Showing: 1 - 7 of 7 RESULTS

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” VI

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” V ‘in
devamıdır..

 

 

11.11.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Ekim ortası.
Ritual Ormanlarının güneyi..

 

Teşekkür ederim.”, der genç hobbit kayıp bir sesle, kocaman gagasını ona doğru eğmiş dev martıya ve elindeki küçük keseciği yeleğindeki pek az kullandığı iç cebe güvenli bir şekilde yerleştirir. 

Martı sırtından inen küçük yaratığa yeni doğmakta olan güneşin silik ışığında kara gözlerle bakar, sonra başını göğe kaldırıp uzun, acıklı bir bando borazanını andıran sesle gaklar ve tekrar eğilip hobbit’e bakar.

Brom, her nasılsa martının o gaklamasında ve kocaman, kapkara gözlerinde esef ve hüzün görür ve ister istemez tekrar gözleri dolar ve omuzları hıçkırıklarla hoplamaya başlar.

Martı, önünde acınası bir kahırla duran küçük şeyi sessizce süzer, sonra gagasıyla onu nazikçe dürter.

“Hayır. İyi değilim ve iyi olmak gibi bir niyetim de yok. Ama bu da senin sorunun değil zaten..”, diye, göz yaşlarına karışmış hıçkırıkları arasında söylenir küçük hobbit. “Anneye, beni buraya getirmene izin verdiği için teşekkür ettiğimi söyle lütfen. Bir daha görüşür müyüz bilemiyorum. Belki bir gün.. Kızlara da kendi aralarında didişmeyi bırakmalarını tembih et. Hayat böyle çocukça şeyler için fazla kısa.. Ve.. .. o kadar, işte..”

Gulls Perch’e adını veren dev martı tekrar hüzünle gaklar, gagasının ucuyla ve nazikçe küçük hobbit’in başına iki kere ‘pıt pıt’lar, sonra döner, biraz uzaklaşır, neredeyse onar yardalık kanatlarını açar, bir kaç defa çırpar ve havalanır..

..ve güneye, evine, Gulls Perch’e doğru gözden kaybolur.

 

. . .

 

“Kes şunu!”, diye hırlar Brom ve kalçasının, tam da göremediği yerini sıvazlamaya başlar. “Benden ne istiyorsun bilmiyorum ve açıkçası artık umurumda da değil. Hayatımda bana verilmiş en güzel, en muhteşem şeyle tanıştırdın, sonra da aldın onu elimden.. Senden ne kadar nefret ettiğimi bilemezsin. Git ve bir başka salak bul kendini eğlendirecek. Senin yüzünden evimin mutluluğunu kaybettim.. Senin yüzünden hayatımda görmek istemediğim şeyler gördüm.. Senin yüzünden aklıma bile gelmeyecek korkular yaşadım.. Senin yüzünden en çok sevdiğim bir şeyimden oldum.. Senin yüzünden bu dünya hakkında ne kadar saf ve temiz düşüncem varsa hepsini kaybettim.. Ne bok istedin benden ki beni böyle sınayıp süründürdün? Kime ne yaptım? Kime ne zararım dokundu da beni seninle lanetlediler.. Defol git.. Ve beni bir daha da rahatsız etme..”

 

Brom Bumblebrim, Gulls Perch’den onu sırtında taşıyarak getiren dev martının gitmesinden sonra Ritual Ormanlarının güneyinde, Arashkan ırmağı kıyısında kamp kurmuş ve iki haftadır da burada öylece, amaçsız bir şekilde yatıp kalkmıştı. Gündüzleri ırmaktan balık avlamış, geceleri de küçük ateşinin başında oturmuş, elinde annesinin yadigar Lir’inden sabit iki nota dışında hiçbir şey çalmadan durmuş ve uykusuzluktan sızıncaya kadar öylece, kıpırdamadan, sessizce ağlamıştı..

..taki kalçasından, tam da göremediği yerden, tanıdığı sızıyı hissedinceye kadar.

Genç hobbit’in bu ani ve beklenmedik harlaması karşısında, beklenmedik yerlerde ve istenmeyen zamanlarda onu ısırıp duran ne idüğü belirsiz şeyden herhangi bir tepki gelmez.

 

Tepki gök yüzünden gelir!

 

Büyük, yer sarsıcı bir patlamayla homurdanır Ekim bulutları ve bir anda yağmur yağmaya başlar..

Yağmur, bardaktan boşalır gibi değil, dev bir fıçıdan boşalır gibi yağmaya başalar!

“Yağ lan!”, diye avazı çıktığı kadar çığlar Brom. “İstediğin kadar yağ, lanet olasıca şey! İstersen al ve götür beni sularında.. Ama sana bir daha boyun eğmeyeceğim..!”

“Canın bir şeye sıkılmışa benziyor, evlat.”, der tiz, paslı bir ses sırılsıklam gecenin karanlığından.

“Evet!.. Ne?.. Kim var orda?!”, diye bir elinde babasının eski kılıcı, diğerinde de amcasının küçük, antika gürzü olduğu hande fırlar ayağa genç Brom.

“Ahaa.. Haşin bir genç! Ama o silahlara gerek olacağını da pek sanmıyorum, delikanlı.. Benim kadar bükük ve yaşlı bir adamı korkutarak kendini utandırmak istemiyorsan, tabii..”, der adam ve Brom’un ateşi yağmurdan sönmüş kampına adamın ağır, topallayan ayak sesleri eşliğinde paslı kıkırtısını da duyar..

..ama yine de silahlarını indirmez.

“Yazık.”, der adam. “Birileri senin insanlığa olan inancını fena halde köreltmiş..”

Gece, yumuşak bir ışıkla aydınlanır ve Brom beş – altı yarda ilerisinde sesi kadar yaşlı bir adam bulur.

Adam ağır, temkinli hareketlerle kendi etrafında döner ve Brom’a gülümseyerek konuşur.

“Gördüğün gibi bu yamuk asa ve daha da yamuk beden dışında bir şeyim yok. Şimdi.. Senin gibi iyi giyimli bir hobbit’in buralarda ne işi var ve neden bu kadar kızgınsın?”, diye merakla sorar yaşlı adam.

Brom, uzun bir süre yağmur altında sessizce yaşlı adamı, bir elinde tuttuğu asasını ve diğer elinde duran puslu ışığı süzer.

Adamın kafası neredeyse keldir. Olan saçları, sakalları gibi aklaşmış, birbirine karışmış ve beline kadar da uzanmaktadır. Adamın üzerinde ise tiril, pejmürde bir cübbe ve bir kaç küçük kesenin tutuşturulduğu, kemer niyetine bağladığı sicim dışında herhangi bir mal varlığı yok gibidir.

 

Gök tekrar gürler.

Gece aydınlanır.

Yağmur daha bir hışımla yağmaya başlar.

Yaşlı adam ise genç hobbit’in bir karar vermesini bekler..

 

“Kimsin sen?”, diye sorar Brom tekrar.

“Yaşlı ve mazbut bir adamım, o kadar. Ormanın bu taraflarında biraz işim vardı ve senin bağırtılarını duyunca belki bir yardımım dokunur diye geldim.”, der yaşlı adam.

“Bir fey gibi konuşuyorsun.”, der Brom kaşlarını çatarak. “Adını vermediğin gibi, muallak cevaplarla geçiştiriyorsun..”

“Aaaa.. Feylerden haberdar olacak kadar gezmiş ve görmüş bir delikanlı.. Yada ağzı yanacak kadar..”, der adam ve tekrar kıkırdar.

Brom sessizce ve ırkına hiç de yakışmayan bir huysuzlukla olduğu yerde durur.. ellerinde silahlarıyla..

“Öyle olsun bakalım, delikanlı.”, der yaşlı adam ve omuzlarını silker. “Sakıncası yoksa ben kendi işime bakacağım o zaman. Bu fırtınayı güvenli bir şekilde buraya çağırmam biraz zamanımı aldı ve boşa gitmesini istemem. Sen de istersen seyredebilirsin..”

Adam topallaya zıplaya garip bir yürüyüşle Brom’un ilerisinden geçer ve yaklaşık elli yarda sonra durur. Elindeki yamuk asayı aldığı gibi yere saplar..

..ama asa yerinde durmaz ve devrilir.

Adam zorlukla eğilir ve asayı yerden alır. Ikınarak tekrar yere saplamaya çalışır ama asa yine yerinde durmaz ve düşer.

Adam esefle asaya bakar.

“Evlat. Orada durup yaşlı bir adamın kendisini rezil etmesini daha ne kadar seyredeceksin?”, diye sorar, paslı sesiyle.

Brom adama bakar, sonrada uyuz bir ifadeyle ona doğru yürümeye başlar.

“Yaşlı bir adama gözlerini yuvarlamamalısın, delikanlı. Bu neredeyse bütün ırklarda ayıptır.”, der adam genç hobbit’e.

Brom ise burnundan soluyarak yerdeki asayı kapar, kılıcıyla yeri eşeler, asayı içine saplar, sonra asanın dibine yakında bulduğu taşlardan dizerek olduğu yerde durmasını sağlar ve “Hangi ırkta ayıp değil?”, diye sorar somurtarak.

“Bilmek istemezsin, delikanlı..”, diye cevap verir yaşlı adam.

“Gece karanlık. Gözlerimi yuvarladığımı bile görme ihtimalin yok!”, diye asabice söylenir Brom.

Yaşlı adam kıkırdar.

“Neredeyse bütün ırklardaki bütün gençler kendilerinden bir iş yapmaları istendiğinde gözlerini yuvarlarlar!”

Brom kaşlarını çatar.

“Ee.. naapıyoruz burada?”, diye sorar.

“Biz mi? Biz bi şey yapmıyoruz, delikanlı. Ama geri çekilsek iyi olur.. Biraz daha.. Evet.. Biraz daha.. Aslında çok daha gerilesek sanki daha iyi olur.. Kulaklarını da kapatırsan iyi olur.. Kulaklarını kapatıp ağzını açarsan pek daha iyi olur!”

Brom, yaşlı adamla yere saplanmış asanın neredeyse yüz yarda gerisinde, ağızları açık, kulakları tıkalı bir şekilde öylece yağmurun altında dururlar.

“Naapıyoz böyle yaa?!”, diye geçirir genç hobbit, içinden ve yaşlı adama, bir sonraki hamlesi ne olacağını kesitirilemez bir deliye bakar gibi onu yan yan süzer.

 

Gök bir daha gürler.

Gece bir ufuktan diğerine kadar aydınlanır.

Kapkara bulutların arasından çaprazlamasına tek dal bir yıldırım, müthiş bir hızla dikinine iner..

..ve göz harlatan bir kıvılcım yağmuruyla asayı vurur!

 

Brom, gözleri tamamen kamaşmış bir şekilde öylece dizlerinin üstüne çöker..

Tekrar görmeye başladığında yaşlı adam yanına çömelmiş, ona bir şeyler söylemektedir ama ne etrafında uçuşan parıltılardan adamı görebilir, ne de çınlayan kulaklarından söylediklerini duyar.

“Aaaaa.. Güzel.. Sanırım tekrar duymaya başladın.. İyi misin, delikanlı? Değilsen de zamanla olacaksın.. İşin püf noktası, üzerinde fazla düşünmemek ve yapacak kendine bir şeyler bulmak..”, der yaşlı adam genç hobbit’e gülümseyerek.

“Sen.. sen neden benim gibi sağır ve kör olmadın?”, diye boğuk bir sesle sorar, Brom.

“Yaşlılığın nadir avantajları, evlat.. Gözlerimi kapatmayı akıl edecek kadar bilge, ve senin kadar iyi duyamayacak kadar da sağır!”, der adam ve tekrar kıkırdar.

Brom yüzünü buruşturur..

Yaşlı berduşun her şeye verecek ‘kıkırtılı’ bir cevabı var gibidir.

“Kampın mahvolmuşa benziyor, genç efendi. Benimkisi hemen yakınlarda. İstersen bana misafir olabilirsin. Beğenmezsen de yarın tekrar buraya dönersin ama bunu tavsiye etmem.”, der yaşlı adam.

“Neden?”, diye sorar Brom temkinli bir şekilde.

“Korkarım bu şimşek ve sonrasında düşen yıldırım, hemen batımızda bulunan Serenity Home kasabasına bağlı izcileri ayartmış olacaktır. İzci Efendisi Davien’e tesadüf edersen sana bir kaç soru sorup bırakacaktır. Ancak Moorat’e tesadüf etmen halinde seni hayatından bezdireceğinden emin olabilirsin.”

Genç hobbit, bu iki izci efendilerinin isimlerini duymuştur. Genç hobbit bu iki izci efendisini, Serenity Home kasabası şerifiyle birlikte, bir kamp dolusu haydutu ortadan kaldırmalarını canlı olarak, oldukça da yakından seyretmiştir.

“Öyle olsun bakalım.”, der biraz huysuzca. “Bu gece için misafirin olurum ama yarın için söz veremem.”

“Yarın için ben de söz veremem.”, der yaşlı adam ve Brom, adamın pek de kamptan bahsetmediği izlenimine kapılır.

“Bu fırtınayı çağırmaktan bahsetmiştin..”, diye yoklar yaşlı adamı Brom.

“Öyle mi dedim?”, diye sorar yaşlı adam ve ormana, muhtemelen kendi kampı olan yere doğru yürümeye başlar.

 

Genç hobbit, sırt çantası, yıldırım dolayısıyla düşürdüğü silahlarını ve kampından geriye kalan ne varsa kapar ve garip, topallaya hoplaya yürüyen yaşlı adamın peşine takılır.

 

“Evet. Öyle dedin.”, der Brom kati bir sesle.

“Eh.. İlk akıl gidermiş, derler..”, der adam ve sırıtır.

“Eee?”, der Brom ve işin peşini bırakmaz.

Yaşlı adam temkinli bir şekilde etrafına bakınır, sonra da sıkılgan bir sesle konuşur..

“Heavens Hand nerededir, bilir misin, evlat?”, diye sorar.

“Evet.”, der Brom. “Durkahan’ın oldukça kuzeyinde, Korduba’s Watch’ı geçince..”

“Aaaaa.. Coğrafyasını bilen, okumuş bir delikanlı. Tarihini de bilebilirsen sana sorunun cevabını veririm..”, diye mutlu bir şekilde cevap verir yaşlı adam.

 

Brom tekrar kaşlarını çatar.

Yaşlı adamın sorulan sorulara bir türlü açık cevaplar vermeyişi, aslına bakılırsa, herhangi içerikli bir cevap vermeyişi, son bir ayda yaşadığı duygusal tahribattan sonra genç hobbit’te olağan dışı bir sabırsızlık, hatta tahammülsüzlük ve asabiyet oluşturmuştur.

 

“Neden sorduğum sorulara bir türlü cevap vermiyorsun?”, diye huysuzca sorar.

“Neden böyle bir beklenti içerisindesin?”, diye sorar yaşlı adam.

“Kampına geldin, kim olduğunu, ne yaptığını ve fırtınayı sordum ama beni kör ve sağır etmen dışında da hiçbir cevap vermedin!”, diye neredeyse hırlar Brom.

“Aaa.. Birisi yanlış tarafından kalkmış sanırım.. biri-iki ay önce..”, der yaşlı adam sonra derin, sessiz bir soluk verir ve devam eder. “Öncelikle, kampına misafir yada davet edilmediğim için gerçekte misafirin de olmadım. Kendince muhtemel haklı sebeplerden ötürü de olsa, yine de bana silah çektin. Sana üzerimde silah olmadığını göstermiş olmama rağmen silahlarını indirmedin, dolayısıyla ben de kampının etrafından dolaştım. Sana adımı vermemi gerektirecek nezaket koşullarını bana sunmadığın için, ben de sana adımı verme gereği görmedim.

Sana bir hobbit’in burada ne işi olduğunu sordum, ama buna da bir cevap alamayınca, bende yapmaya geldiğim kendi işimle uğraşmaya karar verdim.

Seni kulaklarını kapatman ve ağzını da açman konusunda uyardım. Açıkçası bu uyarılardan sonra gözlerini açık bırakacağın aklımın ucundan bile geçmemişti.. Sanırım kulaklarını yeterince sıkı kapatmadığın için anlık sağır, gözlerini açık tuttuğun için anlık kör, ağzını da söylediğim gibi açmadığın için de kendi bedensel iç basıncın, yıldırımın oluşturduğu dış basınçla dengelenmedi ve tahmin et, hanginiz kazandınız?”, diye mutlu bir şekilde paslı sesiyle açıklar yaşlı adam.

 

Brom’un yüzü daha da kararır çünkü adam haklıdır. Teknik yada nezaket; her halükarda haklıdır.

 

“Brom.. Brom Bumblebrim..”, der neden sonra kaynayan bir sesle.

“Tanıştığımıza sevindim, Brom-Brom Bumblebrim..”, der yaşlı adam sırıtarak. “Benim adım da Cathber Gwet’chen Bolgrig.. Ama sen bana bunlardan sadece bir tanesini kullanarak hitap etsen de olur. Aslına bakılırsa öyle olmasını rica edeceğim.. Karşılaştığım bazı yaratıklar tamamını kullanmakta ısrar ediyorlar ve her defasında duyması, söylemesinden bile daha acıklı oluyor..”

“..Fey’ler gibi..”, diye sokuşturur araya Brom.

“Ahhaaa.. Evet, fey’ler gibi..”, der yaşlı Cathber ‘en sonunda anlayan birisini buldum’ der gibi!

“Asadan ve Heavens Hand’den bahsediyorduk.”, der Brom ve bu garip, tek düze hali kendisini bile biraz şaşırtır.

“Hayır, genç Brom, daha başlamamıştık. Ama merak etme, çok heyecanlı bir hikaye. Bununla birlikte, sanırım ikimizde bir gece için yeterince ıslandık. Önce biraz ısınıp kuruyalım, karnımızı da biraz doyuralım sonrasında hala ayık istek, sana anlatırım.. Ve işte geldik.”, der yaşlı adam ve tamamen çam dallarından örme, daha çok bir kunduz yuvasını andıran ve yaşlı adamın sadece beline kadar gelen küçük, kubbeli bir ‘şeyin’ yanına gelirler.

“Hmmm..”, diye sesli bir şekilde düşünür adam. “Pek de misafir beklemiyordum açıkçası. Sanırım bu ikimiz için biraz küçük. Ama merak etme. Sanıyorum bu konuda bir şeyler yapabilirim..”

Yaşlı adam ellerini kaldırır ve Brom’un çıkaramadığı bir dilde bir şeyler mırıldanmaya başlar.

 

Aradan biraz zaman geçer.

 

“Hiç bi şey olmuyor..”, der Brom neden sonra.

“Hiç bir şey olmuyor da ne demek?”, diye sorar yaşlı adam.

“Her ne yapıyorsan, bi işe yaramıyor!”, diye açıklar Brom.

“Bu.. biraz utanç verici bir durum..”, der Cathber. “Bir de şunu deneyelim bakalım..”

 

Aradan biraz daha zaman geçer.

 

“Hala bir şey olmuyor..”, diye mırıldanır genç hobbit.

“Bu.. gerçekten beklenmedik bir durum. Normalde bunun işe yaramış olması lazımdı!”, der yaşlı adam alınmış bir sesle.

“Ne yaptığını bildiğinden emin misin?”, diye sorar Brom.

“Ne münasebet! Tabi ki ne yaptığımı biliyorum!”, der Cathber, tamamen alınmış bir sesle.

Sonra yine bir şeyler mırıldanmaya başlar.

 

Aradan biraz daha vakit geçer ama yine bir şey olmaz.

 

“Bu.. gerçekten çok garip.”, der yaşlı adam hayretle kendi ellerine bakarak.

Brom acımasızca ‘fırk’lar.

Sonra sırt çantasını yere bırakır, içinden küçük, katlanabilir çadırını çıkartır ve kurmaya başlar.

Fena bozulmuş bir Cathber, kaşları çatılı bir şekilde küçük hobbit’in kendi çadırını kurmasını seyreder.

Sonra arkasını döner ve daha bir azimle tekrar bir şeyler mırıldanmaya başlar.

“Hayır!”, diye kendi kendisine söyleniyormuş gibi konuşur birden. “Anlaşmamız böyle değildi. Ben size olan yükümlülüklerimi yerine getirdim. Sizin de kendi payımıza düşeni— Ne demek koşullar değişti?! Hangi koşullar değiş—? Hayır, hayır tabiki size kızgın değilim. Neden size kızgın ola—? Aaaa.. sanırım şimdi anladım. Tamam, olur böyle şeyler.. Sorun değil, sorun değil.. Ateşi yakın bari.. Yaşlı bir adama yağmurlu bir havada kuru dal aratmakla uğraştırmayın..”

Brom, bir yandan bu ‘zır deli’ adamın söylediklerine kulak kabartırken, bir yandan da çadırını kurar. İşi bittiğinde yaşlı adamı, etrafı taşlarla çevrilmiş bir ateşin başında bulur. Ateşin hemen ilerisinde ise kayda değer bir miktarda ve düzgünce dizilmiş kuru dal ve odunlar durmaktadır.

Brom ister istemez ateşe yaklaşır.

Yanına geldiğinde yaşlı adamın ince çubuklara balık, patates, domates, patlıcan ve mısır geçirdiğini görür. Adam çubuklara geçirdiği yiyecekleri imtina ile ateşin yanına dizer, bunların bazılarının iyice kızarmalarını beklerken, bazılarının ise sadece hafif renklerinin değişmelerini bekleyecek kadar ısıtır.

Brom’un bir anda ağzı sulanır.

“Öylece durup seyir mi edeceksin, Efendi Hobbit? Yoksa gelip bunları yiyecek misin? Bu kadar şeyi tek başıma yersem sanırım bu benim yaşımdaki birisi için hazımsız bir gece olurdu..”, diye söylenir yaşlı adam.

 

Brom ateşin başına çöker ve ellerini ısıtır biraz, sonrada kendisine uzatılan çubuklara geçirilmiş balıkları, patatesleri, domatesleri, patlıcanları ve son olarak da mısırları yer.

 

Yaşlı Cathber yemek boyunca sesini çıkarmaz ve kendisi de yaptığı yemeklerden tadımlık ısırıklar alır. Sonra biraz abartılı bir şekilde esner ve gözlerini ovuşturur.

“Aaaahh.. Bu yaşlı kemikler benden uyumamı talep ediyorlar. Sen istersen ateşin başında takılabilirsin.”, der ve hemen ileride duran kuru dal ve odunlara işaret ederek, “Gördüğün gibi gece seni sıcak tutacak kadar yakacak odunumuz var.”

“Ne?”, diye sorar Brom. “Bu kadar mı?”

“Anlayamadım? Doymadıysan şu sepetin içerisinde biraz daha var yiyecek bir şeyler.”, der Cathber ve odunların hemen yanında duran bir sepete işaret eder. “Ama korkarım çubuklarla geçirip pişirmeyi kendin yapmak zorunda kalacaksın..”

“Hayır, onu sormuyorum. Konuşacak bir şeylerimiz yok muydu?”, diye biraz asabîce sorar genç hobbit.

“Benim söyleyeceklerim bekleyebilir, Efendi Hobbit. Senin söyleyeceklerin ise bir barut fıçısının içinde ve patlamaya hazır gibi.. Sanıyorum patladığında ikimizin de orda olmamasını tercih edeceğim. Söylemeye hazır olduğunda, ben de dinlemeye hazır olmuş olacağım. Sen dinlemeye hazır olduğunda, ben de söylemiş olacağım..”, der Cathber ciddi bir gülümseyişle, sonra kalkar ve küçük, çam dallarından yapılmış kulübemsi çadırına gider.

 

Brom adamın arkasından sessizce kaynar.

“Kaçık, zır deli, yaşlı berduş!”, diye burnundan soluyarak söylenir.

 

Genç hobbit’in zihninin derinliklerindeki bir ses, Cathber Gwet’chen Bolgrig ismini bir yerlerde duymuş yada okumuş olduğunu ona hatırlatır ama o isimle bağdaşan sadece bir kişi vardır ve o kişi bir ‘insan’dır ve rivayetlere göre sekiz yüz küsur yıl önce gerçekleşen Themalsar adındaki kaçık bir papazın ordularına karşı yapılan savaşta bulunmuştur..

Brom inançsızca ‘fırk’lar.

Birincisi bu adam, yaşlı olmakla beraber bir insandır ve bırakın sekiz yüz küsur yıl yaşında olmayı, anca ayakta durabilmektedir. İkincisi ise orijinal Cathber’in kendisi de bir insandır ve onun da sekiz yüz küsur yıl yaşamış olması mümkün değildir. Brom, bu adamın, tanınmış birisinin adını alarak kendince şöhret peşinde koşan bir kaçık olduğunu düşünür.. yada ortada nesilden nesile geçen bir kült vardır ve her nesilde birisine bu isim bahşedilmesi dolayısıyla bu adamın adı, tarihi kişilik olan orijinal Cathber’in adıyla aynıdır.

 

“Çattık..”, diye homurdanır Brom ve kalkıp düzgün bir şekilde dizilmiş odunların yanında duran sepetin saman saplarından örülme kapağını açar ve içine bakar.

Sepetin içinde her şey ilginç bir şekilde ayrı ayrı kase yada bohçaların içinde durmaktadır; kapalı bir kasenin içinde tuzlanıp kurutulmuş bir düzine balık, ayrı ayrı bohçalanmış patatesler, patlıcanlar, domatesler, mantarlar, mısırlar, fasulyeler ve..

 

..Brom olduğu yerde çakılıp kalır..

 

Küçük bir çanak dolusu, kırmızı-pembe çilek..

 

Brom sepetin başında ne kadar durur bilemez zira zaman onun için durmuş gibidir..

“Hayır yaa..”, diye sessizce inler. “Unutmak üzereydim..”

 

Belli ki genç hobbit hiçbir şekilde unutmak üzere değildir..

 

Uzaklarda bir yerde gök tekrar gürler.

Orman kısa bir anlığına aydınlanır ve kendisini sessizce seyredenlere acıklı bir sahneyi sergiler.

Öylece, durduğu yerde, Brom Bumblebrim hıçkırıklarla ağlamaktadır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

26.04.7591 B.Y.S (-16 Yıl)
Nisan sonu.
Ritual Ormanları..

 

Daha hızlı, daha hızlı, genç hobbit. Fırsatı kaçırmak üzereyiz!”, diye, bir yandan topallaya-zıplaya koşarken, bir yandan da paslı sesiyle seslenir yaşlı Cathber. “Bu fırtına biraz aceleci çıktı ve korkarım içini dökmek için sabırsızlanıyor..” 

Brom yine sırılsıklam olmuş bir şekilde durmak bilmeyen yaşlı adamın peşinden, nefes nefese kalmış bir şekilde, elindeki yamuk asa ile koşturur. Genç hobbit, Ritual Ormanlarına geldiğinden beri devamlı ıslak gibidir sanki ve aklı başında herkes gibi kendisi de yağmur altında ‘terlemekten’ hoşlanmaz.

“Geliyorum, geliyorum..”, diye bağırır homurdanan kara bulutların altında koşarken.

Aslında gece olmasına daha saatler vardır ama hem bu ormanlığın yoğun ağaçları, hem de gök yüzünde yuvarlanan koyu bulutlar sayesinde genç hobbit açısından gece olsa da değişen bir şey olmazmış gibi gelir.

Brom tekrar gök yüzünden boğuk homurtuları duyulmaya başlar ve birkaç yüz yarda ileride yaşlı Cathber’in ona doğru, “Acele et, delikanlı.. Acele et, geliyor!”, diye elini salladığını görür.

Sırılsıklam olmuş hobbit, biraz daha hızlanır, yaşlı adamın yanına gelir, haftalar önce adamın kendisine verdiği çapayla yeri kazar, asayı açtığı deliğe saplar ve toprağa tesadüf eden ucunu iyice kapatıp yerine sabitler..

..ve kaçar!

 

Genç hobbit, ilk tecrübesinden sonra aynı acemiliği tekrarlamak gibi bir niyeti yoktur ve kendisi gibi çoktan uzaklaşmış yaşlı Cathber’in yanına, kocaman bir çınarın arkasına pineklemiş, ellerini kulaklarına sımsıkı kapatmış ve ağzını da açabildiği kadar açmış bir şekilde bekler.

 

Gök yüzünden ve kapkara bulutların arasından duyulan homurtular şiddetlenir ve birden, sağır edecek bir şiddetle ‘hapşırır’..!

Brom koskocaman bir çınarın arkasında saklanmış, dahası gözlerini de sımsıkı kapatmış olmasına rağmen yine de ‘beyaz’ görür..

Tekrar gözlerini açtığında gündüz biraz aydınlanmış gibidir ve yukarından, gök yüzünden bir – iki defa daha hoşnutsuz homurtular duyulur, sonra yağmur başladığı gibi bir anda kesilir!

 

“Bunu daha ne kadar yapacağız?”, diye biraz bıkmış bir sesle söylenir Brom. “Neredeyse üç aydır ormanın güneyinde bir oraya, bir buraya koşturup fırtına avlıyoruz!”

“Fırtına avlamak.. Bu çok hoşuma gitti, genç Brom.. Sen gerçekten kelimeler için yaratılmış bir varlıksın, ve bu dünya için de bir zenginliksin!”, diye kıkırdar yaşlı adam.

 

Brom kaşlarını çatar..

 

Gerçekte Brom somurtkan biri değildir. Olur olmaz her şeye kaş çatan da bir hobbit olmamıştır hiç bir zaman. Aslına bakılırsa kaç çatmak, hobbit’lerde sık görülen bir mimik de değildir.

Bu kaş çatma olayı, onda sonradan peyda olmuş bir alışkanlıktır..

Bir kaç ay öncesinden itibaren..

..Gulls Perch’den ayrılmasından sonra..

..Sevgili, güzel, saf, temiz ve olağanüstü Aremela’sının ölümünden sonra.

 

“Asıl soruna dönersek, bu ‘fırtına avı’, gerçekten çok önemli. Sana anlattıklarımı hatırla. Heavens Hand, mebus iblislerle bizim aramızda duran tek şey. Evet, Tranquil elf’leri ve Dwarwick dwarf’ları da bu konuda Heavens Hand’e devamlı yardım ve destek gönderiyorlar ama, en nihayetinde, orada savaşıp hayatlarını veren insanlar krallığın gerisinde yaşayan diğer insan ve ırkları da koruyorlar. Onlar olmazsa yada bir gün orası düşerse, bu insanlığın sonu olur. Bizim de onlara birazcık olsun yardımlarımız dokunmalı, öyle değil mi?”, diye mutlu bir ciddiyetle anlatır yaşlı Cathber.

“O kısmını anladım da, bu yıldırımların ne işe yaradığını hala anlamış değilim. Dahası, bu lanet olasıca asa nasıl oluyor da bunca yıldırımdan sonra hala tek parça halinde durabiliyor?”, diye bıkmış bir ifadeyle sorar Brom.

 

Genç Brom, kaş çatma olayının yanı sıra, bir kaç başka yeni huy daha edinmiş gibidir; bıkkınlık, yılgınlık, hoşnutsuzluk, umarsızlık ve genel anlamda ciddi bir ‘bitse de gitsek’ tavrı içeren keyifsizlik ve buradaki ‘gitsek’ kısmı ise spesifik bir olayla sınırlı değil, sanki genç Brom bunu ‘hayatın kendisi’ için değerlendirmektedir..

 

“Nereye savurduğunu bilmeden lanet okumamalısın, genç Brom. Lanetler hafife alınacak şeyler değildirler..”, der Cathber nazikçe.. ama sesinde altı çizili bir ciddiyet de vardır sanki.

“Uhhmm.. özür dilerim. Lafın gelişi..”

“Korkarım, lanetlerde ‘lafın gelişi’ de olmaz, Efendi Hobbit.”, der yaşlı adam. “Bunu bir çoklarından fazla senin bilmen gerekir.”

“Ne demek istiyorsun?”, diye biraz fazla haşince sorar Brom.

“Asa parçalanmıyor çünkü bilge bazı şahıslar ve mucitlerin hazırladığı ve şahsımın bile anlamadığı karmaşık bazı kimsaysal solüsyonlarla yıkanarak yapısal olarak güçlendirilmiş bir asa bu. Yamuk oluşunun da keyfî değil, kondüktörel olarak bir gereklilik olduğu aynı şahıslar tarafınca ısrarlı bir şekilde tekrarlandı bana.”, der yaşlı Cathber ve genç hobbit’in haşin sorusunu harika bir şekilde saman altı eder. “Yıldırımların ne işe yaradığına gelirsek, bu bizim hiçbir işimize yaramayacak çünkü onları kendimiz için toplamıyoruz. Bana gelen haberlere göre ‘düşman’ saflarında beklenmedik ve olağan dışı bazı hareketlenmeler varmış. Heavens Hand efendileri, benim gibi mazbut ve naif olmakla beraber bazı özel becerileri olan şahsiyetlerden, Demons Wall’un müdafaası için böylesi yıldırım asalarının gerektiği konusunda isteklerde bulundular. Sanıyorum ki bu asalardan başka ormanlarda şahsım dışında yapanlar da var. Bu asaları İblis Duvarına yerleştirdiklerinde hem oradaki mevcut büyülü muhafazaları, devamlı insan gücü aratmaksızın besleyecekler, hem de yaklaşan iblisleri, benim tahminime göre en az iki bin yarda gibi etkili bir mesafeden vurabilecekler.”

Brom, iki bin yardayı duyunca ister istemez tırsar zira bu gerçekten fevkalade etkili ve bir o kadar da ürkütücü bir mesafedir. Bu, Endless Watch surlarındaki, uzun menzilli Drashan korsan gemileri için özellikle imal edilmiş anti-kalyon mancınıklarının bile etkili mesafesinin neredeyse iki buçuk katıdır!

“Oha!”, diye geçirir Brom içinden ve bir anda ıkınarak ve isteksizce yaptığı işin gerçek potansiyeline ayılıverir. Yaptıkları bu iş, teorik yada sonuçları itibariyle muallak ve idealistçe yapılan bir iş değil, Heavens Hand’deki bir demircinin, askerlerin kırılmış silahlarını yada zırhlarını tamir etmesi kadar ‘pratik’ sonuçları olan bir emektir..

Genç Brom yaptığı işin mutlak tekabülünü tam olarak kavramış olmasada duydukları, ona olan umarsız tavrını silmeye de yetecektir.

Cepheden aylarca mesafe uzaklıkta olmasına karşın, oradaki mücadeleyi birinci elden etkileyecek ve sayısız hayatı da kurtarma potansiyeli olan bu ‘basit’ gibi görünen ‘fırtına avı’, bir anda onun için yeni farkındalıklar ve beklenmedi bazı algı kapıları da açıverecektir.

Ve genç hobbit bu düşünce silsilesinin sonuna ve ilgili sonuçlarına vardığında, yaşlı Cathber’in ışıl ışıl gözlerle ve sessizce kendisini seyreder halde bulur.

Brom, bu adamın kim olduğu konusunda kati bir sonuca varamaz —hafif kaçık, daha çok da bir deli olması dışında..

..ama onun ‘normal’ bir deli olduğunu da düşünmez.

 

“Eee..? Sırada hangi fırtına var?”, diye sorar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bunu takip eden aylar boyunca yaşlı Cathber, Brom’u, Ritual Ormanlarının etrafında, içinde, altında ve üstünde.. ve fırtına peşinde, durmaksızın koşturur. Genç hobbit’in yaşlı adam hakkında git gide artan kuşkuları, yeni bir fırtına peşinde koşarken tesadüf ettikleri Themalsar Harabelerine ulaştıklarında kesinleşir. 

Yıldırım asasını topraktan söküp çıkartan Brom, Cathber’i yanında değil, onu orman sınırının dışında bulur. Yaşlı adam, kayıp bir ifadeyle kuzeye ve doğuya bakmaktadır..

..kıpırdamadan ve öylece.

 

“Cathber?”, diye soran bir ifadeyle yaklaşır Brom, yaşlı adamın yanına.

“Zaman, bazı şeyleri tahammül edilir hale getiriyor, genç Brom Bumblebrim. Ama asla silip atamıyor.”, der yaşlı Cathber.

Brom, bu lafın üzerine olduğu yerde kalakalır.

“Burası.”, der Cathber sessizce. “İşte tam burası.. ve 740 yıl, 6 ay ve 11 gün önce..”

“Anlamadım..”

“268, 570 ve bu gün.. Eşimi kaybettiğim yer, ve üzerinden geçen zaman, delikanlı..”

Brom hayret yaşlı adama bakar.

 

“Bunca zaman sonra bile o kadar çıplak bir şekilde hatırlıyorum ki.. Themalar ve habis orduları, Grandeleren ve elflerini kuşatmıştı ve bizler —Arashkan ordusundan insanlar, Elder Hills’den dwarflar, Silent Hills’den gnomelar, bulup buluşturduğumuz ne kadar dost, fey, melek varsa canımızı dişimize takmış, elimizden gelen her şeyi yapıyorduk.. O gün bize Göklerin göndereceği bazı habercilerin geleceği söylenmişti. ‘Bir yanlışı düzeltmek için..’, dediler.. Bunun ne demek olduğunu yada ne anlama geldiğini hala çözebilmiş değilim ama emir yukardan.. çok yukardan.. Göklerden gelmişti ve bize gelecek olan haberciler için yol açmamız gerektiği söylendi.. Biz de açtık.

Bu.. bu bize çok pahalıya mal oldu.. Bir çok hayata.. Bir çok kadın dul kaldı o gün.. Bir çok erkek de yalnız.. O gün eşim ve sevgilim olan kadın da haberciler için yolu açanlar arasındaydı.. Halbuki Gökler onu bir melek olarak sıf benim için bu dünyaya indirmişlerdi!

 

Evet, Efendi Bumblebrim. 

 

Aradan 268, 570 ve bu gün geçti ve ben onu hala özlüyorum. Niyetimiz savaştan sonra yerleşip beraber bir hayat kurmaktı. İkimiz de çocukları çok seviyorduk. İkimiz de çocuklarımız olsun istiyorduk.. Ama Themalsar onu benden aldı ve aradan 740 yıl geçmiş olmasına rağmen asla çocuklarım olmadı..

 

Acısı dindi mi?

Hayır.

Sadece bulandı..

 

Bana yalnız geçireceğim 740 yılımı takas etmemi isteseler, onunla geçireceğim basit bir hayat için gözümü kırpmadan ‘Alın. Yüz yıllar sizin olsun. Bana onunla geçireceğim 40 yılı verin yeter.’, derdim.

İşin en acı.. ve güzel yanı nedir biliyor musun, genç Brom?

Yıllar geçtikçe onun yüzü, hatırası, dokunuşu ve dudaklarının tadı.. daha da güzelleşiyor olması..

Bunları neden sana anlattığımı merak ediyorsan söyleyeyim..

 

Benim yaptığım hatayı yapma..

 

Kayıplarımız kaçınılmazdır. Bir ölümlü olmanın en güzel yanıdır bu; bir ölümlü olmamız.. ve kayıplarımız..

Fey’lerin biz insanlara neden gıpta ettiklerinin sebebi de gerçekte budur; sınırlı olan zamanımızda yapabildiklerimiz.

Tok, açın halinden anlamaz.

Ölümsüz de ölümlünün yaşadığı sevgileri, tutuşan duyguları ve aldığı zevkleri asla tadamaz..”

 

Yaşlı Cathber ve Brom, sessizlik içerinde ormana geri dönerler..

..ve genç ozan aylar.. çok aylar sonra ilk defa Lir’ini tekrar eline alır.

Sessizce söylediği şarkının sözleri ona geliverir..

 

 

 

Time.
 
You cannot fight it,
you cannot resist it,
beat it, wound it nor slay it.
You can only yield to it..
 
Time.
 
It is cunning,
it is stingy, ruthless, pitiless
and sparse.
It turns a spark into a fire, and fire into ash.
It grinds mountains to dust.
It gathers trickles into oceans.
It gives birth to rebellions and liberties
and brings down empires..
It gives meaning to patience,
diligence, and vigilance.
It is the key to mortality
and the lock to eternity.
It precedes
and postcedes..
One day we are,
one day we are not.
It is hope and it is despair..

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bu olaydan sonra Brom için ‘yaşlı adam’ birden ‘Efendi Cathber’ oluverir ve Efendi Cathber onu daha kuzeye, Büyük Kuzey Tundra’larının girişine kadar götürür ve ikisininde ıkınarak tırmandıkları bir dağın kıyısından bembeyaz tundraları gösterir, orada yaşayan barbar kabileleri ve sürülerinden, kocaman buz devlerinden, muazzam kar ayılarından, vaşaklarından, büyük, beyaz ejderlerden ve daha bir çok başka harikalardan bahseder. 

Efendi Cathber, genç hobbit’i yıldırımların peşinde koştururken güneye, sonra çaprazlamasına tekrar kuzeye, sonra yine güneye indirir ve beraber Oger’s Foot denen yere getirir ve Brom bu süre içerisinde farkında olmadan günleri, haftaları ve ayları saymayı bırakıverir ve yaşlı adamla geçirdiği zamanı tekil ‘an’lar olarak ve hayatında daha önce hiç olmadığını kadar ‘ayık’ bir şekilde yaşar. Sanki zamanın geçişiyle ilgili kaybı, etrafında olup bitenlere karşı oluşan yepyeni bir farkındalıkla takas etmiştir.

Evet, zaman önemlidir zira geçişi, ve bu geçişe bağlı olarak, ‘bitti’ —gibi bazı kaçınılmaz sonuçları vardır. Ama genç hobbit için içerik ve algı, yüzeysel olarak kaybedilen zamana fazlasıyla değerdir..

 

“Evet, Efendi Hobbit.. burada dikkatli olmamız gerekecek..”, diye uyarır yaşlı Cathber.

“Neden ki?”, diye sorar Brom.

“Çünkü burası Oger’s Foot ve bu tepelerin sakinleri biraz heyecanlı.. aslında ‘tez canlı’ tiplerdir.”, der Cathber.

“Neden ki?”, diye tekrarlar genç hobbit.

“Çünkü burası Oger’s Foot.. Buranın sakinlerinin kim olduklarını konusunda bir tahmininde bulunabilirsin —ve ‘sakinleri’ derken bunu da olabilecek en geniş anlamda kullandığımı da ifade etmek isterim.”, diye sırıtarak açıklar yaşlı adam.

“Oger! Muhteşem Gökler adına.. Burada oger’ler mi yaşıyor?”, diye çığlar Brom.

“Çok uzun yüzyıllardır..”, der Cathber ve kıkırdak.

“Bu inanılır gibi değil.. Oger’lerin burada yaşamasına nasıl müsaade edebilirsiniz! Onlar fevkalade vahşi ve tehlikeliler..”, diye inler Brom ve bir anda korkuyla her yere bakmaya başlar.

“Müsaade, biraz kuvvetli bir ifade oldu, evlat. Hiç kimse, bir başkasının yaşam hakkı üzerinde ‘müsaade’ gücüne sahip olmamalı. Onlar çoğumuzdan önce buradaydılar.. Serenity Home’dan bile önce.. Geçinmeyi bilen.. ve isteyenler olduğu sürece de, genel olarak kaleme alınmamış bir barış da var insanlarla oger’ler arasında. Ve tabii, onları buradan atacak bir gücün olmayışının da söz konusu barışda bir etkisi vardır eminim.”, diye ekler yaşlı adam gülerek.

“Ama rivayetlere göre Themalsar Savaşından sonra gerçekleşen neredeyse tüm ayaklanmalarda oger’ler de yer almışlar.”, diye itiraz eder Brom.

“Aaaaa.. Ama söz konusu ayaklanmalarda insanlar da vardı.. Onlardan dolayı bütün insanları da mı suçlayalım?”

 

Brom buna da itiraz etmek ister.. Gulls Perch’de olanlardan sonra genç hobbit’in insanlara da, dwarf’lara da hiç bir inancı yada itimadı kalmadığı gibi, onlara karşı içsel, gizli ve pek de azımsanmayacak bir nefret de beslemiyor değildir —ki bu da bir hobbit için biraz hayret verici bir durumdur..

 

“Neyse ki yanımızda sizin gibi tanınmış, meşhur bir şahsiyet var..”, diye mırıldanır en sonunda.

Yaşlı Cathber buna kıkırdayarak karşılık verir.

“Bana olan inancın onure edici genç hobbit, ama eminim kaynayan bir kazanın içinde en az senin kadar iyi pişeceğimdir!”

 

Brom uzun bir zamandır yapmadığı, yapmaktan da imtina ettiği bir şeyi yapar..

.. kaşlarını çatar!

 

“Veee, sanırım fırtınamız da burada..”, der Cathber mutlu bir şekilde ve birden gök homurdanmaya başlar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Neden buraya fırtınalarını getirdin Kadber? Size saldırmadık. Sizlerden kimseyi kaçırıp yemedik.. Atalarımızın suçlarını çoktan bize ödettiniz!”, diye gürler neredeyse dört yarda boyundaki iri kaslı, iri omuzlu, iri göğüslü ve iri kafalı dişi oger, yüzünde fevkalade çirkin bir ifadeyle. 

Bir düzine yarı-devin yeri göğü sarsarak varlıklarını gelmelerinden önce ilan edeceklerini sanırdınız.. En azından genç Brom’un kati beklentisi buydu. Fırtına ile gelen yıldırımı ‘topladıktan’ sonra birden ve hiçbir ön uyarı olmaksızın peyda oluvermişlerdi oger’ler; ellerinde kocaman kılıçlar, gürzler, taştan oyulmuş ‘sopalar’, beraberlerinde getirdikleri, her biri neredeyse yirmişer kiloluk ‘fırlatma’ taşlarlarıyla..

 

“Merhaba, Reise Grulganiste..”, der Efendi Cathber sakince. “Seni ve aileni böylesi harika bir günde görmek ne güzel.”

‘Reise Grulganiste’, Cathber’e fena pis bir bakış atar ve korku içerinde titreyen zavallı küçük hobbit, gerçek ve etkili ‘kaş çatmanın’ ne olduğunu anlayıverir.

Cathber bu manzara karşısında ivedilikle taktik değiştirir.

“Çağırdığım bu küçük fırtına ile sizi rahatsız ettiysem özür dilerim. Ama sizi temin ederim ki bunun sizinle bir ilgisi olmadığı gibi size karşı da yapılmış bir şey değildi..”

“Bunu göreceğiz, Kadber! Geçen yıllarda bize hep hediyelerle gelmemiş olsaydın, seni şuracıkta pişirirdim!”, diye kapkara bir ifadeyle hırlar ‘kadın’.

“Bunu yapmış olmanız hepimiz için acı bir gün olurdu..”, der yaşlı Cathber.

“Neden? Bunu yapmayacağımı mı düşünüyorsun bükük insan!”, diye kendi kişisel fırtınasıyla hırlar Reise Grulganiste.

“Aaaa.. hayır, efendim.. Benden et çıkmaz ve dişlerinizin arasına takılmış kemiklerim bütün gününüzü mahvederdi de ondan.”, der yaşlı adam kıkırdayarak.

Reise Grulganiste bu cevabı komik bulduysa da bu hiç bir şekilde yüzüne yansımaz!

“Peki, peki.. Belli ki bugün ters yanımızdan kalkmışız. Olur böyle şeyler.. Ama merak etmeyin, Yüce Reise.. size yine elim boş gelmiş değilim!”, diye deklere eder Efendi Cathber.

“Bize ne getirdin, bükük insan?”, diye burnundan solur Grulganiste.

“Saygıdeğer ve eşsiz namınıza yakışır bir hediye; size Efendi Ozan’ı getirdim!”

 

“Ne?!”, diye dehşetle küçük, korku dolu bir çığlık atar Brom!

 

“Bu mu? Bu yaşından sonra çocuk mu yaptın kendine bükük insan? Hangi kuş beyinli kadın senin gibi huysuz bir adamdan çocuk ister ki?”, diye horlayan bir sesle yaşlı adama bakar.

“Ben.. buna biraz alınmadım değil, doğrusu Ganiste! Benim peşimden koşturduğun zamanları hatırlıyorum! Bütün orman, benim için söylediğin ağıtlardan dolayı aylarca uyuyamamıştı!”, diye fena halde alınmış bir şekilde mızmızlanır yaşlı Cathber.

 

Reise Grulganiste buna sadece haşin ve acımasız bir kahkaha ile cevap verir.

 

“O üç yüz yıl önceydi, bükük insan! O zaman kafanda saç, bacaklarında da et vardı!”

Efendi Cathber, kıpkırmızı bir suratla burnundan solur.

“Bu çok acımasızca oldu, Ganiste! Senin kalibrendeki bir kadına hiç yakıştıramadım doğrusu..”

“Benim kalibremdeki kadınlar, kalibreli erkeklerden hoşlanırlar, Kadber!”, diye pis bir sırıtışla cevap verir Reise.

“Görüyorum ki ölümcül espri anlayışından hiçbir şey eksilmemiş, Ganiste.. Şimdi. Burada durup beni horlamaya devam mı edeceksin, yoksa işimize mi bakacağız?”, diye rezil olmuş bir ifadeyle konuşur, yaşlı adam.

“Ben devam etmeye meyilliyim, bükük adam..”, diye cevabı yapıştıtır koca oger.

“Meyilliyim..?”, diye hayretle ünler Brom bir anda.

 

Ortam bir anda sessizleşir.

 

Reise Grulganiste, kapkara olmuş bir suratla önce Brom’a, sonra Cathber’a, sonra da tekrar Brom’a bakar..

Brom yutkunur ve olduğundan daha da küçülmeye çalışır..

Koca ‘kadın’ arkasını dönmeden birkaç emir yağdırır ve yanındaki oger’ler birden kendilerine yapacak bir şeyler bulmaya giderler.

Grulganiste uzun bir süre burnundan soluyarak Brom’a ve Cathber’e yakıcı gözleriyle bakmaya devam eder.

 

“Nerden buldun bu küçük şeyi?”, diye hırlar kadın.

“Aslına bakılırsa, o beni buldu dersem daha isabetli olur —ki bu da uzun ve konumuzla pek de alakalı olmayan bir hikaye.”, der Cathber.

“Ne var? Nooluyo yaa?”, diye tiz bir sesle fısıldar Brom.

“Fark ettin.”, diye cevap verir Cathber.

“Fark ettim? Aslında sadece biraz yadırgadım, o kadar. ‘Meyletmek’, insanların bile günlük konuşmalarında kullandıkları bir ifade değil..”

“Ve sana göre ‘aptal oger’lerin’ hiç kullanmaması gereken bir şey bu, öyle mi?”, diye yüzünde nahoş bir ifadeyle bakar Grulganiste, küçük hobbite.

“Aptallık, ırklara özel bir şey değil, hanımefendi.. Kişisel tercihlere ve davranışların sonuçlarına özel bir hal..”, diye açıklar Brom.

“Gerçekten, nerden buldun bunu?”, diye tekrar sorar Reise.

Cathber omuzlarını silker.

“Dediğim gibi.. ikimiz de bir birimizi tanımıyorduk ve oldukça alakasız koşullar altında karşılaştık. Sonra Efendi Ozan bana nezaket gösterdi ve bana eşlik etmeye karar verdi.”

“Sana neden nezaket göstersin ki? Sen haşin, acımasız, duygusuz ve kalpsiz bir adamsın, Kadber!”, diye hışmeder Grulganiste.

“Alındım.”, der Cathber.

“Efendi Cathber?”, diye temkinli bir şekilde sorar Brom.

“Bu.. öhöm.. sorunun cevabını daha sonra konuşsak..”, diye bozuntuya vermemeye çalışarak cevap verir Cathber.

“Beni reddetti!”, diye hışmeder Reise Grulganiste. “Aylarca peşinden koşturdum, beraber ölümcül maceralara atıldık ve en sonunda beni terk edip gitti!”

“Bu.. biraz abartılı ve önemli bazı ayrıntıları eksik olan bir hikaye değil mi, Ganiste?”, diye alınmış bir ifadeyle konuşur yaşlı adam. “Sana hiç bir söz vermedim. Benimle gelmeni istediğimde, gelecek reise olarak Oger’s Foot dışındaki dünyayı daha yakinen görmeni ve tanımanı istedim, o kadar. Bu şekilde oger’lerin mütemadiyen başkalarının kötü emellerine alet edilmelerini, dolayısıyla da öldürülmelerini engellemeyi ummuştum. Sen potansiyeli olan, zeki, uyanık, karizmatik, gelecek vaadeden, fevkalade de çekici ve güzel bir kızdın —bana öyle bakma lütfen, genç hobbit. Her ırkın güzellik anlayışı ve standartları farklıdır. Onları yargılamadan önce onların standartlarını bilmen gerekir.. Lütfen bu elzem bilgilerden mahrum bir şekilde sen de aynı hatayı yapma..”, der Cathber biraz sinirlenmiş bir şekilde.

“Yapmam, efendim..”, der Brom ‘fırk’layarak.

Yaşlı Cathber esef dolu bir nefes verir.

“Seni reddetmedim, Ganiste. Kalbini de kırmak istemedim. Ama görmen gereken şeyleri de görmüş olman gerekiyordu.. Benden istediğinin sevigiyi sana vermedim çünkü o sevgim bir başkasına aitti. Sana o kötülüğü yapamazdım..”, der Cathber ve bunu söylerken de yüzünde hiçbir tereddüt yada utanç yoktur.

 

Reise Grulganiste yine uzun bir sessizlikle ikisini de süzer.

 

“Gelin benimle..”, der emri vaki bir üslupla. “Konuşacak şeylerimiz var.. ve bana getirdiğin bu küçük şeyin marifetlerini görmeye can atıyorum!”

Brom, tamamen tırsmış bir şekilde yaşlı Cathber’in peşine takılır ve ikisi de koca Reise Grulganiste’nin arkasından, Oger’s Foot tepelerinde yaşayan devlerin köyüne doğru yola koyulurlar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Neden beni bunlara veriyosun, Efendi Cathber?”, diye cılız bir sesle inler genç Brom. “Bende sanıldığı kadar et yok! Bu gördüklerinin çoğu tatsız koli köpüğü!” 

“Ahhaaa..!”, diye mutlu bir ifadeyle ünler yaşlı adam. “Kendi lezzetini bu kadar hor görmemelisin, Efendi Hobbit.. Ve oger’ler iş yemeye gelince fazla nüans aramazlar!”

“Yok daha neler!”, diye homurdanır Reise Grulganiste. “Ben yemeklerimde nane, kekik, karabiber, zencefil, karanfil, çörek otu, susam ve safran kullanıyorum.”

“Bence aklına gelen bütün baharatları rastgele sıralıyorsun..”, diye kıkırdar Cathber.

“Bence şansını fazla zorlama istersen yaşlı adam..”, diye yapıştırır Reise..

“‘Bükük adama’ ne oldu?”, diye soru verir Brom birden.

“O seyredenler için kullandığım şey, zira ve gerçekte arkadaşın Cathber, bükük ötesi, sirke gibi bir adamdır!”, diye söylenir Reise Grulganiste.

Brom ister istemez kahkayı basar.

“Bu.. hayret verici bir durum!”

“Neden? Oger’lerin espri anlayışı olamaz mı?”, diye burnundan solur Grulganiste.

“Aaa.. Hayır.. Hayret verici olan, sayenizde Efendi Cathber hakkında öğrendiklerim..”, diye kıkırdayarak cevap verir Brom.

“Bu.. uhhmm.. hakkımda duyduklarını başka yerlerde tekrarlamazsan, pek sevineceğim, Efendi Hobbit.”, der Cathber esefli bir sesle.

“Bilmem. Karşılığında ne vereceğine bakar.”, der Brom sırıtarak.

Reise Grulganiste ‘fırk’lar.

“Sevdim bu küçük adamı, Cathber. Günün sonunda yemeyebilirim bile!”

 

Brom susar!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Neler oluyor Ganiste? Seni fazla tedirgin gördüm..”, siye sorar Cathber sessizce. “En son neredeyse 140 sene önce seni bu kadar tedirgin gördüm.. Ondan önce ise neredeyse iki asır oldu aynı tedirgin gözlerle bana bakıyordun.. İlk ayaklanmaya katılmayı reddettiğinde daha genç, ateşli bir kızdın ve dikkatimi çekmeyi de başarmıştın.. İkincisine katılmayı reddettiğinde ise senin farklı olduğunu anlamıştım..”

“Buraya eski anıları yad etmeye mi geldin, yaşlı adam..”, diye yukardan bakar Cathber’e dev kadın. “Olanlar oldu, ölenler de öldü.. Annem, babam, amcalarım, teyzelerim, erkek ve kız kardeşlerim.. Aileme dair hiç kimsem kalmadı o sefil papaz ve çağrıları yüzünden..”

 

Reise Grulganiste, yaşlı Cathber ve genç Brom’la birlike, insan standartlarına göre kocaman, hobbit standartlarına göre ise devasa oger köyüne geldikten sonra reise adamlarının bir kısmını tekrar devriyeye, bir kısmını nöbet yerlerine, daha sonra çağırdığı başkalarına da gerekli gördüğü bir düzine emirler verip göndermiş, sonra da üçü, Grulganiste’nin dev çadırına girmişlerdi.

Brom, bu kocaman kadının çatırını, ilginç bir şekilde ‘derli toplu’ bulmuştu. Çadır, yere atılmış ve çoğunluğu geometrik desenlerden oluşan hasırlar, kocaman, kalın yüylü kürkler, ocakta pişirilmiş, ve yine çoğunluğu geometrik desenlerle süslenmiş çanak ve çömlekler, çadırın ortasına gömülmüş, etrafı düzenli taşlarla çevrili büyük bir ateş çukur ve yere düzenli bir şekilde ‘atılmış’ minderler, ve kürklerden oluşan bir de yer yatağından oluşmaktadır.

 

“Hayret verici, öyle değil mi?”, diye Brom’un aklından geçenleri dillendirir yaşlı adam, çadırın içine girinceler.

Brom ise herhangi bir yorum yapmamayı tercih eder zira ‘ev sahipleri’ biraz alıngan biridir ve onu ezecek kadar da büyüktür!

“Benim klübemden bile daha temiz ve derli toplu..”, diye ekler Cathber.

“Senin, klube dediğin o acınası çöplükte ancak standartları olmayan fareler yaşar.”, diye horlar yaşlı adamı Grulganiste.

“Ganiste.. Lütfen..”, der Cathber. “Bu kadarı biraz fazla oldu artık. Hışmını birkaç kademe aşağı çeksen, diyorum. İkimizde yaptığım şeyleri neden yaptğımı, yapmamayı tercih ettiğim şeyleri de neden yapmadığımı biliyoruz. Beni yerin dibine geçirerek olmazlardan bir olur çıkmayacağını pek ala biliyorsun..”

Reise Grulganiste sessizce yanan bir ateşle Cathberi süzer.

Neden sonra burnundan soluyarak konuşur.

“Öyle olsun bakalım Cathber.. En azından şimdilik.. Ama bunun karşılığına ölümümün senin elinden olmasını isityorum!”, diye haşin bir sesle konuşur.

Brom hayretle önce Reise Grulganesti’ye, sonra da Efendi Cathber’a bakar.

“Kabul.”, der Cathber kısaca. “Şimdi.. bana neler olduğunu anlatacak mısın? İlk defa buralara yıldırım toplamak için gelmiyorum. Ama seni, beni bekler hande görmek, başlı başına mutlu bir karşılaşma olmakla beraber, beklendik değil.. Tahminim, fırtınanın geldiğini gördüğün anda fırladığın gibi, kısa zamanda bulabildiğin bütün adamlarınla geldin..”

“Bunu nereden bilebilirsin ki?”, diye oldukça hoşnutsuz bir ifadeyle sorar Reise.

“On iki? Gerçekten Ganesti.. Şimdi gerçekten alındım..”, der Cathber kızmış bir şekilde.

“Onlar sağlam adamlardır.”, diye itiraz eder Grulganesti.

“Buna şüphem yok.. Ama beni.. yakalamak için yeterli değiller ve bunu ikimiz de biliyoruz.”, der Cathber.

Brom ise kenarda durmuş, bu iki alakasız kişinin, biri yaşlı ve hafif kaçık, diğeri ise dev bir oger’in bu küçük, sözlü düellosunu izlemektedir.

Reise Grulganesti derin bir soluk verir.

“Beni yine mat etmeyi başardın, yaşlı adam.”, der hafif kızmış, hafif takdir eder bir ifadeyle.

“Seni mat etmekten asla keyif almadım, Ganiste. Öyle de bir niyetim olmadı hiç. Ve senin için söylediğim her şeyi de inanarak söyledim.”, der yaşlı Cathber sessizce.

“Öyle olsun, Cathber. Evet.. ‘Çağrı’ tekrar başladı..”, der Grulganesti ve bu sefer yüzünde belirgin bir korku peyda olur.

“Themalsar daha kaç bin can istiyor?”, diye burnundan solur Cathber.

“O değil.”, der Grulganesti.

Cathber’in bir kaşı kalkar.

“Bu.. başka bir şey..”, der Reise sessizce.

“Kim?”, diye sorar Efendi Cathber.

“Bilmiyorum. Sadece çağrısını duyuyorum.. Geceleri.. ve rüyalarımda.. Çok uzaklardan ve çok daha derinlerden..”, diye fısıldar dev kadın.

Cathber hayretle Reise Grulganiste’ye bakar.

“Bu sesin sahibi o kaçık papaz değil, Cathber. Bu.. çok daha tehlikeli.. Çok daha sinsi.. Çok daha karanlık..”, der Grulganesti korkuyla. “Ve..”

“Ve?”, diye sorar yaşlı Cathber.

“Ve çağırdığında, gerçekten çağırdığında reddedebileceğimi sanmıyorum, Cathber.”

“Reddetmelisin, Ganesti. Halkına neler olduğunu çok iyi biliyorsun..”

“Halkıma neler olduğun senden çok daha iyi biliyorum, yaşlı adam. Ama o sesi duyunca benim bile kanım kaynıyor.. Üstüme zırhlarımı geçirmek ve elime kılıçlarımı alıp kan dökesim geliyor, Cathber.. çok kan dökesim geliyor..”, diye dehşet içerisinde tıslar Oger’s Foot devlerinin Reisesi..

“Ve sen burada, o sese karşı gelmek istiyorsun..”, der bir başka ses..

..ve çadırın girişi aralanır.

Brom, hayatında görebileceği en büyük yaratıkla karşılaşır.

 

Oger’ler, yapı olarak ‘büyük’ yaratıklardır. Büyük, geniş, kalın, kaslı, yıkıcı ve oldukça da acımasız. Ama içeri giren oger, genç Brom’un daha önce gördüğü sayılı ogerleri ‘naif’ kılacak kadar iri cüsseli, kaslı, kalın ve acımasız suratlıdır!

 

“..dahası, bir de bu küçük sümüklü böceklerle iş birliği yapıyorsun..”, diye neredeyse tükürür gelen muazzam yaratık.

“Buraya izinsiz girebileceğini kim söyledi sana, Cabot? Çık dışarıya, yada benimle yüzleş.. Beni devirebileceğini düşünüyorsan, kafa diye taşıdığın o taşı seve seve omuzlarından ayırırım!”, diye hırlar Reise Grulganiste.

“Seninle yüzleşeceğim, Grulganiste. Ama bugün değil. Seninle yüzleştiğimde erkeklerin, benim kullarım olacak. Kızların benim kadınlarım olacak. Hayvanların da beni ve benim tebamı besleyecek. Ve o güzel kellende benim çadırımı süsleyecek.. Zamanın yaklaşıyor, Loşka—!”

 

—Cabot hangi ara çadırdan fırlatıldığını göremez.

Brom hiç görmez!

 

Elinde dev kılıcı olduğu halde koca oger’i gırtlağından tutup kaldırmış olan Reise Grulganiste, kılıcının kabzasıyla Cabot’un suratına bir.. iki.. üç.. dört.. beş..

 

Brom saymayı bırakır.

 

..vurur ve ağzı, burnu, kaşları yamulmuş ve kan içerisinde kalmış Cabot, Reise Grulganesiti’ye öylece, sırıtarak bakar.

“Hadisene, yaşlı kadın.. Yap şunu!”, diye ıslak hırıltıyla güler Cabot. “Ama yapmaktan acizsin, ve bu da senin sonun olacak!”

Reise Grulganesti, koca oger’i aldığı gibi yirmi yarda ileri fırlatır ve Cabot büyük bir gürültüyle yere çakılır. Etrafındaki diğer oger’lerin kahkahaları arasında yavaşça doğrulur, ve suratında oluşmuş çirkin bir sırıtışla oradan uzaklaşır..

 

Grulganiste çadırına geri döndüğünde Cathber sesini çıkarmaz. Dev kadın geometrik şekillerle süzlü bir kasede ellerine ve yüzüne bulaşmış kanı temizler, sonra sessizce başka çanaklardan, kaplardan ve sepetlerden çıkardığı et, sebze ve pirinçten, kendince bir şeyler hazırlamaya başlar. Hazırladıklarını koca bir kazanın içine boşaltır, onu da çadırın ortasındaki gömme ateş çukurunun üstüne yerleştirip seri hareketlerle ateşi yakar.

Cathber bütün bu süre içerisinde gıkını çıkarmaz. Sessizce konforlu bulduğu yastıkların üstüne bağdaş kurup oturur. Brom da ayak altında en az bulunabileceğini düşündüğü bir yere siner.

Kazandaki yemek kaynamaya başlayınca Grulganesti bir kaç tane küçük kase ile kazanın başına gelir ve kaselerin içinden aldığı bir şeyleri, koca çimçikleriyle yemeğin içine atmaya başlar.

“Nane ve kekikten koymazsan sevinirim.”, der Cathber.

Grulganiste, yaşlı adama bakar.

“Kekiğin sağlıklı olduğunu söyleyen sendin.. Naneyi de sevdiğini hatırlıyorum.”, der Reise tek kaşı kalmış bir şekilde.

“Naneye bayılırım. Kekik de sağlıdır.. Ama artık yiyemiyorum.”, der yaşlı adam.

“Neden?”

“Röfle..”, der Cathber biraz utanarak. “Dokunuyor!”

Reise Grulganiste hayretle yaşlı adama bakar, sonra derin, gırtlaktan gelen, acımasız bir kahkaha atar.

“Muhteşem Cathber Gwet’chen Bolgrig röfleye mi yenik düştü?”, diye gülmeye devam eder.

“Hayır, sevgili Ganiste.. Her ölümlü gibi ben de yaşlılığa yenik düştüm, o kadar.”, diye alınmış bir şekilde burnunu çeker Cathber. “Ve sanıldığı kadar da ‘muhteşem’ biri değilim.”

“Evet.. değilsin..”, der Grulganiste sessizce. “Ama Rituel Ormanlarına çok faydan dokundu.. Bana ve halkıma da.. Çoğu bunu anlamamış, daha fazlası ise asla bilmeyecek olsalarda. Ve arkanda senin mirasını devam ettirecek bir çocuğun bile yok.. Sanırım en yazık olan kısmı da bu. Hayalinde ki bir kadın için nesilsiz gideceksin, Cathber.”

“Evet.”, der yaşlı adam benzer bir sessizlikle.

“Buna değdi mi peki?”, diye sorar Grulganesti.

“Hiçbir şey kaybettiğime değmedi, Ganesti. Sen.. sen benim seni terk ettiğimi düşündüğün için bana bunca zamandır kızgınsın.”

“Evet. Hala da kızgın olmaya devam ediyorum, yaşlı adam.”

“Ama ben seni asla terk etmedim. Zira hala buradayım. Seni her zaman korudum ve kolladım.. İnsanların buraya gelmelerine kaç defa engel olduğumu bile hatırlamıyorum. Bütün bunlara rağmen yine de kızgınsın.. Aradan 740 sene geçti.. Halbuki benim ne kadar kızgın olduğumu hiç soran olmadı..”, der Cathber.

Grulganesti buna bir şey demez.

Biraz sonra da çıkardığı geometrik desenli kil tabaklara, kazandaki yemekten boca eder ve önce Brom’a, sonra Cathber’a, en sonuncusunu da kendisine alır.

 

Gece boyunca Reise Grulganesti ve Cathber sessizce konuşurlar. Brom ise aralarında geçen konuşmaları hayretle takip eder. Sonra, Cathber’in ricası üzerine rahmetli annesinin Lir’ini çıkartır, seri bir şekilde tellerini ayarlar..

..ve çadırdaki herkesin özlemlerine ve kayıplarına hitap eden şarkılarından çalmaya başlar..

 

Demek farkı bildiğini sanıyorsun
Gökler ve cehennem,
Mavi gökyüzü ile acı arasındaki.
Yeşil tarlalar ile
Soğuk çeliği?
Bir gülümseme ile duvağı?
Aralarındaki farkı söyleyebilir misin?

 

Ve sana takas etmeni söylediler mi?
Kahramanlarınla hayaletleri?
Ağaçlarla sıcak külleri?
Serin rüzgarları sıcak havayla?
Değişimle soğuk konforu?
Ve sen tasas ettin mi
Savaşta rol almak için
Bir kafesin içinde başrolü oynamayı?

 

Ne kadar, ne kadar isterdim ki burada olasın.
Biz ikimiz de birer kayıp ruh idik
Küçük bir balık çanağında yüzen,
Art arda yıllarca,
Aynı hikayeyi yaşayarak.
Ne bulduk sonunda?
Aynı eski korkuları.
Keşke burada olsaydın.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Neden geldik buraya? Gerçekten neden geldik? Bu devasa ormanların bir çok yerine gittik, bir çok yerinde fırtına avladık, ama Oger’s Foot gerçekten gerekli miydi?”, diye sorar Brom ertesi gün tekrar yola koyulduklarında. “Aslına bakılırsa yaptığımız işin ehemmiyetini kavramış olsam da, bütün ormanı neden dolaştığımızı hala anlamış değilim. Oturup bir yerde art arda fırtına yakalasak da olurdu gibime geliyor..” 

Oger’s Foot’dan ayrılmalarından beri oldukça sessiz kalmayı tercih eden Efendi Cathber, yeni uykudan uyanmış gibi etrafına bakınır, “Hmmm..?”, diye söylenir, sonra “Aaaa.. Evet.. Nedenler ve nasıllar.. Öncelikle fırtına çağırdığımda kati varış noktası her zaman kestilemiyor. Dahası, bunlar naif fırtınalar değiller, Efendi Hobbit. Art arda aynı noktaya çağırılırlarsa hem orayı talan ederler, hem de erozyona ve sele sebep olurlar.”, diye açıklar.

“Ee olsunlar.. Boş bir ormanda bunun kime zararı var ki?”, diye sorar genç hobbit.

“Boş bir orman mı—?”, diye birden ağzı açık bir şekilde Brom’a bakar yaşlı adam. “Boş bir orman da ne demek? Bir orman asla boş olmaz. Ortada bir orman varsa, mutlaka orada yaşayan bir şeyler vardır, delikanlı! Ormandan beslenen ve ormanı besleyen.. Erozyon, ormanı ve orada yaşayan diğer canlıların uzun vadede ölmesine sebep olur. Sel ise her şeyi silip götürür.. Biz farklı yerlere fırtına çağırarak, bu hasarı engellemiş oluyoruz.. ve ormanın her yerini de sulamış oluyoruz. Sen bahçeni sularken tek bir noktasını saatlerce mi sularsın? Tabii ki hayır.. Her noktasını, gerekli olduğu kadar sularsın.. Boş bir ormanmış!”

Brom ağzını kapatır ve bunu yakip eden yarım saat, kırk beş dakika boyunca yaşlı adamın non-stop azarını dinler.

Adamcağız nefes almak için durduğunda ise araya giriverir.

“Ama hala neden Oger’s Foot’a geldiğimizi söylemedin..”

Yaşlı adam kaşlarını çatar.

“O kadar azarı boşuna mı yaptım şimdi?”, diye söylenir burnundan soluyarak.

“Hayır, efendim. Ama sorumdan saptırmaya da yaramadı..”, der Brom ve sırıtır.

Yaşlı adam tekar kaşlarını çatar ve fazla zeki hobbit’lerle, bundan dolayı başlarına gelebilecek belalar ve genel olarak saygısız gençler hakkında bir şeyler mırıldanır.

“Evet, sanırım oraya gitmemize gerek yoktu. Ama seninle ilk karşılaşmamızdan bir süre önce Ganesti.. Reise Grulganesti, beni görmek istediğine dair bir mesaj göndermişti. Kendisi, gördüğün üzere güçlü bir savaşçı olmasının yanı sıra aynı zamanda da bir shaman. Dolayısıyla ilginç bazı büyülere de hakimiyeti var. Ancak daha önce de bana benzer mesajlar gönderip beni gafil avlamaya çalıştığı için, ayağımı sürtmeyi tercih ettim. Ama yine de, eski günlerimiz hatırına ‘geçerken uğrayayım’, dedim.”

“Sana.. uhhmm.. özel bir ilgisi var gibi..”, der Brom ve gülmemek için çaba sarf eder.

“Bu hiç komik değil, delikanlı. İllaki bilmen gerekiyorsa, evet, onu ilk yanıma aldığımda genç, ateşli, atletik, inatçı, hırçın, gözü çabuk dönen, ama ilginç bir şekilde de şefkat dolu bir kızdı..”

“O dev kadına ‘kız’ diye hitap edince bu biraz garip olmuyor değil..”, der Brom kıkırdayarak.

“Ön yargılarının seni kör etmesine izin veriyorsun, Efendi Brom. Karşılaştığımız şeylerin kendi kişisel tanımlarımıza uymak gibi dertleri olmayabilir. Ganesti’yle ilk karşılaştığımda iki buçuk yardalık bir boyu vardı, haşindi, vahşiydi ve eline geçirdiği harcamayı seven bir kızdı.. Ama alternatifleri olabileceği kendisine gösterildiğinde, söz konusu alternetifleri seçmeyi kendisi tercih etti —ki bu da tanıdığım bir çok ‘insan’dan daha bilge biri yapıyor onu. Onunla bir çok maceraya, bir çok da zorlu kavgalara giriştik. Kendisi kaç defa hayatımı kurtardığını hatılamıyorum bile.. özellikle de yarı ölmüş halimi göz yaşları içerisinde defalarca taşımak zorunda kaldığını düşünürsek.”

“Ne oldu peki? Neden ayrıldınız?”, diye merakla sorar Brom.

“Hiçbir şey olmadı. O büyüdü.. ve fazla bağlandı bana. Bu, onun için iyi bir şey değildi. En azından o zamanlar ben öyle olmasını, onun için uygun görmedim.. Onun, kendi halkından kopmasını istemiyordum. Kendisi için uygun biriyle aile kurmasını istiyordum ve o kişi de ben değildim. Onu Oger’s Foot’a getirdim ve sonra da ayrıldım. Nevarki Ganesti inatçı bir kız. Ve çok duygusal.. Yıllar sonra, istemeyerek de olsa evlendi.. Ama beni tekrar bulmak için çaba sarf etmekten de asla vaz geçmedi. Geçen yıllarda da bunu bir kaç defa başardı ama yakalayamadı..”, der yaşlı adam.

“Peki senden talep ettiği şey.. O neydi? ‘Ölümümün senin elinden olmasını istiyorum..’, dediğinde..”

“Bu onların kültüründe bir nevi onurdur. Bir oger bunu sadece iki kişiden ister; onurlu düşmanından yada sevdiği kişiden.. Oger’ler yatakta, hasta ve yaşlanmış olarak ölmeyi acziyet ve zayıflık olarak görürler.”

Brom hayretle yaşlı adama bakar, ama ona, Reise Grulganesti’nin onurlu düşmanı mı, sevdiği kişi mi olduğunu sormaz.

“Cabot? Grulganesti’nin onu öldüreceğini sandım.. Ve açıkçası da bunu yapmasını bekliyordum.. ‘Loşka’ orkça bir kelime.. ve pek de hoş bir anlamı yok, yanlış hatırlamıyorsam..”, diye sorar.

“Yanlış hatırlamıyorsun, Efendi Hobbit. Loşka oldukça ağır bir hakaret.”, diye onaylar Cathber.

“Peki neden öldürmedi onu? Öldürmesi için elinden geleni yaptı gibi sanki..”

“Cabot, sadece Grulganesti’yi sınadı. Zayıflığını hem kendi gözleriyle görmek, hem de herkese göstermek için.. Ve korkarım bunu da başardı.”, der Cathber, düşünceli bir şekilde.

“O zaman sorumu tekrar sormak isterim; neden Reise Grulganesti, Cabot’u öldürmedi?”

“Ganesti, Cabot’u öldürmedi, genç Brom, çünkü Cabot onun oğlu!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Sessiz ol, Efendi Brom. Korkarım yine geliyorlar ve bu sefer kokumuzu da aldılar..”, diye fısıldar yaşlı Cathber, sonra kemer niyetine beline bağladığı sicime asılı küçük keselerden bir tanesinin bağcıklarını çözer ve onu yanında, kendisi gibi yoğun çalıların dibine sinmiş hobbit’e uzatır. “Al şunu, ellerine, kollarına, yüzüne, üstüne ve bacaklarına sür.”

“Nedir bu, Efendi Cathber? Çok kötü kokuyor.”, diye kesenin ağzını açmış, içine bakarak sorar Brom.

“Uhhmm.. bilmek istemezsin, delikanlı..”, diye geçiştirmeye çalışır yaşlı adam.

“Gerçekten.. Nedir bu? O kadar kötü kokuyor ki anlatamam..”, diye kokudan gözleri yaşarmış bir şekilde sorar genç hobbit.

“İllaki bilmen gerekiyorsa; kokarca pisliği, nezara böceği ve sahile vurmuş deniz kaplumbağası leşi..”, diye açıklar Cathber.

“Ve sen bunu her bi yerime sürmemi istiyorsun, doğru mu?”, diye hayretle sorar Brom.

“Seni, bilmek istemeyeceğin hususunda uyarmıştım, delikanlı.. Şimdi. Sür çabuk yoksa fırtına avlama günlerimiz bugün burada, acıklı bir şekilde sona erecek!”, diye keskin bir sesle fısıldar, Cathber.

Brom derin bir nefes alır, iki parmağını kesenin içine sokar, sonra da parmaklarına bulaşmış iğrenç kokulu ‘şeyi’ yüzüne, ellerine, kollarına, üstüne ve başına sürer ve bütün bunları yaparken de habire öğürüp durur.

“Ağzına ve gözüne deydirme sakın. Gözlerini yakar, tadı da.. hiç güzel değil.”, diye uyarır yaşlı adam.

 

Brom kusar!

 

“Bu.. bu gerçekten çok kötü kokuyor..”

“Öyle de olması gerekiyor, zira bu şekilde senin kokunu bastırmış olduk.”, der Cathber.

“Bu kadar kötü kokması gerekiyor muydu ama?”, diye inler genç hobbit.

“Aslına bakılırsa evet. O kokunun ne kadar kötü olduğunu düşünürken, bir de bu tarafa gelen kurtlar için ne kadar kötü kokacağını bir düşün. Bu kokuyu bir kere kokladıktan sonra, cehennemden kaçar gibi kaçacaklar burdan..”, der Cathber sırıtarak.

Brom, kesedeki iğrenç kokulu şeyle işi bitince onu Cathber’a geri uzatır. Yaşlı adam keseyi Brom’dan imtina ile alır, sonra da belindeki sicime geri bağlar.

“Eee.. sen sürmeyecek misin?”, diye sorar Brom.

“Ne? Neden benim de sürünmem gerekiyor ki?”, diye hayretle sorar yaşlı adam.

“Senin kokun ne olacak peki?”, der Brom.

“Benim kokum mu? Sen buradayken benim kokumu nasıl alsınlar ki?”, diye kıkırdar Cathber.

Brom kaşlarını çatar.

“Birimiz yeterliydi, delikanlı.. İkimizin de kötü kokması gerek miyor, öyle değil mi şimdi ama?”, diye kendisini açıklar masum bir sırıtışla.

“Madem bu kadar kötü kokuyor, neden onu hemen şuraya, çalıların önüne dökmedik?”, diye inleyerek söylenir genç hobbit.

“…”

“Ben.. uhhhmmm.. Bak bu aklıma hiç gelmedi işte!”, diye itiraf eder yaşlı adam. “Ama olaya bir de olumlu yanında bak.”

“Neymiş olumlu yanı?”

“Artık yıldırımımızı yakalarken rahatsız edilmeyeceğiz.”, der Cathber makul bir şekilde.

Brom biraz daha çatar kaşlarını.

“Kurtların kışın dağlardan indiğini duymuştum. Ama şu anda hava o kadar soğuk değil. Kar da yağmıyor. Bunların burada işi ne peki?”, diye sorar.

“Tam olara emin değilim.”, der Cathber. “Ama bu, onların zamansız dağlardan ilk defa inişleri değil. On.. Belki on iki yıl kadar önce başladı bunların dağlardan inmeleri. Sebebini daha çözemedim. Belki de bir şey onları kendi yerlerinden ettiği için, onlar da buraya gelmek zorunda kaldılar. Dağlarda yeterince yiyecek bulamadıkları için de devamlı aşağı, ormana inmeye başladılar. Bunu bir ara araştırmam lazım.. Sorun, inlerinin benim bölgemin dışında kalıyor olması..”

“Senin bölgen?”, diye sorar Brom..

 

..ve tekrar kusar!

 

“Sen iyi misin, evlat?”, der Cathber ve genç hobbit’in sırtını sıvazlar.

“Tabii ki.. iyi değilim..” der Brom..

 

..ve bir daha kusar!

 

“Nazik bir miden varmış.”, der yaşlı adam.

“Ben bir hobbit’im, Efendi Cathber. Benim her yerim naziktir!”, diye haşin bir şekilde cevap verir Brom.

“Shhh..”, diye birden uyarır Cathber. “Geliyorlar..”

İkisi de oldukları gibi kıpırdamadan, öylece dururlar çalılıkların arasında.

Uzaktan, belki iki yüz yardalık bir mesafeden uluma sesleri, gürleyen bulutların arasından duyulur.

“Hay shit..”, der Brom “Sanırım kokumuzu aldılar..”

“Çok ayıp, Efendi Hobbit, ama isabetli..”, diye onaylar yaşlı Cathber.

 

Uluma sesleri daha da yaklaşır..

Yüz elli yarda kadar..

 

Brom belinden babasının eski kılıcını çeker.

 

Yüz yarda..

 

Brom sırt çantasına uzanır ve içinden amcasına ait küçük, antika gürzü de çıkartır.

 

Elli yarda..

 

“Bunların işe yarayacağını düşünüyor musun, delikanlı?”, diye merakla sorar yaşlı adam.

“Oger’lerin aksine, ben zamanım geldiğinde yatağımda ve huzurlu bir şekilde gitmek istiyorum, Efendi Cathber. Ne bir savaş alanında, ne de aç kurtlara yem olarak..”, der genç hobbit haşin bir ifadeyle..

..ve bir daha kusar!

“Evet.. sanırım bu sonuncusuydu, zira çıkaracak içimde başka bir şeyim de kalmadı artık!”

 

Kurtlar her bir yanı sarar..

 

Brom tek bakışta düşman sayısını belirleyebilecek, kestirebilecek yada değerlendirebilecek eğitimi almış bir izci değildir. Kendisi, yimser bir tahminle, ‘beş ile on yada onbeş arası’, gibi afaki ifadelerle yetinmeyi tercih eden bir ruhtur. Sayılar daha fazla ise ‘çok’.. biraz daha fazla ise, ‘o kadar çoklardı ki’, bunun üstünde ise, ‘ufuktan ufuğa uzanıyorlardı’, dibi dramatik ifadeler kullanbilecek kapasitesi de vardır çünkü, ve en nihayetinde Brom bir hobbit’tir ve aynı zamanda da lisanı abartı üzerine sanatlaştıran bir ozandır. Dolayısıyla etraflarını saran kurtların sayısı her ne kadar ‘ufuktan ufuğa kadar’, olmasada, ‘şimdi boku yedik’, diyebileceği sayıdadır!

 

Kurtlar büyük bir hevesle çalıların etrafında koşmaya başlarlar ve birden çalılar aralanır, koskoca bir kurt, kafasını çalılardan içeri sokar.

Brom evinden ayrılmasından sonra ödü neredeyse patlayacak kadar korkmuş olduğu anlar çok olmuştur. Ancak ölümle ‘burun buruna’ bu kadar literal anlamda geldiği hiç olmamıştır ve koca bir boz kurduyla ‘burun buruna’ gelmek bambaşka bir tecrübedir.

“Eeeeep!”, diye bir ses kaçar küçük hobbit’ten ve kurt ileri atılır ancak çalıları aşamaz ve burun buruna kaldığı küçük, yarım lokmalık hobbit’in kokusunu derin derin içine teneffüz etmek zorunda kalır.

Brom, içsel bir uyanışla kulaklarını kapatır.. ve bu da isabetli olur..

Kurt, avazı çıktığı kadar ve acıyla karışık, aşağılanmış bir çığlıkla kaçmaya çalışır, nevarki çalılara takılmış olduğu için bunu başaramaz.

Gece, bir kurdun dehşet vıyaklamalarıyla inler ve bir anda bütün sürüye yayılır.

Sürü kaçar.

Kurt kusar!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Efendi Brom. Bu inadınızı biraz yersiz ve —kusuruma bakmazsan— biraz da bağnazca bulduğumu ifade etmeliyim. Bütün ‘insanlar’ kötü değildir. Belli ki geçmişinde karşılaştığın bazıları kötü çıkmış olabilir. Ama bu hepsini kötü kılmaz ki..”, der yaşlı Cathber sabırla. “Muhteşem Gökler adına, ben de bir insanım.. En azından genel kanaat bu yönde!”

“Siz bir istisnasınınz, Efendi Cathber.”, diye somurtarak mırıldanır Brom.

“Benim de demek istediğim bu işte. Yeni insanlarla karşılaşırsan, yeni istisnaların oluşmasına müsaade etmiş olursun. Kimin kime faydası dokunur, kimin kime yardımı olur hiç belli olmaz bu dünyada..”

“Yeni istisnalar istediğimi de kim söyledi? Size böyle bir isteğim olduğuna dair bir izlenimi ne zaman verdim?”, diye inatlaşır genç hobbit.

“İnatçı, aptal ve huysuz gençlerden çektiğim..”, diye söylenir yaşlı adam. “Öyle olsun bakalım, delikanlı. Benim işim ne kadar sürer bilemiyorum. Hazır bu civarda olduğumuz için, Dim Lodge’a bir kaç gün buralarda olacağımı bildiren, baykuşla bir mesaj göndermiştim. Odunculardan birisinin üstüne ağaç devrildiğini ve durumunun da kritik olduğunu söyleyen bir cevap yolladılar. Genç bir bayanın da doğumu yaklaşmış, lütfen gelip doğumu gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğimi sordular. Oduncuyu anlarım da, bir doğuma neden beni çağırırlar ki? Ben ebe değilim..”

“Eee? Gidecek misin? Doğuma yani..”, diye sorar Brom.

“Gideceğim tabii.. Çağırdıkları anda beni külfet altına sokmuş oldular ve bunun farkında bile değiller. Sen de gelsen iyi olurdu. Kemik nasıl yerleştirilir, doğum nasıl yaptırılır, bunları bilmek hayatı anlamak açısından çok önemli olabiliyor.”, der yaşlı adam.

“Beni oraya götürtmek için her türlü yöntem, taktik ve şantajı denemeye niyetlisin, öyle değil mi?”, diye sorar Brom uyuz bir ifadeyle.

“Tabii. Buna seni bir kurbağaya çevirip cebimde götürmek de dahil ama işi o noktaya gelmemesini tercih ederim. Ayrıca eminim bizi iyi besleyeceklerdir. Oduncular biraz kaba insanlardır ve batıl inançlıdırlar ama cömerttirler aynı zamanda. Hele senin gibi naif bir ozan onlar için büyük bir lüks. Eminim hayatlarında hiç ozan görmemişlerdir. Kendini onların bu fakir lüksünden esirgeyecek kadar mı büyük görüyorsun. Bende seni zengin ruhlu biri sanırdım!”, der Efendi Cathber.

Brom yaşlı adama fena pis bi bakış atar.

“Bu.. fevkalade bel altı bir taktikdi, Efendi Cathber..”, diye burnundan solur.

“Tamamen öyle idi!”, der Cathber sırıtarak.

 

Brom, Efendi Cathber’in acıdan kıvranan zavallı oduncunun yamulmuş omur iliğini iyileştirmesini hayretle izler. Yaşlı adam oduncunun yanına gelir gelmez elinin bir hareketiyle odada ne kadar mum varsa aydınlanmış, bir başka hareketiyle de yarı ölü oduncunun yanında bekleyen herkes sessizliğe bürünmüştü. Yaşlı adam sessiz bir mırıldanmayla dakikalarca ellerini yüzükoyun yatırılmış adamın kanlı sırtında gezdirirken, oduncunun sırtından iç gıcıklatan kemik çatırtıları gelmeye başlamış ve adam çığlıklar atarak kendinden geçmişti. Yaşlı Cathber işini bitirdiğinde kan izleri hala durmasına karşın, adamın parçalanmış sırtı pürüzsüz, omuriliği ise düzleşmiş olarak, sakin ve derin bir uykuya dalmıştı. Olayı seyredenler ise hayretle kala kalmış, önce yatan oduncuyu kontrol etmişler, sonra da ağlayarak yaşlı Cathber’e sarılmışlardı. Genç oduncunun eşi, ağabeyi ve annesi, art arda teşekkür etmişlerdi yaşlı adama.

Bir sonraki durak ise, genç hobbit’in görmek istediği bir şey değildi; bir doğum!

Avazı çıktığı kadar bağıran yeni bebek geldiğinde, genç hobbit’in yüzü kerpiç gibi olmuş, gözlerinden yaşlar akarak yaşlı adamla beraber evden ayrılmışlardı.

“Bunu gördükten sonra kadınlara acıdım doğrusu. Bu hayatımda gördüğüm en ürkütücü şeydi.”, der titrek bir sesle.

“Hepsi bu kadar zorlu olmuyor, delikanlı. Bebek ters dönmüş olduğu için biraz uğraştırdı. Ama özde haklısın. Her doğum, potansiyel iki ölümü de beraberinde getirir. Buna rağmen kadınlar çocuklarına aşk ötesi bir sevgiyle bağlanırlar. Tarifi olmayan bir sevgidir bu. Evet, Efendi Hobbit, Kadınlar, bambaşka varlıklardır.”, diye sessizce cevap verir yaşlı adam. “Hadi gel. Senin içine sıcak bir şeyler koyalım. Kendine gelmiş olursun..”

“Beni gerçekten, neden getirdin buraya?”, diye sorar Brom.

“Seni buraya özel planlar yaparak getirmedim, evlat. Ben buraya geliyordum ve gerçekleşen şeyleri muallak birer cümle olarak geçiştirmektense, senin de birinci elden görmeni istedim. Neredeyse bir yıla yakın bir süredir bu ormanlarda fırtına avlıyoruz. Bu başlı başına eğlenceli olmakla beraber, bizi dünyanın geri kalanından da biraz fazla koparabiliyor. Kafamızı dinlememiz ve belirli bir iç huzura kavuşabilmemiz açısında bu fevkalade faydalı bir şey. Ama aynı zamanda da yüzleşmemiz gereken duygularımızla hesaplaşmamıza da engel olmuş oluyor —ki bu da doğru değil, kendi akıl sağlığımız açısından.. Ve sen daha kaybınla yüzleşmiş değilsin, Efendi Hobbit.”

“Sana kaybım hakkında hiçbir şey anlatmadım. Nereden—?”, diye başlar genç hobbit.

“Efendi Brom Bumblebrim. Lütfen. Ben yaşlı olabilirim, ama bunak değilim. Kimse beni aşırı zeki olmakla övmedi. Ama aptal olmakla da suçlamadı. Fey’lerle iletişimi olan tek kişi de sen değilsin.”, der yaşlı adam nazikçe.

“Madem biliyorsun, neden soruyorsun?”, diye biraz huysuzca sorar Brom.

“Bildiğimi söylemedim ki.”, der Cathber.

“Fey’lerle konulabildiğini söyledin..”

“Fey’lerle konuşabiliyorum, evet. Aralarında senin başına gelenleri bilenlerin de olduğunu biliyorum. Ama hiçbirisine sormadım.”

“Neden?”, diye biraz şaşırmış bir şekilde sorar Brom.

“Çünkü, delikanlı, bu senin sırrın. Senin kaybın. Senin acın.. Onu anlatmaya hazır olduğunda, ben de dinlemeye hazır olacağımı, sanıyorum ilk karşılaşmamızda söylemiştim sana ve koşullar hala değişmiş değil. Senin derdini ve başına gelenleri merak etmiyor değilim. Ama arkandan iş çevirecek kadar değil. Bu hem hoş bir davranış değil, hem de doğru bir davranış değil.”

 

Brom buna cevap vermez. Sadece susar. Beraber geçirdikleri bir yıla yakın sürede yaşlı adama duyduğu saygı, bir anda katlanır.

İlginçtir ki bu yaşlı, muhtemelen de biraz deli olan adama duyduğu saygı, en nihayetinde adamın ‘hiçbir şey’ yapmayarak kazandığı bir saygıdır. Ama yaşlı adam o ‘hiçbir şeyi’, bilinçli olarak yapmamayı tercih etmiştir ve belli ki genç Brom’un ihtiyacı olan da budur..

 

Yaşlı adam bir elini genç hobbit’in omzuna koyar ve, “Haydi gel.”, der. “Önce bir şeyler yiyelim. Neredeyse ikiye bölünmüş bir omuriliğini iyileştirmek bunu beceremediyse, bir doğum beni acıktırmaya yetti!”

Brom ister istemez ‘fırk’lar.

 

Yaşlı Cathber, rastgele bir ev seçer ve yüzsüzce kapısını çalar. Yirmi beş yaşlarında, genç bir adam kapıyı açar, yaşlı adamı görünce yüzünde belirgin bir sırıtış peyda olur ve içeri girmesi için onu buyur eder.

“Efendi Cathber..”, der genç adam. “Evimi şereflendirdiniz. Lütfen, buyrun.. Seleina, misafirlerimiz var..” 

“Teşekkür ederim genç Aramsis. Gecenin bu saatinde sizlere yük olduğumdan dolayı beni maruz görürsünüz diye umuyorum.”, diye gülümser yaşlı adam.

“Lafı bile olmaz, Efendi Cathber.. Sizlere kapımız her daim açıktır. Buyrun lütfen.”, der genç Aramsis ve her ikisini de içeri alıp ateşin hemen yanındaki masaya oturtur.

“Sevgili Cathber..”, der yumuşak bir ses ve uzun boylu, esmer güzeli, genç bir kadın gelir ve yaşlı adama sarılır. “Seni tekrar görmek ne güzel.”

“Sevgili Seleina. Bakıyorum her gördüğümde daha bir güzelleşiyorsun. Bu kurallara aykırı değil mi?”, diye sırıtır Cathber.

Seleina içten bir sesle güler.

Sonra Catherber’in arkasında saklanan Brom’u görür.

“Bir hobbit! Şimdi çok kızdım sevgili Cathber. Kendi gelişiniz hususunda bizi uyarmadığınız gibi, buraya bir hobbit getireceğinizi de söylemediniz. İkinizi birden nasıl ağırlayacağız şimdi? Bu fazla büyük bir onur!”, der kız gülümseyerek.

Brom.. buna biraz şaşırır.

“Bizi tanıştırmayacak mısın?”, diye imalı bir şekilde sorar Seleina.

“Aaaa.. tabii.. Aramsis, Seleina, bu gördüğünüz, fevkalade uzak yerlerden gelmiş, çok gezmiş, daha da çok görmüş, ırkının naif bir örneği, Efendi Brom Bumblebrim.. Efendi Brom, bunlarda benim pek sevdiğim Aramsis ve harika eşi Seleina.”, diye tanıtır Cathber.

“Uhh.. Menun oldum.”, der Brom biraz çekinerek.

“Bugün şanslı gününüzdesiniz, Efendi Cathber. Kül altı pişirilmiş harika bir hindimiz var.”, der Seleina.

“Ahhaa.. bunun şansla hiçbir ilgisi yok, sevgili Seleina. Bütün gün evinizi gözetledim, ve hindinin kokusunu alır almaz da geldim!”, der sırıtarak.

Buna Aramsis’de, Seleina’da kahkahalarla gülerler.

 

“CATHBER EBE GELMİŞ!”

..diye küçük bir ses çınlar odada ve Brom’un içmekte olduğu elma şırası burnundan fışkırır.

“Moreel..”, der Seleina, kıpkırmızı olmuş, gülmemek için çırpınan bir suratla. “Senin uyumuş olman gerekmiyor muydu?”

“Ama anne yaaa.. Cathber Ebe’nin sesini duydum ve uyandım!”, der miniminnacık, fevkalade şirin, iki yaşlarında, annesi gibi esmer saçlı bir kız.

“Moreel..”, diye gülmemek için neredeyse inleyerek söylenir Seleina. “Cathber amcaya, ‘Efendi Cathber’, diye hitap etmemiz gerekiyor.” 

“Ama o benim ebem değil mi?”, diye saf bir şekilde sorar küçük kız.

Brom gülmemek için kıvranır.

Efendi Cathber ise bozuntuya vermemeye çalışır.

“Ama sen bana, onun seni de doğurttuğunu söylemedin mi?”, der küçük kız ve zincirleme bir kazayı da başlatmış olur.

“Ben..”, der Seleina, kıpkırmızı olmuş bir şekilde. “..elma turtalarını getireyim!”

 

Genç Brom yemekten sonra gece boyunca Efendi Cathber’in, Aramsis ve güzel eşi Seleina ile konuşmalarını dinler ve uzun saatlerden sonra bir şey dikkatini çeker.

Bu küçük aile, gerçekte fakir bir ailedir. Ancak genç Aramsis’in eşini ve küçük kızını deliler gibi sevdiği her halinden bellidir. Seleina’nın eşine ve kızına olan sevgisi ise ancak kendisinin buna ekleyebildiği kadarıyla baskın gelmektedir. Küçük Morel ise hayretle Brom’u seyretmiş, sonra kendi kafasında nasıl bir hesap yaptıysa, onu kendince ‘dengi’ olarak görmüş ve löp diye hobbit’in kucağına atlamıştı. Cathber-Aramsis-Seleina kendi aralarında bir üçlü oluştururken, gerçek muhabbet, Brom ile Morel adındaki o miniminnacık kız arasında geçmişti.

Küçük Morel, aklına gelen her şeyi, hiçbir moderasyon yapmaksızın, minik yüzünde ciddi bir ifadeyle genç Brom’a anlatmıştı. Sonra onu elinden tutup odasına, oyuncaklarıyla oynamaya götürmüştü. Gerçekte küçük kızın bütün oyuncakları ev yapımıdır ve bir oduncunun elinden çıkma olduğu açıkça görülmektedir. Buna rağmen kız onları Brom’a verip beraber oynarken, ikisi de engin hayal güçlerini devreye sokmuş ve kaba ahşap oyuncaklar bir anda perilere, şövalyelere, ejderhalara, prenslere ve prenseslere dönüşüvermişlerdi.

Kızın uykusu geldiğinde ise Brom’a sarılmış, onu sesli bir şekilde yanağından öpmüş, sonra da annesi eşliğinde yatağına gitmişti. Brom’un en son duyduğu şey, küçük kızın uykulu bir şekilde söylendiği mızmızı olmuştu..

“Ama anne yaa.. Hobim’e düş kapanımı göstermeyi unuttum ama ki!”

 

Bu..

..her nasılsa,

..genç Brom’a,

..yaşlı Cathber’in bahsettiği,

..duygularıyla hesaplaşma vaktinin yaklaştığının ilk habercisi olur.

 

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” VII ile
devam edecek..

 


Yıllar sonra artık İzci Yüzbaşı Bremorel Songsteel olarak bilinen küçük Morel, Brom Bumblebrim’le karşılaştığında onu hatırlayacak ve eşi Thomas Dimwood’a onu “Öptüğüm ilk erkekti!”, diye tanıtacaktır..

 

 

 
 

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” V

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” IV ‘ün
devamıdır..

 

 

07.09.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Ağustos ortası.
Gulls Perch..

 

Brom Bumblebrim, Gulls Perch’in önünde mışıl bir berraklıkla şapırdıyan göletin kıyısında oturmuş, çıplak ayakları suyun içinde, omuzlarındaki havlu niyetine geçirdiği battaniyesi içerince, kenarda duran ıslak elbiselerinin kurumasını beklemektedir. Ağustos ayında olmaları dolayısıyla hava sıcaktır, ama burada, bu güzel orman, gölet ve hemen ilerisinde çınlayarak akan şelale sayesinde hava naif bir serinliktedir..

Brom göletin kenarına bırakılmış bir ahşap kase dolusu çileği, bir başka kase dolusu enfes görünümlü kirazları, hatta pürüzsüz ve lekesiz kıpkırmızı elmaları, sapsarı armutları, mis gibi kokan şeftalileri ve tam zamanında toplanmış üzümleri, yüzünde kararlı bir ifadeyle umursamaz.

Brom, mazbut yemini etmiş bir tapınak muhafızı gibi ileri ve uzaklardaki bir noktaya bakar sadece..

“Pssst!”, diye yumuşak sesli biri seslenir genç hobbit’e sessizce, ama Brom dişlerini sıkmış, inatla ufukta seçtiği noktaya odaklanır.

“Pssssst!”, diye tekrarlar kendini aynı ses.

“Neden ona ‘pssst’ diyorsun? Adı ‘Pssst’ mı?”, der bir başka yumuşak ses.

“Hayır kız, dikkatini çekmeye çalışıyorum.”, diye açıklar birinci sesin sahibi.

“Pek işe yaramıyor gibi. Sana hiç bakmadı bile, Yamara.”, der ikinci ses.

“Bence biraz aptal da ondan.”, der Yamara.

“Ona aptal dersen, tabi bakmaz.”

“E sen söyle o kadar biliyorsan, Temessa..”, der burnunu çekerek Yamara.

Temessa göletin içinde, görünen kısmı itibariyle çıplak omuzlarını silker.

“Ona adını sormalısın, bence. Onun cinsi, kızların kendilerine isimlerinin sorulmasından hoşlanırlar.”

“Huh!”, der Yamara. “Neden acaba? Adına ihtiyacım yok ki?”

“Bilmem. Dikkatimizi çektiklerini sandıkları içindir, her halde.”

“Pssst.. Bodur.. Adın ne senin?”

“Hayır, hayır. Bir erkeğe bodur, bücür, sıska, çiroz, çirkin, zayıf, şişko gibi fiziksel engellerini yüzlerine söyleyemezsin. Buna fena alınırlar.”

“Ama doğru. Bu şey bodur işte!”

Brom ufukta aradığı şeyi bulmak üzeredir ama bulmamayı tercih eder ve içinden mırıldanır.

“Ben bodur değilim yaa.. Hobbit’im! Bunun anlaşılması ne kadar zor olabilir ki?”

“Olsun. Onlara aptal olduklarını söylediğinde de alınırlar ama o kadar değil. Özellikle boylarıyla yada yüzleriyle ilgili şeylere daha çok alınırlar.”

“Bak bu konuda biraz haklısın..”

“Bu çok saçma.”

“Olabilir. Örneğin sen çok güzelsin Yamara.”

“Evet. Öyleyim.”

“Ama biraz aptalsın da..”

“Eee? Noolmuş?”

“İşte böyle. Sana aptal dediğimde alınmadın bile. Ama çirkin olduğunu söyleseydim hemen gider anneye şikayet ederdin.”

“Ederdim, tabii. Çünkü bana çirkin demen hiç hoş değil!”

“Şimdi anladın mı neden onlara da bodur diyemeyeceğini?”

“Hayır!”

Brom ‘fırk’lar.

“Senin yolun biraz uzun, kızım.”

“Verdiğim şeftalilere dokunmadı bile.”, diye fena alınmış bir sesle söylenir Yamara.

“Belki şeftaliyi sevmiyordur.”, diye önerir Temessa.

“Hayır, şeftaliye bayılırım. Eminim senin şeftalilerinde yumuşacık ve enfestir ama onlara dokunursam başıma gelecekleri bilmek bile istemiyorum.”

“Hmm.. Benim elmalarıma da dokunmamış.”, diye kendisi de alınmış bir ifadeyle söylenir Temessa.

“Elmalara da bayılırım. Bkz. yukarıdaki açıklama!”

“Cherriot’un kirazlarına, Shyad’in üzümlerine ve Kardenymp’in ayvalarına da dokunmamış.”, der Yamara.

“Evet. Aynı sebepten dolayı.”

“Veraminks’in çilekleri de olduğu gibi duruyor.”, diye ekler Temessa. 

“Belki aptal Aremela’nın çilekleri midesini bozmuştur ve artık istemiyordur!”, der Yamara bir anda.

“Hayır, onun çilekleri muhteşemdi ve burada işim bitince anneden o çileklerin, varsa çekirdeklerinden isteyeceğim..”

“Senin karnın mı bozuk?”, diye sorar Yamara.

“Değil. Karnım bozuk değil.”

“Belki de şu dindar tiplerdendir. Hani bi sefer geldiydi de hiçbirimiz onu elde edenediydik..”

“Kim?”

“Bilmem. Feyspeck miydi, Farstep miydi neydi!” 

“..Aaa, evet hatırlıyorum. Anne ile konuşmaya geldiğini söylemişti. Anne onunla da konuştu ama bununla konuştuğu gibi konuşmadı onunla.. Çok daha ciddi ve resmi bi görüşme oldu. Sanırım M-Teyzeden haberler getirmişti.. Geldiğinde bize gördü, pek güzelmişsiniz dedi, bize şeker verdi, sonra da gittiydi.”

“Canım şeker çekti!”

“Benimde. Anne şekerin bizim için zararlı olduğunu söyledi ama çok güzel tadı var şekerlerin!”

“Hay shit. Benimde çekti şimdi canım..”

“Siz ikiniz ne yapıyorsunuz burada?”, der bir üçüncü ses ve göletin içinden masmavi, ışıl ışıl parıldayan, upuzun saçları, yakıcı, gökyüzünü hafif çekik gözlerinde yakalamış, sahibesi olduğu çilekler gibi küçük, kırmızı-pembe dudaklarıyla Aremela belirir. “..Ve bunları kim koydu buraya?”

“Şeftalileri ben koydum.”, der Yamara.

“Elmaları da ben..”, der Teressa.

“Cherriot, kirazlarını getirdi, Shyad’de üzümlerini. Kardenymp de geri kalmamış olmak için armutlarını getirip bıraktı. Bu şey senin çileklerini yediği için, belki benimkileri de yer diye Veraminks’de kendi çileklerini getirdi.. Aptal kız.. Bu bodur şey çoktan çilek yedi ki!”

“Ama neden getirdiniz. Anne onu bana verdi zaten ki! Benim şeyimi çalmaya mı çalışıyorsunuz?”

“Öncelikle ben bi ‘şey’ değilim. Hobbit’im.. Ho-bit!”

“Hayır, Aremela. Anne seni ona verdi!”, der Yamara ve acımasızca güler.

“Ama onu da bana verdi. İkinizde oradaydınız ve duydunuz; yolda o da bana eşlik edecekmiş. Düşersem elimden tutup kaldıracakmış. Yaralanırsam, yaralarımı saracak, beni teskin etmek için bana şefkatini, anlayışını ve sevgisini verecekmiş..”, diye alt dudağını pörtleterek söylenir Aremela, ağlamaklı bir sesle.

“Ahahahahaaa..”, diye güler Yamara. “Ama önce senin onları bu şeye vermen gerekiyormuş! Duydum. Koşullar bunlardı.”

“Bence koşulları doğru yorumlamıyorsun, Yamara.”, der Temessa.

“Uhhmm.. Bence de doğru yorumlamıyorsun, Yamara..”

“Neymiş doğru yorumu peki?”

“Bilmem. Ama seninkisi yanlış bence.”

“Anne, Aremela’yı bu şeye kölesi olarak verdi.. İyi ki ilk ben görmemişim onu!”, diye mutlu bir şekilde sırıtır Yamara.

“Ben kimsenin kölesi değilim yaaa..”, diye titreyen gözlerle söylenir Aremela.

“Köle Aremela…”, diye acımasızca çekiştirir Yamara.

“Bence bu kadarı yeter, Yamara.”, der ciddi bir sesle Temessa.

“Bence de bu kadarı yeter, Yamara. Ağlattın kızı ve buna yapmana hiç gerek yoktu.”

“Neden? ‘İlk ben gördüm, ilk ben gördüm’, diye tekrarlarken sorun yoktu!”, diye cevap verir Yamara huysuzca.

 

“Güzel Aremela hanım..”

..deyi verir Brom birden ve üçü de dona kalır.

“Vadinizi kötü adamlardan temizlemenizde size eşlik etmeme izin verdiğiniz için teşekkür ederim. Yol boyunca herhangi bir şeye ihtiyacınız olursa, lütfen rica etmekten çekinmeyin..”

 

Brom oturduğu yerden kalkar, hiç bozuntuya vermeden battaniyesini iyice beline bağlar, “Bi dakka..”, der, kurumaları için serdiği elbiselerini toplar, en yakın çalıların arkasına gider, seri hareketlerle pantolonunu, gömleğini, yeleğini ve ceketini giyer, battaniyesini topak yapar ve sırt çantasına tıkar, sonra da hazır bir şekilde göletin kıyısına olabildiğince yaklaşır ve elini şirin kıza uzatır.

“Lütfen.”, der nazikçe. “Hazırsanız, yola çıkalım mı?”

 

“Bodur şey kıza elini uzattı!”, diye fısıldar Yamara. “Önce Aremela’nın ona elini uzatmış olması gerekiyordu. Annenin koyduğu kural böyleydi ama..”

“Tırstım!”, diye geri fısıldar Temessa. “Ama bence Aremela’yı ağlatarak bu şeyi kızdırdın.”

“Aremela onun kölesi. Neden kızsın ki?”

 

“Aremela hanım, benin kölem değil.”, der Brom ve sakin kalmak için elinden geleni yapar. “Anne onu bana köle olarak vermedi. Yolda çekebileceğim zorluklar karşısında bana yardım etmesi için ve bilgeliğini benimle paylaşması için verdi. Bana göz kulak olması için verdi anne onu bana ve sevgili Aremela hanımefendi de beni kırmayıp onurlandırdığı için kendisine müteşekkirim..”

 

Brom konuşurken de Aremela dışındaki kimseye bakmaz. Aremela ise hayret ve korkuyla ona bakar. Ona, ve kendisine uzatılan ele..

Neden sonra, kızın hayreti ve muhtemelen de merakı, korkusuna baskın çıkmış gibi kendisi de küçük, ince elini genç hobbit’e uzatır.

Brom elini tutan parmaklardan, garip, hayat dolu, tamamen doğadan gelen bir sıcaklık sezer. Bu sıcaklık, bildiği anlamda tensel bir sıcaklık değildir sanki. Daha çok, hayat olan her yerde hissedilebilecek, huzurlu bir sıcaklıktır. Sakin sulara ait, sakil bir sıcaklık..

Genç hobbit kızı göletten çıkartır, sonra efendi bir şekilde hafif öbür yöne bakar.

“Be.. beni kölen olarak görmediğin için, bende sana müteşekkirim.”, diye fısıldar Aremela çekingen bir sesle.

“Bi şey değil. Şimdi.. Yola çıkmadan önce üstüne giyebileceğin bir şeylerin var mı?”, diye sorar Brom nazikçe.

“Neden ki? Çirkin miyim? Onun için mi yüzünü çevirdin?”, diye biraz kırılmış bir sesle sorar Aremela.

“Aaa.. hayır, sevgili Aremela. Bilakis, çok.. nasıl desem bilemiyorum.. Gerçekten ne kadar güzel.. ve.. uhh.. dikkat dağıtıcı olduğunu hiç sana söyleyen oldu mu?”, diye kızarmış bir şekilde mırıldanır ve ister istemez gözlerini sımsıkı kapatır Brom.

Genç hobbit, bu sözlerinin kızın üzerindeki etkisi nedir bilmez çünkü ciddi bir eforla aksi istikamete kapalı gözlerle bakmakla meşguldür. Ama arkasından, sanki loş, engin bir mağarada yankılanan su damlalarını duyar gibi olur. Gözlerini tekrar açtığında kızı önünde durmuş, üstünde uzun, teniyle kontras yapacak kadar koyu, bir o kadar da canlı mavi, göğüslük ve etek olacak şekilde iki parçadan oluşan tiril bir elbise içerisinde bulur.

“Oldu mu? Şimdi de güzel miyim, Blom Bundlebim Hobim?”, diye sorar saf ve içten bir sesle.

“Uhhmm.. Evet.. kesinlikle..”, diye afallar Brom.

“Gidelim mi o zaman, Blom Bundlebim Hobim? Yolda sana eşlik etmeyi, düşersen elimi uzatmayı ve yaralanırsan da yaralarını sarmayı dört gözle bekliyorum.”

“Hadi yaa?”, der Brom biraz şaşırmış bir şekilde.

“Evet. Anne mutlu olabilmem için bunları yapmam gerektiğini söyledi. Bunları yaparsam sen de bana şefkatini, anlayışını ve sevgini verebilirmişsin, Blom Bundlebim Hobim!”

 

Brom..

Brom hayretle kızın söylediklerini dinler ve bunları, Gulls Perch’e geldiğinde onunla ilk karşılaşmasından itibaren, o ve diğer kızların aralarında yaptıkları konuşmaları tekrar gözden geçirir ve belirgin bir sonuca varması, kendisi gibi bir ozan için çok da zor olmaz.

Bu kızların.. daha doğrusu bu fey’lerin her şeyi literal anlamda algıladıkları, dolayısıyla mecaz, deyim, ikincil anlamda kullanılan ifadeleri, yada genel anlamda atasözlerini, tam olarak anlamama olmasa da, algılayamadıklarını fark eder.

O ve hiç düşünmeden doğruyu söylediklerini..

Kızların, aralarında atışırken birisinin diğerini bir şeyle itham etmesi durumunda diğerinin anında ‘Evet.’, diye yaptığı şeyi kabul etmesinden bu açıkça görülmektedir. Brom, her nasılsa bu noktada bir nüansı yakalayıverir; kızlar doğruyu söylemeyi, ‘doğru-yanlış’ çerçevesinde değil, daha ziyade yalan söyleme kapasitelerinin olmayışından kaynaklandığına ayılır ve bunun da mecaz yada ikincil anlamlı ifadeleri algılayamamaları arasında bir alaka olduğunu düşünür.

Brom, bu durumun art niyetli insanlar tarafından nasıl kötüye kullanılabileceğini de tahmin eder ve muhtemelen söz konusu kötü insanların, fey’ler için belli ki neredeyse ‘kutsal’ olan Gulls Perch’e nasıl girebildiklerini de açıkladığını düşünür.

 

“Neden sustun, Blom Bundlebim Hobim, seni üzecek bi şey mi yaptım?”

 

Kızcağızın içten sorduğu soru karşısında Brom’un içinde bir şeyler kıpraşır. Ona acıması mı gerektiğini, yoksa kendisine sunulan fırsatı değerlendirmesi mi gerektiği konusunda ikileme düşer..

..ama sadece bir anlığına.

Brom bunlardan ikisini de yapmaz.

Annenin kendisine güvenerek teslim ettiği bu harikulade varlığı, aldığı gibi temiz ve canı acımamış bir şekilde de geri getirmeye karar verir.

Ve mütemadiyen adını yanlış telaffuz etmesinden dolayı da rahatsızlık duymadığı gibi, onu düzelterek kızı da üzmemeyi tercih eder.

 

“Hayır, Aremela hanım. Sadece düşünüyorum, o kadar.”

“Neden bana hanım diyorsun? Hanım nedir bilmiyorum ama ki?”, der kız.

“Ummm.. bizde bir çeşit saygı göstergesi gibi bir şeydir bu.”, diye açıklamaya çalışır Brom.

“Ama beni tanımıyorsun bile. Anne beni sana verdi. Bana saygı göstermen için hiçbir sebebin yok ki.”, der Aremela biraz aklı karışmış bir şekilde.

“Sebebe gerek de yok. Önümüzde tehlikeli bir yolculuk var. Zorlu ve kötü bazı kişilerle mücadele edeceğiz. Yanımda benimle bu mücadeleyi verecek, bana eşlik edecek, düştüğümde bana elini uzatacak, yaralandığımda da yaralarımı saracak genç ve güzel bir kıza saygı göstermek bana akıllıca bir davranış gibi geldi.”

“Genç ve güzel.. Sence ben gerçekten güzel miyim?”, diye merakla sorar kızcağız.

“Evet, Aremela. Gerçekten olağanüstü ve eşsiz bir güzelliğe sahipsin. Öyle ki hayatımda senin kadar güzel birisiyle daha hiç karşılaşmadım..”, der Brom fevkalade dürüstçe ve ister istemez kıza doğru bir bakış atar.. ve genç hobbit’in kalbi hoplayıverir.

“Off yaaa. gerçekten ne kadar şirin olduğunu bir bilsen!”, diye geçirir içinden..

..ve kızın yüzü bir anda aydınlanıverir.

Gerçekten aydınlanır; sanki derisinin altında birisi bir ışık yakmış gibi açık mavi bir renkle parlamaya başlar kız.

“Uhhmm.. parlıyorsun!”, diye hayretle bakar kıza Brom.

“Ben.. utandım da ondan. Ö.. özür dilerim. Daha önce kimse bana böyle bir şey söylemişti..”, der kız kekeleyerek.

“Onların kaybı.. ve benim!”, diye mırıldanır Brom sessizce..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aremela, Brom’u şelalenin arkasındaki gizli geçitten Gulls Perch’e sokmaz, çünkü herkesin sandığı gibi orada bir gizli geçit yoktur.. Aslına bakılırsa ortada herhangi bir gizli geçit yoktur. Fey’lerin kutsal vadisine giriş sadece bir fey’in müsaadesiyle ve eşliğinde, uzun, büyülü bir tünelden yürüyerek gerçekleşebilir ve Brom, ellerinde demir silahlarla buraya gelen kötü adamların bunu nasıl başardıkları üzerine çok fazla kafa yormaz zira yalan söyleyemeyen ve mecazdan da anlamayan bu garip varlıkları kandırmak, yeterince zeki biri için çok da zor olmayacağını düşünür ve bu düşünce nedense onu kızdırır. Genç hobbit, bir şekilde fey olmayan ama hem buranın önemini anlayan, hem de bu vadinin bekaretine saygı duyacak birilerini bulup onları buranın koruma altına alınması hususunda uyaracaktır. Brom bu konuda kime gitmesi gerektiğini merak ederken, Aremela sessizce onun elini tutar..

Brom önce ele, sonra da elin sahibine bakar ve kızın korkudan titrediğini farkeder.

“Ne oldu Aremela?”, diye sorar Brom.

“Ben.. daha önce hiç kavga etmedim.. Bizler aramızda tartışır ve didişiriz ama hiçbir zaman kavga etmeyiz. Şimdi ise ölümlülerin savaş dediği şeyi yapmaya gidiyoruz. Savaş kötü bi şey ama ki!”, der kız cılız bir sesle.

“Evet. Savaş kötü bir şey, sevgili Aremela. Ama bazen de gerekli bir şey. Ben Bowling Hills’den geldim. Buradan çok uzakta orası. Bizlerde savaşçı bir ırk değiliz. Ama kimsenin de gelip güzel tepelerimizi elimizden almasını istemeyiz, doğrusu.”

“Savaş.. ne zaman güzel olabilir ki?”, diye sorar kız, yüzünde korkulu bir ifadeyle.

“Ben, ‘savaş’ söz konusu olduğunda güzel kelimesini hiçbir zaman kullanmazdım. Daha ziyade, ‘gerekli’ kelimesini tercih ederdim.”, der Brom.

“Peki. Ne zaman gerekli?”

“Şimdi.”, der Brom kısaca.

“Anlamadım ama ki.”, diye aklı karışmış bir şekilde cevap verir Aremela.

“Senin olan bir şeyi, başkaları gelip senden izinsiz ve zorla almaya çalıştığı zaman gerekli. Eğer bu kötü adamları buradan atmazsak, bu vadiyi açtıkları delikler ve göllerinize döktükleri atıklarla öldürürler. Buna izin verilmemeli..”, der Brom.

“Sen neden bizim için savaşıyorsun o zaman? Bu vadi senin bile değil. En başta benim koşullarımı kabul etseydin, anne sana bu görevi yüklemezdi ve sen de mutlu olmuş olurdun, ben de..”, der kız somurtarak.

“Belki..”, der Brom. “..ama o zaman sadece.. uhh.. kısıtlı bir etkileşimimiz olurdu ve seninle konuşma fırsatım hiç olmazdı.”

“Konuşmak.. Siz ölümlüler bunu pek seviyorsunuz. Ben konuşmaktansa işi yapmayı seviyorum. Daha eğlenceli.”

“Peki.. uhhh.. sonra? Yani iki kişi birbirine hiç güzel sözler söylemiyor mu?”

Kız omuzlarını silker.

“Gerçekler sözden çok eylemdedir. Ölümlülerin sözleri nadiren gerçektir. Eylemlerle yalan söylemek ise o kadar kolay değildir.”

“Bu.. ürkütücü bir şekilde doğru.. Ama ben yine de çileklerini yerken hissettiğim mutluluğu sana anlatmak, anlatırken de sözlerimin senin yüzündeki etkisi seyretmek isterim.”, der Brom.

“Neden ki? Yüzüm çirkin mi oluyor o zaman?”

“Bilakis.”

“Anlamıyorum. Sen zaten güzel olduğumu söyledin ki.”

“Güzel bir şey duymak, bizleri her zaman mutlu eder, Aremela. Ve mutlu bir yüz her zaman daha güzeldir.”

“Bence sen çok fazla düşünüyorsun, Blom Bundlebim Hobim.. ve bu şekilde bütün eğlenceyi de kaçırıyorsun. Yapmak her zaman çok düşünmekten daha eğlencelidir!”

 

Blom Bundlebim Hobim (!) buna bir şey demez.. Açıkçası söyleyecek, kendisinin bile inanabileceği bir şey de bulamaz.

Dolayısıyla taktik değiştirir!

 

“Aremela..”, der sakince.

“Efendim, Blom Bundlebim Hobim.”

“Beraber tehlikeli bir göreve gidiyoruz.”

“Evet, Blom Bundlebim Hobim..”

“Sormam da sakınca yoksa.. uhhmm.. sen tam olarak nesin?”, diye ıkınarak sorar genç hobbit.

“Sormanda bir sakınca yok, Blom Bundlebim Hobim. Ama bu sorunun beni biraz üzdüğünü de itiraf etmeliyim.”, der Aremela kaşlarını hafif çatarak.

“Özür dilerim. Niyetim seni üzmek değildi.”, der Brom hemen.

“Sen.. ‘iyi’ birisine benziyorsun, Blom Bundlebim Hobim..”, der kız.

“Öyle olduğumu düşünmek isterim.”

“..dolayısıyla beni üzmek istemediğine inanmak istiyorum. Benim ne olduğumu bilmiyor olman biraz üzücü. Ama siz ölümlüler etrafınızda olup bitenlere ve kendiniz dışında yaşayan hayatlara karşı biraz umarsızsınız. Bu yüzden seni anlayışla karşılayasım var.”

“Evet. Sanırım biraz öyleyiz.”, diye makul bir şekilde kabul eder Brom.

“Ben.. Ben bir nymph’im.. Bir su nymph’iyim. Suda doğdum ve hayatta kalmak için suya ihtiyacım var.”, diye, sanki ayıp bir şeyi açıklıyormuş gibi utanarak, ve biraz da çekinerek açıklar Aremela.

“Uhhmm.. bu.. fevkalade bir şeye benziyor. Hepiniz mi su nymph’isiniz peki?”, diye hayretle karşık bir merakla sorar Brom.

“Tabii ki hayır. Yamara bir ateş nymph’i. Sanırım bu yüzden biraz hırslı ve çabuk sinirleniyor ve gördüğü her şeyi de istiyor. Ben sadece bir şeyi istediğimde onu istiyorum. Temessa ise bir dryan. Bu yüzden de hiçbir konuda karar veremiyor ama her konuda akıl yürütmeyi seviyor. Diğerleri de o veya bu şekilde, siz ölümlülerin ‘fey’ yada ‘peri’ dediği şeylerden biri..”

“Aaa.. bu bazı şeyleri açıklıyor, sanırım. Çileklerin.. senin için özel bir anlamı var gibi..”, diye aynı merakla sorar Brom.

Aremela buna cevap vermez. Ve uzun bir süre de cevap vermemeye devam eder. Neden sonra sessizce konuşur.

“Bu.. özel bir şey, Blom Bundlebim Hobim. Belki bir gün, seninle mutlu olursam ve sende yanımda kalmaya karar verirsen bunu sana söyleyebilirim.”, der fısıltılı bir sesle.

“Sorun değil, Aremela. Özel şeylerinize burnumu sokmak istememiştim. Benimkisi sadece hakkında hiçbir şey bilmediğim şeyleri öğrenebilmek için sorulmuş sorular.. Ve merak, tabii..”

“Peki sen nesin?”, diye bu sefer Aremela sorar.

“Ben bir hobbit’im..”, der Brom kısaca, zira sorulan sorunun da cevabı budur.

“Hobim, ne?”

“Hobbit, ben’im.. ve ben de bir hobbit’im.. Bizler yemek yapmayı ve yemeyi, şarkı söylemeyi, sessiz ve sakin yaşamayı, kitap okumayı ve bahçe ve tarlalarımızda meyve, sebze ve çiçeklerimizle ilgilenmeyi seven, sade bir ırkız. Savaşlardan ve kavgalardan uzak dururuz çünkü bizler için bunlar saçma ve mutsuz insanların yaptığı ve en nihayetinde de sadece daha da mutsuz olmak için yaptıkları saçma sapan bir şeyden ibarettir.”

“Hobim, senin adın değil mi yani? Anne sana ‘Blom’, ‘Bundlebim’ ve ‘Hobim’, diye hitap etti.”

“Dediğim gibi. Hobbit, ait olduğum ırkın adı. İnsanlar, elf’ler, gnome’lar ve dwarf’lar gibi.. Brom, benim adım. Bumblebrim ise içine doğduğum ailenin adı.”, diye açıklar Brom.

“Aile? Aile nedir?”

“Aile; anne, baba ve onların çocuklarından oluşan, bazen de anneanne, babaanne ve dedelerin, amcalar, dayılar, teyzeler, yengeler, kuzenler ve yiğenlerinde beraber yaşadığı bir bütünün adı..”

“Hiç bi şey anlamadım, Blom Bundlebim Hobim!”, der Aremela, kafası tamamen karışmış bir şekilde.

“Sorun değil, Aremela. Bana nasıl hitap etmek istiyorsan, o şekilde hitap edebilirsin.”, der Brom gülümseyerek.

 

Brom, Aremela eşliğinde Gulls Perch vadisine açılan büyülü tünelden çıktıklarında, güneş batmaz üzeredir.

Bir elinde anne Titania’nın verdiği sihirli asa, diğer elinde ise babasının eski kısa kılıcı olduğu halde Brom etrafına bakınır. Aremela ise onun arkasında durmuş tedirgin bir şekilde fısıldar.

“Ne görüyorsun, Blom Bundlebim Hobim? Kötü adamlardan var mı burada?”

“Yok gibi. Ama güneş batıyor ve vadinin etrafını çevreleyen yüksek dağların gölgesinden dolayı her yer şimdiden kararmış durumda. Pek bir şey göremiyorum.”

“Aaaa.. Sen elf’ler gibi karanlıkta göremiyor musun yoksa, Blom Bundlebim Hobim?”, diye şaşırmış bir şekilde sorar Aremela.

“Biz hobbit’ler, elf’lerden gelme değiliz. Dolayısıyla onların sahip olduğu hiçbir özelliğe de sahip değiliz.”, der Brom.

“Sizin ne özelliğiniz var, peki?”

“Uhhhmm.. Bizler.. şanslıyız!”, der Brom ve bir anda bunun kulağa ne kadar komik gelebileceğini düşünür.

“Şanslı? Bu bana pek de doğru gibi gelmedi, Blom Bundlebim Hobim. Sadece buraya geldiğinden beri yakalandın, az daha boğuluyordun, annenin gazabına uğramak üzereydin ve bir birimizin kölesi haline getirildik.”, der Aremela hiç inanmamış bir tonla.

“Aaaa.. ama ‘güzel bir kız’ tarafından yakalandım, ‘az daha’ boğuluyordum, anne beni ‘neredeyse’ haşlamak üzereydi ve ‘seninle’ bir maceraya atıldım!”, der Brom sırıtarak!

“Yine çok düşündüren şeyler söylemeye başladın, Blom Bundlebim Hobim.”, diye mızmızlanır Aremela.

Brom ‘fırk’lar.

“Sen ne yapmamızı önerirsin, peki?”, diye sırıtarak sorar.

“Ben bi şey önermem ki, Blom Bundlebim Hobim. Ben yaparım sadece. Su her zaman yokuş aşağı akar!”, diye fısıldar Aremela.

“O zaman bu akşam erkenden kamp kuralım ve güzel bir uyku çekelim. Sabah da erkenden kalkıp yola koyulalım. Bu vadi oldukça büyük. Sanıyorum bir ucundan diğerine gitmemiz günler sürecektir.”, diye önerir Brom.

“Az ileride, şu istikamette çalılar ve ağaçların yoğun olduğu bir yer var, Blom Bundlebim Hobim. Orada saklanırsak bizi göremezler gibime geliyor. Sanıyorum kamp şeysini orada kurabilirsin ama ki..”, der Aremela muallak bir sesle.

 

Aremela, Brom’u peşine takarak, bahsettiği yoğun çalı ve ağaçlı yere götürür. Gittikleri yerde küçük de bir su birikintisi vardır. Brom kampı kurup ortasında anca görülür, kontrollü bir ateş yakarken Aremela da imtina ile birikintiyi inceler, neden sonra da suyun temiz ve içilebilir olduğunu söyler..

..ve bir anda kıyafetleri üzerinde su gibi akar ve kız, zarif ve kıvrak bir hareketle birikintinin içine atlar!

 

‘Çulup!’

 

Brom kıza sadece alık alık bakar, gördüğü.. uhhhmm.. ‘manzara’ karşısında ateş basmış yüzünü, cebinden çıkardığı bir mendille siler, sonra tekrar ateşe ve üstünde koyduğu küçük kaptaki pişirmekte olduğu yemeğe odaklanır.

“Su harika. Gelmek istemez misin, Blom Bundlebim Hobim?”, der Aremela, suyun dışından sadece başı ve gözleri görünür bir şekilde.

“Aaaa.. uhhmm.. bugün yeterince ıslandığımı düşünüyorum, güzel Aremela.”, diye inatla küçük tencerenin içinde fokurdayan yemeğe bakarak.

Aremela’nın olduğu yerden küçük, mutlu bir kıkırdama sesi duyulur.

Kız, belinden itibaren sudan çıkar ve birikintinin kenarındaki çimenlere yastlanarak Brom’a harika bir gülümseme atar.

“Hadi ama ki.. Söz bi şey yapmıcam!”, der Aremela muzip gülümsemeyisle.

“Bence yemek yiyip sonrada uyusak daha iyi olur, gibime geliyor. Yarın zorlu bir gün olacak.”, diye boğazını temizleyerek, ciddi bir şekilde cevap verir genç hobbit.

“Ben bir su perisiyim, Blom Bundlebim Hobim. Dinlendirtmesini çok iyi bilirim ama ki.”, diye mutlu bir şekile Brom’a doğru biraz daha meyleder..

“A.. Aremela.. lütfen.. bu işi benim için daha fazla zorlaştırma. Evet.. fevkalade güzelsin ve.. uhh.. çekicisin.. ama daha bir birimizi tanımıyoruz bile..”, diye tekrar terlemeye başlar Brom.

“Ama tanıştık zaten ki. Ben Aremela Berrybush, sen de Blom Bundlebim Hobim! Bana bakarsan eğer, benim hakkımda bilmek istediğin her şeyi görebilirsin ki!”, der Aremela.

“Sorun da orda zaten. Sana.. uhh.. bu halinle bakarsam, hiç bi şey düşünemez hale geleceğimden korkuyorum..”, diye itiraf eder Brom.

“Yine düşünme şeysi.. Ortada düşünülecek bişi yok ama ki.. Yapılacak bişi var, Blom Bundlebim Hobim.”

“Ben açım. Karnımı doyurup sonra da uyuyacağım. Sende.. uhh.. üstüne bir şeyler giyip gelirsen, seninde yemeni isterim.”, der kati bir sesle ve sırt çantasından yedekleriyle beraber iğreti teneke tabak, çatal ve kaşıklarını çıkartır, iki tabağa da pişmiş yemekten doldurur, sonra da inatla sadece yemeğine bakarak ateşin başına çömer.

Aradan uzun, sessiz birkaç dakika geçer. Neden sonra Brom arkasından derin, esef dolu bir soluk duyar ve Aremela, tekrar giyinmiş halde yanına çömer.

Kız, alt dudağını pörtletmiş, ağlamaklı bir şekilde kendi tabağını alır, bir kaç kaşık yedikten sonra neredeyse hıçkırıklı, saf bir sesle söylenir.

“Seni anlamıyorum, Blom Bundlebim Hobim. Benim ‘fevkalade’ güzel olduğumu söylüyorsun. Hatta dikkatini bile dağıtacak kadar beni çekici bulduğunu itiraf ediyorsun, ama buna rağmen bu ikinci defa beni reddedişin!”

“Uhhmm.. ilki ne zamandı?”, diye sorar ister istemez Brom.

“İlki, ilk karşılaştığımızdaydı. Hem çileklerimi yiyerek beni istediğini kabul etmiş oldun, hem de Yamara’nın şeftalilerini, Temessa’nın elmalarını, Cherriot’un kirazlarını, Shyad’in üzümlerini, Kardenymp’in armutlarını, hatta Veraminks’in de çileklerini yemeyerek, onları değil, sadece beni istediğini açıkça hepsine söylemiş oldun. Se.. seni gerçekten anlamıyorum, Blom Bundlebim Hobim. Bu gidişle nesilsiz öleceğim!”, der kızcağız ve ağlamaya başlar.

“Hay shit!”, diye geçirir Brom içinden. “Kültür farklılığı dedikleri bu olsa gerek. Aferin sana Brom, hayatında gördüğün en güzel ve en naif varlığı salaklığınla ağlatmayı başardın..”

Brom, kıza çileklerini bilmeden yediğini hatırlarak onu daha fazla üzmek istemez. Tabağını kenara koyar, sessizce ayağa kalkar ve kızın yanına gider.

Genç hobbit, yavaşça kıza doğru uzanır ve bir eliyle kızın yanağına dokunur ve elinin, ılık ile sıcak arası bir kap suyun içene sokmuş gibi bir hisse kapılır. Brom, kıza dokunduğunda hissettiği şeye hayret ederken, kızda onun dokunuşuna, yada belki de, onun kendisine dokunmuş olmasına hayret eder. İrileşmiş, şaşkın, utangaç ve ürkek gözlerle önünde durak ‘Hobim’e bakar.

“Ben.. asla seni üzmek istemedim, sevgili Aremela. Söylediklerinin neredeyse hepsinde haklısın, ama biz ölümlülerin dünyası biraz daha karmaşıktır. Ben sana, hem senin, hem de yaşadığın dünya hakkında sorular soruyorum, çünkü sizler hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorum. Ama görüyorum ki sizler de ölümlüler hakkında pek az şey biliyorsunuz ve bazı ölümlüler bunu aleyhinize ve kötüye kullanarak sizin kutsal vadinize girdiler. Ben onların yaptığı kötülüğü yapmak istemiyorum. Lütfen.. Beni anlamaya çalış..”, der ve dolu gözlerle kendisine bakan kıza nazikçe sarılır.

Brom, kızın kendisinden istediği şeye rağmen, gerçekte, ve aynı zamanda ondan ne kadar korkutuğunu da o anda anlar, zira kollarındaki, etrafına ‘ılık ile sıcak’ arası bir sukünet hissi yayan bu harikulade varlık titriyordur..

“Se.. seni hala anlamıyorum, Blom Bundlebim Hobim, ama anlamak için çaba sarfedeceğim. Anne bunun kolay olmayabileceği konusunda beni uyarmıştı. Öyle olsun bakalım. Ama şunu bilesin ki su sabırlıdır.. Yüzlerce yıl bile geçse dağları aşındırır ve en sonunda da kendimize akacak bir gedik açarız. Ben de senin kalbine böyle bir gedik açacağım!”, diye kati bir ifadeyle deklere eder Aremela ve Brom, daha önce hapı yutmadıysa, kızın hırsını ve inadını ayartarak, şimdi gerçekten şapa oturduğuna ayılıverir!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Genç hobbit dışarıda kamp yapmayı seven biridir. En azından bunun, evinde, sıcak şöminesinin karşısında oturmuş, elinde annesinin yadigar fincanlarından birisi ile sıcak bir fincan çayını yudumlarken ve mutfağındaki küçük taş fırınından daha yeni çıkmış mutlu kurabiyelerini kıtlatırken okuduğu hikayelerde romantize edildiği gibi olduğu sürece. Nevarki evinden ve adı geçen sıcak şöminesinden, annesinin yadigar fincanlarından ve mutlu kurabiyelerinden ayrıldıktan sonra, hikayelerinde okuduğu o kamp ateşini asla bulamamıştır ve bu genç hobbit’in içine işlemiş bir ukte olarak kalmıştır —ta ki Gulls Perch’de geçirdiği ilk kamp gecesine kadar.

Genç Brom hayatında geçirdiği en keyifli geceyi geçirir bu garip ve mistik ‘fey vadisinde’..

Tamamen dinlenmiş, tertemiz bir orman sabahına uyanır ve başını çevirdiğinde, yanında Aremela’nın da uyumakta olduğunu görür. Kızcağız, bir önceki akşam yaşadığı hayal kırıklığı ile kamp ateşinin diğer yanında kıvrılıp yatmışken, geceleyin bir şekilde genç hobbit’in yanına, farkında olmadan yuvarlanmış ve şimdi de başını onun göğsüne yaslamış, yüzünde mutlu bir ifadeyle mışıl mışıl uyumaktadır.

Brom uzun bir süre kızın sessizce nefes alıp vermesini seyrederken bir yandan da onun hangi halinin daha saf ve güzel olduğuna karar vermeye çalışır; ayıkken mi, böyle kendinden geçmiş, mutlu bir şekilde uyurken ki hali mi..

Genç hobbit bu konuda bir sonuca varamaz çünkü kızın iki halide farklı güzelliklerini vurgulamaktadır.

“Aremela.. Aremela, uyan, sabah oldu ve bizim gitmemiz lazım..”, diye yumuşak bir fısıltıyla kıza seslenir.

“Hmmm..?”, diye muallak bir ses çıkar kızdan ve ince vücudunu biraz da topak haline getirerek daha bi yerleşir..

“Uhhmm.. Aremela.. Uyanmalısın ama.. Bak, sabah oldu..”, diye tekrar fısıldar Brom.

“Ama neden?.. Çileklerimi besliyorum görmüyo musun ama kiii..”, diye mızmızlanır kız biraz.

“Hadi ama.. Lütfen..”, der Brom ve uzanıp kızın başını okşar.

Kızdan, “Mmmmm..”, diye kedi yavrusu gibi bir ses kaçar, sonra mayhoş bir şekilde gözlerini açar, Brom’la neredeyse burun buruna olduğunu görünce yüzü istemsizce biraz kızarır, küçük, çilek renkli dudaklarında utangaç bir gülümseyiş belirir.

“Günaydın, Blom Bundlebim Hobim..”, der sessiz bir nefesle ve Brom o nefesten kesinlikle çilek kokusu aldığını düşünür.

“Uhhmm.. Günaydın güzel hanımefendi..”, der genç hobbit ve kızın doğrulmasını bekler.

Aremela, kavanozundan ağır ağır süzülen balın pürüzsüz hareketiyle doğrulur, mutlu bir şekilde esner..

..ve aynı ağır ve pürüzsüz hareketle birikintinin içine dalar!

Brom kalkıp ateşi tekrar canlandırıp, sırt çantasından çıkardığı küçük tavada yaşlı gnome hancı Kimbletyne’in kendisine verdiği sucuk ve sosisleri kızartıp tabaklara aktarır, yanına da kaşardan biraz dilimleyip güzel bir kahvaltı hazırlar. Sonra da sabah çayı için suyun kaynamasını bekler.

Aremela yıkanmış ve pırıl pırıl parlayarak birikintiden çıkar ve gelip Brom’un yanına çömer.

Genç hobbit sessizce ona hazırladığı tabaklardan birisini uzatır.

Kız kendisine uzatılan tabağı nazikçe alır, sonra merakla ateşin üstünde duran çaydanlığa bakar.

“O küçük şeyde ne pişiriyorsun?”, diye sorar.

“Çay için sıcak su lazım. Suyun kaynamasını bekliyorum.”, der Brom.

SU!.. Neden benden istemedin ama ki?”, diye alınmış bir ifadeyle sorar Aremela, sonra çaydanlığa uzanır, işaret parmağı ile küçük çaydanlığa dokunur. Aradan iki-üç saniye geçer ve çaydanlıktan buharlı bir ıslık çıkmaya başlar.

“Küçük çay şeysin ötmeye başladı!”, diye şaşırmış bir şekilde çaydanlığa bakar kız.

“Bu.. hayret vericiydi..!”, der Brom ve temkinli bir şekilde çaydanlığa uzanır ama çaydanlık, içinde sıcak su olduğunda ne kadar olması gerekiyorsa ancak o kadar sıcaktır.

Brom mutlu bir şekilde çaydanlığın içine kurutulmuş çay yapraklarını büzüştürerek atar, istediği demlik süresince bekler, sonra da olmuş çayı, sırt çantasından çıkardığı kupaların içine döker. Kupalardan birisini kıza uzatır, diğerini de kendisine alır.

Kız, bir kaşı kalkmış bir şekilde çayı burnuna yaklaştırır ve koklar. Ardından temkinli bir şekilde bir yudum alır ama anında yüzünü buruşturur.

“Bu.. bu çok acı ama ki! Nasıl içiyorsun bunu?”, diye hayretle sorar Aremela.

“Buna çay derler. Aslında içine biraz şeker atıp içmeyi tercih ediyorum ama ne yazık ki şekerim kalmadı.”, diye biraz utanarak itiraf eder Brom.

“Şeker? Ben şekeri çok severim ki!”, diye ünler Aremela.

“Sanırm hepiniz şekeri seviyorsunuz.”, der Brom gülüseyerek.

“Ama adı ‘şeker’ ki! Sevilmemesi mümkün değil!”, diye mutlu bir şekilde mayışıverir kız.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Gördün mü, Blom Bundlebim Hobim? İlerideki o dönen kocaman makine şeysinin oradalar..”, diye fısıldar Aremela, Brom’la sindiği çalılıkların arkasından.

“Gördüm ve dört kişiler. Üçü insan, birisi de dwarf! Farklı ırkların bir araya gelip önemli görevlere gittiklerini duymuştum ama kaçak maden kazma işi için bir araya gelmiş olmaları bana biraz garip geldi.. “, diye sesli bir şekilde mırıldanır Brom.

“Ne fark eder ki? Hepsi kötü adam bunların, Blom Bundlebim Hobim!”, diye kaynar suyu andırır bir sesle tıslar Aremela kızmış bir şekilde.

“Sonuç itibariyle fark etmez, sanırım ama ne nedir ve kim kimdir açısından önemli olabilir..”, der Brom.

“Anne bizi bunların hepsini vadimizden göndermemiz, bu makine şeysilerini kırmamız ve sularımıza dökülen zehirleri durdurmamız için gönderdi. Ve medusaya dikkat etmemiz konusunda da bizi uyardı!”, diye cevap verir Aremela.

“Ne? Medusa mı?”, diye irkilir birden genç hobbit.

“Evet. Özür dilerim, bunu sana söylememi istemişti ama ben unuttum.”, der samimi bir şekilde kız.

“Hiç kimse bana bir medusadan bahsetmemişti ama!”, diye inler Brom.

“Sen elbiselerini kuruturken anne bazı tembihlerde bulunmak için beni yanına çağırmıştı.. Bana senin.. umm.. ölümlüler hakkında bazı şeyler anlattı. Karşılabileceğimiz tehlikerden konuştu. Asla seni terk edip kaçmamam hususunda beni uyardı —ki bu da benim aklımın ucundan bile geçmemişti.. Seni terk edip kaçmak, yani.. Kim, verildiği kişiyi terk edip kaçar ki? Sonra da seni medusa hususunda da temkinli olman gerektiğini söyledi. Sakın ola medusaya bulaşmamamızı, asayı kullanıp tüymemizi istedi.. Aslında asayı bütün kötü adamlar ve medusa üzerinde kullandıktan sonra kendisinin sularımızı temizlemek için geleceğini söylemişti..”

 

Brom derin, esef dolu bir nefes çeker.

Bir medusa!

Gökler adına, BİR MEDUSA!

 

“Peki bu medusa neredeymiş?”, diye sorar çökmüş bir şekilde.

“Annem onun ‘Perch’de olduğunu söyledi.”

“Perch?”

 

Aremala küçük, ince işaret parmağı ile batıya..

..ve yukarıya işaret eder.. çok yukarıya!

 

“Perch, o koca kaya mı?”, diye hayretle sorar Brom.

“Evet.”, der Aremela. “Gulls Perch ismi oradan geliyor ama ki!”

 

Aremela’nın, Brom’a gösterdiği ‘kaya’ gerçekte temeli belki de yarım mil çapında, git gide incelen, tepesi kesilmiş taştan kabaca koni şeklinde oyulmuş gibi görünen bir dağdır ve neredeyse bir mil kadar da yüksekliktedir.

Brom yutkunur.

Brom derin suları sevmediği gibi yüksek, uçurumlu dağları da sevmez çünkü Brom toprağın derinliklerinde maden ve değerli taşlar arayan bir dwarf, her türlü manyakça şeyler yapabilme potansiyeli olan da bir gnome değildir.

Brom aklı başında, sakin ve tercihen deniz seviyesindeki toprakrağa ayak basmayı seven bir hobbit’tir, o kadar!

 

“Medusadan korkuyor musun, Blom Bundlebim Hobim?”, diye tedirgin bir sesle sorar su perisi.

“Güzel Aremela.. Aklı başında herkes bir medusadan korkar. Medusalar, bir ork mangasına yada goblin sürüsüne benzemez!”, diye dertlenir Brom.

“Geri dönmek mi istiyorsun, Blom Bundlebim Hobim? Geri dönmek istersen, eminim anne bunu anlayışla karşılayacaktır.”, der Aremela sessizce.

Genç hobbit kaşlarını çatar. Evet, gerçekte Brom asla kendisini ‘cesur’, ‘güçlü’ ve özellikle de bir ‘kahraman’ olarak görmemiştir. Ama gördüğü bir şey vardır..

“Anne anlayışla karşılayabilir, Aremela. Ama ben karşılayamam..”, der Brom, yüzünde kati bir ifadeyle.

“Ama neden ki?”, diye hayretle hobbit’e bakar kız.

“Çünkü, Aremela Berrybush, Blom Bundlebim Hobim verdiği zaman sözünde durur.”

Brom, gözlerinin içine bakan kızın, söylediği şeyi anlamadığını görür.

Ama buna rağmen belli ki hoşuna gitmiştir çünkü küçük, mutlu bir çığlıkla kendisini ona atar ve kıpkırmızı olmuş hobbit’e sarılır..

“Uhhmm.. Sessiz olursak iyi olur, sevgili Aremela. Dört kötü adam var hemen ileride..”, diye öksürerek boğazını temizler Brom.

Kız, yüzünde muhteşem bir gülümseyişle ona bakar, sonra “Haklısın, Blom Bundlebim Hobim.”, der.

“Ne yapıyoruz şimdi?”, diye sorar Brom.

“Ben onların dikkatini dağıtacağım. Onlar bana bakarken sen de annenin asasını kullanırsın..”, der Aremela.

“Uhh.. Bu tehlikeli olmaz mı senin için? Adamların elinde demir kılıçlar, uzun mızrakar ve okları var.”

“Ben bir su perisiyim.. Bende de büyü var ama ki!”, der Aremela ve genç hobbit herhangi bir başka itirazda bulunamadan saklandıkları çalının arkasından fırladığı gibi eliyle adamlardan birine işaret eder ve..

 

“Helka yéva rista -nya!”

 

..diye bağırır!

 

Kızın işeret parmağından incecik, çivit mavisi-beyaz karışımı upuzun bir çizgi, müthiş bir devinimle adamlardan birine isabet eder..

Aremela sonucu beklemeden aynı büyüsünü bir daha tekrarlar ve ikinci bir adamı daha vurur..

..sonra da dönüp çaprazlamasına geriye ve bir başka çalılığın olduğu yere kaçar!

 

Aremela’nın ilk vurduğu adam canı fena halde yanmış gibi kanayan midesini tutmuş, yerde çırpınmaktadır. Kızın büyüsüyle vurulan diğer adam ise acı içerisinde bir bacağını tutmuş inlemektedir.

Ayaktaki son adam ve dwarf, hayretle yaralanmış adamlara bakarlar, sonra adam bir elinde kılıcı, diğer elinde ise mızrağıyla kızın peşine takılır. Dwarf ise kendi dilinde haşin bir küfür savurur, kendisi de bir elinde çirkin baltası, diğerinde ise kalkanı olduğu halde ve o da kızın peşine takılır..

 

Brom, Aremela’nın bu fevri fedakarlığını boşa harcamaz. Saklandığı çalıyı Titania’nın asasıyla aralar, dwarf’a işaret eder ve..

 

“Lende ar- Len Alende Nieliem Arlende!”

 

..diye fısıldar ve bunu yaparken de nedense içinde herhangi bir acıma hissetmez.

Dwarf koşarken tökezlemiş gibi öne doğru meyleder, sonra yere düşer. Yüzünde hayret ile dehşet karışımı garip bir ifadeyle eline bakar.

Dwarf’un eli kararmıştır..

Daha doğrusu; kurumuştur!

Belli ki Titania’nın laneti gerçektir ve şakası da yoktur..

Dwarf korkunç bir çığlık atar, baltasını da, kalkanını da terkeder ve Aremela’nın, Brom’u getirdiği büyülü tünele doğru koşmaya başlar!

Önden koşan adam, dwarf’un çığlığını çok geç farkeder..

Brom dwarf’tan sonra, Titania’nın lanetiyle onu da vurur!

Adam çivilenmiş gibi yerinde çakılıp kalır. Sonra onun da ellerinden silahları düşer, ve o da dehşet içerisinde kurumuş ellerine bakar, ardından korku yüklü bir çığlıkla o da büyülü tünele doğru koşmaya başlar.

Brom, kaşları çatılı ve yüzünde nahoş bir ifadeyle yaralı iki adama bakar..

..ve annenin lanetini onların da üzerine salar..

Karnından yaralı olan adam acı içerisinde sürünerek kaçarken, bacağından yaralanmış olanı ise hoplayarak gözden kaybolur..

 

“Annenin şakası yok..”, diye mırıldanır Brom.

“Anne şakalardan hiç hoşlanmaz zaten ki..”, der Aremela ciddi bir ifadeyle.

Brom arkasına baktığında kızın geri gelmiş ve hafif ürkmüş bir şekilde kaçan adamları seyreder halde bulur.

“Makineyi nasıl yok edeceğiz, Blom Bundlebim Hobim?”, diye sorar Aremela.

“Makineyi şimdi kırmayacağız.”, diye cevap verir Brom.

“Neden ama ki? Anne makinelerin yok edilmesi gerektiğini söylemişti..”

“Evet. Ama makineleri yok ettiğimizde ne olacağını bilmiyoruz.. İçimden bir ses onların büyük bir gürültüyle patlayabileceğini söylüyor.”

“Bu iyi değil mi? Büyük bir gürültüyle patlasınlar ama ki!”, der Aremela haşin bir sesle.

“Büyük bir gürültüyle patlarlarsa, diğerleri de bizim burada olduğumuzu duyarlar. Bizim burada olduğumuzu bilmedikleri sürece, hepsini gafil avlama ihtimalimiz var, şimdi olduğu gibi..”

Aremela bunu kafasında everir, çevirir ve en sonunda Brom’un ne demek istediğine ayılır.

“Anladım! Onlara pusu kuracağız! Sel gibi..”

“Sel?”

“Evet, sel.. Bastığı zaman sel her zaman aniden ve hemen olur, ve her şeyi de alıp götürür!”

“Haklısın..”, der Brom. “..sel gibi.”

“O zaman gel, Blom Bundlebim Hobim. Önümüzde yapacağımız daha çok sel var!”, der Aremela mutlu bir şekilde ve Brom’u elinden kaptığı gibi bir sonraki makinenin olduğu yere götürür..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Helka yéva rista -nya?”, diye sessizce mırıldanarak sorar Brom, Aremela ile saklandığı bir başla çalının arkasında. “Buzlar kırsın seni?”

“Buz kessin seni..”, diye düzeltir Aremela sessizce. Sonra da alınmış bir sesle, “Yüksek elfçe bildiğini unutmuşum, Blom Budlebim Hobim. Ama bir kızın sırlarını çalmaya kalkman hiç de hoş değil.”, diye söylenir.

“Ben.. özür dilerim. Niyetim büyünü yada sırlarını çalmak değildi. Sadece merakımı cezbetti, o kadar. Daha önce böylesi bir büyü yapıldığını görmemiştim. İtiraf edeyim, biraz ürkütücüydü. Ama etkili olduğunu da söyleyebilirim. Her ne kadar ölümcül olsa da, yinede büyün.. nasıl desem.. büyüleyiciydi!”, der Brom.

Kız bu cevabı tatmin edici bulmuşmudur bilinmez. Ama gülümseyişine bakılırsa hoşuna gitti bellidir.

 

Garip ikili yorgun bir şekilde, vadinin oldukça derinliklerinde kamp kurarlar o gece. Aremela ve Brom bütün gün, her birinde ‘kötü’ üç adam, bir de dwarf’un  bulunduğu kampları vurmuş ve kız adamların dikkatini dağıtırken, Brom’da önce dwarf’dan başlayarak teker teker bütün adamları Titania’nın asasıyla lanetlemişti. Bu süre içerisinde Aremela tam iki defa neredeyse yakalanmış, Brom ise biraz fazla hırslı koşan adamların birine yetişmek için peşinden giderken fena halde düşmüş ve ayak bileğini burkmuştu. Brom’un adamı lanetleyebilmesinin tek sebebi ise kızın adama geniş bir daire çizdirerek tekrar ona getirmiş olmasıydı. Bu olay genç hobbit’i yeterince utandırmadıysa, kızın bir de ‘vah vah’ları arasında Brom’un tüylü hobbit ayağından tutup bileğini ılık suyla yıkanmış hissi veren bir büyü ile iyileştirmiş olması kesin utandırmaya yetmişti..

Kızcağız acı içerisinde kıvranan hobbit’e bakmış ve kendi canı yanıyormuş gibi dolu gözlerle onu teskin etmeye çalışmış, genç hobbit’in burkulmuş bileğini iyileştirdikten sonra da birden sevindirik olmuştu!

Kız, elde etmek istediği şey için sanki elinde ‘yapması gerekenler listesi’ vardır ve her ne kadar hobbit için hissettiklerinde samimi olsa da, listesindeki bir şeyi de yapmış olmanın mutluluğunu yaşamaktadır;

Aremela yüzünde ışıl ışıl bir gururla bulup getirdiği taze meyvelerden harika bir servis hazırlamış ve Brom’un önüne, çayıyla beraber sunmuş, sonra da sessizce onun yemesini seyretmişti.

“Sen yemeyecek misin?”, diye sorar Brom nazikçe ve biraz da kızarmış bir şekilde zira bu fevkalade güzel yaratığın kendisini yemek yemek kadar basit bir şeyi yaparken alık alık seyretmesinden tam olarak utanmasa da, yine de bunu biraz rahatsız edici bulur.

Yani.. Birisinin yemek yeyişi ne kadar ilginç olabilir di ki?

“Aaaa.. Tabii.. Unutmuşum..”, der Aremela, kendi yüzü de kızarmış bir şekilde ve mutlu bir gülümsemeyle dilimlenmiş şeftalileri, üzümleri, çilekler ve elmaları yemeye başlar.

Alık alık seyretme sırası kendisine geçmiş olmalı ki, bu sefer de Brom farkında olmadan kızın dilimleri küçük, kırmızı ağzına götürüp yeyişini seyre dalar..

..ve az evvel hissettiği ‘garip’liğin sebebini anlar.

Kişinin kendisini, özellikle yemek yemek kadar olağan şeyleri yaparken ilginç bulmaması, belli ki başları için geçerli değildir ve bu noktada da kendisinin değil, seyredenin düşünceleri önemlidir.

Brom yıllar önce okuduğu hikayelerden birinde, genç ve sorunlu bir delikanlı ile hekimi arasında geçen bir diyaloğu hatırlar..

 

Hekim: Sana aşkı sorardım ama sen sadece bir sonetten alıntı yapardın.

Sen hayatında asla bir kadına bakıp da onun karşısında kendinin tamamen aciz olduğunu hissetmedin.

Sadece bakarak seni yerle bir edebileceğini, Göklerin dünyaya bir melek olarak onu sırf senin için gönderdiğini ve seni cehennemin en habis derinliklerinden sadece onun seni kurtarabileceğini hissetmedin.

Ve senin de sadece onun için dünyaya indirilmiş meleği olabileceğin duygusunu yaşamadın..

Böyle bir kadının sevgisine, onun şefkatine, ve dokunuşlarına asla sahip olmadın..

Zekisin. Bunun aksini kimse iddia edemez.. ama en nihayetinde sen sadece korkudan ödü bokuna karışmış bir çocuksun, o kadar..

 

Brom, kendisinin nasıl algıladığı değil, o potansiyeli taşıyan kişinin sevigiyi nasıl algıladığının gerçekte önemli olduğuna ayılır..

 

“Yine çok düşüncelerdesin mi, Blom Bundlebim Hobim?”, diye sorar Aremela.

“Sanırım.”, der Brom.

“Ne düşünüyorsun, peki?”, diye sorar kız.

“Tam olarak emin değilim.”, diye geçiştirmeye çalışır Brom.

“Hem düşünüyorsun, hem de bana söylemek istemiyorsun.”, der kız mutsuz bir şekilde.

“Daha önce bildiğimi sandığım, ama gerçekte hiç bir şey bilmediğimi anladığım bir şeyi düşünüyordum.”, der Brom, sanki bu her şeyi açıklıyormuş gibi.

“Hiç bir şey anlamadım, Blom Bundlebim Hobim! Yoksa anlamamam için özellikle mi böyle karmaşıklaştırıyorsun?”, diye söylenir kız.

“Aaa.. Hayır, sevgili Aremela. Sadece kendim de daha anlamadığım bir şey bu o kadar. Anlamadığım için de, anlatmakta zorlanıyorum..”

“Anladığında bana söyleyecek misin, peki?”, diye saf bir şekilde sorar Aremela.

“Anladığımda söyleyeceğim, sevgili su perisi..”

“Ayağın nasıl oldu?”, diye sorar Aremela.

“Harika.. Sanki hiç burkulmamış gibi.. Çok.. ‘ılık’ bir dokunuşun var..”, diye yüzü biraz kızararak itiraf eder Brom.

“Ben, ‘ılık’ bir su perisiyim ama ki..”, diye mutlu bir şekilde cevap verir Aremela..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Buldum!”, der Brom ertesi sabah uyandığında ve başını eğdiğinde, Aremela’nın uyurken yine farkında olmadan yanına sokulduğunu ve topak halinde başını onun göğsüne yaslamış olduğunu görür. Brom ister istemez gülümser. Bu.. daha önce asla hissetmediği ama gerçekte fevkalade güzel olduğunu düşündüğü bir duygudur.

“Hmmm..?, diye uykulu bir şekilde mırıldanır Aremela..

“Sabah oldu, sevgili Aremela, kalkmamız lazım.”, diye fısıldar Brom.

“Ama çok uykum var ki!”, diye söylenir kız uyuşuk bir sesle.

Kızın yüzünde yine mutlu bir ifade vardır ve rüyasında her ne görüyorsa, bu onun küçük dudaklarının da gülümsemesine sebep olmaktadır. Brom ister istemez, bir su perisinin rüyasında onu böylesi mutlu edecek şeyin ne olabileceğini merak eder.

“Aremela..”, diye tekrar seslenir Brom.

Kız yavaşça gözlerini açar ve uzun bir süre sessizce başını göğsüne yasladığı hobbit’in yüzünü ve yüzündeki ayrıntıları seyreder..

“Çillerin..”, der neden sonra. “Beni hiç rahatsız etmediklerine karar verdim, Blom Bundlebim Hobin!”

“Uhhmm.. Teşekkür ederim?”, diye biraz afallar Brom. “Fikrini değiştiren neydi?”

“Anne beni sana verince çok kızmıştım, çok da korkmuştum. Bundan dolayı da olduğum ılık su gibi değil, kaynayıp taşan aptal su gibi davrandım. Şimdi yine ılıdım ve sana bakınca çillerinin sana yakıştığını görüyorum.”, der Aremela mutlu bir ifadeyle.

Brom ister istemez sırıtır.

“Buldum, diye bağırdığını duydum sanki, uyurken..”, der Aremela. “Neyi buldun?”

“Aaaa.. Neden her gittiğimiz makine kampında bir dwarf ve üç adamın olduğunu buldum.. sanırım..”, diye açıklamaya başlar genç hobbit. “Dwarf, makineleri kontrol eden kişi —bir mühendis.. ve sanırım üç adam da sadece paralı asker.. yada ‘fedai’ de denebilir. Şimdiye kadar sekiz kampı bastık. Bu da sekiz dwarf, otuz iki tane de fedai eder. Bugün de benzer bir adet makine kampı basarsak, toplamda neredeyse yirmiye yakın dwarf mühendis, yetmişe yakın da fedai demek oluyor..”

“Bunların hiçbirisini anlamadım, Blom Bundlebim Hobin ama ki!”, diye alt dudağını pörtletmiş bir şekilde söylenir Aremela. “Çok düşünme şeysin karmaşık ve çetrefilli..”

“Bunun anlamı, ortada ciddi bir yatırımın olduğudur, sevgili Aremela. Fedai tutmak, sayıları az olduğunda külfet getirmez. Ama bu kadar çok olduğunda bunun günlük masrafı azımsanmayacak çok olacaktır. Dahası..”, diye açıklar Brom.

“Bunun bir de dahası mı var?”, diye mızmızlanır Aremela.

Brom gülümser.

“Korkarım var.. Dahası, dwarf müfendisler fedailerden çok daha pahalıdırlar. Yirmi tanesinin günlük kirası fahiş bir fiyata gelir! İş değerli taş ve madenlere gelince, kimse bir dwarf’un aç gözlülüğünü geçemez. Ama buna rağmen dwarf’lar başka ırkların topraklarına girip böyle bir talanda da bulunmazlar.. Hele ‘fey’lere ait ‘kutsal’ vadilere..”

“Ama geldiler ve burayı delik deşik ediyorlar, Blom Bundlebim Hobin!”, diye inler kız.

“Evet, ediyorlar ve bunu yapıyor olmaları bana bir şey söylüyor..”

Kız, Brom’a hayretle bakar.

“Onlarla konuşabiliyor musun, Blom Bundlebim Hobin?”

“Aaaa.. Hayır, sevgili Aremela. Ama davranışlarını okuyabilirsen, akıllarından geçenleri de bulabilirsin..”, der Brom gülümseyerek.

Aremela derin, acıklı bir iç çeker.

Brom ‘fırk’lar.

“Ne okudun ve ne buldun peki, Blom Bundlebim Hobin? Çabuk söylesen iyi olur çünkü yine ‘aptal su’ gibi kaynamak üzereyim..”, der Aremela mutsuz bir ifadeyle.

“Tamam, tamam, kızma lütfen.”, der Brom. “Okuduğum ve anladığım şey, bu dwarfların muhtemelen kendi klanlerinden atılmış yada ihraç edilmiş dwarflar oldukları..”

“Peki bunun anlamı ne ama ki?”, diye sorar Aremela.

“Bunun anlamı, bu dwarfların hiç kimseye bir sadakatlerinin olmadığı ve hiç bir kutsala da saygı duymadıkları.. Bu onları normal herhangi bir dwarf’dan çok daha tehlikeli.. ve aç gözlü yapıyor. Ve nasıl oluyor da medusa gibi haşin bir yaratıkla iş birliği yapabildiklerini de açıklıyor.”, der Brom.

“Bu açıklamanın bir anlamı var mı, Blom Bundlebim Hobin? Yada bize bir faydası?”, diye sabrı tükenmek üzere olan bir üslupla sorar Aremela.

“Bunun bize bir faydası var mı bilemiyorum.. En azından şimdilik. Ama bir anlamı var; bu dwarf’lar buradan asla vaz geçmeyecekler ve şayet hayatta kalırlarsa da daha kalabalık bir şekilde geri gelecekleri..”, diye kaşları çatılı bir şekilde cevap verir genç hobbit.

“Annenin laneti onları buradan uzaklaştırıp geri gelmemelerini sağlayacak ama ki!”, der kız mutlu bir şekilde.

“Hayatta gördüğüm ve öğrendiğim bir şey varsa, o da asla bir şeyi tamamen kökünden kazıyamadığımızdır.. Buradan sadece bir tanesinin bile ‘kurtulması’, burası hakkında istenmeyen dedikoduların yayılmasına sebep olacaktır.”, diye açıklar Brom fevkalade ciddi bir şekilde.

“Sen.. sen onları öldürmemiz gerektiğini söylüyorsun, Blom Bundlebim Hobin..”, diye dehşetle genç hobbit’e bakar Aremela.

“Korkarım, evet. İşte buna savaş derler, sevgili Aremela.. Yapmak isteyip istememizin bazen hiç bir önemi yoktur. Sadece yapılması gerekli olduğu için yapmak zorunda kalırız.. Ama bize ait olan şeyler, yada sevdiklerimizi koruyabilmemiz için hiç beklenmedik bir anda gerekli oluverir.”, der Brom biraz acımasızca..

“Ama.. ama sen çok sakin, anlayışlı ve akıllı bir Hobim’sin ki!”, der kız ağlamaklı bir şekilde.

“Güzel Aremela.. Bunun benim ne kadar sakin, ne kadar sevgi dolu, ne kadar akıllı yada anlayışlı olmamla hiçbir ilgisi yok. Aslına bakılırsa, bunun benimle hiç bir ilgisi yok. Burası benim vadim değil. Burası sizin vadiniz ve bunun da böyle kalması için sizin onu korumanız gerek.. Ve her şeyi de anneden beklememeniz gerek..”, der Brom.

“Ama neden?”, diye hıçkırmaya başlar kız. “Anne her zaman bizi korur ki?”

“Anne bu olaya müdahale edemedi ama. Ve sizi de koruyamadı.. Buna gücü yetmediği için yada bunu beceremediği için değil, gücünün çok fazla olduğu içindi.. Şayet anne gelip buradaki kötü adamları yok etmeye kalkarsa, annenin hiddeti o kötü adamlarla sınırlı kalmaz, bütün bu vadi yok olabilir.. Bütün bu vadi ve size hiç bir zararları dokunmamış olan komşularınızı da yok etmiş olur. Hatırlasana.. anne bunu söylediğinde sizlerde oradaydınız..”

Brom gerçekte kızcağızı üzmek yada ağlatmak niyetinde değildir. Ama saf ve temiz olmak, her gelen kötü adam tarafından itilip kakılmak, yada daha kötüsü için iyi bir bahane değildir ve genç hobit kendisinin bir kahraman yada kurtarıcı olmadını bilecek kadar da iyi tanır. Dahası, gün geldiğinde buradan ayrılıp gitmesi gerekecektir. Gittiğinde bu garip, saf ve içten varlıkların kendi kendilerini koruyabilecek derecede hazırlıklı ve uyanık olmalarını ister.

Genç hobit yavaşça kıza yaklaşır ve onu kollarına alır.

Kız başını onun göğsüne gömer ve hüngür hüngür ağlamaya başlar.

“Ben.. biz öldürmeyiz ama ki, Blom Bundlebim Hobin.. Korkuturuz, ürkütürüz, büyüleriz, unuttururuz, gözlerini kamaştırırız, mutlu ederiz ve gelenleri geri göndeririz.. ama asla öldürmeyiz. Bu.. büyük bir kötülük ki!”, diye boğuk bir sesle hıçkırır Aremela.

Brom bir eliyle sessizce kızı tutarken, diğer eliyle kızın başını ve upuzun, masmavi, çivit, içsel bir ışıkla parıldayan saçlarını okşar.

“Üzgünüm sevgili Aremela. Ama bazen ürkütmek, korkutmak, unutturmak, büyülemek ve gözleri kamaştırmak yeterli değildir..”, diye kızın kuğına fısıldar. “Hadi gel. Bugün yapacak çok işimiz var.”

Brom cebinden temiz mendillerinden birisini çıkartır, kızın yüzünü hafifçe doğrultur, “Hadi.. Önce senin gözlerini bi silelim..”, der ve kızın yaşlarını siler. “Şimdi de burnunu..”, diye ekler ve mendille kızın küçük burnunu çok hafif çimçikleyip siler.

“Ufff.. Acıdı ama ki!”, diye mızmızlanır kız.

“Hadi..”, diye tekrar kızı teşvik eder.

Kız, kendisini tutan bu garip Hobim’e uzun uzun hayretle bakar.

“Sen.. çileklerimi hakkediyorsun, Blom Bundlebim Hobin!”, der neden sonra burnunu çekerek.

“Bunu duyduğuma sevindim, sevgili Aremela.. Hazır mısın?”, diye gülümseyerek sorar Brom.

“Hazırım, Blom Bundlebim Hobin.. Bu güne kadar kimseyi öldürmedim. Ama sel olmam gerekiyorsa, ölüm kaçınılmazdır.”, der Aremela küçük burnunu çekerek. Ardından genç hobbit’in kollarınadan kurtulur, arkasını döner ve o günkü ‘temizleyecekleri’ ilk makine kampına doğru koşmaya başlar.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Brom nefes nefese kalmış ve korkuyla derin ormanın içinde koşar ve çığlığın geldiği yere varır.. ve orada, Aremela’yı yerde, karnına bir mızrak saplanmış olarak görür. Kız, tepesinde durmuş adama mutlak bir terörle bakarken fedai ise suratında çirkin bir sırıtışla yerde yığılıp kalmış kıza bakar. Adam bir eliyle kızın karnındaki mızrağı acımasız bir ağırlıkla sokmaya devam ederken, diğer eliylede belindeki kılıcı çekmektedir.

“Seni iki gündür izliyorduk, küçük sürtük.. Başımıza açtığın zararı, sana acı olarak fazlasıyla ödeteceğim!”, diye hırlar fedai.

“Hobim!”, diye cılız bir sesle inler kız..

..ve Brom fedainin arkasında belirir.

Brom hayatında kimseyi öldürmemiştir. Aslına bakılırsa, hayatında kimseye karşı silah bile çekmemiştir..

Rezil fedainin suratında hayretle karışık acı ifadesi belirir ve kendi karnından çıkmış sivri çeliğe bakar.

Brom adama arkasından yaklaşmış, babasının eski kılıcını yetişebildiği en yüksek yerine, adamın sırtının alt tarafına var gücüyle saplamış ve kılıç adamın zırhının delip karnından çıkmıştı. Genç hobbit kendisi de panik içerisinde sapladığı kılıca asılır ve kılıç adamın çığlıkları eşliğinde midesini, bağırsaklarını, sonrada  apış arasını yararak çıkar!

Adam kan ve pis içerisinde yere yıkılır ve tiz çığlıklarla tepinmeye başlar ama Brom ona bakmaz bile.

Sessiz bir acıyla yüzünü buruşturmuş kızın yanına koşar ve korkuyla dibine çömelir.

“Hayır.. hayır, hayır, hayır, hayır..”, diye inler Brom. “Ölme.. lütfen ölme Aremela!”

“Mızrak.. onu çıkarmalısın, Hobim..”, diye fısıldar acı içerisinde Aremela..

“Onu çıkartırsam bu canını çok acıtır ama!”, diye çığlar genç hobbit korku içerisinde.

“Zaten acıtıyor.. Blom.. Bundlebim.. Hobim.. Mızrağın ucunda.. demir var.. yakıyor beni..”, diye inler Aremela sıktığı gözlerinden yaşlar akarken.

Brom dişlerini sıkar, yavaşça mızrağı hareket ettirmeden kavrar..

..ve seri bir hareketle kızın karnından çıkarır.

 

Genç hobbit hayatının sonuna kadar o mızrağı çekerken çıkardığı ıslak sesi unutmayacaktır.

 

Aremela’dan sessiz bir çığlık kurtulur ve kendinden geçer..

Brom ne yapması gerektiğini düşünmeye çalışırken ormanın muhtelif yerlerinden sesler duymaya başlar..

..ve son iki gündür yaptıkları baskınların fark edilmiş olduğuna ayılır.

Dwarf’lar ve paralı fedaileri kıza pusu kurmuşlardır!

Brom eğilir, yavaşça kan içerisindeki kızı kucaklar ve olabildiğince sarsmadan geldiği istikamete doğru koşmaya başlar çünkü ihtiyacı olduğunu düşündüğü şey oradadır.

Genç hobbit kız için hissettiği korku ve tarifsiz endişeyle, baskın yaptıkları en son makine kampına giderken yanından geçtikleri küçük göletin yanına gelir, sonra da kızı yavaşça suyun içine bırakır..

..ve Aremela ağır ağır göletin dibine çöker ve gözden kaybolur.

Brom kahırla suda kaybolan kıza bakar ve tahmininde haklı olduğunu umar. Sonra yüzünde daha önce görülmemiş kararlı ve haşin bir ifade belirir..

Genç hobbit kıza ve içinde kaybolduğu gölete arkasını döner ve ormanda kızı arayan dwarf ve fedailerin peşine takılır.

“Ahmaklar!”, diye burnundan soluyarak küfreder Brom. “Size pusu nasıl kurulur öğreteceğim. Hobbit’lerin iyi olduğu tek şey, sadece şanslı olmaları değildir..”

 

Brom Bumblebrim ipini koparmış vaşak gibi hırlar..

..ve kan avına çıkar!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Blom.. Blom Bundlebim Hobin..”, diye ağlamaklı bir ses duyar Brom ama küçük bedeninin her bir yerinden gelen acıların arasında kaybolur duyduğunu sandığı ses..

“Lütfen Hobim.. Uyan artık.. Beni korkutuyorsun ki!”, diye yalvarır Aremela.

“Acıyor..”, diye inler Brom. “Her yerim acıyor..”

“Neden bensiz gittin, Blom Bundlebim Hobin? Anlaşmamız böyle değildi ama ki!”, diye koykuyla karışık söylenir kızcağız.

“Neden ölmek üzereydin, Aremela? Bu da anlaşmamız arasında yoktu!”, diye inlemeye devam eder genç hobbit.

“Ama bu isteyerek yaptığım bir şey değil di ki.. Sanırım bana pusu kurdular çünkü o mebus adamın geldiğini duymadım bile.. Koşarken mızrağını attı bana ve ben de çok geç gördüm!”

“Benimkisi ise isteyerek yaptığım bir şeydi, Aremela. Senin öldüğünü sandım ve onlara bunun cezasını vermeye karar verdim.”, der Brom ve yavaşça başını kaldırır. “Ne kadar yaralıyım?”

“Çok yaralısın, Blom Bundlebim Hobin! Kalçanda bi delik var. Mızrak deliğine benziyor. Kolunda bi kesik var. Sırtında da üç tane kesik var. Sırt çantana altı tane ok saplanmış. Başında da bi yarık var ve sanırım iki ayak parmağın da kırılmış durumda..”, der kız, sonra tıslayarak söylenir. “Sana bakmak benim bile canımı yakıyor, Blom Bundlebim Hobin!”

“Senin yaralandığını sandığımda da benim canım yanmıştı, işte..”, diye elini başındaki yarığa götürür ve acıyla gözlerini sıkarak elini tekrar indirir.

“Bütün yaralarını iyileştiremem, Blom Bundlebim Hobin. Burada değil.. Ama benimle suya gelirsen bunu yapabilirim.”, der Aremela.

“Seninle her yere gelirim sevgili Aremela. Canım o kadar acıyor ki!”, diye pes eder genç hobbit..

..yumuşak, ılık bir elin yüzüne dokunduğunu hisseder. Ilık, yumuşak başka bir elin onu kolundan tuttuğu farkeder.. İki el, nazikçe küçük hobbit’i kaldırmaya çalışır, ama bunu beceremez!

Brom, acı içerisinde olmasına rağmen ‘fırk’lar.

“Korkarım, göründüğümden daha ağırım, sevgili Aremela.”, der ve kıvranarak bir kere yuvarlanır ancak bu yeterli gelmez. Genç hobbit gözleri acıdan sımsıkı kapalı olduğu halde ıkınarak bir daha yuvarlanır..

..ve taş gibi suyun içine düşer!

 

‘Çulup!’

 

Brom sadece çok kısa bir anlığına suyun şok edici etkisini yaşar zira etrafındaki çivit mavisi ışıltıyı farkeder. Az önce yüzünde hissettiği ılık parmakları tekrar yüzünde hissedince gözlerini tekrar açar ama suyun içinde Aremela’nın sadece masmavi gözlerini görür. Kızın gerisi yoktur!

Kızın gerisi.. ürkütücü bir şekilde Brom’un çevreleyen suyla bütünleşmiş gibidir ve hissettiği ılık parmar önce hobbit’in başındaki yarığın üstünde gezinir. Brom kafasının gıdıklandığını hisseder. Ilık parmaklar sırasıyla Brom’un kolundaki kesik, kalçasındaki delik, sırtındaki kesikler ve varlıklarının farkında bile olmadığı daha birçok küçük yara ve kesiklerin üzerinde dolanır. Brom vücudunun bu kadar yerinde gıdıklanabileceğini bile bilmezken, parmaklar en son ayaklarına dokunur.

‘Çıt!’ —Bir.. Kırık parmaklarından biri yerine oturur ve genç hobbit’in sadece bir anlığına canı yanar.

‘Çıt!’ —İki.. Brom diğer parmağınında yerine oturtulduğunu hisseder, ardından ayağından aynı gıdıklanma duygusu yayılır ve genç hobbit, yüzünde yorgun, mayhoş ve hafif kayık bir ifadeyle önünde bir bütün olarak duran kıza.. masmavi, içten çivit-beyaz bir ışıkla aydınlanıyormuş gibi parlayan saçları, iri ve hafif çekik canlı mavi gözleri, küçük, şirin burnu ve çilek kırmızı-pembesi şekilli dudaklarıyla hemen önünde duran Aremela’ya bakar.

“Se.. seni.. öpmek istiyorum, sevgili Aremela..”, deyi verir birden. “O kadar güzelsin ki!”

“Beni öpmeni istiyorum, Blom Bundlebim Hobin. Neyi bekliyorsun ki?”, diye fısıldar kız.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bu çok uzun bir tırmanış olacak..”, der Brom ve tekrar yukarı.. çok yukarı bakar. Genç hobbit, dibinde durduğu, yapı ve görünüş itibariyle taş bir sütunu andıran ‘dağa’ uzun uzun bakar zira bu ‘sütun’, temelinde neredeyse yarım mil çapındadır ve sonu bulutların arasında kaybolmuştur. Brom dağın etrafında sipiral şeklinde dolanarak çıkan üç adımlık, yer yer de taşa sırtını vererek devam etmesi gerekecek kadar daralan patikaya bakar ve tekrar esefle söylenir. “Bu gerçekten çok uzun bir tırmanış olacak..” 

“O kadar da korkulacak bir yanı yok ama ki, Blom Bundlebim Hobin!”, der Aremela ışıl ışıl, mutlu bir ifadeyle.

 

Kız, bir gün önce gölde genç ‘Hobim’i iyileştirmesinden sonra her nedense enerji doludur ve gözlerinde farkındasız bir parıltı, yüzünde sevinç dolu bir gülücük ile yerinde zıp zıplayıp yürümektedir.

Brom ise güneşte fazla durmuş biri gibi kızarmış bir ifadeyle dolaşır ve her nasılsa kendisini ‘mutlu’ bir şekilde kandırılmış hisseder.

 

“Hayır, sevgili Aremela..”, diye itiraz eder genç hobbit. “..gerçekten korkulacak bir şey var. Şayet o yüksekten kayıp da düşersem, seke seke ta Bowling Hills’e kadar yuvarlanırım ve ben Bowling Hills’e geri döndüğümde bunu sekerek yada yuvarlanarak değil, efendi efendi yürüyerek yapmak istiyorum!”

Aremala mutlu bir şekilde kıkırdar.

“Elinden tutabilirim ama ki!”, diye önerir kız ve cevabını beklemeden Brom’u elinden kaptığı gibi patikadan yukarı doğru koşturmaya başlar.

 

Aremela ve Brom, saatlerce dağın etrafından dolanan patika boyunca yürürler ve bütün bu süre boyunca Brom yukarı çıktıklarında ne halt yiyeceklerini düşünür.. kara kara ve bir yandan da bu şeye neden dağ deyip durduklarını merak eder zira bu daha çok DEV bir minareye benzemektedir..

 

“Bir medusa.. Muhteşem Gökler adına minarenin tepesinde bir medusa var, geldiğimizi biliyor ve bizi bekliyor!”, diye için için inler genç hobbit.

Brom, yıllar önce okuduğu bir kitaptaki kahramanın bir medusa ile mücadelesini hatırlar ve ayna yüzeyli bir kalkanı nereden bulacağını düşünür.. yani.. gerçekçi olmak gerekirse, kimin ayna yüzeyli bir kalkan yapacağını merak eder.

“Her halde aynayı kalkana tutturan ahmak, aynanın gelen ilk ok ile kırılabileceğini düşünememiş!”, diye okuduğu zamanda saçma gelen hikaye ile tekrar dalga geçer..

“Yine derin düşünceler içinde kaybolmak üzeresin, Blom Bundlebim Hobin.. Sevinmelisin!”, der Aremela arkasından.

“Neden?”, diye sorar Brom.

“Derin düşüncelerinde kaybolmanı engellemek için yanında ben varım ama ki!”, diye kıkırdayarak cevap verir Alemela.

Brom ‘fırk’lar.

“Medusa konusunda ne yapacağımızı hala düşünebilmiş değilim, sevgili Aremela..”, diye itiraf eder Brom.

“Senin de yapacağın şey belli, benim de.. Ben dikkatlerini üzerime çekeceğim, onlar benimle uğraşırken, sende annenin asasıyla onların buradan uzaklaştıracaksın.”

“Sanırım bu tuzağa bir daha düşmeyeceklerdir zira birileri baskınlarımıza uyandı, üstüne bir de bize pusu kurdular..”, diye somurtarak itiraz eder genç hobbit ve bir anlığına, kızı ‘belki’ kurtulur umuduyla göle saldığı, gerçekte ise onun kati olarak öleceğini düşündüğü an’a geri döner.. ve içinde hissettiği hiddetten dolayı kızı arayan dwarf ve fedaileri üzerine ard arda ve acımasızca yağdırdığı Titania’nın lanetini hatırlar. Brom asanın nasıl çalıştığını bilmez, ama sanki ‘katliamın’ sonuna doğru lanet çok daha zalimce vurmaya başlamıştı hedeflerini.. Öyle ki, Brom lanetle vurduğu son iki adam ve dwarf haykırmaya bile fırsat bulamadan oracıkta ‘kurumuş’ sonra da kapkara bir toz yığını halinde yere ‘dökülmüşlerdi’..

 

Brom ileriki yıllarda.. bundan çok, çok uzun yıllar bile sonra hatırlamak istemeyecektir o adamlara yaptıklarını.

 

“Seni hiç yapmak istemediğin şeyleri yapmaya zorladım, Blom Bundlebim Hobin.. Bundan dolayı bütün kalbimle senden özür dilerim ve bir gün beni affedeceğini umuyorum.”, diye kızın cılız sesini duyar arkasından..

Brom durur ve hayretle peşinden gelen kıza bakar.

“Bana hiçbir şeyden dolayı özür dilemene gerek yok, sevgili Aremela. Sana yaptıklarından dolayı kızdım.. ve cezalarını verdim. Evet. Onlara yaptığım tam olarak buydu; CEZA! Onlardan öç almadım, onları cezalandırdım!”, diye boğuk ve haşin bir sesle cevap verir genç hobbit.

“Ama sen iyi bir Hobim’sin. Bu güne kadar kimseyi öldürmemiştin. Benim dikkatsizliğim yüzünden başıma gelenlerden dolayı ruhunun bu saflığının yok olmasına sebep oldum ama ki!”, diye daha da sessiz bir utançla mırıldanır Aremela.

 

Brom kızın söylediklerini düşünür —gerçekten düşünür, zira kız söylediklerini nezaket yada latife olsun diye dillendirmemiştir. Genç hobbit’in bu son bir kaç günde öğrendiği bir şey varsa, fey’lerin ruhlarla ve metafizik alemiyle ilişkileri, kendisi gibi ahmak ölümlülerden çok daha ‘berraktır’. Olduğu su perisi gibi, mecazları anlamakta çektikeri sıkıntıyı da göz önünde bulundurduğunda, kızın söylediği şey, bir anlamda ‘gerçektir’ aynı zamanda..

 

“Buna fazla üzülme, Aremela. Sanıyorum ki bu bir gün olacaktı zaten. Açıkçası beklediğimden çok daha fazla gecikmişti bile diyebilirim. Bu aşağılık adamların kan dökmeden buradan ayrılmayacakları da en başından belliydi. Sanıyorum annenin de, benim gibi bir ölümlünün buraya girmesine izin vermesinin sebebi de bu gereksinimdi. Özellikle de vadinize olanlardan sonra.. Beraberimde getirdiğim kendi demir silahlarıma da en başta el koymayışından bunu anlamış olmam gerekirdi..”

Aremela sessizce içi kanayan hobbit’e yaklaşır ve ona bütün varlığı ile sarılır.

“Sevgili Blom Bundlebim Hobin..”, diye fısıldar ona. “..suya küçük bir yaprak düşerse dalgalanır ve tümü hisseder o yaprağı.. İzin ver acın acım olsun..”

 

Brom Bumblebrim hayret ve hayranlıkla kendisine sarılan kızı tutar kollarında. Geri dönüp baktığında, unutmayı çok isteyeceği, ama asla unutamayacağı an’lardan bir tanesi de bu olacaktır.

Dev taş minarenin etrafında dolanan patika boyunca derin, hırçın bir şaklama sesi yankılanır ve Brom ne olduğunu bile anlayamadan Aremela onunla waltz eder gibi döner..

..ve ilkilir. Kendi küçük yüzü hüzünle karışık acıyla büzüşür..

..sonra da olduğu gibi hobbit’in kollarında yığılır.

 

Brom kızın az gerisindeki koyu kahve cübbeli adamı görür..

..ve elinde tuttuğu, daha çok yıldırım şeklindeki kurumuş bir dala benzeyen sihirli çubuğu görür.

 

Brom kollarında cansız bir şekilde salınan kıza bakar ve kaynayan gayzer gibi tüm kinini cübbeli adama yöneltir ve..

 

“Lende ar- Len Alende Nieliem Arlende!”

 

..diye çığlar!

 

Cübbeli adam birden ne olacağına anlamış gibi korkuyla ona bakar ve haykırır.

“Mad Ussa, kaç!”

 

Adam birden olduğu yerde çalıkmış gibi irkilir ve dehşetle kararmaya başlayan ellerine bakar. Adamın elleri bin yıllık kurumuş ve kararmış mumya gibi sertleşip dökülmeye başalar ve toz halinde rüzgarda kaybolur. Ama annenin laneti orada bitmez çünkü Titania böyle buyurmuştur. Adam acıyla çığlık atmaya başlar ama bu da çok uzun sürmez zira adamın kuruyup uçuşan ellerinden sonra kolları, ardından göğsü, boğazı, suratı ve başı, sonrada bacakları.. hepsi art arda kararıp kurur ve simsiyah toz halinde dağılıp gider..

Brom patikanın biraz daha yukarısında, muazzam, kapkara sırhlar içerisinde bir dwarf görür ve onu gördüğü anda hiç sektirmeden tekrar bağırır..

 

“Lende ar- Len Alende Nieliem Arlende!”

 

..ama dwarf beklenmedik bir çeviklik örneği sergiler eliyle önünde seri bir daire işareti yapar. Brom gönderdiği lanetin, dwarf’un önündeki bir şeye çarptığını görür gibi olur. Kapkara zırhlar içerisindeki adam buna rağmen geri tökezler ve kendisini korumak için yaptığı büyü her ne ise, lanet onu karartıp yemeye başlar.

Dwarf büyük bir kinle küfreder..

..ve patikanın kenarından aşağı atlar!

 

Brom, dwarf’un ardından tekrar tekrar lanetler gönderir ama isabet edip etmediğini asla öğrenemez. Kapkara zırhları içerisindeki dwarf’un pelerini hayret verici bir şekilde açılır ve yarasa kanadı gibi çırpmaya başlar..

Dwarf nefretle küfürler savurarak gözden kaybolur!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Brom Bumblebrim, kucağında hareketsiz duran kız olduğu halde taş minarenin tepsindedir ve ufku seyretmektedir. Genç hobbit, tepesinde durduğu taş minareye çıkmayı hiç istememişti. Ama çıkacaksa tepesinden manzarıyı bu kız ile —Aremela ile— seyretmek istemişti.. Ve şimdi ikisi de hareketsiz bir şekilde, hayatında gördüğü en güzel, en muhteşem ufku seyretmektedir..

“Kızım..”, der dolgun bir ses hemen yanında. “..benim küçük Aremela’m..”

 

Brom uzun süre yanında duran kadının varlığını umursamaz.

Neden sonra sessizce kaynayan bir sesle hırıldar.

 

“Neden.. neden onu bana verdin ki? Gelmeseydi hala hayatta olurdu..”

“Gelmeseydi sen ölmüş olurdun, sevgili Brom Bumblebrim.”, diye hüzünlü bir sükunetle cevap verir Titania.

“Ama o hayatta olurdu!”, diye bağırır genç hobbit.

“Onun çileklerini yedin, genç Brom. Onu sana ben bağlamadım. Onu kendine sen bağladın..”, der anne aynı hüzünlü sessizliği ile.

“Anlamıyorum.. keşke yemeseydim.. keşke buraya hiç gelmemiş olsaydım..”, diye birden hıçkırmaya başlar Brom.

“Hayır, Brom Bumblebrim. Böyle söyleyerek onun fedakarlığını da, anısını da küçültme.”, der Titania.

“Beni korumamış olsaydı hala hayatta olurdu!”, diye kahır dolu bir sesle hıçkırmaya devam eder Brom.

 

“Aaa.. Sen onun fedakarlığının, seni korumak için seninle yer değiştirmiş olduğunu mu sanıyorsun? Hayır, genç Brom. Onun gerçek fedakarlığı, ben onu sana verdiğimde, onun bunu kabul etmesindeydi.. Bunu yaparak bir ‘ölümlü’ olabilme ihtimalini göze almış oldu..”

“Ama neden? Neden böyle bir şey yaptı ki?”, diye dolu gözlerle kucağındaki cansız kıza daha da şiddetle sarılır.

“Çünkü, sevgili Brom, sen onun çileklerini yedin!”

Brom, farkındasız bir şekilde annenin aynı zamanda hem ‘sen’, hem de ‘onun’ kelimelerine vurgu yapmış olduğunu farkeder..

..ve ortaya çıkan her iki anlam da onu farklı kahreder.

“Ona üzüldüğün kadar da onun adına sevinmelisin, genç Brom.”, der Titania.

“Ortada sevinilebilecek bir şey varsa, bunu ben göremiyorum..”, diye inler Brom.

“Çünkü her ne kadar fey’ler olarak çok uzun yaşasak da, gerçekte ölümlülere her zaman gıpta ile bakarız. Onların davranışlarını taklit ederiz, onlar gibi konuşup onlar gibi davranmaya çalışırız. Onlar gibi oyunlar oynar, onlar gibi dans ederiz.. ve onlardan çocuklar yapmaya çalışırız.. Küçük Aremala’m ise çocuklarım arasında bir ölümlüye en çok yaklaşabilenimiz oldu.”

“Biz ölümlülerden çocuklarınız oluyormuş ama..”, diye itiraz eder Brom.

 

“O bir alış verişten ibaret. Bu dünyada istekli bir fey kızını reddedebilecek tanıdığın kaç ölümlü var, genç Brom?

Sen onun istediğini ona vermedin. Ama onu red de etmedin. Sen ondan hiçbir talepte bulunmadın. Bu yüzden o da senden istediğini talep edemedi çünkü almak için önce vermek lazım. Vermek için de ortada bir talep olması gerek. Denge ancak bu şekilde korunabilir. Buna rağmen sen onun için öldürdün. Onun için delirdin. Onun için üzüldün ve ağladın.. Sen onun için kahroldun.. Ve o da senin için başta sadece korku hissediyor olmasına rağmen yine de beni kırmadı. Bunu yapmaya hakkı vardı ama bu hakkını kullanmamayı seçti. Sen, bir ölümlü olarak onda beklenmedik bir merak ve ilgi uyandırdın. Dahası, senin sağlıklı ve hayatta kalabilmen için elinden geleni.. ve daha fazlasını yaptı, Brom Bumblebrim. Ve her ikiniz de hiçbir talepte bulunmamış olmanıza rağmen bunları yaptınız. Bu şekilde ‘mutlak dengesizliği’ oluşturmuş oldunuz.

Bir şeyi çok iyi anlamı istiyorum; feyler denge olmadığında fevkalade rahatız olurlar ve o denge için çırpınırlar. Aynı dengesizliğin devam etmesi halinde de solup giderler. Sizin aranızdaki dengesizlik, bir fey’de gerçekleşmez. Bu ancak ölümlülerin tahammül gösterebileceği bir durumdur. Sevgili Aremela’m senin için ölümlü olmayı göze almıştı.. çünkü onun çileklerini yedin.

Benimle konuştuktan sonra yüzeye geri döndüğünde ona bazı tembihlerde bulunmak için yanıma çağırdım çünkü sevgili Aremela’m ölümlüler hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Ona benim isteğimi kabul etmeyebileceğini ısrarla tekrarlamama rağmen o ise bana sadece aynı şeyi söylemeyi tercih etti;

‘O benim çileklerimi yeni, anne..’

Bunları sana söylüyorum çünkü hissettiğin kahrın hakkını vermeni istiyorum.

Sen, Brom Bumblebrim, fey’lerde nadiren görülmüş bir şeyi gerçekleştirdin..

Sen bir fey’e takas değil, sevgiyi ve fedakârlığı göstermiş oldun..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

02.10.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Eylül başı.
Ritual Ormanlarının güneyi..

 

Brom Bumblebrim, Titania ile arasındaki konuşmadan sonra hayatında daha önce hiç hissetmediği bir acı ve boşlukla Gulls Perch’in batısındaki neredeyse bir mil yükseklikteki taş ‘minareden’ güneş batıncaya kadar ufku seyretmişti. Güneş batarken kucağında hareketsiz bir şekilde, uyuyormuş gibi duran Aremela’nın sessiz bedeni de yavaşça, buharlaşıyormuş gibi kaybolmaya başlamıştı.

Brom incelip kaybolan kıza biraz daha sıkı sarılırmış, ağzından hıçkırıklarla “Hayır.. biraz daha.. lütfen!”, diye kırık bir yalvarış kaçmıştı..

 

“Gitme zamanı geldi, genç Brom. Hem onun, hem de senin için..”, demişti ona anne Titania.

 

Gün battığında, Brom ruhundan da bir şeylerin gömüldüğünü hisseder çünkü masmavi, çivit-beyazı içsel bir ışıkla aydınlanan upuzun saçları, iri, hafif çekik, derin sulara ait gözleri, küçük, şirin burnu ve sahibesi olduğu çilek dudaklarıyla Aremela ona sessizce veda eder gibi kaybolmuştu.

Şimdiyse Brom, Titania annenin çağırdığı, Gulls Perch’e adını veren dev, bembeyaz bir martının sırtında, Rituel Ormanlarına doğru uçmaktadır.

Belki bir başka zaman olmuş olsa, Aremela ile hiç karşılaşmamış olduğu bir zaman da, Brom neredeyse yirmi yardalık kanat açıklığına sahip dev martının sırtında seyahat etmeyi hem hayret ötesi, hemde dehşet verici bir tecrübe olarak görebilirdi.

Şu anda ise Brom etrafına bile bakınmadan, öylece kuşun sırtında oturmuş, ölü gözlerle ileriyi, gece karanlığında sadece kendisinin görebildiği bir şeye bakmaktadır.

Brom, Gulls Perch’ten ayrılırken anneden hiçbir şey talep etmez, hiçbir şey de istemez. Brom, Gulls Perch’de geçirdiği süre boyunca hayatında isteyebileceği tek şeyi zaten kaybetmiştir.

Buna rağmen genç hobbit elindeki küçük şeyi sımsıkı tutar ve karmakarışık zihninde o şey her aklına geldiğinde gözleri yine dolar, ve yaşları dev martının uçarken oluşturduğu rüzgarda salınıp kaybolur..

Çünkü genç Brom Bumblebrim’in elinde sımsıkı tuttuğu şey, gerçekte küçük bir kesedir.

 

Kesenin içinde, Gulls Perch’den ayrılmadan hemen önce annenin ona verdiği, sevgili Aremela Berrybush’un çileklerine ait tohumlar vardır..

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” VI ile
devam edecek..

 


 

 

 
 

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” IV

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” III ‘ün
devamıdır..

 

 

27.06.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Temmuz ortası ve Ağustos başı..
Gulls Perch’in doğusundaki harabeler..

 

Brom Bumblebrim kaçık kıkırtılarla Miasmire bataklığını arkasında bırakır. Ardından gelen korkunç çığlıklar küçük hobbit’in sadece daha çok sırıtmasına sebep olur.

“Ahahahahaa..”, diye manyamış bir kahkaha atar koşarken ve yarı sarhoş bir sevinçle avazı çıktığı kadar bağıra bağıra şarkı söylemeye başlar..

 

Ben bir hobbit’im, gülerim.
Evim, bahçem, güllerim!

Gündüz yerim içerim,
Gece olunca chill’lerim.

Sakın bana yan bakma,
Atarım ben de geri bakla!

 

Evet. Belki kendisini yemeye çalışan bataklık canavarından bir Bakla Bombasıyla kurtulmuş olması, Brom’u biraz gaza getirmiş olabilir. Ancak son birkaç aydır yaşadıklarından sonra genç hobbit’in havalara girmiş olmasını da kabul edilebilir bir davranış olarak görmeliyiz.

Lütfen, azıcık anlayışlı olun.

Hiçbir şey olmasa bile bu sizi daha bilge biri yapacaktır, inanın!

 

Brom, insanların, dwarf’ların, gnome’ların ve hatta elf’lerin bile pek azının bildiği ve uğradığı Gulls Perch’in güney sınırlarına kadar neredeyse hiç dinlenmeden koşar ama Perch’e girmek gibi bir niyeti de yoktur. O garip, ürkütücü, sislerle kaplı vadiye uğramayanlar listesinde hobbit’lerin olmamasının sadece kendisi gibi hobbit’lerin herhangi bir listede yer almamalarından kaynaklandığını tahmin etmesindendir.

 

Hobbit’ler akıllı tiplerdir.

 

Bu yüzden Perch’in doğusundan geniş bir ark çizerek dolanır ve kendisini çok eski, daha önce hiç görmediği bir tarzda yapılmış, ve belki bir zamanlar orta büyüklükteki bir sahil şehri olabilecek bazı harabelerde bulur.

Brom günlerce bu harabelerde dolanır ve hayattayken belki de muhteşem olan bu şehrin, mimarları tarafından ne kadar ekonomik bir maharetle tasarlanmış olduğunu gördükçe ister istemez hayran olur. Yıkıntı halindeki binaların bazılarının muhtemel işlevlerini tahmin ettikçe, her birinin nasıl bir intizamla konumlandırıldığına ister istemez hayret eder genç hobbit zira kendisi bu şehirde yaşamış ve biri gelip gözlerini bağlamış bile olsaydı, istediği yeri sadece adımlarını sayarak bulabilirdi!

Ve zihninde, zamanın her şeyi nasıl ellerine alıp da acımasız bir zarafetle eritip yok ettiğini bu en ‘kalıcı’ örnekte görür..

..ve yıllar sonra, çok daha büyük, başka bir şehirdeki bir handa dile getireceği bir şarkının ilk sözleri de bir araya gelmeye başlar..

 

 

 
Time.
You cannot see it,
you cannot feel it,
taste it, smell it, or hear it.
And yet, it wears the hand,
takes the sight and the sound
and bends the spine!

 

 

 

Genç ozan harabeleri bir ucundan diğerine kadar, nerdeyse iki hafta boyunca dolaşır. İşin Brom açısından ilginç gelen yanı ise şehrin genel konumudur. Evet, Brom bir tuğlacı, bir duvarcı yada bir mimar değildir ama romanlar dışında birçok farklı ırklara ait kitapları da okumuşluğu vardır. Ve o kitaplardan derlediği bilgileri göz önünde bulundurduğunda..

 

“Bu bir sahil şehri değil..”

..der yumuşak, kültürlü, dolgun ve feminen bir ses.

 

Brom olduğu yerde durur.

 

“Şimdi de şehir mimarı mı oldun?”, diye horlayan, tiz bir başka ses cevap verir.

“Bunu anlamak için şehir mimarı olmaya gerek yok. Benim gördüğümü senin de gördüğünü ikimiz de biliyoruz.”, der yumuşak, kültürlü ses.

“Benim gördüğümü gördüğünü görmüşmüş.. Bu cümle için ne kadar uğraştın?”, diye gizlenmemiş bir tiksintiyle söylenir tiz ses.

“Aslında hiç uğraşmadım ve yapısal olarak doğru ifadelendirilmiş bir cümle. Bununla beraber, konumuzun da dışında. Bak. İşte şurada.. Dış duvarların olması gereken yerde..”, der feminen ses.

“Eee? Noolmuş?”, diye huysuzca sorar tiz ses, ve Brom bu kötürüm, tiz sesin sahibinin de bir kız olduğunu düşünür.

Huysuz, baş belası bir kız..

“Şimdi de şuraya; kuzeye, şuraya; güneye ve şuraya; batıya bak. Toplam dört adet cephe surları varmış zamanında ve dördünde de aynı büyüklükte şehir kapıları varmış gibi duruyor. Arkeolog sensin. Ama denize bakan duvara, bakmayan diğer üç duvarlardaki kadar büyük bir kapı yapılmış olması bana pek de mantılı gelmedi.”

“Belki.”, diye cevap verir asabi bir şekilde tiz sesli kız.

“Hepsi aynı ise, bunun anlamı bu şehir hayatta iken, şimdiki olduğu gibi burada bir denizin olmadığıdır –ki bu da benim tezimi destekliyor.”, der yumuşak, feminen sesli diğer kız mutlu bir şekilde.

“Eee? Şehir buradayken deniz yok idiyse noolacak ki? Belki burada o zamanlar deniz yoktu.”

“Endless Sea 7,589 yıldır burada! Eminim daha önce burada bir deniz olmamış olsaydı, bunu fark eden birileri çıkardı, öyle değil mi?”, diye sorar, dolgun sesin sahibi nazikçe.

“Ee? Vardı yada yoktu. Olmuş olsa noolur, olmamış olsa noolur? Bu bilginin kime ne faydası var?”, diye acımasız bir umarsızlıkla cızlar, tiz sesli kız.

“Bari Na-ammen kayıtlarına göre—”, diye başlar feminen ses.

“Bana o salak şehirden, orada yaşayan salak elf’lerden ve başlarındaki salak Ri’den, ondan bile daha salak Rise’den bahsetme! Toplu salak onlar!”, diye hışmeder tiz sesin sahibi.

“Peki. Solace ve Tranquil elf’lerinin kayıtlarına göre de bu deniz, en az 7,500 yıldır buradaymış.”

“Salak elf’lerin salak tarihleri!”

“Ortak tarih kullanıyoruz ama..”

“Eee? Deniz burada idiyse noolmuş yani? Sende de biraz salaklık var galiba..”

 

Brom, her kimse, tiz sesli kıza sert bir cisimle vurası gelir. Taş yada odun gibi bi şeyle!

 

“Bende ‘salaklığın’ var olduğunu düşündüğünden eminim. Ama hiç merak etmiyor musun, (a) bu kalıntılar hep burada idiyse, deniz nereden ve ne zaman geldi? (b) deniz hep burada idiyse, gerçekte bir sahil şehri olmayan bu kalıntılar ne zaman, nereden, ve nasıl buraya geldi?—”

Tiz sesli kız umarsızca burnunu çeker ve cadaloz bir şekilde cevap verir.

“—(c) Umurumda değil! Nereden geldiyse geldi. Olmuş bitmiş gitmiş! Bu salak sorunun cevabını bulmuş olsak kime ne faydası dokunacak bunun?”

“Hiç merak etmiyor musun? Sen bir arkeologsun..”, diye biraz alınmış biraz da yorulmuş bir şekilde sorar, yumuşak, dolgun sesli kız.

“Ben bir arkeolog olmak istemedim. Bana uygulanan kısıtlamalardan dolayı alabileceğim dersler o kadar sınırlıydı ki, istediğimi olabilmemi imkansız hale getirdiler. Öyle ki ya bir fosseptik mühendisi, ya da bir arkeolog olacaktım. Tahmin et hangisini seçtim?”, diye çeliği eritecek bir hicivle cevap verir tiz sesin sahibi. “Bu da yetmiyormuş gibi, bir de senin gibi bi salağı taktılar peşime!”

“Bence meslek seçimi olarak arkeoloji harika bir tercih. İstediğin yere gidebiliyorsun ve yerel vahşiler dışında da kimse sana karışamıyor. Ben de olmak isterdim ama arkeoloji için biraz fazla ders almışım. Aldığım dersler ve notlara göre benim bir Zeplin Mühendisi olmam gerekiyordu..”

“Çünkü bi bu eksikti.. O kıyafetlerinle kendini bütün krallığa bi zeplinden sergilemediğin kalmıştı!”

“Laf aramızda, mühendislerin üzerinde yeni çalıştıkları Yıldırım Uçurtmalarına pilotluk yapmamı bile isteyenler! Ama ben aradığım cevapların da, sorunların da yukarıda değil, burada, yerde olduğunu düşündüğüm için gelen teklifleri geri çevirdim.”

“Sana krallıkta ki en paralı ve en prestijli işi teklif ettiler ve sen binlerce yıllık pörsümüş kalıntılarda kehanet aramak için onları reddettin, öyle mi? Dediğim gibi.. Sen salaksın!”

“Neden bana devamlı böyle şeyler söylüyorsun? Geçmişte sana bir kötülük mü yaptım?”

“Ben herkese böyle davranıyorum. Neden sana ayrıcalık göstermem gerekiyor ki? Yoksa sen kendini şu özel kar tanesi sanan tiplerden misin?”

“Hepimiz özeliz ve hepimiz ‘taneyiz’ çünkü hepimiz farklıyız. Hepimizin geçmişi farklı. Dolayısıyla yaşadıklarımız bakış açımızı da, vereceğimiz kararları da etkileme potansiyeline sahip. Ama bu sadece tembeliğimiz için bir bahane. Önemli olan geçmişimizin, vereceğimiz kararları etkilemesine ne kadar izin vermek istediğimizdir.”, der dolgun sesli kız sakince.

 

Brom sessizce bir ıslık çalar. Bu kız, her kimse, sesi ve yaklaşımları kadar güzelse, kesin onunla tanışmak ister.

 

“O neydi?”, der tiz sesli kız.

“Ne neydi?”, diye sorar diğeri.

“Bi şey duydum sanki..”

 

“Hay shit!”, diye geçirir içinden Brom. “Bu o kız! Kafama taş atıp sonra da beni ‘De-Kompoze-Şeysi’ yapmak isteyen kaçık kız!”

 

Brom, aylar önce, ilk ısırılmasından sonra, gecenin bir yarısı, üşümüş, sırılsıklam olmuş ve midesi bozulmuş bir şekilde sığınacak bir yer ararken tesadüf ettiği kamp ateşini hatırlar..

..kamp ateşini ve kafasına yediği taşı!

Brom akıllı biridir.

En azından saçma sapan kişilerle saçma sapan münakaşalara girmenin ve bunun sonucunda da potansiyel taşlanma ihtimalinin ne denli kötü bir fikir olacağını bilecek kadar akıllı biridir..

 

Brom kaçar..

 

“Koş Brom, koş!”, diye nefes nefese söylenir genç hobbit ve kuzeye doğru koşmaya başlar..

..ve işte tam o sırada olan olur;

..ne idüğü belirsiz musallat şey, genç hobbit’i kalçasından, tam da göremediği yerinden ısırır!

 

“Ne? Kuzeye değil mi? Peki.. nereye? Lütfen harabeler olmasın.. [Ahhh!] Teşekkür ederim.. Güneye mi? Lütfen güneye olsun.. Güneyde evim var! [Aaaah!] Güneye de değil.. E peki nereye? Batıya mı? Batıda Gulls Perch var ve benim oraya gitmek gibi bir niyetim yok, tamam mı! [Ahhh!] Hayır. [Ahhhhh!] Reddediyorum! [Oyyy!] Neden yaa? [İyyyk!] İmkansız.. [Aaahh!] Tamam [Hay!] lanet olasıca kaçık şey. [Of Anam!] Umarım.. [Aaaah!] ..seni bir gün.. [Oyyy!] ..de-kompoze.. [Zomk!] ..ederler!”

 

Brom acı ve yenilgi içerisinde, kalçasının tam da göremediği yerinden tutarak hoplaya zıplaya batıya, Gulls Perch istikametine doğru koşmaya başlar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

14.07.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Ağustos ortası.
Gulls Perch..

 

Brom Bumblebrim karakter olarak inatçı bir mizaca sahip değildir. Belki ileride, çok sonra, istemediği şeyleri yapmak zorunda bırakıldığında ‘hayır’ demeyi öğrenecektir. Ancak huysuz, dik kafalı, dediğim dedik, ne idüğü belirsiz ve görünmeyen bir bite karşı bunu yapamaz. Yapabildiği bir şey varsa o da pasif direniştir..

 

Brom ayak sürterek, olabildiğince ağır bir tempo ile Gulls Perch’e doğru yürür.. Dışarıdan seyreden birisi, genç hobbit’in ‘slo-mo’ sanatı yaptığını bile düşündürebilirdi!

 

[Ayyy!] Gidiyorum işte.. [Uyyy!] Ben bir hobbit’im. Hızım bu kadar.. [Oyk!] Çok yorgunum o yüzden.. [Offf!] Bak. Bi adım daha attım.. [Aaahh!] Ama her adımda ısırırsan tökezleme ihtimalimi arttıyorsun! [Iyyk!] Aha.. Dört adım geriye tökezledim! [Ahhh!] Tamam yaa.. Tekrar yürüyorum işte..”

 

Genç ozanın bu taktiği yetmiyormuş gibi, üstüne birde kendisine yapılan bir dırdırı bastırmaya çalışan çocuk gibi avuçlarıyla kulaklarını tıkayıp bağıra bağıra şarkı söyler!

 

Ben bir hobbit’im, gülerim.
Evim, bahçem, güllerim!

Dizlerim, ayaklarım, pabuçlarım,
Sırtım, belim, kasıklarım..

Sakın beni gitmeye zorlama,
Oturup ağlarım ama..

O zaman da beni duyarlar,
Sonra bana tuzaklar..

Kurarlarsa düşerim,
Ben de sana küserim!

 

Brom, bu çocukça davranışlarıyla kaderini engelleyemez. Ama dört gün sürecek bir yürüyüşü neredeyse iki hafta, bir ileri iki geri çizdiği dairelerle geciktirmeyi de başarır..

 

..ve sayısız defa da ısıtılır!

 

Sanırsınız ki kişi bu kadar ısırıldıktan sonra iki şeyden en az birisi gerçekleşir; ısırıklara alışması ve/veya kişinin bacağından olması!

Acı bir şekilde Brom için ikisi de gerçekleşmez..

Brom o acıklı iki haftanın sonunda Gulls Perch’in doğu sınırındaki, daha sonra öğreneceği üzere vadinin tek girişi olan ve söz konusu girişi kapatan akar su ve akarsuyu besleyen şelalenin naif bir gürültüyle boşaldığı orman gölünün kıyısında bulur kendisini.

 

Brom tedirgindir.

 

Evinden ayrıldığı o bahtsız geceden beri öğrendiği bir çok şey olmuştur. Bunların çoğu hayatta kalmaya dair pratik şeylerdir. Ama bazıları ise daha.. felsefîdir..

Söz gelimi;

Bazen göreceli güzelliklerin fesat çirkinlikleri gizlediği, bazı çirkinliklerin de beklenmedik güzellikleri barındırabileceğidir..

Ve an itibariyle saklandığı çalılıklardan gördüğü kadarıyla orman, gölet ve şelale, fevkalade güzel, hatta ‘huzurlu’ denilebilecek, natüralist bir tablo oluşturmaktadır.

Brom yutkunur. Acaba bu muhteşem sahne, göründüğü kadar güzel midir, yoksa şer bir çirkinliği mi gizlemektedir?

Genç hobbit kendisini görünmez bir örümceğin ağına takılmak üzere olan bir sinek gibi hisseder ve bu duygu onun hiç de hoşuna gitmez.

İşte tam o esnada göletden ‘çulup’ diye, sanki bir balığın sudan fırlayıp, tekrar suya atlamasını andıran bir ses duyar.

 

Brom iyice gerilir.

 

Ve etrafına daha bi ‘alıcı gözüyle’ bakmaya başlar. Bunu yapmaya başlamasıyla da, daha önce fark etmediği bir çok ayrıntıyı da görme fırsatı elde etmiş olur.

Gerçekte ise bu, genç Brom’un kendi ilgi alanları dışında olup da ‘etrafında olan bitene’ karşı gösterdiği ilk bilinçli ilgidir.

Fark ettiği ilk şey, saklandığı çalının bir çilek çalısı olduğudur. Dahası, yanlış aylarda olmalarına rağmen çalılardan iri, olgun çileklerin sarkıyor oluşudur.

 

Bu noktada, genç hobbit’in ‘alıcı gözüyle’ bile etrafına bakındığında ilk farkettiği şeyin midesiyle alakalı oluşu tamamen bir tesadüften ibadettir..

İnanın!

 

Brom temkinli bir şekilde çileklerin bir tanesine uzanır ve dalından koparıp burnuna götürür. Ve aldığı koku, Bowling Hills’de yetiştirilen çileklerden bile daha güzeldir. Genç hobbit’in bir anda ağzı sulanır ve çileği ucundan ısırır.

“Muhteşem Gökler adına!”, diye ünler. “Bu hayatımda yediğim en güzel çilek! Bir çileğin bu kadar enfes olabileceğini bile düşünemezdim!”

Brom çileğin tamamını ağzına atar ve ardından saklandığı çalıda bulabildiği çileklerin hepsini yolup ağzına sokuşturur.

“Oy anam anam anam!”, diye mutluluktan sarhoş olmuş bir şekilde çilekleri üçer beşer götürür. Brom çalıda asılı bütün çilekleri yerken saklanmaya devam eder. Ulaşabileceği son çileği de yedikten sonra yüzünde şapşal bir ifadeyle orman ve hemen ilerideki gölet ve şelale dolayısıyla serin olan Ağustos sıcağında sırt üstü uzanır. Sırıtarak, “Aaaahhh.. Kesin bu çileklerin çekirdeklerinden evime götürmeliyim. Arka bahçeme bunlardan dikersem elde edeceğim çilek suyunu keyifle içebilirim”, diye şişmiş karnını ovalarken mutlu hayaller kurar.

Brom çilek içerikli hayallerini kurarken, az ileriden ‘çulup’, diye bir ses daha duyar ve neden en başta çilek çalılarının arkasına sindiğini hatırlayıverir. Yediği onca çilekten karnı biraz şişmiş bir şekilde doğrulur ve gölete doğru bakar.

Gölet, daha önce karşılaştığı su birikintilerinin aksine fevkalade berraktır. Öyle ki, Brom göletin açık yeşil, neredeyse çivit mavisi sularının içini, dibindeki kum tepeciklerini, pırıl pırıl parlayan pürüzsüz taşları ve salınan su bitkilerini görebilmektedir. Genç ozan, bu kadar güzel, temiz ve berrak bir göletin olabileceğini bile düşünemez.

 

‘Çulup!’

 

Genç ozan bu sesin sahibini de görür göletin içinde.. Bir şey, suyun derinliklerinde yüzmektedir ve Brom’un ister istemez aklına bir kaç ay önce, Croaking Mire bataklığında gördüğü ‘kız’ ve yaşadığı kötü tecrübeler geliverir..

“Lütfen.. Lütfen yine beni yemek isteyen kötü bi kız olmasın! Güzel, mutlu, şirin bi kız olsun bu seferde!”, diye göklere yalvarır ve gölete olabilecek en yakın çalıya kadar yaklaşır. Çalının arkasında saklanırken gözlerini sımsıkı kapatır, olası bir sesin kendisine adıyla hitap etmesi ihtimaline karşı da ellerini kulaklarının yanına getirir, kapatmak için hazırda halde tutar ve öylece sessizce durur genç hobbit..

..ve küçük, mutlu kıkırtıları da o zaman duyar.

 

Brom dayanamaz.

 

Tek gözünü açar ve gölete bakar..

..ve göletin kenarında oturmuş, hayatında gördüğü en.. uhhmm.. ‘şirin’ şeyi görür..

‘Şirin şey’ gerçekte bir kızdır ve Brom’dan sadece biraz daha boyludur. Ama kıza alık alık bakan genç ve biraz da tıknaz hobbit’e kıyasla bu ‘şirin şeyin’ ebatları fevkalade orantılıdır; pürüzsüz cildi, incecik beli, uzun, sırım gibi bacakları, çıplak sırtından şirin kalçalarına kadar dökülen dalgalı koyu kumral saçları ve üzerindeki serbest dökümlü kadifemsi uzun yeşil elbisesiyle.. kız bir ‘rüya’ gibidir.

“Wooooow!”, diye bi ses kaçar Brom’un açık ağzından.

Sonra da “Hayır.. hayır, hayır, hayır!”, diye yalvarır çünkü kız üstündeki elbiseyi çıkarmaya başlamıştır!.

“Hayır ama yaaa!”, diye ağlamaklı bir sesle inler ve gözlerini kapatıp arkasını döner..

..çünkü Brom efendi bir hobbit’tir ve varlığından habersiz soyunan bir kızı seyretmek, her ne kadar muhteşem bir tecrübe olsa da, yine de doğru bir davranış değildir. Brom yıllar sonra geriye dönüp baktığında bu anısını hayal kırıklığı ile hatırlamayı, utançla hatırlamaya tercih eder!

 

‘Çulup!’

 

“Yaaaa…”, diye gözleri kapalı bir kahırla inlemeye devam eder. “Neden olduğun yerde biraz daha oturup güzelliğinle durmadın ki? İki.. iki dakika yahu.. iki dakika bile sürmedi mutluluğum!”

“Aa aaaaa.. bakın burada ne var! Küçük, mutsuz bi çocuk!”..

..der kulağa müzik gibi gelen bir ses!

 

Brom anında kulaklarını kapatır!

 

“Kızlaar! Kızlaaaar! Gelin bakın ne var burada..”

“Ne var, ne var?”

“Yok bi şey. Ben yokum.. Gidin!”

“Bilmem. Ama ilk ben gördüm. Her ne ise, benim!”

“Bunu konuşabiliriz.”

“Çok pintisin, Aremela. Paylaşmasını hiç öğrenemedin.”

“En son geleni senin paylaştığını görmedik, Temessa!”

“Paylaşmadığım iyi olmuş. Bi kıza nasıl davranması gerektiği hakkında en ufak fikri yoktu. Koca elleriyle her bi tarafımı sıkıp durmaya kalktı. Morarmamış yerim kalmadı onun yüzünden ve pek de iyi kokmuyordu!”

“Bu ne kız? Biraz fazla küçük değil mi?”

“Boyu değil marifeti önemli, Yamara..”

“Marifeti var mıymış peki?”

“Bilmem!”

“Var.. Marifetim var..!”

“E sorsana, kız. Marifeti yoksa ne işine yarayacak?”

“Bilmem. Ama çok şirin. Yanımızda kalıp bizle oynayabilir.”

“Sizinle kalıp istediğiniz kadar oynarım. Lütfen hem güzel olup hem de beni yemeyin!”

“Sen gerçekten biraz kıtsın, Aremela.”

“Alındım. Neden ki?”

“Bu şeyin ne olduğunu bile bilmiyorsun.”

“Hobbit.. Ben bi hobbit’im!”

“Belki hasta yada bozuktur. Onun için böyle bodur bi şeydir!”

“Hayır yaaa! Hasta da değilim, bodur da! Gökler adına ben bi hobbit’im!”

“Cahil! Hasta olsa derisinde izler ve yaralar olurdu. Bana sağlıklı gibi geldi. Bence bodur da değil çünkü elleri, kolları ve bacakları orantılı..”

“Teşekkür ederim, Aremela hanım!”

“Ama şişko!”

“Ne münasebet! Ben şişko değilim. Sadece biraz balık etliyim, o kadar!”

“Sadece biraz. Eminim yumuşacıktır.”

“Nasıl yani?!”

“Neden gözlerini ve kulaklarını kapamış ki öyle?”

“Bende merak ettim, doğrusu. Belki gözleri ve kulakları acıyordur..”

“Yaklaştın, Aremela hanım!”

“Bence onu anneye götürüp ona verelim. Bununla ne yapılacağına o karar versin.”

“Hayır. Lütfen beni annenize götürmeyin. Kızları söz konusu olduğunda anneler gelen erkekler için asla iyi şeyler düşünmezler!”

“Yek yee! Sen beni aptal mı sanıyorsun?”

“Evet. Ama bu konumuzun dışında. Onu anneye götürelim, Aremela. Sen götürmezsen ben götürüm!”

“Pis şırfıntı! İlk ben gördüğüm için her türlü çirkefliği yapmaya hazırsız!”

“Evet!”

“İnsanların neden sana ‘sürpük’ dediğini şimdi daha iyi anlıyorum!”

“Sürpük değil, sürtük.. ama her neyse!”

“Sen ‘sürpüğün’ ne olduğunu bile bilmiyorsun.”

“Biliyorum tabii!”

“Neymiş peki?

“Bunu ben de merak ettim şimdi..”

“Sürpük sensin, Yamara!”

“Ahahahahaaa.. Bu harikaydı. Bence taşı gediğine koydun, Aremela hanım.”

“Seni anneye şikayet edeceğim.”

“Et!.. Ben seni ettim bile. Temessa’da etti.. Söyle ona Temessa.”

“Evet, söyle ona Temessa!”

“Beni bu işe karıştırmayın.”

“Akıllıca. Lütfen beni de karıştırmayın!”

“Sen beni anneye mi şikayet ettin, Temessa?”

“Bilmem.. Belki..”

“İkinizden de nefret ediyorum!”

“Gitti, pis sürpük!”

“Evet. Ama haklı da. Bence de onu anneye götürmeliyiz. Bundan ilk defa görüyorum ve ne olduğunu bilmediğimiz şeyleri ağzımıza almamalıyız.”

“Hay shit! Nedir karşılaştığım bütün kızların beni ağızlarına almak istemeleri? O kadar da lezzetli olamam ya!”

“Off yaaa.. Tut şunu kolundan.. Göründüğü gibi hafif olduğunu sanmıyorum..”

“Değilim zaten.. HEY! Bi dakka.. Durun ama.. Nereye—”

 

Brom ellerini kulaklarından çekip gözlerini açar ve çırpınmaya başlar ama bunun ona pek de bir haydası olmaz. Her iki koluna da girmiş ‘cıbıldak’ kızlar belli ki göründüklerinden daha güçlüdürler ve dehşetle kurtulmaya çalışan küçük hobbit’i aldıkları gibi bir kaç adım ilerideki göletin içine atıverirler!

“HAYIR YAAA!—”

 

Brom havada zarif bir ark çizer..

..sonra da suya düşer!

“Hay shit!”

 

‘Çulup!’

 

. . .

 

Prensip olarak Brom, ırkının diğer bütün üyeleri gibi suyu seven biridir. Benzer bir şekilde, güzel, şirin kızları da seven biridir.

Ama içinde hareket eden bir şeylerin olduğu derin sular ve ezici çoğunluğun kızlarda olduğu bir ortamda işlerin ne denli ürkütücü olabileceğini tecrübe eden nadir ölümlülerdendir..

..aynı zamanda!

 

Brom Bumblebrim, taş gibi dibe batar.

Ve berak gölet, göründüğünden çok da derindir zira hala batmaya devam etmektedir.

Genç ozan paniklemeye gıdım kala göletin içinde hareket eden şeyleri daha yakından görme fırsatı bulur.

Ve istemsiz bir hayranlık içerisinde, etrafında sessiz zarafetle yüzen güzellikleri seyreder..

Su derinleştikçe kararmaya da başlar.

Karardıkça Brom etrafında yüzdüklerini sandığı kızların gerçekte yüzmediklerini..

..onların uyuduklarını farkeder.

Hatta hiç kıpırdamadıklarına, sadece akıntıyla süzüldüklerine ayılır.

Brom ölümün nadiren güzel halini görmüştür ve kendi zamanı geldiğinde bunun huzur içerisinde olmasını ister. Büyük bir muharebenin ortasında kahramanca ölerek gitmek onun tarzı değildir. Evet, belki bir gün kahramanlık hikayeleri ve şarkıları yazacaktır ama onlardaki ana karakteri oynamak gibi bir niyeti yoktur. Ve bu güzel kızların hepsi uyuyormuş gibidirler..

..ama Brom onların gerçekte ölmüş olduklarına ayılması çok da uzun sürmez. Ölümün ‘yüzü’ her canlıda aynıdır;

 

Kıpırtısız.

Nefessiz.

Donuk.

Ve kayıp..

 

Bir zamanlar var olan eylem artık yoktur.

Hayatın delili olan soluk eksiktir.

Dokunulduğunda tende hissedilen o yumuşak sıcaklık gitmiştir..

..ve belki de az evvel orada olan şey de yoktur..

Hayatın eksikliği, ölümün varlığının kati delilidir ve bu delil, bir dakika önce nefes alan, belki de gülen, düşünen, hisseden ve hareket eden sıcak bir ‘bedeni’, bir dakika sonra ise atıl bir ‘ceset’ olarak tanımlayıverir.

Suyun derinliklerindeki, bir zamanlar hayat dolu, yürüyen, koşan, yüzen, oynaşan, konuşan bu mutlu yaratıklar artık kıpırdamayan ve öylece duran acınası birer cesettir artık ve onları hayattayken hiç tanımamış olmasına rağmen bu şirin şeylerin ölmüş olduklarını görmek nedense genç hobbit’i fena halde etkiler.

Brom Bumblebrim içinde derin bir hüzün ve aynı zamanda da büyük bir hiddet hisseder.

 

“Onlar için üzülmeni anlayabilirim, küçük ölümlü. Ama hiddetini anlamakta zorluk çekiyorum. Halbuki onları tanımıyordun bile..”

..diye dolgun, boğazdan gelen, emir vermeye alışkınmış izlenimi doğuran, buna rağmen yinede bir şekilde serin kalmayı beceren bir ses duyar genç Brom zihninde.

“Çünkü bunlar bir zamanlar hayattaydı ve şimdi değiller!”, deyi verir ve bir anda suyun içinde olduğuna ayılır..

..ancak bir önceki tecrübesinde olduğu gibi hobbit’in ciğerlerine su dolmaz.

Brom hayretle etrafına bakınır ve her nasılsa bir şekilde suda ‘nefes alabildiğini’ farkeder.

“Umm.. nefes alabiliyorum!”, diye ünler ister istemez.

“Siz ölümlüler için gerekli bir koşul değil mi bu?”, diye şaşırmış izlenimi veren bir vurguyla sorar sorusunu sesin sahibi.

“Uhh.. Evet ama suyun içinde değil..”, der Brom.

“Ahhh.. Bu benim suçum..”, diye cevap verir dolgun ses.

“Hiç sorun değil. Böyle iyiyim ben..”, diye ekler Brom hemen.

“Hiddetini anlamadığım gibi, gerçekte hüznünü de anlamış değilim. Bir zamanlar hayatta olmalarına rağmen yine de onları tanımıyordun. Seninle hiçbir bağları yoktu. Sana hiçbir söz de vermemişlerdi. Onlarla birlikte bile olmadın, dolayısıyla onlardan olmuş çocukların da yok.”, diye biraz hayret ve biraz da merakla konuşur sesin sahibi.

“Onlar ‘iyi’ miydiler?”, diye biraz temkinli bir şelilde sorar Brom çünkü konuştuğu kişi her kimse, kendisine ölümlü diye hitap etmektedir ve sorduğu sorularda ‘saf’ bir akıl karışıklığı var gibidir.

“Onlar fey’di. Feyler iyilik ve kötülüğü, siz ölümlülerin gördüğü gibi görmezler. Feyler de ‘denge’ vardır ve dengeler iyilik ve kötülüğe değil, gerekliliklerine göre tartılırlar. Bugün denge için gerekli olan, yarın dengenin bozulmasına sebep olabilir.”

“Peki onların ölmüş olması ‘denge’nin de bozulmuş olması anlamına gelmiyor mu?”, diye sorar Brom.

“Aaahhhh.. Evet. Burada büyük bir dengesizlik var ve çocuklarım, ölümlülerin beraberlerinde getirdikleri demir silahlarla buranın dengesini altüst ettiler. Yetmiyormuş gibi bir de bu güzel vadiyi kazıp daha çok demir ve kendileri için değerli taşlar çıkarmaya başladılar. Atıklarını sularıma boşaltarak farkında olmadan içinde yaşayan kızlarımı ve diğer feylerimi zehirlediler ve öldürdüler. Geride sadece bu küçük göletim kaldı.. Ama sen neden buradasın ölümlü? Yoksa sende mi onlara katılmaya geldin?”

“Onların kim olduklarını bile bilmiyorum, efendim. Ben buraya.. uhhh.. zorla getirildim..”, diye kötü bir şekilde açıklamaya çalışır Brom.

 

Brom’un bu açıklaması uzun bir sessizliğe sebep olur.

 

“Demek öyle..”, der neden sonra dolgun seslin sahibi ve bunu söylerken ilk defa sesinde ’emir gücü’ yoktur.. onun yerine başka bir şey vardır ama genç hobbit bunun ne olduğunu çıkarmakta zorlanır; Ayılma? Yenilgi? Teslimiyet?

“Uhhmm..”, diye tedirgin bir şekilde başlar Brom.

“Dostun tehlikeli bir oyun oynuyor, genç hobbit.”, der sesin sahibi.

“Dostum? Ben.. tek başıma geldim.”, diye kekeler..

“Evet, ve hayır! Senin adın nedir, genç hobbit? Belki birbirimiz için bir şeyler yapabiliriz.”, diye devam eder dolgun ses.

“Brom. Adım Brom Bumblebrim, efendim.. Sormamda bir sakınca yoksa siz kimsiniz?”

“Sormanda bir sakınca yok, genç Brom. Ama alacağın cevapta bir sakınca olabilir. Bir daha asla huzurla uyuyamayabilirsin..”, diye uyarır dolgun ses.

“O.. o zaman bilmesem de olur, efendim.”, der Brom hemencecik.

Brom suyun derinliklerinden, bir kadına ait, dolgun, gırtlaktan gelen, samimi bir kahkaha sesi duyar ve genç hobbit her nedense içinin garip bir şekilde ısındığını hisseder.

“Akıllı, dürüst ve saygılı..”, der dolgun ses mutlu bir şekilde.

“Uhhmm.. Teşekkür ederim?”, der Brom tereddüt içerisinde.

“Bunla bereber, sen bana adını verdin. Şayet ben de sana adımı vermezsem ortada bir denge olmaz..”

“Sorun değil, sorun değil, inanın benim için hiç sorun değil..”, diye ivedilikle cevap verir genç hobbit.

“Kendine olan inancın daha fazla olmalı, genç Brom. Ben senden adını talep ettim. Ortada bir denge olması için senin de benimkini talep etmen gerekiyor.”

“Rica etsem olmaz mı? Kızlardan, bayanlardan ve hanımefendilerden bir şey ‘talep etmek’ bana doğru bir davranış gibi gelmiyor.”

“Yine ‘doğru’lara geldik”, der dolgun ses esefle.

“Peki. ‘Doğru’, demeyelim. Onun yerine ‘ayıp’, ‘saygısızca’ ve ‘kendini bilmez’, diye diyelim.

Sesin sahibi her kimse, tekrar gırtlaktan gelen dolgun bir kahkaha atar.

“Akıllı, dürüst, saygılı ve.. iyi de bir laf cambazı! Neredeyse bir fey gibi..”

“…”

“Onu ilk ben gördüm, anne. O benim.”, diye Aremela’nın sesi duyulur suyun derinliklerinden ve kızın sesinde çocuksu, mutlu bir gurur var gibidir.

“Hay shit! Yine şu mesele.”

“Yamara paylaşmak istemediğini söyledi, güzel Aremela.”

“Onu ben buldum. Kiminle paylaşmak istiyorsam onunla paylaşırım. Paylaşmak istemiyorsam da paylaşmam. Yamara hiçbir şeyini paylaşmadı bugüne kadar.”

“Bi dakka yaa.. Ben bi somun ekmek değilim. İkiye üçe dilimlenemem!”

“Bu doğru mu, Yamara?”

“Doğru, anne..”

“Başkalarından talepte bulunmak için, önce kendin talep ettiğin şeyleri yapmış olman gerekiyor, Yamara.. Ancak o zaman ‘talep’ edebilirsin.”

“Annen haklı, kızım..”

“Hiçbir şey anlamadım, anne. Hepi topu küçük bi şey bu.”

“Sen de biraz kıtsın. Ama ben bunu senin yüzüne vurdum mu?”

“Boyu küçük, evet. Ama ruhu büyük, Yamara.”

“Bak bunu bilmiyordum.”

“Bana ruhu lazım değil, anne. Bana boyu lazım!”

“Hop yaa.. Nooluyoz?”

“Yamara.. Bunu sonra konuşuruz. Ancak kanunlarımız senin anlamanı gerektirmiyor. Sadece boyun eğmeni talep ediyor. Yoksa bizden ayrılmak mı istiyorsun? Bizden ayrılırsan artık bir ölümlü olursun ve bu sefer de onların, ölümlülerin kanunlarına boyun eğmek zorunda kalırsın. Yada belki ablan gibi sen de denize açılmak istersin. Ancak her iki halde de artık ben seni koruyamam..”

“Git kızım. Git de gör ‘ölümlülerin’ dünyasını, sonra da başını vuracak sert bir kaya bul!”

“Hayır anne. Ben burada kalmaya devam edeceğim. Gitmem gerektiğinde de gideceğim.”

“O zaman ne istediğini Aremela’dan sadece rica edebilirsin. Ama kabul etmezse de onun bu isteksizliğine saygı göstermelisin. Herkes her istediğini izinsizce yaparsa, ortada bir denge kalmaz. Bizleri hayatta tutan şey dengemizdir. Denge kaybolursa, bizler de kayboluruz..”

“Wow..”

“Peki, anne..”

“O zaman bu şeyin benim olduğu konusunda anlaştık mı anne?”

“Şey mi? Ben ‘şey’ değilim yaa! Hobbit.. telaffuz etmesi ne kadar zor olabilir? Hobbit, işte!”

“Hayır, Aremela. Sadece onu ilk görenin sen olduğu konusunda anlaştık. O bir ölümlü. Dahası, o özgür bir ölümlü.”

“Yaşa, anne!”

“Hiç bi şey anlamadım, anne.”

“O zaman Yamara’ya söyediğimin aynısını sana da söyleyeyim; kanunlarımız senin anlamanı gerektirmiyor. Bu ölümlüden istekte yada ricada bulunabilirsin, ama her hangi bir talepte bulunamazsın.”

“Ama.. ama onu ilk ben gördüm!”

“Israrlısın, be kızım!..”

“Evet, Aremela. İlk sen gördüğün için ilk sen rica edebilirsin. Ama kabul edip etmeme tercihi yine ölümlüye ait.”

“Ama o çileklerimi yedi!”

“Hay shit!”

 

Dolgun sesin sahibinden esef dolu bir nefes duyulur.

 

“Bu doğru mu, genç Brom Bumblebrim? Aremela’nın çileklerini mi yedin?”

“Uhhhmmm.. Çok güzel bazı çilekler yemiş olabilirim, efendim. Ama kimin çilekleri olduğunu bilmiyordum. Dahası, çileklerin herhangi bir sahibi olduğunu da bilmiyordum.”

“Cürmün cehaleti, cezasından muaf eder mi ölümlü?”

 

Derin, esef dolu bir nefes verme sırası genç hobbit’e geçmiş gibidir. Uzun, sessiz bir nefesten sonra Brom adilane bir şekilde yenilgiyi kabul eder.

 

“Etmez, efendim..”, diye pes etmiş bir sesle cevap verir Brom.

“Yessshh!”, diye mutlu ve heyecanlı bir çift elin çırpıldığını duyar Brom.

“Ama belki genç Brom, farkında olmadan yaptığı bu cürümün karşılığını daha farklı bir şekilde ödemek ister..”

 

Brom durur.

Brom ‘yağmurdan kaçarken doluya yakalanmanın ne olduğunu artık çok iyi bilen biridir.

Brom bi kıza ‘verilmek’ yada bi kız tarafından ‘sahiplenilmeye’ karşın, bir başka borca saplanmadaki bilgeliği sorgular.

Ama Brom üyesi olduğu diğer bütün erkek milleti gibi, bir kıza ‘verilmek’ yada bir kız tarafından ‘sahiplenilmenin’ gerçekte ne de kadar kötü olabileceğini de merak etmekten kendisini alamaz..

Dahası, kızdan kurtulmuş olsa dahi, gerçekte ‘kurtuluşu’ sadece teknik bir detaydır. Karşılaştığı andan itibaren Aremela hakkında edindiği kısıtlı izlenimlerden bu kızın, nazikçe bir ifadeyle, bir kere tuttuğunu bir daha bırakmak isteyen bir kız olmadığıdır. İşin aslı ise bu kız avına kitlendikten sonra başka hiçbir şey görmeyen bi varlıktır ve işin bu kısmı genç Brom’u biraz tırstıttırır ve aklına ‘horlanmış bir dişinin, cehennem gazabından daha harlı olabileceğine dair ‘, çok eskiden okuduğu ve birkaç yüz yıl önce yaşamış, Mürit Farstep adındaki yaşlı bir tapınak muhafızının kaleme aldığı dinî cüzlerindeki bir uyarıyı hatırlar.

Brom her ne yaparsa yapsın..

..moka bastığını düşünür ve içinden acıklı bir sesle söylenir;

“Kadınları anlamıyorum!”

 

Omuzları çökmüş ve kati yenilgiyi kabul etmiş bir sesle konuşur Brom.

 

“Hanımefendi hangi cezayı uygun görürse..”

“HAYIR AMA YAAA! ONU İLK BEN GÖRMÜŞTÜM! O BENİM Kİ! BU TAMAMEN BÜYÜK VE ŞER Bİ HAKSIZLIK!”

“Sana haksızlık ettiğimi mi düşünüyorsun, güzel Aremela?”, diye merakla sorar dolgun sesin sahibi.

“Hayır, anne.. Ama gelecek nesillerime haksızlık edildiğini hissediyorum. Benim ve neslimin büyümesine izin verilmeli!”, der Aremela ve sesinde mutlak bir hayal kırıklığı vardır.

“Efendim?”

“Genç Brom Bumblebrim. İşlediğin cürümün karşılığı olarak senden ölümlülerin Gulls Perch diye isimlendirdikleri vadime girip, oraya demir silahlarıyla gelen mel’un şahısları topraklarımdan def etmeni istiyorum. Onları def etmeni, topraklarımı kazdıkları makine diye adlandırdıkları şer aletleri yok etmeni ve sularıma akıttıkları zehirli atıkları durdurmanı istiyorum.”

“Uhhmm.. Hanımefendi.. Bu istediklerinizi seve seve yaparım. Ancak ben sadece basit bir hobbit’im. Üzerimde gördüğünüz bu silahlar da sadece göstermelik. Bu güne kadar kimseye onlarla vurmadım, vurmasını da çok iyi bildiğimi sanmıyorum. Korkarım beni gördükleri an öldürürler —ki bu da cürmümün tekabulü olarak benden istediğiniz şeyleri yapmamı imkansız kılar.”

“Evet. Bu doğru. Sana bu konuda yardımı dokunacağını düşündüğüm iki şey vereceğim, genç hobbit. Birincisi bu asa. Bunu karşılaştığın ölümlülere işaret edip..

 

lende ar- len alende nieliem arlende!
Lende ar- Len Alende Nieliem Arlende!

 

..demen yeterli.”

 

Brom önünde beliren, sapı dışında her bir yanı yamuk gibi duran asaya bakar ve kaşlarını çatar.

“Git. Git ve bir daha da geri gelme.. ve.. Arlende? —Kuru?! Elin kurusun!”, diye hayret.. ve biraz da dehşetle tercüme eder Brom.

“Aaaa.. Yüksek elfçeyi biliyorsun..”, der dolgun ses gülümseyen bir tonla.

“Biraz bilirim, efendim. Boş zamanlarımda çok kitap okurdum ve bir hobbit’in sahip olduğu en çok şey, boş zamanlarıdır ama kurutmak.. bu biraz aşırı değil mi?”

“Etrafına bak, genç Brom. Ve kızlarımı gör. Onlar suda yaşarlardı. Ama ellerinde demir silahlarla gelen ölümlüler onları suya attıkları zehirlerle boğarak öldürdüler ve kızlarımın boğulmaları günlerce sürdü.. Suda boğulmak nasıl bir histir bilir misin?”

“Bilirim, efendim. Acı verici bir tecrübe..”

“Bildiğini sandığın acının, durmaksızın ve on dokuz gün sürdüğünü düşün. Sonra bunu yapanları ‘kurut’mamın aşırı olup olmadığına karar ver.. Kararını verirken de o kararı hakkıyla vermeni isterim, genç Brom Bumblebrim, zira kurumaları ellerinden başlayacak, ama orada bitmeyecek!”

“Hanımefendi.. Burası sizin eviniz. Ben ise sadece bir misafirim ve en nihayetinde de basit bir hobbit’im, o kadar. Ne sizin bilgeliğinize, ne de öngörünüze sahibim.. Ama size yanlış yapmayacağım, borçlu da kalmayacağım.”

“Yaşına göre bilgesin, genç hobbit. Sana vereceğim ikinci şey ise Aremela olacak.”

“Ne?”, diye ünler Brom.

“Ne?”, diye çığlar Arimela.

“Ne?”, diye hayaretle söylenir Temessa.

“Aha.. Ahahahahaa..”, diye mutlu bir şekilde gülmeye başlar Yamara.

“Ama.. ama o benimdi.. Neden beni ona verdin ki şimdi anne?! Sana bilmeden yaptığım bir şeyden dolayı mı cezalandırılıyorum?”

Yamara’nın kıkırdıları gelmeye devam eder.

“Sana, senin ondan rica edeceğin şeyi kabul etmesi için bir fırsat oluşturuyorum, güzel Aremela, zira yol boyunca ona eşlik edeceksin, ona yardım edeceksin, düşerse elinden tutup kaldıracaksın, yaralanırsa onu tedavi edeceksin.”

“Kölesi olacağım yani! Ben ne yaptım ki bunu bana reva gördün, anne ama ki?!”

“Ve yol boyunca o da sana eşlik etmiş olacak, sana yardım edecek, düştüğünde elinden tutup seni kaldıracak, yaralandığında yaralarını saracak ve seni teskin etmek için sana şefkat, anlayış ve sevgisini gösterecek ve bu bir annenin kızına yapabileceği en büyük iyilik.. ve kötülük, Aremela..”

“Hiç bi şey anlamadım, anne. Ve böylesi bi köleliği de hakketmiyorum!”, diye inler Aremela.

“Eee.. kimse benim fikrimi sormayacak mı?”

“Bu koşulları kabul ediyor musun, genç Brom Bumblebrim?”, diye sorar dolgun sesin sahibi ve bu sefer sesinde o ’emir hali’ tekrar belirmiştir.

“Vadinize gelenlerden sizleri kurtarmak gerçekten isterim, efendim. Nevarki merak ettiğim bir şeyde yok değil..”, diye kafasına takılan bir şeyi sormaya başlar genç hobbit.

“Neden benim, düşündüğün kadar güçlü olamama rağmen kendim gidip o ölümlüleri cezalandırmadığımı, onun yerine seni gönderdiğimi merak ediyorsun..”

“Evet, efendim. Özde bu soru aklımdan geçmedi değil.”

“Denge, genç Brom.. Denge!”

“Denge?”, diye biraz aklı karışmış bir şekilde sorar Brom.

“Evet, denge.. Ben buraya hışmımla inersem, korkarım hiddetim bu vadi ile sınırlı kalmaz. Kuzeydeki Rituel Ormanları, buradan Endless Sea denizine kadar olan topraklar, Tinker Hills ve daha güneyi ve hemen batımızdaki Serenity Home ve Scowling Hills de yanar.. Ve bu denli bir eyleme kız kardeşim de sessiz kalamaz.. O da bana misilleme için gelir ve zaten yanmış toprakları daha da yaşanmaz hale getirir ve bu topraklarda yeni bir otun bitmesi yüzlerce yıl sonraya nasip olur..”

“Siz..”, der Brom ve bir anda suyun içinde ‘terlemeye’ başlar zira bildiği mitolojilerde ‘zıt kız kardeşler’ listesi o kadar da uzun değildir ve mevcut ortam, etrafını çevreleyen fey’ler, berrak gölet ve yemyeşil orman ona sadece bir ismi çağrıştırır.

“Evet, genç hobbit. Ben, Titania..”

 

Brom hiç kıpırdamandan, olduğu yerde durur.

 

“Bunun için korkarım biraz geç kaldın, sevigili Brom Bumblebrim. Kıpırdamadan durduğunda bunun benim gözümden kaçacağını düşünmene de biraz alınmadım değil..”, der sesin sahibi ve Titania, bütün azametiyle küçük hobbit’in önünde belirir.

Genç Brom bu kadının hayatında gördüğü, ve muhtemelen de göreceği, en hayat, sevgi, hiddet, bilge, engin, haşin, şefkat, zarafet, hüzün, mutluluk, kahır, sevinç gibi sayısız ve zıt duygularla dolu muhteşem varlık olduğu kanaatine varır.

“Aklımın ucundan bile geçmedi, efendim. Bu sadece bir kertenkele içgüdüsü, o kadar!”

 

Titania derin, dolgun, içten bir kahkaha atar.

 

“Gel Aremela. Genç Brom’la gitme zamanın geldi. Ama unutma. Onu elde etmek istiyorsan, bunun için çabasını vermeli ve rızasını almalısın. Elde ettikten sonra onu elinde tutmak istiyorsan, o çabayı her gün tekrarlamalısın.. İlkini başarırsan mutlu, ikincisini başarırsan bir ölümlü olursun ama nesillerin her daim devam eder ve seni anarlar. Asla unutulmazsın, asla da kaybolmazsın ve çileklerin de sonsuza kadar yaşar..”

“Oha! Bu nasıl, ‘ölümcül’ bir hükümdür böyle?”

 

Suyun derinliklerinden küçük, cılız bir şekil yaklaşır ve Titania annenin arkasına saklanır.

Sonra masmavi bir çift göz, tedirgin ve tereddüt içerisinde Brom’u klinik bir ifadeyle süzer..

“Burnunda ve yanaklarında çilleri varmış bunun, anne.”, diye söylenir Aremela.

“Senin de inatçı bir huyun var, Aremela.. Ama genç Brom bu konuda daha tek bir kelime bile etmiş değil..”, der Titania.

“Evet, Titania anne.. Başımı olur olmaz belalara sokmanın dışında her türlü akıllıyımdır

 

Cılız şey, Titania’nın arkasından çıkar ve ürkek bir şekilde genç hobbit’e yaklaşır.

Aremela.. Brom’un hayatında gördüğü hiçbir şeyle kıyaslanabilir bir yanı yoktur. Kız ufak tefek bir şeydir ama vücut oranları itibariyle, genç hobbit ile göz göze geliyor olmasına rağmen, ondan daha uzun boyluymuş gibidir. Sürmeli, hafif çekik gözleri gibi saçları da mavidir ama bu mavilik yapay değil, kızın doğal halidir ve içten, civit bir ışıkla aydınlatılıyormuş gibidir.

Kızın kaşları ise kalın ve karadır. Burnu küçük ve şirin, ağzı ise şekilli ve sahibi olduğu çileklerin rengindedir ve yüzünde garip, koyu mavi, geometrik şekiller çizilidir ve kızın açık, pırıltılı krem teni, bütün bunları hepsini tekrardan vurgulamak istiyormuşçasına bir kontras oluşturmaktadır.

Zavallı hobbit çarpılmış bir hayranlıkla bu yaratığın bebeksi cazibesi karşısında sadece büyülemiştir..

 

—ve Muhteşem Gökler adına.. BİR ŞEY BU KADAR ŞİRİN OLABİLİR Mİ AMA YAAA!”

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” V ile
devam edecek..

 


 

 

 
 

Quiet In The Library

Timeline:

Arcantonic and Brom slip silently into the night to do somethings that might very well break the prophecy they were sent for.

Adamant that she must do what she set out to do, Brom has little choice but to help accompany the ‘cute little demon’ of a gnomic girl.

 

This story takes place on the same night as
“Benim gitmem lazım.”
The Returning of Shal -ah Galad
Geleceğin Adımları
“Not Yets” and POV’s (18+)
and right after
Between The Blinds.

 

 

THAT. WAS. AWSOOOOOME!“, Tonic half shrieked, half cackled with manic fervent and triumphant hysteria. “I can’t believe she held me.. No!.. She hugged me! The Riverin of High Woods, The Princess of Bari Na-ammen, the daughter of Ri Grandaleren and Rise Nadine Graciousward.. THE FUTURE QUEEN OF THE HIGH ELVES, Alor’Nadien ne Feymist herself, my twin sister by adoption, no less, and she hugged me! Oww my Gosh, she smelled so nice.. So warm.. And you know what? I think I will go visit her again, once this is all over. Just for more of that!”

“Girl.. She offered you the throne of Bari Na-Ammen, literally, and all you can think of is her hugs? I’ll be the first one to admit, she is a beauty, par to Wraiven, but really, now.. Your priorities are a tad eschewed.”, Brom said with a bemused tone.

“Look here, you little hobbit!”, she said pointing a tiny finger at him. “This here is the hair of a Princess. And not just any princes, but that of Alor’Nadien ne, herself! And not just a snippet, either. She gave me a whooooole strand!”

 

Her tiny finger, the one she was pointing at Brom, was nearly all black! Because her fingers were so small, and the Princess truly had had very long hair, flowing nearly all the way down to her feet. She had enlaced the hair around and around her finger until it had all but covered it.

And now, the little gnomic girl was skipping and hopping like she was the proud owner of one of the rarest wonders in the kingdom..

..which, she was!

 

“You are such a dork, Tonic.”, Brom smiled. “..And a fangirl!”

 

The two had left the huge Dorin guy and the beautiful, graceful, and pretty princess behind and were heading to their next, and hopefully, last stop for the evening; to the Great Arashkan Library.

Why was every officious building in the city named ‘Great’, Brom had wondered.

The Great Arashkan Courthouse, The Great Arashkan Library, The Great Arashkan Arena, The Great Spires, The Great First Lord Princeps Palace.. It wasn’t like there was another city just over the hill with a courthouse, a library, an arena, some spires nor another first lord that one would confuse, now, was there?

Or perhaps there were some ‘baby’ Arashkan courthouses, libraries, arenas, spires, and first lord palaces and hence, the ‘great’ ones had real and practical significance.

Brom couldn’t imagine a conversation where some stranger would ask; “Excuse me, mate, where’s the First Lord’s Palace?”, and get a reply, “Which one? I mean, we have so many!”.

Brom suspected, that conversation would devolve into something like;

“The ‘great’ one..”

“Yea, okay, but which one? We have a lot of ‘great’ first lords in Arashkan. You’ll have to be a bit more specific, mate!”

“How many First Lord’s do you have, in this city?”

“19,876 by the last count. We had a new First Lord spawn just the other day!”

 

Apparently, Brom’s live-imagination was at play again!

 

But there was, however, some truth in his creative perception. All these ‘greats’ didn’t make the city anymore endearing.. Only pompous! No one, it seemed, was near-honestly humble like hobbits in this world. Hobbits lived in nice, quiet, rolling hills. They didn’t build giant monuments, nor put awesome statues to impress others. Seemed a little like too much work for no gain at all. Hobbits made their homes in the hills and.. well.. they lived in them.. Happily too!

The near-honestly was because hobbits were just unenthusiastically lazy to be bothered by such frivolities!

Elves, humans, gnomes, dwarves.. none of them ever seemed satisfied with what they already had. Always they would thrive for more..

..and still, be unhappy.

Just how stupid was that?

 

“Brom.”, Tonic said sternly. “I know what she offered. Think of my history. I know what power is. I lived with my uncle for years. And I know what power can do to you. My uncle.. He had power. Lots and lots of it. Even his demons feared him and it really is hard to instill fear in a demon. And look what it brought him. Banishment to the depths of hell he is never coming back from. It is possible he is still alive. And burning perpetually there.. And Heavens willing, he should burn for more, and then some.”

“I.. can’t say I admire his disposition. But why? Why did Nadine banish him and not just kill him and be done with? Death seems kinda more permanent, don’t you think?”, asked Brom a bit taken aback by the little gnomic girl’s savage tone.

“No. Death is not always thus permanent. Not for guys like my uncle..”, she replied, her tone much more subdued now than just a moment before.

“Ow? How do you mean?”

“My uncle, Arcanton.. He made many deals with many beings.. Outsiders.. Creatures that do not belong to our plane of existence. Planes where time and space get distorted. You literally can’t kill those creatures, Brom. You can only banish them from your own reality and hope some fool will not summon them back.. At least not in your lifetime!”, Tonic said quietly.

“Hmm.. So Arcanton made deals with things out of our plane of existence. But so did Wraiven, come to think of it, did she not? I mean, The Raven Queen doesn’t exactly belong to our plane of existence either, you know.”, Brom said carefully.

“Seressa did not make deals with the Raven Queen, Brom. Not in the sense that my uncle did. My pairs soul is her own. And belongs only to her. I doubt under any circumstance would she give up her soul to anyone.. or anything! Seressa is bonded with the Raven Queen via a pact. She does her bidding in return for her queen sharing a part of her power and knowledge with her. It is sort of a mutually beneficial agreement between two parties. She can, if she wanted, dissolve that bond. Yes, she will lose the Raven Queen’s favor and the power she imparts to her, but the fact remains; she can end the bond..”, Tonic tried to explain.

“So she can.. But I still don’t see the difference.”, said Brom as he squinted into the night.

“The difference is, unless you got more balls than brains, you literally can’t break the deals you make with Outsiders. Once the deal is done, your soul is on the market! It’s ‘Going.. Going.. Going.. Gone!’“, she said seriously.

“Well, that sucks.. I suppose. I like it that Seressa is free. I like her free. And she should always be free. Social rhetorics do her enough injustice and chain her as it is. She doesn’t need any more constraints.”, Brom said quietly.

 

The two walked on for some time in companionable silence. As it turned out, they ended up going the longest possible way around, taking the streets between the Officers District and Heaven Park, behind the Archery Military Camp, and by the Lights Temple. For some reason, the First Lords Palace and the streets surrounding it seemed to be teaming with burly, scowling patrols and neither Brom nor Tonic needed any complications or altercations with the city’s law enforcement’s that late, that night.

 

“Don’t.”, Brom said finally.

“Don’t what?”, asked Tonic, a bit surprised.

“Don’t ask the question you have been meaning to ask all night, Miss Tonic.”, he said with a destitute voice.

“Actually, I wasn’t going to ask anything.. And you really don’t need to ‘Miss’ me you know. Every time you say ‘Miss Tonic’, it sounds like ‘I miss Tonic!’ in my head, and that’s just weird.. and creepy!”, she said.

“Well, now. That is weird.. And creepy..”, mused Brom, but it seemed his mind was elsewhere.

“I did wonder though..”, Tonic began.

“And that.. is what I meant when I said, ‘don’t’!”, Brom frowned.

“You know. It isn’t fair you get to do all these psychoanalysis on me and then fend me off when I want to ask you some personal questions.”, she sniffed.

“I am not the one with the accumulated issues, Miss— Tonic.”, replied Brom, but there was no heat nor beration in his voice.

“So only people with decent backgrounds get to analyze others, then?”, asked Tonic mildly.

“No.. There just isn’t anything there to analyze.”, Brom replied allusively.

“Ahh.. I see.. So it’s perfectly alright if I did ask you a few personal questions, then?”, said Tonic with a victorious smirk.

“What? No.. How did you even get to that conclusion, girl?”, replied the hobbit feeling exasperated.

“Using awesome logic!”, smirked Tonic again.

“Using logic..”, snorted Brom. “You are not going to let this go, are you, girl?”

“Nope.”, replied Tonic happily. “So.. What do you see in Seressa?”

“Thought I already told you that. Just this evening. At least twice.”, frowned Brom.

“Yes, and no. Your description of her was a bit.. too intimate and heartfelt.. One could argue it’d make an excellent book cover, let’s say.”, said Tonic tentatively.

“I don’t know what kind of books you are into, girl, but I would suggest you read something that has actual literature in them.”, Brom scowled now.

“So you don’t like her, then?”, she blurted.

“Now why wouldn’t I like her? I mean, what is there not to like?”, replied Brom honestly.

“So you do like her..”

“Ow. My. Gosh, girl. You are going to push this in your direction whatever I say!”, exclaimed Brom, waving his hands.

“I just want you to give me an honest, and straight answer. Is that too much to ask? I mean, we are friends, right?”, persisted the gnomic girl.

“Just because we are friends, that doesn’t mean we share everything..”, said Brom exasperated.

“But you said, ‘We suffer. We mourn. We sing and we celebrate.. We do. And what we do, we share!‘. Your words, not mine.”

 

Brom ‘hoo boy’ed.

The little demon was persistent.. and she stuck on him..

..like a tick!

 

“That is possibly the worst misuse of a friendly conversation, Miss Tonic!”, Brom said angrily. “But I will tell you, just to get you off my back!”

“Yeshh!”, Tonic fisted her hand into the air. “Victory!”

 

“When I see your pair.. No.. When I see Wraiven, I sometimes wish I was a taller man. And better looking, perhaps. ‘Cooler’, so to speak. Maybe a bit more muscular.. You know, the type girls like to ogle at.

 

I love everything about her and she sees me only as something that she can, perhaps, cute into her coin purse. Not that I would mind being pursed by her, but that will still not make her see me in the light that I would rather have her see me.. If that makes any kind of sense to you.

 

We are so impossibly different, yet she makes me simply not care. Which is the core of the problem. She doesn’t see me that way, period. I mean, what am I to her, really, but a bushy little hobbit?”, said Brom then fell silent. This night had offered him many wonders. Just not the ones he would have wished for.

 

Tonic stared at the back of the hobbit as they once more fell silent.

She had been surprised by this unscrupulous hobbit a few too many times this evening. But this last bit gave her a whole new insight about him because he hadn’t been staring at her pair for the simple visual pleasure of having ogled at a very beautiful, proportionately curvy, comely buxom, life inducingly vibrant, deservingly exhilarating, darkly mysterious, and honestly alluring figure, counter-underlined by some macho male animal instinct, but for something more. Something that was intimate. Something that had real depth.

Tonic suddenly felt angry and jealous.

For all her pretense otherwise, she didn’t feel like sharing her pair with anyone, even though she had taken her pair a bit too much for granted.

Then she felt shame.

The hobbit —No! Not the hobbit.. ‘Brom’, had done nothing but give his best to help a cranky, cantankerous, contrary, grumpy and surly little girl his all, and not just that evening, but carefully, every day, ever since they had met. And for some reason, Tonic didn’t think he’d done any of it to gain favor with her pair, by proxy. For all his seeming indifference towards everything, lack of base enthusiasm, exasperation level of sloth, and blatantly unscrupulous attitudes, he was smart, cunning, always seemed to show unsolicited kindness, and he was loyal, educated, and well-spoken, even though he hadn’t been to an academy such as Melshieve and thus far, he’d more than pulled his weight in fights.

Much better than she had!

Hells bells, he’d also played that lyre like a siren! She remembered all the times she’d thought he was just staring at her pair’s butt, while he had persistently claimed he was composing a song.. in his mind!

And he had been telling the truth all along.

‘The Endless White’.

The tune he had played, back at the inn that very evening was something that was simply ‘mad’..

..and Tonic had loved it!

And now she didn’t want to share her pair with him?

Like her pair was hers to give or not..

Just how arrogant was that?

 

“Yes.”, inner Tonic said. “You really are selfish, you know.”

“Whose side are you anyway?”, blazed Tonic but her heart hadn’t really been in it. She’d flared more out of ‘muscle reflex’ than true intent.

“Does it matter? It was you, who wanted to try ‘this way for some..’, wasn’t it? Now you want to quit? I wasn’t aware it would be this short. Must have missed the memo. Had I known you’d be this fickle, I wouldn’t have fought against it so hard, knowing you’d come around on the morrow..”, inner Tonic said, and she didn’t even bother with the sarcasm.

Tonic shut up.

From the inside!

 

No. The hobbit was not just ogling at a very beautiful, proportionately curvy, comely buxom, life inducingly vibrant, deservingly exhilarating, darkly mysterious, and honestly alluring figure.

Brom was staring at the heart of all that and desolately knew, he could never have it.

The ogling was just his way of fooling those around him..

..and himself.

 

“You could tell her.”, she braved mutely.

 

“To what end? There’s nothing neither of us can do about it, particularly if she doesn’t see me that way. If I tell her, all I will get is either the basic ‘You are my friend’, talk or the infamous ‘But I love you like a brother’, talk, which I would rather forgo and Heavens forbid, will never happen. However Seressa sees me, I never want her to love me like a ‘brother’..”, replied Brom, and not without a good dose of bitter disgust.

 

“So you are going to do nothing?”, asked Tonic incredulously.

 

“I never claimed to be a brave man, Tonic. As a matter of fact, I did say I was a coward, this very evening, I might add. Being refused by someone as awesome as Wraiven is not something I ever want to experience. I’d rather just ogle and make sure she sees me doing it.”, he said quietly.

 

“Make sure she sees you? Why? That doesn’t make sense.”, said Tonic befuddled.

“I don’t like sneak-peaking at her. Feels wrong. Feels like cheating.. Feels immoral —and yes, I am fully aware of the monumentally depraved irony there. That doesn’t change the way I feel, though.”, said Brom, frowning a bit.

 

“But.. but you are suffering and she doesn’t even know!”, bewailed Tonic.

“What’s got you so riled. It’s my problem. I’d rather look at that beautiful and wonderful, and beautifully wonderful girl with the impossible dream of a ‘chance’, than never to be able to look at her again when I get refused or be declared as ‘loved like a brother’!”, said Brom, gruffly.

Tonic ran up to Brom and stopped right in front of him and looked him in the eyes.

“That’s.. That’s just wrong, Brom.. and sad..”, she said with brimming eyes.

“Well. I am a sad sort of man. I got a problem, and I am using the cowardly way out. Nobody is feeling bad and no one is getting hurt..”, he said flatly.

“Accept you.”, she said quietly.

“Yea, well. There you have it. Chew on that psychoanalysis if you will, Miss Tonic.”, said Brom, brushed past the gnomic girl and with determined steps, started towards The Great Arashkan Library..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tell me again.”, said Brom with a mute, stoic voice. “What do I say to this Tinker-guy, again? And how in the blazes am I even going to get up to that window anyway? It must be at least fifty-five feet up there. Probably more, since this is a library. They would require higher ceilings to store all the books.”

 

Brom didn’t feel well. He had never wanted to divulge his feelings about the very tall, very dark girl to anyone. And certainly not to Tonic. Not because he thought she couldn’t keep the knowledge to herself, but perhaps, and because, he thought, she would keep it to herself.

“Damit.”, he thought. “Why now? Why tonight, of all nights?”

Had it been the tune he’d played to the audience that evening?

The one he’d named a tad grandly as; The Endless White.

He knew he should have named it just The White... or even White... but white was just too generic.

Or perhaps it was the song he’d sang after that; Time.

In all honesty, Brom Bumblebrim knew, he just knew, it wasn’t him, who’d written that song. Unlike any other song he had written, this one had ‘come’ to him.. and in the most literal sense possible. Word by word, the song had written itself in his mind and heart during his two-year sojourn from Bowling Hills, all the way to Shakehands.. Which is when he’d met Cora. But tonight had been the first time he had actually put it on display, so to speak. And now, the song was out..

..and out of its ‘time’, Brom thought with a sardonic inner snort.

Or perhaps it was because of having met an angelic being.. or seen that dark, very sinister-looking man he’d ended up feeling ‘distaste’ at best, then getting all his emotions totally eroded when he saw the same, sinister man looking at the sweet little skinny girl the way he had. And the look she had given him had been emotionally ruinous all by itself for Brom.

He was a bard, damit, and love was the bread and butter for all bards.. But the thing between those two.. he found he couldn’t define it..

..because he could not comprehend it.

It had been so.. nubile in its beauty..

So primevally intense.

There had been no decorum to it. Only base, raw, savage, and somehow, awe-inspiringly tender and desperately lonely longing in the look the two, very unlikely man and girl, were giving one another.

And they were giving it in a sense that was singularly unique! It made other people’s love seem like they were merely and briefly lending their hearts to others, while those two had already and literally given theirs.

So much so that what beat in one, was actually the heart of the other..

 

What man, woman —or bard— could truly comprehend that?

 

The intermixed irony that was put under the broad beam of a bright spotlight was not lost on Brom at all;

One, inhumane human, and one, infinitely humane, inhuman!

It was likely that very destitution the two had, that’d sparked the fire that had previously been a mere and happy little kindle..

..into searing pain.

 

“Damit!”

 

Tonic gave Brom an even look.

Whether she surmised what was really going through the hobbit’s mind, she kept it to herself.

For now, at least.

Which was a grace, all by itself.

 

“I have seen you climb walls before, Brom. That cloak of yours will more than suffice. If you want, though, I can give you a potion that will make you climb pretty much any surface. Another for you to pass through any gap, or to safely float down. I can send a rope all the way up there.. The window is in range.”, she listed methodically. “I suppose, if you want, I can bring out Mechaber. He can give you a fifteen feet head-start sort of a jump. But I haven’t really had the opportunity to field test that. And I can’t promise a quiet landing. Likely, it will bring a lot of patrols upon us. I am guessing you’d rather avoid that.”

“I am guessing, you would rather avoid that!”, scowled Brom.

“Yes. Yes, I would.. Very much.. The technology behind Mechaber is not out yet, and I would rather it didn’t. Not yet, and not until it’s perfected and certainly not until I install the self-destruct unit in it.”, she said seriously.

“The self— what?”, asked Brom incredulously.

“Self-destruct unit.. You didn’t think I would artifice something as dangerous and deadly as Mechaber and then hand it over to the irresponsible humankind, or have it stolen, now did you? I designed it. I must make sure it never falls into wrong hands..”, Tonic said like she was paraphrasing from a blood-signed doctrine!

“Ooookay.. Good, we got that cleared, then.”, Brom said.

“Mechaber is serious business, Brom. Nothing to joke about. The fact that you have seen it, let alone know about it is a sign of how much Seressa trusts you because if it were up to me, you’d have never seen, nor heard mention of it.. Well.. not for some time, anyway.”

“Ooookay.. Good to know where we stand too, then.”, Brom said with the same tone.

Tonic scowled.

“Look, just because you like someone, doesn’t mean you hand over the nuclear launch codes to them, alright!”, she said with an exasperated voice.

“The what lunch codes?”

“Never mind.”, said Tonic. “Read it in some silly futuristic sci-fi book.”

“Psychic-what? What are you talking about, girl? Just what the hell kind of books are you reading?”, Brom asked.

“Look, the story begins when a pretty Erossian spy falls in love with a mad and delusional Camerican nuclear scientist—”, the gnomic girl promptly began..

“Tonic!.. It’s late. I am tired and in all sorts of ways.. Let’s just get this over with, shall we? I am sure Cora and your pair have noticed we have been too quiet by now and gone to your room to check and see as to why! I think the story about some mad psychic-whatsit can wait, don’t you?”

“Right..”, said Tonic and blushed a bit. “Just tell him what I told you. Don’t loiter. Don’t chit chat. Get in. Tell him. Get out. And..”

Brom cocked one eyebrow.

“And?”

“..And, thank you. I made you do things tonight you would rather not have done.. At least not with me, nor for me.. So.. Thank you..”, she said with a small voice.

“You are welcome, Miss Tonic. And no, I wouldn’t have done any of this, not tonight, not ever, but not because of you. I just wouldn’t have done them because I would rather have taken a light snack, cleaned and tuned my lyre, and then went to sleep. Thanks to you, it is unlikely I will find any light snacks nor find the time to neither clean nor tune my lyre. And because it’s nearly the end of the night, I will not be getting any sleep either..”, Brom said.

Tonic frowned.. and felt a bit.. hurt..

“But I did do all the things I would rather have not, and I am now a better man for it.. All because of you.. So.. Thank you!”, he added with a smile.

Tonic’s eyes teared.

“Go.. Now.. Or I shall call you an ass and totally ruin the moment, Brom Bumblebrim!”, she sniffled.

 

Brom smirked, turned around, pulled his magic cloak around him..

..and started climbing up the side of The Great Arashkan Library like some odd lizard or possibly, an arachnid!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Who is there?”, a slightly tenoric male voice whispered harshly in the darkness.

“It is I, The Ghost of Silent Hills Past, Present, and Future!”, spoke Brom, with a hoarse, hollow voice as he produced a very high, very eerie, screaming tune from his lyre.

 

The poor antic instrument wept at her misuse.

 

Brom had found the ‘Tinker-guy’ with relative ease. The gnome was taller than Tonic but while the gnomic girl was proportionally slim, this gnome, the possible great, great, great-something grandson of Prince Gordigon was a bit on the stocky side. Though he looked quite young and robust and had keen, intelligent, and pursuing eyes.

Brom had thought of a dozen different ways of approaching the gnome, including stepping up to him and saying, “Hallo there, matie. Got somin te tell yer! Go there them Silent ‘ills an’ grab what’s there fer yer self and be quik ’bout tit! And while at tit, quit mawnin’ ’bout things ‘cuz non wuz yer falt! But I’d suggis yer watch yer arse cuz sum fellers wantsit!”

And now he was gnawing his knuckles, hiding a few rows, behind and above him, stuck on the ceiling!

 

“Whot?”, the gnome, Tinker-guy, said in a baffled and spooked voice.. And one of his hands formed claws as a huge ball of fire appeared in it!

 

“Ow crap!”, thought Brom. “A trigger happy fireballer!.. We are in a bloody library, damit! Who uses a fire hall in a library? That is a universal reason for contempt, almost akin to speaking aloud in a theater! Doesn’t he know there’s a special kind of hell for people like that? And this idiot is the heir to Silent Hills?”

He produced his own Wand of Ice, just in case the fool actually did fire his ball and he had to put out the fires!

 

And just then, they heard a monotonous, matronly voice echo.

 

“QUIET IN THE LIBRARY, OR YOU WILL BE FINED! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

 

“What the..”, said the gnome, Tinker-guy.

Brom snickered. Ow, this was going to be fun!

“It is I, The Ghost of Silent Hills Past, Present, and Future!”, he repeated, with the same hoarse, hollow voice.

“QUIET IN THE LIBRARY, 50 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“And I have come to give you tidings from the beyond, young Tinker-guy!”, hallowed Brom.

The gnome, Tinker-guy, cocked an eyebrow, his face puzzled.

“QUIET IN THE LIBRARY, 100 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“What the hell?”, the Tinker-guy said.

“QUIET IN THE LIBRARY, 150 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

Brom snickered, some more. If Tonic caught him doing this, she’d have his hide, and then some!

“You shall go to Silent Hills.. There you will find your kin..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 200 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“You must reclaim your heritage..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 250 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Ow. My. Gosh!”, exclaimed the Tinker-guy. “Can you please stop?!”

“QUIET IN THE LIBRARY, 300 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“No. I can’t!”, moaned Brom.

“QUIET IN THE LIBRARY, 350 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“For I..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 400 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“..am the Ghost of Silent..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 450 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“..Hills, Past..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 500 CREDITS! YOU ARE NOW BARRED FROM THE LIBRARY FOR A WEEK. PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“..Present and Future!”

“QUIET IN THE LIBRARY, 550 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Stop!”, cried the gnome!

“QUIET IN THE LIBRARY, 600 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“And you shall do my bidding..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 650 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Stop. Just stop!”, shrieked the Tinker-guy in desperation.

“QUIET IN THE LIBRARY, 700 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“No. I can’t..”, repeated Brom, his eyes shut, his face flushed and he had started doing strange, snorting, bubbling noises.

“QUIET IN THE LIBRARY, 750 CREDITS! YOU ARE NOW BARRED FROM THE LIBRARY FOR A MONTH. PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“You shall go to Silent Hills, and into the Demon Fog to reclaim your birthright..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 800 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“You must also know, young Tinker-guy..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 850 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Stop! You are going to get me permanently..”, cried the gnome.

“QUIET IN THE LIBRARY, 900 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

Brom could hardly breathe by now.

“..what befell you in the past..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 950 CREDITS! PLEASE BE ADVISED; YOU ARE NOW APPROACHING CONDEMN LIMIT. PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“..was not of your doing!”

“QUIET IN THE LIBRARY, 1000 CREDITS! YOU ARE NOW BANNED FROM THE GREAT ARASHKAN LIBRARY. PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Whot?”, exclaimed the gnome and there appeared a haunted expression on his face. A face that bespoke of shame, self-loathing, relief, pain lived, and pain endured..

“QUIET IN THE LIBRARY, 1100 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Those who put your heritage into desolation sent their minions to slay ye and yer line..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 1200 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

The gnome’s face paled. He tried to speak, but words utterly failed him.

“..to ensure, none would ever bring ‘voice’ to Silent Hills..”

And now, Brom wasn’t snickering anymore.

“QUIET IN THE LIBRARY, 1300 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Hence an evil plan they hatched.. A heinous plan.. And they brought down your home and buried you, and yours..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 1400 CREDITS! PLEASE PLEASE BE ADVISED; YOU ARE NOW APPROACHING CIVIL RIGHTS LIMIT. STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

Tears appeared in the Tinkey-guy’s eyes and ran down shamelessly.

“My mother? My father? My brothers and sisters by the dozen? Terrah Doodlebellz? All my friends? My neighbors? —They all died because of me?”

“QUIET IN THE LIBRARY, 1500 CREDITS! THE CIVIC GUARDS ARE ON THEIR WAY. PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT AND WAIT FOR DETENTION! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Nay, young Tinkerdome. They all died because someone slew them. They all died to kill your line. Make their sacrifice worth the world, young Tinkerdome..

Reclaim your Heritage.

 

Reclaim your Hills.

 

Reclaim your Kingdom.

 

Reclaim your Throne.

 

Reclaim your Destiny.

 

Reclaim your People.

 

And be a King!

 

 

And with a job well done, Brom Bumblebrim silently climbed down the ceiling.

Quite as a mouse, he brushed past the devastated Prince Gnine Tinkerdome, the great, great, great-something grandson of Prince Gordigon, got out the window, and skimmed down the walls of The Great Arashkan Library..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

WHAT DID YOU DO?!“, nearly shrieked Tonic in panic as she grabbed the hobbit and started running back the way they came. “The place is suddenly crawling with civic law enforcement!”

They ran past the Lights Temple, along the Archery Military Camp, and cut through the street between Heaven Park and Officers District.

“I said, just talk to him, say the things, and get out!”, spluttered the gnomic girl.

“Which is pretty much what I did, girl!”, panted Brom, his face flushed and he truly felt tired, both physically and emotionally. And he was scratching the upper end of one leg, near the buttock, just where he couldn’t see.

“What is the matter with you?”, Tonic asked, her eyes wild now.

“I got bit.. Again!..”, spat Brom, and mumbled to himself, “This is the last time I fall for a cute face!”, as they heard someone shout “HALT!“, from behind them.

“Whot?”

“Never.. mind.. Not a story.. for now..”, Brom said with a harsh scowl.

RUN, THEN!“, hissed Tonic.WE CAN’T GET CAUGHT DAMIT! OW. MY. GOSH!

Aaaand the gnomic girl was about to get hit with a full-blown panic now!

Something neither of them needed at that very moment.

“Calm.. down.. girl!”, said Brom harshly, as he huffed, and puffed.

 

The marching footsteps were getting closer.

HALT! HALT I SAY! HALT IN THE NAME OF THE FIRST LORD!“, repeated the same voice from behind, but much closer now, than before.

 

“Can.. you.. disappear?”, Tonic gasped as she ran next to Brom.

“Umm.. Yes.. But only myself!”, breathed Brom heavily.

“Ok, then.. Go.. Shoo! Vanish! Scram!”, she said.

“NO! Not.. leaving you.. Not happening..!”, Brom breathed.

“I can.. take care of.. myself.. damit!”, snarled Tonic.

“Together.. or not.. happening.. I.. never want to.. face a Wraiven.. with you.. missing!”, he gasped.

“Damit!”, she said, produced two vials with green, vaporish something in them, and a tightly packed clay sphere out of her artificer’s satchel. “Here, drink this in ten!”, she said and handed one of the vials to Brom, as she tossed the clay sphere behind her.

“You know, disintegrating civic guards is not a good idea, Tonic..”, Brom said lightly.

There was a stunning bang, and the civic guards on their heels dropped to their knees and slumbered face down.

“Neat..”, admired Brom.

“Won’t keep them down for long. Now shut up and drink! The effects of this potion should last about an hour, possibly more. I am usually generous —or heavy-handed— with ingredients, depending on your point of view.. Meet you at the inn.”, she said and topped her own vial.. and suddenly, Tonic fell apart!

“I like you, Brom Bumblebrim.”, she said in a warbling, escaping, gaseous, and fading voice. “If you are so bent on martyring alone, I shall abide by your wishes. But you shouldn’t decide for Wraiven without bothering to ask her. That truly is cowardly. And not really any different than all the other animals out there who only see the pinks and never wonder what’s in it.. I made that mistake and it cost me—”

Whatever it had cost Arcantonic, she couldn’t say.

Her form drifted away in a hazy wisp of smoke!

 

Brom scowled after the now gone gnomic girl.

“Inserting a last word right before the disappearing act.. Cheap, Miss Tonic. Very cheap! Well, I am warning you now, girl, there’s a whole slew of pain coming your way..”, he said darkly and drank his own vial..

 

It was the strangest sensation he had ever felt.

It was like his whole body was flying apart into tiny, dust-sized bits! He felt the hair on his bushy head rise on their ends, accept he had no hair left either. Every part of him just.. puffed into smoke, and he got carried off with the slightest wind.

Now all he had to do was somehow steer himself in the general direction of the inn, preferably away from the scores of civic guards.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Had a good evening, did you?” asked Cora as she stood in the hallway up the stairs to their rooms in the inn.

Her arms were crossed.

She was scowling at the little hobbit.

And her lips had that pout again.

Brom was smart enough not to comment on how cute Cora looked when she pouted.

Or rather, when she pouted while she was angry!

“Ummm.. Had a good evening yourself, did you?”, replied Brom, as he peered into their room.

 

The room was a wreck!

Everything, including bits of the floorboards, the windows, the window sills, the curtains, the flower pots, the walls, the feather bed, the nightstand, the lamps.. were either broken to bits or were cracked beyond repair. Feathers from the bed matres and the former pillows floated about and covered everywhere while food crumbs, empty and broken plates, bowls, and further cracked mugs and bottles were tossed and scattered haphazardly.

“This is not mere destruction.”, thought Brom in awe. “This is very nearly art! I could literally write an epic on this!”

 

“What did you do, Brom Bumblebrim?”, she fumed from her nose as she loomed over the hobbit, glaring down at him with her glacial blue eyes.

“Again with the ultimatum name use! What is it with my name and ultimatums, girl?”, asked Brom, frowning a bit. “And, I could ask you the same thing, Cora Sleet!.. What did you two do here?”

“We had a girls night. What does it look like? Seressa said we had to wreck the room at the end, so we did.. Was fun like I never had in my life!”, she replied seriously.

“And did you wear pinks too? I know for a fact, neither of you had pajamas!”, smirked Brom.

 

Cora’s eyes blazed and her face pinked.. just a little.. Barely visible, really, and if Brom hadn’t known the barbarian girl for as long as he had, he would have totally missed it.

 

“So.. how did you like it? The pinks, I mean..”, he asked blandly, and secretly kicked himself for having missed perhaps the only chance he would have ever gotten to see a Cora Sleet in Seressa’s mini pinks!

“It was a bit drafty but otherwise comfy!”, she replied with a straight face.

“Any chance for me to—?”, he asked.

“Never happen!”, Cora replied and now she really was scowling. “WHAT. DID. YOU. DO. BROM? We left you so you can calm Tonic. Not make her cry more!”

Brom sighed. He’d really wanted this to be kept between himself and the gnomic girl. Just to preserve her dignity, if nothing else. He didn’t want the cute little demon, as she at times became, to be seen as a ‘break down’ or a ‘cry baby’ and hence, an unreliable ‘loose end’, but there was no going around Cora when she got stubborn as she did now.

“Best way is to pull at it fast and sharp, and get it over with.”, he thought, took a deep breath, and spoke his piece.

 

“Before, she was crying for dubious and barely justifiable reasons.. I, on the other hand, gave her a genuine reason, so now, she is crying for real!”, said Brom and sure as he was a short, bushy-haired hobbit, his voice was now quite low, unsophisticated, and kind. “I am sorry Cora, but the current storm is inevitable. Once it blows, however, she will be done. She will then thank me because she will be feeling much, much better, and be stronger for it!”

 

Cora looked down at the hobbit. But the ice in her glacials were gone and she was looking at him, not with her looming glare, but with the one that said..

‘You and I..’

‘We are equals.’

 

“Something happened.”, she murmured softly.

“No.. Maybe..”, Brom replied evasively.

“Must I drag it out of you, my friend?”, she said with part annoyance, part amusement, and part.. wonder, perhaps?

“I’d rather you didn’t. This one isn’t about me, Cora.. Please.. Let this one go..”, he said without looking up at her.

“Grilled you, did she? Alright, then, go.. You look beat. Missed me in pinks, though.”, she smirked.

“Yea. Missed a lot in pinks tonight.”, he mumbled quietly and left for his room.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tonic, luv..”, said Seressa softly. “Do tell me what’s wrong. It pains me to see you thus.”

Seressa had silently entered the room they had planned on staying that evening like a whisper. She had skimmed the wooden floor, went over to the large, feather bed, scooped up her pair, and cuddled her in her arms.

And like a broken little girl, Tonic had clung onto her very tall, very dark pair and shook violently as she’d wept.

“Tell me, luv. I am your pair. We share.. Share me your hurt.. Please..”, she’d said into her ear.

Arcantonic Palecog clung to pair, spluttering with uncontrollable manic and desperate tears, unable to form words.

“He saved him.. He brought him back!”, was the only thing Seressa could discern out of her.

As to who had saved whom, or brought who back, Tonic’s comprehensibility had ended there.

Clutching something in one hand, she’d wept and wept until she’d slumbered right there in her pairs arms like a cotton doll, as the exhausting venture of the night, unbeknownst to her pair, had finally caught up to her.

Seressa had hugged her pair to her heart’s content, long, long past her slumber with all the love and compassion she could muster, then sighed, “My little luv. You mean the world to me. Please understand that.. And never cry. Be happy!“.

She got up, and lightly limped as she carried her pair, and slowly put her into her bed.

“Hmm..”, she frowned. “I could have sworn I had taken her shoes off before..”

Being careful with the left one, she unlaced her little, cup-sized boots, took them off, and put them down near the bed.

Then she went to the wardrobe and pulled down a heavy quilt and covered her pair with it. Tonic looked more like a sad little kitten, curled up the way she had. Even smaller, the way she slept in a feather bed six times her size and eight times her length.

Seressa walked up to the window and pulled the curtains and closed them. The sun would dawn soon and her pair needed sleep. So did she, for that matter.

The very tall, very dark girl wondered if her pair would mind if she curled right next to her. The feather bed was certainly big enough and the idea appealed to her.

It had been one hell of a night. If she’d known girls nights was this much fun, she’d have patronized Tonic into one, years ago. She did feel a bit guilty though. Her pair had been stuck here and crying all night while she and Cora had partied like there was no tomorrow. Seressa felt like she’d abandoned her pair at a moment of her dire need.

Then she inevitably smiled.

Damn, that barbarian girl knew how to party, though!

She thought she would also have to find a proper way to thank the hobbit, Brom, as well, for keeping Tonic company while she and Cora had dismantled a goodly part of the inn. Seressa loved her pair, but she was not totally blind to her shortcomings, either. She didn’t need to bet to guess her pair had probably made the hobbit’s life miserable during his stay with her.

 

Tonic sighed in her sleep and lost grip of the thing in her clutch. It rolled off the bed and dropped on the floor.

Seressa looked down and frowned.

It was a very, very old, tattered, and crumbled scroll now.

And it looked vaguely.. familiar somehow.

Seressa had a very good memory for things; what people said, their faces, and objects she’d seen, which was why she’d rarely bothered taking any notes back at the academy. She could recite the things her tutors and professors had said almost verbatim, and identify an innumerable variety of objects and readily label them.

It sure had drawn the envy of many of the other students to no end. Seressa had given them a good lesson on ‘humanity’ that being pretty and somewhat ‘silly’ and ‘honestly vain’, didn’t equivalate to ‘stupid’.

Seressa liked feeling ‘pretty’ and ‘beautiful’, and ‘pretty beautiful’, damit..

So, there!

 

Deep down, though, she knew her appearance was mere ointment for the blunt void she felt at never to have felt the love she desperately wanted. The love she wanted had to emanate from a man like the heat from the core of an oven. Like it had to be something that was tangible.

The only problem with that was, the oven was there, men just weren’t emanating the fire.

Only.. temperamental and ephemeral sparks..

Men, it seemed, were definitely into her. And that’s about it. They were never interested in what went through her mind, nor her heart. And none of them wanted a dark, lumbering klutz of a girl with horns, a tail, and a fetish for pinks looming over them for a mate. Only as a plaything, at best..

A curio.

Might as well be an obsidian doll!

Which is what she was now.

She didn’t mind the ‘play’ part. She was very nearly sure it’d be fun. But it was the ‘thing’ that turned the whole idea stale. She just refused to be a ‘thing’ for anyone.

And no one worthy should be seeing her as a thing anyway, right?

She’d gone after the pretty ones. When that failed, she’d gone after the smart ones.. Apparently, whether they were pretty or smart, neither equivalated to ‘heart’, where men were concerned.

But then, what did? What did really equivalate to a heart?

Seressa felt bitterly cheated in life.

And sorely confused.

She was given all these amenities.

They just weren’t of any use..

She perpetually felt like she was a beautiful flower who only attracted pests and wasps, but never the bumblebee..

 

She sighed, and silently she reached down and picked up the rather worn scroll and carefully, tenderly, even, she unrolled it, and with a shocked expression, she read the very old and tattered scroll that had somehow been preserved through centuries, persevered against impossible odds, and had traveled all the way from the depths of Ritual Forest, through a bloody, demon-infested war zone, to here, to find its way back to her pair..

 

“Dear, dear Bumblebrim..”, Seressa said softly with brimming eyes, and a curvy little smile, as she finally figured the ‘who’ in ‘whom’, and remembered too, when and where she had seen the old scroll before; some relative eight hundred years ago, when they were waiting for Tonic, and the Prince Gordigon had given this letter, rolled into a scroll, carelessly laced, but not cased, in the hopes that the ‘courier’ herself would read it!

“I have no idea how you did it, but you have given back my pair a life, and a world of joy.. Thank you, for you are truly, and inexplicably amazing, luv.”

 

 

 


 

 

 

 
 

And Just Beyond That (18+)

Timeline:

The prophecy has been heralded.

The choice has been made.

The die has been cast and fates, sealed.

The ‘Chosen Four’ have been sent, through place and time by the proxies of the Celestials to right the wrongs of the unholy Outsiders.

In a wild cacophony of tumbling and painful sliding through the jagged and jarring madness of time, the Tundra Walkers find themselves disoriented, in a place and time quite out of their own..

..by a gross number of centuries.

 

This story starts 16 years ago, in some tattered tent full of wispy old hags, at a place far, far north of the Great Northern Tundras, in a small village called Star Watchers and ends in the misty haze of the forgotten past, some 820 years further in the line of history.

This story is the (relative) continuation of
Kocakarı Hikayesi (18+)..

 

 

What the bloody hell is this?”, the sour voice of the little, pale gnome grudged as she lay flat on her back. “No one said anything about this much hazard! Hells bells, has the term ‘precaution’ or even ‘risk assessment’ ever occur to those stupid old farts? No wonder people seldom return from the past!”

“Old farts?”, snorted a boxy, feminine voice in the dark, from somewhere behind her, also lying on her back.

“Yea, picked it up at the academy. Some of the ghouls used to use that kinda slang. You wouldn’t know..”, she said with a groan.

“I know, what an ‘old fart’ is”, sniffed the voice in the dark, “what surprises me is the fact that you’d be into such vulgar slang. And the proper word is ‘nerd’, not ‘ghoul’..”

“Nerd, ghoul, same difference. Boys who have zero social lives who live underground, play weird games with imaginary characters and cooked up monsters and carry rule books with more reverence than they would carry their holy writs..”, bit back the pale gnome.

“Yea?”

“Yea..”

“Sounds fun. What was your character?”

Arcantonic Palecog scowled.

“If you must know, I had a very tall, very pretty barbarian girl with thick, white braids and jugs, that smashed everything in her path with a mindless rage..”, she said and hastily added, “..no offense intended!”, giving a sidelong gaze at Cora’s direction.

The squeaky snort of a hobbit came from off, the other side.

“Some taken..”, replied the tall barbarian girl with thick, white braids.

There was a bothersome pause.

“Umm.. Which part?”, asked Arcantonic, tentatively.

“Will let you know when I want something —in mindless rage!”

“Well, shit!”, grumbled the gnome.

“You truly surprise me at times, girl..”, snickered Seressa Wraiven as her dark face appeared over the gnome. “Are you hurt? Other than your head, you seem all in one piece.. Could carry you if you like..”

“You wish..”, said Arcantonic sourly.

“Very much.”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Someone’s coming”, Cora Sleet whispered harshly as she sprang up and helped the little hobbit to his feet.

Brom Bumblebrim dusted off his pants and coat and mumbled a silent thanks while the very tall, very dark figure of Seressa pulled up her pair.

Arcantonic did not thank.

She just scowled..

..some more!

 

The slow, irking hiss of a blade was heard as  Cora drew her long, great blade off her back and spread her legs, ready to fight whatever it was that was coming.

Out in the darkness, the marching of many boots in perfect order drew closer and a platoon of tall figures appeared.

Without a pause, the platoon split in two and surrounded the Walkers and than held their ground. They gave no sign of aggression, only that of determination.

They all wore similar, very elaborate and very beautiful plate armors, high winged helmets and carried a quiver of arrows, a short bow, a half size kite shield, and a long, slender, almost fragile-looking sword..

 

High Elves, thought Cora for a moment.

High Elves?, she baffled in the next.

‘Great Heavens, where are we?’

 

“Greetings, Messengers of the Celestials..”, said the leading elf with a curt, formal nod. “If you would be so kind, I pray, follow me and we shall take you to our lord. It is he, with whom you shall speak.”

Cora nodded back, more out of reverence than a formality, for these were High Elves, the highest and noblest of elves.

Without waiting for a reply, the leader of the high elf platoon turned did a quick hand motion, and walked off, back into the darkness..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

The sight was ghastly. That was the only word Cora could think of.

Ghastly!

They had traveled with the high elf platoon for the better part of sixteen hours, trooping, running, hiding, sneaking and.. fighting..

..and there was less than half of the platoon left.

Cora thought she knew how to fight. But what she knew was nothing like what she saw with these elves in their shiny, beautiful armor. One particular young elf had caught her eyes. He had had an angular face, a straight, noble sort of nose, a dedicated, rich mouth, prominent high brows, and long, braided, pale gold hair.

Cora was never the type of girl to lust over boys, even before the destruction of her village. But the look he had given her with his beautiful, soft, pale green eyes had been solemn, honest and.. flattering.

 

The young man had died in the next encounter with what she thought were mountain trolls. The brutish monsters had rushed right into the platoon and one of them had crushed the elf with his eight-foot club that had been thicker than Cora’s waist..

Cora had never seen a mountain troll before.

Cora would never see the young, beautiful elf again after that..

 

Tired and bloodied, they were met by more elven platoons and soon ushered to the top of a hill where stood a tall, deep maroon colored tent surrounded by more high elf guards in even greater looking armors, carrying long, curved, two-handed elven scimitars in silver embroidered purple mantles. Up at that hill, Cora and her friends saw the extent of their prophecy.. and the extent of the devastation taking place down below..

Row upon row of elven warriors in tens of thousands stood before and around the hill.

There, far across a very bloody field was another army of row upon row of orcs, goblins, ogres, giants, trolls, and what Cora surmised to be shambling ghouls, broken skeletons, moaning zombies, and barking demons and their numbers seemed to stretch as far as she could see.

And between the two armies was a field of death, all burned, scorched, even, and pitch-black smoke rose from broken and mutilated bodies scattered everywhere.

The sight she looked was nothing less than ghastly..

..and the more she looked, the more her face paled;

The hill they were standing on, was very much surrounded!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

On the hilltop, Cora and her companions beheld the bloody battlefield below as thousands of arrows formed an arching bridge over them and fell into the ranks of the enemy horde while elfish wizards and sorcerers launched their deadly spells, raining fire, fist-sized hails, and swirling multi-colored arcane missiles. Batches of temple guardians walked among the wounded, doing their best to keep them alive as groves of druids of many races sent bolts of lightning and hurricanes into the demon ranks.

Something very large groaned and with an earth-shaking thud, a hut sized rock landed in the middle of a platoon and instantly killed and buried the elves caught under it.

More boulders landed haphazardly into the elfish ranks. The crushed didn’t even have the time to scream.

Orders ran up and down the elf ranks and the first half of a dozen line of elves drew their swords, pulled up their shields, and started out as the following ranks crouched close behind them, bearing long halberds and glaives.

The demon horde charged..

“This way, if you would please.”, said the platoon leader and led Cora and her friends into the tent at the top of the hill.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

The tall elf guard in purple mantle opened the tent’s flaps for the company, then, without a word, turned and left for his post.

Although the inside of the tent was dimly lit, it appeared to be surprisingly comfortable and richly decorated. The ground was covered with a thick, red carpet that had elegant designs inlaid in it, barely a shade or two darker, or lighter than the base red. Many embroidered tapestries hung on the inside of the tent. There were two comfortable looking divans, many stools, and a large, portable table placed at the far end, covered with parchments, maps, markers, quills, and writing feathers.

A young, beautiful young elf girl slept peacefully on one of the divans. She had a striking figure, full and healthy. Her face had soft features; smooth skin, rich, vibrant, inviting lips, long eyelashes and brush free, slightly wavy, honey-colored hair and she was sleeping in her tight, elf woven lorica.

Cora heard a stifling sound from the other end of the tent, and for the first time, she saw the elf lord, sitting behind the portable table.

Cora did a double-take and silently ‘woa’ed for this was the most beautiful face in a living being that she had ever seen. She just stared at the elf lord..

 

“So, the Celestials have sent another batch of messengers.”, said the elf lord, in a barely hidden contempt. He had a beckoning voice, rather masculine and resonant but somehow musical in nature. If Cora heard this voice in any other male, she would likely have snorted. With this elf, however, it felt ‘just right’.

“A tundra elf barbarian, a hobbit from Bowling Hills by the looks of it, a half-demon and a deep gnome..”, he said.

“It seems the greats above shall not even bother to hide their pun!”

Cora and Brom bowed before the elf lord.

“We have been sent to right a wrong by the Seers of the Star Watchers, my lord.”, Cora said, in her soft, somewhat throaty voice.

And right then, Seressa and Arcantonic both produced something made from fine leather and folded from their belts, flipped them open, and showed the elf lord, a strange, arrogantly carved badge.

The elf lords eyebrows shot up.

“And what business interests does the Academy of Melshieve have here, in this blasted, forsaken battlefield?”, he said in a voice that sounded more tired than of any particular interest.

“Academy business.”, Seressa replied curtly, which was very much unlike her.

“We two are here to observe and preserve.“, added Arcantonic, in a similar curt tone.

“Of course you are..”, replied the elven lord bitterly. “Couldn’t have sent a few of your airships..”

“We are here only to observe and preserve.”, Seressa repeated her pair, speaking with a kindlier voice this time.

“I see.. You are free to observe. There will be no preserving done here today, or anytime soon, I am afraid. The situation stands thus; we are surrounded and outnumbered at a critical level. We can barely open small gaps in the enemy lines at the cost of too many lives that I’d care to count. A few months ago, we sent word to Koruxan, Vodgar, Palantine, and Durkahan pleading for their support. So far, we only have a quarter half of Arashkan forces here, dwarven armored platoons from Scowling and Elder Hills, wood elf support from Dim Woods, druids from Ritual Forest, and gnome sappers from Tinker Hills and Silent Hills.”, said the elven lord quietly.

He paused for a bit as if to gather his thoughts, took a deep breath, and continued.

“We had a great start. Our.. our own rangers kept on harassing the enemy lines from the sides and managed to get to their rear as well. We held the enemy at bay for three years and made them pay a good price for every step they took in any direction. But that was up until some two months ago. Our gnome sappers discovered something we never expected. Turns out, while we were entertaining ourselves up here, they were diligently digging miles and miles of tunnels right under and around us..

We destroyed all the tunnels we found, but not soon enough. And now, they are all around us and their numbers have been growing steadily every day.

For weeks we send messengers to the other cities and yet, no one has responded. I am afraid, we will not last the month. Enemy warlocks have warded the area, making it impossible for us to open portals for new troops to teleport in or take our wounded out, not to mention near to non of our summoning spells work, hence we can get the support of neither the elementals nor the fey.

I will be honest with you. You are not the first Celestial messengers that have arrived here. There were six other groups, though never this many at once. You are the seventh group and they all said it was their destiny to right a wrong. I hope your prophecy was better than theirs.”, he said in the same tired voice and Cora finally recognized the nuance.

The elven lord wasn’t just tired. His was the voice of a man who had lost all hope. It was a defeated man’s voice.

Cora felt a lump at the pit of her stomach.

And she felt a vast sympathy for this beautiful elf.

“If it is possible to reach these people, we shall..”, she said in fierce determination.

The elf lord looked up at Cora and for the briefest of moments, a smile appeared in his handsome face.

“I had heard our long lost brothers and sisters up in The Great Northern Tundra’s never gave their word for simple tasks. They gave them only for the worthy ones.. and always kept them. Had I, but a thousand like you..”

Cora tried very hard not to, but failed.. and blushed.

 

Just then, the tent flaps opened and an elf runner dashed inside and in a rushed, terror-stricken voice he said, “My Riverin Grandaleren. Themalsar approaches from the south..”

“What?”, said the elf lord in a shocked voice. “How?”

“By ships. He landed troops to the south by ships!..”, said the runner, his face even more drawn now.

“My Lord, they come!”, he whispered.

 

Riverin Grandaleren’s shoulders slumped. He turned to the four standing before him.

Cora’s mind reeled..

‘Riverin?’

That was a very old elven name for ‘prince’. It had never really been used by her people, only ‘Rive’ which meant something along the lines of ‘king’ or, more like, ‘chieftain’..

‘Good Heavens..’, she though. This was no mere elf lord. This was ‘her times’ Ri Grandaleren Feymist of the legendary Bari Na-ammen himself..

..and since he was warring this Themalsar, it had to mean, they had been sent back some 820 years, to the first Battle of Themalsar, as the humans called it..

It was better known among elves as;

“Maeth -o Nev Evan escence”

BATTLE OF NEAR EXTINCTION..

 

Some innate instinct also prompted Cora that they were at the very northeast edge of the Ritual Forest and that meant; just to their north was the Trapped Mountains.

Her mountains..

And just beyond that, her Ironfrost..

It was still there, ‘now’..

Her mother hadn’t been born yet, but her father had. He would be younger than she was now.. but alive..

None of her friends would be around for at least seven hundred years yet, but her home, her Ironfrost would be there.. Now..

For the first time since the death of her beloved father, her beautiful mother, her friends, and her people, the true impact of her loss hit her.

Cora Sleet’s eyes teared and silently, she mourned for Ironfrost and everything that it meant and encompassed for her.

It was so damned close. It was ‘this’ close.. Within her grasp to go, and to see.. And perhaps even to..

..reclaim.

 

If she could just go there, and perhaps warn them of their coming annihilation, even at the cost of being branded as a mad woman..

A hard two weeks trek right now would get her there —much less if she left alone! Yes, these strange ‘soft’ people had fought alongside her, but she owed them nothing..

Certainly not her Ironfrost..

 

And that is when it hit Cora; she was not with them because of some untold, unnamed or unpaid debt. She was with them because this was her future. This was her now and there really was no going back. These strange, soft, very much unbarbaric people were her new friends..

Her new family.

Her new.. Ironfrost!

And as if on cue, a small, warm, delicate hand reached up to her and held hers.

She looked down to see Brom Bumblebrim looking up to her, his eyes also glistening. He smiled at her and kindly patted her hand, squeezed it once, and let it go..

Yep..

This was her new Ironfrost, alright..

 

Brom, her talkative little brother who never shut up. Tonic, her grumpy little baby sister who hadn’t yet gotten passed her ‘NO’ phase, and Seressa, her other sister.. the odd one in the family. Every family had one of those, right? She had been the odd one in her family, hadn’t she? Many people had said so.. Yes, she certainly hadn’t been odd at Seressa’s level, nor had she ever worn laced, pink, almost see-through.. things! But there really was no scale for odity, was there? The moment you stepped out of the boundaries of common, you were odd.

And now she was given the new position as the eldest sister. Seressa had merely swooped down and happily claimed her abandoned seat!

Here, some eight hundred years in the murky mists of a forgotten time, in one of the bloodiest battlefields in known history, up against impossible odds, Cora Sleet had found her new family, and in doing so, she found herself.

 

GO.. NOW.. Our time is up. If Themalsar gets here, we will lose any chance to break any openings for you.”, said the prince harshly. He turned to the runner. “Get Selvius Brightleaf, my general, and Aramlerien, my master wizard here immediately. Then go and ask Master Cathber Gwet’chen Bolgrig, the head of the druid groves and General Drills, the gnome sappers’ general, if they would be so kind as to join us. Send for Decona Dwarwic, the dwarven dreadnaught leader as well. We will need her ‘meatgrinders’ sooner than planned.”

The prince paused for a notable breath.

“Please inform Archangel Priceptine of the situation and ask him if he would grace us with his presence and wisdom..”, he added somewhat grudgingly.

“At once, my Riverin..”, the runner bowed and dashed back out of the tent.

“Well, I suppose this was a short-lived encounter.”, Grandaleren said, with an ironic and bitter voice. “I would know your names if you would honor me.”

“No!”, jumped in Seressa. “No names.. I am sorry Riverin of Bari Na-ammen. But those are the rules; under no circumstance may our names be revealed nor recorded!”

“It appears the academy has an answer for everything. Just no solution. So be it. You will be noted as ‘a tundra elf’, ‘a hobbit’, and ‘an academy pair’ who were here to observe and preserve! Now, go..”

Cora and Brom bowed once more to the Prince of Bari Na-ammen and turned to leave.

 

And that is when Cora realized something else;

The beautiful elf girl sleeping on the divan in her linen-like lorica had not moved, at all..

In fact, she was not breathing.

 

The hoarse voice of the prince of the high elves came from behind them.

“Selendenien Sindarin.. My sister. She.. she was killed late last night by Themalsar himself. Her life ebbed away by Malocchio, an entropy death curse, particular to his master.. She was the heart of High Woods and the jewel of Bari Na-ammen. The Sunlight of Selendenien shall never bless this world again..”

Riverin Grandaleren choked.

“Now please.. Go.. Give this man a few moments of peace to grieve over a beloved one..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

The company moved silently and swiftly, hidden among burly dwarves and nibble gnomes.. That had been the plan; if they were to escape through the encircling army, they would have a better chance with the dwarves and gnomes, in particular, since the enemy was seeking high elves..

..And they had to use the tunnels dug by the gnome sappers.

Seressa had given one look at the small, tight, gnome size tunnels and groaned.

“Ow bugger..”, she’d said, “..not again!”

That had cheered Tonic a bit.

 

For three days, they ran, hid, slid, rolled, and tumbles through dark, musty, stuffy tunnels, and then over and under heavy brush and mud and reached somewhere near a cluster of rolling hills known as Ogre’s Foot, at which point they got ambush by half the ogre population living in the hills.

 

“Here..”, said a young, handsome gnome; the captain, of the gnomic company and the de facto leader of the dwarven contingency, as he handed a sealed, rolled-up parchment to Arcantonic. “..if you ever manage to get the chance, give this to my father please.”

Arcantonic just stared at the gnome boy.

“Who the hell are you and why are you giving this to me? You don’t even know me..”, she inadvertently blurted out.

Seressa smacked her forehead with her hand.

If the handsome gnome was taken aback by Tonic’s language or her brute attitude, he showed it with a dazzling, infectious smile.

“I, the hell, am Prince Gordigon Tinkerdome. Son of King Drine Tinkerdome and the apparent heir to the throne of Silent Hills.”, he said.

 

Arcantonic ogled at the gnome.

All things considered, he was a rather handsome devil. Pretty, even.

If the gnomes smile was dazzling, however, it certainly flew right past the gnomic girl standing before him.. and the infection failed all efforts on her as well.

 

“It is likely this is where you and your friends will depart, as we are surrounded, outnumbered and outsized, but not quite bested. We need to make enough of a ruckus here, so they won’t go looking for your, there!“, he said pointing at the general direction of Dim Woods.

“Hence, it is unlikely any of us shall survive. You, on the other hand, must, my lady!”

Arcantonic ogled at the gnome..

..some more!

Somewhere deep inside her mind, a squeaky, irritated voice said, “Did you.. Did he just ‘lady’ us?”

“Thought I’d give you this letter to be handed to my father, in case of an unexpected demise on my part, and if you would, I would also like to have your name, my lady, and your hand, of which, I promise, I shall keep only one, though I would very much like to keep both..”

“Yep..”, the squeaky voice in her mind confirmed. “..the idiot just ‘lady’ed us —again! And he wants our hand. Why does he want our hand?”

“I.. I can’t give you my name. That.. that is forbidden. And what do you want my hand for? Are they dirty?”, stammered Tonic as she blushed with a tone of pink that would have made her pair proud.

“Oh, for everything that’s good and not..!”, exclaimed Seressa with an exasperated voice, and smacked her forehead with her other hand..

Brom snickered from the side and Cora just stared at Tonic like she was some kind of strange contraption and she just couldn’t figure out what its purpose was.

“I do not know.”, smiled the gnome prince. “Hard to see from here. Must look at it from a closer angle.”

Whatever was going through Tonics mind at that very moment, it was hard to say.

Her face, however, said ‘What the hell kind of an idiot is this?’

Or perhaps, ‘Why is it always the weird ones?’

 

The prince reached out, took the little gnome girl’s hand, gracefully bent over and..

Seressa held her breath.

 

Brom bit his knuckles.

 

Cora cocked an eyebrow and eagled down on them..

 

..And Tonic smacked the prince of the gnomes..

..over the head..

..with her wrench!

 

WHAT THE HELL IS THIS?!“, she blared. “MY HANDS ARE DIRTY AND YOU WANT TO SNIFF THEM? WHAT KIND OF AN IDIOT ARE YOU?

With that, she stomped off..

 

The combined company of gnomes and dwarves burst out in gleeful laughter as the prince picked himself off the ground, very much dazed, obviously in pain and thoroughly embarrassed, he said “I suppose, I had that coming.. But wow, that there is one blazing girl and very hard to get; the best kind there is.. Too bad my times up. I would have loved to have stolen a kiss of ‘farewell to life’ from a girl as beautiful and fiery as her..”

The laughter died and every dwarf and gnome picked up their weapons and shields.

“Dwarves at the center. Sappers cover the flanks.. and careful with the mortars and the gnowitzers.. I want carpet-bombing thirty paces in front of the dwarves at all times. No need to be shy with the ammo.. Artificers, with me.. Boomsticks at the ready..”, he barked his orders.

Prince Gordigon Tinkerdome, son of King Drine and apparent heir to the throne of Silent Hills gave the still scowling Tonic one last, toothy glance than shrieked like a hawk.

“CHARGE!”

 

 



Ri:
elvish for king.

Rise: elvish for queen.

Riverin: elvish for prince (usually used for the likely future Ri).

Riserin: elvish for princess (usually used for the likely future Rise).

Selendenien Sindarin: one of the three children of the current king of the high elves of Bari Na-ammen, Ri Lienierre Moonlight. The eldest of the three is High Lady Angrellen Sunsear, followed by Riverin Grandarelen and the youngest, Ranger Marshal Selendenien Sindarin (Sunlight).

Malocchio: ‘Evil Eye’, in Italian. In-game terminology, an evil, forbidden, very destructive, and an almost always deadly spell. Anyone caught casting or possessing the spell is instantly executed in the Kingdom. Requires a complicated ritual to cast. The end result can vary depending on how it was cast, the intensity of the intent of the caster, and how badly the caster wants the intended to die. The end results can change from something as simple as a heart attack to causing the heart to physically explode, ripping open the rib cage of the person..

 

 

 
 

Neye bulaştın, Felishia? (18+)

Timeline:

Bu hikaye, Anglenna Sunsear’ın Arashkan şehrine, annesi High Lady Angrellen’in First Lord, Princeps Kaladin’e verilmek üzere gönderdiği hediyenin takibi için, High Spires efendisi Philius Silveroak’u ziyaretinden sadece birkaç gün önce gerçekleşir.

Anglenna Sunsear’ın o dönemdeki Arashkan ziyareti ve Efendi Philius ile aralarında geçenler için
bkz. Hikaye: A Bard’s Tale XIII, “Searing Perspective”

 

 

Seni tekrar görecek miyim, Darling?”, diye kedi gibi mırlar orta yaşlarındaki uzun bukleli sarışın kadın.

Daha tam olarak uyku uyuşukluğundan silkinememiş olan alımlı kadının gözleri hoş bir şekilde kayıktır ve üstünde, dağılmış, ince bir gecelik dışında pek de bir şey yoktur..

“Tabii ki, en güzelim!”, diye gülümseyerek karşılık verir, önündeki kadından en az on beş yaş daha genç olan yakışıklı çocuk.

“Eminim bunu beraber olduğun bütün kadınlara söylüyorsundur.”, der kadın, sesinde çok hafif bir hayıflanmayla.

“Sadece en güzellere..”, der genç adam.

Kadın, önünde sırıtarak duran yakışıklı gencin gözlerindeki samimiyeti görünce içi biraz olsun rahatlar..

..ve burkulur.

Gerçekte Felishia Fremier, Arashkan zenginleri ya da aristokratları arasında ne en genç olanıdır, ne de en güzeli. Yaşı otuzun üstündedir ve hayatı tam anlamıyla ve tamir edilemez bir şekilde kırıktır. Ama en azından ve bir geceliğine de olsa, şu anda olduğu gibi— girdiği pencereden çıkmakta olan genç onu, kendi kategorisinde bile ‘en’ güzel olarak görmüş, görmese de, bir yalan olarak bunu söyleme nezaketini göstermiştir.

Bu bile, yaşadıkları geceden daha kıymetlidir Felishia Fremier için.

..Neredeyse!

 

Darly Dor, pencerenin diğer tarafındaki hanımefendinin elini, tam bir centilmene yakışır şekilde öper.. ve kendisini üç katlı malikanenin camından yer çekimine bırakır ve gözden kaybolur.

 

✱ ✱ ✱

 

O kadına aşık olduğunu söylemeyeceksin, değil mi evlat?”

Darly, az önceki dramatik ayrılışından beri, yanındaki yaşlı hırsızla beraber sessizce yürümektedir.

Gün daha tam olarak doğmamıştır, dolayısıyla bölge şerifi, adamları ve daha da önemlisi diğer hırsızlardan emin bir şekilde loncaya, sırtlarındaki ‘kaldırılmış’ malları içeren çuvallarla yürümektedirler.

“Hayır”, der Darly. “Sadece..”

“O cümleyi bitirme istersen, evlat. Aslına bakılırsa hiç başlama bile.. O bir hedefti. Başka bir şey değil. Yaptığımız basit bir ticaretti, o kadar. O ‘bi şeyler’ aldı, bizde karşılığını tahsil ettik. Nokta.”, der yaşlı hırsız, genç adama.

“Biliyorum, efendim. Sadece, o kadını tanıyordum.. Eskiden. Eski hayatımda. İyi biriydi ama çok yanlış kişiye aşık oldu ve bu onu bitirdi. Kırdı!.. O zamandan beri yalnız. Hep yalnız ve acı içinde. Ve benim ona yaptığım, yıllar önce onu kıran, o şerefsiz piç kurusundan hiç de farklı olmadı.

 

Felishia hiçbir zaman çok da zeki bir kadın olmadı. Ama gündüzleri oturup beraber keyifle yemek yiyip muhabbet edebileceğin, yüzünde salak bir gülümseme, kolunda o kız, gezip tozabileceğin, geceleri usulca fısıldaşıp onun sıcacık kalbine sevgiyle sarılabileceğin ve mutlu, güzel bir gün yaşamış olarak yanında uyuyabileceğin, dürüst, samimi, içten, her şeye rağmen başkalarına karşı iyimser, kendisine uzanıp dokunmak için can attırtan ve buna da müsaade eden cinsten bir kadındı. Felishia Fremeir’in her zaman ve tamamen kendisine özel bir yer çekimini vardı. En güzeli de, asla senden o muhteşem gülümseyişini esirgemezdi.

 

Hayatımda, etrafı onunki kadar kalabalık olup da gerçekte onun kadar yalnız bir başkasıyla karşılaşmadım. O kız, o hergelenin ona yaptığını da, benim ona yaptığımı da hak etmiyordu..”, diye, sessizce ve kararmış bir yüzle yürümeye devam eder Darly.

“Bu yüzden sana o cümleye hiç başlama, demiştim.”, der yaşlı hırsız. “Ama içini rahat ettirecekse, o kadın hakkında yaptığın tarife bakılırsa gerçek bir hergele olman dışında, seninle o herif arasında çok büyük iki fark var.”

“Varsa da bunları ben göremiyorum, efendim.”, der Darly.

“Birincisi, senin menşeyin belli, dolayısıyla bir piçin kurusu değilsin..”, der yaşlı hırsız, sırtındaki ağır bohçadan dolayı yorulmuş ve nefes nefese kalmış bir şekilde.

Darly acı bir şekilde ‘fırk’lar.

“İkincisi neymiş?”

“O kadına hiç bir vaatte bulunmadın —bir gecelik eğlenti dışında.. Onu da yaptın.”, der adam. Sonra, “..Yaptın di mi? Bana çok mutlu gibi görünüyordu!”, diye sırıtır ihtiyar hırsız.

Darly’nin yüzü kızarır ama bir şey demez.

“Aferin sana. Bir erkek her zaman verdiği sözü tutmalı. Özellikle de kadınlara verdiği sözleri.”

 

✱ ✱ ✱

 

Felishia Fremier, dağıtılmış odaya öylece bakar.

Solmuş, kerpiç gibi bembeyaz olmuş yüzünde daha herhangi bir ifade oluşmamıştır. Gözleri, ne kadar dolap, ne kadar çekmece varsa açık.. ve boş duran oda da gezer. Neden sonra bulduğu ilk koltuğa, ruhu çekilmişçesine çöker..

Yüzünü ellerine gömer ve hüngür hüngür ağlamaya başlar.

“Neden? Neden bunu bana yaptın, Darling?”, diye inler.

“Çünkü ben basit bir hırsızım, yaşadığımız şey bir yalandı ve sende sadece aptal bir kızsın!”, diye bir monolog cevap verir kızın zihninde..

“Onlar High Woods’dan gelmeydi.. Princeps Kaladin’e verilmek üzere Ri’si adına High Lady Angrellen’in gönderdiği şahsi hediyelerdi!”, diye korku içinde titreyerek ağlar Felishia.

“Bunu bilmiyordum Felishia. Seni iyi hissettirecekse, özür dilerim.”, diye cevap verir, zihnindeki monolog.

“Beni öldürdün, Darling.”

“Bunu asla istemedim, Felishia.”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Lanet olasıca kesiciler”, diye, yüzünde çirkin bir ifadeyle küfreder Darly Dor. “Ne zamandan beri Hırsızlar Loncasının kaldırması olduğunu bilmelerine rağmen bizden çalmaya kalkılıyor?! Bilmiyorlar mı, bu aradaki tüm anlaşmalara aykırı. Bir loncanın işine bir başka lonca karışmaz, müdahale etmez, musallat olmaz, onlardan çalmaya kalkmaz.. Eski, sokak çatışmalı günlere mi dönmek istiyorlar? Onlar iyi olabilir ama bizden çok daha fazla var!”

“Boşuna nefes tüketiyorsun, evlat.”, der yaşlı hırsız, yüzünde göstermemeye çalıştığı acı ifadesiyle.

Yaşlı hırsız kalçasına tuttuğu kanlı ve kirli bir bez parçasını, bir yandan üstüne ucuz rom dökerek sabitlemeye çalışmaktadır.

“Neden?”, diye huysuzca sorar Darly.

“Seni duyamazlar..”, diye acıyla buruşmuş bir sırıtışla cevap verir yaşlı hırsız.

Darly yaşlı hırsıza bakar. Neden sonra ‘hıf’layıp yaşlı adamın yanına gelir.

“Ver şunu!”, der ve yaşlı hırsızın elinden kanlı, pis paçavrayı alır.

“Senden çok şey öğrendim, yaşlı sansar. Ama yaralara nasıl müdahale edilir, asla bilmediğin bir şeydi.”, diye söylenir Darly.

“Bu sansar, yaşlı olacak kadar uzun yaşamayı başardı, evlat.”, diye cevabı yapıştırır, ihtiyar hırsız.

“Gel benimle. Seni revire götürelim. Şu pis romu da döküp durma yaranın üstüne. Bi bok işe yaramadığı gibi, yaranın iz bırakmasına sebep olacak.”, der Darly ve yaşlı hırsızı nazikçe kolundan tutup kapıya yönlendirir.

“Eminim kırışık kalçamdaki bir yara izini kimsenin fark edeceğini sanmıyorum.”, diye büzüşük bir şekilde kıkırdar.

“Öyle deme. Yaranın kendisini ‘Büyük Anne’ye’ nasıl açıklayacaksın, asıl sen onu düşün.”, diye sırıtır Darly.

“Bu çok acımsızcaydı, Darly.”, diye çelimsiz, cılız bir sesle cevap verir yaşlı hırsız.

Darly, yaşlı adamı götürmeden önce, manalı bir şekilde odadaki diğer hırsızlara bakar.

“Mallara dokunmayın. Bunlarda bir şey var. Ederleri Felishia’nın sahip olabileceğinden biraz fazla.. Çok daha fazla.”, diye kati bir şekilde talimat verir ve yaşlı efendisini revire götürmek üzere odadan ayrılır.

 

Aradan bir saat kadar geçmiştir.

Darly, yaşlı hırsızı revirdeki lonca hekiminin kirli ellerine bırakmış, o gece kaldırdıkları malları incelemek için geri dönmektedir.

Kapının önüne geldiğinde odanın biraz fazla sessiz olduğuna ayılır. Fark ettiği diğer şey ise, burnuna gelen pis, lağım kokusuna karışmış yarı pişmiş et kokusudur.

Genç hırsız, temkinli bir şekilde kapıyı aralar ve bir anda daha önce aldığı koku, muazzam bir katla ona çarpar.

Kokudan Darly’nin gözleri yaşarır ve içeride gördüğü şeyin ne olduğunu ilk anda algılayamaz. Algıladığında ise çok geç kalmıştır ve gördüğü şeyi hayatı boyunca asla zihninden silemeyecektir.

Odanın her yerine —yere, duvarlara, tavana— her yerine kanlı, yanmış, yolunmuş ve kopmuş kızıl insan parçaları yapışmıştır. Sanki odanın ortasında bir şey, muazzam bir şiddetle bir anda patlamış ve odadaki herkesi parçalamıştır. Ne var ki, odada bir patlama olduğuna dair hiçbir iz ya da yanık yoktur. Dahası, çaldıkları mallar tertemiz bir şekilde odanın ortasında durmaktadır.

Üzerinden sadece çok hafif bir şekilde tüten koyu bordo, mel’un duman olmasa bile bu katliamın mümessilini tahmin etmek çok da zor değildir.

Darly, arkasından gelen koşturmalara aldırmaksızın öylece odaya, parçalanmış cesetlere ve hepsinin ortasında sessizce duran ‘suçluya’ bakar.

Neden sonra, koşup gelen diğer hırsızların dehşet ve korku dolu çığlıklarıyla kendisine gelir. İstemsizce boğazına kadar gelen ekşi suyu yutkunur ve fısıldar.

“Neye bulaştın, Felishia?”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Nereye gidiyorsun, evlat?”, diye tıslar yaşlı hırsız, Darly’nin kolunu tutarak.

“Onu uyarmalıyım!”, diye fısıldar Darly.

“Bu senin sorunun değil, evlat. Bırak peşini.. Burada ‘büyüklerin’ bir oyunu var ve bizim gibi küçük insanları ilgilendirmez!”, diye harlar yaşlı adam.

Odada olanları ve geride kalanları Hırsızlar Loncasındaki bütün hırsızlar görmüş ve dehşet içerisinde kalakalmışlardır.

“Felishia saraydaki sanat eserlerinden, antikalardan ve asilzadelere gelen hediyelerden sorumluydu. Sence o mel’un şey nereye gidiyordu sanıyorsun?”, diye kaşları çatılı bir şekilde sorar Darly.

“Bu bizleri ilgilendirmez, evlat. Bırak gitsin..”, diye ısrarını yineler yaşlı sansar.

“Sence o şey sarayda.. her ne yaptıysa, orada yapmış olsaydı bu bizi etkilemez miydi? Düşün ki bu Princeps’e gönderilmiş olsun ve içerde gördüğün, dokunmamaları söylenmiş olmalarına rağmen kurcalayan bir avuç salak değil de Princeps’in kendisi olsun.. Bunun için suçlu aramayacaklar mı? Sence, “Bu sizin yapacağınız türden bir iş değil, rahat olun!”, deyip bize dokunmayacaklarını mı sanıyorsun. Emin ol bir günah keçisi arayacaklar. Onu buluncaya kadar da bizden yüzlercesini asarlardı..”, diye haşin bir şekilde fısıldar genç adam.

Yaşlı hırsız bir süre sessizce durur.

Neden sonra, “Bazen çok düşündüğünü sana hiç söylemiş miydim?”, der ve Darly’nin kolunu bırakır.

“Müteaddit defa..”, der Darly.

“Git.. Git ve kurtar sevgilini.. Kimsenin seni görmediğinden de emin ol.”, der yaşlı hırsız, yılmış bir şekilde.

“O sevgilim değil..”, der Darly hafif alınmış bir şekilde. “Sadece sevdiğim birisi, o kadar.”

“Ben yaşlı bir ahmak olabilirim ama halk arasında ‘sevdiğin’ bir kadına ‘sevgili’ dendiğini unutmuş olacak kadar da yaşlı bir ahmak değilim.”, der ihtiyar hırsız.

Darly çok kısa bir an sırıtır. Sonra kaşlarını çatar ve kararlı bir şekilde Hırsızlar Loncasının en az bilinen ‘arka kapı’larından birinden, sevgili Felishia Fremier’i uyarmak için sıvışır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Kapı aralanır ve ardında yaşı biraz geçkin, hizmetli kıyafetleri içinde bir adam belirir. Adamın saçları kırlaşmış ve kısa kesimlidir. Koyu mavi gözlerinin kenarları, geride bırakılmış yılların etkisiyle kırışmış ve çatallanmıştır.

Hizmetli, anca araladığı kapının arkasından, Darly’ye, Darly’nin kıyafetlerine ve.. gençliğine bakar!

“Buyrun?”, der hafif soğuk bir şekilde.

“Ben..”, der Darly ve durur. Kendi içinden, ‘Ben ne?!’, diye geçirir..

‘Ben dün gece evin hanımını ayartıp sonra da evini soyan hayvanım!’

“Ben evin hanımının bir tanıdığıyım ve kendisiyle görüşmem gereken önemli bir husus var.”, der.

“Evin hanımı şu anda müsait değil ve kimseyi görmek istemiyor.”, diye soğuk bir şekilde cevap verir hizmetli.

“Lütfen. Konu önemli olmasaydı ısrar etmezdim.”, diye rica eder Darly

Kapının arkasındaki hizmetli tereddüte kalır ve kısa bir anlığına gözleri seyirir gibi olur.

“Bu mümkün de—”, diyerek kapıyı Darly’nin yüzüne kapatmaya kalkar ama genç hırsız keskin çevikliğini ortaya koyar;

Bir ayağını kapının arasına sıkıştırır, sonra da kapıyı aşırı güçle omuzlar ve bunu beklemeyen hizmetli geri düşer..

..ve düşerken Darly çizmesinden çektiği ince, uzun hançerini hizmetlinin gözüne sokar!

Hizmetlinin ağzından hayretle karışık bir acı çığlığı kaçar ama Darly işini yarım bırakmaktan hoşlanan biri değildir; hançeri hizmetlinin gözünden çıkartır ve üç hızlı hareketle adamın boğazına, kalbine ve karnına sokup çıkartır.

Hizmetli yere düşmeden ölmüştür!

..ve kapının arkasında sakladığı diğer elinde tuttuğu geniş ağızlı hançeri de, onunla beraber yere yuvarlanır.

“Seni adi kesici.. Bir hizmetli asla kapıyı yarım açmaz. Kapıya geleni de ya kovar, ya da efendisine bildirir. Kendisi düşünüp karar vermeye kalkmaz zira zenginler ve aristokratlar, kendi kafalarına göre davranan hizmetlilerden nefret ederler. Ayrıca bir aristokrat hizmetlisi saçlarını berberde kestirir, kavgada tutulup çekilemesin diye seninkisi gibi satırla kendisi kesmez.. Ve kapıyı açan hiçbir hizmetli ‘Buyrun.’ demez. ‘Buyrun efendim.’, der. Öğrenin bu ayrıntıları artık!”, der Darly kindar bir şekilde ölü kesiciye.

Sonra kapıyı kapatır ve yukarda karşılaşacağı şeyi bilmesine rağmen, malikanenin geniş merdivenlerine yönelir.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Darly, yerde yatan, uzun bukleli sarı saçları her bir yana dağılmış kadına bakar.

Kadının göğsünde kesicinin geniş ağızlı hançeri ebadında bir yarık mevcuttur ve kadının kanı yarıktan hala sızmaktadır.

 

Darly yavaşça kadının yanına çömelir ve onu yerden kaldırıp kucağına çeker ve onun yüzüne bakar.

Kadının simasını seyrederken, dağılmış, uzun bukleli saçlarını düzeltir sonra da yanağına dokunur.

Kadının yanağı hala yumuşak ve..

..ılıktır.

 

Darly’nin içinde bir şeyler kırılır.

Kadının siması bulanıklaşır ve Darly’nin gırtlağından bir hıçkırık kaçar.

“Özür dilerim, Felishia.. Çok, çok özür dilerim..”, der kırık bir sesle.

“Üzülme, güzel Darling. En nihayetinde ben sadece basit, aptal bir kızdım ve yaşadığımız da bir yalandı ..”, diye bir monolog cevap verir Darly’nin zihninde..

“Senden çaldıklarımızın ne olduklarını ve kimin için olduklarını bilmiyordum. Seni uyarmak istedim ama geç kaldım..”, diye inler genç hırsız.

“Bunu bilemezdin ki, Darling.. Seni iyi hissettirecekse, iyi ki de çalmışsın. Farkında olmadan bir savaşı engellemiş oldun.. Bunun için aptal bir kızı kimse özlemez.”, diye cevap verir, zihnindeki monolog.

“Seni öldürttüm, sevgili Felishia..”

“Bunu asla istemedin, Darling.”

 

 


 

Darling; Sevgili/Sevgilim. Felishia Fremeir’in, adını bile bilmediği Darly’ye verdiği isim.


“Do nots w’rry thyself, mine quite beautiful Darling, f’r I was allweyes and m’re a foolish girl with an unhealthy desire f’r a warme heart and delusions of a devotious love.

I have died and nones shalt miss mine hand nor shall I be wont f’r mine tender embrace. But shall I miss thine wh’re I go, mine beautiful Darling, f’r I have lived but a mere night in this world.”

— from the letter Darly found, clutched in Felishia Fremeirs’ hand.

 

Bu olaydan sonra, ‘kaldırılmış’ malların imhası için odaya giren hırsızlar da feci bir şekilde can verince, büyük paralar karşılığına lonca bir büyücü tutar ancak o ve ondan sonra çağrılan papaz, işi kesin yapabileceğini iddia eden bir druid ve son olarak da işi yapması halinde serbest bırakılacağı garanti edilen bir paladin kanlı et yığınına dönüşünce, hırsızlar odayı mühürler. Odanın civarındaki koridorlar ve odalar boşaltılır ve bulabildikleri her tuzak, büyü, yığma kum torbası, tahta ve çiviyle onları da mühürlerler. Zamanla mühürlü yerler terk edilir ve unutulur.. Uzun aralıklarla mühürlü koridor ve odalardan ürpertici inlemeler, nahoş kokular eşliğinde sürünme sesleri ve mel’un, kahır dolu çığlıklar duyulur.

Bu duruma daha fazla dayanamayan hırsızlar yer değiştirmeye karar verir ve Darly Dor’un, kesicilerin iyi olduklarına, ancak hırsızların sayı olarak çok daha fazla oluşlarıyla ilgili söylemi bir kehanet kabilinde gerçekleşir; arkasında üç yüze yakın ceset bırakan büyük bir sokak, ardından da yer altında gerçekleşen kanlı, uzun çatışmalardan sonra Hırsızlar Loncası, Lanet Piçler olarak bilinen kesiciler loncasını yok eder ve onların merkezine taşınır. Arashkan’da yeni bir kesiciler loncasının ortaya çıkması neredeyse beş yıl alacaktır. Bu süre, Arashkan şehri tarihinde herhangi bir kasıtlı cinayet ya da suikastın gerçekleşmediği tek dönem olacaktır.

 


Hikayeye, hikayenin konusuna ve içeriğine uygun bulduğum için bu şarkıyı seçtim:

Indila, Dernière Danse

 

 

 
 

A Bard’s Tale XIII
“Searing Perspective”

Timeline:

Ben, Serena Glyphwriter ve okumak üzere olduğunuz bu yazı 178 yıl önce, doğumunda ‘Anglenna’ adı ile kutsanan, High Woods’daki saklı Bari Na-Ammen’de doğan bir high elf hanımefendisi hakkındadır.

Bu kadar geriye gittiğimiz ve 178 yıldan bahsettiğimiz için, bu hanımefendinin günlük hayatından ziyade, onu olduğu kişi yapan ve hayatına şekil veren olayları kaleme almayı tercih edeceğim, zira bir kızın iç dünyasını anlatmanın imkansızlığı bir yana, bir high elfin, insanlardan çok farklı, anlaşılması zor bakış açısını anlatmak ise tamamen ayrı bir mesele.. Ama yine de elimden geleni yapacağım zira sizler de okurken öğreneceğiniz gibi, bu yazının basit bir kızın basit hayatını içermediğini göreceksiniz.

Bir ‘Arashkan Günlüğü’ araştırmacı-yazarı olarak kendisine hayatıyla ilgili bir yazı yazmayı düşündüğümü ve bu konuda bir söyleşi için kendisinden bir randevu olmak istediğimi bildirdiğimde, açıkçası bana biraz soğuk gibi gelen bir yüz ifadesiyle bakıp, sonra da böyle bir söyleşi için yaşımın tutup tutmadığını sorduğunda alınmadım değil. Zeka ve bilgeliğimin yeterliliği ile ilgili de bir şeyler söyledi ancak onları burada dile getirmemeyi tercih ediyorum.

Bu konuyu ele almamın başlıca sebebi, gazetemiz ‘Arashkan Günlüğü’nün sahibi, Brogard As’praza’nın, bir zamanlar High Wood’daki saklı high elf şehri Bari Na-ammen High Lordlarından Selvius Brightleaf (Anglenna hanımefendinin babası) ile yakın arkadaş olması ve sayın Selvius’un beklenmedik ölümünün eşi Angrellen tarafından, hiç de üstü kapalı olmayan imalarla, haber yapılmaması isteği üzerine, rahmetli arkadaşına karşı borçlu kaldığını hissetmiş olması ve ‘hiç olmazsa’ kızı ile bir röportaj ve onun hakkında bir araştırma ve bir de yazı istemesidir.

Ne var ki, Anglenna hanımefendi ulaşılması kolay biri değil. Ancak iki gün önce, Sim Town’da görüldüğüne dair bir haber aldım ve hemen işe koyuldum. Şaşılacak bir şekilde, bugün de kendisini Arashkan şehrine girdiğini kendi gözlerimle müşahade ettim ancak etrafı kalabalıktı ve yanına yaklaşamadım.

Kendisini Arashkan’daki High Elf Spires’a kadar takip etmeyi düşünüyordum ama beklediğim gibi ve ilginç bir şekilde oraya gitmedi. Yanındakilerle birlikte The Rundown varoşlarındaki, iyimser bir tanımlamayla ‘4. sınıf’ bir hana yerleştiler. Bu da ister istemez benim araştırmacı duyularımın “Bir High Woods High Lady’sinin The Rundown gibi bir varoş yerde ne işi olabilir?”, diye bir anda çınlamasına sebep oldu.

Ben Serena Glyphwriter,
Arashkan Günlüğü araştırmacı yazarı.

Haberi yarın, ayrıntılarıyla gazetenizde.

Almayı unutmayın!

 

Hikaye, Angrellen Sunsear’ın geçmişini anlatsa da, gazeteci Serena Glyphwriter bunu Gemini ile
A Bard’s Tale XII, “Tinker This! – III – Finalé”
hikayeleri arasında nihayetlendirmiştir.

Yazının kaleme alınmaya başlanması, araştırması, muhtelif kişilerle yapılan görüşme ve röportajlar ise yıllar öncesine aittir.

 

 

Birkaç Yıl Önce

 

Ahmak!”

“Sana bu ‘planı’ uygulaman halinde en az kendini öldürteceğini söylemiştim. Bakın şu işe; ölüyorsun!”, der High Lady Anglenna soğuk bir ifadeyle yerde yatan adama.

‘Yerde yatan adam’, göğsüne yediği bir ok dolayısıyla kendi kanı ile boğulmaktadır. Adam, fokurdayan, kısık bir sesle, “Yardım et bana..”, diye yalvarır.

“Hiç sanmıyorum zira o küçük beyninle yaptığın planın, hekimimizi de öldürttü.”, der High Lady daha da soğuk bir şekilde ve başıyla yerde yatan diğer üç adamdan karnında uzun bir mızrak saplı olanı işaret ederek.

Sonra, ellerinde paslı kılıçlarla kendilerine doğru çıldırmışcasına koşan haydutlara döner ve yüzündeki soğuk ifadeye rağmen, klinik bir ekonomiyle, içinde haydutların mevcut mesafelerini, yaklaşma hızlarını ve küresel yarıçap ve pi sayısı içeren bir hesaplama yapar.

“Dört, üç, iki ve bir..”, diye geri sayar, işaret parmağı ile haydutların arasındaki bir noktaya işaret eder ve..

Aragarat furero angelop..“, diye fısıldar.

İşaret edilen nokta bir anda aydınlanır ve harlar.

High Lady Anglenna, işaret ettiği parmağını, diğerleriyle birleştirip yumruk yapar ve yumruğu sıkar.

Harlayan ateş daha da kızar ve boğuk bir gümbürtüyle patlar..

..ve haydutların tamamı, koca bir ateş fırtınası içinde bir anda yanar ve kısa, toplu bir çığlıktan sonra da kül olur!

High Lady Anglenna’dan hiçbir zafer çığlığı ya da ‘İşte bu..!’ gibi bir tatmin ibaresi duyulmaz. Az önceki ifadesinden herhangi bir ödün vermeksizin yerde yatan adama bakar.

“Planlar asla karmaşık olmamalıdır.. Ama sen bunu öğrenemeyeceksin, sanırım.”, der.

“Bana.. iksirlerinden birisini ver..”, diye yalvarır adam.

“Neden? Hayatta kalıp başkalarının daha ölmesine sebep olasın diye mi?”, der Anglenna ve kendi gözünde, ölmeyi bile düzgün bir şekilde beceremeyen adamı bırakıp gider.

 

Adam hayatta kalır.

İki gün can çekiştikten sonra, hasbelkader oradan geçmekte olan, kutsal Celestial dağındaki Prayers Rest’e gitmekte olan bir grup Pilgrims Home hacısı tarafından bulunur. İyileşip tekrar yürüyebilmesi aylar sürer, ne var ki kan kaybı dolayısıyla hafızasının da, becerilerinin de çoğunu yitirir ama High Lady Anglenna’yı asla unutmaz.

 

✱ ✱ ✱

 

Birkaç Yıl Sonra

 

Yeterince odaklanmıyorsun kızım.”, der high elf kadın, önündeki sihirli küreye yoğunlaşmış kıza. “Bir işi ya doğru yap, ya da hiç başlama. Bu evde yarım işçiliğe de, kötü işçiliğe de yer yok. Bin beş yüz yıllık hayatımda bu prensipten ödün vermedim.”

“Dört gündür bir şey yemeden, içmeden ve dinlenmeden burada, bu küreye bakıyorum, anne.”, der kıtırlı bir sesle Anglenna.

“Ve bu başarısızlığın için yeter sebep mi sence? Dört gün önce de sevgili kardeşim Grandarelen’i göremedin o kürede, şimdi de göremiyorsun. Demek ki açlık, susuzluk ve uykusuzluk, denklemin bir parçası değil. Sadece başarısızlığının için bir bahane. Bir gün Rise olacaksın.. Bunun için şu anda olduğundan çok daha iyi olmalısın.”, der High Lady Angrellen.

“Bari Na-ammen de bir prenses var, anne. Rise o olacak, ben değil.”, der kızı.

Bir anda ani, sert ve şok edici bir şaklama sesi duyulur.

Anglenna’nın kulakları çınlar, gözlerinde sarı noktalar uçuşur ve sol yanağından boğuk bir acının yayılmaya başladığını hisseder.

Neden sonra annesinin kendisine tokat attığına ayılır.

“O yarı ucubenin adı da, varlığı da bu evde anılmayacak, beni anlıyor musun, Lenna?!”, diye tıslar kadın.

“Evet, anne.”, der Anglenna utanç içerisinde.

Bulundukları odanın kapısı tedirgin bir şekilde tıklanır ve içeri bir hizmetli girer ve High Lady Angrellen’in önünde eğilir.

“Özür dilerim, hanımım. Yeğeniniz, Prenses Alor’Nadien ne geldiler ve müsaitseler High Lady Anglenna ile oynamak istediklerini söylüyorlar.”, der hizmetli.

High Lady Angrellen, bu haberden ya da haberin zamanlamasından etkilenmişsede, bunu yüzüne yansıtmaz ama yanan gözlerindeki hisleri oldukça nettir.

“Hadi kızım, git ve küçük prensesimizle oyna–”, diye gergin dudaklar ve kin dolu gözlerle onu gönderecekken odaya küçük bir şey girer..

Ufacık boyu, neredeyse yere kadar uzanan, kömür siyahı örülmüş saçları, çim yeşili gözleri, hafif çilli burnu ve küçük, kiraz renkli ağzı ile fevkalade şeker bir görünüme sahip olan bu şey, Prenses Alor’Nadien ne’dir.

Hafif paytak yürüyüşle kendisinden neredeyse bin beş yüz yıl daha büyük olan teyzesinin önünde durur, küçük, zarif bir reverans yapar ve “Şiji raatsız ettiiim için öjüy dileyim Anlellen teyje. Müşaadenişle Anlenna aplamı benimle oynaması için rica etmeye geldim.”, der yumuşak ama yaşından hiç beklenmeyecek, şaşırtıcı bir ciddiyetle.

“Ayrıca bugün aplama patateş, çilek ve deye otuyla paşta yaptım, bi tane de tayçınlı sovanlı böyek yaptım ama sovanlayı bulamadım, bende içine el pudyası koydum, hayika oydu, onu da getiydim..”, diye de ekler mutlu bir şekilde.

High Lady Anglenna bir anda dört günlük açlığını, susuzluğunu, uykusuzluğunu ve annesinden yediği tokadı unutur ve son duyduğu ile muhatap bırakılacağı şey karşısında dehşetle önünde duran küçük şeye bakar!

 

✱ ✱ ✱

 

Birçok Yıl Önce

 

Annen nasıl, benim küçük prensesim?”, diye sorar yakışıklı high elf, kızına.

“Ben piyenşeş değilim ki, baba.”, der küçük Anglenna.

“Aaaaa.. Her babanın kızı, onun prensesidir.”, der Selvius Brightleaf gülümseyerek.

O gün Selvius’un canı biraz sıkkındır zira son günlerde eşi Angrellen, olağan halinden daha da fazla içine kapanıktır ve kendisine tam olarak donuk gözlerle bakmasa da, hayalet görmüş gibi süzmektedir.

Ve zamanının çoğunu, yaşadıkları kulenin altındaki ‘çalışma odasında’ geçirmektedir. Selvius, kendisinin de, küçük kızının da biraz temiz havaya ihtiyacı olduğunu hissetmiş ve hizmetlilerinden birini de yanına alarak ormana, kızıyla piknik yapmaya çıkmıştır.

“Annem üşgün.”, der küçük Anglenna.

“Üzgün mü? Neden üzgün annen?”, diye sorar babası.

Küçük Anglenna omuzlarını silker ve “Biymem. Annem hep üşgün ki!”, der.

“Hmmm..”, diye hafif kaşları çatılır Selvius’un. “Annenin üzgün olması için ne gibi bir sebebi olabilir ki? Güzel, mutlu bir ailesi var, hepimizin sağlığı yerinde, Bari Na-ammen’de huzur var, sınırlarımız güvende ve soframız dolgun. Üzülecek gerçekten ne gibi bir sebep olabilir..?”, diye mırıldanır. Sonra sürdüğü atının semerinin önüne oturttuğu küçük hayatına sarılır ve, “En önemlisi de, harika bir prensesimiz var!”, diye ünler.

Küçük Anglenna mutlu bir şekilde kıkırdar.

 

Bu,

küçük ya da büyük,

Anglenna’nın son mutlu anı olacaktır.

 

Zira tam o anda ve birden hava kararacak, kulak donduran bir uğultuyla mel’un, kara bir rüzgar esecek ve Selvius Brightleaf, kaskatı kesilmiş bir şekilde atından devrilecektir.

 

High Lady Angrellen kocasının ölümünden kardeşi, Ri Grandaleren’i sorumlu gösterir, ancak bu bir histeri olarak onun kaybına verilir ve Selvius’un ölümü ‘beklenmedik bir kalp krizi’ olarak kayda geçer.

 

✱ ✱ ✱

 

Birkaç Yıl Önce

 

Arashkan Şehri.

High Lady Anglenna buraya, annesi High Lady Angrellen’in yeni talimatlarıyla gelmiştir ve Efendi Philius terlemektedir zira gelen kişiyi tanıdığı gibi, onu gönderen kişiyi çok daha iyi tanımaktadır.

Dahası, yüzünde soğuk bir ifadeyle duran soyluya vereceği kötü haberleri vardır.

“Annemin gönderdiği hediye, First Lord, Princeps Kaladin’e ulaştırıldı mı?”, diye sorar Anglenna.

“Hanımım, Princeps Kaladin’e ulaştırılmak üzere verdiğiniz hediye, ulaştıracak ilgili bayana verildi. Ne var ki o noktada bir sorun çıktı..”, diye terleyerek cevap verir Efendi Philius.

High Lady Anglenna hiç sesini çıkarmaz. Sadece platin renkli kaşlarını kaldırır ve bekler.

Efendi Philius biraz daha terler.

“Hediyeyi vereceği günün öncesindeki gece, ilgili bayanın evinde bir soygun oldu. Çalınanlar arasında annenizin gönderdiği hediye de vardı..”, der yutkunarak.

Efendi Philius’un başı bir anda çarpılmış ve iç gıcıklatan bir kıkırdak sesi ile bir yana döner. Yüzünde beliren el izi, High Lady Anglenna’nın hareket ettiğine dair tek ip ucudur.

Uzun boyunun verdiği avantajla sersemlemiş bir şekilde olduğu yerde duran Efendi Philius’a tamamen yukarıdan bakan Anglenna, ölümcül bir tıslamayla konuşur.

“Annem, High Lady Angrellen, sana Princeps Kaladin’e verilmek üzere bir hediye emanet etti ve sen de onu çaldırttın, öyle mi?”

“Ben.. özür dilerim hanımım. Bu beklenmedik bir gelişme. Eminim annenizin gönderdiği hediyenin yerine aynı değerde uygun bir şey bulabiliriz..”, diye kekeler Efendi Philius.

“Annem ahmaklarla çalışmanın zorluğu ile ilgili beni defalarca uyarmıştı. Görüyorum ki haklıymış.”, der Anglenna buz gibi bir sesle.

“Hanımefendi.. eminim..”, diye başlar Efendi Philius.

“Bana yapmaktan hiç de pişman olmayacağım bir şeyi yapmaya zorlama Philius. Burada, High Spires’ın efendisi olman, annemin lütfuyla gerçekleşti. Ve bu lütfu sana düşünmen için değil, verilen emirleri harfiyle yerine getirmen içindi.”, diye tıslar Anglenna ve burnundan soluyarak, “Hediye işi olmayacak çünkü o hediyeyi annem kendisi hazırladı ve yerine bir başkası konamaz..”

Anglenna bir an durur ve düşünür. Neden sonra, “Anneme hediyenin ilgili kişilere verildiğini rapor edeceğim ve bu konu burda kapanacak.”

“Te.. teşekkür ederim hanımım..”, diye ter içerisinde kalmış bir şekilde teşekkür eder Efendi Philius.

Anglenna ise ilk defa gülümser. Soğuk, hesaplı, avına kitlenmiş bir atmacanın kısılmış gözlerine sahip bir gülümsemedir bu.

Efendi Philius yutkunur.

“Artık benimsin Philius. Eline yüzüne bulaştırdığın bu işi annemin öğrenmesi halinde sana ne olacağını tam olarak bildiğini tahmin ediyorum.. Bunu asla unutma.”, diye aynı soğuk gülümsemeyle konuşur High Lady Anglenna sonra arkasını döner ve uzun etekleri peşinden salınır halde bulundukları şatafatlı salondan ayrılır.

Ancak uzun bir süreden sonra Efendi Philius nefes alır.

Yumruklarını ve dişlerini sıkar ve elf yüzünde çirkef bir ifade belirir.

Kararmış suratından lanetler yayılmaya başlar..

“Lanet olsun sana Felishia, gördüğün her yakışıklı erkeğe aşık olduğun için.. ve gördüğün her zengin, aptal kızı ayartıp soyduğun için, doğduğun güne de, seni bu evden kovduğum güne de iki kere lanet olsun, Darlius!”

 

✱ ✱ ✱

 

Birkaç Yıl Önce

 

Prenses.. Onunla Arashkan’a gideceksin.”, diye burun kıvırır High Lady Angrellen. “Alçak kardeşim bunu bilerek yapıyor.”

“Pek anlayamadım anne. Neyi bilerek yapıyor?”, diye sorar Anglenna.

GRANDALEREN!“, diye hışımla tıslar high elf kadın.

“O kısmını anladım, anne.. Neyi bilerek yapıyor?”, diye sabırlı bir şekilde yineler Anglenna.

“Aptal olma, kızım. Aptal olabilecek kadar paran yok!”, diye burnundan solur Angrellen. “Sevgili erkek kardeşim, kızını Arashkan’a, oradaki yatırımlarımızı değerlendirmesi ve tetkik etmesi için gönderiyor. Sanki o küçük yarı ucubenin yatırımlarımızdan anlayacak aklı varmış ya da onları tetkik edecek yetiye sahipmiş gibi.. Dahası, ona refakatçi olarak da seni seçti ve bir Ri olduğu için de bunu reddedemem. Edersem beni yerimden etmesi için Grandaleren’in eline istediği fırsatı vermiş olurum. Ama kızına bir şey olursa, bu ikimizin de hayatına mal olur.”

High Lady Angrellen, o kadar sinirlenmiştir ki, neredeyse çıldırmak üzeredir.

“Hemen hazırlan. En iyi kıyafetlerini giyin. O küçük süprüntüye, asalet nedir göster. Onu Arashkan’a götür ve sağ salim geri getir yoksa ikimiz de yanarız ve bunca zamanlık bütün emeklerimiz çöpe gider..”, diye harlar Angrellen.

“Ve hazır gitmişken kızın ağzını yokla. Gerçekte neden Arashkan’a gittiğini öğren..”

Bulundukları odanın kapısı tedirgin bir şekilde tıklanır ve içeri aynı hizmetli girer ve High Lady Angrellen’in önünde eğilir.

“Hanımım, Prenses Alor’Nadien ne geldiler ve sizi görmek istediklerini söylediler.”, diye konuşur eğildiği yerden.

“Gelsin.”, der Angrellen kısaca.

Hizmetli geri çekilir ve biraz sonra genç prenses eşliğinde tekrar gelir.

Prenses Alor’Nadien ne büyümüştür.

Ve Angrellen bu kızı her gördüğünde daha da şaşırır zira kız biraz daha boy atmış, biraz daha olgunlaşmış ve biraz daha güzelleşmiştir. Ama içten içe kendisini bitiren şey; kızda olup da asla kendisinde olmayacak doğal bir zarafet ve asalet havası mevcuttur. Angrellen nadiren yaptığı bir şeyi yapar; önünde duran bir gerçeği kendisine itiraf eder. Bu kız, duruşu ve davranışıyla ile tam bir prensestir ve güzelliğinin hepsini olmasa da, belirgin bir kısmını, zarafetinin ise tamamını bir insan olan annesi, Nadine Graciousward’dan almıştır..

Kız daha on sekiz yaşında olmasına rağmen, olgunluğunu, samimiyetini, sevgisini ve etrafına yaydığı dinginliğini ne annesinden, ne de babasından almıştır. Bunlar tamamen ona aittir ve kendisindendir.

Prenses Alor’Nadien ne, ince belinden aşağı sarkmış, karmaşık bir boğum ile örülmüş kömürümsü siyah uzun saçları, kenarları hafif çekik, ‘yağmur sonrası’ çim yeşili gözleri, anca görülür çillerin rastgele serpiştirildiği zarif burdu ve doğal kiraz kırmızısı ağzı ve daha tam dolmamış, sırım gibi vücuduyla gerçek anlamda bir dişidir.

Olduğu hanımefendi gibi, Alor’Nadien ne önce hizmetliye gülümser ve ona teşekkür eder, sonra teyzesinin önüne gelir ve zarif bir reverans yapar.

“Angrellen Teyze. Babam, Ri Grandarelen’in ricası üzerine kuzenim ve ablam Lady Anglenna’nın benimle gelmesine müsaade ettiğiniz için müteşekkirim zira kendisinin Arashkan şehrine dair engin tecrübelerine ihtiyaç duyacağım. Bunun sizin için oluşturabileceği sıkıntı ve zahmetlerden dolayı da lütfen özürlerimi kabul edin.”, der yumuşak, içten ve ciddi bir şekilde.

“Sorun değil, sevgili yeğenim. Kızım sana göz kulak olacaktır. Bundan senin de, babanın da içi rahat etsin.”, der Angrellen soğuk bir şekilde.

Prenses Alor’Nadien ne gülümser. Teyzesinin tavrı onu rahatsız ettiyse bu ne yüzüne, ne de davranışlarına yansır. Teyzesine tekrar zarif bir reverans yapar ve mutlu bir ifadeyle kuzeni Anglenna’ya, “Sana emanetim, abla.”, der.

 

✱ ✱ ✱

 

Kısa Bir Süre Sonra

 

Bundan emin misin?”, diye keskin bir sesle fısıldar High Lady Angrellen.

“Evet, anne. Yolda uzun uzun konuşmak için yeterince fırsatımız oldu. Sevgili kuzenimin, ne annesi Nadine gibi bir sorceress, ne de babası Ri Grandaleren gibi bir büyücü olmaya niyeti var. Bir Shadowfel Hexlord’u ile anlaşma yapmış ve ona bağlı bir warlock olmayı düşünüyormuş.”, der Anglenna, annesi gibi fısıltılı bir sesle.

High Lady Angrellen’in yüzünde nahoş bir gülümseme belirir.

“Hıh.. Kimin aklına gelirdi, sevgili yeğenimin kendi sonunu bu kadar muntazam bir şekilde kendi elleriyle getireceğini. Sevgili, ahmak kardeşim Grandaleren, buna kesinlikle tahammül etmeyecektir. Themalsar savaşında yaşadıklarından dolayı warlock’lardan nefret eder. Ya kızına zorla engel olmaya çalışacaktır —ki bu da muhteşem bir şekilde kendisine geri tepecektir zira Alor’Nadien ne’nin gerçekte ne kadar inatçı olduğunu çok iyi bilirim, ya da onu, kendi kızını, önce aforoz, sonra da sürgün etmek zorunda kalacaktır.”, diye mutlu bir şekilde sırıtır.

“Alor’Nadien ne’yi uyarmamız gerekmez mi, anne? Bu durum bütün High Woods ve Bari Na-ammen’i etkileme potansiyeline sahip..”, der Anglenna biraz irkilmiş bir şekilde. Sonra sesini alçaltır ve ekler, “Ayrıca hoşumuza gitse de, gitmese de o aileden biri..”

 

Yıllarca annesinin söylemleri ve dolduruşlarına rağmen, gerçekte Anglenna, kuzeni Alor’Nadienne’den, annesinin kendisinden istediği ve beklediği gibi nefret edememiştir. Başta kızın davranışlarını yapmacık bulsa da, zamanla, onu tanıdıkça, kendisinden yüz elli küsür yaş küçük olan bu yarı elf’in olgunluğunda, saygısında, sevgisinde, ciddiyetinde ve inadında olduğu kadar samimiyetinde de içten olduğunu fark etmiştir. Dahası, bunu fark eden tek kişi kendisi de değildir. Prenses, Bari Na-ammen’de karşılaştığı herkesin üzerinde benzer etkiler bırakmıştır.

Kızın bu etkisi büyü değil, gösterdiği içten saygı ve samimiyetindendir.

Anglenna sorunun kuzeninde değil annesinde olabileceğini anlamaya başlamasına sebep olan şey, ironik bir şekilde yine kuzeninin ta küçük yaştan itibaren kendisine gösterdiği aynı saygı, sevgi ve içten samimiyetidir.

..Ve High Woods’da bunu fark edemeyen sadece bir kişi vardır..

 

High Lady Angrellen uzun bir süre, tamir etmek için çok uğraştığı bir cihazdan istediği sonuç yada verimi alamamış bir mucidin hayal kırıklığı ile kızına bakar.

“O süprüntü..”, der sıktığı dişleri arasından sessizce, “..asla buraya ait değildi. Ne o, ne de Rise olacak o insan müsvettesi.. Grandaleren asla bir insanı buraya, high elflerin kutsal mekanı olan Bari Na-ammen’e çağırmamalıydı. Ve asla onunla beraber olmamalıydı. Bunu yaparak bütün High Woods’un onurunu yerle bir etti.”, der.

“Bu söylediklerinde haklı olabilirsin, anne. Ancak babasıyla arasında oluşabilecek bir sürtüşme, Bari Na-ammen için çok ciddi sorunlar doğuracaktır. Belki farkında değilsin ama, o kızın çok seveni var. Ve bunu söylerken, onun güzelliğinden etkilenmiş genç ahmaklardan ya da sarayı dolduran renkli tavus kuşlarından bahsetmiyorum, anne. Kız, küçük yaştan itibaren etrafındakilere gösterdiği sevgi ve saygı, içten ve samimi davranışlarıyla farkında olmadan gerçek sadakat topladı. Elinde güçlü bir sebebi olsa, babasını bile bugün tahtından indirebilir. High Lordların belki tamamı olmasa da, belirgin bir kısmı da onu destekler zira Grandaleren’in eksantrik ve antika idaresinden bıkmış durumdalar.. Dahası, ordu da onu destekler çünkü o büyü değil, teberi seçti!”

High Lady Angrellen omuzlarını silker.

“İnsanların dediği gibi; ‘Birkaç yumurta kırmadan, omlet yapamazsın!'”, der umarsızca. Sonra kızına döner ve ona kati sesle tembihler; “Ben bu olaya herhangi bir şekilde karışıyormuş gibi görülmemeliyim. Dolayısıyla sadece dışarıdan, gerekli dedikoduları yayacağım. Ama sen, benim güzel kızım, sen kuzenine sessizce destek olacaksın. Ona, her elf gibi kendi yolunu seçme özgürlüğüne sahip olduğu fikrini aşılayacaksın.”

Anglenna, itiraz edecekmiş gibi annesine bakar.

Annesi gözlerini kısar ve kızına tıslar, “Bunu benim için yapacaksın, Anglenna. Senin Rise olman için çok uğraştım ve yolun sonuna yaklaştık artık. Basiretsizlik için yanlış bir zaman bu.”

Anglenna’nın omuzları çöker.

“Peki, anne..”, der sessizce.

Bulundukları odanın kapısı tedirgin bir şekilde tıklanır ve içeri hizmetli girer ve High Lady Angrellen’in önünde eğilir.

“Hanımım, Prenses Alor’Nadien ne geldiler ve mümkünse kuzeniyle görmek istediklerini söylediler.”, diye eğildiği yerden konuşur.

Anglenna gülümser ve “Gelsin.. Sevgili yeğenime evim her daim açıktır.”, der.

 

✱ ✱ ✱

 

Birkaç Yıl Sonra

 

İnanılır gibi değil!”, diye haykırır High Lady Angrellen. “Kardeşim resmen bunamış..”

“Ne oldu anne? İstediğin her şeyi elde ettin. Alor’Nadien ne gitti. Rivayetler doğru ise, artık aslını bile reddedip kendisine bir insan ismi almış. Kızının gitmiş olması Ri’nin ruh halini tamamen dengesizleştirdi. O günden beri hiç bir devlet kararı almadı. Bari Na-Ammen’de herşey durdu. Ve duyduğum kadarıyla Rise Nadine bile artık onunla aynı odayı paylaşmıyormuş. Sanırım adama yeterince çektirdin, anne. High Woods’a da..”, der Anglenna, hafif bir suçluluk duygusuyla.

“Bu evde pişmanlığa yer yok, kızım. Toy olma ve bir Rise gibi yaptıklarını sahiplen.”, der Angrellen kızına, horlayan bir sesle.

Anglenna sesini çıkarmaz ama içten içe kaynar. Kendisi o güne kadar annesi ne dediyse yapmıştır. Ancak işler nihayete varırken, Anglenna’da bunların gerçek sonuçlarını görmeye başlamış ve meyvesini de tatmıştır.

Gördüklerinde kati olarak bir şeyler ‘yanlış’tır.

..ve meyvesinin de tadı acıdır!

 

Son bir kaç aydır —prenses’in gidişinden beri— High Woods susmuştur ve Bari Na-Ammen’in sokaklarında mütemadiyen, uğursuz bir rüzgar esmektedir. O gün bu gündür şehir de şarkılar susmuş, sokaklarda oynayan çocuklar gitmiş, sanki şehir küsmüş ve sakinleriyle olan bağı kopmuştur..

..ve bunların hiçbiri annesi, High Lady Angrellen’in umurunda değildir. Belli ki onun için bunlar sadece bir omlet için kırılan yumurta değerindedir.

 

“O yaşlı bunağa gelince.. Bari Na-ammen’e serbest giriş izni vermiş.. bir insan süprüntüsüne!”, diye harlar annesi.

“Bu ilk defa olmuyor, anne. Bunu özel yapan nedir?”, diye sorar Anglenna.

“İzin verdiği kişi, Arashkan Günlüğü denen müsvette de çalışan bir araştırmacı yazar. O kahrolasıca Brogard As’praza’nın elemanlarından biri..”, diye hırlar Angrellen.

“Hmmm..”, diye düşünür Anglenna.

“Bunu bilerek yaptı.. Kardeşim.. Bunu bilerek yaptı.. Her yere burnunu sokup herkese olur olmaz sorular sorsun diye bilinçli olarak bir gazetecinin kutsal mekanımıza girmesine izin verdi.”, diye tıslar, hararetle.

“Bizim saklayacak bir şeyimiz yok, anne. Gelsin, kiminle ne konuşmak istiyorsa konuşsun. Eminim kimseden fazla bir laf alamayacaktır çünkü elfler insanlara güvenmezler. İnsanlar da gazetecilere güvenmezler.”, diye alaylı bir ifadeyle geçiştirmeye çalışır Anglenna.

High Lady Angrellen kızına yine o bakışı atar; ahmaklardan bahsettiğinde yüzünde beliren o bakışı..

“Herkesin saklayacağı sırları vardır Anglenna. Öyle de olmalıdır. O gazeteciyi evimin yakınında görmek istemiyorum. Sen de konuşmayacaksın onunla.”, diye kati bir sesle emir verir.

Bulundukları odanın kapısı sessizce tıklanır ve içeri hizmetlileri girer, High Lady Angrellen’in önünde eğilir ve sessizce konuşur.

“Hanımım, kendisine Serena Glyphwriter diyen ve Arashkan Günlüğü’nden olduğunu söyleyen bir insan geldi ve sizinle kısa bir röportajın mümkün olup olmadığını sormamı istedi..”

 

✱ ✱ ✱

 

Birkaç Ay Önce

 

Yapacak bir şey yok, anne. Bu Ri’nin emri.”, der Anglenna sakince.

High Lady Angrellen ise kızıyla aynı sükuneti paylaşmaz. Yüzünde çirkef bir ifade belirmiş ve hırlayan bir sesle, “Hayır. Bir bahane uyduracağız ve sen de bu emre uymayacaksın!”

“Anne. Hayatım boyunca, devamlı benim bir gün Rise olacağımdan bahsedip durdun. Ben, mevcut Ri’nin emirlerine uymazsam, Rise olduğumda başkalarının benim emirlerime uymasını nasıl bekleyebilirim?”, der makul bir şekilde.

High Lady Angrellen durur.

Burnundan soluyarak, kısılmış gözlerle kızını süzer ve “Aferin.. En sonunda büyümeye ve bir Rise gibi düşünmeye başlamışsın.”, der.

“Öyle olsun bakalım, benim akıllı kızım. Git ve o süprüntüyü bul ve babasına getir. Kendisini açıklamak için çok ikna edici sebepleri yoksa eğer, sevgili kardeşim en başta yapması gereken şeyi yapmak zorunda kalacak; kızının velayetini fes edecek. Ve sen, kızım, bunun olması için gerekli bütün delilleri, yol boyunca toplayacak ve bana getireceksin.”, diye kati bir sesle emreder Angrellen.

“Peki, anne..”, der Anglenna, bıkkın ve yılmış bir sesle. Sonra döner ve kuzeninin en son civarında görüldüğü rivayet edilen, Serenity Home adındaki kasabaya gitmek için ayrılır.

 

✱ ✱ ✱

 


Serena Glyphwriter’ın hazırladığı bu haber/makale asla yayınlanmaz. Serena Glyphwriter, haberi yayınlanması için teslim etmesinden kısa bir süre sonra ortadan kaybolur ve kendisinden bir daha haber alınamaz.

Arashkan Günlüğü’nün sahibi, Brogard As’praza ise haberin üstüne yatmaz.

Yakinen tanıdığı Efendi Philius, kendisine büyük ricalar ve hediyelerle gelir. Brogard hediyeleri almaz ama eski arkadaşı Selvius Brightleaf’in anısı ve değerlendirebileceğini düşündüğü için haberin yazılı olduğu ikinci hamur kağıdı ona verir.

Efendi Philius, en sonunda High Lady Angrellen ve kızı Anglenna’ya karşı eline geçirdiği bu paha biçilmez koz ile yüz yıllar sonra ilk defa huzur içinde uyur.

Ne var ki ertesi akşam Efendi Philius’un evinde bir soygun gerçekleşir.

Çalınan eşyalar arasında bu yazı da vardır.

Darly (Darlius) Dor’un adı bir anda şüpheliler listesinin en başında yer alır.