzgun Kraliçesi..”, diye kendisini tanıtır yaşlı ses ve Komoberi neden garip, abuk cevaplar verdiğini anlayı verir;

 

Korku.

 

Gece ‘karardığında’ farkında olmadan korkmaya başlamıştır ruh gibi kız ve Kuzgun Kraliçesi daha yaklaşırken, aynı farkındasız katiyetke onun varlığını ‘hissetmiştir’.

 

“Ben.. ben sizin vaktinize ve emeğinizi değecek kadar önemli biri değilim, Efendim.”, der Komoberi korku içerisinde.

 

“Aaaaa.. bilakis, genç Komoberi. Çoktan yapmış olduğun bir şeyden dolayı buradayım.”, der Kuzgun Kraliçesi.

 

“Ben yapmadım!”, deyi verir kontrolsüz bir şekilde.

 

Belli ki Fearghas yüzünden yediği disiplin cezaları genç Komoberi’de biraz yer etmiştir.

 

“Sen Komoberi değil misin? Komoberi Anthea? Kayıtlı adresi Dream Woods, Yaşlı Meşe Mahallesi, Yeşil Yaprak Sokak, No. 16 — Adalar Krallığı, Komoberi Anthea?”, diye sorar Kuzgun Kraliçesi.

 

“E.. evet..”, der kız tamamen korkmuş bir şekilde ve Kuzgun Kraliçesi gibi muazzam bir varlığın, kendisi gibi küçük, ‘üflesen uçacak’ bir kızın adresini nasıl oluyor da bildiğini merak etmekten de kendisini alamaz.

 

“O zaman doğru yerdeyim..”, der yaşlı ses.

 

..ve gerçek varlığı ile Komoberi’nin bir şekilde ‘önünde’ belirir!

 

Küçük Anthea çığlık atıp aşağı atlamamak için kendisini zor tutar.

 

“Siz de mi beni cezalandıracaksınız?”, diye soruverir birden.

 

“Korkarım, seni cezalandırmaya değil, sana borçlanmaya geldim, genç Komoberi.”, der Kuzgun Kraliçesi.

 

Komoberi Anthea olduğu yerde dona kalır.

 

“B.. bana borçanmanıza hiç gerek yok, Efendim. Sizin isteyebileceğiniz ama bende var olan ne olabilir ki?”, diye kekeler.

 

“Aaaaa… Ama var, genç Komoberi. Sizde bana ait, sevgi dolu bir kalp var..”, der Kurzgun Kraliçesi’nin yaşlı sesi.

 

Komoberi’nin gözleri irileşir.

 

“Ama benim kalbim bana lazım ki!”, diye burnunu çeker.

 

“Senin kalbini isteyemem, genç ve güzel Anthea, her ne kadar lezzetli olsa da..”, diye gözleri kısılmış bir şekilde gülümser ve bu haliyle daha çok yırtıcı bir kuşa.. bir kuzguna benzemektedir.

 

“Korkarım benden aldığın kalbi geri istemek zorundayım!”

 

Komberi olduğu yerde kalakalır..

Kuzgun Kraliçesi’nin neden bahsettiğini anlar..

..ve gözleri dolar.

 

“Ama o benim arkadaşım..”, diye bir fısıltı kaçar küçük, kiraz kırmızısı ağzından.

 

“Benim de minnetli kızlarımdan..”, der Kuzgun Kraliçesi, tiz, yaşlı sesiyle. “Ve sen, genç Anthea, onun arkadaşı olduğunda farkında olmadan kalbini de çelmiş oldun. Seressa Wraiven’ın arkadaşı olmamalı..”

 

“Ama neden? Neden onun arkadaşı olmamalı ki? Zaten kimsesi yok. Kimse onunla arkadaş olmuyor. Kimse onunla konuşmuyor. Kimse ona bir kerecik olsun, ‘Sen nasılsın?’, ‘Bugün keyfin nasıl?’, ‘Neden ağlıyorsun?’, diye sormuyor.. ‘Hadi gel evcilik oynayalım, birbirimizin saçlarını örelim, beraber saçma sapan şeyler yapalım’, demiyor kimse ona.. sırf boyu, rengi, boynuzları, saçları ve kuyruğu yüzünden.. Kimse öyle bir yalnızlığı yaşamamalı..”, diye inler Komoberi. “Halbuki o kadar iyi niyetli, sevgi dolu, anlayışlı ve.. arkadaşlarına sadık bir kız ki..”

 

Kuzgun Kraliçesi, gecenin karanlığında peyda olduğundan beri ilk defa olduğu yerde durur..

..ve keskin yüz hatları, sesiyle beraber yumuşar.

 

“Çünkü, genç Komoberi..”, der ipek gibi seril, ürkütücü bir şekilde de dolgun bir sesle. “..Seressa Wraiven’ın gelecekte yapması gereken çok önemli şeylerler var. O.. o benim sesim olacak.. O bu ölümlü dünya’nın kurtuluşu için gerekli olacak bir mücadelede, Kehanetlerimi seslendirecek. Ve Seressa Wraiven birisine bağlanırsa, bu işini yapmasını imkansız kılar, zira her bağlandığını geride bırakması gerekecek bir görev onunkisi. Sence onun kadar içli, sevgi dolu ve arkadaşlarına sağdık bir kız, söz konusu arkadaşlarını bir daha görmeyecek şekilde geride bırakması gerektiğinde ne yaşayacak?”

 

“Ama.. bunun bir başka çözümü olmalı.. belki bizde ona eşlik edebiliriz..”, diye ağlamaklı bir şekilde ısrar eder Anthea.

 

“Pek cesursun, sevgili Komoberi. Nevarki senin geleceğin bir başka yönde. O size bağlanırsa, bir daha kopamaz. Şimdiden bağlandı, ve içinde sevgi ve siz olan anılar oluşturmaya başladı. Ve korkarım Seressa Wraiven, bağlandıklarından kopabilecek bir kız değil..”

 

“Peki hep yalnız mı olacak? Seressa hep yalnız, hep tek başına mı geçirecek hayatını?”, diye hıçkırmaya başlar Komoberi.

 

“Ona bir ‘per’ ayarladım bile. Onunla mezun olduğunda tanışacak. Arkadaş olunması imkasız, fevkalade huysuz, bir o kadar da geçimsiz bir per..

 

Onunla beraber, bu dünyanın tekrar Yıl Bir’i yaşamaması için, ölümcül bir yolculuğa çıkacaklar. Sevgili Seressa o yolculukta hiç beklenmedik kişilerle kaşılaşacak. Kendisi gibi yalnız ve acı çeken kişilerle..”, der Kuzgun Kraliçesi, gözlerini görünmeyen karanlık ufka dikmiş bir şekilde.

 

“Beni.. ve Fionn’u unutacak ve bir daha onunla konuşamayacak mıyız?”, diye inler Komoberi.

 

“Evet.. Nedimem Seressa seni de, arkadaşını da unutacak.. Ancak zamanı geldiğinde, onunla bir daha konuşacaksın, genç Komoberi.”, der Kuzgun Kraliçesi hüzünlü bir şekilde gülümseyerek.

 

“Ne.. ne zaman?”, diye sorar Komoberi.

 

“Uzun ve uzak bir zaman sonra.. O yapması gerekenleri yaptıktan sonra, genç Komoberi! Ve bir arkadaşa en çok ihtiyacı olduğunda.”, der Kuzgun Kraliçesi ve gözlerini ufuktan, önünde durak ruh gibi kıza geri döndürür.

 

“Bu.. bu kötü bir rüya gibi..”, diye sızlanır Anthea.

“Bu zaten bir rüya, genç Komoberi. Sen Rüya Halkası’nın bir üyesi değil misin? Uyandığında bu rüyayı arkadaşınla paylaşmalı, ve onu ikna etmelisin.. Kuş yuvana iki sapı olan, bir asa bıraktım. Asanın bir sapını sen, diğerini arkadaşın tutacak ve bu şekilde Seressa’ya işaret edip, ‘Unut Beni’, diyeceksiniz.. Üç defa..

 

Üçüncüsünde sizi görecek ama sizinle yaşadıklarını hatırlamayacak.

 

Sizinle olan anıları onun için asla yaşanmamış olacak.

 

Sizinle asla gülmemiş, oturup konuşmamış, yiyip içmemiş, size asla sarılmamış olacak..

 

Size gülümeseyecek, ancak bu sadece sizinle ‘arkadaş olabilir miyim’, diye sessizce umut ettiği için olacak, sevgili Komoberi..”, der Kuzgun Kraliçesi ve gitmek için döner.

 

“Ne zaman.. onunla ne zaman bir daha konuşabileceğim?”, diye dolu gözlerle sorar Komoberi.

 

The Raven Queen, Kuzgun Kraliçesi yerinde durur ve uzun bir süre konuşmaz.

Neden sonra başını hafifçe arkasındaki kıza çevirir.

 

“Bunu senden istemek zorunda kaldığım için tahmin edemeyeceğin kadar üzgünüm, güzel peri Komoberi Anthea. Ancak bana bağlanan minnetli nedimelerime çok ağır sorumluluklar yükler, ve daha da ağır fiyatlar biçerim.. Çünkü daha azı bu dünya için yetersiz kalıyor..”

 

“Ve korkarım Seressa Wraiven, nedimelerim arasında bu faturayı en ağır ödeyecek olanı..”

 

“Onunla bir daha konuşabileceksin, Komoberi Anthea..”

 

“İki yüz yıl sonra..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Yıl 168 (-7523 yıl)

Bu süre biraz fazla uzun değil mi?”, diye hayretle sorar Kral Barakan, Kronor kalesinin, bitmiş sayılı kulelerinden birisindeki asma balkonda. Yanında duran, ve gözlerini bir türlü kendisinden alamadığı Arael Ashanelath Fae Erunanne Tel’Lóna, ufukta kaybolmaya başlayan kalyona bakar ve sessizce içinden ağlar zira kalyonla beraber annesi Terandel Solace, amcası Sinderel Tranquil ve teyzesi Elorellen Feymist’de ufukta kaybolmak üzeredir..

“Benim yanım artık Kralımın yanı.”, der yumuşak sesiyle ve Barakan kızın bu vakur haline ayrıca hayran kalır; önünde duran kız, deyim yerindeyse, ‘bir gün içerisinde’ hiç bilmediği bir yere getirilmiş, bir kraliçe olarak da olsa, nihayetinde hiç tanımadığı bir adama verilmiş, ailesi olarak bildiği herkes gitmiş ve kız buna rağmen dimdik durmuş ve yeni kocasını, sorumluklarını, ve her ikisiyle gelen yükü sessiz bir ağıtla omuzlamıştır.

Barakan, ‘vakur’ dışında bunu tasfir edebilecek başka bir kelime düşünemez.

“Hanımefendi—”, diye başlar Barakan..

“—Arael, Kralım. Lóna da olur. Her defasında kendinizi bu kadar zorlamanıza gerek yok.”, der Areal Tel’Lóna gülümseyerek.

“Hayır.”, der Barakan. “Korkarım siz benim için her zaman, ve daim olarak Hanımefendi olacak, ve öyle de kalacaksınız. Kendi halkınızdan ve bildiklerinizden yeterince fedakarlık ettiniz. Lütfen size en azından gerekli saygıyı göstermeme müsaade ediniz.”

“Ben daha genç bir elfim, Kralım. O kadar saygıyı hak etmiyorum.”, diye cevap verir Arael.

“İsterseniz ben size Arael Hanımefendi diye hitap edeyim, siz de ilgili kısmı duymazlıktan gelin.”, diye ciddi bir şekilde önerir Barakan.

Arsel Tel’Lóna küçük, çınlayan bir kahkaha atar.

“Korkarım sizin zarafetinize uygun bir odamız daha yok. Halk arasından size eşlik edecek nedimeler de ayarlamamız lazım. Umm.. düğüne kadar..”, diye yüzü kızarmış bir şekilde konuşur Barakan.

“Nedimeleri hemen ayarlayalım, Kralım. Düğün için yarını, yada ileriki bir tarihi beklemekte fayda görmüyorum. Buraya kraliçeniz olmak için getirildim ve bu ada, halkınız ve krallığınız için yapılacak ve yapılması gerekecek çok işimiz olacak.”, der Lóna.

“Ben.. belki biraz beklemek istersiniz, diye düşünmüştüm. Hem buraya.. umm.. hem de bana alışabilmeniz için.”, diye afallar Barakan.

“Siz iyi birisi misiniz, Kralım?”, diye aniden ve beklenmedik bir sadelikle sorar elf kızı.

“Uhh.. Bilmem. Sanırım. Bu soruyu adamlarıma sorarsanız daha sağlıklı bir cevap almış olursunuz, Hanımefendi.”, diye daha da afallar Barakan. “Ama denizde kaybolduğumuz on üç yıl içerisinde adamlarım asla ayaklanmadılar..”

“Bu, adamlarınızın güvenilir ve sadık olduğunu gösterir zira güvenilmez adamlar sadakat nedir bilmezler. Ve sadece iyi bir insanın etrafında güvenilir ve sadık adamlar olur, Kralım ve bu da sizi tanımam için yeterli bir başlangıç benim için. Buraya gelirken sadece bir şeyi umarak geldim, o da verileceğim erkeğin iyi bir insan olmasıydı..”, der Arael. Sonra da yüzü hafif pembeleşmiş bir şekilde ekler; “Ve yakışıklı olması.. Sizde ikisi de var. Arada kalan boşluğu ise zaman, çaba, samimiyet, saygı ve en nihayetinde sevgiyle örüp kapatacağız.”

 

Kral Barakan yanında durmuş ufku seyreden kıza ve sergilediği ona olan inanç ve güvene.. ve onurlu teslimiyete hayret ve hayranlıkla bakakalır.

 

“Siz.. muhteşemsiniz, Hanımefendi!”, diye ünler.

 

Balkona çıkan merdivenlerden abartılı ayak sesleri gelir ve birisinin boğuk sesle öksürdüğü duyulur.

 

“Gel, Malis.”, der Barakan ve merdivenlerin başında Malis el’Vezier belirir.

“Kralım, Hanımefendi için de uygun ise, daha inşaatı tam olarak bitmemiş olsa da düğün için gelecek olan halkı kabul edebilecek tek uygun yer ana salon. Kendilerine eşlik edecek nedimeler ise hanımefendinin eşyalarıyla birlikte, kendilerine ayırdığımız, makul denebilecek tek odada bekliyorlar, Efendim.”, der Malis.

 

Barakan bir kaşı kalkmış, baş danışmanına bakar.

 

Malis omuzlarını silkerek cevap verir.

“Ödevimi yaptım ve olası ihtimallere göre bazı ön hazırlıklarda bulundum o kadar, Efendim. Hanımefendi için baş nedime olarak yaşını biraz almış ciddi, tuttuğunu koparan, dokuz çocuk doğurmuş haşin bir teyze, diğerleri de birbirinin akrabası olmayan, ağızları sıkı, çalışkan, el işi, dikiş, nakış, ve başka.. bayanlara özel şeylerden anladıklarını söyleyen dört adet genç kız. Bunun dışında tek görevleri Hanımefendiyi korumak olan vardiyalı on altı adam. Bir kaç gün içerisinde her ikisi içinde sorumluluk ve güvenlik protokolleri hazırlamış olurum.”

“Biraz abartmadın mı, el’Vi?”, diye sorar Barakan.

“Elimde ayırabileceğim daha fazla adam olsaydı, onları da bu işe verirdim, Efendim. Güvenliğin asla şakası olmaz.”, diye cevap verir el’Vi, ve kralına manalı bir şekilde bakar.

Barakan pes etmiş bir şekilde burnundan solur.

“Herkese haber verilsin o zaman. Altıncı saatte düğün var!”

Malis başıyla onaylar ve geldiği merdivenlerden tekrar iner.

 

Barakan, Malis ile arasındaki konuşmayı, derin, masmavi gözlerinde ‘gülümseyen’ bir ifadeyle seyreden kıza geri döner.

“Baş Danışmanımın kusuruna kalmayın, Hanımefendi. Kendisi biraz..”, der Barakan.

“..geçmişi olan birisi?”, diye bitirir elf kız.

Barakan bu sefer de kızın gözlem kapasitesine hayret eder.

“Ve geçmiş günahlarını telafi etmek için çabayan bir adam..”, diye ekler Arael. “Böyle birinin size sadakat göstermiş olması bile sizin hakkınızda önemli ipuçları veriyor, Kralım.”

“Umuyorum ki bunlar olumlu ipuçlarıdır.”, diye cevap verir Barakan.

 

Ufukta aradığı her ne idiyse belli ki artık gitmiş, ve geri de gelmeyecektir. Arael Tel’Lóna kralına, ve kralının en başta kendisine yönelttiği soruya döner.

“İki yüz yıl sonra benim çocuklarım da ya gri sahillere göçmüş, yada birbirimizin ortak kanıyla hala yaşıyor ve büyümüş olacaklar. O zaman annemi, dayımı ve teyzemi ziyaret edebileceğim ve bu şekilde, kurdukları medeniyetleri ve size verdikleri bağlılık sözlerini sınaya bileceğim..”, der, yumuşak ve solgun bir sesle.

 

Kral Barakan öylece, hiç tanımadı bu fevkalade güzel, zarif ve alımlı kıza bakar.

Birkaç defa bir şeyler söylemek için yeltenir, ancak kızın, çağrıştırdığı derin denizlerin mavisi gözlerinde kaybolur, ve ağzından hiç bir ses çıkmaz.

Arael Tel’Lóna ise onun aklından geçenlere tercüman olur gibi yavaşça kralına uzanır.

İnce, uzun parmaklarını, anca dokunur bir şekilde onun yüzünde, saçlarında.. ve bıyıklarında gezdirir..

..ona doğru ağır, tedirgin, utangaç ve ürkek bir adım atar..

..ve sarılır.

 

Kalenin bir yerlerinden cırtlak, kulak gıcırdatan bir boru sesi yankılanır..

Ardından, “DUYDUK DUYMADIK DEMEYİN!”, diye bağıran çığırtkanın gür sesi duyulur. “KRALIMIZ BARAKAN HEAVENSWİLL VE MUHTEREM VE SAYGIDEĞER PRENSES ARAEL TELONA’NIN MUTLU BERABERLİĞİ İÇİN BÜTÜN HALKI DÜĞÜNE ŞAHİTLİK ETMEK İÇİN KRONOR KALESİNE DAVETLİDİR. DUYDUK DUYMADIK DEMEYİN..

“Herkes kendi yemeğini kendisi mi getirecek?”, diye birisinin bağırdığı duyulur.

“Evet. Kale mutfağı daha tamamlanmadı! Gider borularında sorun çıktı. Ortak masa kurulacak. Gelirken kendi bardak, tabak ve taburelerinizi de getirin!”

Cırtlak, kulak acıtan boru tekrar çığlık atar..

 

“Şu boruyu gerçekten değiştirmemiz lazım!”, diye mırıldanır Kral Barakan Heavenswill.

 

Sonra..

Ağır hareketlerle..

Başını çenesine dayamış, koyu kırmızı-kestane saçlı, derin denizlere ait masmavi gözlü, bilmediği, ancak yağmur sonrası ormanların taze, hayat dolu ve serin bir şeylerin kokusunu çağrıştıran kızı kollarına alır..

..ve bu şekilde Adalar Krallığı Tarihi, binlerce yıl sürecek yeni bir geleceğe doğru ilk adımlarını atmaya başlar.

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

l 7569 (-20 yıl)

Hazır mısın?”, diye boğuk bir sesle sorar Fearghas Fionnghal, yanında sessizce ağlayan, ruh gibi kıza. Komoberi Anthea’dan hıçkırıklar dışında bir şey duyulmaz.

 

Melshieve Akademisi’nin arkasındaki yoğun korulukta, çalıların arasına sinmiş ikili, kendi kendine mutlu bir şarkı mırıldanarak yaklaşan sesin sahibini beklemektedirler.

 

“Hadi, Beri. Geliyor..”, diye nazikçe yanındaki kızın sırtını sıvazlar, mor ve koyu mavi tenli genç adam.

“Ta.. tamam.. hazırım..”, der, en sonunda burnunu çekerek, yeşil, tüleri saçlı ince kız.

 

Seressa Wraiven, up uzun boyu, kömür karası vücudu, bugün özellikle imtina gösterilerek örülmüş uzun, pembe saçları ve yeni bir fırfılı-dantelli-kurdelalı mini elbisesi ve aynı renkte bir omuz çantasıyla ağaçların arasında belirir.

 

“Üç deyince.”, der Fearghas, sımsıkı bir şekilde tuttuğu iki saplı sihirli asayı.

Asanın diğer sapını tutan Komoberi ise sadece başını sallayabilir..

 

“Bir..”, der Fearghas ve pembeler içindeki kız biraz daha yaklaşır.

“İki..”, diye mırıldanır sessizce ve uzun, pembe saçları peşinden kovalayan kız, daha da yaklaşır.

“O bunu hak etmiyor.”, diye inler Komoberi.

“Üç!”, der Fearghas..

 

Ve..

 

Unut beni.“, diye fısıldar.

Unut beni..“, diye inler Komoberi..

 

Unut beni.“, diye boğuk bir sesle tekrarlar Fearghas.

Unut beni..“, diye yine hıçkırmaya başlar Komoberi..

 

Unut beni.“, diye tıslar Fearghas ve ardından “Lanet olsun sana Kuzgun!”, diye vahşice küfreder.

Unut beni..“, diye olduğu yerde yığılıp kalır Komoberi..

 

Seressa Wraiven, mutlu şarkısını mırıldanarak, ikilinin az ilerisinden geçer..

..ve gözden kaybolur.

 

“Nereye gidiyor? Mağaraya mı gidiyor yoksa?”, diye ağlayarak sorar Komoberi.

“Emin değilim. Sanırım.. Neden mağaraya gitsin ki?”, diye hayretle merak eder Fearghas.

 

İkisi de kalkar ve sessizce kızı takip ederler.

 

Ve kız onları gerçekten gizli mağaraya götürür ve bunu defalarca yapmış gibi yoğun çalılıkların arasında kaybolmuş oyuktan içeri girer.

“Sen git bak.”, der Fearghas. “Benim fark edilmeden içeri girmem olası değil.”

Komoberi başıyla onaylar ve bir anda kaybolur..

..ve ince, ruh gibi kızın yerinde, üstünde krem renkli çizgileri olan, uzun, pofuduk kuyruklu, koyu kahve bir fare sincabı belirir!

Sincap, Fearghas’a doğru bir-iki cızırık, çırpı sesi çıkartır, sonra oyuktan içeri girer.

 

“Bir gün şu kıza sincapça söylediği o çırçır sesleri anlamadığımı söylemeliyim..”, diye mırıldanır genç adam.

 

Aradan birkaç dakika geçer ve Komoberi tekrar belirir.

“Öylece oturmuş!”, der dolu gözlerle. “Öylece kendi başına oturmuş, bizimle beraberken yaptığı gibi ağır, abartılı hareketlerle rosemint çayını içiyor..”

Fearghas çarpılmış gibi kalakalır yerinde. Kendisini bildi bileli görünürde duyguları olan biri olmamıştır. Ancak aşağıda, tek başına çayını hüpleten kızın davranışları onda bir şeylerin kırılmasına sebep olur.

“Ben.. ben bir daha gelmek istemiyorum bu mağaraya..”, der zorlukla yutkunarak.

“Bende..”, diye hıçkırıklara boğulur hemen yanında Komoberi.

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Seressa Wraiven bir saat daha durur gizli mağarada.

Güneş batmaya meylettiğinde mutlu şarkısını mırıldana söyleye çıkar mağaradan ve Pembe Bahçesi’ne doğru, hasta floksasını kontrol etmek ve güllerini sulamak için yollanır.

Ancak olduğu sakar kız gibi ayağı birden ağaç köklerinden birine takılır ve yüzü koyun yere kapaklanır.

Kız, uzun bir süre fırfırlı-dantelli eteği gökyüzüne bakacak şekilde olduğu yerde durur.

Neden sonra, sessiz, mekanik hareketlerle doğrulur, üstüne başına bulaşmış toz-toprak ve kuru yaprakları temizler. Yere saçılmış çantasını alır ve dağılmış kitaplarını toplamaya başlar.

Ortadan neredeyse ikiye ayrılmış kitaplarından sonuncusunu da alıp çantasına yerleştirirken, kitabın sayfaları arasından bir şey salınarak düşer yere.

Seressa yavaşça eğilir, düşen şeyi uzun, ince, zarif, kömür karası parmaklarıyla alır ve uzun bir süre öylece bakar ona..

Yüzünde garip, hüzünlü, kayıp, aklı karışmış bir ifade belirir ve nedense gözleri dolar.

“Kimsin sen acaba, güzel kız?”, diye mırıldanır, elindeki resme bakarak..

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Kuzgun Kraliçesinin minnetli nedimesi Seressa Wraiven, Melshieve Akademi’sinden mezun oluncaya kadar her gün o mağaraya, elinde pembe çiçek desenli çaydanlığı ile gelir, sakil bir sessizlik içerisinde saatlerce tek başına rosemint çayını hüpletir..

 

Kayıp üç G.K.A.H.T. üyesinden ikisi günler sonra, pis, çamur ve korku içinde akademi koruluğundan, saklandıkları yerden çıkıp gelirler. Kayıp son üye bulunamaz ve kimse ondan haber alamaz.

 

Komoberi Anthea o günden sonra bir daha disipline gitmez..

..ve kaldığı odada, akademiye ilk geldiğinde The Hide ‘n Seekers’a katılmak için ‘çaldığı’ pembe gülü imtina ile büyütür.

Yıllar sonra, Dreamwoods’a geri döndüğünde, içinde yüzlerce floksa olan, kendi Pembe Bahçesini kurar.

 

Fearghas Fionnghal ise iki yıl daha Last Man Standing Society‘de kendi grubunu başarıya götürür ve birisinden gördüğü taktikleri değerlendirerek ‘Mübah’ turnuvalarında şampiyon olur ancak aynı turnuvaya bir daha katılmaz. Aynı yıl atılmadan 96. disiplin cezasını tamamlar ve akademi tarihinde bir rekor kırar.

 

Bu rekoru iki yıl sonra sadece bir kişi ve ezici bir farkla geçecektir.

208 disiplin cezası ile Arcantonic Palecog adında bir cüce, atılmadan en çok disiplin cezası gören kişi olarak Melshieve Akademesi tarihine geçecektir.. Ancak akademide, açık yada gizli ne kadar grup, klüp, dernek ve topluluk üyesi varsa, hepsinin imzalı kartlarını da toplamış olacaktır..

 

Seressa Wraiven ise akademide geçirdiği mühlet zarfında sadece bir defa disipline gönderilecektir; mezuniyet töreni esnasında, rektörün kendisi, toplanmış profesörler, öğrenmenler, akademist ve pratisyenler, ve tüm öğrenci ve çalışanların gözü önünde bir çocuğu mezuniyet törneninin gerçekleştiği meydanın bir ucundan diğerine kadar tokatlayarak harcayacaktır. Çocuğa neden saldırdığı hiçbir zaman tam olarak anlaşılmaz, ancak ve teknik olarak çoktan mezun olduğu için, disiplin cezası da tutmaz..

 

 

 

 


 

 

Adalar Krallığı Tarihi (Part VI)

 

 

Timeline:

The Kingdom of Isles, Adalar Krallığı’nın tarihi ve ana kıtayı fethi üzerine kısa bir bakış.

Kesin tarihler, o günkü koşullar dolayısıyla kusurlu olabilir. Bilinen tek şey, krallığın Yıl 1’den sonra kurulan ilk kalıcı medeniyetlerden biri olduğu.

Bu tarihin başlangıcı, Yıl 1‘den sonra yer alır.

 

l 7569 (-20 yıl)

Fearghas Fionnghal önünde durmuş son on beş dakikadır non-stop cırcır eden, omuz hizası kısa esmer ve kıvırcık saçlı kıza kayık gözlerle bakmaktadır. Gerçekte Fearghas, en eski arkadaşı olan Komoberi Anthea dışında kimseyle oturup konuşan biri değildir ve olağan, mor ile koyu mavi teni, kızıla çalan gözleri ve boynuzlu oluşu yeterli değilmiş gibi bunları bir de mütemadi çatık kaşlarla destekler hali etrafındakilere gerekli mesajı verirken, nedense bu kızın üzerindeki etkisi kuru bezelyenin duvardan sekmesinden pek de farklı değildir.

Önünde ısrarla, yada inatla konuşan, Fearghas hangisi olduğundan pek emin değildir, çünkü her ne kadar kıvırcık esmer saçları, çok hafif ‘güneşlenmiş’ teni, ışığa göre ela ile kahve arası değişen gözleri ve Fearghas’ın göğsüne ancak uzanırsa yetişebilecek boyuyla bu kız ‘şirin’ yada ‘güzel’ olsa da, tam bir kaçıktır!

Ve belli ki biraz da aptaldır.

 

Yani.. Fearghas’ın, mevcut surat ifadesiyle verdiği mesaj oldukça açık ve nettir;

 

 

“SUS.”

ve

“GİT.”

 

“LÜTFEN!”

 

 

Ama ya kızın derisi kalındır, yada kafası..

 

L.M.S.S. —Last Man Standing Society turnuvalarının finali yaklaşmaktadır.

Jackson Ramdirk, Fearghas’ın da dahil olduğu beş kişilik turnuva grubunun lideri, kollarını göğsüne bağlamış, son derece ciddi bir ifadeyle Krimsanya ‘Mandolion’ Klara’nın söylediği her kelimeyi, tekil bir şekilde dinliyor gibidir.

Onun arkasında, uzun boylu, sırtını duvara vermiş genç Graig ‘Shot’ Harper, akademide yeni çıkmaya başlayan ‘Resimli Roman’lardan birisini okumaktadır.

‘Yuvarlanmak’ için sessizce bahane bekleyen grubun son üyesi ise, Dido Bam’dir ve bugüne kadar onun homurtu yada ‘huh’lamaları dışında bir şey söylediği pek duyulmamıştır ve şu anki hali ile turnuvadaki hali gerçekte tamamen aynıdır; olduğu yerde bir kaya gibi durmak ve kendisine doğru gelen şeyleri durdurmak.

Ve ortamda yanlışlıkla bir eğim varsa, söz konusu eğim istikametinde yuvarlanıp, önüne çıkan her şeyi ezmek!

 

“.. Sen beni dinliyor musun, Ghas? Hayır, sen beni dinlemiyorsun bile, Ghas! Ben burada önemli bir şeyler anlatıyorum ve sen oralı bile değilsin, Ghas. Alınmamak için kendimi çok zorluyorum ama senin de biraz çaba göstermen gerekiyor, Ghas. Turnuva finaline dört gün kaldı ve bu yetmiyormuş gibi ders finalleriyle çakışıyor, Ghas. Sen ve o küçük arkadaşın Komono Antea ise disiplin odasındasınız devamlı, Ghas. Derslerden atılmalarınız bir efsane oldu, Ghas. Dersleri finallerde veremezsen, turnuvadan da eleneceğini hatırlatmama gerek var mı, Ghas? Kendini düşünmüyorsan bizi, takım arkadaşlarını düşün, Ghas! Bizi de düşünmüyorsan Komono Antea’yi düşün, Ghas. ..”

 

Burada iki hususa değinilmesi gerektiği düşünülebilir;

Birincisi, Krimsanya ‘Mandolion’ Klara’nın söylediği hiçbir şey, kendisinin bir tekrarı olmadığı..

Diğeri ise Fearghas Fionngal’ın gerçekte duyduğu:

 

BLABLABLABLABLA BLABLA BLA BLABLABLA Ghas. BLABLA BLABLABLABLABLA BLABLA BLABLABLA Ghas. BLABLA BLA BLABLABLA BLABLABLA Ghas? BLABLA BLA BLABLABLABLABLA Ghas. BLABLA BLA BLABLA BLABLABLA Ghas. BLABLABLABLABLA BLABLA BLA BLABLABLA Ghas.. BLABLA BLABLABLABLABLA BLABLA BLABLABLA Ghas. BLABLA BLA BLABLABLA BLABLABLA Ghas? BLABLA BLA BLABLABLABLABLA BLA Ghas!.. BLABLA BLABLABLA Ghas. BLABLA BLA BLABL Ghas. BLABLA BLABLABLABLABLA BLABLA BLABLABLA Ghas. BLABLA BLA BLABLA BLABLABLA Ghas? BLABLA  BLABLABLABLABLA BLA Ghas. BLABLA BLABLA BLABLA BLABLABLA Ghas. BLABLABLABLABLA BLABLA BLA BLABLABLA Ghas. BLABLA BLABLABLABLABLA BLABLA BLABLABLA Ghas. BLABLA BLA BLABLABLA BLABLABLA Ghas!! BLABLA BLA BLABLABLABLABLA BLA Ghas.. BLABLA BLABLABLABLABLA BLABLA BLABLABLA Ghas.”

 

Fearghas, nedense midesinde bir gaz sancısının oluştuğunu hisseder.

 

En sonunda duruma Jackson müdahale eder.

“Eminim, Ghal söylediklerini imtina ile dikkate alacaktır, Dolion. Öyle değil mi, Ghal?”, der genç adam karizmatik sesiyle ve Fearghas’a ‘sus ve hiçbir şey söyleme’, der gibi başını sallar.

“Gel, güzelim. Boğazın kurumuştur. Sana Sparducks’dan zencefil çayı ısmarlayayım.”, der ve kaşları çatılı kaçık kızı nazikçe kolundan tutar ve götürür.

Graig başını resimli romandan kaldırır ve Fearghas’a sırıtır.

“Bu sefer ucuz atlattın, Ghal. Bence kız senden hoşlanıyor.”, diye kıkırdar.

“Bence sus, ve git, Graig..”, der Fearghas, yüzünde fırtına gibi bir ifadeyle.

Graig hiçbir şekilde Fearghas’ın söylediklerinden alınmaz. Sadece daha da sırıtır, başıyla Dido’ya ‘gel’ yapar ve ikisi de Jackson ve Klara’nın peşinden giderler..

 

Neden sonra Fearghas, kendi kendine homurdanır.

“Komono Antea, nedir kızım yaa! Vodgar çay markası mı?”

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Fearghas Fionnghal burnundan soluyarak ve kendi kişisel yağmur bulutuyla dalar akademinin erkek öğrenci yurdundaki odasına.

Fearghas yalnız olmayı seven biridir ve başta odasını kimseyle paylaşmak niyetinde değilken, akademinin kendisine böyle bir lüksü tanıması için ne gerekli, nede geçerli bir sebep görmemiş ve odasını Fransis Timids adında ufak tefek, fare gibi bir çocukla paylaşmak durumunda bırakmıştır.

Neyse ki Fransis, benzediği fare gibi sessiz ve tam anlamıyla (1) bir kitap kurdudur, (2) bir inektir, (3) bir ‘yer altı’ oyun hastasıdır —ki bu da, kendisi gibi ineklerin, ‘gizli’ olduğunu ve kimsenin haberdar olmadığını sandıkları, yemekhane ile çamaşırhane arasında, uğranılmayan kuytu bir odaya, sinsi ve dramatik hareketlerle gidip, saatlerce fantazi-rol oyunları oynadığı anlamına gelmesiydi.

Fearghas’ın bundan haberdar olmasının tek sebebi de, pek uyuz olduğu ve amcası dolayısıyla meşhur olan Arcantonic Palecog adındaki cüce kızdan dolayıdır. Kız, kendisinden imza kopardığı o günden sonra, hiç işi yokmuş gibi arada bir ve olur olmaz yerlerde kendisini bulup tek yönlü muhabbet edip gitmek gibi yapışkan bir huy edinmiştir. O muhabbetler esnasında, kendisinin iri kaslı, iri göğüslü, iri kalçalı sarışın bir ‘bomba’ barbar kızı oynattığını ve karşısına çıkan canavarları nasıl iri kılıcıyla doğradığını, attığı istatistiksel olarak imkansız 20’li zarlar da dahil olmak üzere, hiçbir ayrıntıdan fedakarlık etmeksizin anlatmıştı!

 

Evet.

Fearghas Fionnghal, havasından mıdır, suyundan mı bilinmez ama, Melshieve Akademisine geldiği andan itibaren ne kadar cins ve rahatsız tip varsa, kendisine çekmeye başlamıştır!

 

“Merhaba Bay Fionnghal”, diye cızıl, fısıltı gibi bir ses gelir odanın bir köşesinden.

 

“Merhaba Fransis.”, diye cevap verir Fearghal ve elindeki kitapları rastgele ve ‘neresi uygunsa’ya göre sağa sola bırakır.

“46”, der Fransis aynı fısıltılı sesiyle.

“46 ne?”, diye sorar Fearghas.

“Okula geldiğinden beri bugün 46. defa disipline gönderildin.”

 

Fearghas kaşlarını çatar. ’46 mı? Yuh!’, diye geçirirken, bir yandan da Fransis’in söylediği şeyi sanki gülerek söylüyormuş gibi bir izlenime kapılır..

..ve kaşlarını biraz daha çatar.

 

“Sen nereden biliyorsun kaç defa disipline gönderildiğimi? Bazı derslerimiz ortak bile değil.”, diye haşin bir şekilde sorar Fearghas.

“Adına açık bir bahis var; akademiden atılmadan 50’yi tamamlayacak ve 50’yi tamamlayamadan atılacak, diye. Bir de kapalı bahis var; Toplam 62 defa disipline gideceğin üzerine oynanıyor genel olarak ama ben 96’ya tamamlayacağın üzerine paramı yatırdım. Atılmadan bunu başarabilirsen, buradan yüklü bir parayla mezun olmuş olacağım!”, der Timids ve bu, Fearghas’ın ondan duyduğu en uzun konuşmadır.

“Benim bundan bir şey kazanma ihtimalim var mı?”, diye sorar Fearghas ekşi bir ifadeyle.

“Tabii.. Ancak kendi adına bahse giremezsin. Bununla beraber, ben senin adına girebilirim.. Sen atılmadan 96’ya tamamla, ben de senin yüklü bir parayla mezun olmanı sağlayayım.”, der fare gibi fısıldayarak konuşur, genç Fransis.

 

‘Oha! Nasıl bir sahtekarlıktır bu?’, diye geçirir içinden Fearghas.

 

Buna rağmen, “Kabul.”, der Fransis’e ve daha geç olmadan ‘gerçek gizli’ mağarasına gitmek için hazırlanırken, Fransis tekrar fısldar.

“Birileri sana bir paket bıraktı Fearghas. Sanıyorum niyetleri görünmeden bunu yapmaktı. Varlığımı farketmediler bile. Niyetlerinin pek de iyi olduğunu sanmıyorum ama. Odayı dağıtmakla ilgili aralarında tartıştılar. Ancak en son turnuvada yaptıklarından sonra sanırım tırstılar. Paketi bırakıp tüydüler.”

Fearghas kaşlarını tekrar çatar.

“Paket nerede?”, diye sorar.

“Dramatik bir şekilde yastığının altına sokuşturdular. Sanıyorum senin onu yattıktan sonra fark etmeni ve ne olduğunu anlamak için kalkmanı ve bu şekilde uykunu kaçırtıp korkutmayı umdular.”

Fearghas ‘fırk’lar.

Sonra da yatağına yönelir ve yastığı kaldırıp altında duran uzun, sarı zarfı temkinli bir şekilde alır ve benzer bir temkinle açar..

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Fearghas gizli mağaraya geldiğinde güneş çoktan batma eğilimindedir ve genç adam her nasılsa o günü tamamen harcanmış hisseder. Bu harcanmışlık onda mağarasında ‘geceleme’ kararı almasına kadar götürür.. nevarki aşağı indiğinde Komoberi’yi, Seressa Wraiven ile, zemin sehpasının başında oturmuş, fevkalade süslü bir çaydanlık, ve aynı setin parçası olan tabaklar, fincanlar, çatal ve bıçaklarla bulur. İkisi de tabaklarındaki enfes görünümlü, çikolatalı ve kremalı pasta dilimlerini yerken, fincanlarından da muhtemelen içinde çay olduğunu tahmin ettiği o pis kokulu kurutulmuş yapraktan içmektedirler..

Genç adamın dikkatini gerçekte çeken şey, her iki kızında fincan ve çatallarını, serçe parmakları ayrık duracak şekilde ve abartılı hareketlerle kullanmalarıdır.

Fearghas, ‘iki dakikalığına içeri gidip gelmiş’ gibi hiçbir şey söylemeden kendisi de sehpanın yanına kurulur.

 

Komoberi’nin yüzü biraz pembedir.

Kız ya utanmıştır, yada utanmasına rağmen yinede istediği için yaptığı bir şeyi yapmaktadır..

Seressa, Fearghas’ı muhteşem bir gülümsemeyle karşılar.

 

“Merhaba Fearghas Fionnghal. Çay? Zencefil? Nane? Pasta?”, der mutlu bir ifadeyle.

“Hayır. Evet. Kesinlikle hayır. Tabii ki..”, diye cevap verir Fearghas

 

Seressa abartılı hareketlerle kremalı çikolatalı pastadan bir dilim keser, süslü tabaklardan birine, büyük bir zarafetle ve dilimin devrilmeyeceği bir şekilde yerleştirir ve onu Fearghas’ın önüne koyar. Sonra çaydanlıktan, içi boş, temiz, süslü fincanlardan birine sıcak su döker, içine fevkalade ince kıyılmış zencefil halkalarından iki tane atar, fincanın kenarına yarım bir dilim limon yerleştirir ve onu da genç adama sunar.

 

Bu şekilde üçü de bir süre sessizce.. ve biraz da garip şekilde keklerini yerken sıcak içeceklerinden yudumlarlar.

 

“Ummm.. Kek harika. Zencefilli çayda.”, der Fearghas en sonunda.

“Teşekkür ederim.”, diye nezaketle cevap verir Seressa.

“Uhh.. Ne yapıyoruz tam olarak böyle?”, diye sorar en sonunda Fearghas.

“Komoberi ile muhabbet ediyorduk buraya gelirken. Laf lafı açtı ve kendisinin bu güne kadar hiç evcilik oynamadığını öğrendim. Bakın şu işe ki bende hiç oynamışım. Sanıyorum bu oyun bizim yaşımıza pek uygun bir oyun değil. Ancak gerekli yaş aralığını tamamen kaçırmadan ikimizde denemeye karar verdik.”, der fevkalade uzun, bir o kadarda kara kız, mutlu bir şekilde.

 

Fearghas’ın, içmekte olduğu zencefilli çay bir anda burnundan fışkırır!

 

“Pardon.. Boğazıma kaçtı sanırım..”, der sakince ve elini, yüzünü ve üstünü, sehpanın üzerinde duran desenli mendillerden biriyle siler.

 

Ve bir süre daha sessizlik içerisinde çaylarını yudumlarlar.

 

Neden sonra Fearghas cebinden sarı bir zarf çıkartır ve onu Komoberi’nin önüne bırakır.

“Nedir bu?”, diye sorar Komoberi, zarfa bakarak.

“Bende aynısını size soracaktım, genç bayan..”, der Fearghas.

Komoberi, eski arkadaşını, ince, koyu yeşil-kahve karışımı kaşlarından bir tanesi kalkmış bir şekilde süzer, sonra zarfı alıp açar ve içindekileri çıkartır..

..ve öylece kalakalır.

 

“Açıklamak ister misiniz, Komoberi hanım?”, der Fearghas, ancak ağzı gülmemek için hafif büzüşmüş gibidir.

“Ne var? Nedir onlar güzel kız?”, diye merakla sorar Seressa.

Komoberi ise küçük dilini yutmuş, kıpkırmızı olmuş bir suratla hala zarfın içinden çıkardığı kağıtlara bakmaktadır.

 

Zarfın İçindekiler (görmek için tıklayın)

 

 

 

“A aaaa..!”, diye ünler en sonunda Komoberi. “Nerden buldun bunları?”

“Ayyy.. çok şirinler, kız. Bakabilir miyim?”, diye erimiş bir şekilde ellerini çırpar Seressa.

“Birileri nezaket gösterip, ben yokken odama girmiş ve bunları yastığımın altına bırakmışlar.. bir notla.”, der Fearghas.

“Not mu? Ne yazmışlar?”, diye omuzları çökmüş bir şekilde sorar ruh gibi kız.

“Eveeeet..”, der Fearghas ve kırış kırış olmuş bir papirüs daha çıkartır cebinden. Papirüs, birinci hamurdan yapılmadır ve üstünde, blok harflerle tehditkar ifadeler, kurukafa eşliğinde yazılmıştır;

 

BAY FEARGHAS FIONNGHAL.

SINIFLARDA VE GENEL OLARAK OKULDA GÖSTERMİŞ OLDUĞUNUZ DAVRANIŞ BOZUKLUĞUNUZ DOLAYISIYLA MÜTEMADİYEN DİSİPLİN CEZASI GÖRÜYOR OLMANIZ, UMUYORUZ Kİ SİZİN İVEDİLİKLE  BU MUHTEŞEM AKADEMİDEN ATILMANIZA SEBEP OLUR.

NEVARKİ KENDİNİZLE BERABER, SAYGIDEĞER KOMOBERİ ANTHEA HANIMEFENDİ’NİN DE YANMASINA SEBEP OLUYORSUNUZ. BU SİZE VERECEĞİMİZ TEK UYARIDIR.

BUNDAN SONRA SAYGIDEĞER KOMOBERİ HANIMEFENDİ’NİN BAŞINA AÇACAĞINIZ SIKINTILARDAN DOLAYI SİZİN BAŞINIZA GELEBİLECEKLERDEN SİZ SORUMLU OLACAKSINIZ.

SENDEN KORKMUYORUZ!

 

UYARILDINIZ!

G.K.A.H.T.
GİZLİ KOMOBERİ ANTHEA HAYRANLARI TOPLULUĞU ÜYELERİ

 

Komoberi tamamen dilini yutar.

Notu, ruhu çekilmiş bir şekilde kalakalmış kızın omzunun üstünden okuyan Seressa ise “A aaaa..!”, diye hayretle ünler.

 

“Ben.. ben ne diyeceğimi bilmiyorum, Fionn.. Bana hayranlarım olduğunu söylediğinde takıldığını sanıyordum. Şuna bak yaa.. Bu birinci hamur kağıt. Bir de kurukafa ile watermark’lamışlar! Burada ciddi bir emek var!”, diye inler kızcağız.

“Beri.. bugüne kadar ne zaman seninle dalga geçip sana takıldım? Bununla beraber, sanıyorum ki bunların birkaçının ortadan ‘kaybolma’ zamanı geldi!”, der Fearghas burnundan soluyarak.

“A aaaa..!”, diye yine ünler Seressa.

HAYIR, FIONN, LÜTFEN.. Sakın kimseye bir şey yapma. Bir grup aptal yüzünden okuldan atılmaya değmez. Lütfen bir şey yapma..”, diye ağlamaklı bir şekilde yalvarır ruh gibi kız.

Fionnghal uzun bir süre sessizce Komoberi’yi süzer.

Neden sonra, “Peki.”, der. “Ama sadece bu konuda her hangi birisinin söyleyecek herhangi bir sözü olacaksa, bunun sen olmandan dolayı sesimi çıkarmıyorum. Bununla beraber, daha önce bu konuda söylediklerim hala geçerli; uzaktan hayran oldukları sürece sorun çıkarmam.”

“A aaaa..!”, diye üçüncü kere ünler Seressa.

“Şapşal çocuklar!”, diye ağlamaklı bir şekilde hışmeder Komoberi, resimleri aldığı gibi topak haline getirir ve mağaranın uzak bir köşesine fırlatır. Sonra da soğumuş çayını diker kafasına ve eşyalarını toplayıp, “Ben gidiyorum. Canım sıkıldı.”, der ve mağarının tüneline doğru yönelir, kısa bir süre sonra da tamamen gitmiştir.

“Hmmm.. niyetim onu böyle üzmek değildi.”, der Fearghas, kendi canı da sıkılmış bir şekilde. “Bu günüm öldü zaten. Ben kütüphaneye de gideceğim sanırım. Yazmaya başladığım ‘FARKLI TARİHLER; ADALAR KRALLIĞI TARİHİ‘ kitabım için bazı yer, isim ve tarihleri tekrar gözden geçirmem gerekiyor.”

“İstersen bende gelebilirim.”, diye önerir Seressa. “Kütüphanedeki kategorileme sistemini çok iyi bildiğim gibi, fevkalade hızlı, 1024wpm okumam var!”

“Sen bilirsin.”, der Fearghas ve ortalığı toplamaya başlar.

Seressa’da ona yardım eder.

Ancak topladıkları arasında, Komoberi’nin kırıştırıp bir kenara attığı kuru ve sulu boya ile yapılmış resimler de vardır.

“Bunları almamda bir sakınca var mı? Çok şirinler!”, diye merakla sorar kız.

Fearghas omuzlarını silker.

“Beri attığına göre alabilirsin, sanırım.”, diye cevap verir.

Seressa topak halindeki resimleri alır, itina ile onları açar ve düzeltir, kendi çantasından çıkardığı kalın bir kitabın orta sayfaları arasına yerleştirir ve kitabı tekrar çantasına koyar. Sonra bir süre sessizce Fearghas’a bakar.

“Bunların hepsi birer anı. Bunu biliyorsunuz değil mi, Fearghas Fiongal?”, der sessizce.

Fearghas işinden başını kaldırıp up uzun boylu, kapkara tenli kıza bakar.

“Ne gibi?”, diye sorar.

 

“Bu akademide yaşadıklarımız.. Doğrusuyla, yanlışıyla, ne kadar anlamsız, yada saçma sapan gibi gelse de, nihayetinde bunların hepsi, bizleri biz yapacak olan anıları oluşturacaklar. Bunlar olmadığında, kimliğimizin içi boş kalacak ve benliğimizden olmuş olacağız.”, der kız aynı kısık sesle.

Fearghas’ın bir kaşı kalkar.

“Biliyorum, beni burada, aranızda gerçekte çok da istememiştiniz ve bende olduğum sakar kız gibi lambır lumbur daldım aranıza ve kendimi sizlere zorla kabul ettirdim.”, der kız.

“Buradasın çünkü seni biz davet ettik, Seressa.”, der Fearghas, ama kızın nereye varmaya çalıştığını pek anlayamaz.

“Lütfen. İkimizde sizin bana nezaket gösterdiğinizi biliyoruz. Nihayetinde o gün bana, ‘git’ demiş olsaydınız, bu beni üzerdi, ama gitmiş de olurdum. Beni aranıza aldınız, benimle muhabbet ettiniz, beraber Mübah oynadık, pasta yeyip çay içtik, tarih okuyup ders çalıştık.. Bana.. bana bir insanın, diğer bir insana davranması gerektiği gibi davrandınız. Bana.. arkadaşınızmışım gibi tahammül ettiniz. Bütün bunlardan ötürü sana ve sevigili Komoberi’ye müteşekkirim ve bunların hepsi, beni ben yapan birer anım olarak kalacaklar.”, der kız gülümseyerek..

..ve dolu gözlerle.

 

Fearghas hayretle kıza bakar.

 

“Bu söylediklerine verebileceğim o kadar çok cevap var ki.. Ama hepsi de bir şekilde itiraz babında olacak, bu yüzden sadece, ‘bi şey değil’, demeyi tercih ediyorum. Ben kimseyi seven biri değilim. Huysuz adamın tekiyim çünkü. Ama burada bizimle olmandan dolayı da müteşekkirim, Seressa. Komoberi’ye gelirsek, seni gerçekten çok seviyor.. Kuyruğunun ise hastası.. Hadi gidelim. Bu günü yeterince ‘hiçbir şey’ yapmayarak geçirdim zaten.”, der Fearghas ve kızla beraber mağaradan ayrılır.

 

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Yıl 168 (-7523 yıl)

Ayrılınca nereye gitmeyi düşünüyorsunuz, Hanımım?”, diye sorar Kral Barakan. “Dahası, bu gerçekten gerekli mi? Evet, burası hali hazırda inşaat halinde ve ‘oturulabilir’ duruma gelmesi için daha yapılacak çok işi var, ancak Arael Hanımefendi sizleri özlemeyecek mi?”

“Arael Tel’Lóna, artık sizin sorumluğunuzda, Kral Barakan. Tıpkı sizin de onun sorumluluğunuzda olacağınız gibi.”, diye cevap verir Terandel Solace. “Gidişimiz ise bir zorunluluk. Kızımın, ve ikinizden olacak nesillerin geleceği için.. Krallığınız için bir zorunluluk. Gideceğimiz yerlerde kuracağımız medeniyetlerle, sizlerin gelişinizi bekliyor olacağız. Bu, muhtemelen sizin hayatınız da göreceğiniz bir şey olmayacak ve bize yetişmeniz belkide yüzlerce yıl sürecek. Ancak torunlarınızın torunları geldiğinde, onları krallığınızın birer tebaası olarak karşılıyor olacağız. Zamanı gelince kızım, Arael Tel’Lóna size her şeyi anlatacak.

Tıpkı sizlerin, imkansız bir zamandan buraya gelmiş olmanızın bir tesadüf olmadığı gibi, ona verilmiş görevlerden birisi de bu; nesiller boyu gelecek olan çocuklarına, onların çocuklarına ve onların torunlarına bu bilgileri aktarmak. Çocuklarınız ve torunlarınız tarihi yüz yıllarca birinci elden duyacak ve öğrenecekler.”

“Bu.. bu çok büyük, hüzünlü.. ve yalnız bir sorumluluk, Hanımım.”, der Barakan kahrolmuş bir sesle.

 

“Size kızımı verirken, gerçekte ne verdiğimi, zamanla çok daha iyi anlayacaksınız ve bu sizi daha iyi bir kral, ama bundan çok daha büyük bir sevgili yapacak. Ona da ‘hayatın’ ve bir ‘sevgilinin’ kıymetini öğretecek.”, der Terandel, solgun bir ifadeyle.

 

Kral Barakan ve Terandel Solace, uzun bir süre sessizce kalenin göreceli olarak tamamlanmış, yüksek balkonlarından birinden daha yeni yeni kurulmaya başlayan Kronor şehrinin ilk binalarını, onların ilerisindeki sahili ve dahasındaki denizi seyrederler.

 

“Ummm.. Kızınız, Arael Hanım, kendisi nasıl biridir acaba? Sorularım sizlere biraz fazla dolaysız ve sabırsız gelirse lütfen beni bağışlayın. En nihayetinde ve gerçekte ben bir denizciyim.”, der Barakan, biraz sıkılgan bir sesle.

“Kızım.. bambaşkadır, Barakan..”, der Terandel, uzun bir sessizlikten sonra, ve karşılaştıklarından beri krala ile defa adıyla hitap eder. “Bizler yer altında doğduk. Yüz yıllarca da yer altında yaşadık. Sonra bir gün yer sarsıntıları, depremler ve göçükler durdu ve yaşadığımız uçsuz mağaramızın duvarlarından biri yıkıldı. O, hayatımda ilk defa güneşi gördüğüm andı ve o kadar parlak, o kadar güzeldi ki, bunu size anlatamam. Heyecan ve korku içerisinde çıktık dışarıya ve kendimizi bu adada bulduk. Bizden öncekilerin dünyası nasıldı bilmiyorum, ama biz mağaramızdan çıkıp ilk defa kumsala ayak bastığımızda bir şeyi kati olarak biliyorduk; bizden önce kimse bu kumsallara ayak basmamıştı..”

Barakan, yanında duran bu muhteşem kadının, dolgun ve içli sesiyle anlattıklarını, büyülenmiş gibi dinler.

“Gece olduğunda da ilk defa ayı görmüş olduk.. Ayı ve yıldızları.. O kadar parlak ve o kadar güzellerdi ki.. Ve o gece kocaman, gümüş bir tepsi gibi dolunay vardı ve benim doğum sancılarım başladı..”, der Terandel ve bir an dolmuş, silik gri gözlerle ufka dalar.

“Yeryüzüne çıktığımız o ilk günün gecesinde, o muhteşem dolunayın aydınlattığı gecede doğdu Arael Ashanelath Fae Erunanne Tel’Lóna, benim kızım. Onun için ‘bambaşkadır’, derken kastettiğim buydu, sevgili Barakan. O hiçbirimiz gibi değil. O bir ilk. Bu dünyanın ilk gecesindeki ilk doğan hayat o, sevgili Barakan. Sana verdiğim, sana emanet ettiğim, hayatımdan daha kıymetli olan tek şey o, sevgili Barakan.

O ‘bambaşkadır’, derken kast ettiğim buydu, sevgili Barakan..”, der elf kadın.

Barakan yutkunur.

 

“Ben..”, der sessizce. “Ben bir ‘edebiyat’ adamı değilim, Hanımefendi.. Bir denizciyim ve denizcilerin bu tür şeylere ayıracak vakitleri olmaz, zira deniz talepkar bir iş verendir ve ona gelenleri günün yirmi dört saati, haftanın yedi günü çalıştırır çünkü deniz zalim bir hanımefendidir.. Ama ona gelenler, her zaman aşkla gelirler, çünkü deniz aynı zamanda en güzel hanımefendidir.

Kızınız.. onu ilk gördüğümde.. gözlerinde denizi gördüm.

Bana bu krallık sorumluluğu yüklendiğinde, denizi ne kadar özleyeceğimden dolayı gizliden gizliye hayıflanıyordum ve bencilce bir şekilde, bir yerlerde yeterince büyük bir hata yapsam da, beni bu krallık işinden kovsalar, diye umuyordum.. taki kızınızı görünceye kadar.”

 

Birden Barakan kimden bahsettiğine..

..dahası, bundan kime bahsettiğine ayılır, ve yüzü kızarır.

 

“Ben.. sizden özür dilerim Hanımefendi. Sanıyorum ki, haddimi aştım.”

Terandel Solace, o muhteşem, fırtına sonrası grisi gözleriye ve dolgun dudaklarında oluşan hafif bir gülümsemeyle süzer kralını.

“Samimi ve dürüstçe söylediklerinizden dolayı asla özür dilemeyin Kralım.”, der neden sonra. “Edebiyat adamı olmadığınızı söyledikten sonra dile getirdiklerinizi, keşke bana değil, kızıma söylemiş olsaydınız. Eminim pek hoşuna giderdi.”

“Uhh.. Sanırım bıyık konusundan sonra, kendilerinden çekinmiyor değilim. Sanıyorum ki gerçekten hoşlanmıyor bıyıklardan, ancak bırakması biz insanlarda genel bir alışkanlıktır.”, diye açıklamaya çalışır Barakan.

“Kralım, kızımın insanlarla daha önce hiç münasebeti olmadı, ve şimdi onların kraliçesi olacak. Bu da onun halkını yakinen tanıması, ve onların gelenek ve göreneklerini öğrenip saygı duyması gerektiği anlamına geliyor. Bunu sizin bıyıklarınızdan başlayarak yapabilir diye düşünüyorum.”, der Terandel gülümseyerek. “Birbirinizi üzebilir, birbirinize darılabilirsiniz. Ama asla küsmeyin ve konuşmamazlık etmeyin. Asla güler yüzü birbirinizden esirgemeyin ve her zaman birbirinize dürüst olun. İster yerde ve toprakta, isterse yüksek, tüylü yataklarda olsun, her zaman aynı yorganı paylaşın, zira birbirinin sıcaklığı, diğerinin merhametini besleyecektir.. Bunlar, annesi olarak ona telkin ettiklerimdir ve sanıyorum kendileri de geliyorlar. Eminim sizinle konuşmak istedikleri çok şey vardır. Bizim de Kaptan Hammerson gelmeden yapmamız gereken hazırlıklar olacak.”

Terandel Solace, balkondan ayrılmak için yönelir, ancak bir anlığına durur ve geri dönüp kızını bıraktığı adama bakar.

“Ama kızıma söylemediğim bir şeyi size söyleyeceğim, Kralım; Sizden isteyip de verebileceklerinizi ondan esirgemeyin. Veremeyeceklerinizi ise istetmeyin..”, der ve iner.

 

 

 

 


 

WPM : Word per minute / Bir dakikada okunan kelime sayısı

 

Küçük high elf grubu, Terandel Solace, Sinderel Tranquil ve Elorellen Feymist önderliğinde yeni kral, Barakan’ın misafiri olarak kaleye gelirler ancak bir temsilci dışında kaleye yerleşmezler.

Kral Barakan’dan, uzun bir yolculuk ve yeni krallığın geleceği için kendilerini ana kıtaya bırakmalarını rica ederler.

Barakan, bu garip, mistik high elflerin ricasını geri çevirmez. Onları, aileleri ve bolca erzakla beraber, Kaptan Hammerson vasıtasıyla ana karaya çıkartır.

Arkada temsilci olarak bırakılan kişi, Arael Ashanelath Fae Erunanne Tel’Lóna, gerçekte Terandel Solace’in kendi öz kızıdır ve Terandel onu Kral Barakan’a bir kraliçe olarak teslim eder.

 

Aradan yüz yıllar geçer ve kardeşlerden en büyüğü olan Terandel, Durkahan şehrinin daha kurulmadığı, Kahan Dağlarının güneyinde, üç yanı yüksek dağlarla çevrili yoğun ormanların olduğu bir yerde, Solace adında bir high elf şehri kurar.

Daha doğuda, High Woods adındaki büyük çam ormanlığında ise, kardeşlerden en küçüğü, Elorellen Feymist, Bari Na-ammen adında bir başka high elf şehri kurar. Aradan binlerce yıl geçecek ve Elorellen’in soyundan, Ri Grandaleren ve Prenses Alor’Nadien ne (Lorna) Feymist, Angrellen ve Anglenna Sunsear gelecektir.

Ortanca kardeş, Sinderel ise çok daha kuzeye gider ve Büyük Kuzey Tundralarında, Kutsal Celestial Dağının neredeyse eteklerinde, Tranquil adında bir high elf şehri kurar.

Ve bu şekilde, yüz yıllar önce Kral Barakan’a verdikleri sözü ve vaadi yerine getirirler. Üç kardeş ve onların torunları binlerce yıl Adalar Krallığının ana kıtadaki omurgasını oluşturacaklardır.

 

Büyük Yıkım Sonrası, elflerin ilk yer yüzüne çıktıkları gece dünyaya gelen, ve bu sebepten dolayı kendisine uğurlu bir isim olarak Yıl Bir’in Kalbi, Arael Ashanelath Fae, ve Adaların Zarafeti, Eruanna Tel’Lóna anlamlarını taşıyan güzel high elf kraliçe sayesinde kraliyet ailesinin nesilleri insanlardan çok daha uzun ve sağlıklı yaşayan krallardan oluşacaktır.

 

 

Adalar Krallığı Tarihi (Part V)

 

 

Timeline:

The Kingdom of Isles, Adalar Krallığı’nın tarihi ve ana kıtayı fethi üzerine kısa bir bakış.

Kesin tarihler, o günkü koşullar dolayısıyla kusurlu olabilir. Bilinen tek şey, krallığın Yıl 1’den sonra kurulan ilk kalıcı medeniyetlerden biri olduğu.

Bu tarihin başlangıcı, Yıl 1‘den sonra yer alır.

 

 

l 7569 (-20 yıl)

Seressa’dan şirin kız, Komoberi’ye. Seressa’dan şirin kız, Komoberi’ye. Bir, ki.. Bir, kii.. Beni duyuyor musun, şirin kız Komoberi..?, diye dolgun, feminen bir ses yankılanır Komoberi Anthea’nın zihninde.

“Seressa?”, diye hayretle küçük bir çığlık atar Komoberi.

“Sessiz..!”, diye tıslar Seressa’nın sesi ruh gibi salınan peri kızın zihninde. “Cevap vermek için beni düşünüp aklından konuşman yeterli.”

“Nasıl? Nasıl yapıyorsun bunu?”, diye hayretle düşüncesi geri gönderir Komoberi.

“Yeni bir büyü sayesinde. Daha doğrusu, seçeneklerim arasında daha önceden de bu büyü vardı ama hiç arkadaşım olmadığı için almamıştım. Bağlı olduğum Hanımım ile oturup pazarlık yaptım. Bir başka büyü ile bunu takas ettim.”

“Ama.. bu biraz tehlikeli değil mi? Ve bu senin, Hanımına daha da borçlanmana sebep olmaz mı?”, diye üzülmüş bir şekilde sorar orman perisi.

“Hanımım beni çok sever ki! Bu küçük takas ile gelecekte onunla beraber çok büyük ve önemli şeyler yapacağımı söyledi, ben de bunun, tek arkadaşımla muhabbete değeceğini düşündüğüm için kabul ettim.”, diye Seressa’nın mutlu sesini yankılanır Komoberi’nin zihninde.

“Ama Fearghas’da senin arkadaşın ki..”, diye hatırlatır Komoberi.

“Çok naziksin, şekerim, ama ikimizde çok iyi biliyoruz ki, Bay Fionnghal’ın sadece bir tane arkadaşı var, ve o da sırık gibi boyu olan, kömür karası tenli, pembe saçlı sakar bir kız değil.. Bu sırada, cevap verirken yüzümü hayal etmen yeterli, kuyruğumu değil.”, diye kıkırdar Seressa.

 

Komoberi’nin yüzü kıpkırmızı olu verir ve, “Ö.. özür dilerim..”, diye kekeler.

 

“Sorun değil, sorun değil.. Elimde olsa sana verirdim onu.”, der Seressa samimi bir şekilde.

HAYIR YAA!”, diye ünler Komoberi.

“Neden ki? Bunun senin hoşuna gideceğini düşünmüştüm”, der Seressa, hafif alınmış bir sesle.

“Sahibi yokken ben o kuyruğu ne yapacağım ki?”, diye itiraf eder, Komoberi.

 

Bir anlığına bağlantı kopar ve ortam sessizleşir.

 

Komoberi tedirgin olur zira bu garip, içten, samimi, iyi niyetli, yalnız kızı üzmek istememiştir.

“Sen.. Bu.. bu güne kadar bana söylenmiş en güzel şeydi!”, diye ünler Seressa ve her nasılsa Komoberi kızın ağladığı izlenimine kapılır.

 

Komoberi’nin gözleri dolar.

 

Bir kızın bu kadarcık bir samimiyete, ilgiye, yakınlığa ve her ne kadar dürüstçe söylenmiş olsada, yine de öylesine söylemiş bir şeye bu kadar ihtiyaç duyacak kadar yalnız olması onu yıkar.

 

“Benim adıma ağlama güzel Anthea.”, der Seressa, kızın zihninde. “Yalnızlık, hayatım boyunca beni peşimden takip etmiş en yakın dostum!”

“Bu.. bugün gelecek misin?”, diye sorarar Komoberi, burunu çekerek.

SIR OLAN MAĞARANIZDAKİ GİZLİ TOPLANTINIZA MI?“, diye büyük bir iştahla sorar Seressa.

“Gelmek ister misin?”, diye önerir Komoberi.

“LÜTFEN.”, der kız ve sanki bütün kalbini o bir kelimenin içine sıkıştırmış gibidir. “Ama önce pembe floksalarımı sulamam lazım. Ve.. umm.. Bay Fionnghal’a geleceğimi sen söylersen sevinirim. Beni her gördüğünde yaptığı gibi yine dişlerini ısırması istemiyorum.”

“Fionn sana saygı duyar ki.”, der Komoberi samimi bir sesle.

“Korkarım Bay Fionnghal’ın saygısı bana değil, ‘bilgiye’. An itibariyle istediği ‘bilgi’ bende. Aynı bilgiye kendisi de sahip olunca, sanıyorum ki bana gösterdiği sessizliği ve zorunlu tahammülü de tükenecek..”, der Seressa esefle.

“Fionn, daha genç biri ve sabırsız bir ruhu var. Davranışları sana özel değil, Seressa. Onun tahammül edemediği şeyler; ‘yalan’, ‘ahmaklık’, ve ‘saçmalık’..”, diye açıklar Komoberi.

“Hmmm..”, diye Seressan’nın düşünceli sesini duyar zihninde Komoberi. “Bu da üçte iki olarak beni içeriyor. Onunla ortak tek yanımız, ikimizin de yalandan hoşlanmayışımız. Ahmaklık, istemeyerek de olsa, mütemadiyen yaptığım bir şey.”

 

Seressa bir an susar.

Sonra kızın sesi mutlu bir şekilde duyulur.

 

“Saçmalığa gelirsek, onu istekli ve olabildiğince sıklıkla yapıyorum!”

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Fearghas Fionnghal burnundan soluyarak ve kendi kişisel yağmur bulutuyla iner ‘gizli’ mağaraya, ve Komoberi ile Seressa’yı yerdeki zemin sehpasında karşılıklı oturmuş, ellerindeki renkli kartlardan bir oyun oynadıklarını görünce, mor ve koyu mavi renkli yüzü, olduğundan daha da kararır.

 

Burası onun gizli öğrenme yeridir ve aralarına zorla kendisini dahil eden bu pembe saçlı, dantelli-fırfırlı saçma sapan kıyafetler giymiş kız, onun bu mahremiyetini ihlal etmektedir.

Fearghas dişlerini gıcırdatır.

Ama iki kız da onun varlığını fark etmezler bile.

 

Komoberi, elinde kalmış üç kart, yüzünde ağlamaklı bir ifadeyle kıvranırken, Seressa ise uzun, zarif, simsiyah parmaklarında tuttuğu iki düzine kartı, sadece gözleri görünür ve tüm dikkati sehpanın öbür tarafındaki mahvetmek üzere olduğu kıza vermiş bir şekilde tutmaktadır.

 

“Burası.. Burada..”, diye başlar haşin bir şekilde Fearghas.

Ancak “Ne oynuyorsunuz?!”, diye bitirir, yanlışlıkla!

 

“FIONN!”, diye inler Komoberi!

“Kurtar beni Fionn, ölüyorum!”

 

“‘Mübah’, oynuyoruz, Bay Fionnghal. Sevgili Komoberi sizi beklerken bu oyunu oynayabileceğimizi söyledi. Ne var ki hiç arkadaşım olmadığı için daha önce hiç oynamamıştım. Sevgili Komoberi nezaket gösterip anlattı bana oyunun kurallarını.”, der pembeler içindeki kız, ve bunu söylerken kuyruğu heyecanlı, heceli hareketlerle bir o yana, bir bu yana kamçılanır.

“Bana ‘bay’ diye hitap etmemen konusunu daha önce konuşmuştuk, sanırım.”, der Fearghas, ve zemin sehpasına yanaşır.

Seressa, Fearghas geldiğinden beri ilk defa başını elindeki kartlardan kaldırır ve ona hayretle bakar.

“Ben.. ben bu kuralın, üzerinde çalıştığımız konunun önemi dolayısıyla sadece geçen oturum ile sınırlı olduğunu sanmıştım.”, der. “Bunu genel olarak isteyebileceğinizi hiç düşünmemiştim. Size adınızla, bir.. arkadaş gibi hitap edebileceğimi kastettiğinizi söylememiştiniz.”

“Neden olmasın?”, der ve mağaraya girdiği ve bu kızı gördüğü anda hissettiklerinden dolayı biraz utanır. Evet, Fearghas’ın da Komoberi’si dışında pek arkadaşı yoktur, ancak bu, kendisi istemediği için böyledir. Bu sırık gibi uzun, kömür karası, pembe hastası, skandal denebilecek mini elbiseli kız ise bir tane —her hangi bir tane— arkadaş için can atmaktadır.

“Bakıyorum, bu oyunu çabuk kapmışsın. Bir pro ile şansını denemek ister misin?”, der Fearghas, gizleyemediği bir sırıtışla.

“Sizde mi biliyorsunuz bu oyunu?”, diye şaşırmış bir şekilde sorar Seressa.

“Tabii ki. Bu oyunun turnuvaları bile var ve ben çeyrek finaldeyim.”

“Haberim bile yoktu.”, der kız, kaşları kalkmış bir şekilde. “Üçümüz de beraber mi oynayacağız? Öyle olursa nasıl olacak, peki?”

“Bu oyun sadece iki kişiliktir.”, der Fearghas.

“O zaman siz ikiniz oynayın. Ben aranıza girmiş gibi olmayayım.”, der Seressa biraz çekingen bir sesle.

“Hayır!”, der Komoberi kati bir ifadeyle. “Ben Fionn ile oynamıyorum bu oyunu artık. Çok acımasızca oynuyor ve hep yeniyor!”

“Yapma ama, Beri.”, der Fearghas, pek de ikna edici olmayan, alınmış bir sesle..

“Ye onu, Seressa. Lüffeen!”, diye haşin bir sesle tıslar Komoberi.

Fearghas acımasızca ‘fırk’lar ve “Unutma. Bu oyunda her şey ‘Mübah'”, diye pis bir şekilde sırıtır.

 

Aradan saatler geçer ve mağaranın dışarısında hava kararmıştır.

 

Seressa ve Fearghas, sehpanın yanında, yerdeki küçük bir gaz lambasıyla aydınlanmış mağarada hala ‘Mübah’ oynamaktadırlar.

Zavallı Komoberi ise yere atılmış tiril halının bir köşesine sinmiş ve uyuya kalmıştır.

 

Fearghas, yüzünde fevkalade ciddi bir ifadeyle elindeki kartları değerlendirirken, Seressa ise, yine sadece gözleri görünecek şekilde kartlarıyla yüzünün gerisini gizlemektedir.

Fearghas, seri hareketlerle elindeki kartları belirli, stratejik bir kombinasyona göre açar ve onları sehpanın üstüne dizer.

Seressa’nın kaşları, hafif şaşırmış gibi yükselir.

Sonra da, yüzünde esef dolu bir ifadeyle, o da kendi elindeki kartları, kendi ayarladığı kombinasyona göre açar..

..ve Fearghas’ın kartlarını teker teker öldürecek şekilde yerleştirmeye başlar.

 

Kız kartlarını açtıkça Fearghas’ın yüzü git gide kararır. Kız, onun en son kartını devirdiğinde, kendi elinde hala bir düzine kart kalmıştır..

 

BU.. BU İMKANSIZ!”

“38 maçın hepsini kazanman, istatiksel bir imkansızlık!”, diye, fena halde bozulmuş, şahsına yapılmış muazzam bir hakarete maruz bırakılmış gibi tıslar Fearghas.

 

Seressa gülümser.

 

“Anladığım kadarıyla, bu oyun bir taktik ve strateji oyunu. Agresif taktikleriniz var Fearghas Fionnghal, ne var ki kendinize asla bir ‘exit’ stratejisi belirlemeyişiniz, mütemadiyen elinizde kart kalmamasına sebep oluyor.”, der mutlu bir şekilde.

Bİ DAHA!“, diye vahşice hırslanır Fearghas.

“Hayır yaaa!”, diye Komoberi’nin uyku sersemi sesi duyulur. “Çok geç oldu. Gidin artık ikiniz de yurtlarınıza.”

Komoberi’nin bunu söylemesiyle tekrar uykuya dalması bir olur..

“Sen gelmeyecek misin?”, diye sorar Seressa.

“Hayır, o kalacak.”, diye onun yerine cevap verir Fearghas. “Beri’nin bir orman perisi olması dolayısıyla rektörlükten özel, ormanda gece kalma izni var. Bunu arada bir yapmayınca olduğu çiçek gibi, solmaya başlıyor.”

“Bu.. çok.. duygusal bir ifadeydi..”, der Serassa ve hayretle önündeki oyun kartlarını, ve genel olarak mağarayı toparlayan haşin görünümlü genç adama bakar.

“Onu.. gerçekten seviyorsunuz!”, deyi verir birden.

“Dış görünüşlerden senin kadar yanmış birisinin, neden bunu hayret verici bulduğunu anlamakta zorlanıyorum, Seressa Wraiven.”, diye cevap verir Fearghas ve bunu söylerken sesindeki olağan, her zamanki hırçın ton yoktur.

“Sizden özür dilerim Fearghas Fionnghal. Niyetim sizi üzmek değildi.”, der kız sessizce. “Ancak sizi dış görünüşünüze göre değil, sergilediğiniz davranışlarınıza göre yargılamıştım. Bundan dolayı özür dilerim.”

“Genel, huysuz davranışlarım açısından beni aslında doğru değerlendirdiniz.”, diye itiraf eder Fearghas. “Nevarki Beri bir istisna; kendisi benim arkadaşım, ablam ve küçük kız kardeşim. Onun için normal kurallarım geçerli değil.”

Fearghas sessizce ortalığı toparlamaya devam eder ve bu işi bitirdiğinde, maağaranın bir köşesinde topak halinde duran battaniyeleri alır ve çoktan derin uykusuna dalmış kızın üstünü örter.

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Gecenin karanlığında, Melshieve Akademisinin arkasındaki yoğun ağaçlı korulukta, Fearghas ve Seressa sessizce öğrenci yurtlarına doğru yürümektedir, ancak genç adamın arada bir burnundan kaçan sert solumalarından, bir şeylere fena halde takıldığını anlamak çok da zor değildir.

 

“Nasıl yaptığımı sormaya can attığınızı hissedebiliyorum. Benden çekinmenize gerek yok.”, der Seresss neşeli bir sesle.

“Evet. Merak ediyorum çünkü yeni bir oyuncunun, birbirini takip eden 38 maçı da kazanabilmesi gerçekten istatistiksel bir imkansızlık. Bu oyunu daha önce hiç oynamadığınızı söylüyorsun ve ben de sana inanmak istiyorum.”, der haşin sesiyle.

 

Seressa’nın bir kaşı kalkar, ancak karanlıkta, kaşı bir yana, kendisinin tamamı bile görünmemektedir.

Sadece ürkütücü bir şekilde havada süzülen pembe bir kurdele —kızın saçı, ve pembe, tül bi şey —kızın fırfırlı mini elbisesi!

 

“Aslında istatiksel bir imkansızlık değil, pratik bir imkansızlık. Ancak siz benim yalan söyleyip söylemediğimi merak ediyorsunuz.”, der Seressa sakince.

Buna Fearghas’dan herhangi bir cevap yada itiraz gelmez.

“Beni tanımıyorsunuz. Dolayısıyla da kuşkularınız var, ki bu da anlaşılır bir durum, sanırım. Bununla beraber, kişinin yalan söylemesi için, onu söyleyecek etrafında birileri olması lazım. Benim yok. Sizler ilksiniz. Bu da sizlere yalan söylemem için kötü bir zamanlama olurdu benim için..”, der kız, camdan bir neşeyle!

“Bu oyunu, yada oynadığınız herhangi bir oyunu kazanmak sizin için önemli. Last Man Standing Society turnuvalarında gösterdiğiniz aktif rolü göz önünde bulundurursak..”

“Gelip seyrettin demek!”, diye ünler Fearghas, ister istemez, zira bu kız her nasılsa onun kafasında biraz fazla uçarıdır ve kızsal bazı davranışları ve.. yanları.. fazla belirgindir. Dolayısıyla onu söz konusu turnuvada ‘neredeyse’ ölümüne mücadele eden iki grubu, avazı çıkacak şekilde bağıran ve kan isteyen bir kalabalığın içinde düşünemez bir türlü..

Fearghas bu kızı sadece, Pembe Bahçesinde, pembe çiçeklerini sularken, veya PQ’da —The Perfect Quill Society’de, elinde renkli uzun bir tüy ile harika bir şekilde aşk mektupları yazdığını hayal eder!

 

Seressa omuzlarını silker ama bu da karanlıkta kaybolur.

“Hiçbir şekilde yadırganmadığım tek yer orası.. Ne kadar ironik öyle değil mi? Yadırganmadığım tek yerin, insanların birbirlerinin canını yakmaya çalıştığı bir yer olması..”

 

Fearghas kızın bu ifadesini birçok açıdan rahatsız edici bulur.

Fazlasıyla rahatsız edici.

Ancak kendisi herhangi bir şey söyleyemeden kız konuşmaya devam eder.

 

“Bu kadar üzerinize alınabileceğinizi hiç düşünmemiştim, açıkçası. Bununla beraber, Hanımıma 38 defa yenilmiş olmanız, kendinizi kötü hissetmenizi gerektirecek bir durum değil, Fearghas Fionnghal. Kendisi strateji ve taktik konularında fevkalade üstün bir yeteneğe sahiptir.. Adı konulmamış binlerce yıl boyunca iblisleri kendi malikânesinden uzak tutabildiğini düşünürsek!”

 

Fearghas olduğu yerde kalakalır.

 

“Ben.. Ben senin Hanımına.. Shadowfell’in Hükümdarı, The Raven Queen – Kuzgun Kraliçesi olan Hanımına karşı mı oynadım?”, diye, yüzünde mutlak bir şok olmuşluk ifadesiyle tökezler Fearghas!

“..Ve Unutulmuş Bilgeliğin, Kayıp Ruhların ve Terkedilmiş Nesnelerin Bakıcısı ve Koruyucusu, Hex Lord’ların Sahibesi olan Hanımıma karşı.. Liste biraz uzun..”, der Seressa ve karalığa rağmen yine de sırıtmama nezaketini gösterir.

“Bu.. BU HİLE!“, diye aynı şok ifadeyle yamulur, Fearghas.

“Hayır, sevgili Fearghas, bu ‘Mübah’.. Yarın da görüşecek miyiz? Üçümüz arasındaki bu arkadaşlık olayımız süreli mi, yoksa..?”, diye sorar karanlığın içinden kız.

 

Fearghas, kızın, Hanımı ile ilgili söylediği şeyler ve beklenmedik konu sektirmesi arasındaki geçişe yetişmekte zorlanır.

 

“Kalıcıdır, herhalde..”, der kafası karışmış bir şekilde.

“Harika!”, diye mutlu bir şekilde küçük bir çığlık atar Seressa. “Size bunun için sarılmak isterim ama önce sevgili Komoberi’den izin alsam daha akıllıca olur. Yanlış anlamasını istemem.”

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Yıl 168 (-7523 yıl)

Yanlış anlaşılacak bir şey yok, efendim.”, der Baş Danışman Malis el’Vezier, sabırlı bir şekilde. “High Elfleri temsil eden hürmetli şahıslar, yanlarında bir dördüncüyü getiriyorlar. Edindiğim bilgilere göre, bu kişi, Terandel Solace hanımefendinin öz kızı ve onu size getiriyor.”

Yeni Kral Barakan yutkunur.

Kendisi gibi denizciler genelde evlenip yerleşmeyi, sadece denizden bıkacak kadar hayatlarını gemilerde geçirdikten sonra düşünürler ki bu da genelde yaşları 55-60’dan sonra olan bir şeydir. Şimdi ise hiç tanımadığı bir takım elfler yanına gelmektedir ve birisi kızını ona kraliçesi olarak vermek istediği haberini ulaştırmıştır.

“Ya beni beğenmezse? Ya geçinemezsek?”, deyi verir Barakan, on altı yaşındaki bir çocuk gibi.

 

Malis, kralını gülen gözlere süzer.

 

“Kralım, bu durumun beğeni veya kişisel olarak geçinmeyle hiçbir ilgisi yok. Siz kralsınız ve bir kraliçeye ihtiyacınız var —tercihen tanınmış, sevilen, ve saygı duyulan birisine. Ve çocuklara, tabii.. Veliaht babında!”, der sevecen bir üslupla.

“Bakıyorum bu konu seni pek de eğlendiriyor gibi. Belki yanlarında sana da uygun bir elf kızı vardır!”, diye tehdit eder Barakan.

“Dilinizi ısırın, efendim!”, der Malis ekşi bir suratla. “Hiçbir kadın, eski bir komiserle lanetlenmemeli..”

“Hiçbir elf kızı da, benim gibi yaşlı bir adamla lanetlenmemeli..”, diye yapıştırır Barakan.

“Siz yaşlı değilsiniz ki. Kırk sekiz, insan standartlarına göre bile yaşlı değil.”, der el’Vi.

“Ne yapacağım ki ben küçük bir kız çocuğu ile?”, diye hayıflanır Barakan.

“Öhöm.. Müstakbel kraliçenizle ne yapacağınızı bana sormadığınızı umuyorum, efendim. Benim danışmanlığım o hususlara değinmiyor.”, der Malis sırıtarak.

Kral Barakan’ın yüzü kararır.

“Bununla beraber, gelen genç hanımefendi yüz altmış sekiz yaşındaymış. Bu elf standartlarına göre fevkalade genç olmakla beraber, sizden neredeyse dört kat daha yaşlı!

“Lütfen devam ediniz, Baş Danışman Malis. Müstakbel eşimin ne kadar yaşlı olduğu hakkındaki yorumlarınız fevkalade aydınlatıcı buluyorum!”, diye gözleri kısılmış bir şekilde el’Vi’ye bakar Barakan.

Malis avucunun içine doğru öksürürken sanki gömleği boğazını sıkıyormuş gibi yakasını çekiştirir.

“Bu kadar korkmanıza gerek yok kaptan. Bana gelen tariflere göre kız fevkalade güzel, zarif ve zeki bir hanımefendiymiş.”, der Malis samimi bir şekilde.

 

Dışarıdan acı, kulak gıcıklatan bir boru sesi duyulur.

Ardından çığırtkan, gür bir sesle bağırır;

“Muhterem ve Saygıdeğer Terandel Solace Hanımefendi ve kızı Areal Telona Hanımefendi, Muhterem ve Saygıdeğer Sinderel Tranquil Beyefendi ve Muhterem ve Saygıdeğer Elorellen Feymist Hanımefendi!”

“Şu rezil, boru olayını ivedilikle düzeltmemiz lazım. Kim bir güverte savaş borusunu, takdim borusu olarak kullanabileceğimiz fikrini önerdi?”, diye sorar Barakan.

“Kötü bir boru, hiç bir borudan daha iyidir. Kraliçenizin sorumlulukları arasında kalenizi, ve zamanla da büyüyecek olan şehrinizi, ve genel olarak krallığınızı güzelleştirmek olduğu gibi, takdim borunuzu değerlendirmek de görevleri arasında olacak.”, diye sırıtır Malis.

“Kızın adını bile yanlış söyledi çığırtkan. Hem yanlış, hem de eksik..”, diye hışmeder Barakan.

“Kızı daha görmediniz ama bakıyorum korumanız altına almışsınız bile, efendim. Bunu hayra alamet olarak düşünebilir miyiz?.”

 

Kral Barakan, Malis’e fena pis bir bakış atar ancak tam o esnada büyük bir gümbürtüyle taht odasının kapısı açılır ve kralın adamları eşliğinde üçü kadın, biri erkek olmak üzere dört high elf girer içeriye.

 

En önde gelen elf, Barakan’ın hayatında gördüğü en çarpıcı kadınlardan biridir. Çok hafif kumrala çalan sarı saçları, keskin hatları, düz ince burnu, kemerli kaşları, yüksek elmacık kemikleri, ışıl eflatun gözleri, uzun zarif kulakları, silik vişne dudakları ve neredeyse Kaptan Hammerson kadar uzun boyu, sırım gibi vücudu ile yeni kralına muhteşem bir zarafetle yaklaşan kadın, Elorellen Feymist’dir.

Elorellen, üzerindeki uzun, silik yeşil, tüleri elbisesi içerisinde dizlerini çok hafif bir şekilde kırarak nazik bir reverans yapar.

“Selam olsun size Kralım Barakan. Bizleri otuz yıldan uzun bir süredir cinayetleriyle sindiren bir lanetten özgür kıldınız. Müteşekkiriz.”, der, kulağa sıcak bir meltem gibi gelen sesiyle.

“Varlığınız, bilgeliğiniz ve güzelliğinizle bizleri onurlandırdınız, Hürmetkar Lady Elorellen Feymist Hanımefendi.”, diye başıyla onaylar Barakan.

 

Onun arkasından, ağır adımlarla kardeşler arasında tek erkek olan Sinderel Tranquil yaklaşır.

 

Sinderel Tranquil, uzun boylu, neredeyse platin renkli saçlı, yeşil gözlü, kız kardeşi gibi belirgin dudaklı, keskin hatlı, yüksek elmacık kemikli, hafif çatık kaşlı bir elftir ve kendisini tanımayan bir insan için, yirmi yaşlarında gibi genç görünümlüdür.

Tranquil, Barakan’a yaklaşır, iki elide çaprazlamasına göğsünde olacak şekilde hafif eğilir.

“Selam olsun size Kralım Barakan. Adalar halklarına gelişinizle umut da getirmiş oldunuz. Sizi ve adamlarınızı saygıyla selamlıyorum.”, der sıcak, karizmatik bir sesle.

“Varlığınızla bizi şereflendirdiniz, Lordum Sinderel Tranquil. Umuyorumki bizleri engin bilgeliğinizle çok uzun yıllar onurlandırırsınız.”, der Barakan.

 

“İnsan ve dwarflardaki gibi bıyıkları var anne! Çok lazım mı ona o bıyıklar?”, diye cılız bir ses duyulur arkadan. “Ve daha kırk sekiz yaşındaymış. Beni buraya bir çocukla evlenmem için mi getirdin anne?”

“Kırk sekiz, insanlar için en güzel yaşlardan biri, Lalem. Ne tüysüz bir çocuk, ne de bükülmüş bir yaşlı. Bu adayı adamlarıyla kurtarabilecek güce ve bilgeliğe sahip olduğunu düşünürsek, kendisine çocuk muamelesi yapmamanı sağlık veririm. Bu şekilde onunla çok daha mutlu bir hayatın olabilir.”, diye dolgun bir kadın sesi cevap verir sessizce.

 

Barakan’dan garip, sanki boğazına bir şey takılmış gibi bir ‘hırk’ sesi çıkar!

Malis ise bir eliyle ağzını gizler ve temkinli bir şekilde öksürür.

Elorellen Feymist olduğu yerde, hiç istifini bozmadan durur, ancak kadının eflatun gözleri ışıl ışıl parlamaya başlar.

Sinderel Tranquil’in dudaklarının bir kenarı oynar ve “Muhteşem bir başlangıçları olacak.”, diye mırıldanır, gülmemeye çalışırken.

“Sus, ağabey!”, diye bezmiş bir sesle fısıldar Elorellen.

Elflere eşlik eden ‘denizciler’ ise krallarına bakarak sırıtırlar ve Barakan bu duyduklarının, yıllarca asker kovuşlarından anlatılıp güldürüye kaynak olacağından kati bir şekilde emin oluverir.

 

Arkada duran ve kardeşlerin en büyüğü olan Teranden Solace yaklaşır..

 

Terandel Solace.. tarifi zor bir kadındır.

Geleneksel anlamda güzel olmaktan ziyade, elf kadının zarif ve olgun, zaman ötesi bir cazibesi vardır. Kız kardeşi gibi, onunda çok açık kahve ile sarı arası uzun saçları vardır. Ancak kız kardeşininkisinden farklı olarak Terandel’in saçları kalın örgülerden oluşmaktadır ve bir omzunun üzerinden dolgun vücudu boyunca aşağı salınmıştır. Kadının fevkalade silik gri gözleri, zarif bir burnu, dolgun açık kırmızı dudakları ve uzun ince bir boynu vardır ve bu haliyle tekil bir güzelliği temsil etmektedir.

Elf kadın, ağır, ölçülü adımlarla Barakan’a yaklaşır, küçük, zarif bir reveransda bulunur ve dolgun bir sesle konuşur.

“Selam size Kralım Barakan. Dağınık adalarımıza, başkalarının yaptığı gibi savaş ve yağma değil, dostluk, barış ve huzur getirdiniz. Sizleri ve askerlerinizi selamlıyorum. Uzun ve mutlu bir ömrünüz olsun.

“Hanımefendi.. Sadece burada oluşunuzun, mutlu ve uzun bir ömür için kafi olacağını düşünüyorum. Davetimi kabul etmenizden dolayı fevkalade mutmainim. Gökler eksikliğinizi hissettirmesin bizlere.”, diye yanıtlar Barakan içten bir şekilde.

Terandel buna biraz şaşırır ve ister istemez gülümser.

“Kralım, pek lütufkarsınız. Ancak bir kralın, bir kraliçeye ihtiyacı var —ki krallığı geleceğe yürüyebilsin. Size, benim için hayatımdan daha kıymetli olan tek varlığımı, rahmetli eşim ve benim en mutlu andımızı takdim etmek isterim; Yıl Bir’in Kalbi ve Adaların Zarafeti, Arael Ashanelath Fae Eruanna Tel’Lóna.”, der Terandel ve gözleri dolmuş bir şekilde hayatı olan kızını nazikçe elinden tutar ve onu kralına takdim eder..

 

Arael Tel’Lóna, annesine, dayısına ve teyzesine sadece zarafeti ve dolgun dudaklarıyla benzerlik gösterir. Kızın başından aşağı, koyu kızıl-kestane saçları, bir şelale gibi dökülmektedir. İnce, kalemle çizilmiş gibi kaşları, derin, çok hafif çekik, içinde kaybolunacak masmavi gözleri, teyzesinde olduğu gibi zarif, ince bir burnu, yeni olgunlaşmış çilek renkli dudakları ve yumuşak, açık krem tenli feminen bir yüzü vardır.

Kızın, boyu neredeyse Barakan kadardır. Yumuşak kıvrımları, ince beli, ve olağan duruşuyla bu kız her haliyle ‘hayat’ın ta kendisi gibidir.

 

Ve kız öylece Barakan’a bakar.

Barakan’da bir anda kral olduğunu unutur ve o da kıza takılır kalır!

 

Ne kadar bir birlerine bakakalırlar belli değildir.

Ancak bu süre, Baş Danışman Malis’in tekrar avucuna öksürmesine sebep olacak kadar uzun olduğu kesindir.

 

“Lalem..”, diye sesiyle kızını dürter Terandel.

“Efendim, anne?”, der Arael muallak bir şekilde ve Barakan’a alık alık bakmaya devam eder.

“Bir şeyler demen gerekmiyor muydu kralına?”, der annesi, pes etmiş bir sesle.

“Unuttum. Hepsini unuttum!”, der kız pat diye!

Elorellen Feymist gözlerini havaya kaldırırken, Sinderel Tranquil’den ise bir ‘fırk’lama sesi duyulur.

“Neye gülüyorsun, ağabey. Kız rezil etti bizi.”, der Elorellen.

“Bence çok şirinler. Yeğenimizin bir kraliçe olması umuduyla gelmiştik buraya. Bence kız kendi başına fazlasıyla başardı bu işi.”, diye kıkırdar Sinderel.

“Bir şeyler söylesene, Tel’Lóna!”, diye mırıldanır Elorellen Feymist.

 

“Bıyıkların. Onlar yüzüne yapışık mı?”, diye sorar bir anda Arael.

 

 

 

 


 

Küçük high elf grubu, Terandel Solace, Sinderel Tranquil ve Elorellen Feymist önderliğinde yeni kral, Barakan’ın misafiri olarak kaleye gelirler ancak bir temsilci dışında kaleye yerleşmezler.

Kral Barakan’dan, uzun bir yolculuk ve yeni krallığın geleceği için kendilerini ana kıtaya bırakmalarını rica ederler.

Barakan, bu garip, mistik high elflerin ricasını geri çevirmez. Onları, aileleri ve bolca erzakla beraber, Kaptan Hammerson vasıtasıyla ana karaya çıkartır.

Arkada temsilci olarak bırakılan kişi, Arael Ashanelath Fae Erunanne Tel’Lóna, gerçekte Terandel Solace’in kendi öz kızıdır ve Terandel onu Kral Barakan’a bir kraliçe olarak teslim eder.

 

Aradan yüz yıllar geçer ve kardeşlerden en büyüğü olan Terandel, Durkahan şehrinin daha kurulmadığı, Kahan Dağlarının güneyinde, üç yanı yüksek dağlarla çevrili yoğun ormanların olduğu bir yerde, Solace adında bir high elf şehri kurar.

Daha doğuda, High Woods adındaki büyük çam ormanlığında ise, kardeşlerden en küçüğü, Elorellen Feymist, Bari Na-ammen adında bir başka high elf şehri kurar. Aradan binlerce yıl geçecek ve Elorellen’in soyundan, Ri Grandaleren ve Prenses Alor’Nadien ne (Lorna) Feymist, Angrellen ve Anglenna Sunsear gelecektir.

Ortanca kardeş, Sinderel ise çok daha kuzeye gider ve Büyük Kuzey Tundralarında, Kutsal Celestial Dağının neredeyse eteklerinde, Tranquil adında bir high elf şehri kurar.

Ve bu şekilde, yüz yıllar önce Kral Barakan’a verdikleri sözü ve vaadi yerine getirirler. Üç kardeş ve onların torunları binlerce yıl Adalar Krallığının ana kıtadaki omurgasını oluşturacaklardır.

 

Büyük Yıkım Sonrası, elflerin ilk yer yüzüne çıktıkları gece dünyaya gelen, ve bu sebepten dolayı kendisine uğurlu bir isim olarak Yıl Bir’in Kalbi, Arael Ashanelath Fae, ve Adaların Zarafeti, Eruanna Tel’Lóna anlamlarını taşıyan güzel high elf kraliçe sayesinde kraliyet ailesinin nesilleri insanlardan çok daha uzun ve sağlıklı yaşayan krallardan oluşacaktır.

 

 

 

Adalar Krallığı Tarihi (Part IV)

 

 

Timeline:

The Kingdom of Isles, Adalar Krallığı’nın tarihi ve ana kıtayı fethi üzerine kısa bir bakış.

Kesin tarihler, o günkü koşullar dolayısıyla kusurlu olabilir. Bilinen tek şey, krallığın Yıl 1’den sonra kurulan ilk kalıcı medeniyetlerden biri olduğu.

Bu tarihin başlangıcı, Yıl 1‘den sonra yer alır.

 

 

l 7569 (-20 yıl)

Muhteşem Melshieve Akademisinin arkasındaki büyük koruluğun derinliklerinde, ağaçların ve çalıların sıklaştığı bir noktada gizli bir oyuk vardır. Bu oyuk, uzun ve ince bir tünelin ağızıdır. Tünelin kendisi yerin altındaki, pek de büyük olmayan boş bir mağaraya iner. Nevarki mağara şu anda boş değildir. Mağaranın zemininde orta büyüklükte, eski, tiril bir halı, halının üstüne atılmış üç-beş iri minder, küçük bir zemin sehpası, sehpanın üstünde ise, bir gaz lambası, içinde vişne suyu olan el yapımı kil bir maşrapa, iki ahşap oyma bardak, küçük bir mürekkep hokkası ve uzun, siyah bir tüy kalem ve bir kaç adet tarih, coğrafya ve büyü üzerine kitap mevcuttur. Yer sehpasının üzerinde ve yere saçılmış, içinde bazı not, tarih ve doodle’ların karalandığı papirüsler ve bir tane de oldukça eski bir kitap durmaktadır.

Mağara, beceriksizce bir şekilde ‘yaşanılabilir’ hale getirilmiştir ve bunun için çaba sarf eden iki kişide sessizce bir birlerine bakmaktadır.

“Beri..”, diye tıslar mor ile koyu mavi tenli, alnından geriye doğru bir çift boynuzu olan genç adam, derin, esef dolu bir nefes vererek. “İzlendin mi yoksa buraya gelirken..?”

“Hayır ama yaa..”, diye inler orman perisi Komoberi Anthea yarı ağlamaklı bir sesle. “Sincap olarak, daldan dala sıçrayarak ve süzülerek geldim.”

“Ben de süzülerek geldim!”, der dışardan gelen, dolgun nefesli feminen ses, mutlu bir şekilde. “Ama daldan dala atlamadım. Bu biraz garip olurdu.. Düşünebiliyor musunuz, benim kadar uzun boylu bir kızın daldan dala atlaması halinde çıkaracağı gürültüyü? Ve sanırım pembeler içindeki halimle teşhircilikten dolayı da disiplin cezası yerdim..”

 

Mor-koyu mavi tenli Fearghas Fionnghal bir elini yüzüne götürür ve gözleri kapalı bir şekilde öylece durur.

 

“Onun daldan dala atlarken ki halini hayal etmiyorsun değil mi, Fionn?”, diye kaşları çatılı bir şekilde mor gence bakar, Komoberi.

Fearghas elini yüzünden indirir ve önünde duran ruh gibi kızı dik bakışlarla süzer.

“Sorun değil, sorun değil..”, der dışarıdaki ses, neşeli bir şekilde. “Siz karar verinceye kadar ben burada beklerim.”

“Naapacağız şimdi? Kız buldu gizli inimizi..”, diye mızmızlanır Komoberi.

“Aslında sadece burada, çalıların arasındaki bir oyuğu buldum. Teknik olarak içeri girmediğim için, aşağıdaki mağaranıza inen bir tünel olduğunu düşünmem sadece bir varsayım, dolayısıyla da daha gizli yerinizi bulmuş değilim. Soran olursa ‘hiç görmedim’ diyebilirim, dert etmeyin!”, der dışardan gelen ses, şen bir şekilde.

“Hay shit!”, der Fearghas. “Tam bir kaçık bu!”

FEARGHAS YAA.. LÜTFEN AMA!“, diye söylenir Komoberi.

“Çok ayıp, ama isabetli.”, diye seslenir dışardaki ses.

“Aslında durumumuzu çok iyi bir şekilde özetlediğimi düşünüyorum, Beri.”, der Fearghas, bezmiş bir şekilde.

“İnan ben söylemedim. Kimseye söylemedim..”, der Komoberi, dokunsan ağlayacakmış gibi.

“İnan ona, Bay Fionn, bana o söylemedi. Kimseye söylemedi.. Ben yukardan takip ettim onu ki bu da onun suçu değildi.”, der dışarıdaki ses makul bir şekilde!

Komoberi, dışarıdan gelen sesin açıklamalarını dinledikçe gözleri daha da dolar.

“Yapacak bir şey yok. Ya canı sıkılıp gidinceye kadar olduğu yerde öylece duracak, ya da..”, der Fearghas.

“Benim canım sıkılmaz, siz beni dert etmeyin. Süper sabırlıyımdır ki!”, der dışardaki ses.

“Gökler adına, ne getirdin buraya, Beri!”, diye inler Fearghas!

“Ama ben yapmadım ki, Fionn yaa.. İnan ben getirmedim!”, diye cevap verir gözleri dolu bir şekilde peri kızı.

“Biraz yargıcılık mı var sizde, Bay Fionn? O getirmedi ki beni buraya. Ben geldim. Pembe Bahçem ile burası arasındaki mesafenin kuş uçuşu ne denli yakın olduğunu düşünürseniz, eminim sizde bunu anlayacaksınızdır!”, der dışarıdaki ses.

“Kuş uçuşu mu?”, diye ünler Fearghas, tek kaşı kalkmış bir şekilde.

“Gizli marifetlerimizi ve sırlarınızı paylaşmadan önce, tanışmayı tercih ederim, Bay Fionn. Ben size nezaket gösterdim ve sizin ‘gizli’ mağaranıza girmeyerek, daha onu ‘bulmuş değilim’ —teknik olarak.. Dolayısıyla, bana işkence bile etseler, onu kimseye teşhir edemem. En kötüsü, ‘ormanda bir yerlerde saklanıyorlardı’, diyebilirim ki bu da ders kıran tüm öğrenciler için geçerli bir durum zaten!”, der dolgun, feminen ses.

Fearshas, pes etmiş bir ifadeyle mağaranın tavanına bakar, derin bir iç çeker ve Komoberi’ye, “Ey.. Yapacak bir şey yok. Çağır gelsin.”, der.

“Korkarım beni biriniz gelip şahsen davet etmeniz gerekecek.”, der dışardaki ses.

“Kız, kendisini vampir sanıyor sanırım..”, diye fısıldar Komoberi.

“Hayır, güzel orman perisi. Sadece nezaket gösteriyorum.”, diye neşeli bir şekilde açıklar dışardaki ses. “İyi birisi beni davet ederse, bu iyi bir niyetle yaptığını gösterir ki bu da güvenin var olduğuna işaret eder. Genelde cüceler cücelerle, elfler elflerle, dwarflar dwarflarla takılırlar. Nevarki Bay Fionn’un akademiye geldiğinden beri benimle, sanki özellikle sakınıyormuşçasına hiç konuşmadığını göz önünde bulundurursak, tieflinglerle hoş olmayan bir geçmişi olduğu sonucuna varmak pek de zor değil. Yada beni şahsen itici buluyor da olabilir. Ben ilkini düşünmek isterim çünkü o durumu düzeltme ihtimalim var. Diğerini tamir etmem ise korkarım pek mümkün değil!”

Fearghas dişlerini gıcırdatır.

Komoberi kıkırdar ve tünele doğru yönelir. Güzel, orman perisi mağaranın tünelinden yukarı doğru tırmanır ve oyuktan dışarı çıktığında gün ışığı ile karşılaşınca ister istemez hapşırır.

“Çok yaşa, güzelim!”, der çalıların arasından bir ses ve kızın hemen önünce, neredeyse iki yarda boyunda, simsiyah tenli, uzun, pembe saçlı, uzun, bir sağa, bir sola salınan kuyruklu, koyu bordo iki de uzun boynuzu olan, dantelli-fırfırlı pembe mini etekli bir bluz içerisinde, çöp gibi sıska ama bir kaç yıl içerisinde muhtemelen can alıcı bir güzelliğe ulaşacak olan Seressa Wraiven adındaki kızla karşılaşır.

“Merhaba Beri.”, der Seressa. “Senin tam adının bu olmadığını biliyorum ama kendini senin tanıştırmanı tercih ederim.”

“Komoberi..”, der orman perisi biraz çekingen bir sesle. “Komoberi Anthea.”

“Sahibi kadar güzel bir isim..”, der çok uzun, çok esmer kız, sanki duyduğu ismin tadına bakıyormuş gibi.

“L.. Lütfen içeri gelmez misiniz?”, diye çekinerek davet eder Komoberi.

“Benden çekinmene gerek yok ki, sevgili Komoberi. Biz zaten iki defa karşılaşmıştık daha önce. Sizin ve Bay Fionn’un, özellikle tarih derslerinden gönderilmelerinizi ilgiyle izledim.”, der Seressa sırıtarak.

“Yaaa..”, der Komoberi utanmış bir şekilde.

“Bence harikaydınız. Profesör Tumblebum, alternatiflere ve hayal gücüne kapalı bir adamdır. Seninle daha yakinen tanıştığımız o mutlu günde, söz, kendisinin tam bir ahmak olduğunu söyleyeceğim size..”, der neşeli bir sesle.

Komoberi ister istemez kıkırdar.

“Lütfen. Bizimle aşağı inmez misiniz?”, diye nazik bir şekilde davet eder bu up uzun boylu, simsiyah tenli, saçma sapan, fırfırlı-dantelli pembe mini elbiseli kızı.

“Ayyy.. çok heyecanlandım!”, der kız, Komoberi’ye. “Kimse beni bir yere davet etmemişti daha önce..”

“Çok yazık.”, der Komoberi. “Ben istemediğim halde çağırılıyorum. Mümkün olsa da yer değiştirsek.”

“Sen çok güzelsin ve çok şirinsin ama ki!.”, der Seressa samimi bir içtenlikle. “Benim şu halime bak. Kim pembeler içindeki kapkara, kazık gibi boyu olan, sakar bir kızı muhabbet etmek için çağırır ki odasına?”

Komoberi buna söyleyecek akıllı bir şey düşünemez ama birden çok kızar, zira kendisini tünelden aşağı, komik bir şekilde iki büklüm takip eden kız, samimi, dürüst ve içten bir kızdır ve aklından geçeni, olduğu gibi, yağlandırıp ballandırmaksızın söylemektedir.

Anca ikisi de mağaraya geldiklerinde kız doğrulabilir. Komoberi, Fearghas’ın yanına gelir ve onu Seressa ile tanıştırır.

“Bu en eski arkadaşım, Fearghas Fionnghal. Kendisi ile Dream Woods’dan beri tanışıyoruz. Fionn. Bu da Seressa Wraiven. Bana ‘The Hide ‘n Seekers’a katılmamda yardımcı olmuştu..”

“Merhaba, Bay—”, diye başlar Seressa ama Fearghas araya girer.

“Lütfen bana her hitap ettiğinizde, ‘bay’ diye başlamazsanız, sevinirim. Fearghas yada Fionghal.. ikisi de olur..”, der biraz sert bir üslupla.

Komoberi kaşlarını çatarak bakar Fearghas’a.

“Sorun değil, sorun değil.. Bana kızgınsınız. Burası sizin özel yerinizdi ve ben kendimi biraz zorbaca dahil ettim. Ancak gün aşırı sizin, benim çiçek evimin önünden sinsice geçişinizi seyredince ister istemez merakımı cezbettiniz. Ve merak söz konusu olunca, ben biraz kedi gibiyimdir.”, der Seressa ve kuyruğu bir sağa, bir sola acite olmuş bir kedininkisi gibi kamçılanır.

 

Komoberi o kuyruğu büyülenmiş gibi seyreder.

‘Dokunsam mı acaba?’, diye geçirir içinden.

Sonra utanır.

‘Ama çok ayıp olmaz mı?’

Sonra da ve eriyerek söylenir..

‘Yaaa dokunmam lazım o kuyruğa.. Ay şuna bak, tam bi nyan kedisi gibi!’

 

Bunu, çatık kaşlarıyla ciddi bir hava vermeye çalışan Fearghas fark eder..

Komoberi’nin yüzündeki ifadeyi görür..

..ve istemsizce ‘fırk’lar.

Sonra da dayanamaz ve kahkahayı basar!

 

Komoberi kıpkırmızı olmuş bir suratla öylece kalakalır yerinde.

“Ne? Ne oldu?”, diye hayretle sorar Seressa ve bir anda üstüne basılmış gibi kuruğu dimdik havada durur!

Fearghas biraz daha güler..

 

“Ben.. ben çok özür dilerim!”, der Komoberi rezil olmuş bir ifadeyle. “Kuyruğunuz.. ÇOK ŞİRİN!”

“Sahi mi? Hoşuna gitti mi gerçekten?”, diye hayretle sorar Seressa.

“Evet yaaa..”, diye erir neredeyse peri kızı.

“Dokunmak ister misin?”, diye önerir Seressa.

“LÜFFEEEEN!”, diye neredeyse yalvarır Komoberi.

“Ama ben de senin yeşil saçlarına dokunmam lazım. Çok güzeller!”, diye birden puslanmış gözlerle bakar peri kızının saçlarına.

“KABUL!”, diye çığlık atar Komoberi ve up uzun, simsiyah kızın kuyruğuna atlar!

Nevarki kuyruk, yakalanmak niyetinde değildir.

Bir sağa, bir sola kaçar!

“İnan ben yapmıyorum. Kendi kendisine yapıyor bunu!”, diye kıkırdar Seressa.

“Süpeeeeer!”, diye koşturur kuyruğun peşinden Komoberi çarpılmış gibi.

 

Fearghas öylece bakakalır iki kızın saçmalığına.

“Gerçekten, Beri.. Ne getirdin buraya?!”, diye mırıldanır içinden, ama bir yandan da en yakın arkadaşı olan Komoberi’yi en son ne zaman bu kadar sevindirik olmuş bir şekilde gördüğünü de pek hatırlayamaz.

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Ne düşünüyorsunuz, Wraiven Hanım?”, der Fearghas ciddi bir şekilde. Genç adam, oturduğu yerden, sehpanın öbür yanınında oturan simsiyah kıza bakar ve kızın bazı ilginç marifetlerini takdir etmekten de kendisini alamaz. Kız, yarım saati sadece biraz aşacak şekilde eski, tarihi sefer defterini baştan sona okumuş, sonra rica ettiği bir papirüse, aşk mektubu yazar gibi harika bir el yazısıyla not almış, sonra tekrar bazı sayfaları gözden geçirmiş ve tekrar not almış, en sonunda da notlarını değerlendirmişti düşünceli bir ifadeyle.

Kızın bu hali, dışarıdan göründüğü o saçma sapan halinden oldukça farklıdır. Evet, kız hala pembe saçlı, skandal denilebilecek pembe, fırfırlı-dantelli mini bluzuyla abuk görünse de, şu anki düşünceli ifadesiyle dış görünüşü pek uyuşmamaktadır.

Bu esnada Komoberi ise kızın yanına oturmuş, tamamen büyülenmiş gibi kızın kuyruğu ile oynamaktadır.

“Hmmm?”, der kız dalgın bir ifadeyle ve başını hafif kaldırıp Fearghas’a bakar.

“Ne düşünüyorsun, Wraiven Hanım?”, diye kendini tekrarlar Fearghas.

“Wraiven Hanım?”, der bir anda ve kızın kapkara yüzü aralanır, bembeyaz dişleri görünür.

Komoberi kıkırdar.

“Bana ‘hanım’ diye ilk defa hitap ediliyor. Kulağa o kadar hoş geliyor ki, anlatamam.”, der kız ve gözleri parlar. “Bununla beraber, size ‘bay’ dememi istemiyorsanız, sanırım sizin de bana sadece Seressa demeniz gerekecek.”

“Peki.. Seressa, ne düşünüyorsunuz?”, der mor, genç adam sabırlı bir şekilde.

“Öncelikle, bunu gizli arşivlerden çaldığınıza inanamıyorum. Süper etkilendim!”, der kız hayran bir şekilde ikisine de bakar.

“Yaa.. aslında çalmadık.. yanlışlıkla oldu..”, der Komoberi kızarmış bir şekilde yandan.

Seressa muhteşem, içli ve dolgun bir kahkaha atar.

“Bu daha da harika. Bununla beraber, sefer defterinin sahibi, ayrıntılar konusunda çok dikkatli birisi. Bunu söyleyebilirim. Ve çok çalışkan. Ben olsam can sıkıntısından defterin kenarlarına doodle’lar çizerdim. Ama defter, zaman kaynaklı çok eski olması dışında, tertemiz. Kaptan Barakan’ın yazıları da, düşünceleri gibi; derli toplu ve fevkalade organize bir şekilde ifade edilmiş. İçimden, bir kaptan olarak harcanmış, demek istiyorum ama, Adalar Krallığını kurmuş olduğunu düşünürsek, pek de harcanmış diyemeyeceğim.. Dahası, adamın kendisi fevkalade özgecil birisi.”, der kız analitik bir şekilde.

“Bu sonuca nereden vardın?”, diye sorar Fearghas merakla.

Seressa omuzlarını silker.

“Adaya çıkar çıkmaz, bütün mürettebatını teker teker gözden geçirmiş ve kime nerede ihtiyaç varsa oraya yerleştirmiş.. Buna, kaptanlıktan ayrılıp, yerine ikinci kaptanını getirmiş olması da dahil. On üç yıl denizde kaybolup mürettebatının saygısını hala koruyabilmiş olması da bunu gösteriyor. Ve anladığım kadarıyla, kendisi bir kral olmak gibi bir isteği de, niyeti de yokmuş. Koşullar ve çevresindekiler onu buna zorlamışlar gibi bir izlenim elde ettim.”, diye açıklar.

Fearghas etkilenmiş bir şekilde önce bu simsiyah kıza bakar, sonra da Komoberi’ye.

Komoberi’de etkilendiğini sessizce başını sallayarak onaylar.

“Peki geldikleri yer ve başta kullandıkları tarihler?”

“Bu konuda bazı fikirlerim var. Ama bunlar sadece spekülatif teoriler.. Yada tamamen hayal gücü de olabilir.”, diye uyarır Seressa.

“Elimizde hiçbir açıklama olmadığını düşünürsek, her ikisi de uyar bize..”, der Fearghas.

Seressa, düşünceli bir şekilde uzun, pembe saçıyla oynar biraz. Sonra Komoberi’ye döner.

“Gel güzel peri. Sen de önüme otur..”, diye onu elinden tutar ve yavaşça kaldırıp Fearghas’ın yanına oturtur. Kendisi de eski yerine, ikisinin karşısına oturur.

“Bunu.. Bunları duymak istiyor musunuz gerçekten? Öğrenebileceğiniz bazı şeyler, unutmak isteyebileceğiniz, ancak unutmanız pek de mümkün olmayan şeyler olacak. Bunlar, kitaplarda bulabileceğiniz şeyler değil çünkü ‘kayıp’ bilgi bunlar.”, der kız tedirgin bir sesle.

 

Fearghas’ın bir kaşı kalkar.

Komoberi de birden tedirgin olur.

 

“Ben bir Seeker’ım.”, der Fearghas. “Gerçeği bulmam ve öğrenmem lazım.”

“Ben.. ben emin değilim.”, der Komoberi. “Ama Fionn’u yalnız bırakmayacağım.”

 

Seressa Wraiven, ikisini de uzun bir an sessizce süzer.

Neden sonra alçak bir sesle konuşur.

“Bir Seeker olman saygı duyulacak bir şey olmakla beraber, gerçeği bulmak ile öğrenmek, iki, ap ayrı şeyler, Fearghas Fionnghal.”, der Fearghas’a ve ardından Komoberi’ye döner.

“Senin de arkadaşına olan sadakatin takdire şayan bir vasıf, ama öğreneceğin şey için yeterli bir nitelik olup olmadığını hiç düşündün mü, sevgili Komoberi Anthea?”

 

Bulundukları küçük mağara derin, boğucu bir sessizliğe bürünür.

Fearghas, tereddütsüz bir şekilde ‘Evet, söyle. Duymak istiyorum!’, deme eğilimdedir. Ancak yanındaki kızı düşünür ve bu yüzden susmayı tercih eder. Çünkü gerçekte bu onun değil, Komoberi’nin yapacağı bir tercihtir.

Genç adam yavaşça yanında oturan kıza döner ve sessizce ona bakar.

Komoberi ise belirgin bir duygu git-geli içerisindedir. Merak ve korku, bu git-gelin iki en uç noktasını temsil etmektedir.

“Sen karar ver Fionn..”, der en sonunda.

“Hayır, Beri. Ben kendi adıma karar verdim zaten. Ama senin adına veremem bu kararı. Kendi aptallığımdan dolayı çekeceklerime katlanabilirim. Senin de çekmene ise katlanamam. Bunca yıl beraberdik. Böyle devam etmesini de çok isterim. Nevarki, bu bana bir dönüm noktası gibi geliyor.. Bu karar senin olmalı, ve sadece senin..”, der Fearghas sessizce.

Komoberi alt dudağını ısırır ve yanındaki genç adama bakar.

“Onu dinle, sevgili Komoberi..”, diye fısıldar Seressa. “Duyacaklarını duyduktan sonra, bütün bakış açın değişecek çünkü duydukların bütün bildiklerini, bildiğini sandığın şeyleri ve ‘kati’lerini ezip yıkacak.. Ve bir daha mutlu günlerine dönemeyeceksin..”

 

Mağara tekrar boğucu bir sessizliğe bürünür.

Fearghas yanında oturan kızdan gözünü ayırmaz.

Seressa ise, göründüğü oltu taşından pürüzsüz bir şekilde yontulmuş heykel gibi kıpırdamadan öylece durur oturduğu yerde. Hayatta olduğuna dair tek belirti, tembel bir şekilde salınan kuyruğudur..

Komoberi Anthea’nın güzel, sevimli, ruh gibi yüz hatları değişir.

“Mutlu günlerim, arkadaşımla geçen günlerimdi..”

 

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Yıl 168 (-7523 yıl)

Verdin mi kararını?”, diye sorar Kaptan Barakan sessizce.

“Kararımı yıllar önce, sizinle ayrıldığımdad vermiştim zaten.. sanırım!”, diye pes etmiş bir şekilde mırıldanır Malis el’Vezier. “Bu günün gelmemesi için çok uğraştım, ama kişi ne kadar akıllı olduğunu sanıyorsa, o kadar fena bir şekilde yanıldığını anlıyor sonunda. Ve her zaman daha akıllı biri çıkıp bu gerçeği vuruyor yüzüne..”

Kaptan Barakan sırıtır.

“Bu kadar karamsar olmayın Baş Danışman el’Vezier.. Yapmış olduğunuz tercihten ötürü, en az emek isteyen pozisyona sahip olmuş oldunuz. Sanırım bu sebepten dolayı gemime bir harita mühendisi olarak sızdınız.”

“Alternatiflerim pek de inandırıcı olmazdı zaten, efendim. Gemiler ve denizcilik hakkında ne denli az bilgim olduğunu düşünürsek.”, diye cevap verir Malis.

“Sorun nedir o zaman? Ben sizin bu sonuçtan dolayı mutlu olacağınız düşünmüştüm.”

“Sorun.. Bu gemiye bindiğiden beri kendimi rolümde gizlemek zorunda kaldım. On üç yıl, kişi girdiği rolle özdeşleşir sanırsınız. Nevarki, saklandığı rolden olmasada, saklanmak zorunda kalmış olmamdan dolayı kendime karşı hissettiğim tiksintiden dolayı bu sadece on üç yıl süren bir hapisten farksızdı benim için ve kendimi bitmiş, ruhumun ise emilmiş olduğunu hissediyorum.”, der Malis bezgin bir sesle. “Bunca yıl sergilediğim tembelliğim, yapmacık olmayan tek yanım.”

“Karaya ayak basınca kendinize gelirsiniz.”, der Barakan. “Burada kalacak isek, öncelikle kendimize savunulabilir bir kale inşaa etmemiz lazım. Bir yandan da üç ada hakkında ayrıntılı bilgi edinmemiz gerek. Dahası, yerli halkın söylediği kadarıyla, hemen kuzeyimizde, iki günlük bir mesafede, ana kıta varmış.”

“Karaya ayak bastığımız bu nokta, ana kale için ideal bir koy, efendim. Yerli halkın söyledikleri doğruysa, kalemizin, ana kıtadan gelebilecek tehditleri görebilecek ve karaşılayabilecek gücü ve konumu olmalı. Adanın başka neresine yaparsak yapalım kalemizi, düşmana bize sadece denizden değil, karadan da saldırma şansını vermiş oluruz o kadar.”, diye düşünceli bir şekilde konuşur Malis.

“Bu doğru. Mühendislere bu koy için plan çıkarmalarını isteyeceğim. Bu sırada Kaptan Hammerson gemiyle üç adanın da çevresini dolaşıp, oradaki halklarla iletişime geçecek. Senin işin ise, buradaki adamlarımızı ve bize katılmak isteyen yerel halkı organize etmek olacak.”, der Barakan.

Malis başıyla onaylar ve yeni görevinin ilk gününe başlar.

 

Tayfa ile adada yaşayan insan, dwarf ve orman eflerinden  oluşan yerli halkın kaynaşması çok uzun sürmez ve bir kaç kısa ay içerisinde üç adada da organize güvenlik ağı oluşturulur.

Bunu takip eden aylarda ise, adına Kronor denilen ve Adalar Krallığının başkenti olacak olan kale yükselmeye başlar.

Üç adada da yollar yapılır ve bütün halk, beklenmedik bir refah seviyesine ulaşır..

 

“Herkes burada.. Güzel.”, der Malis, inşaası hala devam eden kalenin ‘Kraliyet Toplantı Odasında’.

“Bu önemli olsa iyi olur, Malis!”, diye homurdanır, The Attest’in yeni kaptanı Hammerson. “Şu anda denizde, devriyede olmam gerekiyordu. Ana kıtada iki şehir var Asyrmeriad Krallığına bağlı ve bizim bu üç adamız onların iştahını kabartıyor. Buraya gelmemelerinin tek sebebi gemi diye bindikleri o küçük kayıklar. Ardarda sekiz tanesinin üstünden The Attest ile geçince yenilerini göndermediler daha ama bu da sadece an meselesi. The Attest dışında yeni kalyonlara ve denizcilere ihtiyacımız olacak.”

“Bakıyorum kendine uygun bir eğlence bulmuşsun, Hammerson.”, der Barakan gülerek.

Hammerson omuzlarını silker.

“Alternatifi buraya gelip yağmalama yapmalarıydı.”, der iri cüsseli kaptan.

“Kalenin şu anki kritik inşaası biter bitmez bir tersane kurulumuna başlayacağız.

Şimdi, seni dinliyoruz, Malis.. Yapılacak onca iş varken beni ve kaptanı neden buraya, bu gizli toplantı için çağırdın?”, diye sorar Barakan.

 

Malis hemen konuşmaz.

Bir süre düşüncelerini toparlamaya çalışıyormuş gibi sessizce olduğu yerde durur ve önünde duran iki adamı da süzer, ondan sonra konuşmaya başlar.

 

“Bu duyacaklarınız aramızda kalmalı. Özellikle bizim çocuklar bunu öğrenirlerse moralleri fena halde bozulabilir.. geri dönüşü olmayacak şekilde.”, diye uyarır Malis.

Barakan ve Hammerson hayretle Baş Danışmana bakar.

“Arsanos..”, der Malis. “Artık yok!”

“Ne?”, der Kaptan Hammerson. “Öldü mü?”

“Evet.”, der Malis sessizce.

“Bunu nereden öğrendin, el’Vi?”, diye kaşları çatılı bir şekilde sorar Barakan. “Adada Tarael’den birileri mi var?”

“Hayır, efendim, Tarael’de yok artık!”, der Malis aynı kısık sesle.

“Nasıl?”, diye ünler Hammerson. “Saldırıya mı uğramışlar?”

“Bunu nasıl açıklayacağımı bilmiyorum, efendim.”, der Malis ve Barakan’a bakar. “Bu adaya ilk geldiğimizden beri yerli halk ile iletişim içerisindeyim, biliyorsunuz. Onlardan bir çok ilginç şey öğrendim ve bazılarını, bu geçtiğimiz aylar içerisinde bir araya getirdim.”

“Açıkla.”, der Barakan.

“İlk geldiğimizde, buradaki tarih ile bizimkisi arasındaki anormal yıl fakını merak etmiştik, hatırlarsınız. Kafa karışıklığı olmaması ve yerli halk ile daha uyumlu olmamız açısından ve bizim için de yazması çok daha kolay olduğu için, onların takvimi kullanmaya başladık.”

“Evet.”, der Hammerson. “Üç rakam yazması, beş rakam yazmasından çok daha kolay.”

“Peki, iki takvimin de B.Y.S. —Büyük Yıkım Sonrasından itibaren başladığına da hiç dikkat ettiniz mi?”, diye sorar Malis el’Vizier.

 

Barakan da, Hammerson da öylece baka kalırlar, Malis’e.

 

“İşin ilginci, iki ‘Büyük Yıkım’ öncesinde de muazzam, dev ejderhalar hakimmiş dünyaya ve sonra, iki takvimde de, birden ortadan kaybolmuşlar. Hayatta kalanlar, o mutlu günü, ‘Büyük Yıkım Sonrası’ olarak ve Yıl 1 diye geçmişler. Bizim ‘Büyük Yıkım’ımız, 18,998 yıl önce gerçekleşti.. Yada o terihlerde.. ‘Yeni Yıkım’ ise bu adadakiler ve dünyanın gerisi için ise sadece 168 yıl önce gerçekleşti..”, der Malis ve bunları söylerken yüzü kerpiç gibi olmuştur.

“Ne demek oluyor peki bu şimdi?”, diye hayretle ve hafif tırsmış bir ifadeyle sorar Hammerson.

“Bunun anlamı, Kaptan, bizim bildiğimiz yada bildiğimizi sandığımız hiçbir ülke, dağ, dere, deniz, orman —özetle ‘coğrafya’, artık yok! Dahası, biz on üç yıl kayıp olmadık denizde. Biz, 168 yıl ve Kadim Ejderlerin dünyaya tekrar çıkmaları, sonra da yine ortadan kalkmaları sonrasına ne kadar yüz, yada bin yıl geçtiyse, o kadar zamandır kayıp idik denizde.. Nasıllığını sormayın çünkü bilmiyorum. İşin o kısmı beni fazlasıyla aşıyor..”, der Malis, omuzları çökmüş bir şekilde.

 

Kraliyet Toplantı Odasına ağır bir sessizlik çöker.

Hammerson, gözleri fal taşı gibi açılmış, bir Malis’e, bir de Barakan’a bakar.

Barakan’ın da yüzü çekilmiştir.

 

“Bu sonuca nasıl vardın?”, der Barakan en sonunda.

“Bulgularım, üç çuval dolusu edindiğim bilgilerin bir araya getirilmiş hali, efendim. Yerli halktan, özellikle dwarf ve elflerden edindiğim bilgiler bunlar. Üç adadaki, bir birleriyle daha önce kavgalı olan kabile ve ailelerin hem fikir oldukları yegane şey de bu. Yer atında doğupta, yer sarsıntılarının bitmesi sonucunda yer üstüne ve gün ışığına çıkmış olanlar var aralarında ve sayıları hiç de azımsanmayacak kadar çok bunların. Aralarında ‘şanslı’ olan sadece insanlar, sanırım. Bizim muhatap olduklarımız en az yedi-sekiz jenerasyondan beridir yer üstünde doğmuşlar.”

“Bu.. hayret verici bir bulgu, Malis. Ve bunları başkalarıyla paylaşmamış olmanız yapılabilecek en akıllıca şeydi.”, der Barakan ve düşünceli bir şekilde kaşlarını çatar. “Peki Kadim Ejderlerin neden dünyayı yakıp yıktıklarını biliyor muyuz? Yada neden bir anda kaybolup gittiklerini?”

Malis buna omuzlarını silkerek cevap verir.

“Yıkımın gerçekleşmesi ile sona ermesi arasında geçen zamanın bile ne kadar sürdüğünü bilmiyoruz, efendim. Ancak bunu araştıracağım. Yıkım öncesine ait bilgiler, kırıntı seviyesinde bile değil ve yer altında doğmuş olup 168 yıldır da yer yüzünde yaşayan en eski elf grubundan en kıdemli olan üç elf de kardeşmişler sanırım. İkisi kız, biri erkek..

Diğer elflerden farklı olarak, bu küçük elf grubu orman elfi değil, high elflerden oluşuyorlar. Üç high elf kardeş, adalardaki bütün elflerin ve dwarfların saygı duyduğu şahıslar. Üçünün de yaşları, altıyüz küsür ile yedi yüz arasında. Ki bu da söz konusu yıkım sürecinin en az dört ile beş yüz yıl olmuş olduğunu söylüyor bize. Bu da, söz konusu üç elf kardeşin de yer altında doğmuş oldukları gerçeğini gözardı ettiğimizde..”

“Kim bu elfler?”, diye sorar Barakan.

“İsimleri; Terandel Solace, Sinderel Tranquil ve Elorellen Feymist. Elfler ve bazen de dwarflar, soy isimlerini kişisel özelliklerine göre alıyorlar. Bir nevi kişisel sıfat gibi. Kardeşlerin soy isim farklılıkları bundan kaynaklanıyor.”, der ve susar.

“Üçünü de buraya, aileleriyle beraber hürmetle davet et. Onlar sadece halkımız değiller. Bu, ‘Yeni’ Yıkım Sonrası açısından da tarihî birer şahitler ve onların bilgeliğine ihtiyacımız olacak. Gerekiyorsa kaleye onlar için ayrı bir kanat ekleriz, mahremiyetlerine saygı gösterilmesi için.”, der Barakan ve düşünceli bir şekilde ikisini de süzer. “Bu bilgiler aramızda kalacak. Medeniyetler, bir gün yıkılacakları kati bilgisi üzerine ilerleyemezler.. Herkes panik yaşar ve sosyal düzen namına bir şey kalmaz..”

 

Daha kendisine ‘kral’ denmesine alışamamış olan The Attest’in eski kaptanı Barakan uzun bir süre Hammerson ve Malis’e bakar. Neden sonra sessizce, ancak kati bir sesle konuşur.

 

“Bu bilgileri asla umuma açıklayamayız. Bunu anlıyorsunuz değil mi?”

“Keşke hiç öğrenmemiş olsaydım.”, der Hammerson ekşi bir suratla. “Daha bu sabaha kadar mutlu bir adamdım!”

 

Malis ise sessizliğini korur.

Zira işinin gerektirdiği sorumluluklardan birisi de budur.

Gerçekte halktan bir şeyleri gizlemek, zaten bir komiser olduğu zamanlardan alışkın olduğu bir şeydir.

Aradaki fark, Arsanos ve Tarael’den oldukça farklı olarak bu sır, tepedekilerin değil, umumun hayrı için alınmış bir karardır.

Malis el’Vizier, ister istemez bu nüansın eski ile yeni tarih karşısındaki ‘ederini’ düşünür.

 

 

 

 


 

Küçük high elf grubu, Terandel Solace, Sinderel Tranquil ve Elorellen Feymist önderliğinde yeni kral, Barakan’ın misafiri olarak kaleye gelirler ancak bir temsilci dışında kaleye yerleşmezler.

Kral Barakan’dan, uzun bir yolculuk ve yeni krallığın geleceği için kendilerini ana kıtaya bırakmalarını rica ederler.

Barakan, bu garip, mistik high elflerin ricasını geri çevirmez. Onları, aileleri ve bolca erzakla beraber, Kaptan Hammerson vasıtasıyla ana karaya çıkartır.

Arkada temsilci olarak bırakılan kişi, Arael Ashanelath Fae Erunanne Tel’Lóna, gerçekte Terandel Solace’in kendi öz kızıdır ve Terandel onu Kral Barakan’a bir kraliçe olarak teslim eder.

 

Aradan yüz yıllar geçer ve kardeşlerden en büyüğü olan Terandel, Durkahan şehrinin daha kurulmadığı, Kahan Dağlarının güneyinde, üç yanı yüksek dağlarla çevrili yoğun ormanların olduğu bir yerde, Solace adında bir high elf şehri kurar.

Daha doğuda, High Woods adındaki büyük çam ormanlığında ise, kardeşlerden en küçüğü, Elorellen Feymist, Bari Na-ammen adında bir başka high elf şehri kurar. Aradan binlerce yıl geçecek ve Elorellen’in soyundan, Ri Grandaleren ve Prenses Alor’Nadien ne (Lorna) Feymist, Angrellen ve Anglenna Sunsear gelecektir.

Ortanca kardeş, Sinderel ise çok daha kuzeye gider ve Büyük Kuzey Tundralarında, Kutsal Celestial Dağının neredeyse eteklerinde, Tranquil adında bir high elf şehri kurar.

Ve bu şekilde, yüz yıllar önce Kral Barakan’a verdikleri sözü ve vaadi yerine getirirler. Üç kardeş ve onların torunları binlerce yıl Adalar Krallığının ana kıtadaki omurgasını oluşturacaklardır.

 

Büyük Yıkım Sonrası, elflerin ilk yer yüzüne çıktıkları gece dünyaya gelen, ve bu sebepten dolayı kendisine uğurlu bir isim olarak Yıl Bir’in Kalbi, Arael Ashanelath Fae, ve Adaların Zarafeti, Eruanna Tel’Lóna anlamlarını taşıyan güzel high elf kraliçe sayesinde kraliyet ailesinin nesilleri insanlardan çok daha uzun ve sağlıklı yaşayan krallardan oluşacaktır.

 

 

 

 

Adalar Krallığı Tarihi (Part III)

Timeline:

The Kingdom of Isles, Adalar Krallığı’nın tarihi ve ana kıtayı fethi üzerine kısa bir bakış.

Kesin tarihler, o günkü koşullar dolayısıyla kusurlu olabilir. Bilinen tek şey, krallığın Yıl 1’den sonra kurulan ilk kalıcı medeniyetlerden biri olduğu.

Bu tarihin başlangıcı, Yıl 1‘den sonra yer alır.

 

l 7569 (-20 yıl)

Komoberi Anthea, olduğu orman elfi gibi süzülerek yaklaşır adama. Herhangi bir orman elfinden farklı olarak, kızın tamamen kendisine özgü, görenlere ‘ruh gibi’ dedirten ‘sessiz’ bir zarafeti vardır. Ancak şu anda kız, Muhteşem Melshieve Akademisinin arkasındaki büyük koruluğun derinliklerinde, ağaçların arasında gizlenmiş bir oyuktan aşağı, yerin altındaki küçük bir mağaraya inen tünelden sessizce ‘süzülmüş’ ve hedefine kitlenmiştir. Hedefi, tünelin sonundaki mağadadır ve silik bir fenerle aydınlattığı ‘oda’nın ortasında bağdaş kurmuş, elindeki bir şeyi okumaktadır.

Komoberi, ellerini birer pençe gibi açar, sıska denebilecek kadar ince kollarını kaldırır ve..

“Nefesin.. Başka hiçbir şey ile karıştırılamaz, Beri..”, der arkası dönük mor, koyu mavi adam.

 

Komoberi olduğu yerde, hayal kırıklığı ile kala kalır. Üyesi olduğu ‘The Hide ‘n Seekers’ kulübünde öğrendiği sessiz yaklaşma tekniği, belli ki pek de işe yaramamaktadır!

 

“Nefesim mi? Nefesimi tutmuştum ama..”, diye inler kısık sesiyle Komoberi.

“Aslında ‘kokunu’ kastetmiştim.”, der mor ile koyu mavi arası tenli genç adam.

“Ne yani, koktuğumu mu söylüyorsun?”, diye fena halde alınır Komoberi.

“İşte bu yüzden ‘nefesin’ dedim.”, der genç adam esefle ve arkasından sinsice yaklaşmaya çalışan kıza döner. “Burada neredeyse herkes ya pis kokuyor, ya ‘bina’ kokuyor, yada yapay kokular sürünüyorlar. Bazıları, inekler, mürekkep, toz, küf ve papirüs, bazıları ise simya.. Senin kokun ise.. nasıl anlatsam.. ferah bir kokun var. Yağmur sonrası taze toprak ve çim gibi.. Dediğim gibi.. ‘ferah’ işte!”

Komoberi’nin yeşil, yay gibi kaşlarından biri yükselir.

“Görüyorum, ‘Beautiful Arts Society’ kulübünde biraz fazla şiir ve edebiyat okumuşsun. Bu hoşuma gitti, Fearghas Fionnghal.”, der ve yüzünde muhteşem bir gülümseme belirir.

“İşim olmaz!”, der Fearghas ciddi bir şekilde ve dudaklarını büzüştürür. “Aslına bakılırsa, o kulüpteki ‘sanat’ bana biraz çiğ geliyor.”

“Neden ki?”, diye merakla sorar Komoberi zira kendisi de aynı kulübün üyesidir.

“Bilmem.”, diye omuzlarını silker Fearghas. “Kişi içinde hissettiklerini, edebiyat diye kaleme aldığı anda.. ne bileyim.. yalancıktanmış hissi veriyor. Bu hoşuma gitmiyor. Ya yalancı ol, yada dürüst. Dürüstçe yalan söyle! Yalan kelimeler yazıp sonra dürüstçe bir şeyler yazdığını iddia edenler, hex’lemek istediğim kişiler arasında top on’umda yer alıyor!”

“Beni bazen şaşırtıyorsun, Fionn.”, der ruh gibi kız.

“Her zaman böyleydim. Yedi yaşımdayken Fey Town’dan ormana kaçıp orada yaşamaya karar vermemin sebebi de buydu. O kasabadaki tiefling’ler, sanki zorunluymuş gibi yalan konuşmayı bir ‘sanat’ sanacak kadar tiksindirmişlerdi beni. Yada en azından benim tanıdıklarım öyleydi. Geri dönüp baktığımda, özlediğim kimseyi düşünemiyorum bile..”, der Fearghas ve yüzü olduğundan biraz daha kararır.

“Özür dilerim.”, der Komoberi. “Sana geçmişini hatırlamak istememiştim.”

“Sorun değil. Ailem ve çevremdekiler yalancı olmasalardı bende ormana kaçmış olmaz, dolayısıyla da seninle hiç karşılaşmamış olurdum.”, diye sırıtır mor adam.

“Karşılaşmalardan bahsetmişken..”, der Komoberi ve sesini alçaltır. “Kitabı geri yerine koydun mu?”

“Daha değil. Sefer defteri oldukça kalın ve Kaptan Barakan’ın söyleyecek çok şeyi varmış. Benim merak ettiğim, devamlı hareket halindeki bir gemide, bu kadar muntazam ve küçük nasıl yazmayı becerebildiği.. Adam ayrıntıları görme konusunda farkındasız bir dahî..”

“Ama Fionn.. O sefer defterinin çalındığının farkına varırlarsa mahvoluruz!”, diye sızlanır Komoberi.

“Ama Beri.. Biz o defteri çalmadık ki. Kaçarken yerine bırakmayı unuttuk o kadar!”, diye sırıtır Fearghas.

“Şimdi kim ‘dürüstçe yalan’ söylemiyor acaba?!”, diye kaşlarını çatar ince kız.

“Aslına bakılırsa söylediğim şey yalan bile değil. Camdan atladığımda fark ettim defterin hala elimde olduğunu.”, diye itiraf eder Fearghas. “Ama merak etme. Söz, bitirince geri yerine koyacağım.”

 

Komoberi pes etmişçesine ellerini hava kaldırır, derin bir iç çeker ve en eski arkadaşına bakar.

 

“Ne öğrendin peki?”, diye sorar.

“Çok şey.. Ama benim en çok merak ettiğim şey, aynı zamanda en çok kafamı karıştıran şey.”

“Neymiş o?”

“Kaptan Barakan.. İçinde yaşadığımız ve parçası olduğumuz ‘Adalar Krallığının’ kurucusu.. On üç yıl, bir şekilde denizde kaybolmuşlar sonra kendilerini, şu anki krallığın aslı olan o üç adada bulmuşlar. Sonra da o adaların ve krallığın başkenti olan Kronor civarında da karaya çıkmışlar..”, diye biraz aklı karışmış bir şekilde anlatır Fearghas.

“Evet. Bildiğimiz tarih derslerinde anlatılan da bu.”, der Komoberi.

“Ama bildiğimiz tarih kitapları, Kaptan Barakan’ın o on üç yıldan önce nerede olduğu.. Yada nereden geldiği.. İşte bunu yazmıyor bildiğimiz herhangi bir tarih kitabı.. Bu sefer defterinde okuduğum kadarıyla Barakan’ın zaten bağlı olduğu, ancak ayrıldığı Arsanos adında bir kralı varmış.”, der genç adam.

“Eee? Herkes o veya bu şekilde birilerine bağlı oluyor, sanırım..”, der Komoberi kaşlarını hafif çatarak.

“Peki bu Arsanos denen kral kim? Ve onun krallığı nerede?”, diye sorar Fearghas. “Bu ismi kütüphanedeki öğrencilere açık neredeyse bütün tarih kitaplarında aradım..”

“Ve..?”

“Ve, yok! Hiç bir yerde böyle bir kraldan bahsedilmiyor.”, der pes etmiş bir sesle Fearghas. “İşin ilginci, gariplikler burada da bitmiyor.”

“Ne gibi?”, diye merakla sorar Komoberi.

“Barakan, sefer defterindeki ilk girişi, ‘Yıl 18,982’ olarak yapmış —ki bu kendisinin ‘The Attest’ adındaki kalyona kaptan olarak atandığı tarih. Kendilerini sürükleyip götüren fırtınanın başladığı tarihi ise ‘Yıl 18,985’ olarak kaydetmiş. Adalar Krallığının merkezi olan üç adayı buldukları tarih olarak da ‘Yıl 18,998 olarak geçmiş!”, der hayretle Fearghas.

 

Komoberi öylece genç adama bakar.

 

“Belki geldikleri yerde farklı bir..”, diye başlar Komoberi, ancak bu cümlesi kendi kendisini fes eden bir cümledir, zira Yıl 1, bilinen ilk tarihtir ve bu tarihten önce Elder Ejderhalar dünyaya hakimdirler. Bu tarihte de ortadan kaybolmuşlardır. Yine bu tarihte insanlar, elfler, dwarflar, gnomlar ve diğer bütün ırklar gün yüzüne çıkmışlardır —ki bu da bir çok başka soruyu kendi içerisinde saklamaktadır; Yer altında ne yapıyorlardı? Eski medeniyetleri nerede? Hala yer altında yaşayan medeniyetler var mı? Şayet varsa ve bir gün onlar da ortaya çıkmaya karar verirlerse ne olacak? Bütün medeniyetler her zaman yer altında mı yaşıyorlardı? Yada hepsi yer altında mı doğdular?

“Kafam karıştı..”, diye itiraf eder Komoberi. “Bu.. bu bilgi garip bir şekilde rahatsız edici bir bilgi.”

“Di mi?”, diye Fearghas’da aynı rahatsız itirafta bulunur. “Ama sonra —çok sonra— yerli halkla karşılaştıktan sonra —ki adalarda yoğun insan ve dwarf, az sayıda da olsa orman elfleri varmış, yeni tarihi, yani B.Y.S. —Büyük Yıkım Sonrası diye girmeye başlamış kayıtlarına. Sanırım yerli halk ile aralarında kafa karışıklığı olmasın diye yapmışlar bunu. Sefer defterindeki en son kayıt, Yıl 168 olarak geçiyor..”

“Bilemiyorum, Fionn..”, der Komoberi düşünceli bir şekilde. “Belki de bu yüzden o sefer defteri yasaklı arşivlerdeydi.”

“Ben bir Seeker’ım, Beri. Gerçekleri bulmam lazım.”, der Fearghas kati bir sesle. “Ama kaptanın ilk kullandığı tarihe ve bizim kullandığımız tarihe bakılırsa, bildiğimiz ‘medeniyetler’ en az 26,586 yaşında. Yada daha doğru bir ifadeyle, gerçek yıl şu anda sandığımız gibi 7,588 değil, 26,586!”

 

Komoberi’nin küçük, sevimli yüzünde tedirgin, hatta biraz da korkmuş bir ifade belirir.

 

“Tarih bölümü yetersiz kalıyor bu konuda. Bize bir antropolog lazım. Yada bir arkeolog..”, der Fearghas düşünceli bir şekilde. “Tarihçiler, ezberlerinden zaten kitaplarda yazılı olanları aktarmakla yetinmeyi tatmin edici buluyor olabilirler ama bu bizim için yeterli değil..”

“Profesör Tumblebum ile atışman yer etmiş, sanırım..”, der Komoberi hafif gülümseyerek.

Fearghas, profesörün adını duyunca boğazından nahoş bir ses çıkartır.

“Sen bir arkeolog tanıyorsun!”, der Komoberi bir anda ve sırıtır.

Fearghas’ın bir kaşı kalkar.

“Tanıyor muyum?”, diye sorar kendi kendine ve düşünür. Ancak tanıdığı, yada akademide muhatap aldığı sayılı kişilerden hiçbirisini arkeolog değildir. Tanıdıkları arasında tarihle ilgilenen sadece turnuvada kendisiyle aynı grupta olan Krimsanya ‘Mandolion’ Klara adındaki, güzel olduğu kadar da çatlak olan, ozan kızdır.

“Evet..”, der orman perisi kız ve inci gibi dişleri görünecek şekilde daha da sırıtır. “Arcantonic Palecog! Hani senden zorla imza koparan.. Senin uyuz olduğun şu cüce kız.”

“Hay shit!”, diye küfreder Fearghas.

“FEARGHAS! Ama lütfen yaa..”, diye inler Komoberi.

“Özür dilerim, Beri.. Bazı kişiler aklıma geldiklerinde dişlerimi acıtıyorlar ve o kız bunlardan biri. Başkası.. lütfen başkası olsun. Herhangi biri.. Bizim takımdaki karga sesli ozan kız bile olsa olur.”

Komoberi mutlu bir şekilde omuzlarını silker.

“Ama tanıdığımız başka bir arkeolog yok. Bununla beraber, benim tanıdığım bir antropolog var.”

Fearghas’ın bir kaşı tekrar kalkar.

“Beni ısrarla şaşırtmaya devam ediyorsunuz küçük hanım. Kimmiş tanıdığın bu antropolog?”

“Seressa Wraiven.”

“Seresa —Ne?”

“Wraiven..”, diye tekrarlar Komoberi ve kıkırdar. “Hani şu senden bile uzun boylu, çıta gibi sıska, simsiyah tenli, pembe saçlı, dantelli-fırfırlı, pembe mini etekli sakar kız.. Pembe çiçeklerden çok hoşlanan.. The Pink Phlox Stem Society’nin başkanı.. ve sanırım tek üyesi!”

 

Komoberi kızı tarif ettikçe Fearghas’ın yüzü, az önceki hayret ifadesinden, kahır dolu bir ifadeye doğru erir ve öylece oturduğu yerde, ağzı açık bir şekilde kalakalır..

 

“Bizde bir sorun var, kızım..”, der en sonunda. “İkimizde anormal tipleri kendimize çekiyoruz!”

 

Ve bir anda söylediği ifadenin ne denli komik olduğuna ayılır..

Fearghas mor eliyle boynuzlarına işaret ederken, Komoberi de küçük, zarif eliyle yeşil saçlarını gösterir ve ikiside gülmeye başlar.

 

“Biri bana mı seslendi?”, diye dolgun, dikkatleri üstüne çeken, feminen bir ses gelir, ‘gizli’ mağaranın dışarısından!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yıl 168 (-7523 yıl)

Evet sana seslendim! O sefil mağarandan çıkma vaktin geldi!”, der İkinci Kaptan Hammerson mutlu bir sesle. “Kaptan seni çağırıyor ve bahane duymak istemiyor! Ama ben, kaptan kadar sabırsız değilim. Senin bahanelerini duymak, sonra da seninle beraber bahanelerini de batonumla yere geçirme eğilimindeyim.. Şimdi, çık dışarı!”

“Mağara?”, diye alınmış, boğuk bir ses duyulur kapının ardından. Belli ki söylenen onca şey ve hiçde üstü örtülü olmayan tehditlerden sadece bu dokunmuştur içerdekine.

 

Malis el’Vi kamarasının kapısını açar, gözlerini kısmış, dudaklarını büzüştürmüş ve kaşları çatılı bir şekilde ikinci kaptanı fena pis bakışlarla süzer, ama Hammerson’ın kalın derisinden tamamen etkisiz bir şekilde seker o bakışlar.

 

“Ne var Hammerson?”, diye sorar Malis bezmiş bir sesle.

“Kaptan seni çağırıyor. Bunu çoktan söyledim. İşitmende de mi bi sorun var?”, diye sırıtır ikinci kaptan.

“Sorun işitmemde değil, İkinci Kaptan Hammerson, sorun senin sesinde. Her şeyi bağırarak söylemek zorunda mısın?”

 

Hammerson buna fena halde alınır.

 

“Sesimde bi sorun yok. Ve her şeyi de bağırarak söylemiyorum!”, diye gürler.

 

Malis, ikinci kaptana sırıtır.

Hammerson’un yüzü kararır.

 

“Geliyor musun, yoksa seni ensenden tutup benim mi götürmem gerekiyor?”, diye burnundan solur ikinci kaptan.

“Tamam, tamam. Heyecan yapmaya gerek yok. Bir iki bir şey alıp geliyorum.”, der Malis, kamarasında kaybolur, bir dakika sonra omuzladığı bir çuvalla tekrar belirir.

“Nedir o?”, diye sorar Hammerson.

“Kaptan Barakan’ın, kaçınılmaz olarak benden isteyebileceği bir şey.”, der Malis muallak bir şekilde.

Hammerson’un yüzü biraz daha ekşir.

 

 

“Harita Mühendisi Malis.”, diye mutlu bir ifadeyle seslenir Kaptan Barakan.

 

Malis irkilir..

..zira Kaptan Barakan ‘mutlu’ olayı yapan biri değildir.

 

“Sizin için ne yapabilirim, Kaptan?”, der Malis temkinli bir şekilde.

“Tebrikler Bay el’Vi.”, der kaptan.

“Umm.. Neden tebrik ediliyorum, efendim?”, diye daha da temkinli bir sesle sorar Malis.

“Bizim için hazırlamış olduğunuz bayrak ve ardından yapmış olduğunuz konuşma, tayfa üzerinde büyük etki yapmışa benziyor. Onları bu kadar şevkli en son ne zaman gördüğümü hatırlamıyorum bile.”, der Kaptan Barakan.

“Teşekkür ederim?”, diye tam anlamıyla tırsmış bir ifadeyle söylenir Harita Mühendisi el’Vi çünkü ‘The Attest’e atandığı günden beri ilk defa kaptanın onu övdüğünü duymuştur. Dahası bu, kaptanın açık bir şekilde herhangi birisini övdüğünü görüşüdür. Bu, kaptanın adamlarının başarılarına karşı umarsız oluşundan değil, sadece bir kaptanın gerekli mesafeli davranışından oldukça farklı bir tavır sergileyişindendir.

“Bu kadar tedirgin olmana gerek yok, Malis el’Vi. Bu en son ‘marifetin’, bana o kamarada ‘hiçbir şey yaparak’ harcandığına inandırdı o kadar.”, der Kaptan Barakan sırıtarak.

“Ummm.. ben yerimden memnunum, efendim.”, diye mırıldanır Malis.

“Bundan eminim. Ancak senin kadar kıymetli birisinin de böyle ziyan edilmesine göz yumamam.”, der kaptan.

“Yummanızı tercih ederdim, efendim..”, diye yine mırıldanır Malis.

 

İkinci Kaptan Hammerson kaşlarını çatar ve harita mühendisine fena pis bir bakış atar.

 

“Öyle görünüyor ki karaya ayak basmamızla bize saldıran hayaletler ve hortlaklar, bu üç adada yaşayan halkın son otuz yıldır başına bela olmuş bir lanetmiş ve bizler, yanlışlıkla da olsa onları bu lanetten kurtarmış olduk. Sayımızdan ve organize halimizden pek hoşlanmışa benziyorlar. Bizden kendilerine önderlik etmemizi ve aralarındaki sürtüşmeleri, husumetleri ve sorunları adaletli bir şekilde gidermemizi rica ettiler. Bunun karşılığında da ‘lütfen’ buraya yerleşip yerleşemeyeceğimiz sordular.”, diye anlatır son bir kaç günü kaptan.

Size tebrikler o zaman, efendim. Benimle ilgisini hala göremiyorum.”, der Malis.

“Tayfaya yaptığınız o küçük konuşmadan dolayı üstüme yıktığınız yeni sorumluluklar, kendi adamlarımın geçmişlerini ve aldıkları eğitimleri tekrardan gözden geçirmemi gerektirdi. Burada kalacak isek, bize inşaat mühendisleri, duvarcılar, lağımcılar, boyacılar, mimarlar ve bunun gibi bir çok yeni istihkamlara ihtiyacımız olacak.”

“Muhtemelen, efendim. Ancak benim ‘mühendisliğim’ sadece kağıttaki bir sıfat. Gerçekte bir mühendis değilim. Sadece haritacıyım. Adaların haritasını çıkarmamı istiyorsanız, ilk çizimleri zaten hazırladım.”, der Malis, ve içinde hissetmeye başladığı korkuyu kıl payı bastırır.

“Adamlarımın hepsinin geçmişlerini inceledim ve burada kalıcı bir kale inşaası için gereken bütün elemanların aramızda zaten var olduğunu öğrendim. Aramızda olmayan ve pek ihtiyacımız olan sadece bir meslek vardı. Bunun ne olduğunu bilmek ister misiniz Bay el’Vi?”, der kaptan ve bu sefer bütün dişlerini gösterecek şekilde sırıtır.

 

Malis el’Vi susar.

Ve inatla hiçbir şey söylemez.

Yanında kıkırdayan İkinci Kaptan Hammerson’a pis bir bakış atmakla bile uğraşmaz.

‘Lanet olsun. Lanet olsun. Lanet olsun. Lanet olsun. Lanet olsun. Lanet olsun.’, diye saydırır içinden. ‘On üç yıl.. Neredeyse yırtmıştım paçayı!’

 

“Bakın şu işe ki meğerse aramızda bir komiser varmış!”, der Barakan ama artık sırıtmıyordur.

 

Üçü de, Kaptan Barakan, Harita Mühendisi Malis, ve İkinci Kaptan Hammerson, öylece kıpırdamadan dururlar. İkisi birine, biri ise yere bakmaktadır.

 

Neden sonra Malis konuşur. Sesi kısık, bıkkın ve esef doludur.

 

“Beni ne ele verdi? Bir komiser olduğum, öz geçmişimde yazmadığı biliyorum..”, diye sorar Malis bezgin bir sesle.

“Bir çok şey.”, der kaptan sakince. “Ya da bir çok şeyin kümilatif sonucu.. Gerçek mesleğin ve keskin zekan sayesinde fevkalade ince ve hatasız harita çıkarabilmen. Senden önce çok harita mühendisi gördüm, Bay el’Vi. Çizdiklerine harita demek için, çizenin bir haritacı olduğunu bilmen gerekir. Seninkiler ise.. matbaadan çıkmış gibiydiler. Bununla beraber, bir gemici haritacısı olmana rağmen, gemiler ve gemicilik bilgilerin her zaman yok denecek kadar azdı.

Denizde kaybolduğumuz yıllarda karşılaştığımız yaratıklarla savaşırken gösterdiğin üstün başarıya rağmen her zaman tekil savaşıyor olman, asla bir ordu yada denizci eğitimi almadığını göteriyordu. Öldürürken de askerlerin yaptığı gibi, kafa yada kolları kesmekle uğraşmıyordun. Hep muhatabına hızlı ve küçük, ancak ölümcül darbeler veriyordun. Böbrek, gırtlak, şah damarı..

Ve son olarak, bizim için hazırladığın bayrak.. Daha doğrusu, bayraktaki incelikler ve bunlara yükleyebildiğin anlamlar.. Biz denizcilerin bu kadar derin şeyler düşünecek kadar zamanımız olmaz, Bay el’Vi..

Bunların hepsini bir araya getirince, senin gerçekte bir denizci olmadığın, özel savaş değil, özel öldürme ve sızma eğitimi aldığın yönündeydi. Bu da bize sadece bir seçenek bırakıyordu, Bay el’Vi; sizin bir komiser olduğunuz..”

 

Malis sessizce ‘hıh’lar.

“Kendi elimle kendi sonumu hazırladım, yani. Bu.. fazlasıyla ironik.”, der acı bir şekilde.

 

Uzun bir süre sessizce olduğu yerde durur Malis.

Neden sonra fısıldayarak konuşur.

 

“Sanırım beni asacaksınız..”

“Bence asmalıyız. Kaptan, hatırlatır mısın, neden gemimize sızmış bir komiseri asmıyoruz?”, diye hicvederek sorar ikinci kaptan.

“Geçtiğimiz on üç yılda adamlarımdan ahmakça şeyler söyleyen ya da yapan olmadı değil. Hepsinin açıklamalarını dinledim. Bay el’Vi’nin de açıklamalarını dinlemek isterim.”, der Barakan.

Çok hafif çatılı kaşlarıyla yüzünde oluşmuş ifadeden, kaptan sanki ‘Lütfen makul bir açıklaman olsun. Seni astırtmak istemiyorum.’, der gibi bir hali vardır.

 

Malis sadece omuzlarını silker.

“Bay el’Vi..”, der Barakan. “..Lütfen.”

Malis başını kaldırır ve kaptana bakar.

 

“Arsanos’un bütün ‘komiser’leri ne için idiyse, bende benzer bir iş için görevlendirilmiştim. O şerefsiz piç kurusu kral bozuntusu, zalimin tekiydi. Ancak kurnazdı da. Ve ‘güç’ verdiği herkesin peşine de bir komiser takardı. Herhangi bir adamı gıdım kendini aşarsa, komiserin görevi onu ‘hizaya’ getirmekti —ki bunun pratikteki tekabülü, onun boğazını kesip, herkese örnek teşkil edecek şekilde, suçlu bulunduğu sebeplerle beraber teşhir edip, ortadan kaybolmaktı.. Taki bir sonraki ‘müşteri’ye kadar.

Ben, size ‘atanmış’ komiserdim ve krallıktan ayrılmak için tayfanızla yaptığınız bütün gizli toplantılarda da oradaydım.”, der Malis.

“Ne değişti? Neden hala nefes alıyorum o zaman, Bay el’Vi?”, diye sorar Barakan sessizce.

Malis yine omuzlarını silker.

“Çünkü haklıydınız. Dahası, siz güç peşinde değildiniz. Çürümüş bir ülkenin kendisini yiyip bitirişine baş kaldırmak bile istemiyordunuz. Sadece ayrılmak.. kurtulmak istiyordunuz..”, der komiser.

“Aslına bakılırsa baş kaldırmak istemiyor değildim. Ancak hızını çoktan almış bir heyelanı durduramayacağımı da biliyordum. Bir heylana, devinimini almadan önce engel olabilirsin. Yükünü aldıktan sonra artık iş işten geçmiştir. Arsanos gerçekte özellikle kötü bir kral değildi. O krallığın kendisi, içindekilerle, en tepesindeki aristokrasiden, en dip çukurdaki lağımcısına kadar bitik idi ve kurtarılamaz hale gelmişti. O noktada yapılabilecek tek şey, o ‘veba’dan kaçmaktı o kadar.”, der samimi bir şekilde kaptan. “Bununla beraber, yaptığım gizli toplantılar da, krallıktan kaçışımız da, teknik olarak belki ‘isyan’ yada ‘ayaklanma’ olmasada, kesinlikle bir ‘başkaldırı’ veya ‘itaatsizlik’ olarak nitelendirilebilir di.. Ki bu da bizi yine aynı noktaya, aynı soruya getiriyor; ne değişti ve neden hala nefes alıyorum, Bay el’Vi?

“Çünkü haklıydınız.”, diye kendisini tekrarlar Malis. “Ve ben, bir komiser olarak o çürümüşlüğün en pratik örneği idim. Sonra fırtınaya yakalandık ve bilinmeyen denizlere ve buzullara sürüklendik.. On üç yıl bir oraya, bir buraya itelenip durduk. Ama siz, ‘The Attest’in ana direğinden bile sağlam çıktınız. Geçtiğimiz on üç yılda, o direğin dört defa parçalandığını düğünürsek.”

“Özetle, koşullar seni ‘iyi çocuk’ olmaya zorladı..”, der ikinci kaptan kaşları çatılı bir şekilde.

 

Malis buna bir şey demez.

Öylece susmuş, olduğu yerde durur.

Neden sonra, sessizce ağzında bir şeyler geveler.

 

“Beni öldürecekseniz, bunu asmadan yapmanızı tercih ederim. Ne bileyim. Denize filan düşmüş olayım. Ya da boğarak öldürün. Cesedimi savaş alanında buluversinler.. O hortlaklar öldürmüş olsun beni..”

“Neden? Sonucu değişmediği sürece yöntemin bir önemi var mı?”, diye sorar Hammerson biraz şaşırmış bir şekilde.

“Teknik olarak yok, sanırım. Ancak, bayrak.. ve adamların şu anda inandıkları şey.. Bütün etkisini kaybeder.. Ve onların buna fena halde inanmaya ihtiyaçları var.”, der kısık bir sesle Malis ve tekrar başını yere eğer..

“Hayır.”, der Barakan ve sesinde belirgin bir katiyet vardır. “Hazırladığın bayrak. Yaptığın konuşma. İkisini de inanarak yaptın. SEN.. SEN BANA İNANDIN!

 

Malis el’Vi, sesini çıkarmaz.

 

“Neden bunu söylemiyorsun, be adam? İnsanlar değişebilir.. Ve biz de bu yüzden burada değil miyiz Bay el’Vi?”, diye hayretle sorar kaptan.

“Çünkü bunu söylemiş olsaydım, ben bile inanmazdım bana..”, der Malis.

“Bay el’Vi.. Malis..”, der kaptan. “Bunca yıl demeyeceğim, ama daha Arsanos’dan ayrılmadan önce beni kesmek için fazlasıyla zamanın ve malzemen vardı elinde. Hiçbir şey olmasa, beni rapor edebilirdin. Dahası, bana hiç istemediğim bir sorumluluğu yükledin. Ancak bir kral olacaksam, vereceğim ilk emir bir idam emri olmayacak.. Ülkemi bir cinayet üzerine kurmayacağım. Seni buraya çağırdım, çünkü elimizde iyi kötü her türlü ihtiyacımızı giderecek mühendis ve teknisyen var. Bundan sonra İkinci Kaptan Hammerson, ‘The Attest’in yeni kaptanı olacak.. Sen ise aramızda olmayan tek görevi üstleneceksin; baş danışman olarak!”

 

İkinci Kaptan Hammerson, mutsuz bir şekilde öylece durur.

Malis ise alık alık kaptana bakar.

 

“Beni.. Bir komiseri, kendine baş danışman olarak mı alacaksın?”, diye hayretle sorar Malis.

“Eski komiser, Bay el’Vi.. Eski komiser.. Biz krallıktan ayrıldığımızda, senin de komiserliğin fes olmuş oldu. Bundan sonra Malis el’Vezier olarak bilineceksin!”, der Barakan ve sırıtır.. “Şimdi, Baş Danışman el’Vizier, bize yırtık bir çarşaftan biraz daha yakışıklı ve yakışır bir bayrak gerekecek. Bu konudaki fikirleriniz nedir?”

 

Yeni Adalar Krallığının Baş Danışmanı Malis el’Vizier, kamarasından çıkarken beraberinde getirdiği çuvalı yere bırakır ve içinden uzun, kırmızı bir kumaş çıkartır..

 

 

 


 

 

 
 

Adalar Krallığı Tarihi (Part II)

Timeline:

The Kingdom of Isles, Adalar Krallığı’nın tarihi ve ana kıtayı fethi üzerine kısa bir bakış.

Kesin tarihler, o günkü koşullar dolayısıyla kusurlu olabilir. Bilinen tek şey, krallığın Yıl 1’den sonra kurulan ilk kalıcı medeniyetlerden biri olduğu.

Bu tarihin başlangıcı, Yıl 1‘den sonra yer alır.

 

 

l 7569 (-20 yıl)

İlginç”, diye fısıldar mor ve koyu mavi tenli genç. “Burada neredeyse 7550 yıllık, ‘The Attest’ (Şahit) adındaki bir kalyonun kaptanına ait sefer kayıtları var. Oldukça da iyi muhafaza edilmiş. Kayıtlara göre kaptan, adamları ve geminin kendisi o dönemdeki, Arsanos adındaki bir krala ait olmalarına rağmen, kralın halkına karşı gösterdiği acımasızlığa, zulme, ve adaletsizliğine tahammül edememiş ve bir gece izinsiz bir şekilde krallıktan ayrılmışlar.”

“Fionn..”, diye telaşla fısıldar hemen yanında duran küçük, ruh gibi kız. “..Neden gecenin bir yarısı tarih bölümünün yasak arşiv odasındayız? Yakalanırsak o kadar fena yanar ki başımız. Bu sefer disiplin odasıyla paçayı kurtaramayız.”

“Sakin ol, Beri. Kimse bizim burada olduğumuzu bilmiyor. Gün içerisinde senin, canının çok sıkıldığı ve taş binaların içinde bunaldığın için akademi ormanına, biraz nefes almaya gideceğin dedikodusunu yaydım. Ben de turnuvada başarı elde etmiş olmamıza rağmen, bir sonra ki karşılaşma için yeni plan yapacağımı, düşünmek için sahile ineceğimi söyledim herkese. Yani ikimiz de zıt ve alakasız istikametlerdeyiz şu anda..”, der Fearghas Fionnghal, elindeki eski sefer kayıtlarından başını kaldırmadan.

“Sen.. sen yalan mı söyledin herkese?”, diye hayretle bakar genç, yeşil saçlı kız, yerde bağdaş kurup oturmuş genç adama.

“Hayır. Bu sana söylediğim açık hali. Başkalarına ‘canı biraz sıkılmış olabilir..’, ‘geceyi ormanda, ağaçların arasına geçirebilir..’, ‘sahile, düşünmeye inebilirim..’, ‘sessiz, sakin bir ortama ihtiyacım var biraz..’, gibi ifadeler kullandım —ki bunların hepsi zaten daha önce defalarca yaptığımız şeyler olduğu için de herkes, benim istediğim yanlış sonuca vardı.”, der Fearghas ve bunları herhangi bir utanma içermeksizin söyler.

Zavallı Komoberi Anthea, ağlamaklı bir ifadeyle baka kalır genç adama.

“Ben.. Ben ne günah işledim ki senin gibi bir arkadaşım oldu?”, diye inler sessizce.

 

Fearghas başını kaldırır ve sırıtarak iri gözlü, ruh gibi salınan güzel orman elf kıza bakar.

 

“Yapma ama, Beri. Bana hiç eğlenmediğini söyleme. Alternatifin ne olacaktı? Yine o abuk kızlarla saatlerce hiçbir şey üzerine dedikodu dinlemek zorunda kalacaktın.. Bu çok daha eğlenceli değil mi şimdi?”, der ve başını tekrar eski sefer defterine doğru eğer.

“Seçeneklerim bunlar mı yani? Ya zengin ailelerin şımarık kızlarının dedikodularını dinlemek, ya da seninle küf kokan yasaklı arşiv odasına sızıp yakalanmak ve cezalandırılmak.. Bari gerçekten ormana gidip biraz hava alsaydım. En azından doğa ile özlem gidermiş olurdum.”, der Komoberi ve alt dudağını pörtletir.

“Dudağını öyle yapınca çok şirin oluyorsun.”, der Fearghas başını kaldırmadan.

“Bu hiç komik değildi Fionn.”, diye burnunu çeker incecik kız.

“Komik olsun diye söylemedim zaten. Hayranların bu halini görseler, gözleri dolardı.”, der Fearghas neşeli bir şekilde ve elindeki eski sefer defterinden başını kaldırır zira biraz sonra göreceği şey, alabileceği bütün cezalara değecektir.

“Be.. Benim hayranım yok!”, der kız hışımla.

“Senin hayranın yok, hayranların var.. Sadece benim bildiğim on dört tane.. İsimlerini bile verebilirim!”, diye sırıtır mor genç ve görmeyi beklediği şey gerçekleşir..

 

Komoberi Anthea pembenin muhteşem bir tonuna bürünüverir!

 

“Kim? Kimmiş onlar?”, diye afallar kız, ruhu çekilmiş bir ifadeyle.

“Şanslarını zorlarlarsa, bir anda ortadan kayboluşlarından anlarsın kim olduklarını..”, der ve yine sırıtır Fearghas.

“Yaaa.. Lütfen ama yaa..”, diye inler Komoberi.

“Üzgünüm genç bayan ama kendilerini saklamayı tercih ettikleri için şimdilik karışmak gibi bir niyetim yok. Ve niyetleri hayranlıkla sınırlı kaldığı sürece de tutumum değişmeyecek!”

“Bu.. Buna hakkın yok, Fionn. Sen benim—”, diye hışmeder küçük kız.

“—Dostunum!”, diye bitirir, genç Fearghas. “Seni küçüklüğümden beri tanıyorum ve hayatımdaki en önemli kişisin. Sana kimsenin bir şey yapmasına izin vermek gibi bir niyetim de yok. O yüzden, herhangi bir plan yaparken bunu da hesaba kat, lütfen.”

 

Komoberi, up uzun boylu genç adama uzun süre hayretle bakar.

 

Neden sonra, “Başımı senin kadar belaya sokan başka birisi olmadığını düşünürsek, bu ilamın biraz ironik değil mi?”, diye hicveder kız.

“Dostluğun cilvesi..”, diye yine sırıtır Fearghas ama bu sefer arsızca.

 

Tam Komoberi buna daha da yakıcı bir hışımla cevap verecekken, ayak sesleri duyulur ve ikiside bir anda dona kalır.

 

“Hay aksi..”, diye sinirlenir Fearghas. “Daha öne burasını gizlice gözlemlemiştim ve kimsenin kontrol için geldiğini görmemiştim. Nereden çıktı bu şimdi?”

“Kim? Kim geliyor?”, diye korkmuş bir şekilde fısıldar Komoberi.

 

Fearghas, büyücülüğüne özel keskin algıları, gelenin kim olduğunu söyler ona.

 

“Bekçi Arasgus! Lanet herifin eli çok ağırdır. Buraya doğru gelirse, bizi fark etmemesi mümkün değil.”

“Belki ben bir şey yapabilirim.”, der Komoberi ve yaklaşan ayak seslerine doğru, ince parmaklı eliyle zarif, havaya un saçar gibi bir hareket yapar, sonra kendisine hayretle bakan Fearghas’a döner ve, “Pencere. Aşağı güvenli bir şekilde inebilir misin?”, diye yarı panik içerisinde sorar.

“Üçüncü kattan yere çakılmak, Arasgus’un tokatından daha az canımı yakacağını biliyorum! Sen?”, diye sorar acil bir sesle.

“Ben kendi başımın çaresine bakabilirim, Fionn.. Hadi git!”, diye yalvarırcasına sızlanır küçük kız.

 

Fearghas, Komoberi ile tartışmaz. Ruh gibi görünen bu nazik, peri kızı kendi başının çaresine bakabileceğini söylüyorsa, genç adam ona güvecektir. Yerinden fırlar ve—

Bekçi Arasgus belirir ve iki gencin olduğu yere döner..

—seri bir.. iki.. üç.. adımla pencereye ulaşır, ve pencerenin kanatlarını ittirdiği gibi kendisini aşağı atar..

..ama yere çakılmaz.

Pencereden düşmeye başladığı anda hızı kesilir, ve bir tüy gibi yavaşça süzülür aşağı.

Fearghas yere konduğunda Komoberi’yi, kendisini bekler halde bulur.

 

“Bu hayret vericiydi, Beri.”, diye takdir eder genç adam.

Komoberi, ‘her zamanki halim’, der gibi omuzlarını silker, sonra kıkırdar.

“Ne yaptın adama? Bizi gördüğünden emindim.”, der hayretle Komoberi’ye.

Hafif utanmış bir şekilde tekrar kıkırdar Komoberi.

“Bekçi Arasgus’u hex’ledim ve farkındalığını düşürdüm.. Şu anda bütün kütüphane yansa fark edeceğini sanmam. Sonra da bir sincaba dönüşüp pencereye en yakın ağaca sıçradım ve aşağı indim..”, der ince kız ve biraz daha utanmış bir şekilde kızarır.

“Wow. Hex’i bu şekilde değerlendirmek hiç aklıma gelmezdi. Bu harkaydı!”, diye takdirini gizleyemez Fearghas.

“Sayende kötü şeyler öğrenmek zorunda kaldım, Fionn..”, diye içerler Komoberi.

 

Uzun bir süre ikisi de öğrenci yurduna doğru sessizce yürürler.

 

“İtiraf et, eğlenceliydi ama.”, diye sırıtır genç adam.

“Böyle sorumsuzca bir şeyi itiraf ederek seni daha da gaza getirmeyi reddediyorum, Fearghas Fionnghal..”, diye cevap verir küçük kız, burnunu çekerek.

“Her ne kadar eğlenceli olmuş olsada..”, diye ekler neden sonra küçük bir sesle.

 

Fearghas güler.

 

Bir anda Komoberi keskin bir şekilde iç çeker ve hem hayret, hem de şok içerisinde yanındaki mor gence..

..ve elindeki şeye bakar.

FEARGHAS FIONNGHAL! SEN MELSHIEVE KÜTÜPHANESİNİN YASAKLI ARŞİVİNDEN 7550 YILLIK TARİHİ ESERİ Mİ ÇALDIN?!

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Yıl 168 (-7523 yıl)

Teknik olarak bu bir tarihi eser değil.”, der İkici Kaptan Hammerson. “Ancak kaptan bunu sana emanet etmemi söyledi, Harita Mühendisi Malis el’Vi. Bize bir şey olursa, bunun muhafaza edilmesi çok önemli.. imiş.. Kim bir sefer defterini okur ki? Bende de var bi tane.. İçi boş! Bunca yıldır yazacak bi şey bile gelmedi aklıma.”

“Bu defter şu anda tarihi bir eser değil. Ama bir gün olacak ve bizim neden krallıktan ayrıldığımızı, yolda başımıza gelenleri, kayıplarımızı ve çektiğimiz cefaları başkalarına bu sefer defteri anlatacak. Bizler, hepimiz, bir gün göçtüğümüzde, bu defter yaptıklarımıza ve yapmak zorunda bırakıldığımız şeylere şahitlik edecek, İkinci Kaptan Hammerson..”, diye sakince açıklar Malis el’Vi.

“Açıklamaların da senin kadar muallak, el’Vi!”, der Hammerson suratını ekşiterek.

Malis omuzlarını silker.

“Sen sordun, ben de söyledim, Hammerson.. Kaptana, defterine göz kulak olacağımı iletebilirsin.”, der ve sefer defteriyle beraber tekrar odasına döner, el’Vi.

 

“Teslim ettin mi?”, diye sorar Kaptan Barakan.

“Teslim ettim, efendim.”, diye huzursuz bir şekilde cevap verir İkinci Kaptan Hammerson. Sonra içten bir sesle, “Kaptan, bu gerçekten gerekli mi? Sizin de gelmeniz, yani.. Size bir şey olursa biz ne yapacağız?”

“Kendim yapmayacağım bir işi adamlarımın yapmasını mı isteyim, Hammerson? Bir lider her zaman önderlik etmeli. Bunu ikimizde çok iyi biliyoruz.”, diye cevap verir sakin bir sesle, Kaptan Barakan.

“Size katılmıyor değilim, kaptan. Ancak bu ikinci sorumun cevabını vermiyor.. Size bir şey olursa biz ne yap—”, diye sorusunu tekrarlamaya başlar Hammerson.

“—yerime ikinci kaptan geçer..”, diye bitirir, Barakan sırıtarak.

“Sorun da bu. Ben yerimden memnunum ve kaptan olmak gibi bir niyetim yok. En azından bu gemiye. Belki bir gün. Kendi gemim olduğunda, olabilir.. Ama dürüst olmam gerekirse, bu tayfanın yarısından azı bile hayatta kalmazdı denizde geçirdiğimiz bu on üç yılda. Aslına bakılırsa, ben ilk altı ayda çoktan telef olmuş olacağımıza kati bir şekilde inanıyorum..”, der ikinci kaptan samimi bir sesle.

“Kendini bu kadar küçük görme, Hammerson. Bence sen çok iyi bir kaptan olurdun.”, diye teskin etmeye çalışır kaptan.

“Buna inanıyorum. Ama ‘çok iyi’ olmak yeterli kalmazdı o on üç yıl için.. Sizin gibi ufku olan biri değilim ben. Lanet olsun, karşılaştığımız onca yaratık ve canavar olmamış olsaydı bile sırf su ve erzağımız bitmiş olurdu ilk altı ayda çünkü ben kaptan olmuş olsaydım, her iyi kaptan gibi aptalca standart deniz kurallarını uygular.. ve hepimizi öldürtmüş olurdum..”, diye içten bir sesle itiraf eder Hammerson.

 

Kaptan Barakan uzun bir süre buna cevap vermez zira kendisi de standart deniz kanun ve kurallarını uygulamış olsaydı, gemisi de, tayfası da on iki yıl ve altı ay önce gerçekten telef olmuş olurlardı. Nevarki kaptan, ufku olan bir adam olduğu kadar, arkasında başsız bir gemi bırakmaması gerektiğini de bilecek kadar özgecil biridir.

 

“Bana bir şey olursa..”, diye boğazını temizleyerek başlar kaptan. “Sen kaptan olacaksın. Sorun yaşadığın yada sıkıntı çektiğin noktaları ise danışmanın olarak Harita Mühendisimiz Malis el’Vi’ye soracaksın.”

“Malis’e mi?”, diye hayretle ve biraz da yüzünü buruşturarak sorar ikinci kaptan.

“O adam harita mühendisi olarak harcanan biri, Hammer. Özelliklede son on üç yıldır çizilecek bir harita olmadığını düşünürsek.”, der Barakan, sessizce.

Hammerson ise ağzı açık bir şekilde kaptana bakar.

“Ama.. Malis mi?”, diye tekrarlar.

“Hammerson.”, der kaptan ve başıyla hazırda bekleyen, dört yüze yakın adamlarını işaret eder. “Onlarda bir farklılık görebiliyor musun?”

“Evet. On üç yıl sonra karaya ayak basacakları için heyecanlılar.”, diye cevap verir ikinci kaptan.

“Bu doğru. Ama dikkatli bakarsan, hiç biri karaya ayak basmak için sırasının gelmesini bekleyemeyen askerler gibi durmuyorlar.. Hepsi dimdik duruyor ayakta. Bu duruşu en son ne zaman gördün, Hammerson?”

 

Sessiz kalma sırası ikinci kaptana geçmiş gibi, Hammerson uzun bir süre gözlerini kısmış bir şekilde düşünür..

..ve ayılır.

 

“Bu kalyon bize ilk verildiğinde!”, diye ünler. “Hepimiz bu geminin tayfası seçilmiş olduğumuzdan dolayı o kadar gururluyduk ki..”, diye yad eder eskiyi.

“Doğru. Peki on üç yıl sonra onları bu kadar gururlandıran şey nedir, bunu tahmin edebiliyor musun?”

İkinci kaptanın gözleri ister istemez yukarı, ana direğin en tepesinde büyük bir gürültüyle dalgalanan bayrağa seyreder.

“Eveeet..”, diye onaylar kaptan sessizce. “Sen yedek nafta varillerini kontrol etmek ve kalan mühimmatın sayımı için aşağı indiğinde Malis el’Vi bütün tayfaya bir konuşma yaptı ve onlara yeni bayrağımızı ve yeni, taze krallığımızı anlattı. Hayatımda duyduğum en saçma konuşmaydı.. En saçma ve en içten konuşma. Ancak kendisinin kati bir şekilde inandığı bir şeyi anlatan birisinin ağzından çıkabilecek bir konuşmaydı bu..”

Kaptan, çok kısa bir anlığına susar ve on üç yıl boyunca kendisine inanmış adamlarına bakar.

“Adamlarımız bu yüzden dim dik duruyorlar, Hammerson. Onlar artık başı boş birer kaçak değiller. Hepsinin bir hedefi, gurur duyabilecekleri bir amaçları var artık.. O pasaklı, tembel adam, bir anda hepimize yep yeni bir amaç ve standart belirledi.. Önden giden bir liderlerinin olmasını gerektiren bir amaç ve standart..”, der Kaptan Barakan ve sesi, kontrol edemediği bir ateşle yanar. “Ve bana da büyük bir sorumluluk yüklemiş oldu..”

“O sefil bücürün gırtlağını sıkacağım!”, diye hırlar Hammerson.

“Aaaa.. Bunu yapmamanı tercih ederim, Bay Hammerson, zira Malis haklı. Yoksa neden kaçtık ki biz Arsonas’tan?”

“Arsonas..”, der Hammerson ve yüzü bir anda kararır ve çirkinleşir. “O şerefsiz piç kral!”, der ve omzunun üzerinden denize doğru üç defa tükürür.

KARA TEMAS, KAPTAN!“, diye gözlem kulesinden gürleyen, yaşı geçmiş gözlemcinin sesi gelir bir anda.

NE GÖRÜYORSUNUZ, BAY HAWKER?“, diye geri bağırır kaptan, Hawker adındaki gözcüye.

ZİYARETÇİLERİMİZ VAR, KAPTAN.. ÇOK ZİYARETÇİ! BİZE.. SÜZÜLEREK GELİYORLAR!

Kaptan hiç vakit kaybetmeden belindeki cepkenden katlanılabilir dürbününü çıkartır ve sahilin yaklaşık üç yüz metre gerisinden başlayan ormana, ve ‘süzülerek’ yaklaşanlara bakar.

“Lanet olsun.”, diye sessizce küfreder kaptan. “Öyle görünüyor ki yeni krallığımızı hak etmemiz gerekiyor, Bay Hammerson. Naftaları ateşleyip mancınıkların atışa başlamalarını söyleyin hemen. Sahilden başlayıp ormana doğru temizlesinler.”

MANCINIK ATEŞ! ONAR DERECE YÜKSELECEK ŞEKİLDE!“, diye gürler ikinci kaptan.

“Rampaları da indirin hemen. Gemiye çıkarlarsa işimiz biter.”

RAMPA İNDİR!“, diye emreder ikinci kaptan.

“Sahil boyunca iki sıra oluştursunlar. Kalkanlar önde, mızraklar arkalarında. Okçular gemiden, yükseltinin avantajıntan faydalanarak atış yapsınlar. Gözcü yerinde kalsın. Üçyüz altmış derece rapor versin —her iki dakika!”, diye emirlerini verir kaptan, yavaşça kendi kılıcını çeker, yanında ikinci kaptan olduğu halde indirilen rampaya, adamlarının başına geçer.

SAHİLDE İKİ SIRA! KALKAN VE MIZRAK! OKÇULAR GEMİDE.. ATIŞ SERBEST! GÖZCÜ HAWKER YERİNDE! 360 DERECE, İKİ DAKİKA ARALIKLI RAPOR VER!“, diye bağırarak kaptanın emirlerini iletir Hammerson.

KUZEY: TEMİZ. DOĞU: TEMİZ, GÜNEY: SAHİL. YAKLAŞAN DÜŞMAN. 200 YARDA! BATI: TEMİZ!“, diye ilk rapor gelir gözcü yuvasından.

 

“Evet. Başlasak iyi olacak, sanırım.”, der Kaptan Barakan ve rampadan inmeye başlar. Ne var ki adamlar rampalardan inmezler. Aslına bakılırsa istiflerini hiç bozmadan öylece dim dik yerlerinde dururlar.

Kaptan durup bir kaşı kalkmış bir şekilde arkasına, adamlarına bakar.

 

BARAKAN!“, diye gürler ikici kaptan bir anda.

BARAKAN!“, diye dört yüz adam haykırarak cevap verir ve yek vücut rampalardan aşağı çığ gibi inerler.

 

“Nedir bu, ikinci kaptan?”, diye kızmış bir şekilde sorar Barakan, adamları, kalkanlar önde, mızraklar arkada iki sıra oluşturduktan sonra.

“Ordular, inandıkları liderlerinin, önderlerinin.. ve krallarının isimlerini anarak savaşa girerler, efendim.”, der sakin bir sesle Hammerson, ama sırıtışını da gizleyemez.

“Biraz abartmadınız mı, Bay Hammerson?”, diye burnundan solur Kaptan Barakan.

“Aaa.. Daha en iyi kısmını duymadınız, efendim.”, der ikinci kaptan ve sırıtışını gizlemek için çaba sarf etmez bile. Kaptan kendisine engel olamadan, kendilerini sessizce bekleyen askerlere döner..

 

ADALAR KRALLIĞI!“, diye avazı çıktığı kadar, ve çocuksu bir neşeyle bağırır.

ADALAR KRALLIĞI..”

“BARAKAN..”

“ADALAR KRALLIĞI..”

“BARAKAN..”

“ADALAR KRALLIĞI..”

“BARAKAN!

..diye benzer bir neşeyle gürler ‘The Attest’in askerleri, ve kendilerine doğru, atılan naftalı mancınık testi-güllelerinden yanarak süzülen hayaletimsi ölülere karşı, genç, taze krallıklarının ilk ölüm kalım savaşını verirler..

 

 

 


 

 

 
 

Adalar Krallığı Tarihi (Part I)

Timeline:

The Kingdom of Isles, Adalar Krallığı’nın tarihi ve ana kıtayı fethi üzerine kısa bir bakış.

Kesin tarihler, o günkü koşullar dolayısıyla kusurlu olabilir. Bilinen tek şey, krallığın Yıl 1’den sonra kurulan ilk kalıcı medeniyetlerden biri olduğu.

Bu tarihin başlangıcı, Yıl 1‘den sonra yer alır.

 

 

l 7569 (-20 yıl)

Tarihi, fikri sabit bir bakış açısıyla ve atıl bir hikaye gibi değerlendirmeyi biraz ahmaklık olarak görüyorum, Profesör Tumblebum.”, der soğuk bir ifadeyle, mor ile koyu mavi tenli genç adam. “Tarih, kişisel eğilimlerimize göre değerlendirilmemeli..”

“Lütfen, size ahmaklığımla engel olmayayım, sayın Fionnghal.”, diye burnundan solur Profesör Tumblebum. “Burada sadece 36 yıldır tarih eğitmenliği yapıyorum o kadar —ki sanırım bu da sizin bilgelikle dolu 17 yaşınızdan eksik kalıyordur.”

“Fearghas. Lütfen.. Özür dile ve otur..”, diye fısıltıyla yalvarır hemen yanında oturan, uzun, yeşil saçlı orman elfi. Kızcağızın kaşları inmiş, küçük dudakları bükülmüş, iri gözleri titremektedir.

“Bir şey mi eklemek istemiştiniz, Anthea hanım?”, diye yankılanır profesörün sesi koca tarih anfisinde.

 

Komoberi Anthea kıpkırmızı kesilir. Hiçbir zaman üzerine dikkatleri çekmekten hoşlanmayan ruh gibi kız, bir anda 750 küsür öğrencinin odağı olmuştur.

 

“H.. hayır efendim.”, diye bitik bir fısıltı duyulur.

 

Fearghas Fionnghal’ın gözleri kararır. Ancak bu, kendisine özel ten rengi gibi, uzun, kıvrımlı boynuzlarının hiddetten titremesine ve gözlerinin kıpkırmızı, ürkütücü bir hal almasına tekabül eder.

“Fearghas, hayır!”, diye ruhunu teslim eder bir sesle inler Komoberi.

“Sayın Profesör, 36 yıldır üzerine hiçbir bilgi eklemesi yapmaksızın aynı şeyleri tekrarlamayı mertebesini muhafaza etmek için yeterli görüyor olabilir. Nevarki bunu herkesin tatmin edici bulmasını beklememeli!”, diyen Fearghas’ın dobraca sesi yankılanır büyük anfide.

“Offf..”, diye küçük, gnome bir kızın tiz sesi duyulur anfinin derinliklerinde. Buna aynı zamanda dolgun, bir başka sesin kıkırtısı eklenir.

 

Ve bir anda anfiye çıt çıkmaz, ağır ve boğucu bir sessizlik çöker.

 

Bunu takip eden uzun bir sessizlikten sonra, Profesör Tumblebum’ın, dişleri arasından gıcırdayan sesi gelir.

“Dışarı, sayın Fionnghal! Sizde, Anthea hanım.. Lütfen beni bölüm müdürlüğü odasında bekleyin! Palecog ve Wraiven hanımlar da sizlere katılmak isterler belki de.”

“Hayır efendim!”, diye anında cevap verir Palecog adındaki küçük gnome kız.

“Hayır efendim!”, diye aynı şekilde cevap verir Wraiven adındaki neredeyse iki metre boyundaki up uzun, simsiyah, ve dal gibi sıska olan diğer kız.

 

Genç Komoberi utancından iki büklüm olmuş bir şekilde dışarı süzülürken, Fearghas ise asiliğinin bütün muzaffer edasıyla çıkar dışarı.

“Neden yaptın bunu Fionn? Ben tarihi seviyordum!”, diye ağlamaklı bir şekilde inler ruh gibi kız.

“O salağın anlattığı tarih değil, Beri. Saçma salak bir hikaye kurgusu..”, diye hışmeder Fearghas.

“Bunu bilmediğimi mi sanıyorsun?”, diye kaşlarını çatar incecik kız.

“Biliyorsan neye itiraz ediyorsun o zaman?”, diye Fearghas’da kaşlarını çatar.

“Bizi onlar buraya davet ettiler, Fionn. Biz onların misafiriyiz. İyi de olsa, kötü de olsa bir şeyler öğrenmek için buradayız. Mütemadiyen disiplin odasında vakit geçirmek için değil.”

“Kimse sana—”, diye başlar hırçın bir şekilde genç adam ancak kızın, ‘dokunsan ağlayacak’ halini görünce durur bir anda..

..ve utanır.

“Özür dilerim Beri. Haklısın.. Sadece.. sadece aptallığa tahammül edemiyorum, o kadar.”, diye söylenir Fearghas.

“Melshieve Akademesine geldiğimizden beri sayende haftada ortalama üç kere disiplin odasındayız, Fionn. Bunun akıllıca bir yanı varsa ben göremiyorum.”, der Komoberi yumuşak, fısıltı gibi gelen sesiyle. “Belki de yönteminde bir kusur vardır.”

 

Fearghas Fionnghal susar.

Yedi yaşından beri tanıdığı bu güzel, içli kızın haklı olduğunun farkındadır. Dahası, kendi ahmaklığı, kendisiyle de sınırlı kalmamış, her defasında Komoberi’nin de başını yakıp durmuştur.

“Hay shit!”, diye ünler Fearghas bir anda.

FEARGHAS FIONNGHAL.. ÇOK AYIP!“, diye hayretle bir elini ağzına götürerek bakar mor adama, ruh gibi kız.

“Özür dilerim, Beri.. Bugün Last Man Standing Societynin turnuvası vardı. Katılmazsam, bizim takım kaybeder.”

“E peki ne yapacaksın?”, diye endişeli bir şekilde sorar Komoberi. “İstersen senin yerine de ceza çekebilirim!”

“Kesinlikle olmaz.”, der Fearghas kati bir sesle.

“..Ama belki ben senin yerine cezanı çekebilirim!”, der arkalarından, tiz bir ses.

Fearghas ve Komoberi bir anda dönerler ve yüzünde muzır ve mutlu bir ifadeyle kendilerine yaklaşan, Palecog adındaki küçük, gnome kızı görürler.

“Lanet olsun..”, diye hayıflanır Fearghas. “Yapıştı kene gibi, bırakmadı peşimi bir türlü mendebur cüce!”

 

Komoberi küçük, sevimli, ama bir o kadarda pasaklı kıza baka kalır.

Fearghas ise kaşları çatılı bir şekilde bakar kıza.

 

“Arcantonic Palecog.. İlk sorduğunda ‘hayır’ demiştim, cevabım hala ‘hayır’!”, der boynuzlu mor genç, burnundan soluyarak.

“Aceleyle karar vermeyelim isterseniz, sayın Fionnghal. Sizden veremeyeceğiniz bir şey istemiyorum ki. Disipline giderseniz, takımınız kaybeder ve şampiyonluğa veda etmek zorunda kalırsınız. İnadınız yersiz. Siz kazanmak istiyorsunuz, bende sizin kazanmanızı istiyorum. Yerinize cezanızı ben çekersem, siz şampiyon olursunuz, ben de istediğimi almış olurum.”, der küçük, gnome kız sırıtarak.

“Şampiyonluğumuz garanti değil.”, diye hırlar Fearghas.

“Siz olmazsanız, kaybedip turnuvadan düşeceğiniz ise garanti ama.”, der cüze kız neşeli bir şekilde.

“Fionn? Ne istiyor bu senden?”, diye bir kaşı kalkmış bir şekilde sorar, Komoberi.

Fearghas, ciddi iç bir çekişmesiyle uğraşıyormuş gibi uzun bir süre sesini çıkarmaz.

“Neden bu kadar inat ettiğinizi anlamıyorum? Bu yıl katılan herkes verdi. Bir siz kaldınız.”, der Arcantonic adındaki cüce.

“Fionn?”, diye tekrar sorar Komoberi.

“Sizden ruhunuzu istemiyorum..”, der cüce mutlu bir ifadeyle.

“Lanet olasıca şey. Görüyorum ki amcandan eksik kalır yanın yok!”, der Fearghas tükürür gibi.

“Amcam yarı iblislerle uğraşmazdı. O gerçek iblisleri kullanırdı!”, der Arcantonic, bir anda donuklaşmış bir ifadeyle. “Sizin kadar huysuz olanlarla ise asla vakit harcamaz, onları anında öldürürdü.”

 

Bir dakika sonra cüce Arcantonic Palecog, ekinde sımsıkı tuttuğu bir şeyle sırıtarak uzaklaşır.

Yüzü fırtına gibi kararmış bir ifadeyle Fearghas Fionnghal, yanında Komoberi Anthea olduğu halde aksi yöne doğru yürürler.

 

“İmza.. Bütün bunlar bir taraftar kartı imzası için miydi şimdi?”, diye hayretle bakar yeşil, tüleri saçlı kız.

Fearghas sesini çıkarmaz. Bir yandan yaşlı, pörsümüş profesöre, bir yandan da oportünist cüceye lanet eder.

Neden sonra, “Özür dilerim, Beri. Bundan sonra sırf senin için daha dikkatli olacağım ve haftalık disiplin ortalamamız üzerinde çaba göstereceğim. Şimdi benim gidip turnuva için hazırlanmam lazım. Yetişebilirsen, seni seyirciler arasında görmekten mutluluk duyarım.”, der ve hızlı adımlarla uzaklaşır.

Komoberi, giden genç adamın ardından bakar ve “Erkekler ve oyunları!”, diye derin, esef dolu bir şekilde iç çeker.

 

Fearghas, turnuvada yapmayı planladığı yeni manevrayı düşünürken, bir yandan da tarih dersini ve profesörün tek yanlı anlatısını düşünür ve bir karara varır.

Madem Profesör Tumblebum tarihin kendi hoşuna giden versiyonunu anlatmakta kararlıdır, o zaman Fearghas’da gerçek tarihi —en azından keyfi bir şekilde yorumlanmamış halini öğrenmek için eski, bölüm arşivlerine gidecektir.

Turnuvadan sonra, tabii..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yıl 168 (-7523 yıl)

KARA! KARA GÖRÜNDÜ!“, diye bağırır gözlerini kısmış yaşlı adam, kalyonun gözcü yuvasından. Adam, yaşına rağmen hala diri ve enerji doludur. “SAAT İKİ YÖNÜNDE KAPTAN!

MESAFE?“, diye geri bağırır uzun saçları aklaşmaya başlamış, kısa kesim sakallı, kırık burunlu kaptan.

DÖRT MİL. EN FAZLA BEŞ! BUZULLARDAN ÇIKTIĞIMIZDA DAHA İSABETLİ TAHMİNDE BULUNABİLİRİM KAPTAN BARAKAN!

“Kurtulduk mu, kaptan? On üç yıldır Frozen Sea’de dolanıp duruyoruz.”, diye umutla sorar ikinci kaptan.

“Göreceğiz. Bizler denizciyiz ancak on üç yıl hepimizi bitirdi. Bizi alıp sürükleyen o lanet olasıca fırtınadan sonra yetmiyormuş gibi bir anda her yanımızda peyda olan dev buzullar hareket kabiliyetimizi azalttı ve bir mil ötemizi bile görmez hale geldik..”, diye fena halde kızmış bir şekilde hırlar Kaptan Barakan. “Dümen kırın Bay Hammerson. Saat iki yönüne.”

DÜMEN KIR. SAAT İKİ YÖNÜNE!“, diye gürler İkinci Kaptan Hammerson.

“Tayfaları uyandırın. Kendilerine çeki düzen versinler.”

TAYFA KALK!“, diye yine gürler Hammerson.

“Silahlardan geriye kalan ne varsa güverteye getirsinler. Ve temizlesinler. Yerli halk varsa onlarla geçinmeyi tercih ederim. Ancak yirmi beş yıl önceki ilk gemimizdeki hatamızı da tekrarlamak istemeyiz, öyle değil mi Bay Hammerson?”, diye yüzünü buruşturarak sırıtır Kaptan Barakan.

“Uhhh..Hayır efendim. Tayfanın yarısını yamyamlara kaptırmıştık.”, diye nahoş bir şekilde iç çeker, denize doğru döner ve omzunun üzerinden üç kere tükürür ve ardından emirleri gür sesiyle bağırmaya başlar.

DİKKAT! SİLAH GÜVERTE! TAYFA YERLERİNE! TAM SAVAŞ POZİSYONU!

“On üç yıl buzullarda takılıp kaldık ve hiç biriniz ayaklanmadınız.”, der Barakan, düşünceli bir şekilde. “Bu deniz tarihinde bir ilk olmalı.”

“Bizler korsan değiliz Kaptan Barakan. Onurlu denizcileriz. Hepimiz eski, kokuşmuş krallıktan bıktığımız için size istekli bir şekilde katıldık. Kime isyan edeceğiz ki?”, diye omuzlarını silker ikinci kaptan.

“Doğru.”, diye mırıldanır kaptan. “Nevarki on üç yıl, bir insanın kendisinden bile şüphe etmesi için yeterli bir süre.”

“On üç yıl bu yaşlı kayıkta bizi hayatta tutunuz efendim.”, der Hammerson, koca kalyonu göstererek. “Siz ve Gökler olmasaydı, bunu kimse başaramazdı. Dev ahtapotlar, deniz yılanları, ölü merler, su wraith’leri, dev albatroslar.. Denizde olup da akla gelebilecek ne varsa çıktı karşımıza ve siz bir müzisyen gibi herkesin nerede olması gerekiyorsa orada olmasını sağladınız. Ve kaçınılmaz kayıplar dışında, çoğumuz hala hayattayız. Başına kargalar işeyesice eski kralımız, bizi üçer beşer balıklara yem etmiş olurdu şimdiye kadar.”

“Herkes zaten nerede olması gerektiğini biliyordu, Hammerson. Bunu ikimiz de pek ala biliyoruz. Benim tek yaptığım, zaten bildikleri şeyleri söyleyip önemli görünmekti o kadar.”, diye sırıtır Barakan.

“Öyle demeyin, Kaptan. İyi bir şovmenin önemi asla küçümsenmemeli.”, diye ikinci kaptan da sırıtır.

İKİ MİL, KAPTAN!”, diye bağıran gözcünün sesi gelir kalyonun ana direğinin tepesinden.

“Bayrak çekelim mi, Kaptan?”, diye sorar Hammerson.

“Bayrak çekmek isterdim. Ancak ayrıldığımız krallığın bayrağı dışında bayrak yok elimizde. Fikriniz?”, diye sorar kaptan.

Hammerson omuzlarını silker.

“Malis el’Vi.. Resim neyin şeysileri konusunda becerikli biri gibi. Boş zamanlarında —ki bu da on üç yıl ediyor— mütemadiyen bir şeyler karalayıp duruyordu. Deniz yosunları ve ahtapot mürekkebinden yaptığı boyalarla kamarasının bütün duvarlarına bir şeyler çizip durdu. Bazılarının ne olduğunu ben bile anlayabiliyorum!”

“Evet. Sanırım harita mühendisimizin parasını hak etme vakti geldi. Büyük bir çarşaf alsın, bize yeni bir bayrak hazırlasın.”

MALİS, GÜVERTEYE!“, diye bağırır ikinci kaptan. Sonra da, “Mancınıkları da hazırlayalım mı, Kaptan?”, diye sorar.

“Evet hazırlansın. Ancak ateş yakılmasın. Nafta varillerine de dikkat etsinler.”, diye temkin eder kaptan.

MANCINIK HAZIRLA! ATEŞ YOK! NAFTA GÜVERTEYE!

BİR MİL, KAPTAN!“, diye gözcünün sesi gelir yine yukarıdan.

“Eveet. Bakalım nereye gelmişiz.”, der kaptan ve kemer cepkeninden uzun, katlanılabilir, mercekli bir şey çıkartır. Bir ucunu tutarken, diğer ucunu kendisine doğru çeker ve daha çok git gide incelen bir boruyu andıran şeyi, tek gözünü kısarken diğer, açık kalan gözüne görür ve uzun bir süre, bir mil mesafedeki kara parçasını inceler.

“Ada..”, der İkinci Kaptan, ve içinde hissettiği hayal kırıklığını gizleyemez. “Bu bir kara değil sadece bir ada!”

“Evet. Ama çok büyük bir ada. Dahası, görebildiğim kadarıyla üç tane ada. Bize yakın olanı ikinci büyük olanı. Görebildiğim kadarıyla akarsuları ve ormanları bol, üç ada. Saat üç’e doğru dümen kırın Bay Hammerson. Herhangi bir varlığımız olacaksa, bu en büyük adada olmalı.”, diye emir verir kaptan.

“Emredersiniz, efendim.”, der Hammerson ve tekrar bağırır;

DÜMEN KIR, SAAT ÜÇ İSTİKAMETİNE!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Harita mühendisi Malis el’Vi, nedir bu?”, diye sorar Kaptan Barakan.

Saçları ve sakalları darmadağınık harita mühendisi Malis el’Vi, yeni uyanmış birisinin muallak, kısık gözleriyle kaptana bakar.

“Benden istediğiniz bayrak, Kaptan Barakan!”, der, bariz bir şeyi ifade eder gibi.

“Beyaz bir çarşafa çizilmiş bir şeyler görüyorum, Bay el’Vi. Bunların ne olduğunu anlatır mısınız?”, diye hafif burnundan solur kaptan.

İkinci Kaptan Hammerson ise bir elini sırıtmamak için çabaladığı ağzına götürür.

“Kalkan. Korumayı ve müdafaa etmeyi ifade eder.. Arkasında da kılıçlar var. Bize karşı şansını zorlamak isteyen varsa, başlarına ne geleceğini bilsinler!”, diye açıklar Malis.

“Evet, Bay el’Vi. Bütün krallık armalarında olduğu gibi. ‘The Heavens Shall Attest’ (Gökler Şahidimizdir) de neyin nesi?”

“Bu sizin on üç yıldır ağzınızdan düşürmediğiniz ifade, Kaptan. Bana, yeni bir krallık için oldukça anlamlı bir slogan gibi geldi.”, der el’Vi.

 

Kaptan Barakan, harita mühendisine öylece bakar.

 

“Biz bir krallık değiliz, Bay el’Vi.”, der neden sonra, biraz vurgulu bir şekilde.

Malis omuzlarını silker.

“Bizim bir krallığımız yok. Hiçbir krala da bağlı değiliz. Bağlı olduğumuz tek kişi de sizsiniz. Denizde kaptan olabilirsiniz, ama karaya, yerleşmek amacıyla ayak bastığınız anda artık kaptan olamazsınız, efendim. Bize önderlik etmeye devam edecekseniz, bu da sizi kral yapar.”

“Umm.. Harita mühendisi, ürkütücü bir şekilde haklı, Kaptan.”, der Hammerson, tek kaşı kalkmış bir şekilde.

 

Barakan bir süre sessizce çarşafa bakar.

 

“DJN.. Bu nedir, peki?”, diye sorar.

 

 

“Dö Jong’dan gelme. ‘The Young’ (Genç Olanlar)..”, der kısaca, Malis.

Bu sefer, kaptanın da tek kaşı kalkar.

“Korkarım aramızda ‘genç’ olan pek de kimse kalmadı Bay el’Vi..”, der kaptan, manalı bir şekilde.

“Bu bizi değil, yeni krallığımızın ruhunu temsil ediyor, efendim. Bizden sonra gelecekleri temsil edeceği gibi. Her zaman genç, her zaman taze..”, der harita mühendisi.

“Bakıyorum bazı şeyleri düşünerek yapmışsınız, Bay el’Vi. Bu işaret nedir, peki? Bir yerden tanıdık geliyor ama, çıkaramadım bir türlü.”

 

 

“Tanıdık gelmeseydi şaşardım, Kaptan Barakan.”, der ve ilk defa sırıtır Malis el’Vi. “Bu sizin yaşlı kedinizin yanağındaki çizgili desenin ta kendisi!”

 

İkinci Kaptan Hammerson dayanamaz ve kahkahayı basar.

Kaptan Barakan ise öylece kala kalır.

Bir kaç defa bir şeyler söylemek için yeltenir ancak bir şey çıkmaz.

 

“Bence harika olmuş!”, der ikinci kaptan fokurdayan, neşeli bir ifadeyle.

“Bay Hammerson! Onure oldum, ancak olmayan yeni krallığımıza, kedimin yanağındaki desenleri mi bayrak olarak kullanacağız?”, diye hayretle sorar, Kaptan Barakan.

“Kimseye söylemezsek, herkes merak eder. Soranlara da, manalı bir şekilde bakar, sırıtırız. Kimse de anlamadığını itiraf etmeyeceğinden, bir daha sormayacaktır!”, der Hammerson ve tekrar güler.

 

Kaptan hayretle ellerini havaya kaldırır, sonra kaşları çatılı, ciddi bir ifadeyle harita mühendisi Malis el’Vi’ye döner.

“Bay el’Vi. Yeni bayrağımızı ana direğe çekerseniz sevinirim. Soranlara bana anlattıklarınızın son kısmı hariç, hepsini açıklama işi size kalıyor. ‘Gökler Şahidimizdir’ ki ya bize saygı duyacaklar, ya da herkesin maskarası olacağız!”

“Emredersiz, Kaptan Barakan!”, der harita mühendisi Malis el’Vi, ve elindeki çarşafla beraber ana direğe doğru yollanır.

BAYRAK GÖNDERE!“, diye İkinci Kaptan Hammerson’un ardından bağırdığı duyulur ve koca kalyondaki herkes bir anda olduğu yerde dona kalır, sonra dikkat pozisyonu alır ve selama durur.

Yeni Adalar Krallığının bayrağı ana direkte yükselmeye başlar..

 


 

 
 

Left behind (18+)..

Timeline:

It is many odd years in the future.

In terms of centuries,
more than one, but less than two..

Some would say that’s a pittance in the eyes of an elf,
while others would argue on the number of generations in human terms..

 

To say the truth, time is never a pittance.

It’s the same for everyone.

Once gone, it’s gone..

 

The only thing that remains is the pain;
that which we arrogantly like to call; Wisdom.

 

This story takes place in the said future, in some unknown reagents of the Salt Woods, a bit north of Fey Town and the Dream Woods island, and about a week or two of lazy travel, west from the Academy of Melshieve, far, far south of the king’s lands..

The following stories must be read to fully grasp the significance of this particular story;

A Bard’s Tale VII, “1598. yıl”
Somewhere Bitter In the Darkness (18+)
A Shift in Perspective (18+)
Kocakarı Hikayesi (18+)
And Just Beyond That (18+)
Yıl 1
1:33:017 – Elveda, Felishia..
Birthright (18+)
and
Eski Efendim, Sahibim ve
Çok Daha Fazlası..

 

 

Used more iron oxide with the green copper rot and the trampberry roots today. Got better results. You’d have loved it. I am going to dust in a pinch of flecked gold as well, just to hint that it isn’t really rust but deliberately applied paint..”, said the raspy, somewhat tenoric voice, speaking into the shiny, smooth, dark green, marble-like stone in her small palm.

She stared at her great handy work as she unconsciously moved some of her dark, honey-colored hair, tinted with a few, tender whites behind one ear and smudged oil, paint, and dirt on both —a habit she’d picked up much too late to have been truely in her character.

“Then, when the paint dries, I think I will take it out for a spin down the Salt Hills. I think you’d have loved that too..”

Soft, naked footsteps approached and the much older version of Arcantonic Palecog hid the stone in her palm..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Who are you talking to, luv?”, said a voluptuous and illustrious voice as the very tall, very dark figure of Seressa Wraiven appeared at the entrance of the barn sized workshop.

She stood there and with the sun on her back, her very long, voluminous, fiery pink hair seemed ablaze. Upon closer inspection, however, one could see her hair also had a few traces of white in them as well..

The sunlight outlined and sort of put a surreal glow to her very curvy and very much buxom figure, all wrapped in a pink, laced and a tad scandalous, very mini skirt dress.

Seressa scanned her pairs’ workshop and all the ‘neatly organized’ cluster in it!

 

“No one.. Just taking mental notes.”, she lied.

 

In all candor, that by itself was rare;

Like, ‘never ever’ kind of rare..

Arcantonic never lied.

Blazed, blustered, swore, cussed, cursed, burned, and did highly illegal threatenings, certainly, but she never lied.

And certainly not to her pair..

After nearly one hundred and eighty years being paired to this strange, honest, extraordinarily tall, dark, and strikingly beautiful girl, she had just lied to her.

 

“Is it finally finished, then?”, Seressa asked with a lot of cheer in her voice, as she peered at the next-gen Mechaber.

 

In all candor, that by itself was also rare;

Seressa never did cheery with ‘a lot’.

Not so much as ‘never ever’, but that it just didn’t happen.

She was a cheery, optimistic soul by nature. So much so that it had taken her pair years and years of getting used to, and only because she had finally figured out that her very tall, very dark pair was not faking the cheer, but was, in fact, as cheery as she appeared to be..

The fact of the matter was, Seressa was worried.

A lump had settled deep in the pit of her stomach and had been there for the past few months, almost a year now and growing by the day.

And she was certain it had to do with her pair, Arcantonic.

Nothing too obvious nor overt. Merely an eye here, or an out of place look there, the growing number of times she’d found her pair talking to herself and the nonapparent secrecy..

To be honest, Tonic had never been the share-everything kind of girl, certainly. But she’d also never had the frame of mind for deliberately keeping things from her either. When pushed just a bit, she’d blurt it all out, all in a blaze.

There never had been any ‘silent secrets’ between them either. Like there was now..

For Seressa, it felt like a faceless, third party had entered their conversation that she was not privy to and the two of them quietly whispered to one another, not being obvious enough nor being deliberately rude, but not quiet including her in either.

It made Seressa feel like she was slowly being pushed into switching places with this ‘faceless third person’ and would soon be totally left out and actually become the faceless third person..

Just the thought of that had made her grind her canines and silently snarl, ‘I am her pair, damit! We are ‘Gales and Gallows..’, any number of times..

It was the culmination of all these little ‘out of place’s and the ‘odd silence’s that told Seressa, something was going on with her pair, and that it wouldn’t end well.

 

“Just about..”, replied the small gnome, in a very uncharacteristic display of cheer in her own voice as she patted the big, mechanical monstrosity standing next to her. It looked very impressive. And certainly, a lot more buff than the first version she had engineered more than a century and a half ago..

“My old professor who stole and published my first designs can chew on his own liver; that ‘can’ was meant to run with a lame, steam-propelled engine running on MOS 1.1 with a single core.. This is not!”, she said with a lot of smug.

“And this boy here is totally corrosion proof..”

“What’s it run on?”, Seressa asked.

“This and that..”, Tonic replied evasively.

That worried Seressa even more..

“We are getting some visitors later tomorrow.”, she said. “la Fey is coming over with her son. She sent a message by—”

“—bird?”, finished Arcantonic.

“Yea,  how did you know?”

“She always sends her messages by bird? I guess squirrels aren’t very reliable. Once they see nuts, they go nuts!”, snorted the gnome as she mixed some more crushed trampberry roots into the paint.

“Her hubby won’t make it though. She said he had some ‘winter things’ to do. Guess she will tell us what all that’s about when she gets here, but I suspect it’s because he can’t stand all the ‘silly’ gathered in one place.”, Seressa said.

“Can’t blame him..”, inserted Arcantonic.

“Oww.. and Cora’s coming too, though I can’t imagine how she could find the time, what with her ‘New Ironfrost’ project going..”

“Cora doesn’t do projects.”, said Arcantonic absently. “Only academy stuck-ups do ‘projects’. Cora does the real thing.. Smart, practical girl, she is. Always liked her for it..”

“That’s true, I suppose.”, murmured Seressa. “I sent a fast courier to Bowling Hills, by the way, when I first learned both Inshala and Cora were coming.”

“Of course, you did..”, grunted the little gnome.

“Brom said he’d be happy to join us as well. Should be on his way this very moment.”, the tall girl said happily.

“Of course, he is.. That unscrupulous little weasel just couldn’t miss an ‘all-girls’ party.”, she scowled.

“An ‘all-girls’ party does need good entertainment, though. Don’t you think?”, she asked.

“You just want him ‘cuz you still think he’s available for ‘pursing’..”, Tonic grunted.

“I never got to coin-purse you.. Might as well do him!”, she smiled but didn’t..

 

Seressa watched her pair as she pinched in some flaked gold into the paint.

 

“What is wrong, luv?”, she asked finally..

..just like that.

 

Arcantonic did not feign any incomprehension.

She did not try to dodge, avoid, or duck under the question.

She answered like she was ready for it and she did it without missing a beat.

She riposted..

“We were sent back..”, she whispered.

And there was so much heat, so much anger, so much infuriated, unadulterated frustration in that voice.

“..to right a bloody wrong for the Celestials. Why then, wasn’t my wrong fixed? What was so lacking in me, that they couldn’t be bothered to right my wrong?”, she blazed with a barely audible fire.

“We gave them our lives, our blood.. NO! We gave them more; we gave them everything we cared for..

 

Seressa wordlessly stared at her Tonic..

..and saw only her broken soul.

She saw her only broken!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Oww, my dear girl..”, Seressa whispered and silently floated to her pair.

“NO.. Please, Seressa, don’t!”, croaked Tonic harshly. “Not this time. No amount of your embrace could fix what it broke one thousand years ago..”

 

Seressa froze.

At that moment she understood something that moved the very foundations of her existence.

At that moment she understood the thing that rocked her at a fundamental level.

And at that moment she knew..

..that she no longer had a pair.

 

“Gales and Gallows..”, she whispered.

“The gales have long died, dear Seressa, and where I am going is beyond the gallows.”, Tonic said, though, not unkindly.

“What.. what will I do without my pair?”, the very tall Seressa said, with a trembling, broken voice.

“What you always do, my dear, dear friend; you shall ‘live’..”, replied Tonic softly. “You.. you made me live, didn’t you? You made me feel. You made me care. You made me.. love. You made me whole and we made a good run of it.

We ran, together, from big, blooming explosions. We sat in ratty old inns with filthy mugs in our hands and silly smiles on our faces because we’d just been banned from yet, another town, and I loved every single moment of all of it.. All because of you.

I thank you for them, girl. All of them. I love you, my sister pair, and I shall cherish you and guard our memories together in my heart.. Always. But where I am going, you can not follow. It’s a one way, one person ticket.”

“You discovered Astral Travel!”, Seressa whispered, with her hands on her lips. “Is that what Mechaber’s running on? Astral matter? Or a dead star you drew from there?”

 

Arcantonic was astonished, once more, at the potential accuracy of her pairs’ guesses, considering she had never been an artificer nor the researching type, but she did not reply.

There was just no need.

At that moment, the details of what Mechaber ran on was a moot point..

 

“But.. Why? Why now? Why ever?”

The voice Seressa asked was nothing short of despair..

“My sending stone..”, Tonic replied.

“Tonic, luv..”, Seressa said with anguish, “You.. you have been talking to that thing for years and years and years.. It’s never replied you back. And it’s never been healthy for you to have kept it up for as long as you have..”

“But I finally got a reply.”, said Tonic quietly.

Seressa just stared at her pair.

“There was a lot of interference and it was barely intelligible.. and very short.. but an answer it was.”, Tonic said with the same, quiet voice. There appeared large tears in her eyes, however, and a content little smile on her small, tiny mouth.

“Tonic, luv, you must know, the pair to that stone, where ever it is, is still here.. in our time, not where and when you gave him. There is no way he could have lived over a thousand years..”, said Seressa with total panic in her eyes.

“We did..”, Tonic said bitterly.

“No, luv..”, Seressa replied in desperation, “..we didn’t. We merely traveled it.”

“Yes.”, Tonic said. “But I know what I heard. And what I heard was him, calling my name, and begging for my help..”

“No! No, Tonic.. Please.. Don’t do this. Don’t leave..”, Seressa’s voice crumbled.

Tonic looked up at her beautiful pair.

And quietly she said, “Will we die, just a little, then?”

“No. We shall go together, and die together! You and I.. If you could artifice one seat, you certainly could do two..”, Seressa pleaded, tears rolling freely down her smooth, dark face..

 

Tonic dropped what she was doing.

She grabbed one of the many pieces of hard, linen cloths piled on her workbench, wiped her hands clean, then tossed it back on to the pile and came up to her pair.

She stared up at the glorious eyes of her pair for a long moment, then silently embraced her.

True, the furthest she could reach her pair hardly qualified as far as her hips, let alone, her slim waist, but that didn’t matter.

 

History, it seemed, enjoyed ‘odd firsts’..

..and here was such a one;

For the first time, knowingly, deliberately and without any reservation, Arcantonic hugged her sister pair, pinkses and laces, phloxes, and cherry blooms ..

To that hug, Arcantonic gave her all and took her all; a lifetime worth of her pairs’ soft, phlox fragrance to carry wherever she’d go.

 

“True to your word as ever, you’d follow me to and through hell if I asked you. But the possibility of successfully navigating an astral field is approximately three thousand seven hundred and twenty to one!

That is something, I can not, and will not ask of you..”

“Tonic, baby..”, said Seressa, with pain and the understanding of total loss in her trembling voice. “..you never needed to have to ask.”

“No, girl..”, Tonic said softly. “..this is something I have to do for myself. This is a wrong only I can right. You can not get involved, and there’s no coming back..

It’s time, my dear, dear Seressa. It’s time for you to let me go..

It’s time for me to find out how much I have learned from you.

I am sorry it has to be so.. And without any forewarning. But this is my own prophecy I must fulfill..”

“But you never believed in prophecies..”, anguished Seressa.

“What.. After seeing one prophecy come to life after another? It would have made me look like a total ass if I still didn’t believe in them.. And this one is mine, and mine alone.

Do give my best to Cora. She is a lot more gentle than she lets us see. Having put up with me all those years without even being my pair was sort of a give away on her part.. And to that weasel of a hobbit.. Tell him, ‘Eyes front, no longer..’ He’s free of me now..

And to Inshala, Lorna, Laila.. You know, the whole gang..

While you are at it, tell the pretty princes I understand the loss of her Ri Dorin more than most, even though a century has passed over it..

Years, it seems, doesn’t make some things any easier, nor bearable..

Tell her.. tell her, ‘The ones who love us will miss us..’

And to that weird Xyro girl, thank her for me, will you? Please? This whole thing was her idea..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Inshala ‘la Fey’ Frostmane found Seressa sitting in her rocking chair, on the porch of her cottage, staring blankly and so lost, at the setting sun, and her intuitive instincts told her that something was terribly wrong.

“Where is beloved Arcantonic?”, she asked with a soft, urgent voice.

It took Seressa Wraiven many tries before any coherent sound would come out of her..

“She.. she’s gone.”, was all the whisper that finally escaped her.

“She’s gone and she’s left me behind..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Everyone had left. It had been a sad, bittersweet gathering of people who had known each other for so long. Inshala had arrived first, followed by Brom, who ended up bawling like a little boy, when he heard about Tonic’s unexpected, and irretrievable departure.

Tonic, was gone..

 

Cora had arrived the next day. She had not cried. She’d just stared around stupefied. She’d really liked that little gnome. Getting to know her had been a trying chore, true, but well worth it.

Laila Wolvesbane, a Ranger Marshal now, had also dropped in later that evening, followed by, to everyone’s surprise, Lorna Feymist, the Rise and Queen of Bari Na-ammen and High Woods, along with her cousin and first advisor, the newly betrothed Anglenna Brightleaf appeared there that very evening too.

Though neither of them said it, everyone suspected Inshala for the arrival of the two royalties’.

Inshala did smile shyly about it as she spoon-fed the little boy squirming on her lap.

 

Laila was about the same; calm, cool, mature.. Just grimmer, ever since Thomas had died, followed shortly by her cousin, Bremorel..

That had been some ninety years ago and times had changed, but it’s devastation on the marshal had, apparently, stuck.

 

Everyone had wondered where Lady was, as no one had heard of her for quite some decades. Apparently, she had gone off to some seclusion after the loss of Udoorin, Thomas, and Bremorel, and never seen again after that. The only one present that would know was Laila but she wouldn’t say..

 

Anglenna had changed.. a lot!

There was very little left of the prim, conceited, supercilious, disdainful, and dismissive High Lady they had met so many years ago. She smiled at others, touched them, held their hands, and even tried to wink once.

It certainly had freaked the hell out of Laila!

 

Lorna appeared to have slimmed even more than she already had been. She seemed paler and drawn as if happiness had been ripped out of her soul and she seemed.. void now and a lot more reclusive..

The beauty that was Alor’Nadien ne was still there, but the spirit was gone..

When Seressa looked at her, she saw a woman who longed for the voice, the touch, and the face of a loved one, long gone.. And when she looked her in the eyes, she saw her future in them; someone who would silently weep herself to sleep every night..

Throughout their stay, her cousin Anglenna had never left her little queens’ side and it had been her who had desperately tried to cheer everyone..

..ironic as that seemed.

And just weird!

 

They stayed together, feasting more by each others’ presence than food, but time slipped by too fast, as it often did and everyone had eventually left with genuine promises to repeat the get-together.

It had been a sad case of ‘lost, but not quite found’..

And now Seressa was alone, once again sitting in her rocking chair, staring blankly at yet, another setting sun.

In all her existence, she had never known herself to be thus helpless and..

..empty.

It was like.. nothing she could readily define. She had wanted to do so many more things with her pair and none of it made any sense to her anymore.

It was like.. her life was a book, two hundred pages long, and a hundred and eighty pages from the middle had been savagely torn off, leaving the center jarringly blank.. and abandoned.

It was like.. she never wanted to dress in pinks.. never wear phlox or cherry blossoms.. never even see pinks. It was as if she liked pinks more when they had annoyed Tonic, even though she’d loved it long before they had ever met.. And with an uncharacteristic display of venomous rage, she had destroyed her most beloved of possessions; her Staff of Blooms..

In less than a few short weeks, she lost all her glamour and nearly half her weight. Bedraggled and torn, she roamed Salt Woods like a haunt, waiting for some priest to please, exorcise her out of her misery.

 

It seemed the heavens had an odd sense of humor.

 

In the space of a few months, Seressa became wild.

In the space of a few years, Seressa had become feral..

She had taken an old, rusty sickle to her once beautifully long, reddish-pink curling hair and just.. sawed it off with vehement savagery.

And now, she hunted her food like a wild beast; she waited for her prey, she pounced it on all fours, her long, slim tail lashing, and she tore into it, then and there..

Every once in awhile though, she’d remember her pair and scramble up to her old cottage in hopes of finding her waiting there, only to see the remains of her once, scrupulously clean and tidy home in more and more sad stages of wreckage and disrepair, and raided once again, by animals or men, she didn’t care.

‘Home’ had been where her pair had been and the hair raising howls of a beast in pain and agony could be heard for miles..

Not soon after, rumors of a savage creature layered in Salt Woods spread, attracting the attention of hunters and adventures alike, seeking game and fame.

Once they entered the woods, however, they never came back..

It must be noted that even though any number of complaints were filed against ‘that savage beast in the woods’, the officials at Graystone Keep wordlessly paid restitution for the damages done for any unprovoked attacks but otherwise militantly refused to do anything about it.

They were not privy to the particulars nor the reasons as to why the ‘savage beast’ acted the way it did. They did, however, know exactly who she was and no way in hell or heaven, were they going to move against the Chosen Voice of a prophecy fulfilled..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Come.. out..!”, Seressa croaked. It had been months?.. years?.. since the last time she’d spoken and it was hard getting the words out. “I can.. smell you.. sense.. you!”, she said harshly.

“Sense, I can understand..”, said a soft, whispering voice. “..but smell? That’s just sad, Seressa Wraiven, the Chosen Voice of Prophecies, the Maiden of the Raven Queen and the pair of one, beloved Arcantonic Palecog. Shall this be what becomes of thee? A growling, crouching, mindless beast that feasts on what she kills with her own claws, finally slain for some bounty?

Shall this be how the story of Seressa Wraiven ends? Because if it is, they are coming..”

“Let them.. come.. They are not.. the first, and they will not be.. the la—”, Seressa growled with hate.

“I wouldn’t be so sure, dear Seressa. The Bounty Hunters of Palantine are famed for their rate of success and they are coming, just for you. You will not be able to shrug them off as you did all the other enterprising fools.”, the voice said softly, but urgently.

“Finally, then.. I shall die by competent hands.. Should make things.. a lot easier..”, Seressa croaked..

“‘Those who love us, will miss us’, dear Chosen Voice..”, quoted the other kindly.

 

Seressa just stood there as indescribable anger rose within her.

 

“I am no chosen and all I ever did was talk trash..”, Seressa suddenly found her voice in that towering rage. “..The Raven Queen has many maidens and more to spare. And Tonic.. my Tonic.. is gone! There is.. there is no one left to love.. and no one left to miss..”

With that, her boiling rage broke and shattered and Seressa fell on to her knees, then on all fours, weeping uncontrollably.

“Why? Why did she leave me? Why? Why? why? why..?”, she moaned on the ground, ravaging at her filthy, drooping hair.

“Consequences, dear Seressa. Because there always are.. You inadvertently stumbled and broke the tablets, and willy-nilly, became the Chosen Voice of the Prophecy. And you spoke the prophecy. You involved four people where there should have been one. You involved a gnome prince, where there should have been none, and by doing so, you took away their ‘choice’.. True, they, in all fairness, still would have followed you, but that would have been their choice to make. A choice that you deprived them of when you included them into the prophecy..

You, my dear Seressa, did what the Outsiders did; you stole the freewill of mortals.. Certainly unawares and not with ill intentions, but intentions and ignorance count for little, when the results are thus devastating and expected there to be no consequences? You were explicitly warned by the old seers of Star Watchers that there would be..

Your suffering for your won’t, is the result of your own choice in words..”

“All.. all I wanted was my friends.. and my pair, my Tonic to be happy..”, cried Seressa.

“And thus she is..”, said the voice softly and silently.

Seressa froze..

..and an angelic figure appeared among the trees.

Glowing in incandescent light, Ad Ara came to Seressa, held her hand, and gently picked her off her knees and off the ground.

“A woman of your class should be better groomed, dear Seressa, and certainly not grubbing in the dirt..”, she said.

“You.. you are Xyro—”, Seressa stammered.

“—One, yes, dear girl. I am her and Ad Ara.”, the angelic figure smiled.

“Wha.. what do you mean ‘thus she is..’?”, asked Seressa.

“Exactly what it says.. You spoke the prophecy and set the conditions for it; four people, a pretty gnomic prince and a pretty gnomic girl, those were the three conditions that you set, weren’t they? And it surprises you that they should come true? Considering it was you, who set yourself.. and three others, upon the path to make sure they did come true!”

 

“Hah!”, deadpanned Seressa, “I GOT you, didn’t I? As for the other, the prophecy said the four of us are to go there, and here we are, GOING THERE! How about that..”

Arcantonic frowned.

“Last time you said there was some gnomic prince involved!”

“Did I? Well, if there is a pretty gnomic girl, stands to reason there ought to be a pretty gnomic prince, now shouldn’t there?”

Brom ‘Hoo booy’ed again!

Arcantonic frowned some more..

 

— for details, please read; Kocakarı Hikayesi (18+)

 

“But.. I just said those to be with my friends..“, she repeated desperately.

“And with them you were.. For one hundred and eighty years.”, said Ad Ara kindly.

“Seressa, my dear, you off all people should know the power of.. WORDS..

Particularly when meddling them into a live Prophecy!

Of all the people involved, you alone knew the true power of prophecies and what they entailed, just as your Raven Queen did, which is why you chose Her as your patron, did you not?.. Your particular study of expertise was on prophecies back at the academy, was it not?”

 

It was time for your little sister pair to grow up.. You mothered her and nurtured her soul. You made her feel compassion for others, and more importantly, for herself..

You made her feel passion, to something.. to someone, even.. You made a good person out of a broken, hate-filled little gnome, who had the means, the skills, and the intelligence to become, in all likeliness, another Arcanton Mordenon.

It was no mere coincidence Nadine Graciousward, Alor’Nadien ne’s mother to be, found the very young Arcantonic, locked in the basement of Mordenon’s tower after she’d banished him; Arcanton was training her to be his progeny to keep his work going, should he ever come to an unexpected demise.

Mordenon was a driven, power-hungry gnome.. And evil, certainly, but he was also very cunning and a planner..

And yet, Nadine could not bring herself to destroy the little girl, marred by the very scent of demons in that awful place. Instead, she took her.. She showed her kindness. The kind she would show only to her own daughter, many years later. She took her to her family and made sure she was sent to the Academy of Melshieve to be properly trained and perhaps find friends there and willy-nilly, she found you!.. She even granted her with a full scholarship with two conditions; one was that she was never to be informed of this, hence, ensuring her a future free of obligations and two, a ‘Watchful Eye’ was to be set upon her, so no one would come after her for her uncles’ deeds. Yes, the ‘Eye’ was there to make sure she was safe, not so she stayed in line..

And now consider this;

One found a way to open a Demon Gate, introducing them to this world. The other found Astral Travel.. Can you imagine the kind of things she could have done with that, had she been the little, angry, destructive person whom you’d first met and not the girl who actually fell in love with another being, had it not been for you?

Does it surprise you to know that this might have been the real wrong that you had to right, and you did?

For decades she studied astral physics and tried engineering a way to travel it and to survive it..

And mind you; not for any kind of materialistic gains nor for the kind of power it would have given her over mortals, the way her uncle, Mordenon did, but merely for a way to get back to him.. to another being.. After so many years of trying and toil, you finally made that girl feel empathy and a need to connect with others; you, him, your elf, and even the hobbit..

And to Nadine’s own daughter, Alor’Nadien ne..

The way the circle got so completely closed is.. mind staggering..

Do you see the significance in all of this? And the significance of what you did?

And all for something as simple and as great as love..

Funny how they would fight and squabble on a daily basis, even after having lived and suffered such impossible odds.

But such is love.. And life.

Because of your nurturing soul, you gave your Tonic your love. In turn, she found love and happiness and gave him hers, and through them, many, many generations later, came one that became vital in the fight against darkness.

Consider this in your raging grief; that had your beloved Tonic not done what she had to get to her Gordigon, their great, great, great, great-grandson would not have been. And had he never been, Silent Hills would have still been ‘silent’ and evil would have won that day.. The other side knew this more than a millennia ago, which is why they set the ‘Demon Fog’ there; to make sure those hills stayed ‘silent’..”

 

The beautiful face of the angelic figure that hovered before the devastated form of Seressa turned mournful for she knew, what came next would bring this beasting, feral creature nothing but more of what she had;

More pain.

 

She sighed.

And she spoke.

For there would be no giving any comfort today.

Only cruel ‘understanding’ would help raise the destruction before her.

 

“My dear, dear Seressa..”, she said, almost with a whisper. “I know how much you loved your pair as I was privileged to have witnessed it. What made your love so special, was it made her love as well.

It made her happy..

You should have seen her face when she beheld her firstborn; a beautiful little baby girl she named ‘Seressa Ton Wraiven’ and she was all but glowing with happiness.

I know, for I was there..

Now I would ask but one question to you;

Was it your intent and condition that she be thus happy only with you, and with you alone?”

 

 

Seressa just stared at Ad Ara..

..and tears of a desperate loss appeared in her eyes, for now, at the very end, she understood the very core of her own fall; that the only way she could have kept her pair was to selfishly love and cherish only the presence of the angry, hate-filled girl, who, in all fairness, would have abandoned her.

Or perhaps, and against all odds, kept her, she might have, but never to have shown her the love she felt for her? Never to have given it to her? That same love and compassion that she’d shown and given her so freely through thick and thin, gales and gallows, these past near two centuries.. For had she not, their bond just wouldn’t have survived any gales, nor any gallows..

At that moment, Seressa fully understood the dilemma, the paradox of her predicament; one way or another, she was doomed to lose her pair no matter what and that understanding truly, unequivocally, irrevocably and unmendably broke her..

 

“But she’s gone. And I am never seeing her face, never hearing her voice again..”, she sobbed.

“Your want for her presence still keeps you from learning the simplest and most significant lesson of all, Seressa..”, the angelic form said softly.

 

Seressa felt numb.

Concussed, even.

 

IT’S NOT ABOUT YOU!

 

And with that harsh lesson given, Ad Ara Xyrone was gone..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

The cottage had been scrubbed clean and was barely livable again though it still needed a lot of manual repairs and Seressa would rather ‘that roof quit leaking’.

It had been a bit over a month since Ad Ara had visited her in the woods. Since then, she had picked herself up, dragged herself back to the devastation that was her soul, and her home.

 

“Another is on the way, beloved Seressa. Prepare yourself and your home. Your work in this world is not done yet..”, Ad Ara’s voice had silently echoed in her mind after she’d left.

 

To that end, she had come back to this cottage and wept and cleared the wreck and debris of her soul and of her home, mindlessly scrubbing clean everything that would remind her of her pair. She had considered burning the weather-worn, barn-sized workshop of her pair, down into the ground, and had even gone there with a burning torch in her hand..

..and had just stood there for hours, unable to bring herself to destroy the remains and the reminders of her Tonic.

Seressa had scraped very near insanity that evening..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Six years had passed since the day Tonic had left and barely over two since Seressa had returned back to her cottage.. Brom had come to visit her once. “Hey, you..”, he’d said, then literally barged into her kitchen and whipped up a course worthy of some princes’ if not kings, prepared the table, and force-fed the catatonic and drooping form of Seressa.

He had silently wept as he washed the near skeletal remains of the woman he’d dearly loved and cared, cleaned her, groomed her hair, put her pinks on her, and laboriously dug a stretching garden right in front of her cottage and planted pink roses, creeping phloxes, and several young cherry saplings. In under a few weeks, the desolate dirt would be washed in pinks and teaming with life. Given this time next year, the cherries would blossom, turning Seressa’s broken life, into a ‘home’..

Brom knew all about gardens..

He stayed with her for a few more weeks, promised to come back, “to check in on the garden”, he’d said, and left.

 

Then Inshala had come with a very ‘beautiful’ looking young boy that was sure to break any number of hearts; her son!

The little boy she had seen six years ago had grown so tall..

He certainly had taken his eyes, his nose, his mouth, and overall beauty from her mother, but he had very dark hair and thick, dark eyebrows, the parts he had gotten from his father, making the total combination that really would wreak havoc among girls.

Seressa could just imagine the young, not quite man, strolling in one of the parks in the academy, with a whole horde of girls lusting after him.

She certainly would have.

What really made him so sweet was that the boy was totally clueless about it all..

 

Like the caretaker of nature she’d been since the day she could barely walk, Inshala took care of Seressa, and brought her back from the edges of the insanity she’d been flirting for the past six years.

She came, she gave the pink garden a single glance, she smiled and she said, “Dear Brom..”

..and every single rose, every single phlox bloomed. The slender saplings decided they couldn’t be bothered to wait, and certainly couldn’t be bested by some dirt hugging flowers, and they too bloomed..

In the space of an afternoon, Salt Woods turned into a pale, tender tone of pink..

 

Then Aager came.

It was strange to see this predator of a human, still looking not a day older than twenty-five..

He came, he embraced his blushing Inshala and he took his son to long walks while his wife nurtured Seressa.

It was stranger seeing a very boyish smile on that man’s face.

The one he had given to his wife.

And yet, they hadn’t said a single word to one another..

 

Cora visited her as well. And then Brom again.

Then a wisp of a girl she thought she had never met before came to her. She introduced herself as Komoberi Anthea, a wood elf druid from Dream Woods just south east..

She claimed she was ‘just being neighborly’. She had a soft, whispering sort of voice that made you want to lean over to hear and Seressa thought even a mild breeze could very well carry her away.

The girl seemed to have made camp somewhere out in the woods and she came and went every day for weeks on end.. and when she came, the forest slowly turned into soft shades of green.

“I wish I could do pink too. I am afraid, however, all I have to offer is green..”, said Anthea pointing shyly at her own wispy green hair “Pink is nice, but green is kinder and less demanding.”

Seressa knew when someone wanted something from her and this green-haired willow of a girl definitely wanted something, but after testing the elves’ patience with a very unseressa like attitude, the girl finally admitted what she wanted;

“Nothing but your well being..”, she’d whispered softly..

Seressa suspected Inshala’s or even Ad Ara’s hand in sending this frail girl to look after her. It was so much like them to poke their nose and to meddle with her affairs..

The only problem with that was;

She had no affairs.. at all..

..in fact, she had nothing.

And the reminder of that lone fact broke her all over again..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

The hooves of horses and the clatter of a wagon approached.

Seressa was up on the roof, desperately banging at the tiles in hopes that they’d really quit leaking, already!

Tonic could have done that in less than an hour..

..come to think of it, she had, many years ago.

 

Seressa was in no mood for any visitors.

The last batch had been a band of ruffians wanting to take ‘whatever’ they could get their hands on from ‘that girl who lived alone in the woods’.

They made excellent fertilizers now..

She came sliding off the roof and prepared to do some highly illegal and likely very dangerous things to whoever was coming.

 

“Hello, home!”, shouted a slightly tenoric, male voice. “We are looking for a Seressa Wraiven, known to be living in these parts of Salt Woods.”

“Looking for a Seressa Wraiven, are you? Well, found her you have..”, she said a bit uncharitably.

If the little man sitting on top of the wagon, drawn by two draft horses was taken aback by her attitude, he didn’t show it.

He smiled toothily and Seressa recognized him.

It had been many decades since the last time she saw the little man, who wasn’t really a little man, but a gnome.

“King Tinkerdome..”, she said. “You are a long way from Silent Hills and your entourage seems to have lost you.”

“Shhh..”, said the King of Silent Hills, conspiratorially.

“..I am incognito and have brought no entourage. I have, however, brought someone for you..”, he said a bit resigned, turned around, and called into the wagon.

“Oi.. Menace.. Wake up! Up up up! Off the wagon, you little bugger! You are at the end of your rope. Get up and get off my wagon.. Look sharp and eyes front!.”

Something yawned inside the wagon, scrambled and grumbled, and possibly cussed, and got off the wagon.

 

She..

She was a small thing.

Tiny, even.

She was a bit on the pale side with deep, chocolate brown eyes and had dark honey hair..

And she looked like a coin-sized version of her Tonic..

 

“Whot?”, the little thing squeaked and Seressa’s eyes teared. She sounded so much like her Tonic too! She could literally pick her up, put her in her coin purse, and carry her around all day..

 

King Gnine ‘Ninehundredandnightynine’ Tinkerdome glared at the little gnomic girl, then turned at Seressa and looked at her apologetically.

“I am sorry this will inconvenience you, dear Seressa, but I was told.. ordered, really, to bring this little brat over to you for training and.. well.. ‘dressing up for society’, would be a polite way to put it, if I were addressing the public.”

The little gnomic girl sneered up at her King.

“This here is Terra ’10K’ Tonic. You may call her ‘Tee’, ‘TK’, ‘KT’, ‘Ten-K’ or just ‘menace!’, because that’s exactly what she is..”, Gnine glared back at the little, pint-sized girl.

“You are one to talk.”, spat back the girl!

“She is also my niece as payment for my past sins, and..”, Gnine said turning to Seressa, “..as you can see, what we have here is a failure to communicate, and she speaks a language no one can understand! if you get my meaning. I have been told, by ‘higher authorities’, that you were exceptional with head cases like this. I don’t mind exceptional, but I would really settle for fair..”

Though Gnine was trying to put on an optimistic face, it was obvious he’d long lost all hope.

 

Seressa just looked at Gnine..

..and at the little, minute creature.

 

It seemed the heavens did have an odd sense of humor!

 

“Tonic..?”, she whispered like she’d just seen a ghost. “How?”

 

“‘Tonic’ will do too, I suppose..”, said King Gnine, then he got off of the wagon, walked up behind it, grabbed something that appeared large and heavy and carried it over to Seressa and dumped it at her feet.

“I am a wizard and all, but somethings, not even I can understand. This old chest was found hidden deep inside the old archives, lost during the ‘Demon Fog’.

Every day we dig up things left behind centuries ago.. Some go as far back as the first Themalsar War. When we found this particular chest, we couldn’t open it. The only thing we could find out was it originally belonged to one of the queens of old Silent Hills, though we could find no reference to her at all.. Nor anything that would identify her. When we tried disarming and disenchanting spells, we only got this..”, he said and turned the chest around..

..and there, written on the front side of the chest was;

 

“GALES AND GALLOWS”

 

“Well, as odd as that seemed, we were just going to put it into our new archive vaults when a certain angelic personage decided to visit and told us who the chest was addressed to, and while at it, we could also bring along a certain little menace to her as well.. Seemed like a good idea, then.. Seems like a good idea, now.. and getting better by the minute..”, he smirked at the little girl.

The look the little gnome gave him was nothing short of baleful.

 

Seressa could hardly stand as all traces of life seemed to drain from her.

She folded down in front of the chest and with blurry eyes, she whispered;

“Gales and Gallows, luv, Gales and Gallows..”

 

A strange, mechanical sort of voice came from the chest;

 

> Voice Activation Required.

> Voice Recognition Protocol activated.

> Access confirmed…

> Hello, Seressa Wraiven, Strongest Pair!

 

And with that, a rusty clank and a sharp hiss of air, the lid of the chest creaked open.

“What the—?”, exclaimed the little Tonic, peering into the chest. After a while and with total bafflement, she said, “It’s just.. crappy old junk!”

“Yes.. and no..”, cried Seressa. “They are.. MEMORIES.. they are what makes us.

Seressa stared at all the old, out of date items inside the chest;

Many pieces of strange tools, gadgets, and contraptions were in the chest, including an old, handmade set of goggles, a very old, elegantly crafted lantern, a collapsible spear, a worn-out alchemist’s satchel, many letters and scrolls, a worn hammer and a wrench, and a tiny, semi-transparent box that had been made to hold two, very small, oval-shaped items but there was only one, dark green, round, smooth, marble-like stone in it while it’s pair seemed missing.

One item, in particular, caught her attention.

It was probably the oldest thing in the chest; a worn book with re-worked and re-binded covers. It was, in fact, not really a book, but a hand-prepared dossier, watermarked with the arrogant symbol of the Academy of Melshieve on it.

Seressa recognized her own, elegant and recursive handwriting..

It was the dossier she had prepared, some one hundred and eighty plus years ago for Arcantonic to read. It was all and everything about herself. She’d never gotten around to actually giving it to her pair and had thought she’d lost it somewhere, during her travels, many, many years ago..

“Did you..? Did you burglarize me, luv?”, she laughed and she wept, holding the worn-out dossier close to her chest, and her heart..

“Oww, my dear Tonic, you took it, you read it and you kept it safe.. You gave me, back to me..”, she wept shamelessly and happily as she reached into the chest again and took out the little, dark green stone..

 

King Gnine grabbed his little niece by the scuff of her neck and dragged her away, tactfully giving the weeping girl some much-needed privacy.

“Whot, damit?”, scowled the little gnome.

“You brought me here? To this? She is as weird as a toe ring and mad as a hatter! And what’s with all the creepy pinks anyway? Who wears laced pink now? And that dress! I can see too much of her, and I am not even trying!”

“True..”, said Gnine. “..but she owns your little arse now!”, he added with an evil smile..

“I’ll be rid of her soon ‘nuf.”, shrugged the little Tonic.

“And I’ll set your Auntie Laila on you, again. Just you remember how that ended! Now imagine what she will do to you if she has to come all the way down here to find you.. But by all means, don’t let me nix you!”, Gnine laughed evilly at the little gnome.

 

Tonic remembered what her Auntie Laila had done very well. Of all the people she had encountered, Auntie Laila was the only person she hadn’t been able to cute her way out of. When she’d run off, the Ranger Marshal had come and she’d found her like she’d put her there herself.

And then she’d trashed her..

..thoroughly!

Tonic scowled some more because she still felt her little butt hurt every time that particular memory was reminded to her.

Apparently, there was no messing with the rangers of Serenity Home City and certainly not with Auntie Laila!

 

While little Tonic mulled over her evil auntie, her own sad little butt, and her predicament, Gnine glanced at the very tall, very dark, and the very weeping girl, clutching a folder of some sort in one hand and something small enough to fit in her palm, in the other. He could clearly see the pain in the shapeless lump of the girl, crumbled on the ground crying uncontrollably and without any decorum.

He’d known Seressa Wraiven and he remembered her as one of the most glamorous women he’d ever seen, par to even their Alor’Nadien ne.. Something must have happened between the time he’d last seen her and now.. Something terrible and probably very recent, for this broken creature bawling in the dirt, was so very unlike her previous, glorious self.

When he looked at her, all he saw was the sight of sentient devastation; shattered and broken, damaged and scarred, deserted, desolate and in shambles, mindlessly feral and extremely volatile..

 

The King of Silent Hills turned to his little niece and spoke to her with the kind of gravity that he reserved only for situations as somber as;

THEN WE SHALL MAKE WAR UPON THEM!

“In all our long and painful history of Silent Hills, that mad hatter in pinks is probably the best thing that’s ever happened to us.. By all means, little girl, disrespect Seressa Wraiven at your own peril!”

 

Crumbled face down on the ground, clutching the ragged remains of her old dossier, her old memories, her old life, and her old self, even, Seressa felt broken..

..and miserably happy.

It was like something woefully pitiful, and yet, something that meant a world of joy for her had been given back to her.

She clung to that old thing like she had clung to her pair just before she’d opened the astral gate and walked through..

And that is when she heard the crackling noise.

It sounded as if someone was walking on dried leaves just outside her window or walking on eggshells, cracking them and messing her kitchen floor, or perhaps her Tonic was balling a stiff parchment just next room.

It was unintelligible at first, but soon enough, it formed words..

 

“Hello, Seressa..”

..said a barely audible, somewhat raspy voice from the dark green, marble-like stone in her palm.

 

 


Tonic: “Will we die, just a little, then?”

 

— is a near direct quote from Fantastic Beasts and Where to Find Them, where Grindelwald says this to Newt, after he is caught.

 


Tonic: “..But the possibility of successfully navigating an astral field is approximately three thousand seven hundred and twenty to one!”

 

— is a near direct quote from Star Wars, ep. 5, Empire Strikes Back, where C3PO says this to Han Solo as they dive into an asteroid field with the Millennium Falcon.

 


Tonic: “..Tell her.. tell her, ‘The ones who love us will miss us..'”

 

— is a direct quote from Keanu Reeves when he said it during an interview with Stephen Colbert.

When Colbert asked:

“What do you think happens when we die, Keanu Reeves?”

Keanu thought for a while and replied:

“I know that the ones who love us will miss us.”

 


Ad Ara: “Your want for her presence still keeps you from learning the simplest and most significant lesson of all, Seressa..”, the angelic form said softly.

Seressa felt numb.

Concussed, even.

IT’S NOT ABOUT YOU!

 

And with that harsh lesson given, Ad Ara Xyrone was gone..

 

— is a near quote from Dr. Strange where he talks with the dying spirit of The Ancient One:

The Ancient One: Arrogance and fear still keep you from learning the simplest and most significant lesson of all.

Dr. Stephen Strange: Which is?

The Ancient One: It’s not about you.

 


Gnine: “Well..”, Gnine said turning to Seressa, “..as you can see, what we have here is a failure to communicate, and she speaks a language no one can understand if you get what I mean. I have been told, you were good with head cases like her.”

 

— “What we have here is failure to communicate..”, is a reference to Cool Hand Luke (1967)

 


A strange, mechanical sort of voice came from the chest;

> Voice Activation Required.

> VRC / Voice Recognition Protocol activated.

> Access confirmed…

> Hello, Seressa Wraiven, Strongest Pair!

 

— was a reference to Marvel’s, Thor Ragnarok “Strongest Avenger” Scene

 


“Looking for a Seressa Wraiven, are you? Well, found her you have..”, she said a bit uncharitably.

 

— Yoda, from Star Wars.

 


Mad Hatter

 

— the fictional character in Lewis Carroll’s 1865 book “Alice’s Adventures in Wonderland “