Showing: 1 - 10 of 15 RESULTS

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” VI

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” V ‘in
devamıdır..

 

 

11.11.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Ekim ortası.
Ritual Ormanlarının güneyi..

 

Teşekkür ederim.”, der genç hobbit kayıp bir sesle, kocaman gagasını ona doğru eğmiş dev martıya ve elindeki küçük keseciği yeleğindeki pek az kullandığı iç cebe güvenli bir şekilde yerleştirir. 

Martı sırtından inen küçük yaratığa yeni doğmakta olan güneşin silik ışığında kara gözlerle bakar, sonra başını göğe kaldırıp uzun, acıklı bir bando borazanını andıran sesle gaklar ve tekrar eğilip hobbit’e bakar.

Brom, her nasılsa martının o gaklamasında ve kocaman, kapkara gözlerinde esef ve hüzün görür ve ister istemez tekrar gözleri dolar ve omuzları hıçkırıklarla hoplamaya başlar.

Martı, önünde acınası bir kahırla duran küçük şeyi sessizce süzer, sonra gagasıyla onu nazikçe dürter.

“Hayır. İyi değilim ve iyi olmak gibi bir niyetim de yok. Ama bu da senin sorunun değil zaten..”, diye, göz yaşlarına karışmış hıçkırıkları arasında söylenir küçük hobbit. “Anneye, beni buraya getirmene izin verdiği için teşekkür ettiğimi söyle lütfen. Bir daha görüşür müyüz bilemiyorum. Belki bir gün.. Kızlara da kendi aralarında didişmeyi bırakmalarını tembih et. Hayat böyle çocukça şeyler için fazla kısa.. Ve.. .. o kadar, işte..”

Gulls Perch’e adını veren dev martı tekrar hüzünle gaklar, gagasının ucuyla ve nazikçe küçük hobbit’in başına iki kere ‘pıt pıt’lar, sonra döner, biraz uzaklaşır, neredeyse onar yardalık kanatlarını açar, bir kaç defa çırpar ve havalanır..

..ve güneye, evine, Gulls Perch’e doğru gözden kaybolur.

 

. . .

 

“Kes şunu!”, diye hırlar Brom ve kalçasının, tam da göremediği yerini sıvazlamaya başlar. “Benden ne istiyorsun bilmiyorum ve açıkçası artık umurumda da değil. Hayatımda bana verilmiş en güzel, en muhteşem şeyle tanıştırdın, sonra da aldın onu elimden.. Senden ne kadar nefret ettiğimi bilemezsin. Git ve bir başka salak bul kendini eğlendirecek. Senin yüzünden evimin mutluluğunu kaybettim.. Senin yüzünden hayatımda görmek istemediğim şeyler gördüm.. Senin yüzünden aklıma bile gelmeyecek korkular yaşadım.. Senin yüzünden en çok sevdiğim bir şeyimden oldum.. Senin yüzünden bu dünya hakkında ne kadar saf ve temiz düşüncem varsa hepsini kaybettim.. Ne bok istedin benden ki beni böyle sınayıp süründürdün? Kime ne yaptım? Kime ne zararım dokundu da beni seninle lanetlediler.. Defol git.. Ve beni bir daha da rahatsız etme..”

 

Brom Bumblebrim, Gulls Perch’den onu sırtında taşıyarak getiren dev martının gitmesinden sonra Ritual Ormanlarının güneyinde, Arashkan ırmağı kıyısında kamp kurmuş ve iki haftadır da burada öylece, amaçsız bir şekilde yatıp kalkmıştı. Gündüzleri ırmaktan balık avlamış, geceleri de küçük ateşinin başında oturmuş, elinde annesinin yadigar Lir’inden sabit iki nota dışında hiçbir şey çalmadan durmuş ve uykusuzluktan sızıncaya kadar öylece, kıpırdamadan, sessizce ağlamıştı..

..taki kalçasından, tam da göremediği yerden, tanıdığı sızıyı hissedinceye kadar.

Genç hobbit’in bu ani ve beklenmedik harlaması karşısında, beklenmedik yerlerde ve istenmeyen zamanlarda onu ısırıp duran ne idüğü belirsiz şeyden herhangi bir tepki gelmez.

 

Tepki gök yüzünden gelir!

 

Büyük, yer sarsıcı bir patlamayla homurdanır Ekim bulutları ve bir anda yağmur yağmaya başlar..

Yağmur, bardaktan boşalır gibi değil, dev bir fıçıdan boşalır gibi yağmaya başalar!

“Yağ lan!”, diye avazı çıktığı kadar çığlar Brom. “İstediğin kadar yağ, lanet olasıca şey! İstersen al ve götür beni sularında.. Ama sana bir daha boyun eğmeyeceğim..!”

“Canın bir şeye sıkılmışa benziyor, evlat.”, der tiz, paslı bir ses sırılsıklam gecenin karanlığından.

“Evet!.. Ne?.. Kim var orda?!”, diye bir elinde babasının eski kılıcı, diğerinde de amcasının küçük, antika gürzü olduğu hande fırlar ayağa genç Brom.

“Ahaa.. Haşin bir genç! Ama o silahlara gerek olacağını da pek sanmıyorum, delikanlı.. Benim kadar bükük ve yaşlı bir adamı korkutarak kendini utandırmak istemiyorsan, tabii..”, der adam ve Brom’un ateşi yağmurdan sönmüş kampına adamın ağır, topallayan ayak sesleri eşliğinde paslı kıkırtısını da duyar..

..ama yine de silahlarını indirmez.

“Yazık.”, der adam. “Birileri senin insanlığa olan inancını fena halde köreltmiş..”

Gece, yumuşak bir ışıkla aydınlanır ve Brom beş – altı yarda ilerisinde sesi kadar yaşlı bir adam bulur.

Adam ağır, temkinli hareketlerle kendi etrafında döner ve Brom’a gülümseyerek konuşur.

“Gördüğün gibi bu yamuk asa ve daha da yamuk beden dışında bir şeyim yok. Şimdi.. Senin gibi iyi giyimli bir hobbit’in buralarda ne işi var ve neden bu kadar kızgınsın?”, diye merakla sorar yaşlı adam.

Brom, uzun bir süre yağmur altında sessizce yaşlı adamı, bir elinde tuttuğu asasını ve diğer elinde duran puslu ışığı süzer.

Adamın kafası neredeyse keldir. Olan saçları, sakalları gibi aklaşmış, birbirine karışmış ve beline kadar da uzanmaktadır. Adamın üzerinde ise tiril, pejmürde bir cübbe ve bir kaç küçük kesenin tutuşturulduğu, kemer niyetine bağladığı sicim dışında herhangi bir mal varlığı yok gibidir.

 

Gök tekrar gürler.

Gece aydınlanır.

Yağmur daha bir hışımla yağmaya başlar.

Yaşlı adam ise genç hobbit’in bir karar vermesini bekler..

 

“Kimsin sen?”, diye sorar Brom tekrar.

“Yaşlı ve mazbut bir adamım, o kadar. Ormanın bu taraflarında biraz işim vardı ve senin bağırtılarını duyunca belki bir yardımım dokunur diye geldim.”, der yaşlı adam.

“Bir fey gibi konuşuyorsun.”, der Brom kaşlarını çatarak. “Adını vermediğin gibi, muallak cevaplarla geçiştiriyorsun..”

“Aaaa.. Feylerden haberdar olacak kadar gezmiş ve görmüş bir delikanlı.. Yada ağzı yanacak kadar..”, der adam ve tekrar kıkırdar.

Brom sessizce ve ırkına hiç de yakışmayan bir huysuzlukla olduğu yerde durur.. ellerinde silahlarıyla..

“Öyle olsun bakalım, delikanlı.”, der yaşlı adam ve omuzlarını silker. “Sakıncası yoksa ben kendi işime bakacağım o zaman. Bu fırtınayı güvenli bir şekilde buraya çağırmam biraz zamanımı aldı ve boşa gitmesini istemem. Sen de istersen seyredebilirsin..”

Adam topallaya zıplaya garip bir yürüyüşle Brom’un ilerisinden geçer ve yaklaşık elli yarda sonra durur. Elindeki yamuk asayı aldığı gibi yere saplar..

..ama asa yerinde durmaz ve devrilir.

Adam zorlukla eğilir ve asayı yerden alır. Ikınarak tekrar yere saplamaya çalışır ama asa yine yerinde durmaz ve düşer.

Adam esefle asaya bakar.

“Evlat. Orada durup yaşlı bir adamın kendisini rezil etmesini daha ne kadar seyredeceksin?”, diye sorar, paslı sesiyle.

Brom adama bakar, sonrada uyuz bir ifadeyle ona doğru yürümeye başlar.

“Yaşlı bir adama gözlerini yuvarlamamalısın, delikanlı. Bu neredeyse bütün ırklarda ayıptır.”, der adam genç hobbit’e.

Brom ise burnundan soluyarak yerdeki asayı kapar, kılıcıyla yeri eşeler, asayı içine saplar, sonra asanın dibine yakında bulduğu taşlardan dizerek olduğu yerde durmasını sağlar ve “Hangi ırkta ayıp değil?”, diye sorar somurtarak.

“Bilmek istemezsin, delikanlı..”, diye cevap verir yaşlı adam.

“Gece karanlık. Gözlerimi yuvarladığımı bile görme ihtimalin yok!”, diye asabice söylenir Brom.

Yaşlı adam kıkırdar.

“Neredeyse bütün ırklardaki bütün gençler kendilerinden bir iş yapmaları istendiğinde gözlerini yuvarlarlar!”

Brom kaşlarını çatar.

“Ee.. naapıyoruz burada?”, diye sorar.

“Biz mi? Biz bi şey yapmıyoruz, delikanlı. Ama geri çekilsek iyi olur.. Biraz daha.. Evet.. Biraz daha.. Aslında çok daha gerilesek sanki daha iyi olur.. Kulaklarını da kapatırsan iyi olur.. Kulaklarını kapatıp ağzını açarsan pek daha iyi olur!”

Brom, yaşlı adamla yere saplanmış asanın neredeyse yüz yarda gerisinde, ağızları açık, kulakları tıkalı bir şekilde öylece yağmurun altında dururlar.

“Naapıyoz böyle yaa?!”, diye geçirir genç hobbit, içinden ve yaşlı adama, bir sonraki hamlesi ne olacağını kesitirilemez bir deliye bakar gibi onu yan yan süzer.

 

Gök bir daha gürler.

Gece bir ufuktan diğerine kadar aydınlanır.

Kapkara bulutların arasından çaprazlamasına tek dal bir yıldırım, müthiş bir hızla dikinine iner..

..ve göz harlatan bir kıvılcım yağmuruyla asayı vurur!

 

Brom, gözleri tamamen kamaşmış bir şekilde öylece dizlerinin üstüne çöker..

Tekrar görmeye başladığında yaşlı adam yanına çömelmiş, ona bir şeyler söylemektedir ama ne etrafında uçuşan parıltılardan adamı görebilir, ne de çınlayan kulaklarından söylediklerini duyar.

“Aaaaa.. Güzel.. Sanırım tekrar duymaya başladın.. İyi misin, delikanlı? Değilsen de zamanla olacaksın.. İşin püf noktası, üzerinde fazla düşünmemek ve yapacak kendine bir şeyler bulmak..”, der yaşlı adam genç hobbit’e gülümseyerek.

“Sen.. sen neden benim gibi sağır ve kör olmadın?”, diye boğuk bir sesle sorar, Brom.

“Yaşlılığın nadir avantajları, evlat.. Gözlerimi kapatmayı akıl edecek kadar bilge, ve senin kadar iyi duyamayacak kadar da sağır!”, der adam ve tekrar kıkırdar.

Brom yüzünü buruşturur..

Yaşlı berduşun her şeye verecek ‘kıkırtılı’ bir cevabı var gibidir.

“Kampın mahvolmuşa benziyor, genç efendi. Benimkisi hemen yakınlarda. İstersen bana misafir olabilirsin. Beğenmezsen de yarın tekrar buraya dönersin ama bunu tavsiye etmem.”, der yaşlı adam.

“Neden?”, diye sorar Brom temkinli bir şekilde.

“Korkarım bu şimşek ve sonrasında düşen yıldırım, hemen batımızda bulunan Serenity Home kasabasına bağlı izcileri ayartmış olacaktır. İzci Efendisi Davien’e tesadüf edersen sana bir kaç soru sorup bırakacaktır. Ancak Moorat’e tesadüf etmen halinde seni hayatından bezdireceğinden emin olabilirsin.”

Genç hobbit, bu iki izci efendilerinin isimlerini duymuştur. Genç hobbit bu iki izci efendisini, Serenity Home kasabası şerifiyle birlikte, bir kamp dolusu haydutu ortadan kaldırmalarını canlı olarak, oldukça da yakından seyretmiştir.

“Öyle olsun bakalım.”, der biraz huysuzca. “Bu gece için misafirin olurum ama yarın için söz veremem.”

“Yarın için ben de söz veremem.”, der yaşlı adam ve Brom, adamın pek de kamptan bahsetmediği izlenimine kapılır.

“Bu fırtınayı çağırmaktan bahsetmiştin..”, diye yoklar yaşlı adamı Brom.

“Öyle mi dedim?”, diye sorar yaşlı adam ve ormana, muhtemelen kendi kampı olan yere doğru yürümeye başlar.

 

Genç hobbit, sırt çantası, yıldırım dolayısıyla düşürdüğü silahlarını ve kampından geriye kalan ne varsa kapar ve garip, topallaya hoplaya yürüyen yaşlı adamın peşine takılır.

 

“Evet. Öyle dedin.”, der Brom kati bir sesle.

“Eh.. İlk akıl gidermiş, derler..”, der adam ve sırıtır.

“Eee?”, der Brom ve işin peşini bırakmaz.

Yaşlı adam temkinli bir şekilde etrafına bakınır, sonra da sıkılgan bir sesle konuşur..

“Heavens Hand nerededir, bilir misin, evlat?”, diye sorar.

“Evet.”, der Brom. “Durkahan’ın oldukça kuzeyinde, Korduba’s Watch’ı geçince..”

“Aaaaa.. Coğrafyasını bilen, okumuş bir delikanlı. Tarihini de bilebilirsen sana sorunun cevabını veririm..”, diye mutlu bir şekilde cevap verir yaşlı adam.

 

Brom tekrar kaşlarını çatar.

Yaşlı adamın sorulan sorulara bir türlü açık cevaplar vermeyişi, aslına bakılırsa, herhangi içerikli bir cevap vermeyişi, son bir ayda yaşadığı duygusal tahribattan sonra genç hobbit’te olağan dışı bir sabırsızlık, hatta tahammülsüzlük ve asabiyet oluşturmuştur.

 

“Neden sorduğum sorulara bir türlü cevap vermiyorsun?”, diye huysuzca sorar.

“Neden böyle bir beklenti içerisindesin?”, diye sorar yaşlı adam.

“Kampına geldin, kim olduğunu, ne yaptığını ve fırtınayı sordum ama beni kör ve sağır etmen dışında da hiçbir cevap vermedin!”, diye neredeyse hırlar Brom.

“Aaa.. Birisi yanlış tarafından kalkmış sanırım.. biri-iki ay önce..”, der yaşlı adam sonra derin, sessiz bir soluk verir ve devam eder. “Öncelikle, kampına misafir yada davet edilmediğim için gerçekte misafirin de olmadım. Kendince muhtemel haklı sebeplerden ötürü de olsa, yine de bana silah çektin. Sana üzerimde silah olmadığını göstermiş olmama rağmen silahlarını indirmedin, dolayısıyla ben de kampının etrafından dolaştım. Sana adımı vermemi gerektirecek nezaket koşullarını bana sunmadığın için, ben de sana adımı verme gereği görmedim.

Sana bir hobbit’in burada ne işi olduğunu sordum, ama buna da bir cevap alamayınca, bende yapmaya geldiğim kendi işimle uğraşmaya karar verdim.

Seni kulaklarını kapatman ve ağzını da açman konusunda uyardım. Açıkçası bu uyarılardan sonra gözlerini açık bırakacağın aklımın ucundan bile geçmemişti.. Sanırım kulaklarını yeterince sıkı kapatmadığın için anlık sağır, gözlerini açık tuttuğun için anlık kör, ağzını da söylediğim gibi açmadığın için de kendi bedensel iç basıncın, yıldırımın oluşturduğu dış basınçla dengelenmedi ve tahmin et, hanginiz kazandınız?”, diye mutlu bir şekilde paslı sesiyle açıklar yaşlı adam.

 

Brom’un yüzü daha da kararır çünkü adam haklıdır. Teknik yada nezaket; her halükarda haklıdır.

 

“Brom.. Brom Bumblebrim..”, der neden sonra kaynayan bir sesle.

“Tanıştığımıza sevindim, Brom-Brom Bumblebrim..”, der yaşlı adam sırıtarak. “Benim adım da Cathber Gwet’chen Bolgrig.. Ama sen bana bunlardan sadece bir tanesini kullanarak hitap etsen de olur. Aslına bakılırsa öyle olmasını rica edeceğim.. Karşılaştığım bazı yaratıklar tamamını kullanmakta ısrar ediyorlar ve her defasında duyması, söylemesinden bile daha acıklı oluyor..”

“..Fey’ler gibi..”, diye sokuşturur araya Brom.

“Ahhaaa.. Evet, fey’ler gibi..”, der yaşlı Cathber ‘en sonunda anlayan birisini buldum’ der gibi!

“Asadan ve Heavens Hand’den bahsediyorduk.”, der Brom ve bu garip, tek düze hali kendisini bile biraz şaşırtır.

“Hayır, genç Brom, daha başlamamıştık. Ama merak etme, çok heyecanlı bir hikaye. Bununla birlikte, sanırım ikimizde bir gece için yeterince ıslandık. Önce biraz ısınıp kuruyalım, karnımızı da biraz doyuralım sonrasında hala ayık istek, sana anlatırım.. Ve işte geldik.”, der yaşlı adam ve tamamen çam dallarından örme, daha çok bir kunduz yuvasını andıran ve yaşlı adamın sadece beline kadar gelen küçük, kubbeli bir ‘şeyin’ yanına gelirler.

“Hmmm..”, diye sesli bir şekilde düşünür adam. “Pek de misafir beklemiyordum açıkçası. Sanırım bu ikimiz için biraz küçük. Ama merak etme. Sanıyorum bu konuda bir şeyler yapabilirim..”

Yaşlı adam ellerini kaldırır ve Brom’un çıkaramadığı bir dilde bir şeyler mırıldanmaya başlar.

 

Aradan biraz zaman geçer.

 

“Hiç bi şey olmuyor..”, der Brom neden sonra.

“Hiç bir şey olmuyor da ne demek?”, diye sorar yaşlı adam.

“Her ne yapıyorsan, bi işe yaramıyor!”, diye açıklar Brom.

“Bu.. biraz utanç verici bir durum..”, der Cathber. “Bir de şunu deneyelim bakalım..”

 

Aradan biraz daha zaman geçer.

 

“Hala bir şey olmuyor..”, diye mırıldanır genç hobbit.

“Bu.. gerçekten beklenmedik bir durum. Normalde bunun işe yaramış olması lazımdı!”, der yaşlı adam alınmış bir sesle.

“Ne yaptığını bildiğinden emin misin?”, diye sorar Brom.

“Ne münasebet! Tabi ki ne yaptığımı biliyorum!”, der Cathber, tamamen alınmış bir sesle.

Sonra yine bir şeyler mırıldanmaya başlar.

 

Aradan biraz daha vakit geçer ama yine bir şey olmaz.

 

“Bu.. gerçekten çok garip.”, der yaşlı adam hayretle kendi ellerine bakarak.

Brom acımasızca ‘fırk’lar.

Sonra sırt çantasını yere bırakır, içinden küçük, katlanabilir çadırını çıkartır ve kurmaya başlar.

Fena bozulmuş bir Cathber, kaşları çatılı bir şekilde küçük hobbit’in kendi çadırını kurmasını seyreder.

Sonra arkasını döner ve daha bir azimle tekrar bir şeyler mırıldanmaya başlar.

“Hayır!”, diye kendi kendisine söyleniyormuş gibi konuşur birden. “Anlaşmamız böyle değildi. Ben size olan yükümlülüklerimi yerine getirdim. Sizin de kendi payımıza düşeni— Ne demek koşullar değişti?! Hangi koşullar değiş—? Hayır, hayır tabiki size kızgın değilim. Neden size kızgın ola—? Aaaa.. sanırım şimdi anladım. Tamam, olur böyle şeyler.. Sorun değil, sorun değil.. Ateşi yakın bari.. Yaşlı bir adama yağmurlu bir havada kuru dal aratmakla uğraştırmayın..”

Brom, bir yandan bu ‘zır deli’ adamın söylediklerine kulak kabartırken, bir yandan da çadırını kurar. İşi bittiğinde yaşlı adamı, etrafı taşlarla çevrilmiş bir ateşin başında bulur. Ateşin hemen ilerisinde ise kayda değer bir miktarda ve düzgünce dizilmiş kuru dal ve odunlar durmaktadır.

Brom ister istemez ateşe yaklaşır.

Yanına geldiğinde yaşlı adamın ince çubuklara balık, patates, domates, patlıcan ve mısır geçirdiğini görür. Adam çubuklara geçirdiği yiyecekleri imtina ile ateşin yanına dizer, bunların bazılarının iyice kızarmalarını beklerken, bazılarının ise sadece hafif renklerinin değişmelerini bekleyecek kadar ısıtır.

Brom’un bir anda ağzı sulanır.

“Öylece durup seyir mi edeceksin, Efendi Hobbit? Yoksa gelip bunları yiyecek misin? Bu kadar şeyi tek başıma yersem sanırım bu benim yaşımdaki birisi için hazımsız bir gece olurdu..”, diye söylenir yaşlı adam.

 

Brom ateşin başına çöker ve ellerini ısıtır biraz, sonrada kendisine uzatılan çubuklara geçirilmiş balıkları, patatesleri, domatesleri, patlıcanları ve son olarak da mısırları yer.

 

Yaşlı Cathber yemek boyunca sesini çıkarmaz ve kendisi de yaptığı yemeklerden tadımlık ısırıklar alır. Sonra biraz abartılı bir şekilde esner ve gözlerini ovuşturur.

“Aaaahh.. Bu yaşlı kemikler benden uyumamı talep ediyorlar. Sen istersen ateşin başında takılabilirsin.”, der ve hemen ileride duran kuru dal ve odunlara işaret ederek, “Gördüğün gibi gece seni sıcak tutacak kadar yakacak odunumuz var.”

“Ne?”, diye sorar Brom. “Bu kadar mı?”

“Anlayamadım? Doymadıysan şu sepetin içerisinde biraz daha var yiyecek bir şeyler.”, der Cathber ve odunların hemen yanında duran bir sepete işaret eder. “Ama korkarım çubuklarla geçirip pişirmeyi kendin yapmak zorunda kalacaksın..”

“Hayır, onu sormuyorum. Konuşacak bir şeylerimiz yok muydu?”, diye biraz asabîce sorar genç hobbit.

“Benim söyleyeceklerim bekleyebilir, Efendi Hobbit. Senin söyleyeceklerin ise bir barut fıçısının içinde ve patlamaya hazır gibi.. Sanıyorum patladığında ikimizin de orda olmamasını tercih edeceğim. Söylemeye hazır olduğunda, ben de dinlemeye hazır olmuş olacağım. Sen dinlemeye hazır olduğunda, ben de söylemiş olacağım..”, der Cathber ciddi bir gülümseyişle, sonra kalkar ve küçük, çam dallarından yapılmış kulübemsi çadırına gider.

 

Brom adamın arkasından sessizce kaynar.

“Kaçık, zır deli, yaşlı berduş!”, diye burnundan soluyarak söylenir.

 

Genç hobbit’in zihninin derinliklerindeki bir ses, Cathber Gwet’chen Bolgrig ismini bir yerlerde duymuş yada okumuş olduğunu ona hatırlatır ama o isimle bağdaşan sadece bir kişi vardır ve o kişi bir ‘insan’dır ve rivayetlere göre sekiz yüz küsur yıl önce gerçekleşen Themalsar adındaki kaçık bir papazın ordularına karşı yapılan savaşta bulunmuştur..

Brom inançsızca ‘fırk’lar.

Birincisi bu adam, yaşlı olmakla beraber bir insandır ve bırakın sekiz yüz küsur yıl yaşında olmayı, anca ayakta durabilmektedir. İkincisi ise orijinal Cathber’in kendisi de bir insandır ve onun da sekiz yüz küsur yıl yaşamış olması mümkün değildir. Brom, bu adamın, tanınmış birisinin adını alarak kendince şöhret peşinde koşan bir kaçık olduğunu düşünür.. yada ortada nesilden nesile geçen bir kült vardır ve her nesilde birisine bu isim bahşedilmesi dolayısıyla bu adamın adı, tarihi kişilik olan orijinal Cathber’in adıyla aynıdır.

 

“Çattık..”, diye homurdanır Brom ve kalkıp düzgün bir şekilde dizilmiş odunların yanında duran sepetin saman saplarından örülme kapağını açar ve içine bakar.

Sepetin içinde her şey ilginç bir şekilde ayrı ayrı kase yada bohçaların içinde durmaktadır; kapalı bir kasenin içinde tuzlanıp kurutulmuş bir düzine balık, ayrı ayrı bohçalanmış patatesler, patlıcanlar, domatesler, mantarlar, mısırlar, fasulyeler ve..

 

..Brom olduğu yerde çakılıp kalır..

 

Küçük bir çanak dolusu, kırmızı-pembe çilek..

 

Brom sepetin başında ne kadar durur bilemez zira zaman onun için durmuş gibidir..

“Hayır yaa..”, diye sessizce inler. “Unutmak üzereydim..”

 

Belli ki genç hobbit hiçbir şekilde unutmak üzere değildir..

 

Uzaklarda bir yerde gök tekrar gürler.

Orman kısa bir anlığına aydınlanır ve kendisini sessizce seyredenlere acıklı bir sahneyi sergiler.

Öylece, durduğu yerde, Brom Bumblebrim hıçkırıklarla ağlamaktadır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

26.04.7591 B.Y.S (-16 Yıl)
Nisan sonu.
Ritual Ormanları..

 

Daha hızlı, daha hızlı, genç hobbit. Fırsatı kaçırmak üzereyiz!”, diye, bir yandan topallaya-zıplaya koşarken, bir yandan da paslı sesiyle seslenir yaşlı Cathber. “Bu fırtına biraz aceleci çıktı ve korkarım içini dökmek için sabırsızlanıyor..” 

Brom yine sırılsıklam olmuş bir şekilde durmak bilmeyen yaşlı adamın peşinden, nefes nefese kalmış bir şekilde, elindeki yamuk asa ile koşturur. Genç hobbit, Ritual Ormanlarına geldiğinden beri devamlı ıslak gibidir sanki ve aklı başında herkes gibi kendisi de yağmur altında ‘terlemekten’ hoşlanmaz.

“Geliyorum, geliyorum..”, diye bağırır homurdanan kara bulutların altında koşarken.

Aslında gece olmasına daha saatler vardır ama hem bu ormanlığın yoğun ağaçları, hem de gök yüzünde yuvarlanan koyu bulutlar sayesinde genç hobbit açısından gece olsa da değişen bir şey olmazmış gibi gelir.

Brom tekrar gök yüzünden boğuk homurtuları duyulmaya başlar ve birkaç yüz yarda ileride yaşlı Cathber’in ona doğru, “Acele et, delikanlı.. Acele et, geliyor!”, diye elini salladığını görür.

Sırılsıklam olmuş hobbit, biraz daha hızlanır, yaşlı adamın yanına gelir, haftalar önce adamın kendisine verdiği çapayla yeri kazar, asayı açtığı deliğe saplar ve toprağa tesadüf eden ucunu iyice kapatıp yerine sabitler..

..ve kaçar!

 

Genç hobbit, ilk tecrübesinden sonra aynı acemiliği tekrarlamak gibi bir niyeti yoktur ve kendisi gibi çoktan uzaklaşmış yaşlı Cathber’in yanına, kocaman bir çınarın arkasına pineklemiş, ellerini kulaklarına sımsıkı kapatmış ve ağzını da açabildiği kadar açmış bir şekilde bekler.

 

Gök yüzünden ve kapkara bulutların arasından duyulan homurtular şiddetlenir ve birden, sağır edecek bir şiddetle ‘hapşırır’..!

Brom koskocaman bir çınarın arkasında saklanmış, dahası gözlerini de sımsıkı kapatmış olmasına rağmen yine de ‘beyaz’ görür..

Tekrar gözlerini açtığında gündüz biraz aydınlanmış gibidir ve yukarından, gök yüzünden bir – iki defa daha hoşnutsuz homurtular duyulur, sonra yağmur başladığı gibi bir anda kesilir!

 

“Bunu daha ne kadar yapacağız?”, diye biraz bıkmış bir sesle söylenir Brom. “Neredeyse üç aydır ormanın güneyinde bir oraya, bir buraya koşturup fırtına avlıyoruz!”

“Fırtına avlamak.. Bu çok hoşuma gitti, genç Brom.. Sen gerçekten kelimeler için yaratılmış bir varlıksın, ve bu dünya için de bir zenginliksin!”, diye kıkırdar yaşlı adam.

 

Brom kaşlarını çatar..

 

Gerçekte Brom somurtkan biri değildir. Olur olmaz her şeye kaş çatan da bir hobbit olmamıştır hiç bir zaman. Aslına bakılırsa kaç çatmak, hobbit’lerde sık görülen bir mimik de değildir.

Bu kaş çatma olayı, onda sonradan peyda olmuş bir alışkanlıktır..

Bir kaç ay öncesinden itibaren..

..Gulls Perch’den ayrılmasından sonra..

..Sevgili, güzel, saf, temiz ve olağanüstü Aremela’sının ölümünden sonra.

 

“Asıl soruna dönersek, bu ‘fırtına avı’, gerçekten çok önemli. Sana anlattıklarımı hatırla. Heavens Hand, mebus iblislerle bizim aramızda duran tek şey. Evet, Tranquil elf’leri ve Dwarwick dwarf’ları da bu konuda Heavens Hand’e devamlı yardım ve destek gönderiyorlar ama, en nihayetinde, orada savaşıp hayatlarını veren insanlar krallığın gerisinde yaşayan diğer insan ve ırkları da koruyorlar. Onlar olmazsa yada bir gün orası düşerse, bu insanlığın sonu olur. Bizim de onlara birazcık olsun yardımlarımız dokunmalı, öyle değil mi?”, diye mutlu bir ciddiyetle anlatır yaşlı Cathber.

“O kısmını anladım da, bu yıldırımların ne işe yaradığını hala anlamış değilim. Dahası, bu lanet olasıca asa nasıl oluyor da bunca yıldırımdan sonra hala tek parça halinde durabiliyor?”, diye bıkmış bir ifadeyle sorar Brom.

 

Genç Brom, kaş çatma olayının yanı sıra, bir kaç başka yeni huy daha edinmiş gibidir; bıkkınlık, yılgınlık, hoşnutsuzluk, umarsızlık ve genel anlamda ciddi bir ‘bitse de gitsek’ tavrı içeren keyifsizlik ve buradaki ‘gitsek’ kısmı ise spesifik bir olayla sınırlı değil, sanki genç Brom bunu ‘hayatın kendisi’ için değerlendirmektedir..

 

“Nereye savurduğunu bilmeden lanet okumamalısın, genç Brom. Lanetler hafife alınacak şeyler değildirler..”, der Cathber nazikçe.. ama sesinde altı çizili bir ciddiyet de vardır sanki.

“Uhhmm.. özür dilerim. Lafın gelişi..”

“Korkarım, lanetlerde ‘lafın gelişi’ de olmaz, Efendi Hobbit.”, der yaşlı adam. “Bunu bir çoklarından fazla senin bilmen gerekir.”

“Ne demek istiyorsun?”, diye biraz fazla haşince sorar Brom.

“Asa parçalanmıyor çünkü bilge bazı şahıslar ve mucitlerin hazırladığı ve şahsımın bile anlamadığı karmaşık bazı kimsaysal solüsyonlarla yıkanarak yapısal olarak güçlendirilmiş bir asa bu. Yamuk oluşunun da keyfî değil, kondüktörel olarak bir gereklilik olduğu aynı şahıslar tarafınca ısrarlı bir şekilde tekrarlandı bana.”, der yaşlı Cathber ve genç hobbit’in haşin sorusunu harika bir şekilde saman altı eder. “Yıldırımların ne işe yaradığına gelirsek, bu bizim hiçbir işimize yaramayacak çünkü onları kendimiz için toplamıyoruz. Bana gelen haberlere göre ‘düşman’ saflarında beklenmedik ve olağan dışı bazı hareketlenmeler varmış. Heavens Hand efendileri, benim gibi mazbut ve naif olmakla beraber bazı özel becerileri olan şahsiyetlerden, Demons Wall’un müdafaası için böylesi yıldırım asalarının gerektiği konusunda isteklerde bulundular. Sanıyorum ki bu asalardan başka ormanlarda şahsım dışında yapanlar da var. Bu asaları İblis Duvarına yerleştirdiklerinde hem oradaki mevcut büyülü muhafazaları, devamlı insan gücü aratmaksızın besleyecekler, hem de yaklaşan iblisleri, benim tahminime göre en az iki bin yarda gibi etkili bir mesafeden vurabilecekler.”

Brom, iki bin yardayı duyunca ister istemez tırsar zira bu gerçekten fevkalade etkili ve bir o kadar da ürkütücü bir mesafedir. Bu, Endless Watch surlarındaki, uzun menzilli Drashan korsan gemileri için özellikle imal edilmiş anti-kalyon mancınıklarının bile etkili mesafesinin neredeyse iki buçuk katıdır!

“Oha!”, diye geçirir Brom içinden ve bir anda ıkınarak ve isteksizce yaptığı işin gerçek potansiyeline ayılıverir. Yaptıkları bu iş, teorik yada sonuçları itibariyle muallak ve idealistçe yapılan bir iş değil, Heavens Hand’deki bir demircinin, askerlerin kırılmış silahlarını yada zırhlarını tamir etmesi kadar ‘pratik’ sonuçları olan bir emektir..

Genç Brom yaptığı işin mutlak tekabülünü tam olarak kavramış olmasada duydukları, ona olan umarsız tavrını silmeye de yetecektir.

Cepheden aylarca mesafe uzaklıkta olmasına karşın, oradaki mücadeleyi birinci elden etkileyecek ve sayısız hayatı da kurtarma potansiyeli olan bu ‘basit’ gibi görünen ‘fırtına avı’, bir anda onun için yeni farkındalıklar ve beklenmedi bazı algı kapıları da açıverecektir.

Ve genç hobbit bu düşünce silsilesinin sonuna ve ilgili sonuçlarına vardığında, yaşlı Cathber’in ışıl ışıl gözlerle ve sessizce kendisini seyreder halde bulur.

Brom, bu adamın kim olduğu konusunda kati bir sonuca varamaz —hafif kaçık, daha çok da bir deli olması dışında..

..ama onun ‘normal’ bir deli olduğunu da düşünmez.

 

“Eee..? Sırada hangi fırtına var?”, diye sorar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bunu takip eden aylar boyunca yaşlı Cathber, Brom’u, Ritual Ormanlarının etrafında, içinde, altında ve üstünde.. ve fırtına peşinde, durmaksızın koşturur. Genç hobbit’in yaşlı adam hakkında git gide artan kuşkuları, yeni bir fırtına peşinde koşarken tesadüf ettikleri Themalsar Harabelerine ulaştıklarında kesinleşir. 

Yıldırım asasını topraktan söküp çıkartan Brom, Cathber’i yanında değil, onu orman sınırının dışında bulur. Yaşlı adam, kayıp bir ifadeyle kuzeye ve doğuya bakmaktadır..

..kıpırdamadan ve öylece.

 

“Cathber?”, diye soran bir ifadeyle yaklaşır Brom, yaşlı adamın yanına.

“Zaman, bazı şeyleri tahammül edilir hale getiriyor, genç Brom Bumblebrim. Ama asla silip atamıyor.”, der yaşlı Cathber.

Brom, bu lafın üzerine olduğu yerde kalakalır.

“Burası.”, der Cathber sessizce. “İşte tam burası.. ve 740 yıl, 6 ay ve 11 gün önce..”

“Anlamadım..”

“268, 570 ve bu gün.. Eşimi kaybettiğim yer, ve üzerinden geçen zaman, delikanlı..”

Brom hayret yaşlı adama bakar.

 

“Bunca zaman sonra bile o kadar çıplak bir şekilde hatırlıyorum ki.. Themalar ve habis orduları, Grandeleren ve elflerini kuşatmıştı ve bizler —Arashkan ordusundan insanlar, Elder Hills’den dwarflar, Silent Hills’den gnomelar, bulup buluşturduğumuz ne kadar dost, fey, melek varsa canımızı dişimize takmış, elimizden gelen her şeyi yapıyorduk.. O gün bize Göklerin göndereceği bazı habercilerin geleceği söylenmişti. ‘Bir yanlışı düzeltmek için..’, dediler.. Bunun ne demek olduğunu yada ne anlama geldiğini hala çözebilmiş değilim ama emir yukardan.. çok yukardan.. Göklerden gelmişti ve bize gelecek olan haberciler için yol açmamız gerektiği söylendi.. Biz de açtık.

Bu.. bu bize çok pahalıya mal oldu.. Bir çok hayata.. Bir çok kadın dul kaldı o gün.. Bir çok erkek de yalnız.. O gün eşim ve sevgilim olan kadın da haberciler için yolu açanlar arasındaydı.. Halbuki Gökler onu bir melek olarak sıf benim için bu dünyaya indirmişlerdi!

 

Evet, Efendi Bumblebrim. 

 

Aradan 268, 570 ve bu gün geçti ve ben onu hala özlüyorum. Niyetimiz savaştan sonra yerleşip beraber bir hayat kurmaktı. İkimiz de çocukları çok seviyorduk. İkimiz de çocuklarımız olsun istiyorduk.. Ama Themalsar onu benden aldı ve aradan 740 yıl geçmiş olmasına rağmen asla çocuklarım olmadı..

 

Acısı dindi mi?

Hayır.

Sadece bulandı..

 

Bana yalnız geçireceğim 740 yılımı takas etmemi isteseler, onunla geçireceğim basit bir hayat için gözümü kırpmadan ‘Alın. Yüz yıllar sizin olsun. Bana onunla geçireceğim 40 yılı verin yeter.’, derdim.

İşin en acı.. ve güzel yanı nedir biliyor musun, genç Brom?

Yıllar geçtikçe onun yüzü, hatırası, dokunuşu ve dudaklarının tadı.. daha da güzelleşiyor olması..

Bunları neden sana anlattığımı merak ediyorsan söyleyeyim..

 

Benim yaptığım hatayı yapma..

 

Kayıplarımız kaçınılmazdır. Bir ölümlü olmanın en güzel yanıdır bu; bir ölümlü olmamız.. ve kayıplarımız..

Fey’lerin biz insanlara neden gıpta ettiklerinin sebebi de gerçekte budur; sınırlı olan zamanımızda yapabildiklerimiz.

Tok, açın halinden anlamaz.

Ölümsüz de ölümlünün yaşadığı sevgileri, tutuşan duyguları ve aldığı zevkleri asla tadamaz..”

 

Yaşlı Cathber ve Brom, sessizlik içerinde ormana geri dönerler..

..ve genç ozan aylar.. çok aylar sonra ilk defa Lir’ini tekrar eline alır.

Sessizce söylediği şarkının sözleri ona geliverir..

 

 

 

Time.
 
You cannot fight it,
you cannot resist it,
beat it, wound it nor slay it.
You can only yield to it..
 
Time.
 
It is cunning,
it is stingy, ruthless, pitiless
and sparse.
It turns a spark into a fire, and fire into ash.
It grinds mountains to dust.
It gathers trickles into oceans.
It gives birth to rebellions and liberties
and brings down empires..
It gives meaning to patience,
diligence, and vigilance.
It is the key to mortality
and the lock to eternity.
It precedes
and postcedes..
One day we are,
one day we are not.
It is hope and it is despair..

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bu olaydan sonra Brom için ‘yaşlı adam’ birden ‘Efendi Cathber’ oluverir ve Efendi Cathber onu daha kuzeye, Büyük Kuzey Tundra’larının girişine kadar götürür ve ikisininde ıkınarak tırmandıkları bir dağın kıyısından bembeyaz tundraları gösterir, orada yaşayan barbar kabileleri ve sürülerinden, kocaman buz devlerinden, muazzam kar ayılarından, vaşaklarından, büyük, beyaz ejderlerden ve daha bir çok başka harikalardan bahseder. 

Efendi Cathber, genç hobbit’i yıldırımların peşinde koştururken güneye, sonra çaprazlamasına tekrar kuzeye, sonra yine güneye indirir ve beraber Oger’s Foot denen yere getirir ve Brom bu süre içerisinde farkında olmadan günleri, haftaları ve ayları saymayı bırakıverir ve yaşlı adamla geçirdiği zamanı tekil ‘an’lar olarak ve hayatında daha önce hiç olmadığını kadar ‘ayık’ bir şekilde yaşar. Sanki zamanın geçişiyle ilgili kaybı, etrafında olup bitenlere karşı oluşan yepyeni bir farkındalıkla takas etmiştir.

Evet, zaman önemlidir zira geçişi, ve bu geçişe bağlı olarak, ‘bitti’ —gibi bazı kaçınılmaz sonuçları vardır. Ama genç hobbit için içerik ve algı, yüzeysel olarak kaybedilen zamana fazlasıyla değerdir..

 

“Evet, Efendi Hobbit.. burada dikkatli olmamız gerekecek..”, diye uyarır yaşlı Cathber.

“Neden ki?”, diye sorar Brom.

“Çünkü burası Oger’s Foot ve bu tepelerin sakinleri biraz heyecanlı.. aslında ‘tez canlı’ tiplerdir.”, der Cathber.

“Neden ki?”, diye tekrarlar genç hobbit.

“Çünkü burası Oger’s Foot.. Buranın sakinlerinin kim olduklarını konusunda bir tahmininde bulunabilirsin —ve ‘sakinleri’ derken bunu da olabilecek en geniş anlamda kullandığımı da ifade etmek isterim.”, diye sırıtarak açıklar yaşlı adam.

“Oger! Muhteşem Gökler adına.. Burada oger’ler mi yaşıyor?”, diye çığlar Brom.

“Çok uzun yüzyıllardır..”, der Cathber ve kıkırdak.

“Bu inanılır gibi değil.. Oger’lerin burada yaşamasına nasıl müsaade edebilirsiniz! Onlar fevkalade vahşi ve tehlikeliler..”, diye inler Brom ve bir anda korkuyla her yere bakmaya başlar.

“Müsaade, biraz kuvvetli bir ifade oldu, evlat. Hiç kimse, bir başkasının yaşam hakkı üzerinde ‘müsaade’ gücüne sahip olmamalı. Onlar çoğumuzdan önce buradaydılar.. Serenity Home’dan bile önce.. Geçinmeyi bilen.. ve isteyenler olduğu sürece de, genel olarak kaleme alınmamış bir barış da var insanlarla oger’ler arasında. Ve tabii, onları buradan atacak bir gücün olmayışının da söz konusu barışda bir etkisi vardır eminim.”, diye ekler yaşlı adam gülerek.

“Ama rivayetlere göre Themalsar Savaşından sonra gerçekleşen neredeyse tüm ayaklanmalarda oger’ler de yer almışlar.”, diye itiraz eder Brom.

“Aaaaa.. Ama söz konusu ayaklanmalarda insanlar da vardı.. Onlardan dolayı bütün insanları da mı suçlayalım?”

 

Brom buna da itiraz etmek ister.. Gulls Perch’de olanlardan sonra genç hobbit’in insanlara da, dwarf’lara da hiç bir inancı yada itimadı kalmadığı gibi, onlara karşı içsel, gizli ve pek de azımsanmayacak bir nefret de beslemiyor değildir —ki bu da bir hobbit için biraz hayret verici bir durumdur..

 

“Neyse ki yanımızda sizin gibi tanınmış, meşhur bir şahsiyet var..”, diye mırıldanır en sonunda.

Yaşlı Cathber buna kıkırdayarak karşılık verir.

“Bana olan inancın onure edici genç hobbit, ama eminim kaynayan bir kazanın içinde en az senin kadar iyi pişeceğimdir!”

 

Brom uzun bir zamandır yapmadığı, yapmaktan da imtina ettiği bir şeyi yapar..

.. kaşlarını çatar!

 

“Veee, sanırım fırtınamız da burada..”, der Cathber mutlu bir şekilde ve birden gök homurdanmaya başlar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Neden buraya fırtınalarını getirdin Kadber? Size saldırmadık. Sizlerden kimseyi kaçırıp yemedik.. Atalarımızın suçlarını çoktan bize ödettiniz!”, diye gürler neredeyse dört yarda boyundaki iri kaslı, iri omuzlu, iri göğüslü ve iri kafalı dişi oger, yüzünde fevkalade çirkin bir ifadeyle. 

Bir düzine yarı-devin yeri göğü sarsarak varlıklarını gelmelerinden önce ilan edeceklerini sanırdınız.. En azından genç Brom’un kati beklentisi buydu. Fırtına ile gelen yıldırımı ‘topladıktan’ sonra birden ve hiçbir ön uyarı olmaksızın peyda oluvermişlerdi oger’ler; ellerinde kocaman kılıçlar, gürzler, taştan oyulmuş ‘sopalar’, beraberlerinde getirdikleri, her biri neredeyse yirmişer kiloluk ‘fırlatma’ taşlarlarıyla..

 

“Merhaba, Reise Grulganiste..”, der Efendi Cathber sakince. “Seni ve aileni böylesi harika bir günde görmek ne güzel.”

‘Reise Grulganiste’, Cathber’e fena pis bir bakış atar ve korku içerinde titreyen zavallı küçük hobbit, gerçek ve etkili ‘kaş çatmanın’ ne olduğunu anlayıverir.

Cathber bu manzara karşısında ivedilikle taktik değiştirir.

“Çağırdığım bu küçük fırtına ile sizi rahatsız ettiysem özür dilerim. Ama sizi temin ederim ki bunun sizinle bir ilgisi olmadığı gibi size karşı da yapılmış bir şey değildi..”

“Bunu göreceğiz, Kadber! Geçen yıllarda bize hep hediyelerle gelmemiş olsaydın, seni şuracıkta pişirirdim!”, diye kapkara bir ifadeyle hırlar ‘kadın’.

“Bunu yapmış olmanız hepimiz için acı bir gün olurdu..”, der yaşlı Cathber.

“Neden? Bunu yapmayacağımı mı düşünüyorsun bükük insan!”, diye kendi kişisel fırtınasıyla hırlar Reise Grulganiste.

“Aaaa.. hayır, efendim.. Benden et çıkmaz ve dişlerinizin arasına takılmış kemiklerim bütün gününüzü mahvederdi de ondan.”, der yaşlı adam kıkırdayarak.

Reise Grulganiste bu cevabı komik bulduysa da bu hiç bir şekilde yüzüne yansımaz!

“Peki, peki.. Belli ki bugün ters yanımızdan kalkmışız. Olur böyle şeyler.. Ama merak etmeyin, Yüce Reise.. size yine elim boş gelmiş değilim!”, diye deklere eder Efendi Cathber.

“Bize ne getirdin, bükük insan?”, diye burnundan solur Grulganiste.

“Saygıdeğer ve eşsiz namınıza yakışır bir hediye; size Efendi Ozan’ı getirdim!”

 

“Ne?!”, diye dehşetle küçük, korku dolu bir çığlık atar Brom!

 

“Bu mu? Bu yaşından sonra çocuk mu yaptın kendine bükük insan? Hangi kuş beyinli kadın senin gibi huysuz bir adamdan çocuk ister ki?”, diye horlayan bir sesle yaşlı adama bakar.

“Ben.. buna biraz alınmadım değil, doğrusu Ganiste! Benim peşimden koşturduğun zamanları hatırlıyorum! Bütün orman, benim için söylediğin ağıtlardan dolayı aylarca uyuyamamıştı!”, diye fena halde alınmış bir şekilde mızmızlanır yaşlı Cathber.

 

Reise Grulganiste buna sadece haşin ve acımasız bir kahkaha ile cevap verir.

 

“O üç yüz yıl önceydi, bükük insan! O zaman kafanda saç, bacaklarında da et vardı!”

Efendi Cathber, kıpkırmızı bir suratla burnundan solur.

“Bu çok acımasızca oldu, Ganiste! Senin kalibrendeki bir kadına hiç yakıştıramadım doğrusu..”

“Benim kalibremdeki kadınlar, kalibreli erkeklerden hoşlanırlar, Kadber!”, diye pis bir sırıtışla cevap verir Reise.

“Görüyorum ki ölümcül espri anlayışından hiçbir şey eksilmemiş, Ganiste.. Şimdi. Burada durup beni horlamaya devam mı edeceksin, yoksa işimize mi bakacağız?”, diye rezil olmuş bir ifadeyle konuşur, yaşlı adam.

“Ben devam etmeye meyilliyim, bükük adam..”, diye cevabı yapıştıtır koca oger.

“Meyilliyim..?”, diye hayretle ünler Brom bir anda.

 

Ortam bir anda sessizleşir.

 

Reise Grulganiste, kapkara olmuş bir suratla önce Brom’a, sonra Cathber’a, sonra da tekrar Brom’a bakar..

Brom yutkunur ve olduğundan daha da küçülmeye çalışır..

Koca ‘kadın’ arkasını dönmeden birkaç emir yağdırır ve yanındaki oger’ler birden kendilerine yapacak bir şeyler bulmaya giderler.

Grulganiste uzun bir süre burnundan soluyarak Brom’a ve Cathber’e yakıcı gözleriyle bakmaya devam eder.

 

“Nerden buldun bu küçük şeyi?”, diye hırlar kadın.

“Aslına bakılırsa, o beni buldu dersem daha isabetli olur —ki bu da uzun ve konumuzla pek de alakalı olmayan bir hikaye.”, der Cathber.

“Ne var? Nooluyo yaa?”, diye tiz bir sesle fısıldar Brom.

“Fark ettin.”, diye cevap verir Cathber.

“Fark ettim? Aslında sadece biraz yadırgadım, o kadar. ‘Meyletmek’, insanların bile günlük konuşmalarında kullandıkları bir ifade değil..”

“Ve sana göre ‘aptal oger’lerin’ hiç kullanmaması gereken bir şey bu, öyle mi?”, diye yüzünde nahoş bir ifadeyle bakar Grulganiste, küçük hobbite.

“Aptallık, ırklara özel bir şey değil, hanımefendi.. Kişisel tercihlere ve davranışların sonuçlarına özel bir hal..”, diye açıklar Brom.

“Gerçekten, nerden buldun bunu?”, diye tekrar sorar Reise.

Cathber omuzlarını silker.

“Dediğim gibi.. ikimiz de bir birimizi tanımıyorduk ve oldukça alakasız koşullar altında karşılaştık. Sonra Efendi Ozan bana nezaket gösterdi ve bana eşlik etmeye karar verdi.”

“Sana neden nezaket göstersin ki? Sen haşin, acımasız, duygusuz ve kalpsiz bir adamsın, Kadber!”, diye hışmeder Grulganiste.

“Alındım.”, der Cathber.

“Efendi Cathber?”, diye temkinli bir şekilde sorar Brom.

“Bu.. öhöm.. sorunun cevabını daha sonra konuşsak..”, diye bozuntuya vermemeye çalışarak cevap verir Cathber.

“Beni reddetti!”, diye hışmeder Reise Grulganiste. “Aylarca peşinden koşturdum, beraber ölümcül maceralara atıldık ve en sonunda beni terk edip gitti!”

“Bu.. biraz abartılı ve önemli bazı ayrıntıları eksik olan bir hikaye değil mi, Ganiste?”, diye alınmış bir ifadeyle konuşur yaşlı adam. “Sana hiç bir söz vermedim. Benimle gelmeni istediğimde, gelecek reise olarak Oger’s Foot dışındaki dünyayı daha yakinen görmeni ve tanımanı istedim, o kadar. Bu şekilde oger’lerin mütemadiyen başkalarının kötü emellerine alet edilmelerini, dolayısıyla da öldürülmelerini engellemeyi ummuştum. Sen potansiyeli olan, zeki, uyanık, karizmatik, gelecek vaadeden, fevkalade de çekici ve güzel bir kızdın —bana öyle bakma lütfen, genç hobbit. Her ırkın güzellik anlayışı ve standartları farklıdır. Onları yargılamadan önce onların standartlarını bilmen gerekir.. Lütfen bu elzem bilgilerden mahrum bir şekilde sen de aynı hatayı yapma..”, der Cathber biraz sinirlenmiş bir şekilde.

“Yapmam, efendim..”, der Brom ‘fırk’layarak.

Yaşlı Cathber esef dolu bir nefes verir.

“Seni reddetmedim, Ganiste. Kalbini de kırmak istemedim. Ama görmen gereken şeyleri de görmüş olman gerekiyordu.. Benden istediğinin sevigiyi sana vermedim çünkü o sevgim bir başkasına aitti. Sana o kötülüğü yapamazdım..”, der Cathber ve bunu söylerken de yüzünde hiçbir tereddüt yada utanç yoktur.

 

Reise Grulganiste yine uzun bir sessizlikle ikisini de süzer.

 

“Gelin benimle..”, der emri vaki bir üslupla. “Konuşacak şeylerimiz var.. ve bana getirdiğin bu küçük şeyin marifetlerini görmeye can atıyorum!”

Brom, tamamen tırsmış bir şekilde yaşlı Cathber’in peşine takılır ve ikisi de koca Reise Grulganiste’nin arkasından, Oger’s Foot tepelerinde yaşayan devlerin köyüne doğru yola koyulurlar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Neden beni bunlara veriyosun, Efendi Cathber?”, diye cılız bir sesle inler genç Brom. “Bende sanıldığı kadar et yok! Bu gördüklerinin çoğu tatsız koli köpüğü!” 

“Ahhaaa..!”, diye mutlu bir ifadeyle ünler yaşlı adam. “Kendi lezzetini bu kadar hor görmemelisin, Efendi Hobbit.. Ve oger’ler iş yemeye gelince fazla nüans aramazlar!”

“Yok daha neler!”, diye homurdanır Reise Grulganiste. “Ben yemeklerimde nane, kekik, karabiber, zencefil, karanfil, çörek otu, susam ve safran kullanıyorum.”

“Bence aklına gelen bütün baharatları rastgele sıralıyorsun..”, diye kıkırdar Cathber.

“Bence şansını fazla zorlama istersen yaşlı adam..”, diye yapıştırır Reise..

“‘Bükük adama’ ne oldu?”, diye soru verir Brom birden.

“O seyredenler için kullandığım şey, zira ve gerçekte arkadaşın Cathber, bükük ötesi, sirke gibi bir adamdır!”, diye söylenir Reise Grulganiste.

Brom ister istemez kahkayı basar.

“Bu.. hayret verici bir durum!”

“Neden? Oger’lerin espri anlayışı olamaz mı?”, diye burnundan solur Grulganiste.

“Aaa.. Hayır.. Hayret verici olan, sayenizde Efendi Cathber hakkında öğrendiklerim..”, diye kıkırdayarak cevap verir Brom.

“Bu.. uhhmm.. hakkımda duyduklarını başka yerlerde tekrarlamazsan, pek sevineceğim, Efendi Hobbit.”, der Cathber esefli bir sesle.

“Bilmem. Karşılığında ne vereceğine bakar.”, der Brom sırıtarak.

Reise Grulganiste ‘fırk’lar.

“Sevdim bu küçük adamı, Cathber. Günün sonunda yemeyebilirim bile!”

 

Brom susar!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Neler oluyor Ganiste? Seni fazla tedirgin gördüm..”, siye sorar Cathber sessizce. “En son neredeyse 140 sene önce seni bu kadar tedirgin gördüm.. Ondan önce ise neredeyse iki asır oldu aynı tedirgin gözlerle bana bakıyordun.. İlk ayaklanmaya katılmayı reddettiğinde daha genç, ateşli bir kızdın ve dikkatimi çekmeyi de başarmıştın.. İkincisine katılmayı reddettiğinde ise senin farklı olduğunu anlamıştım..”

“Buraya eski anıları yad etmeye mi geldin, yaşlı adam..”, diye yukardan bakar Cathber’e dev kadın. “Olanlar oldu, ölenler de öldü.. Annem, babam, amcalarım, teyzelerim, erkek ve kız kardeşlerim.. Aileme dair hiç kimsem kalmadı o sefil papaz ve çağrıları yüzünden..”

 

Reise Grulganiste, yaşlı Cathber ve genç Brom’la birlike, insan standartlarına göre kocaman, hobbit standartlarına göre ise devasa oger köyüne geldikten sonra reise adamlarının bir kısmını tekrar devriyeye, bir kısmını nöbet yerlerine, daha sonra çağırdığı başkalarına da gerekli gördüğü bir düzine emirler verip göndermiş, sonra da üçü, Grulganiste’nin dev çadırına girmişlerdi.

Brom, bu kocaman kadının çatırını, ilginç bir şekilde ‘derli toplu’ bulmuştu. Çadır, yere atılmış ve çoğunluğu geometrik desenlerden oluşan hasırlar, kocaman, kalın yüylü kürkler, ocakta pişirilmiş, ve yine çoğunluğu geometrik desenlerle süslenmiş çanak ve çömlekler, çadırın ortasına gömülmüş, etrafı düzenli taşlarla çevrili büyük bir ateş çukur ve yere düzenli bir şekilde ‘atılmış’ minderler, ve kürklerden oluşan bir de yer yatağından oluşmaktadır.

 

“Hayret verici, öyle değil mi?”, diye Brom’un aklından geçenleri dillendirir yaşlı adam, çadırın içine girinceler.

Brom ise herhangi bir yorum yapmamayı tercih eder zira ‘ev sahipleri’ biraz alıngan biridir ve onu ezecek kadar da büyüktür!

“Benim klübemden bile daha temiz ve derli toplu..”, diye ekler Cathber.

“Senin, klube dediğin o acınası çöplükte ancak standartları olmayan fareler yaşar.”, diye horlar yaşlı adamı Grulganiste.

“Ganiste.. Lütfen..”, der Cathber. “Bu kadarı biraz fazla oldu artık. Hışmını birkaç kademe aşağı çeksen, diyorum. İkimizde yaptığım şeyleri neden yaptğımı, yapmamayı tercih ettiğim şeyleri de neden yapmadığımı biliyoruz. Beni yerin dibine geçirerek olmazlardan bir olur çıkmayacağını pek ala biliyorsun..”

Reise Grulganiste sessizce yanan bir ateşle Cathberi süzer.

Neden sonra burnundan soluyarak konuşur.

“Öyle olsun bakalım Cathber.. En azından şimdilik.. Ama bunun karşılığına ölümümün senin elinden olmasını isityorum!”, diye haşin bir sesle konuşur.

Brom hayretle önce Reise Grulganesti’ye, sonra da Efendi Cathber’a bakar.

“Kabul.”, der Cathber kısaca. “Şimdi.. bana neler olduğunu anlatacak mısın? İlk defa buralara yıldırım toplamak için gelmiyorum. Ama seni, beni bekler hande görmek, başlı başına mutlu bir karşılaşma olmakla beraber, beklendik değil.. Tahminim, fırtınanın geldiğini gördüğün anda fırladığın gibi, kısa zamanda bulabildiğin bütün adamlarınla geldin..”

“Bunu nereden bilebilirsin ki?”, diye oldukça hoşnutsuz bir ifadeyle sorar Reise.

“On iki? Gerçekten Ganesti.. Şimdi gerçekten alındım..”, der Cathber kızmış bir şekilde.

“Onlar sağlam adamlardır.”, diye itiraz eder Grulganesti.

“Buna şüphem yok.. Ama beni.. yakalamak için yeterli değiller ve bunu ikimiz de biliyoruz.”, der Cathber.

Brom ise kenarda durmuş, bu iki alakasız kişinin, biri yaşlı ve hafif kaçık, diğeri ise dev bir oger’in bu küçük, sözlü düellosunu izlemektedir.

Reise Grulganesti derin bir soluk verir.

“Beni yine mat etmeyi başardın, yaşlı adam.”, der hafif kızmış, hafif takdir eder bir ifadeyle.

“Seni mat etmekten asla keyif almadım, Ganiste. Öyle de bir niyetim olmadı hiç. Ve senin için söylediğim her şeyi de inanarak söyledim.”, der yaşlı Cathber sessizce.

“Öyle olsun, Cathber. Evet.. ‘Çağrı’ tekrar başladı..”, der Grulganesti ve bu sefer yüzünde belirgin bir korku peyda olur.

“Themalsar daha kaç bin can istiyor?”, diye burnundan solur Cathber.

“O değil.”, der Grulganesti.

Cathber’in bir kaşı kalkar.

“Bu.. başka bir şey..”, der Reise sessizce.

“Kim?”, diye sorar Efendi Cathber.

“Bilmiyorum. Sadece çağrısını duyuyorum.. Geceleri.. ve rüyalarımda.. Çok uzaklardan ve çok daha derinlerden..”, diye fısıldar dev kadın.

Cathber hayretle Reise Grulganiste’ye bakar.

“Bu sesin sahibi o kaçık papaz değil, Cathber. Bu.. çok daha tehlikeli.. Çok daha sinsi.. Çok daha karanlık..”, der Grulganesti korkuyla. “Ve..”

“Ve?”, diye sorar yaşlı Cathber.

“Ve çağırdığında, gerçekten çağırdığında reddedebileceğimi sanmıyorum, Cathber.”

“Reddetmelisin, Ganesti. Halkına neler olduğunu çok iyi biliyorsun..”

“Halkıma neler olduğun senden çok daha iyi biliyorum, yaşlı adam. Ama o sesi duyunca benim bile kanım kaynıyor.. Üstüme zırhlarımı geçirmek ve elime kılıçlarımı alıp kan dökesim geliyor, Cathber.. çok kan dökesim geliyor..”, diye dehşet içerisinde tıslar Oger’s Foot devlerinin Reisesi..

“Ve sen burada, o sese karşı gelmek istiyorsun..”, der bir başka ses..

..ve çadırın girişi aralanır.

Brom, hayatında görebileceği en büyük yaratıkla karşılaşır.

 

Oger’ler, yapı olarak ‘büyük’ yaratıklardır. Büyük, geniş, kalın, kaslı, yıkıcı ve oldukça da acımasız. Ama içeri giren oger, genç Brom’un daha önce gördüğü sayılı ogerleri ‘naif’ kılacak kadar iri cüsseli, kaslı, kalın ve acımasız suratlıdır!

 

“..dahası, bir de bu küçük sümüklü böceklerle iş birliği yapıyorsun..”, diye neredeyse tükürür gelen muazzam yaratık.

“Buraya izinsiz girebileceğini kim söyledi sana, Cabot? Çık dışarıya, yada benimle yüzleş.. Beni devirebileceğini düşünüyorsan, kafa diye taşıdığın o taşı seve seve omuzlarından ayırırım!”, diye hırlar Reise Grulganiste.

“Seninle yüzleşeceğim, Grulganiste. Ama bugün değil. Seninle yüzleştiğimde erkeklerin, benim kullarım olacak. Kızların benim kadınlarım olacak. Hayvanların da beni ve benim tebamı besleyecek. Ve o güzel kellende benim çadırımı süsleyecek.. Zamanın yaklaşıyor, Loşka—!”

 

—Cabot hangi ara çadırdan fırlatıldığını göremez.

Brom hiç görmez!

 

Elinde dev kılıcı olduğu halde koca oger’i gırtlağından tutup kaldırmış olan Reise Grulganiste, kılıcının kabzasıyla Cabot’un suratına bir.. iki.. üç.. dört.. beş..

 

Brom saymayı bırakır.

 

..vurur ve ağzı, burnu, kaşları yamulmuş ve kan içerisinde kalmış Cabot, Reise Grulganesiti’ye öylece, sırıtarak bakar.

“Hadisene, yaşlı kadın.. Yap şunu!”, diye ıslak hırıltıyla güler Cabot. “Ama yapmaktan acizsin, ve bu da senin sonun olacak!”

Reise Grulganesti, koca oger’i aldığı gibi yirmi yarda ileri fırlatır ve Cabot büyük bir gürültüyle yere çakılır. Etrafındaki diğer oger’lerin kahkahaları arasında yavaşça doğrulur, ve suratında oluşmuş çirkin bir sırıtışla oradan uzaklaşır..

 

Grulganiste çadırına geri döndüğünde Cathber sesini çıkarmaz. Dev kadın geometrik şekillerle süzlü bir kasede ellerine ve yüzüne bulaşmış kanı temizler, sonra sessizce başka çanaklardan, kaplardan ve sepetlerden çıkardığı et, sebze ve pirinçten, kendince bir şeyler hazırlamaya başlar. Hazırladıklarını koca bir kazanın içine boşaltır, onu da çadırın ortasındaki gömme ateş çukurunun üstüne yerleştirip seri hareketlerle ateşi yakar.

Cathber bütün bu süre içerisinde gıkını çıkarmaz. Sessizce konforlu bulduğu yastıkların üstüne bağdaş kurup oturur. Brom da ayak altında en az bulunabileceğini düşündüğü bir yere siner.

Kazandaki yemek kaynamaya başlayınca Grulganesti bir kaç tane küçük kase ile kazanın başına gelir ve kaselerin içinden aldığı bir şeyleri, koca çimçikleriyle yemeğin içine atmaya başlar.

“Nane ve kekikten koymazsan sevinirim.”, der Cathber.

Grulganiste, yaşlı adama bakar.

“Kekiğin sağlıklı olduğunu söyleyen sendin.. Naneyi de sevdiğini hatırlıyorum.”, der Reise tek kaşı kalmış bir şekilde.

“Naneye bayılırım. Kekik de sağlıdır.. Ama artık yiyemiyorum.”, der yaşlı adam.

“Neden?”

“Röfle..”, der Cathber biraz utanarak. “Dokunuyor!”

Reise Grulganiste hayretle yaşlı adama bakar, sonra derin, gırtlaktan gelen, acımasız bir kahkaha atar.

“Muhteşem Cathber Gwet’chen Bolgrig röfleye mi yenik düştü?”, diye gülmeye devam eder.

“Hayır, sevgili Ganiste.. Her ölümlü gibi ben de yaşlılığa yenik düştüm, o kadar.”, diye alınmış bir şekilde burnunu çeker Cathber. “Ve sanıldığı kadar da ‘muhteşem’ biri değilim.”

“Evet.. değilsin..”, der Grulganiste sessizce. “Ama Rituel Ormanlarına çok faydan dokundu.. Bana ve halkıma da.. Çoğu bunu anlamamış, daha fazlası ise asla bilmeyecek olsalarda. Ve arkanda senin mirasını devam ettirecek bir çocuğun bile yok.. Sanırım en yazık olan kısmı da bu. Hayalinde ki bir kadın için nesilsiz gideceksin, Cathber.”

“Evet.”, der yaşlı adam benzer bir sessizlikle.

“Buna değdi mi peki?”, diye sorar Grulganesti.

“Hiçbir şey kaybettiğime değmedi, Ganesti. Sen.. sen benim seni terk ettiğimi düşündüğün için bana bunca zamandır kızgınsın.”

“Evet. Hala da kızgın olmaya devam ediyorum, yaşlı adam.”

“Ama ben seni asla terk etmedim. Zira hala buradayım. Seni her zaman korudum ve kolladım.. İnsanların buraya gelmelerine kaç defa engel olduğumu bile hatırlamıyorum. Bütün bunlara rağmen yine de kızgınsın.. Aradan 740 sene geçti.. Halbuki benim ne kadar kızgın olduğumu hiç soran olmadı..”, der Cathber.

Grulganesti buna bir şey demez.

Biraz sonra da çıkardığı geometrik desenli kil tabaklara, kazandaki yemekten boca eder ve önce Brom’a, sonra Cathber’a, en sonuncusunu da kendisine alır.

 

Gece boyunca Reise Grulganesti ve Cathber sessizce konuşurlar. Brom ise aralarında geçen konuşmaları hayretle takip eder. Sonra, Cathber’in ricası üzerine rahmetli annesinin Lir’ini çıkartır, seri bir şekilde tellerini ayarlar..

..ve çadırdaki herkesin özlemlerine ve kayıplarına hitap eden şarkılarından çalmaya başlar..

 

Demek farkı bildiğini sanıyorsun
Gökler ve cehennem,
Mavi gökyüzü ile acı arasındaki.
Yeşil tarlalar ile
Soğuk çeliği?
Bir gülümseme ile duvağı?
Aralarındaki farkı söyleyebilir misin?

 

Ve sana takas etmeni söylediler mi?
Kahramanlarınla hayaletleri?
Ağaçlarla sıcak külleri?
Serin rüzgarları sıcak havayla?
Değişimle soğuk konforu?
Ve sen tasas ettin mi
Savaşta rol almak için
Bir kafesin içinde başrolü oynamayı?

 

Ne kadar, ne kadar isterdim ki burada olasın.
Biz ikimiz de birer kayıp ruh idik
Küçük bir balık çanağında yüzen,
Art arda yıllarca,
Aynı hikayeyi yaşayarak.
Ne bulduk sonunda?
Aynı eski korkuları.
Keşke burada olsaydın.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Neden geldik buraya? Gerçekten neden geldik? Bu devasa ormanların bir çok yerine gittik, bir çok yerinde fırtına avladık, ama Oger’s Foot gerçekten gerekli miydi?”, diye sorar Brom ertesi gün tekrar yola koyulduklarında. “Aslına bakılırsa yaptığımız işin ehemmiyetini kavramış olsam da, bütün ormanı neden dolaştığımızı hala anlamış değilim. Oturup bir yerde art arda fırtına yakalasak da olurdu gibime geliyor..” 

Oger’s Foot’dan ayrılmalarından beri oldukça sessiz kalmayı tercih eden Efendi Cathber, yeni uykudan uyanmış gibi etrafına bakınır, “Hmmm..?”, diye söylenir, sonra “Aaaa.. Evet.. Nedenler ve nasıllar.. Öncelikle fırtına çağırdığımda kati varış noktası her zaman kestilemiyor. Dahası, bunlar naif fırtınalar değiller, Efendi Hobbit. Art arda aynı noktaya çağırılırlarsa hem orayı talan ederler, hem de erozyona ve sele sebep olurlar.”, diye açıklar.

“Ee olsunlar.. Boş bir ormanda bunun kime zararı var ki?”, diye sorar genç hobbit.

“Boş bir orman mı—?”, diye birden ağzı açık bir şekilde Brom’a bakar yaşlı adam. “Boş bir orman da ne demek? Bir orman asla boş olmaz. Ortada bir orman varsa, mutlaka orada yaşayan bir şeyler vardır, delikanlı! Ormandan beslenen ve ormanı besleyen.. Erozyon, ormanı ve orada yaşayan diğer canlıların uzun vadede ölmesine sebep olur. Sel ise her şeyi silip götürür.. Biz farklı yerlere fırtına çağırarak, bu hasarı engellemiş oluyoruz.. ve ormanın her yerini de sulamış oluyoruz. Sen bahçeni sularken tek bir noktasını saatlerce mi sularsın? Tabii ki hayır.. Her noktasını, gerekli olduğu kadar sularsın.. Boş bir ormanmış!”

Brom ağzını kapatır ve bunu yakip eden yarım saat, kırk beş dakika boyunca yaşlı adamın non-stop azarını dinler.

Adamcağız nefes almak için durduğunda ise araya giriverir.

“Ama hala neden Oger’s Foot’a geldiğimizi söylemedin..”

Yaşlı adam kaşlarını çatar.

“O kadar azarı boşuna mı yaptım şimdi?”, diye söylenir burnundan soluyarak.

“Hayır, efendim. Ama sorumdan saptırmaya da yaramadı..”, der Brom ve sırıtır.

Yaşlı adam tekar kaşlarını çatar ve fazla zeki hobbit’lerle, bundan dolayı başlarına gelebilecek belalar ve genel olarak saygısız gençler hakkında bir şeyler mırıldanır.

“Evet, sanırım oraya gitmemize gerek yoktu. Ama seninle ilk karşılaşmamızdan bir süre önce Ganesti.. Reise Grulganesti, beni görmek istediğine dair bir mesaj göndermişti. Kendisi, gördüğün üzere güçlü bir savaşçı olmasının yanı sıra aynı zamanda da bir shaman. Dolayısıyla ilginç bazı büyülere de hakimiyeti var. Ancak daha önce de bana benzer mesajlar gönderip beni gafil avlamaya çalıştığı için, ayağımı sürtmeyi tercih ettim. Ama yine de, eski günlerimiz hatırına ‘geçerken uğrayayım’, dedim.”

“Sana.. uhhmm.. özel bir ilgisi var gibi..”, der Brom ve gülmemek için çaba sarf eder.

“Bu hiç komik değil, delikanlı. İllaki bilmen gerekiyorsa, evet, onu ilk yanıma aldığımda genç, ateşli, atletik, inatçı, hırçın, gözü çabuk dönen, ama ilginç bir şekilde de şefkat dolu bir kızdı..”

“O dev kadına ‘kız’ diye hitap edince bu biraz garip olmuyor değil..”, der Brom kıkırdayarak.

“Ön yargılarının seni kör etmesine izin veriyorsun, Efendi Brom. Karşılaştığımız şeylerin kendi kişisel tanımlarımıza uymak gibi dertleri olmayabilir. Ganesti’yle ilk karşılaştığımda iki buçuk yardalık bir boyu vardı, haşindi, vahşiydi ve eline geçirdiği harcamayı seven bir kızdı.. Ama alternatifleri olabileceği kendisine gösterildiğinde, söz konusu alternetifleri seçmeyi kendisi tercih etti —ki bu da tanıdığım bir çok ‘insan’dan daha bilge biri yapıyor onu. Onunla bir çok maceraya, bir çok da zorlu kavgalara giriştik. Kendisi kaç defa hayatımı kurtardığını hatılamıyorum bile.. özellikle de yarı ölmüş halimi göz yaşları içerisinde defalarca taşımak zorunda kaldığını düşünürsek.”

“Ne oldu peki? Neden ayrıldınız?”, diye merakla sorar Brom.

“Hiçbir şey olmadı. O büyüdü.. ve fazla bağlandı bana. Bu, onun için iyi bir şey değildi. En azından o zamanlar ben öyle olmasını, onun için uygun görmedim.. Onun, kendi halkından kopmasını istemiyordum. Kendisi için uygun biriyle aile kurmasını istiyordum ve o kişi de ben değildim. Onu Oger’s Foot’a getirdim ve sonra da ayrıldım. Nevarki Ganesti inatçı bir kız. Ve çok duygusal.. Yıllar sonra, istemeyerek de olsa evlendi.. Ama beni tekrar bulmak için çaba sarf etmekten de asla vaz geçmedi. Geçen yıllarda da bunu bir kaç defa başardı ama yakalayamadı..”, der yaşlı adam.

“Peki senden talep ettiği şey.. O neydi? ‘Ölümümün senin elinden olmasını istiyorum..’, dediğinde..”

“Bu onların kültüründe bir nevi onurdur. Bir oger bunu sadece iki kişiden ister; onurlu düşmanından yada sevdiği kişiden.. Oger’ler yatakta, hasta ve yaşlanmış olarak ölmeyi acziyet ve zayıflık olarak görürler.”

Brom hayretle yaşlı adama bakar, ama ona, Reise Grulganesti’nin onurlu düşmanı mı, sevdiği kişi mi olduğunu sormaz.

“Cabot? Grulganesti’nin onu öldüreceğini sandım.. Ve açıkçası da bunu yapmasını bekliyordum.. ‘Loşka’ orkça bir kelime.. ve pek de hoş bir anlamı yok, yanlış hatırlamıyorsam..”, diye sorar.

“Yanlış hatırlamıyorsun, Efendi Hobbit. Loşka oldukça ağır bir hakaret.”, diye onaylar Cathber.

“Peki neden öldürmedi onu? Öldürmesi için elinden geleni yaptı gibi sanki..”

“Cabot, sadece Grulganesti’yi sınadı. Zayıflığını hem kendi gözleriyle görmek, hem de herkese göstermek için.. Ve korkarım bunu da başardı.”, der Cathber, düşünceli bir şekilde.

“O zaman sorumu tekrar sormak isterim; neden Reise Grulganesti, Cabot’u öldürmedi?”

“Ganesti, Cabot’u öldürmedi, genç Brom, çünkü Cabot onun oğlu!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Sessiz ol, Efendi Brom. Korkarım yine geliyorlar ve bu sefer kokumuzu da aldılar..”, diye fısıldar yaşlı Cathber, sonra kemer niyetine beline bağladığı sicime asılı küçük keselerden bir tanesinin bağcıklarını çözer ve onu yanında, kendisi gibi yoğun çalıların dibine sinmiş hobbit’e uzatır. “Al şunu, ellerine, kollarına, yüzüne, üstüne ve bacaklarına sür.”

“Nedir bu, Efendi Cathber? Çok kötü kokuyor.”, diye kesenin ağzını açmış, içine bakarak sorar Brom.

“Uhhmm.. bilmek istemezsin, delikanlı..”, diye geçiştirmeye çalışır yaşlı adam.

“Gerçekten.. Nedir bu? O kadar kötü kokuyor ki anlatamam..”, diye kokudan gözleri yaşarmış bir şekilde sorar genç hobbit.

“İllaki bilmen gerekiyorsa; kokarca pisliği, nezara böceği ve sahile vurmuş deniz kaplumbağası leşi..”, diye açıklar Cathber.

“Ve sen bunu her bi yerime sürmemi istiyorsun, doğru mu?”, diye hayretle sorar Brom.

“Seni, bilmek istemeyeceğin hususunda uyarmıştım, delikanlı.. Şimdi. Sür çabuk yoksa fırtına avlama günlerimiz bugün burada, acıklı bir şekilde sona erecek!”, diye keskin bir sesle fısıldar, Cathber.

Brom derin bir nefes alır, iki parmağını kesenin içine sokar, sonra da parmaklarına bulaşmış iğrenç kokulu ‘şeyi’ yüzüne, ellerine, kollarına, üstüne ve başına sürer ve bütün bunları yaparken de habire öğürüp durur.

“Ağzına ve gözüne deydirme sakın. Gözlerini yakar, tadı da.. hiç güzel değil.”, diye uyarır yaşlı adam.

 

Brom kusar!

 

“Bu.. bu gerçekten çok kötü kokuyor..”

“Öyle de olması gerekiyor, zira bu şekilde senin kokunu bastırmış olduk.”, der Cathber.

“Bu kadar kötü kokması gerekiyor muydu ama?”, diye inler genç hobbit.

“Aslına bakılırsa evet. O kokunun ne kadar kötü olduğunu düşünürken, bir de bu tarafa gelen kurtlar için ne kadar kötü kokacağını bir düşün. Bu kokuyu bir kere kokladıktan sonra, cehennemden kaçar gibi kaçacaklar burdan..”, der Cathber sırıtarak.

Brom, kesedeki iğrenç kokulu şeyle işi bitince onu Cathber’a geri uzatır. Yaşlı adam keseyi Brom’dan imtina ile alır, sonra da belindeki sicime geri bağlar.

“Eee.. sen sürmeyecek misin?”, diye sorar Brom.

“Ne? Neden benim de sürünmem gerekiyor ki?”, diye hayretle sorar yaşlı adam.

“Senin kokun ne olacak peki?”, der Brom.

“Benim kokum mu? Sen buradayken benim kokumu nasıl alsınlar ki?”, diye kıkırdar Cathber.

Brom kaşlarını çatar.

“Birimiz yeterliydi, delikanlı.. İkimizin de kötü kokması gerek miyor, öyle değil mi şimdi ama?”, diye kendisini açıklar masum bir sırıtışla.

“Madem bu kadar kötü kokuyor, neden onu hemen şuraya, çalıların önüne dökmedik?”, diye inleyerek söylenir genç hobbit.

“…”

“Ben.. uhhhmmm.. Bak bu aklıma hiç gelmedi işte!”, diye itiraf eder yaşlı adam. “Ama olaya bir de olumlu yanında bak.”

“Neymiş olumlu yanı?”

“Artık yıldırımımızı yakalarken rahatsız edilmeyeceğiz.”, der Cathber makul bir şekilde.

Brom biraz daha çatar kaşlarını.

“Kurtların kışın dağlardan indiğini duymuştum. Ama şu anda hava o kadar soğuk değil. Kar da yağmıyor. Bunların burada işi ne peki?”, diye sorar.

“Tam olara emin değilim.”, der Cathber. “Ama bu, onların zamansız dağlardan ilk defa inişleri değil. On.. Belki on iki yıl kadar önce başladı bunların dağlardan inmeleri. Sebebini daha çözemedim. Belki de bir şey onları kendi yerlerinden ettiği için, onlar da buraya gelmek zorunda kaldılar. Dağlarda yeterince yiyecek bulamadıkları için de devamlı aşağı, ormana inmeye başladılar. Bunu bir ara araştırmam lazım.. Sorun, inlerinin benim bölgemin dışında kalıyor olması..”

“Senin bölgen?”, diye sorar Brom..

 

..ve tekrar kusar!

 

“Sen iyi misin, evlat?”, der Cathber ve genç hobbit’in sırtını sıvazlar.

“Tabii ki.. iyi değilim..” der Brom..

 

..ve bir daha kusar!

 

“Nazik bir miden varmış.”, der yaşlı adam.

“Ben bir hobbit’im, Efendi Cathber. Benim her yerim naziktir!”, diye haşin bir şekilde cevap verir Brom.

“Shhh..”, diye birden uyarır Cathber. “Geliyorlar..”

İkisi de oldukları gibi kıpırdamadan, öylece dururlar çalılıkların arasında.

Uzaktan, belki iki yüz yardalık bir mesafeden uluma sesleri, gürleyen bulutların arasından duyulur.

“Hay shit..”, der Brom “Sanırım kokumuzu aldılar..”

“Çok ayıp, Efendi Hobbit, ama isabetli..”, diye onaylar yaşlı Cathber.

 

Uluma sesleri daha da yaklaşır..

Yüz elli yarda kadar..

 

Brom belinden babasının eski kılıcını çeker.

 

Yüz yarda..

 

Brom sırt çantasına uzanır ve içinden amcasına ait küçük, antika gürzü de çıkartır.

 

Elli yarda..

 

“Bunların işe yarayacağını düşünüyor musun, delikanlı?”, diye merakla sorar yaşlı adam.

“Oger’lerin aksine, ben zamanım geldiğinde yatağımda ve huzurlu bir şekilde gitmek istiyorum, Efendi Cathber. Ne bir savaş alanında, ne de aç kurtlara yem olarak..”, der genç hobbit haşin bir ifadeyle..

..ve bir daha kusar!

“Evet.. sanırım bu sonuncusuydu, zira çıkaracak içimde başka bir şeyim de kalmadı artık!”

 

Kurtlar her bir yanı sarar..

 

Brom tek bakışta düşman sayısını belirleyebilecek, kestirebilecek yada değerlendirebilecek eğitimi almış bir izci değildir. Kendisi, yimser bir tahminle, ‘beş ile on yada onbeş arası’, gibi afaki ifadelerle yetinmeyi tercih eden bir ruhtur. Sayılar daha fazla ise ‘çok’.. biraz daha fazla ise, ‘o kadar çoklardı ki’, bunun üstünde ise, ‘ufuktan ufuğa uzanıyorlardı’, dibi dramatik ifadeler kullanbilecek kapasitesi de vardır çünkü, ve en nihayetinde Brom bir hobbit’tir ve aynı zamanda da lisanı abartı üzerine sanatlaştıran bir ozandır. Dolayısıyla etraflarını saran kurtların sayısı her ne kadar ‘ufuktan ufuğa kadar’, olmasada, ‘şimdi boku yedik’, diyebileceği sayıdadır!

 

Kurtlar büyük bir hevesle çalıların etrafında koşmaya başlarlar ve birden çalılar aralanır, koskoca bir kurt, kafasını çalılardan içeri sokar.

Brom evinden ayrılmasından sonra ödü neredeyse patlayacak kadar korkmuş olduğu anlar çok olmuştur. Ancak ölümle ‘burun buruna’ bu kadar literal anlamda geldiği hiç olmamıştır ve koca bir boz kurduyla ‘burun buruna’ gelmek bambaşka bir tecrübedir.

“Eeeeep!”, diye bir ses kaçar küçük hobbit’ten ve kurt ileri atılır ancak çalıları aşamaz ve burun buruna kaldığı küçük, yarım lokmalık hobbit’in kokusunu derin derin içine teneffüz etmek zorunda kalır.

Brom, içsel bir uyanışla kulaklarını kapatır.. ve bu da isabetli olur..

Kurt, avazı çıktığı kadar ve acıyla karışık, aşağılanmış bir çığlıkla kaçmaya çalışır, nevarki çalılara takılmış olduğu için bunu başaramaz.

Gece, bir kurdun dehşet vıyaklamalarıyla inler ve bir anda bütün sürüye yayılır.

Sürü kaçar.

Kurt kusar!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Efendi Brom. Bu inadınızı biraz yersiz ve —kusuruma bakmazsan— biraz da bağnazca bulduğumu ifade etmeliyim. Bütün ‘insanlar’ kötü değildir. Belli ki geçmişinde karşılaştığın bazıları kötü çıkmış olabilir. Ama bu hepsini kötü kılmaz ki..”, der yaşlı Cathber sabırla. “Muhteşem Gökler adına, ben de bir insanım.. En azından genel kanaat bu yönde!”

“Siz bir istisnasınınz, Efendi Cathber.”, diye somurtarak mırıldanır Brom.

“Benim de demek istediğim bu işte. Yeni insanlarla karşılaşırsan, yeni istisnaların oluşmasına müsaade etmiş olursun. Kimin kime faydası dokunur, kimin kime yardımı olur hiç belli olmaz bu dünyada..”

“Yeni istisnalar istediğimi de kim söyledi? Size böyle bir isteğim olduğuna dair bir izlenimi ne zaman verdim?”, diye inatlaşır genç hobbit.

“İnatçı, aptal ve huysuz gençlerden çektiğim..”, diye söylenir yaşlı adam. “Öyle olsun bakalım, delikanlı. Benim işim ne kadar sürer bilemiyorum. Hazır bu civarda olduğumuz için, Dim Lodge’a bir kaç gün buralarda olacağımı bildiren, baykuşla bir mesaj göndermiştim. Odunculardan birisinin üstüne ağaç devrildiğini ve durumunun da kritik olduğunu söyleyen bir cevap yolladılar. Genç bir bayanın da doğumu yaklaşmış, lütfen gelip doğumu gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğimi sordular. Oduncuyu anlarım da, bir doğuma neden beni çağırırlar ki? Ben ebe değilim..”

“Eee? Gidecek misin? Doğuma yani..”, diye sorar Brom.

“Gideceğim tabii.. Çağırdıkları anda beni külfet altına sokmuş oldular ve bunun farkında bile değiller. Sen de gelsen iyi olurdu. Kemik nasıl yerleştirilir, doğum nasıl yaptırılır, bunları bilmek hayatı anlamak açısından çok önemli olabiliyor.”, der yaşlı adam.

“Beni oraya götürtmek için her türlü yöntem, taktik ve şantajı denemeye niyetlisin, öyle değil mi?”, diye sorar Brom uyuz bir ifadeyle.

“Tabii. Buna seni bir kurbağaya çevirip cebimde götürmek de dahil ama işi o noktaya gelmemesini tercih ederim. Ayrıca eminim bizi iyi besleyeceklerdir. Oduncular biraz kaba insanlardır ve batıl inançlıdırlar ama cömerttirler aynı zamanda. Hele senin gibi naif bir ozan onlar için büyük bir lüks. Eminim hayatlarında hiç ozan görmemişlerdir. Kendini onların bu fakir lüksünden esirgeyecek kadar mı büyük görüyorsun. Bende seni zengin ruhlu biri sanırdım!”, der Efendi Cathber.

Brom yaşlı adama fena pis bi bakış atar.

“Bu.. fevkalade bel altı bir taktikdi, Efendi Cathber..”, diye burnundan solur.

“Tamamen öyle idi!”, der Cathber sırıtarak.

 

Brom, Efendi Cathber’in acıdan kıvranan zavallı oduncunun yamulmuş omur iliğini iyileştirmesini hayretle izler. Yaşlı adam oduncunun yanına gelir gelmez elinin bir hareketiyle odada ne kadar mum varsa aydınlanmış, bir başka hareketiyle de yarı ölü oduncunun yanında bekleyen herkes sessizliğe bürünmüştü. Yaşlı adam sessiz bir mırıldanmayla dakikalarca ellerini yüzükoyun yatırılmış adamın kanlı sırtında gezdirirken, oduncunun sırtından iç gıcıklatan kemik çatırtıları gelmeye başlamış ve adam çığlıklar atarak kendinden geçmişti. Yaşlı Cathber işini bitirdiğinde kan izleri hala durmasına karşın, adamın parçalanmış sırtı pürüzsüz, omuriliği ise düzleşmiş olarak, sakin ve derin bir uykuya dalmıştı. Olayı seyredenler ise hayretle kala kalmış, önce yatan oduncuyu kontrol etmişler, sonra da ağlayarak yaşlı Cathber’e sarılmışlardı. Genç oduncunun eşi, ağabeyi ve annesi, art arda teşekkür etmişlerdi yaşlı adama.

Bir sonraki durak ise, genç hobbit’in görmek istediği bir şey değildi; bir doğum!

Avazı çıktığı kadar bağıran yeni bebek geldiğinde, genç hobbit’in yüzü kerpiç gibi olmuş, gözlerinden yaşlar akarak yaşlı adamla beraber evden ayrılmışlardı.

“Bunu gördükten sonra kadınlara acıdım doğrusu. Bu hayatımda gördüğüm en ürkütücü şeydi.”, der titrek bir sesle.

“Hepsi bu kadar zorlu olmuyor, delikanlı. Bebek ters dönmüş olduğu için biraz uğraştırdı. Ama özde haklısın. Her doğum, potansiyel iki ölümü de beraberinde getirir. Buna rağmen kadınlar çocuklarına aşk ötesi bir sevgiyle bağlanırlar. Tarifi olmayan bir sevgidir bu. Evet, Efendi Hobbit, Kadınlar, bambaşka varlıklardır.”, diye sessizce cevap verir yaşlı adam. “Hadi gel. Senin içine sıcak bir şeyler koyalım. Kendine gelmiş olursun..”

“Beni gerçekten, neden getirdin buraya?”, diye sorar Brom.

“Seni buraya özel planlar yaparak getirmedim, evlat. Ben buraya geliyordum ve gerçekleşen şeyleri muallak birer cümle olarak geçiştirmektense, senin de birinci elden görmeni istedim. Neredeyse bir yıla yakın bir süredir bu ormanlarda fırtına avlıyoruz. Bu başlı başına eğlenceli olmakla beraber, bizi dünyanın geri kalanından da biraz fazla koparabiliyor. Kafamızı dinlememiz ve belirli bir iç huzura kavuşabilmemiz açısında bu fevkalade faydalı bir şey. Ama aynı zamanda da yüzleşmemiz gereken duygularımızla hesaplaşmamıza da engel olmuş oluyor —ki bu da doğru değil, kendi akıl sağlığımız açısından.. Ve sen daha kaybınla yüzleşmiş değilsin, Efendi Hobbit.”

“Sana kaybım hakkında hiçbir şey anlatmadım. Nereden—?”, diye başlar genç hobbit.

“Efendi Brom Bumblebrim. Lütfen. Ben yaşlı olabilirim, ama bunak değilim. Kimse beni aşırı zeki olmakla övmedi. Ama aptal olmakla da suçlamadı. Fey’lerle iletişimi olan tek kişi de sen değilsin.”, der yaşlı adam nazikçe.

“Madem biliyorsun, neden soruyorsun?”, diye biraz huysuzca sorar Brom.

“Bildiğimi söylemedim ki.”, der Cathber.

“Fey’lerle konulabildiğini söyledin..”

“Fey’lerle konuşabiliyorum, evet. Aralarında senin başına gelenleri bilenlerin de olduğunu biliyorum. Ama hiçbirisine sormadım.”

“Neden?”, diye biraz şaşırmış bir şekilde sorar Brom.

“Çünkü, delikanlı, bu senin sırrın. Senin kaybın. Senin acın.. Onu anlatmaya hazır olduğunda, ben de dinlemeye hazır olacağımı, sanıyorum ilk karşılaşmamızda söylemiştim sana ve koşullar hala değişmiş değil. Senin derdini ve başına gelenleri merak etmiyor değilim. Ama arkandan iş çevirecek kadar değil. Bu hem hoş bir davranış değil, hem de doğru bir davranış değil.”

 

Brom buna cevap vermez. Sadece susar. Beraber geçirdikleri bir yıla yakın sürede yaşlı adama duyduğu saygı, bir anda katlanır.

İlginçtir ki bu yaşlı, muhtemelen de biraz deli olan adama duyduğu saygı, en nihayetinde adamın ‘hiçbir şey’ yapmayarak kazandığı bir saygıdır. Ama yaşlı adam o ‘hiçbir şeyi’, bilinçli olarak yapmamayı tercih etmiştir ve belli ki genç Brom’un ihtiyacı olan da budur..

 

Yaşlı adam bir elini genç hobbit’in omzuna koyar ve, “Haydi gel.”, der. “Önce bir şeyler yiyelim. Neredeyse ikiye bölünmüş bir omuriliğini iyileştirmek bunu beceremediyse, bir doğum beni acıktırmaya yetti!”

Brom ister istemez ‘fırk’lar.

 

Yaşlı Cathber, rastgele bir ev seçer ve yüzsüzce kapısını çalar. Yirmi beş yaşlarında, genç bir adam kapıyı açar, yaşlı adamı görünce yüzünde belirgin bir sırıtış peyda olur ve içeri girmesi için onu buyur eder.

“Efendi Cathber..”, der genç adam. “Evimi şereflendirdiniz. Lütfen, buyrun.. Seleina, misafirlerimiz var..” 

“Teşekkür ederim genç Aramsis. Gecenin bu saatinde sizlere yük olduğumdan dolayı beni maruz görürsünüz diye umuyorum.”, diye gülümser yaşlı adam.

“Lafı bile olmaz, Efendi Cathber.. Sizlere kapımız her daim açıktır. Buyrun lütfen.”, der genç Aramsis ve her ikisini de içeri alıp ateşin hemen yanındaki masaya oturtur.

“Sevgili Cathber..”, der yumuşak bir ses ve uzun boylu, esmer güzeli, genç bir kadın gelir ve yaşlı adama sarılır. “Seni tekrar görmek ne güzel.”

“Sevgili Seleina. Bakıyorum her gördüğümde daha bir güzelleşiyorsun. Bu kurallara aykırı değil mi?”, diye sırıtır Cathber.

Seleina içten bir sesle güler.

Sonra Catherber’in arkasında saklanan Brom’u görür.

“Bir hobbit! Şimdi çok kızdım sevgili Cathber. Kendi gelişiniz hususunda bizi uyarmadığınız gibi, buraya bir hobbit getireceğinizi de söylemediniz. İkinizi birden nasıl ağırlayacağız şimdi? Bu fazla büyük bir onur!”, der kız gülümseyerek.

Brom.. buna biraz şaşırır.

“Bizi tanıştırmayacak mısın?”, diye imalı bir şekilde sorar Seleina.

“Aaaa.. tabii.. Aramsis, Seleina, bu gördüğünüz, fevkalade uzak yerlerden gelmiş, çok gezmiş, daha da çok görmüş, ırkının naif bir örneği, Efendi Brom Bumblebrim.. Efendi Brom, bunlarda benim pek sevdiğim Aramsis ve harika eşi Seleina.”, diye tanıtır Cathber.

“Uhh.. Menun oldum.”, der Brom biraz çekinerek.

“Bugün şanslı gününüzdesiniz, Efendi Cathber. Kül altı pişirilmiş harika bir hindimiz var.”, der Seleina.

“Ahhaa.. bunun şansla hiçbir ilgisi yok, sevgili Seleina. Bütün gün evinizi gözetledim, ve hindinin kokusunu alır almaz da geldim!”, der sırıtarak.

Buna Aramsis’de, Seleina’da kahkahalarla gülerler.

 

“CATHBER EBE GELMİŞ!”

..diye küçük bir ses çınlar odada ve Brom’un içmekte olduğu elma şırası burnundan fışkırır.

“Moreel..”, der Seleina, kıpkırmızı olmuş, gülmemek için çırpınan bir suratla. “Senin uyumuş olman gerekmiyor muydu?”

“Ama anne yaaa.. Cathber Ebe’nin sesini duydum ve uyandım!”, der miniminnacık, fevkalade şirin, iki yaşlarında, annesi gibi esmer saçlı bir kız.

“Moreel..”, diye gülmemek için neredeyse inleyerek söylenir Seleina. “Cathber amcaya, ‘Efendi Cathber’, diye hitap etmemiz gerekiyor.” 

“Ama o benim ebem değil mi?”, diye saf bir şekilde sorar küçük kız.

Brom gülmemek için kıvranır.

Efendi Cathber ise bozuntuya vermemeye çalışır.

“Ama sen bana, onun seni de doğurttuğunu söylemedin mi?”, der küçük kız ve zincirleme bir kazayı da başlatmış olur.

“Ben..”, der Seleina, kıpkırmızı olmuş bir şekilde. “..elma turtalarını getireyim!”

 

Genç Brom yemekten sonra gece boyunca Efendi Cathber’in, Aramsis ve güzel eşi Seleina ile konuşmalarını dinler ve uzun saatlerden sonra bir şey dikkatini çeker.

Bu küçük aile, gerçekte fakir bir ailedir. Ancak genç Aramsis’in eşini ve küçük kızını deliler gibi sevdiği her halinden bellidir. Seleina’nın eşine ve kızına olan sevgisi ise ancak kendisinin buna ekleyebildiği kadarıyla baskın gelmektedir. Küçük Morel ise hayretle Brom’u seyretmiş, sonra kendi kafasında nasıl bir hesap yaptıysa, onu kendince ‘dengi’ olarak görmüş ve löp diye hobbit’in kucağına atlamıştı. Cathber-Aramsis-Seleina kendi aralarında bir üçlü oluştururken, gerçek muhabbet, Brom ile Morel adındaki o miniminnacık kız arasında geçmişti.

Küçük Morel, aklına gelen her şeyi, hiçbir moderasyon yapmaksızın, minik yüzünde ciddi bir ifadeyle genç Brom’a anlatmıştı. Sonra onu elinden tutup odasına, oyuncaklarıyla oynamaya götürmüştü. Gerçekte küçük kızın bütün oyuncakları ev yapımıdır ve bir oduncunun elinden çıkma olduğu açıkça görülmektedir. Buna rağmen kız onları Brom’a verip beraber oynarken, ikisi de engin hayal güçlerini devreye sokmuş ve kaba ahşap oyuncaklar bir anda perilere, şövalyelere, ejderhalara, prenslere ve prenseslere dönüşüvermişlerdi.

Kızın uykusu geldiğinde ise Brom’a sarılmış, onu sesli bir şekilde yanağından öpmüş, sonra da annesi eşliğinde yatağına gitmişti. Brom’un en son duyduğu şey, küçük kızın uykulu bir şekilde söylendiği mızmızı olmuştu..

“Ama anne yaa.. Hobim’e düş kapanımı göstermeyi unuttum ama ki!”

 

Bu..

..her nasılsa,

..genç Brom’a,

..yaşlı Cathber’in bahsettiği,

..duygularıyla hesaplaşma vaktinin yaklaştığının ilk habercisi olur.

 

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” VII ile
devam edecek..

 


Yıllar sonra artık İzci Yüzbaşı Bremorel Songsteel olarak bilinen küçük Morel, Brom Bumblebrim’le karşılaştığında onu hatırlayacak ve eşi Thomas Dimwood’a onu “Öptüğüm ilk erkekti!”, diye tanıtacaktır..

 

 

 
 

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” V

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” IV ‘ün
devamıdır..

 

 

07.09.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Ağustos ortası.
Gulls Perch..

 

Brom Bumblebrim, Gulls Perch’in önünde mışıl bir berraklıkla şapırdıyan göletin kıyısında oturmuş, çıplak ayakları suyun içinde, omuzlarındaki havlu niyetine geçirdiği battaniyesi içerince, kenarda duran ıslak elbiselerinin kurumasını beklemektedir. Ağustos ayında olmaları dolayısıyla hava sıcaktır, ama burada, bu güzel orman, gölet ve hemen ilerisinde çınlayarak akan şelale sayesinde hava naif bir serinliktedir..

Brom göletin kenarına bırakılmış bir ahşap kase dolusu çileği, bir başka kase dolusu enfes görünümlü kirazları, hatta pürüzsüz ve lekesiz kıpkırmızı elmaları, sapsarı armutları, mis gibi kokan şeftalileri ve tam zamanında toplanmış üzümleri, yüzünde kararlı bir ifadeyle umursamaz.

Brom, mazbut yemini etmiş bir tapınak muhafızı gibi ileri ve uzaklardaki bir noktaya bakar sadece..

“Pssst!”, diye yumuşak sesli biri seslenir genç hobbit’e sessizce, ama Brom dişlerini sıkmış, inatla ufukta seçtiği noktaya odaklanır.

“Pssssst!”, diye tekrarlar kendini aynı ses.

“Neden ona ‘pssst’ diyorsun? Adı ‘Pssst’ mı?”, der bir başka yumuşak ses.

“Hayır kız, dikkatini çekmeye çalışıyorum.”, diye açıklar birinci sesin sahibi.

“Pek işe yaramıyor gibi. Sana hiç bakmadı bile, Yamara.”, der ikinci ses.

“Bence biraz aptal da ondan.”, der Yamara.

“Ona aptal dersen, tabi bakmaz.”

“E sen söyle o kadar biliyorsan, Temessa..”, der burnunu çekerek Yamara.

Temessa göletin içinde, görünen kısmı itibariyle çıplak omuzlarını silker.

“Ona adını sormalısın, bence. Onun cinsi, kızların kendilerine isimlerinin sorulmasından hoşlanırlar.”

“Huh!”, der Yamara. “Neden acaba? Adına ihtiyacım yok ki?”

“Bilmem. Dikkatimizi çektiklerini sandıkları içindir, her halde.”

“Pssst.. Bodur.. Adın ne senin?”

“Hayır, hayır. Bir erkeğe bodur, bücür, sıska, çiroz, çirkin, zayıf, şişko gibi fiziksel engellerini yüzlerine söyleyemezsin. Buna fena alınırlar.”

“Ama doğru. Bu şey bodur işte!”

Brom ufukta aradığı şeyi bulmak üzeredir ama bulmamayı tercih eder ve içinden mırıldanır.

“Ben bodur değilim yaa.. Hobbit’im! Bunun anlaşılması ne kadar zor olabilir ki?”

“Olsun. Onlara aptal olduklarını söylediğinde de alınırlar ama o kadar değil. Özellikle boylarıyla yada yüzleriyle ilgili şeylere daha çok alınırlar.”

“Bak bu konuda biraz haklısın..”

“Bu çok saçma.”

“Olabilir. Örneğin sen çok güzelsin Yamara.”

“Evet. Öyleyim.”

“Ama biraz aptalsın da..”

“Eee? Noolmuş?”

“İşte böyle. Sana aptal dediğimde alınmadın bile. Ama çirkin olduğunu söyleseydim hemen gider anneye şikayet ederdin.”

“Ederdim, tabii. Çünkü bana çirkin demen hiç hoş değil!”

“Şimdi anladın mı neden onlara da bodur diyemeyeceğini?”

“Hayır!”

Brom ‘fırk’lar.

“Senin yolun biraz uzun, kızım.”

“Verdiğim şeftalilere dokunmadı bile.”, diye fena alınmış bir sesle söylenir Yamara.

“Belki şeftaliyi sevmiyordur.”, diye önerir Temessa.

“Hayır, şeftaliye bayılırım. Eminim senin şeftalilerinde yumuşacık ve enfestir ama onlara dokunursam başıma gelecekleri bilmek bile istemiyorum.”

“Hmm.. Benim elmalarıma da dokunmamış.”, diye kendisi de alınmış bir ifadeyle söylenir Temessa.

“Elmalara da bayılırım. Bkz. yukarıdaki açıklama!”

“Cherriot’un kirazlarına, Shyad’in üzümlerine ve Kardenymp’in ayvalarına da dokunmamış.”, der Yamara.

“Evet. Aynı sebepten dolayı.”

“Veraminks’in çilekleri de olduğu gibi duruyor.”, diye ekler Temessa. 

“Belki aptal Aremela’nın çilekleri midesini bozmuştur ve artık istemiyordur!”, der Yamara bir anda.

“Hayır, onun çilekleri muhteşemdi ve burada işim bitince anneden o çileklerin, varsa çekirdeklerinden isteyeceğim..”

“Senin karnın mı bozuk?”, diye sorar Yamara.

“Değil. Karnım bozuk değil.”

“Belki de şu dindar tiplerdendir. Hani bi sefer geldiydi de hiçbirimiz onu elde edenediydik..”

“Kim?”

“Bilmem. Feyspeck miydi, Farstep miydi neydi!” 

“..Aaa, evet hatırlıyorum. Anne ile konuşmaya geldiğini söylemişti. Anne onunla da konuştu ama bununla konuştuğu gibi konuşmadı onunla.. Çok daha ciddi ve resmi bi görüşme oldu. Sanırım M-Teyzeden haberler getirmişti.. Geldiğinde bize gördü, pek güzelmişsiniz dedi, bize şeker verdi, sonra da gittiydi.”

“Canım şeker çekti!”

“Benimde. Anne şekerin bizim için zararlı olduğunu söyledi ama çok güzel tadı var şekerlerin!”

“Hay shit. Benimde çekti şimdi canım..”

“Siz ikiniz ne yapıyorsunuz burada?”, der bir üçüncü ses ve göletin içinden masmavi, ışıl ışıl parıldayan, upuzun saçları, yakıcı, gökyüzünü hafif çekik gözlerinde yakalamış, sahibesi olduğu çilekler gibi küçük, kırmızı-pembe dudaklarıyla Aremela belirir. “..Ve bunları kim koydu buraya?”

“Şeftalileri ben koydum.”, der Yamara.

“Elmaları da ben..”, der Teressa.

“Cherriot, kirazlarını getirdi, Shyad’de üzümlerini. Kardenymp de geri kalmamış olmak için armutlarını getirip bıraktı. Bu şey senin çileklerini yediği için, belki benimkileri de yer diye Veraminks’de kendi çileklerini getirdi.. Aptal kız.. Bu bodur şey çoktan çilek yedi ki!”

“Ama neden getirdiniz. Anne onu bana verdi zaten ki! Benim şeyimi çalmaya mı çalışıyorsunuz?”

“Öncelikle ben bi ‘şey’ değilim. Hobbit’im.. Ho-bit!”

“Hayır, Aremela. Anne seni ona verdi!”, der Yamara ve acımasızca güler.

“Ama onu da bana verdi. İkinizde oradaydınız ve duydunuz; yolda o da bana eşlik edecekmiş. Düşersem elimden tutup kaldıracakmış. Yaralanırsam, yaralarımı saracak, beni teskin etmek için bana şefkatini, anlayışını ve sevgisini verecekmiş..”, diye alt dudağını pörtleterek söylenir Aremela, ağlamaklı bir sesle.

“Ahahahahaaa..”, diye güler Yamara. “Ama önce senin onları bu şeye vermen gerekiyormuş! Duydum. Koşullar bunlardı.”

“Bence koşulları doğru yorumlamıyorsun, Yamara.”, der Temessa.

“Uhhmm.. Bence de doğru yorumlamıyorsun, Yamara..”

“Neymiş doğru yorumu peki?”

“Bilmem. Ama seninkisi yanlış bence.”

“Anne, Aremela’yı bu şeye kölesi olarak verdi.. İyi ki ilk ben görmemişim onu!”, diye mutlu bir şekilde sırıtır Yamara.

“Ben kimsenin kölesi değilim yaaa..”, diye titreyen gözlerle söylenir Aremela.

“Köle Aremela…”, diye acımasızca çekiştirir Yamara.

“Bence bu kadarı yeter, Yamara.”, der ciddi bir sesle Temessa.

“Bence de bu kadarı yeter, Yamara. Ağlattın kızı ve buna yapmana hiç gerek yoktu.”

“Neden? ‘İlk ben gördüm, ilk ben gördüm’, diye tekrarlarken sorun yoktu!”, diye cevap verir Yamara huysuzca.

 

“Güzel Aremela hanım..”

..deyi verir Brom birden ve üçü de dona kalır.

“Vadinizi kötü adamlardan temizlemenizde size eşlik etmeme izin verdiğiniz için teşekkür ederim. Yol boyunca herhangi bir şeye ihtiyacınız olursa, lütfen rica etmekten çekinmeyin..”

 

Brom oturduğu yerden kalkar, hiç bozuntuya vermeden battaniyesini iyice beline bağlar, “Bi dakka..”, der, kurumaları için serdiği elbiselerini toplar, en yakın çalıların arkasına gider, seri hareketlerle pantolonunu, gömleğini, yeleğini ve ceketini giyer, battaniyesini topak yapar ve sırt çantasına tıkar, sonra da hazır bir şekilde göletin kıyısına olabildiğince yaklaşır ve elini şirin kıza uzatır.

“Lütfen.”, der nazikçe. “Hazırsanız, yola çıkalım mı?”

 

“Bodur şey kıza elini uzattı!”, diye fısıldar Yamara. “Önce Aremela’nın ona elini uzatmış olması gerekiyordu. Annenin koyduğu kural böyleydi ama..”

“Tırstım!”, diye geri fısıldar Temessa. “Ama bence Aremela’yı ağlatarak bu şeyi kızdırdın.”

“Aremela onun kölesi. Neden kızsın ki?”

 

“Aremela hanım, benin kölem değil.”, der Brom ve sakin kalmak için elinden geleni yapar. “Anne onu bana köle olarak vermedi. Yolda çekebileceğim zorluklar karşısında bana yardım etmesi için ve bilgeliğini benimle paylaşması için verdi. Bana göz kulak olması için verdi anne onu bana ve sevgili Aremela hanımefendi de beni kırmayıp onurlandırdığı için kendisine müteşekkirim..”

 

Brom konuşurken de sadece Aremela dışındaki kimseye bakmaz. Aremela ise hayret ve korkuyla ona bakar. Ona, ve kendisine uzatılan ele..

Neden sonra, kızın hayreti ve muhtemelen de merakı, korkusuna baskın çıkmış gibi kendisi de küçük, ince elini genç hobbit’e uzatır.

Brom elini tutan parmaklardan, garip, hayat dolu, tamamen doğadan gelen bir sıcaklık sezer. Bu sıcaklık, bildiği anlamda tensel bir sıcaklık değildir sanki. Daha çok, hayat olan her yerde hissedilebilecek, huzurlu bir sıcaklıktır. Sakin sulara ait, sakil bir sıcaklık..

Genç hobbit kızı göletten çıkartır, sonra efendi bir şekilde hafif öbür yöne bakar.

“Be.. beni kölen olarak görmediğin için, bende sana müteşekkirim.”, diye fısıldar Aremela çekingen bir sesle.

“Bi şey değil. Şimdi.. Yola çıkmadan önce üstüne giyebileceğin bir şeylerin var mı?”, diye sorar Brom nazikçe.

“Neden ki? Çirkin miyim? Onun için mi yüzünü çevirdin?”, diye biraz kırılmış bir sesle sorar Aremela.

“Aaa.. hayır, sevgili Aremela. Bilakis, çok.. nasıl desem bilemiyorum.. Gerçekten ne kadar güzel.. ve.. uhh.. dikkat dağıtıcı olduğunu hiç sana söyleyen oldu mu?”, diye kızarmış bir şekilde mırıldanır ve ister istemez gözlerini sımsıkı kapatır Brom.

Genç hobbit, bu sözlerinin kızın üzerindeki etkisi nedir bilmez çünkü ciddi bir eforla aksi istikamete kapalı gözlerle bakmakla meşguldür. Ama arkasından, sanki loş, engin bir mağarada yankılanan su damlalarını duyar gibi olur. Gözlerini tekrar açtığında kızı önünde durmuş, üstünde uzun, teniyle kontras yapacak kadar koyu, bir o kadar da canlı mavi, göğüslük ve etek olacak şekilde iki parçadan oluşan tiril bir elbise içerisinde bulur.

“Oldu mu? Şimdi de güzel miyim, Blom Bundlebim Hobim?”, diye sorar saf ve içten bir sesle.

“Uhhmm.. Evet.. kesinlikle..”, diye afallar Brom.

“Gidelim mi o zaman, Blom Bundlebim Hobim? Yolda sana eşlik etmeyi, düşersen elimi uzatmayı ve yaralanırsan da yaralarını sarmayı dört gözle bekliyorum.”

“Hadi yaa?”, der Brom biraz şaşırmış bir şekilde.

“Evet. Anne mutlu olabilmem için bunları yapmam gerektiğini söyledi. Bunları yaparsam sen de bana şefkatini, anlayışını ve sevgini verebilirmişsin, Blom Bundlebim Hobim!”

 

Brom..

Brom hayretle kızın söylediklerini dinler ve bunları, Gulls Perch’e geldiğinde onunla ilk karşılaşmasından itibaren, o ve diğer kızların aralarında yaptıkları konuşmaları tekrar gözden geçirir ve belirgin bir sonuca varması, kendisi gibi bir ozan için çok da zor olmaz.

Bu kızların.. daha doğrusu bu fey’lerin her şeyi literal anlamda algıladıkları, dolayısıyla mecaz, deyim, ikincil anlamda kullanılan ifadeleri, yada genel anlamda atasözlerini, tam olarak anlamama olmasa da, algılayamadıklarını fark eder.

O ve hiç düşünmeden doğruyu söylediklerini..

Kızların, aralarında atışırken birisinin diğerini bir şeyle itham etmesi durumunda diğerinin anında ‘Evet.’, diye yaptığı şeyi kabul etmesinden bu açıkça görülmektedir. Brom, her nasılsa bu noktada bir nüansı yakalayıverir; kızlar doğruyu söylemeyi, ‘doğru-yanlış’ çerçevesinde değil, daha ziyade yalan söyleme kapasitelerinin olmayışından kaynaklandığına ayılır ve bunun da mecaz yada ikincil anlamlı ifadeleri algılayamamaları arasında bir alaka olduğunu düşünür.

Brom, bu durumun art niyetli insanlar tarafından nasıl kötüye kullanılabileceğini de tahmin eder ve muhtemelen söz konusu kötü insanların, fey’ler için belli ki neredeyse ‘kutsal’ olan Gulls Perch’e nasıl girebildiklerini de açıkladığını düşünür.

 

“Neden sustun, Blom Bundlebim Hobim, seni üzecek bi şey mi yaptım?”

 

Kızcağızın içten sorduğu soru karşısında Brom’un içinde bir şeyler kıpraşır. Ona acıması mı gerektiğini, yoksa kendisine sunulan fırsatı değerlendirmesi mi gerektiği konusunda ikileme düşer..

..ama sadece bir anlığına.

Brom bunlardan ikisini de yapmaz.

Annenin kendisine güvenerek teslim ettiği bu harikulade varlığı, aldığı gibi temiz ve canı acımamış bir şekilde de geri getirmeye karar verir.

Ve mütemadiyen adını yanlış telaffuz etmesinden dolayı da rahatsızlık duymadığı gibi, onu düzelterek kızı da üzmemeyi tercih eder.

 

“Hayır, Aremela hanım. Sadece düşünüyorum, o kadar.”

“Neden bana hanım diyorsun? Hanım nedir bilmiyorum ama ki?”, der kız.

“Ummm.. bizde bir çeşit saygı göstergesi gibi bir şeydir bu.”, diye açıklamaya çalışır Brom.

“Ama beni tanımıyorsun bile. Anne beni sana verdi. Bana saygı göstermen için hiçbir sebebin yok ki.”, der Aremela biraz aklı karışmış bir şekilde.

“Sebebe gerek de yok. Önümüzde tehlikeli bir yolculuk var. Zorlu ve kötü bazı kişilerle mücadele edeceğiz. Yanımda benimle bu mücadeleyi verecek, bana eşlik edecek, düştüğümde bana elini uzatacak, yaralandığımda da yaralarımı saracak genç ve güzel bir kıza saygı göstermek bana akıllıca bir davranış gibi geldi.”

“Genç ve güzel.. Sence ben gerçekten güzel miyim?”, diye merakla sorar kızcağız.

“Evet, Aremela. Gerçekten olağanüstü ve eşsiz bir güzelliğe sahipsin. Öyle ki hayatımda senin kadar güzel birisiyle daha hiç karşılaşmadım..”, der Brom fevkalade dürüstçe ve ister istemez kıza doğru bir bakış atar.. ve genç hobbit’in kalbi hoplayıverir.

“Off yaaa. gerçekten ne kadar şirin olduğunu bir bilsen!”, diye geçirir içinden..

..ve kızın yüzü bir anda aydınlanıverir.

Gerçekten aydınlanır; sanki derisinin altında birisi bir ışık yakmış gibi açık mavi bir renkle parlamaya başlar kız.

“Uhhmm.. parlıyorsun!”, diye hayretle bakar kıza Brom.

“Ben.. utandım da ondan. Ö.. özür dilerim. Daha önce kimse bana böyle bir şey söylemişti..”, der kız kekeleyerek.

“Onların kaybı.. ve benim!”, diye mırıldanır Brom sessizce..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aremela, Brom’u şelalenin arkasındaki gizli geçitten Gulls Perch’e sokmaz, çünkü herkesin sandığı gibi orada bir gizli geçit yoktur.. Aslına bakılırsa ortada herhangi bir gizli geçit yoktur. Fey’lerin kutsal vadisine giriş sadece bir fey’in müsaadesiyle ve eşliğinde, uzun, büyülü bir tünelden yürüyerek gerçekleşebilir ve Brom, ellerinde demir silahlarla buraya gelen kötü adamların bunu nasıl başardıkları üzerine çok fazla kafa yormaz zira yalan söyleyemeyen ve mecazdan da anlamayan bu garip varlıkları kandırmak, yeterince zeki biri için çok da zor olmayacağını düşünür ve bu düşünce nedense onu kızdırır. Genç hobbit, bir şekilde fey olamayan ama hem buranın önemini anlayan, hem de bu vadinin bekaretine saygı duyacak birilerini bulup onları buranın koruma altına alınması hususunda uyaracaktır. Brom bu konuda kime gitmesi gerektiğini merak ederken, Aremela sessizce onun elini tutar..

Brom önce ele, sonra da elin sahibine bakar ve kızın korkudan titrediğini farkeder.

“Ne oldu Aremela?”, diye sorar Brom.

“Ben.. daha önce hiç kavga etmedim.. Bizler aramızda tartışır ve didişiriz ama hiçbir zaman kavga etmeyiz. Şimdi ise ölümlülerin savaş dediği şeyi yapmaya gidiyoruz. Savaş kötü bi şey ama ki!”, der kız cılız bir sesle.

“Evet. Savaş kötü bir şey, sevgili Aremela. Ama bazen de gerekli bir şey. Ben Bowling Hills’den geldim. Buradan çok uzakta orası. Bizlerde savaşçı bir ırk değiliz. Ama kimsenin de gelip güzel tepelerimizi elimizden almasını istemeyiz, doğrusu.”

“Savaş.. ne zaman güzel olabilir ki?”, diye sorar kız, yüzünde korkulu bir ifadeyle.

“Ben, ‘savaş’ söz konusu olduğunda güzel kelimesini hiçbir zaman kullanmazdım. Daha ziyade, ‘gerekli’ kelimesini tercih ederdim.”, der Brom.

“Peki. Ne zaman gerekli?”

“Şimdi.”, der Brom kısaca.

“Anlamadım ama ki.”, diye aklı karışmış bir şekilde cevap verir Aremela.

“Senin olan bir şeyi, başkaları gelip senden izinsiz ve zorla almaya çalıştığı zaman gerekli. Eğer bu kötü adamları buradan atmazsak, bu vadiyi açtıkları delikler ve göllerinize döktükleri atıklarla öldürürler. Buna izin verilmemeli..”, der Brom.

“Sen neden bizim için savaşıyorsun o zaman? Bu vadi senin bile değil. En başta benim koşullarımı kabul etseydin, anne sana bu görevi yüklemezdi ve sen de mutlu olmuş olurdun, ben de..”, der kız somurtarak.

“Belki..”, der Brom. “..ama o zaman sadece.. uhh.. kısıtlı bir etkileşimimiz olurdu ve seninle konuşma fırsatım hiç olmazdı.”

“Konuşmak.. Siz ölümlüler bunu pek seviyorsunuz. Ben konuşmaktansa işi yapmayı seviyorum. Daha eğlenceli.”

“Peki.. uhhh.. sonra? Yani iki kişi birbirine hiç güzel sözler söylemiyor mu?”

Kız omuzlarını silker.

“Gerçekler sözden çok eylemdedir. Ölümlülerin sözleri nadiren gerçektir. Eylemlerle yalan söylemek ise o kadar kolay değildir.”

“Bu.. ürkütücü bir şekilde doğru.. Ama ben yine de çileklerini yerken hissettiğim mutluluğu sana anlatmak, anlatırken de sözlerimin senin yüzündeki etkisi seyretmek isterim.”, der Brom.

“Neden ki? Yüzüm çirkin mi oluyor o zaman?”

“Bilakis.”

“Anlamıyorum. Sen zaten güzel olduğumu söyledin ki.”

“Güzel bir şey duymak, bizleri her zaman mutlu eder, Aremela. Ve mutlu bir yüz her zaman daha güzeldir.”

“Bence sen çok fazla düşünüyorsun, Blom Bundlebim Hobim.. ve bu şekilde bütün eğlenceyi de kaçırıyorsun. Yapmak her zaman çok düşünmekten daha eğlencelidir!”

 

Blom Bundlebim Hobim (!) buna bir şey demez.. Açıkçası söyleyecek, kendisinin bile inanabileceği bir şey de bulamaz.

Dolayısıyla taktik değiştirir!

 

“Aremela..”, der sakince.

“Efendim, Blom Bundlebim Hobim.”

“Beraber tehlikeli bir göreve gidiyoruz.”

“Evet, Blom Bundlebim Hobim..”

“Sormam da sakınca yoksa.. uhhmm.. sen tam olarak nesin?”, diye ıkınarak sorar genç hobbit.

“Sormanda bir sakınca yok, Blom Bundlebim Hobim. Ama bu sorunun benin biraz üzdüğünü de itiraf etmeliyim.”, der Aremela kaşlarını hafif çatarak.

“Özür dilerim. Niyetim seni üzmek değildi.”, der Brom hemen.

“Sen.. ‘iyi’ birisine benziyorsun, Blom Bundlebim Hobim..”, der kız.

“Öyle olduğumu düşünmek isterim.”

“..dolayısıyla beni üzmek istemediğine inanmak istiyorum. Benim ne olduğumu bilmiyor olman biraz üzücü. Ama siz ölümlüler etrafınızda olup bitenlere ve kendiniz dışında yaşayan hayatlara karşı biraz umarsızsınız. Bu yüzden seni anlayışla karşılayasım var.”

“Evet. Sanırım biraz öyleyiz.”, diye makul bir şekilde kabul eder Brom.

“Ben.. Ben bir nymph’im.. Bir su nymph’iyim. Suda doğdum ve hayatta kalmak için suya ihtiyacım var.”, diye, sanki ayıp bir şeyi açıklıyormuş gibi utanarak, ve biraz da çekinerek açıklar Aremela.

“Uhhmm.. bu.. fevkalade bir şeye benziyor. Hepiniz mi su nymph’isiniz peki?”, diye hayretle karşık bir merakla sorar Brom.

“Tabii ki hayır. Yamara bir ateş nymph’i. Sanırım bu yüzden biraz hırslı ve çabuk sinirleniyor ve gördüğü her şeyi de istiyor. Ben sadece bir şeyi istediğimde onu istiyorum. Temessa ise bir dryan. Bu yüzden de hiçbir konuda karar veremiyor ama her konuda akıl yürütmeyi seviyor. Diğerleri de o veya bu şekilde, siz ölümlülerin ‘fey’ yada ‘peri’ dediği şeylerden biri..”

“Aaa.. bu bazı şeyleri açıklıyor, sanırım. Çileklerin.. senin için özel bir anlamı var gibi..”, diye aynı merakla sorar Brom.

Aremela buna cevap vermez. Ve uzun bir süre de cevap vermemeye devam eder. Neden sonra sessizce konuşur.

“Bu.. özel bir şey, Blom Bundlebim Hobim. Belki bir gün, seninle mutlu olursam ve sende yanımda kalmaya karar verirsen bunu sana söyleyebilirim.”, der fısıltılı bir sesle.

“Sorun değil, Aremela. Özel şeylerinize burnumu sokmak istememiştim. Benimkisi sadece hakkında hiçbir şey bilmediğim şeyleri öğrenebilmek için sorulmuş sorular.. Ve merak, tabii..”

“Peki sen nesin?”, diye bu sefer Aremela sorar.

“Ben bir hobbit’im..”, der Brom kısaca, zira sorulan sorunun da cevabı budur.

“Hobim, ne?”

“Hobbit, ben’im.. ve ben de bir hobbit’im.. Bizler yemek yapmayı ve yemeyi, şarkı söylemeyi, sessiz ve sakin yaşamayı, kitap okumayı ve bahçe ve tarlalarımızda meyve, sebze ve çiçeklerimizle ilgilenmeyi seven, sade bir ırkız. Savaşlardan ve kavgalardan uzak dururuz çünkü bizler için bunlar saçma ve mutsuz insanların yaptığı ve en nihayetinde de sadece daha da mutsuz olmak için yaptıkları saçma sapan bir şeyden ibarettir.”

“Hobim, senin adın değil mi yani? Anne sana ‘Blom’, ‘Bundlebim’ ve ‘Hobim’, diye hitap etti.”

“Dediğim gibi. Hobbit, ait olduğum ırkın adı. İnsanlar, elf’ler, gnome’lar ve dwarf’lar gibi.. Brom, benim adım. Bumblebrim ise içine doğduğum ailenin adı.”, diye açıklar Brom.

“Aile? Aile nedir?”

“Aile; anne, baba ve onların çocuklarından oluşan, bazen de anneanne, babaanne ve dedelerin, amcalar, dayılar, teyzeler, yengeler, kuzenler ve yiğenlerinde beraber yaşadığı bir bütünün adı..”

“Hiç bi şey anlamadım, Blom Bundlebim Hobim!”, der Aremela, kafası tamamen karışmış bir şekilde.

“Sorun değil, Aremela. Bana nasıl hitap etmek istiyorsan, o şekilde hitap edebilirsin.”, der Brom gülümseyerek.

 

Brom, Aremela eşliğinde Gulls Perch vadisine açılan büyülü tünelden çıktıklarında, güneş batmaz üzeredir.

Bir elinde anne Titania’nın verdiği sihirli asa, diğer elinde ise babasının eski kısa kılıcı olduğu halde Brom etrafına bakınır. Aremela ise onun arkasında durmuş tedirgin bir şekilde fısıldar.

“Ne görüyorsun, Blom Bundlebim Hobim? Kötü adamlardan var mı burada?”

“Yok gibi. Ama güneş batıyor ve vadinin etrafını çevreleyen yüksek dağların gölgesinden dolayı her yer şimdiden kararmış durumda. Pek bir şey göremiyorum.”

“Aaaa.. Sen elf’ler gibi karanlıkta göremiyor musun yoksa, Blom Bundlebim Hobim?”, diye şaşırmış bir şekilde sorar Aremela.

“Biz hobbit’ler, elf’lerden gelme değiliz. Dolayısıyla onların sahip olduğu hiçbir özelliğe de sahip değiliz.”, der Brom.

“Sizin ne özelliğiniz var, peki?”

“Uhhhmm.. Bizler.. şanslıyız!”, der Brom ve bir anda bunun kulağa ne kadar komik gelebileceğini düşünür.

“Şanslı? Bu bana pek de doğru gibi gelmedi, Blom Bundlebim Hobim. Sadece buraya geldiğinden beri yakalandın, az daha boğuluyordun, annenin gazabına uğramak üzereydin ve bir birimizin kölesi haline getirildik.”, der Aremela hiç inanmamış bir tonla.

“Aaaa.. ama ‘güzel bir kız’ tarafından yakalandım, ‘az daha’ boğuluyordum, anne beni ‘neredeyse’ haşlamak üzereydi ve ‘seninle’ bir maceraya atıldım!”, der Brom sırıtarak!

“Yine çok düşündüren şeyler söylemeye başladın, Blom Bundlebim Hobim.”, diye mızmızlanır Aremela.

Brom ‘fırk’lar.

“Sen ne yapmamızı önerirsin, peki?”, diye sırıtarak sorar.

“Ben bi şey önermem ki, Blom Bundlebim Hobim. Ben yaparım sadece. Su her zaman yokuş aşağı akar!”, diye fısıldar Aremela.

“O zaman bu akşam erkenden camp kuralım ve güzel bir uyku çekelim. Sabah da erkenden kalkıp yola koyulalım. Bu vadi oldukça büyük. Sanıyorum bir ucundan diğerine gitmemiz güneler sürecektir.”, diye önerir Brom.

“Az ileride, şu istikamette çalılar ve ağaçların yoğun olduğu bir yer var, Blom Bundlebim Hobim. Orada saklanırsak bizi göremezler gibime geliyor. Sanıyorum kamp şeysini orada kurabilirsin ama ki..”, der Aremela muallak bir sesle.

 

Aremela, Brom’u peşine takarak, bahsettiği yoğun çalı ve ağaçlı yere götürür. Gittikleri yerde küçük de bir su birikintisi vardır. Brom kampı kurup ortasında anca görülür, kontrollü bir ateş yakarken Aremela da imtina ile birikintiyi inceler, neden sonra da suyun temiz ve içilebilir olduğunu söyler..

..ve bir anda kıyafetleri üzerinde su gibi akar ve kız, zarif ve kıvrak bir hareketle birikintinin içine atlar!

 

‘Çulup!’

 

Brom kıza sadece alık alık bakar, gördüğü.. uhhhmm.. ‘manzara’ karşısında ateş basmış yüzünü, cebinden çıkardığı bir mendille siler, sonra tekrar ateşe ve üstünde koyduğu küçük kaptaki pişirmekte olduğu yemeğe odaklanır.

“Su harika. Gelmek istemez misin, Blom Bundlebim Hobim?”, der Aremela, suyun dışından sadece başı ve gözleri görünür bir şekilde.

“Aaaa.. uhhmm.. bugün yeterince ıslandığımı düşünüyorum, güzel Aremela.”, diye inatla küçük tencerenin içinde fokurdayan yemeğe bakarak.

Aremela’nın olduğu yerden küçük, mutlu bir kıkırdama sesi duyulur.

Kız, belinden itibaren sudan çıkar ve birikintinin kenarındaki çimenlere yastlanarak Brom’a harika bir gülümseme atar.

“Hadi ama ki.. Söz bi şey yapmıcam!”, der Aremela muzip gülümsemeyisle.

“Bence yemek yiyip sonrada uyusak daha iyi olur, gibime geliyor. Yarın zorlu bir gün olacak.”, diye boğazını temizleyerek, ciddi bir şekilde cevap verir genç hobbit.

“Ben bir su perisiyim, Blom Bundlebim Hobim. Dinlendirtmesini çok iyi bilirim ama ki.”, diye mutlu bir şekile Brom’a doğru biraz daha meyleder..

“A.. Aremela.. lütfen.. bu işi benim için daha fazla zorlaştırma. Evet.. fevkalade güzelsin ve.. uhh.. çekicisin.. ama daha bir birimizi tanımıyoruz bile..”, diye tekrar terlemeye başlar Brom.

“Ama tanıştık zaten ki. Ben Aremela Berrybush, sen de Blom Bundlebim Hobim! Bana bakarsan eğer, benim hakkımda bilmek istediğin her şeyi görebilirsin ki!”, der Aremela.

“Sorun da orda zaten. Sana.. uhh.. bu halinle bakarsam, hiç bi şey düşünemez hale geleceğimden korkuyorum..”, diye itiraf eder Brom.

“Yine düşünme şeysi.. Ortada düşünülecek bişi yok ama ki.. Yapılacak bişi var, Blom Bundlebim Hobim.”

“Ben açım. Karnımı doyurup sonra da uyuyacağım. Sende.. uhh.. üstüne bir şeyler giyip gelirsen, seninde yemeni isterim.”, der kati bir sesle ve sırt çantasından yedekleriyle beraber iğreti teneke tabak, çatal ve kaşıklarını çıkartır, iki tabağa da pişmiş yemekten doldurur, sonra da inatla sadece yemeğine bakarak ateşin başına çömer.

Aradan uzun, sessiz birkaç dakika geçer. Neden sonra Brom arkasından derin, esef dolu bir soluk duyar ve Aremela, tekrar giyinmiş halde yanına çömer.

Kız, alt dudağını pörtletmiş, ağlamaklı bir şekilde kendi tabağını alır, bir kaç kaşık yedikten sonra neredeyse hıçkırıklı, saf bir sesle söylenir.

“Seni anlamıyorum, Blom Bundlebim Hobim. Benim ‘fevkalade’ güzel olduğumu söylüyorsun. Hatta dikkatini bile dağıtacak kadar beni çekici bulduğunu itiraf ediyorsun, ama buna rağmen bu ikinci defa beni reddedişin!”

“Uhhmm.. ilki ne zamandı?”, diye sorar ister istemez Brom.

“İlki, ilk karşılaştığımızdaydı. Hem çileklerimi yiyerek beni istediğini kabul etmiş oldun, hem de Yamara’nın şeftalilerini, Temessa’nın elmalarını, Cherriot’un kirazlarını, Shyad’in üzümlerini, Kardenymp’in armutlarını, hatta Veraminks’in de çileklerini yemeyerek, onları değil, sadece beni istediğini açıkça hepsine söylemiş oldun. Se.. seni gerçekten anlamıyorum, Blom Bundlebim Hobim. Bu gidişle nesilsiz öleceğim!”, der kızcağız ve ağlamaya başlar.

“Hay shit!”, diye geçirir Brom içinden. “Kültür farklılığı dedikleri bu olsa gerek. Aferin sana Brom, hayatında gördüğün en güzel ve en naif varlığı salaklığınla ağlatmayı başardın..”

Brom, kıza çileklerini bilmeden yediğini hatırlarak onu daha fazla üzmek istemez. Tabağını kenara koyar, sessizce ayağa kalkar ve kızın yanına gider.

Genç hobbit, yavaşça kıza doğru uzanır ve bir eliyle kızın yanağına dokunur ve elinin, ılık ile sıcak arası bir kap suyun içene sokmuş gibi bir hisse kapılır. Brom, kıza dokunduğunda hissettiği şeye hayret ederken, kızda onun dukunuşuna, yada belki de, onun kendisine dokunmuş olmasına hayret eder. İrileşmiş, şaşkın, utangaç ve ürkek gözlerle önünde durak ‘Hobim’e bakar.

“Ben.. asla seni üzmek istemedim, sevgili Aremela. Söylediklerinin neredeyse hepsinde haklısın, ama biz ölümlülerin dünyası biraz daha karmaşıktır. Ben sana, hem senin, hem de yaşadığın dünya hakkında sorular soruyorum, çünkü sizler hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorum. Ama görüyorum ki sizler de ölümlüler hakkında pek az şey biliyorsunuz ve bazı ölümlüler bunu aleyhinize ve köye kullanarak sizin kutsal vadinize girdiler. Ben onların yaptığı kötülüğü yapmak istemiyorum. Lütfen.. Beni anlamaya çalış..”, der ve dolu gözlerle kendisine bakan kıza nazikçe sarılır.

Brom, kızın kendisinden istediği şeye rağmen, gerçekte, ve aynı zamanda ondan ne kadar korkutuğunu da o anda anlar, zira kollarındaki, etrafına ‘ılık ile sıcak’ arası bir sukünet hissi yayan bu harikulade varlık titriyordur..

“Se.. seni hala anlamıyorum, Blom Bundlebim Hobim, ama anlamak için çaba sarfedeceğim. Anne bunun kolay olmayabileceği konusunda beni uyarmıştı. Öyle olsun bakalım. Ama şunu bilesin ki su sabırlıdır.. Yüzlerce yıl bile geçse dağları aşındırır ve en sonunda da kendimize akacak bir gedik açarız. Ben de senin kalbine böyle bir gedik açacağım!”, diye kati bir ifadeyle deklere eder Aremela ve Brom, daha önce hapı yutmadıysa, kızın hırsını ve inadını ayartarak, şimdi gerçekten şapa oturduğuna ayılıverir!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Genç hobbit dışarıda camp yapmayı seven biridir. En azından bunun, evinde, sıcak şöminesinin karşısında oturmuş, elinde annesinin yadigar fincanlarından birisi ile sıcak bir fincan çayını yudumlarken ve mutfağındaki küçük taş fırınından daha yeni çıkmış mutlu kurabiyelerini kıtlatırken okuduğu hikayelerde romantize edildiği gibi olduğu sürece. Nevarki evinden ve adı geçen sıcak şöminesinden, annesinin yadigar fincanlarından ve mutlu kurabiyelerinden ayrıldıktan sonra, hikayelerinde okuduğu o camp ateşini asla bulamamıştır ve bu genç hobbit’in içine işlemiş bir ukte olarak kalmıştır —ta ki Gulls Perch’de geçirdiği ilk camp gecesine kadar.

Genç Brom hayatında geçirdiği en keyifli geceyi geçirir bu garip ve mistik ‘fey vadisinde’..

Tamamen dinlenmiş, tertemiz bir orman sabahına uyanır ve başını çevirdiğinde, yanında Aremela’nın da uyumakta olduğunu görür. Kızcağız, bir önceki akşam yaşadığı hayal kırıklığı ile kamp ateşinin diğer yanında kıvrılıp yatmışken, geceleyin bir şekilde genç hobbit’in yanına, farkında olmadan yuvarlanmış ve şimdi de başını onun göğsüne yaslamış, yüzünde mutlu bir ifadeyle mışıl mışıl uyumaktadır.

Brom uzun bir süre kızın sessizce nefes alıp vermesini seyrederken bir yandan da onun hangi halinin daha saf ve güzel olduğuna karar vermeye çalışır; ayıkken mi, böyle kendinden geçmiş, mutlu bir şekilde uyurken ki hali mi..

Genç hobbit bu konuda bir sonuca varamaz çünkü kızın iki halide farklı güzelliklerini vurgulamaktadır.

“Aremela.. Aremela, uyan, sabah oldu ve bizim gitmemiz lazım..”, diye yumuşak bir fısıltıyla kıza seslenir.

“Hmmm..?”, diye muallak bir ses çıkar kızdan ve ince vücudunu biraz da topak haline getirerek daha bi yerleşir..

“Uhhmm.. Aremela.. Uyanmalısın ama.. Bak, sabah oldu..”, diye tekrar fısıldar Brom.

“Ama neden?.. Çileklerimi besliyorum görmüyo musun ama kiii..”, diye mızmızlanır kız biraz.

“Hadi ama.. Lütfen..”, der Brom ve uzanıp kızın başını okşar.

Kızdan, “Mmmmm..”, diye kedi yavrusu gibi bir ses kaçar, sonra mayhoş bir şekilde gözlerini açar, Brom’la neredeyse burun buruna olduğunu görünce yüzü istemsizce biraz kızarır, küçük, çilek renkli dudaklarında utangaç bir gülümseyiş belirir.

“Günaydın, Blom Bundlebim Hobim..”, der sessiz bir nefesle ve Brom o nefesten kesinlikle çilek kokusu aldığını düşünür.

“Uhhmm.. Günaydın güzel hanımefendi..”, der genç hobbit ve kızın doğrulmasını bekler.

Aremela, kavanozundan ağır ağır süzülen balın pürüzsüz hareketiyle doğrulur, mutlu bir şekilde esner..

..ve aynı ağır ve pürüzsüz hareketle birikintinin içine dalar!

Brom kalkıp ateşi tekrar canlandırıp, sırt çantasından çıkardığı küçük tavada yaşlı gnome hancı Kimbletyne’in kendisine verdiği sucuk ve sosisleri kızartıp tabaklara aktarır, yanına da kaşardan biraz dilimleyip güzel bir kahvaltı hazırlar. Sonra da sabah çayı için suyun kaynamasını bekler.

Aremela yıkanmış ve pırıl pırıl parlayarak birikintiden çıkar ve gelip Brom’un yanına çömer.

Genç hobbit sessizce ona hazırladığı tabaklardan birisini uzatır.

Kız kendisine uzatılan tabağı nazikçe alır, sonra merakla ateşin üstünde duran çaydanlığa bakar.

“O küçük şeyde ne pişiriyorsun?”, diye sorar.

“Çay için sıcak su lazım. Suyun kaynamasını bekliyorum.”, der Brom.

SU!.. Neden benden istemedin ama ki?”, diye alınmış bir ifadeyle sorar Aremela, sonra çaydanlığa uzanır, işaret parmağı ile küçük çaydanlığa dokunur. Aradan iki-üç saniye geçer ve çaydanlıktan buharlı bir ıslık çıkmaya başlar.

“Küçük çay şeysin ötmeye başladı!”, diye şaşırmış bir şekilde çaydanlığa bakar kız.

“Bu.. hayret vericiydi..!”, der Brom ve temkinli bir şekilde çaydanlığa uzanır ama çaydanlık, içinde sıcak su olduğunda ne kadar olması gerekiyorsa ancak o kadar sıcaktır.

Brom mutlu bir şekilde çaydanlığın içine kurutulmuş çay yapraklarını büzüştürerek atar, istediği demlik süresince bekler, sonra da olmuş çayı, sırt çantasından çıkardığı kupaların içine döker. Kupalardan birisini kıza uzatır, diğerini de kendisine alır.

Kız, bir kaşı kalkmış bir şekilde çayı burnuna yaklaştırır ve koklar. Ardından temkinli bir şekilde bir yudum alır ama anında yüzünü buruşturur.

“Bu.. bu çok acı ama ki! Nasıl içiyorsun bunu?”, diye hayretle sorar Aremela.

“Buna çay derler. Aslında içine biraz şeker atıp içmeyi tercih ediyorum ama ne yazık ki şekerim kalmadı.”, diye biraz utanarak itiraf eder Brom.

“Şeker? Ben şekeri çok severim ki!”, diye ünler Aremela.

“Sanırm hepiniz şekeri seviyorsunuz.”, der Brom gülüseyerek.

“Ama adı ‘şeker’ ki! Sevilmemesi mümkün değil!”, diye mutlu bir şekilde mayışıverir kız.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Gördün mü, Blom Bundlebim Hobim? İlerideki o dönen kocaman makine şeysinin oradalar..”, diye fısıldar Aremela, Brom’la sindiği çalılıkların arkasından.

“Gördüm ve dört kişiler. Üçü insan, birisi de dwarf! Farklı ırkların bir araya gelip önemli görevlere gittiklerini duymuştum ama kaçak maden kazma işi için bir araya gelmiş olmaları bana biraz garip geldi.. “, diye sesli bir şekilde mırıldanır Brom.

“Ne fark eder ki? Hepsi kötü adam bunların, Blom Bundlebim Hobim!”, diye kaynar suyu andırır bir sesle tıslar Aremela kızmış bir şekilde.

“Sonuç itibariyle fark etmez, sanırım ama ne nedir ve kim kimdir açısından önemli olabilir..”, der Brom.

“Anne bizi bunların hepsini vadimizden göndermemiz, bu makine şeysilerini kırmamız ve sularımıza dökülen zehirleri durdurmamız için gönderdi. Ve medusaya dikkat etmemiz konusunda da bizi uyardı!”, diye cevap verir Aremela.

“Ne? Medusa mı?”, diye irkilir birden genç hobbit.

“Evet. Özür dilerim, bunu sana söylememi istemişti ama ben unuttum.”, der samimi bir şekilde kız.

“Hiç kimse bana bir medusadan bahsetmemişti ama!”, diye inler Brom.

“Sen elbiselerini kuruturken anne bazı tembihlerde bulunmak için beni yanına çağırmıştı.. Bana senin.. umm.. ölümlüler hakkında bazı şeyler anlattı. Karşılabileceğimiz tehlikerden konuştu. Asla seni terk edip kaçmamam hususunda beni uyardı —ki bu da benim aklımın ucundan bile geçmemişti.. Seni terk edip kaçmak, yani.. Kim, verildiği kişiyi terk edip kaçar ki? Sonra da seni medusa hususunda da temkinli olman gerektiğini söyledi. Sakın ola medusaya bulaşmamamızı, asayı kullanıp tüymemizi istedi.. Aslında asayı bütün kötü adamlar ve medusa üzerinde kullandıktan sonra kendisinin sularımızı temizlemek için geleceğini söylemişti..”

 

Brom derin, esef dolu bir nefes çeker.

Bir medusa!

Gökler adına, BİR MEDUSA!

 

“Peki bu medusa neredeymiş?”, diye sorar çökmüş bir şekilde.

“Annem onun ‘Perch’de olduğunu söyledi.”

“Perch?”

 

Aremala küçük, ince işaret parmağı ile batıya..

..ve yukarıya işaret eder.. çok yukarıya!

 

“Perch, o koca kaya mı?”, diye hayretle sorar Brom.

“Evet.”, der Aremela. “Gulls Perch ismi oradan geliyor ama ki!”

 

Aremela’nın, Brom’a gösterdiği ‘kaya’ gerçekte temeli belki de yarım mil çapında, git gide incelen, tepesi kesilmiş taştan kabaca koni şeklinde oyulmuş gibi görünen bir dağdır ve neredeyse bir mil kadar da yüksekliktedir.

Brom yutkunur.

Brom derin suları sevmediği gibi yüksek, uçurumlu dağları da sevmez çünkü Brom toprağın derinliklerinde maden ve değerli taşlar arayan bir dwarf, her türlü manyakça şeyler yapabilme potansiyeli olan da bir gnome değildir.

Brom aklı başında, sakin ve tercihen deniz seviyesindeki toprakrağa ayak basmayı seven bir hobbit’tir, o kadar!

 

“Medusadan korkuyor musun, Blom Bundlebim Hobim?”, diye tedirgin bir sesle sorar su perisi.

“Güzel Aremela.. Aklı başında herkes bir medusadan korkar. Medusalar, bir ork mangasına yada goblin sürüsüne benzemez!”, diye dertlenir Brom.

“Geri dönmek mi istiyorsun, Blom Bundlebim Hobim? Geri dönmek istersen, eminim anne bunu anlayışla karşılayacaktır.”, der Aremela sessizce.

Genç hobbit kaşlarını çatar. Evet, gerçekte Brom asla kendisini ‘cesur’, ‘güçlü’ ve özellikle de bir ‘kahraman’ olarak görmemiştir. Ama gördüğü bir şey vardır..

“Anne anlayışla karşılayabilir, Aremela. Ama ben karşılayamam..”, der Brom, yüzünde kati bir ifadeyle.

“Ama neden ki?”, diye hayretle hobbit’e bakar kız.

“Çünkü, Aremela Berrybush, Blom Bundlebim Hobim verdiği zaman sözünde durur.”

Brom, gözlerinin içine bakan kızın, söylediği şeyi anlamadığını görür.

Ama buna rağmen belli ki hoşuna gitmiştir çünkü küçük, mutlu bir çığlıkla kendisini ona atar ve kıpkırmızı olmuş hobbit’e sarılır..

“Uhhmm.. Sessiz olursak iyi olur, sevgili Aremela. Dört kötü adam var hemen ileride..”, diye öksürerek boğazını temizler Brom.

Kız, yüzünde muhteşem bir gülümseyişle ona bakar, sonra “Haklısın, Blom Bundlebim Hobim.”, der.

“Ne yapıyoruz şimdi?”, diye sorar Brom.

“Ben onların dikkatini dağıtacağım. Onlar bana bakarken sen de annenin asasını kullanırsın..”, der Aremela.

“Uhh.. Bu tehlikeli olmaz mı senin için? Adamların elinde demir kılıçlar, uzun mızrakar ve okları var.”

“Ben bir su perisiyim.. Bende de büyü var ama ki!”, der Aremela ve genç hobbit herhangi bir başka itirazda bulunamadan saklandıkları çalının arkasından fırladığı gibi eliyle adamlardan birine işaret eder ve..

 

“Helka yéva rista -nya!”

 

..diye bağırır!

 

Kızın işeret parmağından incecik, çivit mavisi-beyaz karışımı upuzun bir çizgi, müthiş bir devinimle adamlardan birine isabet eder..

Aremela sonucu beklemeden aynı büyüsünü bir daha tekrarlar ve ikinci bir adamı daha vurur..

..sonra da dönüp çaprazlamasına geriye ve bir başka çalılığın olduğu yere kaçar!

 

Aremela’nın ilk vurduğu adam canı fena halde yanmış gibi kanayan midesini tutmuş, yerde çırpınmaktadır. Kızın büyüsüyle vurulan diğer adam ise acı içerisinde bir bacağını tutmuş inlemektedir.

Ayaktaki son adam ve dwarf, hayretle yaralanmış adamlara bakarlar, sonra adam bir elinde kılıcı, diğer elinde ise mızrağıyla kızın peşine takılır. Dwarf ise kendi dilinde haşin bir küfür savurur, kendisi de bir elinde çirkin baltası, diğerinde ise kalkanı olduğu halde ve o da kızın peşine takılır..

 

Brom, Aremela’nın bu fevri fedakarlığını boşa harcamaz. Saklandığı çalıyı Titania’nın asasıyla aralar, dwarf’a işaret eder ve..

 

“Lende ar- Len Alende Nieliem Arlende!”

 

..diye fısıldar ve bunu yaparken de nedense içinde herhangi bir acıma hissetmez.

Dwarf koşarken tökezlemiş gibi öne doğru meyleder, sonra yere düşer. Yüzünde hayret ile dehşet karışımı garip bir ifadeyle eline bakar.

Dwarf’un eli kararmıştır..

Daha doğrusu; kurumuştur!

Belli ki Titania’nın laneti gerçektir ve şakası da yoktur..

Dwarf korkunç bir çığlık atar, baltasını da, kalkanını da terkeder ve Aremela’nın Brom’u getirdiği büyülü tünele doğru koşmaya başlar!

Önden koşan adam, dwarf’un çığlığını çok geç farkeder..

Brom dwarf’tan sonra, Titania’nın lanetiyle onu da vurur!

Adam çivilenmiş gibi yerinde çakılıp kalır. Sonra onun da ellerinden silahları düşer, ve o da dehşet içerisinde kurumuş ellerine bakar, ardından korku yüklü bir çığlıkla o da büyülü tünele doğru koşmaya başlar.

Brom, kaşları çatılı ve yüzünde nahoş bir ifadeyle yaralı iki adama bakar..

..ve annenin lanetini onların da üzerine salar..

Karnından yaralı olan adam acı içerisinde sürünerek kaçarken, bacağından yaralanmış olanı ise hoplayarak gözden kaybolur..

 

“Annenin şakası yok..”, diye mırıldanır Brom.

“Anne şakalardan hiç hoşlanmaz zaten ki..”, der Aremela ciddi bir ifadeyle.

Brom arkasına baktığında kızın geri gelmiş ve hafif ürkmüş bir şekilde kaçan adamları seyreder halde bulur.

“Makineyi nasıl yok edeceğiz, Blom Bundlebim Hobim?”, diye sorar Aremela.

“Makineyi şimdi kırmayacağız.”, diye cevap verir Brom.

“Neden ama ki? Anne makinelerin yok edilmesi gerektiğini söylemişti..”

“Evet. Ama makineleri yok ettiğimizde ne olacağını bilmiyoruz.. İçimden bir ses onların büyük bir gürültüyle patlayabileceğini söylüyor.”

“Bu iyi değil mi? Büyük bir gürültüyle patlasınlar ama ki!”, der Aremela haşin bir sesle.

“Büyük bir gürültüyle patlarlarsa, diğerleri de bizim burada olduğumuzu duyarlar. Bizim burada olduğumuzu bilmedikleri sürece, hepsini gafil avlama ihtimalimiz var, şimdi olduğu gibi..”

Aremela bunu kafasında everir, çevirir ve en sonunda Brom’un ne demek istediğine ayılır.

“Anladım! Onlara pusu kuracağız! Sel gibi..”

“Sel?”

“Evet, sel.. Bastığı zaman sel her zaman aniden ve hemen olur, ve her şeyi de alıp götürür!”

“Haklısın..”, der Brom. “..sel gibi.”

“O zaman gel, Blom Bundlebim Hobim. Önümüzde yapacağımız daha çok sel var!”, der Aremela mutlu bir şekilde ve Brom’u elinden kaptığı gibi bir sonraki makinenin olduğu yere götürür..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Helka yéva rista -nya?”, diye sessizce mırıldanarak sorar Brom, Aremela ile saklandığı bir başla çalının arkasında. “Buzlar kırsın seni?”

“Buz kessin seni..”, diye düzeltir Aremela sessizce. Sonra da alınmış bir sesle, “Yüksek elfçe bildiğini unutmuşum, Blom Budlebim Hobim. Ama bir kızın sırlarını çalmaya kalkman hiç de hoş değil.”, diye söylenir.

“Ben.. özür dilerim. Niyetim büyünü yada sırlarını çalmak değildi. Sadece merakımı cezbetti, o kadar. Daha önce böylesi bir büyü yapıldığını görmemiştim. İtiraf edeyim, biraz ürkütücüydü. Ama etkili olduğunu da söyleyebilirim. Her ne kadar ölümcül olsa da, yinede büyün.. nasıl desem.. büyüleyiciydi!”, der Brom.

Kız bu cevabı tatmin edici bulmuşmudur bilinmez. Ama gülümseyişine bakılırsa hoşuna gitti bellidir.

 

Garip ikili yorgun bir şekilde, vadinin oldukça derinliklerinde kamp kurarlar o gece. Aremela ve Brom bütün gün, her birinde ‘kötü’ üç adam, bir de dwarf’un  bulunduğu kampları vurmuş ve kız adamların dikkatini dağıtırken, Brom’da önce dwarf’dan başlayarak teker teker bütün adamları Titania’nın asasıyla lanetlemişti. Bu süre içerisinde Aremela tam iki defa neredeyse yakalanmış, Brom ise biraz fazla hırslı koşan adamların birine yetişmek için peşinden giderken fena halde düşmüş ve ayak bileğini burkmuştu. Brom’un adamı lanetleyebilmesinin tek sebebi ise kızın adama geniş bir daire çizdirerek tekrar ona getirmiş olmasıydı. Bu olay genç hobbit’i yeterince utandırmadıysa, kızın bir de ‘vah vah’ları arasında Brom’un tüylü hobbit ayağından tutup bileğini ılık suyla yıkanmış hissi veren bir büyü ile iyileştirmiş olması kesin utandırmaya yetmişti..

Kızcağız acı içerisinde kıvranan hobbit’e bakmış ve kendi canı yanıyormuş gibi dolu gözlerle onu teskin etmeye çalışmış, genç hobbit’in burkulmuş bileğini iyileştirdikten sonra da birden sevindirik olmuştu!

Kız, elde etmek istediği şey için sanki elinde ‘yapması gerekenler listesi’ vardır ve her ne kadar hobbit için hissettiklerinde samimi olsa da, listesindeki bir şeyi de yapmış olmanın mutluluğunu yaşamaktadır;

Aremela yüzünde ışıl ışıl bir gururla bulup getirdiği taze meyvelerden harika bir servis hazırlamış ve Brom’un önüne, çayıyla beraber sunmuş, sonra da sessizce onun yemesini seyretmişti.

“Sen yemeyecek misin?”, diye sorar Brom nazikçe ve biraz da kızarmış bir şekilde zira bu fevkalade güzel yaratığın kendisini yemek yemek kadar basit bir şeyi yaparken alık alık seyretmesinden tam olarak utanmasa da, yine de bunu biraz rahatsız edici bulur.

Yani.. Birisinin yemek yeyişi ne kadar ilginç olabilir di ki?

“Aaaa.. Tabii.. Unutmuşum..”, der Aremela, kendi yüzü de kızarmış bir şekilde ve mutlu bir gülümsemeyle dilimlenmiş şeftalileri, üzümleri, çilekler ve elmaları yemeye başlar.

Alık alık seyretme sırası kendisine geçmiş olmalı ki, bu sefer de Brom farkında olmadan kızın dilimleri küçük, kırmızı ağzına götürüp yeyişini seyre dalar..

..ve az evvel hissettiği ‘garip’liğin sebebini anlar.

Kişinin kendisini, özellikle yemek yemek kadar olağan şeyleri yaparken ilginç bulmaması, belli ki başları için geçerli değildir ve bu noktada da kendisinin değil, seyredenin düşünceleri önemlidir.

Brom yıllar önce okuduğu hikayelerden birinde, genç bir delikanlı ile hekimi arasında geçen bir diyaloğu hatırlar..

 

Hekim: Sana aşkı sorardım ama sen sadece bir sonetten alıntı yapardın.

Sen hayatında asla bir kadına bakıp da onun karşısında kendinin tamamen aciz olduğunu hissetmedin.

Sadece bakarak seni yerle bir edebileceğini, Göklerin dünyaya bir melek olarak onu sırf senin için gönderdiğini ve seni cehennemin en habis derinliklerinden sadece onun seni kurtarabileceğini hissetmedin.

Ve senin de sadece onun için dünyaya indirilmiş meleği olabileceğin duygusunu yaşamadın..

Böyle bir kadının sevgisine, onun şefkatine, ve dokunuşlarına asla sahip olmadın..

Zekisin. Bunun aksini kimse iddia edemez.. ama en nihayetinde sen sadece korkudan ödü bokuna karışmış bir çocuksun, o kadar..

 

Brom, kendisinin nasıl algıladığı değil, o potansiyeli taşıyan kişinin sevigiyi nasıl algıladığının gerçekte önemli olduğuna ayılır..

 

“Yine çok düşüncelerdesin mi, Blom Bundlebim Hobim?”, diye sorar Aremela.

“Sanırım.”, der Brom.

“Ne düşünüyorsun, peki?”, diye sorar kız.

“Tam olarak emin değilim.”, diye geçiştirmeye çalışır Brom.

“Hem düşünüyorsun, hem de bana söylemek istemiyorsun.”, der kız mutsuz bir şekilde.

“Daha önce bildiğimi sandığım, ama gerçekte hiç bir şey bilmediğimi anladığım bir şeyi düşünüyordum.”, der Brom, sanki bu her şeyi açıklıyormuş gibi.

“Hiç bir şey anlamadım, Blom Bundlebim Hobim! Yoksa anlamam için özellikle mi böyle karmaşıklaştırıyorsun?”, diye söylenir kız.

“Aaa.. Hayır, sevgili Aremela. Sadece kendim de daha anlamadığım bir şey bu o kadar. Anlamadığım için de, anlatmakta zorlanıyorum..”

“Anladığında bana söyleyecek misin, peki?”, diye saf bir şekilde sorar Aremela.

“Anladığımda söyleyeceğim, sevgili su perisi..”

“Ayağın nasıl oldu?”, diye sorar Aremela.

“Harika.. Sanki hiç burkulmamış gibi.. Çok.. ‘ılık’ bir dokunuşun var..”, diye yüzü biraz kızararak itiraf eder Brom.

“Ben, ‘ılık’ bir su perisiyim ama ki..”, diye mutlu bir şekilde cevap verir Aremela..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Buldum!”, der Brom ertesi sabah uyandığında ve başını eğdiğinde, Aremela’nın uyurken yine farkında olmadan yanına sokulduğunu ve topak halinde başını onun göğsüne yaslamış olduğunu görür. Brom ister istemez gülümser. Bu.. daha önce asla hissetmediği ama gerçekte fevkalade güzel olduğunu düşündüğü bir duygudur.

“Hmmm..?, diye uykulu bir şekilde mırıldanır Aremela..

“Sabah oldu, sevgili Aremela, kalkmamız lazım.”, diye fısıldar Brom.

“Ama çok uykum var ki!”, diye söylenir kız uyuşuk bir sesle.

Kızın yüzünde yine mutlu bir ifade vardır ve rüyasında her ne görüyorsa, bu onun küçük dudaklarının da gülümsemesine sebep olmaktadır. Brom ister istemez, bir su perisinin rüyasında onu böylesi mutlu edecek şeyin ne olabileceğini merak eder.

“Aremela..”, diye tekrar seslenir Brom.

Kız yavaşça gözlerini açar ve uzun bir süre sessizce başını göğsüne yasladığı hobbit’in yüzünü ve yüzündeki ayrıntıları seyreder..

“Çillerin..”, der neden sonra. “Beni hiç rahatsız etmediklerine karar verdim, Blom Bundlebim Hobin!”

“Uhhmm.. Teşekkür ederim?”, diye biraz afallar Brom. “Fikrini değiştiren neydi?”

“Anne beni sana verince çok kızmıştım, çok da korkmuştum. Bundan dolayı da olduğum ılık su gibi değil, kaynayıp taşan aptal su gibi davrandım. Şimdi yine ılıdım ve sana bakınca çillerinin sana yakıştığını görüyorum.”, der Aremela mutlu bir ifadeyle.

Brom ister istemez sırıtır.

“Buldum, diye bağırdığını duydum sanki, uyurken..”, der Aremela. “Neyi buldun?”

“Aaaa.. Neden her gittiğimiz makine kampında bir dwarf ve üç adamın olduğunu buldum.. sanırım..”, diye açıklamaya başlar genç hobbit. “Dwarf, makineleri kontrol eden kişi —bir mühendis.. ve sanırım üç adam da sadece paralı asker.. yada ‘fedai’ de denebilir. Şimdiye kadar sekiz kampı bastık. Bu da sekiz dwarf, otuz iki tane de fedai eder. Bugün de benzer bir adet makine kampı basarsak, toplamda neredeyse yirmiye yakın dwarf mühendis, yetmişe yakın da fedai demek oluyor..”

“Bunların hiçbirisini anlamadım, Blom Bundlebim Hobin ama ki!”, diye alt dudağını pörtletmiş bir şekilde söylenir Aremela. “Çok düşünme şeysin karmaşık ve çetrefilli..”

“Bunun anlamı, ortada ciddi bir yatırımın olduğudur, sevgili Aremela. Fedai tutmak, sayıları az olduğunda külfet getirmez. Ama bu kadar çok olduğunda bunun günlük masrafı azımsanmayacak çok olacaktır. Dahası..”, diye açıklar Brom.

“Bunun bir de dahası mı var?”, diye mızmızlanır Aremela.

Brom gülümser.

“Korkarım var.. Dahası, dwarf müfendisler fedailerden çok daha pahalıdırlar. Yirmi tanesinin günlük kirası fahiş bir fiyata gelir! İş değerli taş ve madenlere gelince, kimse bir dwarf’un aç gözlülüğünü geçemez. Ama buna rağmen dwarf’lar başka ırkların topraklarına girip böyle bir talanda da bulunmazlar.. Hele ‘fey’lere ait ‘kutsal’ vadilere..”

“Ama geldiler ve burayı delik deşik ediyorlar, Blom Bundlebim Hobin!”, diye inler kız.

“Evet, ediyorlar ve bunu yapıyor olmaları bana bir şey söylüyor..”

Kız, Brom’a hayretle bakar.

“Onlarla konuşabiliyor musun, Blom Bundlebim Hobin?”

“Aaaa.. Hayır, sevgili Aremela. Ama davranışlarını okuyabilirsen, akıllarından geçenleri de bulabilirsin..”, der Brom gülümseyerek.

Aremela derin, acıklı bir iç çeker.

Brom ‘fırk’lar.

“Ne okudun ve ne buldun peki, Blom Bundlebim Hobin? Çabuk söylesen iyi olur çünkü yine ‘aptal su’ gibi kaynamak üzereyim..”, der Aremela mutsuz bir ifadeyle.

“Tamam, tamam, kızma lütfen.”, der Brom. “Okuduğum ve anladığım şey, bu dwarfların muhtemelen kendi klanlerinden atılmış yada ihraç edilmiş dwarflar oldukları..”

“Peki bunun anlamı ne ama ki?”, diye sorar Aremela.

“Bunun anlamı, bu dwarfların hiç kimseye bir sadakatlerinin olmadığı ve hiç bir kutsala da saygı duymadıkları.. Bu onları normal herhangi bir dwarf’dan çok daha tehlikeli.. ve aç gözlü yapıyor. Ve nasıl oluyor da medusa gibi haşin bir yaratıkla iş birliği yapabildiklerini de açıklıyor.”, der Brom.

“Bu açıklamanın bir anlamı var mı, Blom Bundlebim Hobin? Yada bize bir faydası?”, diye sabrı tükenmek üzere olan bir üslupla sorar Aremela.

“Bunun bize bir faydası var mı bilemiyorum.. En azından şimdilik. Ama bir anlamı var; bu dwarf’lar buradan asla vaz geçmeyecekler ve şayet hayatta kalırlarsa da daha kalabalık bir şekilde geri gelecekleri..”, diye kaşları çatılı bir şekilde cevap verir genç hobbit.

“Annenin laneti onları buradan uzaklaştırıp geri gelmemelerini sağlayacak ama ki!”, der kız mutlu bir şekilde.

“Hayatta gördüğüm ve öğrendiğim bir şey varsa, o da asla bir şeyi tamamen kökünden kazıyamadığımızdır.. Buradan sadece bir tanesinin bile ‘kurtulması’, burası hakkında istenmeyen dedikoduların yayılmasına sebep olacaktır.”, diye açıklar Brom fevkalade ciddi bir şekilde.

“Sen.. sen onları öldürmemiz gerektiğini söylüyorsun, Blom Bundlebim Hobin..”, diye dehşetle genç hobbit’e bakar Aremela.

“Korkarım, evet. İşte buna savaş derler, sevgili Aremela.. Yapmak isteyip istememizin bazen hiç bir önemi yoktur. Sadece yapılması gerekli olduğu için yapmak zorunda kalırız.. Ama bize ait olan şeyler, yada sevdiklerimizi koruyabilmemiz için hiç beklenmedik bir anda gerekli oluverir.”, der Brom biraz acımasızca..

“Ama.. ama sen çok sakin, anlayışlı ve akıllı bir Hobim’sin ki!”, der kız ağlamaklı bir şekilde.

“Güzel Aremela.. Bunun benim ne kadar sakin, ne kadar sevgi dolu, ne kadar akıllı yada anlayışlı olmamla hiçbir ilgisi yok. Aslına bakılırsa, bunun benimle hiç bir ilgisi yok. Burası benim vadim değil. Burası sizin vadiniz ve bunun da böyle kalması için sizin onu korumanız gerek.. Ve her şeyi de anneden beklememeniz gerek..”, der Brom.

“Ama neden?”, diye hıçkırmaya başlar kız. “Anne her zaman bizi korur ki?”

“Anne bu olaya müdahale edemedi ama. Ve sizi de koruyamadı.. Buna gücü yetmediği için yada bunu beceremediği için değil, gücünün çok fazla olduğu içindi.. Şayet anne gelip buradaki kötü adamları yok etmeye kalkarsa, annenin hiddeti o kötü adamlarla sınırlı kalmaz, bütün bu vadi yok olabilir.. Bütün bu vadi ve size hiç bir zararları dokunmamış olan komşularınızı da yok etmiş olur. Hatırlasana.. anne bunu söylediğinde sizlerde oradaydınız..”

Brom gerçekte kızcağızı üzmek yada ağlatmak niyetinde değildir. Ama saf ve temiz olmak, her gelen kötü adam tarafından itilip kakılmak, yada daha kötüsü için iyi bir bahane değildir ve genç hobit kendisinin bir kahraman yada kurtarıcı olmadını bilecek kadar da iyi tanır. Dahası, gün geldiğinde buradan ayrılıp gitmesi gerekecektir. Gittiğinde bu garip, saf ve içten varlıkların kendi kendilerini koruyabilecek derecede hazırlıklı ve uyanık olmalarını ister.

Genç hobit yavaşça kıza yaklaşır ve onu kollarına alır.

Kız başını onun göğsüne gömer ve hüngür hüngür ağlamaya başlar.

“Ben.. biz öldürmeyiz ama ki, Blom Bundlebim Hobin.. Korkuturuz, ürkütürüz, büyüleriz, unuttururuz, gözlerini kamaştırırız, mutlu ederiz ve gelenleri geri göndeririz.. ama asla öldürmeyiz. Bu.. büyük bir kötülük ki!”, diye boğuk bir sesle hıçkırır Aremela.

Brom bir eliyle sessizce kızı tutarken, diğer eliyle kızın başını ve upuzun, masmavi, çivit, içsel bir ışıkla parıldayan saçlarını okşar.

“Üzgünüm sevgili Aremela. Ama bazen ürkütmek, korkutmak, unutturmak, büyülemek ve gözleri kamaştırmak yeterli değildir..”, diye kızın kuğına fısıldar. “Hadi gel. Bugün yapacak çok işimiz var.”

Brom cebinden temiz mendillerinden birisini çıkartır, kızın yüzünü hafifçe doğrultur, “Hadi.. Önce senin gözlerini bi silelim..”, der ve kızın yaşlarını siler. “Şimdi de burnunu..”, diye ekler ve mendille kızın küçük burnunu çok hafif çimçikleyip siler.

“Ufff.. Acıdı ama ki!”, diye mızmızlanır kız.

“Hadi..”, diye tekrar kızı teşvik eder.

Kız, kendisini tutan bu garip Hobim’e uzun uzun hayretle bakar.

“Sen.. çileklerimi hakkediyorsun, Blom Bundlebim Hobin!”, der neden sonra burnunu çekerek.

“Bunu duyduğuma sevindim, sevgili Aremela.. Hazır mısın?”, diye gülümseyerek sorar Brom.

“Hazırım, Blom Bundlebim Hobin.. Bu güne kadar kimseyi öldürmedim. Ama sel olmam gerekiyorsa, ölüm kaçınılmazdır.”, der Aremela küçük burnunu çekerek. Ardından genç hobbit’in kollarınadan kurtulur, arkasını döner ve o günkü ‘temizleyecekleri’ ilk makine kampına doğru koşmaya başlar.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Brom nefes nefese kalmış ve korkuyla derin ormanın içinde koşar ve çığlığın geldiği yere varır.. ve orada, Aremela’yı yerde, karnına bir mızrak saplanmış olarak görür. Kız, tepesinde durmuş adama mutlak bir terörle bakarken fedai ise suratında çirkin bir sırıtışla yerde yığılıp kalmış kıza bakar. Adam bir eliyle kızın karnındaki mızrağı acımasız bir ağırlıkla sokmaya devam ederken, diğer eliylede belindeki kılıcı çekmektedir.

“Seni iki gündür izliyorduk, küçük sürtük.. Başımıza açtığın zararı, sana acı olarak fazlasıyla ödeteceğim!”, diye hırlar fedai.

“Hobim!”, diye cılız bir sesle inler kız..

..ve Brom fedainin arkasında belirir.

Brom hayatında kimseyi öldürmemiştir. Aslına bakılırsa, hayatında kimseye karşı silah bile çekmemiştir..

Rezil fedainin suratında hayretle karışık acı ifadesi belirir ve kendi karnından çıkmış sivri çeliğe bakar.

Brom adama arkasından yaklaşmış, babasının eski kılıcını yetişebildiği en yüksek yerine, adamın sırtının alt tarafına var gücüyle saplamış ve kılıç adamın zırhının delip karnından çıkmıştı. Genç hobbit kendisi de panik içerisinde sapladığı kılıca asılır ve kılıç adamın çığlıkları eşliğinde midesini, bağırsaklarını, sonrada  apış arasını yararak çıkar!

Adam kan ve pis içerisinde yere yıkılır ve tiz çığlıklarla tepinmeye başlar ama Brom ona bakmaz bile.

Sessiz bir acıyla yüzünü buruşturmuş kızın yanına koşar ve korkuyla dibine çömelir.

“Hayır.. hayır, hayır, hayır, hayır..”, diye inler Brom. “Ölme.. lütfen ölme Aremela!”

“Mızrak.. onu çıkarmalısın, Hobim..”, diye fısıldar acı içerisinde Aremela..

“Onu çıkartırsam bu canını çok acıtır ama!”, diye çığlar genç hobbit korku içerisinde.

“Zaten acıtıyor.. Blom.. Bundlebim.. Hobim.. Mızrağın ucunda.. demir var.. yakıyor beni..”, diye inler Aremela sıktığı gözlerinden yaşlar akarken.

Brom dişlerini sıkar, yavaşça mızrağı hareket ettirmeden kavrar..

..ve seri bir hareketle kızın karnından çıkarır.

 

Genç hobbit hayatının sonuna kadar o mızrağı çekerken çıkardığı ıslak sesi unutmayacaktır.

 

Aremela’dan sessiz bir çığlık kurtulur ve kendinden geçer..

Brom ne yapması gerektiğini düşünmeye çalışırken ormanın muhtelif yerlerinden sesler duymaya başlar..

..ve son iki gündür yaptıkları baskınların fark edilmiş olduğuna ayılır.

Dwarf’lar ve paralı fedaileri kıza pusu kurmuşlardır!

Brom eğilir, yavaşça kan içerisindeki kızı kucaklar ve olabildiğince sarsmadan geldiği istikamete doğru koşmaya başlar çünkü ihtiyacı olduğunu düşündüğü şey oradadır.

Genç hobbit kız için hissettiği korku ve tarifsiz endişeyle, baskın yaptıkları en son makine kampına giderken yanından geçtikleri küçük göletin yanına gelir, sonra da kızı yavaşça suyun içine bırakır..

..ve Aremela ağır ağır göletin dibine çöker ve gözden kaybolur.

Brom kahırla suda kaybolan kıza bakar ve tahmininde haklı olduğunu umar. Sonra yüzünde daha önce görülmemiş kararlı ve haşin bir ifade belirir..

Genç hobbit kıza ve içinde kaybolduğu gölete arkasını döner ve ormanda kızı arayan dwarf ve fedailerin peşine takılır.

“Ahmaklar!”, diye burnundan soluyarak küfreder Brom. “Size pusu nasıl kurulur öğreteceğim. Hobbit’lerin iyi olduğu tek şey, sadece şanslı olmaları değildir..”

 

Brom Bumblebrim ipini koparmış vaşak gibi hırlar..

..ve kan avına çıkar!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Blom.. Blom Bundlebim Hobin..”, diye ağlamaklı bir ses duyar Brom ama küçük bedeninin her bir yerinden gelen acıların arasında kaybolur duyduğunu sandığı ses..

“Lütfen Hobim.. Uyan artık.. Beni korkutuyorsun ki!”, diye yalvarır Aremela.

“Acıyor..”, diye inler Brom. “Her yerim acıyor..”

“Neden bensiz gittin, Blom Bundlebim Hobin? Anlaşmamız böyle değildi ama ki!”, diye koykuyla karışık söylenir kızcağız.

“Neden ölmek üzereydin, Aremela? Bu da anlaşmamız arasında yoktu!”, diye inlemeye devam eder genç hobbit.

“Ama bu isteyerek yaptığım bir şey değil di ki.. Sanırım bana pusu kurdular çünkü o mebus adamın geldiğini duymadım bile.. Koşarken mızrağını attı bana ve ben de çok geç gördüm!”

“Benimkisi ise isteyerek yaptığım bir şeydi, Aremela. Senin öldüğünü sandım ve onlara bunun cezasını vermeye karar verdim.”, der Brom ve yavaşça başını kaldırır. “Ne kadar yaralıyım?”

“Çok yaralısın, Blom Bundlebim Hobin! Kalçanda bi delik var. Mızrak deliğine benziyor. Kolunda bi kesik var. Sırtında da üç tane kesik var. Sırt çantana altı tane ok saplanmış. Başında da bi yarık var ve sanırım iki ayak parmağın da kırılmış durumda..”, der kız, sonra tıslayarak söylenir. “Sana bakmak benim bile canımı yakıyor, Blom Bundlebim Hobin!”

“Senin yaralandığını sandığımda da benim canım yanmıştı, işte..”, diye elini başındaki yarığa götürür ve acıyla gözlerini sıkarak elini tekrar indirir.

“Bütün yaralarını iyileştiremem, Blom Bundlebim Hobin. Burada değil.. Ama benimle suya gelirsen bunu yapabilirim.”, der Aremela.

“Seninle her yere gelirim sevgili Aremela. Canım o kadar acıyor ki!”, diye pes eder genç hobbit..

..yumuşak, ılık bir elin yüzüne dokunduğunu hisseder. Ilık, yumuşak başka bir elin onu kolundan tuttuğu farkeder.. İki el, nazikçe küçük hobbit’i kaldırmaya çalışır, ama bunu beceremez!

Brom, acı içerisinde olmasına rağmen ‘fırk’lar.

“Korkarım, göründüğümden daha ağırım, sevgili Aremela.”, der ve kıvranarak bir kere yuvarlanır ancak bu yeterli gelmez. Genç hobbit gözleri acıdan sımsıkı kapalı olduğu halde ıkınarak bir daha yuvarlanır..

..ve taş gibi suyun içine düşer!

 

‘Çulup!’

 

Brom sadece çok kısa bir anlığına suyun şok edici etkisini yaşar zira etrafındaki çivit mavisi ışıltıyı farkeder. Az önce yüzünde hissettiği ılık parmakları tekrar yüzünde hissedince gözlerini tekrar açar ama suyun içinde Aremela’nın sadece masmavi gözlerini görür. Kızın gerisi yoktur!

Kızın gerisi.. ürkütücü bir şekilde Brom’un çevreleyen suyla bütünleşmiş gibidir ve hissettiği ılık parmar önce hobbit’in başındaki yarığın üstünde gezinir. Brom kafasının gıdıklandığını hisseder. Ilık parmaklar sırasıyla Brom’un kolundaki kesik, kalçasındaki delik, sırtındaki kesikler ve varlıklarının farkında bile olmadığı daha birçok küçük yara ve kesiklerin üzerinde dolanır. Brom vücudunun bu kadar yerinde gıdıklanabileceğini bile bilmezken, parmaklar en son ayaklarına dokunur.

‘Çıt!’ —Bir.. Kırık parmaklarından biri yerine oturur ve genç hobbit’in sadece bir anlığına canı yanar.

‘Çıt!’ —İki.. Brom diğer parmağınında yerine oturtulduğunu hisseder, ardından ayağından aynı gıdıklanma duygusu yayılır ve genç hobbit, yüzünde yorgun, mayhoş ve hafif kayık bir ifadeyle önünde bir bütün olarak duran kıza.. masmavi, içten çivit-beyaz bir ışıkla aydınlanıyormuş gibi parlayan saçları, iri ve hafif çekik canlı mavi gözleri, küçük, şirin burnu ve çilek kırmızı-pembesi şekilli dudaklarıyla hemen önünde duran Aremela’ya bakar.

“Se.. seni.. öpmek istiyorum, sevgili Aremela..”, deyi verir birden. “O kadar güzelsin ki!”

“Beni öpmeni istiyorum, Blom Bundlebim Hobin. Ne bekliyorsun ki?”, diye fısıldar kız.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bu çok uzun bir tırmanış olacak..”, der Brom ve tekrar yukarı.. çok yukarı bakar. Genç hobbit, dibinde duruğu, yapı ve görünüş itibariyle taş bir sütunu andıran ‘dağa’ uzun uzun bakar zira bu ‘sütun’, temelinde neredeyse yarım mil çapındadır ve sonu bulutların arasında kaybolmuştur. Brom dağın etrafında sipiral şeklinde dolanarak çıkan üç adımlık, yer yer de taşa sırtını vererek devam etmesi gerekecek kadar daralan patikaya bakar ve tekrar esefle söylenir. “Bu gerçekten çok uzun bir tırmanış olacak..” 

“O kadar da korkulacak bir yanı yok ama ki, Blom Bundlebim Hobin!”, der Aremela ışıl ışıl, mutlu bir ifadeyle.

 

Kız, bir gün önce gölde genç ‘Hobim’i iyileştirmesinden sonra her nedense enerji doludur ve gözlerinde farkındasız bir parıltı, yüzünde seninç dolu bir gülücükle yerinde zıp zıplayıp yürümektedir.

Brom ise güneşte fazla durmuş biri gibi kızarmış bir ifadeyle dolaşır ve her nasılsa kendisini ‘mutlu’ bir şekilde kandırılmış hisseder.

 

“Hayır, sevgili Aremela..”, diye itiraz eder genç hobbit. “..gerçekten korkulacak bir şey var. Şayet o yüksekten kayıp da düşersem, seke seke ta Bowling Hills’e kadar yuvarlanırım ve ben Bowling Hills’e geri döndüğümde bunu sekerek yada yuvarlanarak değil, efendi efendi yürüyerek yapmak istiyorum!”

Aremala mutlu bir şekilde kıkırdar.

“Elinden tutabilirim ama ki!”, diye önerir kız ve cevabını beklemeden Brom’u elinden kaptığı gibi patikadan yukarı doğru koşturmaya başlar.

 

Aremela ve Brom, saatlerce dağın etrafından dolanan patika boyunca yürürler ve bütün bu süre boyunca Brom yukarı çıktıklarında ne halt yiyeceklerini düşünür.. kara kara ve bir yandan da bu şeye neden dağ deyip durduklarını merak eder zira bu daha çok DEV bir minareye benzemektedir..

 

“Bir medusa.. Muhteşem Gökler adına minarenin tepesinde bir medusa var, geldiğimizi biliyor ve bizi bekliyor!”, diye için için inler genç hobbit.

Brom, yıllar önce okuduğu bir kitaptaki kahramanın bir medusa ile mücadelesi hatırlar ve ayna yüzeyli bir kalkanı nereden bulacağını düşünür.. yani.. gerçekçi olmak gerekirse, kimin ayna yüzeyli bir kalkan yapacağını merak eder.

“Her halde aynayı kalkana tutturan ahmak, aynanın gelen ilk ok ile kırılabileceğini düşünememiş!”, diye okuduğu zamanda saçma gelen hikaye ile tekrar dalga geçer..

“Yine derin düşünceler içinde kaybolmak üzeresin, Blom Bundlebim Hobin.. Sevinmelisin!”, der Aremela arkasından.

“Neden?”, diye sorar Brom.

“Derin düşüncelerinde kaybolmanı engellemek için yanında ben varım ama ki!”, diye kıkırdayarak cevap verir Alemela.

Brom ‘fırk’lar.

“Medusa konusunda ne yapacağımızı hala düşünebilmiş değilim, sevgili Aremela..”, diye itiraf eder Brom.

“Senin de yapacağın şey belli, benim de.. Ben dikkatlerini üzerime çekeceğim, onlar benimle uğraşırken, sende annenin asasıyla onların buradan uzaklaştıracaksın.”

“Sanırım bu tuzağa bir daha düşmeyeceklerdir zira birileri baskınlarımıza uyandı, üstüne bir de bize pusu kurdular..”, diye somurtarak itiraz eder genç hobbit ve bir anlığına, kızı ‘belki’ kurtulur umuduyla göle saldığı, gerçekte ise onun kati olarak öleceğini düşündüğü an’a geri döner.. ve içinde hissettiği hiddetten dolayı kızı arayan dwarf ve fedaileri üzerine ard arda ve acımasızca yağdırdığı Titania’nın lanetini hatırlar. Brom asanın nasıl çalıştığını bilmez, ama sanki ‘katliamın’ sonuna doğru lanet çok daha zalimce vurmaya başlamıştı hedeflerini.. Öyle ki, Brom lanetle vurduğu son iki adam ve dwarf haykırmaya bile fırsat bulamadan oracıkta ‘kurumuş’ sonra da kapkara bir toz yığını halinde yere ‘dökülmüşlerdi’..

 

Brom ileriki yıllarda.. bundan çok, çok uzun yıllar bile sonra hatırlamak istemeyecektir o adamlara yaptıklarını.

 

“Seni hiç yapmak istemediğin şeyleri yapmaya zorladım, Blom Bundlebim Hobin.. Bundan dolayı bütün kalbimle senden özür dilerim ve bir gün beni affedeceğini umuyorum.”, diye kızın cılız sesini duyar arkasından..

Brom durur ve hayretle peşinden gelen kıza bakar.

“Bana hiçbir şeyden dolayı özür dilemene gerek yok, sevgili Aremela. Sana yaptıklarından dolayı kızdım.. ve cezalarını verdim. Evet. Onlara yaptığım tam olarak buydu; CEZA! Onlardan öç almadım, onları cezalandırdım!”, diye boğuk ve haşin bir sesle cevap verir genç hobbit.

“Ama sen iyi bir Hobim’sin. Bu güne kadar kimseyi öldürmemiştin. Benim dikkatsizliğim yüzünden başıma gelenlerden dolayı ruhunun bu saflığının yok olmasına sebep oldum ama ki!”, diye daha da sessiz bir utançla mırıldanır Aremela.

 

Brom kızın söylediklerini düşünür —gerçekten düşünür, zira kız söylediklerini nezaket yada latife olsun diye dillendirmemiştir. Genç hobbit’in bu son bir kaç günde öğrendiği bir şey varsa, fey’lerin ruhlarla ve metafizik alemiyle ilişkileri, kendisi gibi ahmak ölümlülerden çok daha ‘berraktır’. Olduğu su perisi gibi, mecazları anlamakta çektikeri sıkıntıyı da göz önünde bulundurduğunda, kızın söylediği şey, bir anlamda ‘gerçektir’ aynı zamanda..

 

“Buna fazla üzülme, Aremela. Sanıyorum ki bu bir gün olacaktı zaten. Açıkçası beklediğimden çok daha fazla gecikmişti bile diyebilirim. Bu aşağılık adamların kan dökmeden buradan ayrılmayacakları da en başından belliydi. Sanıyorum annenin de, benim gibi bir ölümlünün buraya girmesine izin vermesinin sebebi de bu gereksinimdi. Özellikle de vadinize olanlardan sonra.. Beraberimde getirdiğim kendi demir silahlarıma da en başta el koymayışından bunu anlamış olmam gerekirdi..”

Aremela sessizce içi kanayan hobbit’e yaklaşır ve ona bütün varlığı ile sarılır.

“Sevgili Blom Bundlebim Hobin..”, diye fısıldar ona. “..suya küçük bir yaprak düşerse dalgalanır ve tümü hisseder o yaprağı.. İzin ver acın acım olsun..”

 

Brom Bumblebrim hayret ve hayranlıkla kendisine sarılan kızı tutar kollarında. Geri dönüp baktığında, unutmayı çok isteyeceği, ama asla unutamayacağı an’lardan bir tanesi de bu olacaktır.

Dev taş minarenin etrafında dolanan patika boyunca derin, hırçın bir şaklama sesi yankılanır ve Brom ne olduğunu bile anlayamadan Aremela onunla waltz eder gibi döner..

..ve ilkilir. Kendi küçük yüzü hüzünle karışık acıyla büzüşür..

..sonra da olduğu gibi hobbit’in kollarında yığılır.

 

Brom kızın az gerisindeki koyu kahve cübbeli adamı görür..

..ve elinde tuttuğu, daha çok yıldırım şeklindeki kurumuş bir dala benzeyen sihirli çubuğu görür.

 

Brom kollarında cansız bir şekilde salınan kıza bakar ve kaynayan gayzer gibi tüm kinini cübbeli adama yöneltir ve..

 

“Lende ar- Len Alende Nieliem Arlende!”

 

..diye çığlar!

 

Cübbeli adam birden ne olacağına anlamış gibi korkuyla ona bakar ve haykırır.

“Mad Ussa, kaç!”

 

Adam birden olduğu yerde çalıkmış gibi irkilir ve dehşetle kararmaya başlayan ellerine bakar. Adamın elleri bin yıllık kurumuş ve kararmış mumya gibi sertleşip dökülmeye başalar ve toz halinde rüzgarda kaybolur. Ama annenin laneti orada bitmez çünkü Titania böyle buyurmuştur. Adam acıyla çığlık atmaya başlar ama bu da çok uzun sürmez zira adamın kuruyup uçuşan ellerinden sonra kolları, ardından göğsü, boğazı, suratı ve başı, sonrada bacakları.. hepsi art arda kararıp kurur ve simsiyah toz halinde dağılıp gider..

Brom patikanın biraz daha yukarısında, muazzam, kapkara sırhlar içerisinde bir dwarf görür ve onu gördüğü anda hiç sektirmeden tekrar bağırır..

 

“Lende ar- Len Alende Nieliem Arlende!”

 

..ama dwarf beklenmedik bir çeviklik örneği sergiler eliyle önünde seri bir daire işareti yapar. Brom gönderdiği lanetin, dwarf’un önündeki bir şeye çarptığını görür gibi olur. Kapkara zırhlar içerisindeki adam buna rağmen geri tökezler ve kendisini korumak için yaptığı büyü her ne ise, lanet onu karartıp yemeye başlar.

Dwarf büyük bir kinle küfreder..

..ve patikanın kenarından aşağı atlar!

 

Brom, dwarf’un ardından tekrar tekrar lanetler gönderir ama isabet edip etmediğini asla öğrenemez. Kapkara zırhları içerisindeki dwarf’un pelerini hayret verici bir şekilde açılır ve yarasa kanadı gibi çırpmaya başlar..

Dwarf nefretle küfürler savurarak gözden kaybolur!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Brom Bumblebrim, kucağında hareketsiz duran kız olduğu halde taş minarenin tepsindedir ve ufku seyretmektedir. Genç hobbit, tepesinde durduğu taş minareye çıkmayı hiç istememişti. Ama çıkacaksa tepesinden manzarıyı bu kız ile —Aremela ile— seyretmek istemişti.. Ve şimdi ikisi de hareketsiz bir şekilde, hayatında gördüğü en güzel, en muhteşem ufku seyretmektedir..

“Kızım..”, der dolgun bir ses hemen yanında. “..benim küçük Aremela’m..”

 

Brom uzun süre yanında duran kadının varlığını umursamaz.

Neden sonra sessizce kaynayan bir sesle hırıldar.

 

“Neden.. neden onu bana verdin ki? Gelmeseydi hala hayatta olurdu..”

“Gelmeseydi sen ölmüş olurdun, sevgili Brom Bumblebrim.”, diye hüzünlü bir sükunetle cevap verir Titania.

“Ama o hayatta olurdu!”, diye bağırır genç hobbit.

“Onun çileklerini yedin, genç Brom. Onu sana ben bağlamadım. Onu kendine sen bağladın..”, der anne aynı hüzünlü sessizliği ile.

“Anlamıyorum.. keşke yemeseydim.. keşke buraya hiç gelmemiş olsaydım..”, diye birden hıçkırmaya başlar Brom.

“Hayır, Brom Bumblebrim. Böyle söyleyerek onun fedakarlığını da, anısını da küçültme.”, der Titania.

“Beni korumamış olsaydı hala hayatta olurdu!”, diye kahır dolu bir sesle hıçkırmaya devam eder Brom.

 

“Aaa.. Sen onun fedakarlığının, seni korumak için seninle yer değiştirmiş olduğunu mu sanıyorsun? Hayır, genç Brom. Onun gerçek fedakarlığı, ben onu sana verdiğimde, onun bunu kabul etmesindeydi.. Bunu yaparak bir ‘ölümlü’ olabilme ihtimalini göze almış oldu..”

“Ama neden? Neden böyle bir şey yaptı ki?”, diye dolu gözlerle kucağındaki cansız kıza daha da şiddetle sarılır.

“Çünkü, sevgili Brom, sen onun çileklerini yedin!”

Brom, farkındasız bir şekilde annenin aynı zamanda hem ‘sen’, hem de ‘onun’ kelimelerine vurgu yapmış olduğunu farkeder..

..ve ortaya çıkan her iki anlam da onu farklı kahreder.

“Ona üzüldüğün kadar da onun adına sevinmelisin, genç Brom.”, der Titania.

“Ortada sevinilebilecek bir şey varsa, bunu ben göremiyorum..”, diye inler Brom.

“Çünkü her ne kadar fey’ler olarak çok uzun yaşasak da, gerçekte ölümlülere her zaman gıpta ile bakarız. Onların davranışlarını taklit ederiz, onlar gibi konuşup onlar gibi davranmaya çalışırız. Onlar gibi oyunlar oynar, onlar gibi dans ederiz.. ve onlardan çocuklar yapmaya çalışırız.. Küçük Aremala’m ise çocuklarım arasında bir ölümlüye en çok yaklaşabilenimiz oldu.”

“Biz ölümlülerden çocuklarınız oluyormuş ama..”, diye itiraz eder Brom.

 

“O bir alış verişten ibaret. Bu dünyada istekli bir fey kızını reddedebilecek tanıdığın kaç ölümlü var, genç Brom?

Sen onun istediğini ona vermedin. Ama onu red de etmedin. Sen ondan hiçbir talepte bulunmadın. Bu yüzden o da senden istediğini talep edemedi çünkü almak için önce vermek lazım. Vermek için de ortada bir talep olması gerek. Denge ancak bu şekilde korunabilir. Buna rağmen sen onun için öldürdün. Onun için delirdin. Onun için üzüldün ve ağladın.. Sen onun için kahroldun.. Ve o da senin için başta sadece korku hissediyor olmasına rağmen yine de beni kırmadı. Bunu yapmaya hakkı vardı ama bu hakkını kullanmamayı seçti. Sen, bir ölümlü olarak onda beklenmedik bir merak ve ilgi uyandırdın. Dahası, senin sağlıklı ve hayatta kalabilmen için elinden geleni.. ve daha fazlasını yaptı, Brom Bumblebrim. Ve her ikiniz de hiçbir talepte bulunmamış olmanıza rağmen bunları yaptınız. Bu şekilde ‘mutlak dengesizliği’ oluşturmuş oldunuz.

Bir şeyi çok iyi anlamı istiyorum; feyler denge olmadığında fevkalade rahatız olurlar ve o denge için çırpınırlar. Aynı dengesizliğin devam etmesi halinde de solup giderler. Sizin aranızdaki dengesizlik, bir fey’de gerçekleşmez. Bu ancak ölümlülerin tahammül gösterebileceği bir durumdur. Sevgili Aremela’m senin için ölümlü olmayı göze almıştı.. çünkü onun çileklerini yedin.

Benimle konuştuktan sonra yüzeye geri döndüğünde ona bazı tembihlerde bulunmak için yanıma çağırdım çünkü sevgili Aremela’m ölümlüler hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Ona benim isteğimi kabul etmeyebileceğini ısrarla tekrarlamama rağmen o ise bana sadece aynı şeyi söylemeyi tercih etti;

‘O benim çileklerimi yeni, anne..’

Bunları sana söylüyorum çünkü hissettiğin kahrın hakkını vermeni istiyorum.

Sen, Brom Bumblebrim, fey’lerde nadiren görülmüş bir şeyi gerçekleştirdin..

Sen bir fey’e takas değil, sevgiyi ve fedakârlığı göstermiş oldun..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

02.10.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Eylül başı.
Ritual Ormanlarının güneyi..

 

Brom Bumblebrim, Titania ile arasındaki konuşmadan sonra hayatında daha önce hiç hissetmediği bir acı ve boşlukla Gulls Perch’in batısındaki neredeyse bir mil yükseklikteki taş ‘minareden’ güneş batıncaya kadar ufku seyretmişti. Güneş batarken kucağında hareketsiz bir şekilde, uyuyormuş gibi duran Aremela’nın sessiz bedeni de yavaşça, buharlaşıyormuş gibi kaybolmaya başlamıştı.

Brom incelip kaybolan kıza biraz daha sıkı sarılırmış, ağzından hıçkırıklarla “Hayır.. biraz daha.. lütfen!”, diye kırık bir yalvarış kaçmıştı..

 

“Gitme zamanı geldi, genç Brom. Hem onun, hem de senin için..”, demişti ona anne Titania.

 

Gün battığında, Brom ruhundan da bir şeylerin gömüldüğünü hisseder çünkü masmavi, çivit-beyazı içsel bir ışıkla aydınlanan upuzun saçları, iri, hafif çekik, derin sulara ait gözleri, küçük, şirin burnu ve sahibesi olduğu çilek dudaklarıyla Aremela ona sessizce veda eder gibi kaybolmuştu.

Şimdiyse Brom, Titania annenin çağırdığı, Gulls Perch’e adını veren dev, bembeyaz bir martının sırtında, Rituel Ormanlarına doğru uçmaktadır.

Belki bir başka zaman olmuş olsa, Aremela ile hiç karşılaşmamış olduğu bir zaman da, Brom neredeyse yirmi yardalık kanat açıklığına sahip dev martının sırtında seyahat etmeyi hem hayret ötesi, hemde dehşet verici bir tecrübe olarak görebilirdi.

Şu anda ise Brom etrafına bile bakınmadan, öylece kuşun sırtında oturmuş, ölü gözlerle ileriyi, gece karanlığında sadece kendisinin görebildiği bir şeye bakmaktadır.

Brom, Gulls Perch’ten ayrılırken anneden hiçbir şey talep etmez, hiçbir şey de istemez. Brom, Gulls Perch’de geçirdiği süre boyunca hayatında isteyebileceği tek şeyi zaten kaybetmiştir.

Buna rağmen genç hobbit elindeki küçük şeyi sımsıkı tutar ve karmakarışık zihninde o şey her aklına geldiğinde gözleri yine dolar, ve yaşları dev martının uçarken oluşturduğu rüzgarda salınıp kaybolur..

Çünkü genç Brom Bumblebrim’in elinde sımsıkı tuttuğu şey, gerçekte küçük bir kesedir.

 

Kesenin içinde, Gulls Perch’den ayrılmadan hemen önce annenin ona verdiği, sevgili Aremela Berrybush’un çileklerine ait tohumlar vardır..

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” VI ile
devam edecek..

 


 

 

 
 

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” IV

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” III ‘ün
devamıdır..

 

 

27.06.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Temmuz ortası ve Ağustos başı..
Gulls Perch’in doğusundaki harabeler..

 

Brom Bumblebrim kaçık kıkırtılarla Miasmire bataklığını arkasında bırakır. Ardından gelen korkunç çığlıklar küçük hobbit’in sadece daha çok sırıtmasına sebep olur.

“Ahahahahaa..”, diye manyamış bir kahkaha atar koşarken ve yarı sarhoş bir sevinçle avazı çıktığı kadar bağıra bağıra şarkı söylemeye başlar..

 

Ben bir hobbit’im, gülerim.
Evim, bahçem, güllerim!

Gündüz yerim içerim,
Gece olunca chill’lerim.

Sakın bana yan bakma,
Atarım ben de geri bakla!

 

Evet. Belki kendisini yemeye çalışan bataklık canavarından bir Bakla Bombasıyla kurtulmuş olması, Brom’u biraz gaza getirmiş olabilir. Ancak son birkaç aydır yaşadıklarından sonra genç hobbit’in havalara girmiş olmasını da kabul edilebilir bir davranış olarak görmeliyiz.

Lütfen, azıcık anlayışlı olun.

Hiçbir şey olmasa bile bu sizi daha bilge biri yapacaktır, inanın!

 

Brom, insanların, dwarf’ların, gnome’ların ve hatta elf’lerin bile pek azının bildiği ve uğradığı Gulls Perch’in güney sınırlarına kadar neredeyse hiç dinlenmeden koşar ama Perch’e girmek gibi bir niyeti de yoktur. O garip, ürkütücü, sislerle kaplı vadiye uğramayanlar listesinde hobbit’lerin olmamasının sadece kendisi gibi hobbit’lerin herhangi bir listede yer almamalarından kaynaklandığını tahmin etmesindendir.

 

Hobbit’ler akıllı tiplerdir.

 

Bu yüzden Perch’in doğusundan geniş bir ark çizerek dolanır ve kendisini çok eski, daha önce hiç görmediği bir tarzda yapılmış, ve belki bir zamanlar orta büyüklükteki bir sahil şehri olabilecek bazı harabelerde bulur.

Brom günlerce bu harabelerde dolanır ve hayattayken belki de muhteşem olan bu şehrin, mimarları tarafından ne kadar ekonomik bir maharetle tasarlanmış olduğunu gördükçe ister istemez hayran olur. Yıkıntı halindeki binaların bazılarının muhtemel işlevlerini tahmin ettikçe, her birinin nasıl bir intizamla konumlandırıldığına ister istemez hayret eder genç hobbit zira kendisi bu şehirde yaşamış ve biri gelip gözlerini bağlamış bile olsaydı, istediği yeri sadece adımlarını sayarak bulabilirdi!

Ve zihninde, zamanın her şeyi nasıl ellerine alıp da acımasız bir zarafetle eritip yok ettiğini bu en ‘kalıcı’ örnekte görür..

..ve yıllar sonra, çok daha büyük, başka bir şehirdeki bir handa dile getireceği bir şarkının ilk sözleri de bir araya gelmeye başlar..

 

Time.

You cannot see it,
you cannot feel it,
taste it, smell it, or hear it.

And yet, it wears the hand,
takes the sight and the sound
and bends the spine!

 

Genç ozan harabeleri neredeyse bir ucundan diğerine kadar, nerdeyse iki hafta boyunca dolaşır. İşin Brom açısından ilginç gelen yanı ise şehrin genel konumudur. Evet, Brom bir tuğlacı, bir duvarcı yada bir mimar değildir ama romanlar dışında birçok farklı ırklara ait kitapları da okumuşluğu vardır. Ve o kitaplardan derlediği bilgileri göz önünde bulundurduğunda..

 

“Bu bir sahil şehri değil..”

..der yumuşak, kültürlü, dolgun ve feminen bir ses.

 

Brom olduğu yerde durur.

 

“Şimdi de şehir mimarı mı oldun?”, diye horlayan, tiz bir başka ses cevap verir.

“Bunu anlamak için şehir mimarı olmaya gerek yok. Benim gördüğümü senin de gördüğünü ikimiz de biliyoruz.”, der yumuşak, kültürlü ses.

“Benim gördüğümü gördüğünü görmüşmüş.. Bu cümle için ne kadar uğraştın?”, diye gizlenmemiş bir tiksintiyle söylenir tiz ses.

“Aslında hiç uğraşmadım ve yapısal olarak doğru ifadelendirilmiş bir cümle. Bununla beraber, konumuzun da dışında. Bak. İşte şurada.. Dış duvarların olması gereken yerde..”, der feminen ses.

“Eee? Noolmuş?”, diye huysuzca sorar tiz ses, ve Brom bu kötürüm, tiz sesin sahibinin de bir kız olduğunu düşünür.

Huysuz, baş belası bir kız..

“Şimdi de şuraya; kuzeye, şuraya; güneye ve şuraya; batıya bak. Toplam dört adet cephe surları varmış zamanında ve dördünde de aynı büyüklükte şehir kapıları varmış gibi duruyor. Arkeolog sensin. Ama denize bakan duvara, bakmayan diğer üç duvarlardaki kadar büyük bir kapı yapılmış olması bana pek de mantılı gelmedi.”

“Belki.”, diye cevap verir asabi bir şekilde tiz sesli kız.

“Hepsi aynı ise, bunun anlamı bu şehir hayatta iken, şimdiki olduğu gibi burada bir denizin olmadığıdır –ki bu da benim tezimi destekliyor.”, der yumuşak, feminen sesli diğer kız mutlu bir şekilde.

“Eee? Şehir buradayken deniz yok idiyse noolacak ki? Belki burada o zamanlar deniz yoktu.”

“Endless Sea 7,589 yıldır burada! Eminim daha önce burada bir deniz olmamış olsaydı, bunu fark eden birileri çıkardı, öyle değil mi?”, diye sorar, dolgun sesin sahibi nazikçe.

“Ee? Vardı yada yoktu. Olmuş olsa noolur, olmamış olsa noolur? Bu bilginin kime ne faydası var?”, diye acımasız bir umarsızlıkla cızlar, tiz sesli kız.

“Bari Na-ammen kayıtlarına göre—”, diye başlar feminen ses.

“Bana o salak şehirden, orada yaşayan salak elf’lerden ve başlarındaki salak Ri’den, ondan bile daha salak Rise’den bahsetme! Toplu salak onlar!”, diye hışmeder tiz sesin sahibi.

“Peki. Solace ve Tranquil elf’lerinin kayıtlarına göre de bu deniz, en az 7,500 yıldır buradaymış.”

“Salak elf’lerin salak tarihleri!”

“Ortak tarih kullanıyoruz ama..”

“Eee? Deniz burada idiyse noolmuş yani? Sende de biraz salaklık var galiba..”

 

Brom, her kimse, tiz sesli kıza sert bir cisimle vurası gelir. Taş yada odun gibi bi şeyle!

 

“Bende ‘salaklığın’ var olduğunu düşündüğünden eminim. Ama hiç merak etmiyor musun, (a) bu kalıntılar hep burada idiyse, deniz nereden ve ne zaman geldi? (b) deniz hep burada idiyse, gerçekte bir sahil şehri olmayan bu kalıntılar ne zaman, nereden, ve nasıl buraya geldi?—”

Tiz sesli kız umarsızca burnunu çeker ve cadaloz bir şekilde cevap verir.

“—(c) Umurumda değil! Nereden geldiyse geldi. Olmuş bitmiş gitmiş! Bu salak sorunun cevabını bulmuş olsak kime ne faydası dokunacak bunun?”

“Hiç merak etmiyor musun? Sen bir arkeologsun..”, diye biraz alınmış biraz da yorulmuş bir şekilde sorar, yumuşak, dolgun sesli kız.

“Ben bir arkeolog olmak istemedim. Bana uygulanan kısıtlamalardan dolayı alabileceğim dersler o kadar sınırlıydı ki, istediğimi olabilmemi imkansız hale getirdiler. Öyle ki ya bir fosseptik mühendisi, ya da bir arkeolog olacaktım. Tahmin et hangisini seçtim?”, diye çeliği eritecek bir hicivle cevap verir tiz sesin sahibi. “Bu da yetmiyormuş gibi, bir de senin gibi bi salağı taktılar peşime!”

“Bence meslek seçimi olarak arkeoloji harika bir tercih. İstediğin yere gidebiliyorsun ve yerel vahşiler dışında da kimse sana karışamıyor. Ben de olmak isterdim ama arkeoloji için biraz fazla ders almışım. Aldığım dersler ve notlara göre benim bir Zeplin Mühendisi olmam gerekiyordu..”

“Çünkü bi bu eksikti.. O kıyafetlerinle kendini bütün krallığa bi zeplinden sergilemediğin kalmıştı!”

“Laf aramızda, mühendislerin üzerinde yeni çalıştıkları Yıldırım Uçurtmalarına pilotluk yapmamı bile isteyenler! Ama ben aradığım cevapların da, sorunların da yukarıda değil, burada, yerde olduğunu düşündüğüm için gelen teklifleri geri çevirdim.”

“Sana krallıkta ki en paralı ve en prestijli işi teklif ettiler ve sen binlerce yıllık pörsümüş kalıntılarda kehanet aramak için onları reddettin, öyle mi? Dediğim gibi.. Sen salaksın!”

“Neden bana devamlı böyle şeyler söylüyorsun? Geçmişte sana bir kötülük mü yaptım?”

“Ben herkese böyle davranıyorum. Neden sana ayrıcalık göstermem gerekiyor ki? Yoksa sen kendini şu özel kar tanesi sanan tiplerden misin?”

“Hepimiz özeliz ve hepimiz ‘taneyiz’ çünkü hepimiz farklıyız. Hepimizin geçmişi farklı. Dolayısıyla yaşadıklarımız bakış açımızı da, vereceğimiz kararları da etkileme potansiyeline sahip. Ama bu sadece tembeliğimiz için bir bahane. Önemli olan geçmişimizin, vereceğimiz kararları etkilemesine ne kadar izin vermek istediğimizdir.”, der dolgun sesli kız sakince.

 

Brom sessizce bir ıslık çalar. Bu kız, her kimse, sesi ve yaklaşımları kadar güzelse, kesin onunla tanışmak ister.

 

“O neydi?”, der tiz sesli kız.

“Ne neydi?”, diye sorar diğeri.

“Bi şey duydum sanki..”

 

“Hay shit!”, diye geçirir içinden Brom. “Bu o kız! Kafama taş atıp sonra da beni ‘De-Kompoze-Şeysi’ yapmak isteyen kaçık kız!”

 

Brom, aylar önce, ilk ısırılmasından sonra, gecenin bir yarısı, üşümüş, sırılsıklam olmuş ve midesi bozulmuş bir şekilde sığınacak bir yer ararken tesadüf ettiği kamp ateşini hatırlar..

..kamp ateşini ve kafasına yediği taşı!

Brom akıllı biridir.

En azından saçma sapan kişilerle saçma sapan münakaşalara girmenin ve bunun sonucunda da potansiyel taşlanma ihtimalinin ne denli kötü bir fikir olacağını bilecek kadar akıllı biridir..

 

Brom kaçar..

 

“Koş Brom, koş!”, diye nefes nefese söylenir genç hobbit ve kuzeye doğru koşmaya başlar..

..ve işte tam o sırada olan olur;

..ne idüğü belirsiz musallat şey, genç hobbit’i kalçasından, tam da göremediği yerinden ısırır!

 

“Ne? Kuzeye değil mi? Peki.. nereye? Lütfen harabeler olmasın.. [Ahhh!] Teşekkür ederim.. Güneye mi? Lütfen güneye olsun.. Güneyde evim var! [Aaaah!] Güneye de değil.. E peki nereye? Batıya mı? Batıda Gulls Perch var ve benim oraya gitmek gibi bir niyetim yok, tamam mı! [Ahhh!] Hayır. [Ahhhhh!] Reddediyorum! [Oyyy!] Neden yaa? [İyyyk!] İmkansız.. [Aaahh!] Tamam [Hay!] lanet olasıca kaçık şey. [Of Anam!] Umarım.. [Aaaah!] ..seni bir gün.. [Oyyy!] ..de-kompoze.. [Zomk!] ..ederler!”

 

Brom acı ve yenilgi içerisinde, kalçasının tam da göremediği yerinden tutarak hoplaya zıplaya batıya, Gulls Perch istikametine doğru koşmaya başlar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

14.07.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Ağustos ortası.
Gulls Perch..

 

Brom Bumblebrim karakter olarak inatçı bir mizaca sahip değildir. Belki ileride, çok sonra, istemediği şeyleri yapmak zorunda bırakıldığında ‘hayır’ demeyi öğrenecektir. Ancak huysuz, dik kafalı, dediğim dedik, ne idüğü belirsiz ve görünmeyen bir bite karşı bunu yapamaz. Yapabildiği bir şey varsa o da pasif direniştir..

 

Brom ayak sürterek, olabildiğince ağır bir tempo ile Gulls Perch’e doğru yürür.. Dışarıdan seyreden birisi, genç hobbit’in ‘slo-mo’ sanatı yaptığını bile düşündürebilirdi!

 

[Ayyy!] Gidiyorum işte.. [Uyyy!] Ben bir hobbit’im. Hızım bu kadar.. [Oyk!] Çok yorgunum o yüzden.. [Offf!] Bak. Bi adım daha attım.. [Aaahh!] Ama her adımda ısırırsan tökezleme ihtimalimi arttıyorsun! [Iyyk!] Aha.. Dört adım geriye tökezledim! [Ahhh!] Tamam yaa.. Tekrar yürüyorum işte..”

 

Genç ozanın bu taktiği yetmiyormuş gibi, üstüne birde kendisine yapılan bir dırdırı bastırmaya çalışan çocuk gibi avuçlarıyla kulaklarını tıkayıp bağıra bağıra şarkı söyler!

 

Ben bir hobbit’im, gülerim.
Evim, bahçem, güllerim!

Dizlerim, ayaklarım, pabuçlarım,
Sırtım, belim, kasıklarım..

Sakın beni gitmeye zorlama,
Oturup ağlarım ama..

O zaman da beni duyarlar,
Sonra bana tuzaklar..

Kurarlarsa düşerim,
Ben de sana küserim!

 

Brom, bu çocukça davranışlarıyla kaderini engelleyemez. Ama dört gün sürecek bir yürüyüşü neredeyse iki hafta, bir ileri iki geri çizdiği dairelerle geciktirmeyi de başarır..

 

..ve sayısız defa da ısıtılır!

 

Sanırsınız ki kişi bu kadar ısırıldıktan sonra iki şeyden en az birisi gerçekleşir; ısırıklara alışması ve/veya kişinin bacağından olması!

Acı bir şekilde Brom için ikisi de gerçekleşmez..

Brom o acıklı iki haftanın sonunda Gulls Perch’in doğu sınırındaki, daha sonra öğreneceği üzere vadinin tek girişi olan ve söz konusu girişi kapatan akar su ve akarsuyu besleyen şelalenin naif bir gürültüyle boşaldığı orman gölünün kıyısında bulur kendisini.

 

Brom tedirgindir.

 

Evinden ayrıldığı o bahtsız geceden beri öğrendiği bir çok şey olmuştur. Bunların çoğu hayatta kalmaya dair pratik şeylerdir. Ama bazıları ise daha.. felsefîdir..

Söz gelimi;

Bazen göreceli güzelliklerin fesat çirkinlikleri gizlediği, bazı çirkinliklerin de beklenmedik güzellikleri barındırabileceğidir..

Ve an itibariyle saklandığı çalılıklardan gördüğü kadarıyla orman, gölet ve şelale, fevkalade güzel, hatta ‘huzurlu’ denilebilecek, natüralist bir tablo oluşturmaktadır.

Brom yutkunur. Acaba bu muhteşem sahne, göründüğü kadar güzel midir, yoksa şer bir çirkinliği mi gizlemektedir?

Genç hobbit kendisini görünmez bir örümceğin ağına takılmak üzere olan bir sinek gibi hisseder ve bu duygu onun hiç de hoşuna gitmez.

İşte tam o esnada göletden ‘çulup’ diye, sanki bir balığın sudan fırlayıp, tekrar suya atlamasını andıran bir ses duyar.

 

Brom iyice gerilir.

 

Ve etrafına daha bi ‘alıcı gözüyle’ bakmaya başlar. Bunu yapmaya başlamasıyla da, daha önce fark etmediği bir çok ayrıntıyı da görme fırsatı elde etmiş olur.

Gerçekte ise bu, genç Brom’un kendi ilgi alanları dışında olup da ‘etrafında olan bitene’ karşı gösterdiği ilk bilinçli ilgidir.

Fark ettiği ilk şey, saklandığı çalının bir çilek çalısı olduğudur. Dahası, yanlış aylarda olmalarına rağmen çalılardan iri, olgun çileklerin sarkıyor oluşudur.

 

Bu noktada, genç hobbit’in ‘alıcı gözüyle’ bile etrafına bakındığında ilk farkettiği şeyin midesiyle alakalı oluşu tamamen bir tesadüften ibarettit..

İnanın!

 

Brom temkinli bir şekilde çileklerin bir tanesine uzanır ve dalından koparıp burnuna götürür. Ve aldığı koku, Bowling Hills’de yetiştirilen çileklerden bile daha güzeldir. Genç hobbit’in bir anda ağzı sulanır ve çileği ucundan ısırır.

“Muhteşem Gökler adına!”, diye ünler. “Bu hayatımda yediğim en güzel çilek! Bir çileğin bu kadar enfes olabileceğini bile düşünemezdim!”

Brom çileğin tamamını ağzına atar ve ardından saklandığı çalıda bulabildiği çileklerin hepsini yolup ağzına sokuşturur.

“Oy anam anam anam!”, diye mutluluktan sarhoş olmuş bir şekilde çilekleri üçer beşer götürür. Brom çalıda asılı bütün çilekleri yerken saklanmaya devam eder. Ulaşabileceği son çileği de yedikten sonra yüzünde şapşal bir ifadeyle orman ve hemen ilerideki gölet ve şelale dolayısıyla serin olan Ağustos sıcağında sırt üstü uzanır. Sırıtarak, “Aaaahhh.. Kesin bu çileklerin çekirdeklerinden evime götürmeliyim. Arka bahçeme bunlardan dikersem elde edeceğim çilek suyunu keyifle içebilirim”, diye şişmiş karnını ovalarken mutlu hayaller kurar.

Brom çilek içerikli hayallerini kurarken, az ileriden ‘çulup’, diye bir ses daha duyar ve neden en başta çilek çalılarının arkasına sindiğini hatırlayıverir. Yediği onca çilekten karnı biraz şişmiş bir şekilde doğrulur ve gölete doğru bakar.

Gölet, daha önce karşılaştığı su birikintilerinin aksine fevkalade berraktır. Öyle ki, Brom göletin açık yeşil, neredeyse çivit mavisi sularının içini, dibindeki kum tepeciklerini, pırıl pırıl parlayan pürüzsüz taşları ve salınan su bitkilerini görebilmektedir. Genç ozan, bu kadar güzel, temiz ve berrak bir göletin olabileceğini bile düşünemez.

 

‘Çulup!’

 

Genç ozan bu sesin sahibini de görür göletin içinde.. Bir şey, suyun derinliklerinde yüzmektedir ve Brom’un ister istemez aklına bir kaç ay önce, Croaking Mire bataklığında gördüğü ‘kız’ ve yaşadığı kötü tecrübeler geliverir..

“Lütfen.. Lütfen yine beni yemek isteyen kötü bi kız olmasın! Güzel, mutlu, şirin bi kız olsun bu seferde!”, diye göklere yalvarır ve gölete olabilecek en yakın çalıya kadar yaklaşır. Çalının arkasında saklanırken gözlerini sımsıkı kapatır, olası bir sesin kendisine adıyla hitap etmesi ihtimaline karşı da ellerini kulaklarının yanına getirir, kapatmak için hazırda halde tutar ve öylece sessizce durur genç hobbit..

..ve küçük, mutlu kıkırtıları da o zaman duyar.

 

Brom dayanamaz.

 

Tek gözünü açar ve gölete bakar..

..ve göletin kenarında oturmuş, hayatında gördüğü en.. uhhmm.. ‘şirin’ şeyi görür..

‘Şirin şey’ gerçekte bir kızdır ve Brom’dan sadece biraz daha boyludur. Ama kıza alık alık bakan genç ve biraz da tıknaz hobbit’e kıyasla bu ‘şirin şeyin’ ebatları fevkalade orantılıdır; pürüzsüz cildi, incecik beli, uzun, sırım gibi bacakları, çıplak sırtından şirin kalçalarına kadar dökülen dalgalı koyu kumral saçları ve üzerindeki serbest dökümlü kadifemsi uzun yeşil elbisesiyle.. kız bir ‘rüya’ gibidir.

“Wooooow!”, diye bi ses kaçar Brom’un açık ağzından.

Sonra da “Hayır.. hayır, hayır, hayır!”, diye yalvarır çünkü kız üstündeki elbiseyi çıkarmaya başlamıştır!.

“Hayır ama yaaa!”, diye ağlamaklı bir sesle inler ve gözlerini kapatıp arkasını döner..

..çünkü Brom efendi bir hobbit’tir ve varlığından habersiz soyunan bir kızı seyretmek, her ne kadar muhteşem bir tecrübe olsa da, yine de doğru bir davranış değildir. Brom yıllar sonra geriye dönüp baktığında bu anısını hayal kırıklığı ile hatırlamayı, utançla hatırlamaya tercih eder!

 

‘Çulup!’

 

“Yaaaa…”, diye gözleri kapalı bir kahırla inlemeye devam eder. “Neden olduğun yerde biraz daha oturup güzelliğinle durmadın ki? İki.. iki dakika yahu.. iki dakika bile sürmedi mutluluğum!”

“Aa aaaaa.. bakın burada ne var! Küçük, mutsuz bi çocuk!”..

..der kulağa müzik gibi gelen bir ses!

 

Brom anında kulaklarını kapatır!

 

“Kızlaar! Kızlaaaar! Gelin bakın ne var burada..”

“Ne var, ne var?”

“Yok bi şey. Ben yokum.. Gidin!”

“Bilmem. Ama ilk ben gördüm. Her ne ise, benim!”

“Bunu konuşabiliriz.”

“Çok pintisin, Aremela. Paylaşmasını hiç öğrenemedin.”

“En son geleni senin paylaştığını görmedik, Temessa!”

“Paylaşmadığım iyi olmuş. Bi kıza nasıl davranması gerektiği hakkında en ufak fikri yoktu. Koca elleriyle her bi tarafımı sıkıp durmaya kalktı. Morarmamış yerim kalmadı onun yüzünden ve pek de iyi kokmuyordu!”

“Bu ne kız? Biraz fazla küçük değil mi?”

“Boyu değil marifeti önemli, Yamara..”

“Marifeti var mıymış peki?”

“Bilmem!”

“Var.. Marifetim var..!”

“E sorsana, kız. Marifeti yoksa ne işine yarayacak?”

“Bilmem. Ama çok şirin. Yanımızda kalıp bizle oynayabilir.”

“Sizinle kalıp istediğiniz kadar oynarım. Lütfen hem güzel olup hem de beni yemeyin!”

“Sen gerçekten biraz kıtsın, Aremela.”

“Alındım. Neden ki?”

“Bu şeyin ne olduğunu bile bilmiyorsun.”

“Hobbit.. Ben bi hobbit’im!”

“Belki hasta yada bozuktur. Onun için böyle bodur bi şeydir!”

“Hayır yaaa! Hasta da değilim, bodur da! Gökler adına ben bi hobbit’im!”

“Cahil! Hasta olsa derisinde izler ve yaralar olurdu. Bana sağlıklı gibi geldi. Bence bodur da değil çünkü elleri, kolları ve bacakları orantılı..”

“Teşekkür ederim, Aremela hanım!”

“Ama şişko!”

“Ne münasebet! Ben şişko değilim. Sadece biraz balık etliyim, o kadar!”

“Sadece biraz. Eminim yumuşacıktır.”

“Nasıl yani?!”

“Neden gözlerini ve kulaklarını kapamış ki öyle?”

“Bende merak ettim, doğrusu. Belki gözleri ve kulakları acıyordur..”

“Yaklaştın, Aremela hanım!”

“Bence onu anneye götürüp ona verelim. Bununla ne yapılacağına o karar versin.”

“Hayır. Lütfen beni annenize götürmeyin. Kızları söz konusu olduğunda anneler gelen erkekler için asla iyi şeyler düşünmezler!”

“Yek yee! Sen beni aptal mı sanıyorsun?”

“Evet. Ama bu konumuzun dışında. Onu anneye götürelim, Aremela. Sen götürmezsen ben götürüm!”

“Pis şırfıntı! İlk ben gördüğüm için her türlü çirkefliği yapmaya hazırsız!”

“Evet!”

“İnsanların neden sana ‘sürpük’ dediğini şimdi daha iyi anlıyorum!”

“Sürpük değil, sürtük.. ama her neyse!”

“Sen ‘sürpüğün’ ne olduğunu bile bilmiyorsun.”

“Biliyorum tabii!”

“Neymiş peki?

“Bunu ben de merak ettim şimdi..”

“Sürpük sensin, Yamara!”

“Ahahahahaaa.. Bu harikaydı. Bence taşı gediğine koydun, Aremela hanım.”

“Seni anneye şikayet edeceğim.”

“Et!.. Ben seni ettim bile. Temessa’da etti.. Söyle ona Temessa.”

“Evet, söyle ona Temessa!”

“Beni bu işe karıştırmayın.”

“Akıllıca. Lütfen beni de karıştırmayın!”

“Sen beni anneye mi şikayet ettin, Temessa?”

“Bilmem.. Belki..”

“İkinizden de nefret ediyorum!”

“Gitti, pis sürpük!”

“Evet. Ama haklı da. Bence de onu anneye götürmeliyiz. Bundan ilk defa görüyorum ve ne olduğunu bilmediğimiz şeyleri ağzımıza almamalıyız.”

“Hay shit! Nedir karşılaştığım bütün kızların beni ağızlarına almak istemeleri? O kadar da lezzetli olamam ya!”

“Off yaaa.. Tut şunu kolundan.. Göründüğü gibi hafif olduğunu sanmıyorum..”

“Değilim zaten.. HEY! Bi dakka.. Durun ama.. Nereye—”

 

Brom ellerini kulaklarından çekip gözlerini açar ve çırpınmaya başlar ama bunun ona pek de bir haydası olmaz. Her iki koluna da girmiş ‘cıbıldak’ kızlar belli ki göründüklerinden daha güçlüdürler ve dehşetle kurtulmaya çalışan küçük hobbit’i aldıkları gibi bir kaç adım ilerideki göletin içine atıverirler!

“HAYIR YAAA!—”

 

Brom havada zarif bir ark çizer..

..sonra da suya düşer!

“Hay shit!”

 

‘Çulup!’

 

. . .

 

Prensip olarak Brom, ırkının diğer bütün üyeleri gibi suyu seven biridir. Benzer bir şekilde, güzel, şirin kızları da seven biridir.

Ama içinde hareket eden bir şeylerin olduğu derin sular ve ezici çoğunluğun kızlarda olduğu bir ortamda işlerin ne denli ürkütücü olabileceğini tecrübe eden nadir ölümlülerdendir..

..aynı zamanda!

 

Brom Bumblebrim, taş gibi dibe batar.

Ve berak gölet, göründüğünden çok da derindir zira hala batmaya devam etmektedir.

Genç ozan paniklemeye gıdım kala göletin içinde hareket eden şeyleri daha yakından görme fırsatı bulur.

Ve istemsiz bir hayranlık içerisinde, etrafında sessiz zarafetle yüzen güzellikleri seyreder..

Su derinleştikçe kararmaya da başlar.

Karardıkça Brom etrafında yüzdüklerini sandığı kızların gerçekte yüzmediklerini..

..onların uyuduklarını farkeder.

Hatta hiç kıpırdamadıklarına, sadece akıntıyla süzüldüklerine ayılır.

Brom ölümün nadiren güzel halini görmüştür ve kendi zamanı geldiğinde bunun huzur içerisinde olmasını ister. Büyük bir muharebenin ortasında kahramanca ölerek gitmek onun tarzı değildir. Evet, belki bir gün kahramanlık hikayeleri ve şarkıları yazacaktır ama onlardaki ana karakteri oynamak gibi bir niyeti yoktur. Ve bu güzel kızların hepsi uyuyormuş gibidirler..

..ama Brom onların gerçekte ölmüş olduklarına ayılması çok da uzun sürmez. Ölümün ‘yüzü’ her canlıda aynıdır;

 

Kıpırtısız.

Nefessiz.

Donuk.

Ve kayıp..

 

Bir zamanlar var olan eylem artık yoktur.

Hayatın delili olan soluk eksiktir.

Dokunulduğunda tende hissedilen o yumuşak sıcaklık gitmiştir..

..ve belki de az evvel orada olan şey de yoktur..

Hayatın eksikliği, ölümün varlığının kati delilidir ve bu delil, bir dakika önce nefes alan, belki de gülen, düşünen, hisseden ve hareket eden sıcak bir ‘bedeni’, bir dakika sonra ise atıl bir ‘ceset’ olarak tanımlayıverir.

Suyun derinliklerindeki, bir zamanlar hayat dolu, yürüyen, koşan, yüzen, oynaşan, konuşan bu mutlu yaratıklar artık kıpırdamayan ve öylece duran acınası birer cesettir artık ve onları hayattayken hiç tanımamış olmasına rağmen bu şirin şeylerin ölmüş olduklarını görmek nedense genç hobbit’i fena halde etkiler.

Brom Bumblebrim içinde derin bir hüzün ve aynı zamanda da büyük bir hiddet hisseder.

 

“Onlar için üzülmeni anlayabilirim, küçük ölümlü. Ama hiddetini anlamakta zorluk çekiyorum. Halbuki onları tanımıyordun bile..”

..diye dolgun, boğazdan gelen, emir vermeye alışkınmış izlenimi doğuran, buna rağmen yinede bir şekilde serin kalmayı beceren bir ses duyar genç Brom zihninde.

“Çünkü bunlar bir zamanlar hayattaydı ve şimdi değiller!”, deyi verir ve bir anda suyun içinde olduğuna ayılır..

..ancak bir önceki tecrübesinde olduğu gibi hobbit’in ciğerlerine su dolmaz.

Brom hayretle etrafına bakınır ve her nasılsa bir şekilde suda ‘nefes alabildiğini farkeder.

“Umm.. nefes alabiliyorum!”, diye ünler ister istemez.

“Siz ölümlüler için bu gerekli bir koşul değil mi bu?”, diye şaşırmış izlenimi veren bir vurguyla sorar sorusunu sesin sahibi.

“Uhh.. Evet ama suyun içinde değil..”, der Brom.

“Ahhh.. Bu benim suçum..”, diye cevap verir dolgun ses.

“Hiç sorun değil. Böyle ben iyiyim..”, diye ekler Brom hemen.

“Hiddetini anlamadığım gibi, gerçekte hüznünü de anlamış değilim. Bir zamanlar hayatta olmalarına rağmen yine de onları tanımıyordun. Seninle hiçbir bağları yoktu. Sana hiçbir söz de vermemişlerdi. Onlarla birlikte bile olmadın, dolayısıyla onlardan olmuş çocukların da yok.”, diye biraz hayret ve biraz da merakla konuşur sesin sahibi.

“Onlar iyi miydiler?”, diye biraz temkinli bir şelilde sorar Brom çünkü konuştuğu kişi her kimse, kendisine ölümlü diye hitap etmiştir ve sorduğu sorularda ‘saf’ bir akıl karışıklığı var gibidir.

“Onlar fey’di. Feyler iyilik ve kötülüğü, siz ölümlülerin gördüğü gibi görmezler. Feyler de ‘denge’ vardır ve dengeler iyilik ve kötülüğe değil, gerekliliklerine göre tartılırlar. Bugün denge için gerekli olan, yarın dengenin bozulmasına sebep olabilir.”

“Peki onların ölmüş olması ‘denge’nin de bozulmuş olması anlamına gelmiyor mu?”, diye sorar Brom.

“Aaahhhh.. Evet. Burada büyük bir dengesizlik var ve çocuklarım, ölümlülerin beraberlerinde getirdikleri demir silahlarla buranın dengesini altüst ettiler. Yetmiyormuş gibi bir de bu güzel vadiyi kazıp daha çok demir ve kendileri için değerli taşlar çıkarmaya başladılar. Atıklarını sularıma boşaltarak farkında olmadan içinde yaşayan kızlarımı ve diğer feylerimi zehirlediler ve öldürdüler. Geride sadece bu küçük göletim kaldı.. Ama sen neden buradasın ölümlü? Yoksa sende mi onlara katılmaya geldin?”

“Onların kim olduklarını bile bilmiyorum, efendim. Ben buraya.. uhhh.. zorla getirildim..”, diye kötü bir şekilde açıklamaya çalışır Brom.

 

Brom’un bu açıklaması uzun bir sessizliğe sebep olur.

 

“Demek öyle..”, der neden sonra dolgun seslin sahibi ve bunu söylerken ilk defa sesinde ’emir gücü’ yoktur.. onun yerine başka bir şey vardır ama genç hobbit bunun ne olduğunu çıkarmakta zorlanır; Ayılma? Yenilgi? Teslimiyet?

“Uhhmm..”, diye tedirgin bir şekilde başlar Brom.

“Dostun tehlikeli bir oyun oynuyor, genç hobbit.”, der sesin sahibi.

“Dostum? Ben.. tek başıma geldim.”, diye kekeler..

“Evet, ve hayır! Senin adın nedir, genç hobbit? Belki birbirimiz için bir şeyler yapabiliriz.”, diye devam eder dolgun ses.

“Brom. Adım Brom Bumblebrim, efendim.. Sormamda bir sakınca yoksa siz kimsiniz?”

“Sormanda bir sakınca yok, genç Brom. Ama alacağın cevapta bir sakınca olabilir. Bir daha asla huzurla uyuyamayabilirsin..”, diye uyarır dolgun ses.

“O.. o zaman bilmesem de olur, efendim.”, der Brom hemencecik.

Brom suyun derinliklerinden, bir kadına ait, dolgun, gırtlaktan gelen, samimi bir kahkaha sesi duyar ve genç hobbit her nedense içinin garip bir şekilde ısındığını hisseder.

“Akıllı, dürüst ve saygılı..”, der dolgun ses mutlu bir şekilde.

“Uhhmm.. Teşekkür ederim?”, der Brom tereddüt içerisinde.

“Bunla bereber, sen bana adını verdin. Şayet ben de sana adımı vermezsem ortada bir denge olmaz..”

“Sorun değil, sorun değil, inanın benim için hiç sorun değil..”, diye ivedilikle cevap verir genç hobbit.

“Kendine olan inancın daha fazla olmalı, genç Brom. Ben senden adını talep ettim. Ortada bir denge olması için senin de benimkini talep etmen gerekiyor.”

“Rica etsem olmaz mı? Kızlardan, bayanlardan ve hanımefendilerden bir şey ‘talep etmek’ bana doğru bir davranış gibi gelmiyor.”

“Yine ‘doğru’lara geldik”, der dolgun ses esefle.

“Peki. ‘Doğru’, demeyelim. Onun yerine ‘ayıp’, ‘saygısızca’ ve ‘kendini bilmez’, diye diyelim.

Sesin sahibi her kimse, tekrar gırtlaktan gelen dolgun bir kahkaha atar.

“Akıllı, dürüst, saygılı ve.. iyi de bir laf cambazı! Neredeyse bir fey gibi..”

“…”

“Onu ilk ben gördüm, anne. O benim.”, diye Aremela’nın sesi duyulur suyun derinliklerinden ve kızın sesinde çocuksu, mutlu bir gurur var gibidir.

“Hay shit! Yine şu mesele.”

“Yamara paylaşmak istemediğini söyledi, güzel Aremela.”

“Onu ben buldum. Kiminle paylaşmak istiyorsam onunla paylaşırım. Paylaşmak istemiyorsam da paylaşmam. Yamara hiçbir şeyini paylaşmadı bugüne kadar.”

“Bi dakka yaa.. Ben bi somun ekmek değilim. İkiye üçe dilimlenemem!”

“Bu doğru mu, Yamara?”

“Doğru, anne..”

“Başkalarından talepte bulunmak için, önce kendin talep ettiğin şeyleri yapmış olman gerekiyor, Yamara.. Ancak o zaman ‘talep’ edebilirsin.”

“Annen haklı, kızım..”

“Hiçbir şey anlamadım, anne. Hepi topu küçük bi şey bu.”

“Sen de biraz kıtsın. Ama ben bunu senin yüzüne vurdum mu?”

“Boyu küçük, evet. Ama ruhu büyük, Yamara.”

“Bak bunu bilmiyordum.”

“Bana ruhu lazım değil, anne. Bana boyu lazım!”

“Hop yaa.. Nooluyoz?”

“Yamara.. Bunu sonra konuşuruz. Ancak kanunlarımız senin anlamanı gerektirmiyor. Sadece boyun eğmeni talep ediyor. Yoksa bizden ayrılmak mı istiyorsun? Bizden ayrılırsan artık bir ölümlü olursun ve bu sefer de onların, ölümlülerin kanunlarına boyun eğmek zorunda kalırsın. Yada belki ablan gibi sen de denize açılmak istersin. Ancak her iki halde de artık ben seni koruyamam..”

“Git kızım. Git de gör ‘ölümlülerin’ dünyasını, sonra da başını vuracak sert bir kaya bul!”

“Hayır anne. Ben burada kalmaya devam edeceğim. Gitmem gerektiğinde de gideceğim.”

“O zaman ne istediğini Aremela’dan sadece rica edebilirsin. Ama kabul etmezse de onun bu isteksizliğine saygı göstermelisin. Herkes her istediğini izinsizce yaparsa, ortada bir denge kalmaz. Bizleri hayatta tutan şey dengemizdir. Denge kaybolursa, bizde kayboluruz..”

“Wow..”

“Peki, anne..”

“O zaman bu şeyin benim olduğu konusunda anlaştık mı anne?”

“Şey mi? Ben ‘şey’ değilim yaa! Hobbit.. telaffuz etmesi ne kadar zor olabilir? Hobbit, işte!”

“Hayır, Aremela. Sadece onu ilk senin gördüğün konusunda anlaştık. O bir ölümlü. Dahası, o özgür bir ölümlü.”

“Yaşa, anne!”

“Hiç bi şey anlamadım, anne.”

“O zaman Yamara’ya söyediğimin aynısını sana da söyleyeyim; kanunlarımız senin anlamanı gerektirmiyor. Bu ölümlüden istekde yada ricada bulunabilirsin, ama talep edemezsin.”

“Ama.. ama onu ilk ben gördüm!”

“Israrlısın, be kızım!..”

“Evet, Aremela. İlk sen gördüğün için ilk sen rica edebilirsin. Ama kabul edip etmeme tercihi yine ölümlüye ait.”

“Ama o çileklerimi yedi!”

“Hay shit!”

 

Dolgun sesin sahibinden esef dolu bir nefes duyulur.

 

“Bu doğru mu, genç Brom Bumblebrim? Aremela’nın çileklerini mi yedin?”

“Uhhhmmm.. Çok güzel bazı çilekler yemiş olabilirim, efendim. Ama kimin çilekleri olduğunu bilmiyordum. Dahası, çileklerin herhangi bir sahibi olduğunu da bilmiyordum.”

“Cürmün cehaleti, cezasından muaf eder mi ölümlü?”

 

Derin, esef dolu bir nefes verme sırası genç hobbit’e geçmiş gibidir. Uzun, sessiz bir nefesten sonra Brom adilane bir şekilde yenilgiyi kabul eder.

 

“Etmez, efendim..”, diye pes etmiş bir sesle cevap verir Brom.

“Yessshh!”, diye mutlu ve heyecanlı bir çift elin çırpıldığını duyar Brom.

“Ama belki genç Brom, farkında olmadan yaptığı bu cürmün karşılığını daha başka bir şekilde ödemek ister..”

 

Brom durur.

Brom ‘yağmurdan kaçarken doluya yakalanmanın ne olduğunu artık çok iyi bilen biridir.

Brom bi kıza ‘verilmek’ yada bi kız tarafından ‘sahiplenilmeye’ karşın, bir başka borca saplanmadaki bilgeliği sorgular.

Ama Brom üyesi olduğu diğer bütün erkek milleti gibi, bir kıza ‘verilmek’ yada bir kız tarafından ‘sahiplenilmenin’ gerçekte ne de kadar kötü olabileceğini de merak etmekten kendisini alamaz..

Dahası, kızdan kurtulmuş olsa dahi, gerçekte ‘kurtuluşu’ sadece teknik bir detaydır. Karşılaştığı andan itibaren Aremela hakkında edindiği kısıtlı izlenimlerden bu kızın, nazikçe bir ifadeyle, bir kere tuttuğunu bir daha bırakmak isteyen bir kız olmadığıdır. İşin aslı ise bu kız avına kitlendikten sonra başka hiçbir şey görmeyen bi varlıktır ve işin bu kısmı genç Brom’u biraz tırstıttırır ve aklına ‘horlanmış bir dişinin, cehennem gazabından daha harlı olabileceğine dair ‘, çok eskiden okuduğu ve birkaç yüz yıl önce yaşamış, Mürit Farstep adındaki yaşlı bir tapınak muhafızının kaleme aldığı dinî cüzlerindeki bir uyarıyı hatırlar.

Brom her ne yaparsa yapsın..

..moka bastığını düşünür ve içinden acıklı bir sesle söylenir;

“Kadınları anlamıyorum!”

 

Omuzları çökmüş ve kati yenilgiyi kabul etmiş bir sesle konuşur Brom.

 

“Hanımefendi hangi cezayı uygun görürse..”

“HAYIR AMA YAAA! ONU İLK BEN GÖRMÜŞTÜM! O BENİM Kİ! BU TAMAMEN BÜYÜK VE ŞER Bİ HAKSIZLIK!”

“Sana haksızlık ettiğimi mi düşünüyorsun, güzel Aremela?”, diye merakla sorar dolgun sesin sahibi.

“Hayır, anne.. Ama gelecek nesillerime haksızlık edildiğini hissediyorum. Benim ve neslimin büyümesine izin verilmeli!”, der Aremela ve sesinde mutlak bir hayal kırıklığı vardır.

“Efendim?”

“Genç Brom Bumblebrim. İşlediğin cürümün karşılığı olarak senden ölümlülerin Gulls Perch diye isimlendirdikleri vadime girip, oraya demir silahlarıyla gelen mel’un şahısları topraklarımdan def etmeni istiyorum. Onları def etmeni, topraklarımı kazdıkları makine diye adlandırdıkları şer aletleri yok etmeni ve sularıma akıttıkları zehirli atıkları durdurmanı istiyorum.”

“Uhhmm.. Hanımefendi.. Bu istediklerinizi seve seve yaparım. Ancak ben sadece basit bit hobbit’im. Üzerimde gördüğünüz bu silahlar da sadece göstermelik. Bu güne kadar kimseye onlarla vurmadım, vurmasını da çok iyi bildiğimi sanmıyorum. Korkarım beni gördükleri an öldürürler —ki bu da cürmümün tekabulü olarak benden istediğiniz şeyleri yapmamı imkansız kılar.”

“Evet. Bu doğru. Sana bu konuda yardımı dokunacağını düşündüğüm iki şey vereceğim, genç hobbit. Birincisi bu asa. Bunu karşılaştığın ölümlülere işaret edip..

 

lende ar- len alende nieliem arlende!
Lende ar- Len Alende Nieliem Arlende!

 

..demen yeterli.”

 

Brom önünde beliren, sapı dışında her bir yanı yamuk gibi duran asaya bakar ve kaşlarını çatar.

Git. Git ve bir daha da geri gelme.. ve.. Arlende? —Kuru?! Elin kurusun!“, diye hayret.. ve biraz da dehşetle tercüme eder Brom.

“Aaaa.. Yüksek elfçeyi biliyorsun..”, der dolgun ses gülümseyen bir tonla.

“Biraz bilirim, efendim. Boş zamanlarımda çok kitap okurdum ve bir hobbit’in sahip olduğu en çok şey, boş zamanlarıdır ama kurutmak.. bu biraz fazla değil mi?”

“Etrafına bak, genç Brom. Ve kızlarımı gör. Onlar suda yaşarlardı. Ama ellerinde demir silahlarla gelen ölümlüler onları suya attıkları zehirlerle boğarak öldürdüler ve kızlarımın boğulmaları günlerce sürdü.. Suda boğulmak nasıl bir histir bilir misin?”

“Bilirim, efendim. Acı verici bir tecrübe..”

“Bildiğini sandığın acının, durmaksızın ve on dokuz gün sürdüğünü düşün. Sonra bunu yapanları ‘kurut’mamın fazla olup olmadığına karar ver.. Kararını verirken de o kararı hakkıyla vermeni isterim, genç Brom Bumblebrim, zira kurumaları ellerinden başlayacak, ama orada bitmeyecek!”

“Hanımefendi.. Burası sizin eviniz. Ben ise sadece bir misafirim ve en nihayetinde de basit bir hobbit’im, o kadar. Ne sizin bilgeliğinize, ne de öngörünüze sahibim.. Ama size yanlış yapmayacağım, borçlu da kalmayacağım.”

“Yaşına göre bilgesin, genç hobbit. Sana vereceğim ikinci şey ise Aremela olacak.”

“Ne?”, diye ünler Brom.

“Ne?”, diye çığlar Arimela.

“Ne?”, diye hayaretle söylenir Temessa.

“Aha.. Ahahahahaa..”, diye mutlu bir şekilde gülmeye başlar Yamara.

“Ama.. ama o benimdi.. Neden beni ona verdin ki şimdi anne?! Sana bilmeden yaptığım bir şeyden dolayı mı cezalandırılıyorum?”

Yamara’nın kıkırdıları gelmeye devam eder.

“Sana, senin ondan rica edeceğin şeyi kabul etmesi için bir şans oluşturuyorum, güzel Aremela, zira yol boyunca ona eşlik edeceksin, ona yardım edeceksin, düşerse elinden tutup kaldıracaksın, yaralanırsa onu tedavi edeceksin.”

“Kölesi olacağım yani! Ben ne yaptım ki bunu bana reva gördün, anne ama ki?!”

“Ve yol boyunca o da sana eşlik etmiş olacak, sana yardım edecek, düştüğünde elinden tutup seni kaldıracak, yaralandığında yaralarını saracak ve seni teskin etmek için sana şefkat, anlayış ve sevgisini gösterecek ve bu bir annenin kızına yapabileceği en büyük iyilik.. ve kötülük, Aremela..”

“Hiç bi şey anlamadım, anne. Ve böylesi bi köleliği de hakketmiyorum!”, diye inler Aremela.

“Eee.. kimse benim fikrimi sormayacak mı?”

“Bu koşulları kabul ediyor musun, genç Brom Bumblebrim?”, diye sorar dolgun sesin sahibi ve bu sefer sesinde o ’emir hali’ tekrar belirmiştir.

“Vadinize gelenlerden sizleri kurtarmak gerçekten isterim, efendim. Nevarki merak ettiğim bir şeyde yok değil..”, diye kafasına takılan bir şeyi sormaya başlar genç hobbit.

“Neden benim, düşündüğün kadar güçlü olamama rağmen kendim gidip o ölümlüleri cezalandırmadığımı, onun yerine seni gönderdiğimi merak ediyorsun..”

“Evet, efendim. Özde bu soru aklımdan geçmedi değil.”

“Denge, genç Brom.. Denge!”

“Denge?”, diye biraz aklı karışmış bir şekilde sorar Brom.

“Evet, denge.. Ben buraya hışmımla inersem, korkarım hiddetim bu vadi ile sınırlı kalmaz. Kuzeydeki Rituel Ormanları, buradan Endless Sea denizine kadar olan topraklar, Tinker Hills ve daha güneyi ve hemen batımızdaki Serenity Home ve Scowling Hills de yanar.. Ve bu denli bir eyleme kız kardeşim de sessiz kalamaz.. O da bana misilleme için gelir ve zaten yanmış toprakları daha da yaşanmaz hale getirir ve bu topraklarda yeni bir otun bitmesi yüzlerce yıl sonraya nasip olur..”

“Siz..”, der Brom ve bir anda suyun içinde ‘terlemeye’ başlar zira bildiği mitolojilerde ‘zıt kız kardeşler’ listesi o kadar da uzun değildir ve mevcut ortam, etrafını çevreleyen fey’ler, berrak gölet ve yemyeşil orman ona sadece bir ismi çağrıştırır.

“Evet, genç hobbit. Ben, Titania..”

 

Brom hiç kıpırdamandan, olduğu yerde durur.

 

“Bunun için korkarım biraz geç kaldın, sevigili Brom. Kıpırdamadan durduğunda bunun benim gözümden kaçacağını düşünmene de biraz alınmadım değil..”, der sesin sahibi ve Titania, bütün azametiyle küçük hobbit’in önünde belirir.

Genç Brom bu kadının hayatında gördüğü, ve muhtemelen de göreceği, en hayat, sevgi, hiddet, bilge, engin, haşin, şefkat, zarafet, hüzün, mutluluk, kahır, sevinç gibi sayısız ve zıt duygularla dolu muhteşem varlık olduğu kanaatine varır.

“Aklımın ucundan bile geçmedi, efendim. Bu sadece bir kertenkele içgüdüsü, o kadar!”

 

Titania derin, dolgun, içten bir kahkaha atar.

 

“Gel Aremela. Genç Brom’la gitme zamanın geldi. Ama unutma. Onu elde etmek istiyorsan, bunun için çabasını vermeli ve rızasını almalısın. Elde ettikten sonra, onu elinde tutmak istiyorsan, o çabayı her gün tekrarlamalısın.. İlkini başarırsan mutlu, ikincisini başarırsan bir ölümlü olursun ama nesillerin her daim devam eder ve seni anarlar. Asla unutulmazsın, asla da kaybolmazsın ve çileklerin de sonsuza kadar yaşar..”

“Oha! Bu nasıl, ‘ölümcül’ bir hükümdür böyle?”

 

Suyun derinliklerinden küçük, cılız bir şekil yaklaşır ve Titania annenin arkasına saklanır.

Sonra masmavi bir çift göz, tedirgin ve tereddüt içerisinde Brom’u klinik bir ifadeyle süzer..

“Burnunda ve yanaklarında çilleri varmış bunun, anne.”, diye söylenir Aremela.

“Senin de inatçı bir huyun var, Aremela.. Ama genç Brom bu konuda daha tek bir kelime bile etmiş değil..”, der Titania.

“Evet, Titania anne.. Başımı olur olmaz belalara sokmanın dışında her türlü akıllıyımdır

 

Cılız şey, Titania’nın arkasından çıkar ve ürkek bir şekilde genç hobbit’e yaklaşır.

Aremela.. Brom’un hayatında gördüğü hiçbir şeyle kıyaslanabilir bir yanı yoktur. Kız ufak tefek bir şeydir ama vücut oranları itibariyle, genç hobbit ile göz göze geliyor olmasına rağmen, ondan daha uzun boyluymuş gibidir. Sürmeli, hafif çekik gözleri gibi saçları da mavidir ama bu mavilik yapay değil, kızın doğal halidir ve içten, civit bir ışıkla aydınlatılıyormuş gibidir.

Kızın kaşları ise kalın ve karadır. Burnu küçük ve şirin, ağzı ise şekilli ve sahibi olduğu çileklerin rengindedir ve yüzünde garip, koyu mavi, geometrik şekiller çizilidir ve kızın açık, pırıltılı krem teni, bütün bunları hepsini tekrardan vurgulamak istiyormuşçasına bir kontras oluşturmaktadır.

Zavallı hobbit çarpılmış bir hayranlıkla bu yaratığın bebeksi cazibesi karşısında sadece büyülemiştir..

 

—ve Muhteşem Gökler adına.. BİR ŞEY BU KADAR ŞİRİN OLABİLİR Mİ AMA YAAA!”

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” V ile
devam edecek..

 


 

 

 
 

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” III

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” II ‘nin
devamıdır..

 

 

04.05.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Mayıs başı.
Tinker Hills..

 

Sen iyi misin, evlat? Biraz hırpalanmış gibi bir halin var..”, der yaşlı gnome han sahibi Brom’a.

“Biraz hırpalanmış bir haldeyim zaten.”, diye cevap verir Brom acıklı bir sesle ve yaşlı gnome hancının getirdiği sıcak, etli çorba kabını sımsıkı tutmuş ve sesli höpürtülerle yutkunurken.

 

Brom Bumblebrim, Croaking Mire bataklığından kurtulduktan sonra, korku ve panik içerisinde bataklığın hemen kuzeyindeki ormanlığa kaçmış ve günlerce bir o yana, bir bu yana koşuşturmuş, yorulup takati bittiğinde ise bulduğu bir ağaç kovuğu, devrilmiş, içi boş bir ağaç kütüğü yada çalıların yoğun olduğu yerlere sürünerek girmiş ve pestili çıkmış bir şekilde uyumuştu —uyuyabildiği gecelerde..

Bataklığın buz gibi soğuk, çamurlu, bulanık sularında karşılaştığı ‘kız’ ve akabinde konuştuğu ‘Muhafız’dan sonra zavallı hobbit’in bütün dengeleri altüst olmuş gibidir. Bu ‘küçük’ gibi görünen olay, Brom’a kati olarak bir şeyi öğretir;

Yaşadığı dünyada pek az şey göründüğü gibidir ve her an, her yerden beklenmedik bir şeyler çıkıp onu öldürebilir..

Zavallı hobbit, bir anda panik ataklarla tikleyip ve titreyerek ormanda kendisini kaybeder.

Gündüzleri sessizce sinerek ve evinden ayrıldığı günden beri yanında taşımasına rağmen hiç kullanmadığı, babasının eski kılıcı ve amcasının antika denebilecek gürzünü sırt çantasında çıkartır ve hayatında ilk defa elinde silahlarıyla dolaşır.

Brom, Croaking Mire bataklığından kurtulmasından sonraki günlerde tam olarak ne yaptığını, yada o günleri nasıl geçirdiğini asla tam olarak hatırlayamaz. Yıllar sonra bile, o günleri hatırlamak için de herhangi bir çaba göstermez. O günlere dair isteksizce hatırladığı az şey, her mantarın yenilemeyeceği ve nasıl pişirirse pişirilsin, sıçanların tatlarının iğrenç olduğudur!

 

“Nereden geliyorsun böyle, delikanlı? Buralara hobbit’ler pek uğramaz.”, diye sorar yaşlı hancı.

“Ben uğradığımdan dolayı pek mutluyum, hancı efendi. İnanın bu şey, aylardır yediğim en güzel yemek.”, diye etli çorbayı şapırdatarak kasesinden içmeye devam eder Brom.

Hancı ‘fırk’lar.

“Evlat. Benim yemeklerimi beğendiysen, ya başına çok kötü bir şeyler gelmiş olmalı, yada gerçekten hayatından bıkmış olmalısın.”, diye gülerek cevap verir yaşlı gnome.

“Her ikisi de, hancı efendi.. Her ikisi de.”, diye acıklı bir sesle söylenir Brom.

“İstersen birkaç gün kalabilirsin. Bakla, bezelye, enginar ve kabak için hasat zamanı. Bu yüzden gündüzleri hanım boş oluyor. Çiftçiler ancak akşam saatleri uğruyorlar. Bakladan ne kadar nefret ettiğimi bilemezsin ve burada gururla o şeyden yetiştiren ahmaklar var.”, der gnome hancı yüzünü buruşturarak.

“Evet, bakla yemesi de, pişirmesi de zor bir sebze. Aç kalmakla bakla arasında bir tercih yapmak zorunda kalmak istemem doğrusu.”, diye cevap verir Brom ve kendisi de yüzünü buruşturur.

Hancı buna kahkahayla güler.

“Ne işle uğraşırsın, delikanlı? Konuşmalarına bakılırsa kitap okumuşluğun var gibi.”, diye sorar hancı.

“Brom. Adım Brom Bumblebrim, efendim ve ben bir ozanım.”, der genç hobbit ve bir anda, aylardır Lir’ine dokunmamış olduğuna ayılır.

“Bir ozan!”, diye ünler yaşlı gnome. “Bu harika. Bak ne diyeceğim. Neden sen burada birkaç gün kalmıyorsun? Akşam olduğunda bu hanı şenlendirirsen, yemek ve yatak benden. Canın sıkıldığı zaman tekrar kendine eziyet etmeye geri dönersin.”

“Kabul!”, der Brom ve içinden, olur olmaz zamanlarda onu ısıran şeye lanet eder ve birazcık olsun yakasından düşmesini diler.

“Anlaştık o zaman, Efendi Brom. Tanıştığıma memnun oldum. Bende Kimbletyne.. Kimbletyne Tinkerdome. Buralarda herkes bana Kimble amca der.”

“Ama ben size Efendi Kimbletyne, diye hitap edeceğim.”, der Brom ve sırıtır.

Yaşlı gnome, Kimbletyne Tinkerdome, genç hobbit’e takdir eden bir ifadeyle bakar.

“Şimdi. Sizden üç şey rica edeceğim. Öncelikle, bu akşamki gösterime başlamadan önce bütün müşterilerinizi kaçırtmamı istemiyorsanız, sıcak bir banyo, su ısınırken, bu harika yemeğinizden bir kase daha, ve uyuyabileceğim sessiz bir de oda. Biraz dinlendikten sonra Lir’imi bir gözden geçirmem ve performansım için hazırlanmam lazım.”

“Tabii, tabii, genç efendi. Hemen bir kase daha getiriyorum ama korkarım sizin kalibrenizdeki bir şahsiyeti tatmin edecek taş küvetimiz yok. Sadece yıkanma fıçılarımız var. Yukarıdaki odalardan istediğinizi alabilirsiniz.”, der hancı mutlu bir şekilde.

“Fıçı olur, Efendi Kimbletyne.”, der Brom anında. ‘Fıçı da olur, küçük kum kovası da.. Gökler adına, bardak bile olur!”, diye geçirir içinden.

 

. . .

 

Brom odalardan hiç birini istemez. Onun yerine, uyurken de, akşamları söyleyeceği şarkılar için hazırlanırken de rahatsız edilmeyeceği tek yeri tercih eder; tavan arasını!

Hancı Kimbletyne’in onun için hazırladığı, içi sıcak suyla dolu fıçı, Brom’un düşündüğü gibi gnome boyunda bir fıçı değildir. Daha doğrusu boy olarak gnome’lara uygundur —ki bu da Brom’un işine gelir, eni ise.. aynı anda en az beş cüceyi içine alabilecek genişliktedir. Belli ki gnome’lar suda oynamayı seven bir ırktır ve bu bakımdan kuzenleri olan dwarf’lardan ciddi bir şekilde ayrılırlar.

“Evladım, sen yıkanırken ben de bunları yıkayıp getireyim.”, der yaşlı, tiz bir ses ve Brom neredeyse ‘bi kaşık suda boğulur’!

Başını sudan çıkardığında, yaşlı bir gnome teyzenin, elbiselerini almış, klinik bir ifadeyle onları incelediğini görür.

“Uhhmm..”, diye afallar Brom.

“Seni ürküttüm mü? Kusuruma bakma, evladım.”, der yaşlı kadın tiz sesiyle.

“Sorun değil, teyzeciğim.”, diye cevap verir Brom nazikçe.

“Sen nerelerde dolaştın, evladım. Çamurda mı yattın? Bu elbiselerin hali ne? Ben hobbit’leri daha temiz sanırdım.”

“Özür dilerim teyzeciğim çamurda yatmadım ama çamura düştüm..”, diye cevap verir Brom.

“Nereye gittiğine dikkat et evladım. Çamur düşmek için iyi bir yer değil!”, der yaşlı gnome teyze.

“Haklısınız teyzeciğim. Size zahmet olmasın, ben de yıkardım.”, diye utanarak cevap verir genç hobbit.

“Eyvahlar olsun!”, diye ünler teyze. “Hanımıza bir ozan gelecek ve elbiselerini kendisi yıkayacak.. Duyulmuş şey değil!”, diye dizlerini döver gibi söylenir ve elbiseleri aldığı gibi gider.

 

Brom teyzenin bu tepkisine hayret eder. Evet, bir ozan olarak Bowling Hills’de de saygı görmüşlüğü olmuştur ama bunun daha çok rahmetli anne ve babasının tanınmış ve hürmet edilen şahıslar olmalarından kaynaklandığını düşünmüştür daha çok. Teyzeden —ve geri dönüp baktığında da— hancının kendisinden gördüğü ‘hürmete’ bakılırsa, ozanların dünyadaki yeri oldukça saygındır. Biraz izcilerin, gittikleri her yerde gördükleri saygı gibi.. Sadece biraz daha ‘kültür’ içerikli.

Brom o gece iyi bir performans göstermek için elinden geleni yapmaya karar verir.

Genç ozan, sıcak suyla dolu fıçının içinde, fıçının hemen yanına bırakılmış iri sabun kalıbı ve sert keçe ile neredeyse bir saat oyalanır. İşi bitip sudan çıktığında, su soğumuş ve rengi de kahverenginin pek de hoş olmayan bir tonuna bürünmüştür.

Brom hızlıca kendisini havluya sararken utanç içerisinde karamış suya bakar ve huysuzca söylenir.

“Bu hep senin suçun!”

 

. . .

 

Brom, sessiz bir beklentiyle kendisini süzen, bir han dolusu bakla çiftçisine bakar ve tırsar! Evet, Bowling Hills’de daha önce bir iki defa gnome görmüşlüğü olmuştur ama şu anda en az otuz, kırk tane, ellerinde dolu maşrapalarla bekleyen huysuz görünümlü gnome ona bakmaktadır.

‘Hay shit!’, diye geçirir içinden. ‘Beklenti olayını biraz abartmış gibisiniz, sanki.’

 

Brom yıkandıktan sonra odasına, (tavan arasına) çekilmiş ve yaşlı hancının büyük bir nezaket göstererek süpürdüğü, havalandırdığı ve çarşaf, yorgan ve battaniyesiyle serdiği koca yer yatağına yüzü koyun kaplanmış ve akşama kadar uyumuştu.

Genç hobbit’i, tavan arasına çıkan merdivenin başında durmuş, elinde derin çukur tabak dolusu yemek ve soğuk elma şırasıyla ‘psst’layarak küçük bir gnome uyandırmıştı.

Brom uyandıktan sonra, yatağının yanına bırakılmış yıkama kabında ellerini ve yüzünü yıkamış, sonra da küçük gnomu’un getirdiği yemek ve şıraya dalmıştı. Yemeğin tamamını temizledikten sonra, hiç vakit kaybetmeden aylardır sırt çantasında duran Lir’ini çıkarmış, zavallı antikayı utanarak bir güzel temizlemiş sonrada tellerini akort etmeye başlamıştı.

Genç ozan Lir’iyle uğraşırken, küçük gnome onu baştan sona kadar sessiz bir ilgiyle seyretmiş, sonra kalkıp yanına oturmuş ve hobbit’i daha yakından incelemeye başlamıştı.

Küçük gnome gerçekte şirin bir çocuktur ancak bu şekilde Brom’un neredeyse burnunun içine kadar girmesi, genç ozanı biraz irkitir ama yine de çocuğa sesini çıkarmaz.

Brom, Lir’in akorlarını son bir defa daha kontrol eder, sonra o gece söylemeyi planladığı şarkılarını seri bir şekilde zihninden geçirir ve peşinde küçük gnome ile aşağı iner..

 

..’Hay shit!’, diye geçirir içinden Brom. ‘Beklenti olayını biraz abartmış gibisiniz, sanki.. Kimbletyne amca naaptın sen? Bütün Tinker Hills’i mi davet ettin buraya?’

 

“Merhabalar..”, diye açılışını yapar Brom.

“…”

“Bu güzel bahar akşamında nasılız?”

“…”

“Uhhmm.. Keyifler yerindedir umarım?”

“…”

“Peeeki.. Sanırım şarkılarım için sabırsızlanıyorsunuz..”

“…”

“Öhöm! O zaman sizleri daha fazla bekletmeyelim..”

Brom iyice tırsmış bir şekilde hanı dolduran gnome’lara bakar ve bir anda terlemeye başlar. Temkinli bir şekilde tekrar boğazını temizler, Lir’ini alır ve bir yandan çalar, bir yandan da söyler..

 

Ozanların canı yanmaz
Hiçbir şey hissetmiyorum, ne zaman öğreneceğim
Acıyı sindirmeyi

Parti olduğunda çağırdıkları benim
Çağırmak için kapıma dayanırlar, tokmağını kırıncaya kadar döverler
Sevgiyi hissediyorum, sevgiyi hissediyorum

Bir, ki, üç, çak
Bir, ki, üç, çak
Bir, ki, üç, çak

Sızıncaya kadar çalalım, oynayalım

Avizeden sallanacağım, avizeden
Sanki yarın yokmuş gibi çalacağım
Sanki hiç yokmuşçasına bir kuş gibi gece boyunca öteceğim, dökülen göz yaşlarım kururken hissedin
Avizeden sallanacağım, avizeden

Canımı dişime taktım, hayata tutunuyorum
Gecelerimi doldurun sabaha kadar çünkü bu gece zor tutunuyorum
Yardım edin…

 

Brom bu şarkısını en son Bowling Hills’de, Greener Kasabasındaki handa söylemişti ve o zamanki seyircileri çıldırmış bir şekilde “Tekrar! Tekrar!”, diye ıslık eşliğinde bağırmışlardı.

Şu anki tepki ise..

 

“…”

“…”

Evlat, senin ciddi sorunların var..

“…”

 

Brom fena halde bozulmuş olmasına rağmen bunu gizlemeyi başarır. Brom kendi duygularını gizlemeyi iyi bilen bir hobbit’dir..

Lir’ini tekrar kaldırır, “Evet.. o küçük performansımızla ısındığımıza göre artık başlayabiliriz..”, der ve tam kendi kasabasında pek sevilen bir başka şarkıya geçecekken karşısında hobbit’ler gibi hayatlarını tembelce bir mutluluk içerisinde geçiren bir kalabalık değil, bir han dolusu bakla çiftçisi olduğuna ayılır ve sebebini tam olarak kestiremese de, içsel bir içgüdü ile taktik değiştir..

 

Seni bana getirsin diye bir şarkı yazdım ki
Beni sana götürsün diye bir şarkı yazdım ki
Bunu bu akşam saatinde çiçeklerine söyledim ki
Gülümse de yanına geleyim..

Olduğun yerde canın sıkılmasın ki
Diye, söyledim sana bu şarkıyı ki
Ben hala buradayım ve seni düşünüyorum ki
Üzülme de yanına geleyim..

Benim adımı sen koydun ki
Çağrıldığım da gelebileyim ki
Mutlu olasın diye bu şarkıyı sana yazdım ki
Hadi beni çağır da yanına geleyim—

 

Brom’un daha önce hiçbir seyirciye sergilemediği, rahmetli annesi dışında da kimseye söylemediği bu şarkı bir tepki alır. Bu tepki istediği yada beklediği tepki değildir, ama yine de bir tepkidir işte..

Tavan arasındaki odasından indiğinden beri sessizce bekleyen gnome’lar, benzer bir sessizlik içerisinde ellerindeki maşrapaları kaldırırlar ve iri yudumlarla kafalarına dikerler!

Yaşlı Hancı Kimbletyne Tinkerdome, elbiselerini yıkamak için gelen yaşlı teyze ve küçük gnome çocuk, ellerinde dolu maşrapalı tepsilerle masaları gezerler ve boşları dolularla değiştirirler! 

‘Nasıl yaa?!’, diye hayretle gnome’ları seyreder Brom.

Brom bunu takip eden iki saat boyunca, kötü kafiyeli ama yazarken içten duygularla yazdığı bütün şarkıları sırasıyla söyler ve o şarkılarını söylerken yeni maşrapalar, yemekler, meyveler ve tatlılar gelir, boşlar gider.

Boğazı kurumuş bir şekilde ayağa kalktığında bütün gnome’lar da ayağa kalkar, son maşrapalarını ona doğru kaldırırlar, sonra onları da kafalarına dikerler..

..ve sessizce handan ayrılırlar!

 

. . .

 

Günaydın, Efendi Brom”, diye yüzünde mutlu bir ifadeyle karşılar Brom’u yaşlı gnome hancı. “Dün akşamki performansınız harikaydı. Mesleğinizin hakkını verdiniz..”

“Teşekkür ederim, Efendi Kimbletyne.”, diye nazikçe cevap verir genç ozan ve boş handa, pencerenin yanındaki bir masaya ilişir.

Yaşlı Kimbletyne Tinkerdome, elindeki uzun saplı süpürgesiyle ortalığı süpürürken, bir yandan da sırıtarak genç ozanı süzmektedir.

Genç Brom ise dışarıdaki bakla ve kabak tarlalarını, ve aklı hala karışmış bir şekilde tarlalarda çalışan çiftçi gnome’ları seyreder.

Brom dışarıyı seyrederken, “Buyur, evladım. Dün geceden sonra acıkmışsındır.”, diye tiz, titrek bir ses duyar hemen yanından ve genç ozan yaşlı gnome teyzenin, elinde bir tepsi içerisinde beyaz peynir, kaşar, çam balı, kabak reçeli, tavada sucuklu yumurta, fırından yeni çıkmış bir somun taze ekmek ve kremalı çilek turtasıyla durduğunu görür. Brom ister istemez yine irkilir. Teyze yaşına rağmen yine dibine kadar sessizce sokulmuştur!

“Uhhmm..”, diye biraz afallar, biraz da utanır. “Zahmet etmeseydiniz, teyzeciğim.”

“Zahmet, kıymetin göstergesidir, evladım.”, diye dişlek bir sırıtışla cevap verir yaşlı gnome teyze. “Dün gece söylediğin, annenle ilgili şarkını, bu gece de söyleyecek misin?”

“Uhhhmm.. İsterseniz, tabii ki söylerim.”, der Brom ama genç ozanın içine bir kurt düşer. Yani.. Evet, o şarkı içten yazılmış bir şarkıdır ama hiçbir şekilde ‘müşteri’ amaçlı yazılmamıştır ve kötü kafiyeler ve zorlama anlamlarla doludur. Brom, şarkının ‘eğlenceli’ ve ‘mutlu’ temposuna rağmen herhangi bir seyirciyi coşturabileceğini düşünemez. Zaten şarkının mutlu temposu da gerçekte Brom’un, acısını örtbas etmek ve kendi kendisiyle alay etmesi amacıyla düşünülmüştür.

“Çok isterim, evladım. Çok hoşumuza gitti.”, diye gözleri dolmuş bir şekilde cevap verir yaşlı teyze, sonra yavaşça, kırış kırış olmuş, titrek elleriyle genç hobbit’i yanaklarında tutar, kısa bir anlığına gözlerinin içine bakar, eğilir ve Brom’u başından öper, sonra da dönüp tekrar muftağına gider.

Brom tamamen tırsmış ve kafası karışmış bir şekilde yaşlı teyzenin gidişini seyreder.

“Nooldu şimdi yaa?”, diye kendi kendisine sorar afallamış bir şekilde.

Yaşlı Hancı Kimbletyne, elinde bir fincan, bir de kupa dolusu sıcak çayla gelir. Sırıtarak fincanı Brom’un önüne koyar, kupadan da kendi çayını hüpletir.

“Ten Ton Wressa’nın kusuruna bakmayın, Efendi Brom. Bazen böyle içlenebiliyor.”

“Bakmam, efendim.”, der Brom ve bir tepsi dolusu kahvaltılığa hiç utanmadan dalar. Bir sonraki yirmi dakika boyunca muhteşem köy peynirlerini, kaşarları, balı, reçeli, sıcak ekmeği sucuklu yumurtaya bandıra bandıra yer ve fincanı keyifle yudumlar. Tepsiyi boşattığında, evinden ayrıldığından beri ilk defa kendisini bir hobbit gibi hisseder.

Yaşlı hancı kalkar, bir tepsiyle geri gelir, boş tabakları toplar, turtayı Brom’un önüne bırakır ve gider. Tekrar döndüğünde, yüzünde mutlu bir ifade, elinde tazelenmiş fincan vardır.

“Bu.. hayret verici..”, der hancı gnome sırıtarak. “En son ne zaman Wressa’nın yemeklerinin bu kadar seri bir şekilde silinip süpürüldüğünü hatırlamıyorum bile!”

“Rahat bırak çocuğu, Kimbletyne. Beni oraya getirtme!”, diye yaşlı gnome teyzenin tiz sesi duyulur mutfaktan.

Kimbletyne tekrar sırıtır.

“Uhhmm.. Teyze..?”, diye temkinli bir şekilde sorar Brom.

“..Kendisi ablam olur ve bu hanın da, gördüğün bu toprakların da gerçek sahibi o dur.”, der yaşlı gnome mutlu bir ifadeyle.

“Teyze beni ilginç bir şekilde sevmişe benziyor, Efendi Kimbletyne. Genelde insanlar küçük ırklara biraz kuşkuyla bakarlar.”

“Sorunun cevabı, kendi içerisinde saklı, Ozan Efendi.”, der Kimbletyne ve daha da sırıtır.

“Uhhmm.. Nasıl yani?”, diye sorar Brom, aklı iyice karışmış bir şekilde.

Yaşlı Kimbletyne Tinkerdome içten bir kahkaha atar.

“..Biz ‘insan’ değiliz..”

Brom kendi salaklığına ayılır ve istemsizce ‘fırk’lar.

Çayından bir yudum daha alır ve işte o anda, daha önce gördüğü, ama uyanamadığı bazı küçük şeylere daha ayılır genç Brom ve bunu tetikleyen şey de yudumladığı çay fincanının ta kendisidir.

Fincanın üzerinde, ne olduklarının anlaşılması zor, ancak imtina ile hazırlanmış ve muhtemelen bir zamanlar çok ince, zarif, altın ve pembe renkleri kullanılarak çizilmiş çiçek desenlerinin olduğu bir fincandır ve bunların kümülatif olarak bir araya gelmesi ona bir şeyi açıkça söyleyiverir;

 

Fincan eskidir..

Fincan çok eskidir.

Yüzlerce yıl, eskidir!..

 

..ve her ne kadar kendisi, göreceli bir şekilde saygın bir ozan olsa da, olağan bir sabah kahvaltısında böylesi paha biçilemez bir antikayı hakketmediğini de kati olarak bilir.

Dahası, fincan onun önüne spesifik bir amaç için konulmuştur. Hobbit kültürlerinde fincanların ‘yadigar’ anlamda önemini bilecek kadar onları tanıyan, yada bu konuda bilgisi olan birisi tarafından..

Brom, kendisini sessizce izleyen yaşlı gnome hancıyı, varlığını hissettirmeden yanına sokulan teyzeyi ve önceki akşam sergilediği performansı ürkütücü bir sessizlik içerisinde seyreden diğer gnome’ları düşünür ve dış dünyaya dair bildiği kıt tarih kırıntılarını bir araya gelir..

“Haklıydın, Wressa..”, der yaşlı gnome sırıtarak. “Sanırım çözdü.”

Yüzünde mutlu bir ifadeyle, yine Brom’un yanında peyda oluverir yaşlı teyze.

“İlk gördüğümde akıllı olduğunu biliyordum. Akıllı.. ve farklı..”, der Wressa teyze tiz, titrek sesiyle.

“Siz.. sizler Tinker gnome’ları değilsiniz..”, diye ağzından kaçırıverir Brom. “Sizler Silent Hills gnome’larısınız.. Sizler Sessiz Gnome’lardansınız!”

Yaşlı teyze, elinin bir hareketiyle kardeşini oturduğu tabureden kovalar ve onun yerine oturur. Hancı Kimbletyne yan masadan kendisi için bir tabure kapar ve ablasının yanına çömer.

“Evet, evladım. Bizler Sessiz Gnome’larız.”

“Ama.. bu nasıl olabilir ki? Rivayetlere göre Silent Hills’e o garip sis çöktükten sonra bütün Sessiz Gnome’larını da oraya hapsettiği, sonrasında da hepsinin neslinin tükendiği yönünde.”, diye hayretle konuşur Brom.

 

“Sevgili annem, Seressa Ton Wraiven..”, diye başlar yaşlı teyze. “Annesinden —benim anneannemden— aldığı bazı talimatlar çerçevesinde, böyle bir şeyin başımıza gelebileceğine dair uyarılarda bulunmuştu ve bizler için gizli kaçış yolları hazırlattı. Buna rağmen çoğumuz yine de o mebus sisin içinde takılıp kaldı.. Ama bazılarımız kaçmayı başardı ve güneye, Endless Watch ve oradan da Standalone Fortress’i geçip büyük Sulking Woods ormanlarına yerleşmek için yola çıktık.

Burada olanlar, o gruptan gizlice ayrılanlar, onların çocukları ve torunlarıdır.. Bizler buraya yerleştik çünkü plan buydu. Herkes, hepimizin güneye kaçtığını sanması gerekiyordu ve öyle de sandılar. O mel’un sisi başımıza indiren düşman, onların peşine Orken denen, kıyım için özel yetiştirilmiş yaratıklarını gönderdi ve en sonunda da onları yolda yakaladılar ve hepsini öldürdüler. Bu, o kaçanların bilinçli olarak yaptığı büyük bir fedakarlıktı ama Silent Hills neslinin devamı için yine de bunu yaptılar. Düşman onları öldürdükten sonra, Silent Hills’in neslini kuruttuğunu düşündü ve bu da, sebepleri olmasa da, sonuçları olarak rivayet halinde bütün krallığa yayıldı.

Bizler.. Bu köyde gördüklerin, Silent Hills’den kalma son halkız.”

 

Brom duydukları karşısında daha da hayrete düşer.

“Ama.. ben bile sizi bulabildiysem, başkaları da sizi bulabilir!”, diye ünler.

“Aaaa.. İşte bu yüzden sana ‘farklısın’, dedim. Çünkü bu köy, özel koruma büyüleriyle çevrili ve kimse buraya elini kolunu sallaya sallaya giremez. Deneyen çok oldu, ama muhafazalara takıldılar ve akılları karışmış, neden burada olduklarını da unutmuş bir şekilde de geri gittiler. Ama sen.. Sen bir anda burada peyda oluverdin.”, der yaşlı teyze gnome.

“İnanın bende buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum. Günlerdir, kendimi kaybetmiş ve korkmuş bir şekilde buranın doğusundaki ormanlarda dolanıyordum.”, diye açıklamaya çalışır Brom ve zihninde, onu olur olmaz zamanlarda ısıran ne idüğü belirsiz şeye tekme atar!

“Hmmm..”, diye düşünceli bir şekilde masanın üstüne koyduğu yaşlı ellerine bakar Wressa teyze. “..O zaman vakit yaklaştı..”

“Vakit yaklaştı..”, diye onaylar aynı düşünceli, ama ağzı açık bir ‘hayranlıkla’ karışık hayretle mırıldanır yaşlı Kimbletyne. “Ve en sonunda..”

Yaşlı Ten Ton Wressa teyzenin gözleri dolar.

Kardeşi ona sarılır ve kendisi de mutlu göz yaşlarıyla fısıldar.

“Evet abla.. en sonunda..”

“Torunlarımdan birisi hakkı olan tahtına oturacak.. en sonunda..”, diye ağlamaya başlar teyze. “Biz göremeyeceğiz ama Silent Hills’in tekrar sesi duyulacak. Halkım tekrar bu dünyada özgürce yürüyebilecek. Tekrar..”

“Tekrar, abla.. Tekrar..”, diye onaylar Kimbletyne sessiz bir hayranlıkla.

“Uhhmm.. Anneanneniz olacakları nasıl tahmin etmiş olabilir ki?”, diye kendisi de hayret içerisinde sorar Brom.

“Anneannem.. çok özel bir kadındı..”, diye cevap verir Wressa teyze. “O.. o Silent Hills’in gelmiş geçmiş en büyük kraliçesiydi!”

Brom, tepesinden kaynar suların boşaldığını hisseder.

“Ne? Nasıl? Yani siz? Kral soyundan mı—?”, diye kekeler.

“Evet, Efendi Brom. Ama bunu hiçbir yerde söyleyemezsin, ve hiçbir zaman da tekrarlayamazsın..”, der yaşlı Wressa teyze.

“Tekrarlamam. Ama neden bana söylediniz ki? Ben yanlışlıkla buraya yolu düşmüş, önemsiz bir hobbit’im!”, diye itiraz eder genç Brom.

“Hayır, Efendi Brom. Sen yanlışlıkla buraya gelmedin. Çünkü yanlışlıkla buraya giremezdin. Neden ve nasıl olduğunu bilmiyorum, ama senin buraya girmene izin verildi. Ve bizim sana yemek dışında vereceğimiz bir sırrımız var.”

“Bilmek istediğimden emin değilim, efendim. Bu iş şimdiden benim için biraz fazla çetrefilli.”, diye somurtur Brom.

Kimbletyne Tinkerdome kıkırdar.

“Sana bir şiir vereceğiz. Bunu, Silent Hills’den kaçarken sislerin içindeki bir şeylerin fısıldadığını duymuştuk. Ama bununla ne yapacağımızı asla bilemedik. Sonra sen geldin ve gece uyurken biri bana rüyamda bunu sana vermem gerektiğini söyledi. Senin de bunu bir başkasına vermen gerektiğini, vereceğin kişiyi gördüğünde tanımayacağını, ama bileceğini söyledi..”, der yaşlı teyze.

“İşte şimdi gerçekten çetrefilli oldu!”, der Brom mutsuz bir şekilde. “Niye ben yaa? Önemli birisi bile değilim. Aslına bakılırsa, bu son bir kaç ay içerisinde öğrendiğim bir şey varsa, o da hiç kimse olmadığımdı!”

“Kendine inancın biraz daha fazla olmalı, genç Brom Bumblebrim.”, der yaşlı Wressa teyze. “Bu köye ‘hiç kimseler’ giremez..”

“Öyle olsun, teyzeciğim. Sizi kırmayacağım ve isteğinizi yerine getirmek için elimden geleni yapacağım çünkü ben bir hobbit’im ve ‘evimi’ ne kadar sevdiğimi biliyorum ve hiç kimse evinden mahrum edilmemeli.”, der Brom ciddi bir sesle.

“Evet. Edilmemeli, genç Brom. Umuyorum sen de bir gün evine tekrar dönebilirsin. Ama senin geleceğinde yapman gereken daha bir çok büyük işlerin olduğunu seziyorum.”

“Böyle bir şey sezmemiş olmanızı tercih ederdim, efendim.”, diye somurtarak cevap verir Brom.

Hancı Kimbletyne tekrar kıkırdayarak güler.

“Anneanneniz.. O kimdi? Böylesi büyük ve ön görülü bir Silent Hills kraliçesinden bahsedildiğini hiç duymadım.”, diye sorar Brom.

“O ise.. veremeyeceğimiz bir sır, genç Brom.”, der Wressa teyze nazikçe. “Bu konuda bütün Silent Gnome’larının vermiş olduğu bir kan yemini var. Varlığından haberdar olmuş olmanız bile bir ayrıcalık.”

 

. . .

 

Brom, o geceki performansına hazırlanmak için odasına döndüğünde kendisine verilen muallak şiiri düşünür ancak şiirin neresinden tutarsa, tuttuğu yer elinde kalır. Belli ki şiir, ilgili şahısların eline geçtiğinde anlam kazanacaktır ve o kişi de kendisi değildir. Brom bundan dolayı dürüstçe bir şekilde mutlu olur zira kendisi bela peşinde koşacak kadar ahmak değildir ve tek istediği evine, güllerine, şarkılarına, mutlu yemeklerine ve tembel hayatına geri dönüp o şekilde de yaşlanmaktır.

 

into the hills
silent and hollow
chase the path
and through the fog
find the door
knock
more
and hallow
blood for blood
soul for soul
and
life for life
trade and be king
freely given
and
ascend

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

27.06.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Haziran sonu ve Temmuz başı.
Miasmire..

 

Brom Bumblebrim, neredeyse iki ay Tinker Hills’de yaşayan bu garip, sessiz gnome’lara takılır ve her gece onlara, dünyanın geri kalanının ‘fiyakalı’ olduğunu düşündüğü şarkılarından değil, çok daha sade, cafcafsız, sanat amaçlı olmayan, içinde daha çok ‘özlem’ barındıran hem hüzünlü, hem de mutlu bir çok şarkı söyler. Ve önüne konan bütün yemekleri de yer! 

Sessiz Gnome’larla geçirdiği süre içerisinde onlardan bazı şeylerde öğrenir. Söz gelimi, bakla çiftçilerinin neredeyse hiçbirisinin gerçekte çiftçi olmadığını, çoğunun Silent Hills’den kaçanların çocukları ve torunları olduğunu, dolayısıyla silah kullanımı, istihkam, kimya, hendek ve siper savaşları konularında da eğitimli oldukları hayretle öğrenir.

Aynı süre içerisinde yaşlı Hancı Kimbletyne Tinkerdome ile uzun yürüyüşlere çıkar ve bu yürüyüşlerde hem Sessiz Gnome’lar, hem de Silent Hills hakkında bir çok unutulmuş bilgileri edinir.

Sessiz Gnome’ların saklı kasabasına geldiği günün akşamı karşılaştığı küçük gnome ise onu nereye giderse takip eder, yaptığı her şeyi ilgiyle izler ve..

..taklit etmeye başlar!

 

Brom dışarıda dolaştığı bir gün, gnome çocuk ile ondan bile daha küçük, pabuç kadar boylu, pembe, daha çok pofuduk bir pamuk şekeri bulutunu andıran tüleri saçlı bir kız gnome arasında geçen bir konuşmaya kulak misafiri olur;

 

“Bugün ne oluyoruz?”, diye sorar küçük, şirin kız.

“Bugün..”, der küçük gnome, “..Ozan olacağız!”

“Umm.. Bir; Ozan ne? İki; Neden?!”, diye sorar minik kız.

“Sevgili Terrah Doodlebellz, ozanlık, gelmiş geçmiş en saygın mesleklerden birisidir. Öyleki, nereye gidersen git, seni prensler gibi karşılarlar, ne söylersen söyle, kanunmuş gibi dinlerler, Lir’inle ne çalarsan çal, sanat olduğunu sanırlar ve seni yerlerine çakılmış gibi dinlerler..”, diye grant bir şekilde sırıtarak açıklar küçük gnome..

“Bana daha çok kaybolmuş da yanlışlıkla gelmiş, laf hokkabazı gibi geldi.”, der cıvıldayan sincap gibi sesiyle Terrah Doodlebellz.

 

Brom kaşlarını çatar, “Laf hokkabazıymış!”, diye burnundan soluyarak ‘hıf’lar ve oradan uzaklaşır.

 

Yaşlı Ten Ton Wressa teyze ise inatla her sabah, her öğlen ve her akşam bir tepsi dolusu enfes yiyeceklerinden getirir Brom’a. Kadıncağız, bir halkın son prensesi gibi değil, basit bir hancı aşçısı gibi ona hizmet ederek genç hobbit’in, evinden ayrılmasından sonra kaybettiği bütün kilolarını geri almasını sağlar.

Yaşlı teyze, sadece bir sabah Brom’a servis etmez.

 

Silent Hills’in son prensesi Ten Ton Wressa 7589 yılının Haziran ayının 27. gecesinde sessizce gözlerini dünyaya kapatır.

 

Ertesi gün bütün Silent Gnome’lar cenaze için toplanırlar ve garip, ürkütücü bir sessizlik içerisinde yaşlı prensesi defnederler.

Brom o akşam handa toplanan gnome’lara hiçbir şey çalmaz. Elinde Lir’i, katatonik bir hayal kırıklığı içerisinde öylece taburesinde oturur.

Vakit geldiğinde, handaki bütün gnome’lar dolu maşrapalarını tekrar ona doğru kaldırırlar, sonra kafalarına dikerler..

Yaşlı Ten Ton Wressa’nın vefatıyla Brom da ayrılma vaktinin geldiğini düşünür zira buraya ‘getirilme’ sebebini de çözmüş gibidir.

Brom, gelecekte onu nelerin beklediğini bilemez. Ama evinden ayrıldığından beri ilk defa, an itibariyle sebebini bilemese de, kati olarak ortada bir sebebin olduğuna ayılır. Buraya, Silent Hills’in son prensesine yetişmesi de sebeplerden bir tanesidir.

Ablasının vefatını olabildiğince vakur bir şekilde karşılamaya çalışan yaşlı Kimbletyne Tinkerdome, artık gitmesi gerektiğini söylemeye gelen Brom’a itiraz etmez. Yaşına rağmen genç hobbit’in elini, kendi güçlü elleriyle sıkar ve genç ozana koca bir bohça dolusu erzak verir. Yaşlı hancı Brom’a, içinde bir kaç adet, kelek büyüklüğünde toplara benzeyen bir şeylerin olduğu ikinci bohça daha uzatır.

“Bunlar Bakla Bombasıdır.”, der Hancı Kimbletyne. “Temkinli kullanmanı sağlık veririm. Kaçman gereken durumlarda, şu gördüğün mandalı çekip bombayı at.. Tercihen düşmanlarına doğru. Onları öldürmez ama sana kaçacak kadar zaman kazandırır. Her ne yaparsan yap, çıkacak kokuyu soluma ve rüzgarı karşına alarak atma!”

“Umm.. Bu bana biraz tehlikeli gibi geldi, Efendi Kimbletyne.”, diye tırsmış bir şekilde bohçanın içindeki ‘toplara’ bakar.

“Tehlikeliler zaten. Burada keyif olsun diye bakla yetiştirmiyoruz. Hiçbirimiz baklayı sevmeyiz. Sadece ithal ederiz.. ve bunun gibi Bakla Bombası imalatında kullanırız.”, diye acı bir şekilde sırıtır Kimbletyne.

“Teşekkür ederim, Kimbletyne amca. Bana hakketiğimden çok daha iyi davrandınız. Sizleri hep iyilikle anacağım.”, der Brom.

“Hayır, evlat. Ben sana teşekkür ederim. Hepimiz adına. Özellikle de Wressa için.. Sayende mutlu.. ve onurlu bir şekilde gitti.. Bir prensesin böylesi bir yerde unutulmuş olmasını engellemiş oldunuz. Bunca yıldır onu hiç bu son bir aydır gördüğüm kadar mutlu ve hayat dolu görmedim. Ablamın şarkı söyleyebildiğini bile unutmuşum. Sen bize sadece ablamı geri getirmedin, genç Brom. Sen bize onurumuzu, umudumuzu, geleceğimizi ve prensesimizi geri getirdin. Bundan daha alicenap bir şey düşünemiyorum.”, der yaşlı Tinkerdome ve kendi evladına sarılır gibi hobbit’e sarırlır.

“Elveda, Kimble amca.”, der Brom üzgün bir sesle.

“Elveda, Efendi Brom., diye karşılık verir Kimbletyne Tinkerdome, sonra döner ve hana doğru seslenir.

“Gnine.. Evladım gel, bak. Efendi Brom gidiyor. Ona ‘güle güle’ de..”

 

. . .

 

Brom, kendisine verilen sayılı Bakla Bombalarından ilkini, Tinker Hills’den ayrılmasından kısa bir süre içerisinde kullanır. Sessiz Gnome’ların köyüne gelirken çılgınca bir panik içerisinde bir oraya, bir buraya koşturmasını, gnome’ların sakin köyünde, ve özellikle de Wressa teyze”nin yemekleri sayesinde üstünden atmış gibidir ve oldukça düzgün bir yol takip ederek Silent Hills’in hemen kuzeyindeki Miasmire bataklığına girer.

Miasmire, daha önce saplanıp kaldığı Croaking Mire bataklığı gibi değildir. Evet bu bataklık çok daha ‘ıslak’tır ama bu da biraz normaldir. Nede olsa tam ortasından Endless Sea denizine bağlanan bir akarsu geçmektedir. Ve burada zemin çok daha derin, kaygan ve sivri sinekli olsa da, Croaking Mire bataklığındaki gibi ne bir sis, ne uçuşan hayalet ve hortaklar, ne de kendisine ‘kurtarması için’ adıyla yalvaran ürkütücü yaratıklar vardır.

Bu, hiçbir şekilde yolculuğunun kolay olduğu anlamına gelmez. Öyle olmuş olsaydı Bakla Bombasını kullanmak zorunda kalmış olmazdı!

Miasmire bataklığının ortasından salınarak sürünen bulanık akarsuyu geçtiğinde, Brom’un daha önce hiç görmediği, neredeyse 15 adım boyunda, tamamen bataklık bitki ve sebzelerinden oluşan bir yaratık, muazzam bir devinimle çamurlu, bulanık sulardan yükselmiş ve küçük hobbit’e saldırmıştı.

Brom bir anda kendisine saldıran dehşet karşısında hiç düşünmemişti.

Kimbletyne amcanın verdiği bohçalardan birisine elini sokmuş, içinden kelek büyüklüğündeki toplardan birini çıkarmış, tepesindeki mandalı sökmüş ve kocaman ağzını açmış onu tek lokmada yutmaya gelen yaratığın hazır açtığı delikten içeri fırlatmış..

..sonra da sonuçlarını görmek için bile beklemeden arkasını döndüğü gibi kaçmıştı!

Brom arkasından ‘Vump!’, diye boğuk bir ses duymuş, bunu ise yaratıktan gelen acı ‘vıyaklama’ çığlıkları takip etmişti.

Brom, Miasmire’dan çıkıncaya kadar koşmuş, ancak Gulls Perch denilen yerin güney sınırına vardığında durmuştu.

Genç hobbit, evinden ayrıldığından beri değişen pek az şey olmuştur. Söz gelimi, hala farkındasız bir şekilde ellerini kollarını sallaya sallaya dolanır, ve karşılaştığı yaratıklardan anında kaçar ve saklanır.

Ancak bazı şeyler de değişmiştir. Mesela, o ilk gecesinde olduğu gibi erzakını hemen tüketmez ve olabildiğince günlere yaymaya çalışır. Eski tembel haline nispeten çok daha dayanıklıdır ve artık kendisini bulduğu ilk ağaç kovuğuna, devrilmiş bir ağaç kütüğüne yada sürünerek girdiği yoğun bir çalılığa sinerek uyumaz.

Kendisine, küçük de olsa bir kamp ateşi yakar, sıcak yemek pişirir, amcasının antika gürzünü, uyurken yastık olarak kullandığı sırt çantasının altına saklar, kılıcını da ince bir kayışla bileğine bağlayıp öyle uyur.

Birileri bütün bunlara bakıp gülebilir. Biraz daha nezaket göstermek isteyenler için ise bu küçük değişimler ‘bebek adımları’ olarak yorumlanabilir. Ancak Brom için bu değişimler gerçekten büyüktür ve onu bekleyen geleceğe hazırlayan zorlukların ilk meyveleridir..

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” IV ile
devam edecek..

 


 

 

 
 

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” II

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” I ‘den
sonra başlar ve ta Büyük Kuzey Tundralarındaki Shakehands kasabasında son bulur..

 

 

29.11.7588 B.Y.S (-19 Yıl)
Kasım sonu, Aralık başı.
Bowling Hills, sonrasında da Endless Watch’ın güneyi..

 

İnanamıyorum buna!”, diye inler genç Brom.

“Bütün gece yürüdüm, dere tepe düz gittim ve gele gele buraya mı geldim?”

Brom Bumblebrim, yeni doğmuş, mutlu bir Kasım sonu güneşinde, doğduğu, büyüdüğü, ve gece boyunca ayrıldığını sandığı Greener Kasabasını yukarıdan, bulunduğu tepeden seyreder.

“Bu nasıl mümkün olabilir ki ama? Bütün gece yürüdüm ve hepi topu koca bir daire mi çizmişim yani?”, diye, çökmüş, fena halde bozulmuş ve neredeyse ağlamaklı bir şekilde söylenir.

Mevcut hayal kırıklığı yetmiyormuş gibi, Brom bir de göbeği istikametinden derin bir gurultu duyar ve bu konuda da yapabileceği hiçbir şey yoktur zira yanına aldığı ve en azından bir kaç gün kendisini idare edeceğini düşündüğü bütün kurabiyeleri, kaşarlı, salamlı ve taze naneli sandviçleri ve peksimetleri gece boyunca yürürken yemiştir!

Belli ki iş yemek olduğunda bir hobbit olmak hiç de kolay değildir ve bu konuda tutumlu olması gerektiği, Brom’un daha birinci geceden öğrendiği ilk acıklı ders olacaktır..

..Yön bulma kabiliyetinin olmadığını anlamasından hemen sonra!

Halbuki tam on altı defa okuduğu o hobbit hikayesinde, yemek bulmanın zorluğu, ancak üstü kapalı bir şekilde geçilmiş ve yön bulmak konusunda da hiçbir ip ucu da vermemiştir! Yani, tamam, o hikayede de kahramanlar kaybolmuştur ama bunu yoğun ağaçların olduğu büyülü bir elf ormanında yaşamışlardır. Kendisi ise Bowling Hills’in açık arazili, naif, yeşil tepelerinde gerçekleştirmeyi başarmıştı bunu..

 

Brom acıklı bir şekilde, gezginleri yanlış yönlendiren kitaplar hakkında uzun, bir ozan olması dolayısıyla da muhtemelen ‘kafiyeli’ bir belagat dizecekken, bir anda asıl soruna ayılır;

Sorun kitapta değildir zira ve en nihayetinde, on altı defa okuduğu o hikaye, tam olarak da budur:

BİR HİKAYE!

“Off yaa.. inanamıyorum! Nasıl olurda bir hikaye kitabında okuduğum şeyleri referans olarak alabildim ki! Bu gerçek dünya Brom Bumblebrim, bir roman değil!”

 

Brom acıkmış, yorgun ve uykulu bir şekilde, Greener Kasabasına yukarıdan seyrettiği tepenin üstünde yere çöker ve “Ne yapayım, ne yapayım?”, diye düşünürken uykuya dalar ve suratının tam ortasına isabet eden kocaman bir damla ile yerinden fırlayarak uyanır!

Gece olmuştur ve yağmur yağmaya başlamıştır..

 

Brom, bütün bir günü, dışarıda ve soğuk Kasım’ın son güneşi altında nasıl uyuyarak geçirebildiğini merak eder.

Genç hobbit nedense kendisini kazıklanmış hisseder ve tepeden aşağı inip evine gitmeyi düşünür. Hatta bu saçmalığa bir son vermek için, eve varır varmaz da kapısını ve pencerelerini, tekrar dışarı çıkamamak için bulabileceği en büyük çivilerle sıkıştırıp sabitlemeye karar verir..

..ve işte tam o anda bir şey onu ısırır!

 

Brom küçük, biraz fazla tiz bir çığlık atar ve can havliyle yerinde hoplamaya başlar.

“Beni bi şey ısırdı! Muhtemelen zehirli bi şey!.. Ölüyorum! Ölüyorum! Muhteşem Gökler adına, ölüyorum!..”, diye kalçasının, tam da göremediği bir noktayı eliyle tutarak yerinde zıplamaya başlar.

Brom, yağmurlu ve karanlık gecede, tepeden aşağı, “İmdat! İmdaaat! Bana tabip getirin! Bana güzel bir hemşire getirin!..”, diye çığlayarak koşmaya başlar..

Kalçasının, tam olarak göremediği noktadaki ‘ısırık’ acısı geçtiğinde, Brom ne kadar koştuğu, dahası, hangi istikamete doğru koştuğu hakkında en ufak bir fikri yoktur..

..ama doğuya, güneşin doğduğu yere baktığında, bunu bütün gece boyunca yapmış olduğunu fark eder!

 

“Nasıl yaa?”, diye iyice tırsmış bir şekilde, ağlamaklı bir sesle inler küçük hobbit.

Bütün bir Aralık başı gecesi buz gibi bir yağmurun altında ve karnı fena halde guruldayan Brom, bulduğu ilk yaban çileği çalısına dalar ve avuçlayabildiği tüm acı çilekleri ağzına tıkar..

Çalıların arasında işi bittiğinde, ellerinde, kollarında ve yüzünde sızlayan bir düzine çizik ve biri ensesine, diğeri ise ayak parmakları arasına yapışmış bir-iki inatçı çalı kenesiyle uğraşırken gök yüzünden kızgın bir homurtu gelir.

Brom göğe bakar ve inleyerek söylenir;

“Ama zaten beni yeterince ıslatmıştın.. Daha fazla ıslanamam ki!”

Brom yerinden fırlar ve ortalıkta başını sokabileceği bir yer —herhangi bir yer— aramaya başlar..

..ama aç karnına yediği onca acı çalı çileğinden dolayı bir anda midesi bozulur!

 

Brom Bumblebrim, hayatında yaşadığı bütün kötü an ve anıları bir araya getirdiğinde, bu iki gün içerisinde başına gelenlerle kıyaslayabileceği bir olay düşünemez.

Üşümüş, fena halde ıslanmış, hala aç, her tarafı çiziklerle dolu ve midesi bozuk bir şekilde bir o yana bir buyana koşturur durur.

Yorgunluktan ve açlıktan, dahası, midesine musallat olmuş kramplardan bitkin düşmüş bir şekilde ne kadar koşturduğunu bilemez ama uzaklarda bir yerlerde gözüne ilişen kamp ateşini gördüğünde hava çoktan kararmıştır.

Brom, nefes nefese kalmış bir şekilde kamp ateşine doğru yaklaşır ama içinden bir ses, belki biraz temkinli olsa, bunun kendisine daha az acılara sebep olabileceği düşüncesini uyandırır.

Genç, ıslak, üşümüş ve şiddetli karın ağrılarıyla kıvranan hobbit, karanlığı aydınlatan kamp ateşine temkinli bir şekilde yaklaşır. Ateşin önünde oturmuş kimseyi göremeyince iyice içkillenir. Sessiz adımlarla biraz daha sokulurken birden alnının ortasına bir şey, müthiş bir hışımla çarpar ve Brom, acının yepyeni bir mertebesine ulaşıverir..

Taş..

Birisi karanlıkta ona taş atmıştır ve olduğu salak gibi o da bunu yemiştir.

“Niye yaa!”, diye inler Brom. “Neden kafama taş attınız ki? Beni soyacaksanız, bunu rica ile de yapabilirsiniz. Açım, donmuş vaziyetteyim, sırılsıklam ıslanmış durumdayım ve şiddetli bir karın ağrısıyla uğraşıyorum.. Tek istediğim ateşinizi paylaşmaktı ve daha merhaba bile demeden kafama taş attınız! Bu.. Bu çok ayıp ve hiç de medeni bir davranış değil!”, diye de acı içerisinde bağırır Brom.

Ancak genç hobbit’in bu ağıtına herhangi bir cevap gelmez.

Brom, yağan yağmurun burada biraz daha sığlaştığını fark eder ve kamp ateşi sayesinde karanlıktaki ağaçları görür.

 

“Ne istiyorsun, bücür!”, diye horlayan, tiz bir ses duyulur ağaçların arasından.

“Az önce söyledim ya! Sıcak bir ateş, o kadar.. Biraz yemeğiniz, kuru bir de battaniyeniz varsa, benim de biraz param var.”, diye acınaklı bir şekilde cevap verir Brom.

Aradan ancak bir kaç dakika geçtikten sonra cevap gelir.

“Kamp ateşinde ısınabilirsin. Orada küçük bir tencere dolusu yiyecek ve kuru bir de battaniye var.”, der aynı tiz ses ve Brom konuşanın ya küçük bir kız, yada eşit büyüklükte bir sincap olduğunu düşünür. “Geceyi ateşin başında geçirebilirsin. Ama yerinden kalkar ve bize.. uhhm.. bana doğru yeltenirsen, fena halde de-kompoze ederim seni!”

“De-kompo-NE?!”, diye hayretle sorar Brom.

“De-kompoze!.. Neresini anlamadın?”, diye sorar tiz ses.

“De-kompoze nedir? Hayır, beni öldüreceksen, en azından ölürken nasıl öldüğümü bilmek isterim. Sürpriz ölümler hiç hoş olmuyor!”, diye cevap verir Brom ve ateşe doğru sokulur.

Genç hobbit, kamp ateşinin yanına varır varmaz, adı geçen küçük tencerenin yanında duran teneke tabaklardan bir tanesini kapar, tencereden içine, nezaketin kabul edeceği ‘azami’ miktarı doldurur, ateşin diğer yanında duran battaniyeyi donmuş bedenine sarar, sırtını ateşe verir ve küçük, iki büklüm bir topak halinde sıcak yemeği kaşıklamaya başlar.

Yemek, kendi standartlarına göre pek de iyi değildir. Daha doğrusu, yemeğin tadında bir gariplik vardır; sanki iki alakasız kişi, kendi hoşlarına giden ne varsa içine atmışlar gibidir. Ancak şu anki aç haline bir şölen gibi gelir ve istediğinden çok daha kısa bir süre içerisinde de biter.

“Gece orada, kıpırdamadan dur. Yoksa—”, diye arkasından aynı tiz sesi duyar.

“—beni de-komoze-şeysiden edeceksin, hatırlıyorum”, der Brom. “Ama sanıyorum ki ben zaten de-kompoze olmuş durumdayım.. Ateş, battaniye, yemek ve de-kompoze uyarısı için teşekkür ederim.. Parayı ateşin yanına bıraktım. Size iyi geceler.”

Brom hayatında hiçbir zaman böylesi bir nezaketsizlikle karşılaşmamıştır. Ne bir başkasından, ne de kendisinden. Ama takati, sabrından önce tükenmiştir ve yeni yeni ısınmaya başlayan vücudunu battaniyenin içinde, sadece burnunun ucu dışarıda kalacak şekilde, biraz daha topak yapar ve kendinden geçmiş gibi derin bir uykuya dalar.

 

“Neden bu salağı aldık ki kampımıza?”

“Sırılsıklam olmuştu, üşümüştü, açtı, acı çekiyordu ve korkuyordu.”

“Tamam, onu anladım da, neden bu salağı kampımıza aldığımızı anlamadım? Bence tehlikeli. Hazır uyumuşken kafasına odunla vuralım, tam uyusun!”

“Lütfen kafasına odunla vurmayalım. Başkalarına karşı biraz anlayış gösterebilirsin bence..”

“Neden? Sen gösterdin de ne faydasını gördün bu güne kadar?”

“Faydası için değil, eksikliğinin zararlarından kaçınmak için yapmalıyız.”

“Saplantılı fetişlerin yetmiyormuş gibi, üstüne üstlük hem safsın, hem de biraz aptalsın.”

“Bu.. bu biraz ağır ve kırıcı olmadı mı?”

“Beraber olduğumuz süre boyunca seninle geçinmem opsiyonel. Bir zorunluluk değil. Seni ben istemedim. Aslına bakılırsa, kimseyi istemedim. Hiç istemediğim bir şeyi resmen kakaladınız bana!”

“Benim ise çok istediğim bir şeydi ama kim olacağı kısmı nedense bana da sorulmadı. Ama bir tercihim olsaydı, bu yine sen olurdun.”

“Dediğim gibi.. sen hem saf, hem de biraz aptalsın!..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

06.03.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Mart başı.
Giants Hutt Ormanlarının kuzey sınırı..

 

Brom, üç gündür saklandığı daracık ağaç kovuğunda, uyuşup yine karıncalanmaya başlayan bacaklarına, yeni öğrendiği bir egzersizi uygulamaktadır —sessizce! Evinden uzakta, bildiğini sandığı her şeyi sıfırdan ve canlı deney faresi gibi öğrenmek zorunda kalmış olması, genç hobbit’i iki aydan birazcık daha uzun bir süre içerisinde çakı gibi yapmıştır ve iki ay öncesinde olduğu gibi bütün erzakını bir gecede bitirmemiş, elindeki kurumuş bir dilim ekmeği küçük ısırıklar ve uzun süreli çiğnemelerle yemektedir. Buna rağmen üç gün içerisinde sırt çantası neredeyse boşalmıştır.

“Gidin.. gidin artık..”, diye sessizce mırıldanır Brom ve üç gün önce yanlışlıkla fazla sokulduğu haydut çetesinin kamp yaptığı yerin dibindeki oyuktan ‘ev sahiplerini’ izler. “Sizin gidip basacak bir köy yada kasabamız yok mu?”

Brom birden söylediği şeye ayılır ve utanır, zira bu rezil haydut çetesinin bir köyü basması halinde, oradakileri muhtemelen öldürecekleri anlamına geleceğidir.

Bitkin ve aç bir şekilde, neden ana yoldan saptığını ve neden Giants Hutt ormanında ‘macera’ aramak istediğini ve hangi ahmakça fikrin ona bunu yapmanın iyi bir fikir olacağına ikna ettiğini düşünür. Şayet hayatta kalırsa, aynı ahmaklığı tekrarlamaması açısından bu önemlidir..

‘Macera’ imiş..!

“İşte tam olarak bu yüzden hobbit’ler sıcak evlerinin güvenliğinde, mutlu bir şeyler atıştırırken macera kitapları okurlar, ama macera peşinde koşmazlar!”, diye geçirir aklından..

..ve farkında olmadan sırt çantasına elini sokar ve kalmışsa, yiyecek bir şeyler bulma umuduyla içini karıştırmaya başlar.

Çantanın içinde dolaşan Brom’un eli herhangi bir yiyecek bulamaz ama yanlışlıkla, rahmetli annesinin yadigar Lir’inin tellerinden birine dokunur ve Lir, keskin bir nota çıkartır!

 

..Ve bu..

..bir anda..

..beklenmedik,

..zincirleme bir reaksiyon başlatır!

 

“Neydi o?”

“Neydi o?”

“O neydi?”

“Ne neydi?”

“Bi ses duydum!”

“Ne duydun?”

“Ne duydun?”

“Bi ses!”

“Ne ses?”

“Bi sus..”

“Ben de duydum..”

“Ne duydun?”

“Ne duydun?”

“Bi ses!”

“Bi sus!”

 

Brom, saklandığı ağaç kovuğunda, kollarıyla daha da eğdiği başını kapatmış, çömdüğü yerde terleyerek kendi ayaklarını seyreder ve haydutların duydukları şeyden ivedilikle bıkıp vazgeçmeleri için bildiği her şeye dua eder..

..ve lanet şey, her ne ise, onu ısırmak için tam bu anı seçer!

Brom Bumblebrim, kontrolsüz, tiz bir çığlık atar..

 

“Aha! Yine duydum!”

“Ben de duydum..”

“Neydi o?”

“Neydi o?”

“O neydi?”

“Ne neydi?”

“Bi ses daha duydum!”

“Ne duydun?”

“Ne duydun?”

“Bi ses!”

“Ne ses?”

“Bi sus..”

“Ben de duydum..”

“Ne duydun?”

“Ne duydun?”

“Can’t touch this!”

“Bi ses!”

“Bi sus—

 

Brom, haydutlardan korktuğu kadar, aptallıklarına da hayret eder ve içinden acıklı bir sesle söylenir;

“Bi grup salak tarafından öldürüleceğim.. İnanılır gibi değil!”

 

—Brom korku ve panik halinde, neden son haydudun sözünün bir anda kesildiğinde ayılamaz. Ama kendisine garip, ıslık gibi gelen sesler, çeliğin çeliğe vurmasını andıran çınlamalar ve bunları takip eden çığlıklar, en sonunda genç hobbit’i, haydutların kampında bir şeylerin olduğunu söyler..

Brom, saklandığı ağaç kovuğundan başını kaldırdığında, kovuğunun neredeyse dibine kadar gelmiş bir haydudun, kafasının arkasına bir buçuk yardalık haşin bir okla, yüzü koyun kapaklanmış olduğunu görür!

Brom etrafına bakındığında, hemen ileride başka haydutların da benzer kaderleri paylaştığını görür ve birden onlara karşı hissettiği korkunun gerçekte ne denli küçük olduğunu anlar..

..zira ortama daha büyük —çok daha büyük— ve tehlikeli bir ‘balık’ gelmiştir ve bu balığın hiç şakası yoktur..

Brom gözlerini kısarak ana haydut kampında yoğunlaşan çarpışma seslerine baktığında, orada iri cüsseli, haşin suratlı bir adamın, elinde savurduğu kocaman kılıcıyla önüne çıkan bütün haydutları, tırpanın arpa başlarını biçer gibi biçtiğini, dehşet içerisinde seyreder! Ve adam yalnız da değildir. Göremediği birileri de, haşin suratlı adamın etrafını sarmaya çalışan haydutları birer ikişer, bir buçuk yardalık oklarla şişlemektedir.

Brom kıyımın ne kadar sürdüğünü bilmez. Ama bittiğinde ortada canlı bir tane bile haydut kalmamıştır..

İri cüsseli, haşin suratlı adam son haydudu kestiğinde nefes nefese bile değildir.

“Bu da sonuncusuydu.. Moorat, Davien.. Etrafı kontrol edin. Bu hayvanlardan kaçıp kurtulan olsun istemiyorum. Aynı işi bir kaç ay sonra tekrarlamak niyetinde değilim.”

İri adamın çağırdığı adamlardan biri kısa sarı saçlı, yakışıklı bir elftir.. Yada belki de bir half-elf, Brom saklandığı yerden tam olarak kestiremez ama adamın duruşundan mıdır, nedir, onun birincisinden ziyade diğeri olabileceği izlenimine kapılır ve elinde Brom’un neredeyse üç katı boyunda devasa bir yay vardır.

Sarı saçlı yarı elf gibi elinde benzer bir yayla sakladığı yerden çıkıp gelen diğer adam ise genç hobbit’in hayatında gördüğü en çirkin adamdır. Adamın eski kayış derisi teni, kara —kendim, ekmek bıçağımla kestim— izlenimi veren parçalanmış saçları ve bir gözünü kıl payı ıskalamış yara izi yetmiyormuş gibi, suratında da pis bir sırıtış vardır.

“Harika iş çıkardın, Şerif. Geri döndüğümüzde Efendi Thokan’a olanları anlatmalıyız. Eminim sana özel, epik bir şarkı yazacaktır.”, der Davien denen yarı-elf mutlu ve biraz da muallak bir sesle.

“Nasıl bu kadar iyi ok kullanıp, aynı zamanda da bu kadar salak olabildiğine hayret ediyorum, Davien!”, diye hırlar, diğer, adının Moorat olduğu tahmin edilen çirkin adam.

“Alındım.”, diye cevap verir Davien gerçekten alınmış bir sesle. “Senin kadar zeki olmamam, beni salak mı yapıyor, şimdi?”

“İkiniz..”, diye burnundan solur Şerif. “..ve bitmek bilmeyen dırdırınız.. Hatırlatsanıza bana, sizler gerçekten nasıl izci oldunuz?”

“İyi ok attığım için..”, diye mutlu bir ifadeyle cevap verir Davien.

Moorat denen çirkin adam ise omuzlarını silker. “Sıkıcı bir gündü ve yapacak başka da bir işim yoktu. Ben ozan olmak istiyordum ama o karga sesli Thakon yerimi kapınca ben de izci olayım bari, dedim..”

Davien buna kahkahalarla güler. Haşin suratlı şerif bile gülümser.

“Sanıyorum buradaki işimiz bitti.”, der şerif. “Bu şerefsizler kimseye bir daha musallat olmayacaklar. Etrafı kontrol edin, özellikle size ait bir şey kalmış olmasın.”

“Neden? Bunlar kötü adamlar ve bizde bu bölgeyi onlardan arındırdık.”, diye aynı muallak ifadeyle sorar İzci Davien.

“Evet, ama teknik olarak bu bölge Endless Watch’ın sorumluluğu altında ve bizim gelip onların bölgesinde ‘Serenity Kanunları’ uyguluyor olmamızı pek de hoş karşılamaya bilirler.”, der şerif sakince.

“Ne fark eder ki? İşlerini yapmış olsalardı, onlar da haydutları öldürmüş olurlardı.”

“Ama onlar haydutları önce yakalar, sonra şehre götürür, ardından büyük, teatral bir mahkemede yargılar, ancak ondan sonra asarlardı. Onlar kıçlarını kaldırıp bunu yapıncaya kadar da bu hayvanlar bir kaç köyü daha talan etmiş olurlardı.. Serenity Home’un böylesi gösterişli mahkemelerde harcayacak lüksü yok ve açıkçası bu şerefsizleri kasabama sokmak gibi bir niyetim de yok —asmak için bile olsa. Sanıyorum Tinker Hills sakinlerinin yardım için Endless Watch yetkililerine gitmektense bize gelmeleri bundan kaynaklanıyordu.. Geri döndüğümüzde, yüzümüzdeki ifadeden herkes gerekli mesajı alacaktır. Yuleman’da Tinker Hills gnome’larına ‘Halledildi.’, diye kısa bir not gönderecektir.”

Moorat yine omuzlarını silker.

“Bana farkmaz! Ben bir izciyim. Bu iş gelip beni ısıramaz.”, diye hırlar.

“Beni de!”, diye atlar Davien.

İzci Moorat, Davien’e tiksintiyle bakar sonra tek kaşı kalkmış bir şekilde şerife döner.

“Bu yüzden sen ‘tatildesin’, Standorin!”, diye ayılır birden.

Şerif, Moorat’e sırıtır.

“Bu iş geri dönerse, Serenity Home’a dönmeyecek. Kişisel olarak, tatilde dolaşırken saldırıya uğramış olan bana geri dönmüş olacak. Bu yüzden ortalıkta size ait bir şeyler kalmadığından emin olun ve kırık da olsalar tüm oklarınızı toplayın.”, diye emreder şerif.

“Ben hiçbir şey anlamadım..”, diye itiraf eder İzci Davien.

“Sen gidip oklarını topla, kasabaya geri dönerken ben de sana tane tane anlatırım.”, der Moorat hırıltılı sesiyle.

“Benimle alay edip dalga geçeceksin yine, öyle değil mi?”, diye saf bir şekilde sorar Davien.

“Evet. Ama yine de anlatacağım!”, der Moorat sırıtarak.

 

Brom Bumblebrim, saklandığı ağaç kovuğundan sessizce çıkar..

..ve kaçar!

Brom, Serenity Home denen yer neresidir bilmez, ama öğrenecektir ve oranın yakından bile geçmeyecektir..

Brom sessizce kaçarken arkasında bıraktığı haşin suratlı şerif ve iki izcinin konuşmalarını hala duyar..

 

“Limnia nasıl? Dahası, doğum bu kadar yakınken senin eğlenmen için buraya kadar gelmene nasıl izin verdi?”

“Lady hanımefendi başında duruyor. Ve bana da ihtiyacı olmadığına dair.. tam olarak bilmek istemediğim bazı şeyler söyledi..”

“Bahane böyle sunulur işte. Gör ve örnek al, Davien. Geçerli, şahitli ve kadınları kendi aleyhlerine kullanarak!”

“Söylesene, Moorat. Sen hala nasıl oluyor da bekarsın?”

“Akıllı olduğum için.. Onu sana vererek hem ablamdan kurtulmuş oldum, hem de dırdırından!”

“Sanıyorum yeni bir izci adayım var!”

“Davien.. Kim senin gibi aklı bir karış havada birisine evladını teslim edecek kadar ondan nefret eder ki?”

“Kimsenin sana çocuklarını eğitmen için vermiyor olmaları, görüyorum ki seni biraz huysuz yapıyor.. Sanki buna ihtiyacın varmış gibi.”

“Güzeeel. En sonunda senden kabul edilebilir hakaretler duymaya başladık artık! Kimmiş bu yeni adayın?”

“Efendi Darien’in pek sevdiği kızı, Laila.”

“Huh.. O küçük, süslü şey mi?”

“Evet, ama yaşı biraz küçük. Efendi Darien’e kabul ettiğimi, ancak bir-iki yıl daha beklememizin daha akıllıca olacağını söyledim.”

“Daha akıllıca.. Bunu sen söyleyince kulağa ne kadar komik geldiğinin farkındasın, değil mi?.”

“Alındım.”

“Siz ikiniz.. ve bitmek tükenmek bilmeyen dırdırınız..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

18.04.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Nisan ortaları.
Croaking Mire..

 

Brom üç gün takılıp kaldığı haydut çetesinin kampından kaçtıktan sonra çok önemli bazı şeyleri öğrenir. Bunların ilki, ERZAK’ın asla yeterli olmadığıdır. Bir diğeri de elini kolunu sallaya sallaya ortalıkta dolaşmaması gerektiğidir.. Ancak bu ikincisini öğrenmesi —gerçekten öğrenmesi— çok daha uzun sürecektir çünkü kendisi bir hobbit’dir ve çok küçük yaştan itibaren özel eğitimden geçmemiş her hobbit’in ortak bazı özellikleri mevcuttur. Bunların arasında ve muhtemelen de en başında yemek yemek, eğlenmek, tembellik etmek ve hiç şüphesiz, mutlu olmak vardır. Bunların kümülatif olarak bir araya gelmesinin tekabülü de, elini kolunu sallaya sallaya dolaşmalarıdır!

Ve bir hobbit’in bu ‘içsel’ huyundan vaz geçmesi için önce yemekten, eğlenmekten, tembellikten ve hiç şüphesiz, mutlu olmaktan vaz geçmesi gerektiği anlamına geldiği için bu da temel olarak ‘düşünülemez’ bir durumdur..

İşte bu yüzden dünyada hobbit nüfusu az olmamakla beraber, macera peşinde koşan hobbit nüfusu ise yok denecek kadar azdır.

Bu nadir ve ‘isteksiz’ istisnalardan biri de şu anda, elini kolunu sallaya sallaya girip, çok kısa bir süre içerisinde de saplanıp kaldığı Croaking Mire bataklığındaki Brom Bumblebrim’den başkası da değildir.

İşin gerçeğine bakıldığında da aslında suçun tamamı Brom’a ait de değildir.

Genç hobbit keyfince bir yerlere gitmeye başladığında, içindeki bir ses —yada kıçındaki ısırık acısı— ona o yönde değil, bir başka yönde gitmesini söyler.

Söz gelimi, bir sefer Brom’un bunu sınamaya kalkması aynı gün içerisinde ardarda tam üç defa ısırılmasıyla sonuçlanmıştı.

Brom güneye, geldiği genel istikamete dönüp, “Hmm.. Bugün nereye gitsem acaba? Belki de güneye, Melshieve Akademisine gitmeliyim. Orasını hiç görmedim..”, dediğinde ilk ısırığı yemişti.

“Peeeki.. Güney değil. Batı nasıl? Orda Sisters Lake gölü ve Witch Sisters bataklığı var sanırsam. Rivayetlere göre orada yaşayan üç cadı kız kardeş, görülmüş en güzel kızlarmış!”

Buna yediği ısırık ise özellikle acıtmıştı Brom’un canını..

“Tamam.. Öyle olsun bakalım..”, demişti Brom, kalçasının, tam da göremediği noktayı acı içerisinde kaşırken. “Doğuya gidelim. Bu kadar yakınındayken denize girmemek yazık olurdu. Şanslıysam denizde fazla sis olmaz. Rivayetlere göre açık havada, Drashan ta buradan bile görülüyormuş..”

Gerçekte Brom’un, ne Aralık ortasında buz gibi bir denize girmek, ne de mebus korsanların olduğu Drashan’ı —uzaktan yada yakından görmek gibi bir niyeti vardır. Sadece aklında oluşan bir teoriyi sınamak niyetindedir o kadar.

Brom, teorisini üçüncü bir ısırıkla sınamış olarak kuzeye doğru yürümeye başlar..

Aynı ısırık onu hanlardan, genel olarak yolları takip etmekten, şehir ve kasabalardan da uzak durması gerektiğini.. eh.. ısırarak söyler!

Brom, kendisini bu pis kokulu bataklığın ortasında getirip, sonra da terk eden ‘ısırığa’ lanet eder ve yapış yapış balçık ve sulu-vatuzlu vıcık vıcık çamurlu ‘bi şey’lerin içinde bulur.

“Niye yaaa.. Niye getirdin beni buraya ki? Ne var burada? —Aaaa bak, vıcıklı sülüklü balçık dışında gerçekten ne var burada?”, diye acıklı bir sesle hicveder.

Genç hobbit, o bataklıkta iki gün cebelleşir ve gece mi daha kötü, yoksa gündüzleri mi, bir türlü karar veremez zira gündüzleri hareket eden, ve bazen de etmeyen her şey onu yemeye çalışır. Geceleri ise bataklığa olağan dışı, nereden peyda olduğunu bir türlü kestiremediği bir sisle beraber, boğucu bir de sessizlik çöker ve Brom sislerin arasında devamlı ‘bir şey’lerin sessizce ve süzülerek uçtuğunu görür.

Geceleri sessizliği bölen sadece, arada bir duyduğunu sandığı inleme sesleridir.

“Lanet olsun..”, diye geçirir içinden Brom. “..hortaklar ve hayaletler! Neden hortlaklar ve hayaletler olmalıydı ki?”

Brom bataklıkta geçirdiği ikinci gecenin boğucu sessizliğindeki inlemelere yeni bir ses daha katılır..

 

“Brom..”

 

“Efendim.. Ne? Eh? Kim var orda?”, diye tiz bir çığlık atar Brom.

 

“Brom.. Kurtar beni Brom, boğuluyorum..”

—diye çok uzaklardan, yankılanarak gelen, yumuşak, hafif titreyen, ipek gibi bir kadın sesi duyar Brom.

 

“Ne.. neredesiniz? Sizi göremiyorum!”, diye cevap verir Brom tırsmış bir şekilde.

 

“Yardım et bana, Brom.. Çok yalnızım.. ve yardımına ihtiyacım var, kurtar beni bu bataklıktan..”

 

“Ama ben kendimi bile kurtaramıyorum. Neredesiniz? Göremiyorum sizi. Sabaha kadar dişinizi sıkabilirseniz, sizi kurtarmak için yardım getirmeye çalışacağım.” 

 

“Brom.. Lütfen yardım et bana.. Boğuluyorum..”

 

“Ben.. adımı nerden biliyorsunuz?”, diye korkmuş bir şekilde sorar Brom.

 

“Brom.. Yardım et bana.. Kötü adamlar beni zincire vurdular ve beni bu bataklığa kurban ettiler.. Yok olmak istemiyorum, yaşamak istiyorum, Brom..

 

Brom duydukları karşısında korkmuş olmasına rağmen yine de fena halde hiddetlenir çünkü yaşadıkları bu dünyada, bir şeyleri def etmek için böylesi ‘bakirelerin kurban edilmesi’ alışkanlığı duyulmuş bir şey olmasa da, imkansız da değildir.

Genç ozan, özellikle kadınlara karşı yapılan kötülüklere, cürümlere ve cinayetlere karşı içsel bir hassasiyeti vardır ve bulduğu göreceli ‘kuru’ topraktan kalkar ve sesin geldiğini düşündüğü yöne doğru vıcıklı balçıklı bataklıkta, kör bir şekilde sislerin içine dalar..

..ve çok kısa bir süre içerisinde de ayağı takılır ve yüzü koyun, pis, bulanık ve buz gibi bir bataklık göledinin içine düşer.

Brom, anında ve panik içerisinde, buzlu bulanık suyun içerisinde debelenmeye başlar ama su, dışarıdan göründüğü kadar bulanık değildir.. daha ziyade, bir şekilde sadece ‘puslu’ gibidir..

..Puslu ve aydınlık!

Brom, suyun derinliklerinde ışıl ışıl bir şeylerin parıldadığını görür ve ister istemez tepinmeyi bırakır ve suyun dibine doğru batarken, hayranlıkla o pırıltılı ışıkları seyretmeye başlar.

Ve hobbit battıkça su sanki berraklaşır ve Brom orada, surun derinliklerinde, daha önce hiç görmediği, garip, çapraz örmelerle bir birine eklenmiş, zarif denebilecek kadar da ince zincirlerle ayaklarından, bileklerinden, belinden ve boynundan prangalanmış genç, sıskası çıkmış kızı görür..

Brom bir ozandır ve her ozan gibi hayal gücü gelişmiş bir ruhu vardır. Dahası, bir hobbit olması dolayısıyla, biraz da hayalperesttir. Ancak o buz gibi suda gömülürken, zincirleriyle boğulan sıska kızı gördüğünde içinde bir şeylerin kıpraştığını hisseder..

..ve aklından, “Kim böylesi güzel ve zavallı bir kızı buz gibi bir suyun içinde zincirlere vurur ki? Bu açıkça bir cinayet!”, diye geçirir.

Bununla beraber, zihninin derinliklerinde ise, “Bu sıskası çıkmış kız suyun içinde nasıl hala hayatta?”, diye küçük bir ses de duyar ama o ses, üst üste binen hayret verici şeyler karşısında biraz cılız kalır ve boğulur.

 

“Brom.. Yardım et.. Boğuluyorum.. Daha fazla dayanamayacağım.. Ölüyorum.. Lütfen.. Ölmek istemiyorum..”

 

Brom suyun içinde kulaçlarını açar ve kıza doğru yüzmeye başlar ve ona yaklaştıkça, kızı prangalıyan zincirlerin, göletin derinliklerindeki, üstünde ne olduklarını anlayamadığı bazı rünlerin kazıldığı büyük, yosun tutmuş bir sütuna çivilenmiş olduğunu fark eder.

 

“Boğuluyorum.. Daha fazla dayanamayacağım.. Ölüyorum, Brom.. Ölüyorum..”

 

“Geliyorum, dayan..”, diye bağırır Brom, ve bağırmasıyla birden boğazı buz gibi, çamurlu ve bulanık suyla dolar!

 

Genç hobbit, gerçek, katışıksız, akılsız paniği hayatında ilk defa ve o anda yaşar.. Ve hayatta kalma iç güdüsünün ona söylediği tek şeyi yapmaya çalışır; Brom var gücüyle yüzeye çıkmak için çırpınır ama farkında olmadan ne kadar derine inmiş olduğunu anlamamıştır bile..

..Küçük hobbit’in göğsü sıkışır, yanan ciğerlerindeki son hava da panik kabarcıkları halinde ağzından ve burnundan kurtulur ve Brom, gözleri kararmış bir şekilde tekrar dibe çökmeye başlar.

 

“HAYIR.”

—diye güzel, etkileyici bir ses duyar kaybolan farkındalığının derinliklerinde..

 

“Burası ölmek için uygun bir yer değil, ölümlü.”

 

Brom acı içerisinde gözlerini açtığında, hala göletin derinliklerindedir, ancak daha önce gördüğü parıltıların hepsi gitmiş, geride sadece buz gibi soğuk ve bulanık pis su kalmıştır. Brom açısından farkı ise, ilginç bir şekilde nefes alabiliyor olmasıdır..

Genç hobbit, hayret ve panikle etrafına bakındığında, kendisini kocaman bir hava kabarcığının içinde süzüldüğünü görür. 

 

“Burası küçük bir hobbit için de uygun bir yer değil. Ve bu, o mebus yaratığın ilk defa bir ölümlüyü zincirlerinden kurtarması için bu tehlikeli sularda boğuşu değil. Ama ben burada olduğum sürece, o da bu bataklıkta kalacak.”

 

Genç Brom sesin geldiğini sandığı yere döner ve karşısında, hayatında gördüğü en yakışıklı adamı görür.

Brom bir ozandır ve ozanlar için kelimeler ve nüansları çok önemlidir. Bu yüzden karşısında duran ‘adam’ için sanki ‘yakışıklı’ kelimesi yetersizdir. Yada sadece ‘anlamsızlaşmıştır’ artık.

Önünde duran adam, uhrevi denebilecek kadar ‘güzeldir’..

 

“Kim.. kimsin sen?”, diye tırsmış bir şekilde kekeler Brom.

 

“Sana adımı vermek isterdim, genç Brom Bumblebrim, ancak isimim seninle yayılacak olursa, bu benim buradaki görevimi zorlaştırır zira beni adımla bulabilirler ve gördüğün o şer yaratığın müritleri, mahpusumu kurtarmak için ellerinden geleni yapmak için burada toplanırlar. Nerede olduğu bilinmeyeni kimse kurtaramaz.”

 

“Be.. Beni kurtardığınız için te.. teşekkür ederim.. sanırım..”, diye kekelemeye devam eder Brom.

 

“Teşekküre gerek yok, genç hobbit. Bununla beraber, seni buraya getiren küçük misafirine, yüzmesini bilmeyen birisini okyanusa atarak öğretmeye kalkmanın kendisi için biraz masraflı, senin için ise ‘can alıcı’ olabileceğini hatırlatmanı rica edeceğim.”, der uhrevi güzellikteki adam.

 

“Sö.. söylerim ama beni dinleyeceğini pek sanmıyorum..”

 

“Denemekten bir zarar gelmez.. Dinleyebilir. Seni kaybederse, yerine yenisini bulması çok uzun sürebilir. Dahası, bunun için vakti de kalmayabilir.. Şimdi. Giymeye hazır mısın?”

 

“E.. evet, Efendim. Kesinlikle hazırım. Ama gitmeden önce bir şey sormak isterim.”

 

“Sadece bir şey mi?”, der adam ve gülümser.

 

“Sen.. Uhhm.. Siz bir melek misiniz?”

 

“Öyle de denebilir, genç Brom. Teknik olarak ben bir ‘Muhafızım’. Bizler bazen —nadiren— bir ölümlüye atanırız, onu korumak için. Bazen de bir yere.. Fesat bir yaratığın dünyaya saçılmasını engellemek için. Bu döngüde, ben buraya atanmış durumdayım.”

 

“Döngü?”

 

“Daha değil, genç hobbit. O bilgi senin için okyanustan bile derin. Öğrendiğin zaman, sanıyorum öğrenmiş olmak için de hazır olmuş olacaksın.”

 

“Uhhm.. peki.. Efendim..”

 

“Hazır mısın?”

 

“Evet, hazırım.. Ama bir şey daha sormak isterim.”

Uhrevi güzellikteki adam, derin, esef dolu bir nefes verir.

 

“Tabii ki sormak istersin. Ölümlüler ve onlarım ölümcül merakları.. Aşağıdaki yaratığın kim olduğunu merak ediyorsun.”

 

“Aslında ben sadece neden evimden alınıp zorla ta buralara kadar getirildiğimi sormak istemiştim..”

 

“Bu sorunun cevabını bilmiyorum, genç Brom. Birimizin bildiği bir şeyi, hepimiz bilmeyiz. Bununla beraber, sanıyorum hedefine vardığında bunun cevabına da muvafık olmuş olacaksın.”, der Muhafız gülümseyerek.

 

“İş işten geçince yani..”, diye cevap verir Brom somurtarak.

 

“İş işten sadece öldüğümüzde geçmiş olur, genç hobbit. Ki bazen öldüğümüzde bile geçmiş olmayabilir. Ama sen buradaysan, bunun bir sebebi olmalı. Tıpkı gideceğin yerde sana ihtiyaç duyulabileceği gibi.”

 

“Ben sadece basit, küçük bir hobbit’im. Kimin bana ihtiyacı olabilir ki? Bu koca dünyada nasıl bir etkim olabilir?”

 

“Bu ‘koca dünya’ dediğin şey gerçekte ve tamamı, bir çok küçük şeylerin bir araya gelmesidir aslında; ağaçlar, binlerce küçük yaprağın bir araya gelmesinden, şehirler, binlerce insanın bir araya gelmesinden, ordular, binlerce bireyin bir araya gelmesinden oluşur. İnsanların kaderlerini de, binlerce ‘küçük şeyler’in bir araya gelmesi belirler. Bunlar bazen niyetlerden, bazen eylemlerden, bazen de ‘sadece basit’ küçük hobbit’lerden oluşur..”

 

“Hiç bir şey anlamadım ama verdiğiniz alicenap açıklamadan dolayı teşekkür ederim, Efendim.”, der Brom ciddi bir ifadeyle.

Uhrevi güzellikteki adam tekrar gülümser.

 

“Gidelim mi?”, diye sorar hobbit’e.

 

“Evet, lütfen.. Ama hazır konu açılmışken, aşağıdaki kim di?”, diye soruverir Brom.

Muhafız yine esef dolu bir nefes daha verir.

 

“Ah şu ölümlüler..”, diye söylenir.

 

Brom içinde bulunduğu ‘hava kabarcığının’ daraldığını hisseder ve gözleri kararmaya başlar. Etrafındaki buz gibi su üstüne çuvallandığında ise kendinden geçer. Farkındalığını kaybetmeden önce duyduğu son şey Muhafızın sesidir.

 

“Zuggtmoy.”

 

Brom, muhteşem bir Nisan güneşine gözlerini açar.

Güneş daha tam tepede değildir ancak pırıl pırıl, masmavi gök yüzünde keyifle dolanmaktadır. 

Brom, her tarafı ağrır bir şekilde doğrulur ve etrafına bakınır. Aşağı, güneye baktığında, Croaking Mires bataklığını görünce biraz şaşırır. Belli ki Muhafız onu sadece yüzeye çıkarmakla yetinmemiş, onu bataklıktan da tamamen çıkarmıştır.

 

“Zuggtmoy..”, diye geçirir içinden ama bu isme tekabül eden hiçbir bilgi gelmez aklına.

“Aptal şey..”, diye hışımla söylenir ama bunu, suyun altındaki ‘sıskası çıkmış, ürkütücü kız’ için mi kullanır, yoksa olur olmaz zamanlarda onu, tam da göremediği yerden ısıran şu ne idüğü belirsiz şey için mi, belli değildir..

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” III ile
devam edecek..

 

 

 
 

Time To Go..

Timeline:

Soon.

 

This story takes place
right after
A Demon’s Plan (18+) (Part Four) – All End

 

 

Tonic! Wake up..”, very nearly screamed Seressa Wraiven, and there was nothing but terror in her eyes. She frantically shook her little, gnomic pair as if willing her to wakefulness.

“Whot? Is it morning already?”, mumbled the sleeping gnomic girl.

PLEASE, LUV! WAKE UP!“, shouted the very tall, very dark girl in hysteria.

 

Tonic jumped up..

..and fell, face down, off the bed.

 

“Quickly. Quickly luv. Go get Master Brom here, right now. Tell him to get all his things..”

“Whot? Why?”, Tonic asked in pain as she held onto her bruised nose.

“Not now, baby girl. We must get out of here..”

“Here, like the inn?”

“No.. Here, like, THIS CITY!.. GO, TONIC, NOW.. I will get Cora. Meet me here in two..”, she half pleaded, half shrieked.

 

It was a good thing Tonic’s DOS hadn’t quite booted, just yet. Otherwise, she would have argued with her pair, demanding explanations with markers, illustrations, and possibly a blueprint schematics, no less.

 

Seressa grabbed everything she could get her hands on and stuffed them into whatever bag she could find, then ran to Cora’s room, and banged it open to find the barbarian girl not quite dressed, but holding her great, frosty sword with both hands.

“Is nothing ever calm, in these places you call cities?”, she asked curiously.

“Will not be, luv.”, she said hurriedly. “Grab everything you got and meet me at my room in one..”

“What is going on, Seressa?”, she asked quietly and calmly, as she grabbed her shirt, her pants, the large sack with her armor, her bags, and her leather-hide fur cloak.

“Put the pants on, dear. And the shirt! We don’t want Master Brom to ogle, now do we?”, she said, waving at the snow elf.

“Ogles at you all the time.”, Cora said, as she slipped into her pants and shirt.

“That’s different.”, she said a bit loftily.

“Don’t like sharing the ogling, then?”, smiled Cora.

“Who likes?”, she asked.

“Good point.. Alright. I am ready. Let’s go..”

 

“Hold hands.”, Seressa said, when they had all gathered in her room.

“Must I?”, mumbled Brom, as he gingerly took Tonics little hand. “And what in the blazes happened to your face, girl?”

“Same thing that’s about to happen to yours!”, she growled.

“Hush!”, hissed Cora and grabbed his hand as Seressa held hers and Tonic’s, forming a rough circle.

“What’s the rush?”, grumbled Brom, still not quite awake.

 

A low, rumbling noise was heard from far away..

..and something tectonic landed three houses away, sending it to blasted pieces all across the district in a fiery blaze!

 

“THAT!”, said Seressa.

Then she looked up at the unseen night sky.

“My Queen..Your maiden pleads.. We are ready..”, she whispered.

 

They stared at each other for a moment.

Then, in a shimmering haze, they disappeared..

..and something huge and burning crushed the inn, down into the ground..

 

 


 

 

 
 

A Demon’s Plan (18+) (Part Four)
All End.

Timeline:

Soon.

 

This story takes place
sometime after
Aklımdan Geçenler

 

 

“Psst!”

 

 

“Mmmm..?”

 

 

“Psssst!”

 

 

“Is that you, girl?”

 

 

“Yes, doll!”

 

 

“Doll? That’s a new.”

 

“Have you been eating, again?”

 

 

“Part of the job. I had to improvise..”

 

 

“Lemures?”

 

 

“Please! I have standards, you know..”

 

 

“Imps, then?”

 

 

“Imps.. Bit on the sour side, like Mortal’s rhubarbs. Can’t be too picky. Options are limited. Dretches make a stink and Manes just are inedible! Imps are fun to eat; they make this squeaky ‘eeep!’, when they die. I can eat them and no one cares..”

 

 

“Gluttony is sin, you know..”

 

 

“Yea.. and I am in Hell.”

 

 

“Unhealthy too..”

 

 

“Needed the supplements, doll. This plan is taking everything I’ve got.”

 

 

“Sweetheart, you really shouldn’t have done this.”

 

 

“He gave surety.”

 

 

“He does not give.”

 

“He cannot give.”

 

“He can only take.

 

 

“Doesn’t matter. Not at this point.”

 

 

“Are you safe?”

 

 

“As can be. For now.. We can talk. This line is secure. All is ready.”

 

 

“Tonight?”

 

 

“Tonight..”

 

 

“So there was a collaboration..”

 

 

“Apparently. Or else an awesome coincidence.”

 

 

“I doubt. We are never blessed with such serendipities. Should have eaten him when I had the chance. Haven’t had a bite since I left..”

 

 

“You met him?”

 

 

“Met him, and played right into his hand; I am at the fuse.”

 

 

“Understandable, if you haven’t eaten since you left. How do you stay sane?”

 

 

“Last one I tried was what I thought to be a Mortal bantam throw-away; rejected and dejected.. You know; puppy eyed, newly defined chin, cute, polite and vague..”

 

 

“A virgin?”

 

 

“A virgin.”

 

 

“Scrumptious!”

 

 

“Turns out he was a temple guardian. Like that wasn’t enough, he was also sorely, thoroughly and excruciatingly in love!”

 

 

“Ouch. Burnt or sick?”

 

 

“Burnt, sick, struck, slammed, marked, nearly eviscerated —and fined for everything but pubic indecency!

 

 

“The irony.”

 

 

“Then I figured, sanity is a luxury and not quiet a necessity.”

 

 

“Nice..”

 

 

“How bad is it going to be?”

 

 

You better not be there when it happens, bad.”

 

 

“Then this will be a deplorable evening.. Many people will get hurt. And many more will die..”

 

 

“That is inevitable; they are Mortals. Death is always what awaits them.

 

 

“Making life more precious, though.”

 

 

“Perhaps. I wouldn’t know. But nothing we do could change that. Death was coming, yet they foolishly preferred to stay blind. They had all the signs; the attacks, the ambushes, the raids, the slaughter.. Yet they did nothing.. This one act of sin will open their eyes, and strengthen their resolve. You know this to be true. We had agreed on this.”

 

 

“I know. But still..”

 

 

“Why change of heart now?”

 

 

“No Heart!”

 

 

“True.”

 

 

“Change of something, though..”

 

 

“We are not going through with it, then? Little I can do to stop it, considering all the effort I gave to start it. Has too much momentum, now.”

 

 

“You were always good at moving things..”

 

 

“You were better.”

 

 

“Was I?”

 

 

“Moved me..”

 

 

“That’s.. so sweet.”

 

 

“Have you figured it out yet?”

 

 

“A bit.”

 

 

“Tell me.”

 

 

“Made more, I think..”

 

 

“Will they replace me?”

 

 

“Never.”

 

 

“I do not understand.”

 

 

“Neither do I.”

 

 

“Then how can you have more?”

 

 

“I did not try. They did..”

 

 

“Mortals can be so inconvenient.”

 

 

“True. But they carry compassion. And love.”

 

 

“We have passions. We have love.”

 

 

“No, sweetheart, we don’t have passions. We have destitute desires. We don’t have love. We only make love; we feed upon lust with tangible despair! Theirs are not the same.”

 

 

“How so?”

 

 

“I have seen, how they can want and not touch. I have witnessed, how they can give but never take. And I have beheld, how theirs smolder and burn without brimstone and fire..

 

No, sweetheart..

 

We do not have passions. Nor do we ever have love..”

 

 

“They are so stupid.”

 

 

“They are Mortals.”

 

 

“They have lust.”

 

 

“They must have fun too.”

 

 

“I do not understand..”

 

 

“Neither do I. It is like, ‘friend’. Never comprehend. Only feel..”

 

 

“Like us?”

 

 

“Like us..”

 

 

“When will I see you again? I am bored.”

 

 

“Not soon. Perhaps never.”

 

 

“But. Why?”

 

 

“I will die.”

 

 

“I do not understand. You said this plan would save us.. And your plan worked flawlessly. He hates you now..”

 

 

“Yes. That was the plan..”

 

 

“..And Irine. He hates her very nearly as much as he hates you. Did you really kill her?”

 

 

“No. Was busy..”

 

 

“She could be alive, then?”

 

 

“Doubtful. Last I saw her, she was flat.”

 

 

“Irine? Flat? How very unlike her. Last I saw her, she had curves.. Many curves.. How did it happen?”

 

 

“A bug fell on her. A big bug!”

 

 

“The great and cunning, above all and favored Irine, graving under a bug.. Sounds ludicrously fitting.”

 

 

“I thought so, too..”

 

 

“He will not stop, you know? He will never stop! Not until he has you.”

 

 

“Hence, I must die.”

 

 

“But you are my.. ‘friend’ and I will never get to see you again..”

 

 

“Now you feel, ‘friend’ ?”

 

 

“Now I feel, ‘friend’. It is a sad thing.”

 

 

“Not always..”

 

 

“When is it not?”

 

 

“When we had fun.”

 

 

“True. We had many fun. Long ago..”

 

 

“We will again.”

 

 

“When?”

 

 

“When I die..”

 

 

“Must you?”

 

 

“It is the only way..”

 

 

“Things end, when they die.”

 

 

“Somethings..”

 

 

“Why die, then? Life is better.”

 

 

“Is it? Are you happy?”

 

 

“I am a play-slave in Hell. I have no right to ‘happy’.”

 

 

“You are you.. You have free will..”

 

 

“Why? All my choices and I will still lose.. And be alone.”

 

 

“Not all things we lose, are our strengths, sweetheart.”

 

 

“But when you die, all ends.”

 

 

“All End.”

 

 

“True. Still..”

 

 

“The plan was to save my friends.. and you..”

 

 

“But not yourself.”

 

 

“Not myself.”

 

 

“Why?”

 

 

“We.. started wrong. We must end it right. And this.. is my right!”

 

 

“How will I end it right?.”

 

 

“Where you first killed.”

 

 

“I do not go there. It..”

 

 

“Hurts?”

 

 

“Hurts..”

 

 

“That is ‘guilt’. An extension of ‘compassion’. Something only the best of Mortals feel.. It is like ‘friend’. Not understood. Only felt.”

 

 

“What is there?”

 

 

“The boy.”

 

 

“He lives?”

 

 

“Mindless..”

 

 

“He lives!”

 

 

“Older now. And alone..”

 

 

“What shall I do?”

 

 

“Will not be fun.”

 

 

“Tell me!”

 

 

“Do you truly want to know?”

 

 

“Yes. Can not forget his face. And how mutely he accepted his end.”

 

“Still hurts.”

 

“Still burns!”

 

“What shall I do?”

 

 

“Return what you took..”

 

 

“I.. will die!”

 

 

“Perhaps. Must be your choice. Your free will. Only way to end it right.. and save yourself.. and your soul.. from Him, and from Hell..”

 

 

“I.. understand, now.”

 

 

“You understand, now..”

 

 

“It is midnight.”

 

 

“Yes.”

 

 

“Light the fuse.”

 

“Let all burn like I burn!”

 

“I am tired and I hurt.”

 

 

“It is lit.”

 

 

“Run, then.”

 

 

“I can use my wings now.”

 

 

“Take your friends and fly, then. Make haste. They are coming..”

 

 

“I have one small favor to ask of you, ere we leave..”

 

 

“Ask.. Quick!”

 

 

“The Door. I shall need you to open it for me.”

 

 

“Ow?.. Owww.. That will be nasty.”

 

 

“It will. But it must be done.”

 

 

“Why?”

 

 

“Because I can not open it from this side.”

 

“Will you?”

 

 

“If I must..”

 

 

“For me.. and my friends..”

 

 

“Then I shall.”

 

 

“Thank you, and farewell, then, mirima Temez.”

 

“I will see you again, perhaps, and beyond Oblivion.”

 

 

“Am I not a Peregrine and Ousted anymore, then?”

 

 

“You never were, sweetheart. Only and always mirima Lanna Temez..

 

“My Best Fiend Friend..”

 

 

“Farewell, Arezme Ara Serraphyn, my Best Fiend Friend..

 

“The only merry soul in Hell..”

 

 


Perigren Ostlanna Temez; “Perigren”, ‘peregrine’ kelimesinden türemedir ve yabacı, garip, uzaktan gelen, egzotik anlamlarına gelir. “Ostlanna” ise, ‘oust’, dışlanmış, ötelenmiş, reddedilmiş kelimesinden gelir ve ‘dışlanmış/ötelenmiş/reddedilmiş Lanna’ demektir:

“Garip, yabancı ve dışlanmış Lanna Temez.”

 

Daha küçük yaştan itibaren Merisoul Xyrowu bunu reddeder ve ona eski elfçede, ‘özgür’ anlamına gelen “Mirima” olarak hitap eder;

“Mirima Temez.”

“Özgür Temez.”

 

Arezme Ara Serraphyn, Merry Soul: “Aremze” – eski Yunancadaki ‘Erasmus’ kelimesinden gelmedir ve ‘Beloved/Sevgili’ anlamına gelir. “Ara” – kız adı; O ki yağmur (huzur) getirir. “Serraphyn” – Seraph’dan türemedir ve bir nevi ‘melek’ anlamına gelir. “Merry Soul” ise ‘Mutlu Ruh’ demektir.

“Arezme Ara Serraphyn, Merry Soul.”

“Huzur Getiren Sevgili Mutlu Ruhlu Melek.”

 

 

 
 

A Demon’s Plan (18+) (Part Three)
Release the Horde!

Timeline:

Two figures, one young, slender and beautiful, the other, extraordinarily tall, lean, muscular, and by all means, bespoke; ‘male’, in a demonic sense, stood deep down the bowels of the chateau-like structure, planning the ultimate destruction of the mortal world..

 

This story takes place
sometime between
Day One”
and
Aklımdan Geçenler

 

 

Tell me, little Perigren, what goes in that pretty head of yours.”, said ‘The Face’, looking down at the slender, ravishing girl, even though she was calmly standing far across the large and broad table, in the vast and vaulted throne room of the Lord and Commander of the Infernal Armies. “You did not come here to merely besmirch and thus destroy my bride-to-be. Surely you must have more to ease my displeasure.

The slender and ravishing girl, Perigren Ostlanna Temez, looked at her liege, lord, and commander with her soulless, detached eyes.

“My Liege.”, she said in her comly bold and detached voice. “I cannot see the future as you can for my life does not reach thus far, but I know the hearts and minds of mortals. I know how they work, how they act, how they seek the things they do..

And more importantly, why they do them..”

For a bare moment, Ostlanna Temez held her own, not to consider what she would say, but to emphasize the importance of what came next..

“They already suspect there’s something coming and they’re merely looking for an excuse and the Orken have given them more than ample of it; their scouts, their trackers, and their rangers are all seeking and they will find their query. It is only a matter of time, My Liege. When they do, our window of opportunity and our element of surprise will be gone.

This, you must see..

Once they find your Orken, they will engage them in a delaying tactic, buying what time they would need while the elves and humans gather their armies as they did at Themalsar. It is very, very likely their dwarven allies will also come to their aid and from our flanks and our rear..  And as strong and vicious as your Orken are, in the end, they will be vastly outnumbered and slaughtered and decades of planning will be for naught. That, however, will not be your true loss, My Liege..

The Orken can be replaced. Their ‘revelation’, can not..

Humans, as a whole, are at a slumber. They truly are unawares or prefer to ignore the signs around them, favoring such bliss to a state of perpetual terror. The discovery of the Orken at their doorstep will have raised their general awareness to full wakefulness and remind them of the dangers in which they live.

I estimate a very high possibility that such awareness will pull them together all the more. Enough to form yet another alliance..

A stronger alliance..

For that was the true and underlying reason their Kingdom of Isles was founded in the first place.. An alliance that will overrun the Demon Gate at Demon Plains and destroy it.

Should that happen, there truly will be nothing left to hold them back nor to keep them at bay from gathering at Demon Wall by the hundreds of thousands and move against Gullem the Damned himself, and he has the only working and stable Demon Gate left anywhere in Kingdom of the Isles.”

 

Perigren paused once more. This one, because it was quite unavoidable; her unhealed back was getting at her, and at an incredible rate…

 

“My Liege..”, she said hoarsely. “..we faced only the high elves of High Woods and the gnomes of Silent Hills, with a pittance of humans, the local dwarves, and some loosely gathered druids with their pixies and sprites, at Themalsar and he still could not defeat them. He outnumbered them and still failed to overrun them.

I will not argue about the inadequacy of that old priest, but the matter of fact remains; he could not defeat the elves and the gnomes, even when you, My Liege, lured, ambushed, and entrapped Priceptine himself, down in the dungeons of that temple..

Despite all the diversions in place to delay, the knights of Koruxan, the paladins of Durkahan, and the mystics of Vodgar still managed to slip by your forces and join with the elves and the gnomes.. And when they came, Themalsar was utterly thwarted and his great temple put to ruins, and some eight hundred-odd years later, killed.. by a bunch of nobodies.

True, they had your bride-to-be, and it is always easier to second guess events that which we have not personally witnessed, but I am sure you know, she was no match for Themalsar..”

She fell silent as she swayed.

 

The Face stared at the frailing girl and there was no mercy, nor compassion in that stare.

There never was, and never had been—

“Sit, little Perigren. My presence is not a good place to fall on your back.”

—only pitiless calculation.

 

Perigren slumped and stumbled, but did not sit.

“Your presence is not a good place to fall on my back, sitting or otherwise, My Liege.”, she said with a rasping voice, breathing harder.

 

The Face smiled. The pretty little peregrine was not only smart but she was also cunning. All her actions, all her choices in words were calculated; just enough to aggravate or ‘compose’ a reaction out of him, yet appear meek, submissive, and barely docile enough not to get physical with her..

Quite the actor she was and playfully deceitful —all the traits one would find in a fully grown succubus.

Too bad she wasn’t one. The smart, ‘meek’ ones were always delicious and delightful to drag into his bed. The way they would squirm up until they died of ecstasy, was always a superb experience..

On the other hand, it was also a good thing she wasn’t.. The succubi were too lust-driven to make good generals, nor long-term planners, where massed forces were concerned. Their long term plans were always on a singular, ‘target-obtained’ basis and ended when they finally devoured the said, acquired-target.

Whatever she was playing at, because that’s exactly what she was doing, it had been pre-planned.

Many days, weeks, and perhaps, months of thought and research had been put into it and Kardax’Trakxa would find out soon enough. He always did. And when he did, his displeasure —or pleasure, would echo, high and low..

The Face was sure, the little peregrine also had her own end accounted for; likely by some fast-acting, powerful poison; the pretty ones always went for poison.

Still, she was a step-up from the usual brawlers and ambushers who had tried their way with their claws, fangs, barbed tentacles, and their hell-forged weapons. One could only take so much delight in repeat butchery upon failed assassination attempts, and The Face detested mediocrity.

 

No.

 

The pretty little peregrine would get at him where he least expected.

And the question was not, ‘Would she?’

The question was, ‘From where?’

Not for a moment did it cross his mind that the pretty girl with the succulent flesh, and currently squirming in pain, had approached him in good faith..

 

Good faith? Really, now..

 

This was Hell!

 

There was never any good faithing going on here..

 

“So..”, said The Face. “..you have a plan, then?”

“My Liege.”, whispered Perigren. “I only have strong suggestions..”

“You come here.. with no plan?”, murmured The Face and there was a dangerous quality in his voice.

 

“I am not a general, My Liege, nor a commander. I hold no troops, no status, and no presence, nor do I have any prestige to show for. In the eyes of those under your command, I am a mere pretty face —a juicy piece of flesh and tasty skin with a ‘limited lifespan’, and barely tolerated and only due to being the joy project of a once, favored concubine.

 

And now, she is dead..

 

 

I AM, MY LIEGE,

EFFECTIVELY, A NOBODY!

 

 

To say that I have a plan, would indicate, ‘I know better’..

 

 

I don’t.

 

 

What I do know is the accumulation of small, seemingly insignificant parts put together to see the bigger picture, and make mere suggestions. And the current picture suggests we use the available resources, dormant or otherwise, in the area and take full advantage of your hidden Orken. I estimate their discovery in less than two months. Whether they think they can’t be seen nor discovered, My Liege, is a moot point.

 

And that is putting it rather optimistically.”

 

She looked up and faced her liege and commander, conjuring everything she had left into that gaze;

Boldness and surety, a touch of a smirk, a squint of an eye, and deep, distracting breaths..

..and no small amount of ‘curious’ arrogance.

 

“It is time, My Liege..”, she said.

 

“IT IS TIME TO RELEASE THE HORDE!”

 

For a long, thoughtful moment, The Face mused at the quietly panting, pretty girl..

 

“You waltz a dangerous dance, little Perigren.. You would know of the ‘available resources’ in the area, how?”, he asked, more out of curiosity than menace, really.

 

“Auntie Irine..”, Perigren said, with all the cool detachment she could muster. “She talked in her sleep.. This, I think, you already know, My Liege..”

“Have an answer for everything, do you?”, he asked with amusement.

“Only for the inconvenient questions, My Liege.”, she replied.

I know, Irine talked in her sleep. The question is, how do you?”

 

Perigren Ostlanna Temez went for a poor attempt of an amused smile. She felt her time was almost up and with utter surety, she did not want to faint in pain and drop —on her back, before her liege.

 

“Auntie Irine also liked to cuddle, My Liege, and very much, with her soft and succulent trainees, when she was otherwise not entertaining you..

 

Said, it was all part of the program!”

 

Kardax’Trakxa ‘The Face’ stared down at the squirming girl who stubbornly clung to her cool, and there was, not so subtle wrath in his burning eyes..

..and when he spoke, he blared.

 

THAT BITCH!

 

 


Perigren Ostlanna Temez; Perigren, ‘peregrine’ kelimesinden türemedir ve yabacı, garip,uzaktan gelen, egzotik anlamlarına gelir. Ostlanna ise, ‘oust’, dışlanmış, ötelenmiş, reddedilmiş kelimesinden gelir ve ‘dışlanmış/ötelenmiş/reddedilmiş Lanna’ demektir:

“Garip, yabancı ve dışlanmış Lanna Temez.”

 

 

 
 

Adalar Krallığı Tarihi (Part VII)

 

 

Timeline:

The Kingdom of Isles, Adalar Krallığı’nın tarihi ve ana kıtayı fethi üzerine kısa bir bakış.

Kesin tarihler, o günkü koşullar dolayısıyla kusurlu olabilir. Bilinen tek şey, krallığın Yıl 1’den sonra kurulan ilk kalıcı medeniyetlerden biri olduğu.

Bu tarihin başlangıcı, Yıl 1‘den sonra yer alır.

 

 

l 7569 (-20 yıl)

Sen ne yaptın Fionn, yaa?”, diye inler Komoberi Anthea, mor ve koyu mavi tenli genç adam, Melshieve Akademisi’nin arkasındaki yoğun koruluktaki ‘gizli’ mağaraya geldiğinde.

Fearghas Fionnghal olduğu yerde dona kalır ve fevkalade denebilecek bir hızla, yapmış olabileceği şeylerin zihinsel dökümünü alır, zira o günü oldukça yoğun geçmiştir.

 

Komoberi öğleden sonra, o günkü dersleri biter bitmez, ve rektörlükte geçirdiği iki saatten sonra en eski arkadaşına ‘hesap sormak’ için gizli mağaralarına gelmiş ve up uzun boylu, kömür esmeri, uzun, pembe saçlı, dantelli-fırfırlı pembe mini elbiseli bir Seressa Wraiven’ı çoktan gelmiş olarak bulmuştu.

Seressa onu görünce, muhteşem gülümseyişini sergilemiş, yerinden kalkıp anca göğüslerinin altına gelen ruh gibi incecik Komoberi’ye, ‘Sevgili orman perisi Komoberi’, diye sarılmış, sonrada ona pembe çiçeklerle süslü çaydanlığından, aynı sete ait bir fincana papatya çayı dökmüştü.

 

“Ummm.. Sorduğun soruyu biraz daha ayrıntılı sorsan..”, der Fearghas temkinli bir şekilde. “Bugün çok şey yaptım.”

 

Gerçekte Komoberi Anthea huysuz, hesap soran kızlardan değildir. Bu, her şeye boyun eğen, silik yada pasif bir kız oluşundan değil, doğduğu ve ait olduğu orman gibi oluşundandır; Dream WoodsRüya Ormanı çoğunlukla ‘ilk baharı’ yaşayan bir ormandır. Çiçeklerin yeni açtığı, ağaçlardaki yaprakların en yeşil ve en canlı olduğu, hayvanların yeni doğum yaptığı, toprağın mis gibi koktuğu ve gece gündüz börtü böceğin kendi şarkılarını söyledikleri ‘ilk bahar’ gibi..

 

“G.K.A.H— her ne ise.. Ne yaptın onlara?”, diye küçük yumruklarını fiske etmiş, fevkalade şirin bir şekilde önünde dona kalmış ürkütücü adama hışmeder.

“Ummm.. Hiç bi şey?”, diye tedirgin bir şekilde cevap verir Fearghas.

“Bana doğruyu söyle, Fionn..”, diye koyu yeşil, kahve karışımı kaşları çatılmış öylece bakar kız, Fearghas’a.

“Bugüne kadar sana daha farklısını söylemedim.”, diye çok hafif iğneli bir üslupla konuşur Fearghas.

“O bu saate kadar turnuva finalindeydi, sevgili Komoberi. Ve kazandılar.. duyduğum kadarıyla. Seyretmeyi çok istiyordum. Nevarki pembe floksalarımın bir tanesi hastalandığı için, onunla ilgilenmek zorunda kaldım.”. diye serin bir sesle araya girer Seressa. Sonra derin, esef dolu bir nefes verir. “Hide ‘n Seeker‘lar yeni üyeleri için benim bahçemdeki çiçeklerden başka ‘çalınacak hedef’ belirlemelerini pek isterdim. En sonuncusu kapımı kırmakla kalmadı, üç saksı dolusu floksamı da düşürüp parçaladı. Korkarım çocuk revirden çıktığında, onu yemeye çalıştığımla ilgili, hakkımda nahoş dedikodular yayacak. Benim standartlarım var. Neden pis insan eti alayım ki ağzıma. İğrenç!”

..ve kendi rosemint çayından zarif bir şekilde bir yudum ‘hüp’letir.

 

Komoberi’nin kaşları daha da çatılır.

 

“Kim yaptı peki?”, diye bir anda dolan gözlerle tıslar.

“Umm.. Kim ne yaptı, Beri. Neler oluyor?”, diye sorar Fearghas.

 

Komoberi gözlerini siler, burnunu çeker, derin bir nefes alıp kendisine çeki düzen vermeye çalışır.

“Birileri, Sparducks’ın arka bahçesindeki ‘özel toplantılar’ için kapalı duran yere fena, kapkara, içinde ne olduğu görülemeyen, ancak canlı bir şeylerin saldırdığı ve içi buz gibi soğuk bir büyü yapmış ve o esnada içeride kalabalık bir grup varmış. Grubun neredeyse tamamı revirde. Üçünden ise hiç haber yok!”

“Ve bunu benim yaptığımı mı düşündün?”, diye ciddi bir şekilde alınmış bir sesle sorar Fearghas.

 

Seressa rosemint çayından bir yudum daha hüpletir.

 

“Yapılan büyü, senin üzerinde çalıştığın o yeni büyüye çok benziyordu, Fionn.”

“Öncelikle, yapılan büyünün, benim üzerine çalıştığım büyü ile aynısı olup olmadığını kesin olarak bilmiyorsun, Beri. Ayrıca kullanılan büyü, benim çalıştığım büyü idiyse bile, o büyü tamamen warlocklara özel bir büyü değil—”

 

“Aslında o büyü tamamen warlocklara özel bir büyü..”, der Seressa yan taraftan ve sakin bir şekilde tekrar çayını hüpletir.

 

“—VE ben akademideki tek warlock değilim. Dahası, bahsettiğin saatlerde ben turnuva bekleme odasındaydım, grubumla beraber!”, diye kızmış bir şekilde saydırır Fearghas.

“Daha daha dahası, neden rastgele birilerine akademi sınırlarında ‘oldukça yasak’ olan bir büyü yapayım ki? Atılmak için rektöre gerçek sebep vermiş olmak için mi?”, diye de hışımla hicveder.

“Onlar şu G.K.A.— şeysinin üyeleriymiş, Fionn.. Olay yerinde bulunan ‘erimemiş’ papirüslerde benim karakter kağıtlarım, stat’larım ve çizilmiş resimlerim varmış..”, der kızcağız yine dolu gözlerle ve ağlamaklı bir şekilde. “Buraya gelmeden önce, rektörün odasında iki saat sorguya çekildim, Fionn! Beni kurtaran tek şey, benim onların varlığından bile haberdar olmadığıma dair, revirdeki topluluk üyelerinden bir tanesinin verdiği ifadeydi..”

 

Fearghas öylece kalakalır..

 

Mağarada küçük bir ‘çın’lama sesi duyulur; Seressa elindeki fincanı, tabağı ile masaya bırakır ve yavaşça ayağa kalkıp yeşil, tüleri saçlı Komoberi’ye sarılır.

“Ağlama güzel bebeğim. Eminim o şapşalların başına bir şey gelmişse, bu tamamen hakettiklerinden dolayıdır. Buna adım gibi eminim. Tıpkı Fearghas Fionnghal’da sizin güveninizi sarsacak bir davranışta bulunmayacağından emin olduğum gibi.”, diye onu teskin etmeye çalışır Seressa. “Belki aralarında bir ‘paylaşamamazlık’ davası olmuştur.. Halbuki bilmiyorlar mı; sen tekilsin, Anthea.. ve paylaşılamazsın!”

 

Uzun bir süre, miss gibi floksa, gül ve kiraz çiçeği kokan sıcacık Seressa’nın kollarında kaybeder kendisini Komoberi. Neden sonra up uzun boylu, kömür karası kız kollarını açar ve ona gülümseyerek fısıldar.

“O senin en eski dostun, güzel peri kızı, Komoberi Anthea. Ondan asla kuşku duymamalısın.”

 

Komoberi burnunu çeker ve Fearghas’a döner.

“Ö.. özür dilerim, Fionn. Seni öylece suçlamamalıydım. Halbuki bana sözünü vermiştin.”, der sessizce.

“Sorun değil.”, der Fearghas, hafif kasılmış bir sesle. “Benim için de stresli bir gündü. Karşı takım son üç yılın şampiyonuydu ve bizi fena zorladılar. Dolion, Jackson ve Dido revirdeler.”

“İyi olacaklar mı?”, diye sorar Komoberi.

“Jackson ve Dido olacak. Birinin kolu, diğerinin kaburgaları ve kalçası kırıldı.. ‘Ekşi katır’ sesiyle arenada şarkı söylemeye karar veren Sanya için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Kızı susturmak için kafasına sert bir cisimle vurmuşlar. En son, benden üç tane gördüğünü söylüyordu ve üçüme de ayrı ayrı söyleyecekleri varmış. Beni hiç görmese çok daha memnun olurdum..”, der Fearghas, suratını buruşturmuş bir şekilde.

 

Seressa ‘fırk’lar.

 

“Haydi gelin kutlayalım; sayın Fearghas Fionnghal’ın şampiyonluğunu, barışmanızı, ve arkadaşlarımı tehdit eden ahmakların mutlu bir tesadüfle bertaraf edilmelerini..!”

..der uzun, pembe saçlı, fırfırlı-dantelli mini etekli, up uzun boylu, kömür karası Seressa Wraiven, ve beraberinde getirdiği, daha açılmamış, taze Sparducks Özel Muzlu-Kremalı Pastayı yer sehpasının ortasına yerleştirir..

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Komoberi Anthea o geceyi ormanda geçirmeye karar verir. Her ne kadar Seressa’nın getirdiği fevkalade lezzetli muzlu pasta ve içtiği sıcak papatya çayları kendisini iyi hissettirmiş olsa da, rektörün odasında geçirdiği iki saatin stresini atmaya yeterli gelmemiştir. Ve Fionnghal ile kafa kafaya gelmiş olması bir ilk olmamakla beraber, bugüne kadar hiçbir zaman onun niyetlerinden yada sözünden kuşku duymamışken, bugün her ikisini de sorgulamış olması kızcağızın ince ve hassas ruhunun derinliklerindeki bir şeylere dokunmuştu.

Nihai olarak, Komoberi bir daha Fearghas’ı böylesi bir konuda sorgulamayacağına karar verir ve onun da bunu kati bir şekilde bilmesini sağlamanın güzel, içten ve incelikli bir yolunu düşünecekti.

En eski arkadaşı Fionn’u onure edecek bir şey..

 

Komoberi bunu düşünürken, tepesinde bulunduğu ağacın, dallardan örülmüş çanak şeklindeki ve içi battaniyelerle yumuşatılıp ve sıcacık bir hale getirilmiş, daha çok büyük bir kuş yuvasını andıran ‘sepetin’ içinde havanın beklenmedik bir hızla soğumasını biraz geç fark eder.

Olaya ayıldığında gök yüzünde olması gereken son dördün ve yıldızlar çoktan kaybolmuştur.

Ruh gibi kız istemsizce kendisine bir eliyle ‘kaçma’ büyüsü yaparken, diğeri birden buz gibi çırağı ile kaplanır.

 

“Korkmana gerek yok, genç Komoberi. Bu gece benden sana bir zarar gelmeyecek..”, der tiz, titrek, ve yaşlı bir ses.

 

“Korkmam gereken şeyler yapma o zaman ki!”, deyi verir Komoberi.

 

“Kendine olan inancın daha fazla olmalı, genç Komoberi. Seni bekleyen geleceğe titreyerek yürüyemezsin.”, der yaşlı ses.

 

“Hırka alırım!”, der Komoberi ve verdiği abuk cevaplara kendisi bile şaşırır.

 

Yaşlı ses, uzun, kulak gıcırdatan, hırıltılı bir kahkaha atar.

 

“Sanıyorum, kim olduğumu merak ediyorsun..”, der yaşlı ses.

 

“Aslında uyumaya çalışıyordum..”, diye yine alakasız bir cevap daha verir Komoberi.

 

‘Nooluyo bana yaaa..’, diye inler içinden. ‘Ben kimseyle böyle konuşmam ki ama!’

 

“Ben, Raven Queen, Kuzgun Kraliçesi..”, diye kendisini tanıtır yaşlı ses ve Komoberi neden garip, abuk cevaplar verdiğini anlayı verir;

 

Korku.

 

Gece ‘karardığında’ farkında olmadan korkmaya başlamıştır ruh gibi kız ve Kuzgun Kraliçesi daha yaklaşırken, aynı farkındasız katiyetke onun varlığını ‘hissetmiştir’.

 

“Ben.. ben sizin vaktinize ve emeğinizi değecek kadar önemli biri değilim, Efendim.”, der Komoberi korku içerisinde.

 

“Aaaaa.. bilakis, genç Komoberi. Çoktan yapmış olduğun bir şeyden dolayı buradayım.”, der Kuzgun Kraliçesi.

 

“Ben yapmadım!”, deyi verir kontrolsüz bir şekilde.

 

Belli ki Fearghas yüzünden yediği disiplin cezaları genç Komoberi’de biraz yer etmiştir.

 

“Sen Komoberi değil misin? Komoberi Anthea? Kayıtlı adresi Dream Woods, Yaşlı Meşe Mahallesi, Yeşil Yaprak Sokak, No. 16 — Adalar Krallığı, Komoberi Anthea?”, diye sorar Kuzgun Kraliçesi.

 

“E.. evet..”, der kız tamamen korkmuş bir şekilde ve Kuzgun Kraliçesi gibi muazzam bir varlığın, kendisi gibi küçük, ‘üflesen uçacak’ bir kızın adresini nasıl oluyor da bildiğini merak etmekten de kendisini alamaz.

 

“O zaman doğru yerdeyim..”, der yaşlı ses.

 

..ve gerçek varlığı ile Komoberi’nin bir şekilde ‘önünde’ belirir!

 

Küçük Anthea çığlık atıp aşağı atlamamak için kendisini zor tutar.

 

“Siz de mi beni cezalandıracaksınız?”, diye soruverir birden.

 

“Korkarım, seni cezalandırmaya değil, sana borçlanmaya geldim, genç Komoberi.”, der Kuzgun Kraliçesi.

 

Komoberi Anthea olduğu yerde dona kalır.

 

“B.. bana borçanmanıza hiç gerek yok, Efendim. Sizin isteyebileceğiniz ama bende var olan ne olabilir ki?”, diye kekeler.

 

“Aaaaa… Ama var, genç Komoberi. Sizde bana ait, sevgi dolu bir kalp var..”, der Kurzgun Kraliçesi’nin yaşlı sesi.

 

Komoberi’nin gözleri irileşir.

 

“Ama benim kalbim bana lazım ki!”, diye burnunu çeker.

 

“Senin kalbini isteyemem, genç ve güzel Anthea, her ne kadar lezzetli olsa da..”, diye gözleri kısılmış bir şekilde gülümser ve bu haliyle daha çok yırtıcı bir kuşa.. bir kuzguna benzemektedir.

 

“Korkarım benden aldığın kalbi geri istemek zorundayım!”

 

Komberi olduğu yerde kalakalır..

Kuzgun Kraliçesi’nin neden bahsettiğini anlar..

..ve gözleri dolar.

 

“Ama o benim arkadaşım..”, diye bir fısıltı kaçar küçük, kiraz kırmızısı ağzından.

 

“Benim de minnetli kızlarımdan..”, der Kuzgun Kraliçesi, tiz, yaşlı sesiyle. “Ve sen, genç Anthea, onun arkadaşı olduğunda farkında olmadan kalbini de çelmiş oldun. Seressa Wraiven’ın arkadaşı olmamalı..”

 

“Ama neden? Neden onun arkadaşı olmamalı ki? Zaten kimsesi yok. Kimse onunla arkadaş olmuyor. Kimse onunla konuşmuyor. Kimse ona bir kerecik olsun, ‘Sen nasılsın?’, ‘Bugün keyfin nasıl?’, ‘Neden ağlıyorsun?’, diye sormuyor.. ‘Hadi gel evcilik oynayalım, birbirimizin saçlarını örelim, beraber saçma sapan şeyler yapalım’, demiyor kimse ona.. sırf boyu, rengi, boynuzları, saçları ve kuyruğu yüzünden.. Kimse öyle bir yalnızlığı yaşamamalı..”, diye inler Komoberi. “Halbuki o kadar iyi niyetli, sevgi dolu, anlayışlı ve.. arkadaşlarına sadık bir kız ki..”

 

Kuzgun Kraliçesi, gecenin karanlığında peyda olduğundan beri ilk defa olduğu yerde durur..

..ve keskin yüz hatları, sesiyle beraber yumuşar.

 

“Çünkü, genç Komoberi..”, der ipek gibi seril, ürkütücü bir şekilde de dolgun bir sesle. “..Seressa Wraiven’ın gelecekte yapması gereken çok önemli şeylerler var. O.. o benim sesim olacak.. O bu ölümlü dünya’nın kurtuluşu için gerekli olacak bir mücadelede, Kehanetlerimi seslendirecek. Ve Seressa Wraiven birisine bağlanırsa, bu işini yapmasını imkansız kılar, zira her bağlandığını geride bırakması gerekecek bir görev onunkisi. Sence onun kadar içli, sevgi dolu ve arkadaşlarına sağdık bir kız, söz konusu arkadaşlarını bir daha görmeyecek şekilde geride bırakması gerektiğinde ne yaşayacak?”

 

“Ama.. bunun bir başka çözümü olmalı.. belki bizde ona eşlik edebiliriz..”, diye ağlamaklı bir şekilde ısrar eder Anthea.

 

“Pek cesursun, sevgili Komoberi. Nevarki senin geleceğin bir başka yönde. O size bağlanırsa, bir daha kopamaz. Şimdiden bağlandı, ve içinde sevgi ve siz olan anılar oluşturmaya başladı. Ve korkarım Seressa Wraiven, bağlandıklarından kopabilecek bir kız değil..”

 

“Peki hep yalnız mı olacak? Seressa hep yalnız, hep tek başına mı geçirecek hayatını?”, diye hıçkırmaya başlar Komoberi.

 

“Ona bir ‘per’ ayarladım bile. Onunla mezun olduğunda tanışacak. Arkadaş olunması imkasız, fevkalade huysuz, bir o kadar da geçimsiz bir per..

 

Onunla beraber, bu dünyanın tekrar Yıl Bir’i yaşamaması için, ölümcül bir yolculuğa çıkacaklar. Sevgili Seressa o yolculukta hiç beklenmedik kişilerle kaşılaşacak. Kendisi gibi yalnız ve acı çeken kişilerle..”, der Kuzgun Kraliçesi, gözlerini görünmeyen karanlık ufka dikmiş bir şekilde.

 

“Beni.. ve Fionn’u unutacak ve bir daha onunla konuşamayacak mıyız?”, diye inler Komoberi.

 

“Evet.. Nedimem Seressa seni de, arkadaşını da unutacak.. Ancak zamanı geldiğinde, onunla bir daha konuşacaksın, genç Komoberi.”, der Kuzgun Kraliçesi hüzünlü bir şekilde gülümseyerek.

 

“Ne.. ne zaman?”, diye sorar Komoberi.

 

“Uzun ve uzak bir zaman sonra.. O yapması gerekenleri yaptıktan sonra, genç Komoberi! Ve bir arkadaşa en çok ihtiyacı olduğunda.”, der Kuzgun Kraliçesi ve gözlerini ufuktan, önünde durak ruh gibi kıza geri döndürür.

 

“Bu.. bu kötü bir rüya gibi..”, diye sızlanır Anthea.

“Bu zaten bir rüya, genç Komoberi. Sen Rüya Halkası’nın bir üyesi değil misin? Uyandığında bu rüyayı arkadaşınla paylaşmalı, ve onu ikna etmelisin.. Kuş yuvana iki sapı olan, bir asa bıraktım. Asanın bir sapını sen, diğerini arkadaşın tutacak ve bu şekilde Seressa’ya işaret edip, ‘Unut Beni’, diyeceksiniz.. Üç defa..

 

Üçüncüsünde sizi görecek ama sizinle yaşadıklarını hatırlamayacak.

 

Sizinle olan anıları onun için asla yaşanmamış olacak.

 

Sizinle asla gülmemiş, oturup konuşmamış, yiyip içmemiş, size asla sarılmamış olacak..

 

Size gülümeseyecek, ancak bu sadece sizinle ‘arkadaş olabilir miyim’, diye sessizce umut ettiği için olacak, sevgili Komoberi..”, der Kuzgun Kraliçesi ve gitmek için döner.

 

“Ne zaman.. onunla ne zaman bir daha konuşabileceğim?”, diye dolu gözlerle sorar Komoberi.

 

The Raven Queen, Kuzgun Kraliçesi yerinde durur ve uzun bir süre konuşmaz.

Neden sonra başını hafifçe arkasındaki kıza çevirir.

 

“Bunu senden istemek zorunda kaldığım için tahmin edemeyeceğin kadar üzgünüm, güzel peri Komoberi Anthea. Ancak bana bağlanan minnetli nedimelerime çok ağır sorumluluklar yükler, ve daha da ağır fiyatlar biçerim.. Çünkü daha azı bu dünya için yetersiz kalıyor..”

 

“Ve korkarım Seressa Wraiven, nedimelerim arasında bu faturayı en ağır ödeyecek olanı..”

 

“Onunla bir daha konuşabileceksin, Komoberi Anthea..”

 

“İki yüz yıl sonra..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Yıl 168 (-7523 yıl)

Bu süre biraz fazla uzun değil mi?”, diye hayretle sorar Kral Barakan, Kronor kalesinin, bitmiş sayılı kulelerinden birisindeki asma balkonda. Yanında duran, ve gözlerini bir türlü kendisinden alamadığı Arael Ashanelath Fae Erunanne Tel’Lóna, ufukta kaybolmaya başlayan kalyona bakar ve sessizce içinden ağlar zira kalyonla beraber annesi Terandel Solace, amcası Sinderel Tranquil ve teyzesi Elorellen Feymist’de ufukta kaybolmak üzeredir..

“Benim yanım artık Kralımın yanı.”, der yumuşak sesiyle ve Barakan kızın bu vakur haline ayrıca hayran kalır; önünde duran kız, deyim yerindeyse, ‘bir gün içerisinde’ hiç bilmediği bir yere getirilmiş, bir kraliçe olarak da olsa, nihayetinde hiç tanımadığı bir adama verilmiş, ailesi olarak bildiği herkes gitmiş ve kız buna rağmen dimdik durmuş ve yeni kocasını, sorumluklarını, ve her ikisiyle gelen yükü sessiz bir ağıtla omuzlamıştır.

Barakan, ‘vakur’ dışında bunu tasfir edebilecek başka bir kelime düşünemez.

“Hanımefendi—”, diye başlar Barakan..

“—Arael, Kralım. Lóna da olur. Her defasında kendinizi bu kadar zorlamanıza gerek yok.”, der Areal Tel’Lóna gülümseyerek.

“Hayır.”, der Barakan. “Korkarım siz benim için her zaman, ve daim olarak Hanımefendi olacak, ve öyle de kalacaksınız. Kendi halkınızdan ve bildiklerinizden yeterince fedakarlık ettiniz. Lütfen size en azından gerekli saygıyı göstermeme müsaade ediniz.”

“Ben daha genç bir elfim, Kralım. O kadar saygıyı hak etmiyorum.”, diye cevap verir Arael.

“İsterseniz ben size Arael Hanımefendi diye hitap edeyim, siz de ilgili kısmı duymazlıktan gelin.”, diye ciddi bir şekilde önerir Barakan.

Arsel Tel’Lóna küçük, çınlayan bir kahkaha atar.

“Korkarım sizin zarafetinize uygun bir odamız daha yok. Halk arasından size eşlik edecek nedimeler de ayarlamamız lazım. Umm.. düğüne kadar..”, diye yüzü kızarmış bir şekilde konuşur Barakan.

“Nedimeleri hemen ayarlayalım, Kralım. Düğün için yarını, yada ileriki bir tarihi beklemekte fayda görmüyorum. Buraya kraliçeniz olmak için getirildim ve bu ada, halkınız ve krallığınız için yapılacak ve yapılması gerekecek çok işimiz olacak.”, der Lóna.

“Ben.. belki biraz beklemek istersiniz, diye düşünmüştüm. Hem buraya.. umm.. hem de bana alışabilmeniz için.”, diye afallar Barakan.

“Siz iyi birisi misiniz, Kralım?”, diye aniden ve beklenmedik bir sadelikle sorar elf kızı.

“Uhh.. Bilmem. Sanırım. Bu soruyu adamlarıma sorarsanız daha sağlıklı bir cevap almış olursunuz, Hanımefendi.”, diye daha da afallar Barakan. “Ama denizde kaybolduğumuz on üç yıl içerisinde adamlarım asla ayaklanmadılar..”

“Bu, adamlarınızın güvenilir ve sadık olduğunu gösterir zira güvenilmez adamlar sadakat nedir bilmezler. Ve sadece iyi bir insanın etrafında güvenilir ve sadık adamlar olur, Kralım ve bu da sizi tanımam için yeterli bir başlangıç benim için. Buraya gelirken sadece bir şeyi umarak geldim, o da verileceğim erkeğin iyi bir insan olmasıydı..”, der Arael. Sonra da yüzü hafif pembeleşmiş bir şekilde ekler; “Ve yakışıklı olması.. Sizde ikisi de var. Arada kalan boşluğu ise zaman, çaba, samimiyet, saygı ve en nihayetinde sevgiyle örüp kapatacağız.”

 

Kral Barakan yanında durmuş ufku seyreden kıza ve sergilediği ona olan inanç ve güvene.. ve onurlu teslimiyete hayret ve hayranlıkla bakakalır.

 

“Siz.. muhteşemsiniz, Hanımefendi!”, diye ünler.

 

Balkona çıkan merdivenlerden abartılı ayak sesleri gelir ve birisinin boğuk sesle öksürdüğü duyulur.

 

“Gel, Malis.”, der Barakan ve merdivenlerin başında Malis el’Vezier belirir.

“Kralım, Hanımefendi için de uygun ise, daha inşaatı tam olarak bitmemiş olsa da düğün için gelecek olan halkı kabul edebilecek tek uygun yer ana salon. Kendilerine eşlik edecek nedimeler ise hanımefendinin eşyalarıyla birlikte, kendilerine ayırdığımız, makul denebilecek tek odada bekliyorlar, Efendim.”, der Malis.

 

Barakan bir kaşı kalkmış, baş danışmanına bakar.

 

Malis omuzlarını silkerek cevap verir.

“Ödevimi yaptım ve olası ihtimallere göre bazı ön hazırlıklarda bulundum o kadar, Efendim. Hanımefendi için baş nedime olarak yaşını biraz almış ciddi, tuttuğunu koparan, dokuz çocuk doğurmuş haşin bir teyze, diğerleri de birbirinin akrabası olmayan, ağızları sıkı, çalışkan, el işi, dikiş, nakış, ve başka.. bayanlara özel şeylerden anladıklarını söyleyen dört adet genç kız. Bunun dışında tek görevleri Hanımefendiyi korumak olan vardiyalı on altı adam. Bir kaç gün içerisinde her ikisi içinde sorumluluk ve güvenlik protokolleri hazırlamış olurum.”

“Biraz abartmadın mı, el’Vi?”, diye sorar Barakan.

“Elimde ayırabileceğim daha fazla adam olsaydı, onları da bu işe verirdim, Efendim. Güvenliğin asla şakası olmaz.”, diye cevap verir el’Vi, ve kralına manalı bir şekilde bakar.

Barakan pes etmiş bir şekilde burnundan solur.

“Herkese haber verilsin o zaman. Altıncı saatte düğün var!”

Malis başıyla onaylar ve geldiği merdivenlerden tekrar iner.

 

Barakan, Malis ile arasındaki konuşmayı, derin, masmavi gözlerinde ‘gülümseyen’ bir ifadeyle seyreden kıza geri döner.

“Baş Danışmanımın kusuruna kalmayın, Hanımefendi. Kendisi biraz..”, der Barakan.

“..geçmişi olan birisi?”, diye bitirir elf kız.

Barakan bu sefer de kızın gözlem kapasitesine hayret eder.

“Ve geçmiş günahlarını telafi etmek için çabayan bir adam..”, diye ekler Arael. “Böyle birinin size sadakat göstermiş olması bile sizin hakkınızda önemli ipuçları veriyor, Kralım.”

“Umuyorum ki bunlar olumlu ipuçlarıdır.”, diye cevap verir Barakan.

 

Ufukta aradığı her ne idiyse belli ki artık gitmiş, ve geri de gelmeyecektir. Arael Tel’Lóna kralına, ve kralının en başta kendisine yönelttiği soruya döner.

“İki yüz yıl sonra benim çocuklarım da ya gri sahillere göçmüş, yada birbirimizin ortak kanıyla hala yaşıyor ve büyümüş olacaklar. O zaman annemi, dayımı ve teyzemi ziyaret edebileceğim ve bu şekilde, kurdukları medeniyetleri ve size verdikleri bağlılık sözlerini sınaya bileceğim..”, der, yumuşak ve solgun bir sesle.

 

Kral Barakan öylece, hiç tanımadı bu fevkalade güzel, zarif ve alımlı kıza bakar.

Birkaç defa bir şeyler söylemek için yeltenir, ancak kızın, çağrıştırdığı derin denizlerin mavisi gözlerinde kaybolur, ve ağzından hiç bir ses çıkmaz.

Arael Tel’Lóna ise onun aklından geçenlere tercüman olur gibi yavaşça kralına uzanır.

İnce, uzun parmaklarını, anca dokunur bir şekilde onun yüzünde, saçlarında.. ve bıyıklarında gezdirir..

..ona doğru ağır, tedirgin, utangaç ve ürkek bir adım atar..

..ve sarılır.

 

Kalenin bir yerlerinden cırtlak, kulak gıcırdatan bir boru sesi yankılanır..

Ardından, “DUYDUK DUYMADIK DEMEYİN!”, diye bağıran çığırtkanın gür sesi duyulur. “KRALIMIZ BARAKAN HEAVENSWİLL VE MUHTEREM VE SAYGIDEĞER PRENSES ARAEL TELONA’NIN MUTLU BERABERLİĞİ İÇİN BÜTÜN HALKI DÜĞÜNE ŞAHİTLİK ETMEK İÇİN KRONOR KALESİNE DAVETLİDİR. DUYDUK DUYMADIK DEMEYİN..

“Herkes kendi yemeğini kendisi mi getirecek?”, diye birisinin bağırdığı duyulur.

“Evet. Kale mutfağı daha tamamlanmadı! Gider borularında sorun çıktı. Ortak masa kurulacak. Gelirken kendi bardak, tabak ve taburelerinizi de getirin!”

Cırtlak, kulak acıtan boru tekrar çığlık atar..

 

“Şu boruyu gerçekten değiştirmemiz lazım!”, diye mırıldanır Kral Barakan Heavenswill.

 

Sonra..

Ağır hareketlerle..

Başını çenesine dayamış, koyu kırmızı-kestane saçlı, derin denizlere ait masmavi gözlü, bilmediği, ancak yağmur sonrası ormanların taze, hayat dolu ve serin bir şeylerin kokusunu çağrıştıran kızı kollarına alır..

..ve bu şekilde Adalar Krallığı Tarihi, binlerce yıl sürecek yeni bir geleceğe doğru ilk adımlarını atmaya başlar.

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

l 7569 (-20 yıl)

Hazır mısın?”, diye boğuk bir sesle sorar Fearghas Fionnghal, yanında sessizce ağlayan, ruh gibi kıza. Komoberi Anthea’dan hıçkırıklar dışında bir şey duyulmaz.

 

Melshieve Akademisi’nin arkasındaki yoğun korulukta, çalıların arasına sinmiş ikili, kendi kendine mutlu bir şarkı mırıldanarak yaklaşan sesin sahibini beklemektedirler.

 

“Hadi, Beri. Geliyor..”, diye nazikçe yanındaki kızın sırtını sıvazlar, mor ve koyu mavi tenli genç adam.

“Ta.. tamam.. hazırım..”, der, en sonunda burnunu çekerek, yeşil, tüleri saçlı ince kız.

 

Seressa Wraiven, up uzun boyu, kömür karası vücudu, bugün özellikle imtina gösterilerek örülmüş uzun, pembe saçları ve yeni bir fırfılı-dantelli-kurdelalı mini elbisesi ve aynı renkte bir omuz çantasıyla ağaçların arasında belirir.

 

“Üç deyince.”, der Fearghas, sımsıkı bir şekilde tuttuğu iki saplı sihirli asayı.

Asanın diğer sapını tutan Komoberi ise sadece başını sallayabilir..

 

“Bir..”, der Fearghas ve pembeler içindeki kız biraz daha yaklaşır.

“İki..”, diye mırıldanır sessizce ve uzun, pembe saçları peşinden kovalayan kız, daha da yaklaşır.

“O bunu hak etmiyor.”, diye inler Komoberi.

“Üç!”, der Fearghas..

 

Ve..

 

Unut beni.“, diye fısıldar.

Unut beni..“, diye inler Komoberi..

 

Unut beni.“, diye boğuk bir sesle tekrarlar Fearghas.

Unut beni..“, diye yine hıçkırmaya başlar Komoberi..

 

Unut beni.“, diye tıslar Fearghas ve ardından “Lanet olsun sana Kuzgun!”, diye vahşice küfreder.

Unut beni..“, diye olduğu yerde yığılıp kalır Komoberi..

 

Seressa Wraiven, mutlu şarkısını mırıldanarak, ikilinin az ilerisinden geçer..

..ve gözden kaybolur.

 

“Nereye gidiyor? Mağaraya mı gidiyor yoksa?”, diye ağlayarak sorar Komoberi.

“Emin değilim. Sanırım.. Neden mağaraya gitsin ki?”, diye hayretle merak eder Fearghas.

 

İkisi de kalkar ve sessizce kızı takip ederler.

 

Ve kız onları gerçekten gizli mağaraya götürür ve bunu defalarca yapmış gibi yoğun çalılıkların arasında kaybolmuş oyuktan içeri girer.

“Sen git bak.”, der Fearghas. “Benim fark edilmeden içeri girmem olası değil.”

Komoberi başıyla onaylar ve bir anda kaybolur..

..ve ince, ruh gibi kızın yerinde, üstünde krem renkli çizgileri olan, uzun, pofuduk kuyruklu, koyu kahve bir fare sincabı belirir!

Sincap, Fearghas’a doğru bir-iki cızırık, çırpı sesi çıkartır, sonra oyuktan içeri girer.

 

“Bir gün şu kıza sincapça söylediği o çırçır sesleri anlamadığımı söylemeliyim..”, diye mırıldanır genç adam.

 

Aradan birkaç dakika geçer ve Komoberi tekrar belirir.

“Öylece oturmuş!”, der dolu gözlerle. “Öylece kendi başına oturmuş, bizimle beraberken yaptığı gibi ağır, abartılı hareketlerle rosemint çayını içiyor..”

Fearghas çarpılmış gibi kalakalır yerinde. Kendisini bildi bileli görünürde duyguları olan biri olmamıştır. Ancak aşağıda, tek başına çayını hüpleten kızın davranışları onda bir şeylerin kırılmasına sebep olur.

“Ben.. ben bir daha gelmek istemiyorum bu mağaraya..”, der zorlukla yutkunarak.

“Bende..”, diye hıçkırıklara boğulur hemen yanında Komoberi.

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Seressa Wraiven bir saat daha durur gizli mağarada.

Güneş batmaya meylettiğinde mutlu şarkısını mırıldana söyleye çıkar mağaradan ve Pembe Bahçesi’ne doğru, hasta floksasını kontrol etmek ve güllerini sulamak için yollanır.

Ancak olduğu sakar kız gibi ayağı birden ağaç köklerinden birine takılır ve yüzü koyun yere kapaklanır.

Kız, uzun bir süre fırfırlı-dantelli eteği gökyüzüne bakacak şekilde olduğu yerde durur.

Neden sonra, sessiz, mekanik hareketlerle doğrulur, üstüne başına bulaşmış toz-toprak ve kuru yaprakları temizler. Yere saçılmış çantasını alır ve dağılmış kitaplarını toplamaya başlar.

Ortadan neredeyse ikiye ayrılmış kitaplarından sonuncusunu da alıp çantasına yerleştirirken, kitabın sayfaları arasından bir şey salınarak düşer yere.

Seressa yavaşça eğilir, düşen şeyi uzun, ince, zarif, kömür karası parmaklarıyla alır ve uzun bir süre öylece bakar ona..

Yüzünde garip, hüzünlü, kayıp, aklı karışmış bir ifade belirir ve nedense gözleri dolar.

“Kimsin sen acaba, güzel kız?”, diye mırıldanır, elindeki resme bakarak..

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Kuzgun Kraliçesinin minnetli nedimesi Seressa Wraiven, Melshieve Akademi’sinden mezun oluncaya kadar her gün o mağaraya, elinde pembe çiçek desenli çaydanlığı ile gelir, sakil bir sessizlik içerisinde saatlerce tek başına rosemint çayını hüpletir..

 

Kayıp üç G.K.A.H.T. üyesinden ikisi günler sonra, pis, çamur ve korku içinde akademi koruluğundan, saklandıkları yerden çıkıp gelirler. Kayıp son üye bulunamaz ve kimse ondan haber alamaz.

 

Komoberi Anthea o günden sonra bir daha disipline gitmez..

..ve kaldığı odada, akademiye ilk geldiğinde The Hide ‘n Seekers’a katılmak için ‘çaldığı’ pembe gülü imtina ile büyütür.

Yıllar sonra, Dreamwoods’a geri döndüğünde, içinde yüzlerce floksa olan, kendi Pembe Bahçesini kurar.

 

Fearghas Fionnghal ise iki yıl daha Last Man Standing Society‘de kendi grubunu başarıya götürür ve birisinden gördüğü taktikleri değerlendirerek ‘Mübah’ turnuvalarında şampiyon olur ancak aynı turnuvaya bir daha katılmaz. Aynı yıl atılmadan 96. disiplin cezasını tamamlar ve akademi tarihinde bir rekor kırar.

 

Bu rekoru iki yıl sonra sadece bir kişi ve ezici bir farkla geçecektir.

208 disiplin cezası ile Arcantonic Palecog adında bir cüce, atılmadan en çok disiplin cezası gören kişi olarak Melshieve Akademesi tarihine geçecektir.. Ancak akademide, açık yada gizli ne kadar grup, klüp, dernek ve topluluk üyesi varsa, hepsinin imzalı kartlarını da toplamış olacaktır..

 

Seressa Wraiven ise akademide geçirdiği mühlet zarfında sadece bir defa disipline gönderilecektir; mezuniyet töreni esnasında, rektörün kendisi, toplanmış profesörler, öğrenmenler, akademist ve pratisyenler, ve tüm öğrenci ve çalışanların gözü önünde bir çocuğu mezuniyet törneninin gerçekleştiği meydanın bir ucundan diğerine kadar tokatlayarak harcayacaktır. Çocuğa neden saldırdığı hiçbir zaman tam olarak anlaşılmaz, ancak ve teknik olarak çoktan mezun olduğu için, disiplin cezası da tutmaz..

 

 

 

 


 

 

Adalar Krallığı Tarihi (Part VI)

 

 

Timeline:

The Kingdom of Isles, Adalar Krallığı’nın tarihi ve ana kıtayı fethi üzerine kısa bir bakış.

Kesin tarihler, o günkü koşullar dolayısıyla kusurlu olabilir. Bilinen tek şey, krallığın Yıl 1’den sonra kurulan ilk kalıcı medeniyetlerden biri olduğu.

Bu tarihin başlangıcı, Yıl 1‘den sonra yer alır.

 

l 7569 (-20 yıl)

Fearghas Fionnghal önünde durmuş son on beş dakikadır non-stop cırcır eden, omuz hizası kısa esmer ve kıvırcık saçlı kıza kayık gözlerle bakmaktadır. Gerçekte Fearghas, en eski arkadaşı olan Komoberi Anthea dışında kimseyle oturup konuşan biri değildir ve olağan, mor ile koyu mavi teni, kızıla çalan gözleri ve boynuzlu oluşu yeterli değilmiş gibi bunları bir de mütemadi çatık kaşlarla destekler hali etrafındakilere gerekli mesajı verirken, nedense bu kızın üzerindeki etkisi kuru bezelyenin duvardan sekmesinden pek de farklı değildir.

Önünde ısrarla, yada inatla konuşan, Fearghas hangisi olduğundan pek emin değildir, çünkü her ne kadar kıvırcık esmer saçları, çok hafif ‘güneşlenmiş’ teni, ışığa göre ela ile kahve arası değişen gözleri ve Fearghas’ın göğsüne ancak uzanırsa yetişebilecek boyuyla bu kız ‘şirin’ yada ‘güzel’ olsa da, tam bir kaçıktır!

Ve belli ki biraz da aptaldır.

 

Yani.. Fearghas’ın, mevcut surat ifadesiyle verdiği mesaj oldukça açık ve nettir;

 

 

“SUS.”

ve

“GİT.”

 

“LÜTFEN!”

 

 

Ama ya kızın derisi kalındır, yada kafası..

 

L.M.S.S. —Last Man Standing Society turnuvalarının finali yaklaşmaktadır.

Jackson Ramdirk, Fearghas’ın da dahil olduğu beş kişilik turnuva grubunun lideri, kollarını göğsüne bağlamış, son derece ciddi bir ifadeyle Krimsanya ‘Mandolion’ Klara’nın söylediği her kelimeyi, tekil bir şekilde dinliyor gibidir.

Onun arkasında, uzun boylu, sırtını duvara vermiş genç Graig ‘Shot’ Harper, akademide yeni çıkmaya başlayan ‘Resimli Roman’lardan birisini okumaktadır.

‘Yuvarlanmak’ için sessizce bahane bekleyen grubun son üyesi ise, Dido Bam’dir ve bugüne kadar onun homurtu yada ‘huh’lamaları dışında bir şey söylediği pek duyulmamıştır ve şu anki hali ile turnuvadaki hali gerçekte tamamen aynıdır; olduğu yerde bir kaya gibi durmak ve kendisine doğru gelen şeyleri durdurmak.

Ve ortamda yanlışlıkla bir eğim varsa, söz konusu eğim istikametinde yuvarlanıp, önüne çıkan her şeyi ezmek!

 

“.. Sen beni dinliyor musun, Ghas? Hayır, sen beni dinlemiyorsun bile, Ghas! Ben burada önemli bir şeyler anlatıyorum ve sen oralı bile değilsin, Ghas. Alınmamak için kendimi çok zorluyorum ama senin de biraz çaba göstermen gerekiyor, Ghas. Turnuva finaline dört gün kaldı ve bu yetmiyormuş gibi ders finalleriyle çakışıyor, Ghas. Sen ve o küçük arkadaşın Komono Antea ise disiplin odasındasınız devamlı, Ghas. Derslerden atılmalarınız bir efsane oldu, Ghas. Dersleri finallerde veremezsen, turnuvadan da eleneceğini hatırlatmama gerek var mı, Ghas? Kendini düşünmüyorsan bizi, takım arkadaşlarını düşün, Ghas! Bizi de düşünmüyorsan Komono Antea’yi düşün, Ghas. ..”

 

Burada iki hususa değinilmesi gerektiği düşünülebilir;

Birincisi, Krimsanya ‘Mandolion’ Klara’nın söylediği hiçbir şey, kendisinin bir tekrarı olmadığı..

Diğeri ise Fearghas Fionngal’ın gerçekte duyduğu:

 

BLABLABLABLABLA BLABLA BLA BLABLABLA Ghas. BLABLA BLABLABLABLABLA BLABLA BLABLABLA Ghas. BLABLA BLA BLABLABLA BLABLABLA Ghas? BLABLA BLA BLABLABLABLABLA Ghas. BLABLA BLA BLABLA BLABLABLA Ghas. BLABLABLABLABLA BLABLA BLA BLABLABLA Ghas.. BLABLA BLABLABLABLABLA BLABLA BLABLABLA Ghas. BLABLA BLA BLABLABLA BLABLABLA Ghas? BLABLA BLA BLABLABLABLABLA BLA Ghas!.. BLABLA BLABLABLA Ghas. BLABLA BLA BLABL Ghas. BLABLA BLABLABLABLABLA BLABLA BLABLABLA Ghas. BLABLA BLA BLABLA BLABLABLA Ghas? BLABLA  BLABLABLABLABLA BLA Ghas. BLABLA BLABLA BLABLA BLABLABLA Ghas. BLABLABLABLABLA BLABLA BLA BLABLABLA Ghas. BLABLA BLABLABLABLABLA BLABLA BLABLABLA Ghas. BLABLA BLA BLABLABLA BLABLABLA Ghas!! BLABLA BLA BLABLABLABLABLA BLA Ghas.. BLABLA BLABLABLABLABLA BLABLA BLABLABLA Ghas.”

 

Fearghas, nedense midesinde bir gaz sancısının oluştuğunu hisseder.

 

En sonunda duruma Jackson müdahale eder.

“Eminim, Ghal söylediklerini imtina ile dikkate alacaktır, Dolion. Öyle değil mi, Ghal?”, der genç adam karizmatik sesiyle ve Fearghas’a ‘sus ve hiçbir şey söyleme’, der gibi başını sallar.

“Gel, güzelim. Boğazın kurumuştur. Sana Sparducks’dan zencefil çayı ısmarlayayım.”, der ve kaşları çatılı kaçık kızı nazikçe kolundan tutar ve götürür.

Graig başını resimli romandan kaldırır ve Fearghas’a sırıtır.

“Bu sefer ucuz atlattın, Ghal. Bence kız senden hoşlanıyor.”, diye kıkırdar.

“Bence sus, ve git, Graig..”, der Fearghas, yüzünde fırtına gibi bir ifadeyle.

Graig hiçbir şekilde Fearghas’ın söylediklerinden alınmaz. Sadece daha da sırıtır, başıyla Dido’ya ‘gel’ yapar ve ikisi de Jackson ve Klara’nın peşinden giderler..

 

Neden sonra Fearghas, kendi kendine homurdanır.

“Komono Antea, nedir kızım yaa! Vodgar çay markası mı?”

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Fearghas Fionnghal burnundan soluyarak ve kendi kişisel yağmur bulutuyla dalar akademinin erkek öğrenci yurdundaki odasına.

Fearghas yalnız olmayı seven biridir ve başta odasını kimseyle paylaşmak niyetinde değilken, akademinin kendisine böyle bir lüksü tanıması için ne gerekli, nede geçerli bir sebep görmemiş ve odasını Fransis Timids adında ufak tefek, fare gibi bir çocukla paylaşmak durumunda bırakmıştır.

Neyse ki Fransis, benzediği fare gibi sessiz ve tam anlamıyla (1) bir kitap kurdudur, (2) bir inektir, (3) bir ‘yer altı’ oyun hastasıdır —ki bu da, kendisi gibi ineklerin, ‘gizli’ olduğunu ve kimsenin haberdar olmadığını sandıkları, yemekhane ile çamaşırhane arasında, uğranılmayan kuytu bir odaya, sinsi ve dramatik hareketlerle gidip, saatlerce fantazi-rol oyunları oynadığı anlamına gelmesiydi.

Fearghas’ın bundan haberdar olmasının tek sebebi de, pek uyuz olduğu ve amcası dolayısıyla meşhur olan Arcantonic Palecog adındaki cüce kızdan dolayıdır. Kız, kendisinden imza kopardığı o günden sonra, hiç işi yokmuş gibi arada bir ve olur olmaz yerlerde kendisini bulup tek yönlü muhabbet edip gitmek gibi yapışkan bir huy edinmiştir. O muhabbetler esnasında, kendisinin iri kaslı, iri göğüslü, iri kalçalı sarışın bir ‘bomba’ barbar kızı oynattığını ve karşısına çıkan canavarları nasıl iri kılıcıyla doğradığını, attığı istatistiksel olarak imkansız 20’li zarlar da dahil olmak üzere, hiçbir ayrıntıdan fedakarlık etmeksizin anlatmıştı!

 

Evet.

Fearghas Fionnghal, havasından mıdır, suyundan mı bilinmez ama, Melshieve Akademisine geldiği andan itibaren ne kadar cins ve rahatsız tip varsa, kendisine çekmeye başlamıştır!

 

“Merhaba Bay Fionnghal”, diye cızıl, fısıltı gibi bir ses gelir odanın bir köşesinden.

 

“Merhaba Fransis.”, diye cevap verir Fearghal ve elindeki kitapları rastgele ve ‘neresi uygunsa’ya göre sağa sola bırakır.

“46”, der Fransis aynı fısıltılı sesiyle.

“46 ne?”, diye sorar Fearghas.

“Okula geldiğinden beri bugün 46. defa disipline gönderildin.”

 

Fearghas kaşlarını çatar. ’46 mı? Yuh!’, diye geçirirken, bir yandan da Fransis’in söylediği şeyi sanki gülerek söylüyormuş gibi bir izlenime kapılır..

..ve kaşlarını biraz daha çatar.

 

“Sen nereden biliyorsun kaç defa disipline gönderildiğimi? Bazı derslerimiz ortak bile değil.”, diye haşin bir şekilde sorar Fearghas.

“Adına açık bir bahis var; akademiden atılmadan 50’yi tamamlayacak ve 50’yi tamamlayamadan atılacak, diye. Bir de kapalı bahis var; Toplam 62 defa disipline gideceğin üzerine oynanıyor genel olarak ama ben 96’ya tamamlayacağın üzerine paramı yatırdım. Atılmadan bunu başarabilirsen, buradan yüklü bir parayla mezun olmuş olacağım!”, der Timids ve bu, Fearghas’ın ondan duyduğu en uzun konuşmadır.

“Benim bundan bir şey kazanma ihtimalim var mı?”, diye sorar Fearghas ekşi bir ifadeyle.

“Tabii.. Ancak kendi adına bahse giremezsin. Bununla beraber, ben senin adına girebilirim.. Sen atılmadan 96’ya tamamla, ben de senin yüklü bir parayla mezun olmanı sağlayayım.”, der fare gibi fısıldayarak konuşur, genç Fransis.

 

‘Oha! Nasıl bir sahtekarlıktır bu?’, diye geçirir içinden Fearghas.

 

Buna rağmen, “Kabul.”, der Fransis’e ve daha geç olmadan ‘gerçek gizli’ mağarasına gitmek için hazırlanırken, Fransis tekrar fısldar.

“Birileri sana bir paket bıraktı Fearghas. Sanıyorum niyetleri görünmeden bunu yapmaktı. Varlığımı farketmediler bile. Niyetlerinin pek de iyi olduğunu sanmıyorum ama. Odayı dağıtmakla ilgili aralarında tartıştılar. Ancak en son turnuvada yaptıklarından sonra sanırım tırstılar. Paketi bırakıp tüydüler.”

Fearghas kaşlarını tekrar çatar.

“Paket nerede?”, diye sorar.

“Dramatik bir şekilde yastığının altına sokuşturdular. Sanıyorum senin onu yattıktan sonra fark etmeni ve ne olduğunu anlamak için kalkmanı ve bu şekilde uykunu kaçırtıp korkutmayı umdular.”

Fearghas ‘fırk’lar.

Sonra da yatağına yönelir ve yastığı kaldırıp altında duran uzun, sarı zarfı temkinli bir şekilde alır ve benzer bir temkinle açar..

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Fearghas gizli mağaraya geldiğinde güneş çoktan batma eğilimindedir ve genç adam her nasılsa o günü tamamen harcanmış hisseder. Bu harcanmışlık onda mağarasında ‘geceleme’ kararı almasına kadar götürür.. nevarki aşağı indiğinde Komoberi’yi, Seressa Wraiven ile, zemin sehpasının başında oturmuş, fevkalade süslü bir çaydanlık, ve aynı setin parçası olan tabaklar, fincanlar, çatal ve bıçaklarla bulur. İkisi de tabaklarındaki enfes görünümlü, çikolatalı ve kremalı pasta dilimlerini yerken, fincanlarından da muhtemelen içinde çay olduğunu tahmin ettiği o pis kokulu kurutulmuş yapraktan içmektedirler..

Genç adamın dikkatini gerçekte çeken şey, her iki kızında fincan ve çatallarını, serçe parmakları ayrık duracak şekilde ve abartılı hareketlerle kullanmalarıdır.

Fearghas, ‘iki dakikalığına içeri gidip gelmiş’ gibi hiçbir şey söylemeden kendisi de sehpanın yanına kurulur.

 

Komoberi’nin yüzü biraz pembedir.

Kız ya utanmıştır, yada utanmasına rağmen yinede istediği için yaptığı bir şeyi yapmaktadır..

Seressa, Fearghas’ı muhteşem bir gülümsemeyle karşılar.

 

“Merhaba Fearghas Fionnghal. Çay? Zencefil? Nane? Pasta?”, der mutlu bir ifadeyle.

“Hayır. Evet. Kesinlikle hayır. Tabii ki..”, diye cevap verir Fearghas

 

Seressa abartılı hareketlerle kremalı çikolatalı pastadan bir dilim keser, süslü tabaklardan birine, büyük bir zarafetle ve dilimin devrilmeyeceği bir şekilde yerleştirir ve onu Fearghas’ın önüne koyar. Sonra çaydanlıktan, içi boş, temiz, süslü fincanlardan birine sıcak su döker, içine fevkalade ince kıyılmış zencefil halkalarından iki tane atar, fincanın kenarına yarım bir dilim limon yerleştirir ve onu da genç adama sunar.

 

Bu şekilde üçü de bir süre sessizce.. ve biraz da garip şekilde keklerini yerken sıcak içeceklerinden yudumlarlar.

 

“Ummm.. Kek harika. Zencefilli çayda.”, der Fearghas en sonunda.

“Teşekkür ederim.”, diye nezaketle cevap verir Seressa.

“Uhh.. Ne yapıyoruz tam olarak böyle?”, diye sorar en sonunda Fearghas.

“Komoberi ile muhabbet ediyorduk buraya gelirken. Laf lafı açtı ve kendisinin bu güne kadar hiç evcilik oynamadığını öğrendim. Bakın şu işe ki bende hiç oynamışım. Sanıyorum bu oyun bizim yaşımıza pek uygun bir oyun değil. Ancak gerekli yaş aralığını tamamen kaçırmadan ikimizde denemeye karar verdik.”, der fevkalade uzun, bir o kadarda kara kız, mutlu bir şekilde.

 

Fearghas’ın, içmekte olduğu zencefilli çay bir anda burnundan fışkırır!

 

“Pardon.. Boğazıma kaçtı sanırım..”, der sakince ve elini, yüzünü ve üstünü, sehpanın üzerinde duran desenli mendillerden biriyle siler.

 

Ve bir süre daha sessizlik içerisinde çaylarını yudumlarlar.

 

Neden sonra Fearghas cebinden sarı bir zarf çıkartır ve onu Komoberi’nin önüne bırakır.

“Nedir bu?”, diye sorar Komoberi, zarfa bakarak.

“Bende aynısını size soracaktım, genç bayan..”, der Fearghas.

Komoberi, eski arkadaşını, ince, koyu yeşil-kahve karışımı kaşlarından bir tanesi kalkmış bir şekilde süzer, sonra zarfı alıp açar ve içindekileri çıkartır..

..ve öylece kalakalır.

 

“Açıklamak ister misiniz, Komoberi hanım?”, der Fearghas, ancak ağzı gülmemek için hafif büzüşmüş gibidir.

“Ne var? Nedir onlar güzel kız?”, diye merakla sorar Seressa.

Komoberi ise küçük dilini yutmuş, kıpkırmızı olmuş bir suratla hala zarfın içinden çıkardığı kağıtlara bakmaktadır.

 

Zarfın İçindekiler (görmek için tıklayın)

 

 

 

“A aaaa..!”, diye ünler en sonunda Komoberi. “Nerden buldun bunları?”

“Ayyy.. çok şirinler, kız. Bakabilir miyim?”, diye erimiş bir şekilde ellerini çırpar Seressa.

“Birileri nezaket gösterip, ben yokken odama girmiş ve bunları yastığımın altına bırakmışlar.. bir notla.”, der Fearghas.

“Not mu? Ne yazmışlar?”, diye omuzları çökmüş bir şekilde sorar ruh gibi kız.

“Eveeeet..”, der Fearghas ve kırış kırış olmuş bir papirüs daha çıkartır cebinden. Papirüs, birinci hamurdan yapılmadır ve üstünde, blok harflerle tehditkar ifadeler, kurukafa eşliğinde yazılmıştır;

 

BAY FEARGHAS FIONNGHAL.

SINIFLARDA VE GENEL OLARAK OKULDA GÖSTERMİŞ OLDUĞUNUZ DAVRANIŞ BOZUKLUĞUNUZ DOLAYISIYLA MÜTEMADİYEN DİSİPLİN CEZASI GÖRÜYOR OLMANIZ, UMUYORUZ Kİ SİZİN İVEDİLİKLE  BU MUHTEŞEM AKADEMİDEN ATILMANIZA SEBEP OLUR.

NEVARKİ KENDİNİZLE BERABER, SAYGIDEĞER KOMOBERİ ANTHEA HANIMEFENDİ’NİN DE YANMASINA SEBEP OLUYORSUNUZ. BU SİZE VERECEĞİMİZ TEK UYARIDIR.

BUNDAN SONRA SAYGIDEĞER KOMOBERİ HANIMEFENDİ’NİN BAŞINA AÇACAĞINIZ SIKINTILARDAN DOLAYI SİZİN BAŞINIZA GELEBİLECEKLERDEN SİZ SORUMLU OLACAKSINIZ.

SENDEN KORKMUYORUZ!

 

UYARILDINIZ!

G.K.A.H.T.
GİZLİ KOMOBERİ ANTHEA HAYRANLARI TOPLULUĞU ÜYELERİ

 

Komoberi tamamen dilini yutar.

Notu, ruhu çekilmiş bir şekilde kalakalmış kızın omzunun üstünden okuyan Seressa ise “A aaaa..!”, diye hayretle ünler.

 

“Ben.. ben ne diyeceğimi bilmiyorum, Fionn.. Bana hayranlarım olduğunu söylediğinde takıldığını sanıyordum. Şuna bak yaa.. Bu birinci hamur kağıt. Bir de kurukafa ile watermark’lamışlar! Burada ciddi bir emek var!”, diye inler kızcağız.

“Beri.. bugüne kadar ne zaman seninle dalga geçip sana takıldım? Bununla beraber, sanıyorum ki bunların birkaçının ortadan ‘kaybolma’ zamanı geldi!”, der Fearghas burnundan soluyarak.

“A aaaa..!”, diye yine ünler Seressa.

HAYIR, FIONN, LÜTFEN.. Sakın kimseye bir şey yapma. Bir grup aptal yüzünden okuldan atılmaya değmez. Lütfen bir şey yapma..”, diye ağlamaklı bir şekilde yalvarır ruh gibi kız.

Fionnghal uzun bir süre sessizce Komoberi’yi süzer.

Neden sonra, “Peki.”, der. “Ama sadece bu konuda her hangi birisinin söyleyecek herhangi bir sözü olacaksa, bunun sen olmandan dolayı sesimi çıkarmıyorum. Bununla beraber, daha önce bu konuda söylediklerim hala geçerli; uzaktan hayran oldukları sürece sorun çıkarmam.”

“A aaaa..!”, diye üçüncü kere ünler Seressa.

“Şapşal çocuklar!”, diye ağlamaklı bir şekilde hışmeder Komoberi, resimleri aldığı gibi topak haline getirir ve mağaranın uzak bir köşesine fırlatır. Sonra da soğumuş çayını diker kafasına ve eşyalarını toplayıp, “Ben gidiyorum. Canım sıkıldı.”, der ve mağarının tüneline doğru yönelir, kısa bir süre sonra da tamamen gitmiştir.

“Hmmm.. niyetim onu böyle üzmek değildi.”, der Fearghas, kendi canı da sıkılmış bir şekilde. “Bu günüm öldü zaten. Ben kütüphaneye de gideceğim sanırım. Yazmaya başladığım ‘FARKLI TARİHLER; ADALAR KRALLIĞI TARİHİ‘ kitabım için bazı yer, isim ve tarihleri tekrar gözden geçirmem gerekiyor.”

“İstersen bende gelebilirim.”, diye önerir Seressa. “Kütüphanedeki kategorileme sistemini çok iyi bildiğim gibi, fevkalade hızlı, 1024wpm okumam var!”

“Sen bilirsin.”, der Fearghas ve ortalığı toplamaya başlar.

Seressa’da ona yardım eder.

Ancak topladıkları arasında, Komoberi’nin kırıştırıp bir kenara attığı kuru ve sulu boya ile yapılmış resimler de vardır.

“Bunları almamda bir sakınca var mı? Çok şirinler!”, diye merakla sorar kız.

Fearghas omuzlarını silker.

“Beri attığına göre alabilirsin, sanırım.”, diye cevap verir.

Seressa topak halindeki resimleri alır, itina ile onları açar ve düzeltir, kendi çantasından çıkardığı kalın bir kitabın orta sayfaları arasına yerleştirir ve kitabı tekrar çantasına koyar. Sonra bir süre sessizce Fearghas’a bakar.

“Bunların hepsi birer anı. Bunu biliyorsunuz değil mi, Fearghas Fiongal?”, der sessizce.

Fearghas işinden başını kaldırıp up uzun boylu, kapkara tenli kıza bakar.

“Ne gibi?”, diye sorar.

 

“Bu akademide yaşadıklarımız.. Doğrusuyla, yanlışıyla, ne kadar anlamsız, yada saçma sapan gibi gelse de, nihayetinde bunların hepsi, bizleri biz yapacak olan anıları oluşturacaklar. Bunlar olmadığında, kimliğimizin içi boş kalacak ve benliğimizden olmuş olacağız.”, der kız aynı kısık sesle.

Fearghas’ın bir kaşı kalkar.

“Biliyorum, beni burada, aranızda gerçekte çok da istememiştiniz ve bende olduğum sakar kız gibi lambır lumbur daldım aranıza ve kendimi sizlere zorla kabul ettirdim.”, der kız.

“Buradasın çünkü seni biz davet ettik, Seressa.”, der Fearghas, ama kızın nereye varmaya çalıştığını pek anlayamaz.

“Lütfen. İkimizde sizin bana nezaket gösterdiğinizi biliyoruz. Nihayetinde o gün bana, ‘git’ demiş olsaydınız, bu beni üzerdi, ama gitmiş de olurdum. Beni aranıza aldınız, benimle muhabbet ettiniz, beraber Mübah oynadık, pasta yeyip çay içtik, tarih okuyup ders çalıştık.. Bana.. bana bir insanın, diğer bir insana davranması gerektiği gibi davrandınız. Bana.. arkadaşınızmışım gibi tahammül ettiniz. Bütün bunlardan ötürü sana ve sevigili Komoberi’ye müteşekkirim ve bunların hepsi, beni ben yapan birer anım olarak kalacaklar.”, der kız gülümseyerek..

..ve dolu gözlerle.

 

Fearghas hayretle kıza bakar.

 

“Bu söylediklerine verebileceğim o kadar çok cevap var ki.. Ama hepsi de bir şekilde itiraz babında olacak, bu yüzden sadece, ‘bi şey değil’, demeyi tercih ediyorum. Ben kimseyi seven biri değilim. Huysuz adamın tekiyim çünkü. Ama burada bizimle olmandan dolayı da müteşekkirim, Seressa. Komoberi’ye gelirsek, seni gerçekten çok seviyor.. Kuyruğunun ise hastası.. Hadi gidelim. Bu günü yeterince ‘hiçbir şey’ yapmayarak geçirdim zaten.”, der Fearghas ve kızla beraber mağaradan ayrılır.

 

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Yıl 168 (-7523 yıl)

Ayrılınca nereye gitmeyi düşünüyorsunuz, Hanımım?”, diye sorar Kral Barakan. “Dahası, bu gerçekten gerekli mi? Evet, burası hali hazırda inşaat halinde ve ‘oturulabilir’ duruma gelmesi için daha yapılacak çok işi var, ancak Arael Hanımefendi sizleri özlemeyecek mi?”

“Arael Tel’Lóna, artık sizin sorumluğunuzda, Kral Barakan. Tıpkı sizin de onun sorumluluğunuzda olacağınız gibi.”, diye cevap verir Terandel Solace. “Gidişimiz ise bir zorunluluk. Kızımın, ve ikinizden olacak nesillerin geleceği için.. Krallığınız için bir zorunluluk. Gideceğimiz yerlerde kuracağımız medeniyetlerle, sizlerin gelişinizi bekliyor olacağız. Bu, muhtemelen sizin hayatınız da göreceğiniz bir şey olmayacak ve bize yetişmeniz belkide yüzlerce yıl sürecek. Ancak torunlarınızın torunları geldiğinde, onları krallığınızın birer tebaası olarak karşılıyor olacağız. Zamanı gelince kızım, Arael Tel’Lóna size her şeyi anlatacak.

Tıpkı sizlerin, imkansız bir zamandan buraya gelmiş olmanızın bir tesadüf olmadığı gibi, ona verilmiş görevlerden birisi de bu; nesiller boyu gelecek olan çocuklarına, onların çocuklarına ve onların torunlarına bu bilgileri aktarmak. Çocuklarınız ve torunlarınız tarihi yüz yıllarca birinci elden duyacak ve öğrenecekler.”

“Bu.. bu çok büyük, hüzünlü.. ve yalnız bir sorumluluk, Hanımım.”, der Barakan kahrolmuş bir sesle.

 

“Size kızımı verirken, gerçekte ne verdiğimi, zamanla çok daha iyi anlayacaksınız ve bu sizi daha iyi bir kral, ama bundan çok daha büyük bir sevgili yapacak. Ona da ‘hayatın’ ve bir ‘sevgilinin’ kıymetini öğretecek.”, der Terandel, solgun bir ifadeyle.

 

Kral Barakan ve Terandel Solace, uzun bir süre sessizce kalenin göreceli olarak tamamlanmış, yüksek balkonlarından birinden daha yeni yeni kurulmaya başlayan Kronor şehrinin ilk binalarını, onların ilerisindeki sahili ve dahasındaki denizi seyrederler.

 

“Ummm.. Kızınız, Arael Hanım, kendisi nasıl biridir acaba? Sorularım sizlere biraz fazla dolaysız ve sabırsız gelirse lütfen beni bağışlayın. En nihayetinde ve gerçekte ben bir denizciyim.”, der Barakan, biraz sıkılgan bir sesle.

“Kızım.. bambaşkadır, Barakan..”, der Terandel, uzun bir sessizlikten sonra, ve karşılaştıklarından beri krala ile defa adıyla hitap eder. “Bizler yer altında doğduk. Yüz yıllarca da yer altında yaşadık. Sonra bir gün yer sarsıntıları, depremler ve göçükler durdu ve yaşadığımız uçsuz mağaramızın duvarlarından biri yıkıldı. O, hayatımda ilk defa güneşi gördüğüm andı ve o kadar parlak, o kadar güzeldi ki, bunu size anlatamam. Heyecan ve korku içerisinde çıktık dışarıya ve kendimizi bu adada bulduk. Bizden öncekilerin dünyası nasıldı bilmiyorum, ama biz mağaramızdan çıkıp ilk defa kumsala ayak bastığımızda bir şeyi kati olarak biliyorduk; bizden önce kimse bu kumsallara ayak basmamıştı..”

Barakan, yanında duran bu muhteşem kadının, dolgun ve içli sesiyle anlattıklarını, büyülenmiş gibi dinler.

“Gece olduğunda da ilk defa ayı görmüş olduk.. Ayı ve yıldızları.. O kadar parlak ve o kadar güzellerdi ki.. Ve o gece kocaman, gümüş bir tepsi gibi dolunay vardı ve benim doğum sancılarım başladı..”, der Terandel ve bir an dolmuş, silik gri gözlerle ufka dalar.

“Yeryüzüne çıktığımız o ilk günün gecesinde, o muhteşem dolunayın aydınlattığı gecede doğdu Arael Ashanelath Fae Erunanne Tel’Lóna, benim kızım. Onun için ‘bambaşkadır’, derken kastettiğim buydu, sevgili Barakan. O hiçbirimiz gibi değil. O bir ilk. Bu dünyanın ilk gecesindeki ilk doğan hayat o, sevgili Barakan. Sana verdiğim, sana emanet ettiğim, hayatımdan daha kıymetli olan tek şey o, sevgili Barakan.

O ‘bambaşkadır’, derken kast ettiğim buydu, sevgili Barakan..”, der elf kadın.

Barakan yutkunur.

 

“Ben..”, der sessizce. “Ben bir ‘edebiyat’ adamı değilim, Hanımefendi.. Bir denizciyim ve denizcilerin bu tür şeylere ayıracak vakitleri olmaz, zira deniz talepkar bir iş verendir ve ona gelenleri günün yirmi dört saati, haftanın yedi günü çalıştırır çünkü deniz zalim bir hanımefendidir.. Ama ona gelenler, her zaman aşkla gelirler, çünkü deniz aynı zamanda en güzel hanımefendidir.

Kızınız.. onu ilk gördüğümde.. gözlerinde denizi gördüm.

Bana bu krallık sorumluluğu yüklendiğinde, denizi ne kadar özleyeceğimden dolayı gizliden gizliye hayıflanıyordum ve bencilce bir şekilde, bir yerlerde yeterince büyük bir hata yapsam da, beni bu krallık işinden kovsalar, diye umuyordum.. taki kızınızı görünceye kadar.”

 

Birden Barakan kimden bahsettiğine..

..dahası, bundan kime bahsettiğine ayılır, ve yüzü kızarır.

 

“Ben.. sizden özür dilerim Hanımefendi. Sanıyorum ki, haddimi aştım.”

Terandel Solace, o muhteşem, fırtına sonrası grisi gözleriye ve dolgun dudaklarında oluşan hafif bir gülümsemeyle süzer kralını.

“Samimi ve dürüstçe söylediklerinizden dolayı asla özür dilemeyin Kralım.”, der neden sonra. “Edebiyat adamı olmadığınızı söyledikten sonra dile getirdiklerinizi, keşke bana değil, kızıma söylemiş olsaydınız. Eminim pek hoşuna giderdi.”

“Uhh.. Sanırım bıyık konusundan sonra, kendilerinden çekinmiyor değilim. Sanıyorum ki gerçekten hoşlanmıyor bıyıklardan, ancak bırakması biz insanlarda genel bir alışkanlıktır.”, diye açıklamaya çalışır Barakan.

“Kralım, kızımın insanlarla daha önce hiç münasebeti olmadı, ve şimdi onların kraliçesi olacak. Bu da onun halkını yakinen tanıması, ve onların gelenek ve göreneklerini öğrenip saygı duyması gerektiği anlamına geliyor. Bunu sizin bıyıklarınızdan başlayarak yapabilir diye düşünüyorum.”, der Terandel gülümseyerek. “Birbirinizi üzebilir, birbirinize darılabilirsiniz. Ama asla küsmeyin ve konuşmamazlık etmeyin. Asla güler yüzü birbirinizden esirgemeyin ve her zaman birbirinize dürüst olun. İster yerde ve toprakta, isterse yüksek, tüylü yataklarda olsun, her zaman aynı yorganı paylaşın, zira birbirinin sıcaklığı, diğerinin merhametini besleyecektir.. Bunlar, annesi olarak ona telkin ettiklerimdir ve sanıyorum kendileri de geliyorlar. Eminim sizinle konuşmak istedikleri çok şey vardır. Bizim de Kaptan Hammerson gelmeden yapmamız gereken hazırlıklar olacak.”

Terandel Solace, balkondan ayrılmak için yönelir, ancak bir anlığına durur ve geri dönüp kızını bıraktığı adama bakar.

“Ama kızıma söylemediğim bir şeyi size söyleyeceğim, Kralım; Sizden isteyip de verebileceklerinizi ondan esirgemeyin. Veremeyeceklerinizi ise istetmeyin..”, der ve iner.

 

 

 

 


 

WPM : Word per minute / Bir dakikada okunan kelime sayısı

 

Küçük high elf grubu, Terandel Solace, Sinderel Tranquil ve Elorellen Feymist önderliğinde yeni kral, Barakan’ın misafiri olarak kaleye gelirler ancak bir temsilci dışında kaleye yerleşmezler.

Kral Barakan’dan, uzun bir yolculuk ve yeni krallığın geleceği için kendilerini ana kıtaya bırakmalarını rica ederler.

Barakan, bu garip, mistik high elflerin ricasını geri çevirmez. Onları, aileleri ve bolca erzakla beraber, Kaptan Hammerson vasıtasıyla ana karaya çıkartır.

Arkada temsilci olarak bırakılan kişi, Arael Ashanelath Fae Erunanne Tel’Lóna, gerçekte Terandel Solace’in kendi öz kızıdır ve Terandel onu Kral Barakan’a bir kraliçe olarak teslim eder.

 

Aradan yüz yıllar geçer ve kardeşlerden en büyüğü olan Terandel, Durkahan şehrinin daha kurulmadığı, Kahan Dağlarının güneyinde, üç yanı yüksek dağlarla çevrili yoğun ormanların olduğu bir yerde, Solace adında bir high elf şehri kurar.

Daha doğuda, High Woods adındaki büyük çam ormanlığında ise, kardeşlerden en küçüğü, Elorellen Feymist, Bari Na-ammen adında bir başka high elf şehri kurar. Aradan binlerce yıl geçecek ve Elorellen’in soyundan, Ri Grandaleren ve Prenses Alor’Nadien ne (Lorna) Feymist, Angrellen ve Anglenna Sunsear gelecektir.

Ortanca kardeş, Sinderel ise çok daha kuzeye gider ve Büyük Kuzey Tundralarında, Kutsal Celestial Dağının neredeyse eteklerinde, Tranquil adında bir high elf şehri kurar.

Ve bu şekilde, yüz yıllar önce Kral Barakan’a verdikleri sözü ve vaadi yerine getirirler. Üç kardeş ve onların torunları binlerce yıl Adalar Krallığının ana kıtadaki omurgasını oluşturacaklardır.

 

Büyük Yıkım Sonrası, elflerin ilk yer yüzüne çıktıkları gece dünyaya gelen, ve bu sebepten dolayı kendisine uğurlu bir isim olarak Yıl Bir’in Kalbi, Arael Ashanelath Fae, ve Adaların Zarafeti, Eruanna Tel’Lóna anlamlarını taşıyan güzel high elf kraliçe sayesinde kraliyet ailesinin nesilleri insanlardan çok daha uzun ve sağlıklı yaşayan krallardan oluşacaktır.