Showing: 1 - 10 of 37 RESULTS

The Malediction of ‘Rellen.. (Part Three)
“Three Dog Curse..”

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne ve Orken orduları karşısında krallığın birçok yerine dağılıp yardım ve müttefik bulmaya çalışacaklardır.

 

Bu küçük gruplardan bir diğeri de
Anglenna Sunsear, Alor’Nadien ne Feymist
ve Udoorin Shieldheart’dır..

 

Bu hikaye,
The Malediction of ‘Rellen.. (Part Two)
“Ülkem Arashkan”
dan
sonra yer alır..

 

 

Prenses Alor’Nadien ne.. Sizi sağ salim görmek o kadar güzel ki.”, diye içi rahatlamış bir ifadeyle karşılar Lorna’yı, High Spires’ın efendisi Philius. Sonra Udoorin’e döner ve “Sir Udoorin, Prensesimizin selameti için göstermiş olduğunuz çabayı ne kadar takdir ettiğimizi bilemezsiniz.”, diye genç adama gülümser.

İçeri en son giren Anglenna’yı ise uzun bir süre sessizce süzer.

“Efendi Philius. Duyduğum kadarıyla Arashkan askerlerine ve halkına kapılarınızı açmışsınız. Ve onları kurtarmak için askerlerinizi göndermişsiniz. Bunu duyduğumda ne kadar mutlu olduğumu bilemezsiniz.”, diye olası bir sürtüşmeye engel olmak için araya girer Lorna.

“Tabii.. tabii.. Aynı şehri.. ve aynı düşmanı paylaşıyoruz. Ancak fazla vaktimiz kaldığını sanmıyorum. Orken’ler şehrin kuzeyini temizledikten sonra sanıyorum, güneyimizdeki okçular birliğine daha ağır bir şekilde çullanacak ve rıhtımı ele geçirecekler.. Ancak ikisini de bitirdikten sonra bizi dört bir yandan kuşatmış olacaklar. Koruma büyülerimiz, an itibariyle mangonel taşlarına engel olabiliyor, nevarki büyülerimiz devamlı bir bombardımana uzun bir süre dayanamazlar. Bunu şu anda yapmamalarının tek sebebi, o dev mancınıkları yıkık binaların oluşturduğu moloz dolayısıyla daha şehre sokamamaları.”, diye durum tespiti yapar Philius. Sonra da Anglenna’ya döner. “Lady Anglenna. Burada bulunmanıza, koşulların oluşturduğu müstesna durum itibariyle göz yummuş durumdayım. Lütfen misafirperverliğimi sınamayın, ve istismar etmeyin.”

Efendi Philius’un acı uyarısı Anglenna’yı etkilediyde yada kızdırdıysa, elf kadın bunu yüzüne yansıtmaz.

“Misafirperverliğinizi sınamak niyetinde değilim, Efendi Philius. Bununla beraber, High Spries girişinde olduğu gibi Prensese veya Sir Udoorin’e herhangi bir saldırı daha gerçekleşecek olursa, buna en yakıcı karşılığı vererek müdahale edeceğimi de bilmenizi isterim.”

Anglenna’nın bu sözleri üzerine Philius’un yüzü kararır.

“Prensesimize yapılan suikast girişiminde emrin kimden geldiği konusunda bir tahminde bulunalım isterseniz, Lady Anglenna..”, diye burnundan soluyarak harlar Philius.

“Ben tahminlerle uğraşmam, Philius. Siz bana burada bulunma koşullarımı dile getirdiniz, bende bu koşulları hangi durumlarda sınayacağımı açıkça ifade ettim. Burası sizin eviniz. Evinizdeki annemin gönderdiği sıçanları temizlemekten acizseniz, bunu ben sizin için seve seve yaparım!”, diye önerir Anglenna buz gibi bir gülümsemeyle.

Udoorin avucunun içine sesli bir şekilde öksürür.

Lorna ise kendi gülümsemesini gizlemeyi başarır.

“Abla.. ve Efendi Philius.. Sanırım dışarıda yeterince düşmanımız var, öyle değil mi?”, diye nazikçe konuşur.

“Evet.. Tabii hanımım..”, der Philius terlemiş bir şekilde.

“Babamdan, Ri Grandaleren’den herhangi bir haber var mı?”, diye çok hafif bir tereddütle sorar Lorna.

“Hanımım..”, diye başlar Philius, yüzünde esef dolu bir ifadeyle. “..Korkarım babanızdan herhangi bir haber alabilmiş değiliz. High Woods’a Orken’lerin nasıl gizlice ve görülmeden sızabildiklerini bilmiyoruz. Ancak bir anda Bari Na-ammen’in kapılarında peyda oluverdiler ve şehri tamamen gafil avladılar. Orada neler olup bittiğine dair an itibariyle sadece muallak rivayetler var. Kesin olan, Bari Na-ammen’in neredeyse tamamının yerle bir edildiği, High Woods’da orman yangınlarının kontrolsüz bir şekilde yandığı, binlerce asker ve halkımızın öldüğü ve çatışmaların yer yer devam ettiği. Ancak rivayetleri de göz önünde tutarsak, söz konusu çatışmaların düzenli ordu değil, pek de etkili olmayan küçük gruplar halinde olduğu yönünde.. Bari Na-ammen’i, ve muhtemelen de babanız Ri Grandaleren’i kaybettik.”

Lorna’nın gözleri dolar, yanaklarından süzülen iri yaşları gizlemek için başını eğer ve olduğu yerde kıpırdamadan durur.

Udoorin sadece bir anlığına kıza meyleder ancak o da olduğu yerde durmayı tercih eder. Ancak Anglenna ile gözleri kesişir ve genç adam başıyla ona işaret eder.

Anglenna yavaşça Prenses Alor’Nadien ne’ye yanaşır, ve sessizce genç kuzenine sarılır..

..ve Anglenna ona sarıldığı anda kızın boğazından küçük bir hıçkırık kaçar.

Udoorin yerinde taş gibi bir ifadeyle kıpırdamadan dururken, Efendi Philius hayretle Anglenna’ya bakar..

..ve elini, belindeki kılıcın kabzasından çeker.

Neden sonra, arkası dönük olduğu Philius’a sessiz ve gizleyemediği bir korkuyla sorar Anglenna;

“Annem. High Lady Angrellen?”

Philius bir süre sessizliğini korumayı tercih eder. Sanki Anglenna ile daha fazla muhatap olmak istemiyormuşun iç muhasebesini yapıyor gibidir. Yüzü biraz yumuşar ama sesi vurgusuzdur.

“Kendisinden herhangi bir haber alınamadı. Bununla beraber, sizi o eğitti. Dolayısıyla onu en iyi tanıyan sizsiniz. Sizce Angrellen kendisine ön hazırlıklı bir kaçış planı yapmayacak biri midir?”

Anglenna buna cevap vermez.

Zira soru kendi kendisini cevaplar mahiyettedir. İşin Anglenna’yı acıtan yanı, annesi kendisine böyle bir plandan hiç bahsetmemiştir.

High Lady Angrellen öz kızını söz konusu bir kaçış planına dahil etmeyi asla düşünmemiştir.

Anglenna sevgili kuzenine sarılmış onu teskin etmeye çalışırken, gerçekte kuzeni de ona sarılmış ablasını teskin etmektedir..

 

Bulundukları oda uzun bir süre sessiz bir ağıt içerinde boğulur.

Neden sonra sessizliği kapının açılması bozar ve Anglenna arkasında Udoorin’in keskin iç çekişini duyar..

 

“Sen..”, diye ünler Udoorin. “Senin ne işin var burada?”

“Burası benim evim.”, der Darly Dor sırıtan bir sesle!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Udoorin hayretle Darly’e bakar.

“Ummm.. Seni en son burada gördüğümde..” diye afallar ve ne diyeceğini şaşırır.

“Açıkçası iş bana kalmış olsaydı, babamla aramdaki.. sorunları mezarıma kadar taşımaya razıydım. Nevarki kaldığınız hanın damında geçirdiğim geceler boyunca o garip kız, sessiz ve.. ne bileyim.. ‘uhrevi bir inatla’, beni babamla konuşmaya ikna etmeyi başardı.. Annem bile yıllarca uğraşmasına rağmen bunu başaramamıştı.”, diye acı bir hayretle mırıldanır genç hırsız.

“Merisoul.”, deyi verir Udoorin, ‘bu her şeyi açıklıyor’ anlamında.

“Hanımefendi nasıllar?”, diye sorar Darly, tek kaşı kalkmış bir şekilde Anglenna’ya sarılmış prensese bakarak.

“Üzgün. Babasının.. muhtemel acı kaybını az önce öğrenmiş durumda..”, der Udoorin ve Darly’nin arkasında, odaya girmemeyi tercih eden ikinci kişiye bakar.

“Lady Lilly..”

Lilly Venom ‘fırk’lar.

“Hangi ara beni leydi yaptınız? Sizin grupta normal bir kişi yok mu? Biriniz ‘ablam’ diye tutturdu, biriniz uyurken kafamı topuzla ezmeye çalıştı, şimdi de sen gelmişsin beni leydi’lemeye kalkıyorsun.”, diye söylenir Lilly Venom.

Udoorin iri omuzlarını silker.

“Aager’in kız kardeşisin. Sana leydi diye hitap etmezsem kafama odunla vurabilir. Ben çocukken bunu yeterince yaptı. Tekrar böyle bir alışkanlığa başlamasını gereksiz bir risk olarak görüyorum. Darly’nin burada olmasını anlarım da.. Senin..?”, diye Philius’a çaktırmamaya çalıştığı bir bakış atar.

“Efendi Philius benim kim olduğumu biliyor zira Arashkan’a en başta gelme sebebim kendisinin şahsi davetlisi olmamdı.”, der kız umarsız bir şekilde.

Udoorin’in hayretle kesici kıza, sonra da Efendi Philius’a bakar, ancak Philius kızın söylediklerini ne kabul eder, ne de inkar. Sessizce olduğu yerde, yüzünde tamamen nötr bir ifadeyle öylece durur.

“Kim için çağırdı?”, diye sorar Udoorin.

“Sen bir kanun adamının oğlusun, Efendi Udoorin. Kim için çağırıldığımı sana söylememi beklemiyorsun herhalde!”, diye keyifli bir hışımla tıslar Lilly Venom ve kısa.. çok kısa bir an gözü arkası kendilerine dönük olan Anglenna’ya kayar.

Udoorin’in gözleri kısılır.

Lilly’nin uyarısını görmüştür.

“Gnine’a, Gar Thalot için geldiğini söylemiştin..”, der Udoorin.

“Evet.”, der kesici kız utanmaz bir ifadeyle. “Ama hazır gelmişken 35,000 altın daha alabileceğimi düşünmüştüm. Sonra abimi gördüm. Tabii o zaman sadece azılı düşmanım Aager’di benim için. İçimden, Arashkan’ın ne denli ballı geldiğini düşünmüştüm. İki kodaman hedef ve bir de bonus..”

“Eminim abin, kendisini ‘bonus’ olarak görmene bayılacaktır.”, diye sırıtır Udoorin.

Kız umarsızca omzunu silker.

“Ona saydığım onca şeyi düşünürsek, bunu umursayacağını pek sanmıyorum. Ve tabii senin de bunu ona söyleyecek cesaretinin olduğunu düşünmüyorum!”, diye yapıştırır.

Darly ‘fırk’lar.

Udoorin gözlerini kısar.

“Bu yine de burada ne işin olduğunu tam olarak açıklamıyor.”, der genç adam.

“Darly..”, diye burnundan solur Lilly. “Şehir saldırıya uğradığında bir şekilde gelip buldu beni ve buraya gelmem konusunda beni ikna etmeyi başardı… Yılışık şey!”

“Buna alındım. Sana hiç yılışmadım.”, der Darly sırıtarak.

“Ne yapacaksın şimdi peki? Şehri terk etsen aslında bu senin için en iyisi.”, diye önerir Udoorin.

“En iyisi, ama aynı zamanda da en kazançsız seçenek bu benim için. Arashkan’a geldim ve başıma bela dışında bir şey gelmedi bu lanet şehirde. Elim boş gidemem. Ve ben, bana verilen işleri her zaman yaparım. Mesleki ahlak.. Ve elimde daha bitmemiş üç iş var; Arashkan’a çağrıldığım, geldikten sonra aldığım ve en son bana verilen iş..”, der Lilly Venom huzursuz edici bir gülümsemeyle..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Efendi Darlius.”, der Anglenna sakin bir resmiyetle.

“Darly.. Sadece Darly.. Ben ‘efendi’ birisi değilim ve senin tarafından ‘efendilenmek’ de istediğimi hiç sanmıyorum.”, diye cevap verir Darly soğuk bir üslupla.

“Darlius Philius Shadowcast..”, diye Prenses Alor’Nadien ne’nin boğuk sesi duyulur Anglenna’nın arkasından ve Lorna, kendisine biraz çeki düzen vermiş bir şekilde yaklaşır.

“Lütfen. Ablama karşı biraz anlayış göstermenizi istiyorum sizden —şahsi bir rica olarak.”

“Hanımım.. Ricanız, benim için emrinizdir.”, der Darly ve tek dizinin üstüne çöker.

“Lütfen. Böyle de yapmayın ve ayağa kalkın. Ben ülkesiz biriyim artık. Ben ülkemi de, halkımı da yüzüstü bırakmış biriyim ve prenses olmayı hak etmiyorum. Ben artık bir prenses değilim.”, der Lorna yüzü çekilmiş bir şekilde.

“Hanımım.”, der Darly tekrar ve olduğu yerden kalkmaz. “Ülkeniz ve halkınız, sizden çok önce yüz üstü bırakılmışlardı. Sorumluluğunuzu şimdi terk ederseniz, o zaman kim hakkıyla üstlenecek onu? Ülkeniz hala orada. Halkınız da sadece dağılmış durumda. Söyledikleriniz arasında doğru olan tek şey artık bir prenses olmadığınız, çünkü siz artık bir Rise’siniz. Ve zamanı gelince ülkenize geri döneceksiniz ve halkınız da size geri dönecek. Ancak bu şekilde High Woods tekrar yeşerecek ve yeni bir Bari Na’ammen yükselecek.”

Lorna hayretle önünde eğilmiş ‘hırsız’a bakar.

“Çocuk haklı.”, der Anglenna. “Sen Rise olmazsan, ben olmak zorunda kalırım ve emin ol kimse de bunu istemez.”

Elf kadın başıyla Darly’ye işaret eder.

“O beni öldürmek istiyor çünkü benden nefret ediyor.”, der ve Darly’nin babasına, Efendi Philius’a döner.

“Aynısını babasıda istiyor, ama o önce benim olabildiğince rezil olduğumu görmek istiyor.”, diye acı bir şekilde gülümser.

Philius’dan sonra Lilly Venom’u süzer.

“Kız ise cesedimden kâr etmek niyetinde.”, der ve onu da geçer.

Ve son olarak Udoorin’e bakar.

“Ben herhangi bir şekilde sizi zarar vermek niyetinde değilim, Haş Teyze!”, diye hızlı bir şekilde söyleyiverir Udoorin.

Anglenna gülümser.

“Bu doğru. Ancak bana gösterdiğin anlayışın, sadece nişanlına olan sevginden ve sadakatinden mütevellit olduğunu ikimiz de biliyoruz, genç adam.”, der ve tekrar Lorna’ya döner.

“Gördüğün gibi, benim bir Rise olmam mümkün olmakla beraber, bunun çok kötü bir fikir olacağı aşikar.”

“Beni unutmayın. Seni ben de öldürmek istiyorum!”, diye bulundukları odanın kapısı açılır ve kolu sargılı halde Largo içeri girer.

Efendi Largo keskin ve tecrübeli gözlerle içerdekileri süzer ve kıkırdar.

“Sadece bu odadaki iki kişiyi bile yakalayıp hapse attırsam zengin olurdum.”, der mutlu bir ifadeyle.

Lilly Venom ‘fırk’lar.

Darly ise sırıtır.

“Şimdi. Hazır herkes buradayken..”, diye satır başı yapar Largo ciddi bir şekilde. “Öncelikle, Efendi Philius.. Şehrin kuzeyindeki muhafız birliği ile ilgili en son haberler nedir?”

“Orken’ler çok kalabalık.”, der Philius. “Askerlerimin, muhafız birliğine ulaşması en iyi ihtimalle yarın akşama gerçekleşmiş olur. Bunu başarmaları halinde, onların ve oraya sığınmış halkın buraya getirilmesi ise iyimser bir tahminle en az bir gün sürecektir. Buna rağmen kayıplar astronomik olacaktır. Askerlerimin, oradaki muhafız ve sivillerin buraya getirilmesi ve rıhtıma yönlendirilmesi, şehrin güneyindeki okçu birliklerinin de aynı zamanda gemilere yüklenmesi oldukça zor olacak. Çıkacak kargaşada ve peşimizden koşturan Orken’lerle kıyım ve can kaybı, korkarım çok büyük olacak.”

Largo bir an düşünceli bir şekilde sessizliğe bürünür. Sonra karalı bir şekilde konuşur.

“Kayıplar kaçınılmaz, Efendi Philius. Rıhtımda bekleyen bütün gemi kaptanları plandan haberdar. Saldırı başladıktan kısa bir süre sonra şehrin kaderi belli olmuştu. Princeps Kaladin’in bize, ARİS’e verdiği son emir, olabildiğince muhafız ve sivilleri kurtarmamız yönünde olmuştu. Şehir, Arashkan Gölü dışında üç yandan kuşatıldığı için, gemilere adamlarımızı erkenden göndermiş ve kaptanları da hazır olmaları hususunda uyarmıştık.”

“İleri görüşlü bir plan.”, diye takdir eder Philius.

“Hayır, Efendi Philius. Bu sadece bir kaçış planı ve ileri görüşlü olan hiç bir yanı yok.”, der Largo acı bir şekilde.

“Şehir. Düşmanın eline geçmesi halinde, burayı hem kış için, hemde doğal bir üs olarak kullanmayacaklar mı?”, diye sessizce sorar Prenses Lorna.

Largo sessiz bir hışımla yumruklarını sıkar.

“Evet, Hanımefendi. Tamamen öyle olacak. Dahası, bizim aksimize onların surları tutacak sayıları da var. Krallığın bütün orduları bile gelse, onları bu şehirden kazımak onlarca yıl, on binlerce de hayata mal olacak.”, diye feci bir hakarete uğramış gibi konuşur Largo. “Üstüne üstlük bir de saraya girip, hala hayatta ise küçük Korodin’i bulmamız ve onu da sağ salim oradan çıkarmamız lazım.”

“Saray için bir çözümümüz yok, Efendi Largo.”, der Lorna sessizce. “Ancak şehrin asla Orken’lerin elinde kalmaması için bir çözümümüz olabilir.”

“Benim de küçük Korodin için bir çözümüm olabilir.”, der Lilly Venom ölümcül bir sırıtışla.

Largo’nun iki kaşı da kalkar ve hayretle iki kıza da bakar.

“Önce siz anlatın, Lilly hanım.”, der Lorna. “Benim söyleyeceklerimden sonra Efendi Largo’yu kaybetmiş olabiliriz.”

Udoorin buna gür sesiyle güler.

Anglenna’nın yüzünde ise nahoş bir gülümseme belirir.

“Durun tahmin edeyim. Bu sizin ‘yapacak işimiz var’, derken kast ettiğiz şeydi..”, der Largo acı bir şekilde hicvederek.

Lorna susmayı tercih eder.

Largo esefle derin bir nefes çeker ve Lilly Venom’a döner.

“Sizi dinliyorum, Lilly Venom..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bundan benim de haberim yoktu.”, der Darly Dor.

Lilly Venom yakışıklı hırsıza bin yardalık, horlayan bir bakış atar. “Neden bilesin ki? Sen sadece basit, yılışık bir hırsızsın!”

“Alındım.”, der Darly sırıtarak.

Lilly Venom, zihninde Darly’nin üstünü karalar ve Largo’ya döner.

“Geçit, yıllar önce kesiciler tarafından açılmıştı ve sizin acınası istihbaratınızın haberi olmamasına da hiç şaşırmadım. Bir gün işe yarar diye kazılmıştı ancak geri zekalı hırsızlar Arashkan’daki buldukları tüm kesicileri öldürdükleri için bundan haberdar olan pek de kimse kalmadı. Tıpkı hırsızlarda olduğu gibi, kesicilerinde kendilerime özel gizli bilgi kaynakları var. Geçit bir kaç yüz yarda uzunluğunda ve Arashkan kütüphanesinin, Heaven Parkı yanından başlıyor. Girmesi de, çıkması da oldukça zor bir geçit zira o mesafeyi tek sıra halinde, fevkalade sıkışık bir tünelden sürünerek gitmemizi gerektirecek. İri cüsseli birisi sıkışıp kalır ve tüneli tıkar. Ama bir çocuk için göreceli bir şekilde kolay olur. Kapalı, dar alanlarla sorunu olanlar varsa, onlar da hiç gelmesinler. Zırhsız, ve muhtemelen sadece birer hançerle girmeniz gerekecek.”, der kesici kız kati bir üslupla.

“Shit!”, diye küfreder Largo.

“Çok ayıp, Efendi Largo, ama isabetli!”, der Anglenna gülümseyerek.

Largo, uzun bir sessizlik içerisinde Lilly Venom’a bakar. Sonra bir karara varmış gibi konuşur.

“Öyle olsun, Lilly Venom. Kesiciler geçidini kullanacağız. Bunun için Efendi Philius’tan ve kendi muhafızlarımızdan gönüllü isteyeceğim.”, der.

“Akıllıca.”, diye cevap verir Lilly. “Çünkü çoğu —muhtemelen hiçbiri geri dönmeyecekler.”

“Bunu başarmamız halinde size ne borçlanacağım?”, diye sorar Largo kısılmış gözlerle.

“An itibariyle hiçbir şey, zira elinizde verecek bir şeyiniz yok.”, der Venom acımasızca. “Ama ileriki bir tarihte verebileceğiniz uygun bir şeyler düşünebiliriz, sanırım.”

Largo acınaklı bir ifadeyle, “Neden bunun bir gün gelipte beni bi tarafımdan ısıracağı hissine kapılıyorum?”, der.

Sonra Prenses Lorna’ya döner.

“Hanımefendi, sanıyorum sıra sizde.”, diye sorar Lorna’ya.

Lorna sesini çıkarmaz. Sadece yanında duran Anglenna’ya başıyla küçük bir onay verir.

Anglenna önce Efendi Largo’ya bakar. Sonra Darly’e döner.

“Tekrar; Efendi Darlius..”, der sakin bir resmiyetle genç, yakışıklı hırsıza.

Darly’nin kaşları çok hafif çatılır ama sesini çıkarmaz.

“Bize eski Hırsızlar Loncası’nın konumu ve ilgili yere en yakın girişi lazım..”, der Anglenna ve bunu herhangi bir ima yada vurgu yapmaksızın söyler.

Darly uzun bir süre aklı karışmış bir şekilde Anglenna’ya bakar, ancak kadının gerçekte neden bahsettiğine en sonunda ayılır.

SEN! SEN AKLINI KAÇIRMIŞ OLMALISIN! HAYIR! SEN AÇIKÇA MANYAKSIN, KADIN?!“, diye hayret.. ve nefretle ünler.

“Efendi Darlius. Lütfen ama.”, diye çok hafif bir tonla azarlar genç hırısızı, Lorna.

“Ben üzgünüm hanımım ama bu sefer sözlerimi geri alamayacağım! Bu şirret şeyin ne istediğini biliyor musunuz?”, diye yarı histeriyle neredeyse haykırır Darly.

“Evet.”, diye cevap verir Prenses Alor’Nadien ne sakin bir sesle. “Bu kararı ablam tek başına vermedi.”

“Neler oluyor? Eski Hırsızlar Loncası’nda ne var?”, diye sorar Efendi Largo.

Darly çenesini kapatır ve Largo’nun sorusuna cevap vermez.

“Bu şehri Orken’lerin eline bırakmayacak bir şey.”, der Anglenna.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Kafam karıştı.. Siz.. Üçünüz.. Eski Hırsızlar Loncası’na gireceksiniz ve oradaki bir laneti şehre salacaksınız. Doğru anlamış mıyım?” , diye yüzünde hayret ifadesiyle sorar Efendi Largo.

“Üç aşağı, beş yukarı, evet..”, diye cevap verir Udoorin sakince.

“Kusuruma kalmayın ama gerçekten aklım karışmış durumda.”, der Largo. “Bir lanet ne yapabilir ki? Bildiğim kadarıyla lanetler bölgesel, kişisel yada belirli davranış veya eylemleri gerçekleştiren kişilere musallat olurlar.”

“Tanımlamanız oldukça isabetli, ancak kümülatif olarak kapsayıcı değil.”, der Anglenna.

“Açıkla.”, der Largo kısaca.

“Bu lanet.. zamanla büyüyen, büyüdükçe de genişleyip güçlenen bir lanet. Özellikle de etrafında gasp edecek canlar olduğu sürece. Dağ, göl, ırmak gibi doğal engeller, lanetin daha da yayılmasına engel olabilir ancak lanet, ‘gasp ettiği’ canlara oranla ‘yaşayacaktır’.”

“Yani Arashkan’da yaşayan ne varsa onları yutacak, sonra da dünyanın gerisine yayılacak!”, diye hafif tırsmış bir ifadeyle ünler Largo.

“Hayır, Efendi Largo. Lanet şehir surlarına dayandığında duracaktır zira surlar hem fiziksel olarak yüksek ve kalınlar, hem de metafiziksel olarak ‘doğal sınır’ işlevi görürler. Bir şehrin surları, söz konusu şehrin kati olarak nerede başladığını ve bittiğini bize söyler. Yaşayan bütün canlıların bilinç altında oluşturduğu bir sınırdır bu; surların bir yanında iseniz şehrin ‘dışındasınız’, diğer yanında iseniz, ‘içindesiniz’..”, diye, verdiği dersin sonunda öğrencilerini sınava tabi tutacakmış izlenimi veren bir üslupla anlatır Anglenna. “Dahası, bu lanetin oldukça ‘basiretli’ bir farkındalığı var. Ve o farkındalıkla belirli bir bölgeyi —Arashkan’ı— sürü mantığı ile sahiplenecek ve kimsenin bu bölgeye girmesine de izin vermeyecek, ama kendisi de dışarı çıkmayacaktır.”

Odadaki herkes hayretle Anglenna’ya bakar.

Largo birkaç defa bir şeyler söylemek için meyleder ama ağzından herhangi bir şey çıkmaz.

“Bu lanet, kuru bir nazar değil, Efendi Largo. Bu lanet, ‘Üç Köpeğin Laneti’ ve bilinen tarihte hiç kullanılmamış bir lanet. ‘Ölü’ rivayetlere göre, bir başka zaman döngüsünde ve sadece bir defa kullanılmış.. ve sanırım o döngünün de sonunu getirmiş.”, diye bitirir high elf kadın.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Efendi Largo sessiz bir hışımla Darly’ye döner. “Şehirde böyle bir lanet vardı ve siz bunu otoritelere bildirmektense onu kendinize saklamayı mı tercih ettiniz? Tam olarak ne kadar salak olduğunuzu hayat etmeye çalışıyorum ancak kıyaslayabileceğim bir başka şey gelmiyor aklıma!”

Darly ölü gözlerle Largo’ya bakar.

Sonra aynı gözler Anglenna’ya seyreder.

“Laneti şehre biz getirmedik, Efendi Largo. Ve isteyerek de onu kendimize saklamadık. Lanet elimize yanlışlıkla geldi. Bizim yaptığımız —yapabildiğimiz tek şey, onu bulabildiğimiz her türlü muhafaza büyüsü, kum torbası, taş, tahta ve çiviyle saçıldığı mahzene kapatıp zaptetmekti. Yıllardır olduğu yerde muhafaza edildiğini düşünürsek, bunu da başardığımızı söyleyebilirim.”, diye cevap verir Darly soğuk bir ifadeyle.

Largo burnundan solur ve daha sert bir şekilde bastırır.

“Peki sizin elinize ‘yanlışlıkla’ nasıl geçti bu lanet?”

Darly az evvelki ölü gözlerini Anglenna’dan ayırmadan cevap verir.

“Felishia Fremeir..”

..ve Largo bir anda her şeye ayılır.

“Yıllar önce.. Ri Grandaleren’in gönderdiği hediyeler! Saraydaki Antikalar ve Hediyelerden sorumlu kişiye teslim edilmişti. Princeps Kaladin’in yeğeni Lady Felishia Fremeir’e. O gece hediyeler evinden çalınmış ve kendisi de ertesi gün öldürülmüş olarak bulunmuştu!”, diye ünler ve büyük bir hışımla Lorna’ya döner.

“O hediyeleri Princeps Kaladin’e babam göndermedi, Efendi Largo. Söz konusu hediyelerden haberdar bile değildi.”, diye sakin bir şekilde cevap verir Prenses Lorna.

“Peki kim—?”, diye sorar Largo ancak bir başka ses araya girer.

“O hediyeleri, gerçekte High Lady Angrellen göndermişti, Efendi Largo..”, der soluk bir sesle Anglenna.

Ve ortalık bir anda sessizleşir.

“Efendi Philius. Siz biliyor muydunuz? Bundan haberiniz var mıydı?”, diye hırlar Largo, Philius’a.

“Hediyelerin lanetli olduğundan? Hayır. Sevgili Angrellen hanımefendi yaptığı şeyleri ‘küçük’ gördüklerine asla açıklamazdı. Ve Angrellen kendisi dışında herkese küçük, değersiz ve harcanabilir gözüyle bakardı.. Öz kızının bile o zamanlarda lanetten haberdar olmadığını düşünürsek, sanırım kendileri de annesi hakkında daha isabetli sonuçlara varacaktır..”, diye nötr bir ifayle cevap verir Philius.


“Bunu size ima etmeye çalışmıştım, Efendi Darlius. Benim herhangi bir yaptırım gücüm yok.”, der Anglenna, genç hırsıza.

“Peki sizin, elinize nasıl geçti o hediyeler?”, diye sorar Largo, tekrar Darly’e dönerek.

“İlgili hanımefendinin evini soyduk.”, diye anca duyulur bir sesle cevap verir Darly ve odadaki herkes genç adamın kahrını da, utancını da görür. “Bir şekilde ‘Lanet Piçler’ olarak bilinen Kesiciler Lonca’sı da haberdar idiler hediyelerden. Biz hediyeleri, sadece pahalı hediyeler olarak kaldırdık. Sanıyorum kesicilerin bu konuda daha fazla bilgisi vardı ve Felishia hanımefendiyi öldürerek ondan almaya çalıştılar ancak birkaç saatle kaçırdılar zira biz çoktan hediyeleri yürütmüştük. Daha sonra hediyelerin mahiyeti ortaya çıktı ve eski lonca merkezimizi terk etmek zorunda kaldık. Yıllar önce sokaklara taşan kesicilerle hırsızlar arasındaki savaş da bu yüzden patlak verdi. Kesiciler yaptıkları işte çok iyiler, ama biz çok daha fazlayız. Yüzlerce ceset karşılığında Arashkan’ı kesicilerden temizledik ve onların gizli merkezine yerleştik.”

 

Largo elinde tuttuğu keskin, iri bir hançerle ayağa kalkar. Yüzünce fevkalade çirkin bir ifadeyle Darly’e ve Anglenna’ya bakar ve haşin bir sesle tıslar.

 

“İkinizi de şuracıkta öldürmemem için bana bir tane sebep gösterebilir misiniz?”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Efendi Largo, Anglenna’ya, ondan sonra da Darly’ye hayretle karışık bir hışımla bakar. Efendi Philius, kendisinden beklenmedik bir şekilde ve sessizce oğlunun yanına geçer ve bunu yaparak Largo’ya gerekli mesajı da vermiş olur. Benzer bir şekilde Prenses Lorna ve Udoorin’de Anglenna’nın, biri bir yanında, diğeri de öbür yanında gardlarını alırlar. İki sevgilinin de Largo’ya verdiği mesaj aynıdır;

ALAMAZSIN, BİZ DE VERMEYİZ!

“Demek böyle. High Spires’ın efendisi ve Bari Na-ammen’in prensesi suçluları, kaçakları ve hainleri koruyacaklar. Bunu dün biri bana söylemiş olsaydı önce yüzlerine güler, sonra da söyleyeni yere yapıştırırdım. Tarih bu yaptığınızı unutmayacak!”, diye dişleri arasından hırlar Largo.

“Efendi Largo.”, der sakin bir şekilde Prenses Alor’Nadien ne. “Ablamın, ne lanetin hazırlanmasında, ne de şehre getirilmesinde herhangi bir payı, emeği, niyeti veya azmi vardı. Kendisine de hediyelerin babam tarafından gönderildiği söylendi, söyleyen kişi de annesi olduğu için buna inandı. ARİS ne zamandan beri kişileri atalarının günahlarından dolayı cezalandırıyor? Efendi Darlius ise yaptığı cürüm dolayısıyla farkında olmadan, hediyelerin Princeps Kaladin’e ulaşması halinde kati olarak gerçekleşecek cinayetleri engellemiş, bu şekilde de High Woods ile Arashkan arasında başlayacak kaçınılmaz bir savaşı da önlemiş oldu. Ve kontrolsüz bir şekilde serbest kalacak olan bir lanetin de şehrinizi yutmasına mani olmuş oldu. Sanıyorum hiddetiniz anlaşılır olmakla beraber, aynı zamanda yersiz ve hedefi itibariyle de isabetsiz.”

Largo derin bir nefes alır.

Sonra da hançerini kınına geri yerleştirir ve prensese kırık bir şekilde gülümser.

“Hakkınızda söylenenler gerçekten eksik kalıyor, Hanımefendi.”, der.

“İnanın hakkımda neler söylendiğini bilmiyorum, Efendi Largo. Ancak bana baktığınızda gördüğünüz her ne ise, ben tam olarak o’yum. Daha fazlası değil”, der Lorna nazikçe gülümseyerek. “Şimdi. Efendi Darlius. Bizim gece hareket etmemiz daha avantajlı olacaktır. Ama sanıyorum sizin hareket etme vaktimiz geldi. Gitmeden önce bize eski loncanız, lanetin kıstırıldığı yer ve oraya ulaşabileceğimiz en kestirme girişin konumlarını atabilireseniz, biz de hazırlıklarımıza başlayabiliriz.”

 

Lilly Venom ve Darly Dor, Efendi Largo’nun küçük Korodin’i kurtarma operasyonuna, sekiz şehir muhafızı ve on iki elfle gönüllü olurlar. Efendi Philius, vedalaşma zamanı geldiğinde, yıllar sonra ilk defa oğluna sarılır, sonra da bozuntuya vermemeye çalışarak arkasını döner ve odadan çıkar.

Darly, babasının arkasından öylece bakakalır.

 

Onların ayrılmasından sonra Anglenna, Lorna ve Udoorin, gece olduğunda yola koyulacakları saate kadar kendilerine tahsis edilen odalara çekilirler. Güneş batmaya yakın üçü de yıkanmış ve dinlenmiş olarak tekrar ana salonda buluştuklarında Efendi Philius onları karşılar.

“Hanımın.. Bunu bir gün, Rise olduğunuzda, size takdim etmek amacıyla özel olarak yaptırmıştım. Öyle görünüyor ki çoktan Rise olmuşsunuz ve hediyemi geciktirmekte bir fayda görmüyorum.”, der Philius ve zarif, işlemeli bir sandığı prensesin önüne koyar ve imtina ile kapağını açar.

Sandığın içinde altın, gümüş ve mithral işlemeli muhteşem bir zırh vardır.

 

 

“Bu..”, diye afallar nadir anlarda olduğu gibi prenses. “Bu fevkalade bir hediye Efendi Philius.”

“Beni ilk ziyaret ettiğiniz zaman bunun siparişini vermiştim. Sanıyorum bu geceki girişiminizde işinize fazlasıyla yarayacaktır.”, der ve Udoorin’e döner.

“Sir Udoorin. Elflerin, High Woods’un ve rahmetli Bari Na-ammen’in sevigilisi ile hayatınızı paylaşmaya karar verdiğinizi yeni öğrendim. Dolayısıyla size özel bir hediye hazırlama vaktim olmadı.”

“Gerek de yoktu, Efendi Philius. Prenses Alor’Nadien ne’ye gösterdiğiniz sadakat benim için fazlasıyla kafi.”, diye biraz kızararak cevap verir Udoorin.

“Alicenapsınız, Sir Udoorin..”, der Philius gülümseyerek. “Bununla beraber, sevigili Rise’mizi kör halinizle koruyamaz ve ona göz kulak olamazsınız. Lütfen bu küçük hediyemi kabul ediniz. Eminim işinize yarayacaktır.”

 

 

Philius, küçük bir kutu çıkartır ve onunda kapağını açar. Kutunun içide şekli garip, üstünde bazı yazıtların kazındığı avuç büyüklüğünde açık yeşil bir taş vardır sadece.

“Ummm..”, der Udoorin.

“Bu bir Dönüştürme Taşıdır ve karanlıkta görmenize yardımcı olacaktır.”

“Aaaa.. Teşekkür ederim, Efendi Philius.”, der Udoorin ve yüzünde mutlu bir ifadeyle taşı alır.

“Üstünüzde barındırmanız yeterli olacaktır. Kaybetmediğiniz ve taşı imal eden büyücü hatatta olduğu sürece işinizi görecektir.”

Philius son olarak Anglenna’ya bakar.

“Hayır, Anglenna. Sana verecek hiçbir ‘hediyem’ yok. Asla da böyle bir niyetim olmadı..”, der haşin bir kinle.

Prenses Lorna bir şey diyecek gibi olur ancak Philius, pek de hoşnut olmadığı açıkça görülür bir gülümsemeyle bir elini kaldırır.

“..bununla beraber, ne yazık ki eşim Rimel Auburn benimle aynı fikide değil.. Yıllarca ve ısrarla senin için iyi şeyler söylemeyi tercih etti ve sanıyorum bazı noktalarda da haklı çıktı.”, der Efendi Philius ve uzun, ince bir kutu çıkartır. Kutunun kapağını kaldırır ve içinden büyülü rünlerle işlenmiş, on iki inçlik, ince, çarpık uçlu bir asa çıkartır.

 

 

“Bu, güzel eşim Rimel’in sana şahsi hediyesidir. Bunu iyi günlerde kullanın demek isterdim ama korkarım iyi günlerimiz sona erdi..”, der Philius, sonra tekrar Prenses Lorna’ya döner.

“Hanımım. En az bir geminin rıhtımda sizi beklemesi için elimden ne gelirse yapacağım, nevarki onların kumandası bize ait değil. Sanıyorum iki günden az vaktimiz kaldı. Sizlere hayırlı yolculuklar diliyorum.”

“Teşekkür ederim, Efendi Philius. Sizinle tanıştığımız günden beri yardımlarınızı esirgemediniz. Kaldığımız handa okumam için görderdiğiniz romanlar için de müteşekkirim.”, der samimi bir şekilde Lorna ve Philius’a gülümser.

Efendi Philius mahcup olur ve yüzü biraz kızarır.

“Başımız üzerinde yeriniz var, Hanımım.”, der utanmış bir şekilde.

“Efendi Philius.”, der Lorna son olarak. “Gitmeden önce Efendi Largo’ya kendim söylemek isterdim ancak yanlış anlaşılmaların oluşturduğu duyguların düzelmesi için yeterli zamanımız olmadı. Saraydan kendisi geri gelebilirse, onu gemilerin bir kısmını Arashkan ordusunu Orken kuşatmasından göl tarafından kurtarması gerektiği konusunda ikna etmelisiniz. Efendi Largo’nun geri gelmemesi durumunda, ilgili kişileri ikna etmek size düşecek. Arashkan’nın yaklaşık otuz bin askeri var o karargahta ve orda kalmak konusunda ısrar ederlerse, anlamsız yere telef olacaklar.”

“Hanımım, ordunun karargahı bir kaledir. Kaleden ayrılırlarsa nereye gidebilirler ki?”, diye sorar Philius.

“Serenity Home, Efendi Philius.. Onları Serenity Home’a yönlendirmelisiniz zira bizim de burada işimiz bittiğinde, biz de oraya gideceğiz. Orken’lerin kendilerini garanti altına alabilmeleri için sırtlarını güvence altına almaları şart. Bunun için de Serenity Home kasabası ve civarını almaları gerekli. O bölge kati olarak Orken’lerin eline düşmemeli. Ancak bu şekilde onları doğudan, batıdan, kuzeyden ve umuyorum ki güneyden sıkıştırabiliriz.”, der Lorna kati bir sesle. “Bu konuda da ilgilileri ikna etme işini size bırakıyorum.”

“Emriniz üzere, Hanımım. Elimden geleni ve daha fazlasını yapacağım.”, diye söz verir Philius.

Lorna derin bir nefes alır.

“O zaman size elveda, Efendi Philius. Sizi ve güzel eşinizi tekrar göreceğim günü iple çekiyor olacağım. Şayet iki gün içerisinde geri gelmezsek, daha fazla beklemeyin. Sizinle Serenity’de buluşuruz.”

 

Udoorin, prensesin yanına gelir, başıyla Philius’u selamlar ve beraber odadan çıkarlar.

Anglenna prensesinin peşinden gitmeden önce durur ve Philius bir an nefret ettiği aristokrat kızla yalnız kaldığına ayılırlar.

“Annemin uzantısı olarak seninle tanıştım, Philius. Onun.. annemin.. ağından kurtulabilmem için çok sevdiğim birisinin, kucağımda ölüşünü seyretmek zorunda kaldım.. Geçmişte sana yaptıklarım için özür dilerim. Affını beklemiyorum ama diliyorum. Elveda..”, der Anglenna ve sessizce dönüp kapıya yönelir.

“Prenses sana emanet, Anglenna..”, diye Philius’un yorgun sesini duyar arkasından. “Genç Udoorin iyi bir çocuk ve prensesimizi mutlu ettiğini görmek çok da zor değil.. Ama en nihayetinde ikiside genç ve daha bir çok şeyi göremeyebilirler. Zamanla öğreneceklerinden eminim, nevarki zaman, an itibariyle kıtlığını çektiğimiz bir şey..”

 

Anglenna tekrar Philius’a dönmez, sesini de çıkarmaz.

Sadece elindeki ince, çarpık uçlu asaya bakar ve başıyla onaylar..

..ve prensesinin ardından, Üç Köpek Lanetini Arashkan şehrine salmak için yola çıkar.

 

 


 

 

 
 

The Malediction of ‘Rellen.. (Part Two)
“Ülkem Arashkan..”

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne ve Orken orduları karşısında krallığın birçok yerine dağılıp yardım ve müttefik bulmaya çalışacaklardır.

Bu küçük gruplardan bir diğeri de
Anglenna Sunsear, Alor’Nadien ne Feymist
ve Udoorin Shieldheart’dır..

Bu hikaye,
The Malediction of ‘Rellen.. (Part One)
“All Out!”
dan
sonra yer alır..

 

High Lady Agnlenna Sunsear! Sizi burada görmek gerçekten pek şaşırtıcı. Bir grup ‘insanın’ hayatını kurtarmak için kendinizi tehlikeye atıyor oluşunuz bir yana, burada, bu yanan şehirde hala bulunduğunuzu görmek ayrıca hayret verici. Sizi Bari Na-ammen’de, kendi şehrinizi müdafaa ederken bile düşünemiyorum..”, der on-on iki kişi kalmış küçük muhafız birliğinden biri.

Anglenna sesi tanır ve yüzü buz gibi bir ifadeye bürünür..

..buz gibi ve bıkkın.

“Bir bu eksikti..”, diye sessiz bir hışımla burnundan solur.

Muhafızlar tedirgin bir şekilde bir birlerine, aralarında kendisine ‘bir bu eksikti’ diye hitap edilen adama, ve az evvel —ve muhtemelen sonları olacak iki Orken mangasından birisini vahşi bir kıyımla doğrayan iri adam ve ince, ‘zarif’ kıza, diğerini ise harlayan bir ateş halkasında kül eden, uzun boylu, platin-sarısı saçlı high elf kadına bakarlar.. ve ivedilikle kenara çekilirler.

“Abla?”, diye meraklı bir ifadeyle sorar Lorna.

“Abla.. Size ‘abla’ diye hitap edip samimi saygı ve gerçek sevgi gösterebilecek sadece bir kişi düşünebiliyorum, ‘saygıdeğer’ High Lady Anglenna.. O da Prenses Alor’Nadien ne’dir.”, der sesin sahibi ve muhafızların açtığı aralıktan, hafif dalgalı altın saçlı, derin mavi gözleri, biçimli geometrik hatları ve kalın kaşları ile muhtemelen pek çok kadının kalbini kırmış bir adam öne çıkar.

Anglenna ise öne çıkan bu yakışıklı, yakıcı ve çarpıcı adamı şuracıkta kül etsem da uzun, anlamsız, vakit kaybı ve bıktırıcı bir konuşmayı, hiç başlamadan bitirsem mi acaba, der gibi süzer.

Ancak, “Efendi Largo..”, diye tekrar burnundan solumayı tercih eder.

“Haş Teyze?”, diye bu sefer de Udoorin sorar. “Kimdir bu adam?”

Anglenna’nın kendisine ‘Efendi Largo’ diye hitap ettiği adam, ‘Haş Teyze’ ifadesini duyunca yüzü mutlu bir şekil alır ve ‘fırk’lar.

“‘Haş Teyze’.. Bunun sizi ne denli çileden çıkardığını ancak tahmin edebiliyorum, Anglenna.. Görmek için para bile verirdim ve eminim her kuruşuna da değerdi.”, der Largo sırıtarak.

Udoorin ellerindeki baltaları daha sıkı kavrar ve çok hafif bir şekilde Anglenna ve Lorna’ya doğru meyleder ve onun bu hareketi, Largo denen adamın gözünden kaçmaz.

“Buna gerek olduğunu sanmıyorum, Efendi Udoorin. Yada size ‘Prens’ Udoorin diye mi hitap etmeliyim?”, diye bu sefer de genç adama sırıtır.

Udoorin’in bir kaşı kalkar.

“Prens olduğumun farkında değildim..”, der sessiz bir tehditle.

“Prenses Alor’Nadien ne’nin müstakbel nişanlısının, nihai olarak bir prens olacağı sonucuna varmak çok da zor bir çıkarım değil, genç Udoorin Shieldheart.. Baban nasıl? Sağlığı yerindedir, umarım..”, diye sakin bir üslupla konuşur Largo.

“Kimsin sen?”, diye sessizce gürler Udoorin.

“Bu adam..”, der Anglenna, “..Ajan Largo. Kendisi ARİS’ten.”

“Aaa.. Bu ayrıntıyı sizinle paylaştığımı hiç hatırlamıyorum saygıdeğer hanımefendi.”, der Largo alınmış bir sesle.

Anglenna adama uzun bir an bakar.

“Silah kaçakçısı?.. SİLAH KAÇAKÇISI?! Kendini bana bir silah kaçakçısı olarak tanıttığında buna gerçekten inanacağımı düşünecek kadar aptal olamazsın, Ajan Largo.”, diye gözlerini kısmış bir şekilde adamı süzer.

“Kişi umut edebilir, öyle değil mi?”, diye sırıtır Largo.

“Umut, sadece senin gibi ahmaklar içindir.”, diye tiksintisini hiç saklamadan ifade eder high elf kadın.

“Buna alındım.”, der Largo. “Nevarki, Arashkan’ın bu halini göz önünde bulundurursak, bir ahmak olduğum, sanıyorum isabetli bir tespit. Şimdi.. İsterseniz Orken manga ve timlerinin cirit attığı burada değil, daha makul ve tercihen kapalı bir yerde konuşalım isterseniz..”

“Ya istemezsek?”, diye kaşları çatılı bir şekilde hırlar Udoorin ve Anglenna’nın önüne geçer. “Bizim yapacak işlerimiz var ve gereksiz konuşmalarla harcayacak vaktimiz yok.”

Anglenna’nın iki kaşı da kalkar ve arkasında durduğu genç adamın kendisini sahiplenişi hayretle seyreder.

“Yapacak ‘işiniz’.. her ne ise bunu yardım olmaksızın yapma ihtimaliniz nedir, genç Udoorin. Siz bu adamları kurtardınız. Bundan dolayı müteşekkirim. Vakitli gelişiniz olmasaydı, muhtemelen hepsi şu anda ölmüş olurdu. Bizden size bir zarar gelmez. Ancak şehirden ivedilikle ayrılmanızdan sonra, sayınız azalmış olarak tekrar geri dönmüş olmanız, merak uyandırmıyor değil.”, der Largo. Sonra da, “Hele buradaki saygıdeğer Anglenna hanımefendiyle geri dönmüş olmanız.. bazı soruları da beraberinde getiriyor..”

Anglenna sesini çıkarmaz..

..ve Lorna’ya küçük bir bakış atar.

Largo’nun gözünden bu da kaçmaz ve ‘enteresan’ bulduğu bir cihaza, yada ‘zamazingo’ya bakar gibi, tek kaşı kalkmış bir şekilde Anglenna’ya bakar.

“İlginiz ve koşullar altındaki misafirperverliğinizden ötürü müteşekkiriz, Efendi Largo. Sizden tek dileğim, işimizin çok uzun sürmemesi, zira vakit hususunda kaçınılmaz bazı kısıtlamamız var.”, der Lorna samimi bir üslupla.

“Leydim. Anlayışınız ve zarafetiniz, hakkınızdaki söylentileri fakir bırakıyor. Eşsiz güzelliğiniz ise kelimelere sığmaz. Lütfen, bu taraftan..”, der Largo ve nazikçe onları ve muhafızlarla birlikte seri adımlarla yanan şehrin doğu yakasına doğru yönlendirir.

Giderlerken toz ve dumandan zorlukla seçilen, Arashkan şehrinin merkezindeki koca sarayı görürler.

Görebildikleri kısmı itibariyle sarayın duvarlarında ciddi hasar ve yarıklar mevcuttur ve kulelerinden bazıları da kapkara duman eşliğinde harlanarak yanmaktadır.

“Birinci Lord, Princeps Kaladin?”, diye sorar Lorna yüzünde samimi merak ve korkuyla.

“Kendisinden haber alamadık ancak öldürüldüğüne dair dedikodular var. Sizinle karşılaşmadan önce bizler saraya sızmaya çalışıyorduk ancak Orken’ler bölgeyi fena halde sarmış durumdalar ve içeriden gelen çatışma sesleri ve patlamalara bakılırsa, mücadele hala devam ediyor. Princeps Kaladin’in kendisi olmasa da, en azından ve hayatta kalan küçük yeğenini kurtarmayı umut ediyorduk.”, diye ciddi bir ifadeyle cevap verir Largo.

“Princeps Kaladin’in oğlu ve kızlarına ne oldu?”, diye solgun bir ifadeyle sorar prenses.

“Oğlu, babası Kaladin’den önce, saldırının başladığı gece öldürüldü. Kızları ise zehirlenerek öldürüldüler.. Gar Thalot’un kendisi tarafından. Bu da Arashkan tahtına varis olabilecek sadece iki isim bıraktı bize..”, der Largo ve gizleyemediği bir hiddetle Anglenna’ya bakar. “Biri pek hürmetkar, sevgi dolu bir hanımefendi olan Felisia Fremeir adındaki yeğeni ve Korodin adındaki diğer yeğeni.. Ne yazık ki Leydi Felishia Fremeir, bir kaç yıl önce evinde öldürülmüş olarak bulundu. Dolayısıyla Korodin tek varis ve kendisi daha sekiz yaşında..”

“Çok üzgünüm Efendi Largo. Princeps Kaladin’i şahsen tanımasamda, babam kendisi hakkında her zaman iyi şeyler söylerdi. Oğlu Haradith ile bir sefer karşılaşmışlığım oldu. Saygımı cezbeden, zeki ve umut vadeden bir gençti. Kendisi, kız kardeşleri Ariles ve Ylara ile beni, High Spires’a geçen gelişimde ziyaret etmişlerdi. Genç ve toy bir prensese, bu alicenap davranışlarıyla büyük nezaket göstermişlerdi.”, der Lorna esefle.

Largo sesini çıkarmaz.

Uzun ve sessiz bir yürüyüşten sonra Largo, yanındaki şehir muhafızlarıyla durur.

“High Spires?”, diye hayretle sorar Anglenna.

“Evet. An itibariyle şehirde en güvenli yer burası. High Spires’ın efendisi Philius’un burada bildiğimiz, üç bine yakın askeri var. İki bin dokuz yüz doksan sekiz, kesin konuşmak gerekirse. Kanunen kendisine izin verilen asker sayısı bu. Ancak içeride bunun en az iki katı askeri olduğunu biliyorum. Princeps Kaladin bu konuda sesini çıkarmamayı tercih etmişti, çünkü Ri Grandaleren’e, dolayısıyla da Philius’a güvendi. Dahası, High Spires büyülü korumalarla çevrili.”, diye cevap verir Largo mekanik bir şekilde.

“Efendi Largo..”, der Anglenna, çekimser bir sesle. “Ben..”

“Sizin High Spires’dan, Philius’un kararı üzerine men edildiğinizi biliyoruz, saygıdeğer Anglenna.. Nevarki koşullar değişmiş durumda ve Philius’un, eşi ve halkıyla Arashkan’dan sağ salim çıkarabilmesi için bizimle iş birliği yapması gerekliydi ve kendisi bu konuda onurlu bir şekilde de sözünü tuttu. Buraya kaçak olarak sızdırdığı asker ve okçuların büyük bir kısmı şu anda şehrin kuzeyindeki muhafız birliği kampına yardım için gönderdi. Oradaki sekiz bine yakın muhafızı ve o bölgede hayatta kalmış halkın rıhtıma kaçabilmeleri için bir güvenlik koridoru oluşturmayı umut ediyor.”, diye açıklar Largo, sonra dişlerini gıcırdatarak ekler, “İçiniz rahat etsin, hanımefendi. Hayatta sizin için en önemli şeye herhangi bir zarar gelmemesi için elimizden geleni yapacağız..”

“Hayatta benim için neyin en önemli olduğunu bildiğinizi pek sanmıyorum, Efendi Largo.”, diye serin bir şekilde cevap verir Anglenna.

“Aaaa.. sizi tanıyan herkes, hayatta sizin için en önemli şeyin ne olduğunu bilir, hanımefendi.”, der Largo ve high elf kadına nahoş bir şekilde sırıtır.

“Neymiş, bildiğinizi sandığınız şey?”, diye tek kaşı kalkmış bir şekilde sorar Anglenna.

Largo bir omzunu silker.

“Kendiniz, hanımefendi. Kendiniz..”, diye cevap verir.

“Bu da beni gerçekte ne kadar az tanıdığınızı gösteriyor, Efendi Largo..”, diye soğuk bir sesle hışmeder Anglenna.

Largo tekrar omzunu silker.

“Sizi ne kadar tanımış olmamın artık bir önemi yok, hanımefendi, ve açıkçası umrumda da değil. Arashkan varken bu önemliydi ve eğlenceliydi.. Ama Arashkan artık yok ve oyun da bitti.!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Udoorin hiçbir tereddüt göstermez.

Dev balatasını kaptığı gibi fırlatır ve balta ölümcül bir ark çizer..

..ve elf muhafızın göğsünü, omurgasına  kadar açar..

Anglenna ise ondan sadece iki saniye kadar gecikir ve bir şeye uyanmış gibi aksi istikamete döner..

..ve silik yeşil gözlerinde vahşi bir kıvılcım çakar.

Kendi tarafından saldıran diğer elf hedefine iki adım kala birden çıra gibi alev alır, elindeki uzun, eğimli kılıcı düşürür ve kulak çınlatan bir çığlıkla yere yıkılır. Elf, bir dakika boyunca ağzından, gözlerinden, burnundan ve kulaklarından ateş kusar ve söndüğünde yerde sadece sıcaktan kuruyup çatırdamış kara kemikler ve bir yığın halinde kül kalmıştır!

Largo eşliğinde Prenses Lorna, Udoorin ve Anglenna, High Spires’ın girişine vardıklarında onları üç bine yakın tam teşkilatlı high elf asker karşılamış ve anında prenseslerini tanımışlardı.

Üç bine yakın elf asker, bir anda dizlerinin üstüne çökmüş ve sessiz bir saygı ile selama geçmişlerdi.

İlk ayağa kalkan, neredeyse bir ay önce karşılaştıkları manga komutanı Hariadin’den başkası değildi.

Hariadin, Prensesini saygıyla selamlamış ve kısa, keskin bir emirle askerleri, High Spires’a açılan bir ‘koridor’ oluşturmuşlardı.

Prenses, Udoorin, Anglenna, Largo ve şehir muhafızları High Spires’a girerken saldırı gerçekleşmişti..

Birliğinin içinden üç elf bir anda Prenses Lorna’ya saldırmıştı!

Sonuncusunu ise Largo, geçmiş yaşından beklenmedik bir çeviklik örneği göstererek elfin kılıcını, kolunu boydan boya yarması pahasına saptırır ve muhatabının adem elmasına yumruğunu indirir..

Elf yerinde bir and tökezler, sonra nefesi kesilmiş bir şekilde yere devrilir.

HAYIR!“, diye kati bir sesle emreder Largo ve suikastçıya inmekte olan kılıçlar bir anda dururlar.

“Canlı.. Onu canlı istiyorum!”, der ajan, sıkılmış dişleri arasından.

“Manga komutanı Hariadin! Elflerinizin neden kutsal prensinizi hedef aldığını bana açıklamak ister misiniz?”, diye kapkara bir suratla hırlar Udoorin.

Kaşla göz arasında gerçekleşen saldırı ve karşıt saldırı karşısında bir an dona kalan Hariadin, olayın gerçek tekabülüne uyanıverir.

“Hanımım..”, diye zorlukla hiddetine hakim olur bir sesle konuşur. “Olanlardan dolayı sizden şahsen özür dilerim. Bu.. bu kabul edilemez bir durum.. Bu askerleri yıllardır tanıyorum. Üçü de fevkalade çalışkan, aklı başında, bu güne kadar hiçbir taşkınlıkları olmayan, emir komuta zincirine sadık adamlardı!”

“—Ve annemin de köstebekleriydiler..”, diye sessiz bir nefretle ekler Anglenna. “Prenses Alor’Nadien ne.. Sizin ivedilikle ana binaya girmeniz gerekiyor. Annemin verdiği son emri hatırlıyorsunuz, değil mi?”

Bütün olup bitenleri hayret ve sonrasını da kahrolmuş bir ifadeyle seyreden Lorna sesini çıkarmadan, bir elini Udoorin’in koluna yaslar ve High Spires’a girerler.

Onları şehir muhafızları, acı ve kan kaybından zorlukla ayakta duran Largo’nun diğer koluna girip destek olan Anglenna takip eder.

“Bu benim için biraz utanç verici bir durum.”, diye inler Efendi Largo.

“Neden? Eminim sarhoş halini taşıyan ilk kadın ben değilim.”, diye soğuk bir ifadeyle tıslar Anglenna.

“Sorun da orda. Ben hayatta asla sarhoş olmadım.”, der Largo sıkılmış dişleri arasından.

“Sorun nedir o zaman?”, diye sorar Anglenna, ama bir yandan da soluk gözleriyle etrafı süzer.

“Utanç verici olan, sizin beni taşıyor olmanız..”, der adam mutsuz bir ifadeyle.

“Kes sesini Largo. Bilmelisin ki senden hiç hoşlanmıyorum. Ve her Arashkan’a geldiğimde peşime köpeklerini takmandan da hiç hoşlanmamıştım.”, diye hışmeder elf kadın.

“O ‘köpekler’ sadece sadakatlerinin gereğini yapıyorlardı. Tıpkı senin gibi. Aradaki farkı açıklamama gerek var mı?”, der Largo sessizce ama sesinde pek az kin vardır artık.

Anglenna susar.

Belli ki bilinçli bir şekilde yaptığı seçim, dolayısıyla da seçtiği ‘taraf’, o kadar kolay kabul görmeyecektir.

Açıkçası high elf asilzade bunu beklemiyor değildi, zira Anglenna Sunsear pratik, zeki ve hayata dair pek az hayalperest düşleri olan bir kızdır. Babası Selvius Brightleaf’in ani ve beklenmedik ölümü, ona bütün ‘mutlu’, ‘güzel’ ve ‘umut’ içeren düşünceleride yok etmişti ve annesi Angrellen’de bunun böyle kalması için elinden geleni ardına koymamıştı.

Yinede.. etrafındakilerin kendisine gösterdikleri kuşku, itibarsızlık ve neredeyse açık nefret, kızın canını yakıyordu.

Ve işin en ironik yanı ise, halen annesinin kuklası olduğu zamanlar da dahil, her zaman kendisine güvenen.. hayır, güvenmeyi seçen.. ve seven tek kişi, annesinin bütün husumetinin odağı olan kişinin kendisiydi;

 

Prenses Alor’Nadien ne..

 

..ve onun yanından ayrılmayan, daha bir ay öncesine kadar ‘aptal’ ve ‘hödük’ olarak gördüğü genç Udoorin.. Dorin.. Rin.. denen çocuktu!

‘Tencere-Kapak!’, diye mırıldanır Anglenna. ‘İkisi de ya kaçık, ya aptal, ya saf yada enayi..’

Sonra platin sarısı kaşları çatılır.

Hayır..

Kaçık? Belki.. Biraz.. Muhtemelen..

Özellikle de ikisinin mütemadiyen, ‘kol kola’ ve ürkütücü bir cesaretle en önden düşmanlarının arasına dalmaları göz önünde bulundurulduğunda..

Ama aptal, saf yada enayi değil.

Dürüst ve.. samimi..

..ve Anglenna birden High Woods’un neden bir yarı elfi ‘kalbi’ olarak seçtiğine ‘gerçekten’ anlayıverir..

..ve zincirleme kaza gibi Anglenna bir şeye daha ayılır..

High Woods’un, Prenses Alor’Nadien ne’yi ‘kalbi’ olarak seçmesiyle prensesin de Udoorin denen çocuğu ‘kalbi’ olarak seçmesinin altında yatan sebepler gerçekte aynıdır!

“İnanılır gibi değil!”, diye ünler Anglenna acı bir hayretle. “Bunca zamandır hep gözümün önündeydi ve ben göremedim bile..”

“Efendim?”, diye sorar Largo.

“Hiç hayatınızda, gözünüzün önünde olup da fark edemediğiniz muhteşem bir şey oldu mu, Efendi Largo?”, diye sorar Anglenna.

“Evet..”, der Largo kayıp bir ifadeyle.

“Ülkem Arashkan!”

 

 


 

 

 
 

The Malediction of ‘Rellen.. (Part One)
“All Out!”

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne ve Orken orduları karşısında krallığın birçok yerine dağılıp yardım ve müttefik bulmaya çalışacaklardır.

 

Bu küçük gruplardan bir diğeri de
Anglenna Sunsear, Alor’Nadien ne Feymist
ve Udoorin Shieldheart’dır..

 

Bu hikaye,
Eski Efendim, Sahibim
ve Çok Daha Fazlası..
‘dan
sonra yer alır..

 

 

HİÇ SANMIYORUM!“, diye vahşi bir gazapla kükrer Udoorin Shieldheart ve bir grup kadın ve çocuğun peşine takılmış Orken mangasının üstüne yükünü almış çığ gibi çöker.

Elindeki iki devasa baltayla önüne çıkan ilk Orken’in göğsünü omzundan böbreğine kadar çaprazlamasına yarar, hiç sektirmeden ikincisinin kolunu biçer, üçüncüsünün ise suratını çenesinin altından alnının tepesine kadar açar.

Dördüncüsünü ise herhangi bir zarafet göstermeksizin gırtlağından kavradığı gibi havalandırır, ve arkasından gelen diğer Orken’lerin üzerine yıkar..

..ve çıldırmış gencin ardında bir hayalet sessizliği ile Lorna Feymist belirir..

Genç adamın yardığı ilk Orken’i başından apış arasına kadar, bir de genç kız yarar, ve Orken, ancak şişlenmiş bir yaban domuzundan çıkabilecek bir böğürtüyle çığlar ve kara, katranımsı bir kan gölü içerisinde yere yığılır.

Lorna sevdiği adamın kötürüm bir rüzgar gibi yanlarından geçtiği bütün Orken’lerin arasından, kendisi de bir ölüm dansörü gibi raks ederek süzülür.. Elindeki üç yardalık, kara dumanlar içerindeki glavyenin yirmi inçlik çeliği, kolu kesik ikinci Orken’in boğazından geçer, üçüncüsünün üstünden sıçrar ve Dorin’in yanında belirirken geniş, ıslak bir ark çizer, ve birinin bacağı kopmuş, diğerinin ise içi boşalmış iki Orken daha devrilir.

“Tencere-Kapak. Bunların ikisi de aklını kaçırmış.”, diye esefle başını sallayarak söylenir Anglenna Sunsear. Ardından, “Dört, üç, iki.. ve bir..”, diye sessizce geri sayar ve bir anlığına high elf kızın silik yeşil gözlerinde bir kıvılcım çakar..

..ve genç adamı bir sonraki hamlede akıllarınca sarmayı düşünen gerideki yarım düzine Orken’in arasına harlayan, eti kemiğinden ayıracak bir ateş topu bırakır!

 

Udoorin, Lorna ve kuzeni Anglenna, küçük Inshala’nın açtığı bir geçit büyüsü ile tekrar Arashkan’a dönmüşlerdi. Ancak vardıkları Heaven Parkının güzelliğinden pek azı kalmıştır zira koruluğun neredeyse tamamı ya çoktan yanmış yada acı bir şekilde yanmaktadır. Üçlü, parktan çıktıklarında büyük bir hüzünle ölen Arashkan şehrini seyretmişlerdi.. Toz ve dumandan görebildikleri binalar ya yıkılmış yada cayır cayır yanmaktaydı. Şehrin her yerinden çatışma sesleri, çığlıklar, inlemeler ve koşuşan Orken’lerin kart sesleri duyulmaktaydı. Ancak hepsinden kötüsü ise cesetlerdi..

Anglenna, Lorna ve Udoorin nereye bakarlarsa baksınlar, her yere saçılmış cesetleri görürler; kıyılmış, ezilmiş, parçalanmış ve yanmış cesetler..

Erkek, kadın ve.. çocuk cesetleri.

 

“Buna.. Buna biz sebep olduk..”, diye inler Lorna boğuk bir hıçkırıkla.

“Hayır, kuzenim. Biz muhteşem bir oyuna alet edildik, ama ne bu kıyımın sebebi idik, ne de ona sebep olduk. Şehre saldıran neredeyse yüz bin, belki de daha fazla.. çok daha fazla Orken var.”, der Anglenna soluk bir ifadeyle. “Bizim imha ettiğimiz mangoneller sabah-akşam çalışmış dahi olsalar bu sürüyü durduramazlardı çünkü şehrin duvarlarını koruyacak bir ordu yoktu. Olan ise sadece muhafız birliklerinden ibaretti ve onlar da surların tamamını tutabilmek için yeterli değillerdi. Arashkan, istihbaratına güvendi ancak birileri bizi işlettiği gibi belli ki onları da kör bırakmayı başarmış.

Arashkan ve Bari Na-ammen; farklı içerikler, aynı sonuçlar..”

“Leydi Lorna, Haş Teyze, böyle açıkta durmayalım.”, diye kendi yüzü de kerpiç gibi olmuş bir ifadeyle konuşur Udoorin..

..ve tam o anda kadın ve çocukların çığlıklarını, ve böğüren Orken kahkahalarını duymuşlardı.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Teşekkür ederim, beyim. Size hayatlarımızı borçluyuz.”, diye ağlayarak sarılır oldukça genç yaşlardaki sıska, sarışın kız Udoorin’e. “Bizler Arashkan ‘Kayıplar Yetimhanesi’nin öğretmen ve bakıcılarıyız ve bunlarda sorumlu olduğumuz yetimler.”

Udoorin yüzü kızarmış bir şekilde öylece durur ve sıska kadının üzerinden Lorna’ya yalvarır gibi bir ifadeyle bakar. Lorna serin bir ifadeyle sessizce yaklaşır ve nazikçe kadını genç adamdan ayırır. “Hanımefendi. Burası siz ve yetimleriniz için güvenli bir yer değil. Gidebileceğiniz veya saklanabileceğiniz bir yer var mı?”

“Rıhtım.. Duyduğumuz kadarıyla oradaki okçu birlikleri hala mukavemet gösteriyorlarmış, hanımım. Bizlerde çocukları oraya götürüyorduk.”, diye titreyerek konuşur genç kadın.

“Kendiniz gidebilecek misiniz? Bizim şehrin öbür ucuna gitmemiz lazım.”, diye sorar Lorna.

“Gi.. Gidebiliriz sanırım, hanımım. Ancak duyduğumuz kadarıyla şehrin kuzey-batı kısmı, Richarc District, tamamen istila edilmiş ve yıkılış durumdaymış ve ayakta kalan bütün evler de yanıyormuş. Kuzeydeki askeri üstte ise direniş devam ediyormuş ama mücadele fevkalade kanlı geçiyormuş. Her yerde ölüler varmış, hanımım..”, diye çökmüş bir ifadeyle ağlayarak anlatır sıska kız.

“Alor’Na..”, diye seslenir Anglenna. “..Gitmemiz lazım.”

“Hanımefendi. Parkın içinden koşarak gidin okçular birliğine ve oradan da rıhtıma yönelin. Park çoktan yandığı için pek az düşmanla karşılaşacaksınızdır orada ve saklanma şansınız daha büyük olacaktır.”, diye acil talimatlar verir prenses ve Udoorin ve kuzeni Anglenna ile birlikte kuzeye, çarpışmaların en şiddetli —ve kanlı— geçtiği yerlerden birine doğru yollanırlar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tüm şehir saldırı altında, ayakta kalan herkes eline ne geçirirse bir şekilde savaşıyor ve bu şerefsiz çapulcu hayvanlar ise yağmalama yapmaya kalkıyorlar. Hiç olmazsa yerden bir taş alıp düşmana atsalar bile faydası olurdu!”, diye fena halde kızmış bir şekilde burnundan soluyarak harlar Udoorin, ellerine, kollarına ve yüzüne sıçramış kanları, artık kızıl-kahveye dönmüş bir paçavra beziyle silerken.

“Haklı olmakla beraber, buna vaktimiz yok, genç delikanlı.”, diye konuşur Anglenna. “Bu soytarıları tamamen es geçip yolumuza devam edebilirdik.”

“Haş Teyze..”, diye sakin olmak için ciddi bir çaba sarf ederek konuşur genç Udoorin, sol bacağından sızan kanı durdurmaya çalışırken. “Burada savaş halinde göz ardı edilebilecek anlık zarafetlerden bahsetmiyoruz. Yağmacılık krallığın tüm şehirlerinde kati olarak yasak ve cezası da idam olan bir suç.”

“Tekrar; haklı olmakla beraber..”, diye aynı serin tavrıyla cevap verir high elf kadın. “..onlarla uğraşmamız, vakit ve kaynak kaybından başka bir işe yaramadı, ve en nihayetinde de hiçbir kimseye de faydası olmadı, zira biz onları umursamamış olsaydık, Orken’ler onlara mutlaka yetişir ve keserdi.”

“Arada fark var..”, diye bacağından dolayı dişlerini sıkarak konuşur Udoorin.

“Arada fark varsa, bunu ben göremiyorum, genç Udoorin.”

“Orken’ler onları, herkesi kestikleri gibi kesmiş olurlardı.”, der Udoorin ve Haş Teyze’ye döner.

“BİZ İSE ONLARI CEZALANDIRDIK VE ONLAR ÖLÜRKEN, NEDEN ÖLDÜRÜLDÜKLERİNİ BİLEREK ÖLDÜLER!

 

Anglenna’nın tek kaşı kalkar ve hafif hayretle genç adama bakar, zira ‘aradaki fark’ oldukça ince, ve gerçekte de sadece teknik bir farktır. High elf kadını şaşırtan bu fark değil, bu gencin bu farktan haberdar olmasıdır!

Lorna yorgun olmasına rağmen, eliyle gülümsemesini gizler ve Udoorin’in yanına, bacağındaki yarayla ilgilenmek için yönelir, ancak kuzeninin yanından geçerken, “Seni uyarmıştım, abla. Udoorin bir vitrin. Dorin ise gerçek ve o söz konusu olduğunda beklentilerini düşük tutarsan, daim şaşkınlığa alışmalısın.”, diye gülümseyerek fısıldar.

 

Anglenna’nın keskin dudakları çok hafif yukarı doğru bükülür.

Bu bir şah oyunu olmuş olsa, vezirini kaybetmiş olurdu.

 

Lorna, Udoorin’in yanında dizlerinin üzerine çöker ve temkinli bir şekilde genç adamın bacağındaki yarayı inceler.

“Önemli bir şey değil, Lorna. Anlık dikkatsizlik sadece. Ve gökler aşkına, önümde öyle eğilmezsen pek sevineceğim.”, diye fena halde utanmış bir şekilde fısıldar Udoorin, prensese.

Lorna ise kaşlarını çok hafif çatar ve genç adamı süzer.

“Sevgili Dorin. Yaralı olan ben olmuş olsaydım sen aynını yapıyor olmaz mıydın?”, diye nazik bir hicivle sorar.

“Umm.. Bu o yüklü sorulardan biri değil mi? Hani, nasıl cevap verirsem vereyim, başımın belaya gireceği cins sorulardan..”, diye kızarmış bir şekilde söylenir genç adam.

“Eveeet.”, der kız ona muhteşem bir gülümseyişle. “Bununla birlikte, senin bana göstereceğin ilginin neden dengini benim de sana gösteremeyeceğimi hala söylemiş değilsin.”

“Umm.. sen bir prensessin ve hiç kimsenin önünde eğilmemelisin..”, diye anca duyulur bir sesle mırıldanır Udoorin.

“Ve sen de benim müstakbel eşim.. ‘kocam’ değil misin?”, diye sorar daha da kızarmış adama.

“Ben.. Umm.. Sen benim eşim olduğunda da olduğundan daha azı olmanı istemiyorum, sevigili Lorna. Sen asla kimsenin önünde eğilmemelisin.. Bari Na-ammen’e olanlardan sonra bu çok daha önemli oldu artık.”, diye anlatmaya çalışır Udoorin.

“Babamın bana yaptığının aynısını sen de mi bana yapacaksın, sevgili Dorin? Tercih hakkımı elimden alarak..”

“Lorna. Lütfen. İkisi hiçbir şekilde aynı değil. Ne içerik, ne de.. aynı değil işte. Aradaki farkı bana üzerinde biraz düşünecek vakit tanırsan söyleyebilirim. Şu anda aklıma gelmiyor. Sadece.. Sen seçilmiş birisin, Lorna.. Halkının ve High Woods’un seçtiği, kalplerin zenginliğisin.”

“Haklı olmadığını söylemeyeceğim sevgili Dorin. Ancak bana bakarken, lütfen sen de, senin benim zenginliğim olduğunu hatırlamanı diliyorum.”, diye ciddi, samimi ve çelik gibi bir inatla cevap verir prenses. Sonra bohçalarından birinden çıkardı sargı bezlerinden birini açar ve genç adamın bacağına sıkıca sarar, seri bir alışkanlıkla sargının ucunu yırtar, ve yırtık uçları birbirine bağlar.

“Seni seviyorum.”, deyiverir genç adam bir anda.

Kız olduğu yerde bir an nefesi kesilir.

Ve yüzünde pembenin muhteşem bir tonu peyda olur.

“Teşekkür ederim, sevgilim Dorin. Beni sevdiğini biliyorum. Ama yine de duyması, bilmesi kadar güzel. Teşekkür ederim.. Şimdi. Benden gizlemeye çalıştığın, kolunun iç tarafındaki yaraya da bir bakalım mı?”

 

“Genç muhabbet kuşlarının arasına girmek istemem. Nevarki bu yöne doğru yaklaşan bir bölük Orken var sanırım. İsterseniz devamını sonraya bırakalım.. mı?”, diye acımasızca gülümser Anglenna ikisine de.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Lorna devrilmiş duvara kulak çınlatan bir şiddetle çarpar ve gözleri kararır. Alnından sızan kan bir kaşında toplanır, sonra da sızarak uzun, ince bir çizgi halinde aşağı doğru akar ve gözünü yakar..

..ve kızın farkındalıkla ilişkisi kopar..

HAŞ TEYZE!“, diye paniğin gıdım mesafesindeki bir korkuyla kükrer Udoorin, ancak pozisyonunu korur ve önündeki Orken’i, bir, iki, üç darbeyle kolunu, dalağını ve suratı açar!

Genç adam kendi cüssesinden beklenmedik bir ivme ile kalan son üç Orken’in arasına dalar..

 

“Alor’Na?”, diye fısıldar Anglenna, duvarın dibine yığılmış kızın yanına çömelerek.

Lorna’dan anlaşılması güç bir şeyler duyulur.

 

Anglenna yavaşça, nazikçe kızın başını kaldırır ve küçük, sevgili kuzeninin kan içindeki yüzüne bakar ve içinde bir şeylerin sızladığını hisseder.

Bari Na-ammen’in son prensesinin yanan, pis bir şehirde, halkı bile olmayan bu insanlar için çarpışmıyor olmalıydı. O, ordusunun güvenliğinde ve çadırından olayları kumanda ediyor olmalıydı.

Çadırında ve güvende..

Tıpkı babası Grandaleren’in yüz yıllar önce Themaslar’da yaptığı gibi..

Ama hayır!

Lorna’sı önde ve ordusuz, güvenli olması bir yana, an itibariyle krallıktaki muhtemelen en tehlikeli yerde, canını dişine takmış ölümüne savaşmaktaydı..

 

“Alor’Na..? Bebeğim kalkmalısın. Burası uyumak için tekin bir yer değil.”, diye içinde korku ve aciliyet hissi barındıran bir sesle tıslar, ancak kızdan yine muallak bir mırıltı gelir.

Anglenna’nın gözleri kısılır.

AYAĞA KALK ALOR’NADİEN NE! PRENSİNİN SANA İHTİYACI VAR!..“, diye keskin bir sesle hışmeder.

 

Lorna yavaşça başını kaldırır.

Kanlı gözleri aralanır.

Ağır, sersem hareketlerle doğrulmaya çalışır..

..ve bir anda koybolur!—

 

Udoorin göğsüne isabet eden bir balta darbesinden kıl payı sakınır, ancak omzunu yaran tırtıklı kılıçtan kurtulamaz.

Yüzü acıyla ekşir ancak kararlı bir ifadeyle kendi dev baltalarını savurmaya devam eder; Udoorin, bu üç mel’un yaratığın kendisini aşıp Lorna’sına yada Haş Teyze’ye ulaşmalarına izin vermeye hiç niyeti yoktur.

 

—Ve yirmi adım ileride, Orken’lerin arkasında peyda olur..

 

Üç yardalık sapın ucundaki yirmi inçlik çeliği, bir tırpan gibi savurduğunda, Orken’ler ne olduğunu anlayamadan çoktan ölmüşlerdir;

Üç çirkin kafa, patır kütür yere yuvarlanır.

Bedenleri ise bir kaç saniye öylece oldukları yerde kıpırdamadan dururlar..

..sonra anlaşmışlar gibi üçü de öne doğru seyreder ve boğuk birer gürültüyle devrilirler.

 

“Geberesice köpekler!”, diye sesiz bir hışımla söylenir prenses!

“Alor’Naaa..”, diye hiç tasvip etmeyen bir tonla nazikçe azarlar Anglenna kuzenini.

Udoorin ise hayret içerisinde kıza bakakalır.

“Ne? İzci Onbaşıları Laila ve Bremorel’in böyle bağırdıklarını duydum. Bana yerinde kullanılmış bir ifade gibi geldi.”, diye asice Udoorin’e bakar prenses, hafif kayık gözlerle.

“Ummm..”, diye afallar Udoorin bir an, sonra sevdiği kıza yaklaşır ve kızın yüzünü çenesinden kavrayıp, içsel bir ateşle yanan yeşil gözlerinin içine bakar ve, “Evet. Dinlenecek bir yer bulsak iyi olur. Leydi Lorna başını fena çarpmış.”, diye klinik bir ifadeyle konuşur.

“Ben iyiyim ki!”, der Lorna genç adama ve şirin bir şekilde sırıtır.

“Haş Teyze.. Siz leydinin kolunun altına girin isterseniz. Sanırım sekiz muharebe bir gün için yeterli. Ben saklanabileceğimiz, güvenli bir kiler bulacağım.”

Prenses Lorna, genç adamın elini tutar ve başını avcuna yaslayıp gözlerini kapatır.

“Sadece biraz yorgunum.”, der ve yavaşça yana doğru meyleder.

 

Udoorin, kız devrilmeden onu yakalar ve kucağına alır.

“Sanırım o kileri ivedilikle bulsak iyi olacak.”, diye sessizce, ama kaşları hafif çatılı bir şekilde, kucağında kendinden geçmiş kızı seyrederek mırıldanır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Nasıl oldu?”, diye yüzünde endişeli bir ifadeyle sorar Udoorin.

“Emin değilim. Korkarım sağlık, annemin ilgisini cezbeden bir alan değildi.. Dolayısıyla bu konuda herhangi bir eğitim vermedi.”, der Anglenna hafif kayıp bir sesle.

“Ben iyiyim.”, diye mırıldanır Lorna ve göz kapakları kıpraşır.

Ve bir anda gözleri açılır.

Kızın alnındaki ince yarık kötü bir şekilde temizlenmiş ve kabuk bağlamıştır. Solgun ve çarpılmış bir ifadeyle gözleri, yakmaya cesaret edebildikleri küçük bir mum ışığında gizlendikleri kekremsi duman kokan kilerde gezinir.

Sonra Udoorin’de kitlenir.

“Yanıma gelip otursana sevgili Dorin.”, der kız neşeli bir sesle.

“Umm..” diye kızarmış bir ifadeyle Anglenna’ya bir bakış atar Udoorin.

“Hadi ama Rin!”, diye alt dudağını pörtletip mızmızlanır prenses.

“Rin?”, diye iki kaşı kalmış, dudakları bükülmüş bir şekilde sorar Anglenna.

“Umm.. Bunun sadece aramızda kalması gerekiyordu, Lorna..”, diye daha da utanmış bir şekilde mırıldanır Udoorin.

“Lenna ablam sır tutar ki. Öyle değil mi, abla?”, diye kelimeleri ağzında biraz yuvarlayarak söyler prenses.

“Evet. Artık eminin. Başını fazla şiddetli vurmuş. Prensesin bu güne kadar bana ‘Lenna’ diye hitap ettiğini hiç duymadım. Açıkçası böylesi samimi bir üslupla bana hitap etmesi pek şirin olmakla beraber, başını çarpmış olmanın verdiği sarsıntıyı düşünürsek, bunu biraz tedirgin edici buluyorum.”, diye söylenir düşünceli bir tonla Anglenna.

“Hadisene ama Rin!”, diye biraz kızmış, biraz da küskün bir ifadeyle söylenir prenses.

Udoorin sessiz bir tedirginlikle kızın yanına oturunca kız mutlu.. ve kayık bir şekilde genç adamın koluna girer, başını omzuna yaslar ve, “Bunu daha sık yapmalıyız. Yalnızlık çok hoşuma giden bir şey değil. Babamın sarayında hiç arkadaşım yoktu. Sadece Lenna ablam benimle oynardı. Sanırım bu yüzden içime kapanık oldum. İçime kapanmayı sevmiyorum, Rin.. Sarılmak ve sevilmek istiyorum.. Bu kadarını dahi hak etmiyor muyum?”, diye ağlamaklı bir şekilde söylenir.

Udoorin yutkunur.

Ve bir anda koluna tutunmuş kız hakkında tekil, ve ilginç bir şekilde de ‘sakil’ bir şeye ayılır.

Kızın bu hali, onun olduğunu düşündüğü halinin gerçekteki tekabülüdür.

Kız bugüne kadar, yetiştirilme tarzı, bir prenses oluşu, politik duruşu ve sayısız kısıtlamalar dolayısıyla her zaman kendisine hakim ve mukallit oluşu, ve öyle de görünmesi gerektiği için asla gerçek duygu ve düşüncelerini açıkça dile getirememiştir. Kız hayatı boyunca sadece elflere özel bir toplulukta yarı elf, diğer yarısı ise bir insan olarak, farkındasız bir tabuyla itelenmiş, ve bastırılmış duygularla yaşamıştır.

Udoorin fena halde bozulur..

..ama daha çok üzülür.

Omzundaki yaraya rağmen, kızın yapıştığı kolunu kurtarır ve onu sarar.

“Benimle içine kapanık olmana gerek yok, Lorna. İstediğin zaman sarılabilirsin, çünkü her zaman sevileceksin. Ve ben de hakkettiğini vermek için elimden geleni yapacağım.”, diye gür sesiyle fısıldar.

“Başımı göğsüne yasladığımda kalbini duyabiliyorum. Kalbin o kadar güçlü atıyor ki.. Ve sen konuşunca sesinin titreşimlerini ta içimde hissedebiliyorum..”, der kız muallak bir fısıltıyla.

“..ve o titreşim kulağımı gıdıklıyor!”, diye ekleyip ardından kıkırdar!

 

Anglenna dudaklarını büzüştürür —biraz da haklı olarak.

Sessiz, esef dolu bir nefes verir ve kendisi de dinlenmek için kilerin diğer ucuna yönelir ve ırkına özel olan trans haline geçer.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Alor’Nadien ne gözlerini karanlığa açar. Sebebini tam olarak hatırlayamaz ama başında fena bir ağrı vardır ve yavaşça elini alnına, saç hizasına götürdüğünde kötürüm bir şekilde kabuk bağlamış yaraya dokunur ve gözlerini sıkarak sessizce inler. Elini tekrar indirir ve uyurkenki olduğu yere yaslar..

..Udoorin’in göğsüne.

 

Alor’Nadien ne buna ayıldığında karanlığa rağmen yüzü kızarır ve ‘Umarım sevgili Dorin’i utandıracak bir şey yapmamışımdır.’, diye geçirir içinden —ama ne elini çeker, ne de yasladığı başını genç adamın göğsünden kaldırır.

“Nasılsın?”, diye bir ses gürler kulağını gıdıklayarak ve prenses istemsizce kıkırdar.

“Ö.. özür dilerim sevgili Dorin.”, diye utanmış bir şekilde fısıldar kız.

“Özür dileyecek bir şey göremiyorum, sevgili Lorna. Başına ağır bir darbe yedin ve biraz da kan kaybettin. Dinlenebilmen için buraya geldik. Bir şeyler yedikten sonra tekrar dışarı çıkmamız gerekecek. Yanlışlıkla düşman saflarının fazla gerisinde kalmak istemeyiz, öyle değil mi?”, diye kızı daha fazla utandırmamak için konuyu dağıtmaya çalışır Udoorin..

..ama kendisi de yerinden hareket etmez.

 

Lorna’nın, başını göğsüne yaslamış olması, genç adamın uyumasını imkansız hale getirmiş ve karanlık, kekremsi duman kokan kilerde kaldıkları saatler boyunca kızın başını, ve saçlarını koklamıştı.

Lorna’sının başı..

Udoorin, kızın kokusunu tarif edecek doğru kelimeleri bulmakta zorlanır.

‘Sıcak’.. Evet kızın başı, bir şekilde ‘sıcak’ kokmaktadır.. Yada ‘sıcaklığı’ çağrıştırmaktadır. ‘Sıcaklığı’, ‘içtenliği’ ve ‘samimiyeti’..

Ve doğaya özgülüğü, yağmur sonrası taze çim, temiz toprak ve.. başka bi şeysileri daha..

O başka ‘bi şeysiler’ her ne ise, Udoorin’in dilinin ucundadır ancak çıkmamak için inat etmektedir.

 

“Kendimden geçtiğimde.. yanlış bir şeyler söylemedim diye umuyorum.”, diye anca duyulur bir fısıltıyla mırıldanır kız.

“Güzel şeyler söyledin, sevgili Lorna.”, diye itiraf eder genç adam.

“Ne kadar rezil ettim kendi mi—?”, diye başlar Lorna..

“—Başka zaman, güzelim.”, diye bitirir Udoorin. “Daha geniş, baştan sonra kadar içini dökebileceğin bir zaman.”

“O kadar kötü, demek?”, diye, yerin dibine girmiş bir sesle yüzünü genç adamın göğsünde saklar prenses.

“Hayır, sevgili Lornam.. O kadar muhteşem.”, diye düzeltir Udoorin.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

HİÇ SANMIYORUM!“, diye vahşi bir gazapla kükrer Udoorin Shieldheart ve kilerden çıktıklarında karşılaştıkları bir grup şehir muhafızını fena halde sıkıştırmış Orken mangasının üstüne, kötürüm bir heyelan gibi çöker..

Elindeki iki devasa baltayla önüne çıkan ilk Orken’in başını ensesinin kökünden ayırır, ikincisinin omurgasını açar, varlığına ayılamamış üçüncüsünün ise kafasını kelek patlatır gibi ikiye yarar.

Dördüncüsü ne olduğunu anladığında iş işten geçmiştir çoktan. Manyamış bir şekilde çığlayan genç, iri Orken’i gırtlağından yakalar, baltasıyla yaratığın midesini yere boşaltır ve olduğu gibi hala hayatta olan Orken’lerin üzerine fırlatır!

..ve çıldırmış gencin ardında bir hayalet sessizliği ile Lorna Feymist belirir.

Hex Prensesi, Orken’lerin arasında ölümcül raksını yaparken, şehir muhafızlarının da gerisinden kart seslerle böğürerek yaklaşan bir başka Orken mangasının etrafında, neredeyse üç katlı bir bina yüksekliğinde alevden bir çember peyda olur bir anda..

..ve Anglenna, silik yeşil gözlerinin gerisinde beliren kızıl kıvılcımlar eşliğinde, sanki bir lir çalıyormuş gibi parmaklarını büyük bir zarafetle gezdirir havada;

Alev çemberi, ateşli bir neşeyle high elf büyücünün emrine gelir ve Orken’lerin üstüne kapaklanır..

 

Yok olan Arashkan şehrinde geçirecekleri zorunlu ikinci gün daha yeni başlamıştır ve Udoorin, Lorna ve Anglenna, daha şimdiden manyamıştır.

İşin ilginç yanı, Udoorin ve sevgili Lorna’sının ‘koordine’ çılgınlığı pek de yeni bir durum değildir.

Yeni ve gerçekte hayret verici olan, babası Selvius Brightleaf’i kaybetmesinden itibaren tüm eğitimini neredeyse 170 yıl annesi Angrellen’den alan Anglenna’nın soğuk, hatta mekanik denebilecek ‘mantık’ ve ‘hesabı’ terkedip bu duruma eşsiz bir mutlulukla ayak uydurmasıdır!

 

 


Rin: Lorna’nın, Udoorin için çok nadiren kullandığı, aralarındaki gizli takma isim; konfor, rahatlık, teselli, avutucu ve ‘mücevher’ anlamlarını taşır.

 

 

 
 

Shared Dreams (Part One)

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

 

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

 

Bu hikaye,
Eski Efendim, Sahibim
ve Çok Daha Fazlası..
‘dan
sonra yer alır..

 

 

Gecenin karanlığında, yoğun ağaç ve çalıların ardında hayal meyal parıldayan bir çift yeşil, cam gibi saydam göz, kısılmış bir şekilde yaşlı adamı takip etmektedir. Gözlerin sahibi, yetişkin bir insanı kapıp götürebilecek kadar güçlü ağzını açar ve uzun, ıslak, zımparamsı diliyle ağzın yanlarından aşağı doğru meyleden nerdeyse üçer karış uzunluğundaki hançer dişleri sessiz bir şapırtıyla yalar, sonra koca küt burnunu ıslatır, iyi göğsünün derinliklerinden, gök gürlemesini andıran bir hırıltı kaçar. Üç yüz küsür kiloluk muazzam cüssesine rağmen yine de yer çekimini inkar edercesine bir fısıltıyla dev patisini bir adım daha ileri atar ve tüm kasları sıçramaya hazır bir şekilde gerilir..

“Efendi Cathber..”, diye, hırıltılı, imalı bir ses duyulur ve yaşlı adamın yanında karalar içinde bir adam peyda oluverir. “..Sizi bulduğuma pek sevindim.”

Yaşlı ‘Efendi Cathber’ bir an irkilir, karalar içindeki sinsi adamı görünce temkinli bir şekilde rahatlar.

“Merhaba, genç..?”, diye vızıltıyı andıran kısık ve kırık bir sesle sorar yaşlı adam.

“Aager.. Aager Fogstep, efendim..”, diye tanıtır kendisini karalar içindeki sinsi görünümlü adam.

“Aaaa.. Efendi Aager. Saygı değer Şerif Standorin sizden bahsetmişti.”, diye dişlek bir şekilde sırıtır Efendi Cathber.

 

Aager Fogstep, Efendi Cathber’i farkındasız bir evhamla inceler. Yaşlı adam sadece yaşını geçmiş değil, yaşını geçeli yüz yıllar geçmiş biri gibidir zira kel kafasında saç kalmamış ve bu hali çok, ama çok uzun zaman önce gerçekleşecek kadar ‘güneş görmüş’tür. Uzun, ak sakalları neredeyse beline kadar inmiş ve çöp gibi kolları, yırtık cübbesinden görünen sıska bacakları ve kambur haliyle acınası bir haldedir.

Aager gördüklerine rağmen doğal temkini elden bırakmaz. Şerif Standorin, Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman ve iki İzci Efendileri, Devien ve Moorat’in bu yaşlı adam hakkında konuşurken gösterdikleri saygıya bakılırsa, söz konusu saygı adamın yaşı ile sınırlı değildir.

Aager rivayet ve dedikodulara özellikle kulak kabartan biri değildir. Sadece göz ardı edecek kadar ahmak ve kibirli değildir, o kadar.

Ve kümülatif rivayetlere de bakılırsa, bu iki büklüm görünümlü yaşlı adam, Themalsar Savaşında bulunmuştur.. sekiz yüz elli yıl önce!

 

“Şerif sizin geleceğinizi, ve belki de şahsım gibi muhabbet etmeyi pek seven birisinin varlığının sizi mutlu edeceğini düşündü.”, der Aager ve bunu söylerken hicvetmez, gülümsemez ve kaşlarını çatmaz.

Düz ve tam anlamıyla ifadesiz bir yüzle söyler.

O güne kadar o yüzde ‘mutlu’ herhangi bir ifade asla oluşmamış biri gibi..

..Ve kapkara gözleriyle ormanın karanlığını süzer.

 

“Standorin her zaman çok düşünceli bir çocuktu..”, diye sırıtır Efendi Cathber.

“Evet, efendim.”, diye onaylar Aager muallak bir şekilde. “İsterseniz yola koyulalım. Mesafe biraz uzun.”

“Hayırdır, genç Aager. Tedirgin gibisiniz.”, diye neşeli bir kıkırtıyla sorar Efendi Cathber.

“Emin değilim, efendim.”, diye cevap verir karalar içindeki adam, sözlerini, gözleri gibi kısmış bir şekilde.

“Endişelenmenize gerek yok Efendi Aager. Vahşi ve yırtıcı hayvanlar benim gibi yaşlı bir adama musallat olmazlar zira onların istediği şey bende yok; Et!”, der ve kıs kıs gülmeye başlar Cathber ve garip bir adınımla, hoplaya topallaya yürümeye başlar.

 

Aager Fogstep yaşlı adamın elli adım kadar ilerlemesine izin verir. Sonra sesiz, hırıltılı sesiyle tıslar.

“Her ne isen, çık ortaya. Orada olduğunu biliyorum!”

 

Karalar içindeki adam uzun bir süre kıpırdamadan öylece durur yerinde, ama ormandan herhangi bir cevap gelmez.

Efendi Cathber’e yetişmek için döndüğünde arkasından çok hafif, anca duyulur bir ses gelir.

Aager hayatını ölüm ile raks ederek geçirmiş biridir. Nevarki ölüme bu kadar yaklaşmış olduğunu bildiği sadece iki anısı vardır.

Arkasından duyduğu ses ise o iki anıdan tamamen farklı bir ölümdür zira bu insanî değil, tamamen vahşi, kural ve kuramlardan beri, göğsünü sıkıştıran, derin bir hırıltının sesidir.

 

Aager, yaşlı Cathber’in peşinden gitmeye başlar. Ancak, ve belli etmeden, belindeki keskin bıçaklardan bir tanesini, kınıyla birlikte yere ‘düşürür’..

..ve kendisine has sessiz adımlarla gözden kaybolur.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Inshala ‘la fey’ Frostmane, yüzünde mutlu bir ifadeyle gözlerini açar. Saf ve şaşkın bir şekilde etrafına bakınır ancak beklediği gibi masmavi bir gökyüzünü göremez. Kaşları hafif çatılır ve başını döndürüp etrafına bakınınca kendisinin bir mağaranın içinde olduğuna ayılır ve küçük bir kedi gibi gerinirken yavaş yavaş neden bu mağarada olduğunu hatırlamaya başlar ve bir anda irkilir. Hafif panik içerisinde kalkar yerinden küçük, sıskası çıkmış kız.

“A.. Aager?”, diye hem tedirgin, hem de korkudan pır pır atan kalbini zapt etmeye çalışır bir telaşla seslenir.

“Buradayım, küçük bayan.”, diye Aager’in hırıltılı sesini duyar ve bir anda kızın içine su serpilmiş gibi rahatlar.

“Ben.. ben gittiğini sandım!”, deyi verir küçük kız.

“Sensiz nereye gidebilirim ki?”, diye ciddi bir şekilde cevap verir karalar içindeki Aager ve oturduğu ateşin başından kalkar ve küçük kıza döner. Elinde bir çubuğa saplanmış ve kötü bir şekilde de yakılmış patatesi ve hafif ezilmiş teneke bir bardağı kıza doğru uzatır. “Dikkat et. Patates sıcak. Adını telaffuz edemediğim ‘şeysi’ çayın da..”

Kız çok kısa bir anlığına, Aager’in gerçekten önünde olup olmadığına emin olmak istiyormuş gibi ona alık alık bakar, sonra yaptığı şeye ayılır ve kızarmış bir ifadeyle patatese uzanır..

..ve küçük bir ‘Ayy!’ sesiyle elini yakar.

Aager gülümser ama bunu sessizce yapar. Kızın ‘şeysi’ çayını onun yanına bırakır, ateşten kendisi de bi çöp yanık patates kapar, kıza bıraktığı teneke bardaktan daha da vahim bir halde olan bir başka bardağa acı kahve doldurur ve küçük kıza doğru meyledip onun yanına çömer.

“Bu ‘şeysi’ çayı değil ki ama. Tarçınlı kırmızı çalı çayı —Rooibos!”, diye düzeltir Inshala ister istemez ve ezik teneke bardaktan keyifle bir yudum hüpletir.

“Ve bunu benim ezberlememi bekliyor olman, hayret verici.”, diye sırıtır Aager.

“Neden olmasın ki?”, der ve soymaya çalıştığı sıcak patatesle elini tekrar yakar. “Uff.. çok sıcakmış ama.”

“Biraz beklersen yeterince soğur.”, der Aager.

“Ama çok acıktım!”, diye mızmızlanır küçük kız.

 

Aager sessizce uzanır ve sıcak patatesi alır, haşin bir-iki hareketle yanık kabukları yolar ve patatesi ikiye böler..

..ve ikiye bölünmüş patates bir anda soğur!

 

“Teşekkür ederim.”, der Inshala mutlu bir şekilde. “Ama bitkiler hakkında bilgilere nerede ne zaman ihtiyaç duyulur bilinmez, öyle değil mi Aager Fogstep?”

 

Aager bir anda eskiyi hatırlar. Çok eskiyi..

Drashan kadar eskiyi.

Aager, daha genç bir delikanlıyken yanında çalışmaya başladığı Primrose’u hatırlar.

“Simyanın kökü, sadece hangi maddeleri nelerle karıştırdığında ne elde edeceğini öğrenmek değil, her maddeyi, her bitkiyi ve her sıvıyı bilmeyi gerektirir. Bunu asla unutma delikanlı. Simya tehlikeli bir bilimdir ve ona gerekli saygıyı göstermezsen, seni öldürür..”

Primrose böyle başlamıştı ona verdiği ilk derse.

Ve gerçekte Aager kırmızı çalı çayına Rooibos denildiğini de bilir. Sadece Inshala’nın sesinde ona huzur veren bir tını vardır ve karalar içindeki adam o tınıyı duymaktan hoşlandığı için kıza itiraz etmektedir..

 

“Herkesin gittiğine hala inanamıyorum.”, der Inshala bir anda ve sesinden bu konuda mutsuz olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

“Herkesin gitmesi gereken yerler var. Umarım akıllı davranırlar ve sağ salim, tek parça halinde tekrar görebiliriz onları.”, diye mırıldanır Aager.

“Tedirginsin.”, der küçük kız bir anda.

“Evet. Bu, Udoorin’i ilk defa tek başına bırakmışlığım olacak.”

“Udoorin abi senden çok şey öğrendi ama ki! Ve yanında Lorna ve Anglenna ablalar da var.”, diye teskin etmeye çalışır Inshala, Aager’i.

“Bakıyorum ‘Ördek Dudak’la aranı yapmışsın, küçük bayan.”, diye gülümser Aager.

“O ördek dudaklı değilmiş ki. Annesi yüzünden devamlı kızgınmış. Gitmeden önce uzun uzun konuştuk.. Ben onun saçlarını örerken. Çok güzel saçları varmış yaaa.. İpek gibi.. Ve çok uysal!”, diye kaşları hafif çatılı bir şekilde anlatır Inshala.

“Uysal mı? Anglenna mı uysal?”, diye biraz şaşırarak sorar karalar içindeki adam.

“Hayır yaa.. Saçları çok uysal! Elime aldığımda, nasıl örmek istiyorsam o yöne, sanki kendi kendilerine hareket ediyormuş gibi şekil alıyorlardı.”

“Bremorel ablanın saçları da çok güzel ama onunkiler biraz kendisi gibi; hırçın ve inatçı! Nasıl yaparsam yapayım, o şekle girmemek için çaba sarf ediyorlardı sanki. Zaten ördükten bir saat sonra da Bremorel abla devamlı saçlarıyla oynadığı için, çözülüyordu yine. Themalsar’dayken beni çileden çıkarmıştı!”, diye alt dudağını pörtleterek söylenir küçük kız.

Aager gülümser.

“Anglenna ablanın annesinin onun saçlarını hiç örmediğini biliyor muydun? Pis cadaloz şey!”, diye hışmeder bir anda. “Benim bi kızım olsa, her gün örerdim onun saçlarını ki!”

 

Genç adam dayanamaz ve kıkırdar!

Aager.. kıkırdar!

 

Küçük kız patatesini bitirdiğinde biraz kendisine gelmiş gibidir. Ilımaya başlamış tarçınlı kırmızı çalı çayını da bitirip kalkmaya meyleder ama Aager kızın eline bir tane daha yanık patateslerden tutuşturur!

Kız önce patatese bakar, sonra da Aager’e.

“Ama ben doydum ki!”, diye sevindirik bir şekilde sırıtır.

“İlkini kendin için yedin. Bunu ise benim için yiyeceksin.”, der Aager.

Kız alt dudağını tekrar pörtletir.

“Ama ben doydum ki yaaa..”, diye sızlanır.

“Lütfen, Inshala. Biraz kendine gelmen lazım artık.”, der karalar içindeki adam ciddi bir ifadeyle.

“Kendimdeyim ki!”, diye söylenir küçük kız.

“Inshala. Lütfen. Benim için yeyiver.”

“Ama.. ama bu çantaş!”, diye mızmızlanır Inshala.

“Çantaş?”

“Çatnaj.. Şatnaç.. Jantaş..”, diye afallar ve kızın yüzü fena halde kızarır.

“Umm.. Şantaj?”, diye nazik bir şekilde önerir Aager.

“Evet, ondan işte!”, der kıpkırmızı suratla. “Çantaj! Senin yaptığın bu ama ki!”

“Pek sayılmaz, ama artık beraberiz ve bize bakacak bir Lady yok yanımızda. Zayıf düşmeni istemeyiz, öyle değil mi?”

“Düşersem beni tutarsın.”, der kız ve karalar içindeki adamın bir anda yüzünde oluşan ifadeden biraz korkar. O ifadeyi daha önce bir defa görmüştür ve tekrar görmek asla istez. Daha doğrusu, ‘sevgilimi’ olan bu adamın yüzünde o ifadenin bir daha oluşmasını istemez ve ivedilikle patatesin kabuklarını yolar ve büyük teşebbüsle hepsini ağzına tıkıştırmaya çalışır.

“Mfff mffım fıfafım fi!”, diye bir şeyler söyler.

Aager sesini çıkarmaz. Yavaşça kıza uzanır ve bir eliyle nazikçe kızı çenesinden tutarken, diğer eliyle de cebinden çıkardığı temiz bir bezle kızın yüzünü ve küçük dudaklarını temizler.

“Hepsini bir anda tıkıştırmamanı tercih ederdim. Seninle çok uzun bir hayatı paylaşmayı diliyorum, güzel Inshala. Ama bunun için sağlığına da biraz imtina göstermen gerekiyor. Bunu artık kendin için değil, bizim için yapmalısın.”, der sessizce, ve bunu da kendi gözlerini kızın muhteşem gözlerinden ayırmadan söyler.

Kızcağızın gözleri dolar.

Ve ağzına tıkıştırdığı patatesi zorlukla yutar.

“Ben.. ben özür dilerim. Üçüncü patates için hazırım ki!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bir yerlerden at bulmamız gerekecek. Yolumuz oldukça uzun. Ta Durkahan’a kadar yürümeye kalkarsak oraya vardığımızda iş işten geçmiş olur.”, diye söylenir Aager. “Ve her yerde Orken sürüleri varken nereden nasıl at bulabileceğimizi bilmiyorum.”

“Ben.. ben hiç ata binmedim..”, der Inshala küçük bir sesle. “Düşersem her yerim kırılır ki.”

“Öğrenmesi çok da zor değil, küçük bayan. Olmadı almayı düşündüğümüz gibi iki at alırız, sen arkamda oturursun, at yorulduğunda diğerine geçeriz. Bu şekilde iki misli yol almayız ama yine de Orken’lerle aramızdaki mesafeyi ciddi bir şekilde de açmış oluruz.”, der karalar içindeki adam.

Inshala bir an durağanlaşır ve yüzünde mutsuz bir ifade belirir.

“Korkulacak bir şey yok. Ve yanlış bilmiyorsam sen atlarla konuşa da bilirsin.”, der Aager ve gülümser, ancak bunun küçük kızın üzerinde olumlu herhangi bir etkisini görmeyince biraz kafası karışır zira hayvanlar söz konusu olduğunda bu kızın çekinebileceğini düşünemez.

“Ne oldu, bebeğim? Sanıyorum ki sorun atlarla ilgili değil.”, diye düşünür küçük kızın zihninde.

Kız yine cevap vermeyince Aager onun yanına gider ve nazikçe kızı kendisine doğru döndürür.

“Sorun nedir? Bilmeden yanlış bir şey söyledim sanırım..”

“Sorun yok. Ve sen yanlış bir şey söylemedin Aager Fogstep.”, diye kızın sesini duyar zihninde Aager.

“Inshala. Seni rahatsız eden bir şey olduğunu hissedebiliyorum. Bir birimize açık olacaktık.”, der nazikçe kıza.

“Ben.. ben ne zaman ‘küçük bayan’ olmaktan kurtulacağım?”, diye bir anda ağlamaya başlar kız. “Beni hep küçük olarak mı göreceksin?”

 

Aager hayretle kıza bakar, sonra onu kollarına alır.

Sıskası çıkmış kız daha içli bir şekilde ağlar.

“Halbuki artık on altı yaşında bile değilim. Bari Na-ammen yolunda on yedime basmıştım!”, diye içli bir şekilde inler kız.

Aager kıza sarılmaya devam eder ama söyleyecek doğru bir şey bulamaz.

“Hep küçük olarak kalmak istemiyorum. Themalsar’dayken bana küçük muamelesi yapmıyordun halbuki. O kadar mı çirkinim artık?”, der boğuk bir sesle ve hıçkırmaya başlar.

“Inshala..”, diye kızı teskin etmeye çalışır Aager.

“O zaman bana dobraca ve denginmişim gibi bakıyordun. Şimdiyse bana küçük bir kıza bakar gibi bakıyorsun..”, diye inlemeye devam eder Inshala.

“Inshala..”, diye tekrar kıza seslenir Aager.

“Sıska olmam benim suçum değil ama ki.. Söz daha çok yemek için elimden geleni yapacağım. Sosyal şeysini de çok öğrendim ve o zaman ki gibi yabanî de değilim artık. Sebebini bir türlü anlayamasam da, sırf hoşuna gittiğini söylediğin için bu pis boynuzları bile gizlemiyorum.”

“Inshala..”, diye tekrarlar kendisini Aager.

“Daha ne yapmam gerekiyor benim küçük olmadığımı görebilmen için? Bilmediğim şeyleri yapamam ama ki! Beni hala küçük olarak görüyorsun ama büyük görmen için ne yapmam gerektiğini söylemiyorsun!”

“Inshala..”, diye cılız bir sesle dener şansını Aager.

“Kavgalarda da artık aptal bir dağ keçisi gibi dalmıyorum düşmanın arasına bile.. Lady abla diğerlerine nasıl kızıyorsa bana da aynısını kızıyor. Merisoul abla ise bana ‘cilve’ yapmam gerektiğini söyledi ama cilvenin ne olduğunu söylemedi. Sana aptal bir kız olduğumu söylemiştim. Bilmiyorum bir çok şeyi ama öğrenirim ki. Neyim eksik benim? Birileri size anlatmış her şeyi ama benim etrafımda anlatacak kimsem yoktu. Anlatmadığınız şeyleri nasıl bilebilirim ama ki?”

INSHALA!”, diye sert bir şekilde seslenir Aager kıza en sonunda.

Kızın sesi bir anda kesilir Aager’in zihninde ve iri, dolu gözlerle öylece kendisini sarmış adama bakar.

E.. Efendim..”, diye korkmuş bir şekilde kekeler kız.

“Sana, küçük bir kıza sarılıyor gibi mi sarılıyorum?”, diye çatılı kaşlarla sorar kıza karalar içindeki adam.

“Bi.. Bilmem.. Senin hiç başkasına sarıldığını görmedim ki..”, diye söylenir kız.

Aager hiçbir şey söylemez bunun üzerine. Kıza sadece, yüzünde beliren hafif ürkütücü gülümsemeyle bakar..

..ve Inshala bir anda ayılıverir.

“Ben başkalarına dokunmayı seven biri değilim, Inshala. Dahası, başkalarının da bana dokunmasından hoşlanmıyorum ve buna pek az tahammül gösterebiliyorum. Sebebini sorarsan, bilmiyorum. Belki de kimseye, onlara sarılacak kadar güvenmediğim içindir. Yada sadece huysuz adamın teki olduğum için.. Hayatımda karşılaştığım ve buna istisna gösterebildiğim, sadece bir kişi oldu ve o da sensin ve bunun sebebi de sadece sana güvenmemle sınırlı değil.

Tıpkı aptallara tahammül edemediğim, ama seninle beraber aptal olmak beni tahmin edemeyeceğin kadar mutlu ettiği gibi. Tıpkı dans etmekten hoşlanmadığım ve bu güne kadar hiç ilgilenmemiş olmama rağmen seninle dans etmenin bana ‘doğru’ gelmesi gibi.. Ben şarkı da dinlemem çünkü benim için şarkı sadece bir vakit kaybı ve şarkı söylenen ortamlar aynı zamanda gardımızı da indirmemize sebep olduğu için. Ama senin o mırıldandığın şarkı beni eritiyor ve beni uçuruyor..

Şimdi sana bunları ‘küçük’ bir kızla yapabileceğimi düşündüren nedir?

Seni Themalsar’dayken de küçük bir kız olarak görmedim, Themalsar sonrasında da, gerçek yaşını öğrendiğimde de..

Dahası, her ırkın olgunluğa ulaşmasının yaşı farklıdır. Bir elf on altı yaşındayken teknik olarak hala bir ‘bebek’tir. Yüz yaşına kadar da bir çocuktur.

Ben bir insanım ama çocuk olma lüksümü beş yaşımdayken çoktan geride bırakmıştım. Tahmin ediyorum, sen bundan bile önce terk etmek zorunda kaldın. Bununla beraber, içine doğduğumuz koşullar her ne olursa olsun, yine de hem bedensel, hem duygusal, hem de zihinsel olgunluğa ulaşmamız yine de yıllara dağılan bir süreç.

Ben bir çok kavgaya girdim. Çoğunu istemedim ama zorunlu bırakıldım çünkü kavga etmememin bir zayıflık olduğu sanılan bir ortamda doğdum. Aynı şekilde bir çok da can aldım, bir çokları da benim canımı almaya çalıştı. Dolayısıyla kavga etmeyi ve can almayı çok iyi beceren birisi oldum.

Peki bu beni olgun birisi mi yapıyor? Kız kardeşim için bir zamanlar canımı bile verirdim. Ama sana yaptığı şeyden sonra onu ellerimle öldürmek istedim ve üçümüz arasında olgun davranabilen bi sen vardın ve sen bana seni ‘küçük’ bir kız olarak gördüğümü sanıyorsun..

Hayır, Inshala. Seni bir çok muhteşem şey olarak görüyorum ama ‘küçük kız’ bunların arasında yer almıyor. Nevarki sen de benimle aynı kırık kaderi paylaşıyorsun. İkimiz de çok küçük yaşta, çok kötü şeylerle karşılaştık, daha da kötü şeylere maruz bırakıldık. Ama karşılaştığımız şeyler ikimizi de gerçekte olgunlaştırmadı. Sadece keskinleştirdi..”

 

Inshala başını karalara bürünmüş adamın göğsüne gömer ve utanmış bir şekilde söylenir.

 

“Ben.. Ben özür dilerim. Seni kızdırdım. Etrafımda olup biten bir çok şeyi daha anlamıyorum ve bunlardan bazılarını ise korkarım hiç anlamayacağım. Ama senin anlattıklarının bir kısmını anladım.. Sanırım.. Anlamadıklarımı zamanla anlayacağım, söz!.. Olgunlaşınca..”, der kız mutsuz bir sesle.

 

Aager kollarıyla sarıp sarmaladığı kıza nazikçe seslenir.

“Bana bak, Inshala.. Gözlerime bak..”

Kız utanç içerisinde omuzlarını silker ve başını gömdüğü yerden kaldırmaz.

Genç adam bir eliyle kızın çenesini avcunun içine alır ve yüzü kendisine doğru çevirir.

Kız buna ancak çok kısa bir anlığına mukavemet gösterir, sonra kendi rızasıyla başını kaldırır, ıslak gözler ve kızarmış yüzle can attığı ürkütücü adama bakar.

 

Aager yavaşça eğilir ve kızı öper.

 

Başta ne olduğunu anlayamaz Inshala..

..ama birden, belki de içsel bir dürtüyle ayılıverir.

Ve sıskası çıkmış, çöp gibi kollarından beklenmeyecek bir güçle karalar içindeki adamın boynuna sarılır.. ve o öpücüğe doğru erir..

 

Karalar içindeki adam, o öpücükte kızın ‘küçük’ görünümün ne denli yanıltıcı olduğunu anlar..

..ve kızın gözlerinin ardında fokurdayan fırtınanın kaynayıp taştığını duyar gibi olur.

 

O fırtınanın içinde, iki ay kadar önce Gemini ile bağlandığında ziyaret ettiği kızın ‘hayal dünyasında’ gördüğü ‘Sessiz Orman’daki kurbağaların büyük bir gürültüyle vırakladıklarını, ateş böceklerinin ise mutlu bir heyecanla bir oraya, bir buraya vızıldadıklarını görür.

 

‘Şafak Sahili’nde ise güneş çok daha parlak, çok daha ‘hayat dolu’ yükselmektedir sanki..

Ve yükselen altın şafakta manta balıklarının, çılgın raksına müşahede eder.

 

Denizin, bir pasta dilimi gibi bölündüğü sahilde ise, dev ‘Shala’nın muazzam bir ivme ile denizden fırlayıp, daha da muazzam bir coşkuyla kendisini tekrar denize salışını, akıl almaz bir hayretle seyreder.

 

Ve kızın, uçsuz bucaksız dağlarında, yüzlerce.. belki de binlerce flamingo, bir anda havalanır, ve bütün gök yüzünü kaplayan zarif bir daire halinde uçmalarını izler.

 

Kızın kendisini götürdüğü yerler arasında belki de en manidar değişim, mis gibi ‘temiz’ ve insan elinden beri olan buzullarda gerçekleşir.

Uçsuz bucaksız buz dağlarında, kulak çınlatan bir çatırdama sesi duyulur ve zirvelerden biri ortadan ikiye bölünür, muhteşem bir çığ eşliğinde, yeri göğü inleten bir homurtuyla çöker..

 

 

Inshala gözlerini açar ve kendisini hayetle izleyen adama bakar.

“Bu.. Bu beklediğim bir şey değildi sevgilimi Aager Fogstep.”, diye pespembe olmuş bir şekilde fısıldar.

Aager boğazını temizler.

Zira bu, kendisinin de beklediği bir şey değildir.

Aager’in içindeki ses, ona fena tehditkar bir şekilde tıslar.

“Sus! Sakın bir şey söyleyip bu anı batırma! Yaptığın şeyi yaparak tüm kontörlerini harcadın. Top, onda artık.”

Aager yutkunur ve kollarındaki kızın muhteşem gözlerindeki fırtınanın sanki biraz durağanlaştığını —hayır, durağanlaştığını değil, ‘sakinleştiğini’ görür gibi olur.

Kızın aralanmış, olgun çilek renkli küçük dudakları çok hafif yukarı doğru bükülür ve nefes nefese bir sesle fısıldar.

“Sanırım uçurma sırası bende Aager Fogstep..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aager Fogstep burnundan soluyarak yaralı izci kızların kaldığı çadırdan çıkar ve içeriden gelen kıkırtılar da fokurdayan hışmına hiç yardımcı olmaz. Karalar içindeki adam yumruklarını sıkar ve gecenin karanlığına doğru haşin bir küfür savurur..

Şu anda Drashan’da olmuş olsa, ikisinin de gırtlağına bıçağını dayamış, saçma salak açıklamalar, bahaneler ve abuk sabuk şeyler dinlemek zorunda kalmış olmaz, tüm gerçeği, bütün çıplaklığı ile öğrenmiş olurdu.

Ama işin püf noktası da bu değil miydi zaten; burası Drashan değildi ve bu insanlar ‘özgür’dü. Onun işi de bu insanların özgür kalmaları sağlamak için çabalamaktı. Ve sağladığı söz konusu ‘özgürlük’lerin an itibariyle işine gelmemesi, kızması için yeterli bir sebep miydi?

Aager farkında olmadan, eski ‘marifetleri’ olmasa da, eski ‘perspektif’ini değiştirmesi gerektiğine ayılır.

Karalar içindeki adam başını kaldırır ve gecenin karanlığında göz kırpan yıldızlara bakar ve derin bir nefes alır.

Evet, Drashan onun geçmişidir. Ama geleceği değil.

Ve kendisi ya bu gerçeğe boyun eğecektir, yada inatla etrafındakilerle boynuz tokuşturacaktır.

Aager bir an geri dönüp, bir çift suçluyu sorguluyormuş gibi terletmeye çalıştığı yaralı izci kuzenlerden özür dilemeyi düşünür ama bundan vaz geçer.

Bu işi zamana bırakmayı tercih eder ve zaman aralarını ya düzeltecektir, yada düzeltmeyecektir.

Karalar içindeki genç adam bulgularını —yada bulmadıklarını— Şerif Standorin’le paylaşmak için, son yirmi küsur yıldır bu ormana musallat olan kurt müptelasından kurtulmuş olmanın verdiği mutluluk ve neşeyle herkesin toplandığı büyük kamp ateşine doğru meyleder..

..ancak ayağı ‘çın’layan bir şeye çarpar.

 

Aager gece karalığında neyi tekmelediğini tam olarak göremez.

Sessizce eğilir ve tekmelediğinde ‘çın’layan şeye bakar..

..ve

‘Huh!’, diye ünler.

 

 

Sonra..

 

yavaşça..

 

kınıyla birlikte çadırın önüne bırakılmış..

 

 

hançerini alır..

 

 


 

 

 
 

Changes..

Timeline:

178 yıl öncesinden itibaren..

 

Değişim.

 

Kolay gelmez.

Genelde bize sormaz.

Geldiğinde de istenmez.

 

Değişim.

 

Gelmiş ise, alışkanlıklarımızın hayatımızın kendisi olarak belirlediğimizi ve artık yerimizde saydığımızı bize anlatır.

Geçmişe fazla bağlanmışsak bizi kırar.

Geçmişimiz yok ise bizi yanıltır.

 

Değişim.

 

Geldiğinde itiraz ediyor, onu suçluyor, mukavemet gösteriyor, korkuyor ve ona karşı mücadele ediyorsak, bilinmeli ki gerçek sorumluyu aynada görebilirsin çünkü durduğumuz yer, hayatta olduğumuz halde çoktan gömüldüğümüz yerdir.

 

Bu hikaye kronolojik olarak,
A Bard’s Tale XIII, “Searing Perspective” ‘den
sonra başlar,
ve “Annen için üzgünüm..” ‘den
önce biter.

 

 

Yine mi gidiyorsun, Lenna?”, diye sorar, uzun boylu, yakışıklı high elf.

“Bunun seni ilgilendirdiğini hiç sanmıyorum, Armathelius Riverblade. Dahası, adımla samimi olabileceğin kadar arkadaş değiliz. Aslına bakılırsa, arkadaş bile değiliz.”,  der, önünde duran elf kadar uzun boylu kız soğuk bir şekilde.

 

Armathelius, kendisinin ‘Lenna’ diye hitap ettiği, bir çoklarının ise ‘Buz Kraliçesi’ olarak lakaplandırdığı, fevkalade olduğu kadar, ‘erişilmez’ güzellikteki elf kıza uzun bir süre sessizce bakar. İçinde buruk bir kırıklık hissetse de bunu yüzüne yansıtmaz. Gerçekte yansıtıp yansıtmamasının da pek bir önemi yoktur zira kız onu umursamadığı gibi, ona bakma zahmetinde, yada nezaketinde, bile bulunmaz..

 

“Ri Grandaleren, kızının peşinden seni gönderdiğini duydum.”, der neşeli olmaya çalışan bir üslupla.

“Ri’mizin şahsıma verdiği herhangi bir özel emir varsa, bu tam olarak odur; ÖZEL! Ve ne seni, ne de bir başkasını ilgilendirir.”, der ‘Lenna’ adındaki kız, ve bunu söylerken de ne soğuk sesinden, ne de tavrından herhangi bir taviz vermez.

 

Genç Armathelius yine susar ve silik yeşil gözleriyle önünden umarsız bir eda ile süzülen muhteşem kızı seyreder.

 

“Prenses Alor’Nadien ne’yi sağ salim getir.”, der sessizce arkasından.

‘Lenna’ bir an durur.

“Prenses hazretlerine bir zarar vereceğimi düşünüyor olman çok ilginç, Armathelius. Ona ilgi duyduğunu bilmiyordum.”, der genç elfe buz gibi bir gülümseyişle.

“Prensesin sağlığı ve mutluluğu dışında, şahsına özel bir ilgim yok, Lenna.”, der elf sakin bir sesle.

Kız, adamın kendisine tekrar ‘Lenna’ diye hitap etmesinden dolayı kızar ve platin sarısı kaşlarını çatar.

“Beni ilgilendiren..”, der Armathelius, “..ona bir şey olması halinde, Prensesimizin saraydan ve Bari Na-ammen’den ayrılmasına kendisi sebep olmuş olmasına rağmen, Ri’mizin tez canlı davranması ve bundan seni sorumlu tutması.”

“Pek düşüncelisin, Lordum!”, diye hicveder ‘Lenna’.

Kaşlarını çatma sırası saki Armathelius’a geçmiştir.

“Annen sonsuza kadar yaşamayacak, Lenna. Daha ne kadar onun gölgesinde ve kuklası olarak kalacaksın? Kendi hayatını kendin idare etme zamanın gelmedi mi?”, diye sert bir şekilde cevap verir.

‘Lenna’ daha önce andırmıyor idiyse de, yüzünde beliren ifadeyle artık kesin olarak ‘Buz Kraliçesi’nin kendisi gibidir.

“Sanıyorum ki haddinizi aştınız, Lordum Armathelius. Dikkat edin. High Lady Angrellen hakkında konuşurken gösterdiğiniz saygısızlık, size çok pahalıya mal olabilir.”, diye burnundan soluyarak tıslar.

“Özür dilerim, High Lady Anglenna. Niyetim sizi üzmek değildi.”, der Armathelius aynı sert üslupla. “Bununla beraber, gitmeden önce bir şeyi size söylemeyi kendime görev bilirim.”

“Lütfen. Size ve ‘görevinize’ engel olmayayım, Lordum.”, diye nezaketsiz bir şekilde hırlar elf kızı.

“Annen evrenin merkezi değil.. Dahası, Bari Na-ammen’in kendisine borcu varmış gibi davranması ve bu güzel şehri yıkıcı tavırları ile bezdirmesi, korkarım gittiğinde seni de kendisi gibi yalnız bırakacak. Ve bir elfin yalnızlığı, bir insanın yalnızlığına benzemez, Lenna.”, der genç elf, ama bunu söylerken sesi az önceki gibi sert değildir artık.

“Sanıyorum, bu ‘bir şey’den daha fazla oldu, Lordum.”, diye buzul kırılmasını andıran bir şekilde karşılık verir High Lady Anglenna.

“Hayır, Lenna. Söylediğim şeylerin hepsi ‘bir’ şeydi.. Ve gerçekte de ‘aynı’ şeydi..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Lenna ayak seslerini çok geç fark eder ve bir anda, önünde duran devasa yaratık, içinde bulunduğu kanlı arena, ve bir türlü yaratığı devirmekten aciz kalan ‘ahmaklar’ gözleri önünden kayar..

Buna rağmen, her nasılsa ‘prenses’ Lorna’nın, fal taşı gibi açılmış gözlerle kendisine baktığını görüverir..

..nevarki Lorna’nın korkuyla kendisine bakışlarını geç fark ettiği gibi, arkasından gelen ayak seslerini de çok geç fark etmiştir.

Prensesin kendisine neden öyle baktığını da, ardından yaklaşan ayak seslerinin neye tekabül ettiğini de ancak büyük, içi doldurulamaz bir nefret ve tiksinti içeren tıslamayı duyduğunda anlar;

 

“FELISIA FREMERI’İ HATIRLA!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bana adını ver, iblis tohumu. Bir iyilik istiyorsan karşılığını da vermen gerektiğini çok iyi biliyor olman gerekir.”, diye büyük bir hırsla tıslar High Lady Anglenna.

Uzun, buzullar kadar soğuk ve erişilmez bir güzelliğe sahip elf kızın önünde duran, ve yüzünde kayıp bir ifadeyle kendisini süzen ‘iblis tohumu’, sessizce ona cevap verir.

“Evet. Ben bir iblis tohumuyum. Kötülük doğamda var. Ben bununla doğdum ve öldüğümde de bu, kötülüğün elinden olacak. Peki senin bahanen ne?”, diye hüzünle cevap verir ‘iblis tohumu’.

“ADIN!”, diye hışımla fısıldar Anglenna.

“Sana adımı vereceğim. Ama bu bir iyilik karşılığında bir başka iyilik için olmayacak. Bu, bir kötülüğe engel olmak için yapılmış bir iyilik olacak..”

ADINI VER!“, diye aynı tavizsiz sesle emreder High Lady.

Merisoul Xyrotwu, kendisine tepeden bakan elf kadına hüzünle, ve büyük bir kayıpla bakar.

 

“Ad Ara..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Hayattayken kibrimizle görmediğimiz, ihtişamımızda fark etmediğimiz, ve belki de en kötüsü; umursamadığımız şeyler, ölürken dikkatimizi çekiyor olması ne kadar ilginç.”

High Lady Anglenna’nın zihninden geçen son şey buydu.

Yanında durduğu derin, krater gibi çukurun içine düşmekte olan, High Spires’ın efendisi Philius’un, Prensesi korumaları için gönderdiği elflerden bir tanesinin, kan içerisindeki cesedi..

Devasa yaratığın yer sarsan kükreyişi ve etrafa kudurmuş bir şekilde bakan gözlerinden birisine, muhteşem bir zarafetle süzülerek saplanan, o izci çapulcusu kızın attığı ok..

..ve Anglenna’nın, öyle bir atışı Bari Na-ammen elflerinin bile gerçekleştiremeyeceği gerçeğini kendisine itiraf edişi..

Kendisine Aager diyen, karalar içindeki melun herifin, devasa yaratığın sırtında, düşmeden koşmasını..

O küçük, ne idüğü belirsiz aklı eksik kızın, “Gel, Snare! Bana gel! Gel güzelim.. Sen doğanın köküsün.. Sen varsın!”, diye kendisi gibi küçük ve cılız bir sesle arenanın ortasına çağırdığı muazzam ‘ağacın’ yerden yükselişini ve kalın, sarmaşıklı kollarıyla dev sürüngeni yakalayıp olduğu yere çakmasını..

Udoorin denen yeni yetmenin manyammış kahkahalarını..

Muhtemelen o terbiyesiz bücürün attığı, ve kızıl bir sabun köpüğü gibi genişleyen ateş topunu.

Parçalanmış cesetlerin başında uçuşan sineklerin vızıltılarını..

..Ve uzakta, cesetlerden bir tanesinin hareket edip altından çıkan uzun, esmer saçlı kızı..

High Lady Anglenna bu ayrıntıları etken olarak değil, tamamen bir seyirci olarak izlemişti.

Kendisini şaşırtan, gördüğü ayrıntılar değil, bunları fark etmiş olmasıydı.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

High Lady Anglenna, paylaştığı masada oturan diğerlerini, etrafındaki mutlu şöleni, çalgıcıları, koşuşturan çocukları, önündeki nefis yemekleri ve az ileride oturan kasaba şerifini umursamadan gözlerini diktiği kaçak kıza büyük bir hışımla tıslar..

“Bu senin için ‘Lenna abla’, değil, High Lady Anglenna!”

Lenna ‘ablasının’ karşısında, örülmüş up uzun sim siyah saçlı, içsel bir zarafetle oturan kız başını yere eğmiş, utanç içerisinde ve anca duyulur bir sesle cevap vermişti..

“Bu da beni sizin için, Prenses Alor’Nadien ne yapmıyor mu, abla?”

 

Anglenna kıp kırmızı olmuş bir şekilde öylece kalakalmıştı oturduğu masada.

 

Geriye dönüp baktığında, prensesin bir fısıltı kadar sessizce söylediği sözlerde hiçbir tereddüt, pısırıklık, eziklik, geri adım atma yada zayıflık duymamıştı. Buna rağmen söylediklerini ‘onun hayrına’ sessizce söylemişti.

Halbuki kendisi olayı, olabildiğince kamuya mal etmişti!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Serin bir rüzgar, High Lady Anglenna’nın sırtını okşar ve uzun, selvi boylu kadın, arkasından gelen bir yük ile bir adım ileri tökezler.. Ve arkasından, neredeyse doğduğu günden itibaren bildiği bir kokuyu sezinler.

Bu koku kendisinde her zaman ve her nedense, ve ancak hayatın kendisine tekabül eden bir sıcaklığı, şefkati, aidiyet duygusunu, ve içsel bir koruma dürtüsü uyandıran, Prenses Alor’Nadien ne’nin kokusudur..

Ve nedense Prenses ona, Anglenna’ya, arkadan sarılmıştır..

..kanlı cesetlerle dolu arenanın ortasında!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Lady Merisoul! Damda olduğunuzu ve beni duyduğunuzu biliyorum.”, diye seslenir Anglenna karanlığın içinden, ancak kendisine herhangi bir ses yada cevap gelmez. Zorlukla ayakta duran ‘Buz Kraliçesi’, sanki bir gecede erimiş ve yüzündeki solgun ifadeye bakılırsa da, gözü kararıp olduğu yerde yığılıp kalmasına ramak kalmıştır.

“..Lütfen.”, diye fısıldar High Lady.

“‘Lütfen’, her zaman işe yarar.”, diye mutlu bir cevap gelir damdan. “Ve bir ‘Lady’ seviyesine güncellendiğime göre benden bir şey istiyor olmalısın.”

“Evet. Korkarım yardımınıza ihtiyacım var.”, diye zorlukla cevap verir Anglenna ve başıyla kıpırdamadan sarkan koluna işaret eder.

“Nooldu sana böyle? Kumrular yarım saat önce döndüler. O şapşal çocuğun yüzündeki ifadeye bakılırsa sanıyorum mutlu bir akşam geçirmiş olmalılar. Prensesine sarılmasına bakılırsa, oldukça mutlu bir akşam!”

“Bir.. bir hanımefendi böyle şeyleri konuşmaz..”, der Anglenna, gergin ifadesiyle.

“Neyse ki ben ne bir ‘leydiyim’, ne de bir ‘hanımefendi’.. Ne olduğunu bana anlatacak mısın?”, diye High Lady’nin omzuna dokunur..

..ve dokunmasıyla, Anglenna’nın sıkılmış dişleri arasından boğuk bir inleme kaçar.

“Omzun ezilmiş ve kırılmış..”, der ve High Lady’nin solmuş yüzüne sırıtır. “Biliyor musun, hep senin bu pahalı elbiselerini parçalamak istemişimdir!”, diye ekler ve ani bir hareketle elf kızın elbisesini, omuz dikişlerinden söker!

“..Kolundaki morluklara bakılırsa, onun da en az üç yerinde çatlak var. Diğer elinle göğsünü tutuşuna bakılırsa, kırık kaburgalar, duruşuna bakılırsa, sırtında bana göstermediğin en az bir darbe, ve sanırım kalçanda da bi sorun var.. Ne yaptın sen? Kendini bir yaban domuzu sürüsünün önüne mi attın? Bu kendini öldürtmek için kötü bir tercih, zira başaramazsan.. Eh.. Bu hale gelirsin işte!”

“Eline düştüm ve beni iyileştirmene ihtiyacım var!”, diye inler High Lady sıkılmış gözleri arasından acı yaşlar dökülürken.

“Neden Lady Magella’ya gitmiyorsun? Yada küçük Inshala’ya? Lady seni beleşe tamir eder. Aslına bakılırsa Inshala’da.. Ama ona gidersen bundan sonra o kıza, olduğu insan gibi davranman gerekir ki, bu da o kadar büyük bir kayıp sayılmaz senin için..”, der Merisoul.

“İkisine de.. gidemem..”, diye cevap verir Anglenna, acı içerisinde.

 

Merisoul’un bal renkli kaşlarından biri kalkar.

 

“Neden?”, diye sorar açık bir merakla.

“Birincisi, küçük Inshala burada değil, Heaven Parkında.. Efendi Aager’le birlikte kırılmış bir şeyleri onarmaya çalışıyorlar! Lady’ye de gidemem çünkü.. çünkü ona gidersem Prenses bu halimi görür!”, diye zorlukla konuşur Anglenna.

“Görsün.. Seni ilk defa yaralanmış görmüyor ki. Ne oldu? Onları takip ettiğinden haberdar olmasını mı istemiyorsun yoksa? Sana bunun iyi bir fikir olmadığını ima etmeye çalışmıştım sanırım. Hemde daha bu gece!”

“Hayır, genç Merisoul. Onun üzülmesini istemiyorum..”, diye sessizce inler high elf asilzade..

 

Merisoul ‘fırk’lar!

 

“Bu senden duyabileceğim en muhteşem yala— doğru olsa gerek!”, diye ünler succubi melezi. “Sen gerçekten samimisin..”

“Bunun için sana ne borçlanacağım, küçük iblis?”, diye diş gıcırdatır Anglenna, artık kapadığı gözleriyle ekşittiği suratı, acısının sınıra ulaştığını göstermektedir.

 

“Aaa.. Acı.. Bunun ne olduğunu daha bildiğini sanmıyorum. Ama bu gece küçük sürprizler ve mutluluklarla dolu gibi görünüyor!”, der bir başka ses ve Anglenna sesin içinde hissettiği kini algılar ve gözlerini açar.

Merisoul’un arkasında o çocuk durmaktadır.. Dar—bişey! Ahmak Philius’un piçi!..

..ve adamın suratındaki katışıksız nefreti, ve elindeki uzun hançeri fark eder.

 

“Sevgili Soul, müsaadenle bu zevki bana bırakırsan pek mutlu olacağım..”, diye kindar bir fısıltıyla tıslar Darly Dor.

“DARLY!”, diye kamçı gibi emir verir Merisoul ve Darly olduğu yerde çakılır. “Sana maşa olmakla ilgili söylediklerimi bu kadar mı çabuk unuttun?”

“Çok kısa bir anlığına daha maşa kalabilirim..”, diye dişlerini gıcırdatır Darly vahşi bir ifadeyle.

“Senin.. Philius’un piçi olman dışında.. kim olduğunu.. bilmiyorum.. Benimle ne alıp veremediğini de.. bilmiyorum..”, diye zorlukla konuşur High Lady.

“Hayatın o kadar çok arkadaşlarla mı dolu ki can sıkıntısından kendine düşman arıyorsun, dişi elf!”, diye nahoş bir üslupla konuşur Merisoul. “Dahası, aşağılamaya çalıştığın o çocuk, Efendi Philius’un eşinden olma öz evladı ve adı da resmi kayıtlarda mevcut. Bunun da anlamı, teknik olarak bu çocuğun asilzadelik mertebesi seninkiyle aynı! Yanlış biliyor olabilirim ama kendisine yaptığın bu hakaret, ya onun kabul edeceği bir haraç ödemeni, ya da teke tek bir düello da onunla karşılaşmanı gerektirir! Şimdi, ikiniz de daha fazla ‘bana’ borçlanmak istemiyorsanız bu saçmalığa hemen bir son vereceksiniz. Şansını zorlamak isteyen varsa, lütfen, sizlere engel olmayayım. Ama şunu da söyleyeyim, ben haraç kabul etmem, düellolarla da uğraşmam. Benim fiyatım ‘ruhlarınız’dır!”

 

High Lady’de, Darly Dor’da susarlar.

 

“Darly, bıçağını koy yerine ve kendinden geçmek üzere olan High Lady’yi kucakla ve onu dama çıkarmama yardım et.”, diye emreder Merisoul.

 

“Asla! Bu şirret yılana—”, diye nefret dolu bir ifadeyle başlar Darly..

“—Anneni daha ne kadar utandıracaksın Darlius?”, diye tıslar Merisoul!

 

Darly sessizce Anglenna’ya yaklaşır, kırık omzunu kendisine sabitleyecek şekilde tutar, seri bir hareketle uzun boylu high elf kızı kucaklayıp kaldırır.

Anglenna’dan bir inleme duyulur.

“Kes sesini şirret yılan!”, diye neredeyse tükürür Darly.

“Seni.. gerçekten tanımıyorum.. benim ne yaptığımı düşünüyorsan da.. yapmadım.. benim bir yaptırım.. gücüm yok.”, diye acı dolu bir inleme daha duyulur High Lady’den sonra elf kız kendinden geçer.

“İşte bu yüzden sana ‘piyonlarla uğraşan maşa’ olma demiştim, ama sen biraz kalın kafalı çıktın. Babanın.. Philius’un evinde senin bir yaptırım gücün var mı? Kaçmamış olsaydın bile..”

 

Darly, istemsizce uzun boylu elf kadını biraz daha rahat edeceği şekilde kavrar.

 

“Hayır. Olmazdı. O gücü ancak Ri bana verebilirdi. Tıpkı babama verdiği gibi.”

“Anglenna da sadece bir maşa! Annesinin küçük, süslü, söz dinleyen, şirin maşası.. Bunu gerçekten anladığında, bir sonraki adım için gel bana, ama daha önce değil.. Şimdi, uzat kızı şuraya. Bu damda bi dükkan açmadığımız kaldı!”

 

. . .

 

“İyi misin?”, diye sorar Merisoul yorgun bir şekilde.

“Kolum acımıyor, rahat nefes alabiliyorum, kalçamda da sadece küçük bir sızı var o kadar.”, diye derin bir nefes alır High Lady Anglenna uzandığı yerden.

“Sırtından bunu çıkardım..”, der succubi melezi ve High Lady’ye yaklaşık üç karış uzunluğunda, baş parmak kalınlığında iki ucu da sivri bir ‘çivi’ gösterir. “Sanıyorum bunlardan bir tane daha önce görmüştüm.. Two-Day Woods’dan geçerken bize yapılan baskında!”

“Çocuk nerede?”, diye sorar Anglenna.

“Ehemmiyet sıralamanda ciddi sorunların var senin, kızım!”, der Merisoul hafif sırıtarak.

“Onun benim hakkımda bu denli yanlış şeyler düşünmesini istemen.”, der Anglenna donuk bir şekilde.

“Çevrendekilerin senin hakkında ‘yanlış’ düşüncelerin olabileceğine inanmakta zorluk çekiyorum..”, diye hicveder Merisoul. “..acaba neden?”

“Sana ne borçlandım?”, diye sorar High Lady usanmış bir sesle..

“Biliyor musun, ben bu iyilik denen şeysinin ne olduğunu ancak hayal meyal anlıyorum, ama senin HİÇBİR fikrin yok!”, der succubi melezi acı bir şekilde.

 

High Lady Anglenna uzandığı yerden tepesinde duran uhrevi güzellikteki kızı, koyu yeşil gözleriyle uzun bir an süzer. Neden sonra ona anlaşılması zor bir sesle konuşur.

“Sen sadece yedi yıl bir çukurda kaldın.. Bir asır ve yetmiş sekiz yıl.. Ve ben hala çukurdayım, genç Merisoul!”

 

Merisoul Xyrotwu sessizce High Lady’ye bakar. Ancak gördüğü, önünde uzanmış uzun boylu, platin sarısı saçlı yorgun elf kadın değildir. Succubi melezi, kızın içine bakar, ve onun kalbini görür. Gördüğü şey karşısında ise hayrete düşer zira burnu kalkık asilzadenin kırık vücudundan daha kötü durumda olan bir kalbi vardır.

 

“Anlat bana..”, der Merisoul sessizce. Ama sanki o sessizliğin içinde bükülmez, çelik gibi bir emir vardır. “..bana çukurunu anlat —ki ben de çıkmana yardım edeyim!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

ÇINNNK!

High Lady Anglenna hayatının belki de sonuna kadar bu sesi unutmayacaktır; altın zincirler arasından sıyrılarak et ve kemiğe saplanan uzun, keskin çeliğin ıslak sesi.. Kendisi hiçbir zaman pek de mücevher yada takı kullanan biri olmamıştı. Hele potansiyel olarak bir yerlere takılma ihtimali olan uzun, ince, işlemeli altın zincirler. Bu tür zincirleri bildiği sadece bir kişi kullanıyordu..

Prenses Alor’Nadien ne.

Anglenna birden içine düşen ateş ve korkuyla arkasını döndüğünde Prensesi kendisine sarılmış, gözleri acıyla kısılmış ve bir şeyler fısıldar bulmuştu.

 

“Üzgünüm abla.. Elimden ancak bu kadarı geldi.. Seni kurtaramadım.. Beni affet..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Alor’Nadien ne, tahtı sana bırakacak.”

High Lady Anglenna sessiz bir hayretle yarı uzanmış, yarı doğrulmuş olduğu damda, önünde duran uhrevi güzellikteki, kuzgun kanatlı meleze bakar.

“Bu.. kabul edilemez bir şey. Alor’Nadien ne o kadar sorumsuz olamaz!”, diye fısıldar Anglenna.

“Bu sorumsuzluk değil, babasıyla arasındaki sürtüşmenin sonucu olarak kendisine bırakılan seçenekler arasında en kansız olabileceğini düşündüğü şey olduğundan..”, diye konuşur Merisoul sessizce. “Ahmak babası yüzünden artık taht yolu ona kapandı. Bunu sen de pek âla biliyorsun. Şayet Lorna tahtı babasından almak istiyorsa, bunu onun elinden zorla ve ‘ezerek’ almalı ve ikimizde sevgili prensesin bunu yapmayacağını biliyoruz çünkü ezip geçmek onun ruhuna, karakterine ve kimliğine aykırı. Bu da tahtı, prenses dışında alabilecek geride sadece üç kişi bırakıyor.. İlki annen —ki buna Grandaleren hiçbir şart altında izin vermeyecektir ve annenin yaşı da taht için çok geç artık. Diğer seçenek ise sensin.”

Anglenna, önünde duran ve bu güne kadar en nazik bir ifadeyle ‘muallak’ olarak tanımlayabileceği kıza öylece bakakalır.

“Üç kişi dedin. Diğeri kim?”

“Diğerini ifşa etmek bana düşmez zira bu benim sırrım değil. Ve onun tahta geçmesi halinde bütün elf ırkının toplu sinir krizi geçireceğinden de eminim.”, diye kıkırdar Merisoul mutlu bir şekilde.

Anglenna başını kaldırır ve gecenin karanlığına ve yıldızlara uzun bir süre bakar. Sonra başını eğer ve sessizce konuşur.

“Ben.. ben tahtı istemiyorum. İsteyenlerin kendilerine ve etraflarındakilere ne kadar zarar verdiklerini açık bir şekilde görecek kadar uzun yaşadım.”

“Annen.. High Lady Angrellen.. bu cevabından pek de hoşlanmayacaktır.”

“Annemin bu güne kadar herhangi bir şeyden hoşlandığını görmüşlüğüm olmadı. Bir şeyden daha hoşlanmaması pek de büyük bir fark yaratmayacaktır. Eminim zamanla buna alışacaktır.”, diye hafife almaya çalışır uzun boylu elf kadın, ama içinin titremesine de engel olamaz.

“Cesurca.. ve ahmakça söylenmiş bir şey.”, der Mersioul düşünceli bir sesle.

 

Anglenna yorgun bir şekilde omuzlarını silker.

 

“Bugüne kadar Alor’Nadien ne’yi herkes yalnız bıraktı; annesi, babası, annem, ben ve halkı.. Ne kadar acı değil mi? Onu yalnız bırakmayanlar ise yabancılar oldu; elflere tahammül bile edemeyen bir yarı elf izci, bastı bacak bir cüce, Drashan’lı bir kesici, bir iblis tohumu, bir dwarf ve ne idüğü belirsiz, küçük, sıskası çıkmış bir kız.. Dahası, onu asla terk etmeyecek, yeni yetme, aptal bir insanoğlu!”, diye acı bir şekilde söylenir ve bunu söylerken ilk defa elf kadının ‘insanî’ duyguları olabileceğine dair bir belirti görünür; Anglenna Sunsear’ın gözleri dolar..

 

“Halbuki High Woods kalbi olarak onu seçmişti. Öyle görünüyor ki halkım bunun anlamını unutmuş durumda.”, diye devam eder elf kadın.

 

“Tarihimiz.. İlk Rise’miz.. Elorellen Feymist.. Adalar Krallığı ilk kurulduğunda üç kusal high elf kardeşten biri.. High Woods’a geldiğinde orman onu kalbi olarak seçmişti. Elorellen Feymist’de bu sebepten dolayı oraya yerleşti ve Bari Na-ammen’de bu yüzden orada kuruldu.

 

Ve ben High Woods’un kalbi değilim. Bari Na-ammen’de ne bir sevgilim, ne sevenim, ne de bir dostum var. Sahip olduğum tek şey düşmanlarım.. Ben kimin Rise’si olabilirim?

 

Alor’Nadien ne.. O gerçek bir sevgili. O sadece High Woods’un kalbi değil, genç Merisoul. O halkının da kalbi..

 

O.. Bari Na-ammen’in kalbi..

 

Evet. O kızı herkes yalnız bıraktı. Ama ben onu asla yalnız bırakmayacağım. Ne onu, ne de onun neslini..”

 

Merisoul, antika dükkanında ilginç bulduğu bir parçaya bakar gibi Anglenna’ya bakar.

“Annen buna izin vermeyecektir.”, diye sessizce uyarır elf kadını.

 

Anglenna başını doğrultur ve önünde duran kanatlı varlığa, Ad Ara’ya bakar. Tavrı az önceki hali ile aynıdır ancak yüzünde, herkesin kendisinden bildiği, ‘soğuk’ ifade yoktur. Sanki yerini, içinde biraz daha azim, kararlılık, inanç ve katilik içeren bambaşka bir.. ‘şeye’ bırakmıştır.

Anglenna Sunsear, hayatında belki de ilk defa kendisi üzerine yüklenen ‘Buz Kraliçesi’ kimliğini kırar ve yerini, içinde gerçek ve içten ‘ifadelerin’ olduğu bir kimliğe bırakır.

 

BEN ONU ASLA YALNIZ BIRAKMAYACAĞIM..

NE ONU, NE DE ONUN NESLİNİ..“, diye yanarak tekrarlar kendisini.

HER NE PAHASINA OLURSA..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Alor’Nadien ne.. Güzelim.. Bebeğim.. Neden? Hedef bendim, sen değil! Beni vurması gerekiyordu.. Neden..? Neden girdin araya?”, diye inler Anglenna ve hayatında ilk defa içinde bir şeylerin kırıldığını, ardından da parçalanıp, asla bir daha geri gelmeyecek şekilde, sele kapılmış cesetler gibi kendisinden uzaklaşarak gözden kaybolduğunu hisseder..

“Çün.. çünkü sen benim.. ablamsın..”, diye kanlı, fokurdayan bir sesle Lorna’nın cılız sesini duyar Anglenna..

..ve Udoorin belirir yanlarında.

 

Genç adamın yüzü mutlak bir kayıp ile buruşmuş, kan içerisindeki, kırılmış prensesini kucaklamış, utanmadan ağlamaktadır.

 

“Güzel.. Dorin.. ablam sana.. emanet. Onu.. onu kurtar. Ve.. Darly.. bu onun suçu değildi.. Lütfen..”, diye anca duyulur, kanlı bir fısıltıyla yalvarır Alor’Nadien ne..

 

..sonra, yüzünde mutlu bir ifade varmış gibi sessizce solup kaybolur..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Gelin güzellerim, burası artık güvenli değil..”, diyerek Nadine, peşine taktığı kızını, yeğenini ve yoldaşlarını, sarayın gizli tünellerinden geçirirken karşılaştıkları elf muhafızlarına, arkalarında bıraktıkları taht salonunu işaret ederek “Hainler.. Hainler taht salonunda.. Hainleri yakalayın!”, diye emirler yağdırır ama ‘hainler’ derken kocasından mı, yoksa High Lady Angrellen’den mi, yoksa her ikisinden mi bahsediyor anlaşılmaz.

“Geldiğinizi ilk duyduğumda o kadar sevinmiştim ki.. Korkarım, sizler adına vermeyi düşündüğüm şöleni ertelememiz gerekecek zira burası artık güvenli değil.”, der nefes nefese kalmış bir şekilde.

Rise’nin sözlerini tasdik edercesine, arkalarında büyük bir patlama olur ve her yer sarsılır.

Taht salonu yıldırımlar, ateş yağmurları ve mebus büyülerle sallanırken, her iki tarafın askerlerine ait kılıç şakırtılarına ölenlerin boğuk çığlıkları karşır..

Yan odalardan birine sızdıklarında bir anda Nadine, Lorna ve grubun etrafında elliye yakın elf muhafızı belirir ve her şey durur.

Gruptaki herkes bir anda gerilirken Udoorin’in yüzü kararır ve sessizce sevdiği kızın arkasına geçip devasa baltalarını kaldırır.

Muhafızların başı Rise’ye yaklaşır ve önünde, tek dizi üstüne düşer.

 

“Hanımım..”, der boğuk bir sesle. “Aramıza katıldığınızdan beri bizim için yaptıklarınızı bazılarımız gördü. Ri’mize baş kaldıramazdık ama prensesimize yapılanlara da göz yummadık.

 

Prensesimiz, Bari Na-ammen’in sükuneti için hakkı olan tahtından vazgeçişini ve ayrılışını gördük.. Hiçbir ırkın tarihinde görülmemiş bu fedakarlıktan sonra, burada bulunanlar ve dışarıda hazırda bekleyen bine yakın muhafız, aramızda ona gizli bir sadakat yemini ettik; geri geldiği gün, her ne olursa olsun onun önünde, yanında ve arkasında olacağımıza dair.

 

Öyle görünüyor ki andımızın sınanma zamanı geldi. Sayımız fazla değil, ama buradaki her elf’in canı sizindir.. Bir gün bize geri döneceğinize ve Bari Na-ammen’i tekrar yükselteceğinize dair inancımızdan dolayı bizler önden gideceğiz ve sizin için yolu açacağız zira High Lady Angrellen’in kişisel muhafızları her yerdeler ve prensesimizi gördükleri yerde öldürme emri aldılar.

 

Onları aştığımızda ise önümüze Orken sürüleri çıkacak çünkü buraya bir soykırım için geldiler ve şehir sarılmış durumda.”, der muhafızların başı. Sonra derin bir nefes alır, başını kaldırır ve Rise’sine bakar.. Alor’Nadien ne’ye.

 

“Bugün Bari Na-ammen’in son günü. Bugün, bu güzel ülke dünyaya veda ederken lütfen bizi iyilikle anın.”, diye çekilmiş bir ifadeyle Lorna’ya yalvarır.

 

Gözleri dolmuş olan Lorna’nın yüzünde en az önündeki muhafız kadar çekilmiş bir ifade mevcuttur. Prenses, yumuşak, boğuk ama kararlı bir sesle konuşur.

“Adın ne senin asker? Seni ve sadıklarımı anıp hatırlaya bilmem için bana isimlerinizi söyleyin.”, der.

Muhafızların başı, yavaşça elini göğüs zırhlığının içine sokar ve düzgünce katlanıp mühürlenmiş kalın bir papirüs çıkartır.

“Sadıklarınızın hepsi burada, hanımım.”, der ve ayağa kalkar. Kısa, kesin bir emir verir ve muhafızlar yek vücut haykırır.

 

RİSE ALOR’NADİEN NE..”

RİSE ALOR’NADİEN NE..”

RİSE ALOR’NADİEN NE..”

 

Sonra hepsi kılıçlarını çeker ve dönüp seri adımlarla prensesleri için yolu açmaya başlarlar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Anglenna kendisini içi boş kırba gibi hissetmektedir. Ne kadar büyü reservi varsa hepsini bir kaç dakikada boşaltmış ve ancak bu şekilde hayatta kalmış olmanın verdiği gerçekte tatmin edici bir hazzı da yoktur.

Elf kadın, uzun, platin sarısı saçları dağılmış, üstü başı kan ve pislik içerisinde, etrafını çevreleyen iri cesetlere bakar; Orkenler!

Arashkan’ın ortasında, Heaven Parkta Orken’lerin ne işi olabilir, diye düşünmeye çalışır, ancak zihni kadar bedeni de boşalmış gibidir.

Belki dostarı vardır çekingesiyle, High Lady orada daha fazla oyalanmaması gerektiğini düşünür ve tam dönüp gidecekken hemen arkasında, kendisine meyletmiş cesedi fark eder.

“Bunu ben öldürmedim. Aslına bakılırsa, arkamdan geldiğini bile bilmiyordum.”, diye sessizce mırıldanır.

Anglenna zorlukla eğilip cesedi döndürdüğümde, koca Orken’in tam alnının ortasına saplanmış oku görür.. ve içsel bir çekim mi, yoksa doğal bir fakındalıktan mı, kız okun üstündeki elf işlemeleri fark eder.

“Huh!”, diye ünler kendi kendisine.

Elf kadın uzanır ve oku çekip çıkarmaya çalışır ancak ok, beklediği mukavemeti göstermez ve bir anda yaratığın kalın kafatasından kurtulunca Anglenna dengesini kaybeder ve biraz utanç verici bir şekilde kıçının üstüne düşer.

 

Anlaşılan bu gece şu, her şeyin yanlış gittiği gecelerden biridir..

 

Elf kadın, ‘bir gören oldu mu’, diye etrafına bakınmaz çünkü buna ayıracak ne gücü, ne de takati kalmıştır.

Bendensel olduğu kadar zihinsel bir çaba gösterek ayağa kalkar ve etrafına bakınır..

..ve az ileride, kendisine ait olmayan bir Orken cesedini daha görür.

Anglenna, Orken cesedine yaklaştığında, benzer ‘leş’lerin, tesbih taneleri gibi kendisine doğru sıralandığına ayılır..

..ve hepsinin ya alnının ortasında, yada kafalarının tam arkasında ilişmiş okları fark eder.

 

Anglenna, uzun bir süre tükenmiş haliyle varlıklarından bile haberdar olmadığı cesetlere bakar ve bu gece hala hayatta oluşunun tek mesulünün, kendisine çarpık bir sorumluluk duygusundan dolayı yardım etmiş, ancak konuşmak bile istemeyecek kadar da uyuz olan izci onbaşıyı düşünür.

Evet. Bu ‘leşler’ kesin olarak Laila’nın marifetidir zira o güne kadar tanıdığı ve bildiği, ‘headshot’ fetişi olan tek izci odur.

 

Elf kız, yorgun ve bitkin bir şekilde parktan ayrılmak için yürümeye başlar. Yürürken ister istemez parmaklarını, elindeki okun üzerindeki fevkalade ince yapılmış süsleme ve işlemelerin üzerinde gezdirir..

..ve bir şeye daha ayılıverir.

Anglenna oku göz hizasına getirir ve platin sarısı kaşları hayretle kalkar.

“Huh!”, diye gördüğü şey karşısında ünler.

MELETHRIL ELANDI!

“Bir kız bu kadar şanslı olabilir mi, yaa? Önce Silendenien en Eruanna, şimdi de bu! Nereden ve nasıl buldun bu kayıp mirası ki?”

 

Anglenna Sunsear, kendisini hiç bu kadar bedensel, zihinsel ve duygusal olarak yorgun, tükenmiş ve kötü hissettini hatırlayamaz.

Annesinin görmeyeceğinden emin olduğu zamanlarda olduğu gibi gözleri dolar..

..ve yine o zamanlarda olduğu gibi babasını, Selvius Brightleaf’i hatırlar..

 

Etrafındaki herkesin sarılabileceği, güvenebileceği, sırtını yaslayabileceği ve ağlayabileceği bir omzu vardır..

O karanlık, Drashan’lı kesicinin bile!

Kendisi dışında herkesin..

Evet.. Gerçekten bir elfin yalnızlığı, bir insanın yalnızlığına benzemiyormuş..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Muhafızların başı, Rise Alor’Nadien ne’ye son bir defa daha bakar, sonra gözleri yavaşça bir başkasına kayar.. Genç, yakışıklı high elf muhafız nefesini tutmuş bir şekilde platin saçlı kızı süzer..

 

Armathelius Riverblade içinde hissettiği kırık sevgiyi.. ve hüznü.. gizlemeye çalışır.

Çok hafif bir şekilde ‘Lenna’ya başıyla veda eder..

..ve adamlarının peşinden koşar.

..ve gözden kaybolur.

 

Çok uzaklardan, ormanın derinliklerinden, tanıdık, iç ürpertici savaş borularının vahşi ulumaları duyulur..

Tıpkı Arashkan da olduğu gibi, efendileriyle beraber Orken sürüleri gelmiştir!

..ve onlarla beraber Themalsar’ın kehaneti gerçekleşir; neredeyse bin yıllık durağanlığın getirdiği uyuşukluk, ihtişam körlüğü ve entrika, meyvesini vermiştir.

Bari Na-ammen için hesap günü, nihai yıkım ile gelmiştir..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Uzun boylu, platin saçlı high elf kız mutlak bir hezimet içerisinde, saklandıkları loş mağaranın bir köşesine çekilmiş, sessizce yüz yetmiş sekiz yıllık bir yalanı değerlendirmektedir; High Lady Anglenna Sunsear..

Ve geçmişe doğru baktığında, yaşadığı yalanı, annesi High Lady Angrellen’i ve..

..o kadar!

 

Hayatında annesi ve onun kurguladığı yalan dışında hiçbir şey yoktur.

Ama kaybettiği şeylerin listesi o kadar uzundur ki..

Beraber geçirebilecekken kaçırdığı bir ömür dolusu Alor’Nadien ne, onun annesi Nadine, kendi babası Selvius Brightleaf, Armathelius Riverblade, potansiyel onca arkadaş, bu küçük grup, High Woods ve Bari Na-ammen..

İşin en acı yanı, kendisine yakınlık ve, çarpıkça da olsa, anlayış gösteren tek kişi, kendisinden zorla adını ‘yolduğu’ o iblis tohumudur.

Anglenna listeye kuzeni Lorna’yı eklemez çünkü o kızın kendisine olan akıl almaz düşkünlüğünün sebebini bir türlü anlayamaz. İronik bir şekilde, kendisi kendisiyle karşılaşmış olsa, kendisini ivedilikle ve arkadan bıçaklar, ve bundan dolayıda bi gıdım bile rahatsızlık hissetmeyeceğini kendi kendisine itiraf eder..

 

High elf kız, Anglenna yalanının gerçekte kendisini ne denli yalnız ve tekil anlamda boş kıldığını tüm çıplaklığı ile anlar ve gözleri dolar.

Saklandıkları loş mağaranın köşesinde sessizce ağlamaya başlar..

Anglenna ağlarken ne kadar vakit geçtiğini bilemez, ancak küçük bir şeyin sessizce eteğinin ucunu çekiştirdiğine ayılır.

Başını o yöne çeverdiğinde, Inshala adındaki küçük kızın, zarif el hareketleriyle eteğinin, muhtemelen High Woods’dan kaçarken yırtılmış kenarıyla bir şeyler yaptığını görür.

Anglenna hayretle küçük kıza bakar zira bu kızın elbisesini tamir etmeyi bırakın, kendisine yaklaştığını bile gören olmamıştır.

“Ne yapıyorsun sen?”, diye burnunu çekerek sorar kıza.

Kız başını kaldırmadan işine devam eder, ancak çok sessiz ve utangaç bir fısıltıyla, “Elbiseni yanlış giymişsin, abla. Onu tamir ediyorum.”, der.

Sonra yavaşça ayağa kalkar, kıpkırmızı olmuş bir suratla Anglenna’ya bakar..

..ve hayretle kendisine seyreden high elfe sarılır!

“Gerçek kaybı, ve bununla gelen acıyı hissettin. Artık bizdensin abla. Şimdi.. Saçlarının bu hali ne böyle? Bir High Lady’ye hiç yakışmıyor.”, diye ciddi bir ifadeyle söylenir Inshala.

“Bari Na-ammen artık yok ve ben de bir High Lady değilim.”, der Anglenna, dolu gözlerle.

“Bizi biz yapan, başkalarının bize taktıkları ya da yakıştırdıkları isimler ve sıfatlar değildir, abla. Bizleri sevenlerin bizi nasıl gördükleridir önemli olan. Bunu.. Bunu bana Aager Fogstep öğretti. Hadi gel.. Sen bana kendini anlat, bende saçlarını öreyim..!”

 

 


 

Sadıkların Listesi:

 

Silendenien en Eruanna: Silendenien’in Zarafeti, Gracious Warning.

Melethril Elandi: Lover’s Arrow.

Kırba: Genelde hayvan derisinden yapılma ve su taşımak için kullanılan bir nevi kese (water skin).

 

 

 
 

Lie By Omission..

Timeline:

There is no good time for a Lie.

Only good timing!

 

A FEW WEEKS AGO, ON THE ROAD TO ARASHKAN,
SOMEWHERE BETWEEN SIM TOWN AND MISTY FOREST
NEAR THE GREAT ARASHKAN LAKE.

I feel sick!”, came the groaning voice of a girl from the shuddering wagon. She was an innocently beautiful girl, with a diminutive, sad face, long, honey-brown hair, raven-black wings, and dark, crowning horns. She lay in a fetal position under a rough, scratchy woolen blanket as she moaned dramatically.

“You were sick yesterday. And the day before that. And the one just about before that as well.”, came the voice of the broad-shouldered she-dwarf in heavy armor, and heartlessly. She was already tethering at the end of her patience; she had been trying to compose a prayer —a feat that was quite a challenge, the way the wagon shook and rumbled like a drunken Mox!

“But she is ill..”, said the third person in the wagon; this one, a pretty and skinny girl, and she spoke with a small, scared voice.

She wasn’t lean, nor slender.

Just skinny.

One would think she had been saved from a concentration camp merely a day or two ago.

“And I do believe she totally deserved it.”, scowled the she-dwarf.

“But.. Sister Lady.. Please..”, pleaded the skinny girl.

“Should have kept her hands off my boy. Did she? Nooo..”, the dwarf, ‘Lady’, growled at the skinny girl, Inshala.

“She didn’t know..”, whined the girl.

“What she said; I didn’t’ know!”, came the voice of the girl from under the blanket.

“And that makes it alright, I suppose?”, scowled the she-dwarf, even more.

“Perhaps you should pin a note on your ‘boys’, ‘I AM THE TEMPLE PROPERTY! – HANDS OFF!‘ Or better, yet; ‘OFF LIMITS‘.”, replied the girl in a miserable voice and without a trace of sarcasm. “I promise, I would never have touched him.”

The underlying twisted logic in that was not lost on ‘Lady’, the she-dwarf. Had the ‘boy’ not been a temple guardian, he would have been dead —’used’, and then devoured by the half-succubi girl lying sick under the blanket.

Lady sighed.

There was no arguing with Merisoul. She was what she was; a half-born, a scion of succubi, and devouring the souls of their victims were in their nature. True, the girl had managed to curb her appetites rather admirably since the day they had met, but Thomas —the young temple guard, had almost fallen for the beauty of the succubi.

To be fair, the half-born was not sick because Thomas had been a temple guardian, but because the boy had long fallen for another beauty; the stubborn, pugnacious, aggressive, and troublesome girl, Bremorel Songsteel..

..and the succubi, as seductive as they were, would get branded and sick or poisoned should they ever try to touch, let alone devour a soul who was truly in love.

Funny how that went; beauty always seemed to cause trouble, and eventually, burn —someone!

And boys always seemed to go for the wrong girls..

Yes.

Lady loved Bremorel like she were her own, like all those she had taken under her wings, but the girl was trouble.. and troubled. She had been so, ever since her parents had been killed by a band of marauding orcs and brought to the town orphanage.

In time, it was possible she would have recovered as time healed many things by way of clouding old memories..

..had the girl not actually witnessed the butchery, and she had been only four at the time.

Lady decided she should perhaps be a tad more lenient to those under said wings.

“Are you getting worse?”, she asked finally.

“What I am getting, is a smell and it is going to make me retch!”, said the girl and with a sudden motion, she picked herself up and leaned over the side of the wagon and..

..retched!

For a long moment, she stared at the sick as the wagon moved on.

“I puked.”, she said clinically. “That was mildly revolting, considering I am not even actually, sick! Not physically anyway. You would think a fiend like myself wouldn’t even have a soul, to be spiritually ill.. Shows how much all the great Heavens and their saints know!”

The skinny girl reached up to her with the itchy blanket and put it around her shoulders, shredded a piece of her own thread-bare skirt, and wiped the sick off her face.

“Why don’t you lie down and get some sleep.”, she said and drew her back into the wagon.

“Can’t. The smell..”, she moaned.

“Smell? What smell? I don’t smell anything?”, the skinny girl said.

“It’s coming from ahead. I think someone needs a bath.. and thoroughly!”

“Ummm.. who?”, asked Inshala tentatively.

“That Udoorin boy..”

Inshala stuffed her head under the blanket..

..and snorted.

..and she kept on snorting!

The gnome driving the wagon also snorted. But unlike the skinny girl, Inshala, who was trying to keep it down so she wouldn’t be heard —because she was a polite young girl, the gnome, Gnine, on the other hand, barked out with glee.

“Ow, this is just too good not to repeat.. Repeatedly!”, he said, kicking his feet into the air.

“You repeat that, and I will hurt you, boy..”, came the growling voice of Lady. “..repeatedly!”

Gnine cackled some more.

“Would you like me to tell him? I totally can.”, the gnome said with mirth.

“How altruistic of you.”, said Lady and very much wanted something heavy in her hand.

“The ladies shouldn’t be burdened with this. It would break the boy’s heart! Can you imagine his face if someone told him he stank, right in front of Princess Lorna?”, smirked Gnine.

“By all means, do that, Master Gnine.”, said Merisoul from inside the wagon. “I am sure he will enjoy dismantling you. Not that there is much of you to dismantle.”

“Oh no, my pretty Soul. He will do nothing as long as the princess is anywhere in sight. He can’t!“, the gnome said evilly.

“But.. don’t you share a tent with him?”, asked Inshala innocently.

“Well.. as inconvenient as that might be, it might still be worth it.”, replied Gnine a bit dubiously, now.

“Or not.”, added Merisoul.

“You will do no such thing, midget!”, flared Lady. “I will inform the boy and he can take a bath in the lake. We will make an early camp.”

 

A FEW HOURS LATER..

“Hey, you.”, said Merisoul, as she approached Lorna while holding a large ‘puking tub’ in her arms.

“Hello, Merisoul. How are you today? Are you feeling any better?”, asked Princess Alor’Nadien ne politely, turning to look at her.

Merisoul looked down at her ‘tub’, then at Lorna.

“It’s only half full, so I suppose I am a bit better.”, she said, as she swayed.

“Please sit.”, she said and turned back to look at something in the distance.

“You can’t see him from here, you know.”, Merisoul said with a straight face.

Princess Alor’Nadien ne blushed.

“What? No. I was not trying to peak. That would be very inappropriate. And unkind to Sir Dorin.”, said Lorna, her face still bright red.

“A bit early to ‘Sir’ him, don’t you think?”, and there wasn’t a trace of amusement in her voice.

“I.. we refer to one another so. I would rather he called me Alor’Na or just Lorna. But he insists on living the habit of ‘ladying’ me, hence I reply in kind. He is a good man.”, Lorna said, still blushing.

“He is also alone..”, inserted Merisoul.

“Alone?”, Lorna asked, a bit confused.

“Yes. A young, healthy male, and not bad to look at, out of his armor, taking a bath, in a lake, and alone. I imagine any number of young, Arashkan country girls are having a great time ogling at him.”, Merisoul replied.

Lorna’s face changed..

..from a bright, blush red to a dark, furry red!

“That is.. that is just rude!”, she fumed.

“I agree. Totally rude.. but fun. Probably. Unless someone takes steps. Once one of them musters enough courage though, it’s over; she will jump into the lake for the boy, followed by her numerous competitors.”, the Merisoul mused. “They say the Dryadkin entrap by their charm, but nothing beats an Arashkan country girl to a young, husky, and healthy male specimen such as your Udoorin!”

“They had better not!”, flared the princess in a rather uncharacteristic way.

“I mean, I wouldn’t mind going there myself —to make sure he stays safe, I mean, but I am in a vulnerable state at the moment and young human males are a tad too scrumptious to pass. Ranger Corporal Laila could too, I suppose, but she and young Udoorin are like brother and sister, so that would be a bit awkward. The gnome would end up getting water-logged, then beached because he would enrage young Udoorin. Inshala is out of the question; she belongs to that not-so-nice Aager and Lady just shouldn’t be staring at a naked man while he bathes.. Now that’s just wrong. That leaves you. Unless you want to risk him.”

“I..”, stammered Lorna, returning back to a blush.

“I mean, all the fights and bloodletting we have been through all these months and losing him now to some country strumpets sounds like such a poor trade, and a waste to me.”, the succubi half-born added.

“But I am on watch duty.”, struggled the princess.

“I can cover for you.”, offered Merisoul. “And trust me when I say, no one wants to be anywhere near my ‘puke tub’. It’s toxic!”

“I won’t be intruding upon him, will I?”, asked Lorna hesitantly.

“Intrude away, darling, I am sure he won’t mind. Not that there is anything he could do about it; he is naked, in a lake, and alone, after all, probably about to be ambushed by any number of sunny, buxom, country girls..”

Princess Alor’Nadien ne took off at a run!

Aager Fogstep walked up to Merisoul as he stared after the princess, running towards the lake.

“What’s gotten into her?”, he murmured.

“She is off to watch duty.”, replied Merisoul.

 

This event triggers the story: A Bard’s Tale X, Dorin’s Day

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

SEVERAL MONTHS AGO, DEEP DOWN
IN DUNGEONS, UNDER THE RUINS OF THEMALSAR.

Aager Fogstep did not like dealing with people. Not at a personal level. He preferred to orchestrate things in such a way that others did the interacting and the conversing. When things came to his attention on a personal level, it usually meant someone was about to be deleted.

Hence he smoothed over to the two ranger cousins and growled at them in his low, implicating voice.

“You two better talk with that girl.”

The two ranger cousins, Laila Wolvesbane and Bremorel Songsteel stared at one another and the younger of the two, ‘Bree’ made a face which she took no trouble hiding from the sinister-looking man in his dark clothes.

There was, apparently, some dislike between the two cousin-ranger-girls and Aager.

Laila never showed him any animosity. Not openly. Perhaps being half of an elf called her to be more subtle. Hence she preferred a passive-aggressive stance. Bree, on the other hand, did not bother with such subtleties and showed her displeasure as she did everything else; openly and savagely..

“What girl?”, asked Bremorel bluntly.

If Aager was taken aback by the girl’s attitude, he didn’t show.

Because he didn’t care.

Aager Fogstep had had his empathy washed out of his system by the time he was five.. back at Drashan.

“That strange girl.”, he said in his quiet, growling voice.

“That doesn’t narrow anything down. You could easily be referring to—”, she began.

“—You?”, finished Aager, causing her to scowl, and her cousin, Laila, to snort. “But no. You are odd enough without talking to yourself. I was referring to that.. little Inshala girl.”

Bremorel fumed furiously at the man standing before her.

“If you want to be taken seriously, and shown the respect you deserve, you must display it to others, and freely, young Morel Songsteel.”, he said.

Apparently, not caring did not equivalate to ‘accepting’ open displays of disrespect nor insolence, for Aager Fogstep.

Laila put a hand on her cousin’s shoulder, then she turned to Aager, and said, “What are we going to talk to her about? She isn’t exactly chatty, you know. Other than sneaking up to us and mumbling a few words, then taking off again, she hasn’t spoken to us at all.”

“My point, exactly. She has some.. issues. Serious issues that must be addressed.”

“Why don’t you talk to her then?”, inserted Bremorel spitefully.

“Don’t be asinine. That girl avoids me like the plague.”, snapped Aager.

“Can’t imagine why!”, she sneered.

“Bree.. Please.”, said Laila reprovingly.

Aager, however, gazed at the young woman for a long, silent moment with dead eyes.

Then he spoke;

 

“There is nothing to imagine, young Morel. I wasn’t given this job because of my people skills. I was given it to make sure the said people were safe enough to do all the stupid things they do. I do not defy nor deny my shortcomings. I am a heartless murderer with enough corpses to rope all the way back to Drashan.. I have no past worth remembering, nor a future worth living.. When I kill, I feel nothing. No shame, no remorse. Much like I see no reason for joy when I breathe.. Yet, I show courtesy because those that don’t, are cut first. I see little practical merit for ‘life’, yet do my best to keep those around me safe and alive.. What awaits me in my future, is nothings short of a noose..

 

So tell me, young Morel..

 

What’s your excuse for being insufferable?”, he snarled savagely.

 

Bremorel’s face flushed.

Laila sighed.

“What do you want us to tell her? What kind of issues does she have?”, she asked.

“I wouldn’t know. I could safely say, she needs.. friends. Talk to her. Be her friend.”

Laila cocked an eyebrow at the man in dark clothes.

Even Bremorel was astonished.

Aager Fogstep; the soulless, friendless, exempt-of-all-human-emotions man, was asking them to befriend someone!

“You want us? To be friends? With that girl?”, she asked incredulously.

“Yes.”, he growled. “From what I heard, you two became friends quite after you met. You should know, how.”

“Yea.”, spat Bremorel in a voice that reeked with sarcasm. “Have Udoorin insult my cousin again and we’ll take Inshala with us to beat him! Should make us and her, all cuddly!”

“Ow. Do you like that girl?”, came a soft voice from somewhere above them, and Merisoul Xyrotwu landed right next to them!

Aager Fogstep just stared at the half-succubi.

“No.”, he snarled.

“I don’t believe you!”, she said happily.

“And I don’t really care what you believe.”, he very nearly spat.

“You do know that I can read your feelings, right?..”, she began.

“Neither my thoughts nor my feelings are any of your business.”, Aager growled.

“..And they are all a jumble. A confused mess. Mangled in disarray!”, she finished.

“By all means, repeat the same thing using synonyms.”, he said in an infuriated voice.

“Actually, they all mean different things.”, Merisoul said in an explanatory way. “True. They are, at times, used interchangeably, but in reality, there are nuances. In your case, they all apply independently.

Aager decided this was just about the best time for an acceptably decent retreat and still keep some of his dignity intact. The silly, intrusive girl with the raven wings was a heaven for garbage trivia, making arguing with her, a pointless, but infuriating exercise..

She was exactly the kind of person he avoided at all costs.

The only ‘good’ thing about his birthplace, Drashan, was people like this girl would never last. They would, sooner than later, irritate someone —anyone— and be cut and make everyone else happy.

Other than pirates, murderers, thieves, cutthroats, scoundrels, and whores, it was likely Drashan had the highest concentration of pragmatic and practical people then any other place!

He looked at the ranger cousins one last time.

“She needs friends. Desperately, and soon. Not me..“, he growled and left.

 

This event triggers the stories:
Sen iyi biri değilsin!
and Day One.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A FEW MONTHS AGO, INSIDE AND NEAR THE
ENTRANCE OF THE RUINS OF THEMALSAR.

Tell me, little fiend, have you any last words before you face your doom?”, said the beautiful Archangel of Wrath, Priceptine, as he gazed down upon the broken body of the pretty girl with the long, honey-brown hair, sagging raven-wings, diminutive face, sad, soulful eyes, and the crowning horns. She lay there bruised and bleeding, but still clutching to the dented locket that had been the Archangel’s jail for some eight hundred years.

“To which doom, are you referring to, if I may ask? The one where some Mortals threw me into a pit when I was but two and kept me in there until I was ten?

Or the doom where an incubus had his way with my mother, who died two days after giving birth to me?

Or the doom where I was forced to endure Hell for years? I hope not. Hell is a bore..

Or perhaps you are referring to the doom where the Angel whom I set free, gets to beat me out of ‘gratitude’?”, replied the barely alive young girl.

Apparently, this was not the answer Priceptine, the Archangel of Wrath was expecting. From a demon, something declarative like “I will see you in Hell!”, was more fitting.

“You did not free me out of the goodness of your heart.”, he snarled.

“How could I? I didn’t even know what was in the locket. Had I known the Archangel of Wrath would be my collocutor, I would never have opened it.”, she said, and without a trace of shame.

“So. You admit your intentions?”, he scowled.

“What is there to hide? No one sane would release a being, knowing he will beat you to pulp the moment he’s out. That would be insane!”

Priceptine glared down at the little fiend girl. She was either very smart, cunning, and devious.. or just stupid.

“I think an apology is in order here.”, sniffed the girl.

AN APOLOGY?“, snarled Priceptine.

“Of course. Something to compensate for the smiting, the lack of gratitude and rewards.. I did set you free. And I am a bit appalled about the lack of base courtesy, as well..”

“You did not release me intentionally, nor with good intentions.”, he grinded his teeth.

“As a matter of fact, I did open the locket with the intention of releasing its prisoner in hopes of being rewarded. That sounds like a perfectly good intention to me.. And any fiend or demon would have complied with those terms. But I suppose such rules of courtesy do not apply to Angels.. Or Mortals! I find the similarity arbitrary and quite disturbing.”, she said.

One must candidly admire the cool in the girl’s attitude; there she was, lying in the rubble, with one arm broken, any number of ribs shattered, at least one lung punctured, and bleeding from multiple wounds and still had the audacity to mouth off and make demands.. from The Archangel of Wrath himself!

“You are a brazen one, aren’t you?”, mused the Archangel.

“There are only brasiers and blazes where I come from. Just more of the same, where I am about to go.”, she replied.

“There will be no rewards. I can’t be rewarding fiends, no matter how smart they think they are. Would set off a very wrong presidency.”, he said.

“Yea. An Angel showing gratitude to a helpless girl who saved him from nearly a millennia of entrapment, as opposed to beating the crap out of her. What could possibly be misunderstood, there?”

“Make your last words, fiend. I tire of your mouth.”, Priceptine said in a weary tone.

“Just out of curiosity, are you going to beat me onto death? Because that is exactly what you have done, thus far; beat me. And in the most literal sense; using your fists.. Much like drunken Mortals beat their wives.. Where is your mighty weapon? I’d rather you run me through with it and get it over with. Beating is a little degrading.. Or perhaps you’d prefer murder by strangulation; less effort there, and not as messy as the other options. You will just have to watch as the light of life fades from my eyes!”

The Archangel of Wrath fumed and glared down at the pretty fiend.

“Right. Last words it is, then.”, the broken, bruised, and bleeding girl said.

“A BARGAIN!”

Priceptine scowled.

Then smiled.

So, the devious little fiend wanted to play games, did she?

“A bargain it is. What is your name, little fiend? I shall need it to seal the deal. Can’t have you getting bored nor sidetracked, now can we?”

“Merisoul Xyrotwu.”, replied the little demon girl promptly.

“Happy Soul Zero Two.. An interesting name for a fiend. I see your soul, little girl and there is no ‘happy’ in it.. Only the desire and cravings for ‘happy’, bound by your inner lust.”, he murmured thoughtfully. Then he smiled and his face became even more beautiful. “But that is not your real name, little fiend, is it?”

“How would you know?”, asked the little demon.

“You gave it too soon and too quick! A demon’s name is the most precious thing they have. You truly must be new in Hell!”, he smiled even more.

“Well, bugger.”, grudged Merisoul Xyrotwu.

“So, little fiend.. What shall it be? Your name and a bargain, or no name and Oblivion?”

The little demon, Merisoul sighed.

“My name is;

 

AREZME XIRISO NU LEI KAREXY ROTXIN GWUE
NIMONORA LUNADORA GWHISHAVA XALISHA
ERRA LILU ALURA NIM DARELLE FEL ESSA WIXEN
BWANDA AD ARA LYNN SELENE BELLA XENARA
DWENDELIEN DE VIENE YLARA X LAKUNA ELLE ISLA
SERRAPHYN EDET VIELLA XILLESSE DEMI

 

..and it shall never be repeated to another. And for the record, I am not a fiend. I am more along the lines of a demon. A half-born succubi, to be more precise. The differences are minor, from an Angelic point of view, I suppose, but they are there, from a cumulative end.”

Priceptine, The Archangel of Wrath stared at the little fiend.. demon.. succubi-whatsit, for a long moment.

“Your name.. It is a bit ostentatious, don’t you think? Your mother must have been an ambitious woman.”, he said finally.

“I wouldn’t know. She died, remember? But she hated demons and their cults. She gave me that name so I would never be controlled nor ever be used by any demon as she had been.”, she replied and there was something eternal, sadness and loss, in her voice. Perhaps the only time she had shown any genuine emotion since their meeting.

“The bargain, my Lord.”, she said, to skim over her broken heart and what leaked out, whenever she was reminded of her mother.

“The bargain..”, agreed the Archangel.

“You shall defy all your former ties and bonds. You shall enter my service and be ‘good’. You shall never devour the soul of another mortal, and should you try, you shall be smitten by my very hand. You shall spend your days, saving the lives of others, tooth and nail.

You shall commit yourself onto the path of danger to save others, but never with the deliberate intention to end your own life. You shall serve me so long as you live, and until you make true and honest mortal friends. You shall do everything in your power to make them better and you shall do this without ever using your succubi heritage.

Do you, <INSERT THE VERY LONG, VERY OSTENTATIOUS NAME HERE>, accept these terms?”. Priceptine said with a very harsh, demanding voice.

Merisoul Xyrotwu stared at the Archangel.

“Alright. As Mortals say, ‘You have shown me the stick. It’s time for the carrot.’

The Archangel gave her a humorless smile.

“There are no carrots, Miss Fiend. Only the stick!”

Merisoul’s eyes teared.

For these demands were very, very harsh demands. They would effectively close every door from her past, and not really open any new ones. Such a bargain would seal her own doom in the hands of her ‘former’ Master, and in a horrible way, should she ever be found.

And should she refuse these harsh demands, however, this Angel would end her. But at least it would be quick, and ‘mercifully’ painless. She knew Angels did not do the torture thing.

She opened her small, cherry-red mouth in defiance.

“I accept.”

 

This event triggers many stories and:
A Demon’s Plan (Part One)
A Demon’s Plan (Part Two)
A Demon’s Plan (Part Three) – Release the Horde!
A Demon’s Plan (Part Four) – All End.
and The Best Of Bargains, in particular.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A FEW DAYS AGO, BEHIND AN INN,
IN THE SLUMS OF ARASHKAN CITY.

She’s right you know. You should tell her..”

The man in dark clothes tensed, then cursed with recognition.

“Shit!”

“A bit obscene, but essentially accurate..”, replied the soft, beautiful voice.

And out of the darkness, an angelic girl glided down and gently settled in front of the seething man..

She had flowing, honey-brown hair, baby pink skin, black, raven-like wings, a small, pouting mouth, and a pair of dark, possibly black or dark purple horns that appeared more like an elegant crown. She wore a dark, strapless dress that looked as if it were trimmed with soft, black feathers. Her slender feet, however, were naked, yet unstained as though dirt shied from them..

“I doubt this is any of your concern, Merisoul Xyrotwu..”, gnarled the man.

“..don’t you have a Darly you should be concerned with?”, the man continued with contempt, though it wasn’t clear to whom his distaste was directed at; the beautiful girl, or this, Darly person..

“My poor Darly..”, said the girl sadly. “..He has attached himself to a fairy dream where there are no faeries. He has idealized the woman he once loved so much, her death has beset him on a path he can not abandon.. And no other woman can match such blind and purified ideal, I am afraid. But we are not here to talk about my beautiful Darly are we? Now tell me, when have I ever given you a reason for you to hold me in such contempt, Aager Fogstep?

I am not some cuisine you can eat the parts you favor and discard the parts you find distasteful. I find it quite unjust that you would thank me when it suits you, but try and banish me when it doesn’t..”

The face of the man, Aager Fogstep, turned ugly. He bit into the words as he snarled at the girl. “And when have I ever given you the impression that I was a ‘just’ person?!”

The majestic creature paused for a moment and gazed sadly upon the boiling man before her.

And then, the beautiful girl stepped directly in front of the man, reached up to him with one, small hand, and touched his face as if to caress him..

..and the moment she did, wisps of smoke started from her. The feathers on her black, raven wings curled, her hair danced as if hit by a vertical gust and her dress sagged..

 

Love!..

..she cried in pain.

 

I feel the love you have for her..

 

It Burns..

 

And the hate you feel for yourself..

 

It Pains!

 

She.. she is so much stronger and resilient than you think, Aager Fogstep!

 

Do not deny yourself, your love, nor your pain from her, for she has not..

And just like that, the girl caught fire!

The man in dark clothes just stood there, shocked and petrified as the girl in blazing fire crumbled into the ground..

YOU FOOL! YOU DAMNED FOOL!.. WHAT HAVE YOU DONE!“, cried the man with fear and panic.

“I am damned.. and a fool.. But I have made my choice.. Now go..”, a shriek in terrible agony came from the figure, ablaze and crumbled. “Go to her, please.. for she needs your love now more than ever.. Do not make my sacrifice go in vain!”

But the man in dark clothes did not go.

He raised his hands into the night sky as if in prayer.. and called..

“Inshala. My dearest. Merisoul needs you in a most desperate way. She is dying!”

And out of the night, something tiny darted up to the man and landed next to him. It was a small, baby owl..

The owl spun in on itself and suddenly turned into the sweetest looking little girl..

She had very long, soft hair that swept down to her knees, two beautiful, curving horns, deep, forlorn eyes, a small, cherry red mouth, and slightly elfish looking ears. She was also dangerously skinny.

The little girl summoned gallons and gallons of water that came gushing out of the cobblestones and drowned the blazing girl’s fire.

Then she raised one hand in a graceful arc and tiny little sparkling golden motes rained down upon the severely burned girl and the burnt crisps started falling off her, displaying fresh, baby pink, tender skin under them..

And then she turned around to face the man in dark clothes as he stared at the little, skinny girl like she was his last breath on earth.

And the little girl returned that gaze like she had only one more breath left to take, and she wanted him to have it!

Then came Merisoul’s shrieks of total loss;

CURSE YOU! DOUBLE CURSE YOU, AAGER FOGSTEP! I WAS OUT! I WAS ALMOST OUT AND YOU RUINED EVERYTHING!

 

This event triggers the story: Lilly Venom: “İş Teklifi”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

SEVERAL MONTHS AGO,
DURING THE LATE HOURS OF CELEBRATION AT SERENITY HOME
UPON THE RETURN OF THE HEROES FROM THE RUINS OF THEMALSAR.

Well, hello there, scrumptious!”, smiled the beautiful girl, Merisoul, at the young man, holding his dislocated shoulder. “I could fix that shoulder for you, and make you feel happy, elated, and very, very exhilarated, all in one package.”

The young man ogled at the ‘otherworldly’ beautiful girl.

He was very nearly tempted to call her an Angel because nothing worldly could possibly be THIS pretty. But he was a polite young man. And as beautiful as this young woman was, he was already fixated on another, even though that other had rebuffed and rebuked him this very evening, sending him off in total defeat and dejection.

“Thank you ma’am.”, he said. “But this suffering of mine is merely part of the learning process.”

“Owww.. Polite and honest.”, observed the angelic Merisoul Xyrotwu, happily.

“As everyone should be.”, replied the young man earnestly.

“Very true. I totally agree. As a matter of fact, I want to keep agreeing with you. Privately!”, she said, blasting the young man’s mind with the full-blown power of her succubi heritage.

“I..”, the young man stammered. “That sounds.. wro—”

“—Right, doesn’t it? Come now. This night should end with some happiness, don’t you think? Everyone is celebrating. Why should you fall short? Why should you be denied of some fun?”, said the beautiful girl and started to respite with excitement and her modest, nubile breasts heaved.

Slowly, carefully, she took a silent but deliberate step towards the boy and reach up to his, not-quite-adult face..

..and something flickered!

It happened so fast, that no one quite saw the long, single streak of lightning that came down the night sky..

..and landed on the slender, otherworldly beautiful young woman, smashing her into the cobblestones of the town.

With the rubble and dust settled, the young man stared in baffled amazement at the nearly charred girl, lying face down and clutching her ‘palm’ of all places and squirming in pain.

“Are you.. are you alright, ma’am?”, he asked, a bit foolishly.

The charred girl waved one hand in a, ‘move along, nothing to see here’, sort of way.

“Perhaps I should call Lady Magella. I heard about a very pretty young woman to have joined their party during her sojourn into the malignant ruins of Themalsar. You must be her.”, he said.

“No, no.. Please don’t call her.”, mumbled the girl. “I believe I have had enough help from your town’s temple for one evening.”

“Well, if you are sure. I should get going anyway. And put some ice on my shoulder. This night has been a hopeless loss for me. I thought she felt something, back there, when she agreed to dance with me and when she was staring at me in the eyes when D.D. Dexter and her cousin were singing. All these years of self-training and she still knocked me around like I was a little boy!”

“You should probably get yourself someone a bit sane, young Thomas.”, groaned Merisoul.

“You know my name?”, asked the young man.

“I know many names. And yours just happens to be one of them. Your dream girl is mad as a hatter and it is very unlikely that will change.”, the burnt girl said, still clutching her one palm.

“Change? She is perfect. I wouldn’t want her to change. I am calm for the both of us. She is all fire. Both are needed in a.. uhhh.. relation..”, his voice trailed off with embarrassment.

“She is broken, boy. You can’t fix her and she is too scared to even try.”

“I do not need to fix her. That is not my place. I can only show her what she could be, or have, or want. She is smart. I am sure she will eventually submit to her own.”, the young man said with patient confidence. “In the end, though, I have but one heart and it’s all hers. It’s always been hers. She can have it, break it, burn it, or destroy it.. It’s up to her.”, he said quietly.

“Anyway. Good night ma’am..”, he added, and with a forlorn expression, he turned around and left, walking in the general direction of the town temple.

“One down. One to go.. There must be an easier way to do this.”, she moaned in pain, staring at the peculiar ‘brand’, still eating at her palm.

“You know, I could cut you right here, and now, and no one would even know about it, you unwholesome little skank!”, hissed a harsh voice, from somewhere above her.

Merisoul could barely pick her head up to see the fuming Bremorel Songsteel, her eyes blazing with some crazy fire, as she held her great, cold blade in her hand.

This had been a painful evening but Merisoul Xyrotwu knew, she just knew, it wouldn’t end there, yet..

“You did not just beat that young, lovely bantam. You humiliated him by physically assaulting him and slamming him into the ground. You did not just break him. You destroyed him. You sent him off refused and dejected. And the moment you did that, he became ‘fair game’!”, the crispy girl in the smoking hole groaned.

“I rebuffed him because he thought he could get familiar with me just because he picked me up to a dance. All these years and he still hasn’t learned, I am not an easy catch.”, fumed the young woman, brandishing her great sword for emphasis.

“Yea..”, agreed Merisoul. “It must be very important for everyone to know you are not an easy catch. What are you? Twelve?”

Bremorel glared down at the burnt girl.

“You know, there is a special kind of hole for girls like you, in Hell.”

“What? Girls can’t have their own opinions?”, Bremorel snapped.

“Mortals don’t get to have opinions in Hell. And girls have rather limited use there. I do not think you want me to spell it out for you as to what those ‘uses’ may be. Suffice to say, cooking, cleaning, dusting, sewing, sweeping, and changing the diapers of imps, lemures, and dretches for eternity is not fun!

But don’t fret. I was done with your boy, the moment I touched him.”, Merisoul said, and in agony, she opened her branded palm and showed it to the fuming girl.

Bremorel stared at the little ‘skanks’ palm in amazement. It seemed like a stylized ‘rose’, and it was still orange-red as it simmered and glowed.

“What the hell is this?”, she flared.

“This.. is the Mark of Love. Or a Fool’s Brand, depending on your point of view. Whenever one of my kind touches a Mortal who is truly in love, we get ‘marked’ —’branded’. If we are lucky, it’s just the mark. If not, we get sick and poisoned for days.. Weeks, sometimes..

The boy is in love and thoroughly, you are an idiot and vastly, and I am the fool who paid the price, and heavily..”, she said in a voice like she wanted to cry.

For a long moment, Bromorel Songsteel glared at the simmering brand, and at the crisped girl in the smoking hole.

“You deserved it.”, she said finally, and quite heartlessly.

“Apparently, but not satisfactorily.”, moaned the girl in the hole, and with dreaded anticipation.

“I WARNED YOU!”

The terrible voice of the Archangel of Wrath boomed in her head.

“No, no.. I am thoroughly ashamed—”, she squeaked in a panicked voice.. to no avail..

..and the smiting Fist of Wrath came down from the Heavens— 

“Well, bugger!”, groaned the crispy Merisoul..

—and smashed the succubi-whatsit, fifteen feet deeper into the ground.

 

This event triggers the stories:
Düş Kapanı,
Evim yok..
and Önemli olan..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A MONTH OR SO AGO,
LATE ONE EVENING, ON THE ROAD TO
THE GREAT ARASHKAN CITY.

I am sorry Master Aager.”, Merisoul said, holding up her ‘puking pot’. “I have not been well of late and it is likely I will be doing a lot of unladylike, retching noises all night long. I am afraid you will have to park dear little Inshala somewhere else this evening. Possible near the campfire. And keep her company as well, in case she wakes up and finds herself to be alone. She does that a lot, you know, wake up and find herself alone.”

Aager Fogstep stared steadily at the beautiful, half-born succubi girl, then at her empty puking pot, then back at the girl, as he held the sleeping Inshala in his arms. He was amazed at how the hybrid hadn’t even flinched nor blushed in the slightest at the glaringly blatant lie she had just told.

“You don’t have to try so hard, Merisoul.”, he said, in his low, growling voice.

“Hence, I did not. You are a smart man.. for a Mortal, and would have suspected me of something, however I did my presentation.”, she replied, and with a straight face.

“Why bother at all, then?”, Aager asked.

“One must follow the motions. It is polite, if nothing else, Master Aager.”, she sniffed as if stating the obvious. “I wouldn’t want you to think less of me by giving you the wrong impression, after all.”

“Which would be?”, asked Aagar.

“That, I didn’t think you were worth any effort..”, she smiled.

“I appreciate the courtesy. But you are missing the point.”, he said.

“Ow?”

“Why bother.. AT ALL?”

“Ahh.. Habit, I suppose. A bad one, yes, but we all have our little vices we like to indulge, now and then.”, she replied.

“No.”, Aager said quietly.

“No?”, asked Merisoul, a bit confused.

“No..”, repeated Aager. “That’s not it. Not the main reason, anyway.”

 

“What could I possibly want of you, Master Aager?

 

The thing you most admire, treasure, and care..

 

The thing that you most desire, hunger, and love..

 

The thing that perpetually astonishes and astounds you..

 

And the only thing that has ever given any meaning and joy to your desolate heart..

 

..is already in your hands, and literally.

 

From her, I have never made any demands but sought a bit of love and friendship, which she has given without command, freely and without reservation. Sad, really..”, she said softly.

 

“Sad?”

“Sad.. that nons have ever given her any, yet she gives it to others so earnestly, even though she does not truly understand what it is, nor just how precious what she gives is..

Only gives.. I am not sure if that makes hers just the more precious, or foolish. It hurts me to look at her.”, she mused.

Aager looked down at the little girl in his arms and inadvertently smiled because she was dreaming and probably visiting something she liked in that dream because her face was calm, peaceful, and adorned with a smile of her own. He was still amazed that of all people, this little, scared girl would find peace in a dreadful man such as himself. He certainly would never have..

He looked up at the other girl, still holding her puking pot.

“You are good, Miss Merisoul. One obvious reason followed by another, not quite so blatant tailored specifically for me.. Very good, indeed, but no..”, he said..

Merisoul squinted at Aager and bit her lower lip.

“You are.. Afraid!”, he said quietly.

“And you are rude, Master Aager.”, she said, as she pouted and crossed her arms. “You don’t have to be like that all the time, you know. All the trouble and effort I put into the planning and application and you demolished it just because you could. Not a quality a girl would find admirable. Sometimes, it’s better to be bested by a well-planned conversation —or seduction.. It is the polite thing to do.”

“Perhaps. Too late to rewind now.”, Aager replied, trying to suppress a stifle. Then he scowled a bit. “The fact remains. What is it you are afraid of? You hide it well, but not from someone who knows that look.”

“You don’t know what you are asking of me?”, hissed Merisoul.

“No, I don’t, because you haven’t told me yet.”, said Aager, calmly. “Personally, I think you are quite mad. But what I think is irrelevant in this matter. Only that you are ‘ours’, and that my Inshala loves you. I am sure there are any number of others in this odd group that would be willing to share your burden. It is possible this will not help you, but it will make things a lot more bearable for you. At least you won’t have to retch all night to make us think you are still sick.”

Slowly, he turned around and left the tent, to sit out the night next to the campfire with the skinny little girl sleeping in his arms.

Merisoul Xyrotwu lowered her crossed arms, tossed the puking pot aside, and smiled.

“Saw through all but the real reason, Master Aager.”, she whispered. “But as smart, cunning, and devious as you are, at the end of the day, you are only a Mortal.”

“The main reason was always the joy in your arms. Love her, and cherish her. For she is one of a kind..”

 

This event triggers the stories:
Gemini,
Gemini, “Epilogue”,
and Gemini, “Slo-mo”
which in turn trigger the events in
Nefret Dökümü,
Ben, MAB,
Farstep,
and 1:33:017 – Elveda, Felishia..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A WEEK AGO,
EARLY ONE EVENING, RIGHT OUTSIDE AN INN
IN THE SLUMS OF THE GREAT ARASHKAN CITY.

Merisoul Xyrotwu watched the huge man in filthy looking clothes swaying drunkenly, from the roof she was perched, as he staggered down the street towards the inn they were stationed. She stared down at the man with a puzzled expression on her small, otherworldly beautiful, yet ‘sad’ face.

“What is he doing, I wonder?”, she mused quietly.

“He thinks he is incognito. ‘Undercover’..”, snorted the young, handsome man, lying on his side, next to the pretty girl.

And the light of comprehension shown on her face, making it appear even more angelic.

“Aaah.. Well, you can’t blame him for trying, Darly. He just isn’t cut for that line of work.”, she smiled.

“Actually, you can cut him in two, and neither half would be any good for that line of work.”, said the young Darly, with a vindictive voice. “He has ‘LAWMAN’ written all over him.”

“Perhaps. That isn’t really anything so bad, though, is it? I am sure the fact that he is the son of a renowned sheriff had some effect on the princess’s choice. Being the sheriff of Serenity Home is nothing to sneeze at. It is a highly regarded position, you know. It does not return much of what you Mortals call ‘money’, but it does garner a lot of respect. At least that is the conclusion I have come to, after extended observation of the relative Mortal social titles.”, said Merisoul happily.

Darly snorted but did not dispute the pretty girl.

Her observations had indeed had a certain accuracy to them. He had barely heard of Serenity Home before his.. uninformed venture into that town some months ago. Later, much later, he had learned that the original founders of the town had all been old, but very much renown and powerful men and woman themselves, who had settled there, some five hundred years ago, sort of as a peaceful retire, and in time, the town had grown slowly but steadily. It had had the potential to become a city nearly three centuries ago but had never bothered. The denizens of Serenity Home did not want a city to live in.

Just, serenity..

“Why do you think Master Aager put him up to this job, then?”, she wondered. “It is obvious, our dear Udoorin will never make a good.. spy..”

“Because he thinks he is smarter than everyone else..”, sneered Darly.

“Don’t do that, Darlius.”, said the girl, absently.

“Don’t do what?”, asked Darly.

“Sneer. It isn’t something that looks good on your beautiful face.”, she said, still absently, as if she was thinking on another matter.

Darly shut up.

“But your observations about that dreadful man are quite accurate, even without the sneer.”, she said..

..and hopped down the three-story roof!

Slowly, she glided down, her raven wings spread, and with her honey-brown hair lashing, her slender arms open, and her dark purple-black, strapless dress fluttering, she looked magnificent.

Like something out of a fantastic dream.

Slowly but surely, she landed next to the huge man, Udoorin, who only flinched slightly.

“Umm.. Hello Lady Merisoul.”, he said politely.

“That is so sweet. The way you are always so polite to me.”, she said with genuine elation.

“Well. It is polite to be polite.. to ladies..”, he coughed uncomfortably.

“You do know I am not really a Lady, right?”, Merisoul said.

“I must disagree. You have everything that makes a woman, a Lady; elegance, refinement, care, loyalty, and a beautifully honest heart.”, replied the young man.

“Wow.. And the things people say about you.. However, I think your definition of  ‘a Lady’ might be a little overcrowded, but that’s not my point. Ladies do not bear horns, nor sprout wings.”, she pointed out.

“Some do have ‘crowns’ and some are just angelic!”, Udoorin said honestly.

“That.. is the nicest thing, anyone has ever said to me, young Udoorin.”, said Merisoul and she had a strange, astounded expression on her face. “No wonder she likes you.”

“I.. what?”, blushed the young man.

“Though she feels neglected.”, she said quietly.

“Neglected?”, Udoorin said, and there appeared fear in his eyes.

“Yes.. Your venture into the slums for information about that Gar Thalot is admirable, considering the late hours you put into it. But Princes Alor’Nadien ne is not a girl you can ever neglect.”, she said.

“I.. this is sort of a private matter, Lady Merisoul.”, he blushed, some more.

“Yes. But I share a room with her and I tire the way she ‘sighs’ every other breath, though understandable, considering she has been stuck in that none-too-clean room for days. I think you should go and get cleaned up, and take her out.”, she offered.

“It is a bit late for a walk and the slums aren’t exactly scenic.”, frowned Udoorin.

“I was thinking more along the lines of Heaven Park, then the slums, Sir Udoorin. The area is heavily patrolled due to that, Gar Thalot you seek, so it should be safe.

It is a beautiful night, dear Udoorin, and the princess could use some much-needed attention and care, wouldn’t you agree? I hear the park itself is quite charming at nights, with many paths, ponds, benches, and fresh air.”, she said brightly.

“You.. you really think she would like that?”, asked the young man, with an embarrassed tone.

“Like? No, boy.. She would love it. She is part-elf from High Woods, after all. She does not show it, for your benefit, but I am sure she misses the woods. Inshala goes there all the time. Sleeps there sometimes too. Oh, and remember not to take your axes with you.. They would totally ruin the mood. Take your father’s sword instead..”, replied.

“Oww..”, young Udoorin said, with a ‘dawning’ voice. “Well, I should probably hurry along then. Need to get cleaned up. The stink of the last inn will require quite a bit of scrubbing to wash off..”

“Don’t dawdle, Sir Udoorin. She tends to sleep early when she has nothing to do..”

Young Udoorin thanked the ‘angelic’ girl with the ‘crown’ and politely excused himself and took off, with a haste that would have rivaled any decent charge!

 

This event triggers the story:
Geleceğin Adımları

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A FEW MONTHS AGO ONE EVENING,
IN THE BEAUTIFUL GROVE
WHERE THE RUINS OF THEMALSAR ONCE WAS.

LADY!” screamed Aager in panic and there were so much pain, loss, devastation, and desperation in that scream. A scream that cut right through the peaceful night and echoed in the grove. A pain that begged for help.. and for life!

“Make way!”, Lady Magella’s gruff voice was heard outside the tent and the she-dwarf parted the flaps and pushed her way inside, followed closely by the young paladin girl, Moira Hooman. The tent was only so big, hence the others could wait outside with sick worry for they knew, Aager never screamed. Not even when he had been cursed horribly by Themalsar himself, just a few days ago, and had very nearly died. Laila and Bremorel’s heads pushed through the flaps as Gnine, Lorna, Merisoul, and Udoorin waited outside.

“She.. she just stopped..”, shrieked the man in dark clothes as he held the little, skinny girl, Inshala, in his arms. “She just stopped breathing.. SHE IS NOT BREATHING!

Lady knelt down next to him and felt for the skinny girl’s pulse.

“Help her.. PLEASE.. WHATEVER THE PRICE, I SHALL PAY!“, he cried desperately.

“I don’t charge to save my children, boy. You should know that by now.”, scowled Lady, but there were tears in her eyes. “She has no pulse. Foolish girl.. She gave her all to burry that mad dog’s temple into the ground and raise this grove. And now she has nothing left. Her heart gave out.”

“Ow my Dear Heavens!”, the stricken voice of Lorna was heard from outside.

“Lady, can’t you do something?”, asked Liala with a horrified expression.

“Anything?”, asked Bremorel reflecting her cousin’s voice.

“The power of your faith will heal her, My Lady.”, said Moira with a nearly broken voice.

Lady did not say anything.

She closed her eyes, silently murmured a prayer, and repeated it over and over, and slowly reached out to the skinny little girl and released her prayer..

..and nothing happened.

Her shoulders slumped.

For she had expected this.

“She is still not breathing..”, said Aager in a scared whisper. “Why? Why will you not fix her, Lady? Is it because of some wrong I did you?”

“I.. I can not heal her, boy.. She is not wounded!”, said Lady as quiet tears rolled down her eyes. “I am so sorry.”

Aager just stared at Lady and there was nothing..

..absolutely nothing in those eyes.

Whatever he had ever felt, or may have felt, ever in his life, was just..

..gone!

“No.”, said Moira from behind Lady. “Inshala is a fighter. She does not give up. She never gives up. All she needs is some help.”

The young, comly paladin woman raised both hands into the air in plea and whispered.

“Dear Heavens. Hear my voice. This little girl gave everything she had to remove a vile and evil woe that plagued these lands for centuries. SAVE HER. I BEG OF YOU! SHE DESERVES LIFE AND LOVE. SHE DESERVES A FAMILY. A FATHER AND MOTHER. SHE DESERVES SISTERS AND AUNTS AND UNCLES AND GRANDS.. SAVE HER, AND I GIVE MY MOST SOLEMN OATH, THAT I SHALL GIVE HER THE REST!

And the tent suddenly was awash with bright, golden light.

Moira laid her hands on the skinny girl and gave her everything she had; her sincerity, her love, and her tears..

..yet the skinny girl still did not move, nor did she breathe.

“No.. Nooo..”, wept Moira as she crumbed on her knees.

And outside, Gnine looked thunderstruck.

Udoorin’s face was drawn and tears ran shamelessly down his eyes as he held the princess crying openly into his embrace.

Laila and Bremorel just stared at the unmoving form of the skinny little Inshala, pale, and gone, yet seemingly sleeping in Aager’s arms.

“Why?”, asked Aager silently. “Why give her to me, then take her back so soon? Why blame her for my sins?”

And there were little words to describe his silent wrath.

“Don’t.”, a voice whispered.

“I believe I must.”, said Merisoul back and there was no voice in her reply..

..only the shape of the reply echoed in her mind.

“You owe these Mortals nothing.”, said the voice.

“Owe?”, she asked. “Who shall pay, if no one is willing?”

“Doesn’t have to be you.”, said the voice, with the slightest trace of a plea.

“Didn’t have to be her. Yet that little girl did. And now she is dead. And should I do nothing when I can do something, her death shall be on my head.”

“Why, though?”, asked the voice.

 

“Because she was so afraid of me, yet she was the first to accept and adopt me, and in the face of death, did she do so.. And like me, she understands so little of love, yet unlike me, she has a chance to find it. I shall make sure she attains that potential.

 

“But.. but you will die! Don’t do this..”, the voice now begged.

“It is an acceptable risk. I am young and healthy. There’s a chance I can be brought back. She has none.”, Merisoul whispered back.

“He will not accept this. You know that right? Your bargain was that you commit yourself in the path of danger to save others, but never with the deliberate intention of taking your own life!”, pleaded the voice desperately.

“I do not intend to deliberately take my own life. I intend to deliberately trade it with her death, for a heart must beat to love..”, said Merisoul..

 

..and stepped into the tent.

 

This event triggers the events and the emotional breakdowns and rises of Aager and Inshala in the story:
Day One” (from days four to nine)..
and leads to “Hiçbiri..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A FEW MINUTES AGO,
ON TOP OF THE WESTERN BATTLEMENTS
OF THE GREAT ARASHKAN CITY.

After weeks in this city, I forgot how much I missed the outdoors and the woods.”, murmured Laila Wolvesbane, as she toyed with the handle of her beautifully carved elven longbow. “It is so quiet up here. One could see the stars so clearly.”

“I suppose so.”, Merisoul said. “A bit on the boring side though. Don’t you think?”

“Boring is good. I like boring.”, said Liala sternly, as she carefully scanned the walls. “We do not want any excitement tonight. If we get caught, this will leave a black mark on my record that will never come off. Collaborating with a known rebellion and helping incite his revolt! Would go excellent in my CV; Laila Wolvesbane: helps thieves, cut-throats, thugs, and insurgents! I would have trouble finding a job at a sanitary dig post!”

“I doubt.”, said Merisoul. “You are smart, observant, can see relevant details no one else can, always cool-headed even under pressure, can shoot threads though needles from 600 yards, and boldly pretty. Love your bangs, by the way.. No.. No one will put you to a sanitary dig post if it is what I think it is.”

Laila was startled a bit.

True, that she had never really chatted with this peculiar, or perhaps ‘quaint’ girl and that was the politest way she could readily define her.. as opposed to weird, off, creepy, odd, mad, and happily insane!

What had startled her was, the girl, Merisoul sounded.. well.. down to earth!

Something very much unlike her usual self.

“Mind I ask you something?”, Merisoul asked, further surprising Laila.

Merisoul never asked if she could ask.

She just said things.

Whatever that crossed her mind.

“I suppose..”, replied Laila, carefully.

“Who is D.D. Dexter?”..

..aaaand she was back to weird, creepy, off, and odd, again.

How in the blazes did she even know about D.D. Dexter, let alone relate him to her?

“I am guessing you already know, who he is.”, Laila said.

“I do.”, she replied. “But more importantly, do you?”

Laila cocked an eyebrow at the pretty girl with the angelic face, crowning horns, and raven wings.

“Saw him trice.”, said the succubi half-born, quietly.

“The first time was just before the celebrations and the dancing began, back at your Serenity Home, arguing with his friend, Thomas, so he would divert your cousin Bremorel. I am guessing his plan was to get you alone, so he could brave up to ask you for a dance. The plan worked, more or less, though young Thomas was arguing with your D.D. Dexter more for show, really.. I could practically see how he yearned for your cousin. Yearned and feared her. He was actually trembling when he went up to her. It was so adorable. I am guessing he would have slopped into a puddle and oozed all the way back to his temple in dejected embarrassment had she said, no. To be fair, he did ooze all the way back to his temple in dejected embarrassment at the end, even though she’d said, yes, the way she man-handled the poor boy.

The second time was when the two of you were singing together at the festivities and I must say, you two have beautiful voices and they blend very well. ‘Seamlessly’, I believe the word is.. His, slightly raspy and masculine, yours, contralto, as the Mortals call it.

And the last time, when we were leaving the town, two days later. He was hiding in the bushes, watching you go. He looked.. sad. ‘Forlorn’, to be more precise.”

Laila was a private sort of girl and D.D. Dexter was not someone she wanted to share with anyone. Certainly not as a ‘pass-time’ topic.

“I still don’t hear any significant question in any of that.”, she said, seeking verbal room to maneuver herself and the odd girl away from the current conversation, and the potentials it carried.

“Ahh.. My bad.”, said Merisoul Xyrotwu. “Though my question is a rather simple one, really.”

“Ow?”, asked Laila, not quite sure she wanted to hear it.

“What’s the holdup?”

 

This event triggers the story:
“The Marshal and The Bard”
(a work for the distant future..)

 

 


 

 

 
 

Eski Efendim, Sahibim
ve Çok Daha Fazlası..

Timeline:

Acı, beraberinde tecrübeyi de getirir.

Tecrübe ile bilgi, bilgiden de bilgelik doğar..

Bazen —nadiren— bilgelik beklenmedik bir ‘sezgiyi’ doğurur. Bu sezgi, insanları olmasa da, insanın doğasını, dünyayı değil, dünyanın doğasını, evreni değil, ama evrenin doğasını anlamamızı sağlar.

Bazen de, çektiğimiz acıların bedeli kabilinde bizlere bir isim sunar..

 

Bu hikaye,
“Annen için üzgünüm..” ‘ün
devamıdır..

 

 

KARDAX’ TRAKXA..

..diye, içinde korku barındıran bir fısıltı duyulur ve herkes Merisoul’a bakar. Kız, durduğu yerde neredeyse titriyor gibidir. Hissettiği korku o kadar açık bir şekilde görülmektedir ki, her an saldırıya uğrayacakmış gibi tetikte ve hazır bir şekilde durmaktadır.

“Angrellen.. Gizli anlaşmalar yaptığı efendisinin adı..”, diye soluk bir ifadeyle fısıldar succubi melezi.

“Karda—”, diye Nadine ismi ağzına almaya başlayınca, MerisoulHAYIR!“, diye tıslar ona. “SAKIN O İSMİ TEKRARLAMAYIN. DUYUP GELEBİLİR!..

“Nerden bili—?.. Nasıl—?!”, diye afallayarak sorar Lady.

“O BENİM ESKİ EFENDİM, SAHİBİM VE ÇOK DAHA FAZLASI İDİ..!”

..der Merisoul, daha da korkmuş bir fısıltıyla.

Kızın korkusu, onu tanıyan herkesi rahatsız eder zira bu garip, kanatlı, uhrevi bir güzelliği barındıran varlığın korku mefhumundan bile haberdar olduğu görülmemiştir bugüne kadar.

Kız korkulu ifadesiyle Aager’e bakar.

“İstediğim koşullar altında olmadı.. ama paylaştım işte. Ve bunun yükümü nasıl hafifleteceğini hala düşünemiyorum.”, diye hayıflanır.

Sonra da Anglenna’ya döner.

 

“Gerçekte annen sen doğmadan çok, ama çok uzun yıllar önce kayıp bir vakıa idi zira ve tıpkı ‘Ad Ara’da olduğu gibi ‘O’ günübirlik plan yapmaz. Annenle anlaşması en az kardeşiyle olan husumeti kadar eski idi. Ve babanın şüpheli ölümü de gerçekte o kadar şüpheli bir ölüm değildi. Babanı, Selvius Brightleaf’i annen eski efendim ile yaptığı anlaşmanın zorunlu bir parçası olarak, Malocchio adında mel’un bir entropy büyüsü ile kurban etti. Biliyorum çünkü ‘O’ anlaşmalarını her zaman ya kanla ya da canla mühürler. Ancak bu şekilde kendisiyle anlaşma yapanların bağlılığını, sadakatini ve andını sınamış ve mühürlemiş olur..

Bunu yaparak farkında olmadan iki elf arasındaki en kutsal ve en mahrem olan bir andı da bozmuş oldu; eşini, sevgisini ve kardeşi Grandaleren’in çocukluk arkadaşı olan Selvius’u ‘efendisine’ kurban etti. Farkında olmadığı bir başka şey ise, bütün Bari Na-ammen’deki en yetenekli generalini de ortadan kaldırmış oldu..

Selvius bugün hayatta olmuş olsaydı, Grandaleren’i de, eşi Angrellen’i de umursamaz, ikisinin de askerlerine el koyardı ve dağınık elf ordularını toplayıp ülkesini etkili bir şekilde müdafaa ederdi. Evet, muhtemelen High Woods yine yanar ve Bari Na-ammen de yine yıkılmış olurdu, ama ülkesi elflere kalmış olurdu..”, diye sessizce konuşur Merisoul.

 

“Bu.. bu mümkün değil. Annemin birçok hatası oldu ama böylesi haince bir ihanet.. imkansız! Sırf ben Rise olmam için mi?”, diye diretir Anglenna.

Merisoul, herkesin kendisine hayretle bakışını farketmemiş gibi bir süre sessizce Anglenna’ya bakar. Sanki içinden, ne kadarını ifşa etsem acaba, diye bir karasızlık ya da iç çekişme yaşamaktadır. Neden sonra küçük omuzlarını silker ve yüzündeki tereddüt yerini kararlı bir ifadeye bırakır; ‘sevdikleri’ arasında bu asık suratlı, kendini beğenmiş, kibirli elf’i de katar zira o, kendisine ‘dost’ diyen bir başka ölümlünün kuzeni ve ablasıdır!

 

“Annen güç sevdalısı bir kadındı. Ve bu konuda aşırıya gitti. Babası, enRi Lienierre Moonlight, senin ve kuzenin Alor’Nadien ne’nin dedesi ve Lady Nadine’nin hiç görmediği kayın pederi, ondaki bu hırsı gördü ve tedirgin oldu. Kendisinden sonra onun Rise olması halinde onun güce olan bu açlığını, komşularına saldırarak ve onları istila ederek gidermeye çalışağını anladı.

 

enRise Lienierre biliyordu ki, bunun olması ve ilk durak olarak kaçınılmaz bir şekilde annenin Arashkan’a saldırması halinde, Krallıktaki tüm dengeleri bozacak ve bu da Bari Na-ammen’in sonu olacaktı zira Angrellen’in Arashkan’a saldırması ile Vodgar mistikleri, Palantine milisleri, Koruxan şövalyeleri ve Durkahan paladinleri High Woods’a gelecek ve büyük bir hışımla Bari Na-ammen’i yerle bir edeceklerdi. Bu da kaçınılmaz olarak, kuzeydeki Tranquil Elfleri ile Heavens Hand’deki insanlarla aralarındaki kutsal anlaşmaların bozulmasına ve savaşa sebep olacaktı. Durkahan paladinleri de onlara yardım edemeyeceklerdi çünkü Bari Na-ammen’e olanlardan dolayı onlara da Solace elfleri saldıracaktı çünkü elf’ler bir aptallığa toplu bir aptallıkla karşılık vermeyi pek seven bir ırktır!..

 

Bunun mutlak sonucunda da Heavens Hand, Tranquil, Dwarwick, Korduba’s Watch, Durkahan, Vodgar, Arashkan, Bari Na-ammen, Solace ve arada ne kadar köy ve kasaba varsa yok olacak, Demon Wall düşecek ve Lanetli Gullem ve efendisinin önünde durabilecek kimse kalmayacaktı. İblisler, onları durduracak güç kalmadığı için, önce Kutsal Celestial Dağını istila edecek, sonra da tüm kıtaya yayılabileceklerdi. Eldar’lardan bilinen ve hayatta kalan olmadığı için de, Kadim Ejderleri uyandırabilecek kimse de olmayacak ve daha önceki başarısız teşebbüslerinin aksine bu sefer, bu dünya iblislerin eline geçecekti..

 

enRi Lienierre, Krallıktaki dengeleri yakinen bilen ve anlayan, bilge bir Ri idi. Ne yazık ki kızı Angrellen için, sadece hayatındaki yaptığı tercihlere bakarak bile aynı şey söylenemez.. Bu yüzden onun yerine sırası olmamasına rağmen tahtını ikinci çocuğu olan Grandaleren’e bıraktı ve bu tercihinin Grandaleren’in sözde ‘başarıları’ ile hiçbir ilgisi yoktu. Temelde bu onun için sadece, ‘kötü’ ile ‘beceriksiz’ arasında yapılmış bir tercih idi.. Themalsar bir konuda haklıydı; o tahtı hak eden ve içini gerçekten doldurabilecek sadece bir kişi vardı, o da kardeşlerden en küçüğü, rahmetli teyzen Silendenien’di.

 

Bazen düşünüyorum da, Themalsar’ın varlığının tek sebebi, onu öldürmek için miydi, diye, zira bu tam ‘O’nun yapacağı tarzda bir şey. Themalsar’a onu öldürterek, gerçekte Bari Na-ammeni de öldürmüş oldu.

 

‘Sırf senin Rise olman’, annenin kardeşi Grandaleren’e karşı yaptığı plan idi.. Ama bu ‘O’nun planı değildi. Onun planı ise Bari Na-ammen’i ve elf’leri yok etmekti.. Ve bunu da başardı..”

 

 

..diye bitirir Merisoul.

 

Mağaraya ağır ve kötürüm bir sessizlik çöker ve uzun bir süre duyulan tek şey, yanan ateşin çıtırtılarıdır. Kaskatı kesilmiş Anglenna ise, yüzünde oluşmuş dehşet ifadesiyle sadece önünde duran yarı iblise bakmaktadır.

 

“Hikayenin devamı ise malum.”, der ve tekrar omuzlarını silker Merisoul. “Grandaleren Ri oldu ve güç sevdalısı ablası büyük bir kin ve husumetle neredeyse bin yıl onunla, dolayısıyla da Bari Na-ammem’le uğraşmış oldu ve bu süre zarfında da farkında olmadan Bari Na-ammen’i de eritip bitirdiler.

Yazık. Eski efendim benim peşime düştüğünde, ona karşı sizin elflerinizi sürmeyi düşünmedim değil. Ama görüyorum ki bu seçenek de artık benim için kapandı.”, diye hayıflanır güzel succubi melezi.

 

Kısılmış gözleri ve sıkılmış dişleri arasından, zorlukla zaptedebildiği duygularının oynaştığı solgun yüzü gerilir ve kısık bir sesle sorar Anglenna.

“Nereden biliyorsun bunları?”

Succubi melezi bir süre ona bakar ve sonra, ancak duyulur bir sesle cevap verir.

“KARDAX GÜNLÜKLERİ..”

Ardından, high elf’e yaklaşır.. ve ona marifetlerinden bir tanesini daha sergiler; Anglenna’ya, annesinin sesiyle konuşur;

“‘HAYIR! GİDEMEZSİN! SEN RİSE OLACAKSIN.. OLMALISIN! YÜZYILLAR ÖNCE, SEN DAHA DOĞMADAN BU BANA VAADEDİLDİ..! — biz saraydan kaçarken kullandığı ifade buydu.”, der hüzünlü bir şekilde. Sonra ani bir hareketle belinden çektiği bıçağı ile kendi avucunu yarar ve fışkıran kıpkırmızı kanı yumruğu ile sıkıp Anglenna’nın gözlerinin içine bakar.

“Bu kan.. ve sana verdiğim üzerine yemin ederim ki doğruyu söylüyorum.. Benden şüphe ediyorsan, kanımın gerisi de sana aittir. Buradakiler şahit; kararına kendi rızamla boyun eyeceğim”, der kati bir sesle ve kanlı bıçağı aldığı gibi Anglenna’nın eline tutuşturur. Sonra eli de, bıçağı da, kaldırdığı çenesinin altına, incecik boğazına dayar. Ardından kendi ellerini yana salar, gözlerini kapatır ve elf’lerin yüksek lehçesinde fısıldar.

 

“Canım ve kanım senin elinde, Selvius kızı Anglenna Brightleaf..”

 

Anglenna ise kıpırdamadan öylece durur. Neden sonra omuzları titremeye başlar. Önünde duran yarı iblisin boğazına dayanan kanlı bıçağı yere düşürür. İnatla yumruklarını, dişlerini ve gözlerini sıksa da, yaşlarına yine de hakim olamaz.

High Lady Anglenna, hıçkırıklarla ağlamaya başlar.

Nadine ve cazibesi*, ayağa kalkarlar ve biri yeğenine, diğeri ise kuzenine ve ablasına sarılırken, Merisoul Xyrotwu’nun yüzünde büyük bir hayal kırıklığı ifadesi belirir.

 

“Yapmayın, Haş Teyze. Olur böyle şeyler!”, diye bir laf kaçar Udoorin’in ağzından..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ne yapacaksın şimdi, anne?”, diye üzgün bir şekilde sorar Lorna annesine.

LailaAager’le mağaranın dışında kendilerini gizlemiş nöbet tutmaktadır. Mağaranın içindekiler ise kendi iç dünyasının sessizliğine çekilmiştir.

Inshala, Merisoul’un elini sararken bir yandan da neden böyle şeyler yaparak mütemadiyen kendisini kesip doğradığı ile ilgili onu fısıltılarla azarlamaktadır.

Nadine gözlerini mağarada olanların üzerinde gezdirir..

Lady kaşlarını çatmış, burnundan soluyarak bir yandan kendisine Merisoul diye hitap edilen yarı iblise, bir yandan da eski dostlarından sağ kalan tek kişi, Nimbletyne Tinkerdome’un yeğeni Gnine’ın, bir köşede tekrar ortaya çıkardığı piposunu tüttürüşünü seyretmektedir.

Sevgili Alorna’sına deli gibi vurulmuş olan iri genç Udoorin ise az ileride, taşıdığı bir sürü silahlarını, önüne serdiği bir battaniyenin üzerine yaymış, elinde yağlı bir paçavra beziyle ve çocuksu bir hevesle ‘oyuncaklarını’ temizlemektedir.

Yeğeni Angrellen ise kendi köşesine çekilmiş, yüzünde belli etmemeye çalıştığı bir kahır ifadesiyle oturmaktadır.

Merisoul ile işi biten Inshala’nın Nadine hala bu küçük, sıskası çıkmış kızın ‘la Fey’ olduğuna inanamaz— yerinden kalkıp büyük bir evhamla ellerini yıkayışını seyreder. Sonra kız yavaş, tedirgin adımlarla Anglenna’nın yanına sokulur. Küçük kız yüzü kızarmış, utangaç bir ifadeyle ona fısıldar.

“Elbiselerini yanlış giymişsin abla..”, der ve Anglenna’nın, yolda, kaçışları esnasında sökülüp yırtılmış eteğinin kenarını, küçük bir büyü ile tamir eder. Nadine’nin haberi yoktur ama gerçekte bu, Inshala’nın Anglenna ile ilk konuşmasıdır. Sonra da kendisine hayretle bakan yeğenine, içtenlikle ve sımsıkı sarılır.

“Gerçek kaybı, ve bununla gelen acıyı hissettin. Artık bizdensin abla. Şimdi.. Saçlarının bu hali ne böyle? Bir High Lady’ye hiç yakışmıyor.”, diye ciddi bir ifadeyle söylenir Inshala.

“Bari Na-ammen artık yok ve ben de bir High Lady değilim.”, der Anglenna, dolu gözlerle.

“Bizi biz yapan, başkalarının bize taktıkları ya da yakıştırdıkları isimler ve sıfatlar değildir, abla. Bizleri sevenlerin bizi nasıl gördükleridir önemli olan. Bunu.. Bunu bana Aager Fogstep öğretti. Hadi gel.. Sen bana kendini anlat, bende saçlarını öreyim..!”

Nadine gülümser.

Evet. Bu küçük, sıskası çıkmış kız, ‘la Fey’dir.

Sonra aklına o ürkütücü kesici gelir; Aager Fogstep.

Hayır, diye düşünür. Onun gerektiğinde kestiğinden emindir ama o bir kesici değildir zira onun, ‘la Fey’ ile arasındaki bağı fark etmiştir. ‘la Fey’in o adama mutlak anlamda güvendiğini görmek çok da zor değildir. Anlaması zor ve ürkütücü olan ise, bunun gerçekten doğru oluşudur!

Nadine son olarak hiç tanışmadığı Silendenien’in meşhur yayını taşıyan alımlı yarı elf, Laila’yı düşünür. Kız, şu anda bile Aager ile beraber dışarıda bir yerde saklanmış, mağaranın girişini, dolayısıyla da grubu korumaktadır.. Tıpkı bir izci gibi, diye gülümser Nadine.

Belli ki Silendenien’in yayı, Bari Na-ammen elflerinin sandığı gibi ırkına ya da niceliğine değil, niteliğine göre efendisini seçmektedir —ki bu da izci Laila için söylenebilecek her şeyi söylemiş oluyordu.

 

“Çılgın, deli, kaçık, hayret verici ve.. OLAĞANÜSTÜ dostların var. Onları koru ve onların da seni korumasına izin ver. Artık ben bir Rise değilim, ama sen hala bir prensessin, güzelim..”, diye nazikçe kızına hatırlatır Nadine.

“Ben hiçbir zaman bir prenses değildim, anne.”, der yumuşak sesiyle Lorna.

“Hayır, bebeğim. Sen her zaman bir prensestin. Gün gelecek ve kader sana doğum hakkını geri verecek. O zamana kadar kendini, kimliğini ve onurunu korumalısın zira bunu kullanmak isteyecek mebus kişiler olacak.”, diye bilgeliğini kızıyla paylaşır Nadine.

“Bizimle gelebilirsin..”, diye önerir Lorna.

“Korkarım bu benim için pek de mümkün değil. Göründüğümden çok daha yaşlıyım. Ama yapacak bir şeyler bulabilirim sanırım. Önce High Woods ve Bari Na-Ammen’den kurtulan olmuşsa, onları bulup Vodgar ve Durkahan şehirlerine yönlendirmem lazım.”, der Nadine hüzünlü bir şekilde.

“Sen de mi Durkahan’a gideceksin? Eminim şehir senin gibi tanınmış bir sorceress’i hoş karşılayacaktır.”, der Lorna.

“Bu.. bu mümkün değil..”, diye cevap verir annesi.

“Neden?”

“Delia.. ve onun anısı.. Bu.. bu benim için yüzleşebileceğimden fazla..”, diye kaybolmuş bir sesle yanıtlar Nadine.

“Bir şeye ihtiyacın olacak mı peki? Saraydan elin boş ayrılmak zorunda kaldın, anne.”, diye üzgün bir şekilde sorar Lorna.

“Beni merak etme, bebeğim.”, der Nadine ve, “Krallığın, daha tahsil etmediğim 500,000 altın borcu var bana.”, diye buruk bir şekilde gülümser.

Hayret içerisinde annesine bakar Lorna. “Nasıl?”

“Arcanton!..”, der kadın sessizce. “Ne kadar ilginç değil mi? Onunla mücadele ederken, her an ölümle burun buruna idim, ama kendimi çok daha hayatta hissediyordum. O zamanlar her şey çok daha basitti. Renkler daha canlı, sevgiler daha ateşli, şarkılar daha güzel, yediğimiz kuru kamp yemekleri bile daha lezzetliydi. Otuz yıl sonra, renkler soldu, sevgiler öldü, şarkılar sustu ve yemeklerin de tadı kaçtı.. Hayattan keyif aldığım her şeyimi yitirdim.

Arcanton’un küçük, altı yaşlarında bir yeğeni vardı.. O sefil büyücüyle işimiz bittiğinde, zindanlara kapatılmış olarak bulmuştuk onu. Minik, pabuç kadar bir şeydi.

Onu en son gördüğümde, yüzünde hüzünlü bir ifade vardı. Hangi ahmak, küçük bir kızı, hem de kendi öz yeğenini öyle bir yere getirir ki? Onu oradan çıkardığımı hatırlıyorum. Kucağımda öylece oturmuş, saatlerce bana küçük bir kedi yavrusu gibi sarılıp ağlamıştı.. O gün bana çok şeyi öğretti; amcasının o küçük, masum çocuğa yaptıklarından dolayı gerçek, katışıksız nefreti, Delia’nı gidişinden dolayı mutlak, içi doldurulamaz kaybı, o küçük kızdan dolayı ise şefkati ve merhameti ve.. ve bir anne olmak istediğimi o zaman anladım. Halbuki o güne kadar aklımın ucundan bile geçmemişti. Kızı ailesinin yanına, bir mektupla gönderdim. O kızın büyüyüp, amcasının günahlarını telafi etmesi için Melshieve Akademisine gönderilip eğitilmesini, ve tüm masraflarını da karşılayacağımı yazmıştım. Ne oldu ona acaba, diye hep merak etmişimdir.”

“Beni neden göndermediniz?”, diye sorar istemsizce Lorna.

“Baban..”, diye iç çeker kadın. “Her nedense Akademiye karşı kişisel bir tavrı vardı. Ama işin aslı, bu konuda ben de ona karşı istediğim performansı göstermedim. Sen doğduğun andan itibaren, bir anda her şeyim değişti. Dünyaya, olaylara ve hayata bakışım.. Bir anda bütün ‘ben’lerim gitti ve geriye sadece ‘sen’lerim kaldı. O anda anladım ki hayatım asla bir daha aynı olmayacak ve gerçekte de onun ne kadar boş ve sığ bir olduğuna ayıldım. O gün bir şeye daha uyanmış oldum; o güne kadar ne denli rastgele ve günübirlik yaşamış olduğum. O gün ilk defa hayatımda mutlak bir amacım, hedefim ve istikametim olmuş oldu..”

Nadine dolu, içten gözlerle kızına bakar ve gülümser.

 

Ana kız uzun bir süre sessizce, birbirlerine sarılı olarak otururlar.

 

“Onunla tanıştım.”, der Lorna, neden sonra. “Arcanton’un küçük yeğeniyle.”

“Nasıl?”, diye sorar Nadine hayretle. “Ne zaman?”

“Nasıl olduğunu hiçbir zaman tam olarak öğrenemedim. Buraya gelmeden önceydi. Arashkan’da. Gecenin bir yarısı..”, der ve yüzü kızarır, “Dorin ile kaldığımız hana geri dönüyorduk ve o beni bekliyordu. Sokağın ortasında. Bana seslendi, kendisini tanıttı ve bana senin, onun için yaptıklarını anlattı. Ve onu amcasının zindanlarından kurtardığın için asla sana teşekkür etme fırsatı bulamadığından dolayı ne kadar üzgün olduğunu söylememi istedi. Ve.. ve sana, kendisine gösterdiğin sevgi ve şefkatten ötürü teşekkür etmemi istedi, sonra da geldiği gibi gecenin karanlığında kayboldu.”

Nadine Graciousward’un gözleri dolar.

“Küçük, sevgili Arcantonic Palecog.. Onun hala hayatta olduğunu bilmek o kadar mutlu bir haber ki.. Keşke.. keşke Delia’da bundan haberdar olsaydı. Bu onu o kadar mutlu ederdi ki..”

“Hayatımda gördüğüm en sevimli ve en şirin şeydi, anne. Ona sarıldığımda cebime koyup götürmeyi o kadar çok istedim ki.”, diye gülümser Prenses.

“Alor’Naaa..”, diye nazikçe azarlar Nadine kızını. “O bir oyuncak bebek değil..”

“Özür dilerim anne. Ama o kadar minik, o kadar şirin ve güzeldi ki. Ve ona sarıldığımda sıcacık kokuyordu.”, diye utanmış bir ifadeyle gülümser kızı.

 

“Artık hazırsın o zaman..”, der Nadine, yarı mutlu, yarı ciddi bir sesle.

 

“Hazır?”, diye sorar Lorna.

Nadine hiçbir şey söylemez. Sadece sessizce kızına, sonrada, yavaşça, kızına talip olan gence bakar.

Lorna’nın yüzü kırmızıdan, pembenin muhteşem bir tonuna bürünür.

 

Neden sonra kızı, “Ne yapacaksın peki?”, diye sessizce tekrar sorar.

“Hiçbir fikrim yok! Kendimi otuz yıl önce, Delia’dan ayrıldığımdaki gibi hissediyorum. Ne bir evim, ne de bir ailem var artık..”, der kadın asil bir hüzünle.

“Serenity Home!”, der gür bir ses. “Sizi orada, tam olarak nasıl karşılanmak istiyorsanız, o şekilde karşılayacaklardır.”, diye ciddi bir şekilde konuşur Udoorin. Genç adam, yüzünde klinik bir ifadeyle elinde tuttuğu koca baltalarından birini incelemektedir.

Sonra tatmin olmuş bir şekilde baltayı indirir ve başını kaldırıp sevdiği kızın annesine bakar. “Yeni bir başlangıç için daha iyi bir yer düşünemiyorum. Ve eminim sizin gibi zarafetiyle bilinen bir hanımefendi orada fark yaratacaktır. Serenity kızları size bayılacak!”

Udoorin’in bu beklenmedik önerisi Lorna’nın çok hoşuna gider. Ama onu gerçekte etkileyen şey, Udoorin’in söylediği şeyi ifade ediş şeklidir.

Udoorin, kızın annesini, tanınmış bir sorceress oluşundan, muazzam büyü gücünden ya da bir Rise olmuş olmasından dolayı elinde barındırdığı politik konumundan değil, Bari Na-ammen öncesi genç kızlığına ait kimliğinden ve zarafetinden vurmuştur..

Lorna, bu kaba saba görünümlü gencin kendisini bir daha şaşırtışından dolayı hafif pembeleşmiş, bir o kadar da mutlu bir ifadeyle bakar ona. Sonra annesine döner.

“Bu harika bir fikir, anne. Ve eminim Efendi Nimbletyne Tinkerdome da seni çok özlemiştir.”

“Serenity Home..”, diye tadına bakar Nadine.

 

 


enRise: eski (former) Rise.

Nadine ve cazibesi: Alor’Nadien ne (Nadine’nin Cazibesi, Lorna), Nadine ve kızı.

Malocchio: İtalyanca ‘Kem Göz’. Oyun terminolojisi açısından mel’un, yıkıcı ve neredeyse her zaman ölümcül olan, yasak bir büyü. Yapılması çok güç, ancak yapılabildiğinde, yapılış şekline ve yapanın niyetinin ‘içtenliğine’ bağlı olarak büyünün sonuçları, hedefin kalp krizi geçirmiş gibi olduğu yerde yığılıp kalması ile göğüs kafesinin tamamını dışa doğru parçalayacak şekilde kalbin patlaması arasında değişkenlik gösterebilir.

 

 

 
 

Annen için üzgünüm..

Timeline:

Lorna’nın annesi Nadine, grubu Bari Na-Ammen sarayının gizli geçitlerini kullanarak kaçırmıştır. Grup, saatler süren koşturmadan sonra, High Woods dışındaki bazı tepelerde saklanmış, şimdi ise high elf’lerin öz vatanı olan bu kadim ormanın yanışını seyretmektedir.

 

Bu hikaye, “Sana Themalsar’ı getirdim, baba..” dan
birkaç saat sonra, aynı günün batımında yer alır.

 

 

Duralım artık. Öyle görünüyor ki Rise olmak beni formdan düşürmüş”, diye acı bir şekilde gülümseyerek söylenir NadineUdoorin, kadın rahat oturabilsin diye kendi pelerinini çıkarıp yere serince, Lorna ona bakışlarıyla teşekkür eder.

Nadine, kızının yanından ayrılmayan iri gence uzun bir süre bakar. “Eveeet. Demek kızıma niyetlisin.”, diye ciddi bir sesle konuşur.

Udoorin bir anda olduğu yerde durur.

“O bana tahammül etmeye devam ettiği sürece..”, diye mırıldanır.

Udoorin’in babası, sert biri olmuş olsa da, gerçekte oğluna çok düşkün bir adamdır. Ne var ki Udoorin genç yaşta annesini kaybetmiş olmasından dolayı bazı yanları eksik kalmış gibidir. Özellikle bayanlara nasıl hitap etmesi gerektiği konusunda. Daha doğrusu onların yanındayken biraz daha rahat olmasını.. Sadece iki erkeğin yaşadığı bir evde Udoorin, bir annenin şefkat dolu eğitici elinden mahrum kalmıştır. Bu yüzden, ne zaman bir bayanla konuşsa, bunu ıkına sıkına yapmış, tercihler arasında hiç konuşmamak varsa, bu yolu seçmiştir. Belli ki Udoorin, bu konuda biraz yabanidir.

“Şanslı bir adamsın. Alor’Na’nın inadı kadar anlayışı da vardır.”, diye gülümser Nadine.

“Anneee..”, diye kızarmış bir yüzle söylenir Lorna.

“Seninle bu konuda sonra konuşacağız kızım. Şu anda annen meşgul..”, der ve Udoorin’in gözlerinin içine bakmaya devam eder.

“Şu anda bunun sırası mı, anne?”, diye hayıflanır Lorna. “High Woods saldırı altında ve Orkenler herkesi öldürüyor.”

“High Woods saldırı altında ve Orkenler herkesi öldürüyor ve bizim bu konuda yapabileceğimiz hiçbir şey yok güzelim. Hayıflanıp dizlerimi dövmek isterdim ama, baban daha biz tanıştığımızda kayıp bir vakıa idi. Ablasıyla olan çekişmesinde ne yazık ki sen de, ben de, Anglenna’da sadece birer dipnot olduk, o kadar.”, der acımasız derecede pratik bir yaklaşımla.

“Şimdi.. konumuza geri dönelim.”, der ve Udoorin’e döner. “Bilesin ki genç adam, Alor’Na’mı senden daha güzel ve zeki nice asilzadeler istedi de vermedim..”

“Lorna ikimize yetecek kadar güzel. Ve toplam zekamız burada ki herkesinkinden daha fazla.”, diye sessiz ama kararlı bir şekilde cevap verir.

Nadine’nin iki kaşı da havaya kalkar. Bir süre daha önünde zorlanan genci süzer ve “Aferim sana.”, diye ona gülümser. “Sade, dürüst, hiç düşünmeden verilmiş içten bir cevap. Kızımı sevdiğini görmek çok da zor değil. Ama onu kendinle bir bütün olarak görüyor olman.. bu gerçekten çok.. ay inanılır gibi değil.. doğru kelimeyi bulamıyorum bile. Belki de kendi evliliğimde hiç görmediğim içindir..”

Yaşına rağmen hala genç bir kızın güzelliğini barındıran enRise* bir an sessizleşir. Sonra delici bakışlarını yine Udoorin’e yöneltir. “Kızımın yanında olacaksın hep, değil mi? Bugün babasını kaybetti. Ama gerçekte onu hiç tanımadı. Kendisi içine kapanık, aşırı sessiz ve fevkalade inatçı bir kızdır. Buna rağmen her zaman onu koruyup kollayacak mısın?”

Udoorin, nadiren göstermeyi tercih ettiği sosyal cesaretini sergiler. Uzanır ve nazikçe Lorna’nın elini tutar, onu yanına çeker ve hiç sektirmeden “Evet.”, der kısaca.

“Sevdim bu çocuğu.”, der Nadine ikisine de gülümseyerek.

“O bir çocuk değil, anne..”, diye mırıldanır Lorna.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Lady, bir yandan daha ‘kim’ ve ‘niyet’ meselesine cevap bulamadığı Nadine’yi dinlerken, bir yandan da arkalarında bıraktıkları yanan ormanı ve ormandan gelen çatışma seslerine göz kulak olur.

Arada bir gelen harlı patlamalar, elflerin ortaya koydukları direnişin imzasını taşımaktadır. Küçük oyuncak askerlerı andıran dağınık elf grupları, üzerlerine çullanan iri Orken sürülerini vur-kaç taktikleriyle yavaşlatmaya çalışırken, arkalarındaki çocuk ve yaşlıların kaçmaları için onlara zaman kazandırmaya çalışmaktadırlar. Elfler için birçok şey söylenebilir, ama şu anda görünen manzara karşısında cesaretlerine hayran kalmamak mümkün değildir. Kadın, erkek – hiçbir fark gözetmeksizin, ormandaki bütün elfler o anda birer savaşçıdır ve hiçbiri çığlık atmaz, korku içerisinde kaçışmaz; okları, kılıçları, teberleri, glavyeleri ve büyüleriyle hepsi Orken sürülerinin üzerine bir şeylerle saldırmaktadır.

Tek sorun, bu yeterli değildir, o kadar!

“Zavallılar.”, diye söylenir Lady. Elflere karşı özel bir husumeti olmasa da, özel bir sevgisi de yoktur. Ama kimse Orken’lerin elinde parçalanmayı hak etmez, diye düşünür.

“Zavallı ahmaklar!”, diye düzeltir bir ses arkasından.

Lady dönüp baktığında, Nadine’nin hemen arkasından ormanda olup biteni seyrettiğini görür.

“Otuz yılımı verdim onları kabuklarından çıkarmak için. Direttiler ve çıkmadılar. Şimdi de ölüyorlar.”, diye garip bir şekilde konuşur Nadine. Sesinde sadece hüzün değil, mutlak kayıp ve emsalsiz bir hiddet vardır sanki.

“Laila.”, diye seslenir Lady. “Udoorin’i al ve uygun, saklı bir kamp yeri bul.”

“Kendi başıma daha hızlı bulurum, abla.”, der Laila.

“Tartışma benimle şimdi. Al Udoorin’i ve git. Kimse tek başına bir yere gitmeyecek artık. Hareket halinde Aager ve Inshala, Lorna ve Udoorin, Gnine ve Merisoul, Lenna ve Laila. Ben de Rise Nadine Hanımefendiye eşlik ediyor olacağım. Durduğumuzda ise, Merisoul ve Inshala, Laila ve Aager, Lorna ve Lenna, Udoorin ve Gnine. Rise hanım da benimle olacak. “, diye kati bir sesle konuşur. Lady’nin gruplamada yaptığı tercihlere bir kaç yüz ekşitmesi gelse de, asıl eşleştirme pek az kimsenin gözünden kaçar ve bu Aager’in takdirini cezbeder. Annesi için dile getirilmemiş imalardan dolayı Lorna rahatsız olur ama şimdilik sesini çıkarmamayı tercih eder..

Sonra Nadine’ye bakar ve “Hanımefendi. Konuşmamız gereken şeyler var.”, der.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yanan High Woods’a yukarıdan bakan tepelerin derinliklerinde Laila, belki bir zamanlar bir ayıya ait olabilecek, boş bir mağara bulur. Alışmışlığın verdiği serilikle izci kız, Udoorin ve Aager mağarayı temizler ve ortasında bir ateş yakarlar. Daha sonra Udoorin iri taşlar tedarik ederken Laila’da topladığı çalı çırpı ile mağaranın ağzını olabildiğince kapatıp gizlerler.

Bu esnada Inshala ve Merisoul battaniyeleri sererken, Lady de yanlarında taşıdıkları çuvallardan çıkardığı patates, soğan ve havuçları kesip-doğrayıp beraberlerinde getirdikleri küçük tencerenin içine atmaya başlar. Herkes olağan bir pratiklikle, kimse bir diğerinin ayağına basmayacak şekilde işlerini yapar ve enRise Nadine, Lorna ve Anglenna’ya sadece kenardan olanları seyretme işi düşer.

“Neden siz de yardım etmiyorsunuz?”, diye sorar Nadine kızı ve yeğenine.

“Bana bakmayın. Onları zehirlemek istemediğime daha yeni yeni inanıyorlar.”, der Anglenna.

“Bana yaptırmıyorlar. Prenses olduğumu bilmiyorlarken bile yaptırmıyorlardı. Bir sefer yemek yapayım dedim, sanırım pek beğenmediler çünkü bir daha istemekten imtina ettiler.”, diye hayıflanır Lorna.

Anglenna kenardan ‘fırk’lar.

“Ne? Gerçekten o kadar mı kötüydü?”, diye sorar Lorna.

“Lorna.. Senden nefret ettiğim günlerde, beni iyi hissettiren tek şey, yapıp da etrafındakilere zorla yedirdiğin yemeklerindi!”, diye gülmemek için zorlanır Anglenna.

“O kadar mı kötüydü?”, der Lorna, açıkça alınmış bir şekilde.

“Hayır. Hala o kadar kötü.. Udoorin’e acıyorum açıkçası. Resmen aç kalacak çocuk! Onun seni asla bırakmayacağına, çocuğun tabağını doldurdukça gıkını çıkarmadan yiyişinden anladım. Ama yerken ki yüz ifadesi paha biçilmezdi..”, diye mutlu bir sesle cevap verir Anglenna ama mutluluğunun zorlama olduğu görülmektedir. Belli ki Anglenna hala annesini düşünmektedir.

“Korkarım bu benim hatam.”, der enRise Nadine. “Sen küçükken eğitimin için sana o kadar yüklendik ki, en temel şeyleri ihmal ettik.”

“Yemek hazır. Herkes elini yüzünü yıkayıp gelsin. GNINE TINKERDOME! SÖNDÜR O PİS ŞEYİ HEMEN!.. O çubuğu burada yakarsan aldığım gibi kırarım onu..!”, diye parlar Lady.


Gnine Ninehundredandnintynine
Tinkerdome’un piposu

“Bir büyücü ile piposu arasına girilmez. Bunu bilmiyor musun, kadın?!”, diye homurdanır Gnine.

EFENDİM?“, diyen Lady’nin darağacı gibi sesini duyunca, “Yok bişi..”, diye cılız bir cevap verir ve hemen piposunu boşaltıp iç cebine saklar.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Eveeet. Sanırım herkes doydu ve biraz olsun dinlendi. Ve bazı şeyleri konuşma zamanı geldi..”, diyerek hiç uzatmadan, dolambaçlı yollara başvurmadan konuya girer Lady. “Bize olmasa da, en azından kızınıza bir açıklama borçlusunuz. Biz Lorna ile hiç beklenmedik koşullar altında tanıştık. Kendileri fevkalade hanımefendi bir kız olması bir yana, hepimizin sevdiği ve değer verdiği birisi. Ağırbaşlılığı ve dinginliği ile devamlı etrafına umut ve basiret yaydı. İçine kapanık ve çekingen olmasına rağmen bunu bize bir yük olarak taşıtmadı. Ama ben içten ağlayan biri gördüğümde bunu anlayacak kadar uzun yaşadım. Geçmiş günlerde ve özellikle de Bari Na-ammen sarayında gördüklerimden sonra, bunun sorumlusu olarak sadece iki kişi düşünebiliyorum ve yalnız bir taneniz buradasınız.”

 

Söylediklerini sakince söyler gözükmesine rağmen, kendisini tanıyanlar Lady’nin gerçekte çok kızgın olduğunun farkındadırlar. Lady, beraberinde olanları çocukları olarak gören biridir ve çocukları söz konusu olduğunda asla şaka yapmaz. Onu kızdıran şey de aslında budur; Lorna’nın annesi ve babasından gördüğü sorumsuz ve basiretsiz muamele..

 

“Benim için her şey otuz yıl kadar önce başladı. Şu işe bakın. Ben bile, sanki Bari Na-ammen’den önce yokmuşum gibi konuşuyorum.. Ondan önce Arcanton’u yenmiş ve def etmiş, görülmüş en güzel sorceress, zarafet abidesi Nadine Graciousward olarak tanınıyordum. Bunca yıl ve gördüklerimden sonra, bu sıfatlar o kadar anlamsız ve çocukça geliyor ki..”, diye acıyla eskiyi yad eder Nadine. Bir süre zihnini toparlamaya çalışıyormuş gibi durur, sonra devam eder.

“O zamanlar ben de bir grup maceraperestle beraber, o iblis senin, bu zindan benim, dolaşıp kötüleri yok edip yanlışları düzeltiyorduk.. Ben ve birkaç dost.”

Nadine’nin burnunun ucu kızarır ve gözleri dolar.

“Bu yüzden Delia, Lord Paladin Delia Karakash, öldürüldüğünde bunun anlamı benim için çok daha.. farklı oldu. O, ben, birkaç arkadaş ve senin amcan..”, der Gnine’a bakarak. “..evet. Senin amcan, Nimbletyne TİNKERDOME! Nerede bir sorun olmak üzereyse, altından bir Tinkerdome çıkıyor mutlaka.”, der hüzünlü bir şekilde gülümseyerek.

“Amcam hiç maceralara gitmedi ki? Nereden tanıyorsunuz onu? Bu imkansız bir şey!”, diye hayret eder Gnine.

“Aaaa.. en sevdiği yeğeninden bile sır saklayacak biri ancak Nimbletyne olabilirdi. Ama her grubun bir hırsıza ihtiyacı vardır!”

Udoorin mağarayı sarsacak bir kahkaha atar. “Biliyordum! Biliyordum onda bir şeylerin kitabına uymadığını! Nerede bir sorun çıksa, onu köşelerde bir yerde görürdük.. Babam buna bayılacak!”, der mutlu bir şekilde.

 

Laila ve Lady de hayretle Gnine’a bakarlar. Ama işin gerçek içeriğini Aager anlar; bunca yıl Serenity Home istihbaratıyla uğraşan kendisine bile çaktırmayacak kadar geçmişini ve ne olduğunu saklayabilen yaşlı hırsıza saygı duyar.

Dahası, Gnine’ın Sim Town ve Arashkan’da amcası kılığında dolaşması dolayısıyla başına gelenler bir anda anlam kazanıverir!

 

“Tabii, bu yıllar önceydi. Yaptığı en son iş, kendisi için bile biraz fazla çetrefilli idi ve bacağını sakatladı. Buna rağmen devam etmek niyetindeydi ama kardeşinin, ailesiyle beraber Tinker Hills’de bir göçükte öldüklerini duyunca onun için bütün eğlencenin tadı kaçmış oldu. Kahrolmuş bir şekilde, kardeşi ve ailesinden hayatta kalan tek kişi olan yeğenini bulmak için bizden ayrıldı. Daha sonra duyduk ki, onu bulmuş ve onunla beraber pek de tanınmadığı, Serenity Home denen bir kasabaya yerleşmiş.”, diye yılları derleyen bir ifadeyle anlatır Nadine.

“Delia ve ben.. biz o zamanlar çok yakındık ve.. bir birimize çok.. bağlıydık. Bana öyle bakma kızım. Bunlar babanla tanışmamızdan çok önce olan şeyler. Ama birden Arcanton belası hortlayıverdi. Kimse o kaçık büyücüye bulaşmak istemiyordu. Ahmak, iblis kapısı açmanın bir yolunu bulmuştu ve ivedilikle durdurulması gerekiyordu. Onunla yüzleştik ve yendik. Ne var ki, Delia onu şehir mahkemesine teslim edip suçlarının cezasını çekmesini istiyordu. Gerçekte ise, Arcanton hapiste tutulabilecek biri değildi. Halen onu zapt edebilecek bir hapis olduğunu sanmıyorum. Delia ile tartıştık ve Arcanton bundan istifade kaçmaya çalıştı. Üç arkadaşımı kaybettim o gün. İkisini kaçmaya çalışan Arcanton öldürdü, Delia’yı ise Arcanton’u ben cehenneme ‘def’ edince kaybettim. Ayrıldık ve bir daha görüşmedik. Çok istedim.. Bilemezsiniz ne kadar çok istediğimi.. ama kendimde o cesareti bulamadım. Ben babanla tanışıp evlendiğimde aradan yıllar geçmiş oldu.

Sonra Delia, Karcass belasını öldürdü ve Durkahan Kalesi ve Şehrinin Lord Paladin’i oldu. Halbuki masa başı işi, onun en korkulu kabusuydu..”, der Nadine, hüzünlü bir gülümsemeyle. “Yıllar sonra duydum ki evlenmiş ve bir kızı olmuş.. ve Delia’nın kızıyla benim kızım, Nimbletyne Tinkerdome’un yeğeniyle beraber, rahmetli teyzen Silendenien’in meşhur yayını taşıyan bir izci, bir Drashan kaçaklısı, bir kasaba şerifinin sınanmamış oğlu, bir iblis, Argail Smitefast’in torunu ve ‘la Fey’ adında küçük bir kız, kocamın —muhteşem Grandaleren ve ordularının— beceremediğini başarmışlar; Themalsar’ı yok etmişler. Bu.. o kadar ironik bir şey ki..”, der ve yüzünü elleriyle kapatır.

“İyi misin, anne?”, diye annesinin yanına gelir Lorna.

“İyiyim güzelim. Sadece anılarım.. o kadar yorgunlar ki..”, der Nadine ellerinin arasından.

“Yollarımız Delia ile ayrılınca, ben bir serseri gibi, başıboş bir şekilde yalnız takılmaya başladım. Kendimi o kadar yalnız ve boş hissediyordum ki.. İşte o sıralar High Woods Ri’si Grandaleren’in daveti geldi. Açıkçası ben gitmek istemedim ve belki vazgeçer umuduyla uzun bir süre ertelemeye çalıştım ama baban ısrarlıydı. Ben de en sonunda kabul ettim. Baban istediğinde ikna etmesini iyi bilen biriydi.

Kendisine daveti için teşekkür edip, beraber bir akşam yemeğinden sonra ayrılacaktım.. Niyetim buydu. Ama işler çok farklı gelişti. Başta her şey çok güzeldi. Ama her zaman içimden ‘Neden?’, diye sordum. Bütün meziyetlerime ve cazibeme rağmen, neden bir high elf Ri’si bir insanla evlensin ki, diye sormadım değil. Otuz yıl sonra sebebini öğrenmiş oldum, sanırım..”, der ve sessizce ağlar.

Lorna annesine sarılır.

Merisoul, arkada oturduğu yerden kalkar ve ikisinin yanına gelir. Beklenmedik zamanlarda, beklenmedik davranışlarından birini daha sergiler; bulundukları mağaranın imkan verdiği sınırlı alanında kanatlarını açar ve önünde duran anne ve kızını kanatlarıyla sararak onları kucaklar.

Merisoul, kendisini hayretle seyredenleri umursamaz ama Lady’ye bakar ve “Doğruyu söylüyor. Ve duyguları da en az kızının ki kadar samimi!”, der.

“Teşekkür ederim Merisoul. Senden bunu istediğim için özür dilerim.”, der Lady, içi biraz olsun rahatlamış bir şekilde.

Lorna annesinden ayrılır ve yüzünde tam bir şok ifadesiyle Merisoul ve Lady’ye bakar. “Bizi.. Bizi kandırdınız..”, der, tam bir hayal kırıklığıyla.

Lady öne çıkar ve Merisoul’u sahiplenir.

“Hayır, sevgili Lorna. Seni asla aldatmadık, kandırmadık ve senden hiçbir zaman da kuşku duymadık. Ama Arashkan da olanlardan sonra, kimseye güvenmemiz için bir sebebimiz yoktu. Ve anneni sen tanısan da, biz tanımıyoruz. Dahası, seni baban itelemiş olabilir. Ama annen de buna göz yumdu. Ona güvenmemiz için herhangi bir sebep bulamadım açıkçası. Aklıma, Merisoul’un eşsiz kabiliyetlerinden biri geldi; ‘duygu okuma’.. Anneni okudu ve duygularını tasdik etti.”, diye açıklar.

Lorna ne diyeceğini bilemez gibi öylece durur. “Seni dostum sanmıştım..”, der Merisoul’a yarı ağlamaklı bir sesle.

“Dost..”

..der Merisoul ve durur. Succubi melezi, sanki ilk defa yediği bir şeyin tadını değerlendiriyor gibidir.

Neden sonra yukarı bakar ve “Bir ölümlü beni ‘dost’ kabul etti. Bu sayılıyor, değil mi?”, der, gizemli bir şekilde.

Lady ise iş gereksiz yere çığırından çıkmaması için atılır. “Sevgili Lorna. Lütfen. Bu sana karşı yapılmış bir şey değil. Aslına bakılırsa annene bile karşı yapılmış bir şey değil. Güvenceye ihtiyacımız vardı, onu da bulduk. Akledip Arashkan’da bunu değerlendirmiş olsaydık, belki olaylar çok daha farklı gelişirdi, öyle değil mi?”

“Onlar haklı kızım.”, der Nadine, burnunu çekerek. “Ancak kurnazlığınıza hayran kaldım, Lady. Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi..”, diye de takdirini saklamaz.

“Sadede gelmek gerekirse..” diye devam eder kadın. “..babanla evlendim ve bir anda kendimi saray entrikaları ve ablasıyla arasındaki bin yıllık husumetin içinde buluverdim. Ve zamanla onun herkesi ikna ettiği gibi bir sorceress değil, bir warlock olduğunu öğrendim.”

İMKANSIZ! Annem benim ve sizin gibi bir sorceress idi!”, diye ünler Anglenna.

“Üzgünüm sevgili Anglenna, ama bu doğru değil.. Belki çok, çok eskiden, yüz yıllar önce öyle idi, ama ben onunla tanıştığımda artık bir sorceress değildi. Sanırım bunu Grandaleren de biliyordu.”, der Nadine ve kızına dönerek “Bu yüzden ikimizde sen bir warlock olunca o kadar tepki gösterdik. Ne yazık ki, birbirimizin bildiğini bilmiyorduk, dolayısıyla tepkilerimiz makul bir seviyede olmadı. Sen, birbirinden bağımsız ama aynı istikamette, iki aşırı tepkiyle bir anda muhatap oluverdin. Baban, ablasından dolayı, ben ise teyzenin seni etkilemiş olabileceğinden korktuğum için.. Babanla da oturup doğru düzgün pek bir şey konuşmadığımız için, ikimiz de gerçekte neler olup bittiğini asla öğrenemedik. Zaten sen gittikten sonra da hiç konuşmadık.”, der enRise.

“..ve her şeyin senin açından patlak vermesinin altında yatan sebep ise, teyzendi. Hiç farketmeden ailemizi mahvetti. Kadının Bari Na-ammen’e yanlışlıkla verdiği zarar, bilinçli olarak gösterdiği çabalardan daha büyük oldu.”, diye ekler. Sonra Anglenna’ya bakar.

“Annen için çok üzgünüm, sevgili yeğenim.”, der içtenlikle. “Angrellen zeki bir kadındı. Yapabileceği onca iyiliğe rağmen, sırf kardeşine duyduğu, bitmek tükenmek bilmeyen husumetinden dolayı, yapmamayı tercih etti. Aynı sebepten dolayı da yanlış varlıklarla gizli anlaşmalar yaptı ve ahmak kocamla farkında olmadan, Bari Na-ammen’i yok ettiler.”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Nadine’nin son sözleriyle mağaraya opresif bir sessizlik çöker..

Merisoul Xyrotwu gözlerini kısmış, bir yandan, yaşına rağmen güzelliğinden ve zarafetinden pek az şey kaybetmiş olan kadına, bir yandan da sessizce Anglenna’yı süzmektedir. Kimsenin fark etmediği, kızın gözleri gerçekte bir iç çatışmayı saklamaktadır. Neden sonra, yapması gerektiği şeyin kaçınılmaz ve nihai noktasına varmışcasına, melezin küçük omuzları çöker, kaşları ağlamaklı bir şekilde bükülür ve alt dudağını pörtletir, zira kimsenin bilmediği gerçek; Xyrotwu’nun, içinde bulundukları mağarayı paylaştığı ölümlülerle beraberliği ve onlarla yaptıkları bir şekilde hasıraltı edilebilirken, bundan sonra ağzından çıkacaklar, onun kaderini de, tarafını da, küçük bir kızken Ad Ara adındaki bir meleğin ona bahşettiği ‘son nefesi’ ile sadece içsel bir şekilde hissettiği, ama hiç bir zaman tam olarak anlayamadığı ‘sevgi’ denen şeyi kimlere vermeyi seçeceğini de mühürlemiş olacaktı.

İşin şaşırtıcı yanı kendisini, paylaştığı mağaradakilere hiçbir şekilde borçlu hissetmemesiydi..

Merisoul bu konuda istemsizce duraklar zira az evvelki tespiti tam olarak doğru değildir..

Lady.. Lady bir Tapınak Koruyucusu idi ve kendisi gibi bir iblis tohumunu aforoz edip cehenneme geri gönderebilecekken bunu yapmamıştı. Dahası, bir tapınak muhafızı olarak bunu yapması gerekirken yine de yapmamıştı.

Gnine.. O bücür güç istediğinde ona ‘adını’ vermişti —en azından bir kısmını. Ama o bücür bunu değerlendirip kendi çıkarı için kullanmamıştı. Halbuki ona verdiği kısmi isimle bile cüce, Merisoul üzerinde güç iddia edebilirdi.

Hiç bir zaman kendisini istekli bir şekilde muhatap almamış olan izci kız Laila bile, onun gerçekte ne olduğunu bilmese de, hiç şüphesiz bazı kuşkuları vardı mutlaka ve bu konuda ondan beklediği gibi sırtına saplanması gereken oku, bir türlü yayından fırlatmamıştı.

Lorna ise kendisine sevgi ve saygı dışında bir şey göstermemişti. Yetmiyormuş gibi bir de kendisini bir ‘dost’ kabul etmişti..

Inshala.. Sevgili küçük Inshala.. Etrafında olup bitenlerin çoğunu anlamasa da, kendisinden korksa da, umarsızca, kör bir cesaretle onu —bir iblisi— korumuş ve bunun acısını çekmişti..

Şapşal Udoorin bile.. Önüne çıkan her şeyi olabilecek en küçük parçalarına indirgeyen Udoorin bile ona her zaman nezaket göstermişti.

Ve o pis adam.. Aager! Evet, kendince Merisoul’a bir sınır çizmiş ve sevgili Inshala’sını sahiplenmişti ama, sevgi bu değil miydi zaten; bir şekilde karşılıklı sahiplenme? Dahası, onu anlamak için de çaba göstermişti. Evet, belki bunu ‘Serenity Home güvenliği’ için yapmıştı, ama Merisoul bunun kötü bir bahane olduğunu anlayabilecek kadar o adamı okuyabilmişti. Özellikle Inshala’dan sonra, adamın iç dünyası tamamen değişmişti. Ama en nihayetinde adam, çözemediği bu succubi melezine ‘güvenmeyi’ seçmişti..

 

Hayır.

Merisoul paylaştığı mağaradakilere hiçbir şey borçlu değil, değildi..

Onlara ÇOK ŞEY borçluydu..

 

Acaba..

Acaba Ad Ara, bunların hepsini hesaplamıştı da Merisoul’un efendisinden öcünü bu şekilde mi alacaktı?

HAYIR!, diye düşünür Xyrotwu.

O ‘nefesi’ hissetmişti ve kendisi gibi hislere ve hislerin nüanslarına ayık bir yaratık için bu gözden kaçabilecek bir ayrıntı değildi.

O nefesin içinde sadece katışıksız, karşılıksız, koşulsuz, engin ve sonsuz bir ‘sevgi’ vardı.

O nefesin içinde Ad Ara’nın bin altı yüz yıl çektiği acılardan, gördüğü eziyetlerden kendisinde muhafaza etmeyi başardığı tek şey vardı.

O nefesin içinde asla unutmadı, unutamadığı ve unutmayacağı, zihinsel sarayının derinliklerinde, annesinin portresinin arkasında gizlediği kasanın içinde sakladığı ve ‘Arşiv No. ARZME-0000001olarak muhafaza ettiği ‘SIFIR BİR’ vardı.

 

O nefesin içinde Ad Ara’nın kendisi vardı..

 

‘Sıfır İki’ kararını verir ve bu şekilde kendi cinayetini de işlemiş olur.

Mağaranın içinde, küçük, yılmış, sonu feci bir ölümle biteceğinden kati olarak emin olan bir ‘veda’ sesi fısıldar;

 

KARDAX’ TRAKXA..

 

 

 

 


 

enRise: eski (former) Rise.

 

 

 
 

Sana Themalsar’ı Getirdim, Baba..

Timeline:

High Woods’daki saklı high elf şehine varılmış ve Alor’Nadien ne (Lorna), babası ve Bari Na-ammen Ri’si Grandaleren Feymist’in yüzleşme zamanı gelmiştir.

Taht salonu tıka basa high elf soylularıyla doludur ve herkes, kendisini Lorna olarak dünyaya tanıtarak özünü reddeden prensesin açıklamalarını dinlemek için merakla bekleşmektedirler.

Bekleyenler arasında, yüzünde pek de gizleyemediği bir zafer ifadesiyle, Anglenna’nın annesi High Lady Angrellen de bulunmaktadır..

Bu hikaye, Arashkan şehrinde olan olaylar ve şehrin yok edilmesinden sonra yer alır.

 

 

Muhteşem taht salonunun ikiz kapıları açılır, altın işlemeli mor renkler içerisinde altı muhafız içeri girer ve ardından Bari Na-ammen Ri’si Grandaleren ve Rise’si Nadine içeri girerler.

Eşinin elini nazikçe tutmuş olan Ri, ağır, gösterişli adımlarla tahtına yaklaşır, eşini kendi tahtının yanındaki tahta yönlendirir, sonra da kendisininkine kurulur.

Ri Grandaleren Feymist, yaşına rağmen güzelliğinden pek az ödün vermiş bir elftir ama fiziksel görünümü, artık anlamsızlaşmış gibidir. Gözlerinde bıkkınlık ve usanç dışında, sanki derinliklerinde melun bir ateş yanmaktadır. Oturduğu tahtında etrafındakileri hiç umursamadan kıyafetleriyle ilgilenir; altın ve beyazlardan oluşan kraliyet cübbesini düzeltir, bir eliyle neredeyse beyazmış gibi görünen uzun, sarı saçlarını arkaya atar, tacını düzeltir, parmaklarındaki yüzüklerle oyalanır, bir şey düşünüyormuş gibi poz verir ve temelde önünde duranlara bakmadan ve onların varlığını umursamadan bu şekilde birkaç dakika geçirir. En sonunda yanında oturan Rise hafifçe boğazını temizleyerek onun uyarır.

Yanında oturan Rise Nadine Graciousward Feymist, tarifi zor bir kadındır. Muhteşem görünümü, sadece alımlı yüzü yada dolgun fiziğiyle sınırlı değildir. Bu kadının güzelliği ayrıntılarda daha belirgindir. Kadın sadece güzel değil, aynı zamanda fevkalade çarpıcı ve etkileyici yüz hatlarına sahiptir. Nevarki Nadine’yi ‘büyüleyici’ yapan gerçekte bunlar değil, hareketlerindeki ekonomik zarafettir. Nadine Graciousward, bir insan olmasına rağmen, her nasılsa yanındaki elften çok daha asil ve konumunun sahibi gibi tahtında oturmaktadır. Kocası üstü başıyla uğraşırken, o ise önünde duranların ayrıntılarını çoktan görmüş ve aralarındaki hikayeleri okumuş gibidir.

Nadine önce kızına bakar ve ister istemez gözleri dolar. Kızı, aylar öncesine kıyasla daha da incelmiş ve erimiş gibidir ama ondan geriye kalan, artık bebek yağlarından kurtulmuş, daha kararlı, muhtemelen çok daha inatçı, çelik bakışlı biridir. Sevgili Lorna’sı oldum olası ciddi bir kız olmuştur. Ne var ki şu anda önünde duran kız, baktığı şeyleri değil, daha da ötesini gören bir ifadeyle babasının, onunla ilk tanıştığı anki kopyası gibidir.

Lorna güzelliğini annesi olduğu kadar babasından da almıştır. Göz rengi, çok hafif çilli burdu ve küçük ağzı annesininki gibidir. Çok uzaklara bakan ifadesi ise babasını andırırken, sevgisi, samimiyeti, tutkusu, şefkati, içine kapanık olmasına rağmen etrafına yaydığı umut ve dinginliği, doğal zarafeti ve içsel cazibesi ise tamamen kendisindendir.. Nadine içini çeker. Küçük bebeği büyümüş ve daha küçücük bir kızken vadettiği güzelliğine ulaşmıştır. İç çekişi, bugünkü karşılaşma her nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, onu artık burada tutamayacağını anlamasındandır..

Onun hemen arkasındaki, aralarında ancak belirgin bir anlayış ortaklığının müsaade edebileceği bir yakınlıkta duran, kızına yapılabilecek en ufak hakarete, muazzam bir farkla ve olabilecek en kanlı şekilde cevap vermek için sadece bahane arayan iri gence bakar. Genç adam elf standartlarına göre pek de yakışıklı değildir ve bu Nadine’yi biraz şaşırtır. Kızına bu çocuk göz kulak oluyorsa, demek ki Alor’Na’sı onda yüzeysel ve geçici bir çekim değil, başka meziyetler bulmuş olmalıydı. Nadine, gencin çok kısa bir anlığına kızına attığı bakışı görür ve aradaki bağları kurar. Gencin kıza anlık bakışında bile yüzünün kızarmasından, çocuğun içine düşmüş olduğu vehametini ve kızı karşısında tam anlamıyla kayıp bir vakıa olduğunu görür ve içinden mutlu bir şekilde geçirir, ‘Belki de Alor’Na’m benden şanslı çıkar. Arkanı yaslayabileceğin ve güvenebileceğin birisini bulmuş olmana ne kadar sevindiğimi bilemezsin bebeğim. Ne yazık ki bunların ikisi de bana verilmedi.. ama görüyorum ki sen bulmuşsun. Bulduğun şeyi tut ve ona sımsıkı sarıl!

Rise grubun diğer üyelerini de gözden geçirir. Nadine, Anglenna’yı yakinen tanır.. Kızın zeki olduğunu, daha ilk tanıştıklarında fark etmiştir. Ne var ki annesinin kızın üzerindeki etkisi katidir. ‘Anasının küçük, süslü papağanı‘, diye geçirir içinden üzülerek, zira elindeki muazzam potansiyele rağmen, o güne kadar Angrellen ne dediyse, Anglenna da onları tekrarlaması dışında kendisine özel hiçbir varlık göstermemiştir.. ‘Belki annesinin gölgesinden ayrılmış olması ona yaramıştır.‘, diye umut eder.

Nadine, Anglenna’nın annesi Angrellen’den korkmaz. Geçmiş otuz yılda onunla sayısız defa yüzleşmiş ve her defasında da üstesinden gelmiştir. Yaptıkları en son atışmada, ‘Sanırdım ki senin gibi bin beşyüz yıl yaşamış biri, biraz daha akıllı olurdu.. Görüyorum ki yaşın sana beraberinde bilgeliği de getirmemiş!‘, demiş ve suratı kıpkırmızı kesilmiş kadını başından savmıştı. Bu olay, o kadınla en son konuşması olmuştu. Angrellen konusunda kendisini tedirgin eden tek şey, kadının uslanmaz ve usanmaz kini ve inadınır..

Gözleri dişi dwarf’a takılır. Dwarf’ın yüzünde, hiçbir saçmalığa tahammül etmeyeceğine dair kati bir ifade vardır. Nadine dwarfları sever, zira çoğunluğu ya ak, yada karadır. Edindiği bilgilere göre bu dwarf, meşhur Serenity Home kasabasının yetkin tapınak koruyucusu, Lady Magella olmalıdır. Bu da onu ‘iyi’lerden yapıyor olmalıydı. Dwarf’ın etrafına yaydığı güven ve hayal meyal hissedilir kutsal nitelik bile kızının doğru kişilerde arkadaşlık bulduğu iç rahatlığını verir.

Rise Nadine, izci kızı ve yanında duran gnome’u süzer. İzci kılık kıyafeti konusunda belli ki umarsızdır, ama oldukça alımlı, cüretkar bir güzelliğe sahiptir ve bulunduğu yere rağmen, kimliğini bir kalkan gibi bürünmüş, etrafındakilere kafa tutarcasına bakmaktadır. Nadine iç çeker ve ‘Elflerden dilin mi yandı güzel kız? Dert etme, benim de yandı!‘, diye hicveder içinden. Nadine açısından işin sevindirici yanı, bu güzel, alımlı izci, kızı gibi bir yarı elftir. Rise bundan dolayı mutlu olur. Kızının, kendisi gibi yarı elflerle karşılaşmış ve onlarla arkadaşlık etmiş olduğunu görmesi içini rahatlatmıştır. Kızının sessiz ve içine kapanık oluşunun en büyük sebebinin, etrafında kendisiyle özdeşleşebileceği dengi elflerin olmayışı olduğundan her zaman rahatsız olmuş, bu yüzden onunla olabildiğince zaman geçirmiştir.

Ve bir gnome. Tabii ya.. Ortada bir sorun varsa, bir gnome nasıl eksik olabilirdi ki?‘, diye buruk bir gülümsemeyle geçirir içinden. Gnome, bütün Bari Na-ammen sarayının ihtişamını tek bakışla içine çekmiş, kullanılabilir en küçük parçalarına ayırmış, teker teker incelemiş, elde ettiği analiz sonuçlarını, muhtemel kimyasal tetkikleriyle birleştirip tahminleriyle kıyaslamış ve aradaki farkı pek de ilgi çekici bulmamış bir mucidin burun kıvıran ifadesiyle etrafına bakmaktadır. Dahası, avucunu kaşıyıp durmasından, aklından yapmayı düşündüğü ve muhtemelen de sadece kendisinin komik bulacağı, abuk sabuk bir şeylerin geçtiği kesindir, çünkü yanında duran izci kız devamlı onu dürtüp durmaktadır!

Onların arkasında, omuzlarının üstünden görünen, kuzguni kanatlı bir yaratık —bir kız— durmaktadır. Kız, Nadine’ninkine bile kafa tutacak bir güzelliğine sahiptir. Nadine’nin kuşku götürmez, dünyevi güzelliğine, kızı Alor’Na’sının şeffaf, büyüleyici cazibesine, izci kızın kafa tutan, yırtıcı çekimine, yeğeni Anglenna’nın ise ‘ulaşılamaz buzullar’ı andıran soğuk, mesafeli ve keskin güzelliğine karşın, bu kızın güzelliği uhrevidir. Kız etrafına saf gözlerle bakınmaktadır ve arkadaşlarının kaçınılmaz tedirginliğinden tamamen beri bir şekilde durmaktadır.

Eyvahlar olsun!‘, diye hayıflanır içinden Rise. ‘Saraya bir iblis mi getirdin kızım? Baban bundan hiç hoşlanmayacak..

Nadine, iblisin arkasındaki son iki kişiyi süzer. Biri karalar içerisinde, etrafında olan herkesi —ama herkesi; geçtikleri koridorlar ve salondaki muhafızları, danışmanları, diğer asilleri, yukarıda, balkonda gizlenmiş okçuları ve kalın, kadife duvar perdelerinin arkasında yer alan ek muhafızları, ortalıkta dolaşan hizmetçileri ve yardımcıları da dahil, HERKESİ— sayılarını, silahlarını, potansiyel saldırma sıralarını, kapasitelerini ve gözlerindeki niyeti acımasız bir ekonomiyle süzmektedir. Belli ki bu adam politikanın kendisiyle değil, oluşturabileceği potansiyel sonuçlarıyla ve bunlara karşı alabileceği önlemlerle ilgilenmektedir. Karalar içindeki adamın kurduğu plan her ne ise, ardında olabildiğince çok ceset bırakacak bir plan olduğu kesindir!  ‘..Ve paralı kesiciler mi?, diye geçirir içinden. Ama sonra, çok kısa bir anlığına adamla göz göze gelir ve adamın başını anca fark edilir bir şekilde, ‘hayır’ anlamında salladığını görür. ‘Demek paralı kesici değilsin. Nesin peki?‘, diye merak eder.

Adam, çok hafif yana kayar..

Nadine’nin gözleri, onun arkasına saklanmış ve önünde duran adamın koluna yapışmış küçük, sıskası çıkmış kıza takılır.

 

Bu kız..

Nadine bu kızla daha önce karşılaşmamıştır ancak rüzgarlar tıpkı bu kızın tarifine uyan birinin adını fısıldamıştır ona.. la.. la fey.. LA FEY!

Bu küçücük kız Inshala ‘la Fey’ Frostmane olmalıydı!

 

Ah Alor’Na’m.. la Fey senin dostun ise, başka dosta ne gerek var! O kızın adını ve yaptıklarını rüzgarlar ve yağmurlar, ağaçlar ve çiçekler, kurtlar ve geyikler, kartallar ve kargalar, dinlemesini bilen herkese taşıdılar..

Nadine Graciousward, bir anda geleceği görür gibi olur ve korkar.

Kızının, böylesi bir grubun parçası olmasının bir rastlantı değil, kaderin müdahalesi olabileceği konusunda kati bir inanış oluşur içinde. Ve inatla kızına bakmaktansa üstü başıyla ilgilenen kocasını dürter..

 

 

Ri Grandaleren Feymist, yavaşça başını kaldırır ve uzun bir süre sessizce önünde duranlara bakar. Durgun gözleri, grubun her üyesini teker teker inceler ve en sonunda kızına bakar ama bir şey söylemez. Rahatsız edecek kadar uzun bir süre kızını inceler ve neden sonra bıkkın, yorulmuş ve kızgın bir ifadeyle konuşur;

“Saraydan kaçtın Alor’Nadien ne. Bu sana ne getirdi? Hepimizi bu şekilde teşhir etmeye değer miydi? Bu rezilliğe gerek var mıydı? Yetmiyormuş gibi, benliğini ve aslını reddedip kendine başka bir isimle çağırarak bizleri utandırman gerekli miydi?”

Babası konuşmaya başlayınca, Lorna başını yere eğmiştir. Anca duyulur, yumuşak sesiyle ona cevap verir;

“Ortada bir rezillik varsa bunun mümessili ben değilim, baba. Ben yolumu seçtim ama yolunu seçen herhangi bir elf’e gösterilen tahammül ve saygı bana gösterilmedi. Bunu yaparak farkında olmadan beni elflerinden daha az görmüş olmadın mı, baba? Onların sahip oldukları haklara da sahip olmadığımın vurgusunu yapmış olmadın mı?

Hoşnutsuzluğunu genele ilan ederek, bir baba ile kızı arasındaki kalması gereken bir meseleyi, bu olayda hiçbir aidiyeti olmayanların, kendilerini buna dahil etme yüzünü ve cesaretini onlara vermiş olmadın mı?

Bunu yaptığın anda bir çatışmanın kaçınılmaz olacağını bilmene rağmen, yine de yaptın.. Bu çatışmanın hiç gerçekleşmemesini istediğim için ayrıldım.. Elflerine verdiğin hakları benden esirgediğin için ayrıldım, baba. Ve beni elflerinden gayrı gördükten sonra artık sadece annem için Alor’Nadien ne (Nadine’nin Cazibesi) olarak kalabilirdim ama halkına Rise olamazdım. Bunu sen kendi elinle yaptın, baba..

Geri geldiğimde seni ve annemi bir daha görmek ve aramızda sevgi ve saygının hala var olduğu bilmeye ihtiyacım olduğu için ve bir barış olmasını umduğum için geldim.. Buraya Arashkan halkını neden yalnız bıraktığınızı sormaya geldim. Onlar saldırı altındayken, neden güvenli bir mesafeden seyretmeyi tercih ettiğinizi sormaya geldim. Ve neden kıyımdan kaçan Arashkan mültecilerini hudutlarından def ettiğinizin hesabını sormaya geldim, baba.. Ama görüyorum ki, buraya gelişim sadece seni son bir defa görmüş olmak içinmiş.. Zira komşuları öldürülürken buna sessiz kalan bir Ri’nin kızı olamam. Ve ben Alor’Nadien ne olamayacaksam, burada bana bir yer yok, baba..”

Alor’Nadien ne Feymist’in sesi bütün salonda çınlar ve Bari Na-ammen’in ve High Woods elflerinin son prensesi, kahır dolu bir cesaretle deklere eder;

“Veliahtlık hakkımı sevgili ablam ve kuzenim, High Lady Anglenna’ya bırakıyorum!”

Salon bir anda derin iç çekişler ve hayret nidaları ile çalkalanır. Bir anda herkes konuşmaya başlar ve ortalık karışır. Rise Nadine’nin yüzünde şok ve hayret ifadesi belirirken, Grandaleren’in yüzü ise tamamen kararır.

Neden sonra Grandaleren bir elini kaldırır ve salon sessizleşir. Tamamen bıkkın, tükenmiş ve kayıp bir ifadeyle;

“Buna değdi mi peki? Güttüğün yol seni halkından etti. Buna karşılık ne kazandırdı?”

Lorna başı eğik bir şekilde “Onlar her zaman benim halkımdı. Onları elimden sen aldın, baba.. Nevarki Arashkan halkını def ettiğinde, burada asla bir yerimin olamayacağını da bana söylemiş oldun. Ben bir elfim, baba. Ama ben aynı zamanda bir insanım. Ve öyle görünüyor ki senin ülkende insanlara yer yok!”, der fısıltı gibi bir sesle.

Ve geldiklerinden beri ilk defa Lorna eğik başını kaldırır ve doğrulur. Kızın gözleri sanki içten bir ateşle yanmaktadır. Babasına bakar ve sesi bütün taht salonunda yankılanır;

“Ne kazandırdığına gelince; buradaki bütün elflere tanınan özgür irade hakkım ve bana saygı duyan sevgili dostlarım dışında hiçbir şey..

Ama sana ve halkına elim boş gelmedim..

Sana onurunu getirdim..

Sana Themalsar’ı getirdim, baba..”

Lorna sağ elini pençe yapar ve Thelmasar’ın ruhunu cesedinden kopardığı zaman yaptığı hareketi yineler ve yerden kapkara, kötürüm bir duman eşliğinde bir şey yükselir. Salondaki elf muhafızlar bir anda silahlarını çekip atılacakmış gibi ileri doğru meylederler ancak derin, kaynayan, vahşi bir ses taht salonunun pencerelerini titretecek şekilde gürler;

“KİM PRENSESE DOKUNURSA ÖLÜR!”

Udoorin, iki elinde de dev baltaları olduğu halde, önünde duran kızı kuşatmış, yüzünde, az önce söylediği şeyi yapacağına dair hiçbir kuşku bırakmayan bir ifadeyle durmaktadır!

Salon sessizliğe bürünür.

Neden sonra çok derinlerden gelen ölü, metalik bir kıkırdama duyulur.

 

 

Aaaaaa… Grandaleren.. uzun zaman oldu.”, der, Lorna’nın çağırdığı kirli dumanın içinden peyda olan Themalsar’ın lanetli ruhu.

“Bakıyorum halkına Ri olmuşsun. Merak ediyorum, bunu hangi sayısız başarısızlığından dolayı sana verdiler? Hangi ahmak senin gibi beceriksiz bir komutanı, göçmüş babana Ri olarak önerdi?”

Yerinde taş kesilmiş Grandaleren, ‘hayalet görmüş’ gibidir! Neden sonra dili çözülür ve kati bir sesle ona cevap verir;

“Ben seninle savaştım ve seni yok ettim!”

“Hayır yaşlı adam.. Ne olacağını bildiğin halde yine de ölüme gönderdiğin elflerin benimle savaştılar. Sen ise babanın sana verdiği şeref muhafızlarının arkasından, askerlerinin katledilişlerini seyrettin.. ve duvar süslerimi kırmanız dışında da gerçekte hiçbir şey başaramadın. Küçük kız kardeşin bile senden daha erkekti. O ve lanet izcilerinin yaptıkları baskınlar olmasaydı, savaş sürdüğü kadar sürmez ve sen, küçük ittifakınla beraber daha ilk yıl yok edilmiş olurdunuz. En sonunda o dişi elfi pusuya düşürüp öldürdüğümde hepinizin etrafı sarılmış olarak avucumun içine, tam istediğim yere düşmüş oldunuz. Son anda Durkahan paladinleri yardımınıza yetişmemiş ve kuşatmamı yarmamış olsalardı, tarihi sen değil ben yazmış olacaktım..”

“Yalan söylüyorsun, melun ruh!”, diye haykırır Grandaleren!

“Ben artık bir ruh bile değilim. Senin yapamadığın işi, horladığın bu küçük kız yaptı. Ve senin gibi işi eline yüzüne bulaştırıp yarım bırakmadı. Asla bir daha çağrılamayacak şekilde ruhumu lanetleyerek bedenimden kopardı. Ben artık yokum. Kati ve tamamen.. ve senin aksine, yalanlara da ihtiyacım kalmadı. Yalanlar hayatta olanlar içindir. Benim gibilere bir ederi yok! Sen o tahtı asla haketmedin. Arkandan şimdi bile sırıtan korkak ablan da. Aranızda Rise olmayı hak eden iki kişiden birini ben öldürdüm.. Bu şekilde sekiz yüz yıl beklemiş olsam da, elflerden öcünü almış oldum zira sizler dünyadan elini ayağını çekmiş, kendi ihtişamınızla kör olmuş ve durağanlaşıp çürümeye yüz tutmuş bir halksınız.”, der Themalsar ve sonra kin dolu bir sesle ekler;

“Merak ediyorum, hangimiz gerçekte ölü.. sen mi, yoksa ben mi? Nihai yıkım geldiğinde en azından ben, sevdiklerimin gözlerim önünde kesilmelerini seyretmek zorunda kalmayacağım!”

“Senin asla sevdiğin birisi olmadı, şer tohumu!”, diye hırlar Grandaleren. Themalsar konuştukça elfin donuk gözleri yanmaya başlamıştır. Kaskatı kesilmiş bir şekilde tahtına yapışmış, önünde duran lanete büyük bir kinle bakmaktadır.

“Tıpkı senin gibi.. Tahtı ablana bırakmamak için bir insanla evlenip çabucak büyüyen bir yarı elf yapmadın mı? Gerçekte o tahtı hak eden küçük kız kardeşini ben öldürdüm. Sen ise kendi öz kızının doğum hakkını, zayıflığın, beceriksizliğin ve kibrinle yok ettin. Yüzyıllar önce bana katılman karşılığında babanın tahtını sana vaad ettiğimde, onurun yada babana olan sevginden değil, kibrinden dolayı beni reddetmiştin. Ama görüyorum ki hiç hak etmediğin bir şöhretle o tahta oturmuşsun. Aradan sekiz yüz yıl geçti ve bana öldürttüğün elflerin hala eski sayılarına kavuşamamış..”, der manyakça kıkırdayarak. “Bu da senin çok uzun olan başarısızlıklarının sadece en sonuncusu olacak çünkü artık ölümün yaklaştı yaşlı bunak!.. Ve ardında gururla bırakabileceğin ne bir başarın, ne bir eserin, ne de bir veliahtın var. Ülken ve halkın, seninle son bulacak.”

Themalsar’ın kirli, mel’un ruhu yerden daha da yükselir ve Grandaleren’e küçümser bir tiksintiyle bakar ve ona muazzam, iç titreten bir horlayışla hitap eder;

“İblis efendilerim alınır diye, senin kadar başarısız bir elfi kurban olarak bile kullanmazdım tapınağımda—”

Büyük salon, beklenmedik, kulak çatlatan bir ışıkla aydınlanır ve ardından yer sarsıcı bir gök gürlemesiyle sarsılır ve salondaki bütün pencereler, bir anda dışa doğru patlar! Herkes parlak ışığın etkisiyle kısa bir süreliğine kör olur. Neden sonra görebildiklerinde, Themalsar’ın az önce durduğu yerde derin bir yarık oluşmuş ve yarık kekremsi bir kokuyla tütmektedir.

“Geber, kahrolası papaz!”, diye Grandaleren’in boğuk hırıltısı duyulur..

..ve salon kati bir sessizliğe bürünür!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Sessizliği çınlayan bir ses bozar. Tahtlardan birinden elf işlemeli bir halka, parlak mermer zeminde yuvarlanarak salonu yarılar ve iç gıcıklayıcı bir şekilde olduğu yerde uzun bir süre döner ve en sonunda durur.. Bu halka Rise Nadine’nin tacıdır. Nadine ayağa kalmış buz gibi bir ifadeyle etrafındakileri süzer ve bakışları etrafındakilerin içine korku salar. Gözlerini gezdirdiği bütün elfler başlarını öne eğip, dizlerinin üstüne çökerler.

“Yıllar önce buraya ilk davet edildiğimde bana bunun kötü bir fikir olduğu söylenmişti. Ama ben, elfler ve insanların barış içerisinde ve ortak yönetim altında yaşayabileceğine inanmıştım. Aradan geçen otuz yılda bunun olamayacağı bana sayısız defa gösterilmiş olmasına rağmen ben yine de inat ettim. Her gün arkamdan söylenenleri duymazdan, yapılanları ise görmezden geldim. Ama kızımı sizin kibrinize yedirmeyeceğim.”, diye Nadine’nin kati sesi bütün salonda yankılanır. Sesi soğuk ve mesafelidir, ama gözlerinde dış görünüşünden hiç beklenmeyecek, vahşi bir ateş yanmaktadır.

Rise Nadine eşine, Grandaleren’e döner ve ona ancak, hayatını adadığı ama hepsinin bir yalan olduğunu anlayan bir kadının yüzünde oluşabilecek bir ifadeyle bakar.

“Politik evliliklerde sevgi olmaz. Sadece çıkar ilişkisi vardır. Ama ben politik bir çıkar için seninle evlenmedim zira şahsım dışında kimseyi temsil ederek gelmedim. Buraya senin kişisel davetlin olarak geldim ve ısrarın üzerine evlendim. Sana bir kadının verebileceği bütün sevgiyi ve saygıyı verdim. Sana bir kadının erkeğine verebileceği en mükemmel çocuğu bahşettim. Ve sen onu köpeklerine yem etmeye kalktın. Ya bu saçmalığa hemen, şimdi bir son verir ve bir Ri gibi davranırsın, yada ben bir Ri ile değil, basiretsiz bir ahmakla evlendiğim gerçeğiyle buradan kızımla ayrılırım, zira burada kızımın hakkı olan bir geleceği yoksa, benim durmam için de bir sebebim yok demektir.”

“Ama her ne olursa olsun, kızıma kötü niyetle bakan yada ona el kaldırmaya çalışan olursa, onu kendi ellerimle ait oldukları cehenneme ‘def’ edeceğim. VE ŞUNU İYİ BİLESİNİZ Kİ BEN ‘DEF’ ETTİĞİMDE GERİ DÖNÜŞ, İKİNCİ BİR ŞANS YADA KODESTEN ÇIKIŞ KARTI OLMAZ. BUNU OTUZ BEŞ YIL ÖNCE ARCANTON ÇOK ACI BİR ŞEKİLDE ÖĞRENDİ. İTİRAZI OLAN VE BENİ SINAMAK İSTEYEN VARSA, ŞİMDİ, ŞU ANDA ÖNE ÇIKSIN..!“, diye Nadine’nin, içi ölüm ve daha beteriyle dolu hırlaması duyulur.

 

High Lady Angrellen öne çıkar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yeter, anne!”, diye bir ses çınlar salonda ve High Lady Angrellen olduğu yerde kalır.

Yüzünde hiçbir tereddüt olmaksızın Anglenna, herkesin kendisini görebileceği bir şekilde öne çıkar.

“Taht bana ait değil zira varis ben değilim. Hiçbir zaman olmadım. Prenses Alor’Nadien ne, o tahtın tek ve gerçek varisi. Bunu, hayatımı defalarca kurtarmadan önce biliyordum. Ama kendime itiraf edemedim. O artık benim hasmım değil. O benim arkadaşım. O benim kız kardeşim ve onun hakkını yedirmeyeceğim, anne! Bari Na-ammen, senin ve amcamın gizli çekişmesinden yeterince zarar gördü. Bunu dünyada olup bitenlere baktığımda gördüm. Bütün işaretler orada ama biz iç çekişmelerimize o kadar gömülmüşüz ki, bu gerçeğe tamamen kör olmuşuz. Ama artık bunun bitmesi lazım. Themalsar’ın bahsettiği nihai yıkım yaklaşıyor. Orken sürüleri, efendileriyle geliyorlar. Bütün büyük şehirlerde önce birlik ve beraberliği fesat ve çıkar çatışmaları ile bozup sonra da yıkımlarını getiriyorlar. Bunu gözlerimle gördüm. Bu yüzden artık durmalısın anne. Çünkü ben senin anlamsız mücadelenin bir parçası olmayacağım. Düşman geldiğinde, tahtda kimin oturduğuna bakmayacak. Seni de herkesle beraber kesecekler..”

Anglenna annesinin gözlerinin içine bakar ve çok büyük bir umutla beklediği anlayışı da, ayılışı da göremez. Omuzları çöker ve dönüp Lorna’ya, “Gel kardeşim. Gidelim. Burada sadece inatla geçmişlerine ve kibirlerine tutunmuş ölüler var. Bize, gelen felaketle savaşacak taze insanlar lazım ve onlardan burada yok!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

HAYIR! GİDEMEZSİN! SEN RİSE OLACAKSIN.. OLMALISIN! YÜZYILLAR ÖNCE, SEN DAHA DOĞMADAN BU BANA VAADEDİLDİ..!“, diye bir feryat kopar salonda ve herkes mutlak bir umutsuzlukla dile gelmiş bu sözlerin sahibine döner..

.. High Lady Angrellen, belkide sekiz yüzyıl filizlenmesini beklediği umutlarının parmakları arasından kayarak yok oluşunun verdiği panikle ağzından kaçırdığı sözler karşısında taş kesilmiş bir şekilde öylece durur..

Nadine, ayağa kalkar ve salonu terk eder. Güzelliği ve zarafetiyle nam yapmış kadın tacını geride bırakır ama kızını değil. Onu elinden tuttuğu gibi taht salonunun yan kapılarından birine yönlendirirken, diğerlerine de acil bir fısıltıyla “Gelin güzellerim, burası artık güvenli değil..”, diyerek kendisini takip etmelerini söyler. Anglenna’nın tereddütünü görünce, “Gel yeğenim. İnan bana, birazdan olacakları görmene gerek yok.”, der ve diğer eliyle onu da kolundan tutar ve salondan çıkarır.

Annesi Nadine eşliğinde Lorna, Udoorin ve Anglenna, Lady, Laila, Gnine, Merisoul, Aager ve “Nooldu yaa?!”, diye yüzünde şaşkın bir ifade olan Inshala hızla koşarken, Grandaleren’in “En sonunda kendini ele verdin, seni huysuz cadı..”, diye haykırdığı duyulur.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Gelin güzellerim, burası artık güvenli değil..”, diyerek Nadine, peşine taktığı kızını, yeğenini ve yoldaşlarını, sarayın gizli tünellerinden geçirirken karşılaştıkları elf muhafızlarına, arkalarında bıraktıkları taht salonunu işaret ederek “Hainler.. Hainler taht salonunda.. Hainleri yakalayın!”, diye emirler yağdırır ama ‘hainler’ derken kocasından mı, yoksa High Lady Angrellen’den mi, yoksa her ikisinden mi bahsediyor anlaşılmaz.

“Geldiğinizi ilk duyduğumda o kadar sevinmiştim ki.. Korkarım, sizler adına vermeyi düşündüğüm şöleni ertelememiz gerekecek zira burası artık güvenli değil.”, der nefes nefese kalmış bir şekilde.

Rise’nin sözlerini tasdik edercesine, arkalarında büyük bir patlama olur ve her yer sarsılır.

Taht salonu yıldırımlar, ateş yağmurları ve mebus büyülerle sallanırken, her iki tarafın askerlerine ait kılıç şakırtılarına ölenlerin boğuk çığlıkları karşır..

Yan odalardan birine sızdıklarında bir anda Nadine, Lorna ve grubun etrafında elliye yakın elf muhafızı belirir ve her şey durur.

Gruptaki herkes bir anda gerilirken Udoorin’in yüzü kararır ve sessizce sevdiği kızın arkasına geçip devasa baltalarını kaldırır.

Muhafızların başı Rise’ye yaklaşır ve önünde, tek dizi üstüne düşer.

“Hanımım..”, der boğuk bir sesle. “Aramıza katıldığınızdan beri bizim için yaptıklarınızı bazılarımız gördü. Ri’mize baş kaldıramazdık ama prensesimize yapılanlara da göz yummadık. Prensesimiz, Bari Na-ammen’in sükuneti için hakkı olan tahtından vazgeçişini ve ayrılışını gördük.. Hiçbir ırkın tarihinde görülmemiş bu fedakarlıktan sonra, burada bulunanlar ve dışarıda hazırda bekleyen bine yakın muhafız, aramızda ona gizli bir sadakat yemini ettik; geri geldiği gün, her ne olursa olsun onun önünde, yanında ve arkasında olacağımıza dair. Öyle görünüyor ki andımızın sınanma zamanı geldi. Sayımız fazla değil, ama buradaki her elf’in canı sizindir.. Bir gün bize geri döneceğinize ve Bari Na-ammen’i tekrar yükselteceğinize dair inancımızdan dolayı bizler önden gideceğiz ve sizin için yolu açacağız zira High Lady Angrellen’in kişisel muhafızları her yerdeler ve prensesimizi gördükleri yerde öldürme emri aldılar. Onları aştığımızda ise önümüze Orken sürüleri çıkacak çünkü buraya bir soykırım için geldiler ve şehir sarılmış durumda.”, der muhafızların başı. Sonra derin bir nefes alır, başını kaldırır ve Rise’sine bakar.. Alor’Nadien ne’ye.

“Bugün Bari Na-ammen’in son günü. Bugün, bu güzel ülke dünyaya veda ederken lütfen bizi iyilikle anın.”, diye çekilmiş bir ifadeyle Lorna’ya yalvarır.

Gözleri dolmuş olan Lorna’nın yüzünde en az önündeki muhafız kadar çekilmiş bir ifade mevcuttur. Prenses, yumuşak, boğuk ama kararlı bir sesle konuşur.

“Adın ne senin asker? Seni ve sadıklarımı anıp hatırlaya bilmem için bana isimlerinizi söyleyin.”, der.

Muhafızların başı, yavaşça elini göğüs zırhlığının içine sokar ve düzgünce katlanıp mühürlenmiş kalın bir papirüs çıkartır.

“Sadıklarınızın hepsi burada, hanımım.”, der ve ayağa kalkar. Kısa, kesin bir emir verir ve muhafızlar yek vücut haykırır.

“RİSE ALOR’NADİEN NE..!”

“RİSE ALOR’NADİEN NE..!”

“RİSE ALOR’NADİEN NE..!”

Sonra hepsi kılıçlarını çeker ve dönüp seri adımlarla prensesleri için yolu açmaya başlarlar..

Çok uzaklardan, ormanın derinliklerinden, tanıdık, iç ürpertici savaş borularının vahşi ulumaları duyulur..

Tıpkı Arashkan da olduğu gibi, efendileriyle beraber Orken sürüleri gelmiştir!

..ve onlarla beraber Themalsar’ın kehaneti gerçekleşir; neredeyse bin yıllık durağanlığın getirdiği uyuşukluk, ihtişam körlüğü ve entrika, meyvesini vermiştir.

Bari Na-ammen için hesap günü, nihai yıkım ile gelmiştir..

 

 


Ri: High Elf’lerin krallarına verdikleri ünvan.

Rise: High Elf’lerin kraliçelerine verdikleri ünvan. Okunuşu; Ri-Se şeklinde, iki heceli bir kelimedir.

Hikayenin sonunda muhafızlar;

“RİSE ALOR’NADİEN NE..!”

..diye haykırırken karma bir kullanımda bulunmuşlardır: Prenseslerini, ‘kraliçe’ anlamında ‘Ri-Se’ ve tek heceli kullanımıyla ‘ayağa kalkmak, doğrulmak, yükselmek’ olan ‘RISE‘.

‘KRALİÇE ALOR’NADİEN NE..!

ve

YÜKSEL ALOR’NADİEN NE..!‘, olarak.

 

 

 
 

Adalar Krallığı Tarihi (Part VII)

 

 

Timeline:

The Kingdom of Isles, Adalar Krallığı’nın tarihi ve ana kıtayı fethi üzerine kısa bir bakış.

Kesin tarihler, o günkü koşullar dolayısıyla kusurlu olabilir. Bilinen tek şey, krallığın Yıl 1’den sonra kurulan ilk kalıcı medeniyetlerden biri olduğu.

Bu tarihin başlangıcı, Yıl 1‘den sonra yer alır.

 

 

l 7569 (-20 yıl)

Sen ne yaptın Fionn, yaa?”, diye inler Komoberi Anthea, mor ve koyu mavi tenli genç adam, Melshieve Akademisi’nin arkasındaki yoğun koruluktaki ‘gizli’ mağaraya geldiğinde.

Fearghas Fionnghal olduğu yerde dona kalır ve fevkalade denebilecek bir hızla, yapmış olabileceği şeylerin zihinsel dökümünü alır, zira o günü oldukça yoğun geçmiştir.

 

Komoberi öğleden sonra, o günkü dersleri biter bitmez, ve rektörlükte geçirdiği iki saatten sonra en eski arkadaşına ‘hesap sormak’ için gizli mağaralarına gelmiş ve up uzun boylu, kömür esmeri, uzun, pembe saçlı, dantelli-fırfırlı pembe mini elbiseli bir Seressa Wraiven’ı çoktan gelmiş olarak bulmuştu.

Seressa onu görünce, muhteşem gülümseyişini sergilemiş, yerinden kalkıp anca göğüslerinin altına gelen ruh gibi incecik Komoberi’ye, ‘Sevgili orman perisi Komoberi’, diye sarılmış, sonrada ona pembe çiçeklerle süslü çaydanlığından, aynı sete ait bir fincana papatya çayı dökmüştü.

 

“Ummm.. Sorduğun soruyu biraz daha ayrıntılı sorsan..”, der Fearghas temkinli bir şekilde. “Bugün çok şey yaptım.”

 

Gerçekte Komoberi Anthea huysuz, hesap soran kızlardan değildir. Bu, her şeye boyun eğen, silik yada pasif bir kız oluşundan değil, doğduğu ve ait olduğu orman gibi oluşundandır; Dream WoodsRüya Ormanı çoğunlukla ‘ilk baharı’ yaşayan bir ormandır. Çiçeklerin yeni açtığı, ağaçlardaki yaprakların en yeşil ve en canlı olduğu, hayvanların yeni doğum yaptığı, toprağın mis gibi koktuğu ve gece gündüz börtü böceğin kendi şarkılarını söyledikleri ‘ilk bahar’ gibi..

 

“G.K.A.H— her ne ise.. Ne yaptın onlara?”, diye küçük yumruklarını fiske etmiş, fevkalade şirin bir şekilde önünde dona kalmış ürkütücü adama hışmeder.

“Ummm.. Hiç bi şey?”, diye tedirgin bir şekilde cevap verir Fearghas.

“Bana doğruyu söyle, Fionn..”, diye koyu yeşil, kahve karışımı kaşları çatılmış öylece bakar kız, Fearghas’a.

“Bugüne kadar sana daha farklısını söylemedim.”, diye çok hafif iğneli bir üslupla konuşur Fearghas.

“O bu saate kadar turnuva finalindeydi, sevgili Komoberi. Ve kazandılar.. duyduğum kadarıyla. Seyretmeyi çok istiyordum. Nevarki pembe floksalarımın bir tanesi hastalandığı için, onunla ilgilenmek zorunda kaldım.”. diye serin bir sesle araya girer Seressa. Sonra derin, esef dolu bir nefes verir. “Hide ‘n Seeker‘lar yeni üyeleri için benim bahçemdeki çiçeklerden başka ‘çalınacak hedef’ belirlemelerini pek isterdim. En sonuncusu kapımı kırmakla kalmadı, üç saksı dolusu floksamı da düşürüp parçaladı. Korkarım çocuk revirden çıktığında, onu yemeye çalıştığımla ilgili, hakkımda nahoş dedikodular yayacak. Benim standartlarım var. Neden pis insan eti alayım ki ağzıma. İğrenç!”

..ve kendi rosemint çayından zarif bir şekilde bir yudum ‘hüp’letir.

 

Komoberi’nin kaşları daha da çatılır.

 

“Kim yaptı peki?”, diye bir anda dolan gözlerle tıslar.

“Umm.. Kim ne yaptı, Beri. Neler oluyor?”, diye sorar Fearghas.

 

Komoberi gözlerini siler, burnunu çeker, derin bir nefes alıp kendisine çeki düzen vermeye çalışır.

“Birileri, Sparducks’ın arka bahçesindeki ‘özel toplantılar’ için kapalı duran yere fena, kapkara, içinde ne olduğu görülemeyen, ancak canlı bir şeylerin saldırdığı ve içi buz gibi soğuk bir büyü yapmış ve o esnada içeride kalabalık bir grup varmış. Grubun neredeyse tamamı revirde. Üçünden ise hiç haber yok!”

“Ve bunu benim yaptığımı mı düşündün?”, diye ciddi bir şekilde alınmış bir sesle sorar Fearghas.

 

Seressa rosemint çayından bir yudum daha hüpletir.

 

“Yapılan büyü, senin üzerinde çalıştığın o yeni büyüye çok benziyordu, Fionn.”

“Öncelikle, yapılan büyünün, benim üzerine çalıştığım büyü ile aynısı olup olmadığını kesin olarak bilmiyorsun, Beri. Ayrıca kullanılan büyü, benim çalıştığım büyü idiyse bile, o büyü tamamen warlocklara özel bir büyü değil—”

 

“Aslında o büyü tamamen warlocklara özel bir büyü..”, der Seressa yan taraftan ve sakin bir şekilde tekrar çayını hüpletir.

 

“—VE ben akademideki tek warlock değilim. Dahası, bahsettiğin saatlerde ben turnuva bekleme odasındaydım, grubumla beraber!”, diye kızmış bir şekilde saydırır Fearghas.

“Daha daha dahası, neden rastgele birilerine akademi sınırlarında ‘oldukça yasak’ olan bir büyü yapayım ki? Atılmak için rektöre gerçek sebep vermiş olmak için mi?”, diye de hışımla hicveder.

“Onlar şu G.K.A.— şeysinin üyeleriymiş, Fionn.. Olay yerinde bulunan ‘erimemiş’ papirüslerde benim karakter kağıtlarım, stat’larım ve çizilmiş resimlerim varmış..”, der kızcağız yine dolu gözlerle ve ağlamaklı bir şekilde. “Buraya gelmeden önce, rektörün odasında iki saat sorguya çekildim, Fionn! Beni kurtaran tek şey, benim onların varlığından bile haberdar olmadığıma dair, revirdeki topluluk üyelerinden bir tanesinin verdiği ifadeydi..”

 

Fearghas öylece kalakalır..

 

Mağarada küçük bir ‘çın’lama sesi duyulur; Seressa elindeki fincanı, tabağı ile masaya bırakır ve yavaşça ayağa kalkıp yeşil, tüleri saçlı Komoberi’ye sarılır.

“Ağlama güzel bebeğim. Eminim o şapşalların başına bir şey gelmişse, bu tamamen hakettiklerinden dolayıdır. Buna adım gibi eminim. Tıpkı Fearghas Fionnghal’da sizin güveninizi sarsacak bir davranışta bulunmayacağından emin olduğum gibi.”, diye onu teskin etmeye çalışır Seressa. “Belki aralarında bir ‘paylaşamamazlık’ davası olmuştur.. Halbuki bilmiyorlar mı; sen tekilsin, Anthea.. ve paylaşılamazsın!”

 

Uzun bir süre, miss gibi floksa, gül ve kiraz çiçeği kokan sıcacık Seressa’nın kollarında kaybeder kendisini Komoberi. Neden sonra up uzun boylu, kömür karası kız kollarını açar ve ona gülümseyerek fısıldar.

“O senin en eski dostun, güzel peri kızı, Komoberi Anthea. Ondan asla kuşku duymamalısın.”

 

Komoberi burnunu çeker ve Fearghas’a döner.

“Ö.. özür dilerim, Fionn. Seni öylece suçlamamalıydım. Halbuki bana sözünü vermiştin.”, der sessizce.

“Sorun değil.”, der Fearghas, hafif kasılmış bir sesle. “Benim için de stresli bir gündü. Karşı takım son üç yılın şampiyonuydu ve bizi fena zorladılar. Dolion, Jackson ve Dido revirdeler.”

“İyi olacaklar mı?”, diye sorar Komoberi.

“Jackson ve Dido olacak. Birinin kolu, diğerinin kaburgaları ve kalçası kırıldı.. ‘Ekşi katır’ sesiyle arenada şarkı söylemeye karar veren Sanya için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Kızı susturmak için kafasına sert bir cisimle vurmuşlar. En son, benden üç tane gördüğünü söylüyordu ve üçüme de ayrı ayrı söyleyecekleri varmış. Beni hiç görmese çok daha memnun olurdum..”, der Fearghas, suratını buruşturmuş bir şekilde.

 

Seressa ‘fırk’lar.

 

“Haydi gelin kutlayalım; sayın Fearghas Fionnghal’ın şampiyonluğunu, barışmanızı, ve arkadaşlarımı tehdit eden ahmakların mutlu bir tesadüfle bertaraf edilmelerini..!”

..der uzun, pembe saçlı, fırfırlı-dantelli mini etekli, up uzun boylu, kömür karası Seressa Wraiven, ve beraberinde getirdiği, daha açılmamış, taze Sparducks Özel Muzlu-Kremalı Pastayı yer sehpasının ortasına yerleştirir..

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Komoberi Anthea o geceyi ormanda geçirmeye karar verir. Her ne kadar Seressa’nın getirdiği fevkalade lezzetli muzlu pasta ve içtiği sıcak papatya çayları kendisini iyi hissettirmiş olsa da, rektörün odasında geçirdiği iki saatin stresini atmaya yeterli gelmemiştir. Ve Fionnghal ile kafa kafaya gelmiş olması bir ilk olmamakla beraber, bugüne kadar hiçbir zaman onun niyetlerinden yada sözünden kuşku duymamışken, bugün her ikisini de sorgulamış olması kızcağızın ince ve hassas ruhunun derinliklerindeki bir şeylere dokunmuştu.

Nihai olarak, Komoberi bir daha Fearghas’ı böylesi bir konuda sorgulamayacağına karar verir ve onun da bunu kati bir şekilde bilmesini sağlamanın güzel, içten ve incelikli bir yolunu düşünecekti.

En eski arkadaşı Fionn’u onure edecek bir şey..

 

Komoberi bunu düşünürken, tepesinde bulunduğu ağacın, dallardan örülmüş çanak şeklindeki ve içi battaniyelerle yumuşatılıp ve sıcacık bir hale getirilmiş, daha çok büyük bir kuş yuvasını andıran ‘sepetin’ içinde havanın beklenmedik bir hızla soğumasını biraz geç fark eder.

Olaya ayıldığında gök yüzünde olması gereken son dördün ve yıldızlar çoktan kaybolmuştur.

Ruh gibi kız istemsizce kendisine bir eliyle ‘kaçma’ büyüsü yaparken, diğeri birden buz gibi çırağı ile kaplanır.

 

“Korkmana gerek yok, genç Komoberi. Bu gece benden sana bir zarar gelmeyecek..”, der tiz, titrek, ve yaşlı bir ses.

 

“Korkmam gereken şeyler yapma o zaman ki!”, deyi verir Komoberi.

 

“Kendine olan inancın daha fazla olmalı, genç Komoberi. Seni bekleyen geleceğe titreyerek yürüyemezsin.”, der yaşlı ses.

 

“Hırka alırım!”, der Komoberi ve verdiği abuk cevaplara kendisi bile şaşırır.

 

Yaşlı ses, uzun, kulak gıcırdatan, hırıltılı bir kahkaha atar.

 

“Sanıyorum, kim olduğumu merak ediyorsun..”, der yaşlı ses.

 

“Aslında uyumaya çalışıyordum..”, diye yine alakasız bir cevap daha verir Komoberi.

 

‘Nooluyo bana yaaa..’, diye inler içinden. ‘Ben kimseyle böyle konuşmam ki ama!’

 

“Ben, Raven Queen, Kuzgun Kraliçesi..”, diye kendisini tanıtır yaşlı ses ve Komoberi neden garip, abuk cevaplar verdiğini anlayı verir;

 

Korku.

 

Gece ‘karardığında’ farkında olmadan korkmaya başlamıştır ruh gibi kız ve Kuzgun Kraliçesi daha yaklaşırken, aynı farkındasız katiyetke onun varlığını ‘hissetmiştir’.

 

“Ben.. ben sizin vaktinize ve emeğinizi değecek kadar önemli biri değilim, Efendim.”, der Komoberi korku içerisinde.

 

“Aaaaa.. bilakis, genç Komoberi. Çoktan yapmış olduğun bir şeyden dolayı buradayım.”, der Kuzgun Kraliçesi.

 

“Ben yapmadım!”, deyi verir kontrolsüz bir şekilde.

 

Belli ki Fearghas yüzünden yediği disiplin cezaları genç Komoberi’de biraz yer etmiştir.

 

“Sen Komoberi değil misin? Komoberi Anthea? Kayıtlı adresi Dream Woods, Yaşlı Meşe Mahallesi, Yeşil Yaprak Sokak, No. 16 — Adalar Krallığı, Komoberi Anthea?”, diye sorar Kuzgun Kraliçesi.

 

“E.. evet..”, der kız tamamen korkmuş bir şekilde ve Kuzgun Kraliçesi gibi muazzam bir varlığın, kendisi gibi küçük, ‘üflesen uçacak’ bir kızın adresini nasıl oluyor da bildiğini merak etmekten de kendisini alamaz.

 

“O zaman doğru yerdeyim..”, der yaşlı ses.

 

..ve gerçek varlığı ile Komoberi’nin bir şekilde ‘önünde’ belirir!

 

Küçük Anthea çığlık atıp aşağı atlamamak için kendisini zor tutar.

 

“Siz de mi beni cezalandıracaksınız?”, diye soruverir birden.

 

“Korkarım, seni cezalandırmaya değil, sana borçlanmaya geldim, genç Komoberi.”, der Kuzgun Kraliçesi.

 

Komoberi Anthea olduğu yerde dona kalır.

 

“B.. bana borçanmanıza hiç gerek yok, Efendim. Sizin isteyebileceğiniz ama bende var olan ne olabilir ki?”, diye kekeler.

 

“Aaaaa… Ama var, genç Komoberi. Sizde bana ait, sevgi dolu bir kalp var..”, der Kurzgun Kraliçesi’nin yaşlı sesi.

 

Komoberi’nin gözleri irileşir.

 

“Ama benim kalbim bana lazım ki!”, diye burnunu çeker.

 

“Senin kalbini isteyemem, genç ve güzel Anthea, her ne kadar lezzetli olsa da..”, diye gözleri kısılmış bir şekilde gülümser ve bu haliyle daha çok yırtıcı bir kuşa.. bir kuzguna benzemektedir.

 

“Korkarım benden aldığın kalbi geri istemek zorundayım!”

 

Komberi olduğu yerde kalakalır..

Kuzgun Kraliçesi’nin neden bahsettiğini anlar..

..ve gözleri dolar.

 

“Ama o benim arkadaşım..”, diye bir fısıltı kaçar küçük, kiraz kırmızısı ağzından.

 

“Benim de minnetli kızlarımdan..”, der Kuzgun Kraliçesi, tiz, yaşlı sesiyle. “Ve sen, genç Anthea, onun arkadaşı olduğunda farkında olmadan kalbini de çelmiş oldun. Seressa Wraiven’ın arkadaşı olmamalı..”

 

“Ama neden? Neden onun arkadaşı olmamalı ki? Zaten kimsesi yok. Kimse onunla arkadaş olmuyor. Kimse onunla konuşmuyor. Kimse ona bir kerecik olsun, ‘Sen nasılsın?’, ‘Bugün keyfin nasıl?’, ‘Neden ağlıyorsun?’, diye sormuyor.. ‘Hadi gel evcilik oynayalım, birbirimizin saçlarını örelim, beraber saçma sapan şeyler yapalım’, demiyor kimse ona.. sırf boyu, rengi, boynuzları, saçları ve kuyruğu yüzünden.. Kimse öyle bir yalnızlığı yaşamamalı..”, diye inler Komoberi. “Halbuki o kadar iyi niyetli, sevgi dolu, anlayışlı ve.. arkadaşlarına sadık bir kız ki..”

 

Kuzgun Kraliçesi, gecenin karanlığında peyda olduğundan beri ilk defa olduğu yerde durur..

..ve keskin yüz hatları, sesiyle beraber yumuşar.

 

“Çünkü, genç Komoberi..”, der ipek gibi seril, ürkütücü bir şekilde de dolgun bir sesle. “..Seressa Wraiven’ın gelecekte yapması gereken çok önemli şeylerler var. O.. o benim sesim olacak.. O bu ölümlü dünya’nın kurtuluşu için gerekli olacak bir mücadelede, Kehanetlerimi seslendirecek. Ve Seressa Wraiven birisine bağlanırsa, bu işini yapmasını imkansız kılar, zira her bağlandığını geride bırakması gerekecek bir görev onunkisi. Sence onun kadar içli, sevgi dolu ve arkadaşlarına sağdık bir kız, söz konusu arkadaşlarını bir daha görmeyecek şekilde geride bırakması gerektiğinde ne yaşayacak?”

 

“Ama.. bunun bir başka çözümü olmalı.. belki bizde ona eşlik edebiliriz..”, diye ağlamaklı bir şekilde ısrar eder Anthea.

 

“Pek cesursun, sevgili Komoberi. Nevarki senin geleceğin bir başka yönde. O size bağlanırsa, bir daha kopamaz. Şimdiden bağlandı, ve içinde sevgi ve siz olan anılar oluşturmaya başladı. Ve korkarım Seressa Wraiven, bağlandıklarından kopabilecek bir kız değil..”

 

“Peki hep yalnız mı olacak? Seressa hep yalnız, hep tek başına mı geçirecek hayatını?”, diye hıçkırmaya başlar Komoberi.

 

“Ona bir ‘per’ ayarladım bile. Onunla mezun olduğunda tanışacak. Arkadaş olunması imkasız, fevkalade huysuz, bir o kadar da geçimsiz bir per..

 

Onunla beraber, bu dünyanın tekrar Yıl Bir’i yaşamaması için, ölümcül bir yolculuğa çıkacaklar. Sevgili Seressa o yolculukta hiç beklenmedik kişilerle kaşılaşacak. Kendisi gibi yalnız ve acı çeken kişilerle..”, der Kuzgun Kraliçesi, gözlerini görünmeyen karanlık ufka dikmiş bir şekilde.

 

“Beni.. ve Fionn’u unutacak ve bir daha onunla konuşamayacak mıyız?”, diye inler Komoberi.

 

“Evet.. Nedimem Seressa seni de, arkadaşını da unutacak.. Ancak zamanı geldiğinde, onunla bir daha konuşacaksın, genç Komoberi.”, der Kuzgun Kraliçesi hüzünlü bir şekilde gülümseyerek.

 

“Ne.. ne zaman?”, diye sorar Komoberi.

 

“Uzun ve uzak bir zaman sonra.. O yapması gerekenleri yaptıktan sonra, genç Komoberi! Ve bir arkadaşa en çok ihtiyacı olduğunda.”, der Kuzgun Kraliçesi ve gözlerini ufuktan, önünde durak ruh gibi kıza geri döndürür.

 

“Bu.. bu kötü bir rüya gibi..”, diye sızlanır Anthea.

“Bu zaten bir rüya, genç Komoberi. Sen Rüya Halkası’nın bir üyesi değil misin? Uyandığında bu rüyayı arkadaşınla paylaşmalı, ve onu ikna etmelisin.. Kuş yuvana iki sapı olan, bir asa bıraktım. Asanın bir sapını sen, diğerini arkadaşın tutacak ve bu şekilde Seressa’ya işaret edip, ‘Unut Beni’, diyeceksiniz.. Üç defa..

 

Üçüncüsünde sizi görecek ama sizinle yaşadıklarını hatırlamayacak.

 

Sizinle olan anıları onun için asla yaşanmamış olacak.

 

Sizinle asla gülmemiş, oturup konuşmamış, yiyip içmemiş, size asla sarılmamış olacak..

 

Size gülümeseyecek, ancak bu sadece sizinle ‘arkadaş olabilir miyim’, diye sessizce umut ettiği için olacak, sevgili Komoberi..”, der Kuzgun Kraliçesi ve gitmek için döner.

 

“Ne zaman.. onunla ne zaman bir daha konuşabileceğim?”, diye dolu gözlerle sorar Komoberi.

 

The Raven Queen, Kuzgun Kraliçesi yerinde durur ve uzun bir süre konuşmaz.

Neden sonra başını hafifçe arkasındaki kıza çevirir.

 

“Bunu senden istemek zorunda kaldığım için tahmin edemeyeceğin kadar üzgünüm, güzel peri Komoberi Anthea. Ancak bana bağlanan minnetli nedimelerime çok ağır sorumluluklar yükler, ve daha da ağır fiyatlar biçerim.. Çünkü daha azı bu dünya için yetersiz kalıyor..”

 

“Ve korkarım Seressa Wraiven, nedimelerim arasında bu faturayı en ağır ödeyecek olanı..”

 

“Onunla bir daha konuşabileceksin, Komoberi Anthea..”

 

“İki yüz yıl sonra..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Yıl 168 (-7523 yıl)

Bu süre biraz fazla uzun değil mi?”, diye hayretle sorar Kral Barakan, Kronor kalesinin, bitmiş sayılı kulelerinden birisindeki asma balkonda. Yanında duran, ve gözlerini bir türlü kendisinden alamadığı Arael Ashanelath Fae Erunanne Tel’Lóna, ufukta kaybolmaya başlayan kalyona bakar ve sessizce içinden ağlar zira kalyonla beraber annesi Terandel Solace, amcası Sinderel Tranquil ve teyzesi Elorellen Feymist’de ufukta kaybolmak üzeredir..

“Benim yanım artık Kralımın yanı.”, der yumuşak sesiyle ve Barakan kızın bu vakur haline ayrıca hayran kalır; önünde duran kız, deyim yerindeyse, ‘bir gün içerisinde’ hiç bilmediği bir yere getirilmiş, bir kraliçe olarak da olsa, nihayetinde hiç tanımadığı bir adama verilmiş, ailesi olarak bildiği herkes gitmiş ve kız buna rağmen dimdik durmuş ve yeni kocasını, sorumluklarını, ve her ikisiyle gelen yükü sessiz bir ağıtla omuzlamıştır.

Barakan, ‘vakur’ dışında bunu tasfir edebilecek başka bir kelime düşünemez.

“Hanımefendi—”, diye başlar Barakan..

“—Arael, Kralım. Lóna da olur. Her defasında kendinizi bu kadar zorlamanıza gerek yok.”, der Areal Tel’Lóna gülümseyerek.

“Hayır.”, der Barakan. “Korkarım siz benim için her zaman, ve daim olarak Hanımefendi olacak, ve öyle de kalacaksınız. Kendi halkınızdan ve bildiklerinizden yeterince fedakarlık ettiniz. Lütfen size en azından gerekli saygıyı göstermeme müsaade ediniz.”

“Ben daha genç bir elfim, Kralım. O kadar saygıyı hak etmiyorum.”, diye cevap verir Arael.

“İsterseniz ben size Arael Hanımefendi diye hitap edeyim, siz de ilgili kısmı duymazlıktan gelin.”, diye ciddi bir şekilde önerir Barakan.

Arsel Tel’Lóna küçük, çınlayan bir kahkaha atar.

“Korkarım sizin zarafetinize uygun bir odamız daha yok. Halk arasından size eşlik edecek nedimeler de ayarlamamız lazım. Umm.. düğüne kadar..”, diye yüzü kızarmış bir şekilde konuşur Barakan.

“Nedimeleri hemen ayarlayalım, Kralım. Düğün için yarını, yada ileriki bir tarihi beklemekte fayda görmüyorum. Buraya kraliçeniz olmak için getirildim ve bu ada, halkınız ve krallığınız için yapılacak ve yapılması gerekecek çok işimiz olacak.”, der Lóna.

“Ben.. belki biraz beklemek istersiniz, diye düşünmüştüm. Hem buraya.. umm.. hem de bana alışabilmeniz için.”, diye afallar Barakan.

“Siz iyi birisi misiniz, Kralım?”, diye aniden ve beklenmedik bir sadelikle sorar elf kızı.

“Uhh.. Bilmem. Sanırım. Bu soruyu adamlarıma sorarsanız daha sağlıklı bir cevap almış olursunuz, Hanımefendi.”, diye daha da afallar Barakan. “Ama denizde kaybolduğumuz on üç yıl içerisinde adamlarım asla ayaklanmadılar..”

“Bu, adamlarınızın güvenilir ve sadık olduğunu gösterir zira güvenilmez adamlar sadakat nedir bilmezler. Ve sadece iyi bir insanın etrafında güvenilir ve sadık adamlar olur, Kralım ve bu da sizi tanımam için yeterli bir başlangıç benim için. Buraya gelirken sadece bir şeyi umarak geldim, o da verileceğim erkeğin iyi bir insan olmasıydı..”, der Arael. Sonra da yüzü hafif pembeleşmiş bir şekilde ekler; “Ve yakışıklı olması.. Sizde ikisi de var. Arada kalan boşluğu ise zaman, çaba, samimiyet, saygı ve en nihayetinde sevgiyle örüp kapatacağız.”

 

Kral Barakan yanında durmuş ufku seyreden kıza ve sergilediği ona olan inanç ve güvene.. ve onurlu teslimiyete hayret ve hayranlıkla bakakalır.

 

“Siz.. muhteşemsiniz, Hanımefendi!”, diye ünler.

 

Balkona çıkan merdivenlerden abartılı ayak sesleri gelir ve birisinin boğuk sesle öksürdüğü duyulur.

 

“Gel, Malis.”, der Barakan ve merdivenlerin başında Malis el’Vezier belirir.

“Kralım, Hanımefendi için de uygun ise, daha inşaatı tam olarak bitmemiş olsa da düğün için gelecek olan halkı kabul edebilecek tek uygun yer ana salon. Kendilerine eşlik edecek nedimeler ise hanımefendinin eşyalarıyla birlikte, kendilerine ayırdığımız, makul denebilecek tek odada bekliyorlar, Efendim.”, der Malis.

 

Barakan bir kaşı kalkmış, baş danışmanına bakar.

 

Malis omuzlarını silkerek cevap verir.

“Ödevimi yaptım ve olası ihtimallere göre bazı ön hazırlıklarda bulundum o kadar, Efendim. Hanımefendi için baş nedime olarak yaşını biraz almış ciddi, tuttuğunu koparan, dokuz çocuk doğurmuş haşin bir teyze, diğerleri de birbirinin akrabası olmayan, ağızları sıkı, çalışkan, el işi, dikiş, nakış, ve başka.. bayanlara özel şeylerden anladıklarını söyleyen dört adet genç kız. Bunun dışında tek görevleri Hanımefendiyi korumak olan vardiyalı on altı adam. Bir kaç gün içerisinde her ikisi içinde sorumluluk ve güvenlik protokolleri hazırlamış olurum.”

“Biraz abartmadın mı, el’Vi?”, diye sorar Barakan.

“Elimde ayırabileceğim daha fazla adam olsaydı, onları da bu işe verirdim, Efendim. Güvenliğin asla şakası olmaz.”, diye cevap verir el’Vi, ve kralına manalı bir şekilde bakar.

Barakan pes etmiş bir şekilde burnundan solur.

“Herkese haber verilsin o zaman. Altıncı saatte düğün var!”

Malis başıyla onaylar ve geldiği merdivenlerden tekrar iner.

 

Barakan, Malis ile arasındaki konuşmayı, derin, masmavi gözlerinde ‘gülümseyen’ bir ifadeyle seyreden kıza geri döner.

“Baş Danışmanımın kusuruna kalmayın, Hanımefendi. Kendisi biraz..”, der Barakan.

“..geçmişi olan birisi?”, diye bitirir elf kız.

Barakan bu sefer de kızın gözlem kapasitesine hayret eder.

“Ve geçmiş günahlarını telafi etmek için çabayan bir adam..”, diye ekler Arael. “Böyle birinin size sadakat göstermiş olması bile sizin hakkınızda önemli ipuçları veriyor, Kralım.”

“Umuyorum ki bunlar olumlu ipuçlarıdır.”, diye cevap verir Barakan.

 

Ufukta aradığı her ne idiyse belli ki artık gitmiş, ve geri de gelmeyecektir. Arael Tel’Lóna kralına, ve kralının en başta kendisine yönelttiği soruya döner.

“İki yüz yıl sonra benim çocuklarım da ya gri sahillere göçmüş, yada birbirimizin ortak kanıyla hala yaşıyor ve büyümüş olacaklar. O zaman annemi, dayımı ve teyzemi ziyaret edebileceğim ve bu şekilde, kurdukları medeniyetleri ve size verdikleri bağlılık sözlerini sınaya bileceğim..”, der, yumuşak ve solgun bir sesle.

 

Kral Barakan öylece, hiç tanımadı bu fevkalade güzel, zarif ve alımlı kıza bakar.

Birkaç defa bir şeyler söylemek için yeltenir, ancak kızın, çağrıştırdığı derin denizlerin mavisi gözlerinde kaybolur, ve ağzından hiç bir ses çıkmaz.

Arael Tel’Lóna ise onun aklından geçenlere tercüman olur gibi yavaşça kralına uzanır.

İnce, uzun parmaklarını, anca dokunur bir şekilde onun yüzünde, saçlarında.. ve bıyıklarında gezdirir..

..ona doğru ağır, tedirgin, utangaç ve ürkek bir adım atar..

..ve sarılır.

 

Kalenin bir yerlerinden cırtlak, kulak gıcırdatan bir boru sesi yankılanır..

Ardından, “DUYDUK DUYMADIK DEMEYİN!”, diye bağıran çığırtkanın gür sesi duyulur. “KRALIMIZ BARAKAN HEAVENSWİLL VE MUHTEREM VE SAYGIDEĞER PRENSES ARAEL TELONA’NIN MUTLU BERABERLİĞİ İÇİN BÜTÜN HALKI DÜĞÜNE ŞAHİTLİK ETMEK İÇİN KRONOR KALESİNE DAVETLİDİR. DUYDUK DUYMADIK DEMEYİN..

“Herkes kendi yemeğini kendisi mi getirecek?”, diye birisinin bağırdığı duyulur.

“Evet. Kale mutfağı daha tamamlanmadı! Gider borularında sorun çıktı. Ortak masa kurulacak. Gelirken kendi bardak, tabak ve taburelerinizi de getirin!”

Cırtlak, kulak acıtan boru tekrar çığlık atar..

 

“Şu boruyu gerçekten değiştirmemiz lazım!”, diye mırıldanır Kral Barakan Heavenswill.

 

Sonra..

Ağır hareketlerle..

Başını çenesine dayamış, koyu kırmızı-kestane saçlı, derin denizlere ait masmavi gözlü, bilmediği, ancak yağmur sonrası ormanların taze, hayat dolu ve serin bir şeylerin kokusunu çağrıştıran kızı kollarına alır..

..ve bu şekilde Adalar Krallığı Tarihi, binlerce yıl sürecek yeni bir geleceğe doğru ilk adımlarını atmaya başlar.

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

l 7569 (-20 yıl)

Hazır mısın?”, diye boğuk bir sesle sorar Fearghas Fionnghal, yanında sessizce ağlayan, ruh gibi kıza. Komoberi Anthea’dan hıçkırıklar dışında bir şey duyulmaz.

 

Melshieve Akademisi’nin arkasındaki yoğun korulukta, çalıların arasına sinmiş ikili, kendi kendine mutlu bir şarkı mırıldanarak yaklaşan sesin sahibini beklemektedirler.

 

“Hadi, Beri. Geliyor..”, diye nazikçe yanındaki kızın sırtını sıvazlar, mor ve koyu mavi tenli genç adam.

“Ta.. tamam.. hazırım..”, der, en sonunda burnunu çekerek, yeşil, tüleri saçlı ince kız.

 

Seressa Wraiven, up uzun boyu, kömür karası vücudu, bugün özellikle imtina gösterilerek örülmüş uzun, pembe saçları ve yeni bir fırfılı-dantelli-kurdelalı mini elbisesi ve aynı renkte bir omuz çantasıyla ağaçların arasında belirir.

 

“Üç deyince.”, der Fearghas, sımsıkı bir şekilde tuttuğu iki saplı sihirli asayı.

Asanın diğer sapını tutan Komoberi ise sadece başını sallayabilir..

 

“Bir..”, der Fearghas ve pembeler içindeki kız biraz daha yaklaşır.

“İki..”, diye mırıldanır sessizce ve uzun, pembe saçları peşinden kovalayan kız, daha da yaklaşır.

“O bunu hak etmiyor.”, diye inler Komoberi.

“Üç!”, der Fearghas..

 

Ve..

 

Unut beni.“, diye fısıldar.

Unut beni..“, diye inler Komoberi..

 

Unut beni.“, diye boğuk bir sesle tekrarlar Fearghas.

Unut beni..“, diye yine hıçkırmaya başlar Komoberi..

 

Unut beni.“, diye tıslar Fearghas ve ardından “Lanet olsun sana Kuzgun!”, diye vahşice küfreder.

Unut beni..“, diye olduğu yerde yığılıp kalır Komoberi..

 

Seressa Wraiven, mutlu şarkısını mırıldanarak, ikilinin az ilerisinden geçer..

..ve gözden kaybolur.

 

“Nereye gidiyor? Mağaraya mı gidiyor yoksa?”, diye ağlayarak sorar Komoberi.

“Emin değilim. Sanırım.. Neden mağaraya gitsin ki?”, diye hayretle merak eder Fearghas.

 

İkisi de kalkar ve sessizce kızı takip ederler.

 

Ve kız onları gerçekten gizli mağaraya götürür ve bunu defalarca yapmış gibi yoğun çalılıkların arasında kaybolmuş oyuktan içeri girer.

“Sen git bak.”, der Fearghas. “Benim fark edilmeden içeri girmem olası değil.”

Komoberi başıyla onaylar ve bir anda kaybolur..

..ve ince, ruh gibi kızın yerinde, üstünde krem renkli çizgileri olan, uzun, pofuduk kuyruklu, koyu kahve bir fare sincabı belirir!

Sincap, Fearghas’a doğru bir-iki cızırık, çırpı sesi çıkartır, sonra oyuktan içeri girer.

 

“Bir gün şu kıza sincapça söylediği o çırçır sesleri anlamadığımı söylemeliyim..”, diye mırıldanır genç adam.

 

Aradan birkaç dakika geçer ve Komoberi tekrar belirir.

“Öylece oturmuş!”, der dolu gözlerle. “Öylece kendi başına oturmuş, bizimle beraberken yaptığı gibi ağır, abartılı hareketlerle rosemint çayını içiyor..”

Fearghas çarpılmış gibi kalakalır yerinde. Kendisini bildi bileli görünürde duyguları olan biri olmamıştır. Ancak aşağıda, tek başına çayını hüpleten kızın davranışları onda bir şeylerin kırılmasına sebep olur.

“Ben.. ben bir daha gelmek istemiyorum bu mağaraya..”, der zorlukla yutkunarak.

“Bende..”, diye hıçkırıklara boğulur hemen yanında Komoberi.

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Seressa Wraiven bir saat daha durur gizli mağarada.

Güneş batmaya meylettiğinde mutlu şarkısını mırıldana söyleye çıkar mağaradan ve Pembe Bahçesi’ne doğru, hasta floksasını kontrol etmek ve güllerini sulamak için yollanır.

Ancak olduğu sakar kız gibi ayağı birden ağaç köklerinden birine takılır ve yüzü koyun yere kapaklanır.

Kız, uzun bir süre fırfırlı-dantelli eteği gökyüzüne bakacak şekilde olduğu yerde durur.

Neden sonra, sessiz, mekanik hareketlerle doğrulur, üstüne başına bulaşmış toz-toprak ve kuru yaprakları temizler. Yere saçılmış çantasını alır ve dağılmış kitaplarını toplamaya başlar.

Ortadan neredeyse ikiye ayrılmış kitaplarından sonuncusunu da alıp çantasına yerleştirirken, kitabın sayfaları arasından bir şey salınarak düşer yere.

Seressa yavaşça eğilir, düşen şeyi uzun, ince, zarif, kömür karası parmaklarıyla alır ve uzun bir süre öylece bakar ona..

Yüzünde garip, hüzünlü, kayıp, aklı karışmış bir ifade belirir ve nedense gözleri dolar.

“Kimsin sen acaba, güzel kız?”, diye mırıldanır, elindeki resme bakarak..

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Kuzgun Kraliçesinin minnetli nedimesi Seressa Wraiven, Melshieve Akademi’sinden mezun oluncaya kadar her gün o mağaraya, elinde pembe çiçek desenli çaydanlığı ile gelir, sakil bir sessizlik içerisinde saatlerce tek başına rosemint çayını hüpletir..

 

Kayıp üç G.K.A.H.T. üyesinden ikisi günler sonra, pis, çamur ve korku içinde akademi koruluğundan, saklandıkları yerden çıkıp gelirler. Kayıp son üye bulunamaz ve kimse ondan haber alamaz.

 

Komoberi Anthea o günden sonra bir daha disipline gitmez..

..ve kaldığı odada, akademiye ilk geldiğinde The Hide ‘n Seekers’a katılmak için ‘çaldığı’ pembe gülü imtina ile büyütür.

Yıllar sonra, Dreamwoods’a geri döndüğünde, içinde yüzlerce floksa olan, kendi Pembe Bahçesini kurar.

 

Fearghas Fionnghal ise iki yıl daha Last Man Standing Society‘de kendi grubunu başarıya götürür ve birisinden gördüğü taktikleri değerlendirerek ‘Mübah’ turnuvalarında şampiyon olur ancak aynı turnuvaya bir daha katılmaz. Aynı yıl atılmadan 96. disiplin cezasını tamamlar ve akademi tarihinde bir rekor kırar.

 

Bu rekoru iki yıl sonra sadece bir kişi ve ezici bir farkla geçecektir.

208 disiplin cezası ile Arcantonic Palecog adında bir cüce, atılmadan en çok disiplin cezası gören kişi olarak Melshieve Akademesi tarihine geçecektir.. Ancak akademide, açık yada gizli ne kadar grup, klüp, dernek ve topluluk üyesi varsa, hepsinin imzalı kartlarını da toplamış olacaktır..

 

Seressa Wraiven ise akademide geçirdiği mühlet zarfında sadece bir defa disipline gönderilecektir; mezuniyet töreni esnasında, rektörün kendisi, toplanmış profesörler, öğrenmenler, akademist ve pratisyenler, ve tüm öğrenci ve çalışanların gözü önünde bir çocuğu mezuniyet törneninin gerçekleştiği meydanın bir ucundan diğerine kadar tokatlayarak harcayacaktır. Çocuğa neden saldırdığı hiçbir zaman tam olarak anlaşılmaz, ancak ve teknik olarak çoktan mezun olduğu için, disiplin cezası da tutmaz..