Showing: 1 - 2 of 2 RESULTS

Evim yok..

Timeline:

Dimwoods’daki wood elf köyü
(Tel’Shee dim’Ora) tekrar inşa edilirken,
Serenity Home’dan öncü destek gönderilir;
Bremorel Songsteel ve Thomas Dimwoods.

Ortak geçmişin doğurduğu bu iki insan, farklı kişilikler olarak kendilerini ortaya koymuşlardır. Kendilerini hedef alan baskınları farkındasız bir şekilde ortadan kaldıran çift, hedeflerine varmışlar ve elflerin köylerini müdafaası için gerekli eğitim ve önlemler konusunda talimatları verirken, iki farklı haberci, iki farklı yere gelir.

Bunlardan biri Bremorel ve Thomas’ın bulundukları wood elf köyüdür. Diğeri ise Serenity Home kasabasında bulunan karakol binasıdır.

Bu hikaye
Düş Kapanı“ından hemen sonra başlar ve
Birthright (18+)“ın ikinci yarısının geçtiği tarihlerde biter..

 

 

Sence tekrar gelecekler mi?”, diye sorar genç adam.

“Sence yarın güneş doğacak mı?”, diye acı bir şekilde cevap verir yanında duran genç kız.

Aradan sessiz ve gergin bir dakika geçer. Kız genç adama bakmaz. Ama anca duyulur bir sesle, “Özür dilerim..”, diye hafif bozulmuş bir ifadeyle ekler.

“Ben özür dilerim..”, der genç adam, temkinli bir şekilde.

 

Ormanda geçirdikleri en son baskının akşamında aralarında geçen konuşmadan sonra, iki gencin iletişimi gitgide kasılmış ve gergin bir şekilde kalmıştı. Thomas Dimwood konuşmasını büyük bir beklentiyle bitirmiş, ancak iş tam olarak da o noktada sona ermişti zira İzci Onbaşı Bremorel, genç adamın niyetini reddetmemiş, ancak herhangi bir şekilde de onaylamamıştı.

İş öylece doruk noktasına varmış ve.. o kadar!

 

Kötü yazılmış bir aşk hikayesi gibiydi..

 

Ondan sonraki iki gün boyunca da izci kız baskınlara karşı ‘önlem’ bahanesiyle devamlı ve Thomas’dan olabildiğince uzakta iz sürmüş, akşam olunca da önden kamp kurmuş, sessizce kuru bir şeyler atıştırmış ve genç tapınak muhafızı kampa geldiğinde kızı çoktan uyumuş olarak bulmuştu.

Thomas, genç yaşından beklenmeyecek, sabırlı bir mizaca sahipti. Sırtındaki yaraya rağmen, bilinçli bir şekilde gün boyunca bir oraya, bir buraya koşup, parmağını kıpırdatamayacak kadar kendisini yorup, sonra da sızıp kalan kıza bakar. Biraz hüzün, biraz umut, biraz da, bastıramadığı, tedirgin bir heyecanla kızın, sarındığı battaniyenin altından kurtulmuş simsiyah saçlarını seyreder.. İçinden ona karşı bir hiddet hissetmek için herhangi bir çaba sarf etmez. En nihayetinde, olduğu ahmak gibi yıllarca, kız her kasabaya döndüğünde onu sessizce, edepli bir mesafeden, ama görünür bir şekilde takip etmemiş miydi? Kendisi kararını on beş yıl önce, daha altı yaşındayken vermişti. Kızın da ‘cevabını’ vermesine müsaade edecekti.

‘Evet..’, diye düşünür Thomas, ‘..cevabını!’

Çünkü Morel kararını çoktan vermiştir. Morel kararını asla geciktiren biri olmamıştır.. Sadece cevabını hemen vermemeyi tercih eden biridir, o kadar.

“Bana ‘hayır’ demek için onun da aynı on beş yılı olmasa da, en az on yılı vardı.. Birkaç gün daha bekleyebilirim.”, diye sesli bir şekilde düşünür genç adam.

 

Ya da bir on beş yıl daha..

 

Kalın, çelik kenarlıklı kalkanını çıkartır, kızın yakınındaki bir ağaca yaslar. Sonra sırt çantasının kayışlarını çözer ve onu da kalkanının yanına bırakır. Ardından hiç vakit kaybetmeksizin boynundaki kutsal simgesini avuçlar, bulundukları soğuk kamp yerinin çevresindeki muhtelif yerleri parmağı ile gösterir ve her işaret ettiği yerlere bir büyü yapar; bu, bir çok yaratığın yaklaşması halinde onu uyaracak bir büyüdür.

Sonra yavaşça eğilir, sırt çantasına topak halinde bağladığı kendi battaniyesini çözer, bundan dolayı yiyeceği potansiyel azarı, omuzlarından birini silkerek bir kenara atar, ve onu da kızın üstüne örter.

Thomas kalın yük kemerinin halkasından, ağır, zincirli gürzünü çıkartır ve olabildiğince sessizce yere oturur, sırtını kalkanına verir, altı yaşından beri her gece yaptığı gibi dua eder.

Ve her gece yaptığı gibi, bu huysuz, inatçı, asabi, belalı, güzel ve kendisinin bile farkında olmadığı kadar içli olan kızı da duasına dahil eder.

 

Ertesi sabah uyandığında kızın çoktan gitmiş olduğunu görecek, kendi battaniyesinin de katlanmış, yuvarlanmış ve sırt çantasına bağlanmış olarak bulacaktır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tel’Shee dim’Ora’ya varmalarından sonra Morel kendisini tamamen işine vererek bir şekilde ulaşılmaz hale getirmiş, gün boyunca, aylar öncesi baskında yok olan köyden geride kalanlara pratik iz sürme, ok atma ve kılıç kullanmanın yanı sıra, köyün etrafında, içi sivri kazıklarla dolu, kalıcı bir hendek, yüksek, kalın odunlardan oluşan rampalı, setli ve katlı duvar yapımı konusunda talimatlar vermişti. Bunun dışında olabilecek her türlü izci tuzakları, kazıklı çukur ve özellikle büyük ‘hayvanlara’ uygun kamufle edilmiş kapan yapımını, uygulamalı bir şekilde göstermişti.

Bu esnada Thomas’da boş durmamış, uygun gördüğü elflere temel büyü tekniklerini göstermiş, onlar çalışırken, Morel’in yaptırdığı yüksek duvarları, büyülerle desteklemekle vaktini geçirmişti.

Her gün, sabahtan akşama kadar köy halkı, durmaksızın çalışmış iki hafta gibi kısa bir sürede ortaya tam anlamıyla etrafı tuzaklarla çevrili, büyülü, dev bir kirpiyi andıran köy ortaya çıkmıştı!

Evet, hiç şüphesiz bu köy, eski elf köyü kadar güzel değildi. Ama Orkenlerin tekrar gelmesi halinde, burayı tekrar savunmasız bulamayacakları da kesindi..

Yapılan tüm hazırlıkların sınanması ise çok sürmemişti.

On altıncı gün, genç bir haberci koşarak gelmiş ve köy alarmı verilmişti.

Orkenler tekrar geliyorlardı.

Ancak bu sefer küçük bir grup değil, sekiz müfreze olarak gelmekteydiler.

Elflerden hiçbiri, neden Orkenlerin hedefi olduklarını sorgulamamış, homurdanmamış, söylenmemiş, hepsi kendilerine tayin edilen noktalara gitmiş ve köylerini korumaya kararlı bir şekilde bekleyişe geçmişlerdi.

Orkenler de onları fazla bekletmemişti. Hiç şüphesiz daha erken ve yine köyü hazırlıksız yakalamayı ummuşlardı, ancak azımsanmayacak kadarı hazırlanan tuzaklarda ya ölmüş, ya da yürüyemeyecek hale gelmişti.. Bunu takip eden günlerde ise ilerlemeleri temkinli bir sürünüşe dönüşmüştü.

Köyden ayrılmasına izin verilen tek kişi ise Morel olmuştu. İzci kız, Orkenler yaklaştıkça, her an bir yerlerden çıkmış, bir tanesini öldürüp ya ormanda kendisini kaybettirmiş, ya da kendisini kovalayanları tuzaklara yakalatmıştı.

Bazen de, ormanın içinden sadece bir ok fırlatmış, bir can almış ve ortadan bir hayalet gibi kaybolmuştu.

Ve o her gittiğinde, bir kişi onun gidişini seyretmiş, aynı kişi onu dönüşünde de sessizce karşılamıştı.

Aradan geçen tek taraflı ve ızdıraplı dört günlük bekleyişten sonra Orkenler köyün etrafında belirmişlerdi.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Sen neden özür diliyorsun ki?”, diye acı ifadesinden ödün vermeksizin sorar Bremorel.

“Özür diledim çünkü seni istemediğin bir duruma soktum ve her sana bir şey sorduğumda, senin asabiyetini tetikliyorum.”, diye sessizce cevap verir Thomas.

İzci kız, elindeki pis paçavrayla her bir yanına sıçramış Orken kanını silerken, “Asabiyetim için sana ihtiyacım yok..”, der, olduğunu sandığı kadar yorgun bir sesle.

Elflerle beraber günlerdir bu duvarları aşmaya çalışan Orkenlere karşı canlarını dişlerine takarak savaşmışlar, Orkenlerden çok can almış olmalarına rağmen, hayvanlar bir türlü geri çekilmemişlerdi. Belli ki son adama kadar saldıracaklardı.

Bu gün ise özellikle yoğun çatışmalar zinciriyle geçmiş, her yer kan ve daha beteriyle kaplıydı ve Orkenler şu an bulundukları nokta hariç, saldırabilecekleri diğer bütün duvarlara tırmanmaya çalışmışlardı. Kayıpları çok olmuştu, ama sebep oldukları kayıplar ise çok daha fazlaydı; elflerin üçte biri şu anda kutlu sahillerine, son yolculuklarına çıkmışlardı..

“Bu doğru..”, diye mutsuz bir şekilde tasdik eder genç tapınak muhafızı. “Öyle görünüyor ki bana hiç ihtiyacın yok.”, diye de daha sessiz bir şekilde ekler.

“Israrlısın..”, der Bremorel, Thomas’la durduğu kalın duvarların arkasındaki rampada.

“..bir o kadar da aptalsın!”, diye bitirir izci kız.

Thomas, Bremorel’e öylece bakar.

“Bu.. bu biraz ağır oldu sanki.”, diye bozulmuş bir sesle mırıldanır.

“Bu, yumuşatılmış hali. Ve benim asgari standartım..”

“Peki.. sanırım bundan dolayı.. sevinmeliyim?”

“Ortada sevinilecek pek bir şey yok, Tapınak Muhafızı. Etrafımız sarılmış durumda ve ne kadarını kesersek keselim, geri çekilmeyecekler. Elfler tahminimden bile daha mukavemetli çıktılar. Burası bir insan köyü olsaydı, birinci gün yenilmiş olurduk.. ve bunların neredeyse hiç birinin en temel silah eğilimleri dışında herhangi özel eğitim görmüşlüğü bile yok çünkü asıl savaşçılarını önceki baskında kaybettiler..”, der Bremorel, duvarın öbür tarafındaki karanlığa bakarak.

“Evet. Yaklaşık üç ay önce. Ama biz bundan bahsetmiyoruz, öyle değil mi?”, der Thomas. “Her nasılsa konu benim aptallığıma geliverdi..”

“Sana herhangi bir konuda ihtiyacım olabileceğimden dolayı mı, duymayı beklediğin cevabı istiyorsun?”

“Sen bir izcisin, Morel.”, der Thomas basitçe. “Teknik olarak hiç kimseye ihtiyacın yok!”

Bremorel kaşlarını çatar. Tapınak muhafızı sadece lafı ağzından almakla kalmamış, onu kendisinin ifade edebileceğinden çok daha isabetli söylemiştir.

Belki de tapınak muha— Thomas!.. Thomas sandığı ya da çocukça bir şekilde olmasını istediği kadar aptal değildir!

“Günlerdir kararımı bekliyorsun.. Halbuki, bir cevabımın olmayışı bile senin için başlı başına bir cevap olmalıydı.”, der Bremorel sıkılmış dişleri arasından. Kız bunu söylerken neden dişlerini sıktığını tam olarak kestiremez. Sadece sıkar.

“Hayır.” der Thomas.

“Hayır?”

“Hayır..”

“Ne demek, hayır?”, diye harlar Bremorel bir anda.

“Bayaa, hayır işte. Sessizliğin kararın değil. Sadece boyun eğmek istemeyişinin inadı. Kararını çok önceden vermiştin zaten. O yüzden yıllardır senin peşinden gelmeme izin verdin. Biliyorum çünkü peşinden gelen tek kişi ben değildim. Sadece ‘kalan’ tek kişi benim. En başından beri olduğu gibi.. Ve bu ‘müsamahanın’ sebebi de sadece durumumun sana eğlenceli ya da komik gelişinden kaynaklandığını sanmıyorum. Hiçbir şey o kadar uzun bir süre komik gelemez ve sen de hiçbir zaman o kadar acımasız olmadın.. Ya da sadece ben senin kişiliğini tamamen yanlış anladım..”, der Thomas omuzlarını silkerek.

İzci kız, kıpkırmızı bir suratla genç adama döner ve “Boyun eğmek mi? Sana mı?”, diye şiddetle tıslar.

Thomas buna uzun bir süre cevap vermez. Sadece gözleri alev almış kıza bakar.

“Benimle her konuda dalga geçtin ve ben bunlara fazla sesimi çıkarmadım çünkü gerçekte söylediklerinde ciddi olmadığına inandım. Ama beni şu anda itham ettiğin kadar seviyesiz olabileceğimi gerçekten düşünüyor olamazsın, Morel. Öyle görünüyor ki asabiyetin seni gerçekten kör etmiş. O kadar ki, kendi hislerine, kendi duygularına boyun eğmek bile seni rahatsız eder hale gelmiş. Kendine zulüm etmen senden çok beni yakıyor ve sen bunun farkında bile değilsin. Ama olsun. Sen olduğun sürece göz yummaya razıydım. Sana seni sevdiğimi söyledim çünkü bunu söylemeye korktuğum kadar can da atıyordum. Ama sen bana dürüstçe bir ‘hayır’ bile diyemedin. Bari yakarken dürüst ol..”, der hiddetli bir sükunetle Thomas, sonra arkasını döner, rampadan iner ve gecenin karanlığında kaybolur.

Bremorel olduğu yerde, feci bir tokat yemiş gibi öylece, kıpırdamadan kalakalır.

Thomas..

Yıllar önce yanlış bir anlaşılmadan dolayı saldırdığı, bunun sonucunda da kafasını kırıp hastanelik ettiği Thomas.

Yıllarca, evinin yolunu kaybetmiş bir kedi yavrusu gibi onu peşinden takip etmiş olan Thomas.

Yol boyunca dalga geçmesine rağmen insanüstü bir sabır göstermiş olan Thomas.

Ve yol boyunca defalarca onu iyileştirmiş, defalarca hayatta tutmuş olan Thomas..

En sonunda kırmayı başarmış mıydı çocuğu?

Bremorel beklediği hiçbir tatmini hissetmez zira böyle bir niyeti de, amacı da olmamıştı.

“Öyle görünüyor ki, yıllar benim salaklığımdan hiçbir şey azaltmamış. O zaman hiddetimle davranmış ve çocuğun kafasını kırmıştım. Yine hiddetimle davrandım ama bu sefer çocuğun tamamını kırdım!”

Birden aklına daha birkaç hafta önce gerçekleşen bir başka olay gelir..

 

Bremorel, elinde çeliği buzla kaplanmış kocaman kılıcıyla Merisoul’a acımasızca bakmaktadır. “Farkındasın değil mi? Seni şuracıkta öldürsem kimsenin haberi bile olmaz, seni küçük şırfıntı!”

Bremorel’in gözleri manyak bir ateşle yanmaktadır.

“Sana iyi niyetle gelmiş genç, bakir bir erkeği herkesin içinde kaba gücünle yerden yere vurarak rezil ettin. Sonra da onu başından savdın. Sen onu bitirmekle kalmadın. Sen onu kırdın! O artık adil bir av..”, diye mırıldanır Merisoul, yüzükoyun tüttüğü yerden.

“Ben onu kırdım çünkü sırf beni dansa kaldırdığı için havalara girdi. Ben kolay lokma değilim ve aradan geçen yıllar ona bu dersi öğretmemiş belli ki.”, diye burnundan solur Bremorel.

“Belli ki..”, diye onaylar Merisoul, kıvrandığı yerden. “Senin kolay lokma olmadığını herkesin bilmesi çok önemli olmalı. Kaç yaşındasın sen, sekiz mi?.. Ama dert etme. Ona dokunduğumda olay benim için bitmişti zaten..”, diyerek avucunu açıp Bremorel’e gösterir.

Bremorel önce kuşkuyla, sonrada şaşkınlık içerisinde Merisoul’un avucuna bakar. İblisin yanmamış neredeyse tek yeri avucunun içidir ama orada da stilize edilmiş gülü andıran bir mühür vardır. Mühür hala turuncu, kor ateşle tütmektedir!

Bremorel kaşlarını çatar. “Nedir bu?”, diye sorar.

“Bu.. bu aşkın mührüdür. Bizden biri, gerçek aşkın koruması altındaki birine musallat olduğumuzda şanslıysak sadece yanarız ve bunu aylarca taşırız. Şanssızsak zehirleniriz ve günlerce, bazen de haftalarca yatalak kalırız.. Çocuk aşık, sen salaksın ve ben de faturasını ödeyen aptalım!”, diye inler Merisoul.

 

(hikayenin aslı için bkz. A Bard’s Tale II, “Bremorel”)

 

..ve Bremorel fena halde utanır zira o iblis bozuntusu şırfıntı haklıdır!

Hayatında belki de ilk defa kendi kendine sorar Bremorel.

Kime neyi ispatlamaya çalışıyorsun ki? Sana değer veren tek kişiyi defalarca kırmış olmanın ötesinde ne elde etmiş oldun?

Mutlu mu oldun?

Seni salak şey.

Mutluluk, kaybetmenin ödülü..

Kazanmanın değil!

 

Evet, iblis bozuntusu haklıdır ama tam olarak değil;

Çocuk gerçekten aşıktır, kendisi de tam bir salaktır, ama faturasını sadece Mersoul ödememiştir..

Bremorel, o gece yarı iblis kızla arasında geçen konuşmadan sonra yaptığı gibi yine gencin peşinden gidip onun gönlünü almak için yönelir.

“Bu sefer benimle dans etmesi gerekmeyecek. Ya da gerekecek. Bu ona kalmış. Ama benim olacak..”, diye kaşlarını çatmış, dişlerini sıkmış, haşin ve kararlı bir sesle hırlar.

Tam dönüp çocuğun peşinden gidecekken, karanlığın içinden, ormanın derinliklerinden bir çıtırtı duyar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ve gece muazzam bir ateş inmesiyle aydınlanır..

Neredeyse yetişkin bir meşe ağacı boyundaki alev, dikine bir şekilde, karanlığı delerek gökten iner ve içinde sakladığı iki yüze yakın Orkeni ifşa eder..

Orkenlerden hayret, şok ve toplu acı sesleri yükselirken Bremorel bir elini kaldırır, sonra ani hareketle indirir..

“ŞİMDİ!”

..ve rampanın arkasında sessizce bekleyen yüze yakın elf, tek bir vücut şeklinde oklarını salar.

Oklar kalın ağaç duvarların üstünden, alevlerle aydınlanan gecenin karanlığında, daha çok inleyen bir hayaleti andıran, ürkütücü, ölümcül bir köprü oluşturur ve Orkenlerin ortasına dökülmeye başlar.

Elfler üç vole daha gönderir ve Bremorel’in ikinci bir işaretiyle dururlar.

İzci onbaşı, elini ağzına götürür ve keskin bir ıslık çalar.

Köyün ortalarından bir yerden, yaşlı bir elf kadın, kavisli bir boynuzu kaldırır ve üfler.

Boynuzdan derin, uzun, hüzünlü bir nota yükselir, yanmakta olan ve oklardan dolayı delik deşik olmuş Orkenlerin çığlıklarını aşar ve ormanda yankılanır..

Yaşlı elf kadın boynuzu defalarca üfler ve Orkenlere karşı asıl saldırı başlar..

Ormanın derinliklerinden, günlerdir saklandıkları, üstleri örtülü çukurlardan iki yüze yakın dwarf peyda olur ve Orkenlere arkadan saldırırlar.

 

Gün doğduğunda, ormanda ölü Orken dışında düşman kalmamıştır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Efendi Argail”, diye saygıyla selamlar Thomas, kendilerine doğru yaklaşan dwarfların başındaki yaşlı cüceyi.

Yüzünde geniş bir sırıtışla yanlarına yaklaşır yaşlı dwarf. Sağında ve solunda duran daha genç dwarflara bir dizi emirler yağdırır ve yaralı elflere yardım ve saldırı esnasında köyün zarar görmüş yerlerinin tamiri için dwarflar dağılırlar.

“Sen Tapınak Muhafızı Thomas olmalısın. Küçük Magellam senden hep iyi sözlerle bahsetmişti..”, der yaşlı Argail.

Thomas bir an afallar. Fevkalade yaşlı olmasına rağmen önünde bir dağ gibi duran dwarfın neden bahsettiğini anlamaz. Neden sonra ‘küçük Magella’nın, Yetkin Tapınak Muhafızı Lady Magella olduğuna ayılır ve boğazından ‘hırk’ diye bir ses kaçar zira hiç bir hayatta, hiçbir koşul altında kendisinin Lady Magella için bu ifadeyi kullanabileceğini düşünemez.

“Umm.. Evet, efendim.”, diye biraz daha afallar Thomas.

Arkasından Bremorel ‘fırk’lar.

“Ve İzci Onbaşı Bremorel..”, der Efendi Argail, “Benim küçük meleğim senin hakkında da az şey anlatmadı; bir karanfil kadar güzel ve acı, bir keçi kadar da inatçı..!”, diye ekler mutlu bir şekilde.

Bremorel kıpkırmızı kesilir!

Thomas ‘fırk’lamaz çünkü kurallar bunu gerektirir; kızlar erkeklere ‘fırk’lar, ama erkekler bunu yaparsa kıyamet kopar ve bu durumun adalet ya da mantık eksikliği ile de hiçbir ilgisi yoktur. Bu da genç Thomas’ın gerçekte ne kadar bilge olduğunun en belirgin göstergesidir.

“Planınız muhteşemdi, Efendi Argail. Ve bir saat gibi işledi..”, der Thomas.

“Saat gibi işledi, çünkü saati kuran siz ikinizdiniz. Ve harika iş çıkardınız. İzci Onbaşımız en başta onların kendisinden nefret edecekleri kadar canlarını yakmış olması, sizin tükenmekte olduğunuzu sandıklarında hiç düşünmeden saldırmalarına sebep oldu.”, der Efendi Argail daha da sırıtarak, sonra Bremorel’e dönüp, “Genç bayan, bir izci değilde bir müzisyen olsaydınız, sergilediğiniz performansı seyretmeleri için bütün Scowling Hills’i toplardım.”, diye açık takdirini gizlemeden söyler.

Bremorel çok çabalar.. ama başaramaz..

..ve yüzü daha da kızarır!

“Plan sizindi.”, diye mırıldanır, utanmış bir şekilde.

“Aslına bakılırsa planın siparişini veren Şerif Standorin’di. Yapan da ben değil, küçük torunum Dridges Motherswolfie idi. Ben sadece önden gidip, sağa sola emirler yağdırmanın dışında avazım çıktığı kadar bağırırken birkaç kafa kırıp önemli görünmeye çalıştım, o kadar!”, diye kıs kıs güler yaşlı dwarf.

“Ama Orkenlerin son saldırısında ‘açık kapı’ bırakılması, en başından beri düşünülmüş bir şeydi ve onun mimarı ise Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman idi.. Zeki ve kurnaz adam şu Yuleman..”, diye itiraf eder Efendi Argail.

“Ama neden?”, diye biraz afallar Bremorel.

Buna cevap, Efendi Argail’den gelmez.

Thomas sessizce konuşur.

“Çünkü Serenity Home’da bir hain var. Ve o her kimse, edindiği bilgiler sadece belediye konsül üyeleriyle paylaşılan bilgilerdi. Buraya gelirken bize yapılan baskınlar da birer tesadüf değildi. İkimizde o baskınlarda özellikle hedef alınmıştık..”

Bremorel istemsizce sırtının sızladığını hisseder ve yüzünde nahoş bir ifade belirir.

“Açık bırakılan nokta.. Neyi ispatlamış oldu ki?”, diye hırlar.

YULEMAN HER KONSÜL ÜYESİNE FARKLI BİR ‘ZAYIF NOKTA’ BİLGİSİ VERMİŞTİ..“, der Thomas aynı sessiz ama hüküm verir bir ses tonuyla..

Bremorel her şeyi anlar zira bu küçük ‘OYUN‘, gerçekte bir konsül üyesinin de ölüm fermanı olmuştur!

“Bu nokta kimindi?”, diye ister istemez sorar Bremorel.

Thomas ona söyler.

Bremorel hayretle ona bakar. “O salak mı?”

 

Şerif Standorin’in, kasabasının güvenliği söz konusu olduğunda şaka yaptığı asla görülmemiştir. Bremorel bunu, onunla katıldığı sayısız operasyonda, defalarca görmüştür ve şerifin haberi alması halinde, hiçbir tereddüt göstermeksizin, makam ve mevkilere bakmaksızın harekete geçecek ve işi kökünden halledecektir.

Bremorel bundan adı gibi emindir.

 

“Sizin için özel bir mesajım var, Tapınak Muhafızı Thomas.”, der Efendi Argail, birden ciddileşerek.

“Bunu size daha önce iletebilirdim, ama yapmamayı tercih ettim. Bundan dolayı beni anlayacağınızı umuyorum ve sizden özür diliyorum. Korkarım, bundan bir hafta önce, Serenity Home Tapınağı Baş Bekçisi ve benim çok eski dostum Efendi Demos Lightshand vefat etti. Yatağında ve mutlu bir şekilde. Bana gönderdiği en son mektupta bunu açıkça belirtti ve ardında küçük Magellam ve senin gibi iki tane yetkin muhafız bırakabildiğinden dolayı da ne kadar büyük bir coşku hissettiğini, uzun satırlarında defalarca ifade etti.”, der Efendi Argail, yüzünde kederli bir ifadeyle.

“Demos çok iyi bir insandı. Onun sayesinde birçok yetim ev sahibi oldu. Birçok genç eğitim gördü. Serenity Home onun sayesinde her zaman huzurla nefes aldı. Kaybı Scowling ve Elder Hills için bile büyük bir eksiklik olacak.”, diye devam eder Efendi Argail, gözleri dolmuş bir şekilde.

Thomas beti benzi atmış bir şekilde olduğu yerde kalakalır.

Bir kaç defa bir şeyler söylenmeye yeltenir, ancak ağzından herhangi bir ses çıkmaz.

Uzun, zarif ama güçlü parmakları olan bir el ona doğru uzanır ve gencin parmakları arasına dolanır.

“Bize biraz müsaade edin lütfen, Efendi Argail. Bugün Tapınak Muhafızı için oldukça yorucu bir gündü”, der Bremorel, olağan dışı yumuşak bir sesle. “Ve.. kendileri Efendi Demos’u pek severdi..”

“Tabii.. Tabii.. Sizi anlıyorum.. İşin gerisini bizim çocuklar halleder..”, der kısık bir sesle Efendi Argail.

 

Bremorel, dona kalmış Thomas’ı nazikçe alır, ve kendilerine tahsil edilmiş olan küçük köy kulübesine kadar götürürken, arkasından Efendi Argail’in çıldırmışcasına gürlediğini duyar.

“Lillias! Senin ne işin var burada? Jeina! Bu kızın Scowling Hills’den ayrılması yasaklanmıştı! En son bir yere gittiğinizde sizi Kuzey Tundra’lardan toplamıştık ve sen bunun çıkmasına izin mi verdin?!”

“O bir mahkum değil ki, dede. Ve kendisi küçük kız kardeşim. Arada bi şımartılmayı hak ediyor bence.. Ayrıca yaptığı havai fişeklere bayalıyorum ve onları madenlerde onu kitlediğiniz zindan da yapamıyor!”, diye genç, yeşil gözlü sarışın bir dişi dwarfın muallak bir tonla cevap verdiğini duyar.

“O bir zindan değil!”, diye gürler Argail. “Ona tahsis edilmiş olan ofis!”

“Dede.. Yer altında, güneş görmeyen, penceresi bile olmayan, kapısında devamlı bir bekçi olan yere ‘zindan’ deniyor..”

“Biz dwarf’uz.. hepimiz zaten yer altında yaşıyoruz ve hiç bir yer güneş görmüyor ve hiç bir evin penceresi yok! Taşa bakan pencereler mi yapalım?”, diye cevap verir Efendi Argail delirmiş bir şekilde..

“Taşların üstüne balık resimleri çizebiliriz! Bu şekilde deniz manzaralı evlerimiz olur!”

“…”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ben.. ben özür dilerim. Benim bu halimi görmemeni tercih ederdim.”, diye mırıldanır Thomas, donuk bir şekilde.

Genç Thomas, küçük, sade köy kulübesine geldikten sonra bir köşeye sinmiş, başını kolları ve dizleri arasına gömmüş, dakikalarca kontrolsüz bir şekilde ağlamıştı. Yanı başından ayrılmayan izci kız ise onun elini bırakmamış, dolu gözlerle ve sessizce o da gencin yanında oturmuştu. Efendi Demos’u Bremorel’de yakinen tanırdı. Serenity Home’daki bütün yetim ve öksüzler Demos’u yakinen tanırdı.. Yıllarca yetimhaneye keyfi bir şekilde gelip giden deli, mütemadiyen kızgın, kötürüm bir kıza her zaman şefkat ve anlayışla yaklaşmıştı.

“Neden? Erkekliğinden bir şeyler eksilir diye mi korkuyorsun?”, diye bilinçli bir şekilde ‘fırk’lar Bremorel.

“Ben.. ben hiçbir zaman kendimi o kategoride görmedim.”, der Thomas, sessizce.

“Hiçbir zaman olmadın zaten..”, diye yapıştırır izci kız ve uyuşmuş bacaklarını germek ister gibi ayağa kalkar.

Thomas da elini tutan kızı ayağa kalkarken takip eder ama hafif alınmış ve kırılmış bir ifadeyle bakar ona.

“Neden her zaman beni—”, diye başlar ama izci kız araya girer..

“—Sen o kategoriden biri olsaydın, yıllarca peşimden gelmezdin. Gelseydin, ben de senin bir kaçık olduğunu düşünür, bulduğum ilk kuytu yerde de seni harcardım. Neden diğerlerinin birden beni takip etmeyi bıraktıklarını sanıyorsun? Beni takip eden diğerlerine ne olduğunu hiç düşünmedin mi? Bu konuda arkamda çok ‘leş’im var, Thomas..”, der Bremorel, hafif gülümseyerek.

Sonra sesi hayret verici bir şekilde yumuşar, “..ve neden sadece senin, kalan ilk ve son çocuk olduğunu.. Hiç mi merak etmedin?

Bugün burada yaptıkların.. Etkileyiciydi.. Ateş İnmesi büyün.. Lady’nin bile öyle bir şey yaptığını görmedim.”.

Thomas uzun bir süre ağzı açık bir şekilde Bremorel’in yüzüne, ve onun muhteşem yeşil gözlerine bakar zira bu, bu güne kadar ondan duyduğu ilk ve tek iltifat içeren cümledir.

“Umm.. Lady de yapabilir, sanırım. Ama onun ilgi ve ihtisas alanı daha farklı..”, diye biraz afallar.

Uzun bir süre sessizce seyretme sırası Bremorel’e geçmiş gibi, o da önünde duran gencin yüzünü süzer.

“Eee.. bundan sorra nereye?”, diye sorar izci kız.

“Umm.. bilmem. Nereye gitmemizi isterlerse, ya da nerede bize ihtiyaç duyulursa oraya, sanırım.”, diye, beklenmedik bir şekilde kurumuş bir boğazdan gıcırdayarak çıkar Thomas’ın sesi.

Ama Bremorel ona sadece bir salağa bakar gibi bakmaya başlar bir anda.

“Aaaa..”, diye ayılır Thomas. “Cevabını vermeye niyetlisin, galiba..”

“Ne olmasını istersin?”, diye son şanslarını kullanmaya başlar Bremorel.

Thomas omuzlarını silker.

“Altı yaşımdayken, seninle arkadaş olmaya can atıyordum. Şimdiyse.. se.. senin sevgim olmanı arzuluyorum.. çok!”, diye eline yüzüne bulaştırır genç tapınak muhafızı.

“Bu kadar mı?”, diye dürter Bremorel.

“Cesaretim buraya kadar, Morel. Bana yardım et. Lütfen. Benimle ortalarda bir yerlerde buluş. Her neresi olursa olsun, seçeceğin noktayı orta nokta olarak kabul etmeye razıyım.. Ama sen de bir adım at.. bana doğru..”, diye ezilmiş bir şekilde yere bakar Thomas.

Bremorel, önünde iki büklüm olmuş gencin haline ‘fırk’lamaz. Gülmez. Alay etmez..

Dahası, onun bu halini komik bile bulmaz.

“Ben yarım işlerden hoşlanan biri değilim Thomas Dimwood. Bunca yıl beni takip etmiş biri olarak, bu kadarını fark etmiş olmalısın..”, der ve genç adama doğru, tehlikeli bir adım atar.

“Ya hep, ya hiç, öyle mi?”, diye sorar Thomas ama gerçekte bu bir soru değildir. “Seni çok uzun bir zamandır sevdim. Çok.. Şu anda, elimi tutmuş olman bile benim için bir hayat dolusu hayalin gerçekleşmesi anlamına geliyor. Ama senin için bu yarım ise..”, der ve uzanıp kızın diğer elini de kendisi alır. “..diğer yarısını da istiyorum.. Tamamını! Sanırım burada işimiz bitti ve bizim de evimize dönme zamanımız geldi. Konuşacak ve.. paylaşacak çok şeyimiz var.”

“Benim evim yok.. Tapınak Muhafızı. Aslına bakılırsa, bana geri verdiğin düş kapanım dışında da bir şeyim yok!”, der hafif titrek bir sesle Bremorel.

“Senin her zaman bir evin vardı.. Sadece gelmeni bekliyordu, Morel Songsteel. Ve sahip oldukların, sadece bir düş kapanıyla sınırlı da değil.. Artık düşlerimizin kendileri ve birlikte kurabileceğimiz bir geleceğimiz var..”, der Thomas kararlı bir sesle ve önünde duran, yeşil gözleri alev almış, huysuz, inatçı, asabi, belalı, güzel ve kendisinin bile farkında olmadığı kadar da içli olan kıza doğru uzanır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Demek öyle..”, der Yuleman, omuzları çökmüş bir şekilde. “Yaptığımız planın bu kısmının gerçekte başarısız olmasını umuyordum.”

Yüzü çekilmiş, haşin bir ifadeyle Şerif Standorin, Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman ile özelde buluşmuş, ve habercinin getirdiği bilgileri onunla paylaşmıştı.

“Bizim çocuklar nasıllarmış, peki? Onlardan bir haber var mı?”, diye sorar Yuleman.

“Haberleri getiren koşucu, izci onbaşının bir kaç defa yaralandığını, ancak kılıcıyla ‘şarkı söyler gibi’ savaştığını anlattı —kendi sözleri, benim değil. Korkarım Efendi Moorat gururundan çatlayacak ve aylarca çekilmez olacak! Tapınak muhafızımız ise alanında beklenmedik bir başarı ve taktik zeka göstermiş. Bırak zincirli bir gürz kullanmasını, o çocuğun kütüphaneden çıktığını bile görmedim. Bir de gitmiş kendisini savaş taktikleri konusunda eğitmiş!”, der şerif.

“İnanılır gibi değil..”, diye onaylar Yuleman.

“İçimden bir ses, sanki yetimlerimizi daha yakından takip edip eğitmemiz gerektiğini söylüyor. Arashkan’a gidenlerin de neredeyse hepsi öyle. Ya bir yetim, ya da öksüz..

Senin anlayacağın ikisi de iyiymiş ve pek yakında geri döneceklermiş. Sanırım ayrıntıları geldiklerinde kendilerinden dinlemek zorunda kalacağız.”, diye anlatır şerif.

Yuleman, şerifin anlattıklarını başıyla onaylar, sonra asıl meseleye tekrar dönmek istemiyormuş gibi bir an susar. En sonunda bıkkın bir sesle konuşur.

“Ne yapacaksın?”, diye sorar Yuleman şerife.

Şerif kıpırdamaz.

İstifini, duruşunu, bakışlarını değiştirmez..

Ve sesini de çıkarmaz.

Sessizce Yuleman’a bakar.

“Bunu senden isteyemem Stan..”, diye samimi bir şekilde söylenir Yuleman.

Yuleman’ın özel çalışma odasında yanan tek mum, durumun vehametini vurgulamak istiyormuşcasına titreyerek yanmaktadır. Odanın kendisi, bulundukları belediye binası ve Serenity Home çoktan uyumuştur. Arada bir, uzaklardan bir yerlerden gelen baykuş ‘huu’ları ve çekirge cırlamaları dışında her yer sessizdir.

Şerif, uzun bir süre belediye başkanına cevap vermez.

Neden sonra başını hafif sallar ve, “Bu görevi alırken, karşılaşabileceğim her türlü olası şeyler konusunda uyarılmıştım..”, der sessizce. “Ama bu, içine düşmek istediğim bir durum değildi. Udoorin’in bunu öğrenmesi halinde, beni affedebilecek mi bilemiyorum. Ben.. ben bir daha onun yüzüne nasıl bakacağım, onu düşünüyorum. Hayatı boyunca ona şerefli, haysiyetli ve onurlu olmasını telkin ettim. Ama yapmam gereken bu şey.. hepsini yıkacak bir şey..”

“Udoorin artık bir çocuk değil. Bunu iki yıl önce, bütün yetkilerimi elimden alıp da köyü ayağa kaldırdığında göstermiş oldu.”, der Yuleman ciddi bir şekilde.

“O olayı hala dile getirebildiğine inanamıyorum, Arthi! Aradan iki yıldan fazla geçti ve sen inatla eskitemedin şunu bir türlü. Her fırsatta tozunu alıp önüme sürüyorsun. Udoorin daha bir çocuktu ve sorumluluk alsın diye onu arkamda vekil olarak bırakmıştım. Kimse olabilecekleri bilemezdi..”, der hafif alınmış bir sesle şerif.

Yuleman acı bir şekilde güler.

“Takılıyorum sadece, şerif. Ve takılmaya da daha uzun yıllar devam edeceğim. Ama işin aslı, o gün Udoorin ikimizin de yapamadığı bir şeyi başarmış oldu. Evet, bunu bilerek yapmadı belki ama, hepimizi, içinde bulunduğumuz tehlikelere uyandırmış oldu. Senden sonra harika bir şerif olacak o.”, der Yuleman.

“Hayır..”, diye cevap verir şerif sessizce. “..korkarım o bir şerif olmayacak. Onun kaderi.. çok daha uzaklarda.. ve yükseklerde..”

“Prenses?”, diye sorar Yuleman.

“Prenses..”, diye yanıtlar şerif, “..Udoorin açısından sadece olayları tetikleyen kişi oldu o kadar. Tıpkı Aager’in ısrarlı eğitimi o gün Udoorin’e yapması gerekenler konusunda tetiklediği gibi..”

Oda uzun bir süre daha sessizliğe bürünür.

“Fogstep..”, der Yuleman. “Onun bugün burada olmasını çok isterdim. O bu pis işi seve seve yapardı.”

Şerif başını sallar.

“Evet, yapardı. Ama asla seve seve yapmazdı bunu.”

“Hayret. Ben ondan böyle bir.. şefkat anlayışı beklemezdim.”, der Yuleman.

“Arthandos.. Sence Drashan’dan, öldürmekten zevk alan birini getirebilecek kadar mı ahmak biriyim senin gözünde?”, diye alınmış gibi gelen bir sesle konuşur şerif.

Yuleman sırıtır.

“O rolü en son yediğimde daha genç bir belediye başkanıydım, Stan. Ve beni çok iyi keklemiştin o gün.. Herkesin ortasında!”

“Güzel bir gündü.”, diye Standorin’de sırıtır.

Ama ikisininde sırıtışı uzun sürmez.

Şerif Standorin ayağa kalkar.

“Bu gece?”, diye sorar Yuleman.

“Bu gece..”, diye tasdik eder şerif.

“Ne yapaca— boşver. Bilmek istediğimi hiç sanmıyorum açıkçası..”, der kendinden bile tiksinmiş bir sesle Yuleman.

“Evet. Bilmesen çok daha iyi olur. Sen bu işten tamamen muaf olmalısın..”, diye onaylar şerif bıkkın bir şekilde. Sonra bulundukları loş odanın kapısına yönelir, sessizce kapıyı açar ve belediye binasından ayrılır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ne.. ne oluyor?.. Şe.. şerif..? Ne demek oluyor bu?”, diye zorlukla konuşur genç adam, zira iri cüssesiyle şerif onu boğazından yakalamış, ağzını tıkamış, başına bir bohça geçirip gecenin karanlığında onu ormana getirmiştir.

Başından bohça, ağzından da pis paçavra çıkarılmış genç adam korkuyla şerife bakarken titremesine engel olamaz.

“Neden kendi halkını sattığını sormayacağım bile.”, der şerif sakince. “Çünkü sen, ihanetinle kaç kişinin hayatına mal olmuş olabileceğini hiç düşünmeyen, kaç bin kişinin ise hayatıyla oynadığının farkına bile varamayacak kadar düşüncesiz ve şımarık bir ahmaksın.”

“Bu.. bunu babam duyduğunda hepinizi mahvedecek!”, diye çığlar genç adam korkuyla.

“Baban asla sana ne olduğunu öğrenmeyecek. Kendisi de yarın şafakla birlikte artık bir konsül üyesi olmayacak. Kendi isteği ile istifa edecek, ya da onun başına gelecek olan, senin başına gelecek olandan pek de farklı olmayacak. Sanırım ikimiz de onun hangi tercihi yapacağını biliyoruz..”, der şerif.

“Be.. benim güçlü dostlarım var!”, diye daha da tiz bir sesle ağlamaklı bir şekilde kekeler genç adam.

Şerif gence soğuk bir şekilde sırıtır.

Sonra hafif kenara çekilir ve yerde yatan, boğazı boydan boya yarılmış, kukuletalı cübbesi kan içindeki bir cesedi gösterir.

“Bunun gibi mi?”, diye sorar gence, ürpertici bir sükunetle.

Genç, yerdeki ölü adama bakar ve fal taşı gibi açılmış gözlerinden onu tanıdığını anlaşılır.

“Gitmeden önce bu dünyada söylemek istediğin son bir şey var mı, genç Lucious Franderson? Pişman olduğuna dair.. Af ya da özür?”, diye sorar şerif.

“BUNU YAPAMAZSI—”

 

Genç Lucious dizlerinin üstüne çöker.

İki eliyle de, fışkıran kandan sırılsıklam olmuş boğazını tutar ama bu hiçbir işe yaramaz ve zaten bu hali de uzun sürmez..

Genç adamın açılmış boğazından birkaç hırıltılı, ıslak ses kurtulur, gözleri kayar ve olduğu yere yüzükoyun kapaklanır.

Etrafa hayatı saçıkırken bir-iki defa tepinir, sonra o da durur.

 

“Ben de öyle sanmıştım..”, der şerif, yüzünde acı, utanç ve tiksinti dolu bir ifadeyle.

“Ölürken bile şımarık ve ahmak!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tel’Shee dim’Ora’dan ayrılma zamanı gelmiştir.

Elf halkının tamamı, Bremorel ve Thomas’ı uğurlamak için köyün barikatlı girişinde toplanmış, uzun vedalaşmalardan sonra elfler barikatı aralarken halkın arasından yaşlı bir elf kadın, topallayarak iki gence yaklaşır.

“Al bunları güzel kızım.”, der yaşlı elf kadın ve Bremorel’e küçük, ince elf işlemeli, silik pembe renkli ipek bir bohça uzatır.

Thomas durur, Bremorel ise hayretle yaşlı kadına bakar.

“Siz.. siz saldırı için savaş borusunu çalan cesur teyzesiniz!”, diye ünler izci kız.

Yaşlı elf mutlu bir şekilde gülümser.

“Evet, o bendim, kızım. Duyduğum kadarıyla sen de bir başka izci onbaşının yakın arkadaşıymışsın. Adı Laila. Kendisi ‘Wolvesbane’ adını hak etmiş.”, der kadın.

“Laila..? Evet kendisi kuzenimdir. Çok önemli bir görev için, oldukça uzaklarda şimdi.”, der Bremorel gülümseyerek.

“Sen.. sen onun kuzeni misin? Yoksa sen Seleina Sunstrider’ın kızı mısın..?”, diye hayretle bakar yaşlı elf, izci kıza.

Bremorel bir an çarpılmış gibi olur zira bu ismi.. annesinin ismini çok, ama çok uzun bir zamandır bir başkasının ağzından duymamıştır..

“Demek söylentiler doğruymuş.”, diye sessizce mırıldanır kadın içli bir şekilde.

“Söylentiler?”, diye tamamen şaşırmış bir ifadeyle sorar Bremorel.

“Bir ‘Silverdenú’un bize geri döndüğü..”, der yaşlı kadın ve istemsiz bir şekilde sarılır izci kıza.

Bremorel tamamen afallar.

Ve birden ayılıverir.

“Silverdenú.. Siz.. siz Laila’nın anneannesisiniz!”

“Evet, güzel kızım. Senin de.. Seleina Sunstrider, senin annen, elflere yakındı ama bir insan olduğu için Laila’nın annesiyle arkadaşlık etmesini istemedik ama yine de kızım annenden vazgeçmedi ve ikisi birbirinin can ve sır arkadaşı oldular. Halkımızın kör anlayışları yüzünden ikisini de iteledik. Ama ben onu kendi kızım gibi severdim. O çok iyi, samimi, sevgi ve hayat dolu bir kızdı..

Bizler senin annenden etkilendiği için kızımın bir insanla evlendiğini düşündük. Ve onu, Liala’nın annesini, Seraphim Silverdenú’yu, bir insanla evlendiği için dışladık ve o öldü..

Aradan yıllar geçti ama bu günahımızı Gökler unutmadı. Bizi ve köyümüzü yakarak cezalandırdılar. Elimizden yetişkin bütün gençlerimizi aldılar. Sonra da seni bize gönderdiler, ki hatamızı anlayalım diye. Ve sen, bir insan, dışladığım öz kızımın küçük yeğeni, buraya geldin, köyümüzü inşa ettin ve bizi, kendi kanın pahasına korudun.. Senin o duvarda çarpışırken defalarca yaralandığını gördüm. Buna rağmen düşmedin ve bizi terk etmedin..”, der yaşlı elf kadın ve hıçkırıklarla ağlamaya başlar.

Bremorel şaşkına dönmüştür ve ne diyeceğini bilemez.

Yandan Thomas yaklaşır.

“Evet. Siz onları dışlayarak büyük bir günah işlediniz, zira bunu yaparak en kıymetli şeyinizden de men edilmiş oldunuz; çocuklarınız.. Geleceğiniz! Bu ders size çok pahalıya mal oldu, ama hatanızı anladınız ve bundan dolayı da ödüllendirildiniz. Size geri verilen bir geleceğiniz var artık. Onların kıymetini bilin ve aynı hatalardan sakının. Bugün, burada, elfler, insanlar ve dwarflar bir oldu ve düşmanı yendi. Alınması gereken ders de buydu. Bu dersi gelecek nesillere anlatma sorumluluğu da size ait.”, der genç tapınak muhafızı, sert bir şekilde.

Yaşlı kadın daha da inleyerek ağlar ve Bremorel’e sımsıkı sarılır.

“Burası.. burası senin evin güzel kızım. Senin ve Laila’nın evi.”, der ve izci kızın eline ipek bohçayı tutuşturur.

“Bunlar benim kızımın, Seraphim’in çeyizliği idi. Onlar artık senin. Sevgili Laila’mız da bize geri döndüğünde, bir tane de ona hazırlamış olacağım..”

 

 


Dwarflar Scowling Hills’e geri döndüklerinde, yaşlı Argail Smitefast eline aldığı koca bir tokmakla ilk denemeyi kendi evinde yapar. Çarpık çurpuk açtığı deliklere kaba pencereler geçirir, sonra Jeina’yı çağırtıp, yeni açmış olduğu ‘pencerelerin’ taşa bakan yüzeylerine balık resimleri çizdirtir. Jeina büyük bir mutlulukla taşların üstüne her türlü balık, deniz kestanesi, koca deniz kabukları ve bir tanede, her nasılsa, yıllar önce karşılaştığı bir Tundra Elf’e çok benzeyen, beyaz, örme saçlı bir de deniz kızı çizer..

Sonuç beklenmedik bir şekilde tutar ve bir anda orman yangını gibi yayılır. Scowling Hills’den Elder Hills’e kadar bütün dwarf kadınlarından talep ve siparişler yağmaya başlar ve Jeina yıllarca en popüler dwarf olur. Küçük kız kardeşi Lillias ile beraber, neredeyse bütün dwarf evlerine pencere ve deniz, orman, dağ, bulut, göl ve çiçek bahçeli manzara resimleri yaparlar!.. Lillias’ın küçük bir önerisi üzerine tüm dwarf moda camiası tekrar çalkalanır ve iki kız kardeş, pencere ve manzara yaptıkları bütün evlere, ‘perde’ uygulaması için tekrar çağrılırlar! Bu çılgın moda yangının bir uzantısı da, hiç beklenmedik bir şekilde, Lady Magella’nın en küçük (ve en belalı) kız kardeşi olan Grugreth Twonutz’dan gelir. 

Kendisine bir kalkan siparişi geldiği bir gün, bitirdiği kalkanın üstüne, ablası Jeina’nın kendi ‘pencerelerine’ yaptığı deniz kızını çizer. Uygulama çok da başarılı olmaz ve daha çok abstre bir.. ‘şey’e benzer. Kalkanı almaya gelen dwarf, Grugreth’e “Bu ne?”, diye sorma hatasında bulunur.

Kaçık kız kaçık gözlerle dwarf’a bakar, sonra dalar..

Dwarf, Grugreth’ten yediği dayaktan hayatta kalan nadir kişilerden biri olarak popüler olur. Ama asıl dikkat çeken şey ise, kalkanındaki şekillerdir.

Bir anda Grugreth’in genelde boş olan demirci dükkanına, üstlerinde çizimler olması istenen yüzlerce yeni kalkan siparişi gelir. Bunu takip eden bir kaç yıl içerisinde, Scowling Hills ve Elder Hills’de penceresiz, perdesiz, manzarasız ve desenli kalkansız ev kalmaz..

 

 

 
 

A Bard’s Tale X
“Dorin’s Day”

Timeline:

Dış görünüşler aldatıcı olabilir. Toplum bizim dış görünüşümüze bakar ve ona göre bir fiyat ve bir de rol belirler.. Ve genelde de bu rolün gerçekte bize uygun olup olmadığı ile ilgilenmez.

Bazen toplumsal kalıplar bizi hiç istemediğimiz şekillere sokar. Ama en sonunda tercihi yapan bizizdir ve yaptığımız tercihlerin sonuçlarını da üstlenmemiz gerekir.

Bu, bir çocuğun kendisine biçilen rolün içine sıkıştırılmasına karşı verdiği farkındasız itirazın hikayesidir..

Bu hikaye, Serenity Home yangınından dört, dört buçuk yıl önce başlar ve hem daha gerisini, hem de daha ilerisini kapsar.

 

 

Omuzunda ki o iz ne?”

Genç adam soruyu duymasıyla kendisini, kıyısında yıkandığı büyük Arashkan gölünün dibinde bulması bir olur. Panik içerisinde suyun yüzeyine tepinerek çıkar ve ağzına, burnuna ve boğazına kaçan suları zorlukla ve boğuk öksürüklerle temizler.

Kıpkırmızı olmuş yüzünü, istifini bozmamaya çalışarak gizler. Genç adam, burnuna kadar suyun içinde öylece durur.

Yavaşça sesin geldiği yöne döner ve “Ummm.. hangi iz?, diye sorar.

“Özür dilerim. Seni irkiltmek istememiştim.”, der yumuşak sesiyle, gölün kıyısında duran kız.

“Sorun değil. Sadece roller biraz yanlış oldu.”, diye mırıldanır.

“Anlayamadım..”, der genç kız.

Udoorin, sadece bir kaç kulaç ilerisinde, suyun yanında çömelmiş kıza bakar. Kızı ilk gördüğü günden beri ondan gözlerini alamamış olması, her nasılsa onda yeni yeni fark ettiği ayrıntılardan hiçbir şey eksiltmemiştir. Onu ilk gördüğünde fark ettiği şey gözleri olmuştu. Gözleri ve gözlerinin rengi.. ve şekli.. ve o gözleri süsleyen kirpiklerinin ne kadar uzun olduğu.. ve o gözlerin ardında yanan ateşi. Udoorin, o sırada kızın gözlerinde gizlenmiş ateşin sebebini bilmiyor olsa da yine de fark etmişti işte..

Sonra onun ince, çok hafif çilli burnunu ve minik, kırmızı ağzını..

Seri cinayet silsilesi gibi bunları —ve daha fazlasını— ard arda fark etmiş ve elinde savurduğu baltayı bir anda savurmaktan vaz geçmiş ve öylece kız baka kalmıştı..

O günden sonra kızın görünüşünde, duruşunda, davranışlarında, duygu ve düşüncelerinde fark ettiği ayrıntılar git gide artmış ve Udoorin’in bunların listesini tuttuğu zihinsel defterini çoktan doldurmuş, şu anda ise mutlu bir şekilde on dördüncü koçandadır!

Udoorin bu sefer kızın siyah, kuzguni saçını her zamanki gibi örmediğini, hafif dağınık bıraktığını fark etmiştir —ki bu onu biraz şaşırtır zira kız asla düzgün olmayacak şekilde giyinmemiş ve davranmamıştır. Saçları da her zaman, büyülüymüş gibi ‘düzgün’dür. Bununla beraber, kızın ‘hafif dağınık’ halini takdir etmekten de kendisini alamaz.

Udoorin’in gözünde bu kızın her hali güzeldir.

“Umm.. normalde kızlar gölde yıkanırken, erkekler yanlışlıkla onlara tesadüf eder.. ‘Roller yanlış oldu’ derken bunu kastetmiştim.”, diye lafı biraz ağzında geveleyerek açıklar.

“Ben.. ben özür dilerim. Gidebilirim.. rahatsız olduysan.”, diye kız da biraz geveler lafı ağzında.

“Hayır. Lütfen gitme.. Yani.. kalma da.. yani.. kalma ama gitme de!”, diye tamamen afallar ve zihninde Aager’in ağzından kendisini “Avanaksın olm sen. Tam bi avanak!”, diye azarlar.

“Ben.. yanlışlıkla gelmedim aslında.”, diye hızlı bir şekilde itiraf eder Lorna.

Udoorin kıza öylece bakar.

“Yaralarını merak ettim ve belki bir şeye ihtiyacın olur diye düşündüm.”, der kız ve ne kadar kötü bir yalancı olduğunu ortaya koymuş olur. “..ve üzerinde zırhın da yok, silahların da.” diye gevelemeye devam eder ve kendi yüzü de kızarmaya başlar.

Udoorin daha da hayretle kıza bakar.

“Beni korumak için geldin..”, diye hayretini de, hayranlığını da, mutluluğunu da gizleyemez.

“Lady kimsenin yalnız dolaşmasını doğru bulmuyor. Ama kimse senin yalnız olup olmadığınla pek ilgilenmiyor..”, diye tamamen kızarmış bir yüzle cevap verir kız.

“Ummm.. Neredeyse iki haftadır yollardayız. Sim Town’a kokarak girmek istemedim..”, der. Sonra işin gerçeğini itiraf eder.

“Aslında Lady koktuğumu ve gidip yıkansam iyi olacağını, yoksa hayatımın geri kalanını yalnız geçireceğimle alakalı bazı tehditler savurdu!”, diye dürüstçe mırıldanır Udoorin. “Umm.. Yıkanmak istiyorsan gelebilirsin..”, diye önerir.. Genç adam bir anda söylediği şeye ayılır ve daha da kızarmış bir yüzle kekeleyerek ekler “Yani.. ben çıkabilirim.”, diye kızı kurtaracağına, kendisini de, onu da daha da batırır.

“Ben.. biz.. kızlar sonra.. akşam halledeceğiz. Sen keyfine bak!”, der Lorna ve o da genç adamı, kendisiyle beraber suda boğar..

Bir an ikiside öylece bakakalırlar.

Neden sonra Udoorin boğazını temizler, kız da ayılır gibi “Omuzundaki iz..”, diye tekrar sorar.

“Ummm..”, diye utanarak takılır Udoorin zira o izin anısını hatırlamak istemediği gibi, ize en başta sebep olan ve olayı tetikleyen şeyi söylemesi halinde, hemen ilerisinde, suyun kıyısında duran kızın üzerinde oluşturabileceği yanlış izlenimi de düşünür.

Udoorin bu kıza deli gibi vurulmuş olduğunun açık bir şekilde farkındadır. Ve ona yalan söylemek gibi bir şeyi asla yapmayacağına o an karar verir.

“Bu.. bu bir ısırık izi..”, der sessizce.

Lorna’nın iki kaşıda havaya kalkar ve hayretle “Isırık izi mi? Ne ısırdı seni?”, diye sorar.

“Umm.. Bremorel! Bir de bacağımın arkasında var. O da Laila’ya ait!”

 

A Bard’s Tale VIII, “Aager”

(alıntı.. aslı için bkz. Hikaye: A Bard’s Tale VIII, “Aager”)

Serenity Home kasabasının karakol binasında bir grup güvenlik görevlisi toplanmış, esas duruşta şerifin gelmesini beklemektedirler. Aralarından geniş omuzlu, uzun boylu bir çocuk, rahat bir şekilde duvara yaslanmış olan Aager’i fark eder. Sırasından ayrılır ve ona doğru yaklaşır. Tanımadığı bu adamın önünde dikilir, çatık kaşlarıyla ona pis bakışlar atar ve kaslarını şişirir.

Gürlü sesiyle “Sen de kimsin ve burada ne işin var?”, diye bela arayan bir üslupla önünde duran adama hırlar.

Aager hiçbir şey söylemeden iri gence bakar.

Genç, kendisinin kale alınmayışından hiç hoşlanmaz.

“Sana söylüyo—” Genç adam gerisini getiremez çünkü bir anda kendisini yerde bulur ve ne diyeceğini de hatırlamaz ama başında oluşmuş devasa bir ağrı ile olduğu yerde inlemeye başlar. Aager’in hangi ara belindeki copu çıkarıp kullandığını kimse görmez.. Bütün görevliler oldukları yerde kala kalmışlardır.

Karakol binasının kapısı açılır ve “Günaydın beyler.. “, diyerek şerif içeri girer..

..ve yerde yatan genci fark eder. Bir bakışta ne olduğunu anlar. Yüzünde keyifli bir ifade belirir ve yerde inleyen çocuğa yaklaşarak “Aaa..! Demek çoktan tanıştınız..”, der. Sonra diğerlerine döner ve “..ama bilmeyenler için, bu bey ‘Efendi Aager’. Kendisi bu sabah itibariyle benim sağ kolum oldu..”, der. Sonra Aager’e döner ve yerde yatan genci işaret ederek, “Bu da Udoorin. Kendisi oğlum olur. Sorumlulukların arasında, onu adam etmek de var. Deyim yerindeyse ‘eti senin, kemikleri benim. Bol şans!”

Aager sevimsiz bir ifadeyle yerde yatmış, kırılmış kafasını inleyerek tutan çocuğa yaklaşır ve onu adam etmeye başlar;

“Bir: sana müsaade edilmeden sırandan ayrılmayacaksın.. İki: kuşkulandığın birine cop mesafesinden daha yakında durmayacaksın.. Üç:  her kim olursa olsun, muhatabına her zaman ‘bayım’, ‘hanımefendi’ yada en azından ‘efendim’ diye hitap edeceksin.. Dört: ısıracaksan, havlamayacaksın. Aslına bakılırsa, hiçbir zaman havlamayacaksın! Beş: ölmediğin sürece yerde yatmayacaksın çünkü yerde yatarsan ölürsün..!”

 

Ayağa kalk Udoorin!” *, diye hırlar karalar içindeki adam.

“Eveet beyler, biz kendi işimize bakalım. Herkes bugünkü nöbet yerini biliyor sanırım.”, der şerif ve adamlarıyla karakol binasından ayrılır.

“..Sana ayağa kalkmanı söyledim genç adam!”, diye emrini tekrarlar Aager acımasızca.

“..Ka.. Kafamı kırdın kahrolasıca!”, diye inler yerde yatan genç.

Aager hiç sektirmez ve belinden çektiği copu tekrar gencin tepesine indirir. Genç bir çığlık atar ve yarılmış alnını tutar.

“Kahrolasıca ‘efendim‘!, diye düzeltir Aager ve “Ayağa kalk!”, diye tıslar yine.

Genç, zorlukla ayağa kalkmaya çalışır ama başına yediği iki darbeden sonra bu sadece gözlerinin kararmasına sebep olur ve olduğu yere yığılır. Kendinden geçmeden önce duyduğu son şey, karalar içindeki adamın “Sen öldün!”, diyen acımasız hırıltısı olur.

Bunu takip eden günlerde, Aager’in kimliği olmasa da, şerifin oğlunun kafasını kırdığı haberi yayılır. Karalar içindeki adam, bir orman yangını gibi çöker Serenity Home kasabasına. Ne zaman, nerede peydah olacağı asla kestirilemez, ancak iş kasabanın güvenliği ile ilgili olan her yerde ortaya çıkar ve kafası kırılan ilk kişi genç Udoorin olsa da, son kişi olmayacaktır. Belediye konsül üyeleri bu durumdan tedirgin olsalar da, Başkan Arthandos Yuleman ve Şerif Standorin geri adım atmazlar. Uzun toplantılar ve konuşmalardan sonra şerif söz alır.

“Beyler.. Serenity Home çok uzun yüz yıllardır bir köy ve bir kasaba olmaya alışmış durumda. Ancak bir şehir olmak istiyorsak, bazı alışkanlıklarımızın değişmesi lazım. Artık bir köylü gibi değil, bir şehirli gibi olaylara bakmamız gerekiyor ve açıkçası ‘eski güzel günler’i yad ederek bunu başaramayız. Oluşabilecek sorunlara şimdiden çözümler bulmuş olmamız gerekiyor. Oluştuktan sonra ‘yama işi’ bir kasaba için tatmin edici olsa da, bir şehir için yeterli olmaz. Etki alanımız Durkahan şehrinden Drashan’a, Rook Dağlarından, neredeyse Endless Watch’a kadar uzanıyor. Sizler bir şehrin idaresi için kendinizi hazırlamalısınız. Bizler de büyük bir şehrin güvenliği için uğraşıyor olacağız zira küçük düşünme zamanı sona erdi ve artık öyle bir lüksümüz de yok! “

Bu konuşma, bazı kırıntılar dışında Yuleman ve birçok konsül üyesince büyük destek görür. Buna Serenity Home Tapınak Baş Korucusu Demos Lightshand’den de destek gelince, işler bir anda hız kazanır ve Efendi Aager’in her yerde sessiz varlığı hissedilir. İşe, bütün ayrıntılarıyla kasabayı ve son otuz yılda adı kayda değer herkes hakkında bilgi edinerek başlar. Sonra kasabanın sınırlı muhafızlarının sayılarını kademeli bir şekilde arttırır ve sıfırdan eğitimleri için Elder Hills ve Scowling Hills’den özel eğitmenler getirtir. Kasabaya bağlı izcilerle olan kopuk ve gelişigüzel iletişimi bir standarta oturtur. Sonra da Ritüel Forest, Dim Woods, Oger’s Foot, Rook Mountains, Themalsar Harabeleri, Elder Hills, Scowling Hills, Silent Hills ve Tinker Hills hakkında ayrıntılı ve güncel bilgi için izcileri bu bölgelere gönderir ve gelen yeni bilgiler ışığında kasaba için oluşabilecek potansiyel tehlikeleri tespit eder.

Efendi Aager, yaptığı tespitlerle tatmin olup yerinde oturmaz. Bir yandan, aralarında uyanık ve eğitimli olanlardan birkaç kasaba muhafızını kendi idaresine kaydırır ve onları eğitirken, bir yandan da izcilerden aldığı bilgiler doğrultusunda yaptığı tehdit değerlendirmeleri sonucunda, söz konusu tehlikelerin ortadan kaldırılmaları için harekete geçer.

İlk operasyonu, Dim Woods’da uzun yıllar sorun oluşturan kurtlar ve ortadan kaybolan kadın ve kızlarla ilgili olur. Onun idare ettiği operasyon, Laila ve Morel adındaki iki genç izci kızın varlığı ile beklenmedik bir başarıyla sonuçlanır. Aager geri döndüğünde hazırlayacağı raporda bu operasyonu

 

Operasyon Kodu: Dim Woods — 001

“Dim Woods Kurt Kapanı Operasyonu”

“Bane’s Song Operasyonu”

BAŞARIYLA TAMAMLANDI

 

..olarak kayda geçecektir.

 

Yine mi?!”, diye homurdanır genç Udoorin yatağından. “Daha gün doğmadı bile. Bu ne hergün hergün!”

Udoorin son üç aydır olduğu gibi, yine odasının camının altında gelen bir tıkırtıya uyanmıştır.

“Milletin camını sevgilisi tıklatır, benimkine ise manyağın teki musallat oldu!”, der asabi bir şekilde. Sonra yorganını üstünden savurur, seri hareketlerle üstüne bir şeyler geçirir, darma dağınık odasının kapısını çeker, ardından hışımla çarpar ve dışarı çıkar.

“Yatağını paylaştığın biri mi var?”, diye hırıltılı sesiyle sorar, siyahlar içinde genç Udoorin’i bekleyen adam.

Udoorin durur..

Sonra, “Hayır yok! Olsaydı bunu sen biliyor olurdun zaten.”, diye söylenir Udoorin.

“Senin özel hayatın beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren senin mesleki hayatın..”, der Aager, üzerine alınmadan.

“Neden soruyorsun o zaman?”, diye nezaketsiz bir şekilde sorar genç adam.

“Her sabah odanın kapısını çarptığını duyuyorum. Boş bir odanın kapısını dramatik bir şekilde her sabah çarpıyor olmandaki ahmaklığa bir anlam veremediğim için soruyorum.”, der Aager, hafif omuzlarını silkerek.

“Sana çarpıyorum!”, diye dikleşir Udoorin.

“Aaaa.. ben odada yokken bana kapı çarpıyorsun. Cesursun genç Udoorin.”, diye sevimsiz bir şekilde sırıtır Aager, genç adama. “En azından ‘Kim o?!’ diye kafanı pencereden ahmakça bir şekilde dışarı uzatmıyorsun artık. On altıncı defa gırtlağını kestikten sonra bunu yapmayı bırakmış olman da bir başarı sanırım.. Hazırsan başlayabilirsin. Üç tur.. Bulman gereken üç şey var. Her biri, bir sonrakinin yeri hakkında ipucu barındırıyor.”

ÜÇ TUR MU?“, diye neredeyse haykırır Udoorin zira ‘tur’lardan her biri kasabanın etrafında tam bir tur koşmaya tekabül etmektedir. Yemiyormuş gibi bir kaç gün önce de adam, geceden sakladığı bir şeyleri bulması gibi saçma sapan yeni bir oyun icat etmiştir!

“Üç tur mu, ‘efendim‘!”, diye düzeltir Aager sessizce.

“Üç tur mu, EFENDİM?!“, diye isyanını yineler genç adam, ne var ki işin içine ‘efendim‘ girince istediği vurgu, hışmını kaybeder.

“Üç tur genç Udoorin. Başlasan iyi olur zira üç saatin var..”, der Aager.

“Lanet olsun.. Başınıza karga işeyesiceler!”, diye en son duyduğu küfrü savurur Udoorin.

“Lanet olsun, başınıza kargalar işesin, ‘efendim‘!”, diye onu da düzeltir Aager.

Genç adam koşmaya başlar ve kasabanın, Serenity Irmağına bakan çıkışına doğru, evlerin arasından kaybolunca, çocuğun çıktığı evin kapısı açılır ve ardından şerif belirir.

“Hiçbir gelişme göremiyorum.”, der sakince. Ama adamın fena halde üzgün olduğu bellidir.

“Neden öyle düşünüyorsunuz?, diye sorar Aager, şerife.

“Annesini kaybettikten sonra böyle oldu. Hiçbir şeye karşı ilgisi olmayan, tamamen umarsız çocuğun birine dönüştü. Ne yaptıysam günübirlik ilgi dışında kalıcı bir alaka oluşturamadım onda.”, diye sessizce kaynar şerif.

“Sorun da bu efendim.”, der Aager şerife.

“Ne gibi?”

“Ona acıyıp duruyorsunuz. Siz ona acıdığınız sürece de o değişmeyecek. Sizin acımanızın ona faydası değil, zararı dokunuyor. Ama üzülmeyin. Ben ona acımayacağım çünkü hayatımda kimse bana acımadı. Öyle ki, sorarlarsa tarif edemeyeceğim belki de tek şey budur.. Genç Udoorin benden yeterince acı çekince, hayatında ilk kez bir amacı olacak. Doğru seçilmiş bir amaç olmayacak bu belki ama, yine de onun için gerçek bir amaç olacak.. ve muhtemelen beni öldürmeye çalışacak!”, diye konuşur Aager.

Şerif, önünde duran adama hayretle bakar.

“Gerçek nefret bir günde oluşmaz. Zamana ihtiyaç duyar. Nefretin ne olduğunu bilmeyen biri, sevginin de gerçekte ne olduğunu bilmez — kıymetini de..”, der Aager kati bir sesle.

Şerifin gözleri kısılır ve sessizce “Sen nefreti çok iyi biliyor gibisin..”, der ona.

“Evet.. Çok iyi bilirim..”, der hırıltılı sesiyle Aager.

“Kimdi.. çok sevdiğin..?”, diye her şeyi bir anda anlamış bir şekilde sorar şerif.

Uzun bir süre cevap vermez Aager.

Neden sonra, “Kız kardeşim..”, diye fısıldar..

 

✱ ✱ ✱

 

Aager tahmininde doğru çıkar.

Karakoldaki ilk karşılaşmalarının üzerinden beş ay kadar geçmiştir ve Udoorin artık bu adamdan nefret etmektedir. Ve farkında olmadan onu devamlı gözleriyle takip etmeye başlar. Aager nereye giderse genç Udoorin, yanan gözlerle onun peşindedir ve zamanla adamın sabit bir güzergahı olduğunu fark eder.

Udoorin’in zihninde yavaş yavaş bir plan oluşmaya başlar. Plan hiç de çetrefilli bir plan değildir. İki arkadaşıyla buluşacak ve Aager’in evine dönerken kullandığı güzergahta uygun, kuytu bir noktada pusuda bekleyecekler ve adam geçerken Udoorin adamı yakalayacak, diğer ikisi de ellerindeki sopalarla adamın kaşını gözünü —ve neresine gelirse— yaracaklardı..

Udoorin, arkadaşlarıyla karanlıkta, sabırla Aager’in gelmesini bekler.

 

..ama Aager gelmez.

 

Genç Udoorin’in ısrarı üzerine iki saat daha bekledikten sonra arkadaşlarının canı sıkılır ve kalkıp giderler. Kendi canı da fena halde sıkılmış bir şekilde Udoorin’de evinin yolunu tutar. Karanlıkta biri “Sen öldün!”, der ve Udoorin kafasına yediği bir cop darbesiyle yere yığılır. Ertesi gün karakolda uyanır. Uyandığında karşı hücrede arkadaşlarını da, kafaları yarılmış bir şekilde bulur!

“Sanırım bugün yapacağın altı tur, yaptığın planın nerelerinde eksik ve hatalar olduğunu düşünmen için yeterli olacaktır. Dört saatin var!”, der Aager hırıltılı sesiyle.

 

✱ ✱ ✱

 

Bu olayı takip eden aylarda Aager, genç Udoorin’i sonuna kadar zorlar. Udoorin, kasabanın etrafında o kadar çok defa koşmuştur ki, o bölgeyi avucunun içi gibi bilecektir. Bunun yanı sıra babasının zoruyla kılıç eğitimlerini de almaya başlar, ancak çocuğun kılıca karşı hiçbir ilgisi olmaz. O sadece eline geçirdiği baltaları savurup bir şeyleri ikiye, üçe.. yada altıya bölmeyi tercih eder. Parçalar ne kadar çok ve ufaksa genç Udoorin’de o kadar mutludur.

Aager, Udoorin’in silah tercihi konusunda tarafsız kalır. Ona göre her silah, sadece birer silahtır. Kullanan iyi ise ölümcül, değilse ölü bir adamın yanında duran atıl bir nesnedir, o kadar.

Udoorin babası için kılıç kullanmayı öğrense de, babasına rağmen savaş baltalarını kullanmayı daha iyi öğrenir ve bununla beraber Efendi Aager’e karşı kendisini daha da cesur hisseder. Acı bir şekilde cesaretini ona karşı sınar ve cesaretin yalnız başına yeterli olmadığını en sonunda anlar. Udoorin, Aager’den gerçek anlamda nefret eder. Ondan ve onun her “Sen öldün!”, deyişinden..

Genç Udoorin on yedi yaşına bastığında Efendi Aager’le iletişimi değişmese de, ona bakış açısı tamamen değişecektir.

 

Oraya bir operasyon yapmamız şart”, der Efendi Aager.

O gün karakolda toplanmış Belediye Başkanı Yuleman, Şerif Standorin, tapınak temsilcisi olarak gönderilen Lady Magella adındaki, ciddi bakışları olan bir dişi dwarf, İzce Efendileri Davien ve Moorat ve onların en yetkin öğrencileri Laila ve Bremorel bulunmaktadırlar. O güne kadar Rituel Forest’daki Oger’s Foot’da yaşayan ogrelerle genelde huzursuz da olsa bir barış olmasına rağmen, bir ay kadar önce, aralarından azılı bir tanesi çıkmış ve önüne çıkan herkesi öldürmüş olduğu haberi alınması sonrasında, yakalanması için gönderilen İzci Efendileri Davien ve Moorat, ogre’i lanetli Themalsar harabelerinin kıyısına kadar takip etmişler, ancak daha ileri gitmemeyi tercih etmişlerdir zira kendisine Ogre Prinsh Cabot adını veren dev yaratık, ogre ve gnoll takipçileriyle beraber harabelere girmiş ve orada saklanmıştır.

“O harabeler sınırlarımızın çok dışında.”, der Yuleman, sessizce.

“O harabeler sınır tanımaz..”, der şerif burnundan soluyarak. Belli ki bu tartışmayı Yuleman ile daha önce defalarca yapmıştır.

“Haklısınız, şerif.”, diye alttan alır bir sesle konuşur belediye başkanı. “Ne var ki, o lanetli yer için ne bir kaynağımız var, ne de gönderebileceğimiz birileri.”

“Davien? Moorat?”, diye iki izci efendisine de bakar şerif, umutla.

“Zor olacak. Ama gerekiyorsa giderim—”, diye başlar Davien ama Moorat onun sözünü keser.

“Hayır. İkimiz de gitsek, hatta şerif bile gelse bu yeterli olmaz.”, der kati bir şekilde.

“Nereden biliyorsun?”, diye sorar biraz alınmış bir şekilde şerif.

“Bu basit bir matematik meselesi. Onlardan çok var. Bizden yok!”, diye omuzlarını silker, Moorat.

“Efendi Demos ne düşünüyorlar bu konuda?”, diye sorar şerif, dişi dwarf’a.

“Tapınak alınacak karara destek verecek ve elinden geleni yapacaktır.”, diye fevkalade politik, bir o kadar da muallak bir cevap verir Lady Magella.

Şerif kaşlarını çatar.

Moorat ‘fırk’lar.

Yuleman gülümsemesini bir elinin arkasında saklarken, Davien kahkahayı basar.

“Demos, ardında sizin kadar yetenekli bir tapınak koruyucusu bırakacağından eminim içi rahat olacaktır.”, diye yüzü kararmış ve iğneli bir şekilde konuşur şerif.

Efendi Demos’un, benim yeteneklerime ihtiyaç duymamanız için daha çok uzun yıllar yaşamasını diliyorum, şerif. Ne var ki İzci Efendi Moorat söylediklerinde haklı. Bu basit bir matematik meselesi. Denklemin diğer yanına yeterince ağırlık bulabilirseniz, gerekli olanın yapılması için ben şahsen geleceğim.”, der Lady ciddi ifadesinden hiçbir ödün vermeden.

Şerifin yüzü biraz daha kararır ama samimi bir sesle “Affınıza sığınıyorum Lady’im.”, der ve Aager’e döner “Themalsar Operasyonu için şimdilik beklememiz gerekiyor sanırım.”

“Belki de olaya bir başka açıdan yaklaşmalısınız, şerif”, der Lady Magella.

Şerif kaşlarını kaldırır ve “Ne gibi?”, diye sorar.

“Themalsar harabeleri için şu anda yapılabilecek pek bir şey yok. Ama aynı şey Oger’s Foot ogerleri için geçerli değil. Böyle bir şeyden cesaretlenip bir başka ogre’in de benzer bir çıkış yapmasını engelleyebilirsiniz. Themalsar’a gidemeyebilirsiniz, ama Oger’s Foot’a gizli bir baskın yaparak gerekli göz dağını verebilirsiniz. Hiç olmazsa bu şekilde, Cabot’un onlardan alabileceği olası destekleri de engellemiş olursunuz.”, diye aynı ciddi tavırla önerir Lady.

Şerif, Davien’e bakar.

Davien, Moorat’e bakar.

Moorat, Yuleman’e, o da geri şerife bakar..

Hepsi birden sırıtır.

“Hanımefendi..”, der şerif ve Lady Magella’nın önünde eğilir. “..Bilgeliğinizle yolumuzu aydınlattınız. EFENDİ Demos ardında sizin kadar bilge bir tapınak koruyucusu bırakacağından gerçekten içi rahat olacaktır.”, diye sırıtır.

 

✱ ✱ ✱

 

Kasaba sana emanet.”, der şerif. “Biz sadece bir hafta on gün olmayacağız.”

“Yada hepten gelemeyebilirsiniz de! Neden ben de gidemiyorum sizinle? Bremorel ilk operasyonuna, on beş yaşında katılmıştı.”, der acı bir şekilde Udoorin.

“İzci Morel, on iki yaşında eğitimine başladı. Ve yanında Kıdemli İzci Laila vardı ve o da kuzeninden neredeyse üç yıl önce eğitime başlamıştı. Sen daha ikinci yılında bile değilsin. Dahası, ikisi de Dim Woods’da doğdular. İkisi de ormancı çocukları”, diye nazikçe hatırlatır şerif, oğluna.

“Tamam yaa.. bacak kadar bir kıza güvendiğin kadar bana güvenmiyorsun..”, diye kapkara bir yüz ifadesiyle evden ayrılır Udoorin.

Şerif, derin bir iç çeker. Rahmetli eşi Limnia’yı kaybettiği günden beri onu her gün özlemiştir. Ama ona en çok böyle günlerde ihtiyaç duymuştur..

 

✱ ✱ ✱

 

Serenity Home kasabası boşalmış gibidir. En azından Udoorin’e öyle gelir zira babası, İzci Efendileri Davien ve Moorat, Efendi Aager ve hatta olabildiğince az yüzleşmeye çalıştığı Lady Magella’nın bile olmayışı, bir anda genç Udoorin’i başıboş bırakılmış hissini verir. Ancak Udoorin eskisi gibi boş bulduğu anlarda yaptığı gibi arkadaşlarıyla gidip takılmaz. Bu düşünce her nedense ona keyif bile vermez. Onun yerine yüzünde ciddi bir ifadeyle kasabanın girişini ve sekiz ayrı vardiye noktalarını teker teker ziyaret edip, muhafızların işlerini doğru yaptıklarından emin olur. Sonra Belediye Binasını ziyaret edip, babasının yokluğunda herhangi bir şeye ihtiyaç duyulması halinde kendilerini çağırmaktan çekinmemeleri konusunda bilgi vermek için Yuleman’i ziyaret eder. Ardından tapınağa uğrar ve yanlışlıkla arkadaş olduğu Thomas’ı ziyaret eder. Thoması’ı yığınla kitabın ortasında buluşuna şaşırmaz. Ne var ki, okuduğu kitapların belirgin bir kısmının savaş ve savaş taktikleri hakkında oluşlarına çok şaşırır.

“Nedir bunlar?”, diye sorar ona Udoorin.

“Tapınağımızda ‘ışık’ ve ‘hayat’ı temsil eden iki yetkin muhafız var; Efendi Demos ve Lady Magella. Ancak ‘savaş ve taktikleri’ üzerine hiçbir temsilcimiz yok. Bu boşluğu kapatmaya karar verdim.”

Udoorin buna şaşırır. “Tapınağın savaşla ilgilendiğini bilmiyordum”, der.

“Tapınağımız hayatın her safhasıyla ilgilenir. Ve bu da sadece olan şeylerin sonuçlarını avutmakla sınırlı olmamalı. Bir yarayı iyileştirmek, yada bir yetime bakmak bizim görevimiz. Ama ben, yaranın yada yetimin en başta oluşmasını engellemek taraftarıyım..”, der Thomas ciddi bir sesle.

Udoorin ‘fırk’lar.

“Efendi Aager gibi konuştun..”, der.

“Ne gibi?”, diye merak eder Thomas.

“Herkese ‘efendim, bayım yada hanımefendi’, diye hitap edeceksin. Kimseye cop mesafesinden daha yakında durmayacaksın. Yere düşersen, ölmediysen yerde kalmayacasın. Karşındakinin kafasını kırsan bile bunu saygılı bir şekilde yapacaksın..”, der Udoorin, Aager’in hırıltılı sesini taklit ederek.

“Aaaa.. Efendi Aager çok zeki bir adammış. Dahası, söyledikleri bu kitaplarda okuduklarımla özde aynı. Tek fark, onun söyledikleri kişisel tecrübelerden kaynaklanıyor gibi —ki bu da onun geçmişini düşünürsek normal bir şey.”, der Thomas düşünceli bir şekilde.

“Nasıl yani?”, diye sorar Udoorin zira konuşmasından Thomas’ın, Aager hakkında bildiği bir şeyler olduğu bellidir.

“Herkese ‘efendim’ diye hitap ederek, muhatabına saygı göstermiş, dolayısıyla onu sakinleştirmiş ve bir sorun çıkmasına engel olmuş oluyorsun. Cop mesafesinden uzak kalarak, kendine gelebilecek bir saldırıyı, dolayısıyla bundan dolayı oluşabilecek potansiyel yaralanmaları engellemiş oluyorsun. Yere düştüğünde, yerde kalmayarak da, ölümü engellemiş oluyorsun. Çok mantıklı tavsiyeler.”, diye didaktik bir üslupla açıklar Thomas.

Udoorin, Thomas’a alık alık bakar.

Gerçekte sorduğu şey bu değildir ama Efendi Aager’in yıllardır ona öğretmeye çalıştığı şeyleri inatla öğrenmemeye çalıştığı gibi sebeplerini de merak etmemiştir. Dahası, Aager’in kendisini de hiç merak etmemiştir.

..Ve genç Udoorin hem buna bozulur, hem de utanır. Yıllardır o melanet adama karşı hissettiği nefret dışında, gerçekte onun hakkında hiçbir şey bilmemektedir. Nelerden hoşlandığı, hangi yemekleri tercih ettiği, geçmişi, sevdikleri.. —hiçbir şey!

‘Lanet olsun! Adamın nereden geldiğini bile bilmiyorum!’, diye geçirir aklından.

Nefret ettiği adam ise aynı süre içerisinde onun hakkında bilinebilecek her şeyi öğrenmiş, bütün işi ve gücünün arasında bir de onu eğitmekle uğraşmış, yetmiyormuş gibi onun ilgisini uyandırsın diye saçma salak oyunlar bile icad etmişti..

“Onu sormadım. Ben, Efendi Aager hakkında söylediklerini kastetmiştim.”, der Udoorin canı sıkılmış bir şekilde.

“Aaaa.. Umm.. Bu bilgiler tapınağa ait gizli bilgiler Udoorin. Kimseyle paylaşamam. Ama şu kadarını söyleyebilirim ki, o adamın çektiği acıları, bu kasabadaki bütün yetimleri toplasan içini dolduramaz.”, der Thomas kati bir ifadeyle.

Udoorin olayı hafife alır ve üstünü kapamaya çalışır. “Ve ‘savaş taktiklerinin’ belirli bir kızla herhangi bir alakası yoktur herhalde?!”

Thomas bir anlığına durur. Sonra sessizce “Ona olan ilgimden haberdarsın demek..”, der.

Genç Thomas boy, kilo ve yapı olarak Udoorin’den çok daha eksiktir, ancak Thomas ondan iki yaş daha büyüktür. Ve zamanın çoğunu tapınak yada kütüphanede geçirmiş olması, onu çok daha ağır başlı biri yapmıştır.

“Ona olan umutsuz ilgin, laf arasında geçmedi değil.”, der Udoorin sırıtarak.

Thomas, Udoorin’in mutluluğunu paylaşmaz. “Adımı bile bildiğini sanmıyorum. Ve ben, olduğum salak gibi, ne zaman o çıktığı devriyelerden kasabaya geri dönse, trajik bir vakıa gibi peşine takılıyorum ve ağzımı açıp tek kelime bile edemiyorum. Eminim beni bir tür sapık yada kaçık sanıyordur..”, der içine kapanık bir şekilde.

“Bilmem. Ama sanmam da. Bree’yi rahatsız ediyor olsaydın, EMİN OL seni yine hastanelik ederdi..”, der Udoorin mutlu bir şekilde.

“Bence ona ‘Bree’, diye hitab etmemelisin.”, der Thomas ciddi bir ifadeyle.

“Neden? Bu onun hoşuna gidiyor ve yıllardır da kullanıyor.”, der Udoorin omuzlarını silkerek.

“Hayır. Bu sadece onun geçmişte yaşadıklarının üstünü toprakla örtmesine sebep oluyor.. ve aynı geçmişle yüzleşmesine de engel oluyor. Sen onun yüzeysel halinden dolayı onu cesur sanıyorsun. Evet, o fevkalade cesur bir kız. Ama sandığın sebeplerden dolayı değil. Onun kadar içli bir kızın geçmişinden kaçması yada üstünü örtmesi sağıklı değil!”, der Thomas.

“Bree mi içli bir kız? Eminim biri ona bunu söylese kafasını kırardı..”, der Udoorin gülerek.

“Bu da o kızı ne kadar az tanıdığını gösteriyor. Aç gözlerini biraz ve etrafında olup bitene bak Udoorin. O kızla arkadaş olmana rağmen gerçekte onu ne kadar az tanıyor olman üzücü bir durum. Annenden sonra babanın neler hissettiğini hiç düşündün mü? Efendi Aager’i olduğu kişi yapan geçmişini hiç merak ettin mi? Hiç sorma zahmetinde bulundun mu? Yada herhangi birinin, herhangi bir konu hakkında neler hissettiğini merak ettin mi? Sen iyi birisin Udoorin. Ama bir o kadar da bencilsin. Kaybının sana bir takım özel haklar verdiğini sanıyorsun. İşin aslı, herhangi bir özel hak vermiyor sana.”, der Thomas sert bir şekilde.

Udoorin balyoz yemiş gibi öylece durur. “Bu.. bu biraz ağır olmadı mı? Seni arkadaşım sanıyordum.”, der bozulmuş bir sesle.

“Ben zaten arkadaşınım. Sadece diğer ‘arkadaş’ların gibi sırtını sıvazlamayı reddediyorum. Onlar sen düştüğünde seni kaldırmazlar. Ve arkandan konuşmaktan da geri durmazlar. Sırf kendini iyi hissedesin diye sana yalan söylemem ama arkandan da konuşmam. Yere düştüğünde de seni orada bırakmam.”, der Thomas aynı ciddiyetle.

Bir anda muhabbetin tadı kaçmış gibidir Udoorin için. “Hadi sana kolay gelsin.”, gibi bir şeyler geveler ve tapınaktan ayrılır.

Thomas’la aralarında geçen bu konuşma, gerçekte Udoorin’in ayılmasına sebep olan en belirgin tetikleyici olayların başında yer alıverir. Belirgin olmayanları ise daha sonra fark edecektir.

 

Bozulmuş bir şekilde tapınağın merdivenlerinden inerken, kasaba girişi bekçilerinden biri ona doğru koşarak gelir.

“Şerif Vekili Udoorin, size ihtiyaç var.”, diye soluk soluğa konuşur bekçi.

‘Şerif Vekili mi? Bu benim için bile yeni..’, diye geçirir içinden Udooorin..

..ve bir anda ayılır.

Babası ‘Kasaba sana emanet’, derken sırf oğlunu teskin etmek için öylesine konuşmamış, gerçekte onu resmi vekili olarak bırakmıştır!

Belli ki bugün genç Udoorin için ayılma.. ve utanma günüdür.

Udoorin, babasının soğukkanlı tavrını taklit ederek “Ne oldu? Özlü bir şekilde anlat.”, der.

“Kasabaya yarım düzine atlı yabancı geldi. Kendilerini tüccar olarak tanıttılar ama atları ve semerleri dışında ellerinde herhangi bir mal yok. Bize, şüpheli herhangi bir şeyle karşılaşmamız halinde size haber vermemiz söylenmişti. Baş bekçi de sizi bulmam için beni gönderdi.”, der adam hala nefes nefese kalmış bir şekilde.

Udoorin’in kaşları çatılır. “Kasabanın herhangi bir ticarethanesine uğradılar mı?”, diye sorar.

“Hayır efendim.”, der bekçi. “Sadece biri Efendi Tinkerdome’a uğradı. Diğerleri kasabayı geziyorlar. Efendim.. bilmiyorum ama bence bunlar tüccar filan değiller. Biraz.. biraz Efendi Aager’e benziyorlar!”

“Karakola git, oradaki bekçileri topla. İkisi handa beklesin. Diğerleri nazikçe bu ‘tüccarlara’, ticaret bölgesi dışında kalan yerlerin yabancılara kapalı olduğunu ve işleri olmadı zamanlarda handa kendilerini rahat ettirebileceklerini söylesinler. Sorun çıkarırlarsa tutuklayın ve hana götürün, karakola değil. Gerçekten tacirlerse, karakola götürülmeleri halinde olay gereğinden fazla büyür.”, diye açıklamalı talimat verir.

Bekçi, Udoorin’e selam verip karakol istikametine doğru koşmaya başlar ve gözden kaybolur.

Udoorin bir an durur. Kasabaya tüccarların gelmesi olağan bir durumdur aslında. Ancak Başkan Yuleman’ın aldığı kararlar doğrultusunda, ziyaretleri kasabanın ticaret bölgesi ve oradaki hanla sınırlıdır. Efendi Aager gibi giyinmiş birilerin kendilerini tüccar olarak tanıtıp sonra kasabayı gezmeleri olayı içine bir ateş düşürür ve sesli bir şekilde küfür eder. Tam ihtiyaç olduğu anda neden babası da, Aager’de olmaz ki kasabada.

Udoorin çıktığı tapınağa tekrar girer ve Thomas’ın kaldığı küçük odasına dalar; “Arkadaşım olduğunu söylerken ciddi miydin?”, diye sorar ona.

“Ben yalan konuşmam. Bunu fark etmiş olmalısın artık Udoorin.”, der Thomas kati bir ifadeyle.

“Silahın var mı?”, diye acil bir sesle sorar Udoorin.

Thomas buna şaşırır. Bir kaşı kalmış bir şekilde “Umm.. zincirli bir gürzüm var. Neler oluyor?”, diye merakla sorar Thomas.

Udoorin, Thomas gibi bir kitap kurdunun zincirli bir gürzü olmasına şaşırır. Thomas önünde duran masadan kalkıp yatağının yanında duran iri sandıktan, neredeyse on altı inçlik bir sapın ucunda uzun bir zincir, zincirin ucunda da elmas dökümlü ağır külçe demiri olan bir gürz çıkartır.

“Oha! Bu ne?!”, diye ünler Udoorin.

“Bu, bir zincirli gürz.”, der Thomas ciddi bir şekilde.

“Zincirli gürzün ne olduğunu biliyorum. Sende ne işi var?!”, diye hayret içerisinde sorar genç adam.

“Ortada bir beraberlik olacaksa, bir denklik de olmalı!”, der muallak bir şekilde Thomas ama daha fazla da bir açıklama getirmez. “Şimdi.. Sorun nedir?”

“Kasabaya bazı yabancılar gelmiş. Senden tek istediğim, arkamı kollaman. Ve o aleti çok zorunlu olmadıkça lütfen kimsenin kafasında kullanmaman!”, der Udoorin ve Thomas’la beraber tapınaktan ayrılırlar.

Gün batımına sadece bir saat kadar kalmıştır. Udoorin, yanında Thomas ve iki bekçi olduğu halde ticaret bölgesindeki hana doğru giderler. Bekçiler, Efendi Tinkerdome ile görüşmeye giden adam dışında diğer beş kişinin handa olduklarını, ancak kendileri hakkında hiçbir bilgi vermediklerini rapor ederler.

Udoorin düşünceli bir şekilde ‘Babam ne yapardı acaba?’, diye geçirir içinden. Sonra ‘Babam burada değil. Önemli olan benim ne yapacağım..’, diye mırıldanarak olayın sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini anlar.

Thomas’la beraber hana gelen Udoorin, hanın penceresinden içeri bakar ve kendisine olayı ilk haber eden bekçinin, ‘adamlar Efendi Aager’e benziyorlar’dan ne kastettiğini daha iyi anlar zira adamların hepsinin siyah, kalın cübbeleri vardır ve kukuletaları çekilmiş bir şekilde yüzlerini gizlemektedirler. Beşi de hanın kapısına yakın bir yerde ve kapıyı da, diğer masaları da görebilecekleri bir açıyla oturmaktadırlar.

“Thomas. Düşüncelerin nedir?”, diye fısıldayarak sorar Udoorin.

Thomas biraz daha pencereden içeridekileri seyreder. Kaşları çatılı bir şekilde “Bu hoşuma gitmedi. Ama neyse ki han boş. Bence tek başına git içeri ve sorgula onları.”, diye geri fısıldar.

“Tek başıma mı?”, diye biraz tedirgin bir şekilde sorar Udoorin.

“Tek başına olduğunda niyetlerini senden korkmaksızın ortaya koyma ihtimalleri daha büyük.”, diye analitik bir sesle cevap verir Thomas. “Biz kapının ve pencerelerin dışında bekliyor olacağız nasıl olsa.”

Udoorin yutkunur. Baltasını yanına almadığı için kendi kendisine lanet eder ama elinde bir baltayla adamların yanına gitmesi halinde onlara baştan yanlış izlenim vermiş olurdu zaten.

Udoorin önce belindeki copu sonra da Aager’den kopya ettiği gibi, çizmesinin içine soktuğu hançerin hala orada olup olmadığını kontrol eder, derin bir nefes alır ve içeri girer.

 

✱ ✱ ✱

 

İyi akşamlar beyler.”, diye yaklaşır Udoorin, olabildiğince sevecen bir şekilde ama babasının böyle durumlarda sergilemeyi çok iyi yaptığı ‘nötr gülümseme’ olayını beceremez. “Serenity Home’a hoş geldiniz. Ben şerif vekili Udoorin.”

Masalarında oturan beş adamda hafif bir kıpraşma olur. En yakında oturan bir tanesi temkinli bir ses tonuyla “İyi akşamlar şerif vekili. Size nasıl yardımcı olabiliriz?”, diye hırıltılı, boğuk bir sesle konuşur.

“Güzel bir gündü bugün. Dışarıda da keyifli bir hava var. O cübbe ve kukuletalar için içerisi biraz fazla karanlık ve sıcak değil mi sizce de?”

“Bizler basit tüccarlarız, şerif vekili. Ve kendi halimizde duruyoruz. Kimseye de bir zararımız dokunmuyor.”, diye lafı uzatmak ve rahatsız edilmek istemediğini ima eder bir şekilde konuşur adam.

“Anlıyorum. Ne var ki bu güzel kasabamızın güvenliğini herkesin paylaşabilmesi için, o başlıklarınızı çıkarmanızı rica edeceğim. Kasabama gelenlerin, neden kendilerini birer tüccar olarak tanıtmalarına rağmen hiçbir ticarethaneye uğramadan yabancıları ilgilendirmeyen yerlerde dolaştıklarını ister istemez merak ediyorum.”, der Udoorin aynı sevecen üslubuyla.

Her ne kadar babasının tarzını pek tutturamamış olsada, onun ifadelerini harika bir şekilde mimiklemeyi başarır Udoorin.

“Bizler özel bazı ticaret sendikalarını temsil ediyoruz. Ve gerekli anlaşmalar yapılmadan kimliğimizin ortaya çıkmasını sakıncalı buluyoruz.”, diye kızgın bir şekilde hırıldar adam.

“Eveeet. Eminim bu açıklamanız büyük şehirlerde etkili olsada bizimki gibi taşra bir kasabada fazla bir ederi yok. Başlıklar ve cübbeler, beyler..”, diye mutlu bir ifadeyle yineler Udoorin.. ve Aager’in neden herkese ‘efendim, bayım yada hanımefendi’, diye hitap edilmesi gerektiğinde bu kadar ısrar ettiğini o anda daha iyi anlar. Birisine düz, kaba hakaretlerdense, saygılı bir şekilde yerin dibine geçirmek gerçekten çok daha eğlencelidir!

Adamlar bir an kıpırdamadan dururlar.

Neden sonra bir diğeri, “Bence şansını zorluyorsun çocuk!”, diyer tehditkar bir sesle tıslar.

“Aaaaa.. almak istediğim cevap buydu!”, der Udoorin ve Aager’i bile gururlandıracak bir hızla copunu çıkardığı gibi en öndeki adamın suratına geçirir ve hiç sektirmeden kendisini tehdit eden adamın da alnını yarar.

İki adam da oldukları yerde yığılırken, Udoorin, farkında olmadan Aager’den aldığı onca eğitim devreye girer ve içsel bir refleksle cop mesafesinden çıkar —ve bu onun hayatını kurtarır! Geriye kalan adamlardan ikisi bellerinden çektikleri uzun, sevimsiz hançerlerle ileri atılmışlar, ancak Udoorin’in geri çekilme manevrası ve oturdukları masadan dolay öylece, ellerinde bıçaklarla ileri doğru uzanmış bir şekilde kalakalmışlardır.

Udoorin, aynı sükunetle geri gittiği gibi bir adım ileri gelir ve masanın üzerinden kendisine uzanmış ellerden birini tuttuğu gibi aşağı doğru büker.. ve adamın kolunu aksi istikamette kırarken copuyla da boşta kalan diğer adamın suratına geçirir. Aynı hareketin ivmesiyle copunu tekrar savurur ve kolunu kırdığı adamın alnını da kırar!

Son adam yerinden fırlar ve camı parçalayarak dışarı atar kendisini.. Camın önünden, ağır, nahoş bir külçenin havada dönüş uğultusu ve hemen ardından etli-kemikli bir şeye darp etme sesi gelir.

Hanın kırık penceresinden “Bu tamamdır!”, diye Thomas’ın heyecanlı, sırıtan sesi duyulur.

Udoorin önünde yatan dört adama da bakar.. sonra yaptığı şeye ayılır ve içinden ‘Şimdi boku yedik! Babama bu olayı nası açıklıycam şimdi?!’, diye geçirir.

Genç Udoorin bunu düşünürken sayıları artmış bekçilerle beraber Thomas’da içeri girer. Bekçiler hayretle camdan seyrettikleri olayı yakından görünceler, daha da bir etkilenmiştirler. Thomas ise, bütün olağan ciddiyetini kaybetmiş, heyecanla Udoorin’e yaklaşır. “Bu.. bu muhteşemdi Udoorin. Bu kadar iyi dövüşebildiğini bilmiyordum. On saniye bile sürmedi. Sekiz.. En fazla sekiz saniye sürdü.. Harikaydın!”, diye frensiz bir şekilde konuşur.

Udoorin ise olmasını beklediği sevinci hissetmez. Belki de yıllarca Aager’le olmanın verdiği içsel bir dürtü ile bekçilere, “Bunları donlarına kadar soyun, kelepçeleyin ve karakola götürün. Sonra da hangisinden tam olarak ne çıktı listesini görmek istiyorum. Şerif ve Efendi Aager döndüklerinde bu konuda bilgilendirilmek isteyeceklerdir. Bunlardan bir tane daha vardı. O nerede?”, diye sorar.

“En son Efendi Tinkerdome’un dükkanındaydı.”, der bekçilerden biri.

“Siz ikiniz. Benimle gelin. Thomas?”, diye sorar Udoorin.

Thomas elinde zincirli topuzuyla “Geldim!”, der ve şerif vekilinin peşine takılır.

 

✱ ✱ ✱

 

Merhaba genç Udoorin. Yeğenim Gnine senin hakkında hep iyi şeyler söylüyor. Bu saatte seni buraya getiren nedir?”, diye sorar Efendi Nimbletyne Tinkerdome, kapısına dayanmış Udoorin’e.

Udoorin biraz tedirgindir zira Efendi Tinkerdome, Serenity Home’un ileri gelenlerinden biridir ve kasabanın gelişiminde onun icatları sıkça görülmektedir.. Söz gelimi, şu anda kasaba sokaklarını aydınlatan sokak lambaları, bu mucit cücenin marifetidir.

“Umm.. Merhaba Tinkerdome amca. Şu anda şerif vekili olarak burada bulunuyorum.”, diye biraz afallayarak konuşur Udoorin.

“Şerif vekili haa? Güzel, güzel.. Bunu duyduğuma çok sevindim. Gnine.. evladım.. duygun mu? Genç Udoorin şerif vekili olmuş. Sen de bi şey olsan da bizi gururlandırsan artık..”, diye içeri seslenir Efendi Tinkerdome.

Buna gelen cevap ise, Gnine’ın mel’un kahkahası olur. “Seni işletiyordur amca. Hangi salak Udoorin’i vekil yapar ki.. Onu vekil yaptıkları gün benim de uçtuğum gün olurdu..!”

Kapıdan bunu açıkça duyan Udoorin’in yüzü kararır ama yinede istifini bozmaz. Yarın Gnine’ı tek eliyle o küçük kafasından tutup, kasaba duvarının üstünden Serenity Irmağına atmayı içeren güzel bir konuşma yapacaktır.

“Onun kusuruna bakma.”, der Efendi Tinkerdome. “Daha yaşı küçük ve kurtlarını dökemedi!”, diye açıklamaya çalışır.

‘Yaşı küçük mü? Yuh! Edepsiz bücür yirmi beş yaşında.. bunun neresi küçük?!’, diye geçirir içinden Udoorin.

“Önemli değil efendim.”, der bozuntuya vermeden. “Bugün kasabaya bazı yabancılar geldi. Tüccar olduklarını iddia ettiler ama kendilerini sorguladığımızda sorun çıkardılar ve biz de kendilerini gözaltına almak zorunda kaldık. Bunlardan bir tanesinin sizinle konuşmak için geldiği görüldü. Kendisi burada mı?”

“Hmmm..”, diye düşünceli bir ifadeyle konuşur Efendi Tinkerdome. “Evet, biri geldi buraya bugün ve bir icat için sipariş verdi ve sonra da gitti.”

“Gitti mi? Ne zaman gitti?”, diye biraz paniklemiş bir sesle sorar Udoorin.

“Üç, belki üç buçuk saat kadar oluyor gideli.”, diye cevap verir Tinkerdome.

Birden Thomas, Udoorin’i kolundan tutar ve “Udoorin.. Karakol!”, diye ünler..

Udoorin ayılır!

Hızlı bir şekilde “Verdiğiniz bilgilerden dolayı teşekkür ederiz, Efendi Tinkerdome.”, der Udoorin ve yanında Thomas ve bekçiler olduğu halde karakola koşarlar.

 

✱ ✱ ✱

 

Genç Udoorin o gün neden babasının ve Efendi Aager’in bazı işleri başkalarına bırakmadıklarını ve ısrarla başında durduklarını anlar; Thomas ve bekçilerle karakola geldiklerinde, yakalanan adamların başında nöbet tutan bekçilerin hepsini yerde, bayılmış bir şekilde bulurlar. Bekçilerin hiçbirinde herhangi bir darbe yada yara izi yoktur ama hepsi kendinden geçmiş gibi uyumaktadır.

..ve parmaklıkların arkasındaki beş ‘tüccarı’, boğazları kesilmiş bir şekilde, kendi kanları içinde kıpırdamadan duruyor olarak bulurlar.

Thomas sessizce nöbetçileri inceler. “Bunlar bir büyü ile uyutulmuşlar. Sonrası malum sanırım. Nöbetçileri aradan çıkardıktan sonra, zaten baygın yatan şüphelilerin işini bitirmesi bir dakikasını bile almamıştır.”, diye yorumlar.

Udoorin fena halde kızmıştır. Babası ona ilk defa bir iş vermiş, o ise işi eline yüzüne bulaştırdığını hisseder.

Diğer bekçilere döner ve içinde saklayamadığı hiddetiyle “Hemen, alarm verin. Kasabayı kitliyoruz. Kimse dışarı çıkmayacak, kimse içeri alınmayacak. Başkan Yuleman’ı uyandırın ve acilen buraya gelmesini rica edin. Kimse sokağa çıkmayacak. O piç kurusu ya hala burada, yada çoktan kasabadan ayrıldı. Ayrıldıysa yapabileceğimiz bir şey yok çünkü onu sadece izciler bulabilir. İzci protokollerini de ben bilmiyorum. Bunu sadece şerif, Efendi Aager ve Başkan Yuleman biliyorlar. Ama hala buradaysa onun bulunması şart. Yedek bekçiler dahil herkesi uyandırın. Dört kişilik gruplar halinde, gerekiyorsa ev ev arama yapacağız.”, diye hırlayarak emirler yağdırır.

Etrafındaki bekçiler bir an ona bakakalırlar.

NE BEKLİYORSUNUZ, YÜRÜYÜN..!“, diye gürler Udoorin ve tüm bekçiler bir anda koşturmaya başlar.

 

Elindeki yüz otuz iki sayfalık raporu büyük bir sabırla okuyup bitiren Şerif Standorin, raporu hemen yanında duran Efendi Aager’e uzatır ve önünde, hazırda duran oğlu Udoorin ve bekçilere bakar.

Şerif okuduğu yüz yirmi sayfa fazlalığı olan rapordan sonra ne diyeceğini bilemez. Hemen yanında duran Efendi Aager ise, gülmemeye çalışarak elindeki kalın raporu gözden geçirir.

Bütün raporu bitirdikten sonra Efendi Aager “En azından ayrıntılı olmuş.”, der.

“Öyle görünüyor.. İyi iş çıkarmışsınız, beyler. Temkinli davranıp, hızlı bir şekilde karar almış ve uygulamışsınız. Hepinizi tebrik ediyorum. Şimdi.. müsaadenizle şerif vekili ile özel olarak konuşmam gerekiyor.”, der şerif.

Bekçilerin hepsi düzgün adım karakoldan çıkarken bir kaçı Udoorin’e cesaret vermek ister gibi genç adamın omzuna dokunur.

Karakol boşalınca “Bu olay.. tek kelimeyle hayret verici.. Öncelikle sıfırdan eğittiğin bekçilerden dolayı seni tekrar tebrik etmem gerekiyor Efendi Aager. Eski hallerinde olsalardı, kendilerini tüccar olarak tanıtan bu şahıslardan asla şüphelenmezlerdi. Ama asıl önümde duran bu delikanlı için seni tebrik ediyorum. Udoorin, oğlum, ben senin yaptığın bazı şeyleri yapmaya cesaret edemezdim.. İnanılır gibi değil. Köy alarmını devreye sokmuşsun. Bu muazzam bir cesaret ister. Ev ev arama yapmışsın. Bu rapora göre sorguya çekmediğin adam kalmamış neredeyse..!”, diye istemsizce kıkırdar şerif.

Udoorin ilk defa babasının kıkırdadığını duyar!

Dahası, Udoorin ilk defa Efendi Aager’in ‘fırk’ladığına da şahit olur!

“Yanlış bir şey mi yaptım? Kasabada cirit atan manyağın teki vardı..”, diye bozulmuş bir şekilde homurdanır Udoorin.

Şerif dayanamaz, başını önünde oturduğu masanın altına kadar eğer ve kahkahalarla gülmeye başlar.

Efendi Aager boğazını temizler. “Udoorin.. İlk tutuklamadan sonra yaptığın şeylerin hepsi için Belediye Başkanı Yuleman’dan özel izin almış olman gerekiyordu. O yetkiler belediye başkanına ait. Şerife değil!”, diye Aager açıklar ama o da gülmemekte zorlanır.

Udoorin olaya ayılır.. Ve neden Başkan Yuleman’ın son bir haftadır ona ters ters baktığını en sonunda anlar.

“Neyse..”, diye kendisini toparlar şerif. “..olan olmuş artık. Bir ara gidip Yuleman’dan özür dilerim, olay kapanır.”

Sonra yavaşça yerinden kalkar ve oğluna sarılır. “Beş’e bir.. ve hepsini sadece elindeki bir copla bitirmişsin. Seninle gurur duyuyorum oğlum.”, diye fısıldar şerif.

“Aslında birini Thomas.. Thomas Dimwood halletti. Israrı üzerine kendisiyle ilgili bazı ayrıntıları rapora girmememi rica etmişti.”

“Rapor.. sanırım nasıl rapor hazırlanması gerektiğini sana göstermeyi ihmal etmişiz. Efendi Aager. Bize eski raporlardan bir tanesini getirebilir misin? 1732 no’lu rapor. Sanırım iyi bir örnek teşkil edecektir.”, diye gülümseyerek rica eder şerif.

Aager, karakolun arka odalarından birine gider. Bazı çekmecelerin açılıp kapanma sesleri duyulur. Sonra geri gelir. Aager’in elinde tek sayfalık bir rapor kağıdı mevcuttur. Aager kağıdı Udoorin’e uzatır..

 

 

Heeeey.. Dorin..”, diye yumuşak bir şekilde seslenir Lorna, suyun içinde öylece kendisine bakarken kalakalmış genç adama.

“Çok.. ben çok özür dilerim.. Lorna. Bir an dalmışım..”, diye afallar Udoorin.

Lorna Feymist, genç Udoorin’e ışıldayan gözleriyle bakar zira gerçekte ilk karşılaştıklarında gördüğü kişi budur.

“Evet.. Ama nerelere gittin? Arada, bir hikaye boyu boşluk oluştu sanki.”, diye gülümser ona.

Udoorin ıslak elleriyle kafasını kaşır, sonra “Sırt çantam. İçinde bir deste mektup ve bazı parşomenler var.”, der ciddi bir sesle.

Lorna ıkına sıkına ve birazda utanarak Udoorin’in sırt çantasını alıp gelmeye çalışır ancak çanta o kadar ağırdır ki, yerinden çekerek bile hareket ettiremez ve genç adamın gerçekte ne kadar güçlü olduğu hakkında bir fikir edinmiş olur. En sonunda genç adamın kördüğüm şeklinde bağladığı sırt çantasının iplerini, iki tırnağını kırarak açmayı başarır. Sonra içini karıştırmamaya çalışarak, kendisine tarif edilen desteyi bulur ve tekrar gölün kıyısına gelir, çömelir ve eteğini düzeltir..

“Orada,” diye açıklar Udoorin, “şerifin —babamın— işlerimizi kolaylaştıracağını düşündüğü kişilere yazdığı mektuplar ve.. kasabadaki bazı tanıdıkların Arashkan’dan almam için verdikleri siparişler var.. Senin.. Sizin..”, diye istemsizce yine afallar Udoorin.

” ‘Senin..’ “, diye düzeltir Lorna utangaç bir şekilde, ama ses tonunda belirgin bir katilik vardır. Sonra sessiz bir içtenlikle ekler, “Hayatım boyunca herkes bana ‘sizin’ diye hitap etti. Lütfen Dorin, bunu sen yapma..”

Udoorin kıza daha da derin bir hayranlıkla bakar ve zihnindeki koçana yeni bir şeyler daha ekler, boğazını temizler ve kaldığı yerden devam eder..

“..Senin görmeni istediğim, üstten ikinci zarf.. Oldukça eski bir kağıt var içinde.

Lorna ilgili zarfı bulur ve itinayla içindeki kağıdı çıkartır.

 

 

Tarih: 12, 11, 7601 B.Y.S.

Rapor No: SH-12117601-1732

Yer: Serenity Home, Taş Fırın’ın arka sokağı.

Olaya karışanlar: Udoorin Shieldheart, erkek, yaş 12 (Şerif Standorin Shieldheart’ın oğlu), İzci Laila, kız, yaş 21, Morel, kız, yaş 12 (yetim), Dervel Stratler, erkek, yaş 11 (fırıncının oğlu), Lucious Franderson, erkek, yaş 16 (Konsül Üyesi Haradin Franderson’un oğlu), Thomas, erkek, yaş 14 (yetim).

Olaya müdahale edenler: Şerif Standorin Shieldheart, Bekçi Simonder, Bekçi Timothy, Bekçi Erenler.

Olay: Sözlü sataşma sonucunda ortaya çıkan kavgada, Morel isimli kız, önce Dervel Stratler’in burnunu kırmış, sonra Lucious Franderson’un apışına tekme atmış, akabinde de olaydan sorumlu olan Udoorin Shieldheart’ın omzunu ısırarak kanatmıştır. Isırılan Udoorin, Morel’in bir gözünü patlatmış ve iki kaburgasını kırmıştır. Olaya İzci Laila’nın müdahale etmesi sonucunda Udoorin, mevcut yaralarının üzerine; bacağının arkasından ısırılmış, bir gözüne parmak sokulmuş, 26 yerine darbe almış ve saçları yolunmuştur. Olayın başladığı esnasında orada olmayan, ancak gerçekleşmesi esnasında yanından geçerken, belirlenemeyen sebeplerden dolayı olaya dahil olan Thomas başını önce duvara, sonra da yere çarparak bayılmış ve hastaneye sevk edilmiştir.

Karar: Morel isimli kıza bir hafta hapis cezası, İzci Laila’ya cezası efendisi Davien tarafından belirlenmek üzere yanına gönderilmiş, Udoorin, Dervel ve Lucious’a üçer gün ev hapsi cezaları verilmiştir.

Onaylayan: Belediye Başkanı Arthandos Yuleman.

İtiraz Eden: Haradin Franderson.

Gereği görülmüş, itiraz reddedilmiş ve gerekli cezalar verilmiştir.