Showing: 1 - 6 of 6 RESULTS

Adalar Krallığı Tarihi (Part VII)

 

 

Timeline:

The Kingdom of Isles, Adalar Krallığı’nın tarihi ve ana kıtayı fethi üzerine kısa bir bakış.

Kesin tarihler, o günkü koşullar dolayısıyla kusurlu olabilir. Bilinen tek şey, krallığın Yıl 1’den sonra kurulan ilk kalıcı medeniyetlerden biri olduğu.

Bu tarihin başlangıcı, Yıl 1‘den sonra yer alır.

 

 

l 7569 (-20 yıl)

Sen ne yaptın Fionn, yaa?”, diye inler Komoberi Anthea, mor ve koyu mavi tenli genç adam, Melshieve Akademisi’nin arkasındaki yoğun koruluktaki ‘gizli’ mağaraya geldiğinde.

Fearghas Fionnghal olduğu yerde dona kalır ve fevkalade denebilecek bir hızla, yapmış olabileceği şeylerin zihinsel dökümünü alır, zira o günü oldukça yoğun geçmiştir.

 

Komoberi öğleden sonra, o günkü dersleri biter bitmez, ve rektörlükte geçirdiği iki saatten sonra en eski arkadaşına ‘hesap sormak’ için gizli mağaralarına gelmiş ve up uzun boylu, kömür esmeri, uzun, pembe saçlı, dantelli-fırfırlı pembe mini elbiseli bir Seressa Wraiven’ı çoktan gelmiş olarak bulmuştu.

Seressa onu görünce, muhteşem gülümseyişini sergilemiş, yerinden kalkıp anca göğüslerinin altına gelen ruh gibi incecik Komoberi’ye, ‘Sevgili orman perisi Komoberi’, diye sarılmış, sonrada ona pembe çiçeklerle süslü çaydanlığından, aynı sete ait bir fincana papatya çayı dökmüştü.

 

“Ummm.. Sorduğun soruyu biraz daha ayrıntılı sorsan..”, der Fearghas temkinli bir şekilde. “Bugün çok şey yaptım.”

 

Gerçekte Komoberi Anthea huysuz, hesap soran kızlardan değildir. Bu, her şeye boyun eğen, silik yada pasif bir kız oluşundan değil, doğduğu ve ait olduğu orman gibi oluşundandır; Dream WoodsRüya Ormanı çoğunlukla ‘ilk baharı’ yaşayan bir ormandır. Çiçeklerin yeni açtığı, ağaçlardaki yaprakların en yeşil ve en canlı olduğu, hayvanların yeni doğum yaptığı, toprağın mis gibi koktuğu ve gece gündüz börtü böceğin kendi şarkılarını söyledikleri ‘ilk bahar’ gibi..

 

“G.K.A.H— her ne ise.. Ne yaptın onlara?”, diye küçük yumruklarını fiske etmiş, fevkalade şirin bir şekilde önünde dona kalmış ürkütücü adama hışmeder.

“Ummm.. Hiç bi şey?”, diye tedirgin bir şekilde cevap verir Fearghas.

“Bana doğruyu söyle, Fionn..”, diye koyu yeşil, kahve karışımı kaşları çatılmış öylece bakar kız, Fearghas’a.

“Bugüne kadar sana daha farklısını söylemedim.”, diye çok hafif iğneli bir üslupla konuşur Fearghas.

“O bu saate kadar turnuva finalindeydi, sevgili Komoberi. Ve kazandılar.. duyduğum kadarıyla. Seyretmeyi çok istiyordum. Nevarki pembe floksalarımın bir tanesi hastalandığı için, onunla ilgilenmek zorunda kaldım.”. diye serin bir sesle araya girer Seressa. Sonra derin, esef dolu bir nefes verir. “Hide ‘n Seeker‘lar yeni üyeleri için benim bahçemdeki çiçeklerden başka ‘çalınacak hedef’ belirlemelerini pek isterdim. En sonuncusu kapımı kırmakla kalmadı, üç saksı dolusu floksamı da düşürüp parçaladı. Korkarım çocuk revirden çıktığında, onu yemeye çalıştığımla ilgili, hakkımda nahoş dedikodular yayacak. Benim standartlarım var. Neden pis insan eti alayım ki ağzıma. İğrenç!”

..ve kendi rosemint çayından zarif bir şekilde bir yudum ‘hüp’letir.

 

Komoberi’nin kaşları daha da çatılır.

 

“Kim yaptı peki?”, diye bir anda dolan gözlerle tıslar.

“Umm.. Kim ne yaptı, Beri. Neler oluyor?”, diye sorar Fearghas.

 

Komoberi gözlerini siler, burnunu çeker, derin bir nefes alıp kendisine çeki düzen vermeye çalışır.

“Birileri, Sparducks’ın arka bahçesindeki ‘özel toplantılar’ için kapalı duran yere fena, kapkara, içinde ne olduğu görülemeyen, ancak canlı bir şeylerin saldırdığı ve içi buz gibi soğuk bir büyü yapmış ve o esnada içeride kalabalık bir grup varmış. Grubun neredeyse tamamı revirde. Üçünden ise hiç haber yok!”

“Ve bunu benim yaptığımı mı düşündün?”, diye ciddi bir şekilde alınmış bir sesle sorar Fearghas.

 

Seressa rosemint çayından bir yudum daha hüpletir.

 

“Yapılan büyü, senin üzerinde çalıştığın o yeni büyüye çok benziyordu, Fionn.”

“Öncelikle, yapılan büyünün, benim üzerine çalıştığım büyü ile aynısı olup olmadığını kesin olarak bilmiyorsun, Beri. Ayrıca kullanılan büyü, benim çalıştığım büyü idiyse bile, o büyü tamamen warlocklara özel bir büyü değil—”

 

“Aslında o büyü tamamen warlocklara özel bir büyü..”, der Seressa yan taraftan ve sakin bir şekilde tekrar çayını hüpletir.

 

“—VE ben akademideki tek warlock değilim. Dahası, bahsettiğin saatlerde ben turnuva bekleme odasındaydım, grubumla beraber!”, diye kızmış bir şekilde saydırır Fearghas.

“Daha daha dahası, neden rastgele birilerine akademi sınırlarında ‘oldukça yasak’ olan bir büyü yapayım ki? Atılmak için rektöre gerçek sebep vermiş olmak için mi?”, diye de hışımla hicveder.

“Onlar şu G.K.A.— şeysinin üyeleriymiş, Fionn.. Olay yerinde bulunan ‘erimemiş’ papirüslerde benim karakter kağıtlarım, stat’larım ve çizilmiş resimlerim varmış..”, der kızcağız yine dolu gözlerle ve ağlamaklı bir şekilde. “Buraya gelmeden önce, rektörün odasında iki saat sorguya çekildim, Fionn! Beni kurtaran tek şey, benim onların varlığından bile haberdar olmadığıma dair, revirdeki topluluk üyelerinden bir tanesinin verdiği ifadeydi..”

 

Fearghas öylece kalakalır..

 

Mağarada küçük bir ‘çın’lama sesi duyulur; Seressa elindeki fincanı, tabağı ile masaya bırakır ve yavaşça ayağa kalkıp yeşil, tüleri saçlı Komoberi’ye sarılır.

“Ağlama güzel bebeğim. Eminim o şapşalların başına bir şey gelmişse, bu tamamen hakettiklerinden dolayıdır. Buna adım gibi eminim. Tıpkı Fearghas Fionnghal’da sizin güveninizi sarsacak bir davranışta bulunmayacağından emin olduğum gibi.”, diye onu teskin etmeye çalışır Seressa. “Belki aralarında bir ‘paylaşamamazlık’ davası olmuştur.. Halbuki bilmiyorlar mı; sen tekilsin, Anthea.. ve paylaşılamazsın!”

 

Uzun bir süre, miss gibi floksa, gül ve kiraz çiçeği kokan sıcacık Seressa’nın kollarında kaybeder kendisini Komoberi. Neden sonra up uzun boylu, kömür karası kız kollarını açar ve ona gülümseyerek fısıldar.

“O senin en eski dostun, güzel peri kızı, Komoberi Anthea. Ondan asla kuşku duymamalısın.”

 

Komoberi burnunu çeker ve Fearghas’a döner.

“Ö.. özür dilerim, Fionn. Seni öylece suçlamamalıydım. Halbuki bana sözünü vermiştin.”, der sessizce.

“Sorun değil.”, der Fearghas, hafif kasılmış bir sesle. “Benim için de stresli bir gündü. Karşı takım son üç yılın şampiyonuydu ve bizi fena zorladılar. Dolion, Jackson ve Dido revirdeler.”

“İyi olacaklar mı?”, diye sorar Komoberi.

“Jackson ve Dido olacak. Birinin kolu, diğerinin kaburgaları ve kalçası kırıldı.. ‘Ekşi katır’ sesiyle arenada şarkı söylemeye karar veren Sanya için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Kızı susturmak için kafasına sert bir cisimle vurmuşlar. En son, benden üç tane gördüğünü söylüyordu ve üçüme de ayrı ayrı söyleyecekleri varmış. Beni hiç görmese çok daha memnun olurdum..”, der Fearghas, suratını buruşturmuş bir şekilde.

 

Seressa ‘fırk’lar.

 

“Haydi gelin kutlayalım; sayın Fearghas Fionnghal’ın şampiyonluğunu, barışmanızı, ve arkadaşlarımı tehdit eden ahmakların mutlu bir tesadüfle bertaraf edilmelerini..!”

..der uzun, pembe saçlı, fırfırlı-dantelli mini etekli, up uzun boylu, kömür karası Seressa Wraiven, ve beraberinde getirdiği, daha açılmamış, taze Sparducks Özel Muzlu-Kremalı Pastayı yer sehpasının ortasına yerleştirir..

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Komoberi Anthea o geceyi ormanda geçirmeye karar verir. Her ne kadar Seressa’nın getirdiği fevkalade lezzetli muzlu pasta ve içtiği sıcak papatya çayları kendisini iyi hissettirmiş olsa da, rektörün odasında geçirdiği iki saatin stresini atmaya yeterli gelmemiştir. Ve Fionnghal ile kafa kafaya gelmiş olması bir ilk olmamakla beraber, bugüne kadar hiçbir zaman onun niyetlerinden yada sözünden kuşku duymamışken, bugün her ikisini de sorgulamış olması kızcağızın ince ve hassas ruhunun derinliklerindeki bir şeylere dokunmuştu.

Nihai olarak, Komoberi bir daha Fearghas’ı böylesi bir konuda sorgulamayacağına karar verir ve onun da bunu kati bir şekilde bilmesini sağlamanın güzel, içten ve incelikli bir yolunu düşünecekti.

En eski arkadaşı Fionn’u onure edecek bir şey..

 

Komoberi bunu düşünürken, tepesinde bulunduğu ağacın, dallardan örülmüş çanak şeklindeki ve içi battaniyelerle yumuşatılıp ve sıcacık bir hale getirilmiş, daha çok büyük bir kuş yuvasını andıran ‘sepetin’ içinde havanın beklenmedik bir hızla soğumasını biraz geç fark eder.

Olaya ayıldığında gök yüzünde olması gereken son dördün ve yıldızlar çoktan kaybolmuştur.

Ruh gibi kız istemsizce kendisine bir eliyle ‘kaçma’ büyüsü yaparken, diğeri birden buz gibi çırağı ile kaplanır.

 

“Korkmana gerek yok, genç Komoberi. Bu gece benden sana bir zarar gelmeyecek..”, der tiz, titrek, ve yaşlı bir ses.

 

“Korkmam gereken şeyler yapma o zaman ki!”, deyi verir Komoberi.

 

“Kendine olan inancın daha fazla olmalı, genç Komoberi. Seni bekleyen geleceğe titreyerek yürüyemezsin.”, der yaşlı ses.

 

“Hırka alırım!”, der Komoberi ve verdiği abuk cevaplara kendisi bile şaşırır.

 

Yaşlı ses, uzun, kulak gıcırdatan, hırıltılı bir kahkaha atar.

 

“Sanıyorum, kim olduğumu merak ediyorsun..”, der yaşlı ses.

 

“Aslında uyumaya çalışıyordum..”, diye yine alakasız bir cevap daha verir Komoberi.

 

‘Nooluyo bana yaaa..’, diye inler içinden. ‘Ben kimseyle böyle konuşmam ki ama!’

 

“Ben, Raven Queen, Kuzgun Kraliçesi..”, diye kendisini tanıtır yaşlı ses ve Komoberi neden garip, abuk cevaplar verdiğini anlayı verir;

 

Korku.

 

Gece ‘karardığında’ farkında olmadan korkmaya başlamıştır ruh gibi kız ve Kuzgun Kraliçesi daha yaklaşırken, aynı farkındasız katiyetke onun varlığını ‘hissetmiştir’.

 

“Ben.. ben sizin vaktinize ve emeğinizi değecek kadar önemli biri değilim, Efendim.”, der Komoberi korku içerisinde.

 

“Aaaaa.. bilakis, genç Komoberi. Çoktan yapmış olduğun bir şeyden dolayı buradayım.”, der Kuzgun Kraliçesi.

 

“Ben yapmadım!”, deyi verir kontrolsüz bir şekilde.

 

Belli ki Fearghas yüzünden yediği disiplin cezaları genç Komoberi’de biraz yer etmiştir.

 

“Sen Komoberi değil misin? Komoberi Anthea? Kayıtlı adresi Dream Woods, Yaşlı Meşe Mahallesi, Yeşil Yaprak Sokak, No. 16 — Adalar Krallığı, Komoberi Anthea?”, diye sorar Kuzgun Kraliçesi.

 

“E.. evet..”, der kız tamamen korkmuş bir şekilde ve Kuzgun Kraliçesi gibi muazzam bir varlığın, kendisi gibi küçük, ‘üflesen uçacak’ bir kızın adresini nasıl oluyor da bildiğini merak etmekten de kendisini alamaz.

 

“O zaman doğru yerdeyim..”, der yaşlı ses.

 

..ve gerçek varlığı ile Komoberi’nin bir şekilde ‘önünde’ belirir!

 

Küçük Anthea çığlık atıp aşağı atlamamak için kendisini zor tutar.

 

“Siz de mi beni cezalandıracaksınız?”, diye soruverir birden.

 

“Korkarım, seni cezalandırmaya değil, sana borçlanmaya geldim, genç Komoberi.”, der Kuzgun Kraliçesi.

 

Komoberi Anthea olduğu yerde dona kalır.

 

“B.. bana borçanmanıza hiç gerek yok, Efendim. Sizin isteyebileceğiniz ama bende var olan ne olabilir ki?”, diye kekeler.

 

“Aaaaa… Ama var, genç Komoberi. Sizde bana ait, sevgi dolu bir kalp var..”, der Kurzgun Kraliçesi’nin yaşlı sesi.

 

Komoberi’nin gözleri irileşir.

 

“Ama benim kalbim bana lazım ki!”, diye burnunu çeker.

 

“Senin kalbini isteyemem, genç ve güzel Anthea, her ne kadar lezzetli olsa da..”, diye gözleri kısılmış bir şekilde gülümser ve bu haliyle daha çok yırtıcı bir kuşa.. bir kuzguna benzemektedir.

 

“Korkarım benden aldığın kalbi geri istemek zorundayım!”

 

Komberi olduğu yerde kalakalır..

Kuzgun Kraliçesi’nin neden bahsettiğini anlar..

..ve gözleri dolar.

 

“Ama o benim arkadaşım..”, diye bir fısıltı kaçar küçük, kiraz kırmızısı ağzından.

 

“Benim de minnetli kızlarımdan..”, der Kuzgun Kraliçesi, tiz, yaşlı sesiyle. “Ve sen, genç Anthea, onun arkadaşı olduğunda farkında olmadan kalbini de çelmiş oldun. Seressa Wraiven’ın arkadaşı olmamalı..”

 

“Ama neden? Neden onun arkadaşı olmamalı ki? Zaten kimsesi yok. Kimse onunla arkadaş olmuyor. Kimse onunla konuşmuyor. Kimse ona bir kerecik olsun, ‘Sen nasılsın?’, ‘Bugün keyfin nasıl?’, ‘Neden ağlıyorsun?’, diye sormuyor.. ‘Hadi gel evcilik oynayalım, birbirimizin saçlarını örelim, beraber saçma sapan şeyler yapalım’, demiyor kimse ona.. sırf boyu, rengi, boynuzları, saçları ve kuyruğu yüzünden.. Kimse öyle bir yalnızlığı yaşamamalı..”, diye inler Komoberi. “Halbuki o kadar iyi niyetli, sevgi dolu, anlayışlı ve.. arkadaşlarına sadık bir kız ki..”

 

Kuzgun Kraliçesi, gecenin karanlığında peyda olduğundan beri ilk defa olduğu yerde durur..

..ve keskin yüz hatları, sesiyle beraber yumuşar.

 

“Çünkü, genç Komoberi..”, der ipek gibi seril, ürkütücü bir şekilde de dolgun bir sesle. “..Seressa Wraiven’ın gelecekte yapması gereken çok önemli şeylerler var. O.. o benim sesim olacak.. O bu ölümlü dünya’nın kurtuluşu için gerekli olacak bir mücadelede, Kehanetlerimi seslendirecek. Ve Seressa Wraiven birisine bağlanırsa, bu işini yapmasını imkansız kılar, zira her bağlandığını geride bırakması gerekecek bir görev onunkisi. Sence onun kadar içli, sevgi dolu ve arkadaşlarına sağdık bir kız, söz konusu arkadaşlarını bir daha görmeyecek şekilde geride bırakması gerektiğinde ne yaşayacak?”

 

“Ama.. bunun bir başka çözümü olmalı.. belki bizde ona eşlik edebiliriz..”, diye ağlamaklı bir şekilde ısrar eder Anthea.

 

“Pek cesursun, sevgili Komoberi. Nevarki senin geleceğin bir başka yönde. O size bağlanırsa, bir daha kopamaz. Şimdiden bağlandı, ve içinde sevgi ve siz olan anılar oluşturmaya başladı. Ve korkarım Seressa Wraiven, bağlandıklarından kopabilecek bir kız değil..”

 

“Peki hep yalnız mı olacak? Seressa hep yalnız, hep tek başına mı geçirecek hayatını?”, diye hıçkırmaya başlar Komoberi.

 

“Ona bir ‘per’ ayarladım bile. Onunla mezun olduğunda tanışacak. Arkadaş olunması imkasız, fevkalade huysuz, bir o kadar da geçimsiz bir per..

 

Onunla beraber, bu dünyanın tekrar Yıl Bir’i yaşamaması için, ölümcül bir yolculuğa çıkacaklar. Sevgili Seressa o yolculukta hiç beklenmedik kişilerle kaşılaşacak. Kendisi gibi yalnız ve acı çeken kişilerle..”, der Kuzgun Kraliçesi, gözlerini görünmeyen karanlık ufka dikmiş bir şekilde.

 

“Beni.. ve Fionn’u unutacak ve bir daha onunla konuşamayacak mıyız?”, diye inler Komoberi.

 

“Evet.. Nedimem Seressa seni de, arkadaşını da unutacak.. Ancak zamanı geldiğinde, onunla bir daha konuşacaksın, genç Komoberi.”, der Kuzgun Kraliçesi hüzünlü bir şekilde gülümseyerek.

 

“Ne.. ne zaman?”, diye sorar Komoberi.

 

“Uzun ve uzak bir zaman sonra.. O yapması gerekenleri yaptıktan sonra, genç Komoberi! Ve bir arkadaşa en çok ihtiyacı olduğunda.”, der Kuzgun Kraliçesi ve gözlerini ufuktan, önünde durak ruh gibi kıza geri döndürür.

 

“Bu.. bu kötü bir rüya gibi..”, diye sızlanır Anthea.

“Bu zaten bir rüya, genç Komoberi. Sen Rüya Halkası’nın bir üyesi değil misin? Uyandığında bu rüyayı arkadaşınla paylaşmalı, ve onu ikna etmelisin.. Kuş yuvana iki sapı olan, bir asa bıraktım. Asanın bir sapını sen, diğerini arkadaşın tutacak ve bu şekilde Seressa’ya işaret edip, ‘Unut Beni’, diyeceksiniz.. Üç defa..

 

Üçüncüsünde sizi görecek ama sizinle yaşadıklarını hatırlamayacak.

 

Sizinle olan anıları onun için asla yaşanmamış olacak.

 

Sizinle asla gülmemiş, oturup konuşmamış, yiyip içmemiş, size asla sarılmamış olacak..

 

Size gülümeseyecek, ancak bu sadece sizinle ‘arkadaş olabilir miyim’, diye sessizce umut ettiği için olacak, sevgili Komoberi..”, der Kuzgun Kraliçesi ve gitmek için döner.

 

“Ne zaman.. onunla ne zaman bir daha konuşabileceğim?”, diye dolu gözlerle sorar Komoberi.

 

The Raven Queen, Kuzgun Kraliçesi yerinde durur ve uzun bir süre konuşmaz.

Neden sonra başını hafifçe arkasındaki kıza çevirir.

 

“Bunu senden istemek zorunda kaldığım için tahmin edemeyeceğin kadar üzgünüm, güzel peri Komoberi Anthea. Ancak bana bağlanan minnetli nedimelerime çok ağır sorumluluklar yükler, ve daha da ağır fiyatlar biçerim.. Çünkü daha azı bu dünya için yetersiz kalıyor..”

 

“Ve korkarım Seressa Wraiven, nedimelerim arasında bu faturayı en ağır ödeyecek olanı..”

 

“Onunla bir daha konuşabileceksin, Komoberi Anthea..”

 

“İki yüz yıl sonra..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Yıl 168 (-7523 yıl)

Bu süre biraz fazla uzun değil mi?”, diye hayretle sorar Kral Barakan, Kronor kalesinin, bitmiş sayılı kulelerinden birisindeki asma balkonda. Yanında duran, ve gözlerini bir türlü kendisinden alamadığı Arael Ashanelath Fae Erunanne Tel’Lóna, ufukta kaybolmaya başlayan kalyona bakar ve sessizce içinden ağlar zira kalyonla beraber annesi Terandel Solace, amcası Sinderel Tranquil ve teyzesi Elorellen Feymist’de ufukta kaybolmak üzeredir..

“Benim yanım artık Kralımın yanı.”, der yumuşak sesiyle ve Barakan kızın bu vakur haline ayrıca hayran kalır; önünde duran kız, deyim yerindeyse, ‘bir gün içerisinde’ hiç bilmediği bir yere getirilmiş, bir kraliçe olarak da olsa, nihayetinde hiç tanımadığı bir adama verilmiş, ailesi olarak bildiği herkes gitmiş ve kız buna rağmen dimdik durmuş ve yeni kocasını, sorumluklarını, ve her ikisiyle gelen yükü sessiz bir ağıtla omuzlamıştır.

Barakan, ‘vakur’ dışında bunu tasfir edebilecek başka bir kelime düşünemez.

“Hanımefendi—”, diye başlar Barakan..

“—Arael, Kralım. Lóna da olur. Her defasında kendinizi bu kadar zorlamanıza gerek yok.”, der Areal Tel’Lóna gülümseyerek.

“Hayır.”, der Barakan. “Korkarım siz benim için her zaman, ve daim olarak Hanımefendi olacak, ve öyle de kalacaksınız. Kendi halkınızdan ve bildiklerinizden yeterince fedakarlık ettiniz. Lütfen size en azından gerekli saygıyı göstermeme müsaade ediniz.”

“Ben daha genç bir elfim, Kralım. O kadar saygıyı hak etmiyorum.”, diye cevap verir Arael.

“İsterseniz ben size Arael Hanımefendi diye hitap edeyim, siz de ilgili kısmı duymazlıktan gelin.”, diye ciddi bir şekilde önerir Barakan.

Arsel Tel’Lóna küçük, çınlayan bir kahkaha atar.

“Korkarım sizin zarafetinize uygun bir odamız daha yok. Halk arasından size eşlik edecek nedimeler de ayarlamamız lazım. Umm.. düğüne kadar..”, diye yüzü kızarmış bir şekilde konuşur Barakan.

“Nedimeleri hemen ayarlayalım, Kralım. Düğün için yarını, yada ileriki bir tarihi beklemekte fayda görmüyorum. Buraya kraliçeniz olmak için getirildim ve bu ada, halkınız ve krallığınız için yapılacak ve yapılması gerekecek çok işimiz olacak.”, der Lóna.

“Ben.. belki biraz beklemek istersiniz, diye düşünmüştüm. Hem buraya.. umm.. hem de bana alışabilmeniz için.”, diye afallar Barakan.

“Siz iyi birisi misiniz, Kralım?”, diye aniden ve beklenmedik bir sadelikle sorar elf kızı.

“Uhh.. Bilmem. Sanırım. Bu soruyu adamlarıma sorarsanız daha sağlıklı bir cevap almış olursunuz, Hanımefendi.”, diye daha da afallar Barakan. “Ama denizde kaybolduğumuz on üç yıl içerisinde adamlarım asla ayaklanmadılar..”

“Bu, adamlarınızın güvenilir ve sadık olduğunu gösterir zira güvenilmez adamlar sadakat nedir bilmezler. Ve sadece iyi bir insanın etrafında güvenilir ve sadık adamlar olur, Kralım ve bu da sizi tanımam için yeterli bir başlangıç benim için. Buraya gelirken sadece bir şeyi umarak geldim, o da verileceğim erkeğin iyi bir insan olmasıydı..”, der Arael. Sonra da yüzü hafif pembeleşmiş bir şekilde ekler; “Ve yakışıklı olması.. Sizde ikisi de var. Arada kalan boşluğu ise zaman, çaba, samimiyet, saygı ve en nihayetinde sevgiyle örüp kapatacağız.”

 

Kral Barakan yanında durmuş ufku seyreden kıza ve sergilediği ona olan inanç ve güvene.. ve onurlu teslimiyete hayret ve hayranlıkla bakakalır.

 

“Siz.. muhteşemsiniz, Hanımefendi!”, diye ünler.

 

Balkona çıkan merdivenlerden abartılı ayak sesleri gelir ve birisinin boğuk sesle öksürdüğü duyulur.

 

“Gel, Malis.”, der Barakan ve merdivenlerin başında Malis el’Vezier belirir.

“Kralım, Hanımefendi için de uygun ise, daha inşaatı tam olarak bitmemiş olsa da düğün için gelecek olan halkı kabul edebilecek tek uygun yer ana salon. Kendilerine eşlik edecek nedimeler ise hanımefendinin eşyalarıyla birlikte, kendilerine ayırdığımız, makul denebilecek tek odada bekliyorlar, Efendim.”, der Malis.

 

Barakan bir kaşı kalkmış, baş danışmanına bakar.

 

Malis omuzlarını silkerek cevap verir.

“Ödevimi yaptım ve olası ihtimallere göre bazı ön hazırlıklarda bulundum o kadar, Efendim. Hanımefendi için baş nedime olarak yaşını biraz almış ciddi, tuttuğunu koparan, dokuz çocuk doğurmuş haşin bir teyze, diğerleri de birbirinin akrabası olmayan, ağızları sıkı, çalışkan, el işi, dikiş, nakış, ve başka.. bayanlara özel şeylerden anladıklarını söyleyen dört adet genç kız. Bunun dışında tek görevleri Hanımefendiyi korumak olan vardiyalı on altı adam. Bir kaç gün içerisinde her ikisi içinde sorumluluk ve güvenlik protokolleri hazırlamış olurum.”

“Biraz abartmadın mı, el’Vi?”, diye sorar Barakan.

“Elimde ayırabileceğim daha fazla adam olsaydı, onları da bu işe verirdim, Efendim. Güvenliğin asla şakası olmaz.”, diye cevap verir el’Vi, ve kralına manalı bir şekilde bakar.

Barakan pes etmiş bir şekilde burnundan solur.

“Herkese haber verilsin o zaman. Altıncı saatte düğün var!”

Malis başıyla onaylar ve geldiği merdivenlerden tekrar iner.

 

Barakan, Malis ile arasındaki konuşmayı, derin, masmavi gözlerinde ‘gülümseyen’ bir ifadeyle seyreden kıza geri döner.

“Baş Danışmanımın kusuruna kalmayın, Hanımefendi. Kendisi biraz..”, der Barakan.

“..geçmişi olan birisi?”, diye bitirir elf kız.

Barakan bu sefer de kızın gözlem kapasitesine hayret eder.

“Ve geçmiş günahlarını telafi etmek için çabayan bir adam..”, diye ekler Arael. “Böyle birinin size sadakat göstermiş olması bile sizin hakkınızda önemli ipuçları veriyor, Kralım.”

“Umuyorum ki bunlar olumlu ipuçlarıdır.”, diye cevap verir Barakan.

 

Ufukta aradığı her ne idiyse belli ki artık gitmiş, ve geri de gelmeyecektir. Arael Tel’Lóna kralına, ve kralının en başta kendisine yönelttiği soruya döner.

“İki yüz yıl sonra benim çocuklarım da ya gri sahillere göçmüş, yada birbirimizin ortak kanıyla hala yaşıyor ve büyümüş olacaklar. O zaman annemi, dayımı ve teyzemi ziyaret edebileceğim ve bu şekilde, kurdukları medeniyetleri ve size verdikleri bağlılık sözlerini sınaya bileceğim..”, der, yumuşak ve solgun bir sesle.

 

Kral Barakan öylece, hiç tanımadı bu fevkalade güzel, zarif ve alımlı kıza bakar.

Birkaç defa bir şeyler söylemek için yeltenir, ancak kızın, çağrıştırdığı derin denizlerin mavisi gözlerinde kaybolur, ve ağzından hiç bir ses çıkmaz.

Arael Tel’Lóna ise onun aklından geçenlere tercüman olur gibi yavaşça kralına uzanır.

İnce, uzun parmaklarını, anca dokunur bir şekilde onun yüzünde, saçlarında.. ve bıyıklarında gezdirir..

..ona doğru ağır, tedirgin, utangaç ve ürkek bir adım atar..

..ve sarılır.

 

Kalenin bir yerlerinden cırtlak, kulak gıcırdatan bir boru sesi yankılanır..

Ardından, “DUYDUK DUYMADIK DEMEYİN!”, diye bağıran çığırtkanın gür sesi duyulur. “KRALIMIZ BARAKAN HEAVENSWİLL VE MUHTEREM VE SAYGIDEĞER PRENSES ARAEL TELONA’NIN MUTLU BERABERLİĞİ İÇİN BÜTÜN HALKI DÜĞÜNE ŞAHİTLİK ETMEK İÇİN KRONOR KALESİNE DAVETLİDİR. DUYDUK DUYMADIK DEMEYİN..

“Herkes kendi yemeğini kendisi mi getirecek?”, diye birisinin bağırdığı duyulur.

“Evet. Kale mutfağı daha tamamlanmadı! Gider borularında sorun çıktı. Ortak masa kurulacak. Gelirken kendi bardak, tabak ve taburelerinizi de getirin!”

Cırtlak, kulak acıtan boru tekrar çığlık atar..

 

“Şu boruyu gerçekten değiştirmemiz lazım!”, diye mırıldanır Kral Barakan Heavenswill.

 

Sonra..

Ağır hareketlerle..

Başını çenesine dayamış, koyu kırmızı-kestane saçlı, derin denizlere ait masmavi gözlü, bilmediği, ancak yağmur sonrası ormanların taze, hayat dolu ve serin bir şeylerin kokusunu çağrıştıran kızı kollarına alır..

..ve bu şekilde Adalar Krallığı Tarihi, binlerce yıl sürecek yeni bir geleceğe doğru ilk adımlarını atmaya başlar.

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

l 7569 (-20 yıl)

Hazır mısın?”, diye boğuk bir sesle sorar Fearghas Fionnghal, yanında sessizce ağlayan, ruh gibi kıza. Komoberi Anthea’dan hıçkırıklar dışında bir şey duyulmaz.

 

Melshieve Akademisi’nin arkasındaki yoğun korulukta, çalıların arasına sinmiş ikili, kendi kendine mutlu bir şarkı mırıldanarak yaklaşan sesin sahibini beklemektedirler.

 

“Hadi, Beri. Geliyor..”, diye nazikçe yanındaki kızın sırtını sıvazlar, mor ve koyu mavi tenli genç adam.

“Ta.. tamam.. hazırım..”, der, en sonunda burnunu çekerek, yeşil, tüleri saçlı ince kız.

 

Seressa Wraiven, up uzun boyu, kömür karası vücudu, bugün özellikle imtina gösterilerek örülmüş uzun, pembe saçları ve yeni bir fırfılı-dantelli-kurdelalı mini elbisesi ve aynı renkte bir omuz çantasıyla ağaçların arasında belirir.

 

“Üç deyince.”, der Fearghas, sımsıkı bir şekilde tuttuğu iki saplı sihirli asayı.

Asanın diğer sapını tutan Komoberi ise sadece başını sallayabilir..

 

“Bir..”, der Fearghas ve pembeler içindeki kız biraz daha yaklaşır.

“İki..”, diye mırıldanır sessizce ve uzun, pembe saçları peşinden kovalayan kız, daha da yaklaşır.

“O bunu hak etmiyor.”, diye inler Komoberi.

“Üç!”, der Fearghas..

 

Ve..

 

Unut beni.“, diye fısıldar.

Unut beni..“, diye inler Komoberi..

 

Unut beni.“, diye boğuk bir sesle tekrarlar Fearghas.

Unut beni..“, diye yine hıçkırmaya başlar Komoberi..

 

Unut beni.“, diye tıslar Fearghas ve ardından “Lanet olsun sana Kuzgun!”, diye vahşice küfreder.

Unut beni..“, diye olduğu yerde yığılıp kalır Komoberi..

 

Seressa Wraiven, mutlu şarkısını mırıldanarak, ikilinin az ilerisinden geçer..

..ve gözden kaybolur.

 

“Nereye gidiyor? Mağaraya mı gidiyor yoksa?”, diye ağlayarak sorar Komoberi.

“Emin değilim. Sanırım.. Neden mağaraya gitsin ki?”, diye hayretle merak eder Fearghas.

 

İkisi de kalkar ve sessizce kızı takip ederler.

 

Ve kız onları gerçekten gizli mağaraya götürür ve bunu defalarca yapmış gibi yoğun çalılıkların arasında kaybolmuş oyuktan içeri girer.

“Sen git bak.”, der Fearghas. “Benim fark edilmeden içeri girmem olası değil.”

Komoberi başıyla onaylar ve bir anda kaybolur..

..ve ince, ruh gibi kızın yerinde, üstünde krem renkli çizgileri olan, uzun, pofuduk kuyruklu, koyu kahve bir fare sincabı belirir!

Sincap, Fearghas’a doğru bir-iki cızırık, çırpı sesi çıkartır, sonra oyuktan içeri girer.

 

“Bir gün şu kıza sincapça söylediği o çırçır sesleri anlamadığımı söylemeliyim..”, diye mırıldanır genç adam.

 

Aradan birkaç dakika geçer ve Komoberi tekrar belirir.

“Öylece oturmuş!”, der dolu gözlerle. “Öylece kendi başına oturmuş, bizimle beraberken yaptığı gibi ağır, abartılı hareketlerle rosemint çayını içiyor..”

Fearghas çarpılmış gibi kalakalır yerinde. Kendisini bildi bileli görünürde duyguları olan biri olmamıştır. Ancak aşağıda, tek başına çayını hüpleten kızın davranışları onda bir şeylerin kırılmasına sebep olur.

“Ben.. ben bir daha gelmek istemiyorum bu mağaraya..”, der zorlukla yutkunarak.

“Bende..”, diye hıçkırıklara boğulur hemen yanında Komoberi.

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Seressa Wraiven bir saat daha durur gizli mağarada.

Güneş batmaya meylettiğinde mutlu şarkısını mırıldana söyleye çıkar mağaradan ve Pembe Bahçesi’ne doğru, hasta floksasını kontrol etmek ve güllerini sulamak için yollanır.

Ancak olduğu sakar kız gibi ayağı birden ağaç köklerinden birine takılır ve yüzü koyun yere kapaklanır.

Kız, uzun bir süre fırfırlı-dantelli eteği gökyüzüne bakacak şekilde olduğu yerde durur.

Neden sonra, sessiz, mekanik hareketlerle doğrulur, üstüne başına bulaşmış toz-toprak ve kuru yaprakları temizler. Yere saçılmış çantasını alır ve dağılmış kitaplarını toplamaya başlar.

Ortadan neredeyse ikiye ayrılmış kitaplarından sonuncusunu da alıp çantasına yerleştirirken, kitabın sayfaları arasından bir şey salınarak düşer yere.

Seressa yavaşça eğilir, düşen şeyi uzun, ince, zarif, kömür karası parmaklarıyla alır ve uzun bir süre öylece bakar ona..

Yüzünde garip, hüzünlü, kayıp, aklı karışmış bir ifade belirir ve nedense gözleri dolar.

“Kimsin sen acaba, güzel kız?”, diye mırıldanır, elindeki resme bakarak..

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Kuzgun Kraliçesinin minnetli nedimesi Seressa Wraiven, Melshieve Akademi’sinden mezun oluncaya kadar her gün o mağaraya, elinde pembe çiçek desenli çaydanlığı ile gelir, sakil bir sessizlik içerisinde saatlerce tek başına rosemint çayını hüpletir..

 

Kayıp üç G.K.A.H.T. üyesinden ikisi günler sonra, pis, çamur ve korku içinde akademi koruluğundan, saklandıkları yerden çıkıp gelirler. Kayıp son üye bulunamaz ve kimse ondan haber alamaz.

 

Komoberi Anthea o günden sonra bir daha disipline gitmez..

..ve kaldığı odada, akademiye ilk geldiğinde The Hide ‘n Seekers’a katılmak için ‘çaldığı’ pembe gülü imtina ile büyütür.

Yıllar sonra, Dreamwoods’a geri döndüğünde, içinde yüzlerce floksa olan, kendi Pembe Bahçesini kurar.

 

Fearghas Fionnghal ise iki yıl daha Last Man Standing Society‘de kendi grubunu başarıya götürür ve birisinden gördüğü taktikleri değerlendirerek ‘Mübah’ turnuvalarında şampiyon olur ancak aynı turnuvaya bir daha katılmaz. Aynı yıl atılmadan 96. disiplin cezasını tamamlar ve akademi tarihinde bir rekor kırar.

 

Bu rekoru iki yıl sonra sadece bir kişi ve ezici bir farkla geçecektir.

208 disiplin cezası ile Arcantonic Palecog adında bir cüce, atılmadan en çok disiplin cezası gören kişi olarak Melshieve Akademesi tarihine geçecektir.. Ancak akademide, açık yada gizli ne kadar grup, klüp, dernek ve topluluk üyesi varsa, hepsinin imzalı kartlarını da toplamış olacaktır..

 

Seressa Wraiven ise akademide geçirdiği mühlet zarfında sadece bir defa disipline gönderilecektir; mezuniyet töreni esnasında, rektörün kendisi, toplanmış profesörler, öğrenmenler, akademist ve pratisyenler, ve tüm öğrenci ve çalışanların gözü önünde bir çocuğu mezuniyet törneninin gerçekleştiği meydanın bir ucundan diğerine kadar tokatlayarak harcayacaktır. Çocuğa neden saldırdığı hiçbir zaman tam olarak anlaşılmaz, ancak ve teknik olarak çoktan mezun olduğu için, disiplin cezası da tutmaz..

 

 

 

 


 

 

Adalar Krallığı Tarihi (Part VI)

 

 

Timeline:

The Kingdom of Isles, Adalar Krallığı’nın tarihi ve ana kıtayı fethi üzerine kısa bir bakış.

Kesin tarihler, o günkü koşullar dolayısıyla kusurlu olabilir. Bilinen tek şey, krallığın Yıl 1’den sonra kurulan ilk kalıcı medeniyetlerden biri olduğu.

Bu tarihin başlangıcı, Yıl 1‘den sonra yer alır.

 

l 7569 (-20 yıl)

Fearghas Fionnghal önünde durmuş son on beş dakikadır non-stop cırcır eden, omuz hizası kısa esmer ve kıvırcık saçlı kıza kayık gözlerle bakmaktadır. Gerçekte Fearghas, en eski arkadaşı olan Komoberi Anthea dışında kimseyle oturup konuşan biri değildir ve olağan, mor ile koyu mavi teni, kızıla çalan gözleri ve boynuzlu oluşu yeterli değilmiş gibi bunları bir de mütemadi çatık kaşlarla destekler hali etrafındakilere gerekli mesajı verirken, nedense bu kızın üzerindeki etkisi kuru bezelyenin duvardan sekmesinden pek de farklı değildir.

Önünde ısrarla, yada inatla konuşan, Fearghas hangisi olduğundan pek emin değildir, çünkü her ne kadar kıvırcık esmer saçları, çok hafif ‘güneşlenmiş’ teni, ışığa göre ela ile kahve arası değişen gözleri ve Fearghas’ın göğsüne ancak uzanırsa yetişebilecek boyuyla bu kız ‘şirin’ yada ‘güzel’ olsa da, tam bir kaçıktır!

Ve belli ki biraz da aptaldır.

 

Yani.. Fearghas’ın, mevcut surat ifadesiyle verdiği mesaj oldukça açık ve nettir;

 

 

“SUS.”

ve

“GİT.”

 

“LÜTFEN!”

 

 

Ama ya kızın derisi kalındır, yada kafası..

 

L.M.S.S. —Last Man Standing Society turnuvalarının finali yaklaşmaktadır.

Jackson Ramdirk, Fearghas’ın da dahil olduğu beş kişilik turnuva grubunun lideri, kollarını göğsüne bağlamış, son derece ciddi bir ifadeyle Krimsanya ‘Mandolion’ Klara’nın söylediği her kelimeyi, tekil bir şekilde dinliyor gibidir.

Onun arkasında, uzun boylu, sırtını duvara vermiş genç Graig ‘Shot’ Harper, akademide yeni çıkmaya başlayan ‘Resimli Roman’lardan birisini okumaktadır.

‘Yuvarlanmak’ için sessizce bahane bekleyen grubun son üyesi ise, Dido Bam’dir ve bugüne kadar onun homurtu yada ‘huh’lamaları dışında bir şey söylediği pek duyulmamıştır ve şu anki hali ile turnuvadaki hali gerçekte tamamen aynıdır; olduğu yerde bir kaya gibi durmak ve kendisine doğru gelen şeyleri durdurmak.

Ve ortamda yanlışlıkla bir eğim varsa, söz konusu eğim istikametinde yuvarlanıp, önüne çıkan her şeyi ezmek!

 

“.. Sen beni dinliyor musun, Ghas? Hayır, sen beni dinlemiyorsun bile, Ghas! Ben burada önemli bir şeyler anlatıyorum ve sen oralı bile değilsin, Ghas. Alınmamak için kendimi çok zorluyorum ama senin de biraz çaba göstermen gerekiyor, Ghas. Turnuva finaline dört gün kaldı ve bu yetmiyormuş gibi ders finalleriyle çakışıyor, Ghas. Sen ve o küçük arkadaşın Komono Antea ise disiplin odasındasınız devamlı, Ghas. Derslerden atılmalarınız bir efsane oldu, Ghas. Dersleri finallerde veremezsen, turnuvadan da eleneceğini hatırlatmama gerek var mı, Ghas? Kendini düşünmüyorsan bizi, takım arkadaşlarını düşün, Ghas! Bizi de düşünmüyorsan Komono Antea’yi düşün, Ghas. ..”

 

Burada iki hususa değinilmesi gerektiği düşünülebilir;

Birincisi, Krimsanya ‘Mandolion’ Klara’nın söylediği hiçbir şey, kendisinin bir tekrarı olmadığı..

Diğeri ise Fearghas Fionngal’ın gerçekte duyduğu:

 

BLABLABLABLABLA BLABLA BLA BLABLABLA Ghas. BLABLA BLABLABLABLABLA BLABLA BLABLABLA Ghas. BLABLA BLA BLABLABLA BLABLABLA Ghas? BLABLA BLA BLABLABLABLABLA Ghas. BLABLA BLA BLABLA BLABLABLA Ghas. BLABLABLABLABLA BLABLA BLA BLABLABLA Ghas.. BLABLA BLABLABLABLABLA BLABLA BLABLABLA Ghas. BLABLA BLA BLABLABLA BLABLABLA Ghas? BLABLA BLA BLABLABLABLABLA BLA Ghas!.. BLABLA BLABLABLA Ghas. BLABLA BLA BLABL Ghas. BLABLA BLABLABLABLABLA BLABLA BLABLABLA Ghas. BLABLA BLA BLABLA BLABLABLA Ghas? BLABLA  BLABLABLABLABLA BLA Ghas. BLABLA BLABLA BLABLA BLABLABLA Ghas. BLABLABLABLABLA BLABLA BLA BLABLABLA Ghas. BLABLA BLABLABLABLABLA BLABLA BLABLABLA Ghas. BLABLA BLA BLABLABLA BLABLABLA Ghas!! BLABLA BLA BLABLABLABLABLA BLA Ghas.. BLABLA BLABLABLABLABLA BLABLA BLABLABLA Ghas.”

 

Fearghas, nedense midesinde bir gaz sancısının oluştuğunu hisseder.

 

En sonunda duruma Jackson müdahale eder.

“Eminim, Ghal söylediklerini imtina ile dikkate alacaktır, Dolion. Öyle değil mi, Ghal?”, der genç adam karizmatik sesiyle ve Fearghas’a ‘sus ve hiçbir şey söyleme’, der gibi başını sallar.

“Gel, güzelim. Boğazın kurumuştur. Sana Sparducks’dan zencefil çayı ısmarlayayım.”, der ve kaşları çatılı kaçık kızı nazikçe kolundan tutar ve götürür.

Graig başını resimli romandan kaldırır ve Fearghas’a sırıtır.

“Bu sefer ucuz atlattın, Ghal. Bence kız senden hoşlanıyor.”, diye kıkırdar.

“Bence sus, ve git, Graig..”, der Fearghas, yüzünde fırtına gibi bir ifadeyle.

Graig hiçbir şekilde Fearghas’ın söylediklerinden alınmaz. Sadece daha da sırıtır, başıyla Dido’ya ‘gel’ yapar ve ikisi de Jackson ve Klara’nın peşinden giderler..

 

Neden sonra Fearghas, kendi kendine homurdanır.

“Komono Antea, nedir kızım yaa! Vodgar çay markası mı?”

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Fearghas Fionnghal burnundan soluyarak ve kendi kişisel yağmur bulutuyla dalar akademinin erkek öğrenci yurdundaki odasına.

Fearghas yalnız olmayı seven biridir ve başta odasını kimseyle paylaşmak niyetinde değilken, akademinin kendisine böyle bir lüksü tanıması için ne gerekli, nede geçerli bir sebep görmemiş ve odasını Fransis Timids adında ufak tefek, fare gibi bir çocukla paylaşmak durumunda bırakmıştır.

Neyse ki Fransis, benzediği fare gibi sessiz ve tam anlamıyla (1) bir kitap kurdudur, (2) bir inektir, (3) bir ‘yer altı’ oyun hastasıdır —ki bu da, kendisi gibi ineklerin, ‘gizli’ olduğunu ve kimsenin haberdar olmadığını sandıkları, yemekhane ile çamaşırhane arasında, uğranılmayan kuytu bir odaya, sinsi ve dramatik hareketlerle gidip, saatlerce fantazi-rol oyunları oynadığı anlamına gelmesiydi.

Fearghas’ın bundan haberdar olmasının tek sebebi de, pek uyuz olduğu ve amcası dolayısıyla meşhur olan Arcantonic Palecog adındaki cüce kızdan dolayıdır. Kız, kendisinden imza kopardığı o günden sonra, hiç işi yokmuş gibi arada bir ve olur olmaz yerlerde kendisini bulup tek yönlü muhabbet edip gitmek gibi yapışkan bir huy edinmiştir. O muhabbetler esnasında, kendisinin iri kaslı, iri göğüslü, iri kalçalı sarışın bir ‘bomba’ barbar kızı oynattığını ve karşısına çıkan canavarları nasıl iri kılıcıyla doğradığını, attığı istatistiksel olarak imkansız 20’li zarlar da dahil olmak üzere, hiçbir ayrıntıdan fedakarlık etmeksizin anlatmıştı!

 

Evet.

Fearghas Fionnghal, havasından mıdır, suyundan mı bilinmez ama, Melshieve Akademisine geldiği andan itibaren ne kadar cins ve rahatsız tip varsa, kendisine çekmeye başlamıştır!

 

“Merhaba Bay Fionnghal”, diye cızıl, fısıltı gibi bir ses gelir odanın bir köşesinden.

 

“Merhaba Fransis.”, diye cevap verir Fearghal ve elindeki kitapları rastgele ve ‘neresi uygunsa’ya göre sağa sola bırakır.

“46”, der Fransis aynı fısıltılı sesiyle.

“46 ne?”, diye sorar Fearghas.

“Okula geldiğinden beri bugün 46. defa disipline gönderildin.”

 

Fearghas kaşlarını çatar. ’46 mı? Yuh!’, diye geçirirken, bir yandan da Fransis’in söylediği şeyi sanki gülerek söylüyormuş gibi bir izlenime kapılır..

..ve kaşlarını biraz daha çatar.

 

“Sen nereden biliyorsun kaç defa disipline gönderildiğimi? Bazı derslerimiz ortak bile değil.”, diye haşin bir şekilde sorar Fearghas.

“Adına açık bir bahis var; akademiden atılmadan 50’yi tamamlayacak ve 50’yi tamamlayamadan atılacak, diye. Bir de kapalı bahis var; Toplam 62 defa disipline gideceğin üzerine oynanıyor genel olarak ama ben 96’ya tamamlayacağın üzerine paramı yatırdım. Atılmadan bunu başarabilirsen, buradan yüklü bir parayla mezun olmuş olacağım!”, der Timids ve bu, Fearghas’ın ondan duyduğu en uzun konuşmadır.

“Benim bundan bir şey kazanma ihtimalim var mı?”, diye sorar Fearghas ekşi bir ifadeyle.

“Tabii.. Ancak kendi adına bahse giremezsin. Bununla beraber, ben senin adına girebilirim.. Sen atılmadan 96’ya tamamla, ben de senin yüklü bir parayla mezun olmanı sağlayayım.”, der fare gibi fısıldayarak konuşur, genç Fransis.

 

‘Oha! Nasıl bir sahtekarlıktır bu?’, diye geçirir içinden Fearghas.

 

Buna rağmen, “Kabul.”, der Fransis’e ve daha geç olmadan ‘gerçek gizli’ mağarasına gitmek için hazırlanırken, Fransis tekrar fısldar.

“Birileri sana bir paket bıraktı Fearghas. Sanıyorum niyetleri görünmeden bunu yapmaktı. Varlığımı farketmediler bile. Niyetlerinin pek de iyi olduğunu sanmıyorum ama. Odayı dağıtmakla ilgili aralarında tartıştılar. Ancak en son turnuvada yaptıklarından sonra sanırım tırstılar. Paketi bırakıp tüydüler.”

Fearghas kaşlarını tekrar çatar.

“Paket nerede?”, diye sorar.

“Dramatik bir şekilde yastığının altına sokuşturdular. Sanıyorum senin onu yattıktan sonra fark etmeni ve ne olduğunu anlamak için kalkmanı ve bu şekilde uykunu kaçırtıp korkutmayı umdular.”

Fearghas ‘fırk’lar.

Sonra da yatağına yönelir ve yastığı kaldırıp altında duran uzun, sarı zarfı temkinli bir şekilde alır ve benzer bir temkinle açar..

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Fearghas gizli mağaraya geldiğinde güneş çoktan batma eğilimindedir ve genç adam her nasılsa o günü tamamen harcanmış hisseder. Bu harcanmışlık onda mağarasında ‘geceleme’ kararı almasına kadar götürür.. nevarki aşağı indiğinde Komoberi’yi, Seressa Wraiven ile, zemin sehpasının başında oturmuş, fevkalade süslü bir çaydanlık, ve aynı setin parçası olan tabaklar, fincanlar, çatal ve bıçaklarla bulur. İkisi de tabaklarındaki enfes görünümlü, çikolatalı ve kremalı pasta dilimlerini yerken, fincanlarından da muhtemelen içinde çay olduğunu tahmin ettiği o pis kokulu kurutulmuş yapraktan içmektedirler..

Genç adamın dikkatini gerçekte çeken şey, her iki kızında fincan ve çatallarını, serçe parmakları ayrık duracak şekilde ve abartılı hareketlerle kullanmalarıdır.

Fearghas, ‘iki dakikalığına içeri gidip gelmiş’ gibi hiçbir şey söylemeden kendisi de sehpanın yanına kurulur.

 

Komoberi’nin yüzü biraz pembedir.

Kız ya utanmıştır, yada utanmasına rağmen yinede istediği için yaptığı bir şeyi yapmaktadır..

Seressa, Fearghas’ı muhteşem bir gülümsemeyle karşılar.

 

“Merhaba Fearghas Fionnghal. Çay? Zencefil? Nane? Pasta?”, der mutlu bir ifadeyle.

“Hayır. Evet. Kesinlikle hayır. Tabii ki..”, diye cevap verir Fearghas

 

Seressa abartılı hareketlerle kremalı çikolatalı pastadan bir dilim keser, süslü tabaklardan birine, büyük bir zarafetle ve dilimin devrilmeyeceği bir şekilde yerleştirir ve onu Fearghas’ın önüne koyar. Sonra çaydanlıktan, içi boş, temiz, süslü fincanlardan birine sıcak su döker, içine fevkalade ince kıyılmış zencefil halkalarından iki tane atar, fincanın kenarına yarım bir dilim limon yerleştirir ve onu da genç adama sunar.

 

Bu şekilde üçü de bir süre sessizce.. ve biraz da garip şekilde keklerini yerken sıcak içeceklerinden yudumlarlar.

 

“Ummm.. Kek harika. Zencefilli çayda.”, der Fearghas en sonunda.

“Teşekkür ederim.”, diye nezaketle cevap verir Seressa.

“Uhh.. Ne yapıyoruz tam olarak böyle?”, diye sorar en sonunda Fearghas.

“Komoberi ile muhabbet ediyorduk buraya gelirken. Laf lafı açtı ve kendisinin bu güne kadar hiç evcilik oynamadığını öğrendim. Bakın şu işe ki bende hiç oynamışım. Sanıyorum bu oyun bizim yaşımıza pek uygun bir oyun değil. Ancak gerekli yaş aralığını tamamen kaçırmadan ikimizde denemeye karar verdik.”, der fevkalade uzun, bir o kadarda kara kız, mutlu bir şekilde.

 

Fearghas’ın, içmekte olduğu zencefilli çay bir anda burnundan fışkırır!

 

“Pardon.. Boğazıma kaçtı sanırım..”, der sakince ve elini, yüzünü ve üstünü, sehpanın üzerinde duran desenli mendillerden biriyle siler.

 

Ve bir süre daha sessizlik içerisinde çaylarını yudumlarlar.

 

Neden sonra Fearghas cebinden sarı bir zarf çıkartır ve onu Komoberi’nin önüne bırakır.

“Nedir bu?”, diye sorar Komoberi, zarfa bakarak.

“Bende aynısını size soracaktım, genç bayan..”, der Fearghas.

Komoberi, eski arkadaşını, ince, koyu yeşil-kahve karışımı kaşlarından bir tanesi kalkmış bir şekilde süzer, sonra zarfı alıp açar ve içindekileri çıkartır..

..ve öylece kalakalır.

 

“Açıklamak ister misiniz, Komoberi hanım?”, der Fearghas, ancak ağzı gülmemek için hafif büzüşmüş gibidir.

“Ne var? Nedir onlar güzel kız?”, diye merakla sorar Seressa.

Komoberi ise küçük dilini yutmuş, kıpkırmızı olmuş bir suratla hala zarfın içinden çıkardığı kağıtlara bakmaktadır.

 

Zarfın İçindekiler (görmek için tıklayın)

 

 

 

“A aaaa..!”, diye ünler en sonunda Komoberi. “Nerden buldun bunları?”

“Ayyy.. çok şirinler, kız. Bakabilir miyim?”, diye erimiş bir şekilde ellerini çırpar Seressa.

“Birileri nezaket gösterip, ben yokken odama girmiş ve bunları yastığımın altına bırakmışlar.. bir notla.”, der Fearghas.

“Not mu? Ne yazmışlar?”, diye omuzları çökmüş bir şekilde sorar ruh gibi kız.

“Eveeeet..”, der Fearghas ve kırış kırış olmuş bir papirüs daha çıkartır cebinden. Papirüs, birinci hamurdan yapılmadır ve üstünde, blok harflerle tehditkar ifadeler, kurukafa eşliğinde yazılmıştır;

 

BAY FEARGHAS FIONNGHAL.

SINIFLARDA VE GENEL OLARAK OKULDA GÖSTERMİŞ OLDUĞUNUZ DAVRANIŞ BOZUKLUĞUNUZ DOLAYISIYLA MÜTEMADİYEN DİSİPLİN CEZASI GÖRÜYOR OLMANIZ, UMUYORUZ Kİ SİZİN İVEDİLİKLE  BU MUHTEŞEM AKADEMİDEN ATILMANIZA SEBEP OLUR.

NEVARKİ KENDİNİZLE BERABER, SAYGIDEĞER KOMOBERİ ANTHEA HANIMEFENDİ’NİN DE YANMASINA SEBEP OLUYORSUNUZ. BU SİZE VERECEĞİMİZ TEK UYARIDIR.

BUNDAN SONRA SAYGIDEĞER KOMOBERİ HANIMEFENDİ’NİN BAŞINA AÇACAĞINIZ SIKINTILARDAN DOLAYI SİZİN BAŞINIZA GELEBİLECEKLERDEN SİZ SORUMLU OLACAKSINIZ.

SENDEN KORKMUYORUZ!

 

UYARILDINIZ!

G.K.A.H.T.
GİZLİ KOMOBERİ ANTHEA HAYRANLARI TOPLULUĞU ÜYELERİ

 

Komoberi tamamen dilini yutar.

Notu, ruhu çekilmiş bir şekilde kalakalmış kızın omzunun üstünden okuyan Seressa ise “A aaaa..!”, diye hayretle ünler.

 

“Ben.. ben ne diyeceğimi bilmiyorum, Fionn.. Bana hayranlarım olduğunu söylediğinde takıldığını sanıyordum. Şuna bak yaa.. Bu birinci hamur kağıt. Bir de kurukafa ile watermark’lamışlar! Burada ciddi bir emek var!”, diye inler kızcağız.

“Beri.. bugüne kadar ne zaman seninle dalga geçip sana takıldım? Bununla beraber, sanıyorum ki bunların birkaçının ortadan ‘kaybolma’ zamanı geldi!”, der Fearghas burnundan soluyarak.

“A aaaa..!”, diye yine ünler Seressa.

HAYIR, FIONN, LÜTFEN.. Sakın kimseye bir şey yapma. Bir grup aptal yüzünden okuldan atılmaya değmez. Lütfen bir şey yapma..”, diye ağlamaklı bir şekilde yalvarır ruh gibi kız.

Fionnghal uzun bir süre sessizce Komoberi’yi süzer.

Neden sonra, “Peki.”, der. “Ama sadece bu konuda her hangi birisinin söyleyecek herhangi bir sözü olacaksa, bunun sen olmandan dolayı sesimi çıkarmıyorum. Bununla beraber, daha önce bu konuda söylediklerim hala geçerli; uzaktan hayran oldukları sürece sorun çıkarmam.”

“A aaaa..!”, diye üçüncü kere ünler Seressa.

“Şapşal çocuklar!”, diye ağlamaklı bir şekilde hışmeder Komoberi, resimleri aldığı gibi topak haline getirir ve mağaranın uzak bir köşesine fırlatır. Sonra da soğumuş çayını diker kafasına ve eşyalarını toplayıp, “Ben gidiyorum. Canım sıkıldı.”, der ve mağarının tüneline doğru yönelir, kısa bir süre sonra da tamamen gitmiştir.

“Hmmm.. niyetim onu böyle üzmek değildi.”, der Fearghas, kendi canı da sıkılmış bir şekilde. “Bu günüm öldü zaten. Ben kütüphaneye de gideceğim sanırım. Yazmaya başladığım ‘FARKLI TARİHLER; ADALAR KRALLIĞI TARİHİ‘ kitabım için bazı yer, isim ve tarihleri tekrar gözden geçirmem gerekiyor.”

“İstersen bende gelebilirim.”, diye önerir Seressa. “Kütüphanedeki kategorileme sistemini çok iyi bildiğim gibi, fevkalade hızlı, 1024wpm okumam var!”

“Sen bilirsin.”, der Fearghas ve ortalığı toplamaya başlar.

Seressa’da ona yardım eder.

Ancak topladıkları arasında, Komoberi’nin kırıştırıp bir kenara attığı kuru ve sulu boya ile yapılmış resimler de vardır.

“Bunları almamda bir sakınca var mı? Çok şirinler!”, diye merakla sorar kız.

Fearghas omuzlarını silker.

“Beri attığına göre alabilirsin, sanırım.”, diye cevap verir.

Seressa topak halindeki resimleri alır, itina ile onları açar ve düzeltir, kendi çantasından çıkardığı kalın bir kitabın orta sayfaları arasına yerleştirir ve kitabı tekrar çantasına koyar. Sonra bir süre sessizce Fearghas’a bakar.

“Bunların hepsi birer anı. Bunu biliyorsunuz değil mi, Fearghas Fiongal?”, der sessizce.

Fearghas işinden başını kaldırıp up uzun boylu, kapkara tenli kıza bakar.

“Ne gibi?”, diye sorar.

 

“Bu akademide yaşadıklarımız.. Doğrusuyla, yanlışıyla, ne kadar anlamsız, yada saçma sapan gibi gelse de, nihayetinde bunların hepsi, bizleri biz yapacak olan anıları oluşturacaklar. Bunlar olmadığında, kimliğimizin içi boş kalacak ve benliğimizden olmuş olacağız.”, der kız aynı kısık sesle.

Fearghas’ın bir kaşı kalkar.

“Biliyorum, beni burada, aranızda gerçekte çok da istememiştiniz ve bende olduğum sakar kız gibi lambır lumbur daldım aranıza ve kendimi sizlere zorla kabul ettirdim.”, der kız.

“Buradasın çünkü seni biz davet ettik, Seressa.”, der Fearghas, ama kızın nereye varmaya çalıştığını pek anlayamaz.

“Lütfen. İkimizde sizin bana nezaket gösterdiğinizi biliyoruz. Nihayetinde o gün bana, ‘git’ demiş olsaydınız, bu beni üzerdi, ama gitmiş de olurdum. Beni aranıza aldınız, benimle muhabbet ettiniz, beraber Mübah oynadık, pasta yeyip çay içtik, tarih okuyup ders çalıştık.. Bana.. bana bir insanın, diğer bir insana davranması gerektiği gibi davrandınız. Bana.. arkadaşınızmışım gibi tahammül ettiniz. Bütün bunlardan ötürü sana ve sevigili Komoberi’ye müteşekkirim ve bunların hepsi, beni ben yapan birer anım olarak kalacaklar.”, der kız gülümseyerek..

..ve dolu gözlerle.

 

Fearghas hayretle kıza bakar.

 

“Bu söylediklerine verebileceğim o kadar çok cevap var ki.. Ama hepsi de bir şekilde itiraz babında olacak, bu yüzden sadece, ‘bi şey değil’, demeyi tercih ediyorum. Ben kimseyi seven biri değilim. Huysuz adamın tekiyim çünkü. Ama burada bizimle olmandan dolayı da müteşekkirim, Seressa. Komoberi’ye gelirsek, seni gerçekten çok seviyor.. Kuyruğunun ise hastası.. Hadi gidelim. Bu günü yeterince ‘hiçbir şey’ yapmayarak geçirdim zaten.”, der Fearghas ve kızla beraber mağaradan ayrılır.

 

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Yıl 168 (-7523 yıl)

Ayrılınca nereye gitmeyi düşünüyorsunuz, Hanımım?”, diye sorar Kral Barakan. “Dahası, bu gerçekten gerekli mi? Evet, burası hali hazırda inşaat halinde ve ‘oturulabilir’ duruma gelmesi için daha yapılacak çok işi var, ancak Arael Hanımefendi sizleri özlemeyecek mi?”

“Arael Tel’Lóna, artık sizin sorumluğunuzda, Kral Barakan. Tıpkı sizin de onun sorumluluğunuzda olacağınız gibi.”, diye cevap verir Terandel Solace. “Gidişimiz ise bir zorunluluk. Kızımın, ve ikinizden olacak nesillerin geleceği için.. Krallığınız için bir zorunluluk. Gideceğimiz yerlerde kuracağımız medeniyetlerle, sizlerin gelişinizi bekliyor olacağız. Bu, muhtemelen sizin hayatınız da göreceğiniz bir şey olmayacak ve bize yetişmeniz belkide yüzlerce yıl sürecek. Ancak torunlarınızın torunları geldiğinde, onları krallığınızın birer tebaası olarak karşılıyor olacağız. Zamanı gelince kızım, Arael Tel’Lóna size her şeyi anlatacak.

Tıpkı sizlerin, imkansız bir zamandan buraya gelmiş olmanızın bir tesadüf olmadığı gibi, ona verilmiş görevlerden birisi de bu; nesiller boyu gelecek olan çocuklarına, onların çocuklarına ve onların torunlarına bu bilgileri aktarmak. Çocuklarınız ve torunlarınız tarihi yüz yıllarca birinci elden duyacak ve öğrenecekler.”

“Bu.. bu çok büyük, hüzünlü.. ve yalnız bir sorumluluk, Hanımım.”, der Barakan kahrolmuş bir sesle.

 

“Size kızımı verirken, gerçekte ne verdiğimi, zamanla çok daha iyi anlayacaksınız ve bu sizi daha iyi bir kral, ama bundan çok daha büyük bir sevgili yapacak. Ona da ‘hayatın’ ve bir ‘sevgilinin’ kıymetini öğretecek.”, der Terandel, solgun bir ifadeyle.

 

Kral Barakan ve Terandel Solace, uzun bir süre sessizce kalenin göreceli olarak tamamlanmış, yüksek balkonlarından birinden daha yeni yeni kurulmaya başlayan Kronor şehrinin ilk binalarını, onların ilerisindeki sahili ve dahasındaki denizi seyrederler.

 

“Ummm.. Kızınız, Arael Hanım, kendisi nasıl biridir acaba? Sorularım sizlere biraz fazla dolaysız ve sabırsız gelirse lütfen beni bağışlayın. En nihayetinde ve gerçekte ben bir denizciyim.”, der Barakan, biraz sıkılgan bir sesle.

“Kızım.. bambaşkadır, Barakan..”, der Terandel, uzun bir sessizlikten sonra, ve karşılaştıklarından beri krala ile defa adıyla hitap eder. “Bizler yer altında doğduk. Yüz yıllarca da yer altında yaşadık. Sonra bir gün yer sarsıntıları, depremler ve göçükler durdu ve yaşadığımız uçsuz mağaramızın duvarlarından biri yıkıldı. O, hayatımda ilk defa güneşi gördüğüm andı ve o kadar parlak, o kadar güzeldi ki, bunu size anlatamam. Heyecan ve korku içerisinde çıktık dışarıya ve kendimizi bu adada bulduk. Bizden öncekilerin dünyası nasıldı bilmiyorum, ama biz mağaramızdan çıkıp ilk defa kumsala ayak bastığımızda bir şeyi kati olarak biliyorduk; bizden önce kimse bu kumsallara ayak basmamıştı..”

Barakan, yanında duran bu muhteşem kadının, dolgun ve içli sesiyle anlattıklarını, büyülenmiş gibi dinler.

“Gece olduğunda da ilk defa ayı görmüş olduk.. Ayı ve yıldızları.. O kadar parlak ve o kadar güzellerdi ki.. Ve o gece kocaman, gümüş bir tepsi gibi dolunay vardı ve benim doğum sancılarım başladı..”, der Terandel ve bir an dolmuş, silik gri gözlerle ufka dalar.

“Yeryüzüne çıktığımız o ilk günün gecesinde, o muhteşem dolunayın aydınlattığı gecede doğdu Arael Ashanelath Fae Erunanne Tel’Lóna, benim kızım. Onun için ‘bambaşkadır’, derken kastettiğim buydu, sevgili Barakan. O hiçbirimiz gibi değil. O bir ilk. Bu dünyanın ilk gecesindeki ilk doğan hayat o, sevgili Barakan. Sana verdiğim, sana emanet ettiğim, hayatımdan daha kıymetli olan tek şey o, sevgili Barakan.

O ‘bambaşkadır’, derken kast ettiğim buydu, sevgili Barakan..”, der elf kadın.

Barakan yutkunur.

 

“Ben..”, der sessizce. “Ben bir ‘edebiyat’ adamı değilim, Hanımefendi.. Bir denizciyim ve denizcilerin bu tür şeylere ayıracak vakitleri olmaz, zira deniz talepkar bir iş verendir ve ona gelenleri günün yirmi dört saati, haftanın yedi günü çalıştırır çünkü deniz zalim bir hanımefendidir.. Ama ona gelenler, her zaman aşkla gelirler, çünkü deniz aynı zamanda en güzel hanımefendidir.

Kızınız.. onu ilk gördüğümde.. gözlerinde denizi gördüm.

Bana bu krallık sorumluluğu yüklendiğinde, denizi ne kadar özleyeceğimden dolayı gizliden gizliye hayıflanıyordum ve bencilce bir şekilde, bir yerlerde yeterince büyük bir hata yapsam da, beni bu krallık işinden kovsalar, diye umuyordum.. taki kızınızı görünceye kadar.”

 

Birden Barakan kimden bahsettiğine..

..dahası, bundan kime bahsettiğine ayılır, ve yüzü kızarır.

 

“Ben.. sizden özür dilerim Hanımefendi. Sanıyorum ki, haddimi aştım.”

Terandel Solace, o muhteşem, fırtına sonrası grisi gözleriye ve dolgun dudaklarında oluşan hafif bir gülümsemeyle süzer kralını.

“Samimi ve dürüstçe söylediklerinizden dolayı asla özür dilemeyin Kralım.”, der neden sonra. “Edebiyat adamı olmadığınızı söyledikten sonra dile getirdiklerinizi, keşke bana değil, kızıma söylemiş olsaydınız. Eminim pek hoşuna giderdi.”

“Uhh.. Sanırım bıyık konusundan sonra, kendilerinden çekinmiyor değilim. Sanıyorum ki gerçekten hoşlanmıyor bıyıklardan, ancak bırakması biz insanlarda genel bir alışkanlıktır.”, diye açıklamaya çalışır Barakan.

“Kralım, kızımın insanlarla daha önce hiç münasebeti olmadı, ve şimdi onların kraliçesi olacak. Bu da onun halkını yakinen tanıması, ve onların gelenek ve göreneklerini öğrenip saygı duyması gerektiği anlamına geliyor. Bunu sizin bıyıklarınızdan başlayarak yapabilir diye düşünüyorum.”, der Terandel gülümseyerek. “Birbirinizi üzebilir, birbirinize darılabilirsiniz. Ama asla küsmeyin ve konuşmamazlık etmeyin. Asla güler yüzü birbirinizden esirgemeyin ve her zaman birbirinize dürüst olun. İster yerde ve toprakta, isterse yüksek, tüylü yataklarda olsun, her zaman aynı yorganı paylaşın, zira birbirinin sıcaklığı, diğerinin merhametini besleyecektir.. Bunlar, annesi olarak ona telkin ettiklerimdir ve sanıyorum kendileri de geliyorlar. Eminim sizinle konuşmak istedikleri çok şey vardır. Bizim de Kaptan Hammerson gelmeden yapmamız gereken hazırlıklar olacak.”

Terandel Solace, balkondan ayrılmak için yönelir, ancak bir anlığına durur ve geri dönüp kızını bıraktığı adama bakar.

“Ama kızıma söylemediğim bir şeyi size söyleyeceğim, Kralım; Sizden isteyip de verebileceklerinizi ondan esirgemeyin. Veremeyeceklerinizi ise istetmeyin..”, der ve iner.

 

 

 

 


 

WPM : Word per minute / Bir dakikada okunan kelime sayısı

 

Küçük high elf grubu, Terandel Solace, Sinderel Tranquil ve Elorellen Feymist önderliğinde yeni kral, Barakan’ın misafiri olarak kaleye gelirler ancak bir temsilci dışında kaleye yerleşmezler.

Kral Barakan’dan, uzun bir yolculuk ve yeni krallığın geleceği için kendilerini ana kıtaya bırakmalarını rica ederler.

Barakan, bu garip, mistik high elflerin ricasını geri çevirmez. Onları, aileleri ve bolca erzakla beraber, Kaptan Hammerson vasıtasıyla ana karaya çıkartır.

Arkada temsilci olarak bırakılan kişi, Arael Ashanelath Fae Erunanne Tel’Lóna, gerçekte Terandel Solace’in kendi öz kızıdır ve Terandel onu Kral Barakan’a bir kraliçe olarak teslim eder.

 

Aradan yüz yıllar geçer ve kardeşlerden en büyüğü olan Terandel, Durkahan şehrinin daha kurulmadığı, Kahan Dağlarının güneyinde, üç yanı yüksek dağlarla çevrili yoğun ormanların olduğu bir yerde, Solace adında bir high elf şehri kurar.

Daha doğuda, High Woods adındaki büyük çam ormanlığında ise, kardeşlerden en küçüğü, Elorellen Feymist, Bari Na-ammen adında bir başka high elf şehri kurar. Aradan binlerce yıl geçecek ve Elorellen’in soyundan, Ri Grandaleren ve Prenses Alor’Nadien ne (Lorna) Feymist, Angrellen ve Anglenna Sunsear gelecektir.

Ortanca kardeş, Sinderel ise çok daha kuzeye gider ve Büyük Kuzey Tundralarında, Kutsal Celestial Dağının neredeyse eteklerinde, Tranquil adında bir high elf şehri kurar.

Ve bu şekilde, yüz yıllar önce Kral Barakan’a verdikleri sözü ve vaadi yerine getirirler. Üç kardeş ve onların torunları binlerce yıl Adalar Krallığının ana kıtadaki omurgasını oluşturacaklardır.

 

Büyük Yıkım Sonrası, elflerin ilk yer yüzüne çıktıkları gece dünyaya gelen, ve bu sebepten dolayı kendisine uğurlu bir isim olarak Yıl Bir’in Kalbi, Arael Ashanelath Fae, ve Adaların Zarafeti, Eruanna Tel’Lóna anlamlarını taşıyan güzel high elf kraliçe sayesinde kraliyet ailesinin nesilleri insanlardan çok daha uzun ve sağlıklı yaşayan krallardan oluşacaktır.

 

 

Adalar Krallığı Tarihi (Part V)

 

 

Timeline:

The Kingdom of Isles, Adalar Krallığı’nın tarihi ve ana kıtayı fethi üzerine kısa bir bakış.

Kesin tarihler, o günkü koşullar dolayısıyla kusurlu olabilir. Bilinen tek şey, krallığın Yıl 1’den sonra kurulan ilk kalıcı medeniyetlerden biri olduğu.

Bu tarihin başlangıcı, Yıl 1‘den sonra yer alır.

 

 

l 7569 (-20 yıl)

Seressa’dan şirin kız, Komoberi’ye. Seressa’dan şirin kız, Komoberi’ye. Bir, ki.. Bir, kii.. Beni duyuyor musun, şirin kız Komoberi..?, diye dolgun, feminen bir ses yankılanır Komoberi Anthea’nın zihninde.

“Seressa?”, diye hayretle küçük bir çığlık atar Komoberi.

“Sessiz..!”, diye tıslar Seressa’nın sesi ruh gibi salınan peri kızın zihninde. “Cevap vermek için beni düşünüp aklından konuşman yeterli.”

“Nasıl? Nasıl yapıyorsun bunu?”, diye hayretle düşüncesi geri gönderir Komoberi.

“Yeni bir büyü sayesinde. Daha doğrusu, seçeneklerim arasında daha önceden de bu büyü vardı ama hiç arkadaşım olmadığı için almamıştım. Bağlı olduğum Hanımım ile oturup pazarlık yaptım. Bir başka büyü ile bunu takas ettim.”

“Ama.. bu biraz tehlikeli değil mi? Ve bu senin, Hanımına daha da borçlanmana sebep olmaz mı?”, diye üzülmüş bir şekilde sorar orman perisi.

“Hanımım beni çok sever ki! Bu küçük takas ile gelecekte onunla beraber çok büyük ve önemli şeyler yapacağımı söyledi, ben de bunun, tek arkadaşımla muhabbete değeceğini düşündüğüm için kabul ettim.”, diye Seressa’nın mutlu sesini yankılanır Komoberi’nin zihninde.

“Ama Fearghas’da senin arkadaşın ki..”, diye hatırlatır Komoberi.

“Çok naziksin, şekerim, ama ikimizde çok iyi biliyoruz ki, Bay Fionnghal’ın sadece bir tane arkadaşı var, ve o da sırık gibi boyu olan, kömür karası tenli, pembe saçlı sakar bir kız değil.. Bu sırada, cevap verirken yüzümü hayal etmen yeterli, kuyruğumu değil.”, diye kıkırdar Seressa.

 

Komoberi’nin yüzü kıpkırmızı olu verir ve, “Ö.. özür dilerim..”, diye kekeler.

 

“Sorun değil, sorun değil.. Elimde olsa sana verirdim onu.”, der Seressa samimi bir şekilde.

HAYIR YAA!”, diye ünler Komoberi.

“Neden ki? Bunun senin hoşuna gideceğini düşünmüştüm”, der Seressa, hafif alınmış bir sesle.

“Sahibi yokken ben o kuyruğu ne yapacağım ki?”, diye itiraf eder, Komoberi.

 

Bir anlığına bağlantı kopar ve ortam sessizleşir.

 

Komoberi tedirgin olur zira bu garip, içten, samimi, iyi niyetli, yalnız kızı üzmek istememiştir.

“Sen.. Bu.. bu güne kadar bana söylenmiş en güzel şeydi!”, diye ünler Seressa ve her nasılsa Komoberi kızın ağladığı izlenimine kapılır.

 

Komoberi’nin gözleri dolar.

 

Bir kızın bu kadarcık bir samimiyete, ilgiye, yakınlığa ve her ne kadar dürüstçe söylenmiş olsada, yine de öylesine söylemiş bir şeye bu kadar ihtiyaç duyacak kadar yalnız olması onu yıkar.

 

“Benim adıma ağlama güzel Anthea.”, der Seressa, kızın zihninde. “Yalnızlık, hayatım boyunca beni peşimden takip etmiş en yakın dostum!”

“Bu.. bugün gelecek misin?”, diye sorarar Komoberi, burunu çekerek.

SIR OLAN MAĞARANIZDAKİ GİZLİ TOPLANTINIZA MI?“, diye büyük bir iştahla sorar Seressa.

“Gelmek ister misin?”, diye önerir Komoberi.

“LÜTFEN.”, der kız ve sanki bütün kalbini o bir kelimenin içine sıkıştırmış gibidir. “Ama önce pembe floksalarımı sulamam lazım. Ve.. umm.. Bay Fionnghal’a geleceğimi sen söylersen sevinirim. Beni her gördüğünde yaptığı gibi yine dişlerini ısırması istemiyorum.”

“Fionn sana saygı duyar ki.”, der Komoberi samimi bir sesle.

“Korkarım Bay Fionnghal’ın saygısı bana değil, ‘bilgiye’. An itibariyle istediği ‘bilgi’ bende. Aynı bilgiye kendisi de sahip olunca, sanıyorum ki bana gösterdiği sessizliği ve zorunlu tahammülü de tükenecek..”, der Seressa esefle.

“Fionn, daha genç biri ve sabırsız bir ruhu var. Davranışları sana özel değil, Seressa. Onun tahammül edemediği şeyler; ‘yalan’, ‘ahmaklık’, ve ‘saçmalık’..”, diye açıklar Komoberi.

“Hmmm..”, diye Seressan’nın düşünceli sesini duyar zihninde Komoberi. “Bu da üçte iki olarak beni içeriyor. Onunla ortak tek yanımız, ikimizin de yalandan hoşlanmayışımız. Ahmaklık, istemeyerek de olsa, mütemadiyen yaptığım bir şey.”

 

Seressa bir an susar.

Sonra kızın sesi mutlu bir şekilde duyulur.

 

“Saçmalığa gelirsek, onu istekli ve olabildiğince sıklıkla yapıyorum!”

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Fearghas Fionnghal burnundan soluyarak ve kendi kişisel yağmur bulutuyla iner ‘gizli’ mağaraya, ve Komoberi ile Seressa’yı yerdeki zemin sehpasında karşılıklı oturmuş, ellerindeki renkli kartlardan bir oyun oynadıklarını görünce, mor ve koyu mavi renkli yüzü, olduğundan daha da kararır.

 

Burası onun gizli öğrenme yeridir ve aralarına zorla kendisini dahil eden bu pembe saçlı, dantelli-fırfırlı saçma sapan kıyafetler giymiş kız, onun bu mahremiyetini ihlal etmektedir.

Fearghas dişlerini gıcırdatır.

Ama iki kız da onun varlığını fark etmezler bile.

 

Komoberi, elinde kalmış üç kart, yüzünde ağlamaklı bir ifadeyle kıvranırken, Seressa ise uzun, zarif, simsiyah parmaklarında tuttuğu iki düzine kartı, sadece gözleri görünür ve tüm dikkati sehpanın öbür tarafındaki mahvetmek üzere olduğu kıza vermiş bir şekilde tutmaktadır.

 

“Burası.. Burada..”, diye başlar haşin bir şekilde Fearghas.

Ancak “Ne oynuyorsunuz?!”, diye bitirir, yanlışlıkla!

 

“FIONN!”, diye inler Komoberi!

“Kurtar beni Fionn, ölüyorum!”

 

“‘Mübah’, oynuyoruz, Bay Fionnghal. Sevgili Komoberi sizi beklerken bu oyunu oynayabileceğimizi söyledi. Ne var ki hiç arkadaşım olmadığı için daha önce hiç oynamamıştım. Sevgili Komoberi nezaket gösterip anlattı bana oyunun kurallarını.”, der pembeler içindeki kız, ve bunu söylerken kuyruğu heyecanlı, heceli hareketlerle bir o yana, bir bu yana kamçılanır.

“Bana ‘bay’ diye hitap etmemen konusunu daha önce konuşmuştuk, sanırım.”, der Fearghas, ve zemin sehpasına yanaşır.

Seressa, Fearghas geldiğinden beri ilk defa başını elindeki kartlardan kaldırır ve ona hayretle bakar.

“Ben.. ben bu kuralın, üzerinde çalıştığımız konunun önemi dolayısıyla sadece geçen oturum ile sınırlı olduğunu sanmıştım.”, der. “Bunu genel olarak isteyebileceğinizi hiç düşünmemiştim. Size adınızla, bir.. arkadaş gibi hitap edebileceğimi kastettiğinizi söylememiştiniz.”

“Neden olmasın?”, der ve mağaraya girdiği ve bu kızı gördüğü anda hissettiklerinden dolayı biraz utanır. Evet, Fearghas’ın da Komoberi’si dışında pek arkadaşı yoktur, ancak bu, kendisi istemediği için böyledir. Bu sırık gibi uzun, kömür karası, pembe hastası, skandal denebilecek mini elbiseli kız ise bir tane —her hangi bir tane— arkadaş için can atmaktadır.

“Bakıyorum, bu oyunu çabuk kapmışsın. Bir pro ile şansını denemek ister misin?”, der Fearghas, gizleyemediği bir sırıtışla.

“Sizde mi biliyorsunuz bu oyunu?”, diye şaşırmış bir şekilde sorar Seressa.

“Tabii ki. Bu oyunun turnuvaları bile var ve ben çeyrek finaldeyim.”

“Haberim bile yoktu.”, der kız, kaşları kalkmış bir şekilde. “Üçümüz de beraber mi oynayacağız? Öyle olursa nasıl olacak, peki?”

“Bu oyun sadece iki kişiliktir.”, der Fearghas.

“O zaman siz ikiniz oynayın. Ben aranıza girmiş gibi olmayayım.”, der Seressa biraz çekingen bir sesle.

“Hayır!”, der Komoberi kati bir ifadeyle. “Ben Fionn ile oynamıyorum bu oyunu artık. Çok acımasızca oynuyor ve hep yeniyor!”

“Yapma ama, Beri.”, der Fearghas, pek de ikna edici olmayan, alınmış bir sesle..

“Ye onu, Seressa. Lüffeen!”, diye haşin bir sesle tıslar Komoberi.

Fearghas acımasızca ‘fırk’lar ve “Unutma. Bu oyunda her şey ‘Mübah'”, diye pis bir şekilde sırıtır.

 

Aradan saatler geçer ve mağaranın dışarısında hava kararmıştır.

 

Seressa ve Fearghas, sehpanın yanında, yerdeki küçük bir gaz lambasıyla aydınlanmış mağarada hala ‘Mübah’ oynamaktadırlar.

Zavallı Komoberi ise yere atılmış tiril halının bir köşesine sinmiş ve uyuya kalmıştır.

 

Fearghas, yüzünde fevkalade ciddi bir ifadeyle elindeki kartları değerlendirirken, Seressa ise, yine sadece gözleri görünecek şekilde kartlarıyla yüzünün gerisini gizlemektedir.

Fearghas, seri hareketlerle elindeki kartları belirli, stratejik bir kombinasyona göre açar ve onları sehpanın üstüne dizer.

Seressa’nın kaşları, hafif şaşırmış gibi yükselir.

Sonra da, yüzünde esef dolu bir ifadeyle, o da kendi elindeki kartları, kendi ayarladığı kombinasyona göre açar..

..ve Fearghas’ın kartlarını teker teker öldürecek şekilde yerleştirmeye başlar.

 

Kız kartlarını açtıkça Fearghas’ın yüzü git gide kararır. Kız, onun en son kartını devirdiğinde, kendi elinde hala bir düzine kart kalmıştır..

 

BU.. BU İMKANSIZ!”

“38 maçın hepsini kazanman, istatiksel bir imkansızlık!”, diye, fena halde bozulmuş, şahsına yapılmış muazzam bir hakarete maruz bırakılmış gibi tıslar Fearghas.

 

Seressa gülümser.

 

“Anladığım kadarıyla, bu oyun bir taktik ve strateji oyunu. Agresif taktikleriniz var Fearghas Fionnghal, ne var ki kendinize asla bir ‘exit’ stratejisi belirlemeyişiniz, mütemadiyen elinizde kart kalmamasına sebep oluyor.”, der mutlu bir şekilde.

Bİ DAHA!“, diye vahşice hırslanır Fearghas.

“Hayır yaaa!”, diye Komoberi’nin uyku sersemi sesi duyulur. “Çok geç oldu. Gidin artık ikiniz de yurtlarınıza.”

Komoberi’nin bunu söylemesiyle tekrar uykuya dalması bir olur..

“Sen gelmeyecek misin?”, diye sorar Seressa.

“Hayır, o kalacak.”, diye onun yerine cevap verir Fearghas. “Beri’nin bir orman perisi olması dolayısıyla rektörlükten özel, ormanda gece kalma izni var. Bunu arada bir yapmayınca olduğu çiçek gibi, solmaya başlıyor.”

“Bu.. çok.. duygusal bir ifadeydi..”, der Serassa ve hayretle önündeki oyun kartlarını, ve genel olarak mağarayı toparlayan haşin görünümlü genç adama bakar.

“Onu.. gerçekten seviyorsunuz!”, deyi verir birden.

“Dış görünüşlerden senin kadar yanmış birisinin, neden bunu hayret verici bulduğunu anlamakta zorlanıyorum, Seressa Wraiven.”, diye cevap verir Fearghas ve bunu söylerken sesindeki olağan, her zamanki hırçın ton yoktur.

“Sizden özür dilerim Fearghas Fionnghal. Niyetim sizi üzmek değildi.”, der kız sessizce. “Ancak sizi dış görünüşünüze göre değil, sergilediğiniz davranışlarınıza göre yargılamıştım. Bundan dolayı özür dilerim.”

“Genel, huysuz davranışlarım açısından beni aslında doğru değerlendirdiniz.”, diye itiraf eder Fearghas. “Nevarki Beri bir istisna; kendisi benim arkadaşım, ablam ve küçük kız kardeşim. Onun için normal kurallarım geçerli değil.”

Fearghas sessizce ortalığı toparlamaya devam eder ve bu işi bitirdiğinde, maağaranın bir köşesinde topak halinde duran battaniyeleri alır ve çoktan derin uykusuna dalmış kızın üstünü örter.

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Gecenin karanlığında, Melshieve Akademisinin arkasındaki yoğun ağaçlı korulukta, Fearghas ve Seressa sessizce öğrenci yurtlarına doğru yürümektedir, ancak genç adamın arada bir burnundan kaçan sert solumalarından, bir şeylere fena halde takıldığını anlamak çok da zor değildir.

 

“Nasıl yaptığımı sormaya can attığınızı hissedebiliyorum. Benden çekinmenize gerek yok.”, der Seresss neşeli bir sesle.

“Evet. Merak ediyorum çünkü yeni bir oyuncunun, birbirini takip eden 38 maçı da kazanabilmesi gerçekten istatistiksel bir imkansızlık. Bu oyunu daha önce hiç oynamadığınızı söylüyorsun ve ben de sana inanmak istiyorum.”, der haşin sesiyle.

 

Seressa’nın bir kaşı kalkar, ancak karanlıkta, kaşı bir yana, kendisinin tamamı bile görünmemektedir.

Sadece ürkütücü bir şekilde havada süzülen pembe bir kurdele —kızın saçı, ve pembe, tül bi şey —kızın fırfırlı mini elbisesi!

 

“Aslında istatiksel bir imkansızlık değil, pratik bir imkansızlık. Ancak siz benim yalan söyleyip söylemediğimi merak ediyorsunuz.”, der Seressa sakince.

Buna Fearghas’dan herhangi bir cevap yada itiraz gelmez.

“Beni tanımıyorsunuz. Dolayısıyla da kuşkularınız var, ki bu da anlaşılır bir durum, sanırım. Bununla beraber, kişinin yalan söylemesi için, onu söyleyecek etrafında birileri olması lazım. Benim yok. Sizler ilksiniz. Bu da sizlere yalan söylemem için kötü bir zamanlama olurdu benim için..”, der kız, camdan bir neşeyle!

“Bu oyunu, yada oynadığınız herhangi bir oyunu kazanmak sizin için önemli. Last Man Standing Society turnuvalarında gösterdiğiniz aktif rolü göz önünde bulundurursak..”

“Gelip seyrettin demek!”, diye ünler Fearghas, ister istemez, zira bu kız her nasılsa onun kafasında biraz fazla uçarıdır ve kızsal bazı davranışları ve.. yanları.. fazla belirgindir. Dolayısıyla onu söz konusu turnuvada ‘neredeyse’ ölümüne mücadele eden iki grubu, avazı çıkacak şekilde bağıran ve kan isteyen bir kalabalığın içinde düşünemez bir türlü..

Fearghas bu kızı sadece, Pembe Bahçesinde, pembe çiçeklerini sularken, veya PQ’da —The Perfect Quill Society’de, elinde renkli uzun bir tüy ile harika bir şekilde aşk mektupları yazdığını hayal eder!

 

Seressa omuzlarını silker ama bu da karanlıkta kaybolur.

“Hiçbir şekilde yadırganmadığım tek yer orası.. Ne kadar ironik öyle değil mi? Yadırganmadığım tek yerin, insanların birbirlerinin canını yakmaya çalıştığı bir yer olması..”

 

Fearghas kızın bu ifadesini birçok açıdan rahatsız edici bulur.

Fazlasıyla rahatsız edici.

Ancak kendisi herhangi bir şey söyleyemeden kız konuşmaya devam eder.

 

“Bu kadar üzerinize alınabileceğinizi hiç düşünmemiştim, açıkçası. Bununla beraber, Hanımıma 38 defa yenilmiş olmanız, kendinizi kötü hissetmenizi gerektirecek bir durum değil, Fearghas Fionnghal. Kendisi strateji ve taktik konularında fevkalade üstün bir yeteneğe sahiptir.. Adı konulmamış binlerce yıl boyunca iblisleri kendi malikânesinden uzak tutabildiğini düşünürsek!”

 

Fearghas olduğu yerde kalakalır.

 

“Ben.. Ben senin Hanımına.. Shadowfell’in Hükümdarı, The Raven Queen – Kuzgun Kraliçesi olan Hanımına karşı mı oynadım?”, diye, yüzünde mutlak bir şok olmuşluk ifadesiyle tökezler Fearghas!

“..Ve Unutulmuş Bilgeliğin, Kayıp Ruhların ve Terkedilmiş Nesnelerin Bakıcısı ve Koruyucusu, Hex Lord’ların Sahibesi olan Hanımıma karşı.. Liste biraz uzun..”, der Seressa ve karalığa rağmen yine de sırıtmama nezaketini gösterir.

“Bu.. BU HİLE!“, diye aynı şok ifadeyle yamulur, Fearghas.

“Hayır, sevgili Fearghas, bu ‘Mübah’.. Yarın da görüşecek miyiz? Üçümüz arasındaki bu arkadaşlık olayımız süreli mi, yoksa..?”, diye sorar karanlığın içinden kız.

 

Fearghas, kızın, Hanımı ile ilgili söylediği şeyler ve beklenmedik konu sektirmesi arasındaki geçişe yetişmekte zorlanır.

 

“Kalıcıdır, herhalde..”, der kafası karışmış bir şekilde.

“Harika!”, diye mutlu bir şekilde küçük bir çığlık atar Seressa. “Size bunun için sarılmak isterim ama önce sevgili Komoberi’den izin alsam daha akıllıca olur. Yanlış anlamasını istemem.”

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Yıl 168 (-7523 yıl)

Yanlış anlaşılacak bir şey yok, efendim.”, der Baş Danışman Malis el’Vezier, sabırlı bir şekilde. “High Elfleri temsil eden hürmetli şahıslar, yanlarında bir dördüncüyü getiriyorlar. Edindiğim bilgilere göre, bu kişi, Terandel Solace hanımefendinin öz kızı ve onu size getiriyor.”

Yeni Kral Barakan yutkunur.

Kendisi gibi denizciler genelde evlenip yerleşmeyi, sadece denizden bıkacak kadar hayatlarını gemilerde geçirdikten sonra düşünürler ki bu da genelde yaşları 55-60’dan sonra olan bir şeydir. Şimdi ise hiç tanımadığı bir takım elfler yanına gelmektedir ve birisi kızını ona kraliçesi olarak vermek istediği haberini ulaştırmıştır.

“Ya beni beğenmezse? Ya geçinemezsek?”, deyi verir Barakan, on altı yaşındaki bir çocuk gibi.

 

Malis, kralını gülen gözlere süzer.

 

“Kralım, bu durumun beğeni veya kişisel olarak geçinmeyle hiçbir ilgisi yok. Siz kralsınız ve bir kraliçeye ihtiyacınız var —tercihen tanınmış, sevilen, ve saygı duyulan birisine. Ve çocuklara, tabii.. Veliaht babında!”, der sevecen bir üslupla.

“Bakıyorum bu konu seni pek de eğlendiriyor gibi. Belki yanlarında sana da uygun bir elf kızı vardır!”, diye tehdit eder Barakan.

“Dilinizi ısırın, efendim!”, der Malis ekşi bir suratla. “Hiçbir kadın, eski bir komiserle lanetlenmemeli..”

“Hiçbir elf kızı da, benim gibi yaşlı bir adamla lanetlenmemeli..”, diye yapıştırır Barakan.

“Siz yaşlı değilsiniz ki. Kırk sekiz, insan standartlarına göre bile yaşlı değil.”, der el’Vi.

“Ne yapacağım ki ben küçük bir kız çocuğu ile?”, diye hayıflanır Barakan.

“Öhöm.. Müstakbel kraliçenizle ne yapacağınızı bana sormadığınızı umuyorum, efendim. Benim danışmanlığım o hususlara değinmiyor.”, der Malis sırıtarak.

Kral Barakan’ın yüzü kararır.

“Bununla beraber, gelen genç hanımefendi yüz altmış sekiz yaşındaymış. Bu elf standartlarına göre fevkalade genç olmakla beraber, sizden neredeyse dört kat daha yaşlı!

“Lütfen devam ediniz, Baş Danışman Malis. Müstakbel eşimin ne kadar yaşlı olduğu hakkındaki yorumlarınız fevkalade aydınlatıcı buluyorum!”, diye gözleri kısılmış bir şekilde el’Vi’ye bakar Barakan.

Malis avucunun içine doğru öksürürken sanki gömleği boğazını sıkıyormuş gibi yakasını çekiştirir.

“Bu kadar korkmanıza gerek yok kaptan. Bana gelen tariflere göre kız fevkalade güzel, zarif ve zeki bir hanımefendiymiş.”, der Malis samimi bir şekilde.

 

Dışarıdan acı, kulak gıcıklatan bir boru sesi duyulur.

Ardından çığırtkan, gür bir sesle bağırır;

“Muhterem ve Saygıdeğer Terandel Solace Hanımefendi ve kızı Areal Telona Hanımefendi, Muhterem ve Saygıdeğer Sinderel Tranquil Beyefendi ve Muhterem ve Saygıdeğer Elorellen Feymist Hanımefendi!”

“Şu rezil, boru olayını ivedilikle düzeltmemiz lazım. Kim bir güverte savaş borusunu, takdim borusu olarak kullanabileceğimiz fikrini önerdi?”, diye sorar Barakan.

“Kötü bir boru, hiç bir borudan daha iyidir. Kraliçenizin sorumlulukları arasında kalenizi, ve zamanla da büyüyecek olan şehrinizi, ve genel olarak krallığınızı güzelleştirmek olduğu gibi, takdim borunuzu değerlendirmek de görevleri arasında olacak.”, diye sırıtır Malis.

“Kızın adını bile yanlış söyledi çığırtkan. Hem yanlış, hem de eksik..”, diye hışmeder Barakan.

“Kızı daha görmediniz ama bakıyorum korumanız altına almışsınız bile, efendim. Bunu hayra alamet olarak düşünebilir miyiz?.”

 

Kral Barakan, Malis’e fena pis bir bakış atar ancak tam o esnada büyük bir gümbürtüyle taht odasının kapısı açılır ve kralın adamları eşliğinde üçü kadın, biri erkek olmak üzere dört high elf girer içeriye.

 

En önde gelen elf, Barakan’ın hayatında gördüğü en çarpıcı kadınlardan biridir. Çok hafif kumrala çalan sarı saçları, keskin hatları, düz ince burnu, kemerli kaşları, yüksek elmacık kemikleri, ışıl eflatun gözleri, uzun zarif kulakları, silik vişne dudakları ve neredeyse Kaptan Hammerson kadar uzun boyu, sırım gibi vücudu ile yeni kralına muhteşem bir zarafetle yaklaşan kadın, Elorellen Feymist’dir.

Elorellen, üzerindeki uzun, silik yeşil, tüleri elbisesi içerisinde dizlerini çok hafif bir şekilde kırarak nazik bir reverans yapar.

“Selam olsun size Kralım Barakan. Bizleri otuz yıldan uzun bir süredir cinayetleriyle sindiren bir lanetten özgür kıldınız. Müteşekkiriz.”, der, kulağa sıcak bir meltem gibi gelen sesiyle.

“Varlığınız, bilgeliğiniz ve güzelliğinizle bizleri onurlandırdınız, Hürmetkar Lady Elorellen Feymist Hanımefendi.”, diye başıyla onaylar Barakan.

 

Onun arkasından, ağır adımlarla kardeşler arasında tek erkek olan Sinderel Tranquil yaklaşır.

 

Sinderel Tranquil, uzun boylu, neredeyse platin renkli saçlı, yeşil gözlü, kız kardeşi gibi belirgin dudaklı, keskin hatlı, yüksek elmacık kemikli, hafif çatık kaşlı bir elftir ve kendisini tanımayan bir insan için, yirmi yaşlarında gibi genç görünümlüdür.

Tranquil, Barakan’a yaklaşır, iki elide çaprazlamasına göğsünde olacak şekilde hafif eğilir.

“Selam olsun size Kralım Barakan. Adalar halklarına gelişinizle umut da getirmiş oldunuz. Sizi ve adamlarınızı saygıyla selamlıyorum.”, der sıcak, karizmatik bir sesle.

“Varlığınızla bizi şereflendirdiniz, Lordum Sinderel Tranquil. Umuyorumki bizleri engin bilgeliğinizle çok uzun yıllar onurlandırırsınız.”, der Barakan.

 

“İnsan ve dwarflardaki gibi bıyıkları var anne! Çok lazım mı ona o bıyıklar?”, diye cılız bir ses duyulur arkadan. “Ve daha kırk sekiz yaşındaymış. Beni buraya bir çocukla evlenmem için mi getirdin anne?”

“Kırk sekiz, insanlar için en güzel yaşlardan biri, Lalem. Ne tüysüz bir çocuk, ne de bükülmüş bir yaşlı. Bu adayı adamlarıyla kurtarabilecek güce ve bilgeliğe sahip olduğunu düşünürsek, kendisine çocuk muamelesi yapmamanı sağlık veririm. Bu şekilde onunla çok daha mutlu bir hayatın olabilir.”, diye dolgun bir kadın sesi cevap verir sessizce.

 

Barakan’dan garip, sanki boğazına bir şey takılmış gibi bir ‘hırk’ sesi çıkar!

Malis ise bir eliyle ağzını gizler ve temkinli bir şekilde öksürür.

Elorellen Feymist olduğu yerde, hiç istifini bozmadan durur, ancak kadının eflatun gözleri ışıl ışıl parlamaya başlar.

Sinderel Tranquil’in dudaklarının bir kenarı oynar ve “Muhteşem bir başlangıçları olacak.”, diye mırıldanır, gülmemeye çalışırken.

“Sus, ağabey!”, diye bezmiş bir sesle fısıldar Elorellen.

Elflere eşlik eden ‘denizciler’ ise krallarına bakarak sırıtırlar ve Barakan bu duyduklarının, yıllarca asker kovuşlarından anlatılıp güldürüye kaynak olacağından kati bir şekilde emin oluverir.

 

Arkada duran ve kardeşlerin en büyüğü olan Teranden Solace yaklaşır..

 

Terandel Solace.. tarifi zor bir kadındır.

Geleneksel anlamda güzel olmaktan ziyade, elf kadının zarif ve olgun, zaman ötesi bir cazibesi vardır. Kız kardeşi gibi, onunda çok açık kahve ile sarı arası uzun saçları vardır. Ancak kız kardeşininkisinden farklı olarak Terandel’in saçları kalın örgülerden oluşmaktadır ve bir omzunun üzerinden dolgun vücudu boyunca aşağı salınmıştır. Kadının fevkalade silik gri gözleri, zarif bir burnu, dolgun açık kırmızı dudakları ve uzun ince bir boynu vardır ve bu haliyle tekil bir güzelliği temsil etmektedir.

Elf kadın, ağır, ölçülü adımlarla Barakan’a yaklaşır, küçük, zarif bir reveransda bulunur ve dolgun bir sesle konuşur.

“Selam size Kralım Barakan. Dağınık adalarımıza, başkalarının yaptığı gibi savaş ve yağma değil, dostluk, barış ve huzur getirdiniz. Sizleri ve askerlerinizi selamlıyorum. Uzun ve mutlu bir ömrünüz olsun.

“Hanımefendi.. Sadece burada oluşunuzun, mutlu ve uzun bir ömür için kafi olacağını düşünüyorum. Davetimi kabul etmenizden dolayı fevkalade mutmainim. Gökler eksikliğinizi hissettirmesin bizlere.”, diye yanıtlar Barakan içten bir şekilde.

Terandel buna biraz şaşırır ve ister istemez gülümser.

“Kralım, pek lütufkarsınız. Ancak bir kralın, bir kraliçeye ihtiyacı var —ki krallığı geleceğe yürüyebilsin. Size, benim için hayatımdan daha kıymetli olan tek varlığımı, rahmetli eşim ve benim en mutlu andımızı takdim etmek isterim; Yıl Bir’in Kalbi ve Adaların Zarafeti, Arael Ashanelath Fae Eruanna Tel’Lóna.”, der Terandel ve gözleri dolmuş bir şekilde hayatı olan kızını nazikçe elinden tutar ve onu kralına takdim eder..

 

Arael Tel’Lóna, annesine, dayısına ve teyzesine sadece zarafeti ve dolgun dudaklarıyla benzerlik gösterir. Kızın başından aşağı, koyu kızıl-kestane saçları, bir şelale gibi dökülmektedir. İnce, kalemle çizilmiş gibi kaşları, derin, çok hafif çekik, içinde kaybolunacak masmavi gözleri, teyzesinde olduğu gibi zarif, ince bir burnu, yeni olgunlaşmış çilek renkli dudakları ve yumuşak, açık krem tenli feminen bir yüzü vardır.

Kızın, boyu neredeyse Barakan kadardır. Yumuşak kıvrımları, ince beli, ve olağan duruşuyla bu kız her haliyle ‘hayat’ın ta kendisi gibidir.

 

Ve kız öylece Barakan’a bakar.

Barakan’da bir anda kral olduğunu unutur ve o da kıza takılır kalır!

 

Ne kadar bir birlerine bakakalırlar belli değildir.

Ancak bu süre, Baş Danışman Malis’in tekrar avucuna öksürmesine sebep olacak kadar uzun olduğu kesindir.

 

“Lalem..”, diye sesiyle kızını dürter Terandel.

“Efendim, anne?”, der Arael muallak bir şekilde ve Barakan’a alık alık bakmaya devam eder.

“Bir şeyler demen gerekmiyor muydu kralına?”, der annesi, pes etmiş bir sesle.

“Unuttum. Hepsini unuttum!”, der kız pat diye!

Elorellen Feymist gözlerini havaya kaldırırken, Sinderel Tranquil’den ise bir ‘fırk’lama sesi duyulur.

“Neye gülüyorsun, ağabey. Kız rezil etti bizi.”, der Elorellen.

“Bence çok şirinler. Yeğenimizin bir kraliçe olması umuduyla gelmiştik buraya. Bence kız kendi başına fazlasıyla başardı bu işi.”, diye kıkırdar Sinderel.

“Bir şeyler söylesene, Tel’Lóna!”, diye mırıldanır Elorellen Feymist.

 

“Bıyıkların. Onlar yüzüne yapışık mı?”, diye sorar bir anda Arael.

 

 

 

 


 

Küçük high elf grubu, Terandel Solace, Sinderel Tranquil ve Elorellen Feymist önderliğinde yeni kral, Barakan’ın misafiri olarak kaleye gelirler ancak bir temsilci dışında kaleye yerleşmezler.

Kral Barakan’dan, uzun bir yolculuk ve yeni krallığın geleceği için kendilerini ana kıtaya bırakmalarını rica ederler.

Barakan, bu garip, mistik high elflerin ricasını geri çevirmez. Onları, aileleri ve bolca erzakla beraber, Kaptan Hammerson vasıtasıyla ana karaya çıkartır.

Arkada temsilci olarak bırakılan kişi, Arael Ashanelath Fae Erunanne Tel’Lóna, gerçekte Terandel Solace’in kendi öz kızıdır ve Terandel onu Kral Barakan’a bir kraliçe olarak teslim eder.

 

Aradan yüz yıllar geçer ve kardeşlerden en büyüğü olan Terandel, Durkahan şehrinin daha kurulmadığı, Kahan Dağlarının güneyinde, üç yanı yüksek dağlarla çevrili yoğun ormanların olduğu bir yerde, Solace adında bir high elf şehri kurar.

Daha doğuda, High Woods adındaki büyük çam ormanlığında ise, kardeşlerden en küçüğü, Elorellen Feymist, Bari Na-ammen adında bir başka high elf şehri kurar. Aradan binlerce yıl geçecek ve Elorellen’in soyundan, Ri Grandaleren ve Prenses Alor’Nadien ne (Lorna) Feymist, Angrellen ve Anglenna Sunsear gelecektir.

Ortanca kardeş, Sinderel ise çok daha kuzeye gider ve Büyük Kuzey Tundralarında, Kutsal Celestial Dağının neredeyse eteklerinde, Tranquil adında bir high elf şehri kurar.

Ve bu şekilde, yüz yıllar önce Kral Barakan’a verdikleri sözü ve vaadi yerine getirirler. Üç kardeş ve onların torunları binlerce yıl Adalar Krallığının ana kıtadaki omurgasını oluşturacaklardır.

 

Büyük Yıkım Sonrası, elflerin ilk yer yüzüne çıktıkları gece dünyaya gelen, ve bu sebepten dolayı kendisine uğurlu bir isim olarak Yıl Bir’in Kalbi, Arael Ashanelath Fae, ve Adaların Zarafeti, Eruanna Tel’Lóna anlamlarını taşıyan güzel high elf kraliçe sayesinde kraliyet ailesinin nesilleri insanlardan çok daha uzun ve sağlıklı yaşayan krallardan oluşacaktır.

 

 

 

Adalar Krallığı Tarihi (Part IV)

 

 

Timeline:

The Kingdom of Isles, Adalar Krallığı’nın tarihi ve ana kıtayı fethi üzerine kısa bir bakış.

Kesin tarihler, o günkü koşullar dolayısıyla kusurlu olabilir. Bilinen tek şey, krallığın Yıl 1’den sonra kurulan ilk kalıcı medeniyetlerden biri olduğu.

Bu tarihin başlangıcı, Yıl 1‘den sonra yer alır.

 

 

l 7569 (-20 yıl)

Muhteşem Melshieve Akademisinin arkasındaki büyük koruluğun derinliklerinde, ağaçların ve çalıların sıklaştığı bir noktada gizli bir oyuk vardır. Bu oyuk, uzun ve ince bir tünelin ağızıdır. Tünelin kendisi yerin altındaki, pek de büyük olmayan boş bir mağaraya iner. Nevarki mağara şu anda boş değildir. Mağaranın zemininde orta büyüklükte, eski, tiril bir halı, halının üstüne atılmış üç-beş iri minder, küçük bir zemin sehpası, sehpanın üstünde ise, bir gaz lambası, içinde vişne suyu olan el yapımı kil bir maşrapa, iki ahşap oyma bardak, küçük bir mürekkep hokkası ve uzun, siyah bir tüy kalem ve bir kaç adet tarih, coğrafya ve büyü üzerine kitap mevcuttur. Yer sehpasının üzerinde ve yere saçılmış, içinde bazı not, tarih ve doodle’ların karalandığı papirüsler ve bir tane de oldukça eski bir kitap durmaktadır.

Mağara, beceriksizce bir şekilde ‘yaşanılabilir’ hale getirilmiştir ve bunun için çaba sarf eden iki kişide sessizce bir birlerine bakmaktadır.

“Beri..”, diye tıslar mor ile koyu mavi tenli, alnından geriye doğru bir çift boynuzu olan genç adam, derin, esef dolu bir nefes vererek. “İzlendin mi yoksa buraya gelirken..?”

“Hayır ama yaa..”, diye inler orman perisi Komoberi Anthea yarı ağlamaklı bir sesle. “Sincap olarak, daldan dala sıçrayarak ve süzülerek geldim.”

“Ben de süzülerek geldim!”, der dışardan gelen, dolgun nefesli feminen ses, mutlu bir şekilde. “Ama daldan dala atlamadım. Bu biraz garip olurdu.. Düşünebiliyor musunuz, benim kadar uzun boylu bir kızın daldan dala atlaması halinde çıkaracağı gürültüyü? Ve sanırım pembeler içindeki halimle teşhircilikten dolayı da disiplin cezası yerdim..”

 

Mor-koyu mavi tenli Fearghas Fionnghal bir elini yüzüne götürür ve gözleri kapalı bir şekilde öylece durur.

 

“Onun daldan dala atlarken ki halini hayal etmiyorsun değil mi, Fionn?”, diye kaşları çatılı bir şekilde mor gence bakar, Komoberi.

Fearghas elini yüzünden indirir ve önünde duran ruh gibi kızı dik bakışlarla süzer.

“Sorun değil, sorun değil..”, der dışarıdaki ses, neşeli bir şekilde. “Siz karar verinceye kadar ben burada beklerim.”

“Naapacağız şimdi? Kız buldu gizli inimizi..”, diye mızmızlanır Komoberi.

“Aslında sadece burada, çalıların arasındaki bir oyuğu buldum. Teknik olarak içeri girmediğim için, aşağıdaki mağaranıza inen bir tünel olduğunu düşünmem sadece bir varsayım, dolayısıyla da daha gizli yerinizi bulmuş değilim. Soran olursa ‘hiç görmedim’ diyebilirim, dert etmeyin!”, der dışardan gelen ses, şen bir şekilde.

“Hay shit!”, der Fearghas. “Tam bir kaçık bu!”

FEARGHAS YAA.. LÜTFEN AMA!“, diye söylenir Komoberi.

“Çok ayıp, ama isabetli.”, diye seslenir dışardaki ses.

“Aslında durumumuzu çok iyi bir şekilde özetlediğimi düşünüyorum, Beri.”, der Fearghas, bezmiş bir şekilde.

“İnan ben söylemedim. Kimseye söylemedim..”, der Komoberi, dokunsan ağlayacakmış gibi.

“İnan ona, Bay Fionn, bana o söylemedi. Kimseye söylemedi.. Ben yukardan takip ettim onu ki bu da onun suçu değildi.”, der dışarıdaki ses makul bir şekilde!

Komoberi, dışarıdan gelen sesin açıklamalarını dinledikçe gözleri daha da dolar.

“Yapacak bir şey yok. Ya canı sıkılıp gidinceye kadar olduğu yerde öylece duracak, ya da..”, der Fearghas.

“Benim canım sıkılmaz, siz beni dert etmeyin. Süper sabırlıyımdır ki!”, der dışardaki ses.

“Gökler adına, ne getirdin buraya, Beri!”, diye inler Fearghas!

“Ama ben yapmadım ki, Fionn yaa.. İnan ben getirmedim!”, diye cevap verir gözleri dolu bir şekilde peri kızı.

“Biraz yargıcılık mı var sizde, Bay Fionn? O getirmedi ki beni buraya. Ben geldim. Pembe Bahçem ile burası arasındaki mesafenin kuş uçuşu ne denli yakın olduğunu düşünürseniz, eminim sizde bunu anlayacaksınızdır!”, der dışarıdaki ses.

“Kuş uçuşu mu?”, diye ünler Fearghas, tek kaşı kalkmış bir şekilde.

“Gizli marifetlerimizi ve sırlarınızı paylaşmadan önce, tanışmayı tercih ederim, Bay Fionn. Ben size nezaket gösterdim ve sizin ‘gizli’ mağaranıza girmeyerek, daha onu ‘bulmuş değilim’ —teknik olarak.. Dolayısıyla, bana işkence bile etseler, onu kimseye teşhir edemem. En kötüsü, ‘ormanda bir yerlerde saklanıyorlardı’, diyebilirim ki bu da ders kıran tüm öğrenciler için geçerli bir durum zaten!”, der dolgun, feminen ses.

Fearshas, pes etmiş bir ifadeyle mağaranın tavanına bakar, derin bir iç çeker ve Komoberi’ye, “Ey.. Yapacak bir şey yok. Çağır gelsin.”, der.

“Korkarım beni biriniz gelip şahsen davet etmeniz gerekecek.”, der dışardaki ses.

“Kız, kendisini vampir sanıyor sanırım..”, diye fısıldar Komoberi.

“Hayır, güzel orman perisi. Sadece nezaket gösteriyorum.”, diye neşeli bir şekilde açıklar dışardaki ses. “İyi birisi beni davet ederse, bu iyi bir niyetle yaptığını gösterir ki bu da güvenin var olduğuna işaret eder. Genelde cüceler cücelerle, elfler elflerle, dwarflar dwarflarla takılırlar. Nevarki Bay Fionn’un akademiye geldiğinden beri benimle, sanki özellikle sakınıyormuşçasına hiç konuşmadığını göz önünde bulundurursak, tieflinglerle hoş olmayan bir geçmişi olduğu sonucuna varmak pek de zor değil. Yada beni şahsen itici buluyor da olabilir. Ben ilkini düşünmek isterim çünkü o durumu düzeltme ihtimalim var. Diğerini tamir etmem ise korkarım pek mümkün değil!”

Fearghas dişlerini gıcırdatır.

Komoberi kıkırdar ve tünele doğru yönelir. Güzel, orman perisi mağaranın tünelinden yukarı doğru tırmanır ve oyuktan dışarı çıktığında gün ışığı ile karşılaşınca ister istemez hapşırır.

“Çok yaşa, güzelim!”, der çalıların arasından bir ses ve kızın hemen önünce, neredeyse iki yarda boyunda, simsiyah tenli, uzun, pembe saçlı, uzun, bir sağa, bir sola salınan kuyruklu, koyu bordo iki de uzun boynuzu olan, dantelli-fırfırlı pembe mini etekli bir bluz içerisinde, çöp gibi sıska ama bir kaç yıl içerisinde muhtemelen can alıcı bir güzelliğe ulaşacak olan Seressa Wraiven adındaki kızla karşılaşır.

“Merhaba Beri.”, der Seressa. “Senin tam adının bu olmadığını biliyorum ama kendini senin tanıştırmanı tercih ederim.”

“Komoberi..”, der orman perisi biraz çekingen bir sesle. “Komoberi Anthea.”

“Sahibi kadar güzel bir isim..”, der çok uzun, çok esmer kız, sanki duyduğu ismin tadına bakıyormuş gibi.

“L.. Lütfen içeri gelmez misiniz?”, diye çekinerek davet eder Komoberi.

“Benden çekinmene gerek yok ki, sevgili Komoberi. Biz zaten iki defa karşılaşmıştık daha önce. Sizin ve Bay Fionn’un, özellikle tarih derslerinden gönderilmelerinizi ilgiyle izledim.”, der Seressa sırıtarak.

“Yaaa..”, der Komoberi utanmış bir şekilde.

“Bence harikaydınız. Profesör Tumblebum, alternatiflere ve hayal gücüne kapalı bir adamdır. Seninle daha yakinen tanıştığımız o mutlu günde, söz, kendisinin tam bir ahmak olduğunu söyleyeceğim size..”, der neşeli bir sesle.

Komoberi ister istemez kıkırdar.

“Lütfen. Bizimle aşağı inmez misiniz?”, diye nazik bir şekilde davet eder bu up uzun boylu, simsiyah tenli, saçma sapan, fırfırlı-dantelli pembe mini elbiseli kızı.

“Ayyy.. çok heyecanlandım!”, der kız, Komoberi’ye. “Kimse beni bir yere davet etmemişti daha önce..”

“Çok yazık.”, der Komoberi. “Ben istemediğim halde çağırılıyorum. Mümkün olsa da yer değiştirsek.”

“Sen çok güzelsin ve çok şirinsin ama ki!.”, der Seressa samimi bir içtenlikle. “Benim şu halime bak. Kim pembeler içindeki kapkara, kazık gibi boyu olan, sakar bir kızı muhabbet etmek için çağırır ki odasına?”

Komoberi buna söyleyecek akıllı bir şey düşünemez ama birden çok kızar, zira kendisini tünelden aşağı, komik bir şekilde iki büklüm takip eden kız, samimi, dürüst ve içten bir kızdır ve aklından geçeni, olduğu gibi, yağlandırıp ballandırmaksızın söylemektedir.

Anca ikisi de mağaraya geldiklerinde kız doğrulabilir. Komoberi, Fearghas’ın yanına gelir ve onu Seressa ile tanıştırır.

“Bu en eski arkadaşım, Fearghas Fionnghal. Kendisi ile Dream Woods’dan beri tanışıyoruz. Fionn. Bu da Seressa Wraiven. Bana ‘The Hide ‘n Seekers’a katılmamda yardımcı olmuştu..”

“Merhaba, Bay—”, diye başlar Seressa ama Fearghas araya girer.

“Lütfen bana her hitap ettiğinizde, ‘bay’ diye başlamazsanız, sevinirim. Fearghas yada Fionghal.. ikisi de olur..”, der biraz sert bir üslupla.

Komoberi kaşlarını çatarak bakar Fearghas’a.

“Sorun değil, sorun değil.. Bana kızgınsınız. Burası sizin özel yerinizdi ve ben kendimi biraz zorbaca dahil ettim. Ancak gün aşırı sizin, benim çiçek evimin önünden sinsice geçişinizi seyredince ister istemez merakımı cezbettiniz. Ve merak söz konusu olunca, ben biraz kedi gibiyimdir.”, der Seressa ve kuyruğu bir sağa, bir sola acite olmuş bir kedininkisi gibi kamçılanır.

 

Komoberi o kuyruğu büyülenmiş gibi seyreder.

‘Dokunsam mı acaba?’, diye geçirir içinden.

Sonra utanır.

‘Ama çok ayıp olmaz mı?’

Sonra da ve eriyerek söylenir..

‘Yaaa dokunmam lazım o kuyruğa.. Ay şuna bak, tam bi nyan kedisi gibi!’

 

Bunu, çatık kaşlarıyla ciddi bir hava vermeye çalışan Fearghas fark eder..

Komoberi’nin yüzündeki ifadeyi görür..

..ve istemsizce ‘fırk’lar.

Sonra da dayanamaz ve kahkahayı basar!

 

Komoberi kıpkırmızı olmuş bir suratla öylece kalakalır yerinde.

“Ne? Ne oldu?”, diye hayretle sorar Seressa ve bir anda üstüne basılmış gibi kuruğu dimdik havada durur!

Fearghas biraz daha güler..

 

“Ben.. ben çok özür dilerim!”, der Komoberi rezil olmuş bir ifadeyle. “Kuyruğunuz.. ÇOK ŞİRİN!”

“Sahi mi? Hoşuna gitti mi gerçekten?”, diye hayretle sorar Seressa.

“Evet yaaa..”, diye erir neredeyse peri kızı.

“Dokunmak ister misin?”, diye önerir Seressa.

“LÜFFEEEEN!”, diye neredeyse yalvarır Komoberi.

“Ama ben de senin yeşil saçlarına dokunmam lazım. Çok güzeller!”, diye birden puslanmış gözlerle bakar peri kızının saçlarına.

“KABUL!”, diye çığlık atar Komoberi ve up uzun, simsiyah kızın kuyruğuna atlar!

Nevarki kuyruk, yakalanmak niyetinde değildir.

Bir sağa, bir sola kaçar!

“İnan ben yapmıyorum. Kendi kendisine yapıyor bunu!”, diye kıkırdar Seressa.

“Süpeeeeer!”, diye koşturur kuyruğun peşinden Komoberi çarpılmış gibi.

 

Fearghas öylece bakakalır iki kızın saçmalığına.

“Gerçekten, Beri.. Ne getirdin buraya?!”, diye mırıldanır içinden, ama bir yandan da en yakın arkadaşı olan Komoberi’yi en son ne zaman bu kadar sevindirik olmuş bir şekilde gördüğünü de pek hatırlayamaz.

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Ne düşünüyorsunuz, Wraiven Hanım?”, der Fearghas ciddi bir şekilde. Genç adam, oturduğu yerden, sehpanın öbür yanınında oturan simsiyah kıza bakar ve kızın bazı ilginç marifetlerini takdir etmekten de kendisini alamaz. Kız, yarım saati sadece biraz aşacak şekilde eski, tarihi sefer defterini baştan sona okumuş, sonra rica ettiği bir papirüse, aşk mektubu yazar gibi harika bir el yazısıyla not almış, sonra tekrar bazı sayfaları gözden geçirmiş ve tekrar not almış, en sonunda da notlarını değerlendirmişti düşünceli bir ifadeyle.

Kızın bu hali, dışarıdan göründüğü o saçma sapan halinden oldukça farklıdır. Evet, kız hala pembe saçlı, skandal denilebilecek pembe, fırfırlı-dantelli mini bluzuyla abuk görünse de, şu anki düşünceli ifadesiyle dış görünüşü pek uyuşmamaktadır.

Bu esnada Komoberi ise kızın yanına oturmuş, tamamen büyülenmiş gibi kızın kuyruğu ile oynamaktadır.

“Hmmm?”, der kız dalgın bir ifadeyle ve başını hafif kaldırıp Fearghas’a bakar.

“Ne düşünüyorsun, Wraiven Hanım?”, diye kendini tekrarlar Fearghas.

“Wraiven Hanım?”, der bir anda ve kızın kapkara yüzü aralanır, bembeyaz dişleri görünür.

Komoberi kıkırdar.

“Bana ‘hanım’ diye ilk defa hitap ediliyor. Kulağa o kadar hoş geliyor ki, anlatamam.”, der kız ve gözleri parlar. “Bununla beraber, size ‘bay’ dememi istemiyorsanız, sanırım sizin de bana sadece Seressa demeniz gerekecek.”

“Peki.. Seressa, ne düşünüyorsunuz?”, der mor, genç adam sabırlı bir şekilde.

“Öncelikle, bunu gizli arşivlerden çaldığınıza inanamıyorum. Süper etkilendim!”, der kız hayran bir şekilde ikisine de bakar.

“Yaa.. aslında çalmadık.. yanlışlıkla oldu..”, der Komoberi kızarmış bir şekilde yandan.

Seressa muhteşem, içli ve dolgun bir kahkaha atar.

“Bu daha da harika. Bununla beraber, sefer defterinin sahibi, ayrıntılar konusunda çok dikkatli birisi. Bunu söyleyebilirim. Ve çok çalışkan. Ben olsam can sıkıntısından defterin kenarlarına doodle’lar çizerdim. Ama defter, zaman kaynaklı çok eski olması dışında, tertemiz. Kaptan Barakan’ın yazıları da, düşünceleri gibi; derli toplu ve fevkalade organize bir şekilde ifade edilmiş. İçimden, bir kaptan olarak harcanmış, demek istiyorum ama, Adalar Krallığını kurmuş olduğunu düşünürsek, pek de harcanmış diyemeyeceğim.. Dahası, adamın kendisi fevkalade özgecil birisi.”, der kız analitik bir şekilde.

“Bu sonuca nereden vardın?”, diye sorar Fearghas merakla.

Seressa omuzlarını silker.

“Adaya çıkar çıkmaz, bütün mürettebatını teker teker gözden geçirmiş ve kime nerede ihtiyaç varsa oraya yerleştirmiş.. Buna, kaptanlıktan ayrılıp, yerine ikinci kaptanını getirmiş olması da dahil. On üç yıl denizde kaybolup mürettebatının saygısını hala koruyabilmiş olması da bunu gösteriyor. Ve anladığım kadarıyla, kendisi bir kral olmak gibi bir isteği de, niyeti de yokmuş. Koşullar ve çevresindekiler onu buna zorlamışlar gibi bir izlenim elde ettim.”, diye açıklar.

Fearghas etkilenmiş bir şekilde önce bu simsiyah kıza bakar, sonra da Komoberi’ye.

Komoberi’de etkilendiğini sessizce başını sallayarak onaylar.

“Peki geldikleri yer ve başta kullandıkları tarihler?”

“Bu konuda bazı fikirlerim var. Ama bunlar sadece spekülatif teoriler.. Yada tamamen hayal gücü de olabilir.”, diye uyarır Seressa.

“Elimizde hiçbir açıklama olmadığını düşünürsek, her ikisi de uyar bize..”, der Fearghas.

Seressa, düşünceli bir şekilde uzun, pembe saçıyla oynar biraz. Sonra Komoberi’ye döner.

“Gel güzel peri. Sen de önüme otur..”, diye onu elinden tutar ve yavaşça kaldırıp Fearghas’ın yanına oturtur. Kendisi de eski yerine, ikisinin karşısına oturur.

“Bunu.. Bunları duymak istiyor musunuz gerçekten? Öğrenebileceğiniz bazı şeyler, unutmak isteyebileceğiniz, ancak unutmanız pek de mümkün olmayan şeyler olacak. Bunlar, kitaplarda bulabileceğiniz şeyler değil çünkü ‘kayıp’ bilgi bunlar.”, der kız tedirgin bir sesle.

 

Fearghas’ın bir kaşı kalkar.

Komoberi de birden tedirgin olur.

 

“Ben bir Seeker’ım.”, der Fearghas. “Gerçeği bulmam ve öğrenmem lazım.”

“Ben.. ben emin değilim.”, der Komoberi. “Ama Fionn’u yalnız bırakmayacağım.”

 

Seressa Wraiven, ikisini de uzun bir an sessizce süzer.

Neden sonra alçak bir sesle konuşur.

“Bir Seeker olman saygı duyulacak bir şey olmakla beraber, gerçeği bulmak ile öğrenmek, iki, ap ayrı şeyler, Fearghas Fionnghal.”, der Fearghas’a ve ardından Komoberi’ye döner.

“Senin de arkadaşına olan sadakatin takdire şayan bir vasıf, ama öğreneceğin şey için yeterli bir nitelik olup olmadığını hiç düşündün mü, sevgili Komoberi Anthea?”

 

Bulundukları küçük mağara derin, boğucu bir sessizliğe bürünür.

Fearghas, tereddütsüz bir şekilde ‘Evet, söyle. Duymak istiyorum!’, deme eğilimdedir. Ancak yanındaki kızı düşünür ve bu yüzden susmayı tercih eder. Çünkü gerçekte bu onun değil, Komoberi’nin yapacağı bir tercihtir.

Genç adam yavaşça yanında oturan kıza döner ve sessizce ona bakar.

Komoberi ise belirgin bir duygu git-geli içerisindedir. Merak ve korku, bu git-gelin iki en uç noktasını temsil etmektedir.

“Sen karar ver Fionn..”, der en sonunda.

“Hayır, Beri. Ben kendi adıma karar verdim zaten. Ama senin adına veremem bu kararı. Kendi aptallığımdan dolayı çekeceklerime katlanabilirim. Senin de çekmene ise katlanamam. Bunca yıl beraberdik. Böyle devam etmesini de çok isterim. Nevarki, bu bana bir dönüm noktası gibi geliyor.. Bu karar senin olmalı, ve sadece senin..”, der Fearghas sessizce.

Komoberi alt dudağını ısırır ve yanındaki genç adama bakar.

“Onu dinle, sevgili Komoberi..”, diye fısıldar Seressa. “Duyacaklarını duyduktan sonra, bütün bakış açın değişecek çünkü duydukların bütün bildiklerini, bildiğini sandığın şeyleri ve ‘kati’lerini ezip yıkacak.. Ve bir daha mutlu günlerine dönemeyeceksin..”

 

Mağara tekrar boğucu bir sessizliğe bürünür.

Fearghas yanında oturan kızdan gözünü ayırmaz.

Seressa ise, göründüğü oltu taşından pürüzsüz bir şekilde yontulmuş heykel gibi kıpırdamadan öylece durur oturduğu yerde. Hayatta olduğuna dair tek belirti, tembel bir şekilde salınan kuyruğudur..

Komoberi Anthea’nın güzel, sevimli, ruh gibi yüz hatları değişir.

“Mutlu günlerim, arkadaşımla geçen günlerimdi..”

 

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Yıl 168 (-7523 yıl)

Verdin mi kararını?”, diye sorar Kaptan Barakan sessizce.

“Kararımı yıllar önce, sizinle ayrıldığımdad vermiştim zaten.. sanırım!”, diye pes etmiş bir şekilde mırıldanır Malis el’Vezier. “Bu günün gelmemesi için çok uğraştım, ama kişi ne kadar akıllı olduğunu sanıyorsa, o kadar fena bir şekilde yanıldığını anlıyor sonunda. Ve her zaman daha akıllı biri çıkıp bu gerçeği vuruyor yüzüne..”

Kaptan Barakan sırıtır.

“Bu kadar karamsar olmayın Baş Danışman el’Vezier.. Yapmış olduğunuz tercihten ötürü, en az emek isteyen pozisyona sahip olmuş oldunuz. Sanırım bu sebepten dolayı gemime bir harita mühendisi olarak sızdınız.”

“Alternatiflerim pek de inandırıcı olmazdı zaten, efendim. Gemiler ve denizcilik hakkında ne denli az bilgim olduğunu düşünürsek.”, diye cevap verir Malis.

“Sorun nedir o zaman? Ben sizin bu sonuçtan dolayı mutlu olacağınız düşünmüştüm.”

“Sorun.. Bu gemiye bindiğiden beri kendimi rolümde gizlemek zorunda kaldım. On üç yıl, kişi girdiği rolle özdeşleşir sanırsınız. Nevarki, saklandığı rolden olmasada, saklanmak zorunda kalmış olmamdan dolayı kendime karşı hissettiğim tiksintiden dolayı bu sadece on üç yıl süren bir hapisten farksızdı benim için ve kendimi bitmiş, ruhumun ise emilmiş olduğunu hissediyorum.”, der Malis bezgin bir sesle. “Bunca yıl sergilediğim tembelliğim, yapmacık olmayan tek yanım.”

“Karaya ayak basınca kendinize gelirsiniz.”, der Barakan. “Burada kalacak isek, öncelikle kendimize savunulabilir bir kale inşaa etmemiz lazım. Bir yandan da üç ada hakkında ayrıntılı bilgi edinmemiz gerek. Dahası, yerli halkın söylediği kadarıyla, hemen kuzeyimizde, iki günlük bir mesafede, ana kıta varmış.”

“Karaya ayak bastığımız bu nokta, ana kale için ideal bir koy, efendim. Yerli halkın söyledikleri doğruysa, kalemizin, ana kıtadan gelebilecek tehditleri görebilecek ve karaşılayabilecek gücü ve konumu olmalı. Adanın başka neresine yaparsak yapalım kalemizi, düşmana bize sadece denizden değil, karadan da saldırma şansını vermiş oluruz o kadar.”, diye düşünceli bir şekilde konuşur Malis.

“Bu doğru. Mühendislere bu koy için plan çıkarmalarını isteyeceğim. Bu sırada Kaptan Hammerson gemiyle üç adanın da çevresini dolaşıp, oradaki halklarla iletişime geçecek. Senin işin ise, buradaki adamlarımızı ve bize katılmak isteyen yerel halkı organize etmek olacak.”, der Barakan.

Malis başıyla onaylar ve yeni görevinin ilk gününe başlar.

 

Tayfa ile adada yaşayan insan, dwarf ve orman eflerinden  oluşan yerli halkın kaynaşması çok uzun sürmez ve bir kaç kısa ay içerisinde üç adada da organize güvenlik ağı oluşturulur.

Bunu takip eden aylarda ise, adına Kronor denilen ve Adalar Krallığının başkenti olacak olan kale yükselmeye başlar.

Üç adada da yollar yapılır ve bütün halk, beklenmedik bir refah seviyesine ulaşır..

 

“Herkes burada.. Güzel.”, der Malis, inşaası hala devam eden kalenin ‘Kraliyet Toplantı Odasında’.

“Bu önemli olsa iyi olur, Malis!”, diye homurdanır, The Attest’in yeni kaptanı Hammerson. “Şu anda denizde, devriyede olmam gerekiyordu. Ana kıtada iki şehir var Asyrmeriad Krallığına bağlı ve bizim bu üç adamız onların iştahını kabartıyor. Buraya gelmemelerinin tek sebebi gemi diye bindikleri o küçük kayıklar. Ardarda sekiz tanesinin üstünden The Attest ile geçince yenilerini göndermediler daha ama bu da sadece an meselesi. The Attest dışında yeni kalyonlara ve denizcilere ihtiyacımız olacak.”

“Bakıyorum kendine uygun bir eğlence bulmuşsun, Hammerson.”, der Barakan gülerek.

Hammerson omuzlarını silker.

“Alternatifi buraya gelip yağmalama yapmalarıydı.”, der iri cüsseli kaptan.

“Kalenin şu anki kritik inşaası biter bitmez bir tersane kurulumuna başlayacağız.

Şimdi, seni dinliyoruz, Malis.. Yapılacak onca iş varken beni ve kaptanı neden buraya, bu gizli toplantı için çağırdın?”, diye sorar Barakan.

 

Malis hemen konuşmaz.

Bir süre düşüncelerini toparlamaya çalışıyormuş gibi sessizce olduğu yerde durur ve önünde duran iki adamı da süzer, ondan sonra konuşmaya başlar.

 

“Bu duyacaklarınız aramızda kalmalı. Özellikle bizim çocuklar bunu öğrenirlerse moralleri fena halde bozulabilir.. geri dönüşü olmayacak şekilde.”, diye uyarır Malis.

Barakan ve Hammerson hayretle Baş Danışmana bakar.

“Arsanos..”, der Malis. “Artık yok!”

“Ne?”, der Kaptan Hammerson. “Öldü mü?”

“Evet.”, der Malis sessizce.

“Bunu nereden öğrendin, el’Vi?”, diye kaşları çatılı bir şekilde sorar Barakan. “Adada Tarael’den birileri mi var?”

“Hayır, efendim, Tarael’de yok artık!”, der Malis aynı kısık sesle.

“Nasıl?”, diye ünler Hammerson. “Saldırıya mı uğramışlar?”

“Bunu nasıl açıklayacağımı bilmiyorum, efendim.”, der Malis ve Barakan’a bakar. “Bu adaya ilk geldiğimizden beri yerli halk ile iletişim içerisindeyim, biliyorsunuz. Onlardan bir çok ilginç şey öğrendim ve bazılarını, bu geçtiğimiz aylar içerisinde bir araya getirdim.”

“Açıkla.”, der Barakan.

“İlk geldiğimizde, buradaki tarih ile bizimkisi arasındaki anormal yıl fakını merak etmiştik, hatırlarsınız. Kafa karışıklığı olmaması ve yerli halk ile daha uyumlu olmamız açısından ve bizim için de yazması çok daha kolay olduğu için, onların takvimi kullanmaya başladık.”

“Evet.”, der Hammerson. “Üç rakam yazması, beş rakam yazmasından çok daha kolay.”

“Peki, iki takvimin de B.Y.S. —Büyük Yıkım Sonrasından itibaren başladığına da hiç dikkat ettiniz mi?”, diye sorar Malis el’Vizier.

 

Barakan da, Hammerson da öylece baka kalırlar, Malis’e.

 

“İşin ilginci, iki ‘Büyük Yıkım’ öncesinde de muazzam, dev ejderhalar hakimmiş dünyaya ve sonra, iki takvimde de, birden ortadan kaybolmuşlar. Hayatta kalanlar, o mutlu günü, ‘Büyük Yıkım Sonrası’ olarak ve Yıl 1 diye geçmişler. Bizim ‘Büyük Yıkım’ımız, 18,998 yıl önce gerçekleşti.. Yada o terihlerde.. ‘Yeni Yıkım’ ise bu adadakiler ve dünyanın gerisi için ise sadece 168 yıl önce gerçekleşti..”, der Malis ve bunları söylerken yüzü kerpiç gibi olmuştur.

“Ne demek oluyor peki bu şimdi?”, diye hayretle ve hafif tırsmış bir ifadeyle sorar Hammerson.

“Bunun anlamı, Kaptan, bizim bildiğimiz yada bildiğimizi sandığımız hiçbir ülke, dağ, dere, deniz, orman —özetle ‘coğrafya’, artık yok! Dahası, biz on üç yıl kayıp olmadık denizde. Biz, 168 yıl ve Kadim Ejderlerin dünyaya tekrar çıkmaları, sonra da yine ortadan kalkmaları sonrasına ne kadar yüz, yada bin yıl geçtiyse, o kadar zamandır kayıp idik denizde.. Nasıllığını sormayın çünkü bilmiyorum. İşin o kısmı beni fazlasıyla aşıyor..”, der Malis, omuzları çökmüş bir şekilde.

 

Kraliyet Toplantı Odasına ağır bir sessizlik çöker.

Hammerson, gözleri fal taşı gibi açılmış, bir Malis’e, bir de Barakan’a bakar.

Barakan’ın da yüzü çekilmiştir.

 

“Bu sonuca nasıl vardın?”, der Barakan en sonunda.

“Bulgularım, üç çuval dolusu edindiğim bilgilerin bir araya getirilmiş hali, efendim. Yerli halktan, özellikle dwarf ve elflerden edindiğim bilgiler bunlar. Üç adadaki, bir birleriyle daha önce kavgalı olan kabile ve ailelerin hem fikir oldukları yegane şey de bu. Yer atında doğupta, yer sarsıntılarının bitmesi sonucunda yer üstüne ve gün ışığına çıkmış olanlar var aralarında ve sayıları hiç de azımsanmayacak kadar çok bunların. Aralarında ‘şanslı’ olan sadece insanlar, sanırım. Bizim muhatap olduklarımız en az yedi-sekiz jenerasyondan beridir yer üstünde doğmuşlar.”

“Bu.. hayret verici bir bulgu, Malis. Ve bunları başkalarıyla paylaşmamış olmanız yapılabilecek en akıllıca şeydi.”, der Barakan ve düşünceli bir şekilde kaşlarını çatar. “Peki Kadim Ejderlerin neden dünyayı yakıp yıktıklarını biliyor muyuz? Yada neden bir anda kaybolup gittiklerini?”

Malis buna omuzlarını silkerek cevap verir.

“Yıkımın gerçekleşmesi ile sona ermesi arasında geçen zamanın bile ne kadar sürdüğünü bilmiyoruz, efendim. Ancak bunu araştıracağım. Yıkım öncesine ait bilgiler, kırıntı seviyesinde bile değil ve yer altında doğmuş olup 168 yıldır da yer yüzünde yaşayan en eski elf grubundan en kıdemli olan üç elf de kardeşmişler sanırım. İkisi kız, biri erkek..

Diğer elflerden farklı olarak, bu küçük elf grubu orman elfi değil, high elflerden oluşuyorlar. Üç high elf kardeş, adalardaki bütün elflerin ve dwarfların saygı duyduğu şahıslar. Üçünün de yaşları, altıyüz küsür ile yedi yüz arasında. Ki bu da söz konusu yıkım sürecinin en az dört ile beş yüz yıl olmuş olduğunu söylüyor bize. Bu da, söz konusu üç elf kardeşin de yer altında doğmuş oldukları gerçeğini gözardı ettiğimizde..”

“Kim bu elfler?”, diye sorar Barakan.

“İsimleri; Terandel Solace, Sinderel Tranquil ve Elorellen Feymist. Elfler ve bazen de dwarflar, soy isimlerini kişisel özelliklerine göre alıyorlar. Bir nevi kişisel sıfat gibi. Kardeşlerin soy isim farklılıkları bundan kaynaklanıyor.”, der ve susar.

“Üçünü de buraya, aileleriyle beraber hürmetle davet et. Onlar sadece halkımız değiller. Bu, ‘Yeni’ Yıkım Sonrası açısından da tarihî birer şahitler ve onların bilgeliğine ihtiyacımız olacak. Gerekiyorsa kaleye onlar için ayrı bir kanat ekleriz, mahremiyetlerine saygı gösterilmesi için.”, der Barakan ve düşünceli bir şekilde ikisini de süzer. “Bu bilgiler aramızda kalacak. Medeniyetler, bir gün yıkılacakları kati bilgisi üzerine ilerleyemezler.. Herkes panik yaşar ve sosyal düzen namına bir şey kalmaz..”

 

Daha kendisine ‘kral’ denmesine alışamamış olan The Attest’in eski kaptanı Barakan uzun bir süre Hammerson ve Malis’e bakar. Neden sonra sessizce, ancak kati bir sesle konuşur.

 

“Bu bilgileri asla umuma açıklayamayız. Bunu anlıyorsunuz değil mi?”

“Keşke hiç öğrenmemiş olsaydım.”, der Hammerson ekşi bir suratla. “Daha bu sabaha kadar mutlu bir adamdım!”

 

Malis ise sessizliğini korur.

Zira işinin gerektirdiği sorumluluklardan birisi de budur.

Gerçekte halktan bir şeyleri gizlemek, zaten bir komiser olduğu zamanlardan alışkın olduğu bir şeydir.

Aradaki fark, Arsanos ve Tarael’den oldukça farklı olarak bu sır, tepedekilerin değil, umumun hayrı için alınmış bir karardır.

Malis el’Vizier, ister istemez bu nüansın eski ile yeni tarih karşısındaki ‘ederini’ düşünür.

 

 

 

 


 

Küçük high elf grubu, Terandel Solace, Sinderel Tranquil ve Elorellen Feymist önderliğinde yeni kral, Barakan’ın misafiri olarak kaleye gelirler ancak bir temsilci dışında kaleye yerleşmezler.

Kral Barakan’dan, uzun bir yolculuk ve yeni krallığın geleceği için kendilerini ana kıtaya bırakmalarını rica ederler.

Barakan, bu garip, mistik high elflerin ricasını geri çevirmez. Onları, aileleri ve bolca erzakla beraber, Kaptan Hammerson vasıtasıyla ana karaya çıkartır.

Arkada temsilci olarak bırakılan kişi, Arael Ashanelath Fae Erunanne Tel’Lóna, gerçekte Terandel Solace’in kendi öz kızıdır ve Terandel onu Kral Barakan’a bir kraliçe olarak teslim eder.

 

Aradan yüz yıllar geçer ve kardeşlerden en büyüğü olan Terandel, Durkahan şehrinin daha kurulmadığı, Kahan Dağlarının güneyinde, üç yanı yüksek dağlarla çevrili yoğun ormanların olduğu bir yerde, Solace adında bir high elf şehri kurar.

Daha doğuda, High Woods adındaki büyük çam ormanlığında ise, kardeşlerden en küçüğü, Elorellen Feymist, Bari Na-ammen adında bir başka high elf şehri kurar. Aradan binlerce yıl geçecek ve Elorellen’in soyundan, Ri Grandaleren ve Prenses Alor’Nadien ne (Lorna) Feymist, Angrellen ve Anglenna Sunsear gelecektir.

Ortanca kardeş, Sinderel ise çok daha kuzeye gider ve Büyük Kuzey Tundralarında, Kutsal Celestial Dağının neredeyse eteklerinde, Tranquil adında bir high elf şehri kurar.

Ve bu şekilde, yüz yıllar önce Kral Barakan’a verdikleri sözü ve vaadi yerine getirirler. Üç kardeş ve onların torunları binlerce yıl Adalar Krallığının ana kıtadaki omurgasını oluşturacaklardır.

 

Büyük Yıkım Sonrası, elflerin ilk yer yüzüne çıktıkları gece dünyaya gelen, ve bu sebepten dolayı kendisine uğurlu bir isim olarak Yıl Bir’in Kalbi, Arael Ashanelath Fae, ve Adaların Zarafeti, Eruanna Tel’Lóna anlamlarını taşıyan güzel high elf kraliçe sayesinde kraliyet ailesinin nesilleri insanlardan çok daha uzun ve sağlıklı yaşayan krallardan oluşacaktır.

 

 

 

 

Neye bulaştın, Felishia? (18+)

Timeline:

Bu hikaye, Anglenna Sunsear’ın Arashkan şehrine, annesi High Lady Angrellen’in First Lord, Princeps Kaladin’e verilmek üzere gönderdiği hediyenin takibi için, High Spires efendisi Philius Silveroak’u ziyaretinden sadece birkaç gün önce gerçekleşir.

Anglenna Sunsear’ın o dönemdeki Arashkan ziyareti ve Efendi Philius ile aralarında geçenler için
bkz. Hikaye: A Bard’s Tale XIII, “Searing Perspective”

 

 

Seni tekrar görecek miyim, Darling?”, diye kedi gibi mırlar orta yaşlarındaki uzun bukleli sarışın kadın.

Daha tam olarak uyku uyuşukluğundan silkinememiş olan alımlı kadının gözleri hoş bir şekilde kayıktır ve üstünde, dağılmış, ince bir gecelik dışında pek de bir şey yoktur..

“Tabii ki, en güzelim!”, diye gülümseyerek karşılık verir, önündeki kadından en az on beş yaş daha genç olan yakışıklı çocuk.

“Eminim bunu beraber olduğun bütün kadınlara söylüyorsundur.”, der kadın, sesinde çok hafif bir hayıflanmayla.

“Sadece en güzellere..”, der genç adam.

Kadın, önünde sırıtarak duran yakışıklı gencin gözlerindeki samimiyeti görünce içi biraz olsun rahatlar..

..ve burkulur.

Gerçekte Felishia Fremier, Arashkan zenginleri ya da aristokratları arasında ne en genç olanıdır, ne de en güzeli. Yaşı otuzun üstündedir ve hayatı tam anlamıyla ve tamir edilemez bir şekilde kırıktır. Ama en azından ve bir geceliğine de olsa, şu anda olduğu gibi— girdiği pencereden çıkmakta olan genç onu, kendi kategorisinde bile ‘en’ güzel olarak görmüş, görmese de, bir yalan olarak bunu söyleme nezaketini göstermiştir.

Bu bile, yaşadıkları geceden daha kıymetlidir Felishia Fremier için.

..Neredeyse!

 

Darly Dor, pencerenin diğer tarafındaki hanımefendinin elini, tam bir centilmene yakışır şekilde öper.. ve kendisini üç katlı malikanenin camından yer çekimine bırakır ve gözden kaybolur.

 

✱ ✱ ✱

 

O kadına aşık olduğunu söylemeyeceksin, değil mi evlat?”

Darly, az önceki dramatik ayrılışından beri, yanındaki yaşlı hırsızla beraber sessizce yürümektedir.

Gün daha tam olarak doğmamıştır, dolayısıyla bölge şerifi, adamları ve daha da önemlisi diğer hırsızlardan emin bir şekilde loncaya, sırtlarındaki ‘kaldırılmış’ malları içeren çuvallarla yürümektedirler.

“Hayır”, der Darly. “Sadece..”

“O cümleyi bitirme istersen, evlat. Aslına bakılırsa hiç başlama bile.. O bir hedefti. Başka bir şey değil. Yaptığımız basit bir ticaretti, o kadar. O ‘bi şeyler’ aldı, bizde karşılığını tahsil ettik. Nokta.”, der yaşlı hırsız, genç adama.

“Biliyorum, efendim. Sadece, o kadını tanıyordum.. Eskiden. Eski hayatımda. İyi biriydi ama çok yanlış kişiye aşık oldu ve bu onu bitirdi. Kırdı!.. O zamandan beri yalnız. Hep yalnız ve acı içinde. Ve benim ona yaptığım, yıllar önce onu kıran, o şerefsiz piç kurusundan hiç de farklı olmadı.

 

Felishia hiçbir zaman çok da zeki bir kadın olmadı. Ama gündüzleri oturup beraber keyifle yemek yiyip muhabbet edebileceğin, yüzünde salak bir gülümseme, kolunda o kız, gezip tozabileceğin, geceleri usulca fısıldaşıp onun sıcacık kalbine sevgiyle sarılabileceğin ve mutlu, güzel bir gün yaşamış olarak yanında uyuyabileceğin, dürüst, samimi, içten, her şeye rağmen başkalarına karşı iyimser, kendisine uzanıp dokunmak için can attırtan ve buna da müsaade eden cinsten bir kadındı. Felishia Fremeir’in her zaman ve tamamen kendisine özel bir yer çekimini vardı. En güzeli de, asla senden o muhteşem gülümseyişini esirgemezdi.

 

Hayatımda, etrafı onunki kadar kalabalık olup da gerçekte onun kadar yalnız bir başkasıyla karşılaşmadım. O kız, o hergelenin ona yaptığını da, benim ona yaptığımı da hak etmiyordu..”, diye, sessizce ve kararmış bir yüzle yürümeye devam eder Darly.

“Bu yüzden sana o cümleye hiç başlama, demiştim.”, der yaşlı hırsız. “Ama içini rahat ettirecekse, o kadın hakkında yaptığın tarife bakılırsa gerçek bir hergele olman dışında, seninle o herif arasında çok büyük iki fark var.”

“Varsa da bunları ben göremiyorum, efendim.”, der Darly.

“Birincisi, senin menşeyin belli, dolayısıyla bir piçin kurusu değilsin..”, der yaşlı hırsız, sırtındaki ağır bohçadan dolayı yorulmuş ve nefes nefese kalmış bir şekilde.

Darly acı bir şekilde ‘fırk’lar.

“İkincisi neymiş?”

“O kadına hiç bir vaatte bulunmadın —bir gecelik eğlenti dışında.. Onu da yaptın.”, der adam. Sonra, “..Yaptın di mi? Bana çok mutlu gibi görünüyordu!”, diye sırıtır ihtiyar hırsız.

Darly’nin yüzü kızarır ama bir şey demez.

“Aferin sana. Bir erkek her zaman verdiği sözü tutmalı. Özellikle de kadınlara verdiği sözleri.”

 

✱ ✱ ✱

 

Felishia Fremier, dağıtılmış odaya öylece bakar.

Solmuş, kerpiç gibi bembeyaz olmuş yüzünde daha herhangi bir ifade oluşmamıştır. Gözleri, ne kadar dolap, ne kadar çekmece varsa açık.. ve boş duran oda da gezer. Neden sonra bulduğu ilk koltuğa, ruhu çekilmişçesine çöker..

Yüzünü ellerine gömer ve hüngür hüngür ağlamaya başlar.

“Neden? Neden bunu bana yaptın, Darling?”, diye inler.

“Çünkü ben basit bir hırsızım, yaşadığımız şey bir yalandı ve sende sadece aptal bir kızsın!”, diye bir monolog cevap verir kızın zihninde..

“Onlar High Woods’dan gelmeydi.. Princeps Kaladin’e verilmek üzere Ri’si adına High Lady Angrellen’in gönderdiği şahsi hediyelerdi!”, diye korku içinde titreyerek ağlar Felishia.

“Bunu bilmiyordum Felishia. Seni iyi hissettirecekse, özür dilerim.”, diye cevap verir, zihnindeki monolog.

“Beni öldürdün, Darling.”

“Bunu asla istemedim, Felishia.”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Lanet olasıca kesiciler”, diye, yüzünde çirkin bir ifadeyle küfreder Darly Dor. “Ne zamandan beri Hırsızlar Loncasının kaldırması olduğunu bilmelerine rağmen bizden çalmaya kalkılıyor?! Bilmiyorlar mı, bu aradaki tüm anlaşmalara aykırı. Bir loncanın işine bir başka lonca karışmaz, müdahale etmez, musallat olmaz, onlardan çalmaya kalkmaz.. Eski, sokak çatışmalı günlere mi dönmek istiyorlar? Onlar iyi olabilir ama bizden çok daha fazla var!”

“Boşuna nefes tüketiyorsun, evlat.”, der yaşlı hırsız, yüzünde göstermemeye çalıştığı acı ifadesiyle.

Yaşlı hırsız kalçasına tuttuğu kanlı ve kirli bir bez parçasını, bir yandan üstüne ucuz rom dökerek sabitlemeye çalışmaktadır.

“Neden?”, diye huysuzca sorar Darly.

“Seni duyamazlar..”, diye acıyla buruşmuş bir sırıtışla cevap verir yaşlı hırsız.

Darly yaşlı hırsıza bakar. Neden sonra ‘hıf’layıp yaşlı adamın yanına gelir.

“Ver şunu!”, der ve yaşlı hırsızın elinden kanlı, pis paçavrayı alır.

“Senden çok şey öğrendim, yaşlı sansar. Ama yaralara nasıl müdahale edilir, asla bilmediğin bir şeydi.”, diye söylenir Darly.

“Bu sansar, yaşlı olacak kadar uzun yaşamayı başardı, evlat.”, diye cevabı yapıştırır, ihtiyar hırsız.

“Gel benimle. Seni revire götürelim. Şu pis romu da döküp durma yaranın üstüne. Bi bok işe yaramadığı gibi, yaranın iz bırakmasına sebep olacak.”, der Darly ve yaşlı hırsızı nazikçe kolundan tutup kapıya yönlendirir.

“Eminim kırışık kalçamdaki bir yara izini kimsenin fark edeceğini sanmıyorum.”, diye büzüşük bir şekilde kıkırdar.

“Öyle deme. Yaranın kendisini ‘Büyük Anne’ye’ nasıl açıklayacaksın, asıl sen onu düşün.”, diye sırıtır Darly.

“Bu çok acımsızcaydı, Darly.”, diye çelimsiz, cılız bir sesle cevap verir yaşlı hırsız.

Darly, yaşlı adamı götürmeden önce, manalı bir şekilde odadaki diğer hırsızlara bakar.

“Mallara dokunmayın. Bunlarda bir şey var. Ederleri Felishia’nın sahip olabileceğinden biraz fazla.. Çok daha fazla.”, diye kati bir şekilde talimat verir ve yaşlı efendisini revire götürmek üzere odadan ayrılır.

 

Aradan bir saat kadar geçmiştir.

Darly, yaşlı hırsızı revirdeki lonca hekiminin kirli ellerine bırakmış, o gece kaldırdıkları malları incelemek için geri dönmektedir.

Kapının önüne geldiğinde odanın biraz fazla sessiz olduğuna ayılır. Fark ettiği diğer şey ise, burnuna gelen pis, lağım kokusuna karışmış yarı pişmiş et kokusudur.

Genç hırsız, temkinli bir şekilde kapıyı aralar ve bir anda daha önce aldığı koku, muazzam bir katla ona çarpar.

Kokudan Darly’nin gözleri yaşarır ve içeride gördüğü şeyin ne olduğunu ilk anda algılayamaz. Algıladığında ise çok geç kalmıştır ve gördüğü şeyi hayatı boyunca asla zihninden silemeyecektir.

Odanın her yerine —yere, duvarlara, tavana— her yerine kanlı, yanmış, yolunmuş ve kopmuş kızıl insan parçaları yapışmıştır. Sanki odanın ortasında bir şey, muazzam bir şiddetle bir anda patlamış ve odadaki herkesi parçalamıştır. Ne var ki, odada bir patlama olduğuna dair hiçbir iz ya da yanık yoktur. Dahası, çaldıkları mallar tertemiz bir şekilde odanın ortasında durmaktadır.

Üzerinden sadece çok hafif bir şekilde tüten koyu bordo, mel’un duman olmasa bile bu katliamın mümessilini tahmin etmek çok da zor değildir.

Darly, arkasından gelen koşturmalara aldırmaksızın öylece odaya, parçalanmış cesetlere ve hepsinin ortasında sessizce duran ‘suçluya’ bakar.

Neden sonra, koşup gelen diğer hırsızların dehşet ve korku dolu çığlıklarıyla kendisine gelir. İstemsizce boğazına kadar gelen ekşi suyu yutkunur ve fısıldar.

“Neye bulaştın, Felishia?”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Nereye gidiyorsun, evlat?”, diye tıslar yaşlı hırsız, Darly’nin kolunu tutarak.

“Onu uyarmalıyım!”, diye fısıldar Darly.

“Bu senin sorunun değil, evlat. Bırak peşini.. Burada ‘büyüklerin’ bir oyunu var ve bizim gibi küçük insanları ilgilendirmez!”, diye harlar yaşlı adam.

Odada olanları ve geride kalanları Hırsızlar Loncasındaki bütün hırsızlar görmüş ve dehşet içerisinde kalakalmışlardır.

“Felishia saraydaki sanat eserlerinden, antikalardan ve asilzadelere gelen hediyelerden sorumluydu. Sence o mel’un şey nereye gidiyordu sanıyorsun?”, diye kaşları çatılı bir şekilde sorar Darly.

“Bu bizleri ilgilendirmez, evlat. Bırak gitsin..”, diye ısrarını yineler yaşlı sansar.

“Sence o şey sarayda.. her ne yaptıysa, orada yapmış olsaydı bu bizi etkilemez miydi? Düşün ki bu Princeps’e gönderilmiş olsun ve içerde gördüğün, dokunmamaları söylenmiş olmalarına rağmen kurcalayan bir avuç salak değil de Princeps’in kendisi olsun.. Bunun için suçlu aramayacaklar mı? Sence, “Bu sizin yapacağınız türden bir iş değil, rahat olun!”, deyip bize dokunmayacaklarını mı sanıyorsun. Emin ol bir günah keçisi arayacaklar. Onu buluncaya kadar da bizden yüzlercesini asarlardı..”, diye haşin bir şekilde fısıldar genç adam.

Yaşlı hırsız bir süre sessizce durur.

Neden sonra, “Bazen çok düşündüğünü sana hiç söylemiş miydim?”, der ve Darly’nin kolunu bırakır.

“Müteaddit defa..”, der Darly.

“Git.. Git ve kurtar sevgilini.. Kimsenin seni görmediğinden de emin ol.”, der yaşlı hırsız, yılmış bir şekilde.

“O sevgilim değil..”, der Darly hafif alınmış bir şekilde. “Sadece sevdiğim birisi, o kadar.”

“Ben yaşlı bir ahmak olabilirim ama halk arasında ‘sevdiğin’ bir kadına ‘sevgili’ dendiğini unutmuş olacak kadar da yaşlı bir ahmak değilim.”, der ihtiyar hırsız.

Darly çok kısa bir an sırıtır. Sonra kaşlarını çatar ve kararlı bir şekilde Hırsızlar Loncasının en az bilinen ‘arka kapı’larından birinden, sevgili Felishia Fremier’i uyarmak için sıvışır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Kapı aralanır ve ardında yaşı biraz geçkin, hizmetli kıyafetleri içinde bir adam belirir. Adamın saçları kırlaşmış ve kısa kesimlidir. Koyu mavi gözlerinin kenarları, geride bırakılmış yılların etkisiyle kırışmış ve çatallanmıştır.

Hizmetli, anca araladığı kapının arkasından, Darly’ye, Darly’nin kıyafetlerine ve.. gençliğine bakar!

“Buyrun?”, der hafif soğuk bir şekilde.

“Ben..”, der Darly ve durur. Kendi içinden, ‘Ben ne?!’, diye geçirir..

‘Ben dün gece evin hanımını ayartıp sonra da evini soyan hayvanım!’

“Ben evin hanımının bir tanıdığıyım ve kendisiyle görüşmem gereken önemli bir husus var.”, der.

“Evin hanımı şu anda müsait değil ve kimseyi görmek istemiyor.”, diye soğuk bir şekilde cevap verir hizmetli.

“Lütfen. Konu önemli olmasaydı ısrar etmezdim.”, diye rica eder Darly

Kapının arkasındaki hizmetli tereddüte kalır ve kısa bir anlığına gözleri seyirir gibi olur.

“Bu mümkün de—”, diyerek kapıyı Darly’nin yüzüne kapatmaya kalkar ama genç hırsız keskin çevikliğini ortaya koyar;

Bir ayağını kapının arasına sıkıştırır, sonra da kapıyı aşırı güçle omuzlar ve bunu beklemeyen hizmetli geri düşer..

..ve düşerken Darly çizmesinden çektiği ince, uzun hançerini hizmetlinin gözüne sokar!

Hizmetlinin ağzından hayretle karışık bir acı çığlığı kaçar ama Darly işini yarım bırakmaktan hoşlanan biri değildir; hançeri hizmetlinin gözünden çıkartır ve üç hızlı hareketle adamın boğazına, kalbine ve karnına sokup çıkartır.

Hizmetli yere düşmeden ölmüştür!

..ve kapının arkasında sakladığı diğer elinde tuttuğu geniş ağızlı hançeri de, onunla beraber yere yuvarlanır.

“Seni adi kesici.. Bir hizmetli asla kapıyı yarım açmaz. Kapıya geleni de ya kovar, ya da efendisine bildirir. Kendisi düşünüp karar vermeye kalkmaz zira zenginler ve aristokratlar, kendi kafalarına göre davranan hizmetlilerden nefret ederler. Ayrıca bir aristokrat hizmetlisi saçlarını berberde kestirir, kavgada tutulup çekilemesin diye seninkisi gibi satırla kendisi kesmez.. Ve kapıyı açan hiçbir hizmetli ‘Buyrun.’ demez. ‘Buyrun efendim.’, der. Öğrenin bu ayrıntıları artık!”, der Darly kindar bir şekilde ölü kesiciye.

Sonra kapıyı kapatır ve yukarda karşılaşacağı şeyi bilmesine rağmen, malikanenin geniş merdivenlerine yönelir.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Darly, yerde yatan, uzun bukleli sarı saçları her bir yana dağılmış kadına bakar.

Kadının göğsünde kesicinin geniş ağızlı hançeri ebadında bir yarık mevcuttur ve kadının kanı yarıktan hala sızmaktadır.

 

Darly yavaşça kadının yanına çömelir ve onu yerden kaldırıp kucağına çeker ve onun yüzüne bakar.

Kadının simasını seyrederken, dağılmış, uzun bukleli saçlarını düzeltir sonra da yanağına dokunur.

Kadının yanağı hala yumuşak ve..

..ılıktır.

 

Darly’nin içinde bir şeyler kırılır.

Kadının siması bulanıklaşır ve Darly’nin gırtlağından bir hıçkırık kaçar.

“Özür dilerim, Felishia.. Çok, çok özür dilerim..”, der kırık bir sesle.

“Üzülme, güzel Darling. En nihayetinde ben sadece basit, aptal bir kızdım ve yaşadığımız da bir yalandı ..”, diye bir monolog cevap verir Darly’nin zihninde..

“Senden çaldıklarımızın ne olduklarını ve kimin için olduklarını bilmiyordum. Seni uyarmak istedim ama geç kaldım..”, diye inler genç hırsız.

“Bunu bilemezdin ki, Darling.. Seni iyi hissettirecekse, iyi ki de çalmışsın. Farkında olmadan bir savaşı engellemiş oldun.. Bunun için aptal bir kızı kimse özlemez.”, diye cevap verir, zihnindeki monolog.

“Seni öldürttüm, sevgili Felishia..”

“Bunu asla istemedin, Darling.”

 

 


 

Darling; Sevgili/Sevgilim. Felishia Fremeir’in, adını bile bilmediği Darly’ye verdiği isim.


“Do nots w’rry thyself, mine quite beautiful Darling, f’r I was allweyes and m’re a foolish girl with an unhealthy desire f’r a warme heart and delusions of a devotious love.

I have died and nones shalt miss mine hand nor shall I be wont f’r mine tender embrace. But shall I miss thine wh’re I go, mine beautiful Darling, f’r I have lived but a mere night in this world.”

— from the letter Darly found, clutched in Felishia Fremeirs’ hand.

 

Bu olaydan sonra, ‘kaldırılmış’ malların imhası için odaya giren hırsızlar da feci bir şekilde can verince, büyük paralar karşılığına lonca bir büyücü tutar ancak o ve ondan sonra çağrılan papaz, işi kesin yapabileceğini iddia eden bir druid ve son olarak da işi yapması halinde serbest bırakılacağı garanti edilen bir paladin kanlı et yığınına dönüşünce, hırsızlar odayı mühürler. Odanın civarındaki koridorlar ve odalar boşaltılır ve bulabildikleri her tuzak, büyü, yığma kum torbası, tahta ve çiviyle onları da mühürlerler. Zamanla mühürlü yerler terk edilir ve unutulur.. Uzun aralıklarla mühürlü koridor ve odalardan ürpertici inlemeler, nahoş kokular eşliğinde sürünme sesleri ve mel’un, kahır dolu çığlıklar duyulur.

Bu duruma daha fazla dayanamayan hırsızlar yer değiştirmeye karar verir ve Darly Dor’un, kesicilerin iyi olduklarına, ancak hırsızların sayı olarak çok daha fazla oluşlarıyla ilgili söylemi bir kehanet kabilinde gerçekleşir; arkasında üç yüze yakın ceset bırakan büyük bir sokak, ardından da yer altında gerçekleşen kanlı, uzun çatışmalardan sonra Hırsızlar Loncası, Lanet Piçler olarak bilinen kesiciler loncasını yok eder ve onların merkezine taşınır. Arashkan’da yeni bir kesiciler loncasının ortaya çıkması neredeyse beş yıl alacaktır. Bu süre, Arashkan şehri tarihinde herhangi bir kasıtlı cinayet ya da suikastın gerçekleşmediği tek dönem olacaktır.

 


Hikayeye, hikayenin konusuna ve içeriğine uygun bulduğum için bu şarkıyı seçtim:

Indila, Dernière Danse

 

 

 
 

A Bard’s Tale XIII
“Searing Perspective”

Timeline:

Ben, Serena Glyphwriter ve okumak üzere olduğunuz bu yazı 178 yıl önce, doğumunda ‘Anglenna’ adı ile kutsanan, High Woods’daki saklı Bari Na-Ammen’de doğan bir high elf hanımefendisi hakkındadır.

Bu kadar geriye gittiğimiz ve 178 yıldan bahsettiğimiz için, bu hanımefendinin günlük hayatından ziyade, onu olduğu kişi yapan ve hayatına şekil veren olayları kaleme almayı tercih edeceğim, zira bir kızın iç dünyasını anlatmanın imkansızlığı bir yana, bir high elfin, insanlardan çok farklı, anlaşılması zor bakış açısını anlatmak ise tamamen ayrı bir mesele.. Ama yine de elimden geleni yapacağım zira sizler de okurken öğreneceğiniz gibi, bu yazının basit bir kızın basit hayatını içermediğini göreceksiniz.

Bir ‘Arashkan Günlüğü’ araştırmacı-yazarı olarak kendisine hayatıyla ilgili bir yazı yazmayı düşündüğümü ve bu konuda bir söyleşi için kendisinden bir randevu olmak istediğimi bildirdiğimde, açıkçası bana biraz soğuk gibi gelen bir yüz ifadesiyle bakıp, sonra da böyle bir söyleşi için yaşımın tutup tutmadığını sorduğunda alınmadım değil. Zeka ve bilgeliğimin yeterliliği ile ilgili de bir şeyler söyledi ancak onları burada dile getirmemeyi tercih ediyorum.

Bu konuyu ele almamın başlıca sebebi, gazetemiz ‘Arashkan Günlüğü’nün sahibi, Brogard As’praza’nın, bir zamanlar High Wood’daki saklı high elf şehri Bari Na-ammen High Lordlarından Selvius Brightleaf (Anglenna hanımefendinin babası) ile yakın arkadaş olması ve sayın Selvius’un beklenmedik ölümünün eşi Angrellen tarafından, hiç de üstü kapalı olmayan imalarla, haber yapılmaması isteği üzerine, rahmetli arkadaşına karşı borçlu kaldığını hissetmiş olması ve ‘hiç olmazsa’ kızı ile bir röportaj ve onun hakkında bir araştırma ve bir de yazı istemesidir.

Ne var ki, Anglenna hanımefendi ulaşılması kolay biri değil. Ancak iki gün önce, Sim Town’da görüldüğüne dair bir haber aldım ve hemen işe koyuldum. Şaşılacak bir şekilde, bugün de kendisini Arashkan şehrine girdiğini kendi gözlerimle müşahade ettim ancak etrafı kalabalıktı ve yanına yaklaşamadım.

Kendisini Arashkan’daki High Elf Spires’a kadar takip etmeyi düşünüyordum ama beklediğim gibi ve ilginç bir şekilde oraya gitmedi. Yanındakilerle birlikte The Rundown varoşlarındaki, iyimser bir tanımlamayla ‘4. sınıf’ bir hana yerleştiler. Bu da ister istemez benim araştırmacı duyularımın “Bir High Woods High Lady’sinin The Rundown gibi bir varoş yerde ne işi olabilir?”, diye bir anda çınlamasına sebep oldu.

Ben Serena Glyphwriter,
Arashkan Günlüğü araştırmacı yazarı.

Haberi yarın, ayrıntılarıyla gazetenizde.

Almayı unutmayın!

 

Hikaye, Angrellen Sunsear’ın geçmişini anlatsa da, gazeteci Serena Glyphwriter bunu Gemini ile
A Bard’s Tale XII, “Tinker This! – III – Finalé”
hikayeleri arasında nihayetlendirmiştir.

Yazının kaleme alınmaya başlanması, araştırması, muhtelif kişilerle yapılan görüşme ve röportajlar ise yıllar öncesine aittir.

 

 

Birkaç Yıl Önce

 

Ahmak!”

“Sana bu ‘planı’ uygulaman halinde en az kendini öldürteceğini söylemiştim. Bakın şu işe; ölüyorsun!”, der High Lady Anglenna soğuk bir ifadeyle yerde yatan adama.

‘Yerde yatan adam’, göğsüne yediği bir ok dolayısıyla kendi kanı ile boğulmaktadır. Adam, fokurdayan, kısık bir sesle, “Yardım et bana..”, diye yalvarır.

“Hiç sanmıyorum zira o küçük beyninle yaptığın planın, hekimimizi de öldürttü.”, der High Lady daha da soğuk bir şekilde ve başıyla yerde yatan diğer üç adamdan karnında uzun bir mızrak saplı olanı işaret ederek.

Sonra, ellerinde paslı kılıçlarla kendilerine doğru çıldırmışcasına koşan haydutlara döner ve yüzündeki soğuk ifadeye rağmen, klinik bir ekonomiyle, içinde haydutların mevcut mesafelerini, yaklaşma hızlarını ve küresel yarıçap ve pi sayısı içeren bir hesaplama yapar.

“Dört, üç, iki ve bir..”, diye geri sayar, işaret parmağı ile haydutların arasındaki bir noktaya işaret eder ve..

Aragarat furero angelop..“, diye fısıldar.

İşaret edilen nokta bir anda aydınlanır ve harlar.

High Lady Anglenna, işaret ettiği parmağını, diğerleriyle birleştirip yumruk yapar ve yumruğu sıkar.

Harlayan ateş daha da kızar ve boğuk bir gümbürtüyle patlar..

..ve haydutların tamamı, koca bir ateş fırtınası içinde bir anda yanar ve kısa, toplu bir çığlıktan sonra da kül olur!

High Lady Anglenna’dan hiçbir zafer çığlığı ya da ‘İşte bu..!’ gibi bir tatmin ibaresi duyulmaz. Az önceki ifadesinden herhangi bir ödün vermeksizin yerde yatan adama bakar.

“Planlar asla karmaşık olmamalıdır.. Ama sen bunu öğrenemeyeceksin, sanırım.”, der.

“Bana.. iksirlerinden birisini ver..”, diye yalvarır adam.

“Neden? Hayatta kalıp başkalarının daha ölmesine sebep olasın diye mi?”, der Anglenna ve kendi gözünde, ölmeyi bile düzgün bir şekilde beceremeyen adamı bırakıp gider.

 

Adam hayatta kalır.

İki gün can çekiştikten sonra, hasbelkader oradan geçmekte olan, kutsal Celestial dağındaki Prayers Rest’e gitmekte olan bir grup Pilgrims Home hacısı tarafından bulunur. İyileşip tekrar yürüyebilmesi aylar sürer, ne var ki kan kaybı dolayısıyla hafızasının da, becerilerinin de çoğunu yitirir ama High Lady Anglenna’yı asla unutmaz.

 

✱ ✱ ✱

 

Birkaç Yıl Sonra

 

Yeterince odaklanmıyorsun kızım.”, der high elf kadın, önündeki sihirli küreye yoğunlaşmış kıza. “Bir işi ya doğru yap, ya da hiç başlama. Bu evde yarım işçiliğe de, kötü işçiliğe de yer yok. Bin beş yüz yıllık hayatımda bu prensipten ödün vermedim.”

“Dört gündür bir şey yemeden, içmeden ve dinlenmeden burada, bu küreye bakıyorum, anne.”, der kıtırlı bir sesle Anglenna.

“Ve bu başarısızlığın için yeter sebep mi sence? Dört gün önce de sevgili kardeşim Grandarelen’i göremedin o kürede, şimdi de göremiyorsun. Demek ki açlık, susuzluk ve uykusuzluk, denklemin bir parçası değil. Sadece başarısızlığının için bir bahane. Bir gün Rise olacaksın.. Bunun için şu anda olduğundan çok daha iyi olmalısın.”, der High Lady Angrellen.

“Bari Na-ammen de bir prenses var, anne. Rise o olacak, ben değil.”, der kızı.

Bir anda ani, sert ve şok edici bir şaklama sesi duyulur.

Anglenna’nın kulakları çınlar, gözlerinde sarı noktalar uçuşur ve sol yanağından boğuk bir acının yayılmaya başladığını hisseder.

Neden sonra annesinin kendisine tokat attığına ayılır.

“O yarı ucubenin adı da, varlığı da bu evde anılmayacak, beni anlıyor musun, Lenna?!”, diye tıslar kadın.

“Evet, anne.”, der Anglenna utanç içerisinde.

Bulundukları odanın kapısı tedirgin bir şekilde tıklanır ve içeri bir hizmetli girer ve High Lady Angrellen’in önünde eğilir.

“Özür dilerim, hanımım. Yeğeniniz, Prenses Alor’Nadien ne geldiler ve müsaitseler High Lady Anglenna ile oynamak istediklerini söylüyorlar.”, der hizmetli.

High Lady Angrellen, bu haberden ya da haberin zamanlamasından etkilenmişsede, bunu yüzüne yansıtmaz ama yanan gözlerindeki hisleri oldukça nettir.

“Hadi kızım, git ve küçük prensesimizle oyna–”, diye gergin dudaklar ve kin dolu gözlerle onu gönderecekken odaya küçük bir şey girer..

Ufacık boyu, neredeyse yere kadar uzanan, kömür siyahı örülmüş saçları, çim yeşili gözleri, hafif çilli burnu ve küçük, kiraz renkli ağzı ile fevkalade şeker bir görünüme sahip olan bu şey, Prenses Alor’Nadien ne’dir.

Hafif paytak yürüyüşle kendisinden neredeyse bin beş yüz yıl daha büyük olan teyzesinin önünde durur, küçük, zarif bir reverans yapar ve “Şiji raatsız ettiiim için öjüy dileyim Anlellen teyje. Müşaadenişle Anlenna aplamı benimle oynaması için rica etmeye geldim.”, der yumuşak ama yaşından hiç beklenmeyecek, şaşırtıcı bir ciddiyetle.

“Ayrıca bugün aplama patateş, çilek ve deye otuyla paşta yaptım, bi tane de tayçınlı sovanlı böyek yaptım ama sovanlayı bulamadım, bende içine el pudyası koydum, hayika oydu, onu da getiydim..”, diye de ekler mutlu bir şekilde.

High Lady Anglenna bir anda dört günlük açlığını, susuzluğunu, uykusuzluğunu ve annesinden yediği tokadı unutur ve son duyduğu ile muhatap bırakılacağı şey karşısında dehşetle önünde duran küçük şeye bakar!

 

✱ ✱ ✱

 

Birçok Yıl Önce

 

Annen nasıl, benim küçük prensesim?”, diye sorar yakışıklı high elf, kızına.

“Ben piyenşeş değilim ki, baba.”, der küçük Anglenna.

“Aaaaa.. Her babanın kızı, onun prensesidir.”, der Selvius Brightleaf gülümseyerek.

O gün Selvius’un canı biraz sıkkındır zira son günlerde eşi Angrellen, olağan halinden daha da fazla içine kapanıktır ve kendisine tam olarak donuk gözlerle bakmasa da, hayalet görmüş gibi süzmektedir.

Ve zamanının çoğunu, yaşadıkları kulenin altındaki ‘çalışma odasında’ geçirmektedir. Selvius, kendisinin de, küçük kızının da biraz temiz havaya ihtiyacı olduğunu hissetmiş ve hizmetlilerinden birini de yanına alarak ormana, kızıyla piknik yapmaya çıkmıştır.

“Annem üşgün.”, der küçük Anglenna.

“Üzgün mü? Neden üzgün annen?”, diye sorar babası.

Küçük Anglenna omuzlarını silker ve “Biymem. Annem hep üşgün ki!”, der.

“Hmmm..”, diye hafif kaşları çatılır Selvius’un. “Annenin üzgün olması için ne gibi bir sebebi olabilir ki? Güzel, mutlu bir ailesi var, hepimizin sağlığı yerinde, Bari Na-ammen’de huzur var, sınırlarımız güvende ve soframız dolgun. Üzülecek gerçekten ne gibi bir sebep olabilir..?”, diye mırıldanır. Sonra sürdüğü atının semerinin önüne oturttuğu küçük hayatına sarılır ve, “En önemlisi de, harika bir prensesimiz var!”, diye ünler.

Küçük Anglenna mutlu bir şekilde kıkırdar.

 

Bu,

küçük ya da büyük,

Anglenna’nın son mutlu anı olacaktır.

 

Zira tam o anda ve birden hava kararacak, kulak donduran bir uğultuyla mel’un, kara bir rüzgar esecek ve Selvius Brightleaf, kaskatı kesilmiş bir şekilde atından devrilecektir.

 

High Lady Angrellen kocasının ölümünden kardeşi, Ri Grandaleren’i sorumlu gösterir, ancak bu bir histeri olarak onun kaybına verilir ve Selvius’un ölümü ‘beklenmedik bir kalp krizi’ olarak kayda geçer.

 

✱ ✱ ✱

 

Birkaç Yıl Önce

 

Arashkan Şehri.

High Lady Anglenna buraya, annesi High Lady Angrellen’in yeni talimatlarıyla gelmiştir ve Efendi Philius terlemektedir zira gelen kişiyi tanıdığı gibi, onu gönderen kişiyi çok daha iyi tanımaktadır.

Dahası, yüzünde soğuk bir ifadeyle duran soyluya vereceği kötü haberleri vardır.

“Annemin gönderdiği hediye, First Lord, Princeps Kaladin’e ulaştırıldı mı?”, diye sorar Anglenna.

“Hanımım, Princeps Kaladin’e ulaştırılmak üzere verdiğiniz hediye, ulaştıracak ilgili bayana verildi. Ne var ki o noktada bir sorun çıktı..”, diye terleyerek cevap verir Efendi Philius.

High Lady Anglenna hiç sesini çıkarmaz. Sadece platin renkli kaşlarını kaldırır ve bekler.

Efendi Philius biraz daha terler.

“Hediyeyi vereceği günün öncesindeki gece, ilgili bayanın evinde bir soygun oldu. Çalınanlar arasında annenizin gönderdiği hediye de vardı..”, der yutkunarak.

Efendi Philius’un başı bir anda çarpılmış ve iç gıcıklatan bir kıkırdak sesi ile bir yana döner. Yüzünde beliren el izi, High Lady Anglenna’nın hareket ettiğine dair tek ip ucudur.

Uzun boyunun verdiği avantajla sersemlemiş bir şekilde olduğu yerde duran Efendi Philius’a tamamen yukarıdan bakan Anglenna, ölümcül bir tıslamayla konuşur.

“Annem, High Lady Angrellen, sana Princeps Kaladin’e verilmek üzere bir hediye emanet etti ve sen de onu çaldırttın, öyle mi?”

“Ben.. özür dilerim hanımım. Bu beklenmedik bir gelişme. Eminim annenizin gönderdiği hediyenin yerine aynı değerde uygun bir şey bulabiliriz..”, diye kekeler Efendi Philius.

“Annem ahmaklarla çalışmanın zorluğu ile ilgili beni defalarca uyarmıştı. Görüyorum ki haklıymış.”, der Anglenna buz gibi bir sesle.

“Hanımefendi.. eminim..”, diye başlar Efendi Philius.

“Bana yapmaktan hiç de pişman olmayacağım bir şeyi yapmaya zorlama Philius. Burada, High Spires’ın efendisi olman, annemin lütfuyla gerçekleşti. Ve bu lütfu sana düşünmen için değil, verilen emirleri harfiyle yerine getirmen içindi.”, diye tıslar Anglenna ve burnundan soluyarak, “Hediye işi olmayacak çünkü o hediyeyi annem kendisi hazırladı ve yerine bir başkası konamaz..”

Anglenna bir an durur ve düşünür. Neden sonra, “Anneme hediyenin ilgili kişilere verildiğini rapor edeceğim ve bu konu burda kapanacak.”

“Te.. teşekkür ederim hanımım..”, diye ter içerisinde kalmış bir şekilde teşekkür eder Efendi Philius.

Anglenna ise ilk defa gülümser. Soğuk, hesaplı, avına kitlenmiş bir atmacanın kısılmış gözlerine sahip bir gülümsemedir bu.

Efendi Philius yutkunur.

“Artık benimsin Philius. Eline yüzüne bulaştırdığın bu işi annemin öğrenmesi halinde sana ne olacağını tam olarak bildiğini tahmin ediyorum.. Bunu asla unutma.”, diye aynı soğuk gülümsemeyle konuşur High Lady Anglenna sonra arkasını döner ve uzun etekleri peşinden salınır halde bulundukları şatafatlı salondan ayrılır.

Ancak uzun bir süreden sonra Efendi Philius nefes alır.

Yumruklarını ve dişlerini sıkar ve elf yüzünde çirkef bir ifade belirir.

Kararmış suratından lanetler yayılmaya başlar..

“Lanet olsun sana Felishia, gördüğün her yakışıklı erkeğe aşık olduğun için.. ve gördüğün her zengin, aptal kızı ayartıp soyduğun için, doğduğun güne de, seni bu evden kovduğum güne de iki kere lanet olsun, Darlius!”

 

✱ ✱ ✱

 

Birkaç Yıl Önce

 

Prenses.. Onunla Arashkan’a gideceksin.”, diye burun kıvırır High Lady Angrellen. “Alçak kardeşim bunu bilerek yapıyor.”

“Pek anlayamadım anne. Neyi bilerek yapıyor?”, diye sorar Anglenna.

GRANDALEREN!“, diye hışımla tıslar high elf kadın.

“O kısmını anladım, anne.. Neyi bilerek yapıyor?”, diye sabırlı bir şekilde yineler Anglenna.

“Aptal olma, kızım. Aptal olabilecek kadar paran yok!”, diye burnundan solur Angrellen. “Sevgili erkek kardeşim, kızını Arashkan’a, oradaki yatırımlarımızı değerlendirmesi ve tetkik etmesi için gönderiyor. Sanki o küçük yarı ucubenin yatırımlarımızdan anlayacak aklı varmış ya da onları tetkik edecek yetiye sahipmiş gibi.. Dahası, ona refakatçi olarak da seni seçti ve bir Ri olduğu için de bunu reddedemem. Edersem beni yerimden etmesi için Grandaleren’in eline istediği fırsatı vermiş olurum. Ama kızına bir şey olursa, bu ikimizin de hayatına mal olur.”

High Lady Angrellen, o kadar sinirlenmiştir ki, neredeyse çıldırmak üzeredir.

“Hemen hazırlan. En iyi kıyafetlerini giyin. O küçük süprüntüye, asalet nedir göster. Onu Arashkan’a götür ve sağ salim geri getir yoksa ikimiz de yanarız ve bunca zamanlık bütün emeklerimiz çöpe gider..”, diye harlar Angrellen.

“Ve hazır gitmişken kızın ağzını yokla. Gerçekte neden Arashkan’a gittiğini öğren..”

Bulundukları odanın kapısı tedirgin bir şekilde tıklanır ve içeri aynı hizmetli girer ve High Lady Angrellen’in önünde eğilir.

“Hanımım, Prenses Alor’Nadien ne geldiler ve sizi görmek istediklerini söylediler.”, diye konuşur eğildiği yerden.

“Gelsin.”, der Angrellen kısaca.

Hizmetli geri çekilir ve biraz sonra genç prenses eşliğinde tekrar gelir.

Prenses Alor’Nadien ne büyümüştür.

Ve Angrellen bu kızı her gördüğünde daha da şaşırır zira kız biraz daha boy atmış, biraz daha olgunlaşmış ve biraz daha güzelleşmiştir. Ama içten içe kendisini bitiren şey; kızda olup da asla kendisinde olmayacak doğal bir zarafet ve asalet havası mevcuttur. Angrellen nadiren yaptığı bir şeyi yapar; önünde duran bir gerçeği kendisine itiraf eder. Bu kız, duruşu ve davranışıyla ile tam bir prensestir ve güzelliğinin hepsini olmasa da, belirgin bir kısmını, zarafetinin ise tamamını bir insan olan annesi, Nadine Graciousward’dan almıştır..

Kız daha on sekiz yaşında olmasına rağmen, olgunluğunu, samimiyetini, sevgisini ve etrafına yaydığı dinginliğini ne annesinden, ne de babasından almıştır. Bunlar tamamen ona aittir ve kendisindendir.

Prenses Alor’Nadien ne, ince belinden aşağı sarkmış, karmaşık bir boğum ile örülmüş kömürümsü siyah uzun saçları, kenarları hafif çekik, ‘yağmur sonrası’ çim yeşili gözleri, anca görülür çillerin rastgele serpiştirildiği zarif burdu ve doğal kiraz kırmızısı ağzı ve daha tam dolmamış, sırım gibi vücuduyla gerçek anlamda bir dişidir.

Olduğu hanımefendi gibi, Alor’Nadien ne önce hizmetliye gülümser ve ona teşekkür eder, sonra teyzesinin önüne gelir ve zarif bir reverans yapar.

“Angrellen Teyze. Babam, Ri Grandarelen’in ricası üzerine kuzenim ve ablam Lady Anglenna’nın benimle gelmesine müsaade ettiğiniz için müteşekkirim zira kendisinin Arashkan şehrine dair engin tecrübelerine ihtiyaç duyacağım. Bunun sizin için oluşturabileceği sıkıntı ve zahmetlerden dolayı da lütfen özürlerimi kabul edin.”, der yumuşak, içten ve ciddi bir şekilde.

“Sorun değil, sevgili yeğenim. Kızım sana göz kulak olacaktır. Bundan senin de, babanın da içi rahat etsin.”, der Angrellen soğuk bir şekilde.

Prenses Alor’Nadien ne gülümser. Teyzesinin tavrı onu rahatsız ettiyse bu ne yüzüne, ne de davranışlarına yansır. Teyzesine tekrar zarif bir reverans yapar ve mutlu bir ifadeyle kuzeni Anglenna’ya, “Sana emanetim, abla.”, der.

 

✱ ✱ ✱

 

Kısa Bir Süre Sonra

 

Bundan emin misin?”, diye keskin bir sesle fısıldar High Lady Angrellen.

“Evet, anne. Yolda uzun uzun konuşmak için yeterince fırsatımız oldu. Sevgili kuzenimin, ne annesi Nadine gibi bir sorceress, ne de babası Ri Grandaleren gibi bir büyücü olmaya niyeti var. Bir Shadowfel Hexlord’u ile anlaşma yapmış ve ona bağlı bir warlock olmayı düşünüyormuş.”, der Anglenna, annesi gibi fısıltılı bir sesle.

High Lady Angrellen’in yüzünde nahoş bir gülümseme belirir.

“Hıh.. Kimin aklına gelirdi, sevgili yeğenimin kendi sonunu bu kadar muntazam bir şekilde kendi elleriyle getireceğini. Sevgili, ahmak kardeşim Grandaleren, buna kesinlikle tahammül etmeyecektir. Themalsar savaşında yaşadıklarından dolayı warlock’lardan nefret eder. Ya kızına zorla engel olmaya çalışacaktır —ki bu da muhteşem bir şekilde kendisine geri tepecektir zira Alor’Nadien ne’nin gerçekte ne kadar inatçı olduğunu çok iyi bilirim, ya da onu, kendi kızını, önce aforoz, sonra da sürgün etmek zorunda kalacaktır.”, diye mutlu bir şekilde sırıtır.

“Alor’Nadien ne’yi uyarmamız gerekmez mi, anne? Bu durum bütün High Woods ve Bari Na-ammen’i etkileme potansiyeline sahip..”, der Anglenna biraz irkilmiş bir şekilde. Sonra sesini alçaltır ve ekler, “Ayrıca hoşumuza gitse de, gitmese de o aileden biri..”

 

Yıllarca annesinin söylemleri ve dolduruşlarına rağmen, gerçekte Anglenna, kuzeni Alor’Nadienne’den, annesinin kendisinden istediği ve beklediği gibi nefret edememiştir. Başta kızın davranışlarını yapmacık bulsa da, zamanla, onu tanıdıkça, kendisinden yüz elli küsür yaş küçük olan bu yarı elf’in olgunluğunda, saygısında, sevgisinde, ciddiyetinde ve inadında olduğu kadar samimiyetinde de içten olduğunu fark etmiştir. Dahası, bunu fark eden tek kişi kendisi de değildir. Prenses, Bari Na-ammen’de karşılaştığı herkesin üzerinde benzer etkiler bırakmıştır.

Kızın bu etkisi büyü değil, gösterdiği içten saygı ve samimiyetindendir.

Anglenna sorunun kuzeninde değil annesinde olabileceğini anlamaya başlamasına sebep olan şey, ironik bir şekilde yine kuzeninin ta küçük yaştan itibaren kendisine gösterdiği aynı saygı, sevgi ve içten samimiyetidir.

..Ve High Woods’da bunu fark edemeyen sadece bir kişi vardır..

 

High Lady Angrellen uzun bir süre, tamir etmek için çok uğraştığı bir cihazdan istediği sonuç yada verimi alamamış bir mucidin hayal kırıklığı ile kızına bakar.

“O süprüntü..”, der sıktığı dişleri arasından sessizce, “..asla buraya ait değildi. Ne o, ne de Rise olacak o insan müsvettesi.. Grandaleren asla bir insanı buraya, high elflerin kutsal mekanı olan Bari Na-ammen’e çağırmamalıydı. Ve asla onunla beraber olmamalıydı. Bunu yaparak bütün High Woods’un onurunu yerle bir etti.”, der.

“Bu söylediklerinde haklı olabilirsin, anne. Ancak babasıyla arasında oluşabilecek bir sürtüşme, Bari Na-ammen için çok ciddi sorunlar doğuracaktır. Belki farkında değilsin ama, o kızın çok seveni var. Ve bunu söylerken, onun güzelliğinden etkilenmiş genç ahmaklardan ya da sarayı dolduran renkli tavus kuşlarından bahsetmiyorum, anne. Kız, küçük yaştan itibaren etrafındakilere gösterdiği sevgi ve saygı, içten ve samimi davranışlarıyla farkında olmadan gerçek sadakat topladı. Elinde güçlü bir sebebi olsa, babasını bile bugün tahtından indirebilir. High Lordların belki tamamı olmasa da, belirgin bir kısmı da onu destekler zira Grandaleren’in eksantrik ve antika idaresinden bıkmış durumdalar.. Dahası, ordu da onu destekler çünkü o büyü değil, teberi seçti!”

High Lady Angrellen omuzlarını silker.

“İnsanların dediği gibi; ‘Birkaç yumurta kırmadan, omlet yapamazsın!'”, der umarsızca. Sonra kızına döner ve ona kati sesle tembihler; “Ben bu olaya herhangi bir şekilde karışıyormuş gibi görülmemeliyim. Dolayısıyla sadece dışarıdan, gerekli dedikoduları yayacağım. Ama sen, benim güzel kızım, sen kuzenine sessizce destek olacaksın. Ona, her elf gibi kendi yolunu seçme özgürlüğüne sahip olduğu fikrini aşılayacaksın.”

Anglenna, itiraz edecekmiş gibi annesine bakar.

Annesi gözlerini kısar ve kızına tıslar, “Bunu benim için yapacaksın, Anglenna. Senin Rise olman için çok uğraştım ve yolun sonuna yaklaştık artık. Basiretsizlik için yanlış bir zaman bu.”

Anglenna’nın omuzları çöker.

“Peki, anne..”, der sessizce.

Bulundukları odanın kapısı tedirgin bir şekilde tıklanır ve içeri hizmetli girer ve High Lady Angrellen’in önünde eğilir.

“Hanımım, Prenses Alor’Nadien ne geldiler ve mümkünse kuzeniyle görmek istediklerini söylediler.”, diye eğildiği yerden konuşur.

Anglenna gülümser ve “Gelsin.. Sevgili yeğenime evim her daim açıktır.”, der.

 

✱ ✱ ✱

 

Birkaç Yıl Sonra

 

İnanılır gibi değil!”, diye haykırır High Lady Angrellen. “Kardeşim resmen bunamış..”

“Ne oldu anne? İstediğin her şeyi elde ettin. Alor’Nadien ne gitti. Rivayetler doğru ise, artık aslını bile reddedip kendisine bir insan ismi almış. Kızının gitmiş olması Ri’nin ruh halini tamamen dengesizleştirdi. O günden beri hiç bir devlet kararı almadı. Bari Na-Ammen’de herşey durdu. Ve duyduğum kadarıyla Rise Nadine bile artık onunla aynı odayı paylaşmıyormuş. Sanırım adama yeterince çektirdin, anne. High Woods’a da..”, der Anglenna, hafif bir suçluluk duygusuyla.

“Bu evde pişmanlığa yer yok, kızım. Toy olma ve bir Rise gibi yaptıklarını sahiplen.”, der Angrellen kızına, horlayan bir sesle.

Anglenna sesini çıkarmaz ama içten içe kaynar. Kendisi o güne kadar annesi ne dediyse yapmıştır. Ancak işler nihayete varırken, Anglenna’da bunların gerçek sonuçlarını görmeye başlamış ve meyvesini de tatmıştır.

Gördüklerinde kati olarak bir şeyler ‘yanlış’tır.

..ve meyvesinin de tadı acıdır!

 

Son bir kaç aydır —prenses’in gidişinden beri— High Woods susmuştur ve Bari Na-Ammen’in sokaklarında mütemadiyen, uğursuz bir rüzgar esmektedir. O gün bu gündür şehir de şarkılar susmuş, sokaklarda oynayan çocuklar gitmiş, sanki şehir küsmüş ve sakinleriyle olan bağı kopmuştur..

..ve bunların hiçbiri annesi, High Lady Angrellen’in umurunda değildir. Belli ki onun için bunlar sadece bir omlet için kırılan yumurta değerindedir.

 

“O yaşlı bunağa gelince.. Bari Na-ammen’e serbest giriş izni vermiş.. bir insan süprüntüsüne!”, diye harlar annesi.

“Bu ilk defa olmuyor, anne. Bunu özel yapan nedir?”, diye sorar Anglenna.

“İzin verdiği kişi, Arashkan Günlüğü denen müsvette de çalışan bir araştırmacı yazar. O kahrolasıca Brogard As’praza’nın elemanlarından biri..”, diye hırlar Angrellen.

“Hmmm..”, diye düşünür Anglenna.

“Bunu bilerek yaptı.. Kardeşim.. Bunu bilerek yaptı.. Her yere burnunu sokup herkese olur olmaz sorular sorsun diye bilinçli olarak bir gazetecinin kutsal mekanımıza girmesine izin verdi.”, diye tıslar, hararetle.

“Bizim saklayacak bir şeyimiz yok, anne. Gelsin, kiminle ne konuşmak istiyorsa konuşsun. Eminim kimseden fazla bir laf alamayacaktır çünkü elfler insanlara güvenmezler. İnsanlar da gazetecilere güvenmezler.”, diye alaylı bir ifadeyle geçiştirmeye çalışır Anglenna.

High Lady Angrellen kızına yine o bakışı atar; ahmaklardan bahsettiğinde yüzünde beliren o bakışı..

“Herkesin saklayacağı sırları vardır Anglenna. Öyle de olmalıdır. O gazeteciyi evimin yakınında görmek istemiyorum. Sen de konuşmayacaksın onunla.”, diye kati bir sesle emir verir.

Bulundukları odanın kapısı sessizce tıklanır ve içeri hizmetlileri girer, High Lady Angrellen’in önünde eğilir ve sessizce konuşur.

“Hanımım, kendisine Serena Glyphwriter diyen ve Arashkan Günlüğü’nden olduğunu söyleyen bir insan geldi ve sizinle kısa bir röportajın mümkün olup olmadığını sormamı istedi..”

 

✱ ✱ ✱

 

Birkaç Ay Önce

 

Yapacak bir şey yok, anne. Bu Ri’nin emri.”, der Anglenna sakince.

High Lady Angrellen ise kızıyla aynı sükuneti paylaşmaz. Yüzünde çirkef bir ifade belirmiş ve hırlayan bir sesle, “Hayır. Bir bahane uyduracağız ve sen de bu emre uymayacaksın!”

“Anne. Hayatım boyunca, devamlı benim bir gün Rise olacağımdan bahsedip durdun. Ben, mevcut Ri’nin emirlerine uymazsam, Rise olduğumda başkalarının benim emirlerime uymasını nasıl bekleyebilirim?”, der makul bir şekilde.

High Lady Angrellen durur.

Burnundan soluyarak, kısılmış gözlerle kızını süzer ve “Aferin.. En sonunda büyümeye ve bir Rise gibi düşünmeye başlamışsın.”, der.

“Öyle olsun bakalım, benim akıllı kızım. Git ve o süprüntüyü bul ve babasına getir. Kendisini açıklamak için çok ikna edici sebepleri yoksa eğer, sevgili kardeşim en başta yapması gereken şeyi yapmak zorunda kalacak; kızının velayetini fes edecek. Ve sen, kızım, bunun olması için gerekli bütün delilleri, yol boyunca toplayacak ve bana getireceksin.”, diye kati bir sesle emreder Angrellen.

“Peki, anne..”, der Anglenna, bıkkın ve yılmış bir sesle. Sonra döner ve kuzeninin en son civarında görüldüğü rivayet edilen, Serenity Home adındaki kasabaya gitmek için ayrılır.

 

✱ ✱ ✱

 


Serena Glyphwriter’ın hazırladığı bu haber/makale asla yayınlanmaz. Serena Glyphwriter, haberi yayınlanması için teslim etmesinden kısa bir süre sonra ortadan kaybolur ve kendisinden bir daha haber alınamaz.

Arashkan Günlüğü’nün sahibi, Brogard As’praza ise haberin üstüne yatmaz.

Yakinen tanıdığı Efendi Philius, kendisine büyük ricalar ve hediyelerle gelir. Brogard hediyeleri almaz ama eski arkadaşı Selvius Brightleaf’in anısı ve değerlendirebileceğini düşündüğü için haberin yazılı olduğu ikinci hamur kağıdı ona verir.

Efendi Philius, en sonunda High Lady Angrellen ve kızı Anglenna’ya karşı eline geçirdiği bu paha biçilmez koz ile yüz yıllar sonra ilk defa huzur içinde uyur.

Ne var ki ertesi akşam Efendi Philius’un evinde bir soygun gerçekleşir.

Çalınan eşyalar arasında bu yazı da vardır.

Darly (Darlius) Dor’un adı bir anda şüpheliler listesinin en başında yer alır.