Showing: 1 - 10 of 13 RESULTS

“Yapmam gereken bir şey var..”

 

 

Timeline:

Bu olay, “EXIT” den hemen sonra yer alır.

 

 

Grup, Inshala’nın neredeyse beş yüz elli kiloluk, hançer dişli kocaman bir kaplan formunda neşeli bir şekilde hoplayıp zıplayıp havaya pati atmasını hem eğlenceli, hem de umut verici bulur..

Inshala doğası gereği hoplayıp zıplamak bir yana, gülen ya da gülümseyen biri bile değildir. Olağan hali ciddi, sinirli, mesafeli, saplantılı, çoğunlukla da soğuk denebilecek kadar içine kapanık, kötürüm, gözü döndüğünde ise – eh.. gözü dönen bir kızdır.

Koca kaplan, bir süre daha sağa sola koşturur sonra grubun tam önünde aniden durur. Bir an saldıracakmış gibi iki güçlü arka bacaklarının üstünde şaha kalkar, ama yere geri indiğinde kaplan yerine, soluk yüzü ve başını iki yandan saran saçları, çatık kaşları, büzülmüş ağızı ve uzun etekli kıyafetiyle Inshala durmaktadır. Kaplan ile kız arasındaki geçişte hiçbir özel efekt, parlayan ışıklar, değişen vücut hatları, eğilip bükülen kemik görüntüleri eşliğinde beklenen çığlıklar duyulmaz.

Bir an kaplan, hafif bir sis, sonra kız.

Lady Magella: “Bu melanet yerden çıktığımıza göre, kasabaya dönebiliriz. Dönüşümüz en az..?”, der ve izci kuzenlere bakar.

Daha önde duran Bremorel’den herhangi bir ses çıkmayınca, arkadan Laila’nın sesi duyulur, “On altı gün. En az. Olabildiğince hızlı bir trek ile gidersek, belki on bir ya da on iki güne indirebiliriz. Atlarımız olsaydı, o zaman ormanın içinden değil, kıyısından giderdik. Orman bitince de yarım gün güneye, sonra da güney batı istikametine döner ve Serenity Irmağına yetişmiş olurduk. Irmağı takip ettiğimizde de, Serenity Home’a doğudan varmış olurduk. Bu şekilde belki üç ya da üç buçuk gün daha kazanırdık. Sadece ben, Bree ve belki Inshala gidersek, sadece bir hafta ya da dokuz günde varabiliriz..”, der.

Lady, düşünceli bir şekilde, “Ancak atlarımız yok ama yaralılarımız var.”, der ve gruptaki birkaç kişiye manalı bir şekilde bakar. “Ve ‘sen, Bree ve belki Inshala’ da yalnız başınıza gitmiyorsunuz! Şu anda herhangi bir acelemiz yok.”

“Darly kaçtı nasıl olsa. Kaçmadan önce bize verdiği bilgiler dışında da elimizde, şerrinden arındırılmış bir tapınak dışında bir şey yok.”

Bremorel acı bir sesle, “Darly’nin peşinden gitmeliyiz. Laila ile birlikte izini bulabileceğim den eminim.”

Laila mutsuz bir ifadeyle kuzenine bakar.

“Darly’yi yakalamamızın bize pek bir fayda getireceğinden kuşkuluyum.”, diye Moira araya girer ve Bremorel itiraz edemeden, “Evet, bende onun yakalanıp suçlarının cezasını çekmesini isterdim. Ne var ki, Darly’nin de bir başkasının oyununa getirildiği açık. Dahası, gerçek suçlular ve amaçları hakkında hala hiçbir bilgiye sahip değiliz.”

Udoorin’in derin sesi gürler, “Babam bundan hoşlanmayacak.”

Moira, “Babana saygım sonsuz, Udoorin, ancak babanın burda bir hükmü yok.”, der. Sesinde bir aşağılama veya küçük görme niyeti duyulmamaktadır. Moira sadece hukuki bir gerçeği dile getirmektedir ama Udoorin’in yüzü kararır.

Lady araya girer, “Udoorin. Lütfen. Sen de pekala biliyorsun ki Lady Moira’nın söyledikleri doğru. Eminim niyeti seni ya da babanı küçük düşürmek değildi”.

Moira bir an yaptığı hatayı anlar. Udoorin’e döner, kılıcını yavaşça kınından sıyırır ve onu yere saplar. Kırık kolunu, sargılarından kurtarır ve canı fena halde yanıyor olmasına rağmen, zorlayarak çelik kaplamalı eldivenlerini çıkartır ve onları, Udoorin’e doğru değil de, yavaşça kendi yanına bırakır. İki elini de bel hizasında, aşağı doğru, boş avuçları dışa bakacak şekilde açar ve Udoorin’e, ‘silahsızım ve barış içinde geliyorum’ mesajını açık bir şekilde göstererek yaklaşır ve son derece resmi bir üslup ile; “Samdorin ve Daniella oğlu Barbadorin ve Katishka oğlu Standorin ve Limnia oğlu Udoorin. Hiç düşünmeden konuştum ve bu düşüncesizliğim ile hem senin ve hem de babanın onurunu sorgulamış oldum. Lütfen içten özürlerimi kabul et. Kusurumun kefareti olarak, ödeyebileceğim bir fidye vermeye gönüllüyüm!”, der.

Ortam bir anda sessizleşir.

Arkadan sadece Lorna’nın sessiz bir “Wow..”, sesi duyulur.

Lady Magella, bir eliyle yüzünü kapatmış, sanki dua ediyormuş gibi başını bir sağa, bir sola sallayarak öylece durur.

Udoorin’in morarmış yüzünde ise, ‘Nooldu şimdi yaa?!’, der gibi bir ifade belirmiştir. Utanarak önce boğazını temizler, sonra elindeki baltasını yere atar. Diğer baltasını da çıkartır, onu da yere atar. Ve ardından üçüncü bir baltayı daha çıkarıp kenara atar. Durur ve belinden babasının yadigar kılıcınıda parıldayan alevler içerisinde kınından çeker ama onu yere atmaz. Kılıcı yavaşça yere batırır. Tıpkı Moira’nın yaptığı gibi ellerini bel hizasında ona doğru açar ve, “Umm.. Lord Paladin Delia Karakash Hooman oğ- umm.. kızı Lady Moira Alisia Jean Hooman. Gerçekte benim sizden özür dilemem gerekiyor. Son günlerin yorgunluğu hepimizi biraz etkilemiş durumda sanırım. Sizin asla, ne benim, ne de babamın onurunu sorguladığınızı düşünmedim çünkü bunu bir ihtimal olarak göremiyorum.”, der ve Moira’nın, sargılarından çıkarılmış, kırık olduğu açıkça görülen koluna bakarak, “Ve size çektirdiğim acının kefareti olarak, ödeyebileceğim bir fidye vermeye gönüllüyüm.”, diye ekler.

Arkadan aynı ses “Wow..”, diye tekrarlar.

Aager, “Olm sen tam bir avanaksın ama bugüne kadar yaptıkların bir yana, sırf bu konuşmadan dolayı baban seninle gurur duyardı.”, diye geçirir içinden.

Ortam sessizliğini korumaya devam eder.

Udoorin, Moira’ya bakarak, “Umm.. ben bu kadarını biliyorum. Bütün tuşlara bastım. Gerisinde nooluyor, hiçbir fikrim yok!”, yüzü biraz kızarmış bir şekilde Moira’ya fısıldar.

Moira’da Udoorin’e benzer bir ifadeyle ona bakmaktadır, “Benim de hiçbir fikrim yok. Böyle bir durumda daha önce sadece iki defa kaldım ve ikisinde de özrüm kabul edilmedi ve iş düello da sonuçlandı.”, diye o da geri fısıldar.

Udoorin merakla, “Eee.. nooldu sonunda?”, diye sorar.

Moira çarpık bir gülümsemeyle, “Ben hala buradayım.”, der.

Udoorin kısa bir kahkaha atar ama sonra yine ciddi bir sesle, “Gerçekten özür dilerim. Ama sargılarını açmamalıydın.”, der ve sesini daha da kısarak, “Lady seni çiğ çiğ yiyecek.”, diye ekler.

Moira’nın yüzünde ürkmüş bir ifade belirir, “Hay aksi. Bunu hiç düşünmemiştim.”, der.

Merisoul, “Bence iki kefaret birbirini götürür!”, diye mırıldanır.

Grup bir anda rahatlar. Lady Magella söylene-azarlaya Moira’nın kırık kolunu tekrar çubuklarla yerine yerleştirir ve acıdan dolayı gözlerinden yaşlar inen kızı umursamıyormuş gibi yaparak kolunu sımsıkı sarmaya başlar. “Belki de yine açamayasın diye ellerine bebe eldiveni geçirmeliyiz”, diye söylenir durur.

Bu esnada Udoorin ise onun yanından hiç ayrılmaz ve Moira’nın gözü dolu halini kimse görmesin diye iri cüssesiyle ona kalkan olur.

“Büyük büyük annemin adını ben bile bilmiyordum, sen nerden öğrendin?”, diye merak eder.

“Lady Daniella bazı çevrelerde çok tanınmış bir hanımefendiydi. Bir çok kendini beğenmiş aristokratın havasını söndürmek gibi tekil bir beceriye sahipti..”, der ve bir an gözlerini acıdan dolayı kapatır.

“Git burdan Udoorin, konuşturma şu kızı!”, diye Lady, Udoorin’i de azarlar.

“Sorun değil Lady. Size de zahmet çıkardığım için özür dilerim.” der Moira. Sonra Udoorin’e “Sırf onu susturmak için aristokrasiye katmak ve sonra da ona birtakım yapmacık şeyler isnat ederek onu bitirmek istediler ama o büyük büyük deden ile evlenerek Serenity Home’a yerleştiler. Bunu yaparak hem o şımarık züppelerin planını bozmuş oldu, hem de onların aristokrasiden anladıkları şey hakkında tam olarak ne düşündüğünü yüzlerine vurmuş oldu. Bizim oralarda hala genç kızlar arasında bir efsanedir..”

Udoorin sırıtır.

“Peki sen benim diğer isimlerimi nereden öğrendin? Serenity Home’a geldiğimden beri hiç kullanmadığı mı kesin olarak biliyorum.

“Babam.” der Udoorin, sanki bu herşeyi açıklıyor muş gibi.

Moira ona soran bakışlar atınca, “Meşhur Lord Paladin Delia Karakash Hooman’ın kızı gelecek ve babam onun Lady Moira Alisia Jean Hooman olduğunu bir şekilde öğrenmeyecek!”.

Bu sefer Moira biraz sırıtır.

Yerde yığılı duran kılıç ve baltalara işaret ederek “Biri gelip ayağını kesmeden, kaldırın şunları yerden”, diye Lady, bir de toplu azar çeker ikisine.

 

Kısa bir münakaşadan sonra, grup bu lanetli harabelerden olabildiğince uzaklaşıp ormanda kamp kurmaya karar verir. Herkes eşyasını, teçhizatlarını ve silahlarını kontrol eder ve Themalsar’dan ayrılmak için hazırlanırken, Inshala’nın durgun ama kararlı sesi duyulur;

“Yapmam gereken bir şey var.”

..ve yavaşça toprağa çömelir ve ona dokunur.

 

Burası çok uzun bir süredir ölü. Fazla uzun.. Her şey yaşamayı hak eder, sonu ölüm olsa da. Ama hiçbir şey bu şekilde ölü kalmaya devam etmeyi hak etmiyor.”, der ve yavaşça yere, uyumak istiyormuş gibi uzanır ve bir şeyler mırıldanmaya başlar. Sözleri anlaşılmaz mırıltılar, önce bir şarkı gibi gelir. Şarkı, tam olarak melankolik değildir, ama hüzünlüdür. Bir an sonra herkes, şarkıyı sadece duyduğunu değil, içinde de hissettiğini fark eder. Gnine’ın, “Bu bir şarkı değil. Bir büyü! Ama nasıl?!”, dediği duyulur.

Inshala, büyüyü bir şarkı gibi söylemektedir.

..ve Themalsar tapınağının tuzlanmış kömürümsü ölü toprağı yumuşar ve genç kızı içine çekmeye başlar.

Inshala yavaş yavaş toprağa gömülmeye başlar.

Lady Magella biraz tedirgin olur. “Inshala.. kızım?”

Inshala büyüsünü söylerken, yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle ona bakar. Gözleri pırıl pırıldır ve kendisiyle karşılaştıkları o ilk, yıldırımlı geceden beri belki de ilk defa bu deli kızın yüzünde bir ‘huzur’ ifadesi görürler.

Inshala toprağın içinde tamamen kaybolur!

Herkes nefesini tutar ve bekler..

..aradan bir dakika geçer.

[Hikaye: Rüya tam bu anda gerçekleşir]

..ve bir dakika daha geçer.

Ancak birkaç dakika daha geçince Moira, “Lady?”, diye tedirgin olmuş bir sesle sorar. Arkasından Laila ve Lorna da “Lady?!”, diye Lady Magella’ya bakarlar.

Lady Magella ellerini başına götürüp saçlarını çekiştirmeye başlar, “Bilmiyorum, bilmiyorum bu deli kızın ne yaptığını bilmiyorum,” diye haykırır.

“Udoorin!”, diye bir başka haykırış daha duyulur. Aager, Udoorin’e sırt çantasından çıkardığı küçük bir kepçeyi fırlatır. Kendisi de elinde bir hançerle Inshala’nın kaybolduğu yere atar kendisini ve toprağı eşelemeye başlar. Udoorin, Aager’in ona attığı kepçe ile Inshala’nın mezarına koşar ve o da toprağı kazmaya başlar.

Biraz sonra, Gnine’da onlara katılır.

Bremorel, Moira, Merisoul, Lorna ve Lady, elleri ağızlarında, eşilen toprağa bakmaktadır. Ama Laila tam bir panik içerisindedir. Inshala’nın gerçek hikayesini bilen tek kişi kendisidir ve onun kendisine yapabileceklerini düşününce, bir anda gözleri dolar ve sessizce, “Hayır yaa.. Her şey iyiye gidiyordu. Neden şimdi böyle bir şey yaptın ki?”, diye hayıflanır.

Hiç beklenmedik bir şekilde Aager, “Seni aptal şey! Neden?! Neden şimdi böyle bir şey yaptın?”, diye haykırır.

..ve sanki gökyüzü ona cevap veriyormuşçasına birden kararır. Koyu gri ve mor bulutlar, beklenmedik bir hız ile toplanır ve kaynamaya başlar. Uzaklarda bir yerde bir  yıldırım çakar ve birkaç saniye sonra da gök gürler. Gök gürlemesiyle birlikte yer de titremeye başlar. Başlangıçta pek hissedilmez ama biraz sonra herkes ayaklarının altından gelen sarsıntıyı fark eder. Sallantı yavaşça artmaz. Bir anda vurur!

İlerideki bir duvar yıkılır. Onu bir başka duvar, sonra bir sütun ve sonra da bir kemer takip eder.

Lady Magella, “KAÇIN! Hepiniz Kaçın!”, diye çığlık atar.

 

Udoorin, bir eliyle Gnine’ı, diğeriyle de Lorna’yı kaptığı gibi harabelerden fırlayarak kaçar ve toprağın derinliklerinden, ani, kulak acıtan, keskin bir çatırdama sesleri gelir.

Laila kuzenine, “Moira’ya yardım et!”, diye bağırır ve kendisi de Lady’nin bir kolunun altına girmeye çalışır. Lady ona fena bir bakış atınca bir an tereddütte kalır ama Merisoul da Lady’nin diğer koluna girince, cesaretini bulur ve ikisi birlikte Lady’yi hızlı bir şekilde, yerde açılan yarık ve gediklerin üstünden atlayarak harabelerden kaçarlar..

Aager dışında herkes uzaklaşmıştır. Çakan yıldırım ve gök gürlemeleri arasında, Aager’in lanetleri duyulur. Kendisi inatla toprağı eşelerken hançeri kırılır ve ellerini keser.

Birkaç dakika içerisinde Themalsar harabelerinde kalan tek canlı Aager’dir. Etrafında çöken duvarları, yıkılıp parçalanan sütunları, şaha kalkmış dev toprak parçalarını, havada uçuşan taşları ve açılan koca delikleri umursamadan, elleri kan içerisinde kazmaya devam eder.

Muazzam bir gümbürtü kopar ve yer yarılır, Themalsar’ın sekiz yüz altmış yıl boyunca ayakta kalmayı başarmış duvarları, kemerli sütunları, kuleleri ve kubbeleri, kurumuş deniz kabukları gibi parçalanır ve kendi cesedi üzerine çöker.  Yarılmış toprağın içerisinden, dev parmakları andıran devasa kayalar yükselir ve ardında kocaman bir toz bulutu bırakarak, gazap dolu bir hınç ile çöken tapınağın üzerine kapaklanarak onu gömerler.

Yarım saat gibi kısacık bir sürede, sekiz yüz altmış yıl ayakta kalmayı başarmış bir çılgınlık, nihai olarak sona ermiştir.

Birkaç artçı titreşimden sonra yer durulur, kara bulutlar dağılır, gök, son bir kere daha gürler ve hafif, sıcak bir yağmur çiselemeye başlar.

 

 

Uzun dakikalar sonra, toz bulutunun içerisinde silüetler belirir.

Grup Themalsar’ın daha yarım saat önce bulunduğu yıkıntılara geri döndüklerinde, havadaki toz, çiseleyen yağmurun etkisiyle yere çökmüş ve harabenin yerinde sadece bir düzlük mevcuttur.

“İşte şurda, bulduk onu!”, diye Laila ve Bremorel, yerde yatan, yarısı toprakla örtülmüş bir şeye doğru koşarlar.

“Aptal çocuk”, der Lady ve Aager’in savrulup düştüğü yere gelir. Aager’in her yerinde yaralar ve kesikler vardır. Başının arkası da kan içerisindedir. Belli ki savrulduğunda başını şiddetli bir şekilde yere çarpmıştır.

“Aranızda aklı başında, normal bir kişi yok mu yahu?!”, diye fena bir şekilde kızmıştır Lady.

“Ben, ‘normal’den kaybediyorum.”, diye mırıldanır Merisoul ve Lady’ye yardım eder.

Diğerleri ise nedense tam bir sessizlik içerisinde aksi yöne bakmaktadır.

Yıkım sonrası düzleşmiş alan, sanki ekime hazır bekleyen bir tarlayı andırmaktadır. Alanın ortasında, küçücük, körpe bir fidan durmaktadır. Son derece cılız ve narin bir hali vardır. Fidan, sanki kendi içinden gelen, yeşil bir parıltıyla, hayat dolu bir şekilde titrer ve olduğu yerde, yavaşça, salına salına dönmeye başlar.

..Ve döndükçe de büyür. Önce on santim boy atar. Ardından bir on daha. Biraz şişer ve bir on santim daha uzar.

Fidan, kaşla göz arasında, genişleyip boy atmaktadır. İki dakika gibi kısacık bir süre içerisinde, küçücük fidanın yerinde kocaman, hayat dolu pembe yapraklarla taçlanmış bir ağaç durmaktadır. Ve sanki bir rüzgar devamlı ağacın yaprakları arasında geziniyormuş gibi, ağaç salınmaktadır.

Ağaç, sadece kendisinin duyduğu bir şarkıya ayak uydurur gibi bir sağa, bir sola salınır..

Aager uyanmış ancak tam olarak kendisine gelememiş ama, herkesle beraber o da bu muhteşem sihir karşısında büyülenmiş bir şekilde kalakalmıştır.

Ve bir anda ağacın etrafında parlak yeşil ile güneş sarısı, avuç içi küçüklüğünde kanatlı periler belirir.. Üç.. Beş.. derken ağacın dalları ve yaprakları arasında, arımsı bir vızıltı ile sevgi ve sevinç sesleriyle uçuşurlar.

Ağaç bir yandan salınırken, bir yandan da pembe yaprakların arasından soluk eflatun çiçekler açmaya başlar. Çiçekler açtıkça polenleri etrafa saçılır.. Polenlerin her biri yere değdiğinde kısık bir ‘çın’ sesi duyulur. Tozların konduğu toprak, kara ve uğursuz halinden silkinir ve yeşermeye başlar. Önce çiğ yeşil çimenler yeşerir, sonra çimlerin arasından rengarenk çiçekler sabırsızlıkla pörtler.

Küçücük, zerre büyüklüğündeki her polen değdiği yere hayat getirir ve getirdikleri hayatla beraber börtü böcek ve kuşlar peyda olur.

Bu büyü, varlığını zorbaca, ateş topları ya da parlak ışıklı şimşeklerle değil, bir anne rahmi gibi, ‘yeni hayat’ sunarak yayılan, harikulade bir sihirdir.

Büyülü ağaç, iki saat boyunca salınır ve yeşilliği, Themalsar‘ın lanetli, ölü topraklarını yok ederek değil, yeni hayatlar getirerek örter. Dört asır boyunca melanet ruhlar dışında hiçbir hayvan ya da kuşun yaklaşmadığı, hiçbir bitkinin yetişmediği bu ölü yer canlanır ve hayata gelir.

Herkes hayret içerisinde ve sessizce ağacı, ve onun getirdiği hayatı, sanki bir trans halindeymişler gibi seyre dalmıştır. Herkes, kendi duyguları içinde gezinmektedir. Ama hepsinde bir duygu ortaktır; huzur.

Ağzı açık herkesin gözü önünde, ağacın gövdesinde bir oyuk peyda olur ve içinden Inshala çıkar.

 

Sakin bir eda ile gruba yaklaşır. Gözleri ışıl ışıl parlamaktadır ama aynı zamanda yanakları gibi, gözleri de çökmüştür. Üstündeki giysileri de sanki kendisi gibi erimiş ve dökülmüştür. Yüzündeki huzura rağmen, yürürken ki sallanışı, takati tamamen bitmiş biri gibidir.. Yüzündeki değişiklik vücudunun diğer yerlerinde de görünmektedir; boynu bir kalem gibi inceciktir ve sanki başını bile yukarda tutamaz bir haldedir. Kolları ve bacakları da aylarca yiyecek birşey bulamamış bir savaş mağduru gibi, bir deri bir kemik kalmıştır.. Sanki daha önce tanıdıkları kız erimiş ve geride sadece, hafif bir rüzgarın bile uçurup götürebileceği bir ruh kalmıştır.

Zorlukla duyulur bir sesle, “Benim elimden ancak bu kadarı geliyor. Ama bu iyi bir başlangıç.”, der . Inshala gülümsemektedir ama onun bu çökmüş hali, kendisini seyredenlerin içini burkar.

“Themalsar şerrinin temizlenmesi daha en az iki yüz elli yıl sürecek.”, der. “Yoruldum. Bu başlangıç benden birşeyler aldı.”, der ve ipleri bir anda kesilmiş kukla gibi yere yığılır.

Herkesin haykırış ve çığlıkları arasından Aager, uzandığı yerden fırlar, başı döner ve tökezler ama yine de Inshala yere kapaklanmadan önce onu yakalar.. ve bir anda içini bir korku sarar.

Kız, kollarında olmasına rağmen onun ne ağırlığını ne de varlığını hissedebilmektedir. Bir anlığına, onun silinmiş simasına korku içerisinde öylece bakakalır. Ve gördükleri zihnine kalıcı bir şekilde kazınır çünkü bu güne kadar, kendisine ait olmayan hiçbir şeyi kaybetmek üzere olabileceğinden dolayı bir korku hissetmemiştir.

Aager dizlerini ona yastık edecek şekilde onu itina ile yere yatırır ve sessizce, etrafını sarmış olan kalabalığın arasından Lady Magella’ya bakar.

Lady Magella derin bir iç çeker, “Açılın biraz, kız nefes alsın” der, sırt çantasını açar ve içinden battaniyelerini çıkartır. Birini yuvarlar ve Inshala’nın başının altına yerleştirir. Diğerini ise üstüne örter, “Sanırım burası dinlenmek için uygun bir yer.”, der. Sesini yükseltip, “Sizler gidip kampı kurun, yakacak odun toplayın ve yemek hazırlayın. Yıkanmak için de sıcak su gerekecek. Bize de biraz mahremiyet verin lütfen.”, diye çatık kaşlı ses tonuyla emirler yağdırır.

Herkes bir anda başka bir yerde olması gerektiğini hatırlamışçasına sağa sola koştururken Lady, Aager’e usulca “Görünen o ki kendisini tüketmiş. Tamamen. Onu neyin hayatta tuttuğunu bile bilmiyorum. Nedir bu kendini bilmez kızlardan çektiğim?!. Deli kız her şeyini vermiş. Nefes alabiliyor olması bile bir mucize.”, diye hayıflanır. Sanki söylediklerini vurgulamak istermişçesine, nazikçe Inshala’nın çöp gibi incecik bileğini, baş parmağı ile işaret parmağı arasına alır ve “Onu hareket ettirmemiz pek de iyi olmaz. Şu anda hiçbir şey yiyecek durumda da değil”, der, durur ve sanki durumun ciddiyetini Aager’e anlatmak istercesine, “Şu anda etrafında gördüğün bütün bu yeşillik, bütün bu hayat ve bütün bu güzellik; ‘O'” der. “Kız her şeyini vermiş, ne dediğimi anlıyor musun? Her şeyini..”. Lady’nin gözleri dolar ve sessizce devam eder; “Yaşamasını ihtimal olarak göremiyorum. Kalbinin attığını hayal meyal hissediyorum.”

Aager, Lady’e öylece bakar. Sonra sıktığı dişleri arasından, “Yaşayacak.”, diye hırlar.

Lady biraz düşünür, sonra “Bol bol besleyici ve canlandırıcı sıvı alması lazım.”, der.

Aager, sert bir sesle “Alacak.” der.

Lady bir an ona bakar. Sanki bir şeyi onaylıyormuş gibi “Evet. Sanırım alacak.” der ve ayağa kalkar “Hemen hazırlayıp getiriyorum.”, der ama arkasını dönmeden önce Inshala’nın başını şefkatle okşar ve “Deli kız..”, diye tekrarlar.

 

Bremorel, kuzeni Laila’ya, “Özür dilerim”, der. “Son zamanlarda kendi içime öyle kapanmışım ki, gözümlerim o gerizekalıya karşı hissettiğim nefret dışında hiçbir şey görmez olmuş. Eminim benim bu halimi seyretmek, sana acı vermiştir.”, diye içini döküverir.

Laila ona cevap veremez. Sadece sarılır. ‘Belki de ağaç evimize geri dönebiliriz.’, diye geçirir içinden.

Moira, gözleri dolmuş, hayretle etrafına bakınmaktadır. Ancak bir fısıltıyla, “Bu.. muhteşemdi!”, diyebilir.

Merisoul, ağacın dallarından birine konmuş, başını ağacın gövdesine yaslamış ve çıplak ayaklarını daldan aşağı sarkıtmıştır. Gözleri kapalı, sanki ağacın kalp atışlarını dinlemektedir.

Udoorin ise etrafına alık alık bakarken Gnine, kendisini defalarca tekrarlamış birisinin sinir olmuş sesliyle, “Udoorin, sana diyorum.. bizi bıraksan artık!”, diye söylenir.

Udoorin, bir kolunun altında, ne kadar süredir tuttuğunu bile hatırlayamadığı Gnine’a öylece bakar, “Ne?”

“Udoorin.”, der Gnine. “Bizi, yere indir artık!”

Udoorin, Gnine’in neden bahsettiğini anlamaz ama onu yere bırakır.

Gnine, Udoorin’e, başına darbe yemiş birisiyle konuşur gibi sabırlı ama biraz da gülmemeye çalışan birisinin kasılmalarıyla, “Umm.. Udoorin.. onu da bırak istersen!”, der..

 

Gece olmuştur. Kuzenler, etrafı taşlarla çevrilmiş, mutlu bir ateş yakmıştır.

Herkes ateşin etrafında toplanmış, sessizce aralarında konuşup yemeklerini yerken Aager, ateşin yaydığı ışığın etki alanının biraz uzağında çimenlerin üzerinde bağdaş kurmuş, tükenip kendinden geçmiş olan Inshala’ya uzanabileceği, ancak uyandığında, varlığından da rahatsız olmayacağı bir mesafede oturmaktadır.

Aager, her zamanki ifadesizliği ile geceyi seyretmektedir. Başı, aradan saatler geçmiş olmasına rağmen, hala acımaktadır. Üstüne bir de şiddetli bir baş ağrısı eklenmiş olması, yüzünde oluşabilecek herhangi bir ifadeyi zaten anlamsız hale getirmiştir.

Yanında, bir mendilin içinde dokunulmamış birkaç dilim kuru ekmek, bir parça kamp ateşinde kızartılmış et ve halen tütmekte olan, kabuğu kararmış bir patates ve bir de matara durmaktadır. Açtır, ama hiç yemek yiyesi yoktur. Aager, avuçları kesiklerle yarılmış sargılı ellerine bakar ve en son ne zaman bu kadar yorgun ve bu kadar çok yerinden acıdığını düşünür. ‘Themalsar..’, diye aklına gelir. Adî papaza hançerini sapladıktan sonra kaçarken yediği büyü. Ancak o büyü, şu anda hissettiği kadar acı vermişti ona.. Düşünceleri başka şeylere kayar. Zihni sallanan bir kazan gibidir ve bir türlü odaklanmasına izin vermemektedir. Sanki düşünmesi gereken asıl mesele dışında aklına rastgele şeyleri getirip durmaktadır.

Yan tarafından çok hafif bir hışırtı duyar. Başını o yöne çevirdiğinde Inshala’nın, fırtına grisi gözleriyle kendisini süzmekte olduğunu görür. Uzun bir an, iki çökmüş birbirlerine bakar. Inshala birşeyler söyleyecekmiş gibi dudaklarını hareket ettirir ancak hiç ses çıkmaz.

Aager kalkar, yanında duran matarayı alır ve ona ağır adımlarla yaklaşır. Sonra yanına çömelir, sargılı ellerinden birini ona doğru uzatır ve kızın başını yavaşça kaldırır, diğeriylede kesikler ve sargılardan dolayı zorlukla tuttuğu matarayı onun dudaklarına götürür.

Inshala sanki tam olarak ayık değildir. Buna rağmen gözlerini bir an bile ondan ayırmadan ve ancak vahşi bir kedinin sergileyebileceği bir güvensizlikle mataradan birkaç yudum alır ve yüzünü buruşturur. Kısık, kurumuş bir sesle, “Beni zehirlemeye mi karar verdin en sonunda?”, diye sorar.

Aager, esprisiz bir hırıltıyla “Benimkilerden değil. Lady’nin zehri!”, demekle yetinir.

Inshala, gözlerini yine ondan ayırmamaya çalışır ama takati geldiği gibi tükenmiştir ve mataranın içindeki şurubu Aager’in elinden içer ama gözleri kaymaya başlar. Nefes almak için durduğunda gözleri kapanmıştır. Anca duyulur bir fısıltıyla “Ellerine ne oldu?”, diye sorar ama Aager, Inshala şuruptan biraz daha içinceye kadar birşey söylemez.

Sonra kızın başını yavaşça geri indirir ve ona dokunmamaya itina göstererek battaniyesini düzeltir. Gitmek için ayağa kalkarken “Salağın teki kesti.”, der.

Aager tekrar kendi yerine geçer ama kız rahatsız olmasın diye, sırtı ile yan profili arasına bir açıyla oturur.

Arkasından, Inshala’nın uyurgezer sesini duyar; “Sen.. iyi biri.. misin?!”

Aager, Inshala’ya bakmaz. Acımasız sözlerle, aklından geçen birçok cevap arasından, en dürüst ve en doğru olduğuna inandığı cevabı verir; “Daha değil.”

 

 
 

Exit

Timeline:

Serenity Home saldırısı üzerinden neredeyse iki ay geçmiştir. Grup, bu süreçte saldırganları büyük bir azimle takip etmiş ve hayatta kalan en sonuncu saldırgan, Darly Dor’u, Themalsar harabelerinin altındaki zindanlarda sıkıştırmayı başarmışlardır.

Gelişen olaylar grubu, en nihayetinde, dört yüz yıl önce ölümden kurtulan Themalsar’la karşılaştırmıştır. Çetin bir mücadeleden sonra onu yenmeyi başarmış olsalar da gelişen olaylar zincirinde bir kopukluk olur ve Darly Dor, bir şekilde grubun elinden kaçmayı başarır.

Grup yorgun ve bitkin, fiziksel ve psikolojik yaralarla Themalsar harabelerinin yıkıntılarını geride bırakıp Serenity Home’a geri dönmek için yola koyulurlar.
Hikaye, harabelerin altındaki zindanlardan yüzeye çıkan merdivenlerin son basamaklarını tırmanırken, grubun hissettiklerini, içlerinden geçenleri ve düşüncelerini dile getirmektedir.

Hikaye aynı zamanda, grubun bütün üyelerini teker teker ele alsa da, daha önce pek az spot görmüş, birbirleriyle pek az etkileşimi olmuş ve birbirlerine hiç benzemeyen ve ancak çok genel anlamda ortak amaçları olan iki kişi, Lorna ve Laila, üzerinde yoğunlaşmaktadır.

 

 

Yorgun ve bitkin adımlar, nihai merdivenlerden tırmanırken istemsizce hızlanırlar. Ne merdivenlerin yıkık ve dengesiz olması, ne de toz, kir ve rastgele serpilmiş kırık kemikler ve arada bir göze batan çatlamış dört asırlık kuru kafalar, adımların yükselen moralini etkileyemez.

Grup, olağanüstü bir beklenti hissiyle son basamakları tırmanır ve loş, her tarafı dökülmüş taşlar, tuğlalar ve parçalanmış ahşap masalar, sandalyeler ve daha önce ne oldukları artık anlaşılmaz hale gelmiş başka mobilyalarla dolu geniş bir odaya gelirler. Bu oda, duvar boyaları ve  sıvaları dökülmüş, çatısı uçmuş, tepesi de yana devrilmiş, iki hafta kadar önce aşağıdaki mahzenlere indikleri merdivenlerin gizlenmiş olduğu kulenin zemin katıdır. Tavanı düzlüğünü kaybetmiş, kulenin üst katlarının yığılmasından oluşan ve geçen dört yüz yıla rağmen yerçekimini inkar edercesine çökmemekte inat eden bir yığından ibarettir.

Herkes bir an durur ve kırk beş – elli adım ilerideki, bir kanadı yerde ve tamamen parçalanmış, diğeri ise delik deşik olmuş, kalan son bir menteşesi ile eğik bir şekilde ayakta durmayı başarmış kanatlı kapılara bakarlar. Kapıların öbür tarafından silik bir ışık gelmektedir. Bu onların iki haftadan biraz daha uzun bir süredir ilk defa gün ışığını görmeleridir.

“En sonunda.”, diye gök gürlemesini andıran, derin bir rahatlama sesi gelir önden.

Udoorin, yüzünde kendisi gibi kocaman sırıtışı ile mutluluğunu gizleyemez.

Hemen yanındaki, birer hançeri andıran, çenesinin en az bir karış altına kadar uzayan iki uzun dişe sahip, tarih öncesi çağlara ait koyu kumsal renklerin arasına serpilmiş siyah puanlı devasa kaplan, ancak bir kedinin gösterebileceği kıvrak bir zıplayış ile açık kapılardan dışarı fırlar.

“Birisi pek mutlu görünüyor..”, der Udoorin’in kocaman cüssesi arkasında kaybolmuş Lady Magella gülümseyerek. Sonra yanındaki uzun boylu, yumuşak pek az yanı olan ve neredeyse Udoorin kadar da geniş omuzlu kızıl kumral saçlı kıza bakar. Nasıl ki Udoorin’in bakışları, duruşu ve davranışları ile açıkça bir ‘savaşçı’ imajını veriyorsa, bu uzun boylu, işlemeli parlak çelik zırhlar içerisindeki genç kız da açık bir şekilde ‘şövalye’ imajı vermektedir.

Lady Magella kıza döner ve “Kolun hala acıyor mu? İstersen dinlenme arası verelim.. ve Tanrı aşkına illaki o zırhları giymek zorunda mısın? Eminim sensiz de bir iki kavganın üstesinden gelebilecek birileri vardır burada.”, diye hafifçe azarlar.

“İlginiz için teşekkür ederim, Lady. Evet hala acıyor ve kalkanımı hala kaldıramıyorum ama yorgun değilim. Zırh da beni yormuyor. Bir sonraki dinlenmeye kadar sorun olmaz.”, diye nazikçe ve bir o kadar da dürüstçe cevap verir Moira ve sonra da mutlu bir ses tonuyla, “Aslında zırhımı çıkartırsam, kendimle ne yapacağım sorusuna cevap bile bulamıyorum.”, diye ekler. Onun da gözleri daha bir parlaktır ve o da kapılara bakmaktadır.

Lady Magella derin bir iç çeker. Moira’yı çok sever. Kız kesinlikle somurtkan olmamakla beraber bazen biraz fazla ciddidir. Genelde güler yüzlü, her zaman içten, dürüst, efendi, saygılı ve çoğu zaman da resmi olsa da yine de Udoorin mi, Merisoul mu, yoksa Moira mı daha deli, diye kendi kendisine kederli bir şekilde sorar.

“Siz deliler benim sonum olacaksınız”, diye içini çeker.

“Öyle demeyin lütfen Lady. Emin olun biz sizi koruruz”, diye cevap verir Moira neşeli bir şekilde.

İkisinin arkasından gelen Gnine ve Bremorel de istemsizce adımlarını hızlandırırlar. Gnine, iki hafta önce, ilk defa bu merdivenlerden inerken ne kadar da korkmuş olduğunu hatırlar. Amcasının workshop’unda çalışan o genç muzır çırak, sanki elli yıl geride kalmış ve hatırlanmakta zorluk çıkaran bir ayrıntıymış gibi gelir ona. Buradan çıkarken nedense mutsuzdur.

Gnine hüzünlü değildir. Mutsuzdur!

Son bir kez arkasına, sanki bırakmak istemediği bir şeyi isteksizce bırakmak zorunda kalan birinin ikilemi ile bakar ve ister istemez de ardından gelen Merisoul ile göz göze gelir. Merisoul’dan Gnine’a doğru sadece fısıltı bir “Bırak.” kelimesi duyulur. Gnine, derin bir iç çekişle tekrar öne doğru döner.

Son bir haftadır git gide içine kapanan Bremorel’in yüzünde ise hiç bir ifade yoktur. Elini, sırtındaki koca kılıcın kınını sağ omzundan göğsüne, oradan da bel ve kalçasına çaprazlamasına bağlayan kalın deri kayışın üzerinde gezdirmesi dışında, gün yüzünü görmüş olduğuna dair herhangi bir tepki vermemektedir.

Tepki yoksulu bir başkası ise hemen onun arkasından gelmektedir. Aager, her zamanki sessiz ve bir başkası için amaç ve çaba gerektiren, ancak kendisi için ise sadece ‘doğal’ denebilecek bir temkinle, her an tek sıçrayışta belindeki kılıç ve hançerle bir ölüm sayacına dönmeye hazır bir halde yürümektedir. Ne var ki hali hazırda içinde hissettiği sessizlik ile her zamanki sessizliği bir nüans göstermektedir.

Aager’in aksine Merisoul ise pek de sessiz değildir. Mütemadiyen oflayıp poflamakta, belliki kendince bir iç çatışmanın içerisindedir ve bunu kendi içinde ve sessizce yapmak gibi bir niyeti de yoktur. Küçük yüzünde hafif üzgün bir ifade mevcuttur ve bu ifade neredeyse herkesin aksine, dışarı açılan kırık kapıları görünce daha da artar. Arkasından, fır fır sesleri ile kanat çırpan Jay, sanki sahibesini avutmak istercesine Merisoul’un küçük omuzlarına konar, uzun zehirli kuyruğunu onun boynuna ve boynuzlarına sarar ve rengarenk kanatlarıyla da ona sarılıp, ince uzun çatallı diliyle önce kendi pençesini, sonrada onun yanağını yalamaya başlar. Merisoul, hüzünlü yüz ifadesiyle Jay’in kıkırdağımsı başını okşar, onu öper ve ıslak yanağına bastırır.

Laila bir yandan Merisoul’u arkasından izlemektedir, bir yandan da grubun en gerisinde olması dolayısıyla da kendi arkasını kolaçan etmektedir. Merak etse de, ona derdini sormaz. Merisoul hakkında pek de bir şey bilmese de, öğrendiği az şeyden kesin olan bir tanesi varsa o da; ‘Merisoul’un aklından geçen ya da sana söylemek istediği bir şeyler varsa, o gelir ve seni kem gözlü bir nazar gibi bulur!’

Onunla tanışalı sadece iki haftada kadar olmuş olsada bu kısacık süre ona gerçekte kendi dünyasının ne kadar küçük olduğunu göstermiştir. Ya da kendisi dışındaki dünyanın aslında nedenli büyük olabileceğini..

Söz gelimi, Thelmesar’ı öldürmeleri ve ‘Dünyanın Kapılarını‘ mühürlemeleriyle, belki dünyanın tamamı olmasada, mütevazi bir kısmını kurtardıkları kesindi ve kendisi de dahil aralarında daha kimse, ne bu gerçeğin büyüklüğüne, ne olası etkilerine, ne de sonuçlarına ayılmışlardı.

Daha geçen ay birileri ona, sadece bu iki haftada görüp de tecrübe ettiklerini anlatsaydı muhtemelen “Hadi ordan!”, demezdi ama pek de inanmazdı da.

Elindeki elf işlemeli, zarif olduğu kadar da güçlü yayı, orda olduğundan emin olmak istermişçesine baş parmağı ile okşar. Kendisi de aslında biraz hüzünlüdür ama kendi hüznü daha çok nostaljik ve kuzeni Bremorel ile ilgilidir; mutlu kamp ateşlerini, umarsız yıldızların altında kurdukları tasasız hayalleri ve sadece keyif olsun diye kuzeniyle beraber yaptıkları tüm o muziplikleri bir daha eskisi gibi yapamayacağından dolayı ve daha da önemlisi, git gide uzaklaşan kuzenini ne denli sevdiğini ve onu daha şimdiden ne kadar özlediği anladığı için di..

“Sanırım ormandaki ağaç evimize dönemeyeceğiz..”, diye kendi kendine kederlenir.

“Kuzenin için çok üzgünüm..”, diye yumuşak ve samimi bir ses duyar Laila. Ses o kadar yumuşaktır ki, bütün duyularına rağmen sesin bir an nerden geldiğini algılayamaz. Sonra ayılır ve başını hafif sağ yanına eğer, “Senin suçun değil sevgili Lorna.”, der Laila.

Aslında Laila başkalarına ‘sevgili’ diye hitab eden biri değildir ve geriye dönüp baktığında kuzenine bile bugüne kadar ‘sevgili Bremorel’ diye hitab ettiğini hatırlayamaz. Ama zaten Bremorel’e ‘sevgili’ diye başlayan bir cümle kursaydı Bree ona bir kaşı kalkmış, aklını kaçırmış birine bakar gibi onu uzun uzun süzer, sonra da ‘Sen iyi misin?’, diye sorardı her halde.. Ya da, ‘Yine yanlış mantarlardan mı yedin sen?’, diye dalga geçerdi. Ama Lorna’da bir şey vardı. Daha doğrusu, onda ‘bir başka şey’ vardı. Ya da belki de ve çok daha doğru bir ifadeyle, onda ‘bambaşka birşey’ vardı. O da kendisi gibi bir yarı elf idi ama aralarındaki fark – eh! aralarındaki farkı kendisine bile itiraf etmeyecek kadar da gururu vardı yani!

Lorna hep o yumuşak sesiyle, ağır başlı, güldüğü zaman bile asla kahkaha ile değil, yüzü hafif kızarıp da ölçülü bir şekilde gülümseyen, her zaman içten ve samimi, başkalarıyla dalga geçmeyen, asil ve hanımefendi hali ile ister istemez bir ‘sevgili’ yi hakkediyordu.

“Bir açıdan benim suçum.”, diye düşünceli bir şekilde cevap verir Lorna. Sonra derin bir iç çekerek. “Belki de o ilk karşılaşmamızda size engel olmamış olsaydım Bremorel’in bu denli içine kapanmasına sebep olacak olan olaylar zinciri hiç gerçekleşmemiş olurdu.”

Laila yarı yılgın, yarı komik bulduğu bir şeye gülmemeye çalışır bir tonla, “Hayır, bu hiçbir şekilde senin suçun değildi. Tamamen Udoorin’in suçuydu.”, der.

Lorna şaşırmış bir ifadeyle, “Neden?”, diye, çok hafif, defansif bir sesle sorar. “Udoorin’in hiçbir suçu yoktu ki!”

Laila kendi dudaklarına engel olamaz ve bir kenarı yukarı doğru kıvrılır. Nazik ama imalı bir ses tonuyla, “Seni gördü.”, der. Kendisi ileri bakmaya devam etsede, bir gözüyle Lorna’yı yandan izler.

Lorna, yüzü iyisinden kızarmış – ama yinede küçük bir gülümsemeyle, “İyi biri o. Udoorin yani. Savaşın en durdurulamaz anı, baltayı sapladığın an değil, baltanın inmeye başladığı andır. Ama o bunu başardı.”, der fısıltıyla.

Laila üstelemez. Ama bu narin, sıska kızın böylesi anarin bir ayrıntıyı fark edebilmiş olmasını da başlı başına bir gözlem harikası olduğunu düşünür ve bir anda hafızası ona acımasızca, unutmayı çok istediği o sahneyi tekrar oynatır; Lorna’nın, o kocaman, neredeyse üç metrelik silahıyla kendi yarattığı karanlığın içinden kanlar içerisinde çıkışını, Themalsar‘ın kırılmış cesedi üzerinde duruşunu ve sonra bir elini pençe yapıp Themalsar’ın ruhunu tek bir hamle ile bedeninden çekip koparışını herhalde grupta en berrak bir şekilde kendisi görmüştü.

Belki son kısmı hariç, yaptığı açık bir şekilde gerekliydi, özellikle de grubun o anki acınası hali göz önünde bulundurulursa.. ama yine de, hala hatırladıkça omuriliğinden ta kuyruk sokumuna kadar bir ürperti hissediyordu.

Laila’nın gözleri istemsizce Lorna’nın omuzlarının üzerinden, onun arkasındaki karanlığa kayar ve vücudunun yarısı duvarın içinde olduğu halde havada süzülerek hanımefendisini takip eden Themalsar’ın sonsuza dek lanetlenmiş dipsiz, boğucu, simsiyah bir dumanı andıran zincirlenmiş ruhunu görür ve içi titrer.

Sanki Laila’nın içinden geçenleri hissetmiş gibi, Lorna başını hafiften kaldırır, önce Lady Magella yönüne bir bakış atar, sonra usulce Laila’ya sorar; “Sence ben kötü birisi miyim?”

Laila bu beklenmedik soru karşısında biraz şaşırır ve nedense biraz da gururlanır.

Lorna gibi birinin ona böylesi hassas içerikli bir şeyi danışıyor olması, nedense onu daha sıcak, daha insanımsı ve belki de en önemlisi, daha az ulaşılmaz göstermiştir. Ve işte o anda bu narin kız hakkında daha önce nasıl gözünden kaçmış olduğunu anlayamadığı bir gerçeğe ayılır; Lorna hiçte bir asilzade olması dolayısıyla gizli bir kibirden dolayı ulaşılamaz ya da mesafeli, zengin bir aileden geliyor olmasından dolayı da başkalarına yukarıdan bakan biri değildir. Kız sadece utangaç, tamamen doğası gereği çekingen ve biraz da içine kapanık biridir o kadar!.. İyi eğitimli olması, ailesinin zengin olmuş olması ya da bir hanımefendi veya asilzade olması da onun suçu olmadığı gibi, aslında bunların birer suç da olmadığıdır.

Yıllar önce, kendisi daha küçük bir kızken, yarı elf olmasından dolayı birileri onunla yine dalda geçmiş ve o da ağlayarak eve geldiğinde insan olan babasının ona sarılıp, “Nereden geldiğimiz değil, nerede ‘durduğumuz’ önemlidir, benim güzel çiçeğim..”, dediğini hatırlar. Ve ancak yıllar sonra, burada, pis kokulu Themalsar harabelerinden çıkarken, babasının ta o zaman söylediği şey ile gerçekte ne anlatmak istediğine ayılır!

Kızın neden Udoorin’e sekiz atlı araba gibi çarpmış olduğunu da daha iyi anlar.

Bu beklenmedik anlayışla bir başka gerçeğe daha ayılır -ki bu gerçek onu daha da çok şaşırtır; Bir şekilde Udoorin, herkesin Lorna’ya bakıp da göremediği, kimsenin de kendisine bakıp da var olabileceğini tahmin bile edemediği bir sağduyu ile Lorna gerçeğini, onunla neredeyse hiç konuşmadan, aralarında elle tutulur herhangi bir iletişim olmaksızın bir şekilde anlamıştı. Muhtemelen kızın da ona olan ilgisi belkide, kendisinin başkaları üzerinde oluşturmuş olabileceği bütün olası yüzeysel izlenimlerini Udoorin, koca elinin tersiyle bir kenara itivermiş ve onun sadece güzel ve sempatik yüzünü değil, onun ruhunun derinliklerini, gerçek Lorna kimliğini görmüş olmasından kaynaklanıyordu.

Laila hafif bir kıkırtıyla kendi kendisine; “Tencere-Kapak!”, der. Sonra bütünüyle Lorna’ya dönerek onun solgun, küçük burnunun üzerine hafifçe serpilmiş çilli yüzüne bakar ve “Hayır, sevgili Lorna, sen kötü biri değilsin!”, der.

“Herkes, herkesi ve herşeyi anlayamaz. Anlaması da beklenemez. Ben ok atmasını çok iyi biliyorum. Aramızda sadece bir kişi benim kadar iyi ok atabiliyor, o da kuzenim.”

“Ama onun neden kılıcı, oka tercih ettiğini anlayamıyorum.

Udoorin’in babası, biz kasabadan ayrılırken ona yadigar kılıcını verdi. Çok güzel, kınından çekildiğinde alev alan büyülü bir kılıç. Ama onun bugüne kadar o kılıcı bir defa bile kınından çıkarıp kullandığını görmedim. Onun neden bir baltayla herşeye gözü kara daldığını anlayamıyorum.

Inshala’nın, nasıl kendisinden dokuz kat daha ağır bir kediye sonra da ondan bile daha büyük dev bir akrebe dönüşebildiğini anlayamıyorum. Aynı hayvan ailesinden bile değiller. Biri bir memeli, diğeri ise harici iskeleti olan kabuklu örümcekgiller ailesine ait! Birinden diğerine dönüşebiliyor olması düşüncesi bile avuçlarımı terletiyor.

Gnine’ın iki parmak hareketiyle bir düzine yaratığı nasıl patlata bildiğini de anlayamıyorum. Bunun arkasındaki fiziği düşünmeye çalıştığımda bile beynim acıyor! Ama yıllar önce kendi ısrarı üzere benim yayımı denemek istemişti. Yay suratına patladı ve üç hafta boyunca alnının tepesinden sol ayağına kadar kıpkırmızı bir çizgiyle dolaştı..

Merisoul’un, başkasının hayatını kurtarmak için kendisini parçalayıp acılar içerisinde kıvranmasına rağmen ‘iyiliğin’ ne olduğunu anlayamamasını anlayamıyorum.

Senin ise o koca silahı elinin bir hareketiyle nasıl ortadan kaldırıp, sonra da geri çağıra bildiğini anlayamıyorum. Elli kiloluk bir kızın, üç metre boyundaki ve dört kilo ağırlığındaki bir mızrağı, Udoorin’in baltalarını savura bildiği gibi savurabilmesini anlayamıyorum. Bunu Bree’nin bile yapabileceğinden emin değilim!

Ve en önemlisi de, Lady Magella’nın, bizim gibi bir avuç huysuz çocuğa nasıl tahammül ede bildiğini anlayamıyorum.”

“Benim ya da bir başkasının, beni ya da bir başkasını anlamasına bakmıyor bence iyi veya kötü oluşumuz. Bizim yaptığımız ya da yapmak zorunda olduğumuz her şey her zaman ak ve kara diye değerlendirilemez. Ancak gereklilik ve zorunluluk olarak bakılabilir.”

Laila başıyla Themalsar’ı işaret ederek, “Ben bir izciyim. Arada bir ormanımız daki hayvanlardan biri, bir şekilde kuduz olur. Kuduz bir hayvan için yapılabilecek tek bir şey vardır; onu öldürmek sonra da yakarak imha etmek. Önemli olan, onun etrafındakilere ne kadar zarar vermesini beklemek istediğimizdir. İşin kötülük yanı, kuduz olmuş bir hayvanı öldürmek değil, bilinçli bir şekilde onun hayatta kalmasına göz yummaktır.”

Lorna başını yere eğer. Laila bir elini onun omzuna koyar ve nazikçe ona, “Öyle görünüyor ki birileri bunun gibi bir kuduz vakasına dört yüz yıl göz yummayı tercih etmiş. Sen ise buna bir son vermeyi tercih ettin. Onu öldürdün ve.. ‘yaktın’.. sanırım. Bundan dolayı belkide binlerce hayatı, onlar asla bilmeyecek olsalar dahi kurtarmış oldun. Bu, kötülük değildir!”, der.

 

 

Lorna ila beraber kendisi de merdivenlerin son basamaklarını çıktıklarında, gözü dışardaki bir harekete kayar. Kırık kapıların dışında kocaman, tarih öncesi bir kaplanın, uzun bir oda hapsinden sonra bahçeye çıkmasına izin verilmiş küçük bir kız gibi bir sağa, bir sola koşturup zıpladığını görünce kendisini daha fazla tutamaz. Gözleri biraz dolmuş da olsa kahkahalarla, grubun neşesine kendisi de katılır.

 

 
 

“Benim Adım..”

Timeline:

Themalsar ölmüştür! Gruptaki bir çok kişi ağır bir şekilde yaralanmıştır. Themalsar’ı yok etmiş olmalarına rağmen, onu yenmiş olmanın vermesi gereken sevinç yoktur. Bu savaşta en büyük darbeyi, burnu bile kanamamış tek kişi olan Gnine Tinkerdome hissetmektedir. Bu hikaye, Gnine ile Lorna ve Merisoul arasında geçmektedir.

 

 

Yorgun, üzgün, ama daha çok kızgın ve karmaşık duygular içerisinde Gnine, iblis çukurunun kenarına gelir ve aşağı, sonsuzluğa uzanan ürkütücü karanlığa doğru bakar.

Çukurun içinden kendisine doğru uğultulu, iliklere kadar işliyormuş hissi veren soğuk, nahoş kokuları da beraberinde getiren şer bir rüzgar esmektedir.

Gnine burnunu kıvırır.

Rüzgar, çürümüş et, kokuşmuş kan, küf, kükürt, dışkı, bayatlamış ter ve tanımlayamadığı başka asidik kokular dışında, lavanta, tütsü, diri kadın teni ve yine isim veremediği, ancak kendisini heyecanlandırıp başını döndüren başka kokuları da getirmektedir.

Rüzgar uğuldadıkça, Gnine uğultunun içerisinden bazı kelimeler ve sesler de algılar. Umutsuzca ağlayan, hıçkıran ve tiyatroda konuştukları için yanan insanların çığlıkları, şuh kahkahaların arasına sızmış fısıltılar, kurumuş derilerin yırtılma ve parçalanmasıyla beraber, sanki devasa bir kazanın içerisinde kaynayan kanlı cesetlerin ve kırılmış kemiklerin fokurdaması, tam dilinin ucundaymış gibi hissettiği ancak bir türlü yakalayamadığı dillerde söylenen çarpık ve hor kelimeler..

İçi ürperir ama yine de çukurun yanından ayrılmaz. Yumruklarını sıkmış, karanlık düşüncelerle sessizce öylece kıpırdamadan durur. Arkasından bir çift çıplak ayağın usulca yaklaştığını duyar ama dönüp bakmaz.

Merisoul, varlığını nazikçe hissettirecek şekilde Gnine’ın yanına gelir ve o da dipsiz iblis çukurunun kenarında durur ve karanlığa bakar. Gnine ısırırcasına, “Bana yine akıl mı vermeye geldin?”, diye hırlar.

“Olmayan şey verilemez”, diye omuz silker Merisoul. “Zaten istemeyene de verilmez!”, diye de ekler, hafif alınmış bir ifadeyle.

Uzun, ağır kadife üzeri işlemeli şeffaf ipek eteklerin yerdeki yüzlerce kemik ve kuru kafayı okşama sesi eşliğinde, ikinci bir çift ayak sesinin daha yaklaştığı duyulur..

Merisoul, Gnine’a doğru, “Ona da kötü konuşursan seni aşağı iterim!”, diye tehditkâr bir şekilde tıslar. Gnine, bir an utanır ve “Hayır. Konuşmam. Özür dilerim.”, diye mırıldanır..

Lorna Feymist, peşinde Themalsar‘ın sonsuza dek lanetlenmiş ruhu ile, uzun eteklerini elleriyle hafif kaldırmış, kendisine özgü zerafetiyle yaklaşır ve Gnine’ın diğer yanına geçer.

Uzun bir süre sessizce, öylece dururlar; bir yarı iblis, bir gnome ve bir yarı elf..

“Güç istiyorsun..”, der Lorna sessizce. Bunu bir soru veya ünlem olarak değil, sadece basit bir gerçeği dile getiriyormuş gibi ifade eder.

“Ve bunu aşağıda bulabileceğini düşünüyor”, diye ekler Merisoul. Sesi hüzünlü bir tona bürünür ve sanki, kendisi de sessizliği bozmak istemiyormuşcasına fısıltıyla ekler; “Yanında olmayan hiçbir şeyi aşağıda bulamayacağını biri ona söylemeli..”

Gnine bir anda hiddetlenir ve, “Sizde olan şeyin neden bende de olmasını istemiyorsunuz? Sizde var diye gelip burada akıl vermeniz biraz ironik!”

Merisoul ve Lorna – iki warlock – sessizce birbirlerine bakarlar.

Lorna, Gnine ile göz göze gelecek şekilde dizlerinin üstüne çömelir ve diri, sıcak elleriyle onun yüzünü elleri arasına alır ve kendisine doğru döndürür. Uzun bir an onu öylece süzer ve Gnine, bir an Lorna’nın yemyeşil gözlerinin içinde kendisinin kaybolduğunu hisseder.

“Sevgili Gnine.”, der Lorna yumuşak ve içten sesiyle, “Amcana olanlar senin suçun değildi..”, der.

Gnine, hiç beklemediği bu cümle karşısında istemsiz olarak yutkunur. “Bunu biliyorum zaten.”, der biraz aksi bir şekilde.

Lorna, Gnine’ın gözlerini yakalamış ve bırakmaksızın, “Amcana olanlar senin suçun değildi..”, diye yineler.

Gnine, tekrar yutkunur, kaşlarını çatar ve yüzünü çevirmeye çalışırken, “Bunu bildiğimi söyledim sana.. Aynı şeyi neden tekrarlayıp duruyorsun ki?!”, diye asabiyetle tersler Lorna’yı.

Ama Lorna onu bırakmaz, aksine nazikçe ona sarılarak kulağına tekrarlar, “Hayır. Amcana olanlar GERÇEKTEN senin suçun değildi.”, der ve geri çekilir ama onun gözlerinin içine bakmaya devam eder..

“Ve sen bunu kabullenmediğin sürece, hiç bir güç sana yeterli gelmeyecek ve asla kendinle barışık olamayacaksın.”, diye ekler ve sonra yine zarif bir hareketle ayağa kalkar, döner, eteklerini hafif toplar ve Themalsar‘ın ruhu ile birlikte uzaklaşır..

Gnine, bir anda içinde bir şeylerin çatırdayıp kırıldığını hisseder. İstemsizce gözleri dolar ve yanağından yaşlar süzülmeye başlar. Puslu gözleriyle Lorna’nın arkasından onun ince fiziğine, neredeyse dizlerine kadar inen, örülmüş simsiyah saçlarına, hareket ettiğinde hafifçe çınlayan omuzlarından sırtına doğru sarkan altın zincirleriyle zarafetin, gördüğü en canlı örneği olan Lorna’ya baka kalır.

“Seni çok iyi anlıyorum”, der Merisoul, “o kız, benim üzerimde bile aynı etkiyi yapıyor -ki tipim bile değil!” Ardından, “Şuna bak! Savaştan çıktık, her yer kan, ceset ve adını bile anmak istemediğim pislikle dolu ama o, eteklerini toplamış, balo salonundaki bir prenses gibi yürüyor..”, diye söylenir kendi kendine.

Gnine uzun süre öylece bakakalır, neden sonra kendisine gelir, burnunu çekip gözyaşlarını elinin tersiyle siler ve tekrar dipsiz çukura doğru döner. “Belki de savaştan yeni çıktığımız için ve her yer kan, ceset ve adını bile anmak istemediğin pisliklerle dolu olduğu için eteklerini toplayıp bir prenses gibi yürüyordur..”, diye mırıldanır.

Merisoul burnunu çeker ve ‘hıh’lar. Sonra Gnine’ın biraz daha yanına sokulur, bir elini onun omzuna koyar ve “Güç, elinde olmayan şeyin peşinden gidip de elde ettiğin şey değildir. Bu benim ilk hatam idi. Güç, elinde olanı doğru değerlendirmektir.. Irine teyzem, bizim standartlarımıza göre bile çok güçlü biriydi. Kaçığın tekiydi ama yine de fevkalade güçlüydü.. Elinde tuttuğu bütün güçlerine rağmen bunların hiçbiri, bir böceğin altında ezilerek ölmesine engel olamadı!..”

Gnine bir an, Merisoul’un bir başkasına ‘kaçık’ diye hitap etmesindeki ironiye işaret etmek ister gibi olur, ama fikrini değiştirir. “Inshala, kendisine ‘bir böcek’ diye hitap ettiğini biliyor mu?”, der hafif bir gülümsemeyle.

“Inshala beni süper sever!.. bunu savaşın en hararetli anında ilan etti. Hepiniz duydunuz!”, der Merisoul mutlu bir şekilde topuklarının üzerinde hafifçe zıplayarak.

Gnine, Merisoul’un algı sorunlarını fark etse de bunu da dile getirmemeyi tercih eder. Dipsiz kuyuya dönüp sessizce aşağıya bakmayı tercih eder.

Uzun bir süre ikisi de sessizce iblis çukurunun kenarında öylece dururlar.

En sonunda sessizliği Merisoul bozar. “Yalan söyledim!”, der. Çukurun karanlığına işaret ederek, “Oraya gidersen, tahmin edemeyeceğin kadar güç elde edebilirsin. Ama asla sevdiklerine geri dönemezsin. Buna sevgili amcan da dahil. ‘Gücün’ ayrıcalığı da, faturası da budur. Ve istisna kabul etmez.”

Merisoul, biraz duraksar. Sonra derin bir nefes alır ve pek de hoşuna gitmeyecek bir şey yapmak zorunda kalan birinin yüz ifadesiyle tekrar konuşmaya başlar; “Senin sevdiğin ve seni sevenlerin aksine benim, annem dışında sevdiğim ve beni seven – gerçekten seven – hiç kimsem olmadı. O da ben doğduktan kısa bir süre sonra öldü zaten. Adımı, içinde benim varlığımı hissettiği anda, kendi kanıyla yazdı bana. Ben adımı bilerek doğdum..”

Gnine kaşlarını çatar. Nedense çok kızmıştır. O kadar ki, yumruk olmuş elleri titremeye başlar.

Merisoul, Gnine’ın hiddetini görmezden gelir, “Bir iblis olmak benim fikrim değildi. Kimse bana hiçbir şey sormadı. Birileri annemi kötüye kullandı ve işte ben de buradayım..” Merisoul uzun bir süre duraksar. Sonra, “Bir iblisin gerçek adını bilirsen ona hükmedebileceğini söylerler. Bunu biliyor muydun?”, der gerçeklikten kopuk ve çok uzaklardan gelen bir sesle..

Gnine, anlaşılmaz bir homurtu çıkartır.

Merisoul birden, sanki gecenin karanlığından çekip çıkardığı kuzgunî siyah tüylü kanatlarını açar ve Gnine’ı da kendisiyle beraber aynı karanlık ile sarıverir. Karanlığın içinde, ona doğru uhrevi güzelliği ile eğilir ve “Gnine ‘Ninehundredandninetynine’ Tinkerdome, güç istiyorsun!..”, der son derece resmi ses bir tonuyla..

..ve ardından, iç titreten, kesinlikle bu dünyaya ait olmayan, demonik bir dilde;

 

Benim adım..

AREZME XIRISO NU LEI KAREXY ROTXIN GWUE

 

..der fısıldayarak.

 

Sonra kanatlarını açar ve ardında şaşkına dönmüş bir gnome bırakarak, Lady Magella’nın gecikmiş azarını yemek için uzaklaşır..

 


AREZME XIRISO NU LEI KAREXY ROTXIN GWUE

 

 
 

Voice Over

Timeline:

Bu kısa hikaye, “Pis İş” den yarım saat kadar sonra gerçekleşir.

 

 

Ne kadar homurdansa da Udoorin yine de yerdeki cesetleri toplar. Cesetleri bir başka odaya taşırken gitmesi gereken mesafeyi, bazen üç, bazen dört.. bazen beş.. bir seferinde de, sekiz defa gidip gelmek zorunda kalır – tek bir ceset için!

Udoorin, ister istemez Aager’e biraz da olsa hak vermek zorunda kalır. Tamam, bazen, belki, ister istemez, savaşın sıcaklığında gözü kararıp önünde hiçbir şey kalmayıncaya kadar kesmese de olabileceğini düşünür. Ayrıca, belki de ‘o’ böyle şeylerden hoşlanmayan biridir. Herkesin zevkleri farklı olabilir, diye düşünür mantıklı bir şekilde. Sonra mevzu bahis konunun ‘zevkler’ dahilinde algılamaması gerektiğini, biraz da utanarak hatırlar.

Bir an taşımakta olduğu cesetlere bakar. Aager’in bir konuda yanıldığı açıkça ortadadır; o da sadece kendisinin temiz iş çıkarmadığıdır. Udoorin, ‘o’nun cesetlerine bakınca, “Bence tertemiz iş çıkarmış işte!”, diye söylenir kendi kendine. “Şunlara baksana. Hepsinde dümdüz ve aynı kesikler var.”

Kendi marifetleri ile kıyaslandığında, ‘o’nun işleri, rahmetli annesinin mutfağı kadar temizdir işte. Üç hamle, üç adet yan yana itina ile dizilmiş ceset. “Bundan daha temiz ne olabilir ki?”, diye sorar boş odaya.

Bütün cesetleri – ve parçaları – toplayıp yığma işini bitirdiğinde, elleri, kolları ve yüzü kan, ter ve kir içerisindedir. Grubun dinlendiği odaya dönerken hasbelkader, ‘o’nunla karşılaşır – Lorna Feymist!

Udoorin, bütün dünyevi varlığı ile, bundan daha güzel bir isim olmadığından kati bir şekilde emindir..

İkisi de bir an dururlar. Lorna daha yeni tanıştığı bu kocaman genç adam ile karşı karşıya kalmayı pek de beklemiyormuşçasına bir tedirginlikle öylece kalakalır. Udoorin’in ise, belki de kendisinin bir şeyler söylemesi gerekiyor olabileceği düşüncesi aklına gelmez bile. Gözleri öylece, üzerinde ancak görülebilen çilli burnu, kiraz kırmızısı küçücük ağzı, yağmur sonrası yeni açmış çim yeşili gözleri ve incecik belinden aşağısına kadar uzanan simsiyah örme saçlarıyla kızın yüzünde kaybolup gitmiştir..

Udoorin’in, ta küçük bir çocukken bile başının belaya girmek üzere olduğunu kendisine söyleyen bir sesi olmuştu. O ses şimdi de ona bir şeyler söylemektedir ama, Udoorin o sesin hangi dilde konuştuğunu bir türlü çözemez. En sonunda, bir aptallık yaparım korkusuyla, Lorna’yı bir anda karşısında bulmasıyla basan ateşi söndürmek ister ve bir eliyle üstündeki, yırtılıp neredeyse paçavraya dönmüş, kan içerisindeki gömleğinin göğüs zırhından çıkmış kısmını tutar ve havalandırmak istiyormuş gibi sallar!..

..ve kız bir anda kaskatı kesilir. Yüzü kıpkırmızı olmuştur. Önce başını bir yana çevirip derin bir nefes alır, sonra da keskin bir hareketle Udoorin’e arkasını döner, başı yere eğik bir şekilde ondan uzaklaşır.

Udoorin, Lorna’nın arkasından ne olduğuna dair hiçbir şey anlamamış birisinin yüz ifadesiyle bakakalır.

Udoorin’in içindeki ses, başını yere vurmaya başlar!

 

✱ ✱ ✱

 

Aager, Gnine ve Darly, bayanlardan biraz uzakta, kendi battaniyelerinde uzanmaktadırlar.

Aager yan yatmış, bir eli ile başını desteklemektedir. Yüzünde komik bir şeyi uzaktan seyreden birisinin yüz ifadesi vardır. Gnine’a seslenir; “Büyücü. ‘Voice Over’ nedir bilir misin?”, diye sorar.

 

Gnine hiç sekmeden ve önünde açık duran büyü kitabından başını kaldırmadan, “Voice Over; bir sesin üzerine başka bir ses giydirme olayıdır. Bazıları bunu büyü, bazıları ucuz bir numara, bazıları ise sanat olarak nitelendirir.”, diye didaktik bir sesle cevap verir.

Aager, olağan dışı bir neşe ile Gnine’a, “Çok başarılı bir tanımlama.”, der. Sonra rahatta duran eliyle ona işaret eder, “Gel büyücü. Biraz voice over yapalım!”, diye sırıtır.

 

Udoorin, fena halde canı sıkılmış, ancak hangi yanlışından dolayı bu duruma düşmüş olduğu hakkında en ufak bir fikri olmayan biri gibi, Aager, Gnine ve Darly’nin yanına gelir. Sırt çantasından temiz bir paçavra çıkartır ve biraz da su eşliğinde ellerini, kollarını ve yüzünü temizler.

“Hiçbir şey anlamadım!”, der kendi kendisine homurdanarak.

Aager’den acımasızca neşeli bir ses gelir; “Gel Udoorin. Sana neler olduğunu anlatalım. Büyücümüz sayesinde bu mümkün olabilecek!”, der.

Lorna, yüzü kıpkırmızı, hem üzülmüş, hem de utanç içerisinde Merisoul’un yanına gider ve ona bir şeyler sorar;

Merisoul [Gnine]: “Nooldu kız? Ayağını taşa çarpmışsın gibi ne o yüzündeki ifade?”

Lorna [Aager]: “Ben kokuyor muyum? O, Udoorin çocuğu benim koktuğumu söyledi!”

Merisoul [Gnine]: “Evet, ayağını gerçekten taşa çarpmışsın! Mecaz yapmama bile gerek yok.”

Darly’den bir ‘hık’lama sesi duyulur.

Lorna [Aager]: “Ya doğruyu söylüyorsa? Bana dürüst biri gibi geldi.”

Gnine’dan bir kıkırtı sesi gelir.

Merisoul [Gnine]: “Uuuuuuu.. Hem dürüst ve hem de kocaman! Nadiren aynı erkekte olan iki özellik! Ama yine de yaptığı hiç hoş bir şey değil.”

Lorna [Aager]: “Ama belki de kokuyorumdur!”

Udoorin’in yüzü kararır..

Merisoul koşarak Inshala’ya birşeyler söyler. Sonra onun yanından ayrılır ve Laila ile Bremorel’e koşup onlara da birşeyler söyler. Moira konuşulanlara kulak misafiri olur ve o da birşeyler söyler. Lady Magella dua etmektedir, ne var ki kızlar bir anda hareketlenip bir ileri bir geri koşturmaya başlayıncalar, dikkati dağılır ve kızlara dönüp birşeyler sorar. Bremorel, kaşlarını çatmış, Udoorin’e fena pis bakışlar atarak, gerilmiş dudakları arasından Lady’ye cevap verir.

Merisoul [Gnine]: “Inshala! Koş kız, gel bak nooldu! O, Udoorin denen çocuk, bizim güzel Lorna’mıza koktuğunu söylemiş!”

Inshala [Aager]: “Ayı!”

Merisoul [Gnine]: “Kızlar, duydunuz mu? Sizin Udoorin, bizim sevgili Lorna’mıza ‘ayı’ demiş!”

Laila [Aager]: “Hmmm.. Emin misiniz yaa? Udoorin zarafet abidesi sayılmaz ama, böyle bir şey yapabileceğine de pek ihtimal veremiyorum.”

Bremorel [Gnine]: “Udoorin kendisine baksın, sonra başkalarına ayı desin!”

Darly bir elini ağzına götürmüş, yumruğunu ısırmaktadır.

Udoorin’in yüzü daha da kararır.

Moira [Aager]: “A aaa.. haftalardır onunla yan yana yürüyüp çarpışıyoruz. Bırakın bir bayana böyle bir şey söylemeyi, herhangi bir kızla konuşa bileceğini bile sanmıyorum.. Bunca zamandır yan yanaydık, benimle bile hiç konuşmadı.”

Gnine’dan garip, kasılma sesleri gelmeye başlar.

Merisoul [Gnine]: “Belki de senden çekiniyordur. Sen bir şövalyesin. Bir şövalyeye hakaret etmenin hukuki sonuçları var.”

Lady Magella [Aager]: “Neler oluyor burada? Ne fısır fısır konuşuyorsunuz bakayım? Sizin yüzünüzden namazım bozuldu!”

Merisoul [Gnine]: “Lady Magella, çok fena bir şey oldu. Sizin Udoorin, bizim narin Lorna’mızı çok üzen sözler söyledi. Ona ‘kokan ayı’ dediğini kulağımla duydum.”

Lady Magella [Aager]: “Bitti o! Yazıklar olsun. Babasının da, bizim de şerefimizi yerle bir etti. Hatta üç paralık dahi etti. Yazıklar olsun!”

Darly yerde tepinmeye başlar.

Udoorin ayılır.

Yüzü kapkaradır. O güne kadar hiç olmadığı kadar kızmıştır. Burnundan soluyarak Aager ve Gnine’a, “İkiniz de adisiniz!”, der ve yanlarından ayrılır. Peşinden gelen kahkahaları duymazdan gelir ve ‘o’na kesinlikle ‘kokan ayı’ demediğini anlatmak için kararlı bir şekilde Lorna’nın yanına gider..

 

 
 

Pis İş

 

Timeline:

Grubun, Themalsar harabelerine girmiş olmaları üzerinden kısa bir zaman geçmiştir. Bu hikaye, Merisoul Xyrotwu, Darly Dor ve Lorna Feymist ile karşılaşmalarından kısa bir süre sonra gerçekleşmektedir.

 

 

Neredeyse herkes, uzun ve kanlı bir savaştan sonra yorgun, kirli, kan ve ter içerisinde, oldukları yere çökmüştür. Buna istisna oluşturan iki kişi ortalıkta dolaşmaktadır.

Lady Magella teker teker bir yandan herkesin aldıkları yaraları temizleyip sararken, bir yandan da onları dikkatsizliklerinden dolayı azarlamaktadır.

Diğer istisna ise Aager’dir. Elinde kanlı bir bıçakla, yerde yatan cesetlerin öldüklerinden emin olmaktadır!

Udoorin, Aager’e yüzü buruşuk bir ifadeyle, “Lütfen keser misin şunu?! Öldüler işte!”, diye oldukça sesli bir şekilde homurdanır.

“Lütfen sen de öldürürken düşmanı dörtten daha az parçaya ayırır mısın? Şuna bak! Kafasını kesmişsin, göğsünü yarmışsın, yaratığın bir eli, bir kolu, bir bacağı ve bir de ayağı eksik!”, diye hırlar Aager.

Udoorin, arkada oturmuş grubun diğer üyelerinden birine doğru hızlı bir bakış atar, yüzü kızarır ve Aager’e diklenme hatasında bulunur; “Vurdum ve ölmedi. Ne yapsaydım yani? Beni geçip arkadakilere zarar vermesine izin mi verseydim?”, diye kendisini biraz fazla cesurca savunur.

Aager istifini hiç bozmaz, ancak önündeki son cesetle işini bitirdikten sonra Udoorin’e döner. “Yaratığın başını kesip göğsünü yardıktan sonra geri kalan parçalarının seni aşıp da arkadakilere nasıl zarar verebileceğini düşünemiyorum. Deniyorum ama bunun olası olduğu bir senaryo bir türlü gelmiyor aklıma”, der soğuk bir sırıtışla. Ve sonra acımasızca ekler, “..ama herkesin hafızasında kalıcı travmalar bıraktığına eminim.”

Udoorin’in yüzü kararır. “Herkesin tarzı farklıdır!”, diye kendisini savunmakta ısrar eder.

Aager işaret parmağı ile yerdeki ‘bütün’ olan cesetlerden birini gösterir; “Moira; boğazda bir inçlik, kılıçla yapılmış kesik! Tertemiz.” Bir başka bütün cesetlerden birine işaret eder; “Alnında bir delik. Laila. Tek atış. Beyin fonksiyonlarını anında bitirmiş. Temiz.”. Ardından kalan diğer cesetlere işaret ederek; “Bremorel; kalbe isabet etmiş bir kılıç. iki buçuk inç derinliğinde. Yanık delikler, Gnine. Arkadan, böbreğe isabet etmiş bir darbe, Darly. Kafatasının arkasındaki soğancığa atılmış bir çizik, ben. Yarım inç..” Sonra tekrar aynı cesetleri göstererek; “Temiz, temiz, temiz, temiz!”

Gözlerini kısarak Udoorin’e feci bir bakış atar, “Ortada eli, kolu, bacağı ya da başı eksik en az yedi ayrı ceset var. En az diyorum çünkü parçaları kafamda bir araya getirdiğimde, artan parçalar var!.. Eksiği anlarımda, ARTMASI NEDİR?!

“Sen ve o salak kız.. Bir tane bile temiz iş çıkartamamışsınız.”

Udoorin, profesyonelce yapılmış bu teknik analiz karşısında yüzü biraz daha kararır. Ama Aager’in son sözleri, gözlerinin kısılmasına ve topuklarından ensesine kadar bir hiddetin yükselmesine sebep olur.

“Hangi kız dedin?”, diye fısıldar soğuk bir şekilde.

Aager, Udoorin’in hiddeti karşısında oralı bile olmaz. Yerde yan yana yatan üç cesedi gösterir. “Şuna bak. Apış arasından saç hizasına kadar tek, bir yardalık otopsi açılımı.. EVET YARDA DEDİM! Üçü de aynı. Apış arasından saç hizasına. Hepsi de aşağıdan yukarı doğru. Bu ne anlama geliyor biliyor musun?”

“Hepsinin aynı şekilde öldüğü?”, diye burnundan solur Udoorin.

“Aferim. Eminim baban, senin bu gözlem yeteneğinle gurur duyardı!”, der Aager büyük bir hiciv gösterisiyle.

Udoorin’in yüzü iyice kararır.

“Ben sana söyleyeyim görmemekte ısrar ettiğin şeyi; hepsinin, AMA HEPSİNİN, ölmeden önce ilk ve son hissettikleri şey, ilk kesilen yerleriydi!”, der Aager ekşi bir şey yemiş gibi dudaklarını bükerek.

Udoorin bir an Aager’in ne demek istediğini anlamaya çalışır. Sonra birden “Ooooooof!”, diye ayılır. Yüzünde, sanki kendi canı yanmışcasına bir ifade oluşur ve doğal koruma içgüdüsüyle iki eliyle de önünü kapatır.

“İşin kötü yanı, üç cesette de aynı yara izleri mevcut. Belli ki kızın bildiği tek saldırı tekniği bu.”

Udoorin defansif bir şekilde, “Olabilir. Ama etkili olduğu kesin.”, der. Sesinde saklayamadığı bir gurur vardır. Udoorin’in sesindeki bu ayrıntı Aager’in dikkatinden kaçmaz; “Olm sen salaksın!”, der ve acımasızca ekler, “Kız mızrak mı kullanıyor, süpürge mi, belli değil!” ve Udoorin’in itiraz etmesine fırsat vermeden Aager konuyu kapatır; “Görüyorum ki bana laf yetiştirecek kadar enerjin var.. Güzeeeel.. O zaman gel ve eserlerinizi toplamama yardım et. Burada dinleneceksek, bu cesetlerin buradan gitmeleri gerekiyor.”

Udoorin, Aager’e pis bakışlar atarken Aager ise ona yakıcı bir sırıtışla karşılık verir, “Sen başları, elleri, kolları, bacakları, ayakları ve hazır başlamışken, kızın geride bırakıp, kaldırma zahmetinde de bulunmadığı kadavraları toplarsın. Gerisini ben hallederim.”

 

 
 

“Clandestine Toplantı”

 

Timeline:

* clandestine: gizli, gizli kapaklı,
genelde CIA gibi kurumlar için kullanılan bir terim.

Hikaye, Themalsar zindanlarının altındaki devasa mağarada yer almaktadır. Darly Dor’un Serenity Home saldırısında gerçekleştirdiği istemsiz rol dolayısıyla grup içerisinde ciddi bir sorun oluşturmaktadır. Yargılanmak üzere, özellikle Udoorin ve Moira’nın onu Serenity Home’a geri götürmeleri gerekmektedir. Ancak gruptaki herkes bunun olması halinde, Darly’nin bir darağacında sallandırılacağını bilmektedir.

Aager’in aklında ise bir başka seçenek daha vardır. Ne var ki bunu uygulama noktasında yardıma ihtiyaç duyar. Yardımcı olabileceğini düşünerek, Udoorin’i planına dahil etmek ister.

 

 

Bir şeylere canı sıkılmış olmanın yanı sıra, biraz da dağınık haldeki düşünceleriyle uyuyormuş numarası yaparak battaniyesinin altında az ilerideki grubun diğer üyelerinin seslerini dinlemektedir. Sesler yavaş yavaş kendilerini daha sakin bir havaya bırakırken o, uzun bir süre canını gerçekte sıkan çıkmazı düşünür. Bir an sıcak battaniyesinde kalıp son zamanlarda eksikliğini daha çok hissettiği uykuya dalıp dalmama konusunda kararsız kalır.

Aager sessizce battaniyesinden kendisini sıyırır ve ayağa kalkar.

Kamp ateşi çoktan sönmüş olmasına rağmen dibindeki cılız kor, kendisi gibi gözlerinden çok, hislerine ve içgüdülerine güvenen biri için fazlasıyla yeterlidir. Etrafına temkinlice bakınır ve otuz – otuzbeş adım ilerideki devasa doğal sütunun dibinde oturmuş, ince fiziği, uzun, kömür siyahı saçları ve arada bir göz kırpan altın zincirleri ile kendisini ele veren kızı farkeder.

Lorna Feymist, bir avucunda tuttuğu çok silik bir ışık halesi ile, diğer elinde tuttuğu bir kitabı okumaktadır. Kızın kitaba bayağı dalmış olduğunu görünce biraz sinirlenir. Onunla daha sonra, nöbetteki birinin dikkatini saçma sapan kitaplara değil etrafına vermesi gerektiği ile ilgili bir konuşma yapması gerektiği üzerine zihinsel bir not düşer.

Sonra diğer nöbetçiyi arar; Merisoul Xyrotwu!

Hangi gerizekalının, Merisoul gibi güvenilmez ve başına buyruk bir kızı nöbetçi olarak önerdiğini merak eder bir an.

Biri oturmuş etrafıyla değil, elindeki kitaba dalmış, diğeri ise kim bilir nerede, hangi abuk sabuk işlerle uğraşmaktadır.. İçinden, ‘Ben olsam bize şimdi saldırırdım, bu avanaklar ne olduğunu anlayıp bizi uyandırıncaya kadar, grubun yarısından fazlası ölmüş olur zaten’, diye geçirir..

Canı, kalkmadan önceki halinden daha da fazla sıkılmış olsada, istifini bozmaz ve karanlığın içerisinde hedefini aramaya başlar..

..ve ahmağı Lorna’nın oturduğu yerin hemen ilerisindeki iri battaniye yığınında bulur!

Evet, ahmak.. gerçekten de ahmak!, diye geçirir içinden.

Grup dinlenme kararı aldıktan hemen sonra kendisine, herkes uyuduktan sonra çok önemli bir mevzuyu konuşmak istediğini söylemiş olmasına rağmen, çocuk gidip kimsenin dikkatini çekmeyecek, biraz uzakta bir yerde yatacağına, neredeyse kızın ayaklarının dibinde uyumaya karar vermesindeki mantığı alıp boğazlamak ister.

Sessizce ve olabildiğince dikkat çekmeden uyuyan iri adama doğru yaklaşır, bir eliyle adamın ağzını kapatır, diğeriyle de onu sallar..

Adam uyanmaz.

Aager onu tekrar sallar ama adamdan sadece derin homurtular gelir..

Aager adamın kulağına kadar eğilir ve “Udoorin..”, diye dişlerini gıcırdatarak hırlar.

Udoorin bir anda gözlerini açar ve Aager’in yaymakta olduğu ölümcül bakışlarıyla yüz yüze gelir ve kasılır ancak Aager hissettiği kızgınlığı bastırır ve ona tehditler yağdırmakla vakit harcamaz. Tek parmak işaretiyle kendisini takip etmesini söyler.

 

✱ ✱ ✱

 

Yeterince uzaklaştıktan sonra Udoorin, Aager’e döner ve yüzü biraz kızarmış bir şekilde, “Özür dilerim, dalmışım. Biliyorsun, yorucu bir gündü..”, diye mırıldanır.

Aager, keskin bir el hareketiyle konuyu kapatır. Lorna’nın, Udoorin’in gürültüsünü duymamış olmasını hem hayret verici, hem de biraz ürkütücü bulur. Çok kısa bir anlığına istemsizce, onun gibi elit bir yaratığın, pahalı ipekler içerisinde yumuşak bir yatakta değilde böylesi bir yerde ne işi olduğunu merak eder. Zincirleme bir kaza gibi ister istemez ikinci bir merak zihnine saplanır; onun gibi elit bir yaratığın, bu ahmakta ne bulmuş olabileceği..

Aager manalı bir şekilde, “Konuşmamız gereken bir mevzuu var!”, diyerek lafı uzatmadan hemen konuya girer.

“Umm.. neden ki? Demek istediğim, bu konunun seni ilgilendirdiğini hiç de düşünmemiştim.”, diye cevap verir Udoorin, biraz sıkkın bir şekilde.

Aager’in sesi biraz sertleşir ve “Tabiki beni ilgilendirir. Baban seni bana emanet etti. Ve senin bir sonraki şerif olmanı umuyor. Genç yaşta şerif olabilen birinin, ileride daha da çok yükselme potansiyeli var.”, diye haşlar Udoorin’i.

Udoorin birşeyler mırıldanır.

Aager, Udoorin’e soğuk bir bakış atar. Udoorin mırıldanmayı keser.

Aager “Ortada ciddi bir sorun var ve benim tercihim bu sorunu Serenity Home‘a geri dönmeden halletmek yönünde.”, diye konuya tekrar döner.

Udoorin, suratında tam bir şaşkınlık ifadesiyle “Nasıl yani?”, diye sorar.

“Bir şekilde diğerleri farketmeden halletmemiz lazım. Sessizce. Bu iş kasabaya kadar giderse, sonuçları hiç iyi olmaz.”, diye kesin bir ifadeyle konuşur Aager.

Udoorin sadece sessiz bir şaşkınlıkla Aager’e bakar.

Aager: “Kasabalılar onu gördükleri anda ona saldırırlar..”

Udoorin’in gözleri bir anda alev alır ve tüm devasa cüssesi ve kaba gücünü yumruklarında ve sesinde toplamışçasına vahşi bir ifadeyle, “Bir denesinler bakalım. Hepsini paramparça ederim!”, der. Sesi, hiddetinden dolayı açıkça bir şekilde titremektedir.

Aager, Udoorin’in tepkisine biraz şaşırır.

Udoorin’in sesi kontrolsüz bir öfkeyle neredeyse kükreme eğilimi göstermektedir: “Ona dokunan olursa kafalarını koparırım!”

Aager iyice şaşırmıştır. “Sen iyi misin?”, diye sorma ihtiyacı duyar bir anda. “Gösterdiğin tepki biraz fazla gibi!”

..ve Aager bir anda kafayı sıyırmış, suratı kıpkırmızı olmuş, gözlerinde öldürme isteğinden başka bir şey olmayan bir Udoorin ile yüz yüze olduğunu fark eder ve istemsizce bir adım geri atar. “Ne oluyor sana? Ne bekliyordun ki? Onun gibi birine ne olacağını sanıyordun? Ama zaten kaçınmak istediğimiz şey de tam olarak bu..”

Aager, hiç hoşlanmadığı bir şeyi yapmak zorunda olan biri gibi yüzünü ekşitir, “Ona birşey olmasını istemiyorsak, kasabaya gelmesini baştan engellememiz lazım”, der.

 

Udoorin, bir anda kaskatı kesilir.

 

Aager kesin bir ifadeyle, “Onun kasabaya gelmesi gerekmiyor ama senin gerekiyor. Onu salmamız lazım. Bir şekilde ayrılması gerektiği fikrini kendisine çıtlatmamız lazım. Ve bunu ivedilikle gerçekleştirmemiz gerekiyor.”

Udoorin’in hiddeti bir anda kendisini terkeder. Yerine sanki içi boşalmış sonrada taşlaşmış biri gibi, öylece yerinde kalakalır. Onun hayatta olduğuna delalet eden tek şey, gözlerinde oluşan puslu bakışlardır.

Boğuk, çatlak ve küçük bir çocuğun sesiyle, “Ama hayır..”, diye fısıldar.

 

Aager, bir kaşı kalkmış Udoorin’e öylece bakar ve bir anda ayılır. Boğazına kadar gelen ani kahkahayı ‘hık’layarak bastırır.

 

Darly’yi bu kadar sevdiğini bilmiyordum.”, der!

Udoorin, Aager’e öylece bakar. Uzun bir süre..

Darly?“, diye ruhunu teslim etmiş bir ses tonuyla sorar.

“Evet Darly.. Kimden bahsettiğimi sanıyordun?, diye acımasızca sorar.

Udoorin başını yere eğer ve kıpkırmızı olmuş yüzünü saklar.

“Olm sen salaksın..”, der Aager Udoorin’e. Ne var ki sesinde beklenmedik bir şefkat tadı vardır. Kendisini de bu beklenmedik ‘şefkat’ hissi karşısında şaşırmıştır.

Bir an geriye bakar, hızlıca son birkaç haftadır yaşadıklarını gözden geçirir ve hangi olayın, kendisinde ‘şefkat’ kadar aptalca bir duyguyu uyandırmış olabileceğini bulmaya çalışır çünkü oldum olası şefkat, sevgi, bağlılık gibi şeyleri ahmaklara özel bir lüks olarak görmüştür.

Geçmişe dair tuttuğu zihinsel notları arasında bir anda aradığı şeyi bulur.

Aager’in aklına sadece bir olay gelmiştir..

Yüzü kararır ve kendi kendine, “Daire tamamladı. Herşey döndü dolaştı, o noktaya geldi. Ne salakça bir durum.”, diye acı bir şekilde geçirir içinden.

Sonra silkinerek bütün duygularını resetler ve Udoorin’e döner. Bir an ona ‘Olm, onun gibi bir kız, senin gibi bir ahmakta ne bulabilir ki?’, diye Udoorin ile dalga geçmek ister ama nedense onun bu istemi dışarı çıkmaz. Az evvelki buruk ifadesini mimikler ve aynı soruyu kendisine sorar, ‘Olm, onun gibi bir kız, senin gibi birinde ne bulabilir ki?’

Aager dişlerini gıcırdatarak zorla kendisini toparlar ve Udoorin’e, “Darly’yi kasabaya götüremeyiz. Onu hapse atmazlar. Kimliği ortaya çıktığı anda onu linç ederler, sonrada en yakın ağaçta sallandırırlar. Her ne kadar ondan hoşlanmasamda, elinden geldiğince bize yardım etti. Bizi arkadan vurmadı, kaçmaya çalışmadı ve her fırsatta bizim adımıza kendisini tehlikeye attı. Bence ikinci bir şansı hakkediyor ve o şansı kasabada bulamaz.”

Udoorin, biraz önce yaşadığı duygusal iki uç noktadan sonra hala kendisine gelememiştir. Aager’in söyledikleri ona sadece çok uzun bir tüneldenin diğer ucundan duyulan anlaşılmaz mırıltılar olarak gelmektedir.

Uzun bir sessizlikten sonra Aager, “Evet.”, der ve kesin bir ifadeyle, “Onun kasabaya gitmesini bir şekilde engellemeliyiz. Ama onun kaçışında bizim parmağımız olmamalı. Olur da bir şekilde bu açığa çıkarsa, senin onurun biter.”

Udoorin bunu duyunca bir an kendisine gelir ve kaşları havada, “Ya senin onurun?”, diye sorar.

Aager, Udoorin’e uzun bir süre sessizce bakar, sonra sert ve hırıltılı bir sesle, “Benim gibilerin onuru olmaz. Sadece arkamızda bıraktığımız cesetler vardır..”, der.

Udoorin, kendisinden hiç beklenmedik – ya da gerçekte her zaman orada olup da sadece dışa pek yansıtmadığı – bir sağduyu ile, “Babam için pek çok kişi, birçok şey söyledi. ‘Aptal’ bunların arasında hiç yer almadı.

Babam güvenmediği birisine arkasını dönmez. Hele sağ kolu hiç yapmaz. Babam, onursuz birine de asla güvenmez. Ne kadar istememiş olsamda, annelik yapması için de güvenmediği, onursuz birisini de benim başıma dikmez”, der. Alt çenesini ileri çıkarmış, dudaklarını pörsütmüş ve yüzünde ‘bu konuyu ölümüne tartışmaya hazırım ve benim ne kadar inatçı olduğumu da bilirsin’, yüz ifadesi belirmiştir.

Tam Aager buna bir cevap verecekken, karanlığın içerisinden yumuşak, mutlu bir ses gelir; “Herkesten uzakta, karanlığın içinde, fısıltılarla yapılan bir toplantı.. bu bir ‘clandestine toplantı’ değilse ben de bir iblis değilim.. Yani, bütün klişelerini barındırıyor!”

Hafif kanat sesleriyle Merisoul, Aager ve Udoorin’in, yanına konar, küçük elini Udoorin’in yanağına değdirir. Bunu yapabilmek için, ayak parmaklarının üstünde durmasına rağmen yine de uzanması gerekir ve ancak zorlukla bunu başarır. Yumuşak, içten ve gülümseyen bir sesle, “Sen tam bir şapşalsın.”, der.

Udoorin, Merisoul’a öylece baka kalır.

Aager ise, ‘Evet. İşte şimdi her şey boka sardı’, diye geçirir içinden.

Merisoul, sanki Aager’in zihninden geçenleri okumuş gibi, küçük omuzlarını silker. “Gizli toplantılar ve gizli planlar yapmak istiyorsanız, bunu asla karanlık ve kuytu yerlerde, fısıldaşarak yapmayın. Açıkta ve gün ışığında yapın ki, kimse hiçbir şeyden şüphelenmesin. Siz ölümlüler bunu öğreninceye kadar.. sanırım ölmüş oluyorsunuz!”, der sakin bir şekilde..

Özellikle son zamanlarda Aager, burnunu ait olmayan her şeye sokan bu yaratık ile her muhatap olduğunda dişlerini gıcırdattığı gibi, yine kasılmış dişleri arasından, “Merisoul. Git. Sadece git!”, der.

Merisoul şaşkın ve ‘ben daha bir şey yapmadım ki’ ifadeyle, “Ama neden?”, diye sorar.

“Çünkü bu ‘klişe clandestine toplantıda’ sana yer yok. İhtiyaç da..”, diye hırlar Aager.

Merisoul burnunu havaya kaldırır ve ‘hıf’lar, “Sana katılmıyorum.”

Aager, şelaleye karşı boşa kürek çektiğinin farkına varan, ancak o kürekleri yinede çekmekten başka da bir seçeneği olmayan birisinin yılgın azmi ile kendisini yineler, “Merisoul. Git..”

Merisoul’un yüzünde beklenmedik bir ifade belirir.. Tam olarak olmasada, yine de korkuyu andıran bir ifadedir bu. Titrek bir sesle, “Lütfen bana üçüncü bir defa ‘git’ deme”, der. Sesinde emir değil, belli belirsiz bir yalvarış ile altı çizilmiş bir rica vurgusu duyulur.

Aager duraksar. Mesleği icabı büyülerden biraz anlasa da burada olan şeyin onu aştığını farkeder.

Bununla beraber hafızası ona, 3 ve 7 gibi bazı özel sayı ve rakamların, büyü kuramlarında ve kullanımlarında önemli olduğunu ve şeytanları, iblisleri ve feyleri def etme ile ilgili bir şeylerle de alakası olduğuna dair bir takım bilgi kırıntılarını hatırlatır.

Bir anda, Merisoul ile ilgili pek az şeyin göründüğü gibi basit olmaya bileceğine dair bir hisse kapılır. Aslında, bu garip kız ile ilgili neredeyse hiç bir şey bilmedikleri gerçeğine ayılır. Sakin bir şekilde, “Sanırım konuştuklarımızı duydun.”, der.

Merisoul az önceki halinden anında sıyrılmış, mutlu bir ifadeyle, “Tabii ki”, der. “Fısıltıların, sessizlikte ne kadar uzağa gittiğini tahmin bile edemezsiniz.”

“Özellikle de dinleyiciler tam tepemizdeyken”, diye homurdar Udoorin.

“Çok doğru!”, diye güneşin doğuşu gibi hayat dolu, cıvıl cıvıl ve içten bir gülümsemeyle. Sonra da “Eeee?!”, diye ekler.

Udoorin: “Eeee ne?”, diye sorar.

“Eeee ne yapmayı düşünüyorsunuz?”, diye ikisine de meraklı bir beklentiyle bakar Merisoul.

Udoorin ve Aager ise ona değil, birbirlerine bakarlar. Udoorin, Aager’e ‘Sen uğraş bununla’ der gibi yalvaran bir bakış atar.

Aager derin bir nefes alır, tam durumu Merisoul ile tartışmaya hazırlanacakken, birden ayılır; “Senin bir çözümün var zaten!”

Merisoul’un koyu altın rengi kaşları yay şeklinde havaya kalkar. “Uuuuuu, sen kesinlikle pek zekisin. Seni neden takıntı yaptığı anlaşılıyor”, diye gülümser.

Aager’in yüzü kızarmaz. Sadece kararır.

“Merisoul. Seni göndermek istemiyorum.”, der sabırlı bir şekilde ve işaret parmağı ile havada bir çizgi çizer sonra da kati bir sesle ekler; “Ama bu benim sınır çizgim. Lütfen bu çizgiyi aşma!”

Merisoul alt dudağını dışa doğru pörtletir, “Ortada hiçbir anlaşma yok. Verilmiş hiçbir söz yok. Hiçbir aidiyet yok.. Dolayısıyla aşılmış bir sınır da yok!”, der ve yine burnunu hayava kaldırıp ‘hıf’lar. “Ama madem bu tavrı takınmak istiyorsun, peki o zaman. Evet bir çözümüm var. Ona gidip bütün sırlarınızı ifşa edeceğim ve o da bana inanacak.”

Aager, Merisoul’a bakar. “Hangi sırları?!” diye temkinli bir şekilde sorar.

Merisoul, “Onun duymak istemediği ama inanacağı tüm sırları!”, der ve geldiği gibi, karanlıkta kaybolur gider.

 

Udoorin, beceriksiz ve pek de sessiz olmayan, dramatik ‘sinsice yürüme’ hareketleriyle yerdeki battaniyesine geri döner. Başını, olması gerektiğinden daha da aşağı eğmiş Lorna’nın, iyi uyumakla ilgili bastırılmış bir iki mırıltısı duyulur.

Udoorin’in, yüzünde biraz şapşal bir gülümseme vardır ve bu gülümsemenin son yarım saat – kırkbeş dakika ile hiçbir ilgisi yoktur.

Aager, Udoorin’i uzaktan başını sallayarak seyreder. İçinden ‘Olm bir gün kral olabilirsin, ama asla bunu sessizce yapamayacaksın’, diye geçirir.

Udoorin’den sonra bir süre daha karanlıkta yalnız bir şekilde bekler. Sonra, tekrar yatmadan önce, Lorna ile ‘nöbet esnasında kitap okumak’ la ilgili yapması gereken tatsız konuşmayı gerçekleştirmek üzere, ona doğru yönelir. Aralarında yüz adım kala Aager, ensesindeki tüylerin diken diken olduğunu hisseder. Bir şeyin – karanlık bir şeyin – hemen yakınında olduğunu hisseder. Sakince bir elini kılıcına, diğerini de hançerinin üzerine doğru kaydırır.

Zifiri karanlığın içinden ölü, duygusuz olduğunu kadar da vurgusuz, hafif yankılı, metalik bir ses, “Buna gerek yok.”, der.

Aager, sesin geldiği yöne doğru başını döndürdüğünde, sanki zifiri karanlığın içinde, daha da karanlık bir şey varmış hissine kapılır. “Hanımefendim, işiniz bittiyse nöbeti devralmak isteyip istemeyeceğinizi merak ediyor. Kendisinin yorulduğunu ve elindeki kitabın da bittiğini size iletmemi istedi.”

 

 
 

“Sen iyi biri değilsin!”

Timeline:

Serenity Home saldırısından iki hafta kadar sonra ormandaki ilk karşılaşmalarıyla Aager – Inshala arasındaki, çoğunlukla “Sen iyi biri değilsin.” lerle sınırlı olan garip, ikilemlerle dolu ve birinin diğerini öldürmeye çalışması ile bitmesi muhtemel bir ilişkinin, bir şekilde başka bir istikamette gelişmesini anlatan bir hikaye.

Normalde hiçbir şart altında kendi iç dünyasını dışa vurmayan bu sessiz, tehlikeli, pragmatik ve genelde ölümcül anlamda da duygusuz biri olan Aager’in bakış açısından kendi iç dünyasında gerçekleşen, Aager’i oynatan kişi tarafından kaleme alınmış, bir iç hesaplaşmadır.

 

 

Sen iyi biri değilsin..

Bir ünlem değil bir tespitti sadece, ama bu dört kelime Aager’in beyninde çınlayıp duruyordu. Hiç de parlak olmayan geçmişinde bir çok hakarete maruz kalmışken bu basit cümleyi niçin aklından çıkaramıyordu ki?

Üstelik iyi olmak gibi bir çabası da yoktu genç hırsızın – mecbur kalmış ve bu mecburiyetler çerçevesinde de seçimler yapmıştı. Kısaca yalnız başına hayatta kalmanın kurallarını olabildiğince uygulamış biriydi.

Şerif ile arasındaki bağın kurulduğu o olaya kadar da yalnızdı. Hoş, daha sonra da bir çevresi olmamıştı – Şerif ile “karşılıklı bir anlayış” noktasına varmış olsa da, iş daha çok Aager’in pek de üzerinden atamadığı borçluluk hissine bağlıydı.

 

“Sen iyi biri değilsin…”

 

İlk olarak bu sözleri duyduğu an canlandı gözünde. Gergin bir savaş akabinde yapılan sonuç analizi sırasında bu komik saçlı, neredeyse ürkütücü seviyede vahşi kızın ağzından, garip bir şekilde masumane dökülen cümle.

O sırada çok önemsememişti Aager, belki de “kendisinden daha kötü” birilerinin ortalıktaki varlığı bu sözlerin etkisini gizlemişti, kim bilir? Tekrarlandıkça daha çok rahatsız etmeye başlamıştı. Bağıra bağıra söylenen bir cümle değildi.

Neredeyse fısıldarcasına.

İtham bile barındırmadan, sözün sahibinin parçası olduğu doğanın içinden sızarak, saklanılmaz yakıcı etkisini gösteren ince bir lav sızıntısı gibi içini dağlamaya başlamıştı, bu sözcükler.

Kendisi de biliyordu zaten, “iyi” biri olmadığını. Ama şu ana dek bundan sıkılmamıştı. Sonuçta “iyi biri olmamak” ile “kötü biri olmak” arasında önemli bir fark vardı. Peki, neden bunca yıl sonra bu söyleme karşı bir tez oluşturmak isteği duyuyordu içinde?

 

“Sen iyi bir değilsin…”

 

Hah!

Büyüdüğü asosyal cehaletin içinde yapayalnız kalmasın diye, Laila ile Bremorel’i – izci kuzenleri – onunla konuşmaya iten kendisi değil miydi, oysa? Hem de rahatsız olmasın diye kendini öne çıkarmadan (malum, iyi bir değildi ya kendisi!) yapmıştı bunu.

Ama o fazla zeki ve fazla sessiz iblis tohumunun gereksiz burnunu sokmaları olmasa. Hele bir de o 15 yaşına yeni gelmiş şehirdeki yeni yetmelerin dalga geçmek için vasatlaştırdığı yakıştırmayı kendi için kullanması..

“Aager, Inshala’yı seeeviiiyoooor… Hahaha…”

Suratı asıldı. Yok, daha neler!

Tamam, ciddi bir sorumluluk paylaşımı olmuştu Themalsar’ın hikâyesini sonlandırırken ama bu öyle ulu orta oluşacak, hele sokağa pis su döker gibi ağızdan dökülecek bir şey değildi ki!

Belki Inshala’nın hocasını kaybetmesinden sonra yaşadığı yalnızlık duygusu bir sempati, ardından bu yalnızlığın pençesinde debelenmek yerine, tek başına bir intikam yolculuğuna çıkması da bir takdir ve biraz da hayranlık oluşturmuş olabilirdi miydi kendisinde? Ama “sevgi” kuvvetli ve Aager’in pek de manasını çözebildiği bir sözcük değildi.

Kendisinin zeki biri olduğunu biliyordu. Sebep ve sonuç ilişkileri olmayan senaryolardan haz etmez, inandırıcılığını sorgulardı genç hırsız. Böyle bir hayat düsturu içinde bu tarz duygusal salınımlara da alışık değildi nihayetinde. Bu yüzden Laila ile girdiği yüzük tartışmasında mantığını anlatmaya çalışmıştı. Ama kendi açısından son derece mantıklı olan tezlerini dile getirirken, arkasından gene o fısıltıyı duymuştu;

 

“Sen iyi biri değilsin…”

 

Kasten öfke yansıtmaya çalıştığı zamanlar hariç duygularını kolay kolay teşhir eden biri değildi. Ama o tartışmada, bu fısıltı çok farklı hissettirmişti kendisini. Kafasının içinde demir dövülür gibi yankılanmıştı

“… iyi biri… iyi biri… iyi biri…”

Yüzü kızarmış mıydı acaba? Komik bir şekilde bunu düşünmüştü o an. Yüzük ve kullanım amacı, tartışmanın temeli bulamaca dönmüştü aklında. O an, o çok güvendiği sebep-sonuç zincirleri kırılıvermişti. Birden, içindeki yüzüğe karşı hissettiği istek de uçup gitmişti sanki. Anlatmaktan bıkmıştı mantığını Laila’ya ve bu sebeple de “Al madem öyle, ben istemiyorum” deyip, aslında hiç de fıtratında olmayan çocukça bir tavırla çekilmişti münakaşadan.

Anlatmak istediği kişi, daha doğrusu anlamasını istediği kişi – tartışmanın hedef noktası – bir anda kaymıştı çünkü bu, garip şekilde, içini sızlatan cümle ile..

 

“Sen iyi bir değilsin…”

 

Grubun arkasındaki yerini de bu yüzden terk ederek Inshala’ya yaklaşmaya çalışmıştı. Mantığını görmesini istiyordu. Yaptığının iyiyle kötüyle bir alakası yoktu. Herkesten çok Inshala’nın anlaması gerekliydi bunu, çünkü doğada da “iyi” ve “kötü” kavramı insanlardan farklı çalışmıyordu nihayetinde.

O anlamalıydı, bunu..

Ama Inshala, önce adımlarını hızlandırmış, sonra ise o çok sevdiği sinir bozucu sivri dişli kaplan kılığına bürünüp grubun önüne doğru kaçmıştı. Onca yaratıktan ve kötülükten kaçmayan druid, Aager’in konuşma çabasından kaçmak için oldukça seri davranmıştı.

Başı hafif önde, kendi içinde pek de hoşlanmadığı noktaları fark etmenin verdiği huzursuzlukla, yıkılmış tapınağın çorak arazisine çıkmıştı Aager, grupla birlikte. Bu huzursuzluk, kabul etse de etmese de, o kedi gibi parlak gözlerin bakışından ve yaşına göre daha olgunlaşmamış dudakların arasından dökülen sözcüklerden kaynaklanıyordu.

O sözlerin, başkasının ağzından çıktığında aynı etkiyi yapmama sebebi ise çocuksu bir yarı iblisin öylesine ortalığa döktüğü, küçümseyici bir dalga geçme tekerlemesinin nakaratında gizliydi;

“Aager, Inshala’yı seeeviiiyoooor… Hahaha…”

Doğudan yeni yeni yükselen sabah güneşinin ışığında, bu göz kamaştırıcı farkındalık uyandı Aager’in beyninde. Bir an daha önce fark etmemesine şaşırdı. Sonra, hafif eğri bir gülümsemeyle kabullenme sürecini başlattı aklında. Bir fırsatını bulup, konuşması gerekiyordu anlaşılan. Bu düşünce ile boğuşurken, Inshala’nın sesini duydu…

“Önce yapmam gereken bir şey var…”

– Nezih Dolmacı

 

(Bu hikaye, EXIT ile aynı anda gerçekleşir ve hemen sornasında da “Yapmam gereken bir şey var..” hikayesi gerçekleşir..)

 

 
 

“Sana inanmıyorum!”

Timeline:

Grup, Themalsar zindanlarında, “Cabot, The Ogre Prinsh” ile aralarında gerçekleştirdikleri kanlı savaştan sonra, buldukları spiral merdivenlerden bir aşağı kata inmişlerdir. Bu diyalog, aşağıdaki büyük mağarada geçer.

 

 

Aager, Laila ve Bremorel’e her zamanki donuk ve ifadesiz üslubuyla: “Inshala ile bir konuşun. Kızın ciddi sorunları var ve halledilmesi gerek.”

Bremorel bezgin bir şekilde: “Laila sen konuş, sen daha beceriklisin bu konularda..”

Laila: “Ne konuşacağız yaa?”

Aager, aynı ses tonuyla: “Konuşun işte. Kızın ciddi sorunları var ve halledilmesi gerek..”

Birden Merisoul sessizce tepeden süzülerek iner..

Merisoul, Aager’e: “A Aaaa.. Sen Inshala’yı mı seviyorsun yoksa?! Çok heyecanlı!”

Aager, buz gibi bir ifadeyle Merisoul’a bakar ve dişlerini gıcırdatarak sessizce ve üstüne basa basa “Hayır”, der.

Merisoul: “Sana inanmıyorum!”

 

 
 

“Teşekkür ederim.. Sanırım!”

Timeline:

Grup, Themalsar zindanlarının altındaki mağarada buldukları çok uzun bir tünelin sonunda, içinde ‘uyumakta’ olan ölüler, hayaletler ve devasa bir Otyugh’un da olduğu bir odaya ulaşmıştır.

Grup, ölüleri, hayaletleri ve Otyugh’u uyandırmadan odanın karşı tarafındaki tünelden sessizce geçmeye karar verir. Bu hikaye, grup tam odadan geçmek üzereyken, Mersoul ile Darly arasında geçmektedir.

 

 

Merisoul: “Pşşt, Daarliiii..”

Darly temkinli bir şekilde Merisoul’a bakar: “Ummm.. Efendim Soul?..”

Merisoul: “Sana minik bir bilmecem var.”

Darly bir kaşını havaya kaldırarak: “Sor bakalım..”

Merisoul: “Alfabetik sırayla; Aager, Inshala ve Bremorel..”

Darly: “Saydıkların alfabetik sırada değiller!”

Merisoul: “Sen öyle san!”

Darly: …

Merisoul: “Bunların arasındaki ortak şey nedir?”

Darly: “Ummm.. bilmem.”

Merisoul: “Hadi ama.. bi düşün: Inshala, Aager’i hiç sevmez. Aralarındaki münasebet (Inshala’nın sesini taklit ederek) “sen iyi biri değilsin”, ile sınırlı. Aager bunu umursamaz gibi görünse de gerçekte buna gıcık olur. Bremorel, Inshala’dan uzak durur çünkü onun hafif kaçık olduğunu düşünür – ki bence de haklı! Bremorel’in Aager’le işi olmaz. Bugüne kadar konuştuklarını bile hiç görmedim. Sence geriye ne kalıyor?”

Darly: ” ..ben?!”

Merisoul: “Eveeeet!”, der gülümseyerek.

Darly: “Shit!”

Merisoul: “Çok ayıp ama isabetli! Ancak daha spesifik olmak gerekirse, sana olan nefretleri..”

Darly: “Bunu neden söylüyorsun ki bana şimdi? Zaten biliyorum..”

Merisoul küçük omuzlarını silkerek: “Ama bilmediğin şey, seni buradan canlı çıkarmayacakları.”

Darly hafiften tırsak bir sesle: “Bu mümkün değil. Moira, Lady Magella, Lorna ve hatta Udoorin bile buna asla izin vermezler..”

Merisoul: “Darliii.. Daaarliiii.. Çok şirinsin ama bazen bir o kadar da kalın kafalı olabiliyorsun! Sence bu üçü bir araya gelip sana bir şeyler yapmak isteseler, bunu Lady Magella ve Lady Moira’nın gözleri önünde mi yaparlar?

Büyük ihtimal Lorna da bu duruma karşı çıkar çünkü kendisi de en az Lady Moira kadar hanımefendi bi kız.. Ne var ki şu sıralar biraz dikkati dağınık ve bu da onu içine kapanık biri haline dönüştürmüş durumda. Senin anlayacağın, muhtemelen başına gelecekleri fark bile etmez. Udoorin’in kafası ise kaf dağında ve gerçekte sen onun için bir sorunsun ve Udoorin sorunları ve komplikasyonları sevmez. Ayrıca onun.. da başka dertleri var.

(Gnine’ı kastederek) Bücür, amcasına yaptıklarından dolayı her an patlamaya hazır durumda. Pratik anlamda dile getirmem gerekirse, seni patlatmaya hazır durumda! Sana baktığında bile elleri kaşınıyor olmasa, eminim bu konuda onu da aralarına alırlardı..

Laila ise zaten Bremorel’in kuzeni.”

Darly panik içerisinde: “Ama ben gerçekten masumum! Biraz daha zamana ihtiyacım var o kadar. Tamamını olmasada, çoğunu ikna edebileceğim den eminim..”

Merisoul: “Daarliiii.. o gemi çoktan iskeleden ayrıldı.. O şirin, beyaz gelinciği öldürdüğünde, aslında bütün ikna planlarını da öldürmüş oldun. Ve bunun farkına varmayan tek kişi de sensin..

Ben bile öldürmek istedim seni o an.. Seni benden kurtaran tek şey, seni öldürmek ile gelinciği kurtarmak arasında yaptığım tercihten dolayı kaybetmiş olduğum fırsattı.. “

Darly iyice rahatsız olmuş bir ifadeyle: “Madem beni öldürmek istiyorsun, bunları neden anlatıyorsun bana?”

Merisoul biraz içli bir şekilde: “Seni kendime saklamayı düşünüyordum ama iyilik yapmaya mahkumun! Beni, o gece seni öldürmektense gelinciği kurtarmaya zorlayan mahkûmiyet, şimdi de seni ölüme terk etmektense kurtarmaya zorluyor..”

Darly, tam bir kaçık ile muhatap olduğunun farkındalığı ile terlemeye başlar.

Merisoul: “Şimdi beni iyi dinle. Bu önümüzdeki mağaradan geçerken herkesin dikkati başka yerde olacak. Bu da senin için harika bir fırsat bence..”

Darly: “Fırsat? Ne fırsatı?”

Merisoul: “Kaçman için tabii ki..”

Merisoul, içinde yiyecek, içecek, bazı değerli taşlar, mücevherler ve kitaplar olan bir bohça çıkartır ve Darly’ye uzatır.

Merisoul: “Al bunları..”

Darly: “Nedir bunlar?”

Merisoul: “Sana hazırladığım yolluk..”

Darly bohçanın içine bakar: “Bu kitaplar da neyin nesi?!”

Merisoul: “Yolda tek başına yalnızlık çekersen okuman için..”

Darly: …

Merisoul hafif burnunu çekerek: “Lorna böyle şeyleri seviyor sanırım, iki oturumda beşini de bitirdiğine göre.. ama pek benim tarzım değil. İçinde, şer bir varlığa karşı mücadele veren bir grup kahramanı anlatan yarı romantik hikayeler oldum olası bana pek inandırıcı gelmemiştir.. ama bu konumuzun dışında.

Önemli olan, grubun senin yokluğunu fark ettiklerinde herşeyi bırakıp peşinden gelmelerini engellemek için..”

Darly: “Nasıl yani?”

Merisoul: “Bugüne kadar kaç tane okumak için kitap çalan “suçlu” gördün hayatında?”

Darly: “Ummm.. pek yok sanırım.”

Merisoul: “Kaçmakta olan biri, çalmış olmak için kitap çalmaz çünkü kitaplar hantal ve ağırdırlar. Sadece okumak için kitapları aldığını sanacaklar -çünkü onlara bunun böyle olduğunu ben söyleyeceğim- dolayısıyla da senin için iyi şeyler düşünecekler. Çünkü kitap okuyan çocukları herkes sever! Bu da lehine işleyecek.”

Darly, Merisoul’un dile getirdiği akıl almaz olduğu kadar, fevkalade ince düşünülmüş mantık karşısında ağzı açık kalmış ve şaşkına dönmüş bir şekilde: “Sen.. pek de göründüğün gibi biri değilsin. Keşke çok daha önceden tanışmış olsaydık..”

Merisoul’un uhrevi güzellikteki yüzünde büyük bir kayıp ve derin bir hüzün ifadesi belirir. Minik kırmızı dudakları ise acı bir gülümsemeyle burkulur: “Çok daha önce tanışmış olsaydık, muhtemelen önce seni kullanır, sonra da ruhunu yerdim!”

Arkadan bir yerden Moira’nın fısıltılı sesi yankılanarak duyulur: “Soul, haydi, sıra sende. Bree’nin yaptı sessizlik büyüsü daha fazla dayanmaz.”

Merisoul arkasına doğru: “Geliyorum”, diye seslenir, sonra Darly’ye döner: “Hadi git.. Kaybol!”, diye tıslar.

Darly usulca kalkar, bir an duraksar, sonra beklenmedik bir şekilde Merisoul’a sarılır ve kulağına fısıldar: “Teşekkür ederim.. sanırım”, der ve karanlıkta kaybolur gider.

Merisoul döner, yüzünde hafif bir gülümsemeyle, birazda arkasında kaçmakta olan Darly’yi gizlemek amacıyla, kanatlarını bütün tüneli kaplayacak şekilde açar ve mağaranın ağzına doğru koşar. Mağaraya tek adım kala zarif bir hareketle havaya sıçrar ve büyülü alanın üstünden, etrafındaki uyuyan hayaletler kadar sessizce süzülerek geçerken küçük yumruğunu havaya çakarak, “Yeshh!”, diye sessizce haykırır..

 

 
 

A Bard’s Tale I
“Darly Dor”

Timeline:

Bu hikaye, Darly Dor’un kısa geçmişini ve grup ile karşılaşmasından birkaç gün öncesine kadar başından geçen olayları kendi açısından anlatmaktadır.

 

 

Darly Dor, ilginç bir şekilde Bari Na-ammen’den, yıllar önce Arashkan şehrindeki High Spires’a yönetici olarak atanmış bir High Elf (yüksek elf) baba ve tanınmış, aristokratik bir ailenin kızı olan insan anneden olmadır.

Darly, varlıklı ailenin tek evlatlarıydı..

Darly’nin neden evden kaçtığına yada atıldığına dair bir çok rivayet vardır. Bunlardan biri, onun babası hakkında bazı nahoş şeyler öğrenmiş, daha da kötüsü, görmüş olduğuna dair ve bu sebepten dolayı kaçtığı, bir diğeri ise (ve daha olası olan sebep) ise;

 

Can Sıkıntısı + Paranın Fazlası + Kötü Arkadaşlar = Darly Dor!

 

Sebebi her ne idiyse, Darly’nin ayrılması annesinin kalbini kırmıştır. Yıllar sonra bile Darly, geçirdiği nadir yalnız gecelerde annesini bitiren sebep olarak hep kendisini suçlamış ve bundan dolayı da utanç duymuştur.

 

Gel zaman git zaman, Darly pazarcılardan çürük elma çalmaya kadar düşer ve birileri onu fark etmemiş olsa, muhtemelen bir lağım sıçanı olarak, genç yaşta ölüp gitmiş olurdu.

Küçükken bile ne denli yakışıklı ve eli hızlı olduğunu fark eden, Arashkan Hırsızlar Loncası üyesi ‘Yaşlı Sansar’ onu bulur ve ona kol-kanat gerer. Yaşlı Sansar, Darly’yi tekil anlamda özel bir eğitimlerden geçirir,ve onu ait olduğu eski aristokrasinin üzerine salar.

Darly kısa zamanda birçok genç (her zaman da o kadar genç olmayan) zengin bayanı, mücevherlerinden ve pahalı takımlarından eder..

20’li yaşlarna kadar, sadecede güzel yüzü ve bayanlarla ağzı iyi laf yapan biri değil, üstlerine pıçak ve kılıçla olduğu kadar,hırsızlığın bir çok başka alanlarında da kendini ispatlamayı başarır.

Darly, genç olması dolayısıyla Hırsızlar Loncasında üst kademelere ulaşmasına daha yıllar vardır, ancak prestiji hayli yüksektir. Nevarki Darly’nin gözü zaten o kadar da yükseklerde değildir.

Onun için hayat keyif ve kadınlardan ibarettir ve günlerini karnı tok ve umarsız bir şekilde geçirmeyi tercih eder.

Darly için ikinci düşüş beklenmedik bir açıdan gelir.

 

Yaklaşık iki, iki buçuk ay önce bağlı olduğu hırsızlar loncası, çok, ama çok nadir bir şekilde
olduğu anlardan birini yaşar; şehir dışından gelen bazı kesiciler, pahalı bir iş için kendileriyle iletişime geçer ve hırsızlar loncasından, söz konusu iş için çevik, becerikli ve sessiz bir hırsızı ‘ödünç’ isterler. İş, uzaklardaki bir kasabadan bir şeylerin alınması ve yerine bir başka paketin bırakılmasından ibarettir!

Darly olaydan haberdar olduğu andan itibaren hep, o kadar uzaktaki bir işin ta Arashkan Hırsızlar Loncasına gelinmesini biraz garip bulmuş olsada, Loncanın isimsiz lideri, muhtelif sebeplerden dolayı işi çoktan kabul etmiş ve Yaşlı Sansar vasıtasıyla da kendisine bildirilmiştir.

Bütün becerilerine rağmen, Darly, Loncanın kendisine olağan dışı bazı müsamahalar gösterdiğinin de farkındadır. Bu sebepten ötürü bu garip ‘iş’i kabul eder.

Lonca kodamanları ne düşünürse düşünsün, Yaşlı Sansar, Dary’liye ısrarla temkinli ve uyanık olması gerektiğini, ve işin içinde kendilerine söylenmeyen bazı şeylerin olabileceğini telkin eder.

Darly, yeni katıldığı grupta kendisine arkadaş bulamaz ve aramaz da zira grubun geri kalanı, hiç sevmediği kesicilerden oluşmaktadır.

 

Grup, Arashkan’dan ayrılır ve ana yolları takip etmez. Sessizce ve saklanarak önce kuzeye, sonra da doğuya yönelir ve geceleride ateşsiz, soğuk kamp kurarlar.

Yola çıkmadan önce Darly’ye anlatılan plan aslında çok basittir: Serenity Home diye bilinen bir kasabada yaşayan, Tinkerdome adında bir cüce mucitten, yapmış olduğu bir icadı çalınacak, ‘ödeme’ olarak da adamlardan ikisinin devamlı kolladığı, uzun silindirimsi ‘paket’ bırakılacaktı.

Bundan sonra ise seri bir şekilde kasabanın hemen kuzeyindeki ormana doğru kaçılacak ve bir hafta kadar düz kuzeye gidilecek, orada ikinci bir grupla buluşulacak ve iki grup birleşip kasabanın 10-15 gün kuzey, kuzey doğusundaki, Themalsar denen bir harabenin yakınlarında bekleyecek olan birine teslim edileceklerdi..

 

Darly, “Bu mu basit plan?”, diye geçirmişti içinden..

Hırsızlar Loncasının birden fazla kolu vardı; sokak çocukları, yan kesiciler, şantajcılar, Darly gibi, diğer hırsızların züppe ve pembenin alaycı bileşimi olan “züppemsiler”, dayakçılar ve fahişeler gibi..

..ve gruptakilerin hiç biri bu kollardan değildir.

 

Bir kaç yıl önce aralarında gerçekleşen ve son derece kanlı biten çatışmalar sonucunda Araşkanda herhangi bir kesici loncası kalmamıştı.
Bu sebepten dolayı bu yabancılara Darly bir türlü ısınamamıştı..

Darly kesicilerden nefret ederdi.

Onun bu nefreti, planda gördüğü saçmalıklar ve boşluklar, kafasında birçok sorunun da oluşmasına sebep olmuştu; neden bir şeyin çalınması için bu kadar çok adam tutulmuştu ki? Neden bir şeyin çalınması için bu kadar uzaktan adam tutulmuştu? Dahası, neden bir mucit için bu kadar kesici tutulmuştu? Ve her şey bir yana, neden çok daha yakındaki -o bölgeyi iyi bilen- ve çalınacak şey her ne ise, onu çalabilecek birileri bulunmamıştı? Madem iş basit bir hırsızlık işiydi, neden en baştan herhangi bir kesiciye ihtiyaç duyulmuştu? Ve bu Themalsar harabelerinde buluşma işi de neyin nesiydi?

“Hangi salak bi harabede buluşur ki?”, diye kara kara düşünür Darly.

..ve neden ‘devamlı izleniliyorum’ hissi gün be gün artıyordu?

Bu kadar kesicinin olduğu yerde Darly gibi bir hırsıza ne gibi bir ihtiyaç duyulabilir di ki?

“Belki de ince hırsızlık, yan kesicilik, tüy tuzak yada hassas bazı kilitlerin açılması için benim yeteneklerime ihtiyaç duyacaklardır.”, diye düşünürken, sebebini ancak söz konusu kasabaya gelince anlar Darly..

Şerefsizler bırakılacak paketi son anda ona taşıttırırlar!

 

Darly paketin şekli dışında ne olduğunu çıkaramaz.. şekli ve fevkalade ağır olduğu!

Darly ve kesiciler kasabaya, kasabayı çevreleyen odun duvarları aşarak girerler ve genç hırsız bir kaç şeyi o anda farkeder; dışarıdan basit gibi görünen kasaba aslında şaşılacak kadar düzenli ve temizdir. Evleri gelişi güzel, boş bulunan yerlere kurulmamış, belirli bir düzene göre inşa edilmiştir. Çoğu evin, güzel, mütevazi bir bahçesi vardır ve evlerin hepsinin duvarları temizdir ve iç açıcı renklerle boyanmıştır.. Darly kasaba hakkında bu ve bunun gibi birçok ayrıntıyı fark eder. Bunlardan kendisini ilgilendiren en önemli ayrıntı ise, bir kasabadan beklenmeyecek derecede de temkinli bir güvenliğinin oluşudur.

Kesiciler oldukça sessiz ilerlemelerine rağmen, dört farklı noktada bekçiler tarafından fark edilmişler, ancak herhangi bir alarm veremeden etkisiz hale getirilmişlerdi.

İşte bu noktada Darly, kendisiyle kesiciler arasındaki açık farkı anlar ve neden kesicilerden nefret ettiğini hatırlar; kendisi gibi bir hırsız için ‘etkisiz hale’ getirmenin anlamı, ağır, içinde kurşun tozu olan bir kese yada en kötüsü bir odunla muhatabını yere yıkıp bayıltmak anlamına gelirken, bir kesici için bu, muhatabının boğazını bir kulağından diğerine yarmak anlamına geldiğini görmesidir.

Darly tiksinti içerisinde ağır paketi hedefine doğru taşır.

Kasabanın diğer tarafında garip, üç katlı, kubbemsi binaya yaklaştıklarında kesiciler hiçbir nezaket ya da incelik örneği göstermeksizin, kapıdan içeri dalarlar ve kısa darp seslerinden sonra ellerinde paçavralara sarılmış bir şeyle tekrar dışarı çıkarlar – biri Darly’ye işaret eder ve paketi binanın içine götürüp oraya bırakmanı söyler.

Sonra hepsi geldikleri gibi kaçarlar..

..ve bunu oldukça adice bir şekilde, Darly’yi beklemeksizin yaparlar.

 

Darly üç katlı, kubbeli binadan çıkıp kasabaya girdikleri noktaya daha ulaşamadan, arkasından gün ışığı kadar göz kamaştırıcı bir parlama olur. Genç hırsızın arkası parlamaya dönük olmasına rağmen gözleri bir anlığına kör olur ve genç hırsız tökezler..

..ve belki de hayatını kurtaran şey de bu olur zira parlamanın ardından gerçekleşen patlamayla, üç katlı binanın kubbesi tamamen ve hiçbir ön uyarı olmaksızın yok olur!

Patlama o kadar şiddetle gerçekleşir ki, Darly tökezleyip yere doğru meyletmemiş olsa, muhteme patlamanın şiddetinin tam etkisiyle muhatap olmuş olacakken, sadece, sanki dev, görünmez bir el onu alır..

..ve iki sokak ilerideki bir bahçenin ortasına bırakır!

 

Darly’nin gözleri kıpraşır, kulakları çınlar bir halde yerden kalkar ve arkasına bakmadan titreyen bacakları üzerinde zorlukla kasaba duvarlarına doğru koşar. Oraya vardığında ise duvardan inmek için kullandıkları ip merdivenlerin çoktan çekilmiş olduğunu görür.

Genç hırsız belinden çektiği bıçakları kullanarak kendisini yukarı çekerken ister istemez söylenir.

 

“Sanki birileri beni arkada yem olarak bırakmak istiyor..!”

 

Darly duvarı aşıp aşağı kendisini bırakmadan önce bir defalığına mahsus, mahvettiği kasabaya ve marifetine bakar..

..ve kasabanın, üç katlı o kubbeli binanın etrafındaki evlerin tamamını yerle bir olmuş olarak görür. Arkada bıraktığı silindir şeklinde pakette her ne var idiyse, gökyüzüne doğru, dikine, yüksek basınçlı, yeşilimsi ve ürkütücü bir ateşin harlayarak hala geceyi aydınlattığını görür.

Genç hırsız gördüğü manzara karşısında ister istemez dona kalır.

O anda içine, bu olayın burada bitmeyeceğine, sonuçlarının tahmin bile edemeyeceği kadar büyük olacağına dair bir korku düşer.

Ve kendisini gecenin karanlığına salar..

 

Darly, kesicilerle birlikte ormanda olaysız bir şekilde günlerce yol alır, ancak içindeki “birileri bizi izliyor”, duygusunu bir türlü üstünden atamaz.

Yılların oluşturduğu hırsızlık alışkanlıkları onda bazı keskin hislerin ve duyuların oluşmasına sebep olmuştur ve geçmişte yaşadığı bir çok tehlike ona bu duygularını asla kulak ardı etmemesini öğretmiştir.

Yaktıkları kasabadan ayrılmaları üzerine ormanda geçirmekte oldukları bir gece, bu hisleri genç hırsızın hayatını bir defa daha kurtaracaktır..

Hayatında daha önce hiç görmediği, kocaman, vahşi görünümlü kalabalık bir grup yaratık, kamplarını basar ve kanlı, acımasız bir mücadele başlar.

Başta kesicilerle omuz omuza verip bu yaratıklarla çarpışsada, Darly gözünün ucundan bazılarının kaçtığını fark eder..

Kahramanca çatışıp dramatik bir şekilde hayatını verme olayı asla genç hırsızın olayı olmamıştır; Darly hiç düşünmeden ve hiç sektirmeden savaşan kesicileri terkeder ve savaştan kaçar!

 

Kaçan kesiciler, çaldıkları şey dışında yük oluşturabilecek üzerlerinde ne varsa atıp gizli ve saklı bir şekilde ormanda yollarına devam ederler.

Darly, en kötüsünü arkalarında bıraktığını umarken bir kaç gece sonra aynı yaratıklar grubun kampına ikinci bir baskın daha düzenlerler.

Ancak bu sefer Darly hazırlıklıdır.

Darly bu baskında hiç beklemeden ve anında ormana kaçar.

 

“Nasıl bir planlamadır bu? Başından beri bir bokluk vardı bu işin içinde..”, diye hırlar genç hırsız sessizce kaçarken.

Darly yeterince uzağa gidemeden, yerde can çekişen bir kesiciyle karşılaşır. Belliki adam yaralı bir şekilde kaçmaya çalışmış ancak kan kaybından olduğu yere kadar uzaklaşabilmiştir.

Yaralı kesici yattığı yerden Darly’ye sırt çantasını uzatır ve kırık, fokurtulu bir sesle “Kaç burdan züppemsi! Al bunu ve kaç.”, diye hırlar acı içerisinde. “Diğer grubu bul ve onlara olanları anlat..

Bu baskınlar tesadüf değildi.. Bunun arkasında–”, diye devam ederken gecenin karanlığından uğursuz bir uğultuyla koca bir mızrak iner ve kesicinin göğsüne saplanır.

Darly adamın uzattığı çantayı kaptığı gibi kaçar ve ölen kesicinin suratında oluşan hayret, korku, acı ve şaşkınlık ifadesiyle vakit harcamaz.

 

Genç adam bir züppemsidir ama aynı zamanda da bir hırsızdır ve ancak hayatının çoğunu tehlikeli işler yaparak geçirmiş olmanın verebileceği bir ‘kaşar’a da sahiptir.

Buna rağmen hayatının hiçbir anında bu kadar korktuğunu da hatırlamaz.

“Lanet olsun! Bu ne ya..! Ben zengin kızları ve kadınları tavlarım. Pıçağımı, ‘kim hedefi vuracak’ – kumarında çekerim.. Yıllar önce bi salak dışında da kimseye pıçak çekmişliğim yok! Lanet, salak, geri zekalı, kıçı kuruyasıca herifler! – neye bulaştırdınız beni?!”

Darly, bu kesicilerle haftalardır yollardadır ve her gün ormanda onlarla yol almış, onlarla gecelemiştir ancak tam o anda artık şehirde olmadığını, dünyanın zengin kadınları mücevherlerinden etmekle sınırlı olmadığını, hayatının bir anda sona erbileceğini, babasını çok da umursamasa da, annesini bir daha göremeye bileceğini anlayıverir!

Üstünde ne kadar o güne değin önemli sandığı fiyakalı ipek gömlekleri, kadife pelerinini, pahalı yüzük ve takılarını, tarak, traş seti ve güzel kokulu parfümlerini aceleyle kazdığı bir çukura gömer ve züppemsiliğini bir kenara atıp paslanmış hırsızlık becerilerini çıkartır ve hayatta kalmak için bildiği her tekniği kullanmaya başlar.

Günlerce ormanda kuzeye ilerler ama o “izlemiyorum” duygusu hala onu terk etmez bir türlü.

Bir ara geri durup ormanı izlemeye alır ve yeni bir sorunu olduğunu anlar. Peşinde artık sadece o vahşi yaratıklar yoktur. Bir grup insan, cüce ve en kötüsü, şöhretlerini hayal meyal duyduğu ve “ormanda bir izciden asla kaçamazsın” atasözünü hatırlatan, iki de izci kızdan oluşan karma bir
grubun, arkasında bıraktığı kırıntı izleri takip ettiğini öğrenir.

Darly, bitmek bilmeyen şanssızlığına lanet eder ve tekrar kaçmaya başlar. Bütün bu olanlarda olumlu olan tek şey, ardından kendisini takip eden grup temkinlidir ve onu geceleri takip etmemektedir.

Genç hırsız, gece gündüz kaçar ve bildiği her türlü “leke sökme” tekniğini kullanır ancak o lanet olasıca izci kızlardan bir türlü kurtulamaz..

 

“Lanet şeyler.. bari çirkin olsalardı!”, diye geçirir içinden ama bir yandan da izci kızları takdir etmekten de kendisini alamaz zira ikisi de genç, güzel, kendilerinden emin ve vazgeçmez bir nitelikle onu takip etmektedirler.

İşin aslı, Darly söz konusu kızlar olunca ayrıntıları tek bakışta fark etmesini iyi bilen biridir. Söz gelimi kızlardan biri ince belli, hafif çekik gözlü – muhtemelen senin gibi bir yarı-elf, öbürü ise uzun boylu, uzun bacaklı ve son derece atletiktir..

“Belkide saklanmaktan vazgeçip onları çapkınlığım ile etkim altına alabilirim.”, diye yorgunluğunu dağıtmaya çalışır ama gerçekte bunun bir hayal olduğunun da farkındadır zira o “güzel” kızların hedeflerini yüz yardalık bir mesafeden delik deşik ettiğine açık bir şekilde müşahade etmiştir.

Muhtemelen ve ancak genç hırsızın oklarla doldurulmuş cesedine vardıklarında “Ayy yazık oldu ya.. Pek de şirin bi şeymiş”, derler, diye homurdanır içinden.

Darly bir şekilde kendisini takip eden grupla arasındaki mesafeyi korumayı başarır. Günler sonra diğer grupla buluşma yerine vardığında, kendisini kimsenin beklemediğini görür.

Genç hırsız bir an panikle karışık bir hiddetle “Hepinizin canı cehenneme!” deyip, yola devam etmeyi ve bulunduğu ormandan, bulaştığı pislikten ve tercihen yaşadıkları krallıktan olabildiğince uzaklarda bir yerlere gitmeyi düşünür.

Nevarki Darly bir gerçeği çok iyi bilir; hırsızlar arasında en değerli şey, kendi aralarında verdikleri sözdür ve sözünü tutmayan bir hırsıza tutması için ikinci şans verilmediğidir.

Darky beklediği her saat, onu takip edenlerin yaklaştığını bilse de, yine de beklemeyi tercih eder.

Ve en sonunda beklemesi sonra erer. İki hırpani adam, paldır küldür Darly’nin bulunduğu yere yaklaşır.

Gelen iki acınası kesicinin halini gören Darly içinden, “Ne amatör tipler bunlar yaa.. Alnınızda hedef tahtasıyla gezin bari..”, diye geçirir zira adamların çıkardığı gürültü, ölümleri için açık birer davetiye gibidir..

Genç hırsız, bir grup beklerken karşısında sadece iki tane, fena halde hırpalanmış adamla karşılaşınca ister istemez içinde hissettiği korku daha da artar.

İki taraf da tanışıp hikayelerinizi paylaştıktan sonra genç hırsız, korkularının gerçekte ne kadar ‘az’ olduğuna ayılır çünkü onlardan öğrendikleri hiçte iç açıcı değildir.

Darly, iki kesicinin hikayesini dinledikten sonra öylece kalakalır. Sonra derin bir nefes alıp, “Durun bi doğru anlamışmıyım..”, der. “Sizlerlerin de buradan on beş gün mesafede, ormanın batısındaki bir orman elf köyünün yakınlarında yaşayan yaşlı bir druid’den birşey çalıp buraya gelmeniz gerekiyordu ve malı çalıp kaçmatkansa, yaşlı adamı öldürmeyi tercih ettiniz, öyle mi? Off yaa.. sizler tam olarak ne kadar geri zekalısınız?Kimse size “mal kaldırma” işinde adam öldürülmeyeceğini öğretmedi mi?”, diye horlayarak bakar iki kesiciye.

“Çalmak başka, öldürmek başka.. çalan adama yapılan muamele ve ceza ayrı, cinayetin muamele ve cezası ayrıdır. Birinde bi tomar dayak yersin ve bir süreliğine hapse atılırsın. Diğerinde ise iş ipte biter! Her şey bir yana, hırsızlık için gittiğin yerdekileri öldürmek profesyonelce değil!”

Darly midesinin bulandığını hisseder. Eğitimin bir parçası olarak, en seri ve en etkili bir şekilde nasıl can alınır bilse de, bu hiç sevmediği bir şeydir ve bu iki dangalakla baş başa kalmıştır.

Darly, kendilerinin kasabadan çaldığı şeyin içinde bulunduğu çantayı kesicilere verir ve Themalsar denen harabelere doğru yola koyulurlar..

“Hangi salak bi harabede takas için buluşur ki?”, diye geçirir içinden.

İki kesiciden biri kaçarken düşmüş ve çenesini kırmış, diğeri ise yarılmış alnını pis bir paçavrayla sarmıştır. Başı sarılı olan kesici, kısık, muallak bir sesle başlarından geçenleri anlatır;

“Yola çıktığımızda on altı kişiydik. Sorunsuz bir şekilde yaşlı druid’in olduğu yere ulaştık ve gece olmasını bekledik. Bize yaşlı adamın tehlikeli olabileceği söylenmişti, biz de işi garantiye almak için onu kestik ve ’emaneti’ aldık. Hepi top yıldırım çarpmış bir odundu.. Yaşlı adamı kestikten kısa bir süre sonra, bir gece aniden baskına uğradık. Hayatımda hiç görmediğim kadar büyük orklar ansızın daldılar aramaza ve bizleri kesmeye başladılar. O kadar ani oldu ki, ayağa kalkıp silahlarımızı çekinceye kadar yarımızdan fazlasını öldürmüşlerdi çoktan.. Biz kaçtık, onlar da peşimizden geldi. Kedi fare gibiydik ve biz hep fare olduk.. Yetmiyormuş gibi, bir şey daha takıldı peşimize. Ne olduğunu asla göremedik ama çok büyük ve çok sinsi bir şeydi.. Ve hepsi ne için? Yanık bir odun parçası içinmiş..”, diye acı bir şekilde ‘hıh’lar.

Darly bu noktada adamın söylediklerine hayret etmekten kendisini alamaz. Anlattığı yaratıklar kendilerine saldıranlarla aynı gibidir ama o da hayatında bu kadar büyük, vahşi, güçlü ork görmemiştir. Dahası, orklar küçük, kendilerine karşılık veremeyecek gruplara saldırmayı tercih eden yaratıklardır. Ama en önemlisi ise orklar zekalarıyla bilinen yaratıklar değildiler. Bu yaratıklar ise hem zeki, hem kurnaz, hem de fevkalade organize bir şekilde hareket edip saldırmışlardı..

Darly olaya bir de başka açıdan bakar. Evet, kendisi kesicilerden hiç haz etmesede, onlar hırsızlara göre silah eğitimleri çok daha kapsamlı olurdu ve her zaman tetikte olurlardı.

Kendisinin bile bir kesiciye kendisini farkettirmeden yaklaştığını, çok şanslı koşullar altında düşünebilirken, bu yaratıklar, on altı tane kesiciye baskın yapabilecek kadar onlara yaklaşabilmişlerdi..

Genç hırsız bu düşünceyi oldukça rahatsız edici bulur zira cüsselerine rağmen bu devasa orklar, nokta atışı yapar gibi her iki grubu da bulmuşlar ve hiç tereddüt etmeden saldırmışlar, kendileri neredeyse hiçbir zayiat vermeden otuzu aşkın kesiciyi parçalamışlardı.

İşin ürkütücü yanı, iki farklı grup, iki farklı şeyi çalmak için gönderilmişler ve çaldıktan kısa bir süre sonra ikisi de müteahhit defa baskına uğramışlardı.

Darly o güne kadar dünya politikalarıyla pek de de ilgilenmemiş olsada, son iki haftada yaşadıkları bas bas “BU TESADÜF OLAMAZ!” diye bağırıyordur. Defalarca bu orkların baskınlarına uğradıktan sonra ve arkalarından gelen izcili grubu ekemedikleri sürece bu ormandan kurtulamayacağını anlayan Darly, o anda temkini boş verip ivedilikle malları teslim edip olabildiğince uzaklarda bir yerlere yerleşmeye kadar verir.

İki kesici ve bir hırsız, günlerce ormanda koşup harabelere doğru ilerler. Yolda daha fazla bir şeyle karşılaşmadan, karşılaştıkları şeylerden ise çarpışmaktansa saklanmayı, sinmeyi ve sürünerek uzaklaşmayı tercih ederler. Aç, susuz ve pis içerisinde üç adam en sonunda ormandan çıkarlar.

Nevarki Darly, temkinlidir zira geçen son bir kaç haftada olan olaylardan ve bu olayların gelişiminden oldukça keskin iki sonuca varır; birincisi, birileri onlara fena halde ihanet etmiş ve satmıştır, ikincisi ise “Daha fazla birilerinin köpeklerine yem olmayacağım!”, diyerek bu işin makul bir ‘takas’ ile bitmeyeceğine olan kati inancıdır.

Bu düşünce genç hırsızın zihninde bir kere yer ettikten sonra bir daha da aklından çıkmaz. Darly, bu düşüncelerini hiç tanımadığı ve güvenmediği bu iki kesiciyle paylaşmaz ve kendisini her an kaçmaya hazırlar.

 

İki kesici, bir hırsız o gece ormanın dışında kamp yaparlar. Darly uyuyor numarası yapar ve geceyi uzandığı yerden temkinli bir bekleyişe geçirir. Darly’nin bu temkini onu bir daha kurtarır..

Gecenin derin saatlerinde, iki kesicinin ortasında aniden kara cüppeler içerisinde biri peydah olur ve genç hırsız “Lanet büyücüler!”, diyemeden cübbelinin elinden ard arda yıldırımlar çakar ve bir kesicinin göğsünde koca bir delik açılır, diğerinin ise sol kolu ve kafasının sol yanı bir anda kömür oluverir..

Göz açıp kapayıncaya kadar iki kesici de ölmüştür!

Karalar içindeki adam kesicileri yıldırımlarıyla yakarken Darly beklemez.

Darly battaniyesinin altından yuvarlanır ve sessiz adımlarla gecenin karanlığında kendisini kaybettirir..

Saatler sonra geri döndüğünde iki kesicinin de mutlak bir şekilde ölmüş olduklarını ve çaldıkları mallarında gitmiş olduğunu görür. Genç hırsız bütün başına gelenlere ve getirenlere lanet eder ve hışımla söylenir;

“İşte bu yüzden harabelerde buluşulur… Gelip seni seyircisiz gebertsinler diye!”

 

Aç, susuz ve takatsiz bir şekilde ormana bakar Darly ve bir durum değerlendirmesi yapar, sonra da bir karara varır.

Ya tekrar ormana girecek ve ardından gelenleri bir şekilde atlatmaya çalışacak ya da onlara teslim olacaktır..

Ama Darly bu iki seçeneği de değerlendirmez.

Bitkin adımlarını hızlandırarak lanetli Themalsar haraberine doğru koşmaya başlar.

Açlığının getirdiği kramplarla canı fena halde kakaolu kek, yanında da sıcak bir fincan çay çeker. Ama o, gece boyunca hiç durmadan harabelere doğru koşar ve karanlıkta eski Themalsar tapınağından kalma yıkıntıların arasında bulduğu ilk deliğe saklanır.

Darly ancak sabah olduğunda saklandığı deliğin gerçekte bir delik olmadığını, sadece tavanı çökmüş, duvarları da yıkılmış bir bina olduğunu görür. Dahası, binanın içinde de bir çeşit giriş olduğununa ayılır.

Genç hırsız, girişi takip edince aşağı doğru inen merdivenleri fark eder.

 

Genç züppemsi bir şeye kati olarak inanıyordur; o lanet izci kızlar onu buraya kadar takip edeceklerdir ve onun kasabalarına yaptıklarını düşünülecek olursa, kendisine çok ihtiyacı olan o çayı ısmarlamayacaklarıdır..

“Off.. Çay!”, diye hayıflanır içinden Darly.

“Şu anda sıcak bir çay için nelerimi vermezdim ki?”, diye düşünür ama o sıcak çay için verebileceği pek de bir şeyi yoktur artık.

 

Darly yolun sonunda olduğunu en sonunda anlar. Kaçacak pek de bir yeri kalmamıştır. Ya orklar onu yakalayacak, ya da lanet izci kızlar..

“Gökler adına! O iki vahşi, gözü dönmüş kızların bana neler yapacaklarını düşünmek bile istemiyorum.”, diye acıklı bir sesle söylenir.

Darly o anda bir daha şeyi anlar.

Onu kurtaracak şey, hırsız oluşuyla alakalı marifetleri değil, bir züppemsi oluşundan dolayı elinde barındırdığı ‘ikna’ kapasitesidir.

Darly Dor, uzun yıllar boyunca kadırdığı onca zengin kadınlar üzerine kullandığı teknikleri ve yöntemleri gözden geçirir ve neredeyse tamamını çöpe atar zira o yöntemlerin hiç birisinin o iki vahşi izcinin üzerinde etki edeceğini düşünemez zira kandırdığı kadınların neredeyse hepsi şımarık, yalnız, canları sıkılmış ve pohpohlanmış salak kadınlardı.

Bu kızlar ise fevkalade ciddi, haftalarca takip edişlerinden, işlerini hiçte savsaklamayan, hayatlarında muhtemelen hiç pohpohlanmamış kızlardır!

Darly, bir şekilde iki izciyi, kendisini öldürmelerine engel olsa bile bunun yeterli olmayacağının da farkındadır zira izcilerle beraber gelen diğerleri de vardır.

Belliki özgürlüğü ve bir fincan çay için Darly gelenlerin hepsini ikna etmesi gerekmektedir.
İçinden, kendisini takip eden diğerlerini hatırlamaya çalışır; pek de espriden anlamayan biri gibi görünen bir dwarf, hafif salak olduğunu düşündüğün bir gnome cüce, neredeyse o lanet orklar kadar iri bi adam, hiç gülümsemeyen bir şövalye hatun (lanet bi şövalyeleri eksikti, ellerinden ondan da var!) ve ortalıkta sinsi sinsi dolaşan o karanlık tip.. muhtemelen bi kesici!

“Lanet kesiciler!”, diye geçirir Darly içinden ve kalıntıların arasında bulduğu merdivenlerden sessizce aşağı iner..