Showing: 1 - 8 of 8 RESULTS
dungeons and dragons modül the plot thickens Whispers; A Cabal

Çok Uzaklardaki Gullem

Çok Uzaklardaki Gullem

Timeline:

Adalar Krallığında ürkütücü bir sesizlik hakimdir.

Elf’ler, Dwarf’lar, İnsanlar, Gnome’lar ve adı geçmeyen diğer bütün ırkların hepsi sanki nefeslerini tutmuş, ölüm ve felaketin ön habercisi olan bu sessizliği dinlemektedir.. zira sessizlik sonrası gelecek fırtınanın adı bellidir.

Bir araya gelip hazırlık yapma zamanı gelmiştir.. yada bunun için biraz geç kalınmış da olabilir çünkü ‘düşman’ çoktan harekete geçmiş durumdadır. Bunun ilk göstergesi, gerçekte Büyük Arashkan Şehrinin, hemen sonrasında da kadim elf şehri Bari Na-ammen ve High Woods’un yok olması değildir. Bu iki ‘cinayet’in kendileri başlı başına hayret verici ve kahredici olsa da, en nihayetinde ve ‘büyük plan’ açısından iyimser bir şekilde sadece birer dip nottan ibarettirler.

Kötümser olarak ifade etmek gerekirse;

Bu bir başlangıçtır..

 

Sonun başlangıcı.

 

Ve uzaklarda bir yerde, unutulmuş binlerce yıldır bütün bunları ‘keyifsizce’ bir şekilde, Büyük Kuzey Tundralarının en ücra batı köşesindeki muazzam şatosundan seyreden Gullem bulunmaktadır..

Bu hikayenin ne zaman yer aldığı kati olarak bilinmemektedir.

Ancak kronolojik olarak;
A Demon’s Plan (Part Four) – All End.
ile
The Fog, The Path, And The Door.
Knock, More, And Ascend.
,
arasında bir zamanda gerçekleşmiş olması muhtemeldir.

 

Kapkara bulutların arasında, kızıl yıldırımlar vahşice çatallanarak harlamaktadır. Kara bulutların altında ise belki bir zamanlar koyu mor olan, ancak artık grinin ürkütücü tonlarıyla kirli pas renklerinin karıştığı devasa, demir bir şato bulunmaktadır ve şatonun büyüklüğü, ancak ‘göz alabildiğince’ ifadesi kullanılarak tarif edilebilirdi. Şatonun muhtelif yerlerinden, rastgele serpilmiş izlenimi veren ve daha çok kanlı birer mızrağı andıran sivri kuleleri ise, gökyüzünü kaplayan kirli bulutların arasında kaybolmuştur. Şatonun devasa, girintili kapısı dışında bir başka girişi görülmediği gibi, ana kulesinin kara bulutlara yakın bir noktasındaki tek delik dışında da herhangi bir penceresi yoktur. Bu pencereden ise, dışarı kızıl-sarı bir ışık süzülmektedir. Gecenin karanlığında duyulan sesler, şatodan gelen çığlıklar, vahşi havlamalar ve ne olduğunu kimsenin bilmek istemediği seslerden ibarettir..

Burası yaşlı, mel’un ve şer kelimelerinin gerçek sahibi olan lanetli Gullem’in şatosudur ve buraya canlılar ayak basmazlar. Ama cansız bir çok şey buradan sürüler ve tümenler halinde ayrılır ve güneye, Demon Wall adı verilen, insanların, elf’lerin ve dwarf’ların korumaya çalıştığı İblis Duvarına doğru yollanırlar.

Şatonun ana kulesinin tepesindeki, kızıl-sarı kötürüm bir ışıkla aydınlanan kemerli pencerede bir gölge belirir. Uzun, sıska ve uğursuz bir gölgedir bu.

Gölge, bıkkın, isteksiz ve kataraktlı gözlerle güneyi süzer. Güneyde, demir şatonun iki buçuk üç günlük mesafesinde Demon Gates/İblis Kapıları vardır. İblis Kapılarının ilerisinde ise uçsuz bucaksız, yarıklar ve çatlaklarla dolu, keskin kayalar ve zehirli gazlarla hayata dair hiçbir şeyin yaşamasına imkan vermeyen Fiend Pits/İblis Çorakları, onun da ilerisinde, yüksek uçurumların altında, Demon’s End/Sonsuz İblis vadisi bulunmaktadır. Bu vadide bir zamanlar belki bir medeniyet var olmuş olsa da, söz konusu medeniyetlerden geriye kalan şeyler sadece yüzlerce, daha gerçekçi bir tahminde bulunmak gerekirse, binlerce yıl önce yıkılıp talan edilmiş harabelerden ibarettir ve bu harabeler ise artık, adı konulmamış on binlerce yaratığa ev sahipliği yapmaktadır. Bu vadinin sonunda ise, Gullem’in görüyormuş gibi baktığı Demon Wall/İblis Duvarı durmaktadır ve yaşlı, uğursuz adamın keyifsizliğinin kaynağı da bu duvardır..

..son, yüzlerce, unutulmuş ve umutsuz yıldır!

 

“Bıktım..”, diye kendi kendine mırıldanır yaşlı adam yılgın bir sesle. “Ama ölümlüler bıkmadılar bir türlü..”

Melanet adamın arkasından bir inleme sesi gelir.

“Sen hala yaşıyor musun?”, diye arkasını dönmeden sorar Gullem.

“Ce.. cehennemde yanacaksın..”, der inleyen sesin sahibi anca duyulur bir fısıltıyla.

“Hayır, evlat. Ben cehennemin ta kendisiyim.. Hiç merak etmiyor musun ailene ne oldu, yada şehrin güvende mi, diye? Ben olsam merak ederdim..”, diye kendince kıkırdar lanetli adam.

“Onları.. bir gün göreceğim.. Ama seni bekleyen.. hiç kimsen yok..”, diye bitik bir şekilde hırıldar sesin sahibi.

“Benim kimseye ihtiyacım yok. Asla da olmadı..”, diye çirkefçe cevap verir Gullem. “Ve sana bak. Bütün sevenlerine rağmen buradasın. Aslına bakılırsa, sevdiklerinden ötürü buradasın..”

“Bu.. dünya nasıl biterse bitsin.. seni bekleyen son aynı.. İblisler def edildiğinde.. senin de sonun gelmiş olacak. İblisler bu dünyayı.. ele geçirseler de.. senin sonun.. yine gelmiş olacak.. çünkü efendilerinin.. seninle de işleri bitmiş olacak..”, diye zorlukla fısıldar ses. “En nihayetinde sen.. insanlığını ve insanları satmış bir.. hainsin.. Ve kimse bir haini sevmez.. ve ona güvenmez.. Bu dünya ile işleri.. bittiğinde, senin de defterini dürecek ve ipini kesecekler.. ve seni hayatta tutan güç her ne ise, o da son bulacak..”

Gullem arkasından gelen sese döner.

Yüzünde çirkin bir ifadeyle, kızıl-sarı kötürüm ışıkla aydınlanmış demir kulesinin devasa zindanında, karanlıkta kaybolmuş tavandan sarkan bir zincire tutturulmuş havada asılı duran dikenli kafesin içindeki erimiş tutsağına bakar..

..ve yüzündeki çirkin ifade yerini tamamen çirkef bir ifadeye bırakır.

Gullem bir omzunu silker ve pis bir kahkaha atar.

“Ama sen bunların hiç birisini göremeyeceksin..”

Demir dikenli kafesin içindeki bi deri bi kemik kalmış tutsak acı bir şekilde ‘hıh’lar.

“Verebildiğin.. en iyi cevap buysa.. bahsettiğim sonu.. zaten sende biliyorsun.. Sadece.. duymak istemiyorsun.. o kadar..”

Gullem bir elini pençe yapar ve kötürüm, kızıl-mor yıldırımlar kafesi ve içindekini vurur.

Kafesten acı içerisinde inleyen sesler yükselir..

..ama çığlık gelmez.

Dakikalar boyunca melanet yaşlı, demir dikenli kafesi, ve içindeki tutsağını kaynatır.. Kan ter içerisinde yıldırımları kestiğinde, kafesin demirleri kor halinde harlanmış, içindeki ‘şey’ ise yarı yanmış bir şekilde tütmektedir.

“Belki bu cevap daha çok hoşuna gitmiştir.”, diye horlayan bir sesle mırıldanır lanet Gullem ve tekrar tutsağına ve demir kafese arkasını döner ve kulenin penceresinden dışarıyı, İblis Duvarını seyretmeye başlar.

Aradan ne kadar süre geçer bilinmez. Bununda gerçekte çok da bir önemi yoktur.

“Teşekkür.. ederim..”, diye inleyerek gelir tüten ses.

Gullem nefret dolu bir ifadeyle başını kafese çevirir.

“Be.. Beni her.. yakışında.. günahlarımdan da.. arındırmış oluyorsun..”

 

Gullem demir dikenli ve paslı kafesin içindeki yarı kömür olmuş ‘şey’i oracıkta öldürmeyi düşünür. Ölümün eşiğine getirdiği ‘şey’den istediği bilgilere ihtiyacı olmamış olsa, onun buraya getirtilmesi için verdiği emeğe de, planlara da gerek kalmış olmaz, onu öldürüldüğü yerde bırakması yeterli olmuş olurdu.. Yada özellikle acı çekmesini istiyor idiyse, onu aşağıda, yerin çok derinliklerindeki zindanlarından birine tıkar, ve beyin emici iblislerine yedirmiş olurdu çoktan. Ama Gullem’in bilgiye ihtiyacı vardır ve tutsağında o bilgilerin var olduğundan da emindir. Sorun, onun cinsinin kati inançları vardır ve kırılmaları da oldukça zordur.

“Sorun değil, sorun değil..”, diye söylenir içinden habis Gullem. “Burada çok uzun bir süre kalacaksın.. Çooook uzun bir süre.. Seni ve inançlarını kırıncaya kadar.. Dünya da bir çok şey değişebilir, ama senin için bu gerçek değişmeyecek..”

 

Yaşlı melun adamın odasının kapısı tıklanır ve içeri, pıhtılaşmış kan kırmızısı cüppeler içerisinde bir ‘şey’ girer. Giren şey her ne ise, ancak genel hatlarıyla bir insanı andırmaktadır ancak sırtında koca bir kamburu, ayaklarından birisinde yenmiş, pırtık bir çizme, diğerinde ise öküz toynağı bulunmaktadır. Yaratık içeri girer ve kapüşonunun içinde olması gereken yüz yerine sadece karanlık bir boşlukla, kıpırdamadan Gullem’e bakar.

“Ne var?”, diye hırıldar yaşlı adam.

Ve sanki adamın emri, yaratığı canlandırmış gibi hareketlenir ve garip, yankılı, derinlerden gelen, bir hortlak ulumasını çağrıştıran, ve herhangi bir vurgu yada duygu içermeyen bir sesle konuşur.

 

“Geldi.”

 

Yaşlı adam tiksintiyle yaratığa bakar.

“Söyle geliyorum.”, der kısaca ve odasının köşesinde duran bir sandığa doğru yönelir.

Yaratık, kendisine verilen emri duyup duymadığına dair herhangi bir tepki göstermez. Bir anlığına yerinde kıpırdamadan durur, sonra sektiren adımlarla ‘tok’, ‘tok’, ‘tok’, diye toynağının yankılarıyla geldiği gibi çıkar odadan.

“Lanet Renfield’ler..”, diye neredeyse tükürür Gullem ve sandığı açar. Yaşlı, mel’un adam bir süre sandıktaki eşyaları süzer, sonra uzanıp, çarpık bir asa, kömür karası bir çubuk, iki yüzük, bir madalyon, ve ne oldukları anlaşılamayan bir-iki eşya daha alır ve sandığın kapağını kapatır.

Kapıya yönelmeden önce madalyonu boynuna geçirir, yüzükleri takar ve diğer eşyaları kirli cübbesinin muhtelif yerlerine saklar, kömür karası çubuğu da kemer niyetine kullandığı altın ve gümüş simli sicime sokuşturur sonra bir elinde asası olduğu halde kendisi de odasından ayrılır.

 

gullem-01

Yaşlı Gullem tam kapısını kapatacakken demir dikenli kafese, ve içinde hala tütmekte olan bitmiş tutsağına bakar.

“Benim canımı sıkmayı başardın. Sırf bundan dolayı, duvarı yıktığımda Korduba’s Watch’ı kuşatacağım, ama almak için özel çaba sarf etmeyeceğim. Ana ordularımla önce senin şehrine gideceğim ve ilk katliamımı orada yapacağım.. Bunu da senin ailenle başlayarak kutlayacağım. Bunun için sana tarih bile verebilirim. Ama bilmemen daha iyi. Merak kediyi öldürmüş derler. Seni öldürmeyecek ama delirmen için kâfi gelecek.. Herkesin bir kırılma noktası vardır. Bu da seninkisi olacak..”

✱ ✱ ✱

Face!..”, diye saygısızlığın ancak kıyısında denebilecek bir tonla hırıldar mel’un Gullem, devasa, loş ve boş salona indiğinde. “Hangi rüzgar attı seni buraya? Gelebilmen için harcamak zorunda kaldığımız büyü gücü ile yarım düzine iblis müfrezesi çekebilirdik cehennemden.”

Kardax’Trakxa “The Face”, ölümcül bir sükûnetle yaşlı adamın salona girişini seyreder. Aradan geçen onca yüz yıldan sonra yaşlı bunağın hala yanına bir güç asası, kendince kendisini koruyabileceğini sandığı bi düzine oyuncakları ve sihirli çubuğu ile gelmiş olmasına hem şaşırır, hem de bu durumu komik bulur.

Şaşırması, beceriksiz adamın her geldiğinde oyuncaklarıyla gelme noktasında gösterdiği azminden kaynaklanmaktadır. Ahmak bunak, aynı azmi Demon Wall surlarını yıkmak için değerlendirmiş olsa, ölümlülerin ‘Adalar Krallığı’ diye kibirle adlandırdıkları toprakların tamamı zapt edilmiş olurdu çoktan.

Komik bulmasının sebebi ise, bunağın kendisine karşı oyuncaklarının herhangi bir işe yarayacağını sanıyor olmasındandır.

 

“The Face”, içinden tiksintiyle ‘hıh’lar.

Bir ölümlüye yirmi altı bin yıl verseler dahi, kibrinden, ahmaklığından ve aptallığından hiçbir şey kaybetmemiş olmasını hayret verici bulur.

Ruhunu eline alıp sıktığında, yaşlı ahmağın surat ifadesini görmek pek keyifli olacaktır ve Kardax’Trakxa, bunağa neden kendisine “The Face” dendiğini o zaman hatırlatacaktır..

..iş işten tamamen geçtikten sonra —ki bu da an’ların en güzelidir, Trakxa için!

 

“Senden beklendiği gibi göndermen gereken raporlar gelmediği gibi, gelen düzensiz raporlar ise en iyi ihtimalle yarım yamalak, eksik, kusurlu, tutarsız ve yanlış yönlendirmelerle dolu.. Neredeyse bilinçli bir şekilde öyle hazırlanıyormuş gibi.”, der “The Face”.

“Rapor edilecek bir şey olduğu zaman, ve gerekli gördüğüm kadarını paylaşıyorum.”, diye kibirli bir kinle cevap verir mel’un adam.

“‘Gerekli gördüğüm kadarını..'”, diye düşünceli bir ifadeyle yaşlı bunağın cümlesini tekrarlar “The Face”. “Sanıyorum, Efendi Gullem cehennemle yaptığı antlaşmasını tamamen yanlış anlamış görünüyor.”

“Cehennemle yaptığım anlaşmamda sen yoktun, Trakxa. Yanlış hatırlamıyorsam o zaman sen daha basit bir iblis müfreze komutanıydın.”, diye hatırlatır Gullem küçümseyen bir ifadeyle.

“Eskiyi yad ederek kendine mutlu anılar oluşturma zamanın sona erdi bunak, zira işler artık değişti. Buraya gelme sebebim, sana bunu kati olarak hatırlatmak içindi, zira sen istediğimden biraz kıt çıktın ve bu döngüde geçen 7,600 yıl seni bu gerçeğe ayıltamamış belli ki. Önünde sadece iki seçenek var, ölümlü! Bunlardan birincisi; benden sana gelecek olan emirleri harfiyle yerine getirmen ve kati, özlü ve dakik bir imtina ile sonuçlarını rapor etmen, ikinci seçeneğin ise benim seni yok etmem.”, der “The Face” sakince.

“Buna cesaret edemezsin, Trakxa.. Tahtımı bana sen vermedin, Krolum’da Xora vermişti. Ve kendisiyle yaptığım antlaşmaya göre de ‘sonsuza’ kadardı..”, diye hırlar Gullem.

 

Kardax’Trakxa “The Face”, gerçek tiksintiyle bakar melanet Gullem’e, zira bu ahmak tam olarak tahmin ettiği kadar geçmişte takılıp kalmış bir sürüngenden ibarettir.

 

“Bu konuyu istersen Krolum’da Xora ile konuşalım. Kendisi acaba ne diyecek senin beceriksizliklerin hakkında.. Aaa.. sanırım Krolum’da Xora ölmüştü.. Ad Ara onu öldürdüğünde ben oradaydım, bunak. Bunları sana söylüyorum çünkü bu sana vereceğim son şans ve tek uyarı. Ve açıkçası Cehennemin, senin gibi bir fazlalığı beslemesi için herhangi bir sebep görmüyorum. Ama Xora benim eski kumandanımdı ve ondan ‘aptallığın’ ne olduğunu öğrenmiş olmamdan ötürü küçük de olsa bir boyun borcu hissetmiyor değilim.. Her ne kadar kendisini defalarca uyarmış olmama rağmen kendi aptallığının kurbanı olmuş olsa da..”, der “The Face” aynı sakin ve ‘alttan alan’ gibi görünen yanıltıcı sesiyle.

 

Yaşlı, mel’un Gullem öylece Kardax’Trakxa’ya bakakalır.

 

“Siz ölümlülerin ‘hayat’ dediği şey gereçekten kendi ironileriyle dolu. Sana ölümsüzlük vaad eden acımasız Krolum’da Xora, kendi ölümünü bile ön göremedi. Onu ‘merhamet’ meleği olan Ad Ara öldürdü. Ve ben de Ad Ara’yı öldürdüm.. 1,600 yıl süren, adı konulmamış işkencelerden sonra. Önce onun kanatlarını kırdım. Teker teker. Sonra onları yoldum. Ve köklerinden kopardım. Bir daha kaçamayacağını anlaması için.. Ve kaçabilse bile bir daha asla Göklere geri dönemeyeceğine ayılsın diye.. Sonra onun parmaklarından başladım. Onları kırdım, kopardım ve iblislerime yedirdim.. Kolları.. Sonra kollarını omuzlarından yırtıp kopardım. Canı o kadar yandı ki, çığlıkları bütün şatomda bir sanat eseri gibi yankılandı.. O güzel saçlarını yolup hatıra olsun diye kendime bileklik bile ördüm. Göğüslerini, onun gözlerinin içine bakarak kestim. Pek sevdiği ölümlülere benzerliğini de bu şekilde gömmüş oldum. Ve bacakları.. Evet bacakları en keyifli yerleriydi. Onları yüzerken o kadar çok ağladı ki, yanlış hatırlamıyorsam gözleri yuvalarından akmıştı. Ve ben bunları ona çok uzun bir süre yaptım.

 

Tam.

Bin.

Altı yüz.

Yıl.

Boyunca..

 

Halbuki ondan hoşlanmıyor değildim bile.”

 

..diye anlatır “The Face” sessiz ve korkunç bir sükunetle.

 

Yaşlı Gullem dehşet içerisinde önünde duran Cehennem Komutanına bakar.

 

“Şunu çok iyi anlamanı istiyorum, Gullem.”, der Trakxa, bir eğitmenin, biraz kıt bulduğu bir öğrencisinde kullanabileceği bir üslupla. “Ben ondan sanıldığı kadar nefret etmiyordum. Ben Ad Ara’dan sanıldığından çok daha fazla nefret ediyordum. Ama hoşlanıyordum da. Çünkü o becerikliydi. Giriştiği bütün mücadeleleri başarıyla ve en önde idame ve idare ediyordu. Ve asla bir melek olduğu için kendisini ‘garantideymiş’ gibi düşünmüyordu..

 

Kardax’Trakxa “The Face”, ilk defa yaşlı ahmağa bakar —gerçekten bakar.

Ve o bakıştaki tiksinti ve nefret o kadar yoğun ve derindir ki, bir ölümlüde asla görülemeyecek derecededir.

 

“Ve sen, Gullem.. Sen onun yanında tam anlamıyla bir ‘hiçbir şey’sin ve ona duyduğum saygıyı da sana karşı hissetmiyorum..”, diye sessizce tıslar.

“Ba.. bana bir şey olursa bu şato çöker ve yerle bir olur.. Ve Sonsuz İblis vadisindeki bütün iblis ve yürüyen ölü saldırıları durur. Bu dünyadaki tüm girişimleriniz de sekteye uğrar..”, diye kekeleyerek ve sırılsıklam terlemiş bir şekilde cevap verir Gullem.

Kardax’Trakxa “The Face”, ona acınası bir şekilde bakar.

“Ne kadar aptal olduğuna karar vermeye çalışıyorum, ama her ağzını açtığında bana yep yeni bir tavan seviyesi gösteriyorsun, yaşlı, ahmak, çürümüş bunak! Bütün bu toprakları yerle bir etme pahasına seni gözden çıkardım zaten. Sana bunu anlatmak için geldim bugün. Ama görüyorum ki sen gerçekten aptal ve kıtmışsın ve bir türlü sana ‘nazikçe’ anlatmaya çalıştıklarımı anlamamakta ısrar ediyorsun. Sen, Gullem, gözden düştün, ve gözden de çıkarıldın. Senin defterin son sayfasında ve ben sadece o sayfayı okusam mı, yoksa okumayıp ‘sobaya’ mı atsam diye düşünüyorum. Dediğim gibi. Bu sana olan tek ve son uyarım ve önündeki seçeneklerde belli.”. der..

 

..ve harekete geçer.

 

“The Face”, olağan üstü bir hızla ve hiçbir ön uyarı olmaksızın gelir ve melanet Gullem ne asasını, ne her bir yerine gizlediği büyülü eşyalarını, ne de belindeki sihirli sopasını değerlendirme fırsatı bulur.

Cehennem Komutanı onu gırtlağından tutmuş, içi saman çöpleriyle doldurulmuş bir bez bebeği kaldırır gibi havada ve gırtalağından tutar.

“Bu dünyadaki ‘bütün girişimelerimizi’, senin kadar beceriksiz bir aptala bırakacağımı düşünmeni de şahsıma yapılmış bir hakaret olarak görüyorum. Ben buraya çeki düzen vermeye geldim, bunak. Bunun için de sana ihticayım yok. Bunun için ya varlığınla yolumu açarsın, ya da sereceğim yolun altında kalırsın!”

 

Yaşlı Gullem, kan ter içerisinde kalmış ve morarmaya başlamış bir suratla bir elini beline götürür. Titreyen eliyle belindeki sihirli çubuğu çekip çıkartır ve kendisini gırtlağından yakalamış Cehennem Komutanına doğru yöneltir ve..

 

“ÖL..”

..diye tıslar..

..ve tetiği çeker!

 

Sihirli çubuktan uzun, ince, ve kötürüm bir hale, muazzam bir hızla “The Face”e isabet eder..

..ve İblis Komutanının göğsünde, kısa bir anlığına, girecek bir delik arayan kertenkele gibi oynaşır, sonra da kaybolur.

Kardax’Trakxa “The Face”, sırıtmaz, gülmez, yada küçümseyen herhangi bir şey söylemez. Dipsiz ifadesiyle, kendisine hayret.. ve korkuyla bakan mel’un adamı süzer.

 

“Vurduğundan emin misin, bunak? Bir daha denemek ister misin?”, der sakince.

Gullem bir daha dener, ancak bunun sonucu da ilkinden farklı olmaz.

“The Face”, diğer eliyle sakince uzanır ve yaşlı adamın elini, elinde tuttuğu sihirli çubuğu ve neredeyse kolunun tamamını kavrar..

..sonra da acımasız bir sükunetle sıkar!

 

Gullem en son ne zaman canının bu kadar yandığını hatırlamaz.. On bin? Yirmi bin? Yirmi altı bin yıl önce belki..

Bir önceki döngüde..

Kardax’Trakxa, yaşlı, lanet adamın çığlıklarını duymaz. Aynı sükunetle sıkmaya devam eder.

Aradan ne kadar süre geçtiği bilinmez ama kendi acı sümükleri, göz yaşları ve silik inlemeleri duyulan mel’un adamı “The Face”, akıl almaz gücüyle fırlatıp attığında, Gullem’in sol kolunda kullanılabilir, değerlendirilebilir, yada iyileştirilebilir hiçbir kas, tendon yada kemik kalmamıştır. Kol, dirsek altından itibaren çamura dönmüş, kanlı bir balçıktan ibarettir artık ve sihirli çubuktan da geriye, birkaç acınası kıymık dışında hiçbir şey kalmamıştır.

 

“Yarın yeni bir kapı aralayacaksın.”, der “The Face” sakin bir şekilde elindeki yaşlı adamdan geriye kalan kanlı pise bakarak. “Buraya üç komutanımı gönderiyor olacağım. Onlardan çay, kahve, kurabiye.. —hürmetten hiçbir şey esirgemeyeceksin. Burayı hizaya getirmek ve gerekli değişiklikler için öngörülen.. siz ölümlüler nasıl diyorsunuz? ‘Performans değerlendirmesinde’ bulunacaklar ve istenmeyen, eksik yada gereksiz görülen her şey ‘shred’ edilip ‘çöpe’ atılacak.. Umuyorum atılanlar arasında sen de olursun.”

Kardax’Trakxa “TheFace” bir omzunu silker ve yerde inleyen habis Gullem’e bakar.

“Ama bu da senin ‘elinde’..”, diye ekler soğuk bir şekilde gülümseyerek.

✱ ✱ ✱

Gözleri acıdan kanlanmış ve faltaşı gibi açılmış bir şekilde odasına döner habis Gullem ve sessiz bir kinle elinin olması gereken yerdeki kanlı ‘şeye’ bakar.

Yirmi altı bin yıldır var olan uzvu artık yoktur..

Zorlukla ve ayaklarını sürterek sandığının yanına kadar gelir, sonra olduğu yere çöker.

“İnlemeni.. uzaklardan duydum.. Gullem..”, der demir dikenli kafesin içindeki ses. “Efendilerin.. senden memdun değiller mi yoksa?”

“Değiller..”, diye acıyla itiraf eder yaşlı mel’un.

“Bunu.. bekliyor olman.. gerekirdi.. halbuki..”

Mel’un Gullem acıyla ‘hıh’lar ve kıvranarak sandığını açar, içini biraz karıştırır ve aradığı şişeyi bulur. Şişe, yuvarlak, koni şeklindedir ve bir buçuk – iki karış boyundadır ve muallak, çamurumsu yeşil bir sıvı içermektedir.

Lanetli adam şişenin tıpasını dişleriyle açar ve kafasına diker..

..ve sonuna kadar içer.

Uzun bir süre sonra elindeki acının ‘tahammül edilir’ bir hale geldiğini hisseder ancak elinde herhangi bir gelişme olmaz ve hala iğrenç bir balçığa benzemektedir.

“Belki bir birimize yardım edebiliriz..”, der neden sonra mel’un Gullem.

 

Demir dikenli kafesten boğuk, anlaşılması zor bir ses duyulur.

Kafesteki her kimse, ‘kıkırdamaktadır’..

 

“Sen.. Mel’un ve Hain Gullem.. Benden.. sana yardım.. etmemi mi.. istiyorsun?”

“Hayır.”, diye cevap verir sızlanır acıyla Gullem. “Kendine yardım etmeni istiyorum. Heavens Hand ve gerisindeki şehirler ve kaleler hakkındaki bilgin azımsanmayacak kadar çok. Bana istediğim bilgileri ver, beraber ikimiz de ‘Efendilerimizden’ kurtulmuş olalım..”

“Ben.. ‘Efendimden’ memnunum.. Sen.. olmasan da.. Benim.. sonum belli.. hain.. Bu.. değişmeyecek.. Kendi hayatımı kurtarmak için.. bu dünyada yaptığım en son şey.. bana güvenenlere ihanet etmek.. olmayacak..”, der fısıltılıyla demir dikenli kafesten gelen ses.

“Bu sadece kendini kurtarman için değil. Aileni kurtarmak için de bir fırsat.”, der mel’un adam.

“İnsanlığına.. ve insanlara.. ihanetinden sonra.. şimdi de adına ihanet ettiğin efendilerine mi.. ihanet edeceksin..?”, diye hayretle inler sesin sahibi. “İhanetlerinin.. bir sonu yok mu senin?”

Habis adamın kaşları çatılır. Büyük bir kinle demir dikenli kafese, ve içindeki yarı kömür olmuş ‘şeye’ bakar ve hırlar.

“Ben senin aklının alamayacağı kadar uzun bir zamandır bu dünyadayım. Ben kadim ejderlerin ateşinden kurtulmuş kadim bir zatım. Ben iki döngü arasındaki boşluktan kurtulabilmiş tek kişiyim. Ben—”, diye çığlar aynı kinle.

“—Sen.. sadece çok.. uzun bir süre iblislerle yatıp.. kalkmış bir hainsin, Gullem..”, diye inleyerek araya girer demir dikenli kafesin içinden gelen ses. “Kadim ejderlerden.. kurtulabilmiş tek kişi olman da.. sana hiçbir onur kazandırmamış.. Kendi kibrin ve müritlerin.. sana.. ölümsüz.. olduğun sanısı vermiş.. Ama bir gün.. bir anda.. elin gibi.. sen de kuruyacaksın.. Şunu.. anlamalısın.. habis.. Gullem.. Yaşadığın bütün.. bin yıllarına rağmen.. gerçekte.. hiçbir şeyin yok.. Varlığının tamamı.. iblislere.. ait.. Ve senden istediklerini.. hasat edecekleri gün.. geldi..”

 

Yaşlı, melanet Gullem’in suratı daha da çirkinleşir ve demir kafese, ve içindeki tutsağına kaynayarak bakar. Ancak medeni tutabildiği bir sesle ona hırlar.

 

“Bana oldukça sınırlı bazı tercihler verildi bugün.. Şimdi ben de sana benzer bazı tercihler de bulunacağım. Ya bana yardım eder ve buradan kurtulup tekrar halkına ve ailene dönersin, yada yok olursun.. Evet.. YOK OLURSUN! Seni Oblivion’a gönderirim ve oradan da pek kıymetli Göklerine hiçbir geçiş kapısı da yoktur!”


dungeons and dragons duygusal groups karakter analizi komedi modül role play serenity the plot thickens tundra walkers Whispers; A Cabal

The Returning of
Shal -ah Galad

The Returning of
Shal -ah Galad

Timeline:

Shal ah Galad, the Spear of Light, the Vengeance of Priceptine the Archangel of Wrath has been recovered.

It must now be given back to its owner..

Or perhaps.. just the right person.

 

This story takes place a few days after
Giving the Thief

 

 

Damit! Not again!..”, blustered a voice in the darkness.

There was a rather dismaying sense in the silence that followed the bluster..

“Umm.. C.. Cora.. That.. that was my line!”, said Tonic’s feeble sound..

Brom cackled.

Seressa snorted.

Cora smirked in the darkness as she slowly rose. They had landed hard this time. More so than usual.. On.. cobblestones?

Cora had never really seen a road or a street ever be paved with cobblestones before. They made poor surfaces for any given village or settlement in the tundras. One rain and it would turn to slippery ice. One duffle of snow and you were certain to trip and fall every other pave!

 

Some enterprising guy with nothing better to do had given it a shot once, back at Shakehands but after laying about a score or so of the stones, he had given up. Particularly after he’d found out, the said score or so of the chiseled stones weren’t going to cut it and he’d have to actually buy more, an idea he had found offensive to being with. Who expected to actually be paid for stones! Stones were everywhere.. If there were two things ever-present in abundance in The Great Northern Tundras, it was snow and stones.. like mountains and mountains of stones!

Cora very nearly agreed with the anonymous guy. Cobblestones were HARD to land on, and the only thing she found nice about them was they looked pretty! Particularly when set in patterns using alternating colors.

 

And while Cora was contemplating on cobblestones, Tonic’s inner voice was rampaging in a fit of rage!

 

“She.. She’s stolen our line, my precious!.. She’s poaching in our woods! This is an outrage!!” roared inner Tonic.

“Well, yes, it wasn’t nice of her but she’s our friend now..”, Tonic tried to calm her inner rage.

“Friend? FRIEND? WHAT KIND OF A FRIEND STEALS TRADEMARKED CURSES? DROP THE ‘R’ AND SHE’S A ‘FIEND’!”, snarled inner Tonic.

“Please, let’s not make a fuss here. She’s had a rough time lately. We must make allowances.. And let’s not drop any ‘R’s, shall we? If we start dropping letters, an ‘O’ here and an ‘N’ there, and I might end up with nothing but a ‘Tic’.. Which I am sure neither of us would want!”, pleaded Tonic.

“Yea..”, said inner Tonic with a tone that reeked with sarcasm. “..it’s not like we had to clean up HER mess and what she did to our PAIR! Look at her. She’s still limping, I can hear her lungs rattle every time she breaths and she still can’t hold a stick with that arm!”

“True.. true.. But it was because of our own stupidity that set the whole thing off.. Aren’t you taking this a bit too zealously? It isn’t like you ever said anything nice about our pair. You are just making her an accessory to your argument!”, Tonic said.

“…So, that’s how it’s going to be now, is it?”, sniffed inner Tonic with disgust. “After all these years, you are going to take their side..”

“If I must.. and if you push me, I will.”, said Tonic quietly. “For the first time in my life, I feel happy and I feel relieved of a burden I didn’t have to carry anyway.. and I feel I belong.. Something you made sure I never felt, made sure I carried, and sure as hell made sure I never had.. You got two choices here. Either you fix your attitude and change or I ignore you from now on..”

“Change? CHANGE?.. WE DON’T DO CHANGE!”, snarled inner Tonic.

“I did.. There no reason why you can’t either.. We have always been together. And thus far I have followed your lead because I had no destination. Now I do. A very, very long destination.. Either we still stick together for it, or I go alone and you disappear!”, replied Tonic coolly!

 

There was a moment of ‘silence before the storm’ kind of pause.

Then inner Tonic’s whispering voice came echoing.

 

“We shall see.. Weee shall seeeeee…”

 

“What’s the matter with you, girl?”, whispered Brom. “Why are you ignoring me now? Are you still pissed off about the.. uhh.. ‘grabbing you’ thing?”

“Eh? Whot?”, baffled Tonic.. and she returned back to the real world!

 

“I hope we don’t have to search the whole city..”, Seressa was saying.

Apparently, Tonic had missed a couple of minutes, and in a sense, ‘sleepwalked’ behind her friends.

“Are you alright?”, whispered Brom again.

“Whot? Why shouldn’t I be?”, said Tonic diffidently.

Brom stared at the little gnomic girl from the side. Something was going on with her ever since Seressa had been injured and it wasn’t just about her pairs’ broken arm, fractured ribs, and dislocated knee.

“Shhhh..”, came Cora’s sharp voice. “I think we have company..”

“Yes.. Yes you do..”, said a slithering voice in the dark. “We’ll take it from here, ladies and midgets!”

“Well, now..”, Tonic said indignantly. “..And just when I thought we’d gone past the name-calling!”

“Yea..”, said Brom. “..and that took a bit of a bleeding too, you know.”

“I don’t suppose you will tell us who you are, even if we asked nicely?”, said Seressa coldly.

“Afraid not. Even if you ask nicely.. But I guess it’s alright for you to know, they belong to us..”, smirked the voice. “Shall we skip the pleasantries?”

“Yes. Let’s!”, Cora said with a stony expression and drew her greatsword!

“Big sword for a little girl..”, remarked the voice.

“Bigmouth for a little man!”, deadpanned Cora and then she quit with the words. She didn’t like words in combat anyway..

✱ ✱ ✱

Tonic..”, said Cora with a steady voice.

“Whot?”, asked the gnomic girl, from somewhere behind her, slightly to the left.

“You are going to have to do something about your acid vials..”, Tonic heard the barbarian elf. She also heard her breathing angrily from her nose.

There was a squeaky sound, followed by something flinty and the darkness backed away as Tonic lit her lantern. With a sharp snap, she closed the lid of the lantern and came padding next to the barbarian.

“Whot? Why?”, she asked.

“What’s this?”, Cora asked, pointing at something on the ground.

“A diminished face.. I think. I suppose the correct word would be ‘disintegrated’, but same difference.. Looks a bit gruesome, I must admit. But he did deserve it.. He called you and Seressa a ‘midget’, which I took offense!”

Brom snorted.

Seressa hiccupped.

Cora, though, did neither..

She sternly looked down at the gnomic girl while trying very hard not to grind her teeth.

“And this..?”, she asked coldly, pointing at something else.

“Your.. legs and your panties— ow.. ow my..”, gulp Tonic.

“What?”, asked Seressa, limped over and she looked down.

“Ow.. my my my.. This is a bit awkward!”, she said like she was trying very hard not to laugh.

“What? What is it?”, asked Brom and walked over..

 

..and got bombarded by a barrage of indignant protests.

 

“Not you, Brom..”, snarled Cora.

“A.. a.. aaa.. Can’t have you visiting this, Master Brom!”, said Seressa sternly.

“Not you, hobbit!”, barked Tonic..

 

..Brom sulked in a corner!

 

“You could use one of my skirt dresses.. Got a spare.. I always have a clean, pressed spare. You’d look magnificent in it!”, offered Seressa.

 

Cora Sleet (click to see)

“Ow. My. Gosh!”, ogled Tonic!

“Ow, my..”, whispered Brom, enthralled.

“What the..”, scowled Cora. “Are guys imagining me in a mini pink? I swear, I will hurt you guys if you are!”

“Noooo..”, she heard Brom’s dreamy voice!

“And what’s with the look on her face? Have any of you ever seen that kind of a look on my face? Like, ever?”, she flared.

“Damit, guys I don’t even have brown hair..”

“Great Northern Skies! You guys edited out all my beautiful storm tattoos! Those tattoos are there for a reason!”

“And what kind of an idiot wears shoes like that? You will lose your feet to frostbite before you even get the chance to twist and break your ankles on ice!”

“You lot are a riot..”

“..and have some serious issues!”

 

Try as she might, the barbarian girl got no response from the lot as they gazed dreamily at the image of a Cora Sleet in pinks..

Apparently, just the mention of Seressa’s dress and the possibility of a Cora in it had been enough to nail them all down..

Yes. There really were some suppressed issues going on here!

 

“I am not wearing any of your skirt-dresses, Seressa!”, snarled Cora indignantly!

“What? Why? Not modest enough for you?”, she asked a bit taken.

“I don’t do pink!”, replied Cora harshly.

Tonic snorted.

“Yea.. I hear pink is an acquired taste..”, said Seressa with a conclusory voice. “I suppose we could try one of their pants?”, she added, pointing at the dead men scattered around.

“If the little maniac left any intact..”, growled Cora.

“..I resent that.”, Tonic said.

“My apologies.”, said Cora sarcastically.

“I meant, ‘If the maniac left any intact’..”

Seressa snorted.

 

“Where are we anyway?”, scowled Cora as she put on her questionably new pants. It was the only one they could find undamaged and it was too short for Cora, tight at the hips and biting her at certain places. She kept needing to shift it every once in a while.

“Arashkan City, I think.”, Brom said from the side.

“Been here before, then?”, Tonic asked.

“Not really. Heard a lot about it though.”

“It’s night, Brom. How would you know?”

“The street lights..”, he said and pointed far down the back ally. “As far as I know, other than Kronor itself, the capital of Kingdom of the Isles, only Arashkan City has, and can afford all-night street lamps. And I smell no sea..”

“Nice deduction, Brom”, said Cora, shifting the pants again..

“Thank you. What’s more, I think our query is near.. very near in fact.. like, right over there!”, he said pointing.

“How do you know?”, Tonic asked again, scowling this time. If the hobbit got any more right, he’d be unbearable!

“The dead people here. They said, ‘They’d take it from here’, and that ‘They belonged to them!’.. I am guessing they thought we were hired cutters to pouch in on their kill..”, Brom explained. “..and most of their friends were heading THAT way!”

 

“See what I mean about pouching?”, hissed inner Tonic.

“Shut up, Tonic!”, shot back Tonic.

 

And around that point, from down the ally, they heard a snarl..

“DAMN YOU, LILLY!”

✱ ✱ ✱

DAMN YOU, LILLY!”, snarled a man in dark clothes as he clenched his fists. There was a vicious, polar quality about him that couldn’t be easily replicated. Cora would do frosty when she was angry. And go, savage.. But not vicious. Cora wouldn’t kill for the sake of killing. The man in the dark ally, in all likeliness, had.

The four had crept near the man in dark clothes as close as they’d dared and settled behind barrels heaped with garbage and leftovers. The ally stank, the garbage stank, and now, the four stank!

 

“Now there’s a man you don’t was to piss..”, whispered Tonic. “I know angry. And this guy wants to seeth his with blood and not in a poetic way.”

 

Just then, they heard a soft, beautifully musical voice.

“She’s right you know. You should tell her..”

The man in dark clothes tensed, then cursed with recognition.

“Shit!”

“A bit obscene, but essentially accurate..”, replied the soft, beautiful voice.

 

And out of the darkness, an angelic girl glided down and gently settled in front of the seething man..

She had flowing, honey-brown hair, baby pink skin, black, raven-like wings, a small, pouting mouth, and a pair of dark, possible black or dark purple horns that looked more like an elegant crown. She wore a dark, strapless dress that looked as if it were trimmed with soft, black feathers. Her slender feet, however, were naked, yet unstained as though dirt shied from them..

The four just ogled at the girl with the raven wings..

 

“That.. is one of the most beautiful, magnificent, remarkable, extraordinary, exclusive, and arresting creature I have ever beheld..”, whispered Brom with awe.

“Yea.. Pretty too..”, Cora agreed.

“She.. she’s a tiefling.. just like me.. I haven’t seen one of my kind for such a long time.. She’s everything I would have hoped to be!”, Seressa’s eyes teared.

“You are beautiful too, dear.”, said Tonic quietly.

“No, luv. I AM beautiful.. That creature there is.. EXCEPTIONAL!”, she whimpered. “I mean, look at her horns.. They look so majestic! Compared to hers, mine looks like a pair of antennas!”

“I like your horns..”, disagreed Tonic.

“And.. her wings.. She has wings! Every tiefling I have known in my whole life craves for wings and none that I have met, ever had it..”, Seressa sobbed. “And they are RAVEN WINGS!..”

“You have a tail!”, blurted Tonic!

 

Cora didn’t say anything.

She had seen Seressa’s tail any number of times. It was a remarkable tail. Much like that of hunting cats; long, elegant, and quirky. A bit like her mistress..

She had secretly watched that tail follow her mistress around for a long time when they’d first met and she had been enthralled by it.

Seressa’s tail had had a hypnotizing quality about it. It also told everyone around what her mistress’s mood was, given any particular moment. If the tail was dancing lazily, her mistress was feeling content. If it was twitching at the tip, Seressa was feeling edgy. If it slashed around, you were sure she was about to go mental on somebody. And if it suddenly went stiff, that meant you stepped on it, and you deserved all the hell that was about to come raining down on you!

Yep. Seressa’s tail was enthralling to watch..

 

Brom on the other hand was already and shamelessly ‘raved’ about the very tall and very dark girl with her long, voluminous pink hair, her voluptuous, cultured voice, her intense gaze, her individualistic attitudes, her very buxom curves, her long, elegant hands, her towering stance, her kindness, her deep, insightful nature, her mature but somehow still girlish demeanor, her at times ‘clutz’ and her pink mini dress-skirt. The tail had merely served as the cream, whipped on top of the forbidden cake! Which was probably why he had riled up her pair’s ire so much.

It was possible that Tonic had some well-hidden good qualities about her, but sharing her pair was clearly not one of them..

 

“There’s nothing special about my tail, luv”, sniffled Seressa. “It isn’t all that uncommon. Wings.. and not the bat-like demonic wings, but magnificent raven wings like the ones she has are unique! I wonder if she’d give me an autograph!”

 

They fell quiet after that and tried to listen to what the angelic girl and the man in the dark were saying.

 

“I doubt this is any of your concern, Merisoul Xyrotwu..”, gnarled the man.

 

“Ow my.. Her name is so ostentatious too!”, whimpered Seressa again.

 

“..don’t you have a Darly you should be concerned with?”, the man continued with contempt, though it wasn’t clear to whom the distaste was directed at; the beautiful girl, or this, Darly person..

“My poor Darly..”, said the girl sadly. “..He has attached himself to a fairy dream where there are no faeries. He has idealized the woman he once loved so much, her death has beset him on a path he can not abandon.. And no other woman can match such blind and purified ideal, I am afraid. But we are not here to talk about my beautiful Darly are we? Now tell me, when have I ever given you a reason for you to hold me in such contempt, Aager Fogstep?

I am not some cuisine you can eat the parts you favor and discard the parts you find distasteful. I find it quite unjust that you would thank me when it suits you, but try and banish me when it doesn’t..”

The face of the man, Aager Fogstep, turned ugly. He bit into the words as he snarled at the girl. “And when have I ever given you the impression that I was a ‘just’ person?!”

 

The majestic creature paused for a moment and gazed sadly upon the boiling man before her.

 

“What an ass!”, blurted Tonic suddenly. “I mean, I could be mean sometimes, but that man there is deeply bitter, self-loathing and cruel..”

Brom coughed!

“Yes. Please hit me over the head with my faults, Brom Bumblebrim, because that’ll help!”

“Brom.. Please..”, reproved Seressa carefully. “Tonic is not mean. She has never been mean.. Not intentionally, anyway. Please give her the chance she needs.”

“I am sorry, Miss Tonic. I shall show you the patience of the great, blue whales!”

 

Tonic had no idea what the hobbit meant by his analogy, but it sure sounded big!

 

And then, the beautiful girl stepped directly in front of the man, reached up to him with one, small hand, and touched his face as if to caress him..

..and the moment she did, wisps of smoke started from her. The feathers on her black, raven wings curled, her hair danced as if hit by a vertical gust and her dress saged..

 

LOVE!..

 

..she cried in pain.

 

I FEEL THE LOVE YOU HAVE FOR HER..

IT BURNS..

AND THE HATE YOU FEEL FOR YOURSELF..

IT PAINS!

SHE.. SHE IS SO MUCH STRONGER AND RESILIENT THAN YOU THINK, AAGER FOGSTEP!

DO NOT DENY YOURSELF, YOUR LOVE, NOR YOUR PAIN FROM HER, FOR SHE HAS NOT..

 

And just like that, the girl caught fire!

The man in dark clothes, and the four, just stood there, shocked and petrified as the girl in blazing fire crumbled into the ground..

 

YOU FOOL! YOU DAMN FOOL!.. WHAT HAVE YOU DONE!, cried the man with fear and panic.

 

“Ow. My. Heavens!, croaked Seressa.

 

And the man opened his arms into the night sky as if in prayer!

 

“I am damned.. and a fool.. But I have made my choice.. Now go..”, a shriek in terrible agony came from the figure, ablaze and crumbled. “Go to her, please.. for she needs your love now more than ever.. Do not make my sacrifice go in vain!”

 

“Did she.. Did she just sacrifice herself for that ungrateful bastard?”, snarled Tonic.

“I have seen some weird and creepy things in my life, and that includes a real World Ender.. But this.. This just clocked all my charts!”, whispered Brom with shocked amazement.

 

And to the further amazement of the four, something tiny darted up to the man and landed next to him. It was a small, baby owl..

The owl spun in on itself and suddenly turned into the sweetest looking little girl they had ever seen..

She had very long, soft hair that swept down to her knees, two beautiful, curving horns, deep, forlorn eyes, a small, cherry red mouth, and slightly elfish-looking ears. She was also dangerously skinny.

The little girl summoned gallons and gallons of water that came gushing out of the cobblestones and drowned the blazing girl’s fire.

Then she raised one hand in a graceful arc and tiny little sparkling golden motes rained down upon the severely burned girl and the burnt crisps started falling off her, displaying fresh, baby pink, tender skin under them..

 

The four watched the little girl with awed fascination..

“Wow.. She’s a druid. A strong one too.. At that age? She can’t be over twelve!”, whispered Brom.. “A member of the Circle of Dreams, I surmise. Very rare and very deep. You have to be exceptional in certain skills and abilities to attain that circle.

“And she is also a tiefling.. Though not of demonic ancestry.. Possibly fey. Not unheard of but quite, quite rare. There’s something going on here.. And I don’t think that little girl is twelve. No twelve-year-old could look at a man like that.. I sense the love, the care, the devotion, and the yearning she feels for that man. And it’s so pure, so unadulterated..”, said Seressa quietly. “Never have I seen or felt emotions as intense as what those two feel for each other.. It’s a wonder to behold! It must be her. She must be our query!”

 

Everyone fell silent as they watched the man stare at the little, skinny girl like she was his last breath on earth.

And they gazed upon yet, another wonder to behold; the girl embraced the man in dark clothes like she had only one more breath left to take, and she wanted him to have it!

 

“That..”, gulped Tonic. “..is the most beautiful thing I have ever seen..”

“I am bereft of speech. Is such love even possible in this world?”

Cora had been silent the whole while. From start to end, she had watched wonder upon wonder and silently thanked whoever had granted them to witness what they just had.

She cleared her throat and asked.

“Is it her, then? The one that we must yield Shal ah Galad? The Spear of Light?”

“No!”, Brom said suddenly.

The others all turned to look at him with amazement.

“Why do you think it’s not her?”, ask Cora.

“Because she’s a druid.”, replied Brom with consternation.

“Meaning..?”

“Meaning, she’s all about ‘balance’.. Druids don’t do ‘good’ nor ‘evil’. It’s balance or no balance for them.. Sure, they may have personal preferences, and usually towards good, but at the end of the day, it’s all about balancing the scales for them.”

“Very good, Master Bard..”, smiled Seressa. “You hit the nail right on the head.. It seems my choices can be biased at times..”

“No, dear Seressa. Not biased. Merely guided by your heart.”, Brom smiled.

“Wow..”, the very tall, very dark girl said, with genuine elation. “..that’s the nicest thing anyone has ever said to me!”

“So who then?”, asked Tonic, a bit uncomfortably. “We are running out of people to give.. It’s the pretty, ‘smoking’ hot one on the stones, or the cutter —which I hope is not the one, or the rest of the city, which, if I remember correctly, was nearly one million people by the last census.. and that was three years before our original time, making it nineteen years! Who do we give it to?”

Brom snorted.

“We give it to her..”, he said, and pointed at the coughing, feeble-looking angelic form, slowly rising from the ground. “Besides, if it isn’t her and the spear decides to burn her, at least she has company to put her out again!”

✱ ✱ ✱

Cora rose from behind the garbage-filled barrels, brushed and dusted herself off, pulled a long, pointy seeming object out of her pack, and started walking towards the beautiful, lithe girl with the raven wings as the man in the dark clothes left, holding the sweet little girl by her hand..

“What are you doing?”, hissed Tonic from behind her. “She will see us!”

“Tonic.. How are we to give her the spear if we don’t walk up to her? Toss it at her and expect her to say, ‘Oooo.. The Spear of the Archangel of Wrath got dropped in on me out of nowhere.. Niiiice!’, and expect her just pick it up? “, asked Brom.

 

There was a moment of mordent silence..

 

“I could be mean sometimes, but it’s hardly deliberate and mostly involuntary. Your sense of humor is outright murder!”, the little gnomic girl said, with her lower lip pouting and her arms crossed.

“I am sorry, Miss Tonic. It wasn’t really a targeted comment.. Are you coming?”, asked Brom.

“No. I will stay here with my pretty tiefling, and leave that one to you!”, she said with the same putout voice, effectively nailing her devastated pair as well.

 

“Brom?..”, called Cora from ahead. “..Coming?”

Brom sighed and trotted after the barbarian.

✱ ✱ ✱

Deliberately making enough noise to have been noticed, Cora approached the angelic figure, now alone, with Brom tagging along behind her.

“Umm.. Good evening..?”, Cora said with her soft, somewhat throaty voice, as she neared the strange, extraordinarily beautiful, yet very innocent-looking young woman with black, raven wings.

Cora had never been the poetic type, but the girl with the wings could only be described as ‘majestic’.

“I doubt..”, came the soft voice of the angelic girl..

The black, raven wings shifted and the girl moved her hands to her face and did a wiping motion. Then slowly turned around..

..and lo!

Up close, the young girl wasn’t just beautiful. She was ‘otherworldly’ beautiful!

The two just stood there ogling and petrified.

 

“Beauty..”, said the girl, with a broken, feather-soft voice. “..means so little, if it can’t relate, nor find love. It is mere torment to have, and a curse to want.”

 

She looked up at the two with lost, haunted eyes..

 

“What are we, if we are not slaves to this torment? What joy is there in this curse?”

 

What the girl had just said, fell somewhere between ‘can’t make heads or tails’ and ‘yes, I think I understand’, in Cora’s mind, and suddenly, she felt sad.

‘I am so, so alone’, kind of sad. The kind that said it in a literal and unique sense..

And to that, Cora found a kin..

 

Funny how we could not relate to our contemporary, but find ourselves a kin to things out of our times.. It is a wonder, really. Does the fault lie in the people around us, or in ourselves?

 

“What can I do for the messengers of the Seers of Star Watchers?”, the tear stricken girl, said mutely. “Is it my time? Are you finally here to take me away? I feel.. so very tired.. I could use some eternal rest about now..!”

 

Cora’s eyes teared. She tried to speak, but something seemed to choke her.

So she let go of the speech. There really was no need anyway..

Silently, she introduced the long, pointy thing, Shal ah Galad, The Spear of Light, with its new keeper..

 

“And thus, with pain and joy —suffered and lived, we have delivered our burden onto you..”, whispered Brom from behind Cora.

 

The angelic figure stared at the spear and her face became poorer for it.. There was no joy in it, no victory, no happiness. Only a confused sense of more burden..

 

“It seems, like palt without honey, destiny has little taste!”, sniffed the beautiful, angelic girl and more tears came running down the smooth, flawless of her face.

 

Slowly, she reached out, and with bare hands, she took up the spear.

The spear, a bit dull before, suddenly shown with an inner fire as it brightened and simmered, and dimmed again as if with..

..recognition?

 

Well, done!, Cora heard the harsh voice that she’d heard once before.

 

The angelic girl looked up at the odd pair.

 

“First Him, then Priceptine and Mab, now Her? What interest does the Raven Queen have with my friends? I have suffered, but that is my lot. This, I have accepted.. They, on the other hand,  have burned enough..”

 

“We are mere messengers..”, whispered Cora.

 

“Then I shall give you the advice I have given to only one other; Do not be the tool that tussles with the peons.. Be, at least, the ‘spear’ that slays the bishop.

 

She looked down at the long, simmering shaft in her hands for a long moment, then at the two who had entrusted her with it.

With a solemn, muted voice, she spoke.

 

“You have thus burdened me with which I wanted not. In return, I would but ask a boon of recognition of thee.. Wilt thou honor it?”

 

Cora stared at the beautiful creature.

She lowered her head and knelt before her..

“I shall..”, she said simply.

 

“I am not as pure as to be genuflected, my dear girl. I have the blood of mine enemies in my hands and the sins of my past to bare on my shoulders.. Neither are you bound to me nor would you want to. You are free..

 

The boon I ask of you shall not be small, yet only you, and uniquely you, will have the power to wield it.. Will you consent?”

 

“I shall..”, she repeated.

 

“Had the world of mortals only been as honest and dedicated as you; one, young, scarred, and orphaned snow elf, it would have been a merrier place..”, she sighed softly. “Will you, Cora Sleet, come to the aid of my friends, should they ever need it of you.. and yours?”

 

“You know my name..”, Cora said.

 

“I was privileged by it. Your deeds, your losses, and your place among the vast plains of the Great Northern Tundra’s have not gone unnoticed.”, replied the angelic being.

 

“I have no family. I have no people. There’s no one for me to call upon if you ever require my assistance. Alone, though I am, should you but summon, I shall come.”, she promised.

 

 

“You have lost one family, and one people. You have thus gained another family and other people; the hordes and the tribes of your lands.

 

You have saved theirs, brought them together, and brokered peace among them, and you carry the weight of the Seers of the Star Watchers with you, young Cora Sleet. Thus, they trust you and they honor you. Should you call, they will answer..”

 

Then she turned, opened her great, raven wings, and faded into the night..

✱ ✱ ✱

Go”, hissed Tonic. “Or you’ll miss your only chance!”

“Are.. Are you sure?”, hesitated the tall, dark girl. “You won’t be offended?”

“Why would I be offended? You are my pair.. That’s the only thing that matters. Besides, you are not the only fan-girl out there, you know.. I have a whole slew of fan cards, all signed..”, Tonic replied with smug shame.

“Ow? Last Man Standing Society members? You regulated there a lot.. That much I know.”, smirked Seressa.

“Hells bells, girl, you are like an invisible stalker! But by all means, do stay with me and guess all the possibilities while she takes off, will you! GO! LIKE, NOW!”, snarled the gnomic girl.

Seressa smiled down at her, reached out and squeezed her pair’s hands in gratitude, and dashed after the elf and the hobbit..

✱ ✱ ✱

What do you make of that, baby?”, asked the man in dark clothes from where he lay, on a nearby rooftop as he stared down at the exchange between the incomprehensible, the inscrutable, and the elusive creature that was Merisoul Xyrotwu and the strange white elf with the long, braided snow hair and the bushy, tanned halfling standing right behind her.

Aager Fogstep could also see a pale little gnome girl hiding behind the trash and it was only because she was talking to someone that clued him to look closer.. It was still pure luck that he had seen the fourth figure,  a very tall, very black girl, and even though she had vivid pink hair and a lavishly exposive, silly little pink dress!

Aager doubted he would have spotted her if she’d actually been trying!

But giving him some credit was due. He was an emotional wreck for the past few days, a something he was totally new at; he’d never had any feelings worth mentioning for anyone, or anything for the majority of his life, after all..

..and he was a bit distracted by the little existence, that was the girl he would die for.

And by at least one account, he already had!

 

The irony was not lost to him that the reason for his distraction was also the reason he was holding on to any semblance of sanity as well.

 

“Baby..”, repeated the skinny little girl, where she languidly lay face down on the broad of the man’s back.

 

The man in blacks had nearly choked when the little girl had chosen his back to lie down.

And his reaction had nothing to do with her weight; she hardly had any!

 

“..I like that you think I am a baby.”, she smiled happily. “It feels so..”

For a moment she struggled for words but failed.

“I am sorry..”, she blurted, her face blushing furiously. “I am just a stupid, ignorant girl. And I lack words.”

“Inshala..”, growled the man. “I thought we had already covered you calling yourself names.. You have the feelings, don’t you?”

“Y.. yes..”, she said, with a small voice.

“Then you need not the words because words can’t describe yours. They will always fall short.”

And the man in blacks said that without any elaboration or implication, and only with the simplest of emotions; the sense to be nothing but brutally honest with this little girl he so cared..

It was his pragmatism at its peak. He had merely stated a fact..

Just the fact!

The little, skinny girl shifted a bit on his back and relaxed more.

It was this scary man’s brutal honesty and state-of-facts attitude, she’d always found..

..endearing?

 

“You are looking for words again, baby..”, the man growled.

The girl, Inshala, giggled.

“Well, yes, I was… I am..”, she said, still hiccupping.

 

It seemed the close proximity of this dark, scary man always made this skinny girl feel a bit..

..intoxicated?

Yes. Intoxicated. That sounded like an important word!

 

But then she tensed and the man, Aager Fogstep, felt it.

“What is it?”, he asked immediately.

 

“I.. I love that you think me as a baby. It’s.. ‘intoxicating?’.. But.. But I was wondering when you would see me as.. a girl.. Like a real girl, I mean.. A woman. The way Sir Udoorin sees our beloved Alor’Nadien ne..

Am.. am I to stay a baby for you, then?”

 

The man, Aager Fogstep, froze.

He felt exactly like he’d felt when she had asked him she wanted to dance with him, even though neither knew how, and at least one of them didn’t even know why people danced while the other hadn’t ever wondered why they would.

He’d felt terrified then.

He felt terrified now!

 

Aager Fogstep did not clear his throat.

He did not fidget.

He certainly did not try to evade, dodge, or duck under the question.

 

“I know exactly what you are to me, and what you are for me, Frostmane. I have wanted to call you ‘baby’ because I find you pure and I find that I am unable to do anything else but to safeguard and love that purity. A purity of heart that is somehow mine.

And I call you, what I call you because it is the only way I can cope with that fact..

One day, the time will come and when it does, I shall not shy from you. I promise.”

 

Inshala put her face into the crook of the man’s shoulder. Whether she was crying with joy or with disappointment, the man, Aager, wasn’t sure. But he certainly wished for the former than the latter. The girl had, had suffered enough.

 

“I want words like that too..”, she mumbled, her face hidden.

“Inshala, you must know..”, said the man quietly.

YOU ARE THE WORDS..

✱ ✱ ✱

Seressa, Cora, and Brom had returned. Of the three, only the tall, dark girl seemed happy. She limped up to her pair with the silliest of expressions. A combination of awe, adoration, accomplishment, excitement, and elation.

“You got it, then?”, asked Tonic eagerly.

“Well, duh!”, Seressa said smugly as she carefully settled down next to her pair in the reeking garbage, stretching her tender leg.

“Gimme..”, Tonic said waving her hands..

“You first..!”, Seressa smirked.

“You never play fair, girl.”, sighed the gnome and produced a heavy pouch from the inside of her artificer’s satchel.

From inside the pouch, she carefully pulled out a 12 by 6 by 8-inch wooden lockbox. She produced a key from under and inside her belt and unlocked the box.

And there, were bundles and bundles of cards, stacked neatly in their own, individual slips inside the lockbox!

“Ow. My. Heavens.. You had them boxed?”, Seressa gasped.

“Well, sure. Do you know how much their worth will be in a century or two? More if they are in pristine condition.. Now let’s see.. Last Man Standing Society, the whole lot of them, including that weird Fearghas Fionnghal the girls in the academy were raving about..”

“You have Fearghas Fionnghal’s signed card?”, Seressa asked incredulously.

“Of course! Not that the stringy bastard wanted to give it.. You really don’t want to know what I had to do to get it!”, Tonic replied with disgust.

“Can I lick it?!”, asked Seressa hopefully!

“Whot? Ewww, girl.. No!”, replied Tonic as she pinched her face. Then she continued. “The Hide ‘n Seekers, The Iron Fist, Aerial Winds Kite Club, Beauty and Care Society, Brawlers Club, Copper Pipes, and Steamchunk Society, Random Encounters Society, Secret Handshake Society, and The Last Club..

“How did you even.. Wow, girl.. I am impressed. Some of those societies are members-only, not to mention, supposedly ‘secret’!..”, whispered Seressa with a tone that said she truly was impressed.

“Nothing stops a determined artificer..”, Tonic replied with a well-earned smugness. “Some of the hate people had for me at school had nothing to do with my dump uncle, nor my grades..

“And here I thought I had gotten one over you!”, said Seressa glumly.

Tonic did a squeaky little manic cackle.

“And no one gets one over the geekdom of an artificer, either.. Now, gimme.. I held up my end of the bargain. Time for you to cough up!”

Seressa produced a rather bedraggled, second-quality craft parchment.

“You had an angelic being sign her autograph on a ratty old, second-grade parchment?”, said Tonic that left no doubt as to what exactly she thought about that!

“Sorry.. But we’d run out of first-class papers a long time ago.. My bad, there..”, replied Seressa shamefully.

“Wow.. That is one long name..”, said Tonic as she stared at the long, list-like parchment.

“I know, right. And she didn’t just scrabble on it. She took her time. You’d think she’d have some pomp. I couldn’t help it and said, ‘Your wings are AWESOME!‘, and she was so astonished and she said, ‘You like?’, and she twirled around for me to see, and I was like ‘OW.. MY.. HEAVENS!.. CAN I PLEASE PLEASE PLEASE TOUCH THEM?!‘, and she not only let me, but she also gave me this!”, Seressa said with shameless adoration and produced an emptied out scroll case, popped it open, and very carefully took out a single, charcoal black raven feather as long as her forearm and fluffed her face with it!

Tonic just stared at her pair and said, “You are such a dork!”, with a snort.

“Yea..”, said her pair happily. “She was soooo pleased.. Look, see? She even doodled a heart on her autograph!”

“And you made her sign for me too!”, said Tonic, a bit astonished.

“Well, sure.. It has you, me, and an angelic name on it! I think I will carry this in my bodice!”, she said happily.

“Eww, girl!”

“Yea..”, said Seressa dreamily. “And have it inked on my back.. You know, like a tattoo!”

“Don’t mess with your body, girl.. It’s beautiful exactly the way it is..”

“You think so? Thought you found it abhorrent. Or irritating at the very least..”

“Irritating, yes. Abhorrent, never. People always find what they don’t have, but want, and see that others have it, irritating. You have a very nice figure Seressa, don’t disfigure it.”, Tonic said seriously.

“I can’t believe the things the two of you talk when you are huddled up like that.”, Brom said from somewhere behind them. “Is that a ‘pair thing’, or a ‘girl thing’?”

“It’s a ‘non of your business’ thing.”, growled Tonic.

 

Seressa snorted..

..and so did Cora.

 

Tonic relit her lantern and read the parchment;

 

✱ ✱ ✱

Later.. Much, much later..

Seressa bent all the way down to her pair, and whispered breathily into her tiny, cute ear;

“Sooo.. What is it that I have, and you think that you don’t, but want?!”


“What are we, if we are not slaves to this torment? What joy is there in this curse?”, is a reference to Sylvannas Windrunner in World of Warcraft. She said this about the ‘undeath’ curse she and her kin was afflicted by Arthas, the Lich King. Though the phrases are the same, they refer to very, very different things. 

bounty hunters dungeons and dragons endless watch groups karakter analizi modül role play serenity tarihçe the plot thickens tundra walkers Whispers; A Cabal

The Pit (18+) / Çukur

The Pit (18+) /  Çukur

Timeline:

The final war between Good and Evil draws near.

In the end, however, whoever has planned the furthest and deepest, shall win.

And evil plans are seldom simple.

 

In this cycle, the mind behind everything is cunning, far-sighted, and encompassing. If the mortals and their allies can not undo the knots binding them with these plans, they shall perish. And when they perish, so shall this world and it will become another feeding ground for the demons where mortals will be bred for the sole purpose of being food for a very horrific banquet!

They shall be born,
slaughtered,
and be fed upon,
in an endless, gruesome cycle.

 

This story takes place some twenty years ago,
and crosses path with another story;
A Bard’s Tale VII, “1598. yıl”

 

 

How is the gate going? Are our engineers making any progress?”, the uncanny voice asked.

The uncanny, beautiful and masculine voice..

The voice was followed only by a short pause that could barely hide the fear of retribution.

“I am afraid not, my Liege. Whatever that fool Arcanton did with his colossal miscalculations, our mortal engineers have yet been unable to find..”, replied a thick, sultry, comely woman’s voice. “..The numbers are extremely delicate and hard to read.. Not to mention, coded! The paranoid midget coded everything he did. Deciphering them all is both time and life-consuming..”

 

Another pause was heard, followed by a deep, deadly sign.

The illustrious, very woman-like demon flinched.

 

“We must get that demon gate up and running. At current rate, we can only push so many minions through it at once, and all they provide is entertainment for the mortals..”, the beautiful, masculine voice said.

“Yes, my Liege.”, agreed the thick, feminine voice.

“But then, they are also keeping the said mortals pinned at the Demon Plains.. Otherwise, they would all coalesce at the Demon Wall and push The Damned Legion all the way through the Demons End, Fiend Pits, and on to the Citadel of Gullem —does the old fool still live, by the way?”

“Yes, my Liege, he still lives..”, signed the thick, luster, feminine voice.

“Bother..”, breathed the masculine one with unhidden contempt. “I was really hoping he’d croak. Rather irksome when mortals stay past their grave time, is it not?”

“Perhaps we can arrange a decent send-off for him, my Liege?”, the feminine voice asked hopefully and more than eagerly.

“Ow no, my dear Irine. When I want him offed, I certainly do not wish any decency in his demise. In fact, I have a special cage prepared just for his soul, down in my guest quarters. But until then, he is performing an excellent service by petrifying where he sits while terrifying the mortals and keeping them busy at Demon Wall..”

 

The masculine voice gave an unearthly chuckle.

 

“Demon Plains, Demon Wall, The Damned Legion, Demons End, Fiend Pits.. Mortals can be so unimaginative. You would think they would avoid naming their world with things that which they avoid!”

“They are fools, my Liege. That they name what they fear, with what they fear, makes us stronger..”, smiled the very feminine demon.

“Indeed, they are.. Irine.. Indeed, they are..”, the beautiful, masculine voice said lazily. “What of our ‘Seeds of Dissension’ project coming along?”

Irine, the illustrious, comely demon clapped her hands in delight.

“We are making excellent progress on that front, my Liege. This batch of ‘seeds’ has produced an exceptionally beautiful and promising progeny. She is filled with hate and spite and despite her young age, she loathes mortals and is incapable of comprehending mortal love.”, she gloated..

“Soon, she will be ready to be pulled out of her pit. She will then be put to conditioning. Then her real training will begin; on seduction, magic, and combat. We shall than unleash her upon her former tormentors. And once she has shed their blood, there will be no turning back for her.

“Her former tormentors..”, said the masculine voice. “It’s a pity they must die..”

“They are mortals, my Liege. Fools and easy to replace. They shall have fully performed their part only by dying at the hands of our ‘seeds'”, Irine sneered.

“Fools, yes… but devout fools. Wasting them seems like.. wasting them.. It appears mortals do not lack for fools, and neither do we..”, said the beautiful voice with little effort to veil the menace in it.

 

Irine froze.

 

“You have great expectations from this seed, then?”, asked the handsome voice, skimming over his unveiled threat.

“Yes.. yes, my Liege. She will become a great asset to your plans..”, agreed Irine, her voice unable to hide the tremor that clutched it.

“Hmm.. and perhaps my BRIDE.. If she performs as you have promised..”, smiled the masculine voice.

 

Irine froze again, but not of fear this time.

She froze and her face darkened with lust and black hatred..

 

“Come now, Irine.. I am well aware of your desires.. and your appetites.. But I am afraid you would make a poor bride..”

“My.. my Liege.. I would wish nothing less, and nothing more; to be at your side as your bride has been my only, deepest, darkest desire.. This too, I am sure you are aware..”, she said with such lusty longing, that her breasts heaved with hoarse, heavy expirations and tremors of unbidden delights zagged and throbbed through her whole body as her dark, penetrating eyes bore into her master.

“Yes. Your deepest, darkest desires have been long noted. But I am afraid you have too many ideas and ideals petrified in you. So much so that I would have to break you, for you can no longer be bent. It would be a shame to do that; to break you.. Then I would have to burn you down to the core to remold you to my liking.. Too much effort for too little gain.. Not to mention, the loss of one of my greatest and most illustrious concubines..”, the handsome voice smiled.

 

Irine slumped as her life long wish was crushed, quiet cruelly before her eyes as she awakened to the one, ‘unbending’ fact that forever she would be her masters ‘greatest and most illustrious’ whore..

 

“Do not despair, my lovely Irine..”, said the masculine voice. “For you are more than a mere concubine. You have nearly a great and cunning mind as your great and cunning curves!”

“Now, you shall take this ‘exceptional progeny’ you so seem to pride upon, under your wings, and personally see to her training. I want her educated in all mortal and non-mortal aspects.. I want her to know what drives us, and what drives mortals. I want her to see into us and into mortal hearts. When she speaks, her voice must be heard by our kind and followed by mortals with mindless lust. And because she will also be half-mortal, she will be unbanishable.. She will roam the mortal earth like a plague. Where she goes, death, destruction, and dissension shall follow..”

 

The beautiful, masculine voice paused.

And when he spoke again, there was power in his reverberating words..

“Make it so, Irine. For this is a task I shall trust no one but you. When she is ready, you shall bring her to me. Know this also, Irine, that her accomplishments and successes shall be yours to claim. This then, shall be your solace.. But so shall her failures..”, and this time, the beautiful, masculine voice did not bother veiling his threat.

 

Irine started shivering with true fear.

“And see if our greatest failure, Themalsar has been able to find Pricentines’ Light..”

“If we can get that weapon, Pricentine himself would be vulnerable. And as long as he lacks his precious sword, he is nothing! Nothing but a shame to his own kind; an angel who has let his soul blade go missing.. Do inform our dear Themalsar that his time is long overdue and if he is not successful in this, one endeavor, remind him I have his blood, his hair, and quite a few parts of his skin.. Remind him that I could do to him, what I let him do to that elf whore he was so riled about..

We have their Ad Ara here.. We must rid of Priceptine as well.. Speaking of which, I believe I have another 12 o’clock appointment with my dear ‘Dara.. I adore ruining an Archangel’s lunch hours, though I doubt she has any appetite left in her.”

 

Irine shuddered..

 

And with that, the great throne room shivered as one of the greatest minds of the demonic horde, Kardax’Trakxa “The Face”, gave a chuckle..

..not the maniacal evil boss cackle, just a chuckle.

 

“I believe that will be all for today, Irine.”, said “The Face”.

“Yes, my Liege..”, bowed Irine and departed, a smolder of a look on her face..

✱ ✱ ✱

The Face” sighed, rose from his massive, scarcely adorned thrown, and glided to the great table nearby. Unlike his predecessor, “The Face”, found little taste in flamboyance and grandeur. He had destroyed so many of his competitors and enemies alike by his ‘nondescript’ glamour. For him, everything he showed, was something they learned.. A ‘something’ they would certainly use against him.

The irony that he would be known as “The Face” was not lost.. or perhaps lost that he still, with mechanical precision and determination, had grinded down every enemy, every obstacle, and every challenge he’d faced..

He sat down and took the notes of the day into the black-bound, rather unostentatious book lying open on the great table.

The book was old, shredded at the sides, and very nearly as old as he’d been a mere demon squad leader. Into that book, he’d written down his ideas, his plans —long term or short, it didn’t matter, certain critical rituals, the details to his trademark spells, small, minute details he’d noticed about anyone or anything, and even little drawings morals called ‘doodles’. It was the one object, mortals or otherwise, would probably give their souls to get their hands on.

 

“The Face” smiled.

 

Too bad mortals gave their soul anyway, and for so much less..

Too bad mortals and quite a number of immortals would lose their souls if they even set eyes on the old book..

 

Before rising for his daily routine of going down into the dungeons to feed upon the agonies of a certain Archangel, he noted down a few more notes about what he would do, and accomplish, and the advantages of actually taking a half-mortal for a bride. For “The Face”, the mortality aspect of a potential bride was not really an issue but a matter of practical inconvenience. What mattered was the quality of devastation they could accomplish, rather than the quantity of years they would spend together.

Irine was many things and had more than her share of faults. But she was always accurate on her assessments and if this ‘seed’ was anything she’d hoped for, a pure and molded succubus half-blood would make an excellent bride, indeed..

 

“The Face” smiled once more as he caressed his book, the KARDAX CHRONICLES, rose from the table and departed to tear what little flesh was left on the Archangel, locked down in the dungeons..

✱ ✱ ✱

Kısılmış gözleri ve sıkılmış dişleri arasından, zorlukla zaptedebildiği duygularının oynaştığı solgun yüzü gerilir ve kısık bir sesle sorar Anglenna.

“Nereden biliyorsun bunları?”

Succubi melezi bir süre ona bakar ve sonra, ancak duyulur bir sesle cevap verir.

“KARDAX GÜNLÜKLERİ..”

 

(Excerpt from: “Eski Efendim, Sahibim ve Çok Daha Fazlası..”)


Irine the Erinyes Concubine; (pronounced as ‘Ai Rie Né’, a word that derives from ‘irin’, meaning ‘fester/pus’) a more powerful version of the succubi demons. She was also ‘Auntie’ Irine for Merisoul Xyrotwu, the same demon whom the Serenity Group encountered during their final fight against Themalsar. She was a vicious and cunning adversary who nearly slaughtered through the companions and broke Moria Alicia Jean Hooman’s arm by sheer strength.

She was finally slain with the combined power of the group and a half-ton Inshala Frostmane when she inadvertently dropped on her in her gigantic scorpion form!

 

The ‘elf whore’ referred to, is the Ranger Marshal Selendenien Sindarin of Bari Na-ammen, who caused the first Themalsar War to stretch over four years. She was slain by Themalsar himself when he used a little known spell called Malocchio, a trademark death curse of Kardax’Trakxa “The Face”. She was the youngest sister of High Lady Angrellen and Ri Grandaleren.

 

Lyrics to the song; “Devil, Devil” by MILCK

Devil, devil
Clever Devil, Devil
How quickly they do sell their souls
For the feast and the promise of gold
But devil that won’t be me

Devil, Devil
Bones of metal, metal
You torture saints with a single glance
Make them think, they ever stood a chance

Do not try me Devil, Devil
Cannot buy me Devil, Devil
You won’t make a fool of me, oh no
What makes you so special, special
To think I would ever settle
For that devious dance between you and me, Devil, Devil

Rebel, rebel call me rebel, rebel
I walk the plank, not a tear in my eye
I won’t go down your blushing bride
Under the water I’ll be sharpening my knife

Do not try me Devil, Devil
Cannot buy me Devil, Devil
You won’t make a fool of me, oh no
What makes you so special, special
To think I would ever settle
For that devious dance between you and me, Devil, Devil

You take the shape of
Everything that I’m drawn to
You take the shape of
Everything that I’m drawn to
But your eyes
Are dead and red
Red as rust

Do not try me Devil, Devil
Cannot buy me Devil, Devil
You won’t make a fool of me, oh no
What makes you so special, special
To think I would ever settle
For that devious dance between you and me, Devil, Devil

bounty hunters dungeons and dragons duygusal groups serenity the plot thickens tundra walkers

Left behind (18+)..

Left behind (18+)..

Timeline:

It is many odd years in the future.

In terms of centuries,
more than one, but less than two..

Some would say that’s a pittance in the eyes of an elf,
while others would argue on the number of generations in human terms..

 

To say the truth, time is never a pittance.

It’s the same for everyone.

Once gone, it’s gone..

 

The only thing that remains is the pain;
that which we arrogantly like to call; Wisdom.

 

This story takes place in the said future, in some unknown reagents of the Salt Woods, a bit north of Fey Town and the Dream Woods island, and about a week or two of lazy travel, west from the Academy of Melshieve, far, far south of the king’s lands..

The following stories must be read to fully grasp the significance of this particular story;

A Bard’s Tale VII, “1598. yıl”
Somewhere Bitter In the Darkness (18+)
A Shift in Perspective (18+)
Kocakarı Hikayesi (18+)
And Just Beyond That (18+)
Yıl 1
1:33:017 – Elveda, Felishia..
Birthright (18+)
and
Eski Efendim, Sahibim ve
Çok Daha Fazlası..

 

 

Used more iron oxide with the green copper rot and the trampberry roots today. Got better results. You’d have loved it. I am going to dust in a pinch of flecked gold as well, just to hint that it isn’t really rust but deliberately applied paint..”, said the raspy, somewhat tenoric voice, speaking into the shiny, smooth, dark green, marble-like stone in her small palm.

She stared at her great handy work as she unconsciously moved some of her dark, honey-colored hair, tinted with a few, tender whites behind one ear and smudged oil, paint, and dirt on both —a habit she’d picked up much too late to have been truly a part of her character.

“Then, when the paint dries, I think I will take it out for a spin down the Salt Hills. I think you’d have loved that too..”

Soft, naked footsteps approached and the much older version of Arcantonic Palecog hid the stone in her palm..

✱ ✱ ✱

Who are you talking to, luv?”, said a voluptuous and illustrious voice as the very tall, very dark figure of Seressa Wraiven appeared at the entrance of the barn-sized workshop.

She stood there and with the sun on her back, her very long, voluminous, fiery pink hair seemed ablaze. Upon closer inspection, however, one could see her hair also had a few traces of white in them as well..

The sunlight outlined and sort of put a surreal glow to her very curvy and very much buxom figure, all wrapped in a pink, laced and a tad scandalous, very mini skirt dress.

Seressa scanned her pairs’ workshop and all the ‘neatly organized’ cluster in it!

 

“No one.. Just taking mental notes.”, she lied.

 

In all candor, that by itself was rare;

Like, ‘never ever’ kind of rare..

Arcantonic never lied.

Blazed, blustered, swore, cussed, cursed, burned, and did highly illegal threatenings, certainly, but she never lied.

And certainly not to her pair..

After nearly one hundred and eighty years being paired to this strange, honest, extraordinarily tall, dark, and strikingly beautiful girl, she had just lied to her.

 

“Is it finally finished, then?”, Seressa asked with a lot of cheer in her voice, as she peered at the next-gen Mechaber.

 

In all candor, that by itself was also rare;

Seressa never did cheery with ‘a lot’.

Not so much as ‘never ever’, but that it just didn’t happen.

She was a cheery, optimistic soul by nature. So much so that it had taken her pair years and years of getting used to, and only because she had finally figured out that her very tall, very dark pair was not faking the cheer, but was, in fact, as cheery as she appeared to be..

The fact of the matter was, Seressa was worried.

A lump had settled deep in the pit of her stomach and had been there for the past few months, almost a year now and growing by the day.

And she was certain it had to do with her pair, Arcantonic.

Nothing too obvious nor overt. Merely an eye here, or an out of place look there, the growing number of times she’d found her pair talking to herself and the nonapparent secrecy..

To be honest, Tonic had never been the share-everything kind of girl, certainly. But she’d also never had the frame of mind for deliberately keeping things from her either. When pushed just a bit, she’d blurt it all out, all in a blaze.

There never had been any ‘silent secrets’ between them either. Like there was now..

For Seressa, it felt like a faceless, third party had entered their conversation that she was not privy to and the two of them quietly whispered to one another, not being obvious enough nor being deliberately rude, but not quiet including her in either.

It made Seressa feel like she was slowly being pushed into switching places with this ‘faceless third person’ and would soon be totally left out and actually become the faceless third person..

Just the thought of that had made her grind her canines and silently snarl, ‘I am her pair, damit! We are ‘Gales and Gallows..’, any number of times..

It was the culmination of all these little ‘out of place’s and the ‘odd silence’s that told Seressa, something was going on with her pair, and that it wouldn’t end well.

 

“Just about..”, replied the small gnome, in a very uncharacteristic display of cheer in her own voice as she patted the big, mechanical monstrosity standing next to her. It looked very impressive. And certainly, a lot more buff than the first version she had engineered more than a century and a half ago..

“My old professor who stole and published my first designs can chew on his own liver; that ‘can’ was meant to run with a lame, steam-propelled engine running on MOS 1.1 with a single core.. This is not!”, she said with a lot of smug.

“And this boy here is totally corrosion-proof..”

“What’s it run on?”, Seressa asked.

“This and that..”, Tonic replied evasively.

That worried Seressa even more..

“We are getting some visitors later tomorrow.”, she said. “la Fey is coming over with her son. She sent a message by—”

“—bird?”, finished Arcantonic.

“Yea,  how did you know?”

“She always sends her messages by bird? I guess squirrels aren’t very reliable. Once they see nuts, they go nuts!”, snorted the gnome as she mixed some more crushed trampberry roots into the paint.

“Her hubby won’t make it, though. She said he had some ‘winter things’ to do. Guess she will tell us what all that’s about when she gets here, but I suspect it’s because he can’t stand all the ‘silly’ gathered in one place.”, Seressa said.

“Can’t blame him..”, inserted Arcantonic.

“Oww.. and Cora’s coming too, though I can’t imagine how she could find the time, what with her ‘New Ironfrost’ project going..”

“Cora doesn’t do projects.”, said Arcantonic absently. “Only academy stuck-ups do ‘projects’. Cora does the real thing.. Smart, practical girl, she is. Always liked her for it..”

“That’s true, I suppose.”, murmured Seressa. “I sent a fast courier to Bowling Hills, by the way, when I first learned both Inshala and Cora were coming.”

“Of course, you did..”, grunted the little gnome.

“Brom said he’d be happy to join us as well. Should be on his way this very moment.”, the tall girl said happily.

“Of course, he is.. That unscrupulous little weasel just couldn’t miss an ‘all-girls’ party.”, she scowled.

“An ‘all-girls’ party does need good entertainment, though. Don’t you think?”, she asked.

“You just want him ‘cuz you still think he’s available for ‘pursing’..”, Tonic grunted.

“I never got to coin-purse you.. Might as well do him!”, she smiled but didn’t..

 

Seressa watched her pair as she pinched in some flaked gold into the paint.

 

“What is wrong, luv?”, she asked finally..

..just like that.

 

Arcantonic did not feign any incomprehension.

She did not try to dodge, avoid, or duck under the question.

She answered like she was ready for it and she did it without missing a beat.

She riposted..

“We were sent back..”, she whispered.

And there was so much heat, so much anger, so much infuriated, unadulterated frustration in that voice.

“..to right a bloody wrong for the Celestials. Why then, wasn’t my wrong fixed? What was so lacking in me, that they couldn’t be bothered to right my wrong?”, she blazed with a barely audible fire.

“We gave them our lives, our blood.. NO! We gave them more; we gave them everything we cared for..

 

Seressa wordlessly stared at her Tonic..

..and saw only her broken soul.

She saw her only broken!

✱ ✱ ✱

Oww, my dear girl..”, Seressa whispered and silently floated to her pair.

“NO.. Please, Seressa, don’t!”, croaked Tonic harshly. “Not this time. No amount of your embrace could fix what it broke one thousand years ago..”

 

Seressa froze.

At that moment she understood something that moved the very foundations of her existence.

At that moment she understood the thing that rocked her at a fundamental level.

And at that moment she knew..

..that she no longer had a pair.

 

“Gales and Gallows..”, she whispered.

“The gales have long died, dear Seressa, and where I am going is beyond the gallows.”, Tonic said, though, not unkindly.

“What.. what will I do without my pair?”, the very tall Seressa said, with a trembling, broken voice.

“What you always do, my dear, dear friend; you shall ‘live’..”, replied Tonic softly. “You.. you made me live, didn’t you? You made me feel. You made me care. You made me.. love. You made me whole and we made a good run of it.

We ran, together, from big, blooming explosions. We sat in ratty old inns with filthy mugs in our hands and silly smiles on our faces because we’d just been banned from yet, another town, and I loved every single moment of all of it.. All because of you.

I thank you for them, girl. All of them. I love you, my sister pair, and I shall cherish you and guard our memories together in my heart.. Always. But where I am going, you can not follow. It’s a one-way, one-person ticket.”

“You discovered Astral Travel!”, Seressa whispered, with her hands on her lips. “Is that what Mechaber’s running on? Astral matter? Or a dead star you drew from there?”

 

Arcantonic was astonished, once more, at the potential accuracy of her pairs’ guesses, considering she had never been an artificer nor the researching type, but she did not reply.

There was just no need.

At that moment, the details of what Mechaber ran on was a moot point..

 

“But.. Why? Why now? Why ever?”

The voice Seressa asked was nothing short of despair..

“My sending stone..”, Tonic replied.

“Tonic, luv..”, Seressa said with anguish, “You.. you have been talking to that thing for years and years and years.. It’s never replied you back. And it’s never been healthy for you to have kept it up for as long as you have..”

“But I finally got a reply.”, said Tonic quietly.

Seressa just stared at her pair.

“There was a lot of interference and it was barely intelligible.. and very short.. but an answer it was.”, Tonic said with the same, quiet voice. There appeared large tears in her eyes, however, and a content little smile on her small, tiny mouth.

“Tonic, luv, you must know, the pair to that stone, where ever it is, is still here.. in our time, not where and when you gave him. There is no way he could have lived over a thousand years..”, said Seressa with total panic in her eyes.

“We did..”, Tonic said bitterly.

“No, luv..”, Seressa replied in desperation, “..we didn’t. We merely traveled it.”

“Yes.”, Tonic said. “But I know what I heard. And what I heard was him, calling my name, and begging for my help..”

“No! No, Tonic.. Please.. Don’t do this. Don’t leave..”, Seressa’s voice crumbled.

Tonic looked up at her beautiful pair.

And quietly she said, “Will we die, just a little, then?”

“No. We shall go together, and die together! You and I.. If you could artifice one seat, you certainly could do two..”, Seressa pleaded, tears rolling freely down her smooth, dark face..

 

Tonic dropped what she was doing.

She grabbed one of the many pieces of hard, linen cloths piled on her workbench, wiped her hands clean, then tossed it back onto the pile and came up to her pair.

She stared up at the glorious eyes of her pair for a long moment, then silently embraced her.

True, the furthest she could reach her pair hardly qualified as far as her hips, let alone, her slim waist, but that didn’t matter.

 

History, it seemed, enjoyed ‘odd firsts’..

..and here was such a one;

For the first time, knowingly, deliberately and without any reservation, Arcantonic hugged her sister pair, pinkses and laces, phloxes, and cherry blooms ..

To that hug, Arcantonic gave her all and took her all; a lifetime worth of her pairs’ soft, phlox fragrance to carry wherever she’d go.

 

“True to your word as ever, you’d follow me to and through hell if I asked you. But the possibility of successfully navigating an astral field is approximately three thousand seven hundred and twenty to one!

That is something, I can not, and will not ask of you..”

“Tonic, baby..”, said Seressa, with pain and the understanding of total loss in her trembling voice. “..you never needed to have to ask.”

“No, girl..”, Tonic said softly. “..this is something I have to do for myself. This is a wrong only I can right. You can not get involved, and there’s no coming back..

It’s time, my dear, dear Seressa. It’s time for you to let me go..

It’s time for me to find out how much I have learned from you.

I am sorry it has to be so.. And without any forewarning. But this is my own prophecy I must fulfill..”

“But you never believed in prophecies..”, anguished Seressa.

“What.. After seeing one prophecy come to life after another? It would have made me look like a total ass if I still didn’t believe in them.. And this one is mine, and mine alone.

Do give my best to Cora. She is a lot more gentle than she lets us see. Having put up with me all those years without even being my pair was sort of a giveaway on her part.. And to that weasel of a hobbit.. Tell him, ‘Eyes front, no longer..’ He’s free of me now..

And to Inshala, Lorna, Laila.. You know, the whole gang..

While you are at it, tell the pretty princes I understand the loss of her Ri Dorin more than most, even though a century has passed over it..

Years, it seems, don’t make some things any easier, nor bearable..

Tell her.. tell her, ‘The ones who love us will miss us..’

And to that weird Xyro girl, thank her for me, will you? Please? This whole thing was her idea..”

✱ ✱ ✱

Inshala ‘la Fey’ Frostmane found Seressa sitting in her rocking chair, on the porch of her cottage, staring blankly and so lost, at the setting sun, and her intuitive instincts told her that something was terribly wrong.

“Where is beloved Arcantonic?”, she asked with a soft, urgent voice.

It took Seressa Wraiven many tries before any coherent sound would come out of her..

“She.. she’s gone.”, was all the whisper that finally escaped her.

“She’s gone and she’s left me behind..”

✱ ✱ ✱

Everyone had left. It had been a sad, bittersweet gathering of people who had known each other for so long. Inshala had arrived first, followed by Brom, who ended up bawling like a little boy, when he heard about Tonic’s unexpected, and irretrievable departure.

Tonic was gone..

 

Cora had arrived the next day. She had not cried. She’d just stared around stupefied. She’d really liked that little gnome. Getting to know her had been a trying chore, true, but well worth it.

Laila Wolvesbane, a Ranger Marshal now, had also dropped in later that evening, followed by, to everyone’s surprise, Lorna Feymist, the Rise and Queen of Bari Na-ammen and High Woods, along with her cousin and first advisor, the newly betrothed Anglenna Brightleaf appeared there that very evening too.

Though neither of them said it, everyone suspected Inshala for the arrival of the two royalties’.

Inshala did smile shyly about it as she spoon-fed the little boy squirming on her lap.

 

Laila was about the same; calm, cool, mature.. Just grimmer, ever since Thomas had died, followed shortly by her cousin, Bremorel..

That had been some ninety years ago and times had changed, but its devastation on the marshal had, apparently, stuck.

 

Everyone had wondered where Lady was, as no one had heard of her for quite some decades. Apparently, she had gone off to some seclusion after the loss of Udoorin, Thomas, and Bremorel, and never seen again after that. The only one present that would know was Laila but she wouldn’t say..

 

Anglenna had changed.. a lot!

There was very little left of the prim, conceited, supercilious, disdainful, and dismissive High Lady they had met so many years ago. She smiled at others, touched them, held their hands, and even tried to wink once.

It certainly had freaked the hell out of Laila!

 

Lorna appeared to have slimmed even more than she already had been. She seemed paler and drawn as if happiness had been ripped out of her soul and she seemed.. void now and a lot more reclusive..

The beauty that was Alor’Nadien ne was still there, but the spirit was gone..

When Seressa looked at her, she saw a woman who longed for the voice, the touch, and the face of a loved one, long gone.. And when she looked her in the eyes, she saw her future in them; someone who would silently weep herself to sleep every night..

Throughout their stay, her cousin Anglenna had never left her little queens’ side and it had been her who had desperately tried to cheer everyone..

..ironic as that seemed.

And just weird!

 

They stayed together, feasting more by each others’ presence than food, but time slipped by too fast, as it often did and everyone had eventually left with genuine promises to repeat the get-together.

It had been a sad case of ‘lost, but not quite found’..

And now Seressa was alone, once again sitting in her rocking chair, staring blankly at yet, another setting sun.

In all her existence, she had never known herself to be thus helpless and..

..empty.

It was like.. nothing she could readily define. She had wanted to do so many more things with her pair and none of it made any sense to her anymore.

It was like.. her life was a book, two hundred pages long, and a hundred and eighty pages from the middle had been savagely torn off, leaving the center jarringly blank.. and abandoned.

It was like.. she never wanted to dress in pinks.. never wear phlox or cherry blossoms.. never even see pinks. It was as if she liked pinks more when they had annoyed Tonic, even though she’d loved it long before they had ever met.. And with an uncharacteristic display of venomous rage, she had destroyed her most beloved of possessions; her Staff of Blooms..

In less than a few short weeks, she lost all her glamour and nearly half her weight. Bedraggled and torn, she roamed Salt Woods like a haunt, waiting for some priest to please, exorcise her out of her misery.

 

It seemed the heavens had an odd sense of humor.

 

In the space of a few months, Seressa became wild.

In the space of a few years, Seressa had become feral..

She had taken an old, rusty sickle to her once beautifully long, reddish-pink curling hair and just.. sawed it off with vehement savagery.

And now, she hunted her food like a wild beast; she waited for her prey, she pounced it on all fours, her long, slim tail lashing, and she tore into it, then and there..

Every once in a while though, she’d remember her pair and scramble up to her old cottage in hopes of finding her waiting there, only to see the remains of her once, scrupulously clean and tidy home in more and more sad stages of wreckage and disrepair, and raided once again, by animals or men, she didn’t care.

‘Home’ had been where her pair had been and the hair-raising howls of a beast in pain and agony could be heard for miles..

Not soon after, rumors of a savage creature layered in Salt Woods spread, attracting the attention of hunters and adventures alike, seeking game and fame.

Once they entered the woods, however, they never came back..

It must be noted that even though any number of complaints were filed against ‘that savage beast in the woods’, the officials at Graystone Keep wordlessly paid restitution for the damages done for any unprovoked attacks but otherwise militantly refused to do anything about it.

They were not privy to the particulars nor the reasons as to why the ‘savage beast’ acted the way it did. They did, however, know exactly who she was and no way in hell or heaven, were they going to move against the Chosen Voice of a prophecy fulfilled..

✱ ✱ ✱

Come.. out..!”, Seressa croaked. It had been months?.. years?.. since the last time she’d spoken and it was hard getting the words out. “I can.. smell you.. sense.. you!”, she said harshly.

“Sense, I can understand..”, said a soft, whispering voice. “..but smell? That’s just sad, Seressa Wraiven, the Chosen Voice of Prophecies, the Maiden of the Raven Queen, and the pair of one, beloved Arcantonic Palecog. Shall this be what becomes of thee? A growling, crouching, mindless beast that feasts on what she kills with her own claws, finally slain for some bounty?

Shall this be how the story of Seressa Wraiven ends? Because if it is, they are coming..”

“Let them.. come.. They are not.. the first, and they will not be.. the la—”, Seressa growled with hate.

“I wouldn’t be so sure, dear Seressa. The Bounty Hunters of Palantine are famed for their rate of success and they are coming, just for you. You will not be able to shrug them off as you did all the other enterprising fools.”, the voice said softly, but urgently.

“Finally, then.. I shall die by competent hands.. Should make things.. a lot easier..”, Seressa croaked..

“‘Those who love us will miss us’, dear Chosen Voice..”, quoted the other kindly.

 

Seressa just stood there as indescribable anger rose within her.

 

“I am no chosen and all I ever did was talk trash..”, Seressa suddenly found her voice in that towering rage. “..The Raven Queen has many maidens and more to spare. And Tonic.. my Tonic.. is gone! There is.. there is no one left to love.. and no one left to miss..”

With that, her boiling rage broke and shattered and Seressa fell onto her knees, then on all fours, weeping uncontrollably.

“Why? Why did she leave me? Why? Why? why? why..?”, she moaned on the ground, ravaging at her filthy, drooping hair.

“Consequences, dear Seressa. Because there always are.. You inadvertently stumbled and broke the tablets, and willy-nilly, became the Chosen Voice of the Prophecy. And you spoke the prophecy. You involved four people where there should have been one. You involved a gnome prince, where there should have been none, and by doing so, you took away their ‘choice’.. True, they, in all fairness, still would have followed you, but that would have been their choice to make. A choice that you deprived them of when you included them into the prophecy..

You, my dear Seressa, did what the Outsiders did; you stole the freewill of mortals.. Certainly unawares and not with ill intentions, but intentions and ignorance count for little, when the results are thus devastating and expected there to be no consequences? You were explicitly warned by the old seers of Star Watchers that there would be..

Your suffering for your wont is the result of your own choice in words..”

“All.. all I wanted was my friends.. and my pair, my Tonic to be happy..”, cried Seressa.

“And thus she is..”, said the voice softly and silently.

Seressa froze..

..and an angelic figure appeared among the trees.

Glowing in incandescent light, Ad Ara came to Seressa, held her hand, and gently picked her off her knees and off the ground.

“A woman of your class should be better groomed, dear Seressa, and certainly not grubbing in the dirt..”, she said.

“You.. you are Xyro—”, Seressa stammered.

“—One, yes, dear girl. I am her and Ad Ara.”, the angelic figure smiled.

“Wha.. what do you mean ‘thus she is..’?”, asked Seressa.

“Exactly what it says.. You spoke the prophecy and set the conditions for it; four people, a pretty gnomic prince and a pretty gnomic girl, those were the three conditions that you set, weren’t they? And it surprises you that they should come true? Considering it was you, who set yourself.. and three others, upon the path to making sure they did come true!”

 

“Hah!”, deadpanned Seressa, “I GOT you, didn’t I? As for the other, the prophecy said the four of us are to go there, and here we are, GOING THERE! How about that..”

Arcantonic frowned.

“Last time you said there was some gnomic prince involved!”

“Did I? Well, if there is a pretty gnomic girl, stands to reason there ought to be a pretty gnomic prince, now shouldn’t there?”

Brom ‘Hoo booy’ed again!

Arcantonic frowned some more..

 

— for details, please read; Kocakarı Hikayesi (18+)

 

“But.. I just said those to be with my friends..“, she repeated desperately.

“And with them you were.. For one hundred and eighty years.”, said Ad Ara kindly.

“Seressa, my dear, you off all people should know the power of.. WORDS..

Particularly when meddling them into a live Prophecy!

Of all the people involved, you alone knew the true power of prophecies and what they entailed, just as your Raven Queen did, which is why you chose Her as your patron, did you not?.. Your particular study of expertise was on prophecies back at the academy, was it not?”

 

It was time for your little sister pair to grow up.. You mothered her and nurtured her soul. You made her feel compassion for others, and more importantly, for herself..

You made her feel passion, to something.. to someone, even.. You made a good person out of a broken, hate-filled little gnome, who had the means, the skills, and the intelligence to become, in all likeliness, another Arcanton Mordenon.

It was no mere coincidence Nadine Graciousward, Alor’Nadien ne’s mother to be, found the very young Arcantonic, locked in the basement of Mordenon’s tower after she’d banished him; Arcanton was training her to be his progeny to keep his work going, should he ever come to an unexpected demise.

Mordenon was a driven, power-hungry gnome.. And evil, certainly, but he was also very cunning and a planner..

And yet, Nadine could not bring herself to destroy the little girl, marred by the very scent of demons in that awful place. Instead, she took her.. She showed her kindness. The kind she would show only to her own daughter, many years later. She took her to her family and made sure she was sent to the Academy of Melshieve to be properly trained and perhaps find friends there and willy-nilly, she found you!.. She even granted her with a full scholarship with two conditions; one was that she was never to be informed of this, hence, ensuring her a future free of obligations and two, a ‘Watchful Eye’ was to be set upon her, so no one would come after her for her uncles’ deeds. Yes, the ‘Eye’ was there to make sure she was safe, not so she stayed in line..

And now consider this;

One found a way to open a Demon Gate, introducing them to this world. The other found Astral Travel.. Can you imagine the kind of things she could have done with that, had she been the little, angry, destructive person whom you’d first met and not the girl who actually fell in love with another being, had it not been for you?

Does it surprise you to know that this might have been the real wrong that you had to right, and you did?

For decades she studied astral physics and tried engineering a way to travel it and to survive it..

And mind you; not for any kind of materialistic gains nor for the kind of power it would have given her over mortals, the way her uncle, Mordenon did, but merely for a way to get back to him.. to another being.. After so many years of trying and toil, you finally made that girl feel empathy and a need to connect with others; you, him, your elf, and even the hobbit..

And to Nadine’s own daughter, Alor’Nadien ne..

The way the circle got so completely closed is.. mind staggering..

Do you see the significance in all of this? And the significance of what you did?

And all for something as simple and as great as love..

Funny how they would fight and squabble on a daily basis, even after having lived and suffered such impossible odds.

But such is love.. And life.

Because of your nurturing soul, you gave your Tonic your love. In turn, she found love and happiness and gave him hers, and through them, many, many generations later, came one that became vital in the fight against darkness.

Consider this in your raging grief; that had your beloved Tonic not done what she had to get to her Gordigon, their great, great, great, great-grandson would not have been. And had he never been, Silent Hills would have still been ‘silent’ and evil would have won that day.. The other side knew this more than a millennia ago, which is why they set the ‘Demon Fog’ there; to make sure those hills stayed ‘silent’..”

 

The beautiful face of the angelic figure that hovered before the devastated form of Seressa turned mournful for she knew, what came next would bring this beasting, feral creature nothing but more of what she had;

More pain.

 

She sighed.

And she spoke.

For there would be no giving any comfort today.

Only cruel ‘understanding’ would help raise the destruction before her.

 

“My dear, dear Seressa..”, she said, almost with a whisper. “I know how much you loved your pair as I was privileged to have witnessed it. What made your love so special, was it made her love as well.

It made her happy..

You should have seen her face when she beheld her firstborn; a beautiful little baby girl she named ‘Seressa Ton Wraiven’ and she was all but glowing with happiness.

I know, for I was there..

Now I would ask but one question to you;

Was it your intent and condition that she be thus happy only with you, and with you alone?”

 

Seressa just stared at Ad Ara..

..and tears of a desperate loss appeared in her eyes, for now, at the very end, she understood the very core of her own fall; that the only way she could have kept her pair was to selfishly love and cherish only the presence of the angry, hate-filled girl, who, in all fairness, would have abandoned her.

Or perhaps, and against all odds, kept her, she might have, but never to have shown her the love she felt for her? Never to have given it to her? That same love and compassion that she’d shown and given her so freely through thick and thin, gales and gallows, this past near two centuries.. For had she not, their bond just wouldn’t have survived any gales, nor any gallows..

At that moment, Seressa fully understood the dilemma, the paradox of her predicament; one way or another, she was doomed to lose her pair no matter what and that understanding truly, unequivocally, irrevocably, and unmendably broke her..

 

“But she’s gone. And I am never seeing her face, never hearing her voice again..”, she sobbed.

“Your want for her presence still keeps you from learning the simplest and most significant lesson of all, Seressa..”, the angelic form said softly.

 

Seressa felt numb.

Concussed, even.

 

IT’S NOT ABOUT YOU!

 

And with that harsh lesson given, Ad Ara Xyrone was gone..

✱ ✱ ✱

The cottage had been scrubbed clean and was barely livable again though it still needed a lot of manual repairs and Seressa would rather ‘that roof quit leaking’.

It had been a bit over a month since Ad Ara had visited her in the woods. Since then, she had picked herself up, dragged herself back to the devastation that was her soul, and her home.

 

“Another is on the way, beloved Seressa. Prepare yourself and your home. Your work in this world is not done yet..”, Ad Ara’s voice had silently echoed in her mind after she’d left.

 

To that end, she had come back to this cottage and wept and cleared the wreck and debris of her soul and of her home, mindlessly scrubbing clean everything that would remind her of her pair. She had considered burning the weather-worn, barn-sized workshop of her pair, down into the ground, and had even gone there with a burning torch in her hand..

..and had just stood there for hours, unable to bring herself to destroy the remains and the reminders of her Tonic.

Seressa had scraped very near insanity that evening..

✱ ✱ ✱

Six years had passed since the day Tonic had left and barely over two since Seressa had returned back to her cottage.. Brom had come to visit her once. “Hey, you..”, he’d said, then literally barged into her kitchen and whipped up a course worthy of some princes’ if not kings, prepared the table, and force-fed the catatonic and drooping form of Seressa.

He had silently wept as he washed the near skeletal remains of the woman he’d dearly loved and cared, cleaned her, groomed her hair, put her pinks on her, and laboriously dug a stretching garden right in front of her cottage and planted pink roses, creeping phloxes, and several young cherry saplings. In under a few weeks, the desolate dirt would be washed in pinks and teaming with life. Given this time next year, the cherries would blossom, turning Seressa’s broken life, into a ‘home’..

Brom knew all about gardens..

He stayed with her for a few more weeks, promised to come back, “to check in on the garden”, he’d said, and left.

 

Then Inshala had come with a very ‘beautiful’ looking young boy that was sure to break any number of hearts; her son!

The little boy she had seen six years ago had grown so tall..

He certainly had taken his eyes, his nose, his mouth, and overall beauty from her mother, but he had very dark hair and thick, dark eyebrows, the parts he had gotten from his father, making the total combination that really would wreak havoc among girls.

Seressa could just imagine the young, not quite man, strolling in one of the parks in the academy, with a whole horde of girls lusting after him.

She certainly would have.

What really made him so sweet was that the boy was totally clueless about it all..

 

Like the caretaker of nature she’d been since the day she could barely walk, Inshala took care of Seressa and brought her back from the edges of the insanity she’d been flirting for the past six years.

She came, she gave the pink garden a single glance, she smiled and she said, “Dear Brom..”

..and every single rose, every single phlox bloomed. The slender saplings decided they couldn’t be bothered to wait, and certainly couldn’t be bested by some dirt-hugging flowers, and they too bloomed..

In the space of an afternoon, Salt Woods turned into a pale, tender tone of pink..

 

Then Aager came.

It was strange to see this predator of a human, still looking not a day older than twenty-five..

He came, he embraced his blushing Inshala and he took his son to long walks while his wife nurtured Seressa.

It was stranger seeing a very boyish smile on that man’s face.

The one he had given to his wife.

And yet, they hadn’t said a single word to one another..

 

Cora visited her as well. And then Brom again.

Then a wisp of a girl she thought she had never met before came to her. She introduced herself as Komoberi Anthea, a wood elf druid from Dream Woods just southeast..

She claimed she was ‘just being neighborly’. She had a soft, whispering sort of voice that made you want to lean over to hear and Seressa thought even a mild breeze could very well carry her away.

The girl seemed to have made camp somewhere out in the woods and she came and went every day for weeks on end.. and when she came, the forest slowly turned into soft shades of green.

“I wish I could do pink too. I am afraid, however, all I have to offer is green..”, said Anthea pointing shyly at her own wispy green hair “Pink is nice, but green is kinder and less demanding.”

Seressa knew when someone wanted something from her and this green-haired willow of a girl definitely wanted something, but after testing the elves’ patience with a very unseressa like attitude, the girl finally admitted what she wanted;

“Nothing but your well-being..”, she’d whispered softly..

Seressa suspected Inshala’s or even Ad Ara’s hand in sending this frail girl to look after her. It was so much like them to poke their nose and to meddle with her affairs..

The only problem with that was;

She had no affairs.. at all..

..in fact, she had nothing.

And the reminder of that lone fact broke her all over again..

✱ ✱ ✱

The hooves of horses and the clatter of a wagon approached.

Seressa was up on the roof, desperately banging at the tiles in hopes that they’d really quit leaking, already!

Tonic could have done that in less than an hour..

..come to think of it, she had, many years ago.

 

Seressa was in no mood for any visitors.

The last batch had been a band of ruffians wanting to take ‘whatever’ they could get their hands on from ‘that girl who lived alone in the woods’.

They made excellent fertilizers now..

She came sliding off the roof and prepared to do some highly illegal and likely very dangerous things to whoever was coming.

 

“Hello, home!”, shouted a slightly tenoric, male voice. “We are looking for a Seressa Wraiven, known to be living in these parts of Salt Woods.”

“Looking for a Seressa Wraiven, are you? Well, found her you have..”, she said a bit uncharitably.

If the little man sitting on top of the wagon, drawn by two draft horses was taken aback by her attitude, he didn’t show it.

He smiled toothily and Seressa recognized him.

It had been many decades since the last time she saw the little man, who wasn’t really a little man, but a gnome.

“King Tinkerdome..”, she said. “You are a long way from Silent Hills and your entourage seems to have lost you.”

“Shhh..”, said the King of Silent Hills, conspiratorially.

“..I am incognito and have brought no entourage. I have, however, brought someone for you..”, he said a bit resigned, turned around, and called into the wagon.

“Oi.. Menace.. Wake up! Up up up! Off the wagon, you little bugger! You are at the end of your rope. Get up and get off my wagon.. Look sharp and eyes front!.”

Something yawned inside the wagon, scrambled and grumbled, and possibly cussed, and got off the wagon.

 

She..

She was a small thing.

Tiny, even.

She was a bit on the pale side with deep, chocolate brown eyes and had dark honey hair..

And she looked like a coin-sized version of her Tonic..

 

“Whot?”, the little thing squeaked and Seressa’s eyes teared. She sounded so much like her Tonic too! She could literally pick her up, put her in her coin purse, and carry her around all day..

 

King Gnine ‘Ninehundredandnightynine’ Tinkerdome glared at the little gnomic girl, then turned at Seressa and looked at her apologetically.

“I am sorry this will inconvenience you, dear Seressa, but I was told.. ordered, really, to bring this little brat over to you for training and.. well.. ‘dressing up for society’, would be a polite way to put it, if I were addressing the public.”

The little gnomic girl sneered up at her King.

“This here is Terra ’10K’ Tonic. You may call her ‘Tee’, ‘TK’, ‘KT’, ‘Ten-K’ or just ‘menace!’, because that’s exactly what she is..”, Gnine glared back at the little, pint-sized girl.

“You are one to talk.”, spat back the girl!

“She is also my niece as payment for my past sins, and..”, Gnine said turning to Seressa, “..as you can see, what we have here is a failure to communicate, and she speaks a language no one can understand! if you get my meaning. I have been told, by ‘higher authorities’, that you were exceptional with head cases like this. I don’t mind exceptional, but I would really settle for fair..”

Though Gnine was trying to put on an optimistic face, it was obvious he’d long lost all hope.

 

Seressa just looked at Gnine..

..and at the little, minute creature.

 

It seemed the heavens did have an odd sense of humor!

 

“Tonic..?”, she whispered as she’d just seen a ghost. “How?”

 

“‘Tonic’ will do too, I suppose..”, said King Gnine, then he got off of the wagon, walked up behind it, grabbed something that appeared large and heavy, and carried it over to Seressa and dumped it at her feet.

“I am a wizard and all, but somethings, not even I can understand. This old chest was found hidden deep inside the old archives, lost during the ‘Demon Fog’.

Every day we dig up things left behind centuries ago.. Some go as far back as the first Themalsar War. When we found this particular chest, we couldn’t open it. The only thing we could find out was it originally belonged to one of the queens of old Silent Hills, though we could find no reference to her at all.. Nor anything that would identify her. When we tried disarming and disenchanting spells, we only got this..”, he said and turned the chest around..

..and there, written on the front side of the chest was;

 

“GALES AND GALLOWS”

 

“Well, as odd as that seemed, we were just going to put it into our new archive vaults when a certain angelic personage decided to visit and told us who the chest was addressed to, and while at it, we could also bring along a certain little menace to her as well.. Seemed like a good idea, then.. Seems like a good idea, now.. and getting better by the minute..”, he smirked at the little girl.

The look the little gnome gave him was nothing short of baleful.

 

Seressa could hardly stand as all traces of life seemed to drain from her.

She folded down in front of the chest and with blurry eyes, she whispered;

“Gales and Gallows, luv, Gales and Gallows..”

 

A strange, mechanical sort of voice came from the chest;

 

> Voice Activation Required.

> Voice Recognition Protocol activated.

> Access confirmed…

> Hello, Seressa Wraiven, Strongest Pair!

 

And with that, a rusty clank and a sharp hiss of air, the lid of the chest creaked open.

“What the—?”, exclaimed the little Tonic, peering into the chest. After a while and with total bafflement, she said, “It’s just.. crappy old junk!”

“Yes.. and no..”, cried Seressa. “They are.. MEMORIES.. they are what makes us.

Seressa stared at all the old, out of date items inside the chest;

Many pieces of strange tools, gadgets, and contraptions were in the chest, including an old, handmade set of goggles, a very old, elegantly crafted lantern, a collapsible spear, a worn-out alchemist’s satchel, many letters and scrolls, a worn hammer and a wrench, and a tiny, semi-transparent box that had been made to hold two, very small, oval-shaped items but there was only one, dark green, round, smooth, marble-like stone in it while it’s pair seemed missing.

One item, in particular, caught her attention.

It was probably the oldest thing in the chest; a worn book with re-worked and re-binded covers. It was, in fact, not really a book, but a hand-prepared dossier, watermarked with the arrogant symbol of the Academy of Melshieve on it.

Seressa recognized her own, elegant and recursive handwriting..

It was the dossier she had prepared, some one hundred and eighty plus years ago for Arcantonic to read. It was all and everything about herself. She’d never gotten around to actually giving it to her pair and had thought she’d lost it somewhere, during her travels, many, many years ago..

“Did you..? Did you burglarize me, luv?”, she laughed and she wept, holding the worn-out dossier close to her chest, and her heart..

“Oww, my dear Tonic, you took it, you read it and you kept it safe.. You gave me, back to me..”, she wept shamelessly and happily as she reached into the chest again and took out the little, dark green stone..

 

King Gnine grabbed his little niece by the scuff of her neck and dragged her away, tactfully giving the weeping girl some much-needed privacy.

“Whot, damit?”, scowled the little gnome.

“You brought me here? To this? She is as weird as a toe ring and mad as a hatter! And what’s with all the creepy pinks anyway? Who wears laced pink now? And that dress! I can see too much of her, and I am not even trying!”

“True..”, said Gnine. “..but she owns your little arse now!”, he added with an evil smile..

“I’ll be rid of her soon ‘nuf.”, shrugged the little Tonic.

“And I’ll set your Auntie Laila on you, again. Just you remember how that ended! Now imagine what she will do to you if she has to come all the way down here to find you.. But by all means, don’t let me nix you!”, Gnine laughed evilly at the little gnome.

 

Tonic remembered what her Auntie Laila had done very well. Of all the people she had encountered, Auntie Laila was the only person she hadn’t been able to cute her way out of. When she’d run off, the Ranger Marshal had come and she’d found her like she’d put her there herself.

And then she’d trashed her..

..thoroughly!

Tonic scowled some more because she still felt her little butt hurt every time that particular memory was reminded to her.

Apparently, there was no messing with the rangers of Serenity Home City and certainly not with Auntie Laila!

 

While little Tonic mulled over her evil auntie, her own sad little butt, and her predicament, Gnine glanced at the very tall, very dark, and the very weeping girl, clutching a folder of some sort in one hand and something small enough to fit in her palm, in the other. He could clearly see the pain in the shapeless lump of the girl, crumbled on the ground crying uncontrollably and without any decorum.

He’d known Seressa Wraiven and he remembered her as one of the most glamorous women he’d ever seen, par to even their Alor’Nadien ne.. Something must have happened between the time he’d last seen her and now.. Something terrible and probably very recent, for this broken creature bawling in the dirt, was so very unlike her previous, glorious self.

When he looked at her, all he saw was the sight of sentient devastation; shattered and broken, damaged and scarred, deserted, desolate and in shambles, mindlessly feral and extremely volatile..

 

The King of Silent Hills turned to his little niece and spoke to her with the kind of gravity that he reserved only for situations as somber as;

THEN WE SHALL MAKE WAR UPON THEM!

“In all our long and painful history of Silent Hills, that mad hatter in pinks is probably the best thing that’s ever happened to us.. By all means, little girl, disrespect Seressa Wraiven at your own peril!”

 

Crumbled face down on the ground, clutching the ragged remains of her old dossier, her old memories, her old life, and her old self, even, Seressa felt broken..

..and miserably happy.

It was like something woefully pitiful, and yet, something that meant a world of joy for her had been given back to her.

She clung to that old thing like she had clung to her pair just before she’d opened the astral gate and walked through..

And that is when she heard the crackling noise.

It sounded as if someone was walking on dried leaves just outside her window or walking on eggshells, cracking them and messing her kitchen floor, or perhaps her Tonic was balling a stiff parchment just next room.

It was unintelligible at first, but soon enough, it formed words..

 

“Hello, Seressa..”

..said a barely audible, somewhat raspy voice from the dark green, marble-like stone in her palm.


Tonic: “Will we die, just a little, then?”

 

— is a near direct quote from Fantastic Beasts and Where to Find Them, where Grindelwald says this to Newt, after he is caught.

 


Tonic: “..But the possibility of successfully navigating an astral field is approximately three thousand seven hundred and twenty to one!”

 

— is a near direct quote from Star Wars, ep. 5, Empire Strikes Back, where C3PO says this to Han Solo as they dive into an asteroid field with the Millennium Falcon.

 


Tonic: “..Tell her.. tell her, ‘The ones who love us will miss us..'”

 

— is a direct quote from Keanu Reeves when he said it during an interview with Stephen Colbert.

When Colbert asked:

“What do you think happens when we die, Keanu Reeves?”

Keanu thought for a while and replied:

“I know that the ones who love us will miss us.”

 


Ad Ara: “Your want for her presence still keeps you from learning the simplest and most significant lesson of all, Seressa..”, the angelic form said softly.

Seressa felt numb.

Concussed, even.

IT’S NOT ABOUT YOU!

 

And with that harsh lesson given, Ad Ara Xyrone was gone..

 

— is a near quote from Dr. Strange where he talks with the dying spirit of The Ancient One:

The Ancient One: Arrogance and fear still keep you from learning the simplest and most significant lesson of all.

Dr. Stephen Strange: Which is?

The Ancient One: It’s not about you.

 


Gnine: “Well..”, Gnine said turning to Seressa, “..as you can see, what we have here is a failure to communicate, and she speaks a language no one can understand if you get what I mean. I have been told, you were good with head cases like her.”

 

— “What we have here is failure to communicate..”, is a reference to Cool Hand Luke (1967)

 


A strange, mechanical sort of voice came from the chest;

> Voice Activation Required.

> VRC / Voice Recognition Protocol activated.

> Access confirmed…

> Hello, Seressa Wraiven, Strongest Pair!

 

— was a reference to Marvel’s, Thor Ragnarok “Strongest Avenger” Scene

 


“Looking for a Seressa Wraiven, are you? Well, found her you have..”, she said a bit uncharitably.

 

— Yoda, from Star Wars.

 


Mad Hatter

 

— the fictional character in Lewis Carroll’s 1865 book “Alice’s Adventures in Wonderland “

dungeons and dragons modül role play tarihçe the plot thickens Whispers; A Cabal

Yıl 1

Yıl 1

Timeline:

DÖNGÜ No.: Bilinmiyor
DÖNGÜ Sırası: Bir Önceki
Yıl: 18,998

Dünya dengeleri bozulmuştur.

İnsanlar, elfler, dwarflar ve
akla gelen ve gelmeyen diğer ırklar,
birbirleri ve kendi aralarındaki savaşlar sonucu
tüm kaynakları tüketmiş ve
toplu yok oluş noktasına gelinmiştir.

Bilinen dünya artık son nefesini verirken
ırklararası bu nefretin ardında yatan
iblisler de harekete geçmişlerdir..

Ardarda şehirler, sonra da ülkeler,
iblis ordularının önünde yok olup gider.

İblisler, arkalarında cesetlerden dağlar
bırakarak ilerlerken, yerin karanlık derinliklerinde,
hiçbir insanoğlunun görmediği, pek azının
adını duyduğu bir ırk, endişeyle
bu nihai sonu izler..

Bunlar, elf soyunun ilk atalarıdır;

Eldarlar.

 

Bu hikaye, Büyük Yıkım Öncesi’ni (B.Y.Ö.) anlatır..

 

 

Sence onları yalnız başlarına mı bırakmalıyız?”

“Bunu hak ediyorlar. Onları binlerce yıl, yerden ve gökten açık mesajlar ve alametlerle uyardık. Buna rağmen pek azı onları gördü. Görenlere ise kimse inanmadı..”

 

Gökyüzünün masmavi derinlikleri, aşağıdaki kanlı savaştan yükselen boğucu, kara dumanlarla kirlenmiştir. İki şekil, dumanlardan sakınarak oldukları yerde durmuş, yeryüzünde gerçekleşen kıyımı seyretmektedir. Uhrevi güzellikteki yaratıklardan biri, beyaz kanatlarını germiş, yüzünde hüzün ve kayıp ifadesiyle aşağıda gerçekleşen toplu cinayeti seyrederken, diğeri ise aynı manzaraya, kaşları çatık bir şekilde bakmaktadır.

“Seni anlamıyorum. Bu çağda bize asla inanmadılar. Bizden yardım istemediler. Bizi çağırmadılar. Bizi anmadılar bile. Birbirlerine inanmadıkları gibi, kendilerine bile inanmadılar ve binlerce yıl birbirlerini önden ve arkadan vurdular. Ve sen hala onlar için üzülebiliyorsun..”, der kaşları çatık olan şekil.

“Sen üzülmüyor musun?”, diye sorar yumuşak sesiyle diğeri.

Kaşları çatık olan omuzlarını silker.

“Ahmaklara ne kadar üzülebilirsem, o kadar üzülüyorum. Gerçekte ise kendi kendilerini düşürdükleri bu duruma sadece acıyorum.”, diye cevap verir.

 

Bir süre daha yeryüzünü seyrederler.

 

“Hadi. Eldar’ların yanına gitme vaktimiz geldi. Biraz daha beklersek Krolum’da Xora, iblisleriyle bizim önümüze geçecekler.”, der çatık kaşlı olan.

Diğeri ise biraz daha aşağı bakar.

Neden sonra, “Sen git. Eldar’lara zamanın geldiğini söyle. Ben aşağı ineceğim ve ölümlülere yardım edeceğim..”, der kısık bir sesle.

“Ad Ara!”, diye ünler diğeri. “Bu anlamsız. Onlar kaybolmuş bir ırk ve bu savaş da kayıp bir savaş.”

“Onlar kayıp çünkü buna biz göz yumduk.”, der Ad Ara adındaki kanatlı varlık.

“Ne yaparsan yap, onları kurtarman mümkün değil. Bunu biliyor olmalısın..”, diye kaşlarını daha da çatarak, sert bir şekilde konuşur diğeri.

Ad Ara omuzlarını silker.

“Onları kurtaramaya bilirim. Ama iblisler bu dünyayı bedavaya alamayacaklarını öğrenmeliler. Dahası, ölümlülerin bizim için kıymetini bilmeliler.”, der ve aklına bir şey gelmiş gibi bir anlığına duraksar. Sonra, uhrevi güzellikteki yüzünde küçük bir umut belirtisi oluşur ve devam eder, “Kim bilir, bakarsın bazıları kurtulur ve yaptıkları hataların nelere mal olduğu bilinciyle eski alışkanlıklarını terk eder ve Yıkım Sonrası daha güzel bir dünya için çabalarlar.”

“Buna gerçekten inanıyor olamazsın.. Hiçbir ‘DÖNGÜ’de böyle bir şey görülmedi.”, der sert bir şekilde diğeri.

“Belki onlara daha iyi fırsatlar hazırlamış olsaydık, görülmüş olurdu.”, der Ad Ara sakince.

“Neyi ispatlamaya çalışıyorsun? Ölümlülerin içsel olarak iyi olabileceklerini mi? Kendini bunu ikna etmiş olman, bunu doğru kılmıyor.”, der diğeri, daha da sert bir şekilde.

“Priceptine, lütfen.. İnsanlara, elflere, dwarflara ve diğer ölümlülere olan inancını yitirmiş olabilirsin. Bunu anlayabilirim. Ama onların asla düzelemeyeceklerini ima etmen doğru değil. Zira bu gerçekten doğru ise, ‘DÖNGÜ‘lerin hiçbir anlamı olmazdı. Aslına bakılırsa, bizim varlığımızın bile bir anlamı kalmazdı. Bu dünya ölümlülerin. Güzellikleri görüp güzel ülkeler kurmak onların elinde. Tıpkı iblislerle anlaşmalar yapıp onları bu dünyaya çağırmanın onların elinde olması gibi. En nihayetinde bu bir ‘tercih’ meselesi ve onların elinden bunu alırsak, iblislerin yaptıklarından pek de farkımız kalmamış olur.”, der Ad Ara.

Priceptine ise güzel yüzündeki kaşlarını çatmaya devam eder.

“Hadi sen git.”, der Ad Ara ona gülümseyerek. “Git ve Eldar’ları uyar ve onlara gerekli hazırlıkları başlamalarını söyle. Ben aşağı ineceğim. Bu şekilde ölümlülere tercihlerini hatırlatmış olacağım..”

Priceptine bir şey demez. Hafifçe başını sallar, sonra döndüğü gibi kanatlarını gerer ve bir çırpıda gözden kaybolur.

Ad Ara bir süre onun ardından gidişini seyreder.

Sonra gülümsemesi kaybolur.

Başını aşağı döndürür ve Priceptine’den sakladığı gözyaşlarının serbestçe dökülmesine izin verir.

Ad Ara yavaşça bir elini gökyüzüne doğru açar ve ‘gelin’ der gibi semaları kendisine çağırır. Sonra diğer elini açar ve avucunda uzun, pırıl pırıl parlayan, muhteşem bir glavye belirir..

..sonra gerisin geriye salınır ve peşinden onu takip eden yüzlerce melekle birlikte kendisini yerçekimine bırakır.

 

Priceptine’le yeryüzünde gerçekleşen kanlı savaşı seyrederlerken, bir ufuktan diğerine uzanan iblis sürülerinin ortasında fark ettiği, ancak ona söylemediği şeye doğru muazzam bir hızla süzülür.

Neredeyse yetmiş adım boyundaki, dev, yardalık adımlarla ordusunu kamçılayan Krolum’da Xora, Ad Ara’nın dalışını fark ettiğinde çoktan ölmüştür.

✱ ✱ ✱

Her şey hazır mı?”, diye sorar, bir ölümlüye imkansız gelebilecek, binlerce yıllık yaşına rağmen inatla dimdik duran Eldar.

Önünde saygı ile bekleyen genç Eldar eğilir ve “Evet efendim. İsteğiniz ve talimatlarınız doğrultusunda bütün hazırlıklar yapıldı ve tamamlandı.”

Yaşlı Eldar önündeki genci başıyla onaylar.

“Diğer Eldarlardan haberler nedir?”, diye sorar.

“Efendim..”, der genç Eldar. “..iki Beyaz, bir Kırmızı ve bir Gümüş’ten hala haber yok. İblislerin gizlice bir Bakırın inine sızıp, oradaki Eldarları öldürdüklerinin teyidini aldık. O Kadim Bakır Ejderi uyandıramayacağız. Korkarım haber alamadıklarımızın da akıbetlerinin aynı olduğunu düşünüyoruz. Dahası, teyit ettirmek için gönderdiğimiz koruyuculardan da herhangi bir haber alamadık.”

Yaşlı Eldar üzgün bir şekilde başını sallar.

Eldar’ların ve Kadim Ejderhaların yerleri bugüne kadar hep saklı kalmış ve bu bilgi asla ölümlü ırklarla paylaşılmamıştı. Buna rağmen iblisler yine de bazılarının yerlerini tespit etmiş ve stratejik bir zamanlamayla bunları vurmayı başarmışlardı.

“Sen hazır mısın peki?”, diye genç Eldar’a sorar.

Genç Eldar başını öne eğer.

“Efendim.. Baba.. Hazır olmamayı tercih ederdim.”, der sessizce.

“Bütün Eldarlar bunun böyle olmasını tercih ederdi. Ne var ki benim zamanım geldi ve bu DÖNGÜ benim son DÖNGÜ‘m olacak. Kadim Altın, yerime senin geçmeni istedi.. Bu bir onurdur. Sevinmelisin.”, der yaşlı Eldar oğluna gülümseyerek.

“Onur, kaybımızı telafi etmeyecek baba, zira bu dünya yarın, gün doğumu itibariyle yanacak, yıkılacak, kavrulacak ve yırtılıp parçalanacak. Bu yıkım yüzlerce yıl devam edecek ve ölümlülerin neredeyse tamamı yok olacak. Ölümlü ırklardan bazıları ise bu dünyada bir daha asla görülmeyecekler. Ortada sevinilecek bir şey varsa, bunu ben göremiyorum..”, der genç Eldar esefle.

“Doğru konuştun oğlum. Ama onlar seçimlerini yaptılar. Yaptıkları seçimlerin nelere mal olduğunu gördüler ve yine de buna göz yumdular. Bizim görevimiz, onları kurtarmak değil, zira iblisleri toplu bir şekilde bu dünyaya davet ettiklerinde, kendi kendilerini kurtarma ihtimallerini de yok etmiş oldular. İblisler şer varlıklardır. Onlar kimse için maşa olmazlar ve her zaman yıkım getirirler.. Bu üç temel kuralı bütün ölümlüler bilirler. Buna rağmen yine de serbestçe ve kontrolsüzce çağırdılar onları bu dünyaya. Bizim görevimiz, bunun olması halinde bu dünyayı, sap, dal, beden ve kök dahil olmak üzere tüm iblislerden arındırmak ve yeni bir DÖNGÜ için ortam hazırlamak..”, diye, oğluna daha önce defalarca anlattığı şeyi tekrarlar.

 

Bulundukları büyük, mağaramsı yerin kapısı birden açılır ve içeri, yaşlı Eldar’ın oğlundan bile daha genç bir Eldar girer. Nefes nefese kalmış bir şekilde yaşlı Eldar’ın önünde eğilir ve titreyen bir sesle konuşur.

“Efendim. İblis.. iblisler dış hatlarımızı delmişler!”

Yaşlı Eldar öylece gence bakar.

Neden sonra dili çözülür, “Nasıl? Koruma büyülerimize ne oldu?”

“Bilmiyoruz efendim. Bildiğimiz tek şey, ceset karşılığında büyülerimizi aştıkları. Her büyü için binlerce ölü verdiler, buna rağmen çıldırmışcasına, yine de geliyorlar.”

“Baba.. git.. hemen.. şimdi.. Kadim Altını uyandır. Buraya yetişirlerse iş işten geçmiş olur. Ben kardeşlerimle onları yavaşlatacağım.”, diye bağırır genç Eldar ve zırhının bağlarını çekip yerine iyice yerleşmesini sağlar. Sonra belinden altın renkli kılıcını çeker ve haberciyle beraber kapıya doğru koşmaya başlar.

Yaşlı Eldar oğlunun ‘durduracağım’ değil, ‘yavaşlatacağım’ ifadesindeki tercihin ne anlama geldiğini anlar. Başını eğer ve “Bu DÖNGÜ‘den sonra Kadim’leri uyandıracak Eldar kalmayacak mı?”, diye daha önce aklına hiç gelmemiş olan bu ölümcül gerçeğe ayılır.

 

İblis sürüsünün efendisi Krolum’da Xora ölmüştür, ama kararlar çoktan alınmış, emirler de çoktan verilmiştir..

Bu DÖNGÜ muhtemelen SON DÖNGÜ olacaktır.

Aradan yüzlerce yıl geçecek, dünya harlanacak, topraklar kavrulacak, denizler buharlaşıp kaybolacak, dağlar düzlenecek, düzlükler kırışıp yükselecek, ormanlar yok olacak ve her şey küle dönüşecek ve o küllerin arasından yeni hayatlar çıkacaktır..

Bu yeni hayatlar bir sonraki Yıl 1’de tekrar yeryüzünde yürüyüp çoğalacaklardır.

Ve iblisler, yeni bir efendi önderliğinde, kendilerini bu dünyaya çağıracak yeni, gönüllü ahmaklar bulacak ve nihayet bu dünya da ellerine geçmiş olacaktır..

Bunu engellemek, durdurmak ve gidişatın akışını değiştirmek, Eldarların, Kadim Ejderlerin, meleklerin ya da iblislerin elinde değil, her zaman olduğu gibi ölümlü ırkların elinde olacaktır; denklemin sonucunu belirleyecek şeyde, Melek Ad Ara’nın dediği ve inandığı gibi, onların yaptıkları ve yapacakları ‘tercihler’ olacaktır.


dungeons and dragons duygusal karakter analizi modül role play tarihçe the plot thickens Whispers; A Cabal

A Bard’s Tale VII
“1598. yıl”

A Bard’s Tale VII
“1598. yıl”

Timeline:

9 yıl önce..

 

Not: Bu hikayenin doğru anlaşılabilmesi için
önce “Kimse..” ve
Kamp Ateşi III, Aftermath
hikayelerinin okunmuş olması gerekir.

 

 

Merhaba..”

“Kimse yok mu?”, diye seslenir küçük kız karanlık zindanın boşluğuna.

“..benimle alay etmek için yeni bir çırak daha mı gönderdi?”

Zifiri karanlığın içinden kıtırlı, bitmiş bir ses ona cevap verir. Ses neredeyse anlaşılamaz derece de sessizdir ama fısıltı niyetiyle söylenmemiştir. Boğuk, hırıltılı ve ölüm döşeğindeki bir sestir bu.

“Alay? Neden alay edeyim ki? Seni tanımıyorum bile!”, diye şaşkın bir şekilde konuşur genç kız.

Karanlık delikteki her kimse, garip bir ses çıkartır. Genç kız neden sonra bunun belki de bir kahkaha olabileceği kanaatine varır ve bozulur. Kimse kendisine gülünmesinden hoşlanmaz ve küçük, genç kız da bir istisna değildir.

“Neden gülüyorsun bana ki?”, diye hafif alınmış bir tonla sorar.

“..sen, tanıştıktan sonra mı alay edersin?”, diye sorar ses ona.

“Bilmem. Hiç denemedim. Alay pek de hoşuma giden bir şey değil. Küçükken benimle çok alay ederlerdi..”, diye söylenir kız.

“..alay etmek için değilse, neden buradasın?”, diye sorar hırıtılı ses. Sesle beraber çok hafif bir zincir şakırtısı da duyulur.

“Yeni efendim beni en sonunda kendisine çağırdı. Ben de geldim. Yanında başkaları da vardı ama o devamlı bana bakıyordu. Sanırım beni çok beğendi çünkü herkesi katına çağırmadığını duydum. En azından bana öyle gibi geldi. Sonra, kendimi evimde gibi hissetmem için etrafı gezmemi istedi ama burası fena büyük bir yer ve benim hiç evim olmadı, onun için ben de kayboldum.”, diye uçarı bir şekilde konuşur genç kız. Ancak, bulunduğu yerin büyüklüğünü kaybolmasına sebep değil de, kaybolması için bir bahaneymiş gibi söyler.

“..evet. Efendin öyle biridir. Sadece özel olanları katına alır. Ama onun dekor anlayışından pek hoşlanacağını sanmıyorum.”, der bitik ses.

“Neden ki?”, diye sorar genç kız.

“Bu zindan onun favori mekanıdır..”, diye açıklar karanlığın içindeki dolu bir sesle.

“Evet, biraz iç bunaltıcı ama yinede bence efendim harika biri. En azından ben öyle düşünüyorum. Onu tanısan eminim sen de öyle düşünürdün. Seni kesin onunla tanıştırmalıyım!”, der genç kız mutlu bir şekilde.

Karanlıktan garip bir ses daha gelir. Bu seferki bir öncekinden bile zor anlaşılır durumdadır ama genç kız zekidir ve göremediği kişinin ‘kıkırdadığını’ düşünür.

“..efendinle tanışmışlığım var. Yıllar önce beni de evine getirmişti. Her ne kadar bu benim istediğim şekilde ve amaçla olmasada..”, der ve yine kıkırdar. “Onun kalıcı müdavimlerindenim. Ama korkarım daha fazla değil.”, diye “nihayet” havasıyla ekler, bitmiş sesin sahibi.

“Neden ki? Gitmen mi lazım?”, diye merakla sorar küçük kız.

“..hayır. Sadece ona verebileceğim bir şeyim kalmadı.. ve sürem de dolmak üzere.”, der ses umutsuzca.

“Aaa.. Buna çok üzüldüm. Sen iyi birine benziyorsun. İstersen efendimle senin adına burada kalabilmen hususunda konuşabilirim. Eminim beni kırmayacaktır.”

Delikten inleme gibi bir ses duyar genç kız ve biraz tedirgin olur.

“Siz iyi misiniz?”, diye sorar temkinli bir merakla.

“..sorduğun soruyu doğru kişiye, oldukça yanlış bir yerde soruyorsun küçük kız. Merak ediyom; belki sen de yanlış yerde olan doğru kişisindir!.”, diye genç kızın anlam yükleyemediği bir ses tonuyla konuşur karanlıktaki ses.

“Bilemem ki..”, diye muallak bir şekilde cevap verir kız. “Ben kayboldum!”

Zifiri karanlığın içindeki her kimse, uzun bir süre sessizce bir şeyleri dinliyor gibidir. Kızın büyüye hassas bir doğası vardır ve delikteki yabancıdan son derece cılız bir sezinin yayıldığını fark eder ve şaşırır. Dahası, sesin sahibi ne büyüsü yaptıysa, bunu fark edilmesin diye dikkatlice yapmadığını, elinden gelenin en iyisinin artık ve sadece bu olduğundan dolayı büyünün bu kadar zayıf olduğunu anlar.

Çukurdaki her kimse, tamamen bitmiş biridir.

Neden sonra ses, zorlukla aldığı derin bir nefesten sonra yine konuşur “..saf, temiz ve iyilik dolu. Evet. Kesinlikle yanlış yerdeki doğru kişi!”

“Sanmam.”, diye ‘hıf’lar küçük kız. “Efendim tercihleri konusunda oldukça hassastır.”

“..ve dürüst!”, diye ekler kırık ses.

Sahibini göremediği bu ses, küçük kızın iyiden iyiye merakını cezbetmiştir.

“..sen de benim olan bir şey var, bunu hissedebiliyorum.”, der bitik ses ve uzun bir aralıktan sonra, “Aaaaa..!”, diye ünler, bir şeyi anlamışçasına. “Sen kaybolmadın.. Seni buraya.. bir şey getirdi. Benden olan bir şey. Ve sen bunun farkında değilsin.”, der ses ona ve karşılaşmalarından beri ilk defa isimsiz varlıktan, hayal meyal bir hayat belirtisi belirmiş gibi sorar küçük kıza;

“Adın nedir senin?”

“Özür dilerim ama adımı size veremem. Bu konuda özellikle uyarıldık. Kimseye gerçek adımızı veremeyiz!”, diye nazikçe reddeder genç kız.

“..önemli değil.”, diye cevap gelir. “Uydur bir tane..”

“Hmmm..”, diye düşünür kız ve zihninde, çoook uzun isminin harflerinden makul, söylemesi kolay bir isim uydurmaya çalışır. Neden sonra kızın küçük, şimdiden uhrevî bir güzelliğe ulaşmış yüzü aydınlanır ve “Tamam. Buldum. Merisoul Xyrotwu!”, diye atar ortaya mutlu bir şekilde.

“.. Merisoul Xyrotwu.. Mutlu Ruh Sıfır İki! Ne kadar güzel bir isme sahip olduğunu tahmin bile edemezsin!”, der delikten gelen ses.

Merisoul bunu duyunca çok mutlu olur ve yüzü bir anda güneş gibi aydınlanır.

“Teşekkür ederim. Ama ben sizin kim olduğunuzu bilmiyorum.”, diye sesin sahibini yoklar.

Merisoul’un kaybolduğu yer, çok uzun bir koridor gibi bir yerdir. Koridor sanki sonsuza kadar gidiyordur ve her iki yanında da karanlık gedikler, çukurlar ve demir parmaklıklı kapılar mevcuttur. Konuştuğu bu ses dışında, önünden geçtiği diğer çukur yada parmaklıklardan hiçbir ses gelmemiştir. Belli ki efendisi burayı, sesin sahibi gibi, özel misafirleri için kullanmaktadır. Merisoul, efendisinin kendisine buradakilerden daha sıcak, daha cana yakın bir oda vereceğini umar. Şöyle, pencereli ve manzarası olan genişçe bir oda.. Çukur olmasın, diye geçirir içinden. Merisoul karanlık çukurlardan hiç hoşlanmaz çünkü karanlık çukurlarla ilgili yaşadığı kötü anıları vardır..

Mutlu Ruh küçük omuzlarını silker, çukur olayını zihninden atar ve hayaline devam eder; Ayrıca içinde oynayabileceği büyük, gömme küveti, üstünde hoplayıp zıplayıp tepinebileceği dev, yumuşak bir yatağı, parlak avizeleri, birçok güzel elbiseleri ve tam boy aynası olan bir oda. Bitişik bir de oyun odası da olsa ne kadar harika olurdu, diye geçirir içinden.

Kız zihninde, potansiyel odasının hayalini kurarken, delikteki ses onu tekrar bulunduğu ana geri getirir.

“..Ad Ara!”

Merisoul’un bir anda içi buz gibi olur. İri gözleri daha da büyür, minik, kırmızı dudakları hayret ifadesiyle aralanır ve daha gelişmemiş küçük, kuzguni kanatları gerilir ve titremeye başlar.

“Ama.. ama nereden bildin?”, diye korku içerinde sorar.

“..sende bana ait olan bir şeyin olduğunu söylemiştim.”, diye cevap verir ses ona yumuşak bir şekilde. “Annen çok özel bir kadın olmalı.”

“Annem öldü. Ben doğduktan üç gün sonra.”, diye hayıflanır küçük kız.

“..üzgünüm. Ama bilmelisin; sevdiklerimiz ve bizi sevenler, gerçekte asla bizi bırakıp gitmezler. Ve arkalarında mutlaka bizi korumak için bir iz bırakırlar. Sende de böyle bir izin varlığını hissediyorum. Bu iz seni buraya getirdi. Ve bu iz beni bulmanı sağladı.”, der ve yorulmuş, nefes almakta zorlanıyormuş gibi bir anlığına durur sonra devam eder, “Sen bana iyi davrandın ve nezaket gösterdin. Hemde burada. Bu katta. Bu yüzden sana bir tavsiyede bulunacağım, çünkü hayatım dışında verebileceğim başka hiçbir şeyim kalmadı; o ismi asla bir iblise tekrarlama. Asla!”

“Ummm.. peki..”, diye yarı-niyetle cevap verir kız.

“..söz ver bana! Bu iyiliği esirgeme benden!”, diye yalvarır karanlıktaki ses.

Merisoul biraz gerilir çünkü verilen sözler önemlidir ve bozulmaları her zaman ciddi sonuçlara ve daha da ciddi sorunlara yol açabileceğini bilen biridir..

“Peki.”, der en sonunda ve hayatının ilk pazarlığını ve anlaşmasını da yapmış olur, “Söz veriyorum.”

“Teşekkür ederim güzel kız. Bana gösterdiğin bu iyiliği sana geri ödemek isterim.”, der ses takatsizce.

“Buna gerek yok aslında. Efendim bana ihtiyacım olan bütün gücü verecek zaten.”, der mutlu bir şekilde.

“..efendin sadece almasını bilir, acı dışında vermesini bildiği başka bir şeyi de yoktur”, der karanlıktan gelen ses iyice yorulmuş bir şekilde. “Kendisini tekrar etmesi dışında bana bile verebileceği bir şeyi kalmadı zira elindekilerin tamamını, hiç esirgemeden üzerimde kullandı. Ve benden alabileceği sadece son bir şeyim kaldı. Onu da sana vermeyi tercih ederim. Benim sana vereceğim şeyi efendin sana veremez çünkü onda yok. Asla olmadı ve olmayacak.”

Merisoul’un aklı karışmıştır biraz. Ne yapacağını bilmediği gibi, ne yapması gerektiğini de bilemez. Yaşıtlarına ve hatta kendisinden çok daha büyüklere göre bile oldukça zeki bir kızdır. Ancak algısı, yaşı ve saflığı ile sınırlıdır.

“..hadi al. Kırma beni, ne olur.. Sana vereceğim şeyi kendi rızamla vereceğim. Uzat bana elini.”, diye fısıldar delikteki ses.

Merisoul biraz çekingen bir şekilde elini deliğin karanlığına sokar.

“..avucunu aç güzel kız, onu ben açamam zira benden ilk alınanlar arasında ellerim de vardı.”, diye git gide kaybolan bir sesle fısıldar delikteki varlık.

Küçük kız, soktuğu karanlık delikteki elini açar ve sanki birisi sıcak nefesiyle avucunu okşuyormuş gibi gelir..

..ve korkar! Kız, elinden vücuduna yavaşça yayılan ılık nefesin ne olduğunu ve bu nefesle kendisine neyin verilmiş olduğunu anlamaz ama içinde daha önce olupta atıl bırakılmış bir şeyin tekrar hayat bulduğunu ve olmayan bir başka şeyin de filizlendiğini hisseder.

“Ne.. ne verdin bana?!”, diye yarı paniklemiş bir sesle küçük bir çığlık atar.

“..sana.. son.. nefesimi verdim.. Annen.. gerçekten seni çok.. sevmiş olmalı..  Elveda.. Mutlu Ruh.. Sıfır.. İki.. Sıfır Bir’i.. unutma!..”, diye git gide solmaya başlar ses.

Merisoul bir anda kendisine verilen şeyin önemini ve daha fazlasını kavrayıverir. Küçük kalbi fena halde burkulur ve gözleri dolar.

“Ama.. ama neden bunu bana verdin ki? Beni tanımıyorsun bile..”, diye içlenir.

“..senin.. içine baktım.. ve bir.. melek gördüm..”, der neredeyse duyulmaz hale gelmiş ses.

“Peki seni bir daha görebilecek miyim?”, diye burnunu çekerek sorar Sıfır İki.

“..her zaman.. yanında olacağım.. meleğim!.. Ve.. teşekkür.. ederim—”, delikteki ses bir anda ve bir daha asla konuşmamak üzere kesilir.

Merisoul, olduğu yerde kalakalmıştır. Çok uzun bir süre, içinde sıcaklığını hissettiği elini göğsüne, pır pır atan küçük kalbinin olduğu noktaya yaslamış, diğerini de küçük ağzına götürmüş bir şekilde karanlık deliğe bakar. Sebebini anlayamaz ama içini muazzam bir hüzün kaplamıştır. Sanki evrenden, uhrevî zarafetteki bir güzelliğin, sonsuza dek kayıp oluşuna şahit olmuştur ve kendisini bir türlü bu ağır duygudan kurtaramaz.

Merisoul, daha annesinin rahmindeyken bilinciyle beraber algısı da ayılmış bir yaratıktır ve o andan itibaren gördüğü her şeyi hatırlar. Bu sebeptendir ki, daha annesinin rahmindeyken, aylarca onun yumuşak dokunuşlarını, sesini, sesindeki sonsuz sevgiyi ve annesinin ona tekrar ettiği isimlerini hatırlar. Tıpkı annesini sadece iki gün görmüş olmasına rağmen, aylarca karnındayken duyduğu sesin şefkat, sevgi ve hüzün dolu yüzünü hatırladığı gibi.

Merisoul, annesini kaybettiği günden beri ilk defa ağlar.. İri gözlerinden tane tane gözyaşları parıldayarak, pürüzsüz yanaklarından aşağı süzülür. Kız, önündeki uzun yıllar içerisinde büyüyecek, güçlenecek, evrenler ve boyutlar ve oralarda yaşayan, bir çok ölümlünün varlığından bile haberdar olmadığı şeyler hakkında bilgi edinecek ve efendisinin planlarında kendisine tahsis edilen önemli rol için uğraşacaktır. Ancak hayatının hangi anını yaşıyor olursa olsun,  ne zaman başını kaldırıp göğe baksa, gerçekte daha küçük bir kızken efendisinin zindanlarında kaybolduğunda karşılaştığı ve kendisine ‘Mutlu Ruh’ diye hitap eden varlığı düşünüyor olacaktır. Onunla yaşadığı kısa iletişim, hayatının geri kalanını, çoğu zaman kendisinin dahi fark etmeyeceği şekilde onu etkileyecektir. Her halükarda Merisoul, annesini, onun yumuşak, şefkat dolu sesini ve güzel ama hüzünlü simasını unutmadığı gibi, Ad Ara’yı da asla unutmayacaktır.

 

Küçük kız yutkunarak son bir defa daha karanlık çukura bakar ve sessizce fısıldar;

“Elveda, sevgili Ad Ara!”

✱ ✱ ✱

Merisoul yaşı itibariyle saftır ama olduğu yaratık itibariyle ise içsel, kurnazca bir bilgeliğe de sahiptir. İçindeki, hayatta kalması ile doğrudan ilintili olan bu bilgeliği ona, sanki bu olaydan efendisine bahsetmemesi gerektiği ile ilgisi bir şeyler söyler.


Merisoul, Ad Ara ile yaşadıklarını, engin zeka sarayında, ‘belki bir gün gerekir’ diye hazırladığı ve annesinin portresinin arkasına gizlediği kasasını ilk kez değerlendirir; bu olayı ‘Arşiv No. ARZME-0000001’ olarak paketler ve zihinsel kasasına itinayla yerleştirir ve kapısını da dikkatlice kilitler sonra da portreyi tekrar yerine asar..

✱ ✱ ✱

Merisoul, geldiğini düşündüğü yoldan geri döner, ancak yine kaybolur. Ağlamaklı bir şekilde saatlerce karanlık, dehliz gibi koridorlarda dolanır durur. Neden sonra uzaktan büyük bir şeyin, ağır adımlarla yaklaştığını duyar ve ardından gürlü, güçlü ve yakışıklı bir ses ona doğru yankılanır;

AH AREZME! GÜZEL MELEZ. ORTADAN KAYBOLMAMALISIN. BİLESİN Kİ; SENİNLE BERABER ÇOK BÜYÜK İŞLER YAPACAĞIZ!


Merisoul Xyrotwu, hikayenin geçtiği zamanda 14 yaşlarında, minyon bedeni daha gelişmemiş, küçücük bir kızdır.

Bu olaydan sonra Merisoul, Ad Ara’nın gerçek hikayesini, onun efendisiyle olan savaşlarını ve efendisinin onu esir alıp nasıl ona 1600 yıl işkence ettiğini öğrenir ve bütün bunlardan fazlasıyla etkilenir ve hayat ile ölümü.. ve belki de kaçınılmaz olarak, melekleri merak eder. Etrafındaki herkesi şaşırtacak bir şekilde de bu alanda çalışmalarına başlar ve divination (gök varlıkları ile iletişim bilimi) ve necromancy (ruh çağırıcılık ve ölüm bilimi) üzerine yoğunlaşır.

Merisoul, bu olayı takip eden dokuz yıl boyunca büyü, büyü teoremleri, zaman ve boyutlar hakkında ciddi bir eğitim alır ve hem zekası, hem de eşsiz bakış açısı kendisini göstermeye başlar. Aynı zamanda “cazibe kabiliyetlerini” de geliştirmek için zorunlu özel eğitimlerden geçer.

Belirli seviye ve yeterliliğe ulaştığında da, pratik tecrübe ve gerçek güç edinebilmek için terk edilmiş yerlere gitmeye başlar. Bunlardan biri de Themalsar harabeleridir ve burada başına beklenmedik bir şey gelir ve hayatı bir anda tamamen değişir. (bkz. Hikaye: A Bards Tale V, Pazarlık)

dungeons and dragons duygusal karakter analizi komedi modül role play the plot thickens Whispers; A Cabal

Kamp Ateşi III, “Aftermath”

Kamp Ateşi III
“Aftermath”

Timeline:

Grup, Two-Day Woods’da yaşadıkları beklenmedik baskın, sonrasında ortaya çıkan potansiyel komplo olasılığı ve Merisoul’un yaptıklarından sonra sessizce birkaç saat daha yol almış sonra da aynı sessizliği koruyarak kamp kurmuş ve genel olarak herkes kendi halinde bir kenara çekilmiştir.

Bu hikaye, Kimse..‘den birkaç saat sonra yer alır.

 

 

 

High Lady Anglenna Sunsear, bugün hayatının dönüm noktalarından birini yaşamıştır. En azından kendisine bunu itiraf edecek kadar dürüsttür. Her ne kadar kendisi daha önce maceralara gitmiş olsada genelde bunu yalnız yapmayı tercih etmiştir.

Daha önceleri, herhangi bir çatışma durumuyla yüzleşmesi halinde, olasılıkları düşünmüş, tartmış ve olabilecek en mantıklı ve akılcı yolu seçmiş, dolayısıyla da çoğunlukla çarpışmamayı tercih etmiştir. Ayrıca yalnız olunca kimseye güvenmek zorunda kalmadığı gibi, kendisinin akılcı yaklaşımlarını takdir edemeyecek aptallarla da uğraşmak zorunda kalmamak baştan en akılcı tercih değil miydi zaten?

Ne var ki bu grupla beraberken, gerçekte bir ‘takım’ olmayı da sıfırdan öğrenmek zorunda kalmış olmasının olağan sıkıntılarının yanısıra, grupta normal, akıllı ve elit birisinin olmayışı ise kendisini gibi bir High Lady’yi çileden çıkarmıştır.

Söz gelimi o rezil cüce!

Bir hanımefendiyle konuşmasını bilmediği gibi bilinçli bir şekilde ortaya koyduğu edepsizce tavırlar, Anglenna gibi iyi eğitimli ve anlayışlı bir soylunun bile gösterebileceği hoşgörü sınırını zorlamıştır.

“Terbiyesiz!”, diye geçirir içinden.

Anglenna, etrafındakilere isim ve lakap takmak gibi basit alışkanlıkları olan biri değildir. Sadece onların seviyeleri ve ederleriyle ilgilenen bir bayandır, dolayısıyla ona göre ‘terbiyesiz’, cüce için kafi bir seviyedir.

Ve onun dostuymuş gibi davranan yarı-insan izci kız. High Lady Anglenna, kızın elindeki yayı gördüğünde izci için iyi şeyler düşünmemiştir. “Acaba..”, diye geçirmişti aklından, “hangi elf mezarlığını soydun da o elf yayını yağmaladın?” —sırf bu düşünce bile Anglenna’nın canı yanıncaya kadar dişlerini sıkması için yeterli olmuştu.

Sonra o sefil orkenler saldırdığında kızın yayındaki bir hareketlenme onun dikkatini çekmiş ama gelişen olaylar ve sonrasında gerçekleşen şeyler, gördüğünü düşündüğü şeyi karambole getirmiş ve olayı unutmuştu. Ancak akşam olup da her şey durulunca, Anglenna düşünmek için kamp ateşinden uzaklaşmış, oturup kendisini olaya verme fırsatı bulmuş ve o elf yayının neden kendisine tanıdık geldiğini merak etmeye başlamıştır.

Anglenna bu yayı daha önce görmüştür!

Bari Na-ammen‘deki saraylarında, annesin koleksiyon odasında asılı yağlıboya portrelerinin birinde, sima olarak annesine çok benzeyen, ancak annesinin uzun ve ince duruşunun aksine, atletik görünümlü, hafif dalgalı kumral saçlı, silik yeşil gözlü genç bir high elf kız elinde bu yayla poz vermiştir!

 

Esse Enyalie -o Melda Silendenien Anor Galad
(Sevgili Silendenien Sunlight Anısına)

 

Çok eskiden gördüğü yay ile izcinin elindeki yayın ayrıntılarını düşünmeye başladığında, ikisi arasındaki benzerlik, tesadüf olamayacak kadar fazla olduğu kanaatine varır. Dahası, aralarındaki mübasil, benzerliği aşıp ‘aynılık’ seviyesinde olduğunu fark eder.

Karanlığın içinde Anglenna, bu seviyesiz yarı-insana, yeni bir nefretle bakmaya başlar zira kızın keyfi bir şekilde kullandığı yay gerçekte 830 yıl önce, Themalsar savaşında hayatını kaybetmiş teyzesinin meşhur silahıdır ve high elf tarihinde iz bırakmış olan bir yaydır bu!

Bu yay herhangi bir elf yayı değil, high elf’lerin kültürel mirasıdır. Özelde ise yay bir aile yadigarıdır.

Bu yay, rahmetli küçük teyzesi Silendenien’in meşhur “Silendenien en Eruanna”nın ta kendisidir.

 

Silendenien en Eruanna; Selendenien’in Zarafeti!
“Gracious Warning”

 

High Lady Anglenna fena halde kızmıştır çünkü iş sadece yarı-insan çapulcusunun high elflerin kültürel mirasını çalmasıyla sınırlı değildir. Anglenna, Lorna’nın o yayı kendisi gibi fark ettiğinden ve kimliğini de tahmin ettiğinden emindir. Kız buna rağmen, izcinin onu sahiplenmesine göz yummuş yada olayı bilinçli bir şekilde görmezden gelmiştir.

High Lady Anglenna, Lorna’nın saraydan kaçışını, kızın şımarıklığına verilip, bir şekilde hasır altı edilebileceğini, ancak bu açık hırsızlığa göz yumma karşısında Ri’nin, onu bütün imtiyazlarından azledip sürgün etmekten başka çaresi kalmayacağını düşünür.

“Görünen o ki, küçük Lorna’mızın prenseslik günleri sona ermek üzere..”, diye gülümseyerek mırıldanır.

Sen hafif kaçıksın galiba!“, diye aniden bir ses gelir Anglenna’nın arkasından.

Anglenna bir anda sıçrar yerinden. Arkasından böyle sinsice yaklaşılmış olmasından dolayı müthiş bir şekilde kızmıştır. Hiddeti davranışlarına yansır ve keskin bir hareketle arkasını döner ve “Kimdir o arkamda şeref—”

Karanlığın içinden gelen ses Anglenna’nın cümlesini tamamlar; “—sizce pusu kuran?”

“Bu bir deja vu değilse ne olayım!”, diye devam eder aynı ses mutlu bir şekilde. “Sanırdım ki, ilk seferden sonra etrafında olup bitenlere daha bi ayık olursun..”

“Göster kendini!”, diye tehditkar bir sesle tıslar Anglenna.

“Bundan emin misin? Bu gün beni yeterince gördüğünü düşünüyorum”, diye cevap verir Merisoul aynı mutlulukla.

High Lady Anglenna bu sefer gerçekten irkilir çünkü daha birkaç saat önceki orken baskını ve sonrasında bu manyak kızın yaptıklarını ve ondan sonra da hayatında ilk defa demonik dili duymanın verdiği korkuyu daha ne atlatabilmiş, ne de hazmedebilmiştir.

Merisoul kanatlarını çırparak karanlığın içinden, neredeyse High Lady’nin tepesine düşer ve yerinde donmuş kadını yukarıdan aşağı süzerken etrafında dolanır. “Farkındasın değil mi? Sende bir şeyler bozuk! Kırık!”, diye uykulu bir sesle sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi mırıldanır.

Anglenna kendisinin bu şekilde umarsızca muhatap alınmasından hiç hoşlanmaz. “Başkalarının kırık olduğunu senin söylemen biraz ironik!”, diye hırlar.

“Di mi?”, der Merisoul. “Düşünsene. Bunun benden geliyor olması bile senin ne kadar ciddi sorunların olduğunu dile getirmiş olmuyor mu? Zira o ironinin diğer ucunda da sen varsın.”, diye high elf’in etrafında dolanmaya devam eder.

“Kes şunu!”, diye sert bir şekilde çıkışır Anglenna.

“Neden ki? Sen bize katıldığından beri gözlerinle bunu herkese yapıyorsun. Aramızdaki fark; ben sadece senin elbiselerine bakıyorum. Onlar çok.. pahalılar. O kadar ki, parçalayasım geliyor!”, diye sırıtır succubi melezi.

“Ne cüretle!”, diye dehşetle ünler Anglenna.

Merisoul hafif burnunu çeker ve “Cüret, korkakların cesaretidir.”, diye sırıtmaya devam eder. “Ben cüret nedir bilmem. Cesaret de nedir bilmem. Ben sadece yaparım ve yaptığım şeye ne isim verildiğini de önemsemem ama bu konumuzun dışında zira endişe etmen gereken bir durum yok. Elbiselerini yırtmakla vakit harcamayacağım. Seni senden çok seven tek kişiye zarar vermek isteyen birinin, belli ki pahalı elbiseler ardında saklanması gerekiyor.

Rahmetli annem dışında benim hiç sevenim olmadı. O da sadece iki gün sürdü çünkü üçüncü gün kendisi ölmüştü! Ben sevginin de ne olduğunu bilmem, sadece gördüğümde tanırım o kadar. İçsel savunma mekanizması da diyebiliriz. Succubus olmakla alakalı bir durum —ki bu da konumuzla sadece uzaktan alakalı.

Baskından sonra herkes bir başkasının yarasıyla uğraşıp acısını dindirmeye çalışırken, seni o küçük büyünle elbiselerini dikip ütülerken gördüm. Ben konuşmaya başladığımda bile, herkes bir başkasını kurtarmak için çabaladı. Ortada sahipsiz kalan sadece sen vardın. Bu bile sana bir şeyler söylemiş olmalıydı. Hayır. Niyetim bir şeylerini yırtmak olsaydı, bunu elbiselerine yapmazdım.”

Anglenna bir anda tam bir kaçıkla muhatap olduğu gerçeğine ayılmış ancak geri adım atmak niyetinde de değildir.

“Beni tehdit mi ediyorsun?”, diye gözleri kısılmış bir şekilde, kaçık kıza sorar.

“Birisini sadece ondan bir şey istiyorsan tehdit edersin. Ben senden hiçbir şey istemiyorum. Bana verebileceğin neyin var ki?”, diye uzunca süzer Merisoul önünde duran asilzadeyi. “Irkın benim işime yaramaz. Oldum olası elflere sinir olmuşumdur. Siz üç gün yaşıyorsunuz diye, bir gün yaşayan diğer ölümlülere yukardan bakma hakkınızın olduğunu düşünüyorsunuz. Hal bu ki, on bin yıl karşısında bir ile üç gün arasında hiçbir fark yok!

Ünvanına da ihtiyacım yok. Geldiğim yerde de, gideceğim yerde de hiçbir ederi yok —ve anlatmak istediğim şeyin özü de bu.”

Anglenna istemsizce yerinde kalakalmıştır zira hayatının hiçbir anında bu kadar kati bir şekilde hiçleştirilmemiştir.

“Küstahsın!”, der asilzade, iki kaşını da kaldırmış bir şekilde.

Merisoul küçük omuzlarını silker ve ağzından şarkı gibi, elf’lerin yüksek lehçesiyle cevap verir ona;

 

“Eyvah ki umrumda değil!”

 

“Bugün anlattığım hikaye.. Gerçekten oldu. Yaşadığın şu dünyada hangi güçlerin hareket ettiğini bilmeni umut ediyordum ama, sanırım senin hakkındaki beklentilerimi biraz fazla yukarıda tutmuştum. Öyle görünüyor ki sanıldığı kadar zeki değilmişsin!”, diye ‘hıf’lar Merisoul.

“Bu hakaretin bedelini ödeyeceksin.”, diye kinci bir şekilde cevap verir Anglenna.

“Muhtemelen.. ama bunun için çok uzun bir sıranın en sonuna geçmelisin. Umarım çok sabırlısındır çünkü bu hayatının en uzun bekleyişi olacak ve daha sıra sana gelmeden sen çoktan yaşlanmış, ölüm döşeğinde Gri Sahiller’de olmayı diliyor olacaksın.

Ben ise senden çok uzun yıllar sonra öleceğim. Sıranın başındaki tarafından, ancak yüzyıllar sürecek eziyetlerden sonra..

Benim Gri Sahiller‘im olmayacak ve kimse benim arkamdan ağıt yakmayacak çünkü küllerim nisyana atılmış olacak ve adımla beraber, varlığım, anılarım, ruhum ve benim için değerli olan ölümlülerle yaşadıklarım o mutlak boşluğun kati sonsuzluğunda solup gidecek.”, diye donuk bir ifadesizlikle omuz silker Merisoul.

Anglenna bu cevap karşısında hayret ötesi duygular içerisinde kalır. Ve çok uzun zamandır hissetmediği bir şeyi, kısacık bir an da olsa hisseder içinde: acı!

Kendisini gerçekte rahatsız eden şey, önündeki bu uhrevi güzellikteki delinin, kendi ölümünden ve yok oluşundan bu kadar kati ve bir o kadar da umarsız bir umutsuzlukla konuşuyor olmasıdır.

“Lafı fazla uzattım sanırım”, diye devam eder melez kız. “..ve asıl mesele elimizden kaçmak üzere zira birazdan Lady gelip bizi yemek yemeye zorlayacak.”

“Neymiş asıl mesele?”, diye zorlama bir soğuklukla cevap verir Anglenna çünkü bu kıza neyi nasıl söylerse söylesin, duvardan seken kuru bezelye gibi kızdan sekmektedir.

“Lorna —Alor’Nadien ne.. Onu rahat bırak. Ve onu incitme.”, der ve kısa bir bekleyişten sonra “Lütfen.”, diye ekler, beklenmedik bir içtenlikle.

“Neden? Neden ona yada sana bu iyiliği yapmam gerekiyor? Bana karşılığında ne vereceksin?”, der asilzade kindar bir şekilde.

Merisoul durur ve ona bakar.

Uzun bir aradan sonra sessizce, “Silendenien en Eruanna..”, der.

“O sana ait değil ki veresin. Hiçbir zaman olmadı. Dahası, o sende bile değil. Elinde olmayanla mı pazarlık yapıyorsun? Sen beni aptal mı sanıyorsun?”, diye hırlar Anglenna.

“Tahmin edemeyeceğin kadar.”, diye cevap verir melez. “Ama bu da konumuzun dışında.. Mevcut sahibesi, hayatının tamamını yaşayıp huzur içinde ölümü beklerken döşeğinde, ona seninle yaptığım bu pazarlıktan bahsedeceğim ve o da sana gerçekte kimin asil olduğunu gösterecek ve elflere iadesi için onu bana kendi rızasıyla verecek. Bu da o yayı elflere geri götürebilmen için eline geçecek tek fırsat olacak çünkü onu o kızın elinden zorla yada hile ile almaya çalışılması halinde, aile yadigarınızı da, hiç sevmediğim saraylarınızı da, yaşadığınız ormanla beraber cehennem ateşiyle yakıp küllerini de, gördüğü son şey yok olmuş ülkesi olan efendine kendi ellerimle götüreceğim! Bir iblisin cehennem ateşini görüğünü hiç sanmıyorum. O ateş, siz ölümlülerin çağırdığı şirin ateş toplarına benzemez..”

Anglenna, bu muazzam tehdit karşısında içi ürperir ve sessizce anlaşmayı kabul etmek zorunda kalır.

“Peki ya Lorna? Yayın iadesi çapulcuyu aklayabilir ama o küçük budalayı değil. Onun için ne vereceksin?”, diye kati bir sesle konuşur Anglenna.

“Çapulcu dediğin o kız, neredeyse Themalsar’ın suratını parçalamıştı. Budala dediğin kızın, Themalsarı öldürebilmesi için gerekli koşulları da o çapulcu dediğin kız hazırlamıştı.”, diye mırıldanır Merisoul ama bunu sanki karşısında duran kadına değil, yanlarında olmayan birine söylüyor gibidir.

NE VERECEKSİN?“, diye tekrarlar Anglenna kati üslubuyla.

Merisoul durur ve asilzadeye daha uzun bir süre bakar, sonra daha da sessizce,

“Adımı..”, der.

Anglenna özellikle büyü ve büyü teoremleri hakkında eğitimli bir kadındır. İblisler ve onların sır olarak sakladıkları isimleri hakkında da açık bilgilere sahiptir. Kendisine teklif edilen şey karşısında hayrete düşer zira bu fiyatın ederi ‘paha biçilmez’dir.

Anglenna acımasızca, “KABUL. AMA BU ANLAŞMADAN KİMSEYE SÖZ ETMEYECEKSİN.“, diyerek kendisini garantiye alır. “BİR İYİLİK KARŞILIĞINDA ADIN.. ŞİMDİ.. BANA ADINI VER!

“Sana adımı vereceğim.. Ama bu, bir iyilik karşısında yapılan bir pazarlık değil. Bu, bir kötülüğü durdurmak için yapılan bir pazarlık..”, diye önünde duran high elf’e, yapılan pazarlığın doğru tanımını sessizce hatırlatır.

Merisoul Xyrotwu’nun yüzünde içler acısı bir ifade belirir. Geldiği gibi karanlığın içinde kaybolmadan önce High Lady Anglenna’ya verdiği sözü tutar;

“Adım Ad Ara.”

. . .

“Kızlar! Çocuklar!.. Udoorin, oğlum hadi sen de gel. Yemek hazır..”, diye Lady’nin sesi duyulur.

 

Inshala o gün yaşananlardan oldukça rahatsız olmuştur. Önce Orken baskını olmuş, Lorna abla altından düşmüş ve yaralanmış, Udoorin abi ise neredeyse ölmüş, Laila abla canını dişine takmış dakikalarca yaratıkların lideriyle kıyasıya savaşmış, Merisoul abla da arabadan düşmüş ve canı yanmış, cüce Gnine bile yara almadan kurtulamamışdı. Ve “Lady’yi de neredeyse kaçırıyorlardı..”, diye geçirir içinden. Kendisi ise, üzerlerine ağ atıldığını fark ettiği anda bir serçeye dönüşmüş ve dikine havalanıp uzaktaki bir ağacın dalları arasına konmuş sonra da eski haline dönüşüp etrafa büyüler yağdırmaya başlamıştı. Aslında niyeti mızrağını kapıp diğerlerine yardıma gitmekti ama Aager kendisinden güvende olmasını istediği için o da güvende olmuştu işte..

Inshala, bu güvende olma olayını biraz can sıkıcı bulmakla berber, o an için doğru karar olduğunu da kendi kendisine itiraf eder zira bedeni hala eski gücüne ulaşmaktan çok uzaktır ve mızrağını kapmış olsa bile, onu saplayacak gücünün bile olduğunu düşünmemektedir. Bu yüzden ve Aager ondan güvenli olmasını rica ettiği için savaşı yukarıdan seyretmiş ve gerekli yerlerde müdahale etmişti.. ama bu da nesi? Aager’in kendisi o yaratıklardan üç tanesiyle birden dövüşmekteydi!

Inshala, Aager’i seyrettiği aylar boyunca onun böyle bir ahma— şey yaptığını hiç görmemiştir ve adam koca yaratıklarla kıyasıya dövüştüğünü sadece seyretmek zorunda bırakılmıştı.

“Ama hayır yaa!”, diye inlemiş çünkü yaratıklardan biri dev baltasını yine ona isabet ettirmiş, Aager’in çelik gibi refleksleri olmasa en az üç defa ölmüştü, diye panik içerisinde ona doğru bir büyü daha yapmıştı. Inshala o an tepesinden kaynar suların boşaldığını hissetmişti. Hissettiği bir başka şey daha vardı; acı.

Kız, geçmiş hayatında defalarca acıyla muhatap olmuştu. Zaten acıyla gözlerini dünyaya açmamış mıydı? Onu görenler ona acı vermek için devamlı peşinden gelmemiş miydi? Acı onun yakından tanıdığı kankasıydı.

Ama bu hissettiği şey, daha öncekilere hiç benzemiyordu çünkü bu yeni acıyı etinde değil, içinde bir yerde hissetmişti. Inshala deliler gibi ağaçtan aşağı bodoslama atlamak ve yaratıkların arasına dalmak istemiş ancak ‘o’ kendisinden güvende olmasını istemişti!

Şimdiyse gece olmuş, herkes yemeklerini yemiş ve olağan dışı bir sessizlik içerisinde kendi dünyalarında kaybolmuşlardı. Inshala da küçük, garip, hem ürkütücü, hem de heyecan verici yeni dünyasında kaybolmak için ayağa kalkmış ve sessiz adımlarla, kimseyi rahatsız etmeden ve çoğu zaman olduğu gibi minik bir topak halinde ‘o’nun yanına oturmuştu.

Uzun süre yan yana sessizce oturduktan sonra kız cesaretini toplayıp, “Konuşabilir miyiz? İstediğimiz şey hakkında? İstediğimiz zaman?”, diye afallar ve yüzü kızarır. “Özür dilerim. Bu sosyal şeysinin kurallarını bilmiyorum. Diğer.. şeysinin de kurallarını bilmiyorum. Kendi haklarımı da, senin haklarını da bilmiyorum. Ö.. özür dilerim. Ben aptalın tekiyim.”, diye iyice kızarmış yüzünü sıskası çıkmış dizlerinin arasında gizler. Kızın dizleri arasından boğuk bir ses gelir; “İnsanların bölgelerini nasıl işaretlediğini bilmiyorum!”

Aager oturduğu yerde çakılıp kalmıştır. Kızın söyledikleri karşısında kendisinin ne gibi hissettiğine bile bir isim koyamaz.

Boğazını temizler ve “İnan ki bu toplulukta sana.. şeysi konusunda akıl verecek en son kişiyim. Ama bi şekilde bu.. şeysini birbirimizde bulduk. Bildiğim tek şey, birbirimize ‘uzanma’ hakkına sahip olduğumuz. Demek istediğim, istediğini sorabilirsin.”, der ve yüzünü yanında oturan küçük tiefling’e döndürür, dizlerinin içinde gizlenmiş, elf’lerinkini andıran, ancak onlarınkinden daha ince ve kısa olan kulaklarına yaklaştırır. “Ve kendine bir daha aptal dediğini duyarsam, sanırım sana kızmam gerekecek.”, diye fısıldar.

Kız hayretle başını kaldırır, Aager’e döner ve beklemediği bir şekilde bir anda onunla burun buruna gelirler. Kızın fırtına grisi gözlerinde vahşice bir şeyler oynaşmaya başlar. Küçük yüzünde, kendisinin de tam olarak anlamadığı bir heyecan ifadesi belirir ve istemsizce alt dudağını ısırır.

Aager yutkunur.

Sonra kıza fevkalade başarısız bir gülümseme teşebbüsünde bulunur ve boğuk bir sesle “İstediğin zaman, istediğin yerde, her koşul altında duygularım ve düşüncelerim senindir.”, der ve yüzünü zorlukla kızdan çevirir ve yere bakar. “Sadece bir insan olduğumu ve bir çok hatalarımın olabileceğini unutmamanı istiyorum. Sana söylediğim bir şey seni üzer yada rahatsız ederse, tekrar sormanı isterim çünkü seni üzmek niyetlerim arasında yok.”

Inshala gülümser. Bu ürkütücü adamın kendisiyle ıkına sıkına konuşmasının sebebini anlamaz ama bu onu içsel bir şekilde de mutlu eder.

Adama, kendisinin bir insan bile olmadığını hatırlatmak ister ama bu dürtüsüne engel olur. Nedense bu ürkütücü adam, kendi hatalarını dile getirme konusunda acımasızca bir dürüstlük gösterirken, iş onun —Inshala’nın— hatalarına gelince dile bile getirilmesinden hoşlanmamaktadır.

Kız, buradaki adaletsizliğin farkındadır ancak neye itiraz edeceği konusunda aklı biraz karışıktır. Bu yüzden bu konuyu şimdilik bir kenara koyar ve asıl derdine yoğunlaşır.

“Bu..”, der, derin bir nefes alır, göğsüne saplanan acıyı yüzünü buruşturarak bastırır ve “..bu da bizi aynı bölgeyi paylaşan aynı sürünün bir parçası yapıyor sanırım.”

Aager, kızın eşsiz bakış açısı karşısında çok şaşırır. Bir an düşünür. Kusur aramak isteyen biri için bu tarif fazlasıyla ilkeldir. Ancak olaya samimi bakılırsa kızın yapmış olduğu tanım, son derece saf ve katışıksız olduğu gibi, bir o kadar da isabetlidir.

“..yani artık ‘beraber’ aptal olabiliriz mi demek oluyor bu?”, diye aşırı sakin bir sesle sorar Inshala.

Aager akıllı biridir. Tehlikeye ve tuzaklara karşı her zaman doğal bir farkındalığı olmuştur ve şu anda içindeki uyarı zilleri delice çalmaya başlamıştır.

“Ummm..”, diye zaman kazanmaya çalışır. Sonra da “Ne demek istediğini pek anlayamadım.”, der temkinli bir şekilde.

O HAYVANLARIN SENİ KÖŞEYE SIKIŞTIRMASINA NASIL GÖZ YUMDUN? BU SEN DEĞİLSİN. BU BENİM!

Kız, küçük yumruklarını sıkmış, kıpkırmızı olmuş yüzüyle fena kızmış yavru bir kediyi andırmaktadır. Fevkalade haşin.. ve son derece şirin!

“Ummmm..”, diye afallar Aager zira bu sözleri gerçekten beklemediği gibi, kızın attığı ‘yumruk’ da beklemediği bir açıdan gelmiştir.. Bugüne kadar kimse ona, kendisini tehlikeye attığı için azar geçmemiştir. Aager’in içindeki ses ona başının belada olduğunu, kıs kıs gülerek söyler!

“Ummm.. Daha önce olsa böyle bir risk almazdım. Ama Lady’yi kaçırmalarına da izin veremezdim. Ve.. yaptığım şey o an çok mantıklı gelmişti!”

‘İşte şimdi batırdın!’, diye kahkahalarla dalga geçmeye başlar Aager’in içindeki ses.

Aager’in içindeki ses, her nedense son bir aydır, sanki bunca yıl olduğu pragmatik ses olmaktan sıkılmış ve kendisine yeni bir eğlence bulmuş gibidir. Ve o ses Inshala’nın tarafını tutmaktan keyif alırken, Aager’in afallamarını ise fevkalade eğlenceli bulmakadır!

“Ben oradaydım ama sen bunu sezemedin sanırım —bu duruma acilen bir çözüm getirmeliyiz.”, diye söylenir Inshala.

Sonra da frensiz bir şekilde başlar; “Ama yinede.. Seni çok uzun bir zamandan beri seyrediyorum.. evet, bunun beni biraz deli gibi gösterdiğinin farkındayım. En azından bir sefer Bremorel abla bunu yaparken beni yakaladığında öyle demişti. Ama o zaman seni, bazı ölü yaratıkları keserken ve Udoorin abiyle tartışırken seyrediyordum dolayısıyla dikkatim biraz dağınıktı. Yoksa beni asla yakalayamazdı! Benim tanıdığım Fogstep oydu. Ama düşünürsek, sen hiçbir zaman benim beklediğim gibi davranmadın. O zaman bile. Kestirilemez bir havan vardı. Bunu kaybedemezsin!

Gnine çok zeki biri, bir cüce için bile. Ama bazen fazla heyecanlanıyor. Laila abla çok akıllı ve ayrıntıları görme konusunda neredeyse hepinizden daha iyi. Ama onun sorunu da bu sanırım. Ayrıntılarda takılıp olayların bütününü göremeyebiliyor. Udoorin abi iyi bir çocuk, sanırım. Açıkçası onunla neredeyse hiç konuşmadım. Üzerinde çok fazla demir var. Lorna abla’nın onu eğitiyor olmasından çok mutluyum —ki bu da onun dikkatini dağıtıyor. Lady abla ise bu konuda yalnız bırakılmalı ve rahatsız edilmemeli. Yoksa dikkati dağılır ve hepimiz kanayarak ölürüz. Merisoul abla ise çok.. çok karmaşık. Kestirilemez. Sen de kestirilemezsin ama seninkisi daha çok.. plapmatik.. plannanik.. ondan işte. Onu seviyorum ama onunkisi.. karmaşık işte! Bense sadece apta— duygusalım. O tavuskuşu da çok fazla yükseklerden uçuyor. Yere indiğinde onun hakkında daha iyi şeyler düşünebilirim belki.”, diye çok hızlı bir şekilde sıralar Inshala. Kız bitirdiğinde nefes nefese kalmıştır.

Aager bir anda bir şeye ayılır; kız anlattıkları frensiz bir şekilde anlatmamıştır. Kız anlattıklarını ‘panik’ içerisinde anlatmıştır!

Bunu, kızın her zaman ki halinden farklı olarak, saçlarının dağınık ve çözülmüş oluşundan da açıkça görebilmektedir.

Aager bir anlığına bunun sebebinin, onun yanındayken saçlarını rahat bir şekilde salıp boynuzlarını da saklama ihtiyacı duymayacak kadar ona güvenmesinden kaynaklandığına inanmak ister.

“Öncelikle..”, diye ağır bir şekilde konuşmaya başlar Aager “Birbirimizle bir şekilde iletişimde olmamız konusunda haklısın. Bu sadece savaşlarda değil, diğer zamanlar içinde geçerli. Senin nerede olduğunu kestiremediğim de bu benim.. dikkatimi dağıtıyor.”, diye itiraf eder boğuk bir şekilde.

“Son bir aya kadar, benim tek derdim hayatta kalmaktı —ki bu da oldukça pragmatik bir bakış açısı gerektiriyordu. Ne var ki daha sonra işin içine sen giriverdin ve bir anda işler değişti. Hayatıma bir anda kükreyerek girmiş oldun!”, der ve içinden yaptığı kelime tercihi dolayısıyla gülümser.

“—ki bu da, bu güne kadar o çok değer verdiğim ‘sadece hayatta kalmak’ bakış açımı sorgulamamı gerektirdi. İşin gerçeği, bende bu konularda tecrübeli değilim. Sana kadar, ihtiyacım bile olmadı. Sanırım ikimizde alışıncaya kadar biraz acı çekeceğiz.”, der Aager sakin bir şekilde.

“Ben acı çekebilirim ki! Acı çekme konusunda çok iyiyimdir!”, der Inshala mutlu bir şekilde. “Ama benden güvende olmamı isteyip kendin tehlikeye atılınca.. bana acı veriyor. Bu yeni acıya bir isim veremiyorum. Bunu anlatacak bir kelime de bulamıyorum. Bu acı ellerimde, kollarımda, başımda, sırtımda yada ayaklarımda olmadı—”

Aager, hangi koşullar altında kızın ellerinden, kollarından, başından, sırtından ve ayaklarından acı çekmiş olabileceğini düşünür ve yüzü kararır. Bir anlığına içinde birilerini öldürme ihtiyacına dair muazzam bir duygu belirir. Yüzünde oluşan ‘bunun bedelini sizlere ödeteceğim’ ifadesini zorlukla bastırır.

“—Karnımdaydı sanki ve hiç hoşuma gitmedi.” Inshala’nın az önceki mutlu ifadesi bir anda kaybolmuş, yüzünde kesinlikle korkunun da olduğu karmakarışık ifadeler oluşmuştur.

“Sen öyle davranınca benimde, her şeye kafasıyla vurarak çözmeye çalışan aptal bir dağ keçisi gibi davranasım geliyor. Ben bir kediyim. Ben avımı seyrederim. Ona sinsi sinsi yaklaşır ve tek hamleyle üstüne atlar öldürürüm.”, der artık tamamen mutsuz bir ifadeyle. “Sana çok kızmak istiyorum ama buna hakkım yok.”, der. Sonra sesini, suçlu biri gibi kısar, “..çünkü Lady’ye birilerinin o koca çelik çivileri attığını farkettiğimde, ben de onu korumak için üstüne atlamıştım, dolayısıyla sana kızacak yüzüm de yok!”, diye itiraf eder.

Bir süre sessizce yumulduğu yerde kımıldamadan durur, sonra yüzünü yine dizlerinin arasına saklar ve “Kedimi özledim. Kedim olsaydı saklanmak zorunda kalmazdım..”, der küçücük bir sesle ve ağlamaya başlar.

Kızın söyledikleri, sesindeki kayıp hissi ve sonrasında da ağlaması, Aager’e birçok açıdan ve birçok şekilde dokunur. Aager bir anda birçok şeye de ayılıverir; kızın gerçekten kedisini çok sevdiğine, onu bütün kalbiyle özlediğine ve onsuz kendisini tam anlamıyla bir boşluktaymış gibi hissediyor olduğuna ve herhangi birinin değil, Aager’in önünde ağlayabilecek kadar ona güvendiğine.

Aager, günah dolu hayatında, yapmış olabileceği hangi ihtimal dışı iyilikten dolayı bu küçük, güzel ve içli tiefling’in kendisine bahşedilmiş olabileceğini merak eder.

Acımasızlığı ile bilinen bu ürkütücü adam, yanında topak halinde oturan küçük, sıskası çıkmış kıza doğru tek eliyle ‘uzanır’, onu kendisine çekerek pelerininin içine alır ve omzuna yaslar. Kız sakinleşip kendinden geçinceye kadar da onu sımsıkı tutar ve bırakmaz.

✱ ✱ ✱

Aager nazikçe küçük tiefling’i kucaklar ve onu, Merisoul ile paylaştığı çadırına kadar sessizce taşır. Çadırın girişini araladığında, içeride Merisoul’u uyanık bir halde görür. Kız sadece uyanık değil, ayakta ve tasını kucaklamış ona bakmaktadır. “Özür dilerim ama korkarım bu çadır bu akşam müsait olmayacak. Tasım yine dolmuş durumda ve sanırım bütün gece kusacağım!”

Melez, dramatik bir hareketle bir elinin tersini alnına götürür ve “Kendimi hiç iyi hissediyorum. Sevgili Inshala uyuyacaksa onu bu gece burada yapabileceğini hiç sanmıyorum.”, der kulağa samimi gibi gelen bir sesle.

Aager, Merisoul’a pis bir bakış atar çünkü kızın samimiyetinin tamamen yalan olduğunu onun gözlerindeki bakışlardan.. ve boş tasdan açıkça görebilmektedir ama sesini çıkarmaz.

Merisoul ise aynı ifadeyle, “Sanırım dışardaki ateşi paylaşmak zorunda kalacaksınız. Ama bunu alabilirsin.”, der ve Aager’e, Inshala’nın battaniyesini uzatır.

Aager bir eliyle sıskası çıkmış kızı kucaklarken, diğeriyle de battaniyeyi alır. Tam dönmüş gidecekken durur  ve arkasındaki succubi-melezine bakmadan “Bütün gece kusacağını sanmıyorum..”, der sessizce. “Bir derdin var. Paylaş onu. Bizler senin dostunuz.”

Aager bile kendi sözlerine şaşırmıştır zira başkalarının kişisel sorunlarına bulaşmak gibi bir huyu yoktur. Aslına bakılırsa bir başkasına ‘dostu olduğunu’ da bugüne kadar söylemişliği yoktur.

İstemsizce kucağında uyuyan kıza bakar ve değişimin kimden geldiğini anlar zira her iki durumu ve daha fazlasını yalancı çıkaran kişi şu anda kollarında uymaktadır! Gözlerini sarıldığı kızın uyurken ki huzur dolu yüzünden ayırmadan konuşmaya devam eder;

“Bir şeyden fena halde korktuğunu biliyorum. Saklamayı çok iyi beceriyorsun ama o bakışları yaşamış birinden değil. Yükün her ne ise, tamamını kendin taşımak zorunda olmayabilirsin. Burada onun bir kısmını yüklenmeye gönüllü olacak birileri vardır mutlaka. Bu korkunu gidermeyebilir, ama hiç olmazsa tahammül edilebilir hale getirir.”, der. Sonra omuzlarını silker ve “En azından bizi ikna etmek için bütün gece kusmak zorunda kalmazsın!”, diye ekler ironik bir şekilde.

“Benden ne istediğini bilmiyorsun..”, diye Merisoul’un umutsuz fısıltısı gelir arkasından.

“Hayır bilmiyorum çünkü daha söylemedin!”, der Aager hiç istifini bozmadan.

Aager çadırın girişine doğru yürümeye başlar. “Doğruyu söylemem gerekirse”, der çadırın girişini aralarken, “..bence sen tam bir kaçıksın! Ama bizimsin. Asla anlayamayacağım sebeplerden dolayı Lady ve Inshala seni seviyorlar. Gnine’ın da sana saygı duyduğunu biliyorum. Kepazenin saygı duymadığı kız yok zaten.. Etrafındakilere eteğine yeni bulaşmış ıslak çamura baktığı gibi bakmasa, muhtemelen sarı kafaya da saygı duyardı! Prenses’in de seni sevdiğini ve sana güvendiğini biliyorum. Sen.. her ne kadar sevginin ne olduğunu bilmiyormuş gibi davransan da, bence onun ne olduğunu hepimizden daha iyi anlıyorsun.”, der ve gördüğü bir rüyadan dolayı kıpraşan göz kapaklarıyla yüzü son derece mutlu bir ifadeye bürünmüş küçük kıza tekrar bakar ve istemsizce gülümser.

Neden sonra Aager başıyla o yüzün sahibine işaret ederek “Bundan dolayı da sana müteşekkirim..”, diye sessizce ekler ve çadırdan ayrılır.

 

Laila “Bane” Wolvesbane yüksek bir yamaçtan aşağısını seyretmektedir. Aşağıda bir ufuktan diğerine uzanan, muazzam büyüklükte bir vadi bulunmaktadır. Laila, iç titreten bir kükreme duyar ve kendisini yere atar. Hemen üstünden geçen, sürü halinde koca kanat sesleri duyar. Başını kaldırdığında, iğrenç görünümlü, kapkara, yarasa kanatlı, diken kuyruklu yüzlerce yaratığın, gök gürültüsünü andıran kükremelerle aşağıdaki vadiye daldığını görür. Tekrar vadiye baktığında, yaratıklar küçük oyuncak askerleri andıran, insan, elf ve dwarf’lardan oluşan bir orduya saldırdıklarını görür. Laila bulunduğu yerden bile ölenlerin çığlıklarını duyabilmektedir.

Ufkun diğer ucundan derin, uzun ve Laila’nın tüylerini diken diken eden boru sesleri duyar. O yöne baktığında ise, vadinin neredeyse tamamını kaplamış bir başka ordu daha görür. Bu ordu, on binlerce dev orken’den oluşmaktadır. Orken’ler, katışıksız bir nefret ve olağanüstü bir hızla insanlara saldırırlar. Elf’ler, insanlara yardım etmek için binlerce oku havaya salarken dwarf’lar da stratejik bir şekilde yanlardan yardıma koşarlar. Ama Laila önündeki dehşet karşısında bunların bile yeterli olmayacağını açıkça görebilmektedir zira ufku dolduran orken’lerin devamı hala uluyarak gelmektedirler.

Korku içerisinde donup kaldığı manzara karşısında titreyen yeri çok geç farkeder. Laila cesaretini toplar ve ayağa kalkar.

“Arkanızda! Arkanızda!”, diye haykırırken elleriyle de elflerin dikkatini çekmeye çalışır ama bunun bir faydası olmaz. Laila, elf’lerin arkasındaki ufukta beliren yeni toz bulutuna ve o bulutun içinde gizlenen yeni orduya işaret eder ama bununda bir faydası olmaz.

“Zamanı geldi, küçük kız!”, der izcinin arkasından bir ses hırlayarak.

Laila kedi gibi sıçrar. Yere indiğinde kılıçlarını çekmiş hazırda beklemektedir. Ama elinde koca savaş baltasıyla ona doğru yaklaşan yaratık karşısında donup kalır.

“Seni.. Seni öldürmüştüm ben!”, der korku içerisinde.

Koca orken lideri ona, kesilmekten paramparça olmuş dudaklayla sırıtır. Yaratığın bir gözü kör olmuş, başının bir yanı yarılmış ve göğsünde en az yarım düzine kılıç yarası olduğu halde ona doğru tökezleyerek yaklaşır. “Bizi öldürebilirsin ama bitiremezsin. Biz alırız. Biz keseriz. Biz yıkarız. Biz kırarız.. ARTIK BİZ VARIZ!“, der anca anlaşılır bir sesle zira yaratığın ağzından zifti andıran kanı fokurdayarak dökülmektedir…

 

“Pssst!”

 

Laila dehşet içerisinde uyanır!


dungeons and dragons duygusal karakter analizi modül role play the plot thickens Whispers; A Cabal

Kimse..

Kimse..

Timeline:

Two-Day Woods’da grup beklenmedik bir baskına uğramıştır.

Oldukça tehlikeli anlar yaşayan kahramanlar, zorlu bir mücadeleden sonra, baskını yapan Greater Orken’lerden birini canlı yakalamayı başarmış, ancak kin ve nefret dolu yaratıkdan fazla bilgi alamadıkları gibi, onu öldürüp öldürmeme ikileminde kalmışlardır.

Bu hikaye, Kamp Ateşi II, “20,000 ft.” den
üç gün sonra yer alır.

 

 

SENİ ÖLDÜRECEĞİM, KÜÇÜK KALDIRIM LOŞKASI! *

 

Yaralı Orken, Gnine’ın yaptığı büyülü sarmaşıklarla bağlanmış, olduğu yerde yatmaktadır. Gerilmiş kaslarıyla sarmaşıkları ısrarla zorlayan yaratık, basitçe ‘iri’ olarak tarif edilemezdi. Bu yaratığın cüssesini, sadece sıkıştırılmış yaylardan oluşmuş gibi duran gergin kasları ve patlamaya hazır duygu seli değil, bakışlarında odaklanmış katışıksız nefrettir onu gerçekte olduğundan daha büyük gösteren.

Yaratık, o nokta bakışlarda iki şeyi açık ve kati bir şekilde söylüyormuş gibidir;

 

BU BAĞLARDAN KURTULACAĞIM.

HEPİNİZİ KESECEĞİM.

 

Aager hayatında bir çok manyak, kaçık, sapık, cani ve her baharattan katil ile karşılaşmıştır. Ne var ki, yerde bağlı yatan bu yaratığın yaydığı aura onun için bile bir ilktir. Lorna ve Merisoul’un, fanatikler hakkında anlattıklarını yüzeysel olarak anlamış olsada, gerçekte anladığı şey oldukça sınırlıdır zira fanatiklik, anlatıldığı kadarıyla, çok büyük ve tamamen tek taraflı ‘kesin’lerden ve ‘kati’lerden oluşmaktadır.  Dolayısıyla kendisi gibi pragmatik ve kinik birisi için bu son derece yüzeysel anlaşılan, abstrakt bir mefhumdur.

Lady ve Gnine’ın bilgi almak için ortaya koydukları çabalara rağmen yaratık sadece artan bir nefretle onlara bakmış ve en sonunda da içindeki açık niyeti, hor seslerle ortaya koymuştur;

“SENİ ÖLDÜRECEĞİM, KÜÇÜK KALDIRIM LOŞKASI!”

Bu tehditin grup üzerindeki etkisi, her nasılsa kendisinden çok hakaretinde gizlenmiştir. Lady’nin yüzü bembeyaz olmuş, Laila keskin bir nefes çekmiş, Lorna elini ağzına götürmüş, Anglenna bir kaşını kaldırmış, bir anda ruhunun lanetlenmiş olduğunu öğrenmiş gibi bir ifadeyle yaratığa bakmaktadır. Udoorin elindeki kanlı baltasını sımsıkı tutmuş, Lady’den emir bekliyormuş gibi öldürmeye hazır dururken, Gnine’ın yüzünde çirkin bir ifade oluşmuştur. Aager’in gözlerinde ise öldürmek için hedefine kitlendiğinde peyda olan o donuk bakışları görülmektedir. Sadece Inshala ne olduğunu anlamamış, saf bir şekilde, “Kaldırım loşkası nedir yaa?”, diye fısıltılı bir sesle sorar.

Merisoul kanatlarını yavaşça açar ve önünde duran Laila, Lorna, Aager ve Inshala istemsizce kenara çekilirler.

Succubi melezinin gözlerinden kırmızı, kirli bir ışık yayılmaya başlamıştır.

Koca Orken ise bağlı yattığı yerden Lady’ye kitlenmiş, hırlı gırtlak sesleriyle, ağzından kan ve salya saçarak ona muazzam bir kinle bağırmaktadır;

“SENİN KOLLARINI KOPARIP ACINI SEYREDECEĞİM. YETERİNCE ÇEKTİĞİNE İNANDIĞIMDA, BACAKLARINI KOPARACAĞIM. SEN HALA YAŞIYORKEN ONLARI SENİN GÖZLERİNİN ÖNÜNDE YİYECEĞİM. SENİN İNADINI VE İNANCINI YIKINCAYA KADAR ETİNİ KEMİKLERİNDEN AYIRMAYA DEVAM EDECEĞİM! YÜKSELİŞİMİZE ŞAHİT OLDUĞUNDA ARTIK TAMAMEN KIRILMIŞ OLACAKSIN. ANCAK O ZAMAN SENDEN GERİYE KALANI DİRİ DİRİ YAKACAĞIM VE ÖLMENE İZİN VERECEĞiM!”

Merisoul yaratığın tepesinde durmuş onun kudurmuş lanetlerini izler. Sonra sakin ve soğuk bir sesle “Sanmam.”, der.

Orken’in gözleri bir anda tepesinde duran kıza odaklanır ve gözleri yuvalarından fışkırıyormuş gibi çığlık atar.

SEN ‘O’ SUN!

“Sen de ölüsün!”, ..

.. der Merisoul umarsızca ve beklenmedik bir hızla kılıcını çekip ucunu dev Orken’in kalbine batırır.

Sonra da kılıcı sokmaya başlar.. yavaşça!

Lady müdahale etmek için ileri atılır ama succubi melezi keskin bir sesle “HAYIR!”, diye tıslar, açık kanatlarını büyük hareketlerle çırpmaya başlar ve kimsenin yaklaşmasına izin vermez.

Merisoul bütün ağırlığını vererek kılıcını sessizce batırmaya devam eder. Koca yaratık acıyla böğürür. Ağzından, burnundan ve göğsünden fışkıran katranımsı kanı her yana sıçrarken bütün vücudu titrer ve topuklarıyla yeri tekmelemeye başlar.

Merisoul kılıcı sapına kadar batırdığında yaratığın kanlı suratıyla yüz yüze gelmiştir. Kız onun gözlerinin içine bakar ve “Gittiğin yerde efendine söyle, onu bulacağım ve bulduğumda da sözlerini ona yedireceğim!”, diye tıslar ve geri çekilir.

Doğrulduğunda kılıcı olduğu gibi göğsünde bıraktığı yaratık, kendi kanıyla boğulurken çırpınmaya devam eder.

Herkes Merisoul’un bu beklenmedik cinayeti karşısında hayret ve dehşet içerisinde kalakalmıştır.

Kız, soğuk ve soluk bir ifadeyle Lady’ye bakar. Yüzüne gözüne sıçramış orken kanı yanaklarından aşağı süzülürken “Ben asla iyi olmak istemedim. Buna zorlandım ve her gün bunun pişmanlığı ile yaşıyorum çünkü iyiliğin ne olduğu bana asla anlatılmadan üstüme yıkıldı. Bunun olmasıyla da gerçekte beni ben yapan özgür iradem de elimden alınmış oldu..”, der hırlayarak.

Melezin gözleri hala aynı kötürüm ışıkla parlamaktadır ama yüzündeki soğuk bakışlar yerini bıkkın bir ifadeye bırakır.

“Ama buradayım ve sana fazlasıyla borçlandım, Margaret Madish ve Gellator Bluntaxe kızı Lady Magella! Kimse Merisoul borçlarını ödemez, diyemeyecek. Ve kimse sana bu hayvanın söylediklerini tekrarlamayacak. Onun sana söyledikleri bir ölümlünün bir başka ölümlü için hissettiği basit bir nefreti ifade eden sözler değildi. O cümleler bir iblisin meşhur sözleriydi ve bu aşağılık ondan alıntı yaptı..

Şimdi sana pek az ölümlünün bildiği bir hikaye anlatayım;

Bir zamanlar, Ad Ara* adında bir melek vardı. Kendisi ve erdemleri hakkında pek çok şey söylenebilir, ancak onu en iyi anlatan şey ise hayata ve ölümlülere olan sonsuz sevgisi ve iblislere karşı verdiği amansız mücadelesiydi.

Ad Ara, binlerce yıl iblislere karşı savaştı ama bir tanesi devamlı elinden kaçmayı başardı.

Melek, binlerce yıl bu iblisin kurduğu planları, tuzakları ve amaçlarını bozup durdu. Öyle ki ‘Ad Ara’ adı bile artık bu iblisi çıldırtmaya yetiyordu. İblis, Ad Ara’dan o kadar nefret ediyordu ki, onu varlığının tek amacı haline getirdi ve onu ele geçirmek için bir plan yaptı. Planın işe yaraması için 400 yıl bekledi ve beklediği fırsat eline geçti. İblis planın işe yaraması için meleğin gözünü boyadı; 400 yıl boyunca akılsızca saldırıyor imajını besledi ve bunun için sayısız minyonu feda etti. Ona karşı yaptığı son saldırıda ise, meleğin ordusuna sızdırdığı ölümlüler Ad Ara’yı arkadan vurdular. Uzun, kanlı bir mücadele sonunda melek ağır bir şekilde yaralandı ve sonunda da esir düştü. İblis, nefret ettiği meleğin ordusuna hainleri sızdırması 400 yıl aldı ve gerçek plan da buydu.

Ad Ara, yaralı, acı içerisinde ve zincirlere vurulmuş halde, saçından sürüklenerek iblisin önüne getirildiğinde meleğe söylediği ilk şey, bu sefil yaratıktan duyduğun sözler oldu..

İblis, Ad Ara’ya 1600 yıl akla hayale gelmedik, isim konulmamış eziyetlerde bulundu ve sonunda da onu yok etti!”

Merisoul, Lady’nin gözlerinin içine bakar. Yüzünden damlayan kirli kanı umursamadan yerde son nefesini veren yaratığa işaret eder. “Bu hayvanlar, iyilik ve kötülük üzerine felsefe yapmazlar. Doğru ile yanlış arasında fark gözetmezler. Onur ve şeref onlar için düşmanlarında gördükleri bir zayıflıktan ibarettir. Onlar saldırır. Öldürür. Alır. Kullanır. Kırar!”

Succubi melezi yavaş, abartılı ve belli belirsiz şuh bir tavırla küçük kırmızı dudaklarına bulaşmış siyah kanı diliyle yalar ve “Bu bir ölümlü kanı değil. Bunda iblis tadı var! Senin duyduğun sadece kötü bir ork tercümesi idi ama o sözleri yine de onlara birileri verdi ve bu hayvanlar kendilerini o lanetle kutsadılar. Aslı..”, der ve melezin gırtlağından onlarca çakalın bir anda ürüdüğü, boğuk, hor kelimeler dökülmeye başlar. Uluyarak yayılan kelimelerle, güneşin üstüne perde atılmışçasına bir anda orman kararır. Herkes, beynine saplanan dayanılmaz, ani bir acıyla suratını buruşturur ve dizlerinin üstüne çöker. Buna tek istisna, kutsal bir ışık halesiyle parlamaya başlayan Lady’dir, ancak onun yüzü de bembeyaz olmuş, inadına ayakta duruyor gibidir. Laila hıçkırıklarla yere kapanmış, Udoorin gözlerini sımsıkı kapamış, içsel bir koruma dürtüsüyle önünde yere yığılmış olan Lorna’ya kalkan olmaya çalışırken hemen yanlarında duran Gnine, bütün zihinsel gücünü kullanarak Laila’ya ulaşmak için çabalamış, ama bunu başaramadan o da olduğu yere yığılıp kalmıştır. Anglenna, aniden ipleri kesilmiş bir kukla gibi olduğu yere serilmiş, Inshala küçücük bir topak haline dönüşmüş, ona sarılıp korumaya çalışan olan Aager’in kulaklarını elleriyle kapatmaya çalışırken kendinden geçmiş, Whimsi Lola ve Jay ise acınası birer çığlık atıp dehşet içerisinde kaçmışlardır.

Merisoul Xyrotwu demonik dilin korkunç cazibesi ile konuşmaya başlamıştır;

AH AD ARA! SENİN ÖNÜMDE BU ŞEKİLDE DİZ ÇÖKTÜĞÜNÜ GÖRMEK BANA SANDIĞIN MUTLULUĞU VERMİYOR ÇÜNKÜ GÖZLERİNDEKİ İNKARI VE İNANCININ GÜCÜNÜ GÖREBİLİYORUM. SENİ YAKALADIM AMA SADECE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ ALMIŞ OLDUM. SENİNLE İŞİM BİTTİĞİNDE, GERÇEKTE BANA ESİR DÜŞMENİN NE DEMEK OLDUĞUNU ANLAYACAKSIN.

AH AD ARA! BİLESİN; ÖNCE SENİN KANATLARINI KIRACAĞIM Kİ BURADAN ASLA KAÇAMAYACAĞINI VE ARTIK GERİ DÖNECEK BİR YERİN OLMADIĞINI ANLAYACAKSIN. SONRA KOLLARINI KOPARIP ACINI SEYREDECEĞİM Kİ BİR DAHA ASLA BANA KARŞI ELİNİ KALDIRAMAYACAĞINA AYILMIŞ OLACAKSIN. YETERİNCE ACI ÇEKTİĞİNE İNANDIĞIMDA İSE BACAKLARINI KOPARACAĞIM VE SEN HALA AYIKKEN ONLARI SENİN GÖZLERİNİN ÖNÜNDE YİYECEĞİM. BU DA SENİ SONSUZA DEK BURADA KALACAĞINA İKNA ETMİŞ OLACAK. SENİN İNADINI VE İNANCINI YIKINCAYA KADAR ETİNİ KEMİKLERİNDEN AYIRIP ÇOCUKLARIMI SENİNLE BESLEYECEĞİM!

AH AD ARA! BENİM YÜKSELİŞİMİ, ÇÜRÜDÜĞÜN KARANLIK ZİNDANLARDAN ACIYLA SEYREDECEKSİN. YÜZYILLAR SONRA, DÜŞÜŞÜNÜN GERÇEKTE O ÇOK SEVDİĞİN SEFİL ÖLÜMLÜLERİN SEBEP OLDUĞUNU FARK EDECEK VE UMUTSUZLUĞUN NE ANLAMA GELDİĞİNİ ÖĞRENECEKSİN. İŞTE O ZAMAN TAMAMEN KIRILMIŞ OLACAK VE BUNUNLA DA KATİ SONUNUN GELMİŞ OLDUĞUNU BİLECEKSİN. ANCAK O ZAMAN SENDEN GERİYE KALAN ERDEMSİZ CESEDİNİ DİRİ DİRİ YAKACAĞIM VE ÖLMENE İZİN VERECEĞiM!

AH AD ARA! ÖLÜMÜN BİLE ACINI BİTİRMEYECEK ZİRA KÜLLERİNİ NİSYANA ATACAĞIM VE GERÇEKTE BANA ESİR DÜŞMENİN DAHA EVLA OLDUĞUNU, SONSUZLUĞUN BOŞLUĞUNDA ÖĞRENECEKSİN.


* Loşka; Orkça hayat kadını, yosma, sahipsiz/aşiretsiz kadın. Özelde ise ‘kullanılmak’ için kaçırılan kadınlara verilen hakaret amaçlı lakap.

* Ad Ara; “Ad” – Noble/Asil/Soylu. “Ara” – Girl name; She who brings rain (serenity) / Kız adı; O ki yağmur (huzur) getirir. “Ad Ara” – “The noble ‘she’ who brings rain (serenity)”, “Yağmur (huzur) getiren soylu/asil kız.”