Showing: 1 - 10 of 28 RESULTS

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” VII

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” VI ‘in
devamıdır..

 

 

16.05.7591 B.Y.S (-16 Yıl)
Mayıs ortası.
Ritual Ormanları..

 

Güzel, naif bir aile.. Ve kızları, küçük Morel, pek şeker bi şeydi. Muhteşem bir hayal gücü var. Bana büyüyünce, teyzesini öldüren kurtlara karşı savaşan ateşli bi savaşçı olacağını söyledi. Sonra da beraber oynadığımız teatral hikayede şövalyeyi canlandırdı.”, der Brom sessizce.

Yaşlı Efendi Cathber eşliğinde Brom, ertesi sabah erkenden Dim Lodge’dan ayrılmışlar ve geniş çaprazlar çizerek batıya yönelmişlerdi. Oduncu köyünden ayrılmalarından sonra yaşlı adam sabırlı bir sessizliğe bürünmüş ve inatla ilk konuşanın Brom olmasını beklemişti sanki.. Yaşlı adamla yeterince uzun bir süredir beraber olan genç hobbit, adamın bu hamlesinin farkına varır ve karşıt bir sessizlik içerisine girer ancak yedi yüz küsür yaşındaki ‘hafif deli’ adamın ezici sabrı karşısında yenik düşer.. Yada yenik düşmeyi tercih eder, çünkü nezaket bunu gerektirir!

Yaşlı Cathber ise sessizliği ilk bozan Brom’a bu konuda bir şey söylemez, sadece kendi kendisine gülümsemekle yetinir —çünkü kendisine tekabül eden nezaket de bunu gerektirir..

“Eee..?”, diye sorar yaşlı adam. “Sevgili küçük Morel şövalyeyi oynadıysa, sen kimi canlandırdın?”

 

Brom derin, esef dolu bir nefes verir.

“Hikayenin sonda kurtarılan prensesi!”

Yaşlı adam kıkırdar..

 

“Teyzesi.. Seraphim.. Gerçekten kurtlar mı öldürdü onu?”, diye yine sessizce sorar Brom.

Esefle dolu nefes verme sırası yaşlı adama geçmiş gibidir.

 

“Seraphim Silverdûne.. Tel’Shee dim’Ora’ – Nurturing Heaven, buranın hemen batısındaki orman elf köyünde doğmuş, peri kızı gibi bir elf’di.. Başından kum gibi dökülen altın saçlı, gülümsediğinde güneş gibi açan, ince ruhlu, tertemiz bir kalbi olan, cesur, gördüğüm nadir kızlardan biriydi ve küçük Morel’in annesi, Seleina’nın da pek yakın arkadaşıydı.. Sanırsın ki elf’ler elf’lerle, insanlar da insanlarla birlikte olurlar.

Seraphim mantar, Seleina’da biberiye toplarken ormanda hasbel kader karşılaştılar ve beklenmedik bir şekilde, iki topluluk da komşu olmalarına, ticaret dışında da hiçbir etkileşimleri olmamasına rağmen arkadaş, dost, sırdaş ve ‘kız kardeş’ oldular.

Ormancılar bu durumu pek de umursamadılar. Bu onların çok da tahammülkar olmalarından değil, işleri dışında pek az şeyle ilgilenmelerinden dolayıydı. Elf’ler ise.. Elf’ler, Seraphim’in bir ‘insan’la arkadaşlık etmesini hiç hoş karşılamadılar ve ona yaptırım uygulamaya kalktılar. Ama o bunlara boyun eğmedi ve arkadaşı ve sırdaşı olan Seleina’dan vaz geçmedi ve en nihayetinde de tabusal uzaklaştırmaya mahküm edildi..

Ahmaklık..

Zavallı Seraphim buruk bir şekilde evinden ve elf’lerden ayrıldı ve Dim Lodge’a ve Seleina’nın ailesiyle beraber yaşamaya başladı.. ve Aramsis’in ağabeyi olan Darien’e vuruldu.. Darien ise Seraphim’i ilk gördüğü andan itibaren gözü başka hiçbir şey görmez olmuştu zaten. Bir anlamda, bir ailenin iki çocuğu olan iki erkek kardeş, bir başka ailenin iki çocuğu olan iki ‘kız kardeş’le evlenmiş oldular..”

 

Efendi Cathber uzun bir süre sessizliğe bürünür.

“Sonra ne oldu?”, diye merakla sorar Brom.

 

“Sonra.. Seraphim ve Darien’in, Laila adında fevkalade güzel bir kızları oldu ve Seraphim kendi köyünden uzaklaştırılmasından beri ilk defa, ve bir anne olarak tekrar bir güneş gibi parlamaya başladı.. Genç Darien’i görmeliydin. Sanıyorum gururdan biraz daha kasılmış olsaydı, kırılıp ortadan ikiye bölünecekti.. Eşi ve kızını o kadar seven gördüğüm nadir erkeklerden biriydi ve bence gurulanmakta da haklıydı.. Kardeşi Aramsis ve Seleina ise o kadar şanslı olmadılar zira zavallı Seliena iki defa düşük yaptı. Sevgili, küçük Morel’e ebelik yapmamın da sebebi biraz bundan kaynaklanıyordu. Sevgili Seliana’yı pek seviyordum ve kendi elde edemediğimi onun sahip olmasını çok istiyordum..”

 

“Darein ve Seraphim’in kızı, Laila.. ona da mı sen ebelik yaptın?”, diye sorar Brom.

Cathber’den buna uzun bir süre cevap gelmeyince Brom kahkayı basar.

“Muhteşem Gökler adına, Dim Lodge’da ebelik yapmadığın biri var mı, senin?”, diye gülerek sorar genç hobbit.

“Lütfen, Efendi Hobbit.. Öyle deyince kulağa hiç hoş gelmiyor. Dim Lodge oduncuları dünyanın en naif insanları sayılmazlar. Ancak oradalar ve benim açımdan pek önemli olan bir görevi icra ediyorlar..”, diye söylenir yaşlı adam.

“Nedir o görev?”

“Dimwoods elf’lerinin, kendi dünyalarına çekilip çevreleriyle, dolayısıyla da dünyanın geri kalanıyla da olan etkileşimlerinin kesilmesini sırf varlıklarıyla engellemiş oluyorlar.”, diye açıklamaya çalışır Efendi Cathber.

“Dur bir dakika..”, der Brom ve kafasında hızlı bir hesap yapar ama denklemin bir sonuca varması için gerekli bir hanesi eksiktir. “Dim Lodge, ne zamandır orda duruyor?”

“Bayadır.. Neden sordun?”, der Cathber biraz temkinli bir şekilde.

“Ahhaaa! Hiçbir yerin ortasındaki o köy.. Themalsar savaşından sonra kuruldu, öyle değil mi?”, diye sorar Brom.

“Evet.. Ne olmuş ki? Themalsar savaşı oldukça uzun yüz yıllar önce oldu.. Ve o köyün kurulduğu yer de ‘hiç bir yer’ değil.”, diye alınmış sesle cevap verir yaşlı adam.

“O köyün kurulmasını sen sağladın!”, diye ünler Brom birden.

“Ben.. uhhmm.. bu konuda bazı şahsiyetleri.. ikna etmiş olabilirim.. zamanında..”, diye, cılız, utanmış bir ifadeyle söylenir Cathber.

“Muhteşem Gökler adına! Bu ormanda elinin değmediği bir şey var mı?”, diye hayretle sorar genç hobbit.

“Vardır, herhalde.. Orman mütemadiyen nefes alan ve değişken bir bütündür.”, diye geçiştirmeye çalışır yaşlı adam.

“Ama neden?”, diye sorar genç hobbit.

“Uhhmm.. sorduğun soru biraz muallak, Efendi Hobbit. Biraz daha spesifik sorarsan sanki kendimi daha az utandırmış olacağım.”, diye söylenir Cathber.

“Peki o zaman.”, der Brom. “Neden orada, hiçbir yerin kıç kıyısında bir köy kurdurttun ve neden her yerde parmağın var?”

 

“Uhhmm.. Öncelikle, ‘hiçbir yerin kıç kıyısı’ ifadene alındım. O bölge ağaç bakımından fevkalde verimli bir bölge. İşlenen ağaçlardan elde edilen kerestelerden ev, mobilya, at arabası, gemi, silah, mancınık ve daha bir çok şeyde kullanılabilecek üç farklı ağaç türünün uyum içerisinde yetiştiği bir bölge. Diğer sebebini zaten söyledim. Elf’ler biraz fazla kendi içlerine kapanmaya başlamışlardı. Themalsar Savaşında bunun zararlarını çok acı bir şekilde gördük. Kimse kimseyle konuşmuyordu. Kimse kimseye inanmıyordu. Kimse kimsenin sıkıntılarını umursamıyordu.. Ve düşman bu durumu aleyhimize çok iyi bir şekilde kullandı. Savaş bir – iki yılda lehimize bitebilecekken, dört – beş yıl sürde ve neredeyse aleyhimize bitiyordu.. O savaşın bugün bile kaç ‘on bin’ hayata mal olduğu bilinmiyor.. Ben sadece bunun bir daha tekrarlanmasını istemiyordum ve ellerimi havada sallayıp hayıflanmaktansa bu konuda bir şeyler yapmaya karar verdim, ve yaptım da. Neden her şeye burnumu sokmamla alakalı soruna gelirsek, bu.. şimdi cevap verebileceğim bir soru değil, Efendi Hobbit. Belki bir gün. Sadece şimdi değil.”, der Efendi Cathber ve genç Brom bu yaşlı adama, yaptıklarına, uzak görüşlülüğüne ve, bir anlamda, acımasızca alıp uyguladığı kararlara hayret eder.

 

“Hikayenin devamını dinlemek istiyor musun, istemiyor musun?”, diye biraz utanmış, biraz da deşifre olmuş olmanın verdiği rahatsızlıkla söylenir yaşlı adam.

“Tabi ki dinlemek istiyorum.”, der Brom ister istemez.

 

Laila doğduktan sonra Seraphim’in ailesi için işler biraz değişmeye başladı. Çocuklar ve torunlar.. bazen bir topluğun tüm inadını kırabiliyorlar. Ne kadar ilginç, öyle değil mi? Bir bebeğin, dünyadaki en aciz varlığın, böylesi muazzam bir etkisi olabilmesi.. Halbuki, Seraphim’e yapılanlardan dolayı elf’lerle şahsen görüşmeye gitmiştim ve söylediklerim bir kulaklarından girip diğerinden çıkmıştı.. Sevgili Seraphim’in geri dönmesine izin vermediler. Ama o kızcağız da artık dönmek istemiyordu. Dim Lodge’da bir evi, aşık olduğu bir erkeği ve yepyeni bir dünyası olan bebek Laila’sı vardı.. Neden geri dönsün ki? Bebek Laila büyümeye başlayınca elf’ler de ister istemez bazı kıpraşmalar oldu. Kızın kendi öz kültüründen tamamen kopuk, daha da kötüsü, annesine yapılanlardan sonra, elf’lere düşman olarak büyümesini istemiyorlardı ve en sonunda, küçük Laila’yı da getirmesi koşuluyla Seraphim’in ailesini ziyaret etmesine müsaade ettiler..

Dediğim gibi..

Ahmaklık..

O kız yaz demeden, kış demeden dört yıl boyunca neredeyse her ay küçük Laila ile birlikte iki gün süren o yolculuğu yaptı. Nevarki bir seferinde Seraphim’in babası hastalandığı için, elf’lerle ticaret yapan küçük bir grupla çıktı yola. Hava fevkalade soğuk olduğu için de Laila’yı almadı yanına. Ve yolda kurtların saldırısına uğradılar. Gruptan ağır yaralanmış bir şekilde sadece iki kişi kurtulabildi ve ne yazık ki Seraphim kurtulanlar arasında değildi.

Elf’ler cenazenin kendi köylerinde yapılmasını istediler —oldukça da yüzsüzce bir şekilde. Zavallı Darien ormancılarla elf’ler arasında bir sorun çıkmasın diye büyün hiddetini içine attı ve buna sesini çıkarmadı. Laila’yı kardeşi Aramsis ve  teyzesi Seleina’ya bıraktı ve elf’lerin köyüne, cenazeye gitti. Seliena o an hamileydi ve kız kardeşine olanlardan ötürü de tam anlamıyla perişan olmuştu. Cenazede elf’ler Seraphim’e olanlardan dolayı Darien’i suçlamaya kalktılar ve genç Darien’de onlara bir ormancı olmanın ne demek olduğunu harika bir şekilde göstermiş oldu. Tabii bu güzel Seraphim’i geri getirmediği gibi üzüntüden mahvolmuş Seleina’nın da düşük yapmasına sebep oldu. Zavallı kız. Elf’ler, dostu, sırdaşı ve kız kardeşi olan Seraphim’in cenazesine gelmesine izin verilmedikleri gibi, kızcağız bir de bebeğinden oldu.

Darien o kışı Dim Lodge’da kızı, küçük Laila ile geçirdi, ilk bahar geldiğinde de nesi varsa toplayıp Dim Lodge’dan ayrıldı ve kızıyla beraber Serenity Home’a yerleşti..

 

“Bu.. çok acıklı bir hikaye..”, der Brom sessizce ve düşünceli bir şekilde.

“Evet, Efendi Hobbit. Acıklı ve trajik bir hikaye. Aynı zamanda da ahmaklığın nelere mal olduğunu gösteren bir hikaye. İlginçtir, güzel Seraphim’in ölümünden sonra tam dört yıl boyunca neredeyse hiç durmaksızın Nurturing Heaven’a yağmur yağdı..”, der Efendi Cathber kindar bir sesle.

“Bunu senin yaptığını biliyorlarmıydı peki?”, diye sorar Brom ister istemez.

“Tahmin ettiklerinde eminim ama evim onların köyünden sadece bir gün mesafede olmasına rağmen bir kere bile bu konuda gelip benden bir talep yada ricada bulunmadılar. Sanıyorum yapacak başka işlerim olmasaydı, bugün bile o yağmur devam ediyor olurdu.. Elf’ler ‘başlarına geleni’ sabırla çekmeyi tercih ettiler ama dört yılın sonunda tarlaları da, ekinleri de tamamen mahvolmuştu ve ironik bir şekilde de Dim Lodge oduncularına muhtaç kaldılar.”, diye ekler Cathber, yüzünde haşin bir sırıtışla.

 

“Laila!”, diye ünler genç Brom birden. “Darien onu bir izci olarak yetiştirilmek üzere İzci Efendisi Davien’e vermek istiyordu!”

“İlginç..”, der Cathber ve dibinde yürüyen genç hobbit’e tek kaşı kalkmış bir şekilde bakar.

“İlginç olan nedir?”, diye sorar Brom.

“Senin bundan haberdar olman! Özellikle de bunun oldukça.. hatta fevkalade spesifik bir bilgi olduğunu düşünürsek..”, der yaşlı adam..

Brom birden gafına ayılır ve susar.

Efendi Cathber gülümser.

“Sorun değil, sorun değil.. Anlatmak istemiyorsan anlatmazsın, olur biter. Ama yolumuz uzun ve konuşmak daha keyiflidir.

 

Genç hobbit uzun bir süre sessizliğini korumayı tercih eder. Ama en sonunda başından geçenleri bu yaşlı ve ‘hafif kaçık’ adama anlatmaya karar verir. En azından bir kısmını.

Brom ilk ısırılışının ayrıntılarına girmez. Aslına bakılırsa ısırıldığı hiçbir durumdan bahsetmez ve olayı ‘içime doğdu’ yada ‘hobbit’lere özel bir yeti’ olarak geçiştirmeyi tercih eder. Nedenini kendisi de bilemez ama içinden bir ses, sanki bundan kimseye bahsetmemesi gerektiğini söyler ona —en azından şimdilik.

Genç hobbit evinden ayrılmasını, kuzeye, zigzaglar çizerek gidişini, yolda karşılaştıklarını, günlerce takılıp kaldığı haydut kampını ve Şerif Standorin, İzci Efendileri Davien ve Moorat’in o kampı basmalarını, oradan kaçışını, Croaking Mire’da başına gelenleri, pis ve bulanık suyun içine düşmesini, orada karşılaştığı dehşet yaratık ve ‘Muhafız’ kısmını atlayarak anlatır. Benzer bir şekilde Tinker Hills’e ‘uğradığını’, oradan da Miasmire’da yaşadıklarını, ‘merakından’ ve ‘hazır gelmişken’ görmek için Gulls Perch’in kenarından ‘teğet’ geçmesinden bahseder. Son olarak da Arashkan Irmağının kenarında kamp yapmak için durmasını ve yaşlı adamla karşılaşmasını, ‘İşte tam o sırada da siz çıkageldiniz!’, diye anlatır ve hikayesini bitirir.

“Bu.. fevkalade bir hikaye Efendi Hobbit.”, der yaşlı Cathber. “Ve bunu benimle paylaştığın için teşekkür ederim.”

Brom tedirgin bir şekilde omuzlarını silker. Yaşlı adamın, anlatığı hikayeye inandığından emindir. Yaşlı adamın, anlatığı hikayedeki boşlukları fark ettiğinden de emindir. Ama bunları sorgulamamasından dolayı da memnun olur zira hikayesini, böylesi sansürlenmiş olarak anlatmış olması bile kendisi için büyük bir adımdır..

 

Cathber ve Brom, iki gün sonra Tel’Shee dim’Ora’Nurturing Heaven’a varırlar.

Yaşlı adamın kendisine Seraphim Silverdûne’ün trajik hikayesini anlatması sonrasında, elf’leri ve köylerini çok merak ediyor olmasına rağmen genç Brom oraya uğramak noktasında isteksizdir. Cathber ondaki bu isteksizliğini gördüğünde, ilginç bir şekilde onu zorlamaz, benzer bir isteksizlikle kendisi de gitmez. Onun yerine güneye, yaşlı adamın evine doğru yönelirler..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Uhhmm.. Senin evin bu mu?”, diye tek kaşı kalkmış bir şekilde sorar genç hobbit, önünde duran harabeye bakarak. Sonra söylediği şeyin kulağa nasıl gelebileceğine ayılır ve düzeltir..

“Bu mu senin evin?”

..diye!

“İlkini tercih ederdim, Efendi Hobbit..”, der yaşlı Cathber alınmış bir şekilde.

“Ben.. özür dilerim.. Ne dediğimi bilmiyorum.”, der Brom utancından kıpkırmızı olmuş bir suratla.

“Sorun değil, sorun değil. Benim gibi yalnız başına yaşayan deli bir berduşun, herhangi bir hobbit’in eviyle kıyaslanabilecek bir evi olması mümkün değildi zaten.”, der esefli bir sesle.

“Yani..”, deyiverir Brom ve daha da kızarmış yüzünü elleri arasında gizler.

“Bu yaşlı adamı daha fazla yerin dibine geçirme istersen!”, der Cathber biraz kızarak.

“İstemem. Söz.”, diye cılız bir sesle cevap verir genç hobbit.

 

Genç Brom, yaşlı adamın evine bakar ve içi cızlar. Evin kapısı yarı açıktır ve sarkık vaziyettedir. Çatısı çökmüş ve kiremitleri dökülüp her yere saçılmıştır. Duvarlarında bariz delikler vardır ve çöken çatı yüzünden de evin küçük pencereleri de dışa doğru pörtlemiştir..

 

“Uzun zamandır gelmemiştim buraya.”, der yaşlı adam sanki kendi kendisine konuşuyormuş gibi. “Evi dahi olsa, insanın geri dönmek için bir sebebi olmayınca.. eh.. bu hale geliyor işte. Bu da sana bir ders olsun Efendi Hobbit. Bir erkeğin ‘çatısı’ vardır ve sadece o çatının efendisidir. Bir evi ‘ev’ yapansa kadındır. Eminim bu ifademden hoşlanmayacak birileri olacaktır ama önce yedi yüz yıl benim yaşadıklarımı yaşasınlar, benim gördüklerimi görsünler, bende olmayanları da kendi hayatlarından çıkarsınlar, ondan sonra gelip bana vaaz etmeye kalksınlar!”

Yaşlı adam, yan yatmış açık kapısını doğrultur ve yerine oturtmaya çalışır. Çok kısa bir anlığına bunu başarmış gibi görünür ama kapı çatırdar.. ve tamamen çürümüş bir şekilde yere dökülür.

“Hmmm..”, der Efendi Cathber. “Sanırım bu sefer biraz fazla uzak kaldım. Kaç yıl oldu? Dört mü, beş mi? Hayır, sanırım altı yada sekiz yıl ama on iki olma ihtimali daha fazla sanki.. Tamam. Buldum.. On altı sene! Evet. Sanırım biraz fazla uzak kalmışım..”

 

Brom hayretle adama bakar ve kendisinin evinden, bırakın on altı seneyi, altı ay bile uzak kalabileceğini düşüne—

Genç hobbit hayretle olduğu yerde kalakalır zira evinden ayrılalı iki yıl ve dört ay geçmiştir bile!

Brom tam anlamıyla şok olmuş bir şekilde, öylece durur..

İki yıl, dört ay!

Bu.. bir hobbit’in evinden, bahçesinden, çiçeklerinden, annesinin yadigar fincanlarından, şöminesinin sıcaklığından, kitaplarından ve keyifli tembel hayatından uzak kaldığı ve belki de hiç duyulmamış bir süredir..

Bu basit hesap.. ve sonucu, genç hobbit’in bir anda korkmasına sebep olur. Sanki erişilemez, yıkılamaz, içsel ve kendisini bir hobbit yapan en temel tabularının yıkılması anlamına geldiğini hisseder. Ve ısırılmasına da tamamen bir başka açıdan bakmasına sebep olur.

 

“Öylece orada duracak mısın, delikanlı? Yoksa gelip biraz işin ucundan tutacak mısın?”, diye sorar yaşlı adam umutsuzca evine bakarak. Sonra adamın yaşlı omuzları çöker, ve evinin kapısından ayrılır.

“Gel, Efendi Hobbit. Herhangi bir şeye başlamak için biraz geç oldu. Bu gün burada kamp kuralım. Yarın, tazelenmiş bir şekilde kalktığımızda bakarız. Şayet en ufak bir umut ışığı görürsek, işe başlarız. Umut yoksa güneye, yolumuza devam ederiz..”, der yaşlı adam yenilgiyle.

Brom sesini çıkarmadan gider, kuru çalı çırpı ve dal toplar ve ufak bir ateş yakar. Sonra yakınlardaki bir çayırdan su getirir ve yaşlı adamın sepetinden biraz patates, biraz patlıcan, biraz da mantar çıkartır, gözü bir anlığına, aylar —neredeyse bir yıl— önce, ilk bu sepeti açtığında gördüğü ve bir şekilde hala tap taze kalmayı başarmış olan çileklere takılır, daha önce defalarca olduğu gibi yine gözlerini kaçırır, sepetin kapağını kapatır ve tekrar ateşin başına gelir. Sırt çantasından küçük kamp tenceresini çıkartıp içine önce su koyar, sonra da patatesleri, panlıcanları ve mantarları doğrayıp tencerenin içine atar ve kaynamasını beklerken de çadırını çıkartıp kurar.

Bütün bunlar olurken yaşlı Cathber ise devrilmiş bir ağaç kütüğünün üstüne oturmuş, kayıp bir ifadeyle evinden kalan harabeye bakar.

Genç Brom, yemek hazır olunca iki tabağa yemeği boca eder, tabaklardan birini sessizce yaşlı adamın yanına bırakır, diğerini ise kendisi alır, ateşin başına oturur ve yemeye başlar.

Ateş başında geçen her gece, muhabbet gecesi değildir. Bazıları sadece sessizce geçirilen gecelerdendir ve belli ki bu gece, o gecelerden olacaktır..

Brom, bir yandan yemeğini yerken, bir yandan da yaşlı adamı seyreder ve bir anda adamın yüzündeki ‘kayıp’ ifadenin derinliklerine ulaşıverir;

Bu yaşlı, mazbut, hafif deli gibi görünen ve tamamen bir berduş hayatı yaşayıp bu uçsuz bucaksız ormanı, içinde yaşayan ağaçları, bitkileri, hayvanları, insanları, elf’leri, oger’leri, dwarf’ları ve genç hobbit’in daha görmediği ve muhtemelen de hiçbir zaman haberi bile olmayacak varlıkları korurken o kadar çok şeyinden vazgeçmiştir ki..

Adam, hayatında sevdiği tek kadını, beraber katıldıkları büyük bir savaşta gönderildiği afaki bir misyonda kaybetmiş ve bir daha bir başka kadının sıcaklığında huzur aramamış, devamlı görüp gözettiği ormanı dolayısıyla pek az uğradığı evi de artık bir harabeye dönmüştü..

Bu yaşlı ve yalnız adam şu anda bile belki sadece bir şeyi düşünmekteydi;

“Elime ne geçti?”

Yaşadığı 740 küsur yıl sonunda ve bütün yaşadığı ve yaşattıklarına karşın gösterebileceği hiçbir şeyi yoktu. Ne bir hayatı, ne bir sevgilisi, ne bir anıtı, ne de emeklerinin mirasıçısı olabilecek bir çocuğu..

Brom, kendi evinde, keyifli şöminesinin başında, annesinin antika fincanından çayını yudumlarken okuduğu kitaplarıyla yalnızlığın keyfini çıkarmasına karşın, ve çok da aceleye getirmemesi koşuluyla yine de bir gün güzel, mutlu bir kız bulma, ve zamanı gelince de çocukları olacağı umuduyla yaşamıştı. Yaşlı Cathber için ise bu asla olmamış ve belli ki artık olma ihtimali de yoktur..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yaşlı Cathber, çekiç seslerine uyanır. Gece geç saatlere kadar oturmuş, sonra da derin bir hüzünle, öylece ateşin yanına kıvrılıp yatmış, şimdi de şiddetli bir baş ağrısıyla gözlerini açar ve etrafına bakınır. Sabah bitmek üzeredir ve öğlenin gelmesi de an meselesidir. Cathber ıkınarak kalkar ve, “Nedir bu gürültü böyle? Yaşlı bir adama kimsenin saygısı kalmadı mı artık?”, diye kış uykusundan erken uyanmış bir boz ayısı gibi asabice homurdanır.

“Günaydın, Efendi Cathber!”, diye genç hobbit’in aşırı mutlu sesini duyar ve sabahları ‘şirin’ kalkan gençler hakkında tam olarak ne düşündüğünü söylenmeye başlar.

“Kahvaltın, ateşin hemen yanında. Evinin arkasında biraz üzüm buldum. Hala hayatta olduklarını görünce toplayıp onlardan da koydum tabağa!”, der Brom aynı ‘şirin’ sesiyle.

Efendi Cathber yine homurdanır ama adı geçen tabağı görünce ister istemez susar. Tabağın yanında duran bir kova suyla ellerini ve yüzünü yıkar, sonra da oturup genç hobbit’in onun için hazırladığı kahvaltıyı yemeye başlar. Kalan son üzümleri de bitirince biraz kendine gelmiş gibi etrafına bakınır ve..

..öylece kalakalır.

Yaşlı adam hayretle evinin, yerine yeniden monte edilmiş kapısına, sökülüp, tamir edilip, tekrar yerlerine takılmış olan küçük pencerelerine,  kırılıp dökülenlerin yerinde yeni, doldurma tahta ve odunlarla kapatılmış duvarlarına bakar.

Başını kaldırdığında ise genç hobbit’i çatıda, kiremitlerle uğraşır halde bulur.

“Sen.. ne yapıyorsun evime?”, diye sorar hayretle.

“Bir şey mi dediniz, Efendi Cathber? Çok uzaktasınız. Dediğiniz şeyleri duyamıyorum.”, diye abartılı bir şekilde bağırır Brom.

Cathber kaşlarını çatar.

Tekrar ıkınarak ayağa kalkar ve genç hobbit’in üzerinde çalıştığı çatıya yaklaşır.

“Sana, evime ne yaptığını sordum.”, der yaşlı adam biraz asabice.

“Dün akşam siz, sabah olunca ‘en ufak bir umut ışığı varsa..’, demiştiniz..”, der Brom.

“Evet, demiştim.”, der yaşlı Cathber.

“Bende en ufak bir umur ışığı gördüm ve siz biraz yorgundunuz dün akşam, bende sizi uyandırmadan başlamaya karar verdim. Korkarım ben bir marangoz olmadığım için bazı yerleri ahşaptan ‘vitray’ tekniği kullanarak kapattım. Bir ara ormancılardan gelip onları düzgün ve kalıcı bir şekilde tamir etmelerini istemeniz gerekecek. Eminin rica ederseniz, buna gönüllü olacak bir kaç tanesi çıkacaktır. Kiremitlerin bazıları da kullanılamaz halde kırılmışlar. Onların yerine de az ileride ki çayın kenarında bulduğum geniş ve yassı taşları yerleştirdim ve aralarını da içine saman karıştırılmış çamurla kapattım. Gönüllü gelecek ormancılardan onları da tamir etmelerini isteyebilirsiniz.”, diye cevap verir Brom.

Cathber biraz daha kaşlarını çatar ama bir şey demez.

Yaşlı adam sesini çıkarmayınca Brom biraz rahatlamış bir şekilde tekrar kiremitleri çakmaya başlar. İşi bittiğinde kayarak aşağı atlar.

“İçeriyi de biraz süpürüp temizlersek, oturulabilir bir hale getirmiş oluruz. Müsait olduğunuzda ormanın bu tarafında ufak bir yağmur yağdırırsanız, nereler akıtıp sızdırıyor, görmüş oluruz.”, der. “Sonra da bahçeyle uğraşırız. Ben marangoz olmayabilirim ama bahçe olayından çok iyi anlarım.”

“Neden?”, diye sorar Cathber.

“Ne, neden?”, diye anlamamış gibi Brom’da yaşlı adama sorar.

Cathber, genç hobbit’e sessizce bakar.

Brom omuzlarını silker.

“Ben bir hobbit’im, Efendi Cathber. Bu ne demek biliyor musun?”, der ciddi bir sesle.

“Bu oldukça muallak bir soru Efendi Hobbit—”, diye başlar Cathber ama Brom araya girer.

“Bir hobbit, üç temel elementten oluşur, Efendi Cathber.”, der aynı ciddiyetle. “Birincisi; tembelliği, ikincisi; konforu.. üçüncüsü ise; EVİ! Bu üç elementin olduğu her yerde mutlaka bir hobbit vardır!”

“Bunun benim evime yaptıklarınızla alakasını kuramadım, Efendi Hobbit.”, der Cathber tek kaşı kalkmış bir şekilde.

 

“Siz tembellik nedir bilmezsiniz ve tembelin halinden de anlayamazsınız, Efendi Cathber. Bildiğinizi sandığınız şeye de gerçekte tembellik denemez. Konfor ise bugüne kadar sizin yakınınızdan bile geçmemiş belli ki.. Dolayısıyla sizden asla doğru düzgün bir hobbit olmaz! Ama bir ev, Efendi Cathber.. Herkesin ‘evim’ diyebileceği bir yeri olmalı.. Ve sizinki yıkılmış. Bir hobbit olarak, tembel fakiri olmanıza tahammül edebilirim. Konfor yoksulu oluşunuza da müsamaha gösterebilirim. Ama buna—”, der genç hobbit ve evi gösterir. “—sessiz kalmam mümkün değildi!”

 

YaşlıCathber alık alık önünde duran hobbit’e bakar ve söyledikleri şey zavallı adamcağızın zihnini çarpıtır!

Neden sonra mırıldanır.

“Uğraşınız için teşekkür ederim, Efendi Brom. Ama nadiren uğradığım bir yerdi burası..”

“‘Kimin kime faydası dokunur, kimin kime yardımı olur hiç belli olmaz bu dünyada..’ Bunlar sizin sözlerinizdi.. Zamanı gelince hepimiz, istesek de, istemesek de gideceğiz. Ama bir hobbit olarak son dakikama kadar tembel ve konforlu bir şekilde ve şu anda içinde olmasam da yine de bunun eviminde olmasını istiyorum. Gerçekte siz nadiren buraya uğramıyorsunuz, Efendi Cathber. Siz, buraya gelmemek için çaba gösteriyorsunuz..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bunu takip eden iki hafta boyunca genç Brom ve yaşlı Cathber evin tamiri ve bahçe düzenlemesiyle uğraşırlar. Bittiğinde ev hala herhangi bir hobbit’in eviyle kıyaslanacak durumu yoktur, ama üç temel elemente de sahiptir; tembelce ve konforlu bir şekilde oturulabilir ‘ev’..

“Hmmph!”, diye homurdandır yaşlı Cathber, göreceli bir konforla yanan küçük şöminenin önünde çarpık sandalyesinde oturmuş, elinde bir kenarı çatlamış eski fincandan sıcak çayını yudumlarken.

“Ne oldu?”, diye sorar genç hobbit, kendi oturduğu yerden, ayaklarını şömineye doğru uzatmış, bir başka fincandan kendi sıcak çayını hüpletirken. Genç hobbit’in fincanı çatlak değildir ve yaşlı adamın fincanı ile aynı setin parçası da değildir. Bu fincan, ortalama bir alıcının gözünde sadece burun kıvırtacağı kadar yıpranmıştır. Bir antikacı ise, üstünde bir zamanlar incelikle işlenmiş, pembe varak çiçekleri görecek ve fincanın yüzlerce yıllık ve paha biçilmez olduğunu, ağzı sulanarak itiraf edecektir —en azından kendisine!

“İtiraf etmeliyim ki bu yağmur altında ıslanmaktan daha keyifli.”, der adam.

“Di mi ama?”, diye keyifle sırıtır Brom ve çayından bir yudum daha hüpletir.

“Fazla rahat..”, der Cathber ve kendisi de çayını yudumlar.

“Ahhaaa..”, der genç hobbit. “Zamanla alışacağından eminim. Ama her ‘ilaç’ gibi, bunun da işe yaramasına izin vermelisin..”

Yaşlı adam ‘fırk’lar..

..ve aralarında duran küçük, iğreti tehpanın üzerindeki kil tabaktan bir kurabiye daha alır.

“Hamur işinden, bahçeden anladığın kadar anlıyorsun. Bu kurabiyeler harika. Hele onları bir fırında değil de bu acınası şöminede yaptığını düşününce..”

“Tembeller, dünyadaki en kuvvetli hayal gücüne sahip insanlardır..”, diye kendisi de kurabiyelerden bir tanesine uzanır, hafif çayına bandırır, sonra yemeye başlar.

“Eminim bunun için mantıklı bir açıklaman vardır.”, der Cathber.

“Tabii.”, der genç hobbit, tekrar sırıtarak. “Tembel olmaya devam edebilmek için, ‘bunu en çabuk ve en kestirme yoldan nasıl yaparım da tekrar şöminemin önünde mutlu bir şekilde oturabilirim?’ düşüncesinin üstesinden gelemeyeceği bir hayal gücü yoktur bu dünyada..”

Yaşlı adam kıkırdar.

“Teşekkür ederim, Efendi Hobbit.”, der Cathber. “Bunca yıldan sonra ilk defa ‘evim’ oldu.. Evim ve baktığımda rastgele çalı çırpı yerine düzenli bir ‘bahçem’..”

“Ben teşekkür ederim, Efendi Cathber. Sayenizde kendi başıma asla göremeyeceğim şeyleri gösterdiniz bana.”, diye samimi bir şekilde cevap verir Brom.

 

Cathber bunun üzerine sessizleşir.

Şömineden mutlu çatırtılar gelir.

Dışarıda hava kararır.

Uzun bir süre fincan, hüpletme ve kurabiye ‘kıt’latması dışında hiçbir ses duyulmaz.

 

“İstersen..”, der düşünceli bir şekilde yaşlı adam, neden sonra. “Seni evine gönderebilirim..”

“Ne? Nasıl yani?”, diye irkilir genç hobbit birden ve elindeki antika fincanı neredeyse düşürür.

“Benim ne olduğumu sanıyorum ki artık tahmin etmişsindir. Hoş, gizlemek için özel bir çaba da sarf etmemiştim doğrusu.”, der Efendi Cathber.

“İlk karşılaştığımızda, fırtınayı çağırdığınızı söylediğinizde bazı kuşkularım oluşmadı değil. Ayrıca burası için devamlı ‘ormanım’ ifadesini kullanmanız, başlı başına bir ilamdı.. Ama siz mevzu etmediğiniz için ben de nezaketsizlik etmek istemedim.”, diye itiraf eder genç hobbit.

“Bundan dolayı ayrıca teşekkür ederim.”, der yaşlı adam. “İstersen.. kapımın önündeki çınar ağacından, senin evinin bahçesindeki çınara bir kapı açabilirim. Teknik olarak hedef ağaca dokunmuş yada en azından onu görmüş olmalıydım, ama beraber olduğumuz bu son bir yıl boyunca bahçenden ve bahçendeki ağaçlardan, ve özellikle de çınarından o kadar çok bahsettin ki, görmüş gibi ayrıntılarını zihnimde canlandırabiliyorum.”

Brom hayret.. ve özlemle oturduğu yamuk sandalyede kalakalır.. Konuşmak için bir kaç defa ağzını açar ama herhangi bir ses çıkmaz.

Dahası, hemen yanınada peyda olan garip.. ve biraz da ürkütücü bir ‘hissin’ varlığına ayılır ve o his ona bu tercihin tamamen kendisine ait olduğunu ve önündeki ‘dönmek’ ile ‘devam etmek’ arasındaki iki seçenek ona kati bir şeyler söyler.

Geri dönerse evine, sıcak şöminesine, annesinin yadigar fincanlarına, kitaplarına, kıtır kurabiyelerine, ve muhtemelen de tembel, konforlu evinde mutlu bir şekilde yaşayıp gideceğini..

Devam etmesi halinde ise, evinden ayrıldığı geceden beri karşılaştığı bütün şeylerin aynısını ve çok daha fazlasını yaşayacağını, dahası bir gün geri döndüğünde, evine dair adı geçen şeylere kavuşmasına rağmen, muhtemelen bir daha mutlu olmayabileceğini söyler ona..

 

Brom Bumblebrim, kendisini dikkatle izleyen yaşlı Cathber’a bakar.

“Neden ben?”, diye soruverir.

Yaşlı adam, ona sessiz bir dakika boyunca bakar. Sonra gözlerini kısarak cevap verir.

“Sorunu yanlış kişiye soruyorsun, Efendi Hobbit. Ama düşünmen gereken asıl şey, sorduğun soru da değil.”, der ona.

“Nedir peki düşünmem gereken şey?”, diye sorar Brom kayıp bir sesle.

Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig sırıtır.

“ÇÜNKÜ sen..”, der.

Genç hobbit kaşlarını çatar.

“Hiç bi şey anlamadım.”, der hafif gıcık olmuş bir ifadeyle.

Yaşlı adam omuzlarını silker, yanında duran tabaktan bir kurabiye daha alır, kendi çayına bandırır ve ağzına atar.

“Ben de anladığımı söylemedim zaten!”, diye kıkırdar.

“Hiç yardımcı olmuyorsunuz, Efendi Cathber..”, diye homurdanır Brom.

 

“Sana bir seçenek verdim, delikanlı. Sanıyorum, sadece bu seçeneği sana sunmuş olarak bazı şeyleri anlama fırsatı da doğurmuş oldum. Gerisini senin düşünmen lazım.

Ben, bana verilen seçeklerden, bunca yüz yıl sonra ‘Elime ne geçti?’, diye sorulduğunda vereceğim cevap, ‘Hiç bir şey!’ olacak. Ama zaten yaptıklarım da asla benimle ve benim elde edeceğim kazançlarımla ilgili olmadı. Yaptıklarımı, ‘yaşadığımız dünya, ve bu dünyanın geleceği’ için yaptım.

Ben göçüp gittiğimde ve üzerinden yeterince zaman geçtiğinde bu dünyada kimse beni hatırlamayacak. Ama beni hatırlamayacak ‘özgür kimseler’ de olmuş olacak!”

 

Genç hobbit, muallak olduğu kadar da ‘kocaman’ olan bu cevap karşısında tökezler. Brom kendisini hiçbir zaman önemli biri olarak görmemiştir. Ancak evinden ayrıldığı geceden beri karşılaştığı şeyleri düşündüğünde; Croaking Mire’deki dehşet yaratığı, onun bu dünyada serbest kalmasını engellemek için binlerce yıldır başında nöbet tutan ‘Muhafızı’, büyülü korumaları dolayısıyla kimsenin giremediği Sessiz Gnome’ların köyünü ve orada yaşadıklarını, Gulls Perch’e girmesine ‘izin verilmiş’ olmasını, dünyada hayatta olan pek az ölümlünün oturup ‘muhabbet’ ettiği anne Titania’yı, onun vadisini kurtarmak için verdiği mücadeleyi ve bunun için yapmaz zorunda kaldığı şeyleri, güzel, saf ve olağanüstü Aremela’sını, ve garip bir ‘tesadüfle’ bu yaşlı adamla; yedi yüz kırk küsur yıl önce Themalsar’da savaşmış olan Cathber Gwet’chen Bolgrig ile karşılaşmasını düşünür.

 

“Göster bana.”, der sessizce.

Yaşlı adam ‘hımpf’lar ve yavaşça yerinden kalkar. Ağır adımlarla küçük kulübenin kapısını açar ve kararmakta olan akşam ışığında bile güzel görünen bahçesine çıkar.

Genç hobbit ise sessizce onu peşinden takip eder.

Yaşlı adam bahçesinin kenarındaki koca çınarın yanına geldiğinde nazikçe ağaca dokunur.

“Benden daha yaşlı bildiğim tek sen varsın. Tamara ile senin gölgende karşılaşmıştık, hatırlıyor musun?”, der yaşlı adam. Sonra Brom’a döner ve kıkırdar. “..Ve ilk kavgamızı da o zaman yapmıştık! İkimizde bu kıymetli ağacın hediye edeceği bir ‘asa’nın peşindeydik. İkimiz de asayı istiyorduk ve ikimizde hakkımız olduğunu düşündüğümüz o asadan vazgeçmek istemiyorduk. Tamara.. ateşli bir kızdı.. Ateşli ve inatçı.. Ben de inatçıydım ama sanırım onun kadar yakıcı bir güzelliğe sahip değildim!”

Brom, yaşlı Cathber’in eşinden bu kadar ‘mutlu’ bir şekilde bahsettiğine ilk defa müşahade eder.

“En sonunda ona, asayı alabileceğini, benim ise yeni bir asa için iki yüz yıl bekleyebileceğimi ve bunun sorun olmayacağını söyledim.”, der yaşlı adam ve dolu gözlerle gülümser. “Asayı o aldı. Ama ben de onu almış oldum! Hayatımda yaptığım en değerli, ve en güzel takastı bu..”

Brom gülmek ister ama nedense sadece kendi gözlerinin de dolduğunu hisseder.

“Senden küçük bir ricada bulunacağım, Tamara; bu delikanlının evine bir kapı açman. Geçtiğimiz bu bir yılda bana hayata dair unuttuğum o kadar çok şeyi bana farkında olmadan hatırlattı. Ve bükülmüş evimi tekrar ayağa kaldırdı. Bence eve dönmek istiyorsa, bunu hakketti..”

Brom, yaşlı adamın ağaca eşinin adıyla hitap etmesini hayretle karşılar ve bir anda bu dünya hakkında ne kadar az şey bildiğini anlayıverir. Dahası, adamın neden evine dönmek istemediğine de ayılır.

Genç hobbit, Efendi Cathber’in ağaca neden ‘Tamara’ diye hitap ettiğini anlamaz. Ama her eve döndüğünde yada her kapısını açtığında ilk gördüğü şeyin o ağaç olması bu yaşlı adamı ne denli kahredebileceği konusunda bazı tahminleri vardır. Genç hobbit, kendisinin de bir gün bir ağaca ‘Aremela’ diye hitap edip etmeyeceğini düşünür..

Yada..

..yeleğinin pek az kullandığı iç cebinde sakladığı toğumları, hobbit evinin arka bahçesine ektiğinde yetişeceğini umduğu çileklere..

Aremela..

..diye mi hitap edecekti?

 

Yaşlı çınar birden esner gibi gerilir.

Ve gövdesinde, bir insanın eğilerek, bir hobbit’in ise hoplaya zıplaya geçebileceği bir gedik açılır..

Brom hayretle gediğin içinde Bowling Hills’i, sonra Greener Kasabasını, en sonunda da evini ve evinin güzel bahçesini, bahçesindeki ağaçları, çiçekleri ve ailesinin ona bıraktığı gülleri ve.. evini görür..

Genç hobbit göz yaşları içerisinde dizlerinin üzerine çöker..

..zira Brom Bumblebrim kararını çoktan vermiştir.

 

Evet.

Birgün evine, sıcak şöminesine, kitaplarına, annesinin yadigar fincanlarına, mutlu çörek ve kurabiyelerine, bahçesine ve güllerine geri dönecektir. Döndüğünde ise mutlu olup olmayacağı kati değildir. Ama evine tekrar ayak bastığında, iç cebinde sakladığı çilek tohumlarının, o tohumlar için verilen hayatın ve yapılan fedakarlığın hakkını da vermiş olarak dönmüş olacaktır.

 

“Gördüm ve teşekkür ederim, Efendi Cathber.”, der Brom sessizce.

“Gitmeyeceksin.”, der yaşlı adam ve bunu bir soru olarak sormaz.

“Bir gün, evet. Daha değil.. Evim ve tembel konforum hiçbir yere gitmiyorlar. Ama ben şimdi gidersem, elime bir daha geçmeyecek, ve belki de sadece küçük bir hobbit’e ihtiyaç duyulabilecek fırsatları da kaçırmış olacağım.”

 

Efendi Cathber, yüzünde belirmiş bir kahırla yavaşça kapanan gediği seyreden küçük dostuna bakar, ve  gülümser.

Bir elini genç hobbit’in omzuna koyar ve, “Bilgelik sana erken yaşta gelmiş, Efendi Hobbit.”, der nazikçe.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Genç Brom, yaşlı Cathber’le bir kaç gün daha kulubede kalırlar. Sonra da tekrar ‘fırtına avı’ için yola koyulurlar. İş daha bitmemiştir ve bir hobbit, başladığı işi yarıda bırakmaz. 

“Evinize tekrar döneceğinizi umuyorum, Efendi Cathber. Ve bunun için de sizden bir on altı yıl daha beklememenizi rica ediyorum.”, der Brom.

“Bu yolculukta bir şeyler öğrenen tek kişi sen değilsin, delikanlı.”, der Cathber sırıtarak. “Bana tembelliği olmasa da,  evimin kıymetini ve konforunu göstermeyi başardın. Ki bu da beni üçte iki hobbit yapıyor.”

“Bu kabul edilebilir bir oran, efendim.”, diye başıyla onlar genç hobbit.

Cathber kıkırdar.

“Sırada neresi var?”, diye sorar Brom.

“Sırada güneydeki komşularımız var; Elder Hills dwarf’ları..”

“Aaaaa.. Dwarf’lar.. Bu iyi..”, der Brom kaşları çatılı bir şekilde.

Yaşlı Cathber’in tek kaşı kalkar.

“Neden?”

Genç hobbit’in suratında haşin bir ifade belirir.

“Çünkü onlara söyleyecek bir çift lafım var!” 

 

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” VIII ile
devam edecek..

 


Brom Bumblebrim, hiç farkında olmadan bu yaşlı ve yalnız adama, sadece bir kaç ay sonra ve çok uzaklardan bir çocuk gönderecektir..

Bu çocuk boynuzlu doğacak ve bundan dolayı annesi taşlanarak köyünden kovulacak ve saklandığı ormanda da yaralarından dolayı ölecektir. Anneyi ve kasılmış kolları arasında tuttuğu ve hala hayatta olan küçük bebeğini birisi bulacaktır. O kişi de Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig’in kendisi olacaktır.

Yaşlı Cathber hayretle ‘kendisine sunulan’ bu bebeği alacak ve asla sahip olamadığı bir şeyi, kızı ve emeklerinin mirasıçısı olarak yetiştirecektir.

Efendi Cathber bu kıza ‘Tanrı’nın izniyle’, anlamına gelen ‘Inshala’ adını verecek ve bu küçük, sevimli yaratık büyüyecek, hem babası, hem de efendisi olarak gördüğü Cathber’in ölümünden sonra Rituel Ormanını sahiplenecek ve ‘bir sonraki nesil’ olarak onun mirasını devam ettirecektir..

Bu hikaye için bkz. “Inshala; The Daughter of Six” 

 

 

 
 

Shared Dreams (Part One)

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

 

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

 

Bu hikaye,
Eski Efendim, Sahibim
ve Çok Daha Fazlası..
‘dan
sonra yer alır..

 

 

Gecenin karanlığında, yoğun ağaç ve çalıların ardında hayal meyal parıldayan bir çift yeşil, cam gibi saydam göz, kısılmış bir şekilde yaşlı adamı takip etmektedir. Gözlerin sahibi, yetişkin bir insanı kapıp götürebilecek kadar güçlü ağzını açar ve uzun, ıslak, zımparamsı diliyle ağzın yanlarından aşağı doğru meyleden nerdeyse üçer karış uzunluğundaki hançer dişleri sessiz bir şapırtıyla yalar, sonra koca küt burnunu ıslatır, iyi göğsünün derinliklerinden, gök gürlemesini andıran bir hırıltı kaçar. Üç yüz küsür kiloluk muazzam cüssesine rağmen yine de yer çekimini inkar edercesine bir fısıltıyla dev patisini bir adım daha ileri atar ve tüm kasları sıçramaya hazır bir şekilde gerilir..

“Efendi Cathber..”, diye, hırıltılı, imalı bir ses duyulur ve yaşlı adamın yanında karalar içinde bir adam peyda oluverir. “..Sizi bulduğuma pek sevindim.”

Yaşlı ‘Efendi Cathber’ bir an irkilir, karalar içindeki sinsi adamı görünce temkinli bir şekilde rahatlar.

“Merhaba, genç..?”, diye vızıltıyı andıran kısık ve kırık bir sesle sorar yaşlı adam.

“Aager.. Aager Fogstep, efendim..”, diye tanıtır kendisini karalar içindeki sinsi görünümlü adam.

“Aaaa.. Efendi Aager. Saygı değer Şerif Standorin sizden bahsetmişti.”, diye dişlek bir şekilde sırıtır Efendi Cathber.

 

Aager Fogstep, Efendi Cathber’i farkındasız bir evhamla inceler. Yaşlı adam sadece yaşını geçmiş değil, yaşını geçeli yüz yıllar geçmiş biri gibidir zira kel kafasında saç kalmamış ve bu hali çok, ama çok uzun zaman önce gerçekleşecek kadar ‘güneş görmüş’tür. Uzun, ak sakalları neredeyse beline kadar inmiş ve çöp gibi kolları, yırtık cübbesinden görünen sıska bacakları ve kambur haliyle acınası bir haldedir.

Aager gördüklerine rağmen doğal temkini elden bırakmaz. Şerif Standorin, Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman ve iki İzci Efendileri, Devien ve Moorat’in bu yaşlı adam hakkında konuşurken gösterdikleri saygıya bakılırsa, söz konusu saygı adamın yaşı ile sınırlı değildir.

Aager rivayet ve dedikodulara özellikle kulak kabartan biri değildir. Sadece göz ardı edecek kadar ahmak ve kibirli değildir, o kadar.

Ve kümülatif rivayetlere de bakılırsa, bu iki büklüm görünümlü yaşlı adam, Themalsar Savaşında bulunmuştur.. sekiz yüz elli yıl önce!

 

“Şerif sizin geleceğinizi, ve belki de şahsım gibi muhabbet etmeyi pek seven birisinin varlığının sizi mutlu edeceğini düşündü.”, der Aager ve bunu söylerken hicvetmez, gülümsemez ve kaşlarını çatmaz.

Düz ve tam anlamıyla ifadesiz bir yüzle söyler.

O güne kadar o yüzde ‘mutlu’ herhangi bir ifade asla oluşmamış biri gibi..

..Ve kapkara gözleriyle ormanın karanlığını süzer.

 

“Standorin her zaman çok düşünceli bir çocuktu..”, diye sırıtır Efendi Cathber.

“Evet, efendim.”, diye onaylar Aager muallak bir şekilde. “İsterseniz yola koyulalım. Mesafe biraz uzun.”

“Hayırdır, genç Aager. Tedirgin gibisiniz.”, diye neşeli bir kıkırtıyla sorar Efendi Cathber.

“Emin değilim, efendim.”, diye cevap verir karalar içindeki adam, sözlerini, gözleri gibi kısmış bir şekilde.

“Endişelenmenize gerek yok Efendi Aager. Vahşi ve yırtıcı hayvanlar benim gibi yaşlı bir adama musallat olmazlar zira onların istediği şey bende yok; Et!”, der ve kıs kıs gülmeye başlar Cathber ve garip bir adınımla, hoplaya topallaya yürümeye başlar.

 

Aager Fogstep yaşlı adamın elli adım kadar ilerlemesine izin verir. Sonra sesiz, hırıltılı sesiyle tıslar.

“Her ne isen, çık ortaya. Orada olduğunu biliyorum!”

 

Karalar içindeki adam uzun bir süre kıpırdamadan öylece durur yerinde, ama ormandan herhangi bir cevap gelmez.

Efendi Cathber’e yetişmek için döndüğünde arkasından çok hafif, anca duyulur bir ses gelir.

Aager hayatını ölüm ile raks ederek geçirmiş biridir. Nevarki ölüme bu kadar yaklaşmış olduğunu bildiği sadece iki anısı vardır.

Arkasından duyduğu ses ise o iki anıdan tamamen farklı bir ölümdür zira bu insanî değil, tamamen vahşi, kural ve kuramlardan beri, göğsünü sıkıştıran, derin bir hırıltının sesidir.

 

Aager, yaşlı Cathber’in peşinden gitmeye başlar. Ancak, ve belli etmeden, belindeki keskin bıçaklardan bir tanesini, kınıyla birlikte yere ‘düşürür’..

..ve kendisine has sessiz adımlarla gözden kaybolur.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Inshala ‘la fey’ Frostmane, yüzünde mutlu bir ifadeyle gözlerini açar. Saf ve şaşkın bir şekilde etrafına bakınır ancak beklediği gibi masmavi bir gökyüzünü göremez. Kaşları hafif çatılır ve başını döndürüp etrafına bakınınca kendisinin bir mağaranın içinde olduğuna ayılır ve küçük bir kedi gibi gerinirken yavaş yavaş neden bu mağarada olduğunu hatırlamaya başlar ve bir anda irkilir. Hafif panik içerisinde kalkar yerinden küçük, sıskası çıkmış kız.

“A.. Aager?”, diye hem tedirgin, hem de korkudan pır pır atan kalbini zapt etmeye çalışır bir telaşla seslenir.

“Buradayım, küçük bayan.”, diye Aager’in hırıltılı sesini duyar ve bir anda kızın içine su serpilmiş gibi rahatlar.

“Ben.. ben gittiğini sandım!”, deyi verir küçük kız.

“Sensiz nereye gidebilirim ki?”, diye ciddi bir şekilde cevap verir karalar içindeki Aager ve oturduğu ateşin başından kalkar ve küçük kıza döner. Elinde bir çubuğa saplanmış ve kötü bir şekilde de yakılmış patatesi ve hafif ezilmiş teneke bir bardağı kıza doğru uzatır. “Dikkat et. Patates sıcak. Adını telaffuz edemediğim ‘şeysi’ çayın da..”

Kız çok kısa bir anlığına, Aager’in gerçekten önünde olup olmadığına emin olmak istiyormuş gibi ona alık alık bakar, sonra yaptığı şeye ayılır ve kızarmış bir ifadeyle patatese uzanır..

..ve küçük bir ‘Ayy!’ sesiyle elini yakar.

Aager gülümser ama bunu sessizce yapar. Kızın ‘şeysi’ çayını onun yanına bırakır, ateşten kendisi de bi çöp yanık patates kapar, kıza bıraktığı teneke bardaktan daha da vahim bir halde olan bir başka bardağa acı kahve doldurur ve küçük kıza doğru meyledip onun yanına çömer.

“Bu ‘şeysi’ çayı değil ki ama. Tarçınlı kırmızı çalı çayı —Rooibos!”, diye düzeltir Inshala ister istemez ve ezik teneke bardaktan keyifle bir yudum hüpletir.

“Ve bunu benim ezberlememi bekliyor olman, hayret verici.”, diye sırıtır Aager.

“Neden olmasın ki?”, der ve soymaya çalıştığı sıcak patatesle elini tekrar yakar. “Uff.. çok sıcakmış ama.”

“Biraz beklersen yeterince soğur.”, der Aager.

“Ama çok acıktım!”, diye mızmızlanır küçük kız.

 

Aager sessizce uzanır ve sıcak patatesi alır, haşin bir-iki hareketle yanık kabukları yolar ve patatesi ikiye böler..

..ve ikiye bölünmüş patates bir anda soğur!

 

“Teşekkür ederim.”, der Inshala mutlu bir şekilde. “Ama bitkiler hakkında bilgilere nerede ne zaman ihtiyaç duyulur bilinmez, öyle değil mi Aager Fogstep?”

 

Aager bir anda eskiyi hatırlar. Çok eskiyi..

Drashan kadar eskiyi.

Aager, daha genç bir delikanlıyken yanında çalışmaya başladığı Primrose’u hatırlar.

“Simyanın kökü, sadece hangi maddeleri nelerle karıştırdığında ne elde edeceğini öğrenmek değil, her maddeyi, her bitkiyi ve her sıvıyı bilmeyi gerektirir. Bunu asla unutma delikanlı. Simya tehlikeli bir bilimdir ve ona gerekli saygıyı göstermezsen, seni öldürür..”

Primrose böyle başlamıştı ona verdiği ilk derse.

Ve gerçekte Aager kırmızı çalı çayına Rooibos denildiğini de bilir. Sadece Inshala’nın sesinde ona huzur veren bir tını vardır ve karalar içindeki adam o tınıyı duymaktan hoşlandığı için kıza itiraz etmektedir..

 

“Herkesin gittiğine hala inanamıyorum.”, der Inshala bir anda ve sesinden bu konuda mutsuz olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

“Herkesin gitmesi gereken yerler var. Umarım akıllı davranırlar ve sağ salim, tek parça halinde tekrar görebiliriz onları.”, diye mırıldanır Aager.

“Tedirginsin.”, der küçük kız bir anda.

“Evet. Bu, Udoorin’i ilk defa tek başına bırakmışlığım olacak.”

“Udoorin abi senden çok şey öğrendi ama ki! Ve yanında Lorna ve Anglenna ablalar da var.”, diye teskin etmeye çalışır Inshala, Aager’i.

“Bakıyorum ‘Ördek Dudak’la aranı yapmışsın, küçük bayan.”, diye gülümser Aager.

“O ördek dudaklı değilmiş ki. Annesi yüzünden devamlı kızgınmış. Gitmeden önce uzun uzun konuştuk.. Ben onun saçlarını örerken. Çok güzel saçları varmış yaaa.. İpek gibi.. Ve çok uysal!”, diye kaşları hafif çatılı bir şekilde anlatır Inshala.

“Uysal mı? Anglenna mı uysal?”, diye biraz şaşırarak sorar karalar içindeki adam.

“Hayır yaa.. Saçları çok uysal! Elime aldığımda, nasıl örmek istiyorsam o yöne, sanki kendi kendilerine hareket ediyormuş gibi şekil alıyorlardı.”

“Bremorel ablanın saçları da çok güzel ama onunkiler biraz kendisi gibi; hırçın ve inatçı! Nasıl yaparsam yapayım, o şekle girmemek için çaba sarf ediyorlardı sanki. Zaten ördükten bir saat sonra da Bremorel abla devamlı saçlarıyla oynadığı için, çözülüyordu yine. Themalsar’dayken beni çileden çıkarmıştı!”, diye alt dudağını pörtleterek söylenir küçük kız.

Aager gülümser.

“Anglenna ablanın annesinin onun saçlarını hiç örmediğini biliyor muydun? Pis cadaloz şey!”, diye hışmeder bir anda. “Benim bi kızım olsa, her gün örerdim onun saçlarını ki!”

 

Genç adam dayanamaz ve kıkırdar!

Aager.. kıkırdar!

 

Küçük kız patatesini bitirdiğinde biraz kendisine gelmiş gibidir. Ilımaya başlamış tarçınlı kırmızı çalı çayını da bitirip kalkmaya meyleder ama Aager kızın eline bir tane daha yanık patateslerden tutuşturur!

Kız önce patatese bakar, sonra da Aager’e.

“Ama ben doydum ki!”, diye sevindirik bir şekilde sırıtır.

“İlkini kendin için yedin. Bunu ise benim için yiyeceksin.”, der Aager.

Kız alt dudağını tekrar pörtletir.

“Ama ben doydum ki yaaa..”, diye sızlanır.

“Lütfen, Inshala. Biraz kendine gelmen lazım artık.”, der karalar içindeki adam ciddi bir ifadeyle.

“Kendimdeyim ki!”, diye söylenir küçük kız.

“Inshala. Lütfen. Benim için yeyiver.”

“Ama.. ama bu çantaş!”, diye mızmızlanır Inshala.

“Çantaş?”

“Çatnaj.. Şatnaç.. Jantaş..”, diye afallar ve kızın yüzü fena halde kızarır.

“Umm.. Şantaj?”, diye nazik bir şekilde önerir Aager.

“Evet, ondan işte!”, der kıpkırmızı suratla. “Çantaj! Senin yaptığın bu ama ki!”

“Pek sayılmaz, ama artık beraberiz ve bize bakacak bir Lady yok yanımızda. Zayıf düşmeni istemeyiz, öyle değil mi?”

“Düşersem beni tutarsın.”, der kız ve karalar içindeki adamın bir anda yüzünde oluşan ifadeden biraz korkar. O ifadeyi daha önce bir defa görmüştür ve tekrar görmek asla istez. Daha doğrusu, ‘sevgilimi’ olan bu adamın yüzünde o ifadenin bir daha oluşmasını istemez ve ivedilikle patatesin kabuklarını yolar ve büyük teşebbüsle hepsini ağzına tıkıştırmaya çalışır.

“Mfff mffım fıfafım fi!”, diye bir şeyler söyler.

Aager sesini çıkarmaz. Yavaşça kıza uzanır ve bir eliyle nazikçe kızı çenesinden tutarken, diğer eliyle de cebinden çıkardığı temiz bir bezle kızın yüzünü ve küçük dudaklarını temizler.

“Hepsini bir anda tıkıştırmamanı tercih ederdim. Seninle çok uzun bir hayatı paylaşmayı diliyorum, güzel Inshala. Ama bunun için sağlığına da biraz imtina göstermen gerekiyor. Bunu artık kendin için değil, bizim için yapmalısın.”, der sessizce, ve bunu da kendi gözlerini kızın muhteşem gözlerinden ayırmadan söyler.

Kızcağızın gözleri dolar.

Ve ağzına tıkıştırdığı patatesi zorlukla yutar.

“Ben.. ben özür dilerim. Üçüncü patates için hazırım ki!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bir yerlerden at bulmamız gerekecek. Yolumuz oldukça uzun. Ta Durkahan’a kadar yürümeye kalkarsak oraya vardığımızda iş işten geçmiş olur.”, diye söylenir Aager. “Ve her yerde Orken sürüleri varken nereden nasıl at bulabileceğimizi bilmiyorum.”

“Ben.. ben hiç ata binmedim..”, der Inshala küçük bir sesle. “Düşersem her yerim kırılır ki.”

“Öğrenmesi çok da zor değil, küçük bayan. Olmadı almayı düşündüğümüz gibi iki at alırız, sen arkamda oturursun, at yorulduğunda diğerine geçeriz. Bu şekilde iki misli yol almayız ama yine de Orken’lerle aramızdaki mesafeyi ciddi bir şekilde de açmış oluruz.”, der karalar içindeki adam.

Inshala bir an durağanlaşır ve yüzünde mutsuz bir ifade belirir.

“Korkulacak bir şey yok. Ve yanlış bilmiyorsam sen atlarla konuşa da bilirsin.”, der Aager ve gülümser, ancak bunun küçük kızın üzerinde olumlu herhangi bir etkisini görmeyince biraz kafası karışır zira hayvanlar söz konusu olduğunda bu kızın çekinebileceğini düşünemez.

“Ne oldu, bebeğim? Sanıyorum ki sorun atlarla ilgili değil.”, diye düşünür küçük kızın zihninde.

Kız yine cevap vermeyince Aager onun yanına gider ve nazikçe kızı kendisine doğru döndürür.

“Sorun nedir? Bilmeden yanlış bir şey söyledim sanırım..”

“Sorun yok. Ve sen yanlış bir şey söylemedin Aager Fogstep.”, diye kızın sesini duyar zihninde Aager.

“Inshala. Seni rahatsız eden bir şey olduğunu hissedebiliyorum. Bir birimize açık olacaktık.”, der nazikçe kıza.

“Ben.. ben ne zaman ‘küçük bayan’ olmaktan kurtulacağım?”, diye bir anda ağlamaya başlar kız. “Beni hep küçük olarak mı göreceksin?”

 

Aager hayretle kıza bakar, sonra onu kollarına alır.

Sıskası çıkmış kız daha içli bir şekilde ağlar.

“Halbuki artık on altı yaşında bile değilim. Bari Na-ammen yolunda on yedime basmıştım!”, diye içli bir şekilde inler kız.

Aager kıza sarılmaya devam eder ama söyleyecek doğru bir şey bulamaz.

“Hep küçük olarak kalmak istemiyorum. Themalsar’dayken bana küçük muamelesi yapmıyordun halbuki. O kadar mı çirkinim artık?”, der boğuk bir sesle ve hıçkırmaya başlar.

“Inshala..”, diye kızı teskin etmeye çalışır Aager.

“O zaman bana dobraca ve denginmişim gibi bakıyordun. Şimdiyse bana küçük bir kıza bakar gibi bakıyorsun..”, diye inlemeye devam eder Inshala.

“Inshala..”, diye tekrar kıza seslenir Aager.

“Sıska olmam benim suçum değil ama ki.. Söz daha çok yemek için elimden geleni yapacağım. Sosyal şeysini de çok öğrendim ve o zaman ki gibi yabanî de değilim artık. Sebebini bir türlü anlayamasam da, sırf hoşuna gittiğini söylediğin için bu pis boynuzları bile gizlemiyorum.”

“Inshala..”, diye tekrarlar kendisini Aager.

“Daha ne yapmam gerekiyor benim küçük olmadığımı görebilmen için? Bilmediğim şeyleri yapamam ama ki! Beni hala küçük olarak görüyorsun ama büyük görmen için ne yapmam gerektiğini söylemiyorsun!”

“Inshala..”, diye cılız bir sesle dener şansını Aager.

“Kavgalarda da artık aptal bir dağ keçisi gibi dalmıyorum düşmanın arasına bile.. Lady abla diğerlerine nasıl kızıyorsa bana da aynısını kızıyor. Merisoul abla ise bana ‘cilve’ yapmam gerektiğini söyledi ama cilvenin ne olduğunu söylemedi. Sana aptal bir kız olduğumu söylemiştim. Bilmiyorum bir çok şeyi ama öğrenirim ki. Neyim eksik benim? Birileri size anlatmış her şeyi ama benim etrafımda anlatacak kimsem yoktu. Anlatmadığınız şeyleri nasıl bilebilirim ama ki?”

INSHALA!”, diye sert bir şekilde seslenir Aager kıza en sonunda.

Kızın sesi bir anda kesilir Aager’in zihninde ve iri, dolu gözlerle öylece kendisini sarmış adama bakar.

E.. Efendim..”, diye korkmuş bir şekilde kekeler kız.

“Sana, küçük bir kıza sarılıyor gibi mi sarılıyorum?”, diye çatılı kaşlarla sorar kıza karalar içindeki adam.

“Bi.. Bilmem.. Senin hiç başkasına sarıldığını görmedim ki..”, diye söylenir kız.

Aager hiçbir şey söylemez bunun üzerine. Kıza sadece, yüzünde beliren hafif ürkütücü gülümsemeyle bakar..

..ve Inshala bir anda ayılıverir.

“Ben başkalarına dokunmayı seven biri değilim, Inshala. Dahası, başkalarının da bana dokunmasından hoşlanmıyorum ve buna pek az tahammül gösterebiliyorum. Sebebini sorarsan, bilmiyorum. Belki de kimseye, onlara sarılacak kadar güvenmediğim içindir. Yada sadece huysuz adamın teki olduğum için.. Hayatımda karşılaştığım ve buna istisna gösterebildiğim, sadece bir kişi oldu ve o da sensin ve bunun sebebi de sadece sana güvenmemle sınırlı değil.

Tıpkı aptallara tahammül edemediğim, ama seninle beraber aptal olmak beni tahmin edemeyeceğin kadar mutlu ettiği gibi. Tıpkı dans etmekten hoşlanmadığım ve bu güne kadar hiç ilgilenmemiş olmama rağmen seninle dans etmenin bana ‘doğru’ gelmesi gibi.. Ben şarkı da dinlemem çünkü benim için şarkı sadece bir vakit kaybı ve şarkı söylenen ortamlar aynı zamanda gardımızı da indirmemize sebep olduğu için. Ama senin o mırıldandığın şarkı beni eritiyor ve beni uçuruyor..

Şimdi sana bunları ‘küçük’ bir kızla yapabileceğimi düşündüren nedir?

Seni Themalsar’dayken de küçük bir kız olarak görmedim, Themalsar sonrasında da, gerçek yaşını öğrendiğimde de..

Dahası, her ırkın olgunluğa ulaşmasının yaşı farklıdır. Bir elf on altı yaşındayken teknik olarak hala bir ‘bebek’tir. Yüz yaşına kadar da bir çocuktur.

Ben bir insanım ama çocuk olma lüksümü beş yaşımdayken çoktan geride bırakmıştım. Tahmin ediyorum, sen bundan bile önce terk etmek zorunda kaldın. Bununla beraber, içine doğduğumuz koşullar her ne olursa olsun, yine de hem bedensel, hem duygusal, hem de zihinsel olgunluğa ulaşmamız yine de yıllara dağılan bir süreç.

Ben bir çok kavgaya girdim. Çoğunu istemedim ama zorunlu bırakıldım çünkü kavga etmememin bir zayıflık olduğu sanılan bir ortamda doğdum. Aynı şekilde bir çok da can aldım, bir çokları da benim canımı almaya çalıştı. Dolayısıyla kavga etmeyi ve can almayı çok iyi beceren birisi oldum.

Peki bu beni olgun birisi mi yapıyor? Kız kardeşim için bir zamanlar canımı bile verirdim. Ama sana yaptığı şeyden sonra onu ellerimle öldürmek istedim ve üçümüz arasında olgun davranabilen bi sen vardın ve sen bana seni ‘küçük’ bir kız olarak gördüğümü sanıyorsun..

Hayır, Inshala. Seni bir çok muhteşem şey olarak görüyorum ama ‘küçük kız’ bunların arasında yer almıyor. Nevarki sen de benimle aynı kırık kaderi paylaşıyorsun. İkimiz de çok küçük yaşta, çok kötü şeylerle karşılaştık, daha da kötü şeylere maruz bırakıldık. Ama karşılaştığımız şeyler ikimizi de gerçekte olgunlaştırmadı. Sadece keskinleştirdi..”

 

Inshala başını karalara bürünmüş adamın göğsüne gömer ve utanmış bir şekilde söylenir.

 

“Ben.. Ben özür dilerim. Seni kızdırdım. Etrafımda olup biten bir çok şeyi daha anlamıyorum ve bunlardan bazılarını ise korkarım hiç anlamayacağım. Ama senin anlattıklarının bir kısmını anladım.. Sanırım.. Anlamadıklarımı zamanla anlayacağım, söz!.. Olgunlaşınca..”, der kız mutsuz bir sesle.

 

Aager kollarıyla sarıp sarmaladığı kıza nazikçe seslenir.

“Bana bak, Inshala.. Gözlerime bak..”

Kız utanç içerisinde omuzlarını silker ve başını gömdüğü yerden kaldırmaz.

Genç adam bir eliyle kızın çenesini avcunun içine alır ve yüzü kendisine doğru çevirir.

Kız buna ancak çok kısa bir anlığına mukavemet gösterir, sonra kendi rızasıyla başını kaldırır, ıslak gözler ve kızarmış yüzle can attığı ürkütücü adama bakar.

 

Aager yavaşça eğilir ve kızı öper.

 

Başta ne olduğunu anlayamaz Inshala..

..ama birden, belki de içsel bir dürtüyle ayılıverir.

Ve sıskası çıkmış, çöp gibi kollarından beklenmeyecek bir güçle karalar içindeki adamın boynuna sarılır.. ve o öpücüğe doğru erir..

 

Karalar içindeki adam, o öpücükte kızın ‘küçük’ görünümün ne denli yanıltıcı olduğunu anlar..

..ve kızın gözlerinin ardında fokurdayan fırtınanın kaynayıp taştığını duyar gibi olur.

 

O fırtınanın içinde, iki ay kadar önce Gemini ile bağlandığında ziyaret ettiği kızın ‘hayal dünyasında’ gördüğü ‘Sessiz Orman’daki kurbağaların büyük bir gürültüyle vırakladıklarını, ateş böceklerinin ise mutlu bir heyecanla bir oraya, bir buraya vızıldadıklarını görür.

 

‘Şafak Sahili’nde ise güneş çok daha parlak, çok daha ‘hayat dolu’ yükselmektedir sanki..

Ve yükselen altın şafakta manta balıklarının, çılgın raksına müşahede eder.

 

Denizin, bir pasta dilimi gibi bölündüğü sahilde ise, dev ‘Shala’nın muazzam bir ivme ile denizden fırlayıp, daha da muazzam bir coşkuyla kendisini tekrar denize salışını, akıl almaz bir hayretle seyreder.

 

Ve kızın, uçsuz bucaksız dağlarında, yüzlerce.. belki de binlerce flamingo, bir anda havalanır, ve bütün gök yüzünü kaplayan zarif bir daire halinde uçmalarını izler.

 

Kızın kendisini götürdüğü yerler arasında belki de en manidar değişim, mis gibi ‘temiz’ ve insan elinden beri olan buzullarda gerçekleşir.

Uçsuz bucaksız buz dağlarında, kulak çınlatan bir çatırdama sesi duyulur ve zirvelerden biri ortadan ikiye bölünür, muhteşem bir çığ eşliğinde, yeri göğü inleten bir homurtuyla çöker..

 

 

Inshala gözlerini açar ve kendisini hayetle izleyen adama bakar.

“Bu.. Bu beklediğim bir şey değildi sevgilimi Aager Fogstep.”, diye pespembe olmuş bir şekilde fısıldar.

Aager boğazını temizler.

Zira bu, kendisinin de beklediği bir şey değildir.

Aager’in içindeki ses, ona fena tehditkar bir şekilde tıslar.

“Sus! Sakın bir şey söyleyip bu anı batırma! Yaptığın şeyi yaparak tüm kontörlerini harcadın. Top, onda artık.”

Aager yutkunur ve kollarındaki kızın muhteşem gözlerindeki fırtınanın sanki biraz durağanlaştığını —hayır, durağanlaştığını değil, ‘sakinleştiğini’ görür gibi olur.

Kızın aralanmış, olgun çilek renkli küçük dudakları çok hafif yukarı doğru bükülür ve nefes nefese bir sesle fısıldar.

“Sanırım uçurma sırası bende Aager Fogstep..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aager Fogstep burnundan soluyarak yaralı izci kızların kaldığı çadırdan çıkar ve içeriden gelen kıkırtılar da fokurdayan hışmına hiç yardımcı olmaz. Karalar içindeki adam yumruklarını sıkar ve gecenin karanlığına doğru haşin bir küfür savurur..

Şu anda Drashan’da olmuş olsa, ikisinin de gırtlağına bıçağını dayamış, saçma salak açıklamalar, bahaneler ve abuk sabuk şeyler dinlemek zorunda kalmış olmaz, tüm gerçeği, bütün çıplaklığı ile öğrenmiş olurdu.

Ama işin püf noktası da bu değil miydi zaten; burası Drashan değildi ve bu insanlar ‘özgür’dü. Onun işi de bu insanların özgür kalmaları sağlamak için çabalamaktı. Ve sağladığı söz konusu ‘özgürlük’lerin an itibariyle işine gelmemesi, kızması için yeterli bir sebep miydi?

Aager farkında olmadan, eski ‘marifetleri’ olmasa da, eski ‘perspektif’ini değiştirmesi gerektiğine ayılır.

Karalar içindeki adam başını kaldırır ve gecenin karanlığında göz kırpan yıldızlara bakar ve derin bir nefes alır.

Evet, Drashan onun geçmişidir. Ama geleceği değil.

Ve kendisi ya bu gerçeğe boyun eğecektir, yada inatla etrafındakilerle boynuz tokuşturacaktır.

Aager bir an geri dönüp, bir çift suçluyu sorguluyormuş gibi terletmeye çalıştığı yaralı izci kuzenlerden özür dilemeyi düşünür ama bundan vaz geçer.

Bu işi zamana bırakmayı tercih eder ve zaman aralarını ya düzeltecektir, yada düzeltmeyecektir.

Karalar içindeki genç adam bulgularını —yada bulmadıklarını— Şerif Standorin’le paylaşmak için, son yirmi küsur yıldır bu ormana musallat olan kurt müptelasından kurtulmuş olmanın verdiği mutluluk ve neşeyle herkesin toplandığı büyük kamp ateşine doğru meyleder..

..ancak ayağı ‘çın’layan bir şeye çarpar.

 

Aager gece karalığında neyi tekmelediğini tam olarak göremez.

Sessizce eğilir ve tekmelediğinde ‘çın’layan şeye bakar..

..ve

‘Huh!’, diye ünler.

 

 

Sonra..

 

yavaşça..

 

kınıyla birlikte çadırın önüne bırakılmış..

 

 

hançerini alır..

 

 


 

 

 
 

Lie By Omission..

Timeline:

There is no good time for a Lie.

Only good timing!

 

A FEW WEEKS AGO, ON THE ROAD TO ARASHKAN,
SOMEWHERE BETWEEN SIM TOWN AND MISTY FOREST
NEAR THE GREAT ARASHKAN LAKE.

I feel sick!”, came the groaning voice of a girl from the shuddering wagon. She was an innocently beautiful girl, with a diminutive, sad face, long, honey-brown hair, raven-black wings, and dark, crowning horns. She lay in a fetal position under a rough, scratchy woolen blanket as she moaned dramatically.

“You were sick yesterday. And the day before that. And the one just about before that as well.”, came the voice of the broad-shouldered she-dwarf in heavy armor, and heartlessly. She was already tethering at the end of her patience; she had been trying to compose a prayer —a feat that was quite a challenge, the way the wagon shook and rumbled like a drunken Mox!

“But she is ill..”, said the third person in the wagon; this one, a pretty and skinny girl, and she spoke with a small, scared voice.

She wasn’t lean, nor slender.

Just skinny.

One would think she had been saved from a concentration camp merely a day or two ago.

“And I do believe she totally deserved it.”, scowled the she-dwarf.

“But.. Sister Lady.. Please..”, pleaded the skinny girl.

“Should have kept her hands off my boy. Did she? Nooo..”, the dwarf, ‘Lady’, growled at the skinny girl, Inshala.

“She didn’t know..”, whined the girl.

“What she said; I didn’t’ know!”, came the voice of the girl from under the blanket.

“And that makes it alright, I suppose?”, scowled the she-dwarf, even more.

“Perhaps you should pin a note on your ‘boys’, ‘I AM THE TEMPLE PROPERTY! – HANDS OFF!‘ Or better, yet; ‘OFF LIMITS‘.”, replied the girl in a miserable voice and without a trace of sarcasm. “I promise, I would never have touched him.”

The underlying twisted logic in that was not lost on ‘Lady’, the she-dwarf. Had the ‘boy’ not been a temple guardian, he would have been dead —’used’, and then devoured by the half-succubi girl lying sick under the blanket.

Lady sighed.

There was no arguing with Merisoul. She was what she was; a half-born, a scion of succubi, and devouring the souls of their victims were in their nature. True, the girl had managed to curb her appetites rather admirably since the day they had met, but Thomas —the young temple guard, had almost fallen for the beauty of the succubi.

To be fair, the half-born was not sick because Thomas had been a temple guardian, but because the boy had long fallen for another beauty; the stubborn, pugnacious, aggressive, and troublesome girl, Bremorel Songsteel..

..and the succubi, as seductive as they were, would get branded and sick or poisoned should they ever try to touch, let alone devour a soul who was truly in love.

Funny how that went; beauty always seemed to cause trouble, and eventually, burn —someone!

And boys always seemed to go for the wrong girls..

Yes.

Lady loved Bremorel like she were her own, like all those she had taken under her wings, but the girl was trouble.. and troubled. She had been so, ever since her parents had been killed by a band of marauding orcs and brought to the town orphanage.

In time, it was possible she would have recovered as time healed many things by way of clouding old memories..

..had the girl not actually witnessed the butchery, and she had been only four at the time.

Lady decided she should perhaps be a tad more lenient to those under said wings.

“Are you getting worse?”, she asked finally.

“What I am getting, is a smell and it is going to make me retch!”, said the girl and with a sudden motion, she picked herself up and leaned over the side of the wagon and..

..retched!

For a long moment, she stared at the sick as the wagon moved on.

“I puked.”, she said clinically. “That was mildly revolting, considering I am not even actually, sick! Not physically anyway. You would think a fiend like myself wouldn’t even have a soul, to be spiritually ill.. Shows how much all the great Heavens and their saints know!”

The skinny girl reached up to her with the itchy blanket and put it around her shoulders, shredded a piece of her own thread-bare skirt, and wiped the sick off her face.

“Why don’t you lie down and get some sleep.”, she said and drew her back into the wagon.

“Can’t. The smell..”, she moaned.

“Smell? What smell? I don’t smell anything?”, the skinny girl said.

“It’s coming from ahead. I think someone needs a bath.. and thoroughly!”

“Ummm.. who?”, asked Inshala tentatively.

“That Udoorin boy..”

Inshala stuffed her head under the blanket..

..and snorted.

..and she kept on snorting!

The gnome driving the wagon also snorted. But unlike the skinny girl, Inshala, who was trying to keep it down so she wouldn’t be heard —because she was a polite young girl, the gnome, Gnine, on the other hand, barked out with glee.

“Ow, this is just too good not to repeat.. Repeatedly!”, he said, kicking his feet into the air.

“You repeat that, and I will hurt you, boy..”, came the growling voice of Lady. “..repeatedly!”

Gnine cackled some more.

“Would you like me to tell him? I totally can.”, the gnome said with mirth.

“How altruistic of you.”, said Lady and very much wanted something heavy in her hand.

“The ladies shouldn’t be burdened with this. It would break the boy’s heart! Can you imagine his face if someone told him he stank, right in front of Princess Lorna?”, smirked Gnine.

“By all means, do that, Master Gnine.”, said Merisoul from inside the wagon. “I am sure he will enjoy dismantling you. Not that there is much of you to dismantle.”

“Oh no, my pretty Soul. He will do nothing as long as the princess is anywhere in sight. He can’t!“, the gnome said evilly.

“But.. don’t you share a tent with him?”, asked Inshala innocently.

“Well.. as inconvenient as that might be, it might still be worth it.”, replied Gnine a bit dubiously, now.

“Or not.”, added Merisoul.

“You will do no such thing, midget!”, flared Lady. “I will inform the boy and he can take a bath in the lake. We will make an early camp.”

 

A FEW HOURS LATER..

“Hey, you.”, said Merisoul, as she approached Lorna while holding a large ‘puking tub’ in her arms.

“Hello, Merisoul. How are you today? Are you feeling any better?”, asked Princess Alor’Nadien ne politely, turning to look at her.

Merisoul looked down at her ‘tub’, then at Lorna.

“It’s only half full, so I suppose I am a bit better.”, she said, as she swayed.

“Please sit.”, she said and turned back to look at something in the distance.

“You can’t see him from here, you know.”, Merisoul said with a straight face.

Princess Alor’Nadien ne blushed.

“What? No. I was not trying to peak. That would be very inappropriate. And unkind to Sir Dorin.”, said Lorna, her face still bright red.

“A bit early to ‘Sir’ him, don’t you think?”, and there wasn’t a trace of amusement in her voice.

“I.. we refer to one another so. I would rather he called me Alor’Na or just Lorna. But he insists on living the habit of ‘ladying’ me, hence I reply in kind. He is a good man.”, Lorna said, still blushing.

“He is also alone..”, inserted Merisoul.

“Alone?”, Lorna asked, a bit confused.

“Yes. A young, healthy male, and not bad to look at, out of his armor, taking a bath, in a lake, and alone. I imagine any number of young, Arashkan country girls are having a great time ogling at him.”, Merisoul replied.

Lorna’s face changed..

..from a bright, blush red to a dark, furry red!

“That is.. that is just rude!”, she fumed.

“I agree. Totally rude.. but fun. Probably. Unless someone takes steps. Once one of them musters enough courage though, it’s over; she will jump into the lake for the boy, followed by her numerous competitors.”, the Merisoul mused. “They say the Dryadkin entrap by their charm, but nothing beats an Arashkan country girl to a young, husky, and healthy male specimen such as your Udoorin!”

“They had better not!”, flared the princess in a rather uncharacteristic way.

“I mean, I wouldn’t mind going there myself —to make sure he stays safe, I mean, but I am in a vulnerable state at the moment and young human males are a tad too scrumptious to pass. Ranger Corporal Laila could too, I suppose, but she and young Udoorin are like brother and sister, so that would be a bit awkward. The gnome would end up getting water-logged, then beached because he would enrage young Udoorin. Inshala is out of the question; she belongs to that not-so-nice Aager and Lady just shouldn’t be staring at a naked man while he bathes.. Now that’s just wrong. That leaves you. Unless you want to risk him.”

“I..”, stammered Lorna, returning back to a blush.

“I mean, all the fights and bloodletting we have been through all these months and losing him now to some country strumpets sounds like such a poor trade, and a waste to me.”, the succubi half-born added.

“But I am on watch duty.”, struggled the princess.

“I can cover for you.”, offered Merisoul. “And trust me when I say, no one wants to be anywhere near my ‘puke tub’. It’s toxic!”

“I won’t be intruding upon him, will I?”, asked Lorna hesitantly.

“Intrude away, darling, I am sure he won’t mind. Not that there is anything he could do about it; he is naked, in a lake, and alone, after all, probably about to be ambushed by any number of sunny, buxom, country girls..”

Princess Alor’Nadien ne took off at a run!

Aager Fogstep walked up to Merisoul as he stared after the princess, running towards the lake.

“What’s gotten into her?”, he murmured.

“She is off to watch duty.”, replied Merisoul.

 

This event triggers the story: A Bard’s Tale X, Dorin’s Day

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

SEVERAL MONTHS AGO, DEEP DOWN
IN DUNGEONS, UNDER THE RUINS OF THEMALSAR.

Aager Fogstep did not like dealing with people. Not at a personal level. He preferred to orchestrate things in such a way that others did the interacting and the conversing. When things came to his attention on a personal level, it usually meant someone was about to be deleted.

Hence he smoothed over to the two ranger cousins and growled at them in his low, implicating voice.

“You two better talk with that girl.”

The two ranger cousins, Laila Wolvesbane and Bremorel Songsteel stared at one another and the younger of the two, ‘Bree’ made a face which she took no trouble hiding from the sinister-looking man in his dark clothes.

There was, apparently, some dislike between the two cousin-ranger-girls and Aager.

Laila never showed him any animosity. Not openly. Perhaps being half of an elf called her to be more subtle. Hence she preferred a passive-aggressive stance. Bree, on the other hand, did not bother with such subtleties and showed her displeasure as she did everything else; openly and savagely..

“What girl?”, asked Bremorel bluntly.

If Aager was taken aback by the girl’s attitude, he didn’t show.

Because he didn’t care.

Aager Fogstep had had his empathy washed out of his system by the time he was five.. back at Drashan.

“That strange girl.”, he said in his quiet, growling voice.

“That doesn’t narrow anything down. You could easily be referring to—”, she began.

“—You?”, finished Aager, causing her to scowl, and her cousin, Laila, to snort. “But no. You are odd enough without talking to yourself. I was referring to that.. little Inshala girl.”

Bremorel fumed furiously at the man standing before her.

“If you want to be taken seriously, and shown the respect you deserve, you must display it to others, and freely, young Morel Songsteel.”, he said.

Apparently, not caring did not equivalate to ‘accepting’ open displays of disrespect nor insolence, for Aager Fogstep.

Laila put a hand on her cousin’s shoulder, then she turned to Aager, and said, “What are we going to talk to her about? She isn’t exactly chatty, you know. Other than sneaking up to us and mumbling a few words, then taking off again, she hasn’t spoken to us at all.”

“My point, exactly. She has some.. issues. Serious issues that must be addressed.”

“Why don’t you talk to her then?”, inserted Bremorel spitefully.

“Don’t be asinine. That girl avoids me like the plague.”, snapped Aager.

“Can’t imagine why!”, she sneered.

“Bree.. Please.”, said Laila reprovingly.

Aager, however, gazed at the young woman for a long, silent moment with dead eyes.

Then he spoke;

 

“There is nothing to imagine, young Morel. I wasn’t given this job because of my people skills. I was given it to make sure the said people were safe enough to do all the stupid things they do. I do not defy nor deny my shortcomings. I am a heartless murderer with enough corpses to rope all the way back to Drashan.. I have no past worth remembering, nor a future worth living.. When I kill, I feel nothing. No shame, no remorse. Much like I see no reason for joy when I breathe.. Yet, I show courtesy because those that don’t, are cut first. I see little practical merit for ‘life’, yet do my best to keep those around me safe and alive.. What awaits me in my future, is nothings short of a noose..

 

So tell me, young Morel..

 

What’s your excuse for being insufferable?”, he snarled savagely.

 

Bremorel’s face flushed.

Laila sighed.

“What do you want us to tell her? What kind of issues does she have?”, she asked.

“I wouldn’t know. I could safely say, she needs.. friends. Talk to her. Be her friend.”

Laila cocked an eyebrow at the man in dark clothes.

Even Bremorel was astonished.

Aager Fogstep; the soulless, friendless, exempt-of-all-human-emotions man, was asking them to befriend someone!

“You want us? To be friends? With that girl?”, she asked incredulously.

“Yes.”, he growled. “From what I heard, you two became friends quite after you met. You should know, how.”

“Yea.”, spat Bremorel in a voice that reeked with sarcasm. “Have Udoorin insult my cousin again and we’ll take Inshala with us to beat him! Should make us and her, all cuddly!”

“Ow. Do you like that girl?”, came a soft voice from somewhere above them, and Merisoul Xyrotwu landed right next to them!

Aager Fogstep just stared at the half-succubi.

“No.”, he snarled.

“I don’t believe you!”, she said happily.

“And I don’t really care what you believe.”, he very nearly spat.

“You do know that I can read your feelings, right?..”, she began.

“Neither my thoughts nor my feelings are any of your business.”, Aager growled.

“..And they are all a jumble. A confused mess. Mangled in disarray!”, she finished.

“By all means, repeat the same thing using synonyms.”, he said in an infuriated voice.

“Actually, they all mean different things.”, Merisoul said in an explanatory way. “True. They are, at times, used interchangeably, but in reality, there are nuances. In your case, they all apply independently.

Aager decided this was just about the best time for an acceptably decent retreat and still keep some of his dignity intact. The silly, intrusive girl with the raven wings was a heaven for garbage trivia, making arguing with her, a pointless, but infuriating exercise..

She was exactly the kind of person he avoided at all costs.

The only ‘good’ thing about his birthplace, Drashan, was people like this girl would never last. They would, sooner than later, irritate someone —anyone— and be cut and make everyone else happy.

Other than pirates, murderers, thieves, cutthroats, scoundrels, and whores, it was likely Drashan had the highest concentration of pragmatic and practical people then any other place!

He looked at the ranger cousins one last time.

“She needs friends. Desperately, and soon. Not me..“, he growled and left.

 

This event triggers the stories:
Sen iyi biri değilsin!
and Day One.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A FEW MONTHS AGO, INSIDE AND NEAR THE
ENTRANCE OF THE RUINS OF THEMALSAR.

Tell me, little fiend, have you any last words before you face your doom?”, said the beautiful Archangel of Wrath, Priceptine, as he gazed down upon the broken body of the pretty girl with the long, honey-brown hair, sagging raven-wings, diminutive face, sad, soulful eyes, and the crowning horns. She lay there bruised and bleeding, but still clutching to the dented locket that had been the Archangel’s jail for some eight hundred years.

“To which doom, are you referring to, if I may ask? The one where some Mortals threw me into a pit when I was but two and kept me in there until I was ten?

Or the doom where an incubus had his way with my mother, who died two days after giving birth to me?

Or the doom where I was forced to endure Hell for years? I hope not. Hell is a bore..

Or perhaps you are referring to the doom where the Angel whom I set free, gets to beat me out of ‘gratitude’?”, replied the barely alive young girl.

Apparently, this was not the answer Priceptine, the Archangel of Wrath was expecting. From a demon, something declarative like “I will see you in Hell!”, was more fitting.

“You did not free me out of the goodness of your heart.”, he snarled.

“How could I? I didn’t even know what was in the locket. Had I known the Archangel of Wrath would be my collocutor, I would never have opened it.”, she said, and without a trace of shame.

“So. You admit your intentions?”, he scowled.

“What is there to hide? No one sane would release a being, knowing he will beat you to pulp the moment he’s out. That would be insane!”

Priceptine glared down at the little fiend girl. She was either very smart, cunning, and devious.. or just stupid.

“I think an apology is in order here.”, sniffed the girl.

AN APOLOGY?“, snarled Priceptine.

“Of course. Something to compensate for the smiting, the lack of gratitude and rewards.. I did set you free. And I am a bit appalled about the lack of base courtesy, as well..”

“You did not release me intentionally, nor with good intentions.”, he grinded his teeth.

“As a matter of fact, I did open the locket with the intention of releasing its prisoner in hopes of being rewarded. That sounds like a perfectly good intention to me.. And any fiend or demon would have complied with those terms. But I suppose such rules of courtesy do not apply to Angels.. Or Mortals! I find the similarity arbitrary and quite disturbing.”, she said.

One must candidly admire the cool in the girl’s attitude; there she was, lying in the rubble, with one arm broken, any number of ribs shattered, at least one lung punctured, and bleeding from multiple wounds and still had the audacity to mouth off and make demands.. from The Archangel of Wrath himself!

“You are a brazen one, aren’t you?”, mused the Archangel.

“There are only brasiers and blazes where I come from. Just more of the same, where I am about to go.”, she replied.

“There will be no rewards. I can’t be rewarding fiends, no matter how smart they think they are. Would set off a very wrong presidency.”, he said.

“Yea. An Angel showing gratitude to a helpless girl who saved him from nearly a millennia of entrapment, as opposed to beating the crap out of her. What could possibly be misunderstood, there?”

“Make your last words, fiend. I tire of your mouth.”, Priceptine said in a weary tone.

“Just out of curiosity, are you going to beat me onto death? Because that is exactly what you have done, thus far; beat me. And in the most literal sense; using your fists.. Much like drunken Mortals beat their wives.. Where is your mighty weapon? I’d rather you run me through with it and get it over with. Beating is a little degrading.. Or perhaps you’d prefer murder by strangulation; less effort there, and not as messy as the other options. You will just have to watch as the light of life fades from my eyes!”

The Archangel of Wrath fumed and glared down at the pretty fiend.

“Right. Last words it is, then.”, the broken, bruised, and bleeding girl said.

“A BARGAIN!”

Priceptine scowled.

Then smiled.

So, the devious little fiend wanted to play games, did she?

“A bargain it is. What is your name, little fiend? I shall need it to seal the deal. Can’t have you getting bored nor sidetracked, now can we?”

“Merisoul Xyrotwu.”, replied the little demon girl promptly.

“Happy Soul Zero Two.. An interesting name for a fiend. I see your soul, little girl and there is no ‘happy’ in it.. Only the desire and cravings for ‘happy’, bound by your inner lust.”, he murmured thoughtfully. Then he smiled and his face became even more beautiful. “But that is not your real name, little fiend, is it?”

“How would you know?”, asked the little demon.

“You gave it too soon and too quick! A demon’s name is the most precious thing they have. You truly must be new in Hell!”, he smiled even more.

“Well, bugger.”, grudged Merisoul Xyrotwu.

“So, little fiend.. What shall it be? Your name and a bargain, or no name and Oblivion?”

The little demon, Merisoul sighed.

“My name is;

 

AREZME XIRISO NU LEI KAREXY ROTXIN GWUE
NIMONORA LUNADORA GWHISHAVA XALISHA
ERRA LILU ALURA NIM DARELLE FEL ESSA WIXEN
BWANDA AD ARA LYNN SELENE BELLA XENARA
DWENDELIEN DE VIENE YLARA X LAKUNA ELLE ISLA
SERRAPHYN EDET VIELLA XILLESSE DEMI

 

..and it shall never be repeated to another. And for the record, I am not a fiend. I am more along the lines of a demon. A half-born succubi, to be more precise. The differences are minor, from an Angelic point of view, I suppose, but they are there, from a cumulative end.”

Priceptine, The Archangel of Wrath stared at the little fiend.. demon.. succubi-whatsit, for a long moment.

“Your name.. It is a bit ostentatious, don’t you think? Your mother must have been an ambitious woman.”, he said finally.

“I wouldn’t know. She died, remember? But she hated demons and their cults. She gave me that name so I would never be controlled nor ever be used by any demon as she had been.”, she replied and there was something eternal, sadness and loss, in her voice. Perhaps the only time she had shown any genuine emotion since their meeting.

“The bargain, my Lord.”, she said, to skim over her broken heart and what leaked out, whenever she was reminded of her mother.

“The bargain..”, agreed the Archangel.

“You shall defy all your former ties and bonds. You shall enter my service and be ‘good’. You shall never devour the soul of another mortal, and should you try, you shall be smitten by my very hand. You shall spend your days, saving the lives of others, tooth and nail.

You shall commit yourself onto the path of danger to save others, but never with the deliberate intention to end your own life. You shall serve me so long as you live, and until you make true and honest mortal friends. You shall do everything in your power to make them better and you shall do this without ever using your succubi heritage.

Do you, <INSERT THE VERY LONG, VERY OSTENTATIOUS NAME HERE>, accept these terms?”. Priceptine said with a very harsh, demanding voice.

Merisoul Xyrotwu stared at the Archangel.

“Alright. As Mortals say, ‘You have shown me the stick. It’s time for the carrot.’

The Archangel gave her a humorless smile.

“There are no carrots, Miss Fiend. Only the stick!”

Merisoul’s eyes teared.

For these demands were very, very harsh demands. They would effectively close every door from her past, and not really open any new ones. Such a bargain would seal her own doom in the hands of her ‘former’ Master, and in a horrible way, should she ever be found.

And should she refuse these harsh demands, however, this Angel would end her. But at least it would be quick, and ‘mercifully’ painless. She knew Angels did not do the torture thing.

She opened her small, cherry-red mouth in defiance.

“I accept.”

 

This event triggers many stories and:
A Demon’s Plan (Part One)
A Demon’s Plan (Part Two)
A Demon’s Plan (Part Three) – Release the Horde!
A Demon’s Plan (Part Four) – All End.
and The Best Of Bargains, in particular.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A FEW DAYS AGO, BEHIND AN INN,
IN THE SLUMS OF ARASHKAN CITY.

She’s right you know. You should tell her..”

The man in dark clothes tensed, then cursed with recognition.

“Shit!”

“A bit obscene, but essentially accurate..”, replied the soft, beautiful voice.

And out of the darkness, an angelic girl glided down and gently settled in front of the seething man..

She had flowing, honey-brown hair, baby pink skin, black, raven-like wings, a small, pouting mouth, and a pair of dark, possibly black or dark purple horns that appeared more like an elegant crown. She wore a dark, strapless dress that looked as if it were trimmed with soft, black feathers. Her slender feet, however, were naked, yet unstained as though dirt shied from them..

“I doubt this is any of your concern, Merisoul Xyrotwu..”, gnarled the man.

“..don’t you have a Darly you should be concerned with?”, the man continued with contempt, though it wasn’t clear to whom his distaste was directed at; the beautiful girl, or this, Darly person..

“My poor Darly..”, said the girl sadly. “..He has attached himself to a fairy dream where there are no faeries. He has idealized the woman he once loved so much, her death has beset him on a path he can not abandon.. And no other woman can match such blind and purified ideal, I am afraid. But we are not here to talk about my beautiful Darly are we? Now tell me, when have I ever given you a reason for you to hold me in such contempt, Aager Fogstep?

I am not some cuisine you can eat the parts you favor and discard the parts you find distasteful. I find it quite unjust that you would thank me when it suits you, but try and banish me when it doesn’t..”

The face of the man, Aager Fogstep, turned ugly. He bit into the words as he snarled at the girl. “And when have I ever given you the impression that I was a ‘just’ person?!”

The majestic creature paused for a moment and gazed sadly upon the boiling man before her.

And then, the beautiful girl stepped directly in front of the man, reached up to him with one, small hand, and touched his face as if to caress him..

..and the moment she did, wisps of smoke started from her. The feathers on her black, raven wings curled, her hair danced as if hit by a vertical gust and her dress sagged..

 

Love!..

..she cried in pain.

 

I feel the love you have for her..

 

It Burns..

 

And the hate you feel for yourself..

 

It Pains!

 

She.. she is so much stronger and resilient than you think, Aager Fogstep!

 

Do not deny yourself, your love, nor your pain from her, for she has not..

And just like that, the girl caught fire!

The man in dark clothes just stood there, shocked and petrified as the girl in blazing fire crumbled into the ground..

YOU FOOL! YOU DAMNED FOOL!.. WHAT HAVE YOU DONE!“, cried the man with fear and panic.

“I am damned.. and a fool.. But I have made my choice.. Now go..”, a shriek in terrible agony came from the figure, ablaze and crumbled. “Go to her, please.. for she needs your love now more than ever.. Do not make my sacrifice go in vain!”

But the man in dark clothes did not go.

He raised his hands into the night sky as if in prayer.. and called..

“Inshala. My dearest. Merisoul needs you in a most desperate way. She is dying!”

And out of the night, something tiny darted up to the man and landed next to him. It was a small, baby owl..

The owl spun in on itself and suddenly turned into the sweetest looking little girl..

She had very long, soft hair that swept down to her knees, two beautiful, curving horns, deep, forlorn eyes, a small, cherry red mouth, and slightly elfish looking ears. She was also dangerously skinny.

The little girl summoned gallons and gallons of water that came gushing out of the cobblestones and drowned the blazing girl’s fire.

Then she raised one hand in a graceful arc and tiny little sparkling golden motes rained down upon the severely burned girl and the burnt crisps started falling off her, displaying fresh, baby pink, tender skin under them..

And then she turned around to face the man in dark clothes as he stared at the little, skinny girl like she was his last breath on earth.

And the little girl returned that gaze like she had only one more breath left to take, and she wanted him to have it!

Then came Merisoul’s shrieks of total loss;

CURSE YOU! DOUBLE CURSE YOU, AAGER FOGSTEP! I WAS OUT! I WAS ALMOST OUT AND YOU RUINED EVERYTHING!

 

This event triggers the story: Lilly Venom: “İş Teklifi”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

SEVERAL MONTHS AGO,
DURING THE LATE HOURS OF CELEBRATION AT SERENITY HOME
UPON THE RETURN OF THE HEROES FROM THE RUINS OF THEMALSAR.

Well, hello there, scrumptious!”, smiled the beautiful girl, Merisoul, at the young man, holding his dislocated shoulder. “I could fix that shoulder for you, and make you feel happy, elated, and very, very exhilarated, all in one package.”

The young man ogled at the ‘otherworldly’ beautiful girl.

He was very nearly tempted to call her an Angel because nothing worldly could possibly be THIS pretty. But he was a polite young man. And as beautiful as this young woman was, he was already fixated on another, even though that other had rebuffed and rebuked him this very evening, sending him off in total defeat and dejection.

“Thank you ma’am.”, he said. “But this suffering of mine is merely part of the learning process.”

“Owww.. Polite and honest.”, observed the angelic Merisoul Xyrotwu, happily.

“As everyone should be.”, replied the young man earnestly.

“Very true. I totally agree. As a matter of fact, I want to keep agreeing with you. Privately!”, she said, blasting the young man’s mind with the full-blown power of her succubi heritage.

“I..”, the young man stammered. “That sounds.. wro—”

“—Right, doesn’t it? Come now. This night should end with some happiness, don’t you think? Everyone is celebrating. Why should you fall short? Why should you be denied of some fun?”, said the beautiful girl and started to respite with excitement and her modest, nubile breasts heaved.

Slowly, carefully, she took a silent but deliberate step towards the boy and reach up to his, not-quite-adult face..

..and something flickered!

It happened so fast, that no one quite saw the long, single streak of lightning that came down the night sky..

..and landed on the slender, otherworldly beautiful young woman, smashing her into the cobblestones of the town.

With the rubble and dust settled, the young man stared in baffled amazement at the nearly charred girl, lying face down and clutching her ‘palm’ of all places and squirming in pain.

“Are you.. are you alright, ma’am?”, he asked, a bit foolishly.

The charred girl waved one hand in a, ‘move along, nothing to see here’, sort of way.

“Perhaps I should call Lady Magella. I heard about a very pretty young woman to have joined their party during her sojourn into the malignant ruins of Themalsar. You must be her.”, he said.

“No, no.. Please don’t call her.”, mumbled the girl. “I believe I have had enough help from your town’s temple for one evening.”

“Well, if you are sure. I should get going anyway. And put some ice on my shoulder. This night has been a hopeless loss for me. I thought she felt something, back there, when she agreed to dance with me and when she was staring at me in the eyes when D.D. Dexter and her cousin were singing. All these years of self-training and she still knocked me around like I was a little boy!”

“You should probably get yourself someone a bit sane, young Thomas.”, groaned Merisoul.

“You know my name?”, asked the young man.

“I know many names. And yours just happens to be one of them. Your dream girl is mad as a hatter and it is very unlikely that will change.”, the burnt girl said, still clutching her one palm.

“Change? She is perfect. I wouldn’t want her to change. I am calm for the both of us. She is all fire. Both are needed in a.. uhhh.. relation..”, his voice trailed off with embarrassment.

“She is broken, boy. You can’t fix her and she is too scared to even try.”

“I do not need to fix her. That is not my place. I can only show her what she could be, or have, or want. She is smart. I am sure she will eventually submit to her own.”, the young man said with patient confidence. “In the end, though, I have but one heart and it’s all hers. It’s always been hers. She can have it, break it, burn it, or destroy it.. It’s up to her.”, he said quietly.

“Anyway. Good night ma’am..”, he added, and with a forlorn expression, he turned around and left, walking in the general direction of the town temple.

“One down. One to go.. There must be an easier way to do this.”, she moaned in pain, staring at the peculiar ‘brand’, still eating at her palm.

“You know, I could cut you right here, and now, and no one would even know about it, you unwholesome little skank!”, hissed a harsh voice, from somewhere above her.

Merisoul could barely pick her head up to see the fuming Bremorel Songsteel, her eyes blazing with some crazy fire, as she held her great, cold blade in her hand.

This had been a painful evening but Merisoul Xyrotwu knew, she just knew, it wouldn’t end there, yet..

“You did not just beat that young, lovely bantam. You humiliated him by physically assaulting him and slamming him into the ground. You did not just break him. You destroyed him. You sent him off refused and dejected. And the moment you did that, he became ‘fair game’!”, the crispy girl in the smoking hole groaned.

“I rebuffed him because he thought he could get familiar with me just because he picked me up to a dance. All these years and he still hasn’t learned, I am not an easy catch.”, fumed the young woman, brandishing her great sword for emphasis.

“Yea..”, agreed Merisoul. “It must be very important for everyone to know you are not an easy catch. What are you? Twelve?”

Bremorel glared down at the burnt girl.

“You know, there is a special kind of hole for girls like you, in Hell.”

“What? Girls can’t have their own opinions?”, Bremorel snapped.

“Mortals don’t get to have opinions in Hell. And girls have rather limited use there. I do not think you want me to spell it out for you as to what those ‘uses’ may be. Suffice to say, cooking, cleaning, dusting, sewing, sweeping, and changing the diapers of imps, lemures, and dretches for eternity is not fun!

But don’t fret. I was done with your boy, the moment I touched him.”, Merisoul said, and in agony, she opened her branded palm and showed it to the fuming girl.

Bremorel stared at the little ‘skanks’ palm in amazement. It seemed like a stylized ‘rose’, and it was still orange-red as it simmered and glowed.

“What the hell is this?”, she flared.

“This.. is the Mark of Love. Or a Fool’s Brand, depending on your point of view. Whenever one of my kind touches a Mortal who is truly in love, we get ‘marked’ —’branded’. If we are lucky, it’s just the mark. If not, we get sick and poisoned for days.. Weeks, sometimes..

The boy is in love and thoroughly, you are an idiot and vastly, and I am the fool who paid the price, and heavily..”, she said in a voice like she wanted to cry.

For a long moment, Bromorel Songsteel glared at the simmering brand, and at the crisped girl in the smoking hole.

“You deserved it.”, she said finally, and quite heartlessly.

“Apparently, but not satisfactorily.”, moaned the girl in the hole, and with dreaded anticipation.

“I WARNED YOU!”

The terrible voice of the Archangel of Wrath boomed in her head.

“No, no.. I am thoroughly ashamed—”, she squeaked in a panicked voice.. to no avail..

..and the smiting Fist of Wrath came down from the Heavens— 

“Well, bugger!”, groaned the crispy Merisoul..

—and smashed the succubi-whatsit, fifteen feet deeper into the ground.

 

This event triggers the stories:
Düş Kapanı,
Evim yok..
and Önemli olan..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A MONTH OR SO AGO,
LATE ONE EVENING, ON THE ROAD TO
THE GREAT ARASHKAN CITY.

I am sorry Master Aager.”, Merisoul said, holding up her ‘puking pot’. “I have not been well of late and it is likely I will be doing a lot of unladylike, retching noises all night long. I am afraid you will have to park dear little Inshala somewhere else this evening. Possible near the campfire. And keep her company as well, in case she wakes up and finds herself to be alone. She does that a lot, you know, wake up and find herself alone.”

Aager Fogstep stared steadily at the beautiful, half-born succubi girl, then at her empty puking pot, then back at the girl, as he held the sleeping Inshala in his arms. He was amazed at how the hybrid hadn’t even flinched nor blushed in the slightest at the glaringly blatant lie she had just told.

“You don’t have to try so hard, Merisoul.”, he said, in his low, growling voice.

“Hence, I did not. You are a smart man.. for a Mortal, and would have suspected me of something, however I did my presentation.”, she replied, and with a straight face.

“Why bother at all, then?”, Aager asked.

“One must follow the motions. It is polite, if nothing else, Master Aager.”, she sniffed as if stating the obvious. “I wouldn’t want you to think less of me by giving you the wrong impression, after all.”

“Which would be?”, asked Aagar.

“That, I didn’t think you were worth any effort..”, she smiled.

“I appreciate the courtesy. But you are missing the point.”, he said.

“Ow?”

“Why bother.. AT ALL?”

“Ahh.. Habit, I suppose. A bad one, yes, but we all have our little vices we like to indulge, now and then.”, she replied.

“No.”, Aager said quietly.

“No?”, asked Merisoul, a bit confused.

“No..”, repeated Aager. “That’s not it. Not the main reason, anyway.”

 

“What could I possibly want of you, Master Aager?

 

The thing you most admire, treasure, and care..

 

The thing that you most desire, hunger, and love..

 

The thing that perpetually astonishes and astounds you..

 

And the only thing that has ever given any meaning and joy to your desolate heart..

 

..is already in your hands, and literally.

 

From her, I have never made any demands but sought a bit of love and friendship, which she has given without command, freely and without reservation. Sad, really..”, she said softly.

 

“Sad?”

“Sad.. that nons have ever given her any, yet she gives it to others so earnestly, even though she does not truly understand what it is, nor just how precious what she gives is..

Only gives.. I am not sure if that makes hers just the more precious, or foolish. It hurts me to look at her.”, she mused.

Aager looked down at the little girl in his arms and inadvertently smiled because she was dreaming and probably visiting something she liked in that dream because her face was calm, peaceful, and adorned with a smile of her own. He was still amazed that of all people, this little, scared girl would find peace in a dreadful man such as himself. He certainly would never have..

He looked up at the other girl, still holding her puking pot.

“You are good, Miss Merisoul. One obvious reason followed by another, not quite so blatant tailored specifically for me.. Very good, indeed, but no..”, he said..

Merisoul squinted at Aager and bit her lower lip.

“You are.. Afraid!”, he said quietly.

“And you are rude, Master Aager.”, she said, as she pouted and crossed her arms. “You don’t have to be like that all the time, you know. All the trouble and effort I put into the planning and application and you demolished it just because you could. Not a quality a girl would find admirable. Sometimes, it’s better to be bested by a well-planned conversation —or seduction.. It is the polite thing to do.”

“Perhaps. Too late to rewind now.”, Aager replied, trying to suppress a stifle. Then he scowled a bit. “The fact remains. What is it you are afraid of? You hide it well, but not from someone who knows that look.”

“You don’t know what you are asking of me?”, hissed Merisoul.

“No, I don’t, because you haven’t told me yet.”, said Aager, calmly. “Personally, I think you are quite mad. But what I think is irrelevant in this matter. Only that you are ‘ours’, and that my Inshala loves you. I am sure there are any number of others in this odd group that would be willing to share your burden. It is possible this will not help you, but it will make things a lot more bearable for you. At least you won’t have to retch all night to make us think you are still sick.”

Slowly, he turned around and left the tent, to sit out the night next to the campfire with the skinny little girl sleeping in his arms.

Merisoul Xyrotwu lowered her crossed arms, tossed the puking pot aside, and smiled.

“Saw through all but the real reason, Master Aager.”, she whispered. “But as smart, cunning, and devious as you are, at the end of the day, you are only a Mortal.”

“The main reason was always the joy in your arms. Love her, and cherish her. For she is one of a kind..”

 

This event triggers the stories:
Gemini,
Gemini, “Epilogue”,
and Gemini, “Slo-mo”
which in turn trigger the events in
Nefret Dökümü,
Ben, MAB,
Farstep,
and 1:33:017 – Elveda, Felishia..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A WEEK AGO,
EARLY ONE EVENING, RIGHT OUTSIDE AN INN
IN THE SLUMS OF THE GREAT ARASHKAN CITY.

Merisoul Xyrotwu watched the huge man in filthy looking clothes swaying drunkenly, from the roof she was perched, as he staggered down the street towards the inn they were stationed. She stared down at the man with a puzzled expression on her small, otherworldly beautiful, yet ‘sad’ face.

“What is he doing, I wonder?”, she mused quietly.

“He thinks he is incognito. ‘Undercover’..”, snorted the young, handsome man, lying on his side, next to the pretty girl.

And the light of comprehension shown on her face, making it appear even more angelic.

“Aaah.. Well, you can’t blame him for trying, Darly. He just isn’t cut for that line of work.”, she smiled.

“Actually, you can cut him in two, and neither half would be any good for that line of work.”, said the young Darly, with a vindictive voice. “He has ‘LAWMAN’ written all over him.”

“Perhaps. That isn’t really anything so bad, though, is it? I am sure the fact that he is the son of a renowned sheriff had some effect on the princess’s choice. Being the sheriff of Serenity Home is nothing to sneeze at. It is a highly regarded position, you know. It does not return much of what you Mortals call ‘money’, but it does garner a lot of respect. At least that is the conclusion I have come to, after extended observation of the relative Mortal social titles.”, said Merisoul happily.

Darly snorted but did not dispute the pretty girl.

Her observations had indeed had a certain accuracy to them. He had barely heard of Serenity Home before his.. uninformed venture into that town some months ago. Later, much later, he had learned that the original founders of the town had all been old, but very much renown and powerful men and woman themselves, who had settled there, some five hundred years ago, sort of as a peaceful retire, and in time, the town had grown slowly but steadily. It had had the potential to become a city nearly three centuries ago but had never bothered. The denizens of Serenity Home did not want a city to live in.

Just, serenity..

“Why do you think Master Aager put him up to this job, then?”, she wondered. “It is obvious, our dear Udoorin will never make a good.. spy..”

“Because he thinks he is smarter than everyone else..”, sneered Darly.

“Don’t do that, Darlius.”, said the girl, absently.

“Don’t do what?”, asked Darly.

“Sneer. It isn’t something that looks good on your beautiful face.”, she said, still absently, as if she was thinking on another matter.

Darly shut up.

“But your observations about that dreadful man are quite accurate, even without the sneer.”, she said..

..and hopped down the three-story roof!

Slowly, she glided down, her raven wings spread, and with her honey-brown hair lashing, her slender arms open, and her dark purple-black, strapless dress fluttering, she looked magnificent.

Like something out of a fantastic dream.

Slowly but surely, she landed next to the huge man, Udoorin, who only flinched slightly.

“Umm.. Hello Lady Merisoul.”, he said politely.

“That is so sweet. The way you are always so polite to me.”, she said with genuine elation.

“Well. It is polite to be polite.. to ladies..”, he coughed uncomfortably.

“You do know I am not really a Lady, right?”, Merisoul said.

“I must disagree. You have everything that makes a woman, a Lady; elegance, refinement, care, loyalty, and a beautifully honest heart.”, replied the young man.

“Wow.. And the things people say about you.. However, I think your definition of  ‘a Lady’ might be a little overcrowded, but that’s not my point. Ladies do not bear horns, nor sprout wings.”, she pointed out.

“Some do have ‘crowns’ and some are just angelic!”, Udoorin said honestly.

“That.. is the nicest thing, anyone has ever said to me, young Udoorin.”, said Merisoul and she had a strange, astounded expression on her face. “No wonder she likes you.”

“I.. what?”, blushed the young man.

“Though she feels neglected.”, she said quietly.

“Neglected?”, Udoorin said, and there appeared fear in his eyes.

“Yes.. Your venture into the slums for information about that Gar Thalot is admirable, considering the late hours you put into it. But Princes Alor’Nadien ne is not a girl you can ever neglect.”, she said.

“I.. this is sort of a private matter, Lady Merisoul.”, he blushed, some more.

“Yes. But I share a room with her and I tire the way she ‘sighs’ every other breath, though understandable, considering she has been stuck in that none-too-clean room for days. I think you should go and get cleaned up, and take her out.”, she offered.

“It is a bit late for a walk and the slums aren’t exactly scenic.”, frowned Udoorin.

“I was thinking more along the lines of Heaven Park, then the slums, Sir Udoorin. The area is heavily patrolled due to that, Gar Thalot you seek, so it should be safe.

It is a beautiful night, dear Udoorin, and the princess could use some much-needed attention and care, wouldn’t you agree? I hear the park itself is quite charming at nights, with many paths, ponds, benches, and fresh air.”, she said brightly.

“You.. you really think she would like that?”, asked the young man, with an embarrassed tone.

“Like? No, boy.. She would love it. She is part-elf from High Woods, after all. She does not show it, for your benefit, but I am sure she misses the woods. Inshala goes there all the time. Sleeps there sometimes too. Oh, and remember not to take your axes with you.. They would totally ruin the mood. Take your father’s sword instead..”, replied.

“Oww..”, young Udoorin said, with a ‘dawning’ voice. “Well, I should probably hurry along then. Need to get cleaned up. The stink of the last inn will require quite a bit of scrubbing to wash off..”

“Don’t dawdle, Sir Udoorin. She tends to sleep early when she has nothing to do..”

Young Udoorin thanked the ‘angelic’ girl with the ‘crown’ and politely excused himself and took off, with a haste that would have rivaled any decent charge!

 

This event triggers the story:
Geleceğin Adımları

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A FEW MONTHS AGO ONE EVENING,
IN THE BEAUTIFUL GROVE
WHERE THE RUINS OF THEMALSAR ONCE WAS.

LADY!” screamed Aager in panic and there were so much pain, loss, devastation, and desperation in that scream. A scream that cut right through the peaceful night and echoed in the grove. A pain that begged for help.. and for life!

“Make way!”, Lady Magella’s gruff voice was heard outside the tent and the she-dwarf parted the flaps and pushed her way inside, followed closely by the young paladin girl, Moira Hooman. The tent was only so big, hence the others could wait outside with sick worry for they knew, Aager never screamed. Not even when he had been cursed horribly by Themalsar himself, just a few days ago, and had very nearly died. Laila and Bremorel’s heads pushed through the flaps as Gnine, Lorna, Merisoul, and Udoorin waited outside.

“She.. she just stopped..”, shrieked the man in dark clothes as he held the little, skinny girl, Inshala, in his arms. “She just stopped breathing.. SHE IS NOT BREATHING!

Lady knelt down next to him and felt for the skinny girl’s pulse.

“Help her.. PLEASE.. WHATEVER THE PRICE, I SHALL PAY!“, he cried desperately.

“I don’t charge to save my children, boy. You should know that by now.”, scowled Lady, but there were tears in her eyes. “She has no pulse. Foolish girl.. She gave her all to burry that mad dog’s temple into the ground and raise this grove. And now she has nothing left. Her heart gave out.”

“Ow my Dear Heavens!”, the stricken voice of Lorna was heard from outside.

“Lady, can’t you do something?”, asked Liala with a horrified expression.

“Anything?”, asked Bremorel reflecting her cousin’s voice.

“The power of your faith will heal her, My Lady.”, said Moira with a nearly broken voice.

Lady did not say anything.

She closed her eyes, silently murmured a prayer, and repeated it over and over, and slowly reached out to the skinny little girl and released her prayer..

..and nothing happened.

Her shoulders slumped.

For she had expected this.

“She is still not breathing..”, said Aager in a scared whisper. “Why? Why will you not fix her, Lady? Is it because of some wrong I did you?”

“I.. I can not heal her, boy.. She is not wounded!”, said Lady as quiet tears rolled down her eyes. “I am so sorry.”

Aager just stared at Lady and there was nothing..

..absolutely nothing in those eyes.

Whatever he had ever felt, or may have felt, ever in his life, was just..

..gone!

“No.”, said Moira from behind Lady. “Inshala is a fighter. She does not give up. She never gives up. All she needs is some help.”

The young, comly paladin woman raised both hands into the air in plea and whispered.

“Dear Heavens. Hear my voice. This little girl gave everything she had to remove a vile and evil woe that plagued these lands for centuries. SAVE HER. I BEG OF YOU! SHE DESERVES LIFE AND LOVE. SHE DESERVES A FAMILY. A FATHER AND MOTHER. SHE DESERVES SISTERS AND AUNTS AND UNCLES AND GRANDS.. SAVE HER, AND I GIVE MY MOST SOLEMN OATH, THAT I SHALL GIVE HER THE REST!

And the tent suddenly was awash with bright, golden light.

Moira laid her hands on the skinny girl and gave her everything she had; her sincerity, her love, and her tears..

..yet the skinny girl still did not move, nor did she breathe.

“No.. Nooo..”, wept Moira as she crumbed on her knees.

And outside, Gnine looked thunderstruck.

Udoorin’s face was drawn and tears ran shamelessly down his eyes as he held the princess crying openly into his embrace.

Laila and Bremorel just stared at the unmoving form of the skinny little Inshala, pale, and gone, yet seemingly sleeping in Aager’s arms.

“Why?”, asked Aager silently. “Why give her to me, then take her back so soon? Why blame her for my sins?”

And there were little words to describe his silent wrath.

“Don’t.”, a voice whispered.

“I believe I must.”, said Merisoul back and there was no voice in her reply..

..only the shape of the reply echoed in her mind.

“You owe these Mortals nothing.”, said the voice.

“Owe?”, she asked. “Who shall pay, if no one is willing?”

“Doesn’t have to be you.”, said the voice, with the slightest trace of a plea.

“Didn’t have to be her. Yet that little girl did. And now she is dead. And should I do nothing when I can do something, her death shall be on my head.”

“Why, though?”, asked the voice.

 

“Because she was so afraid of me, yet she was the first to accept and adopt me, and in the face of death, did she do so.. And like me, she understands so little of love, yet unlike me, she has a chance to find it. I shall make sure she attains that potential.

 

“But.. but you will die! Don’t do this..”, the voice now begged.

“It is an acceptable risk. I am young and healthy. There’s a chance I can be brought back. She has none.”, Merisoul whispered back.

“He will not accept this. You know that right? Your bargain was that you commit yourself in the path of danger to save others, but never with the deliberate intention of taking your own life!”, pleaded the voice desperately.

“I do not intend to deliberately take my own life. I intend to deliberately trade it with her death, for a heart must beat to love..”, said Merisoul..

 

..and stepped into the tent.

 

This event triggers the events and the emotional breakdowns and rises of Aager and Inshala in the story:
Day One” (from days four to nine)..
and leads to “Hiçbiri..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A FEW MINUTES AGO,
ON TOP OF THE WESTERN BATTLEMENTS
OF THE GREAT ARASHKAN CITY.

After weeks in this city, I forgot how much I missed the outdoors and the woods.”, murmured Laila Wolvesbane, as she toyed with the handle of her beautifully carved elven longbow. “It is so quiet up here. One could see the stars so clearly.”

“I suppose so.”, Merisoul said. “A bit on the boring side though. Don’t you think?”

“Boring is good. I like boring.”, said Liala sternly, as she carefully scanned the walls. “We do not want any excitement tonight. If we get caught, this will leave a black mark on my record that will never come off. Collaborating with a known rebellion and helping incite his revolt! Would go excellent in my CV; Laila Wolvesbane: helps thieves, cut-throats, thugs, and insurgents! I would have trouble finding a job at a sanitary dig post!”

“I doubt.”, said Merisoul. “You are smart, observant, can see relevant details no one else can, always cool-headed even under pressure, can shoot threads though needles from 600 yards, and boldly pretty. Love your bangs, by the way.. No.. No one will put you to a sanitary dig post if it is what I think it is.”

Laila was startled a bit.

True, that she had never really chatted with this peculiar, or perhaps ‘quaint’ girl and that was the politest way she could readily define her.. as opposed to weird, off, creepy, odd, mad, and happily insane!

What had startled her was, the girl, Merisoul sounded.. well.. down to earth!

Something very much unlike her usual self.

“Mind I ask you something?”, Merisoul asked, further surprising Laila.

Merisoul never asked if she could ask.

She just said things.

Whatever that crossed her mind.

“I suppose..”, replied Laila, carefully.

“Who is D.D. Dexter?”..

..aaaand she was back to weird, creepy, off, and odd, again.

How in the blazes did she even know about D.D. Dexter, let alone relate him to her?

“I am guessing you already know, who he is.”, Laila said.

“I do.”, she replied. “But more importantly, do you?”

Laila cocked an eyebrow at the pretty girl with the angelic face, crowning horns, and raven wings.

“Saw him trice.”, said the succubi half-born, quietly.

“The first time was just before the celebrations and the dancing began, back at your Serenity Home, arguing with his friend, Thomas, so he would divert your cousin Bremorel. I am guessing his plan was to get you alone, so he could brave up to ask you for a dance. The plan worked, more or less, though young Thomas was arguing with your D.D. Dexter more for show, really.. I could practically see how he yearned for your cousin. Yearned and feared her. He was actually trembling when he went up to her. It was so adorable. I am guessing he would have slopped into a puddle and oozed all the way back to his temple in dejected embarrassment had she said, no. To be fair, he did ooze all the way back to his temple in dejected embarrassment at the end, even though she’d said, yes, the way she man-handled the poor boy.

The second time was when the two of you were singing together at the festivities and I must say, you two have beautiful voices and they blend very well. ‘Seamlessly’, I believe the word is.. His, slightly raspy and masculine, yours, contralto, as the Mortals call it.

And the last time, when we were leaving the town, two days later. He was hiding in the bushes, watching you go. He looked.. sad. ‘Forlorn’, to be more precise.”

Laila was a private sort of girl and D.D. Dexter was not someone she wanted to share with anyone. Certainly not as a ‘pass-time’ topic.

“I still don’t hear any significant question in any of that.”, she said, seeking verbal room to maneuver herself and the odd girl away from the current conversation, and the potentials it carried.

“Ahh.. My bad.”, said Merisoul Xyrotwu. “Though my question is a rather simple one, really.”

“Ow?”, asked Laila, not quite sure she wanted to hear it.

“What’s the holdup?”

 

This event triggers the story:
“The Marshal and The Bard”
(a work for the distant future..)

 

 


 

 

 
 

ARİS

Timeline:

İzci Onbaşı Laila Wovesbane, High Lady Anglenna’nın kendisine verdiği ‘hamili yakınımdır’ kartını iştahsız bir şekilde alır, ve kartın asıl sahibi ve muhtemelen de bir silah kaçakçısı olan Largo adındaki tüccarın yanına gitmeye karar verir..

Ancak dünyada işler nadiren göründüğü kadar basittir.

Neden Laila için bir istisna yapsın ki şimdi?

 

Bu hikaye,
Dreadlock!
hikayesinin bittiği gün yer alır..

 

 

08:12

Nedir bu?”, diye sorar Laila şaşırmış bir şekilde.

“Bu..”, der High Lady Anglenna, “..High Bazaar’da, Largo adındaki bir silah ve mühimmat tüccarının özel müşterilerine verdiği kişisel kartıdır. Bunu kendisine göstermeniz halinde, boş olan sadaklarınızı dolduracaktır.

Laila hayretle önce elindeki karta, sonrada önünde çömelmiş kadına bakar.

“Silah kaçakçısı yani..”, der kaşları çatılı bir şekilde ve bir high lady’nin, High Woods Ri‘sinin yeğeninin nasıl olup da bir silah kaçakçısının özel kartına sahip olabildiğini merak eder..

“Silah ve.. bir çok başka şeyler.. Ancak yanına gittiğinizde bunu onun yüzüne vurmazsanız sevinirim.”, der High Lady ve konunun bu kısmını kapatır!

“Umm.. Benim birden çok sadağım var!”, diye bi laf kaçar ağzından. Aslında Laila, kadının oldukça gayrımeşru ‘teklifini’ reddetmek için ağzını açmıştır ama nedense onun yerine bu çıkmıştır!

Anglenna, platin sarısı kaşları birer yay gibi kalkmış bir şekilde, koyu yeşil gözleriyle önünde oturan izciyi süzer ve tekrar gülümler.

“Bunu kendisine göstermeniz halinde, boş olan sadaklarınızı dolduracaktır!”..

..diye tekrarlar.

 

Ve çömeldiği yerden kalkar..

..en azından bu niyetle davranır, acıyla tıslar, dengesine kaybeder ve devrilir!

 

High Lady’nin düşmesi esnasındaki o çeyrek saniyelik anda Laila, zihninden oldukça fundamental bazı düşünceleri geçirme fırsatını bulur;

 

“Aha düşüyor!”

“Eteği dantelli ayakkabısına takıldı ve düşüyor!”

“Ne gülerim düşerse.”

“Düş! Lütfen düş..”

“Ama sonrasında dram yapma!”

“Düşerse, ıslık çalar ve görmemiş gibi yaparım!”

“Kızım, o boy ile devrildiğinde nesini görmezden geleceksin? Uzandığında ayakları kapıdan dışarı çıkıyor!”

“Onun yüzünden ikinci bir oda kirası almak istedi hancı bizden!”

“Yüzündeki o ifade..”

“Hay Shit! Yaralı kalçasından dolayı düşüyor..!”

“Buna yardım etmem lazım şimdi! Acısını fark ettim çünkü!”

“Doğru dürüst düşmeyi bile beceremedin!”

“Ördek dudaklı sakar elf!”

“Kalkamayacaksan, neden oturursun?!”

 

Laila yerinden fırlar ve yapmak istemediği şeyler arasında, kendi emeği ile top on listesine girmeyi başarmış kadına dokunur..

Nevarki kadın sırım gibi görünmekle beraber, 1,92’lik boyu dolayısıyla sanıldığı kadar da hafif değildir ve ‘dokunmak’ yetersiz kalır. Laila kadını yere çarpmadan, iki eliyle, bütün bel ve bacak gücünü kullanarak yakalar..

..ve bir anda Laila ve Anglenna göz göze gelirler ve ikisi için de garip, sessiz bir durum oluşur.

 

“Bundan her kimseye bahsedersen—”, diye hırlar Laila.

“—Aklımın ucundan bile geçmemişti İzci Onbaşı!”, diye seri bir şekilde bitirir High Lady..

 

 

Laila bu kadından potansiyel bir teşekkürünü daha kaldıramayacağını düşünerek, onu kendi yatağına oturtur, sevgili yayını, boş sadaklarını, şırfıntının ona verdiği, üzerinde sadece bir L harfi olan küçük, beyaz kartı alır ve odadan kaçarcasına çıkar..

..zira bütün bunların sorumlusu olduğunu düşündüğü Udoorin’e söyleyecek bi çift lafı vardır!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

08:34

Laila merdivenlerden inerken zırhlığını geçirir üstüne ve defalarca tekrarlanmış olmanın verdiği alışkanlıkla, bakma ihtiyacı duymadan zırhın bağcıklarını çeker, omuz tokalarını ve yan kayışlarını bağlar ve merdivenlerin son adımlarını atlayarak iner.. Aradığı kişi de tam olarak oradadır. Hanın giriş katında, kapıdan en uzak yerde.. ve yalnız değildir..

‘Bu gün hiçbir şeyin doğru gitmediği ‘o’ günlerden olacaksa, hiç uğraşmayım!’, diye burnundan solur..

Udoorin onu fark eder ve elini ona sallayarak heyecanlı bir şekilde yanlarına çağırır.

Laila yüzünü buruşturur.

Son üç gündür yaşadıklarından dolayı biraz keyifsizdir ve Udoorin’in, Prenses ile paylaştıkları masada kafalarına odunla vurulmuş iki tavuk gibi birbirlerini seyredişlerini izlemek gibi bir niyeti yoktur.

‘Bu sefer paçayı yırttın, Dorin!”, diye hicveder içinden ve hanın kapısına yönelir, ancak o esnada Aager, gözleri şişmiş olmasına rağmen yüzünde çocuksu bir mutluluk taşıyan bir Inshala ile hana gelirler.

‘Sen ne yaptın? Önce ağlatıp sonrada kızcağıza afrodit mi içirdin!’, diye ona da çatar içinden Laila.

Prenses gelen ikiliyi görünce yerinden fırlar ve koşarak Inshala’ya sarılır ve kulağına bir şeyler söyler.

 

Laila, Prensesin Inshala’ya ne söylediğini bilmez, ancak sonuçlarını hayretle seyreder.

 

Inshala olduğu yerde kendisine söylenen şeyi anlamamış biri gibi kalakalır. Sonra yüzü kıpkırmızı kesilir, Aager anında kendi kulaklarını kapatır, ve küçük kız kulak çınlatan bir çığlık atıp Prenses Lorna’nın kucağına atlar.. ve hüngür hüngür ağlamaya başlar!

‘Nooluyo yaa?!’, diye hayretle bunları seyreder Laila.

Kıpkırmızı yüzü olan tek kişi Inshala değildir.

Udoorin’in de yüzü kızarmış bir şekilde sırıtarak Aager’e yaklaşır.

Aager bir an önündeki genci süzer, sonra ona “Olm, sen tam bi avanaksın!”, der.

Bunu duyan Udoorin ise daha da sırıtır ve “Tahmin edemeyeceğin kadar!”, diye cevap verir.

 

Laila bir anda fena bir şekilde içkillenir ve Udoorin’e yaklaşır.

“Hayırdır, Udoorin? Neler oluyor?”, diye sormasıyla Prensesin ona da sarılması bir olur.

“Biz.. uhh.. umm.. biraz nişanlandık.!, diye daha da kızarmış bir şekilde itiraf eder Udoorin.

 

Laila..

Laila çarpılmış gibi olur!

“Hangi ara..? Nasıl..? Ne zaman..?”, diye afallar.

 

“Dün akşam, sevgili Laila.”, diye pembe bir yüzle, fısıldar gibi konuşur Lorna.

“Aslında daha çok, bu sabah.. biraz erken saatlerde.. idi..”, diye kekeler Udoorin.

“Biz aslında biraz hava almak için çıkmıştık.. Heaven Parkına doğru yürüyelim dedik.. ve yürüdük.. Sonra..”, diye gevelemeye başlar Prenses.

Laila bu sakin, ağırbaşlı kızın bu güne kadar tökezlediğine asla müşahade etmemiştir. Tıpkı gevelediğine müşahade etmediği gibi..

“..Sonra aylardır birbirimiz için neler hissettiğimizi bildiğimiz halde bu konuda neden bir şeyler yapmadığımızı düşündük..”, diye hızlı bir şekilde anlatır Udoorin.

“Ve bir şeyler yapmaya karar verdik!”, diye tamamen pembeleşmiş yüzünde mutlu bir ifadeyle bitirir Lorna.

Inshala dayanamaz.

Tekrar Lorna’ya sarılır ve tekrar ağlamaya başlar.

 

‘Demek şirretin koruduğu sizlerdiniz..’, diye uyanır Laila ve kadının “Korkarım bunu size söyleyemem zira kendileri korunduklarının farkında değillerdi. Bununla beraber, kimliklerinin bir sır olarak kalacağını da pek sanmıyorum.”, derken ne kast ettiğini anlayıverir.

 

Laila bir anda Udoorin’i de, Prensesi de kıskanır.. ve onlar için mutlu olur..

..zira bütün çektikleri sıkıntıların arasından, yeni bir beraberlik, yeni bir sevinç, yeni bir gün doğmuş gibidir.

Sevgili kuzeni ile gerçek anlamda tanışmasına sebep olan, yıllar önce Udoorin’le yaptığı o kavgayı, o kavgadan sonra Udoorin’in husumet gütmesi yerine arkadaşlığı tercih ederek gösterdiği büyüklüğü, Themalsar’da beraber geçirdikleri sayısız tehlikeleri, Serenity Home’a geri dönüşlerini, oradan Arashkan’a yola çıkışlarını, yolda karşılaştıkları tehlikeleri ve en sonuncusu olarak da arenada yaşadıkları ölüm kalım mücadelesini hatırlar, kısa bir anlığına hepsini, ama hepsini tekrar yaşamış gibi hisseder ve Laila’nın içi içine sığmaz..

Kendisinden önce ayakları hareket eder.

Söylemeden önce de kolları kalkar ve en eski arkadaşlarından biri olan Udoorin’e sarılır.

“Senin için ne kadar sevindiğimi bilemezsin, sevgili arkadaşım.. Prensesimize iyi bak ve onun onurunu her zaman koru.”, diye fısıldar ona.

Sonra döner ve Lorna ablasına yapışmış olan Inshala’nın ayrılmasını beklemeden, her ikisine de sarılır.

 

Udoorin’in gözleri biraz dolar.

Mutludur.. Çok mutludur aslında çünkü Laila’yı kendisi kadar iyi çok azı tanır.

Laila sergilediği dış görünüşüne ve davranışlarına rağmen, gerçekte çekingen, içine kapanık, kırılgan, sevgisini yansıtma konusunda kötürüm, ve kolay kolay hiç kimseye dokunmayan bir kızdır ve bu güne kadar babası dışında onun gönüllü olarak sarıldığını gördüğü tek kişi de kuzeni olmuştur..

..ve Laila, kardeşi gibi bildiği Udoorin için bir istisna yaparak ona da, sevdiği kıza da sevgisini açıkça, ve hiç sakınmadan göstermiştir.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

13:48

Laila en sonunda kendisini handan dışarı atmayı başarır. Inshala’nın çığlıklarına uyanan Gnine ve bir anda kendisine gelen Lady Magella, birinin elinde hedef arayan bir ateş topu, diğerinin elinde ise koca gürzü ile gözü dönmüş bir şekilde aşağı koşmuşlar, neden sonra olanları anlayınca ortam bir anda mutlu bir kutlamaya dönüşmüştü.

Aager’in hancı ile konuşması, ve biraz da altının el değiştirmesiyle, hanın tamamı o günlüğüne ‘özel etkinlik dolayısıyla’ kapatılmıştı. Inshala’nın yalvarmasıyla Aager tekrar hancıyla konuşmuş, tekrar altınlar el değiştirmiş, komşu evlerden gönüllü ne kadar kadın varsa çağırılmış ve salon katı köşe-bucak bir güzel temizlenmiş, bu esnada da Aager, Gnine ve Laila yemeklik için doğru düzgün bir şeyler almaya Alls Bazaar’ına gitmişler Inshala, Lady ve damdan çağrılan Merisoul da hanın mutfağına girip alınan yemekliklerden bir sürü yemek hazırlamışlardı.

Gerçekte Inshala ve Lady yemekleri yapmış, Merisoul ise üst raflardan birine çıkmış, bir yandan mutlu bir ifadeyle olup bitenleri seyretmiş, bir yandan da her yemeklere bir şey koymaya çalıştığında Lady’ye, “Emin misin ondan konması gerektiğine?”, diye sorarak, onu çileden çıkarmıştı!

Bütün bunlar olurken Udoorin ile Lorna’nın herhangi bir şeye dokunmalarına izin verilmemiş, Laila Udoorin’e eşlik ederken, Anglenna da sessizce Lorna’nın yanında durmuştu.

Öğlen olduğunda masalar birleştirilmiş ve hazırlanan yemekler konulmuş, çok uzun bir zamandır düzgün birşey yememiş grup, büyük bir iştah ve keyifle oturmuşlardı masalara.

Yemekler sunulmadan önce ise, Yetkin Tapınak Muhafızı olan Lady Magella tarafından ve resmi statüleri kati olan bir İzci Onbaşısı ile bir High Lady şahitliğinde nişanları ‘resmileştirilmişti’.

İlginç bir şekilde, nişanın bir çok şahit eşliğinde tekrarlanması ve açık rütbe ve makamlı kişilerce resmileştirilmesi fikri High Lady Anglenna’dan gelmişti..

 

Yemek esnasında Udoorin ve Lorna, kızarmış yüzlerle Lady Magella’nın yanına gelmişler ve kendilerinden özel bir ricade bulunmuşlardı;

Udoorin, Lady’den babasına nişanla ilgili bir mesaj göndermesini istemiş, Lorna’da, mesajın kaynağını gizli tutması kaydı ile annesi, Bari Na-ammen Rise’si Nadine Graciousward’a aynı konuyla ilgili bir mesaj göndermesini rica etmişti. Lorna’nın ek olarak istediği tek şey, nişanlısının ismi, geldiği ve şu anda bulundukları yer ve genel olarak yer ve kimlik tespiti yapılmasına sebep olabilecek her türlü bilgiden sakınmasını rica etmişti.

Lady bunu makul bulmuş olsa da, üzülerek prensese bakmıştı. Bu kız bir hanımefendiydi, iyi niyetli, samimi, dış güzelliği, sadece iç güzelliğinin bir uzantısı olan, High Elflerin gelecekteki kraliçesiydi ve annesinden de, babasından da bu şekilde sakınması gerekiyordu ve Lady, bu Nadine denen kadına bir gün bunun hesabını soracaktı!

 

Kutlamaya direk katılmayan sadece iki kişi olmuştu. Biri, hangi ara tedarik ettiği bilinmeyen, koca nişan pastasından sorumlu, buna rağmen utançla merdivenlerin üstünden prensesini izleyen Darly Dor, diğeri ise onun yanında, bıçak mesafesinde, yüzünde okunması zor bir ifadeyle çömelmiş Lilly Venom’du.

Neden sonra Aager yukarı çıkmış, Darly’nin kıçına bir tekme atıp onu aşağı göndermiş, uzun dakikalar Lilly ile bir şeyleri tartışmış, ancak belli ki onu ikna edememişti.

Sinirlenmiş bir şekilde aşağı geri inen Aager’in yüzünü gören Inshala, hanın salonunda yüzlerce çiçek açtırma işini bırakıp, koşarak merdivenleri tırmanmış, “Hadi ama Lilly abla, lütfen! Mutluluklar uzaktan seyredilmemeli, paylaşılmalı!”, diye kızın koluna yapışıp onu yalvara çekiştire aşağı, kutlamanın içine çekmişti.

 

İnsanlar garip varlıklardı gerçekten!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

16:11

Laila oldum olası klişeleri seven biri olmamıştır ve klişe gördüğünde nedense hedef parmaklarının kaşındığını hissetmiştir. Bu yüzden ‘kapanmadan önce’sine yetişmek için High Bazaar’da ikamet eden bu Largo kaçakçısının dükkanına ulaşmak için handan ayrıldığından beri koşmuş ve ancak klişeyi duyduğunda yavaşlamıştı.

“Ya paranı, ya canını!”

 

Laila, muhtemelen kırık bir burundan gelen sesle söylenmiş olan bu ifadeyi duyduğunda..

..’mutlu’ oluvermişti birden!

 

Sanki önüne birisi en sevdiği, içinde kırık çikolata ve fındık parçaları olan pasta getirmişler ama pastanın üstünde olmazsa olmaz olan kremasını koymayı unutmuşlarken, birden bir başkası gelmiş ve “Ya paranı, ya canını!” ile pastanın üstünde eksik olan o kremayı sürmeye başlamıştı..!

 

Laila yavaşlamış, ancak durmamıştı.

Temposunu arttırarak, bir sağ, bir sağ daha, bir sol, düz git..

..ve işte klişe: orada küçük, yaşlı bir adamı yakasından tutup duvara sıkıştırmış, kel, iri kıyım adamı görür Laila ve hızını hiç azaltmadan, dirseğini çıkarmış ve hafif uçarak geçer yanından, iki adım geçtiğinde de tekrar konar yere ve arkasına bakmadan, ‘kapanmadan önce’sine yetişmek için High Bazaar’a doğru devam eder.

Laila hayal meyal yaşlı adamın teşekkür edişini duyar.

 

Yol boyunca Laila altı farklı olaya daha karışmıştı ve bunlardan bir tanesine, bir sokak satıcısından zorla açmalarını aşırmaya çalışan iki şehir muhafızı da dahildi. Laila sonuncusu hariç bu olayların hiçbirisinde silah kullanmamış, silahlarını da çekmemişti.

Şehir ve bar kavgalarında asla silah çekilmezdi çünkü her ne olursa olsun, silah çeken her zaman haksızdı!

 

Son olayda muhafızlara aldıkları açmaların parasını ödemelerini rica bile etmişti..

..ama bu dangalakların da annelerini utandırma eğilimleri vardı, belli ki.

Üstüne üstük, üçer bakırlık açmalar için mızrak doğrultmuşlardı!

 

KİM ÜÇ BAKIRLIK AÇMANIN PARASINI ÖDEMEYECEK KADAR ADİ OLABİLİRDİ Kİ?

 

Belli ki bu iki avanak!

Laila birinin mızrağını kapmış, dizinde kırıp ikiye bölmüş, ve artık kıymıklı iki sopası olduğu için iki muhafızı da ‘amca’ deyinceye kadar dövmüştü! Ancak Laila amcası konusunda hassas biriydi, dolayısıyla bu salakların amcalarını böylesi bir yenilgiye alet etmeleri, sakin bir şekilde vurduğu sopaları, artık kızmış bir şekilde vurmasına sebep olmuştu!

 

Anlaşılan Laila Arashkan’dan ayrıldığında, “Arkamda şu kadar ‘leş’im var!”, diyen tiplere dönüşecekti!

 

İzci Onbaşı ağlayan muhafızları döverken, ta Arashkan Adalet Sarayının önündeki saat kulesinden yankılanan çanları duyunca kendisine gelmişti.

 

Saat 18:00 olmuştu!

 

Laila içinden sağlam bir küfür savurmuş, hayretle önünde gerçekleşen ‘uygulamalı ahlak dersini’ seyreden satıcıya ‘verdiği zahmetlerden’ dolayı bir altın uzatmış ve High Bazaar’a son hızla yola koyulmuştu!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

18:21

Laila, Largo adındaki silah kaçakçısının yerini bulduğunda, bir çok dükkan ya çoktan kapatmış, yada kapatmak üzereydi..

“Kusura kalmayın, genç bayan.”, diye ‘gazlı’ bir ses duymuştu karanlık dükkanın derinliklerinden. “Saat 18:00’i geçeli çok oldu. Şansınızı yarın denersiniz..”

 

Laila fena halde kızgındır.

Laila burnundan soluyacak kadar kızgındır.

Laila bu Largo denen adamı da ‘leş’ler listesine eklemek istemektedir.

Ama derin bir nefes alıp sakinleşmeyi tercih eder zira adamı tehdit ederse, Anglenna’nın kendisi dahi gelse, adamdan bir hayır gelmezdi.

 

“Efendi Largo’yu arıyordum.”, der olabildiğince serin bir sesle.

“Efendi Largo’yu buldunuz genç bayan, ancak biraz geç buldunuz. Şehir kanunları, bütün pazar yerlerinin saat 18:00’de kapatılmasını söyler ve benim ceza yemeye hiç niyetim yok.”, der aynı ‘gaz’lı ses dükkanın karanlığından.

“Sizi anlıyorum, Efendi Largo. Ancak beni.. umm.. ‘özel’ bir müşteriniz gönderdi ve her konuda bana yardımcı olabileceğinizi söyledi.”, diye profesyonel bir üslupla şansını neder Laila.

“‘Her konuda’ biraz abartı olmuş sanırım!”, diye ‘fırk’lar gazlı sesin sahibi. “Kimmiş bu özel müşterim?”

“Adını vermemi istemedi. Ancak bunu göstermemin yeterli olacağını söyledi.”, der İzci Onbaşı ve cebinden üzerinde sadece bir L harfi olan küçük, beyaz kartı çıkartır.

 

Kendisinin Largo olduğunu iddia eden gazlı sesin sahibi bir an durur.. Neden sonra hafif bir çakmak taşı sesi duyulur ve bir gaz lambası aydınlanır. Gaz lambasının aydınlanmasıyla Laila hayatında gördüğü en yakışıklı olmasada, sayılı güzellikteki bir yarı elfi bulur karşısında.

Adamın, altın sarısı hafif dalgalı saçları, kötü ışıkta ancak mavi olduğunu tahmin edebildiği gözleri, biçimli dudakları, geometrik bir çenesi ve oldum olası Laila’nın hoşuna giden kalın kaşları vardı!

 

“Karşılıklı kıvılcım dedikleri bu olsa gerek!”, diye sırıtır Largo, Laila’ya. “Güzelliğinizi aydınlıkta görmüş olsaydım, bu kadar zorluk çıkarmazdım..”

 

Laila biraz daha alık alık bakmayı tercih eder adama!

 

Laila adama bakarken, adam izci kızın etrafından dolanır, “Müsaadenizle genç ve güzel bayan..”, der ve elinde taşıdığı kancalı bir sopayla dükkanın kepenklerini içeriden indirir. “Ancak memurlar bizi açık görürlerse, bu güzelliğinizle sizin müşterim olduğunuza inandıramam!”

 

Laila’nın zihninin avının peşindeyken ki keskin kısmı donmuş gibidir. İzci kız, ‘Hadisene, bi şeyler yap, bi şeyler söyle!’, diye, ne kadar ittirip dürtse de, zihninden herhangi bir tepki alamaz.

‘Öyle olsun bakalım..’, der Laila kendi içinden. ‘..ben de bu işi akılsızca yaparım o zaman!’, diye tehdit eder kendisini ve bu tehditi, mevcut şartlar altında yapabileceği potansiyel ahmaklıkları düşünerek bir anda devreye girer!

 

“Siz.. umm.. Largo’musunuz?”, diye sorar. “Pek de beklediğim gibi birisi değilsiniz.”

“Umuyorum ki olabildiğince düşük beklentilerle gelmişsinizdir buraya o zaman.”, diye sırıtmaya devam eder Largo. “Bu şekilde her ne yaparsam, harika olma fırsatım olmuş olacak!”

Laila ‘fırk’lar.

Adamın rahat davranışları zorlama yada yapmacık değildir. Tamamen doğal ve kendisine özgü bir hali var gibidir. Largo denenen bu adam rol yapmıyordur.

Bu adam, rolün kendisidir!

 

Largo, Laila’ya elini uzatır.

Laila ister istemez uzatılan eli tutar.

 

Ve öylece bekler!

“Ummm.. ben kartı görmek için elimi uzatmıştım, ama bu da olur.”, diye nazikçe izci kızının eli öper.

Laila cevapsız bir şekilde kartı adama uzatır.

Ama el olduğu yerde kalmaya devam eder!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

18:45

High Lady Anglenna!”, diye ünler Largo, boş karta bakarak. “Hanımefendinin, High Lady Anglenna gibi birisiyle nasıl bir münasebeti olabilir?”

“Olabildiğince az.”, diye mırıldanır Laila.

Largo buna keskin bir kahkaha atar.

“Aaaa.. Lady Anglenna’nın muhteşem hallerini yakinen tecrübe etmiş gibisiniz.”, der Largo mutlu bir şekilde.

“Kaçınılmaz olarak!”, der Laila biraz kızarmış bir yüzle.

“Genç bayan.. Şayet Lady Anglenna söz konusu olduğunda sizi anlıyorum dersem, bunun sizi tamamen anlıyoruma tekabül ettiğini bilmenizi isterim. Kendileri düşmanları için yaşayan bir hanımefendidir!”

“Çok da kibirli!”, diye ekler Laila istemsiz bir şekilde.

“Evet..”, diye onlaylar Largo. “..Bununla beraber, sizin gibi bir izcinin, Lady Anglenna gibi.. Nasıl desem..Nevi şahsına münhasır bir bayanla nasıl bir ilişkiniz olduğunu merak etmiyor değilim. Bu kart ona verdiğim kart. Kendileri yere konması imkansız bir aristokrat ve siz de kati bir şekilde mesleğini hayat ve ölümü an be an yaşayan birisiniz.. ve bu ikisinin arasında olası bir köprü hayal edemiyorum bir türlü..”

“Bu kartı kendilerinden çaldığımı mı ima ediyorsunuz?”, diye ilk defa serin hali devreye girer Laila’nın.

“Bu dünyada her şey mümkün. Bununla beraber bu ihtimal aklıma bile gelmedi. İzciler, çapulcu değildirler ve çapulculuk da yapmazlar.. Sizi gücendirdiysem, lütfen beni bağışlayın zira niyetim bu değildi. Sadece anlamaya çalışıyorum, o kadar.”, der Largo samimi bir şekilde.

“Al benden de o kadar!”, diye cevabını yapıştırır Laila.

 

Largo denen adam bu cevaptan alındıysa bunu belli etmez. Ama takdirini de gizlemez.

 

“Anglenna ile an itibariyle aynı istikamette yol alıyoruz, dersem bu sizin için kabul edilebilir bir açıklama olur mu, peki?”, diye sorar Laila.

“Hmm..”,  diye düşünür Largo. “Kendisine sıfatsız, ve sadece adıyla hitab ettiniz. Bu saygısızlık göstergesi olabilir.. Kendilerine karşı hiçbir saygı duymadığınızı ve yüzüne de aynı şekilde hitab ettiğinizi de gösterebilir, ya da bir şekilde sizden bir çıkarı olduğu için bu saygısızlığınıza göz yumuyor olabilir, yada size ciddi bir şekilde borçlandığı anlamına geliyor olabilir!”

Laila adamın bu kadar derinlemesine yorum yapmasından nedense huylanır zira böylesi kişilik analizleri yapabilenler, silah kaçakçısı olmazlar, ya bir muharebe taktik generalidirler, yada oldukça mevkiili bir yerde idarecidirler, diye düşünür..

..yada bir teşkilatın kıdemli üyesi olurlar!

“Bir kaçakçı için ayrıntıları biraz fazla yakından inceliyorsunuz..”, diye temkinli bir şekilde sessizce konuşur izci kız ve ellerini yavaşça yana salar —kılıçlarının yanına.

 

Kısa bir anlığına Largo önünde altı yüz yardalık bakışlarla duran kıza bakar..

..ve tekrar sırıtır!

 

“Tüh! Kendimi ele verdim sanırım.”, der mutlu bir şekilde. “Lütfen rahat olunuz.. Bir izciye saldıracak kadar aptal değilim.”

“Ama asıl soru bu değil.”, der Laila aynı temkinle.

“Nedir asıl soru?, diye hayretle sorar Largo.

“Asıl soru, ne kadar aptal olduğunuz değil, bunu göstermek için ne yapacağınız..”, der Laila ve ellerini kılıçlarına yaslar.

 

“Hanımefendi.. Lütfen.. İnanın size herhangi bir şekilde zarar vermek niyetinde değilim.”, der Largo.

“Ben insanların niyetlerine göre hareket etmem zira bunu bilemem. Sözlerine ve sergiledikleri davranışlara göre hareket ederim.”, der Laila.

 

Largo, ‘teslim oldum’, kabilinde ellerini kaldırır.

“Hanımefendi. Size Lady Anglenna ile aranızdaki münasebeti sordum, çünkü kendileri ‘takip altında’ olan birisi.. ARİS tarafından.. Ve bir izcinin adının farkında olmadan çamura bulaşmasını istemediğim için sorduklarımı sordum size!”

Laila kaşlarını çatar.

“ARİS?”

 

 

“Arashkan İstihbarat Servisi!”

 

Laila’nın tek kaşı havaya fırlar zira ARİS.. Arashkan İstihbarat Şeysini daha önce ne duymuştur, ne de böyle bir servisten haberdarlığı olmuştur.

 

“ARİS..”, der Laila sessizce. “..Biraz dramatik olmuş sanki?”

“Aaaa.. evet kısaltma olarak aslında biz AİS’i istiyorduk ama başka bir şirket o kısaltmayı bizden önce kapmıştı çoktan.”, diye kabul eder Largo esefli bir sesle.

“Hangi şirket?”

“AİS — Arashkan İnternet Servisi!..”, der Largo sırıtarak. “.. ama bu konumuzun dışında.”

‘Biz AİS’i istiyorduk..’, derken?”, diye diğer kaşı da kalkmış bir şekilde sorar Laila.

 

Largo kelime kullanımlarında yaptığı hatayı anlar bir anda ve yüzünde kötürüm bir ifade belirir.

“Shit!”, diye küfreder sessizce.

“Çok ayıp, Ajan Largo, ama isabetli!”, der Laila, ellerini kılıçlarından ayırmaz ama muhteşem bir şekilde de sırıtır.

“Zekisiniz, hanımefendi.. Bu işleri kolaylaştıracaktır.”, der Largo. “Ancak burası konuşmak için pek de uygun değil. Aşağı kata inelim. Orası ses muhafazası açısından biraz daha güvenli..”

Largo, Laila’yı beklemez.

Dönüp elindeki lambayla içi tıka basa mallarla dolu dükkanın derinliklerine ilerler. Sonra izci kızın kendisini takip etmediğini fark edince durup ona bakar.

“Bir sorun mu var, hanımefendi?”, diye sorar ona.

“Sizi karanlıkta takip etmemi istiyorsunuz..”, der Laila temkinli bir ifadeyle.

“Evet.. Bir izci olarak bu sizin için çok da zor olmasa gerek, öyle değil mi?”

“Efendi Largo.. Şayet kılıçlarımı çekmek zorunda bırakılırsam, bu birilerinin mutlaka öleceği içindir!”, der sakin bir şekilde Laila.

“Sizden daha azını beklemezdim zaten..”, diye sırıtır Largo.

 

Laila kaşlarını çatar, derin bir nefes alır, ve Largo denen bu.. her ne ise, adamın peşinden aşağı kata iner.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

19:03

Nerden, nerden, diye düşünüyordum ve en sonunda hatırladım.”, der Largo oturduğu tabureden. Adam, Laila ile aşağı kata, çok da geniş olmayan, yeraltındaki bir odaya inmiştir. Oda muhtemelen göründüğünden daha büyüktür ancak barındırdığı eşyalar dolayısıyla daralmıştır.

“Siz İzci Onbaşı Laila ‘Bane’ Wolvesbane’siniz.. Serenity Bölüğünden!”, der adam ve hem hayret, hemde hafif bir.. hayranlık? la bakar izci kıza.

“Bu kadar meşhur olduğumu bilmiyordum?”, der Laila, bulundukları dar odadaki tek masanın diğer yanındaki tabureden.

“Aaaa.. Öyle demeyin İzci Onbaşı. Bane’s Song Operasyonunda kuzeniniz İzci Onbaşı Morel Songsteel ile gösterdiğiniz başarı tam bir efsane!”, der Largo mutlu bir şekilde.

Laila kaşlarını çatar.

“Bu bilgiyi nasıl elde ettiniz?”, der tehlikeli bir sesle.

Largo omuzlarını silker.

“Serenity Home, Arashkan şehrine bağlı bir kasaba, İzci Onbaşı. Şerif Standorin, gerekli ve önemli bulduğu her türlü istihbaratı bize gönderir çünkü bu zorunluluk, görevlerinden sadece bir tanesi. Yıllar önce kendisini buraya, bizimle çalışması için davet etmiştik, ancak Serenity’den ayrılmak istemediğini söyledi bize ve kendisini bekleyen oldukça kıdemli bir mevkii de reddetmiş oldu.

Bu bilgilerden, Belediye Başkanınız, Arthandos Yuleman da haberdar. Kendilerinden, özellikle son yıllardaki operasyonları planlayan ve uygulayan Aager Fogstep’i de istedik. Tıpkı sizi ve kuzeninizi istediğimiz gibi. Arashkan’ın yeni, uyanık, becerikli, tecrübeli, taze kanlara ihtiyacı var. Özellikle de son birkaç yıldır yaşadığımız kayıplardan sonra.. Kayıplarımız var, ancak cevaplarımız yok ve Princeps Kaladin sabırsızlanıyor.

Ancak ne şerif, ne de Yuleman sizlerden vazgeçmek istemediler ve bizleri geri çevirdiler.”

 

Laila hayretle adamın söylediklerini dinler.

 

“Şimdi size lafı daha fazla uzatmadan, neden Lady Anglenna ile ilgilendiğimizi anlatacağım, ancak bu bilgiyi Aager Fogstep ve Şerif Standorin dışında kimseyle paylaşmamanızı rica edeceğim.”, der Largo.

 

Laila yavaşça başıyla onaylar.

 

“Olaylar öyle çetrefilli ki, neresinden başlasam başka bir yanı elimde kalacak..”, diye kendi kendine mırıldanır Largo, ve bir yanağını kaşır.

“Sizi ilgilendiren kısmı itibariylesini anlatayım şimdilik, gerisini sonra düşünürüz..

Bundan birkaç yıl önce Lady Anglenna, High Spires Efendisi Philius’a, High Woods Ri’sinin, Birinci Lord Princeps Kaladin’e gönderdiğini iddia ettiği bazı hediyelerle geldi. Philius’da hediyeleri, Princeps Kaladin’in Antikalardan, Saraydaki Sanat Eserlerinden ve Soyluların Gönderdiği Hediyelerden sorumlu memuruna teslim etti. Nevarki hediyeler saraya ulaştırılamadan o gece söz konusu memurun evinden çalındılar.

Söz konusu memuru da ertesi akşam evinde öldürülmüş olarak bulduk.

İşte işin çetrefilli kısmı da bu noktada başlıyor zira birileri aynı gün söz konusu memurun katilini, daha evi terk edemeden bulmuş ve onu öldürmüşlerdi.

Daha sonra edindiğimiz bilgiler bize hediyelerin ‘lanetli’ olduğunu söylüyor ve o hediyelerin Princeps’e ulaştırılması için gösterilen çabayı göz önünde tutarsak, buna inanma eğilimindeyiz.

Bu cinayetten, o zamanlar Arashkan’da varlık gösteren ve ‘Lanet Piçler’ olarak bilinen Kesiciler Loncasının sorumlu olduğunu düşündük. Nevarki bu olay bir şekilde onlarla Hırsızlar Loncası arasındaki husumetin tetiklenmesine de sebep oldu ve iki lonca üç gün süren, son derece kanlı ve arkalarında bizim bulabildiğimiz kadarıyla 416 ceset bırakacak şekilde sonlandı; Hırsızlar Loncası, bulabildikleri tüm Lanet Piçi öldürdüler ve onlar sayesinde yıllardır Arashkan’da bir kesiciler loncası yok.

Bu başlı başına mutlu bir kıyım olmakla beraber, bizim de takip edebileceğimiz herhangi bir ip ucu da bırakmamış oldular!

Şimdi, asıl konumuza, ortadan kaybolmuş High Woods hediyelerine dönersek, deliller ortadan kalkmış olmakla beraber, eylem ve teşebbüsün varlığının inkar edilemezliğidir..

Bunun anlamı da, High Woods Ri’si, Arashkan Princeps’ine suikast teşebbüsünde bulunduğu, bundan haberdar olmayıp, söz konusu suikast teşebbüsünün gerçekleşmiş olması halinde suçu Ri Grandaleren’e yıkmayı planlayan birisinin varlığıydı.

Her hâlükârda bunun anlamı da Arashkan’ın, en yakın komşusu olan High Woods’a savaş açması anlamına geleceği idi..

Tek sorun, olaya bir şekilde kaderin bir cilvesi karıştı diyelim, ve kimsenin tahmin edemeyeceği bir şey oldu; hediyeler çalındı!

Özetle olay, hiç başlayamadan bitmiş oldu, zira hediyelerin ‘laneti’ Princeps’i öldürememiş bile olsa, bu savaş için yine yeterli bir sebep olurdu..”

 

“Olay başlamadan bitmiş o zaman. Gerisi istihbaratın işi.. Bir izcinin değil.”, der Laila nötr bir sesle.

 

“Kısmen doğru. Ancak evinde öldürülen ve Antikalardan, Saraydaki Sanat Eserlerinden ve Soyluların Gönderdiği Hediyelerden sorumlu memur, Felisia Fremier adında bir hanımefendi idi ve Princeps Kaladin’in de pek sevdiği yeğeniydi!”

 

Laila olduğu yerde çakılıp kalır zira bu ismin sessizce söylendiğini duymuştur. Söyleyen kişi bu ismi, hışımla, hüzünle, kahırla ve büyük bir hırsla söylemiştir her defasında ve Laila o kişiyi tanır zira bu kişi High Spires Efendisi Philius’un unutulmuş oğlu, Darly ‘Darlius’ Dor’un ta kendisidir!

 

“Ve bunların hepsini bir şekilde birbirine bağlayan kişi de High Lady Anglenna’dır. Size onunla aranızdaki münasebetinizi sormamın sebebi de buydu.”

Laila hiç sektirmeden cevap verir.

“Efendi Largo. Ben Serenity Home’dan, özel bir görev için gönderildim ve her ne kadar Arashkan şehrine yardımcı olmak istesem de, kendi görevimden sakınamam. Bununla beraber, size en başta söylediklerim de hala geçerlidir; Anglenna ile sadece aynı istikamete gidiyorum şu an, o kadar. Kendisine herhangi bir borcum yok. Ancak ve şayet onun bir ihanetin parçası olduğuna şahitlik edersem, emin olun ki kendisini gördüğüm yerde öldüreceğim.. Ben bir izciyim. Politikacı değil!”

 

Largo, Laila’ya biraz hayal kırıklığına uğramış gibi bakar ve izci kıza o bakış nedense tanıdık gelir.

Laila aynı hayal kırıklığını Themalsar’dan döndüklerindeki akşam, Serenity Home’da gerçekleşen şölende onunla dans eden birisine, “Çok kısa bir süreliğine geldim. Korkarım görevimiz bitmedi ve bu sefer çok daha uzağa, çok daha uzun bir süre gitmem gerekecek ve dönebilecek miyim bilmiyorum..”, dediğinde görmüştü..

 

“Summersong..?”

 

..diye istemsizce fısıldar Laila önündeki adama.

Largo bir anda irkilir ve izci kıza hayalet görmüş gibi bakar!

“Bu ismi nereden biliyorsun?”, diye tıslar ve bir eli masanın altında kaybolur.

“Efendi Largo.. Eliniz.. Lütfen!”, diye rica eder Laila.

Largo yüzünü buruşturur ve tuttuğu hançerle beraber elini tekrar masanın üstüne koyar.

“Zeki olduğunuzu zaten söylemiştim size genç bayan. Ancak bununla kafama vurmanıza gerek de yoktu!”, diye alınmış bir sesle konuşur Largo. “Evet. Adım Largo Summersong, ve siz bunu nereden biliyorsunuz?”

“Benzerliğinizden..”

Largo bu cevaptan herhangi bir şey anladıysa, bu hiçbir şekilde yüzüne yansımamıştır.

“D.D. Dexter Summersong.. Oğlunuz..!”

 

Largo öylece Laila’ya bakar..

..sonra başını önüne eğer.

 

“Neden onu terk ettiniz? Dahası neden ona öldüğünüzü ikna ettiniz?”

 

Largo uzun bir süre cevap vermez, başını da kaldırmaz.

Neden sonra, anca duyulur bir sesle cevap verir.

“Bu meslek.. Bizlerden hayatlarımızdan çok daha fazlasını alıyor. Dışarıda..”, diye muallak bir el hareketiyle Arashkan Şehrine işaret eder. “Bir milyonu aşkın insan, her gün nasıl tehlikelerle karşı karşıya olduklarının farkında olmadan yaşıyorlar.. Ama biz biliyoruz.. Sen, ben ve bir kaç iyi adam! Ve birileri de bizleri avlıyor. Eşimi yıllar önce öldürdüler. Ben gizli bir görevdeyken. Ben de Dexter’ı aklıma gelen olabilecek en güvenli ve en uzak yere, Serenity Home’a gönderttim, babasının bir görevde öldüğünü sanarak. Onu oraya gönderdim çünkü orada Şerif Standorin vardı.”

“O sizi asla unutmadı ama..”, der Laila gözleri dolu bir şekilde çünkü kendisi çok iyi bilirdi ‘o’ tür kaybın ne anlama geldiğini..

Laila, kuzeni Morel, en yakın arkadaşları Gnine ve Udoorin, küçük, sevgili Inshala, hafif kaçık Merisoul ve hatta ve asla ısınamadığı Aager.. Hepsi çok iyi bilirlerdi ‘o’ tür kaybın ne anlama geldiğini..

 

Laila, yıllar önce birkaç defa kendisine sorup, ancak çok daha sonra ne anlama geldiğini utanarak öğrendiği ismin anlamına tüm çıplaklığı ile ayılı verir..

D.D. Dexter; Daddy Dead Dexter!

 

Ve anladığı bir başka şey ise, bu ismi çocuğa, bilinçli olarak kendisinin vermiş olduğudur!

 

“Gökler aşkına.. Hiç kimse böyle bir yükü, böyle bir acıyı taşımamalı!”, diye inler Laila bir eli ağzında ve dolu gözlerle.

“Hiç kimse taşımazsa bu yükü, peki kim koruyacak insanlığı?”, diye sorar Largo Summersong sessizce..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

02:12

Laila yorgun ve bitmiş bir şekilde hana geri döner. Bu gün, onun için her bir açıdan yorucu bir gün olmuştur. Yetmiyormuş gibi bir de yolda iki sarhoş genç kendisine ‘iyi vakit’ geçirtmek istemişlerdi! Laila gençler adına bir şey söylemek istemez ancak kendisi kesinlikle iyi vakit geçirmişti.. Ertesi gün uyandıklarında gençlerin hayatlarını tekrardan değerlendirmeleri için İzci Onbaşı onlara bayağı bi kırık malzeme bırakmıştı!

İçeri girdiğinde beklediği dağınık, kutlama yapılmış izlenim ve izlerini göremez ve bunun sebebi de, yorgunluktan bir bankın üzerine yığılıp kalmış, başı, kendisini derin, karanlık gözlerle süzen adamın bacağına yaslamış küçük, sevgili Inshala’dır.

“Annem bana hiçbir zaman, ‘Bu saate kadar neredeydin?’, diye sormadı.”, der Aager sessizce, uyuyan kız uyanmasın diye.

“Çünkü sen uslu bir çocuktun?”, diye cevap verir Laila yorgun bir sesle.

“Hayır. O öldürülüp ben ve kız kardeşim götürülünceye kadar evden hiç çıkmadık çünkü Drashan’da başıboş çocukları mızrakla şişlemek ayrıcalıklı bir eğlence tarzıdır..”, der Aager.

“Neden bunu bana söyledin ki şimdi?”, diye harlar Laila tiksintiyle!

“Söyledim çünkü gerçekte Dranshan’dan çok da uzak değiliz İzci Onbaşı. Daha iki hafta önünce salak bi çocuğu, gün ortasında kaçırmışlardı ve onu kurtarıncaya kadar çoğumuz neredeyse ölüyorduk, unuttun mu? Özgürce ve başına buyrukça yaptığımız şeylerin faturasını hiçbir zaman sadece kendimiz ödemeyiz.”, der ve başıyla, kart elini saçları arasında gezdirdiği kızı işaret eder.

“Neden bunu bana söylüyorsun ki?”, diye neredeyse aynı soruyu, farklı vurgularla tekrarlar Laila.

“Sana söylüyorum çünkü bütün bunların arasında olgun ve aklı başında olduğunu düşündüğüm bi sen varsın. Lütfen beni hayal kırıklığına uğratma..”, der ve yavaşça, sessizce ve imtina ile yerinden kalkıp mutfağa gider. Laila içeriden hafif bir cam sesi duyar gibi olur. Aager, içinde süt olan uzun, cam bir bardakla geri gelir.

“Geç gelirsen kaçırdığın için üzülmeyesin diye Inshala sana nişan pastasından ayırdı ve kimse yemesin diye de saatlerce burada, başında bekledi..”, diye ekler Aager ama sesinde Laila’nın ondan beklediği acımasız ifadesi yoktur. Varsa da bu fazlasıyla siliktir.

Adam elindeki bardağı sessizce masaya, pasta dilimlerinin yanına bırakır, sonra sessizce küçük kızı toparlar, kucaklar ve merdivenlere yönelir.

 

Laila birden, hiçbir zaman sevemediği ve ısınamadığı bu adamın da değişmiş olabileceğine ayılı verir..

Evet, adamın değişimi dışarıdan, adı Inshala olan mucizevi bir etkiyle gelmişti. Ancak Aager’in gelen zorlu değişimi kabul etmesi, yapmış olduğu bilinçli bir tercih idi.

Ve Laila için alması gereken bir ders vardı burada sanki.

 

İzci kız hanın boş salonunda, az evvel Aager’in terk ettiği banka oturur ve sevgili küçük Inshala’nın kendisi için ayırdığı, üstü kremalı, içi kırık çikolata ve fındıklı pasta dilimlerini yerken bir yandan da Aager’in getirdiği buz gibi sütü yudumlar..

..ve son birkaç gündür yaşadıklarını değerlendirir.

 

Pastayı ve sütü bitirdiğinde, değerlendirmesi daha bitmemiştir ama muhtemelen bu da zaten üç dilim pasta ve bir bardak soğuk sütten çok daha uzun sürecektir.

Laila yerinden kalkar, tabağını, bardağını ve çatalını alır ve onları mutfağa bırakır. Uyumaya gitmeden önce canı bir bardak daha soğuk süt çeker, nevarki içi süt dolu sürahiyi aldığında ne sürahinin, ne de sütün soğuk olmadığını fark eder.

 

İkisi de oda sıcaklığındadır!

 

Laila ‘Huh!’, diye geçirir içinden ve yüzünü ekşiterek sütten vaz geçer.

Laila ılık sütten hiç hoşlanmaz!

İçleri tıka basa dolu sadaklarını omuzlar ve kendisi de odasına çekilir.

 

Kızlarla paylaştığı odanın kapısını açtığında High Lady Anglenna dışında herkes uyumaktadır. High Lady ise elflere özel trans halindedir ancak kapı açıldığında kadın bir eli pençe şeklinde, büyü yapmaya hazır kapıya yöneltmiş, diğer eli ise korumak istiyormuşçasına hemen yanında uyuyan prensesinin üzerindedir.

 

Laila sessizce üstünü çıkartır ama zihni Largo Summersong’un anlattıklarıyla uğuldar.

İzci Onbaşı yatmadan önce High Lady’ye döner ve ona gizleyemediği bir hışımla tıslar.

“Sen ne yaptın?”

Anglenna, kendisinden beklenmeyecek ve daha önce Laila’nın ondan asla duymadığı, cılız, titrek bir sesle cevap verir.

“Tahmin bile edemeyeceğin şeyler..”

 

 


Serenity Home, teknik olarak Arashkan şehrine başlı olması dolayısıyla bu şehre vergi ödemektedir. Talep edilmesi halinde de Arashkan’a askeri ve lojistik desteği de sağlama zorunluluğu vardır. Bununla beraber, Serenity Home, kendi iç işlerinde ve başka yerlerle yaptığı antlaşmalarda özgürdür; söz gelimi Dim Woods elfleri, Elder Hills ve Scowling Hills dwarfları, Tinker Hills ve (zamanında yapılan ve teknik olarak hala geçerliliğini koruyan) Silent Hills antlaşmaları ve bunlara en son eklenen Drashan ile ortak saldırmazlık antlaşması. Bu antlaşmaya göre Serenity Home, Drashan’a yıllık haraç ödemektedir. Buna karşılık Drashan korsanları da Serenity Home ve civarındaki yerleşim merkezlerine dokunmayacak ve (pek az kişinin farkında olduğu gibi) Serenity Home’a saldırılması halinde onu müdafaa etmekle yükümlü olacaktır.

 

 

 
 

Dreadlock!

Timeline:

Grup bir yandan Gar Thalot’u ararken, bir yandan Lilly Venom olayını hazmetmeye çalışır. Nevarki günler grubun bazıları için oldukça sıkıcı geçmektedir; Anglenna, Lorna, Udoorin ve Laila gibi.. Ancak başkalarının aksine bazıları can sıkıntılarını daha sessiz ve sakin bir şekilde geçirmeyi tercih ederken Laila herkesin ‘harika bir şehir’ dedikleri Büyük Arashkan’ı gezmeye karar verir..

Ve belki de kuzeni Bremorel için de hediyelik bir şeyler bulur.

 

Bu hikaye,
Benim gitmem lazım.
ve
Geleceğin Adımları“ndan
bir gün sonra yer alır..

 

 

Üç Gün Önce..

Para.. Laila’nın paraya ihtiyacı vardır. Arenada teke tek atıştığı kaçık büyücüden sonra bir de o devasa yaratığa attığı oklar sonrasında, iki sadağının birisini tüketmiş, diğerini ise yarılanmıştır ve Udoorin’e “Bana borç versene!”, diye tekrar gitmeye de hiç niyeti yoktur! Aslında Udoorin’e bundan önce defalarca borç para için gitmiş, her defasında da bir şeyler koparmayı becermişti. Udoorin kızlar söz konusu olunca biraz salak olabiliyordu..

Laila bunu gülerek hatırlasa da, aslında biraz da kendinden utanır. Geri döndüklerinde cesaretini toplayabilirse, kuzeni Bremorel’i de yanına alıp, Belediye Başkanı Yuleman’a gidecek ve izcilere maaş bağlanmasını talep edecekti. Tercihen, Prenses Lorna’dan duyduğu bir kelime ile, ‘Gecikmiş Ödemelerle’ beraber!

Kaba bir hesapla, on altı yaşında izciliğe alınan Laila, tam on bir yıldır bu işi yapmaktaydı. Özel operasyonları işin içine katmazsa, sadece düz maaşla, ve tercihen vergiden muaf, ayda 3 altın vermiş olsalar..

“Yani. Basit bi kasaba muhafızına ayda 2 altın verdiklerine göre, bize de 3 altını çok görmezler her halde.”, diye düşünür Laila ve sokağın ortasında durup hesaplamaya çalışır.. Yılda on iki aydan on bir yıl..

Laila tek bakışta yirmiden az iseler, kesin rakam, elliden az iseler üç aşağı beş yukarı, yüz civarında iseler artı-eksi on olacak şekilde düşmanın sayısını tahmin edebilecek kadar tecrübelidir. Yüzden çok iseler, zaten yanlış yerdedir ve ivedilikle oradan kaybolması gerekmektedir..

İzcilik öncesi Laila, Serenity Home’un tek okulu olan tapınağın hemen dibindeki yetimhaneye bağlı okula, eh, arada bir gitmişliği olmuştu. Laila okuldan pek hoşlanmamıştı. Nihayetinde geldiği yerde okul denen şey yoktu. Okul sıkıcıydı. Bi ton gereksiz şeyler öğretiliyordu ve Lady Magella da haftada birkaç kez gelip vaaz veriyordu. Laila o vaazları uyuyarak çok iyi değerlendirmişti, her ne kadar Lady tarafından defalarca yakalanmış olsa da..

Okuldan sadece Thomas gibi sümüklü çocuklar hoşlanırdı!

Laila o okulda sadece müzik dersini sevmişti. Serenity Home kasabası müzisyeni Efendi Thokan Silversong gelip çocuklara şarkı söyletiyordu ve küçük Laila için bu haftanın en eğlenceli anıydı zira avazı çıktığı kadar bağırarak;

 

Rook Dağını duman almış,
Haydi yürüyelim izciler.

Dim Woods’da elfler oynarmış,
Haydi yürüyelim izciler.

Elder Hills’den sakallı cüceler yuvarlanmış,
Haydi yürüyelim izciler.

High Woods’un kızları güzelmiş,
Haydi yürüyelim izciler.

Tinker Hills’de cüceler tökezleyip düşmüş,
Haydi yürüyelim izciler.

Hepsi gelip Serenity’de mutlu olmuş,
Haydi koruyalım izciler.

 

..diye şarkılar söylemişti.

Laila bu şarkıyı hala hatırlar ve saçmalığına güler. Hangi işsiz salak yazdı bunu acaba, diye düşünür.

 

Laila, uzun, altın saçlı, gökyüzü mavisi gözlü, can yakıcı kalın kaşlı D.D. Dexter “Raptor” Summersong ile o sıralar karşılaşmıştı. Laila D.D.’nin ne anlama geldiğini yıllar sonra, biraz da utanarak öğrenmişti. Halbuki çocuğa defalarca D.D.’nin ne olduğunu sormuştu. Laila’nın bildiği bir şey vardıysa, şayet izci olmamış olsaymış, muhtemelen bir şarkıcı olurmuş zira küçük yaşta avazı çıktığı kadar bağırsa da, daha sonraları, yaşıyla birlikte gerçek sesi de olgunlaşmış, kuzeni Bremorel’in sert ve asabi mizacının aksine gerçekte yumuşak bir sese sahip olmuşken, kendisinin ise daha tok, kontralto bir sesi olmuştu ve zamanında Efendi Thokan onu az istememişti korusunda. Belli ki bu kontralto denen şey, pek sık rastlanan bir şey değildi..

Laila’nın babası ise eski bir ormancıydı ve kızının bir şarkıcı olmasındansa, ‘işe yarar’ bir mesleği olmasını istemiş ama deli gibi sevdiği kızının da üzerine fazla gitmemişti. Ona yanlışla bir gün, “Şayet eski evimizde bir izci olmuş olsaydı, belki de annen hala hayatta olurdu.”, demiş, ve bu da Laila için konunun kapanmasına sebep olmuştu.. Evet, şarkı söylemeyi çok seviyordu ama, sevdiklerinin güvenliği ise Laila için çok daha önemliydi..

 

Biri Laila’ya çarpar ve, “Özür dilerim hanımefendi. Ama yolun ortasında durmayın lütfen.”, diye uyarır onu. Laila yolun karşısına geçer ve Arashkan Adalet Sarayını bir boydan diğerine kadar takip eder.

“İhtiyacım olduğunda neden Gnine yanımda olmaz ki?”, diye kara kara düşünür. Eveeet, dikkati tekrar dağılmadan önce, ayda üç altın, on altı yaşından beri, yirmi yedi yaşına kadar ne ediyor şimdi, diye düşünür. On bir yıl. On iki aydan, kaç ay ediyor.. Elde var bir.. Yüz otuz.. Hayır, yüz otuz iki.. Evet yüz otuz iki ay..

“Oha! Ben yüz otuz iki aydan beri izci miyim?”, diye hayret ve gurur karışımı bir şeyler hisseder Laila.

“Yüz otuz iki ile üç. Ne yapıyor şimdi?”

Laila zeki bir kızdır. Rakamlarla fazla kafasını yormaz. Yolun çaprazlama karşına geçer ve Tüccarlar Mahallesine yönelir. Yolda giderken orada burada duvarlara ve sokak lambalarına asılmış kağıtlar dikkatini çeker.

 

 

30. GÜNDE BULUŞALIM

ADALETSİZLİĞE KARŞI BÜYÜK GÖSTERİYE SİZDE KATILIN

MUTLU VE GÜVENLİ YARINLAR İÇİN

SAĞIR LORDLARA SESİMİZİ DUYURALIM!

G.T.

 

“İlginç.”, diye düşünür Laila. “Demek ki burada ciddi adalet sorunları var.”

 

Tüccarlar Mahallesine vardığında gözüne kestirdiği, sempatik, yaşlıca tüccara yanaşır.

“Buyur güzel kızım. Senin için uygun çok güzel şallarımız var.”, diye rengarenk kumaşlardan oluşan boy boy atkılar, eşarplar ve şallarla dolu dükkanına davet eder yaşlı tacir Laila’yı.

“Teşekkür ederim, Tüccar Efendi. Şallarınız çok güzelmiş. Ancak para hesabı konusunda biraz sorunlarım var. Belki bana yardımcı olabilirsiniz..”, der Laila yaşlı tüccara ve en azından D.D. Dexter üzerinde her zaman işe yaradığını bildiği ölümcül gülümsemesini atar.

Belli ki Laila’nın becerikli olduğu tek şey, ok atması değildir, zira yaşlı tüccar biraz kızarır ve “Tabii, tabii, güzel kızım. Nedir çektiğiniz sorun?”, diye afallar biraz.

“Diyelim ki yüz otuz iki altınım var. Bu altınların her biriyle bir kâse aldım ve her kâseyi de üç altına sattım. Toplam kaç altınım olmuş olur?”, diye mutlu bir şekilde sorar Laila.

“Hmm.. Toplam kârınız 237 altın ve 4 gümüş eder kızım.”, der yaşlı tacir.

“Nasıl yani?”, diye afallamış bir şekilde sorar Laila.

“Ana para kârın parçası değildir, güzel kızım. Yüzde on vergiyi de düştüğünde elinde 237 altın ve 4 gümüş kar etmiş olursun!”, diye sevimli bir şekilde açıklar yaşı tacir.

“Peki diyelim ki, tam vergi memurları gelmeden önce, ana paramla birlikte elimdeki altın ne ediyor?”, diye sorar Laila.

 

Dedik çoktan; Laila zeki bir kızdır.

 

“Toplam paran 396 altın eder, güzel kızım, ama sana tavsiyem, vergini her zaman öde, çünkü vergi memurları her zaman eninde sonunda seni gelir bulurlar ve evine haciz getirirler.”, diye telkin eder yaşlı tüccar.

Laila yaşlı adama teşekkür eder ve tamamen bozulmuş bir şekilde Tüccarlar Mahallesinden ayrılır.

 

“396 altın mı? On bir yıl çalıştım toplam birikimim 396 altın mı yani? Bu da ne eder? Sanırım yeterince yalvarırsam sekiz adet tek parıltılı, yada dört adet çift parıltılı ok yapar..”, diye tam anlamıyla hayal kırıklığına uğramış bir şekilde olduğu yerde kalakalır!

 

AMA BEN ÜÇ DAKKADA ALTMIŞ ADET İKİ PARILTILI OK YEDİM YAA!

 

Tabii, burada Laila’nın hesaba katmadığı, gerçekte ortada aylık 3, dolayısıyla da toplam 396 altının dahi olmadığıdır.

İzcilerin hayatı gerçekten çok zordu.

Belki de ‘Gecikmeli Ödemeli’ fikrinde olduğu gibi bu konuda da Prenses Lorna’dan başka bazı fikirler alabilirdi. Evet, ondan fikir alacaktı, para değil. Udoorin’den para yolması, göreceli de olsa kabul edilebilir bir şeydi. Ama bir prensesten para istenmezdi. Bu hem ayıp, hem uygunsuz, hem de tehlikeli bir borçtu.. Evet Lorna gerçekten iyi niyetli bir kızdı ama aynı zamanda da bir aristokrattı, annesi bir insan olsa da, babası bir elfti!

Ama madem ona fikrini soracaktı, o zaman belki de ona Prenses Lorna değil de, Prenses Alor’Nadien ne, diye hitap etmeliydi.

Laila’nın içindeki ses bundan hiç hoşlanmaz. Kız kendisini ‘Lorna’ diye tanıtmıştı ve artık o Laila için de ‘Lorna’ idi ve bir elf ismine de ihtiyacı yoktu. En nihayetinde Lorna’da kendisi gibi bir yarı elfti ve onunda dili kendisi gibi elflerden yanmıştı..

“Salak, kendini beğenmiş, sivri kulaklı elfler!”, diye sessizce hışmeder Laila genel olarak elflere.. Annesi dışındaki elfler tabii.. Annesi, annesiydi ve ırkının bir önemi yoktu onun için. O kadar işte!

 

Canı fena sıkılmış bir şekilde Tüccarlar Mahallesini arkasında bırakır ve Subaylar Lojmanlarına doğru yönelir. Nevarki oraya yaklaşınca, kibirli subay ve eşlerini ve kendisine ters bakışlar atan muhafızları görünce canı daha da sıkılır ve Heaven Parkına yönelir.

Laila parka adım attığında bir anda bütün can sıkıntısını ve günlerdir hissettiği, ancak fark edemediği boğucu şehir havasından kurtuluverir. İstemsiz bir şekilde gözleri dolar ve hiçbir şeyi kendi kasabasına, oradaki evine ve Ritüel Ormanına değişmeyeceğine karar verir.

Uzun bir süre parkta rastgele dolaşır Laila ve etrafındaki ağaçları, çiçek bahçelerini, yapay göletleri, patikaları, bankları ve tekerlekli satıcıları izler. Yakınından geçen bir satıcıdan bir açma ve adamın limon suyu olduğunu iddia ettiği küçük bir maşrapadan da alır. Laila açmayı iki lokmada yer ve kesinlikle limon suyu olmayan şeyi içer. İçtiği şey her ne ise kekremsi bir tadı vardır, ama en azından soğuktur.

Laila parkın ta öbür ucuna kadar yürür. Partan çıktığında karşına onun pek hoşuna giden Okçular Mıntıkasına gelir.

İzci Onbaşı her yerde ok atan askeri kıyafetler içerisinde insanlar görür. Havada mütemadiyen oklar uçuşmaktadır ve herkes ya kocaman yuvarlak hedeflere, yada içi sıkıştırılmış samanla dolu ‘insan’ şeklindeki kuklalara oklarını atmaktadır.

 

“Hey! Sen!”, diye biri bağırır ona.

 

Laila duymazdan gelir.

Laila duymazdan gelme olayını profesyonelleştirmiş biridir!

Ayrıca kendisini bir hanımefendi olarak görmese de, nihayetinde bir bayandır, lütfen yani.. Bir bayana asla ‘hey, sen’lemezsin, ayıptır!

Dolayısıyla Laila hiç çekinmeden duymazdan gelir.

 

“Sana söylüyorum! Biraz ağır işitiyorsun sanırım!”, diye tekrar bağırır sesin sahibi.

 

Laila duymazdan gelmeye devam eder.

“Çattık bir geri zekalıya daha!”, diye söylenir adam.

‘Geri zekalı mı?’, diye fena bir şekilde alınır Laila ve arkasından yaklaşan ayak seslerini son ana kadar umursamaz. Son anda ise döner..

..ve adamın yere basmak üzere olan ayağına nazik bir tekme atar. Adam, bir anda yürüyüş düşüşünü engelleyecek adımdan mahrum kalınca, yüzü koyun yere kapaklanır.

“Annen, bayanlara nasıl hitap edilir öğretmedi mi sana?”, diye hafif kindar bir sesle sorar yerde yatan adama.

Adam yavaşça yerden kalkar ve bir eli belindeki kalın, disiplin copuna gider.

“Anlıyorum. Öğretmemiş. Neyse ki benim bugün biraz vaktim var.”, diye gülümser Laila adama.

“Seni küçük şırfıntı..”, diye başlar burnu kırılmış, alt dudağı patlamış, yüzü gözü kan içinde adam..

..ama gerisini getiremez.

Laila adamın tam göğsünün ortasına, olduğu yerden full-kontakt bir taban tekmesi koyar, ve onu iki yarda gerisin geriye fırlatır.

Adam ıslak bir çuval gibi yığılır!

Laila tekrar gülümser.

“Şırfıntılık değiştirilebilir. Aptallık ise kalıcıdır!”

 

“Neler oluyor burada?”, diye bir ses gelir arkalarından ve beraberinde birkaç genç askerle yaşını biraz almış apoletli biri belirir.

Yeni gelen adam önce Laila’ya, sonra da yerde yatan adama bakar ve bıkmış bir ifadeyle başını sallar.

“Kaldırın şu salağı ve revire götürün.”, der.

Askerler yerde yatan adamı kaldırıp götürürlerken, yaşı geçmiş apoletli adam Laila’ya döner.

“Yüzbaşı Graden Forman.”, diye özlü bir şekilde kendisini tanıtır.

“Shit!”, diye küfreder Laila bir anda zira adamın rütbesi kendisininkinden çok daha üstündedir.

“Çok ayıp hanımefendi, ama isabetli.. Onbaşı Krugral’ın kusuruna bakmayın demek isterdim ama görüyorum ki çoktan bakmışsınız.. Sanırım buralı değilsiniz. Olsaydınız bir aristokratın şımarık oğlunu tanırdınız. Bununla beraber, onu iki kere yere devirdiniz ve bunu da eğitimli bir şekilde yaptınız. Kıyafetlerinize bakılırsa ya bir paralı askersiniz ve başınız belada, yada bir izcisiniz ve bu olaydan paçayı yırtma ihtimaliniz var.”

“İzci Onbaşı Bane. Serenity Bölüğünden, efendim!”, diye selam verir Laila, ama ‘hazır ol’a geçmez, zira izciler kendi efendileri dışında kimseye ‘hazır ol’da durmazlar!

“Serenity Bölüğü..”, der Yüzbaşı ve yanağını kaşır. “Evinden oldukça uzaktasın, izci.”

“Özel bir görevdeyim, efendim. Gerekli bazı mühimmatlar için şehre gelmiştim. Adamınız için özür dilerim ancak çok da fazla değil. Bugün annesini utandırdı!”, der Laila, izcilere özel, sakin üslubuyla.

“Annesini utandırmanız için, annesinin kim olduğunu bilmesi gerekiyor önce..”, diye sırıtır Yüzbaşı.

 

Daha geriden birisinin bağırdığı duyulur.

“Kim? Kim yaptı bunu kardeşime?”

“Shit!”

..diye küfreder Yüzbaşı.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yüzbaşı Graden. Kim yaptı bunu kardeşime? Sorumlusunu yakaladınız mı?”, diye kükreyerek yaklaşır uzun sarı saçlarını arkadan başlamış bir genç. Ayaklarını yere vura vura gelen adam, aslında yakışıklı denebilecek biridir ama nedense Laila adamı gördüğü anda ondan hoşlanmaz. Adamın yüz ifadesinde, nadiren ormanda gözü dönmüş, sebepsiz yere öldüren havanlarda gördüğü ‘kuduz’ bir şeyler vardır sanki ve Laila bu tür hayvanlara ne yapılması gerektiğini çok iyi bilir.

“Kendinize mukayyit olun Onbaşı Jarson. Sizi, Onbaşı Krugral’ın haksız yere saldırdığı, ve faturasını ödediği kişiyle tanıştırayım; İzci Onbaşı Bane..”, der Yüzbaşı Graden sakince.

“Güzeeel.. Onu yakaladınız demek. Askeri mahkemede yargılanıncaya kadar hapse atılmasını istiyorum!”, diye kindar bir şekilde emreder Onbaşı Jarson.

“Onbaşı.. Sanırım anlamadınız. Hanımefendi bir İzci Onbaşısı..”

“Noolmuş izci onbaşısıysa?”, tükürür gibi konuşur genç adam.

“Ne olduğunu anlatayım size o zaman; Kendisi bir izci olduğu için askeri mahkemede yargılanamaz çünkü bir ordu mensubu değil. Bir izciyi sadece o bölgedeki en yetkili resmi kişi yargılayabilir.. Bunun anlamı da sadece First Lord Princeps Kaladin bir izciyi yargılayabilir, suçlu bulması halinde de cezalandırılmasına karar verebilir. Lütfen bu olayı Princeps Kaladine kadar götürmeyi düşünmeyin, zira bu olay sonucunda olacağı gibi İzci Onbaşısı haklı görülürse, babanız dahil tüm ailenizi de yakmış olursunuz. Ama karar sizin.”, der Yüzbaşı ve susar.

Onbaşı Jarson’un yüzü kıpkırmızı olur ve çirkinleşir.

“İzci Onbaşı. Sanırım burada işiniz bitti. Size iyi günler diliyorum.”, der Graden.

“Hayır!”, diye araya girer Jarson. “Bu olayı Princeps’e götürmeden de halledebiliriz. İzci Onbaşıyla aynı rütbedeyiz ve kendisi aile şerefimizi zedeledi. Onu düelloya davet ediyorum!”

Jarson sözünü bitirdiğinde, yüzünde muzaffer bir ifade belirmiştir.

“Şayet izci düello teklifimi kabul etmezse, korkağın tekidir ve bir izci olmayı da hak etmiyordur!”

“Onbaşı Jarson.. Senin peçete rütbenle bir izcinin rütbesini isim benzerliği dolayısıyla aynı olduklarını düşünecek kadar ahmak olamazsın!”, diye harlar Yüzbaşı.

Onbaşı Jarson omuzlarını silker.

“Bunun için Princeps’e gitmemize gerek yok Yüzbaşı Graden. Her mahkeme bu konuda benim lehime karar verecektir ve bunu siz de biliyorsunuz!”, diye sırıtır.

Yüzbaşı, önce Jarson denen gence tiksintiyle bakar, sonra Laila’ya döner.

“Korkarım Onbaşı Jarson haklı. Ancak düello teklifi ondan geldiği için yer ve zaman tercihi ona, silah tercihi size kalmış durumda.”

Janson hiç sektirmeden, “Şimdi ve burada!”, diye mutlu bir şekilde ünler.

Laila saçma sapan bir olayın bir anda böylesi bir hale dönüşmesine hayret eder ve içinden ‘Gerçekten bu şehirlilerin yapacak işleri yok mu?’, diye geçirir.

Dışarıdan ise hiç istifini ve ‘cool’unu bozmadan, “Onbaşı haklı. Geciktirmekte bir fayda görmüyorum. Burası uygun. Ok da olur, kılıç da. Delikanlı ölümüne mi, yoksa ‘amca’ deyinceye kadar mı dövüşmek ister? Ama bir konuda kendisini uyarmak isterim; ben amcamı yıllar önce bir ork baskınında kaybettim. Dolayısıyla onu bir yenilgiye alet etmek gibi bir niyetim yok!”

 

Ortam bir anda sessizliğe bürünür. Jarson, Laila’ya hayretle bakarken, Yüzbaşı Graden ise bir eliyle yüzünde oluşan sırıtışı başarısızca bir şekilde gizlemeye çalışır ve Laila’ya takdirle bakar.

 

“İsterseniz kurşun oklarıyla bu işi halledelim.”, diye önerir Yüzbaşı.

Laila’nın bir kaşı kalkar.

 

Kurşun okla gerçek ok arasındaki tek fark, kuşun okun ucunda çelik, sivri başlık yerine içine kurşun tozuyla doldurulmuş küçük bir kesenin olmasıdır ve Laila bunlardan çok haz almamıştır. Bu tür başlıklar, küçük kuş avlarken, normal okun kuşu parçalamasından dolayı tercih edilmesidir. Laila havada uçarken bir kuşu okla bayıltıp, sonrasında baygın bir hayvanı öldürmeyi pek de iç açıcı bulmamıştır.

 

“Kabul.”, der kısaca.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Unutma.”, diye uyarır Laila’yı Yüzbaşı. “Yerinden kıpırdarsan, ‘korkmuş ve kaçmış’ kabul edilirsin. İkinizde ya diğeri kıpırdayıncaya kadar, yada biriniz diğerini devirinceye kadar devam edeceksiniz.”

Yüzbaşı bir anlığına durur.

“Hanımefendi.. Sadece duruşunuzla beni gururlandırmayı başardınız.”, der neden sonra sessizce. “Ama şu ahmağı devirirseniz size minnettar olacağımı da ifade etmeliyim.. Ayrıca tüm paramı size yatırdım!”

“Anlayamadım?”, diye hayretle bakar Laila, Yüzbaşıya.

“Üç bölükteki herkes bahse girdi. Ordu bunun gibi şımarık rütbelilerle dolu ve size karşı bire on bahse girdiler.”

“Hmmm..”, der Laila. “..Bundan benim bir şey kazanma ihtimalim var mı?”

“Tabii ki.. Neden size anlatıyorum sanıyorsunuz?”, diye sırıtır Yüzbaşı. “Sizin adınıza bu ayki maaşım olan elli altını koydum. Kazanırsan, bu da beş yüz altın demektir. Yarısı senin!”

“Çok cömertsiniz, Yüzbaşı Graden. İsterseniz yarın tekrar gelebilirim.”, diye sırıtır Laila.

Yüzbaşı kısa bir kahkaha atar ve birbirinden yaklaşık yüz yarda mesafede duran iki düellocunun ortasına kadar yürür sonra kendisine uzatılan bayrağı alır.

“Eveet. Bu bayrağı indirdiğimde atışma başlayabilir. Yerinden hareket eden ‘bir korkak’ olarak diskalifiye olmuş olacak. Düello, iki kişiden biri devam edemeyecek hale gelinceye kadar da sürecek. Her ikiniz de yanınızda duran varillerdeki okları kullanacaksınız. Her ikiniz de hazır mısınız?”

“Ben kardeşimin öcünü almaya hazırım!”, diye bağırır genç Onbaşı.

Laila ise sakin bir şekilde, “Evet.”, demeyi tercih eder.

 

Yüzbaşı Graden, iki düelistin atış alanından çıkar, bayrağını kaldırır iki gence de son bir bakış atar, sonrada keskin bir hareketle bayrağı indirir..

..ve havada oklar uçuşmaya başlar!

 

Onbaşı Jarson ard arda okları sallamaya başlar.

Laila ise öylece yerinde kıpırdamadan durur..

..ve gelen oklara hafif bir hayal kırıklığı ile bakar.

 

“Bu ıska. Bu da ıska.. Bu tamamen üstümden geçecek. Umarım arkamda biri yoktur! Sanırım bunun isabet etme ihtimali var.”, der ve hiç sektirmeden, seri, tek hamleyle bir oku yerleştirir, yayını gerer ve salar..

 

Ve İzci Onbaşı Laila yaklaşan oklardan birini başından vurur!

 

Seyirciler arasından bir uğultu kopar ve ok yağmuru bir an durur.

“Şans!”, diye bağırır Jarson ve tekrar, daha azimli bir şekilde atmaya başlar oklarını.

 

Laila az önce yaptığı marifeti tekrarlar..

..Üç defa daha!

 

Seyircilerin uğultusu kesilmiş, herkes hayretle Laila’nın sessiz duruşunu seyretmektedir ve izci daha hiçbir karşı atışta bulunmamıştır.

En sonunda genç Jarson ateşi keser, zira okları tükenmiştir ve hem hayret, hem de korkuyla kendisinden yüz yarda mesafede sessizce duran kıza bakmaktadır.

 

İzci Onbaşının sessizliğine dayanamayan Yüzbaşı, Laila’nın yanına gelir.

“Hanımefendi? Onbaşı Jarson’un okları bitti ve sanırım yeterince rezil oldu. Vurun onu ve bir şımarığın aptallığına son verin.”

“Yüzbaşı Graden.”, der Laila sakin bir şekilde. “Bu adil bir düello değildi. Ben bir izciyim ve bu elimdeki de bir eğlence aracı değil. Bu bir silah. Bunu elime aldığımda niyetim bir kötülüğü öldürmek içindir, aptallara dersini vermek için değil.. Bu ‘ordu’nun işi!”

 

Yüzbaşı Graden sırıtır.

“Aptallık en büyük kötülüktür!”, der mutlu bir şekilde, ve dehşet içerisinde kendisine bakan Jarson’a işaret eder.

“Paramı hemen istiyorum!”, diye burnundan solur Laila ve ardarda üç ok gönderir..

 

Oklardan ilki Jarson’u apış arasından vurur ve herkesten toplu bir “Offf!” inlemesi duyulur.

İkincisi ise acıdan iki büklüm olmuş gencin suratına isabet eder.. ve Laila, kardeşi Krugral gibi Jarson’un da burnunu kırar.

Sonuncu ok, bir eli bi yerinde, diğeri ise kırılmış, kan içindeki burnunda olan gencin alnının tam ortasına, nefis bir ‘kıtlama’ sesiyle darp eder ve tıpkı kardeşinde olduğu gibi Jarson’da iki yarda geriye fırlar ve ıslak bir çuval gibi yere serilir..

 

Ve Okçular Mıntıkası bir anda hayret ve coşkuyla infilak eder!

 

 

İki saat sonra Laila hana, elinde yüklü bir keseyle geri döner.

“Para.. Benim daha çok paraya ihtiyacım var!”, diye homurdanır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

İki Gün Önce..

Udoorin!”, diye seslenir Laila ve bunu yaparken yüzünde hiçbir kızarma olmaz. Udoorin, zırhından kurtulmuş, üstüne biraz hırpani kıyafetler giyinmiş ve ilginç bir şekilde belinde sadece bir hançer ve sapı da, kabzası da pis çaput bezleriyle sarılmış babasının kılıcıyla odasından çıkmaktadır ve bu haliyle bas bas ‘ben tebdili kıyafet gizli bir göreve gidiyorum’, diye bağırmaktadır!

Udoorin, Laila’ya temkinli bir bakış atar zira Laila’yı yıllardır tanımaktadır ve Laila o ses tonunu sadece kendisinden bir şey isteyeceği zaman kullanmıştır.

“Ummm.. Bi şey mi lazım, Laila?”, diye de temkini saklamaz.

“Neden? Senden illa ki bir şey mi istemem lazım?”, diye alınmış bir sesle cevap verir Laila ve içinden lanet eder. Prensesle karşılaşmalarından beri çocuk git gide akıllanmaya başlamış gibidir ve bunun sebebi olarak da Udoorin’in zekasının artmış olabileceğine değil, sanki prensesin, teşhir etmemesi gereken bazı kızsal sırları ona anlatmış olabileceğine bağlar.

 

Ve Laila’nın gözünde bu, bütün kızlara yapılmış bir ihanettir!

 

“Nereye gidiyorsun?”, diye sorarak taktik bir dönüş yapar Laila.

“Bilmem. Muhtemelen daha önce gitmediğim pis bir hana.. Şu herif hakkında belki bi şeyler öğrenirim diye. Aager burada boş boş oturacağıma, bari ‘şehir tecrübelerimi’ geliştirmemi istedi!”, diye kızmış bir ifadeyle konuşur Udoorin.

 

Laila, Aager’in adını duyunca evvelki gün onunla yaptığı konuşma aklına gelir ve yüzünü ekşitir.

 

“İkinciye ihtiyacın var mı? En azından arkanı kollarım.”, diye önerir ve bunda da samimidir.

“Ummm.. Belki başka zaman..”, der Udoorin, kaçamak bir şekilde.

Laila, genç adamı süzer. Altı yüz yardalık bir mesafedeki avını vurmak için gözlerini kısmış bir avcı gibi!

“Hayırdır, olm?”, der izci kız. “Neler oluyor?”

“Yok bi şey.”, der Udoorin ve omuzlarını silker. “Sen.. sen sadece ortama uygun değilsin, o kadar!”

“Bak seeen.. Nasıl bir ortammış bu benim uygun olmadığım?”, diye sessizce tıslar.

“Yanlış anlamamaya çalış, Laila ama kıyafetlerin, davranışların, duruşun.. Özetle her şeyinle sen ‘BEN BİR İZCİYİM, SIKIYORSA BANA SIRLARINIZI ANLATIN’ diye bir tabela taşıyorsun yanında!”, der biraz çekinerek.

Laila, Udoorin’e fena pis bakışlar atar.

“Ne yani, bana.. bir izciye, halkın arasına sızamayacağımı mı söylüyorsun?”, diye gözleri kısılmış bir şekilde tıslar.

“Umm.. evet?”

“Senin bu kadar kabalaşabileceğini bilmezdim, Udoorin. Sevgili Lorna senin bu yanını biliyor m—”, diye hicveder Laila ama Udoorin’in bir anda çatılmış kaşlarını görünce susar.

“Laila. Sen benim en eski ve en kalıcı arkadaşımsın. Lütfen bir anlık gereksiz alınma için, Lorna’yı işin içine katarak bunu bozma. Kızdığın zaman Bree’yi bile aşabiliyorsun bazen. Aramızda akıllı olan ben değilim sensin, unuttun mu?”, der genç adam bayağı kızmış bir şekilde.

“Özür dilerim, Udoorin. Sadece yeni ok için paraya ihtiyacım var ve sataşacak yer arıyorum!”, diye utanmış bir şekilde itiraf eder Laila.

“Ee, sana bi şey mi lazım diye sorduğumda niye söylemedin ki?”, der Udoorin, arkadaşına hayretle.

“Öyle sorunca söylenilmiyor işte!”, diye kızar Laila.

“Bunun başka bir sorulma şekli mi var? Benim bi şeye ihtiyacım olunca Aager’e gidiyorum, o bana ‘ne lazım’, diye soruyor, ben de ona söylüyorum, o da varsa ‘al’ deyip veriyor, yoksa da ‘yok’, diyor! Neden işleri karmaşıklaştırdığını anlamıyorum.”, diye bakar genç adam Laila’ya.

“Bir daha anlatsana, Dorin, sen prenses gibi narin bir kızı nasıl tavladın?!”, diye acı bir şekilde sorar Laila.

“Umm.. Bu biraz özel değil mi?”, diye saf saf sorar Udoorin.

“Özel mi? Herşey hepimizin önünde oldu zaten!”

Udoorin kızarır.

“Çok.. güzel çilleri olduğunu söyledim ve bu onun hoşuna gitti.. Sanırım.”, diye itiraf eder.

Laila tam bir salağa bakar gibi Udoorin’e bakar.

“Kızın muhteşem, up uzun, simsiyah saçları, zarif, asil bir burnu, küçücük, kıpkırmızı dudakları, yemyeşil gözleri ve incecik bir beli var ve sen onun çillerini mi beğendiğini söyledin ona? Olm, sen tam olarak ne kadar salaksın?”

Udoorin hem alınmış, hem de hayretle Laila’ya bakar.

“Niye ki? O bahsettiklerinin hepsi mükemmel onda. Ama hepsini birbiriyle bütünleştiren ise çilleri ve o haliyle benim çok hoşuma gidiyor!”, diye saf bir yüzle söylenir Udoorin.

“Udoorin.”, diye burnundan solur Laila. “Çil, gerçekte yüzde oluşan bir kusurdur ve sen Prensese kusurunu ‘yüzüne’ vurmuş oldun! Sen gerçekten biraz kıtmışsın!”

Udoorin, Laila’ya bakar.. bakar.. bakar..

“Ne? Yüzümde bi şey mi var?”, diye sorar Laila.

Udoorin ise burnundan solur biraz.

“Çilin bir kusur olduğunu bilmiyordum. Bu da kendisine bunu söylediğimde neden hoşuna gittiğini açıklıyor sanırım..”

“Nasıl yani?”

“Eminim Lorna’ya hayatında kimse kusurlarını dile getirmemiştir.. Belki annesi dışında.. Ama annesini daha tanımıyorum o yüzden bir şey diyemeyeceğim.. Şayet onun için de çilleri bir kusursa, benim için değil. Bunu bilmesi benim için önemli. Ama daha da önemlisi, onun bunu bilmesi!”, der genç adam samimi bir şekilde. “Seni ele alalım mesela..”

 

“Bence, beni ele almayalım, mesela!”, diye uyarır Laila, Udoorin’i ama Udoorin bu uyarının üstünden atlayarak devam eder.

“Bence senin güzel bir yüzün var ama yarısını o kâküllerinle kapatmayı tercih ediyorsun..”

“Eee? Noolmuş kâküllerime?”, diye asice sorar Laila.

“O kâkülleri seninle tanıştıktan çok sonra bıraktın.”, der Udoorin.

“Hala neden bahsettiğini bilmiyorum.”, diye kızar Laila.. ve kızarmaya başlar.

“Laila.. İkimizde o kâkülleri D.D. Dexter için bıraktığını biliyoruz..”, der ve bunu söylerken de gülmez. Bu şekilde de harika bir nezaket örneği göstermiş olur.

“Çok adisin, Udoorin!”, diye tıslar Laila. “Sen ne zamandan beri böyle bel altı taktikleri kullanıyorsun?”

“Sen, Bree ve Gnine’dan öğrendim!”, der Udoorin ve bu sefer sırıtır. “Ama söylemek istediğim şeyi sanırım anlamadın.”

“Neymiş o?”, diye sorar Laila kıpkırmızı olmuş bir şekilde.

“Ne ile övüldüğümüzden çok, KİMİN bizi onunla övdüğü önemlidir.. Benim kendimde hiç önemsemediğim yanlarımı Lorna her nasılsa takdir ediyor. Geri dönüp baktığımda bunların gerçekte iyi yanlarım olduğunu görüyorum. Aynı şey hepimiz için geçerli..”, der genç Udoorin.

Sonra belinden bir kese çıkarır, içinden bir kaç altın ve gümüş alır ve onları kendi cebine atar, kesenin ağzını tekrar bağlar ve onu Laila’ya uzatır.

“Bugün gideceğim sefil handa bir şeyler yiyip içiyor gibi görünmem lazım ki göze batmayayım..”, diye açıklar.

Laila bir yandan kızmış, bir yandan da utanmış bir şekilde keseyi alır.

“Gittiğin yerlerde senin o boy ve cüssenle göze batmaman mümkün değil, Udoorin!”

“Gittiğim yerlerde en büyük balık ben değilim, Laila..”, der Udoorin ve merdivenlere doğru yönelir.

 

Laila’nın arkasındaki kapı açılır ve ardında Lorna belirir.

“O iyi biri, İzci Onbaşı Laila..”, der yumuşak sesiyle. “Ve sizin gibi olgun bir arkadaşı olduğu için çok şanslı.”

Laila biraz daha bozulur.

“Bir şeye ihtiyacınız varsa, lütfen benden istemekten çekinmeyin. Bizler dostuz.”, diye ekler samimi bir şekilde.

“Çok ihtiyacım olursa, emin olun sizden rica ederim Lorna.”, der Laila ama grupta iki kişiden asla para istemeyecektir. Sebepleri tamamen farklı da olsa birisi Prensesin kendisidir, diğeri ise onun suratsız kuzeni, Anglenna’dır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bir Gün Önce..

Laila silah tüccarının dükkanından fena halde bozulmuş bir şekilde çıkar. Rezil herifin bi ayaklarına kapanıp yalvarmadığı kalmış olmasına rağmen, tacir gıdım geri atmamış ve Laila’da iki gün önceki bahiste kazandığı iki yüz elli altının üzerine Udoorin’in verdiği yüz elli altını ekleyince toplam dört yüz altınla dükkana girmiş ve hepi topu dört adet iki parıltılı okla çıkmıştı!

Laila neredeyse ağlamak ister. Anca alabildiği bu dört oku, mevcut kalanların yanına ekleyince elinde sadece on dört adet iki parıltılı oku olmuş oluyordu.. arena öncesi mutlu kırk adetine nispeten!

İzci kız bir an her şeyi boş verip normal oklardan mı kullansam acaba, diye düşünür..

Ama bu fikir ekonomik olarak uygun olsa da, onun izci gururuna hiç hoş gelmez zira Laila’ya göre, bir düşmanla karşılaştıklarında, düşman onu ve arkadaşlarını öldürmek niyetiyle karşısına çıkmıştır. Bunun, Laila’ya tekabül eden kısmı ise, attığı her okun isabet etmesinin şart olduğudur.

Nihayetinde ıskalanmış bir ok kendisini işlevsel anlamda faydasız, hayati anlamda ise, hala ayakta olan her düşmanın dostlarından birisini kaybetmesine sebep olabileceğidir.. İşte bu sebepten dolayı kullandığı okların büyülü ve ‘parıltılı’ olması önemliydi.

Laila somurtarak anca yarısı dolu olan sadağını omuzlar, tanışmasından sonra edindiği bir alışkanlıkla zarif işlemeli elf yayını baş parmağı ile okşar ve oldukça verimsiz geçen gününün gerisini nasıl değerlendirmek istediğini düşünür ve pis hana geri dönme fikri bir anda hiç cazip gelmez ona.

Ne yapsam, diye düşünürken aklına Yüzbaşı Graden ve onun ailesiyle ‘çay’ teklifi aklına gelir.

Laila bir anda gülümser.

“Pis hanların sana kalsın sevgili Udoorin. Ben Subaylar Lojmanlarında çay ve kekle zamanımı geçireceğim —çağırıldığım ve istendiğim yerde!”

Laila, Orta Pazarından (Mid Bazaar) ayrılır ve Gnine’ı kurtarmak için bir hafta geçirmek zorunda kaldıkları Arashkan Arenasından olabildiğince uzaklaşmak için İkinci Lord’un Malikanesi (2nd Lord’s Manor) tarafına yönelir.

İkinci Lord’un Malikanesini geçince karşısına Birinci Lord Princeps Kaladin’in muhteşem şato-sarayı çıkar. Bina, gerçekte tek bir yapıt değil, bir çok iç içe geçmiş, ve katlardan oluşan, oldukça korunaklı bir yapıttır ve her yerde muhafız birlikleri devriye gezmektedir. Buna rağmen iki ayrıntı Laila’nın gözünden kaçmaz..

Bunlardan ilki, devriye gezen muhafız birlikleri, olağanüstü bir temkin ve dikkatle yürümektedir ve askerlerin belirgin bir kısmının elleri kılıçlarındadır.

İzci Onbaşının keskin gözlerinin fark ettiği diğer şey ise, işsiz ama fevkalade cesur birisi, Princeps’in şato-sarayının duvarına duyurusunu asmayı başarmıştır;

 

 

30. GÜNDE BULUŞALIM

ADALETSİZLİĞE KARŞI BÜYÜK GÖSTERİYE SİZDE KATILIN

MUTLU VE GÜVENLİ YARINLAR İÇİN

SAĞIR LORDLARA SESİMİZİ DUYURALIM!

YENİ GÜNE 7 GÜN KALDI!

G.T.

 

Laila yazıya hayret eder, zira kalan gün sayımı verişmiş olması, afişin evvelki gece asılmış olduğunu göstermektedir.

İzci kız, Krallıkdaki muhtemelen ikinci en güçlü adamın evinin duvarına bunu asan adamın göstermiş olduğu cesaretine hayran kalır..

..ve yakalanması halinde hiçbir koşul altında onun yerinde olmak istemez.

 

Laila afişe hayretle bakarken biri ona seslenir,

“Bekleme yapmayalım hanımefendi!”

Laila sesin sahibine baktığında, bunun bir muhafız birliğinin başı olduğunu görür ve sektirmeden yürümesine devam eder..

Talim alanındaki bir sıçanla dalaşmakla, görevindeki bir çavuşla ağız dalaşına girmek apayrı şeylerdi. Evet, Laila bir izciydi ve standart ordu kuralları onun için geçerli değildi ama, kendisi de görevdeyken şaka yapmaz, her şeyiyle kendisini işine verirdi.

 

Büyük Arashkan Şehrinin kalabalığı arasından süzülerek yaptığı uzun yürüyüşün sonunda Subaylar Lojmanlarına ulaşır Laila ve daha önce buradayken karşılaştığı kibirli subay ve eşleri ve onların muhafızlarıyla tekrar karşılaşır ama bu sefer onlara pis pis sırıtarak yanlarından geçer.

Laila ister istemez bu subayları ve eşlerini, Serenity Home’daki insanlarla kıyaslar. Teknik olarak Laila’nın İzci Efendisi Davien’de bir subaydır ama ondan hiçbir zaman böyle kibirli tavırlar görmemişir. Davien hayat dolu, yakışıklı, gülmeyi seven ve aynı zamanda da Laila gibi bir yarı elftir.

Belki de bir yerleşim merkezi büyüdükçe kötü huyları da büyümekteydi.

Serenity Home’un kendisi de artık bir şehir olmak üzereydi. En nihayetinde Themalsar’dan oraya geri döndüklerinde Scowling Hills’den Arashkan’a kadar bir çok mühendis ve malzeme aktarımı yapılıyordu ve bunlar muhtemelen büyük, surlu şehir duvarları için getirtiliyorlardı.

Laila buna hem sevinir, hem de biraz üzülür. Sevinir çünkü çok sevdiği kasabası artık büyümüştür ve kendisinin de bunun için ciddi katkıları olmuştur. Üzülür çünkü bildiği o şirin kasaba zamanla kaybolacak, yerine bir gün Arashkan gibi bir şehir gelecekti.. ve kendisinin bunun için de ciddi katkıları olmuş olacaktı..

 

Yüzbaşı Graden’in mütevazi subay lojmanına yaklaşırken ister istemez kuzeni Bremorel aklına gelir.

Bremorel ve Thomas.. ve D.D. Dexter..

Acaba ne yapıyorlardı şu anda?

Bremorel, Thomas’ı kaç defa harcamıştı acaba?

Laila sırf bunu bile kaçırmış olduğuna hayıflanır.

Gerçekte Laila, Thomas’ı sever. Çocuk çiroz ve pısırığın tekiyken, sırf kuzenine karşı hissettiği akıl almaz, saplantı denebilecek ve dolayısıyla da biraz ürkütücü aşkı için kendisini geliştirmiş ve bir Tapınak Muhafızı olmuştu..

Bu aşk değilse, neydi peki?!

Ama yine de Bremorel’in Thomas yerle bir edişini kaçırmış olmasına hayıflanır.

Ve içten içe kendisinin hafif sadistik bir yanı olduğuna karar verir!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Laila gece geç saatte Yüzbaşı Graden’in evinden ayrılır. Gerçekte yaşı biraz geçmiş subayın bu saate kadar vaktini almak istememişti, ancak kendisi gibi eşide, kızı da onu pek sevmişler ve fırından taze çıkmış kek, üstü kremalı çilekli pasta, sıcak, taze çay, adına puding denilen, Laila salladıkça komik bir şekilde sallanan ama dökülmeyen bir şey yemişti.

Belli ki büyük şehrin bazı avantajları da yok değildi..

Yüzbaşı, eşi ve genç kızlarıyla yaptığı uzun muhabbetler esnasında Laila, Graden’in kendisine ve izcilere olan sevgi ve saygısının altında yatan sebebi üzülerek öğrenmişti, zira Yüzbaşının küçük kızları dışında, bir de oğlu olduğunu öğrenmişti.. İzci olan bir oğlu..

Genç adam, kendisi gibi bir izci onbaşısıydı, ancak üç yıl kadar önce, nasıllığı hiçbir zaman tam olarak kestirilemeyen, Tar Pits civarındaki bir baskında, diğer dört izciyle beraber öldürülmüşlerdi.

Laila’nın içi titrer ve aklına beş izciyi pusuya düşürebilecek bugüne kadar karşılaştığı sadece bir yaratık gelir; Orkenler!

Laila orkenlerden bahsederek adamcağızın ve eşinin canını sıkmamıştı. Ancak kalkma saati geldiğinde adamcağız Laila’ya, işlemeli uzun bir kutu vermişti. Laila hayretle kutuya ve içindeki tek oka bakakalmıştı. Ok bugüne kadar gördüğü en kaliteli oklardan bile muhteşem bir işçiliğe sahipti!

 

“Bu.. bu oğlumuzdan kalan tek şey ve evde çürümesinin pek bir anlamı yok.”, demişti Graden. “Yıllardır bizde. Bu, senin gibi yeni bir sahibeye ait olmalı; bir izciye.. Korkarım sadece bir tane var ama oğlumun söylediği kadarıyla fevkalade sağlam bir mukavemeti varmış ve kaybedilebilir, ama kırılamazmış ve sanırım beş parıltılıymış. Oğlumun olduğu için hiç sınamaya cesaret edemedim. Ama senin o iki şımarığı alaşağı edişin, ve hem mesleğine, hemde elindeki ok ve yaya gösterdiğin saygıyı gördükten sonra, aklıma bunu sana vermek geldi..”

 

Laila oku gördükten sonra ancak cılız bazı itirazlarda bulunabilmiş ve mutluluktan gözleri dolmuş bir şekilde kutusuyla beraber oku da imtina ile almıştı.

Evet. Sadece bir taneydi. Ama atmasını.. dahası, nereye atmasını bilen biri için bu yeterliydi!

 

Laila kendisine mani olamaz. Bu oku kesinlikle ve ivedilikle denemelidir, ama nerde?

Bir an Okçular Mıntıkasına kadar koşup oradaki hedef tahtalarında değerlendirmeyi düşünür ama iki gün önce olanlardan sonra, gecenin bir yarısında ok atan bir kıza rastlayan olası bir devriyeye ne anlatacağını kestiremez ve böyle bir riske girmemesi gerektiğini düşünür.

Ve aklına Heaven Parkı gelir.

 

“Off yaa. Hemen dibimde küçük bi orman var!”, der ve mutlu bir şekilde parka doğru koşmaya başlar.

 

Laila devriyelerden olabildiğince uzaklaşmış olmak için parkın derinliklerine kadar girer..

..ve bir anda karşısına yapay hedef yerine gerçek hedefler çıkar!

 

Laila’nın içsel izci ‘temkinini’ ayıltan, boğuk harlama sesidir.

Laila bu sesi daha önce defalarca duymuştur; Gnine’ın en büyük eğlencesi.. Ateş Topu!

İzci kız, sessizce harlamanın kaynağını arar ve onu.. daha doğrusu harlamanın sonuçlarını bulur; Araskan Şehrinin neredeyse ortasında, yanmış iki orken!

Laila hayret etmekle vakit harcamaz zira hayret edenler, genelde yüzlerinde aynı ifadeyle ölürlerdi!

Sessiz ama seri adımla yoluna devam eder ve belki elli yarda ilerisinde bir harlama daha ve ona eşlik eden bir kadının elfçe hışmını duyar.

Laila o sesi tanır. Laila bütün düşmanlarının sesini tanır; High Lady Anglenna!

“Bu saatte burada ne işin var senin, ‘ördek dudaklı’ pis elf!”, diye geçirir içinden ama aynı yerden böğürerek yaklaşan başka orken seslerini duyunca beklemeyi bırakır ve harekete geçer..

..ve kendisine en yakın olan orkeni gördüğü anda onu kafasının arkasından şişler!

 

Laila ardarda dört tane daha orkeni öldür ve asıl savaş alanına geldiğinde Anglenna’nın sol kolunun sarkık, hareketlerinin ise fena halde acı içerisinde olduğunu görür. Kadın bu haliyle bile hemen önünde duran orkenle dans edercesine boğuşmaktadır..

High Lady, bir orkenle kıyasıya ve neredeyse tükenmiş bir şekilde ölümüne dövüşürken, elinde devasa baltasını çoktan kaldırmış, arkasındaki bir diğer orkeni fark etmez..

 

Laila elfleri sevmez. Laila, Anglenna’yı ise hiç sevmez. Laila bu kadının kibrini, davranışlarını, soğukluğunu, kendini beğenmişliğini, yerli yersiz yıkıcı konuşmalarını da hiç sevmez.. Aslına bakılırsa, Laila bu kadın hakkında iyi tek bir şey bile düşünemez..

..ama zaten bunların hiç birisinin bir önemi yoktur. Laila için sadece iki şey önemlidir.

Birincisi, bu şıllık şey, Prenses Lorna için anlaşılmaz bir şekilde önemlidir ve Laila, Lorna’yı sever. Laila, Lorna’ya kişisel olarak saygı duyar.. Ve Lorna onun dostudur.

İkincisi ise, Laila bir izcidir, o kadar!

Laia ağaçların arasından zorlukla görebildiği orkeni vurup öldürmelidir.

Yüzbaşı Graden’in, bir izci olan rahmetli oğlundan bir şekilde kendisine verilen sihirli oku çıkartır, yerleştirir, yayını gerer ve salar..

..tek hamlede ve bekletmeden!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Laila tam anlamıyla duygusal bir hezimetle hana, ve gruptaki diğer kızlarla paylaştığı odaya döner. Yayını çıkartıp imtina ile kendisine ait olan yer yatağı ile duvar arasına yerleştirir ve fena halde hakarete uğramış gibi yatağına oturur, sırtını duvara verir ve içinde sadece dört tane iki parıltılı ok kalmış olan sadağına bakar.

Başını kaldırdığında odada sadece Lorna ve Lady’nin bulunduğunu fark eder.

Lorna yine o silik pembe, anca kalçalarına kadar inen dantelli geceliği ile yüzünde mutlu bir ifadeyle uyumaktadır.

Lady ise hala katatonik halinden çıkamamıştır ve aynı köşesinde mırıldanarak dualarını etmektedir.

Odada Inshala’da, Merisoul’da yoktur.

Yaralı da olsa, Anglenna da bi yarım saate kalmaz gelirdi muhtemelen.

Laila tekrar neredeyse tamamen boşalmış sadağına, ve diğer elindeki içi boş hafif işlemeli kutuya bakar.

“Şaka gibi yaa!”, der ve kafayı yemişcesine ‘fırk’lar.

 

Salak Anglenna’nın düşüncesizce söyleyebileceği salakça şeylerden kaçınmak için öldürdüğü orkenlerde kullandığı okları bile toplama fırsatı olmadan oradan ayrılmış ve hızlı izci koşusuyla hana gelmişti.

Laila hiçbir utanç hissetmeksizin o kadına ne kadar uyuz olduğunu kendisine itiraf eder zira Anglenna, elflerde ve aristokratlarda nefret ettiği ne varsa hepsini kümülatif olarak barındırmakta, konjünktürel olarak da temsil etmekteydi..

..ve onun yüzünden, üç gündür uğraşıp da anca alabildiği oklar, ve çok daha fazlası artık yoktu!

 

“Lanet olsun sana cadı kadın!”, diye büyük bir kinle hışmeder Laila..BEŞ PARILTILI KIRILMAZ OK.. BEŞ PIRILTILI OK!

 

Laila uyuduğunda gözlerinin altı şişmiş, burnu kıpkırmızı olmuştu..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

O Gün..

Gün doğduğunda Laila çoktan uyanmış, ancak zahmet edip kalkmamış, öylece pis hanın pis tavanını seyretmişti. Oda da kendisi dışında sadece Lady mevcuttu. Diğerleri muhtemelen kahvaltı için aşağı inmişlerdi.

Laila günü yatarak ve dramatik bir şekilde sessizce ağlayarak geçirmeyi düşünürken biri kapıyı hafif tıklatarak içeri girer.

İzci Onbaşı içeri girenin kim olduğunu bilmesi için dönüp bakma ihtiyacı duymaz. Tecrübeleri ona gelen kişinin yetmiş kilo civarında olduğunu, ancak yere küçük adımlarla basışından, bir erkek değil, bir kadın olduğunu, adımların arasındaki süre farkından, kadının oldukça uzun bacaklara sahip olduğunu, süründüğü pahalı parfümüm kokusundan ve giyindiği kadife eteğin fısıltısından, gelen uzun boylu kadının zenginliğini sergilemek için değil, böylesi bir yaşam tarzının içine doğduğunu, dolayısıylada bir aristokrat olduğunu söyler..

Laila gelenin Lorna olmadığını bilir çünkü Lorna bir Feymist’tir ve yürürken ses çıkarmaz!

Laila, Lorna’nın birçok özelliğinden hoşlanır. Kız samimidir, dürüstür, dost canlısıdır, dramdan hoşlanmaz, tam bir zarafet abidesidir, düşüncelidir, kendisinin aksine ısrarlı bir şekilde etrafındakiler için hep iyi şeyler düşünür, her zaman soğuk kanlıdır, sorulmadan fikirlerini pat diye söylemez ve bunların hepsini tamamen ‘doğal’ bir şekilde yapar. Her ne kadar Udoorin’e bazen acımasızca takılsa da, gerçekte arkadaşının bu kızda aşkı bulmuş olmasına çok sevinir..

Ancak Laila gibi bir izci açısından Lorna’da gıpta ettiği en belirgin özelliği, onun bu Feymist özelliğidir!

Hayır, gelen Lorna değildir.

Gelen Anglenna’dır!

 

“İzci Onbaşı Laila.. Sanırım bu size ait.”, der Anglenna’nın oldukça yorgun gelen sesi.

Laila istemsizce döner ve Anglenna’nın sakin bir mesafede durmuş, kendisine bir ok uzattığını görür.

Laila, Anglenna’nın kendisine ‘o’ oku uzattığını görür!

 

Laila oku almaya can atar. Ama bu şirret elf cadısına hiçbir şart altında teşekkür etmeye niyeti yoktur.

Laila oka uzanmaz, ve onu almaz.

 

“Güzel bir ok.. Ama bunun benim olduğunu nerden çıkartıyorsun?”, der Laila nötr bir ifadeyle.

“Dün akşam biraz hava almak için çıkmıştım. Nevarki beklenmedik birileriyle karşılaştım ve çıkan arbedede ben onlarla uğraşırken birisi ben farkında olmadan bazılarını imtina ile devirmiş.”, der Anglenna sakince..

‘Oha!’, diye geçirir Laila içinden. ‘Sosyete yalanı dedikleri bu olsa gerek. Cadı, kaşla göz arasında bi hikaye uydurdu! Hava almaya çıkmışmış.. Yok daha neler!’

Dışından ise, “İlginç.. Yaralanmadın umarım.. Ama bunun benimle ilgisini hala göremiyorum.”, der aynı ifadesiz sesiyle.

Anglenna gülümser!

“Hayatımda bu kadar iyi ok atan sadece sizi tanıyorum, İzci Onbaşı.. Arenada Dreadlock’a karşı gerçekleştirdiğiniz muhteşem düetinizi ilgiyle izleme fırsatım olmuştu.”

Laila’da gülümser..

İçinden; ‘Beni seyredeceğine işe yarar bir şeyler yapsaydın ya!’, diye geçirir.

Dışından; “O zaman sana standartlarını yükseltmeni öneririm..”, diye cevap verir.

“Standartlarımda sorun yok, İzci Onbaşı.”, diye gülümsemesine devam eder High Lady. “Sorun, sizin rütbenizde.. Olması gerekenin çok altında!”

Laila buna biraz afallar..

“Rütbem gerektiğinde ve zamanı geldiğinde yükseltilecektir. Bununla beraber, hala konuyla alakamı söylemedin.”, der temkinli bir şekilde.

“Sizin kadar iyi ok kullanan, ve kullandığı okları toplamak için geri gelmeyecek kadar da benden nefret edip tiksinen bildiğim tek izci onbaşısı sizsiniz, demek istemiştim!”, diye tüm dişlerini gösterir Anglenna.

 

Laila içinden küfreder. Rezil kadın kendisini açık bir kitap gibi okumayı başarmıştır ve bu onun hiç hoşuna gitmez.

 

“Bu güne kadar aramızda elle tutulur bir münasebet olmadı —ki bu da tamamen benim hatam. Dün gece sadece benim hayatımı kurtarmadınız. Farkında olmadan benimkiyle beraber, korumaya çalıştığım iki kişinin daha hayatlarını kurtarmış oldunuz. Asıl onlar için teşekkür ederim.”, der High Lady ve Laila karşılaştıkları günden beri bu kadından duyduğu ilk ve tek kibirsiz, samimi ve içten ifadedir.

“Kimleri?”, diye sorar Laila istemsizce.

“Korkarım bunu size söyleyemem zira kendileri korunduklarının farkında değillerdi. Bununla beraber, kimliklerinin bir sır olarak kalacağını da pek sanmıyorum.”, diye cevap verir Anglenna.

“Peki bunları bana neden söylüyorsun? Haftalardır bana attığın bakışlardan, lehime iyi tek bir şey düşündüğünü sanmıyorum.”, diye çekinmeden söyler aklından geçenleri Laila.

“Aaa.. Lehinize iyi, tek bir şey düşünmediğim gibi, aleyhinizde düşündüğüm şeyleri bilmek bile istemezsiniz..”, diye acımasızca itiraf eder High Lady.

Laila kadına sadece bakakalır.

“Bunları söylüyorum çünkü içten bir teşekkürü hakkediyordunuz.”, der Anglenna. Sonra daha sessiz bir şekilde ekler. “Ve özrümü kabul etmenizi diliyorum.. bir gün!”

Kadın, Laila’nın önünde çömelir ve ona iki eliyle tuttuğu beş parıltılı oku uzatır.

Laila temkinli bir şekilde okunu alır, ama içinden, ‘Oha! Önümde çömeldi ve hala bana yukardan bakıyor. Nasıl bir boy var sende kadın? Dantelli ayakkabıların topuklu bile değil!’

“Görüyorum sadaklarınız da boşalmış. Oksuz bir yay, öksüz bir çocuk gibidir, İzci Onbaşı.”, der ve Laila’ya beyaz, dikdörtgen şeklinde, avuç büyüklüğünde bir kart uzatır.

Laila kartı alıp bakar, ancak bir yüzünde altın dökümlü küçük bir halkanın içinde, aynı dökümle basılmış tek bir ‘L‘ harfi dışında tamamen boştur.

 

“Nedir bu?”, diye sorar Laila şaşırmış bir şekilde.

“Bu..”, der High Lady Anglenna, “..High Bazaar’da, Largo adındaki bir silah ve mühimmat tüccarının özel müşterilerine verdiği kişisel kartıdır. Bunu kendisine göstermeniz halinde, boş olan sadaklarınızı dolduracaktır.

Laila hayretle önce elindeki karta, sonrada önünde çömelmiş kadına bakar.

“Silah kaçakçısı yani..”, der kaşları çatılı bir şekilde ve bir high lady’nin, High Woods Ri‘sinin yeğeninin nasıl olup da bir silah kaçakçısının özel kartına sahip olabildiğini merak eder..

“Silah ve.. bir çok başka şeyler.. Ancak yanına gittiğinizde bunu onun yüzüne vurmazsanız sevinirim.”, der High Lady ve konunun bu kısmını kapatır!

“Umm.. Benim birden çok sadağım var!”, diye bi laf kaçar ağzından. Aslında Laila, kadının oldukça gayrımeşru ‘teklifini’ reddetmek için ağzını açmıştır ama nedense onun yerine bu çıkmıştır!

Anglenna, platin sarısı kaşları birer yay gibi kalkmış bir şekilde, koyu yeşil gözleriyle önünde oturan izciyi süzer ve tekrar gülümler.

“Bunu kendisine göstermeniz halinde, boş olan sadaklarınızı dolduracaktır!”..

..diye tekrarlar.

 

 


Tek Parıltılı ok: +1 Arrow.

Çift Parıltılı ok: +2 Arrow.

Beş Parıltılı ok: +5 Arrow.

 

 

 
 

Önemli olan..

Timeline:

Dimwoods’da görevleri sona eren Bremorel ve Thomas, Serenity Home’a geri dönerler. İlgili mercilere gerekli raporları verdikten sonra, kendi hayatlarını kurma vaktinin geldiğini düşünür ve geçmişin geleceğe emanet ettiği bir sevgiyle evlenmeye karar verirler.

Bu hikaye
Evim yok..“tan yaklaşık üç hafta sonra yer alır..

 

 

Morel abla.. Morel abla geldi!”, diye heyecanla fısıldar çocuklardan biri.

“Hade lem ordan”, diye dalga geçer diğer bir çocuk. “O bi izci onbaşısı.. Buralara gelmiyo o artık.”

“Ne fiskos yapıyonuz siz?”, der üçüncü çocuk. Bu on bir yaşlarında bir kız çocuğudur.

“Morel abla geldi demin. Gözlerimle gördüm.” der aynı heyecanla birinci çocuk.

“Niko haklı.”, der küçük kız. “O artık gelmiyo buralara ki. Ayrıca ona ‘Morel’ demesen iyi olur. Onun adı ‘Bremorel’.”

“Niye ki?”, diye sorar birinci çocuk.

Adı Niko olan ikinci çocuk, birincisine esefle başını sallar.

Küçük kız ise ilk çocuğa küçümser bir ifadeyle bakar.

“Ona ‘Morel’ diye sadece Efendi Thomas hitap edebilir. Hiç bişi bilmiyo musun sen?”

“Bilmem!”, der şaşkın ve pek de bir şey anlamamış bir şekilde birinci çocuk. Sonra frensiz bir şekilde devam eder, “Geldiğini gördüm, ‘Morel abla..’, diye yanına koştum. Bana gülümsedi ve saçlarımı karıştırdı.”, der, ve delil kabilinde dağılmış koyu kumral saçlarını işaret eder, yüzünde hayran olmuş bir ifadeyle.

Niko ve küçük kız birbirlerine bakarlar.

“Yalan söylüyo bence.”, der Niko omuzlarını silkerek.

“Evet, bence de.”, diye Niko’yu onaylar kız. Sonra, aralarında en küçüğü olan birinci çocuğa döner ve yumruklarını beline dayamış bir şekilde, “Kalben. Yalan güzel bişi değil.. Yalan söylememelisin.”, der kaşları çatılı bir şekilde.

“Ben yalan söylemiyom, tamam mı?”, diye hışımla cevap verir küçük Kalben.

“Bence de Kalben yalan söylemiyor..”, der yumuşak bir ses.

Üç çocukta yerlerinden sıçrar ve arkalarını dönüp baktıklarında, karşılarında İzci Onbaşı Bremorel’i bulurlar.

“Merhaba Niko, Merien..”, diye gülümseyerek diğer iki çocuğu da selamlar İzci Onbaşı Bremorel.

“Efendi Thomas’ı arıyorum ama kendisini bir türlü bulamıyorum. Her nasılsa olduğunu söyledikleri yere gittiğimde, herkes bana ‘az evvel ayrıldı’ diyor. ‘Sanki benden kaçmaya çalışıyor’, diyeceğim ama, bunun için artık çok geç olduğunun kendisi de farkına varmış olması lazım..”, der Bremorel, hafif mutlu, hafif muzır ve çok hafif de pembeleşmiş bir yüz ifadesiyle.

Kalben önce Niko ve Merien’e ‘Yaaa, ben size dediydim’ bakışı atar, sonra sesini alçaltarak konuşur, “Efendi Thomas, Demos babamızın kaybından dolayı hala çok üzgün. Bizde öyleyiz. Demos babamızı çok severdik.. Ama sizin adınızı da ağzından hiç düşürmüyor. Sanırım sizi çok sev—”, diye devam ederken, son kısmından dolayı Merien’den içi tehdit dolu bir dirsek yer.

Küçük Kalben neden dirseği yediğini biraz geç anlar. Yüzü kıpkırmızı kesilir ve yere bakarak devam eder, “Şu anda da Tapınağın altındaki karanlık lahitlerde, Demos babamız için dua ediyor.”, diye mırıldanır.

“Anlıyorum..”, diye, daha çok kendi kendisine söylenir, izci kız.

Sonra, “Teşekkür ederim genç efendi Kalben, bir izci onbaşı’ya yol gösterebilecek kadar bilgesin.”, der, küçük çocuğun yine saçlarını dağıtır ve kendisinin de çok iyi bildiği Serenity Home yetimhanesinden ayrılır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bremorel sessizce uzun, sığ aralıklarla yerleştirilmiş meşalelerden dolayı loş kalmış merdivenlerden aşağı süzülürken ister istemez Themalsar harabelerinin altındaki zindanları hatırlar ve içi ürperir. Kuzeni Laila gibi kendisi de hiçbir zaman lahitlerden ve mezarlıklardan hoşlanmamıştır ve bunun sebebi ikisi için de muhtemelen aynıdır; ikisi de çok sevdikleri birilerini, çok küçük yaşta kaybetmiştir ve lahitler ve mezarlar her ikisine de kayıplarını hatırlatır..

“Daha ne kadar oyalanacaksın o merdivenlerde?”, diye bir ses yankılanır aşağıdan.

Bremorel istemsizce irkilir ve hafif kaşlarını çatar..

..ama devamını getirmez.

Aynı sessiz adımlarla aşağı kadar iner ve karşısına çıkan büyük, ağır, çift kapının aralanmış yarısından içeri girer.

İçerisi, olacağını sandığı kadar soğuk değildir ama Bremorel yine de üşüdüğünü hisseder. Girdiği yer, bir oda değil, kocaman, mağara gibi bir yerdir ve içi sıra sıra dizilmiş lahitlerle doludur.

Bremorel, işin içinde görmek istediği genç adam olmasa, ‘buraya asla inmezdim’, diye geçirir aklından. Sonra mağaranın sonundaki lahite, ve onun yanında oturmuş, sırtını ve başını duvara vermiş, gözleri kapalı gence yaklaşır.

“Saklanmak için güzel bir yer bulmuşsun kendine.”, der Bremorel.

“Sanırım bütün gün beni arayışından ve bulamayışından bu sonuca varman biraz doğal.”, der Thomas, gözleri kapalı olduğu halde.

Bremorel bir süre, sakin bir şekilde yerde oturan adamı seyreder, sonra derin bir nefes alır, ‘buraya kadar indim zaten..’, der gibi o da yere, genç adamın yanına oturur ve sırtını duvara verir..

“Umuyorum ki bu bir çeşit senin benden öç alman değildir.”, diye hafiften hayıflanır izci kız.

Thomas gözlerini açar.

“Aaaa hayır, Morel. Aklı başında hiç kimse Bremorel Songsteel’den öç almaya kalkmaz.”

“Bu bana ilk defa ‘Bremorel’ diye hitap edişin.”, der kız şaşırmış bir şekilde.

“Muhtemelen de sonuncusu olacak. Ben.. ben Morel’e vuruldum.. Sadece onu sevdim.. Ve sadece onu istedim çünkü herkesin bildiği Bremorel ile benim Morel’im arasındaki farkı bir ben biliyorum.”, der Thomas ciddi bir şekilde.

 

“Bremorel, canı ve kanıyla Serenity Home ve onun halkına ait olabilir.. Ama Morel ve onun kalbi; bunlar sadece benim. Bundan daha güzel ve daha özel ne olabilir?”

 

Fevkalade sade, bir o kadar da içten söylenmiş bu kısa cümleler, Bremorel’in içinde, derinden bir şeylerin kıpırdamasına sebep olur. Genç izci kız, boğazına bir şey takılmış gibi yutkunur ve içi lahit dolu bu mağaramsı yerin loş olmasından dolayı müteşekkir olur zira gözlerinin buğulanmasına engel olamaz.

Morel kendisini asla gözü puslu yada sulu gözlü biri olarak bilmezdi, nevarki yanında oturan bu adam, her karşılaştıklarında onu kendisiyle yeniden tanıştırıyor gibidir.

Bu yeni duygular Morel için ürkücü, hatta dehşet vericidir. Ama bir o kadar da hayret, hayranlık, merak ve.. adını koyamadığı, koymak istemekten çekindiği başka şeyleri de harekete geçirmektedir.

 

“Bu cümleleri yıllar önce bana söylemiş olsaydın, bu kadar beklemene gerek kalmazdı”, diye gülümser Bremorel.

“Yıllar önce ben sadece dilsiz ve ürkek bir çocuktum. Sen önceleri öylesine ateşli ve yakıcı bir kızdın ki.. Sonraları ise ateş gibi yakan bir izci oldun. Ben ise aynı ürkek ve dilsiz çocuk olmaya devam ettim ve o zaman anladım; ortada bir beraberlik olmasını istiyorsam, aramızda bir şekilde bir ‘denk’liğin de olması gerekiyordu. Sanırım bugün Yetkili Tapınak Muhafızı oluşumu sana borçluyum.”, diye sessizce cevap verir Thomas.

“O zamanlar gösterebildiğim tek cesaretim, senin peşinden gitmekti. Korktuğum şey ise dönüp beni tekrar hastanelik etmen de değildi zira bunu zaten göze almıştım. Korktuğum şey, dönüp bana ‘kes artık şunu’ demen di..”, diye de daha kısık bir sesle devam eder.

“Canını yaktığım hiç kimse geri gelmedi bana.. Senin dışında.. Sırf bu yüzden sana, ‘kes artık şunu’ demezdim.”, der Bremorel sessizce. “Başlarda benden öç almak istediğini düşünmedim değil, ama bu düşünce fazla yer etmedi her nedense.”

“Neden?”, diye sorar Thomas. “O zamanlar sıska bir çocuk olduğum için mi?”

“Hayır.”, der izci kız ve başını hafifçe sallar.

“Ben de sıskaydım o zamanlar. İnsan bir şeyi kafasına koyunca, boy, kilo, cinsiyet.. pek az şey ifade ediyor. Gözün yeterince kara ise ve işin sonunda canının kati olarak yanacağını biliyor olmana rağmen bunu göze aldıysan, her şeyi yapabilirsin. Ama sen benim peşimden öç almak için gelmiyordun. Niyeti kötü olan, nadiren bunu kendi yüzünden saklayabilir. Sen.. Sen efendiydin. Sakindin. Akıllıydın. Ve hep kendinden ağır kitapların vardı yanında. Onlara, beni takip ederken daha sıkı sarılıyordun ve bunu, benim onlara bir zarar vereceğimden korktuğun için de yapmıyordun.. Bunun sebebini ben de tam olarak anlamamıştım o zamanlar. Sadece iç güdüsel bir şeydi.. Ya da kızlara özel bir farkındalık.. Geri dönüp baktığımda bunu daha net görebiliyorum, çünkü karşılaştıkları ilk günden beri prensese bizim salak Udoorin’de aynı bakışlarla bakıyordu.. Tıpkı Inshala’nın, Efendi Aager’e baktığı gibi..”, diye konuşur Bremorel, anca duyulur bir sesle.

“‘Özlem’, ‘arzu’, ‘can atma’ ve.. ‘sarılma’ isteği.. Aralarındaki tek fark, Inshala, Efendi Aager’i çok daha saf, aklı karışık, sebebini anlayamadığı müthiş bir merak ve.. vahşice bir ifadeyle seyrediyordu.

Themalsar’da onun yüz ifadelerini seyretmek, tecrübe ettiğim en ürkücü şeylerden biriydi!”, diye mırıldanır hayretle.

Sonra, kendisine hakim olamaz ve ekler, “Kim Efendi Aager’e sarılmak ister ki?”

“Belli ki, Inshala.. Her kilidin bir anahtarı vardır. Efendi Aager’inkisi de Inshala’ymış.”, der Thomas, sessizce gülümseyerek.

 

Genç adam geçmişe dönüp baktığında, yanında oturan kızın onun hakkında fark ettiği bu ayrıntıya hayret eder zira her kızı gördüğünde elindeki kitaplara daha sıkı sarıldığının kendisi bile farkında olmamıştır.

 

“Yüzünde de hep aynı ifade vardı.”, diye devam eder Bremorel. “Korkutucu değil, ama bir açıdan ürkütücüydü.. En azından o yaştaki bir kız çocuğu için.. Kim birisine devamlı aynı ‘çarpılmış’ ifadeyle bakabilir ki?

Neden sonra anladım, bu senin, kendine mani olamadığın ve kontrolsüzce yaptığın bir şeymiş. Ne zaman biri yanına gelip, ‘Bremorel döndü’, dese o ifade peyda oluveriyordu yüzünde.

Bunları söylüyorum çünkü son bir hafta on gündür aklımda hep aynı soru var; ‘Neyi bekliyoruz o zaman?'”, diye sorar Bremorel, istemsizce duygulanmış bir sesle, zira onun gözünde bu genç gerçekten ‘biraz kaçıktır’ ve..

..gerçekten de onu sevmektedir.

..ve belli ki Bremorel kilidinin anahtarı da Thomas’dır. Genç adam, çocuk yaşta o kilitle uğraşmaya başlamış, yıllarca çabalamış, didinmiş, kendi eksikliklerini, zayıflıklarını ve korkularını aşmış ve büyük bir sabır ve daha da büyük bir sebatla cebelleştiği kilidi en sonunda, onu kırmadan, zedelemeden ve incitmeden açmayı başarmış ve ardındaki Morel’e ulaşmıştı..

 

‘Ben Bremorel.. Artık değilim..’, diye geçirir genç kız içinden kati bir kararlılıkla.

 

‘Ben MOREL’im!’

 

..ve huysuz geçen hayatında bir ilki gerçekleştirir; olduğu kişiyi değil, olması gereken, ama yıllarca bastırılmış aslî kişiliğini ve kendisini bu mutlu gerçeğe ayıltan genç adamı sahiplenir..

 

“Efendi Demos’u daha yeni kaybettik. Hemen ardından bir düğün olması biraz..”, der Thomas ama gerisinde ne diyeceğini bilemiyormuş gibi öylece kalır.

“Hayır, Thomas. Efendi Demos’u ‘daha yeni’ kaybetmedik. O öleli neredeyse bir ay geçti ve şu anda Yetkin Tapınak Muhafızı sensin. Senin işin ‘hayat’la. Ölümle değil.. Sana yukarıdakilerin ihtiyacı var, aşağıdakilerin değil. Aşağıdakiler için hiçbir şey yapılamaz artık..”, der Bremorel, kendisinden beklenmedik bir sesle; yumuşak, anlayışlı, sevgi dolu.. ama kararlı.

Thomas yaslandığı yerden doğrulur ve daha altı yaşındayken vurulduğu kıza, sanki onu ilk defa ve yeniden görüyormuş gibi bakar.

“İzcilerin felsefeyle uğraştıklarını bilmezdim.”, der Thomas, hayran bir gülümsemeyle.

“İzciler kadar yalnız, ölüm ve hayatı iç içe yaşayan, tek başlarına ormanda yıldızları seyrederken düşünen kaç kişi vardır sence?”, der Bremorel ve Thomas’a kırık bir ifadeyle karşılık verir.

Sonra yerinden kalkar ve Thomas’ın önünde dizlerinin üstüne çöker ve son derece ciddi ve bir o kadar da yakıcı gözlerle genç adama bakar.

“Ben.. ben kolay biri değilim, Thomas.”, der Bremorel, haşin ve acımasız bir sesle. “Değiştirmesi çok zor, kemikleşmiş bazı kötü huylarım var. Kızdığım zaman gözü dönen biriyim ve çoğunlukla da kızgınım.. bir şeylere.. her şeye.. Bütün bunlara rağmen beni yine de istiyor musun?”

Thomas, önünde duran kızın yüzünü, her ayrıntısıyla zihnine kazımak istiyormuşcasına uzun bir süre sessizce seyreder.

Neden sonra ona benzer bir ciddiyetle cevap verir.

“Tespitlerinin tamamında doğrusun, Morel. Ama asıl önemli olan şeyi gözden kaçırıyorsun..”

Bremorel, Thomas’a biraz hayret, biraz da kırılmış bir ifadeyle bakar ve kendisinin bu gence acımasızca söylediği onca sözü hatırlar.

İçinden, ‘Bunu hak ettim, sanırım.’, diye geçirir.

Dışından ise, “Nedir gözden kaçırdığım şey?”, diye sorar.

“Gözden kaçırdığın şey..”, der Thomas sevdiği kıza..

“..Bütün bunlara rağmen, sen beni istiyor musun?”

 

 


Morel Songsteel, Thomas Dimwood’u ‘ister’ ve ertesi akşam, gün batımına yakın, mütevazi bir düğün ile evlenirler.

Nikahlarını Efendi Argail Smitefast kıyar.

Morel’i Thomas Dimwood’a, amcası ve Laila’nın babası Darien Darkmaine, gözyaşları eşliğinde teslim eder.

Şahitler arasında Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman ve İzci Efendisi Moorat Maelstrom’un yanı sıra, Şerif Standorin Shieldheart, İzci Efendisi Davien Hart ve Efendi Nibletyne Tinkerdome da mevcuttur. Nikahı takip eden törene Serenity Home halkının neredeyse tamamı, bir çok izci, dwarf, gnome ve wood elf katılır..

Düğüne katılamayan sadece bir kaç kişi vardır ama onlar arasında Bremorel sadece sevgili kuzeni Laila’nın eksikliğini hisseder.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bremorel, Thomas’la neredeyse altmış yıl hararetli, gürültülü, ateşli, sevgi dolu ve..

..mutlu bir beraberlik yaşar.

 

Bu uzun yıllarda bir çok çatışmaya katılırlar. Bunların en sonuncusu olmasa da, en büyüğü Serenity Savaşı (War for Serenity) savaşı olacaktır.

Giriştikleri her mücadelede ise sadece iki değişmez olacaktır. Birincisi, her zaman başkalarının hayatları için kendi hayatlarını ortaya koyacakları, diğeri ise, giriştikleri her mücadelede beraber olacaklarıdır zira evlenirken bir birlerine verdikleri söz budur.

“HAYATTA BERABER, SAVAŞTA BERABER, ÖLÜMDE BERABER!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Altmış yıl sonra, yaşı geçmiş Thomas gözlerini dünyaya kapadığında ardında bıraktığı huysuz, inatçı, asabi, belalı, güzel ve kendisinin bile farkında olmadığı kadar da içli olan kız, aynı dik kafalılıkla, altı yaşından itibaren peşinden ayrılmayan adamı sonuna kadar kalbinde taşıyacaktır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Thomas’ın ölümü üzerinden iki yıl ve bir kaç gün geçmiştir. Seksen küsür yaşındaki yaşlı izci, gecenin bir yarısında zorlukla zırhını ve iri kılıcını bürünürken cılız, titrek bir sesle söylenir;

“Bugün beni bıraktığın yaştayım, Thomas. Bana beni bırakmayacağını söylemiştin. Bana, ‘Hayatta beraber, savaşta beraber, ölümde beraber’, yemini ettirmiştin, ben de bunu kabul etmiştim. Hayatta, istediğimden daha azını beraber olduk ama olsun. Savaşta da beraberdik..”

“Peki ya sonrası?”

 

Yaşlı izci bir an durur, zira altmış yıl önce, Themalsar dönüşündeki şölen gecesini hatırlar ve kırık, yaşlı gözlerle gülümser. Ve tıpkı o gece olduğu gibi, birden yüzünde haşin ve kararlı bir ifade belirir.

 

“Sen benimle dans etmezsen, ben seninle ederim..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Morel Songsteel o gece, son bir kişisel görev için Dimwood’a yola çıkar..

 

 


 

 

 
 

Evim yok..

Timeline:

Dimwoods’daki wood elf köyü
(Tel’Shee dim’Ora) tekrar inşa edilirken,
Serenity Home’dan öncü destek gönderilir;
Bremorel Songsteel ve Thomas Dimwoods.

Ortak geçmişin doğurduğu bu iki insan, farklı kişilikler olarak kendilerini ortaya koymuşlardır. Kendilerini hedef alan baskınları farkındasız bir şekilde ortadan kaldıran çift, hedeflerine varmışlar ve elflerin köylerini müdafaası için gerekli eğitim ve önlemler konusunda talimatları verirken, iki farklı haberci, iki farklı yere gelir.

Bunlardan biri Bremorel ve Thomas’ın bulundukları wood elf köyüdür. Diğeri ise Serenity Home kasabasında bulunan karakol binasıdır.

Bu hikaye
Düş Kapanı“ından hemen sonra başlar ve
Birthright (18+)“ın ikinci yarısının geçtiği tarihlerde biter..

 

 

Sence tekrar gelecekler mi?”, diye sorar genç adam.

“Sence yarın güneş doğacak mı?”, diye acı bir şekilde cevap verir yanında duran genç kız.

Aradan sessiz ve gergin bir dakika geçer. Kız genç adama bakmaz. Ama anca duyulur bir sesle, “Özür dilerim..”, diye hafif bozulmuş bir ifadeyle ekler.

“Ben özür dilerim..”, der genç adam, temkinli bir şekilde.

 

Ormanda geçirdikleri en son baskının akşamında aralarında geçen konuşmadan sonra, iki gencin iletişimi gitgide kasılmış ve gergin bir şekilde kalmıştı. Thomas Dimwood konuşmasını büyük bir beklentiyle bitirmiş, ancak iş tam olarak da o noktada sona ermişti zira İzci Onbaşı Bremorel, genç adamın niyetini reddetmemiş, ancak herhangi bir şekilde de onaylamamıştı.

İş öylece doruk noktasına varmış ve.. o kadar!

 

Kötü yazılmış bir aşk hikayesi gibiydi..

 

Ondan sonraki iki gün boyunca da izci kız baskınlara karşı ‘önlem’ bahanesiyle devamlı ve Thomas’dan olabildiğince uzakta iz sürmüş, akşam olunca da önden kamp kurmuş, sessizce kuru bir şeyler atıştırmış ve genç tapınak muhafızı kampa geldiğinde kızı çoktan uyumuş olarak bulmuştu.

Thomas, genç yaşından beklenmeyecek, sabırlı bir mizaca sahipti. Sırtındaki yaraya rağmen, bilinçli bir şekilde gün boyunca bir oraya, bir buraya koşup, parmağını kıpırdatamayacak kadar kendisini yorup, sonra da sızıp kalan kıza bakar. Biraz hüzün, biraz umut, biraz da, bastıramadığı, tedirgin bir heyecanla kızın, sarındığı battaniyenin altından kurtulmuş simsiyah saçlarını seyreder.. İçinden ona karşı bir hiddet hissetmek için herhangi bir çaba sarf etmez. En nihayetinde, olduğu ahmak gibi yıllarca, kız her kasabaya döndüğünde onu sessizce, edepli bir mesafeden, ama görünür bir şekilde takip etmemiş miydi? Kendisi kararını on beş yıl önce, daha altı yaşındayken vermişti. Kızın da ‘cevabını’ vermesine müsaade edecekti.

‘Evet..’, diye düşünür Thomas, ‘..cevabını!’

Çünkü Morel kararını çoktan vermiştir. Morel kararını asla geciktiren biri olmamıştır.. Sadece cevabını hemen vermemeyi tercih eden biridir, o kadar.

“Bana ‘hayır’ demek için onun da aynı on beş yılı olmasa da, en az on yılı vardı.. Birkaç gün daha bekleyebilirim.”, diye sesli bir şekilde düşünür genç adam.

 

Ya da bir on beş yıl daha..

 

Kalın, çelik kenarlıklı kalkanını çıkartır, kızın yakınındaki bir ağaca yaslar. Sonra sırt çantasının kayışlarını çözer ve onu da kalkanının yanına bırakır. Ardından hiç vakit kaybetmeksizin boynundaki kutsal simgesini avuçlar, bulundukları soğuk kamp yerinin çevresindeki muhtelif yerleri parmağı ile gösterir ve her işaret ettiği yerlere bir büyü yapar; bu, bir çok yaratığın yaklaşması halinde onu uyaracak bir büyüdür.

Sonra yavaşça eğilir, sırt çantasına topak halinde bağladığı kendi battaniyesini çözer, bundan dolayı yiyeceği potansiyel azarı, omuzlarından birini silkerek bir kenara atar, ve onu da kızın üstüne örter.

Thomas kalın yük kemerinin halkasından, ağır, zincirli gürzünü çıkartır ve olabildiğince sessizce yere oturur, sırtını kalkanına verir, altı yaşından beri her gece yaptığı gibi dua eder.

Ve her gece yaptığı gibi, bu huysuz, inatçı, asabi, belalı, güzel ve kendisinin bile farkında olmadığı kadar içli olan kızı da duasına dahil eder.

 

Ertesi sabah uyandığında kızın çoktan gitmiş olduğunu görecek, kendi battaniyesinin de katlanmış, yuvarlanmış ve sırt çantasına bağlanmış olarak bulacaktır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tel’Shee dim’Ora’ya varmalarından sonra Morel kendisini tamamen işine vererek bir şekilde ulaşılmaz hale getirmiş, gün boyunca, aylar öncesi baskında yok olan köyden geride kalanlara pratik iz sürme, ok atma ve kılıç kullanmanın yanı sıra, köyün etrafında, içi sivri kazıklarla dolu, kalıcı bir hendek, yüksek, kalın odunlardan oluşan rampalı, setli ve katlı duvar yapımı konusunda talimatlar vermişti. Bunun dışında olabilecek her türlü izci tuzakları, kazıklı çukur ve özellikle büyük ‘hayvanlara’ uygun kamufle edilmiş kapan yapımını, uygulamalı bir şekilde göstermişti.

Bu esnada Thomas’da boş durmamış, uygun gördüğü elflere temel büyü tekniklerini göstermiş, onlar çalışırken, Morel’in yaptırdığı yüksek duvarları, büyülerle desteklemekle vaktini geçirmişti.

Her gün, sabahtan akşama kadar köy halkı, durmaksızın çalışmış iki hafta gibi kısa bir sürede ortaya tam anlamıyla etrafı tuzaklarla çevrili, büyülü, dev bir kirpiyi andıran köy ortaya çıkmıştı!

Evet, hiç şüphesiz bu köy, eski elf köyü kadar güzel değildi. Ama Orkenlerin tekrar gelmesi halinde, burayı tekrar savunmasız bulamayacakları da kesindi..

Yapılan tüm hazırlıkların sınanması ise çok sürmemişti.

On altıncı gün, genç bir haberci koşarak gelmiş ve köy alarmı verilmişti.

Orkenler tekrar geliyorlardı.

Ancak bu sefer küçük bir grup değil, sekiz müfreze olarak gelmekteydiler.

Elflerden hiçbiri, neden Orkenlerin hedefi olduklarını sorgulamamış, homurdanmamış, söylenmemiş, hepsi kendilerine tayin edilen noktalara gitmiş ve köylerini korumaya kararlı bir şekilde bekleyişe geçmişlerdi.

Orkenler de onları fazla bekletmemişti. Hiç şüphesiz daha erken ve yine köyü hazırlıksız yakalamayı ummuşlardı, ancak azımsanmayacak kadarı hazırlanan tuzaklarda ya ölmüş, ya da yürüyemeyecek hale gelmişti.. Bunu takip eden günlerde ise ilerlemeleri temkinli bir sürünüşe dönüşmüştü.

Köyden ayrılmasına izin verilen tek kişi ise Morel olmuştu. İzci kız, Orkenler yaklaştıkça, her an bir yerlerden çıkmış, bir tanesini öldürüp ya ormanda kendisini kaybettirmiş, ya da kendisini kovalayanları tuzaklara yakalatmıştı.

Bazen de, ormanın içinden sadece bir ok fırlatmış, bir can almış ve ortadan bir hayalet gibi kaybolmuştu.

Ve o her gittiğinde, bir kişi onun gidişini seyretmiş, aynı kişi onu dönüşünde de sessizce karşılamıştı.

Aradan geçen tek taraflı ve ızdıraplı dört günlük bekleyişten sonra Orkenler köyün etrafında belirmişlerdi.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Sen neden özür diliyorsun ki?”, diye acı ifadesinden ödün vermeksizin sorar Bremorel.

“Özür diledim çünkü seni istemediğin bir duruma soktum ve her sana bir şey sorduğumda, senin asabiyetini tetikliyorum.”, diye sessizce cevap verir Thomas.

İzci kız, elindeki pis paçavrayla her bir yanına sıçramış Orken kanını silerken, “Asabiyetim için sana ihtiyacım yok..”, der, olduğunu sandığı kadar yorgun bir sesle.

Elflerle beraber günlerdir bu duvarları aşmaya çalışan Orkenlere karşı canlarını dişlerine takarak savaşmışlar, Orkenlerden çok can almış olmalarına rağmen, hayvanlar bir türlü geri çekilmemişlerdi. Belli ki son adama kadar saldıracaklardı.

Bu gün ise özellikle yoğun çatışmalar zinciriyle geçmiş, her yer kan ve daha beteriyle kaplıydı ve Orkenler şu an bulundukları nokta hariç, saldırabilecekleri diğer bütün duvarlara tırmanmaya çalışmışlardı. Kayıpları çok olmuştu, ama sebep oldukları kayıplar ise çok daha fazlaydı; elflerin üçte biri şu anda kutlu sahillerine, son yolculuklarına çıkmışlardı..

“Bu doğru..”, diye mutsuz bir şekilde tasdik eder genç tapınak muhafızı. “Öyle görünüyor ki bana hiç ihtiyacın yok.”, diye de daha sessiz bir şekilde ekler.

“Israrlısın..”, der Bremorel, Thomas’la durduğu kalın duvarların arkasındaki rampada.

“..bir o kadar da aptalsın!”, diye bitirir izci kız.

Thomas, Bremorel’e öylece bakar.

“Bu.. bu biraz ağır oldu sanki.”, diye bozulmuş bir sesle mırıldanır.

“Bu, yumuşatılmış hali. Ve benim asgari standartım..”

“Peki.. sanırım bundan dolayı.. sevinmeliyim?”

“Ortada sevinilecek pek bir şey yok, Tapınak Muhafızı. Etrafımız sarılmış durumda ve ne kadarını kesersek keselim, geri çekilmeyecekler. Elfler tahminimden bile daha mukavemetli çıktılar. Burası bir insan köyü olsaydı, birinci gün yenilmiş olurduk.. ve bunların neredeyse hiç birinin en temel silah eğilimleri dışında herhangi özel eğitim görmüşlüğü bile yok çünkü asıl savaşçılarını önceki baskında kaybettiler..”, der Bremorel, duvarın öbür tarafındaki karanlığa bakarak.

“Evet. Yaklaşık üç ay önce. Ama biz bundan bahsetmiyoruz, öyle değil mi?”, der Thomas. “Her nasılsa konu benim aptallığıma geliverdi..”

“Sana herhangi bir konuda ihtiyacım olabileceğimden dolayı mı, duymayı beklediğin cevabı istiyorsun?”

“Sen bir izcisin, Morel.”, der Thomas basitçe. “Teknik olarak hiç kimseye ihtiyacın yok!”

Bremorel kaşlarını çatar. Tapınak muhafızı sadece lafı ağzından almakla kalmamış, onu kendisinin ifade edebileceğinden çok daha isabetli söylemiştir.

Belki de tapınak muha— Thomas!.. Thomas sandığı ya da çocukça bir şekilde olmasını istediği kadar aptal değildir!

“Günlerdir kararımı bekliyorsun.. Halbuki, bir cevabımın olmayışı bile senin için başlı başına bir cevap olmalıydı.”, der Bremorel sıkılmış dişleri arasından. Kız bunu söylerken neden dişlerini sıktığını tam olarak kestiremez. Sadece sıkar.

“Hayır.” der Thomas.

“Hayır?”

“Hayır..”

“Ne demek, hayır?”, diye harlar Bremorel bir anda.

“Bayaa, hayır işte. Sessizliğin kararın değil. Sadece boyun eğmek istemeyişinin inadı. Kararını çok önceden vermiştin zaten. O yüzden yıllardır senin peşinden gelmeme izin verdin. Biliyorum çünkü peşinden gelen tek kişi ben değildim. Sadece ‘kalan’ tek kişi benim. En başından beri olduğu gibi.. Ve bu ‘müsamahanın’ sebebi de sadece durumumun sana eğlenceli ya da komik gelişinden kaynaklandığını sanmıyorum. Hiçbir şey o kadar uzun bir süre komik gelemez ve sen de hiçbir zaman o kadar acımasız olmadın.. Ya da sadece ben senin kişiliğini tamamen yanlış anladım..”, der Thomas omuzlarını silkerek.

İzci kız, kıpkırmızı bir suratla genç adama döner ve “Boyun eğmek mi? Sana mı?”, diye şiddetle tıslar.

Thomas buna uzun bir süre cevap vermez. Sadece gözleri alev almış kıza bakar.

“Benimle her konuda dalga geçtin ve ben bunlara fazla sesimi çıkarmadım çünkü gerçekte söylediklerinde ciddi olmadığına inandım. Ama beni şu anda itham ettiğin kadar seviyesiz olabileceğimi gerçekten düşünüyor olamazsın, Morel. Öyle görünüyor ki asabiyetin seni gerçekten kör etmiş. O kadar ki, kendi hislerine, kendi duygularına boyun eğmek bile seni rahatsız eder hale gelmiş. Kendine zulüm etmen senden çok beni yakıyor ve sen bunun farkında bile değilsin. Ama olsun. Sen olduğun sürece göz yummaya razıydım. Sana seni sevdiğimi söyledim çünkü bunu söylemeye korktuğum kadar can da atıyordum. Ama sen bana dürüstçe bir ‘hayır’ bile diyemedin. Bari yakarken dürüst ol..”, der hiddetli bir sükunetle Thomas, sonra arkasını döner, rampadan iner ve gecenin karanlığında kaybolur.

Bremorel olduğu yerde, feci bir tokat yemiş gibi öylece, kıpırdamadan kalakalır.

Thomas..

Yıllar önce yanlış bir anlaşılmadan dolayı saldırdığı, bunun sonucunda da kafasını kırıp hastanelik ettiği Thomas.

Yıllarca, evinin yolunu kaybetmiş bir kedi yavrusu gibi onu peşinden takip etmiş olan Thomas.

Yol boyunca dalga geçmesine rağmen insanüstü bir sabır göstermiş olan Thomas.

Ve yol boyunca defalarca onu iyileştirmiş, defalarca hayatta tutmuş olan Thomas..

En sonunda kırmayı başarmış mıydı çocuğu?

Bremorel beklediği hiçbir tatmini hissetmez zira böyle bir niyeti de, amacı da olmamıştı.

“Öyle görünüyor ki, yıllar benim salaklığımdan hiçbir şey azaltmamış. O zaman hiddetimle davranmış ve çocuğun kafasını kırmıştım. Yine hiddetimle davrandım ama bu sefer çocuğun tamamını kırdım!”

Birden aklına daha birkaç hafta önce gerçekleşen bir başka olay gelir..

 

Bremorel, elinde çeliği buzla kaplanmış kocaman kılıcıyla Merisoul’a acımasızca bakmaktadır. “Farkındasın değil mi? Seni şuracıkta öldürsem kimsenin haberi bile olmaz, seni küçük şırfıntı!”

Bremorel’in gözleri manyak bir ateşle yanmaktadır.

“Sana iyi niyetle gelmiş genç, bakir bir erkeği herkesin içinde kaba gücünle yerden yere vurarak rezil ettin. Sonra da onu başından savdın. Sen onu bitirmekle kalmadın. Sen onu kırdın! O artık adil bir av..”, diye mırıldanır Merisoul, yüzükoyun tüttüğü yerden.

“Ben onu kırdım çünkü sırf beni dansa kaldırdığı için havalara girdi. Ben kolay lokma değilim ve aradan geçen yıllar ona bu dersi öğretmemiş belli ki.”, diye burnundan solur Bremorel.

“Belli ki..”, diye onaylar Merisoul, kıvrandığı yerden. “Senin kolay lokma olmadığını herkesin bilmesi çok önemli olmalı. Kaç yaşındasın sen, sekiz mi?.. Ama dert etme. Ona dokunduğumda olay benim için bitmişti zaten..”, diyerek avucunu açıp Bremorel’e gösterir.

Bremorel önce kuşkuyla, sonrada şaşkınlık içerisinde Merisoul’un avucuna bakar. İblisin yanmamış neredeyse tek yeri avucunun içidir ama orada da stilize edilmiş gülü andıran bir mühür vardır. Mühür hala turuncu, kor ateşle tütmektedir!

Bremorel kaşlarını çatar. “Nedir bu?”, diye sorar.

“Bu.. bu aşkın mührüdür. Bizden biri, gerçek aşkın koruması altındaki birine musallat olduğumuzda şanslıysak sadece yanarız ve bunu aylarca taşırız. Şanssızsak zehirleniriz ve günlerce, bazen de haftalarca yatalak kalırız.. Çocuk aşık, sen salaksın ve ben de faturasını ödeyen aptalım!”, diye inler Merisoul.

 

(hikayenin aslı için bkz. A Bard’s Tale II, “Bremorel”)

 

..ve Bremorel fena halde utanır zira o iblis bozuntusu şırfıntı haklıdır!

Hayatında belki de ilk defa kendi kendine sorar Bremorel.

Kime neyi ispatlamaya çalışıyorsun ki? Sana değer veren tek kişiyi defalarca kırmış olmanın ötesinde ne elde etmiş oldun?

Mutlu mu oldun?

Seni salak şey.

Mutluluk, kaybetmenin ödülü..

Kazanmanın değil!

 

Evet, iblis bozuntusu haklıdır ama tam olarak değil;

Çocuk gerçekten aşıktır, kendisi de tam bir salaktır, ama faturasını sadece Mersoul ödememiştir..

Bremorel, o gece yarı iblis kızla arasında geçen konuşmadan sonra yaptığı gibi yine gencin peşinden gidip onun gönlünü almak için yönelir.

“Bu sefer benimle dans etmesi gerekmeyecek. Ya da gerekecek. Bu ona kalmış. Ama benim olacak..”, diye kaşlarını çatmış, dişlerini sıkmış, haşin ve kararlı bir sesle hırlar.

Tam dönüp çocuğun peşinden gidecekken, karanlığın içinden, ormanın derinliklerinden bir çıtırtı duyar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ve gece muazzam bir ateş inmesiyle aydınlanır..

Neredeyse yetişkin bir meşe ağacı boyundaki alev, dikine bir şekilde, karanlığı delerek gökten iner ve içinde sakladığı iki yüze yakın Orkeni ifşa eder..

Orkenlerden hayret, şok ve toplu acı sesleri yükselirken Bremorel bir elini kaldırır, sonra ani hareketle indirir..

“ŞİMDİ!”

..ve rampanın arkasında sessizce bekleyen yüze yakın elf, tek bir vücut şeklinde oklarını salar.

Oklar kalın ağaç duvarların üstünden, alevlerle aydınlanan gecenin karanlığında, daha çok inleyen bir hayaleti andıran, ürkütücü, ölümcül bir köprü oluşturur ve Orkenlerin ortasına dökülmeye başlar.

Elfler üç vole daha gönderir ve Bremorel’in ikinci bir işaretiyle dururlar.

İzci onbaşı, elini ağzına götürür ve keskin bir ıslık çalar.

Köyün ortalarından bir yerden, yaşlı bir elf kadın, kavisli bir boynuzu kaldırır ve üfler.

Boynuzdan derin, uzun, hüzünlü bir nota yükselir, yanmakta olan ve oklardan dolayı delik deşik olmuş Orkenlerin çığlıklarını aşar ve ormanda yankılanır..

Yaşlı elf kadın boynuzu defalarca üfler ve Orkenlere karşı asıl saldırı başlar..

Ormanın derinliklerinden, günlerdir saklandıkları, üstleri örtülü çukurlardan iki yüze yakın dwarf peyda olur ve Orkenlere arkadan saldırırlar.

 

Gün doğduğunda, ormanda ölü Orken dışında düşman kalmamıştır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Efendi Argail”, diye saygıyla selamlar Thomas, kendilerine doğru yaklaşan dwarfların başındaki yaşlı cüceyi.

Yüzünde geniş bir sırıtışla yanlarına yaklaşır yaşlı dwarf. Sağında ve solunda duran daha genç dwarflara bir dizi emirler yağdırır ve yaralı elflere yardım ve saldırı esnasında köyün zarar görmüş yerlerinin tamiri için dwarflar dağılırlar.

“Sen Tapınak Muhafızı Thomas olmalısın. Küçük Magellam senden hep iyi sözlerle bahsetmişti..”, der yaşlı Argail.

Thomas bir an afallar. Fevkalade yaşlı olmasına rağmen önünde bir dağ gibi duran dwarfın neden bahsettiğini anlamaz. Neden sonra ‘küçük Magella’nın, Yetkin Tapınak Muhafızı Lady Magella olduğuna ayılır ve boğazından ‘hırk’ diye bir ses kaçar zira hiç bir hayatta, hiçbir koşul altında kendisinin Lady Magella için bu ifadeyi kullanabileceğini düşünemez.

“Umm.. Evet, efendim.”, diye biraz daha afallar Thomas.

Arkasından Bremorel ‘fırk’lar.

“Ve İzci Onbaşı Bremorel..”, der Efendi Argail, “Benim küçük meleğim senin hakkında da az şey anlatmadı; bir karanfil kadar güzel ve acı, bir keçi kadar da inatçı..!”, diye ekler mutlu bir şekilde.

Bremorel kıpkırmızı kesilir!

Thomas ‘fırk’lamaz çünkü kurallar bunu gerektirir; kızlar erkeklere ‘fırk’lar, ama erkekler bunu yaparsa kıyamet kopar ve bu durumun adalet ya da mantık eksikliği ile de hiçbir ilgisi yoktur. Bu da genç Thomas’ın gerçekte ne kadar bilge olduğunun en belirgin göstergesidir.

“Planınız muhteşemdi, Efendi Argail. Ve bir saat gibi işledi..”, der Thomas.

“Saat gibi işledi, çünkü saati kuran siz ikinizdiniz. Ve harika iş çıkardınız. İzci Onbaşımız en başta onların kendisinden nefret edecekleri kadar canlarını yakmış olması, sizin tükenmekte olduğunuzu sandıklarında hiç düşünmeden saldırmalarına sebep oldu.”, der Efendi Argail daha da sırıtarak, sonra Bremorel’e dönüp, “Genç bayan, bir izci değilde bir müzisyen olsaydınız, sergilediğiniz performansı seyretmeleri için bütün Scowling Hills’i toplardım.”, diye açık takdirini gizlemeden söyler.

Bremorel çok çabalar.. ama başaramaz..

..ve yüzü daha da kızarır!

“Plan sizindi.”, diye mırıldanır, utanmış bir şekilde.

“Aslına bakılırsa planın siparişini veren Şerif Standorin’di. Yapan da ben değil, küçük torunum Dridges Motherswolfie idi. Ben sadece önden gidip, sağa sola emirler yağdırmanın dışında avazım çıktığı kadar bağırırken birkaç kafa kırıp önemli görünmeye çalıştım, o kadar!”, diye kıs kıs güler yaşlı dwarf.

“Ama Orkenlerin son saldırısında ‘açık kapı’ bırakılması, en başından beri düşünülmüş bir şeydi ve onun mimarı ise Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman idi.. Zeki ve kurnaz adam şu Yuleman..”, diye itiraf eder Efendi Argail.

“Ama neden?”, diye biraz afallar Bremorel.

Buna cevap, Efendi Argail’den gelmez.

Thomas sessizce konuşur.

“Çünkü Serenity Home’da bir hain var. Ve o her kimse, edindiği bilgiler sadece belediye konsül üyeleriyle paylaşılan bilgilerdi. Buraya gelirken bize yapılan baskınlar da birer tesadüf değildi. İkimizde o baskınlarda özellikle hedef alınmıştık..”

Bremorel istemsizce sırtının sızladığını hisseder ve yüzünde nahoş bir ifade belirir.

“Açık bırakılan nokta.. Neyi ispatlamış oldu ki?”, diye hırlar.

YULEMAN HER KONSÜL ÜYESİNE FARKLI BİR ‘ZAYIF NOKTA’ BİLGİSİ VERMİŞTİ..“, der Thomas aynı sessiz ama hüküm verir bir ses tonuyla..

Bremorel her şeyi anlar zira bu küçük ‘OYUN‘, gerçekte bir konsül üyesinin de ölüm fermanı olmuştur!

“Bu nokta kimindi?”, diye ister istemez sorar Bremorel.

Thomas ona söyler.

Bremorel hayretle ona bakar. “O salak mı?”

 

Şerif Standorin’in, kasabasının güvenliği söz konusu olduğunda şaka yaptığı asla görülmemiştir. Bremorel bunu, onunla katıldığı sayısız operasyonda, defalarca görmüştür ve şerifin haberi alması halinde, hiçbir tereddüt göstermeksizin, makam ve mevkilere bakmaksızın harekete geçecek ve işi kökünden halledecektir.

Bremorel bundan adı gibi emindir.

 

“Sizin için özel bir mesajım var, Tapınak Muhafızı Thomas.”, der Efendi Argail, birden ciddileşerek.

“Bunu size daha önce iletebilirdim, ama yapmamayı tercih ettim. Bundan dolayı beni anlayacağınızı umuyorum ve sizden özür diliyorum. Korkarım, bundan bir hafta önce, Serenity Home Tapınağı Baş Bekçisi ve benim çok eski dostum Efendi Demos Lightshand vefat etti. Yatağında ve mutlu bir şekilde. Bana gönderdiği en son mektupta bunu açıkça belirtti ve ardında küçük Magellam ve senin gibi iki tane yetkin muhafız bırakabildiğinden dolayı da ne kadar büyük bir coşku hissettiğini, uzun satırlarında defalarca ifade etti.”, der Efendi Argail, yüzünde kederli bir ifadeyle.

“Demos çok iyi bir insandı. Onun sayesinde birçok yetim ev sahibi oldu. Birçok genç eğitim gördü. Serenity Home onun sayesinde her zaman huzurla nefes aldı. Kaybı Scowling ve Elder Hills için bile büyük bir eksiklik olacak.”, diye devam eder Efendi Argail, gözleri dolmuş bir şekilde.

Thomas beti benzi atmış bir şekilde olduğu yerde kalakalır.

Bir kaç defa bir şeyler söylenmeye yeltenir, ancak ağzından herhangi bir ses çıkmaz.

Uzun, zarif ama güçlü parmakları olan bir el ona doğru uzanır ve gencin parmakları arasına dolanır.

“Bize biraz müsaade edin lütfen, Efendi Argail. Bugün Tapınak Muhafızı için oldukça yorucu bir gündü”, der Bremorel, olağan dışı yumuşak bir sesle. “Ve.. kendileri Efendi Demos’u pek severdi..”

“Tabii.. Tabii.. Sizi anlıyorum.. İşin gerisini bizim çocuklar halleder..”, der kısık bir sesle Efendi Argail.

 

Bremorel, dona kalmış Thomas’ı nazikçe alır, ve kendilerine tahsil edilmiş olan küçük köy kulübesine kadar götürürken, arkasından Efendi Argail’in çıldırmışcasına gürlediğini duyar.

“Lillias! Senin ne işin var burada? Jeina! Bu kızın Scowling Hills’den ayrılması yasaklanmıştı! En son bir yere gittiğinizde sizi Kuzey Tundra’lardan toplamıştık ve sen bunun çıkmasına izin mi verdin?!”

“O bir mahkum değil ki, dede. Ve kendisi küçük kız kardeşim. Arada bi şımartılmayı hak ediyor bence.. Ayrıca yaptığı havai fişeklere bayalıyorum ve onları madenlerde onu kitlediğiniz zindan da yapamıyor!”, diye genç, yeşil gözlü sarışın bir dişi dwarfın muallak bir tonla cevap verdiğini duyar.

“O bir zindan değil!”, diye gürler Argail. “Ona tahsis edilmiş olan ofis!”

“Dede.. Yer altında, güneş görmeyen, penceresi bile olmayan, kapısında devamlı bir bekçi olan yere ‘zindan’ deniyor..”

“Biz dwarf’uz.. hepimiz zaten yer altında yaşıyoruz ve hiç bir yer güneş görmüyor ve hiç bir evin penceresi yok! Taşa bakan pencereler mi yapalım?”, diye cevap verir Efendi Argail delirmiş bir şekilde..

“Taşların üstüne balık resimleri çizebiliriz! Bu şekilde deniz manzaralı evlerimiz olur!”

“…”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ben.. ben özür dilerim. Benim bu halimi görmemeni tercih ederdim.”, diye mırıldanır Thomas, donuk bir şekilde.

Genç Thomas, küçük, sade köy kulübesine geldikten sonra bir köşeye sinmiş, başını kolları ve dizleri arasına gömmüş, dakikalarca kontrolsüz bir şekilde ağlamıştı. Yanı başından ayrılmayan izci kız ise onun elini bırakmamış, dolu gözlerle ve sessizce o da gencin yanında oturmuştu. Efendi Demos’u Bremorel’de yakinen tanırdı. Serenity Home’daki bütün yetim ve öksüzler Demos’u yakinen tanırdı.. Yıllarca yetimhaneye keyfi bir şekilde gelip giden deli, mütemadiyen kızgın, kötürüm bir kıza her zaman şefkat ve anlayışla yaklaşmıştı.

“Neden? Erkekliğinden bir şeyler eksilir diye mi korkuyorsun?”, diye bilinçli bir şekilde ‘fırk’lar Bremorel.

“Ben.. ben hiçbir zaman kendimi o kategoride görmedim.”, der Thomas, sessizce.

“Hiçbir zaman olmadın zaten..”, diye yapıştırır izci kız ve uyuşmuş bacaklarını germek ister gibi ayağa kalkar.

Thomas da elini tutan kızı ayağa kalkarken takip eder ama hafif alınmış ve kırılmış bir ifadeyle bakar ona.

“Neden her zaman beni—”, diye başlar ama izci kız araya girer..

“—Sen o kategoriden biri olsaydın, yıllarca peşimden gelmezdin. Gelseydin, ben de senin bir kaçık olduğunu düşünür, bulduğum ilk kuytu yerde de seni harcardım. Neden diğerlerinin birden beni takip etmeyi bıraktıklarını sanıyorsun? Beni takip eden diğerlerine ne olduğunu hiç düşünmedin mi? Bu konuda arkamda çok ‘leş’im var, Thomas..”, der Bremorel, hafif gülümseyerek.

Sonra sesi hayret verici bir şekilde yumuşar, “..ve neden sadece senin, kalan ilk ve son çocuk olduğunu.. Hiç mi merak etmedin?

Bugün burada yaptıkların.. Etkileyiciydi.. Ateş İnmesi büyün.. Lady’nin bile öyle bir şey yaptığını görmedim.”.

Thomas uzun bir süre ağzı açık bir şekilde Bremorel’in yüzüne, ve onun muhteşem yeşil gözlerine bakar zira bu, bu güne kadar ondan duyduğu ilk ve tek iltifat içeren cümledir.

“Umm.. Lady de yapabilir, sanırım. Ama onun ilgi ve ihtisas alanı daha farklı..”, diye biraz afallar.

Uzun bir süre sessizce seyretme sırası Bremorel’e geçmiş gibi, o da önünde duran gencin yüzünü süzer.

“Eee.. bundan sorra nereye?”, diye sorar izci kız.

“Umm.. bilmem. Nereye gitmemizi isterlerse, ya da nerede bize ihtiyaç duyulursa oraya, sanırım.”, diye, beklenmedik bir şekilde kurumuş bir boğazdan gıcırdayarak çıkar Thomas’ın sesi.

Ama Bremorel ona sadece bir salağa bakar gibi bakmaya başlar bir anda.

“Aaaa..”, diye ayılır Thomas. “Cevabını vermeye niyetlisin, galiba..”

“Ne olmasını istersin?”, diye son şanslarını kullanmaya başlar Bremorel.

Thomas omuzlarını silker.

“Altı yaşımdayken, seninle arkadaş olmaya can atıyordum. Şimdiyse.. se.. senin sevgim olmanı arzuluyorum.. çok!”, diye eline yüzüne bulaştırır genç tapınak muhafızı.

“Bu kadar mı?”, diye dürter Bremorel.

“Cesaretim buraya kadar, Morel. Bana yardım et. Lütfen. Benimle ortalarda bir yerlerde buluş. Her neresi olursa olsun, seçeceğin noktayı orta nokta olarak kabul etmeye razıyım.. Ama sen de bir adım at.. bana doğru..”, diye ezilmiş bir şekilde yere bakar Thomas.

Bremorel, önünde iki büklüm olmuş gencin haline ‘fırk’lamaz. Gülmez. Alay etmez..

Dahası, onun bu halini komik bile bulmaz.

“Ben yarım işlerden hoşlanan biri değilim Thomas Dimwood. Bunca yıl beni takip etmiş biri olarak, bu kadarını fark etmiş olmalısın..”, der ve genç adama doğru, tehlikeli bir adım atar.

“Ya hep, ya hiç, öyle mi?”, diye sorar Thomas ama gerçekte bu bir soru değildir. “Seni çok uzun bir zamandır sevdim. Çok.. Şu anda, elimi tutmuş olman bile benim için bir hayat dolusu hayalin gerçekleşmesi anlamına geliyor. Ama senin için bu yarım ise..”, der ve uzanıp kızın diğer elini de kendisi alır. “..diğer yarısını da istiyorum.. Tamamını! Sanırım burada işimiz bitti ve bizim de evimize dönme zamanımız geldi. Konuşacak ve.. paylaşacak çok şeyimiz var.”

“Benim evim yok.. Tapınak Muhafızı. Aslına bakılırsa, bana geri verdiğin düş kapanım dışında da bir şeyim yok!”, der hafif titrek bir sesle Bremorel.

“Senin her zaman bir evin vardı.. Sadece gelmeni bekliyordu, Morel Songsteel. Ve sahip oldukların, sadece bir düş kapanıyla sınırlı da değil.. Artık düşlerimizin kendileri ve birlikte kurabileceğimiz bir geleceğimiz var..”, der Thomas kararlı bir sesle ve önünde duran, yeşil gözleri alev almış, huysuz, inatçı, asabi, belalı, güzel ve kendisinin bile farkında olmadığı kadar da içli olan kıza doğru uzanır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Demek öyle..”, der Yuleman, omuzları çökmüş bir şekilde. “Yaptığımız planın bu kısmının gerçekte başarısız olmasını umuyordum.”

Yüzü çekilmiş, haşin bir ifadeyle Şerif Standorin, Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman ile özelde buluşmuş, ve habercinin getirdiği bilgileri onunla paylaşmıştı.

“Bizim çocuklar nasıllarmış, peki? Onlardan bir haber var mı?”, diye sorar Yuleman.

“Haberleri getiren koşucu, izci onbaşının bir kaç defa yaralandığını, ancak kılıcıyla ‘şarkı söyler gibi’ savaştığını anlattı —kendi sözleri, benim değil. Korkarım Efendi Moorat gururundan çatlayacak ve aylarca çekilmez olacak! Tapınak muhafızımız ise alanında beklenmedik bir başarı ve taktik zeka göstermiş. Bırak zincirli bir gürz kullanmasını, o çocuğun kütüphaneden çıktığını bile görmedim. Bir de gitmiş kendisini savaş taktikleri konusunda eğitmiş!”, der şerif.

“İnanılır gibi değil..”, diye onaylar Yuleman.

“İçimden bir ses, sanki yetimlerimizi daha yakından takip edip eğitmemiz gerektiğini söylüyor. Arashkan’a gidenlerin de neredeyse hepsi öyle. Ya bir yetim, ya da öksüz..

Senin anlayacağın ikisi de iyiymiş ve pek yakında geri döneceklermiş. Sanırım ayrıntıları geldiklerinde kendilerinden dinlemek zorunda kalacağız.”, diye anlatır şerif.

Yuleman, şerifin anlattıklarını başıyla onaylar, sonra asıl meseleye tekrar dönmek istemiyormuş gibi bir an susar. En sonunda bıkkın bir sesle konuşur.

“Ne yapacaksın?”, diye sorar Yuleman şerife.

Şerif kıpırdamaz.

İstifini, duruşunu, bakışlarını değiştirmez..

Ve sesini de çıkarmaz.

Sessizce Yuleman’a bakar.

“Bunu senden isteyemem Stan..”, diye samimi bir şekilde söylenir Yuleman.

Yuleman’ın özel çalışma odasında yanan tek mum, durumun vehametini vurgulamak istiyormuşcasına titreyerek yanmaktadır. Odanın kendisi, bulundukları belediye binası ve Serenity Home çoktan uyumuştur. Arada bir, uzaklardan bir yerlerden gelen baykuş ‘huu’ları ve çekirge cırlamaları dışında her yer sessizdir.

Şerif, uzun bir süre belediye başkanına cevap vermez.

Neden sonra başını hafif sallar ve, “Bu görevi alırken, karşılaşabileceğim her türlü olası şeyler konusunda uyarılmıştım..”, der sessizce. “Ama bu, içine düşmek istediğim bir durum değildi. Udoorin’in bunu öğrenmesi halinde, beni affedebilecek mi bilemiyorum. Ben.. ben bir daha onun yüzüne nasıl bakacağım, onu düşünüyorum. Hayatı boyunca ona şerefli, haysiyetli ve onurlu olmasını telkin ettim. Ama yapmam gereken bu şey.. hepsini yıkacak bir şey..”

“Udoorin artık bir çocuk değil. Bunu iki yıl önce, bütün yetkilerimi elimden alıp da köyü ayağa kaldırdığında göstermiş oldu.”, der Yuleman ciddi bir şekilde.

“O olayı hala dile getirebildiğine inanamıyorum, Arthi! Aradan iki yıldan fazla geçti ve sen inatla eskitemedin şunu bir türlü. Her fırsatta tozunu alıp önüme sürüyorsun. Udoorin daha bir çocuktu ve sorumluluk alsın diye onu arkamda vekil olarak bırakmıştım. Kimse olabilecekleri bilemezdi..”, der hafif alınmış bir sesle şerif.

Yuleman acı bir şekilde güler.

“Takılıyorum sadece, şerif. Ve takılmaya da daha uzun yıllar devam edeceğim. Ama işin aslı, o gün Udoorin ikimizin de yapamadığı bir şeyi başarmış oldu. Evet, bunu bilerek yapmadı belki ama, hepimizi, içinde bulunduğumuz tehlikelere uyandırmış oldu. Senden sonra harika bir şerif olacak o.”, der Yuleman.

“Hayır..”, diye cevap verir şerif sessizce. “..korkarım o bir şerif olmayacak. Onun kaderi.. çok daha uzaklarda.. ve yükseklerde..”

“Prenses?”, diye sorar Yuleman.

“Prenses..”, diye yanıtlar şerif, “..Udoorin açısından sadece olayları tetikleyen kişi oldu o kadar. Tıpkı Aager’in ısrarlı eğitimi o gün Udoorin’e yapması gerekenler konusunda tetiklediği gibi..”

Oda uzun bir süre daha sessizliğe bürünür.

“Fogstep..”, der Yuleman. “Onun bugün burada olmasını çok isterdim. O bu pis işi seve seve yapardı.”

Şerif başını sallar.

“Evet, yapardı. Ama asla seve seve yapmazdı bunu.”

“Hayret. Ben ondan böyle bir.. şefkat anlayışı beklemezdim.”, der Yuleman.

“Arthandos.. Sence Drashan’dan, öldürmekten zevk alan birini getirebilecek kadar mı ahmak biriyim senin gözünde?”, diye alınmış gibi gelen bir sesle konuşur şerif.

Yuleman sırıtır.

“O rolü en son yediğimde daha genç bir belediye başkanıydım, Stan. Ve beni çok iyi keklemiştin o gün.. Herkesin ortasında!”

“Güzel bir gündü.”, diye Standorin’de sırıtır.

Ama ikisininde sırıtışı uzun sürmez.

Şerif Standorin ayağa kalkar.

“Bu gece?”, diye sorar Yuleman.

“Bu gece..”, diye tasdik eder şerif.

“Ne yapaca— boşver. Bilmek istediğimi hiç sanmıyorum açıkçası..”, der kendinden bile tiksinmiş bir sesle Yuleman.

“Evet. Bilmesen çok daha iyi olur. Sen bu işten tamamen muaf olmalısın..”, diye onaylar şerif bıkkın bir şekilde. Sonra bulundukları loş odanın kapısına yönelir, sessizce kapıyı açar ve belediye binasından ayrılır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ne.. ne oluyor?.. Şe.. şerif..? Ne demek oluyor bu?”, diye zorlukla konuşur genç adam, zira iri cüssesiyle şerif onu boğazından yakalamış, ağzını tıkamış, başına bir bohça geçirip gecenin karanlığında onu ormana getirmiştir.

Başından bohça, ağzından da pis paçavra çıkarılmış genç adam korkuyla şerife bakarken titremesine engel olamaz.

“Neden kendi halkını sattığını sormayacağım bile.”, der şerif sakince. “Çünkü sen, ihanetinle kaç kişinin hayatına mal olmuş olabileceğini hiç düşünmeyen, kaç bin kişinin ise hayatıyla oynadığının farkına bile varamayacak kadar düşüncesiz ve şımarık bir ahmaksın.”

“Bu.. bunu babam duyduğunda hepinizi mahvedecek!”, diye çığlar genç adam korkuyla.

“Baban asla sana ne olduğunu öğrenmeyecek. Kendisi de yarın şafakla birlikte artık bir konsül üyesi olmayacak. Kendi isteği ile istifa edecek, ya da onun başına gelecek olan, senin başına gelecek olandan pek de farklı olmayacak. Sanırım ikimiz de onun hangi tercihi yapacağını biliyoruz..”, der şerif.

“Be.. benim güçlü dostlarım var!”, diye daha da tiz bir sesle ağlamaklı bir şekilde kekeler genç adam.

Şerif gence soğuk bir şekilde sırıtır.

Sonra hafif kenara çekilir ve yerde yatan, boğazı boydan boya yarılmış, kukuletalı cübbesi kan içindeki bir cesedi gösterir.

“Bunun gibi mi?”, diye sorar gence, ürpertici bir sükunetle.

Genç, yerdeki ölü adama bakar ve fal taşı gibi açılmış gözlerinden onu tanıdığını anlaşılır.

“Gitmeden önce bu dünyada söylemek istediğin son bir şey var mı, genç Lucious Franderson? Pişman olduğuna dair.. Af ya da özür?”, diye sorar şerif.

“BUNU YAPAMAZSI—”

 

Genç Lucious dizlerinin üstüne çöker.

İki eliyle de, fışkıran kandan sırılsıklam olmuş boğazını tutar ama bu hiçbir işe yaramaz ve zaten bu hali de uzun sürmez..

Genç adamın açılmış boğazından birkaç hırıltılı, ıslak ses kurtulur, gözleri kayar ve olduğu yere yüzükoyun kapaklanır.

Etrafa hayatı saçıkırken bir-iki defa tepinir, sonra o da durur.

 

“Ben de öyle sanmıştım..”, der şerif, yüzünde acı, utanç ve tiksinti dolu bir ifadeyle.

“Ölürken bile şımarık ve ahmak!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tel’Shee dim’Ora’dan ayrılma zamanı gelmiştir.

Elf halkının tamamı, Bremorel ve Thomas’ı uğurlamak için köyün barikatlı girişinde toplanmış, uzun vedalaşmalardan sonra elfler barikatı aralarken halkın arasından yaşlı bir elf kadın, topallayarak iki gence yaklaşır.

“Al bunları güzel kızım.”, der yaşlı elf kadın ve Bremorel’e küçük, ince elf işlemeli, silik pembe renkli ipek bir bohça uzatır.

Thomas durur, Bremorel ise hayretle yaşlı kadına bakar.

“Siz.. siz saldırı için savaş borusunu çalan cesur teyzesiniz!”, diye ünler izci kız.

Yaşlı elf mutlu bir şekilde gülümser.

“Evet, o bendim, kızım. Duyduğum kadarıyla sen de bir başka izci onbaşının yakın arkadaşıymışsın. Adı Laila. Kendisi ‘Wolvesbane’ adını hak etmiş.”, der kadın.

“Laila..? Evet kendisi kuzenimdir. Çok önemli bir görev için, oldukça uzaklarda şimdi.”, der Bremorel gülümseyerek.

“Sen.. sen onun kuzeni misin? Yoksa sen Seleina Sunstrider’ın kızı mısın..?”, diye hayretle bakar yaşlı elf, izci kıza.

Bremorel bir an çarpılmış gibi olur zira bu ismi.. annesinin ismini çok, ama çok uzun bir zamandır bir başkasının ağzından duymamıştır..

“Demek söylentiler doğruymuş.”, diye sessizce mırıldanır kadın içli bir şekilde.

“Söylentiler?”, diye tamamen şaşırmış bir ifadeyle sorar Bremorel.

“Bir ‘Silverdenú’un bize geri döndüğü..”, der yaşlı kadın ve istemsiz bir şekilde sarılır izci kıza.

Bremorel tamamen afallar.

Ve birden ayılıverir.

“Silverdenú.. Siz.. siz Laila’nın anneannesisiniz!”

“Evet, güzel kızım. Senin de.. Seleina Sunstrider, senin annen, elflere yakındı ama bir insan olduğu için Laila’nın annesiyle arkadaşlık etmesini istemedik ama yine de kızım annenden vazgeçmedi ve ikisi birbirinin can ve sır arkadaşı oldular. Halkımızın kör anlayışları yüzünden ikisini de iteledik. Ama ben onu kendi kızım gibi severdim. O çok iyi, samimi, sevgi ve hayat dolu bir kızdı..

Bizler senin annenden etkilendiği için kızımın bir insanla evlendiğini düşündük. Ve onu, Liala’nın annesini, Seraphim Silverdenú’yu, bir insanla evlendiği için dışladık ve o öldü..

Aradan yıllar geçti ama bu günahımızı Gökler unutmadı. Bizi ve köyümüzü yakarak cezalandırdılar. Elimizden yetişkin bütün gençlerimizi aldılar. Sonra da seni bize gönderdiler, ki hatamızı anlayalım diye. Ve sen, bir insan, dışladığım öz kızımın küçük yeğeni, buraya geldin, köyümüzü inşa ettin ve bizi, kendi kanın pahasına korudun.. Senin o duvarda çarpışırken defalarca yaralandığını gördüm. Buna rağmen düşmedin ve bizi terk etmedin..”, der yaşlı elf kadın ve hıçkırıklarla ağlamaya başlar.

Bremorel şaşkına dönmüştür ve ne diyeceğini bilemez.

Yandan Thomas yaklaşır.

“Evet. Siz onları dışlayarak büyük bir günah işlediniz, zira bunu yaparak en kıymetli şeyinizden de men edilmiş oldunuz; çocuklarınız.. Geleceğiniz! Bu ders size çok pahalıya mal oldu, ama hatanızı anladınız ve bundan dolayı da ödüllendirildiniz. Size geri verilen bir geleceğiniz var artık. Onların kıymetini bilin ve aynı hatalardan sakının. Bugün, burada, elfler, insanlar ve dwarflar bir oldu ve düşmanı yendi. Alınması gereken ders de buydu. Bu dersi gelecek nesillere anlatma sorumluluğu da size ait.”, der genç tapınak muhafızı, sert bir şekilde.

Yaşlı kadın daha da inleyerek ağlar ve Bremorel’e sımsıkı sarılır.

“Burası.. burası senin evin güzel kızım. Senin ve Laila’nın evi.”, der ve izci kızın eline ipek bohçayı tutuşturur.

“Bunlar benim kızımın, Seraphim’in çeyizliği idi. Onlar artık senin. Sevgili Laila’mız da bize geri döndüğünde, bir tane de ona hazırlamış olacağım..”

 

 


Dwarflar Scowling Hills’e geri döndüklerinde, yaşlı Argail Smitefast eline aldığı koca bir tokmakla ilk denemeyi kendi evinde yapar. Çarpık çurpuk açtığı deliklere kaba pencereler geçirir, sonra Jeina’yı çağırtıp, yeni açmış olduğu ‘pencerelerin’ taşa bakan yüzeylerine balık resimleri çizdirtir. Jeina büyük bir mutlulukla taşların üstüne her türlü balık, deniz kestanesi, koca deniz kabukları ve bir tanede, her nasılsa, yıllar önce karşılaştığı bir Tundra Elf’e çok benzeyen, beyaz, örme saçlı bir de deniz kızı çizer..

Sonuç beklenmedik bir şekilde tutar ve bir anda orman yangını gibi yayılır. Scowling Hills’den Elder Hills’e kadar bütün dwarf kadınlarından talep ve siparişler yağmaya başlar ve Jeina yıllarca en popüler dwarf olur. Küçük kız kardeşi Lillias ile beraber, neredeyse bütün dwarf evlerine pencere ve deniz, orman, dağ, bulut, göl ve çiçek bahçeli manzara resimleri yaparlar!.. Lillias’ın küçük bir önerisi üzerine tüm dwarf moda camiası tekrar çalkalanır ve iki kız kardeş, pencere ve manzara yaptıkları bütün evlere, ‘perde’ uygulaması için tekrar çağrılırlar! Bu çılgın moda yangının bir uzantısı da, hiç beklenmedik bir şekilde, Lady Magella’nın en küçük (ve en belalı) kız kardeşi olan Grugreth Twonutz’dan gelir. 

Kendisine bir kalkan siparişi geldiği bir gün, bitirdiği kalkanın üstüne, ablası Jeina’nın kendi ‘pencerelerine’ yaptığı deniz kızını çizer. Uygulama çok da başarılı olmaz ve daha çok abstre bir.. ‘şey’e benzer. Kalkanı almaya gelen dwarf, Grugreth’e “Bu ne?”, diye sorma hatasında bulunur.

Kaçık kız kaçık gözlerle dwarf’a bakar, sonra dalar..

Dwarf, Grugreth’ten yediği dayaktan hayatta kalan nadir kişilerden biri olarak popüler olur. Ama asıl dikkat çeken şey ise, kalkanındaki şekillerdir.

Bir anda Grugreth’in genelde boş olan demirci dükkanına, üstlerinde çizimler olması istenen yüzlerce yeni kalkan siparişi gelir. Bunu takip eden bir kaç yıl içerisinde, Scowling Hills ve Elder Hills’de penceresiz, perdesiz, manzarasız ve desenli kalkansız ev kalmaz..

 

 

 
 

A Bard’s Tale XII
“Tinker This! – I”

Timeline:

Bir gnome ve onun sorun çıkarma kapasitesi ve bela potansiyelini anlatan bir hikaye: Gnine Tinkerdome.

Arashkan şehrine vardıktan kısa bir süre sonra, beklenmedik bir şekilde kaçırılan Gnine, kendisini şehir arenasının altındaki zindanlarda, zincirlenmiş bir şekilde bulur.

Karanlıkta sabahın, sonrasında ise muhtemelen arenaya çıkmayı ve hayatı için tek başına mücadele vermeyi beklerken geçmişi ve o güne kadar yaptıklarını değerlendirir..

..zira ölümü beklerken yapacak başka bir şeyi yoktur.

Bu hikaye, Gnine’ın hikayeler serisinin ilkidir.

 

 

Kaçma edepsiz bücür!”

Gerisin geriye baktığında, bu Gnine “Ninehundredandninetynine” Tinkerdom’un bir zamanlar belki de en sık duyduğu şeydi. Tabii, arkasından! Aklı başında hiçbir gnome, kendisine “Kaçma edepsiz bücür”, diye bağırılırken durup beklemez.

Burada ‘akıllı’ ifadesini de olabildiğince geniş ve göreceli bir şekilde kullandığımızın farkındasınızdır, diye umuyoruz. Sanırım, ‘hayatta kalma içgüdüsü’, daha yerinde olurdu..

..ve Gnine Tinkerdome’un hayatta kalma içgüdüsü ta küçük yaştan itibaren oldukça gelişmiş olduğunu söyleyebiliriz.

Buna rağmen şu anda, şimdi, Gnine’ın morali oldukça düşüktür zira ilk defa yakalanmış, zincire vurulmuş ve karanlık bir zindana atılmıştır.

Dahası, nedenini bile bilmemektedir.

“Shit!”, diye küfür eder cesurca.. Lady burada olmadığına göre, istediğim kadar da küfür edebilirim nasıl olsa, diye düşünür Gnine acı bir şekilde.

“Shit..!”, diye yineler kendisini. “Zindandayım ve daha bir şey bile yapmadım!”

Acı dolu deneme-yanılmalarla bileklerine takılmış, oradan da duvardaki koca bir halkaya geçirilmiş prangaların, bir şekilde büyü yapmasını engellediğini anlamış, zincirleri saatlerce çekiştirmesi de hiçbir sonuç vermemiştir. Öyle ki, karanlıkta bir yerden bıkmış bir ses, “KES ARTIK ŞUNU“, diye bağırmıştır.

Gnine, karanlıktaki adamdan bilgi almaya çalışsa da, öğrendiği ve kesin olan tek şey, Arashkan şehrinin arenasının altındaki zindanlardan birinde olduğudur.

“Ne yani, beni arenaya mı çıkartacaklar?”, diye hayret içerisinde inler Gnine.

Karanlıktaki sesin sahibinin kıkırdadığını duyar.

“Hayır evlat. Sen sadece yemsin. Benim yaşamam için senin ölmen gerekecek. Seni öldürmek için harcayacakları saniye, benim hayatta kalmama yetecek saniye olacak!”

Bu laf üzerine Gnine’ın yüzü, fena halde alınmış bir şekilde kararır.

Hiçbir şey olmazsa, en az üç saniye ayakta ve hayatta kalacağını düşünür.

 

✱ ✱ ✱

 

Genç gnome, geçmişini düşünür.

Annesini, babasını, altı erkek ve dokuz kız kardeşini..

Bu kadar çok kardeşi olunca, annesi de, babası da en sonunda yılmış, dokuzuncu çocukları olan kendisine “Gnine” adını vermişlerdi. Kendisinden sonra doğan kardeşlerine ise; “Thein”, “Efelen”, Twerf”, Thirkeen”, “Fortin” ve “Fifthein” diye isimlendirmişlerdi.

Gnine bu konuda her zaman en şanslısının kendisini olduğunu düşünmüştü. “Twentein” ya da “Thirteinensleven” gibi bir şey de olabilir di, diye geçirmişti alkından.

Beklenmedik, şiddetli bir patlama ve akabinde gerçekleşen göçükte, Tinker Hills’deki yer altı evleri, bir çok başka evle beraber çökünce, Gnine kendisini bir anda yapayalnız kalmış olarak bulmuştu..

Biraz şimdiki gibi.

Yapayalnız, aç, karanlıkta ve ölümü bekler bir vaziyette.

En azından o zaman zincirlenmemişti hiçbir yere.

Biraz düşününce, günler sonra çıkarılıncaya kadar, tıkılı kaldığı göçükte de pek kıpırdıyamamıştı, dolayısıyla zincir onun için bir upgrade’di diyebiliriz aslında!

Yine geri dönüp baktığında, annesinin, babasının, altı erkek ve dokuz kız kardeşinin hayatta olması karşılığında şansından feragat edip “Thirteinensleven” olmayı tercih ederdi..

 

✱ ✱ ✱

 

Kaçma edepsiz bücür!”

Gnine, bu ifadeyi arkasından kaç defa duyduğunu hatırlayamaz. Hatırladığı bir şey varsa, o da bu ifadeyi tam olarak hak etmiş olmasıydı..

..muhtemelen!

Gnine hayatında bir çok şey denemişti. Bir çok farklı iş, kılık, meslek.. birisinde hoşuna giden bir şey mi gördü, hemen gördüğü kişinin kılığına girer ve onun gibi olmaya çalışırdı.

Sorun; kılığına girdiği kişinin sahip olduğu tecrübelerden mahrum olmasıydı. Dolayısıyla büründüğü kimliğin işini yapmaya kalkınca da, ortalık bir anda beklenmedik bir kargaşa eşliğinde karışmıştı.

Kılığına girdiği ve denediği ilk mesleği, ironik bir şekilde, Tinker Hill’s arenasında boks şampiyonluğuydu. Daha on bir yaşındaydı ve hayatının en fena dayağını yemişti. Hıncını alamayan Gnine, turnuva çıkışında kendisini döven gence, iplerden, makaralardan, katran ve samandan oluşan karmakarışık bir tuzak hazırlamış, ancak olay beklediği gibi gelişmemiş ve çıkan yangında yedi çadırın yanmasına sebep olmuştu.

“Kaçma edepsiz bücür!” ifadesini de ilk defa o zaman duymuştu..

 

✱ ✱ ✱

 

Gnine karanlıkta çok cılız bir ses duyar. Bu sesi duymasının sebebi, son iki, üç ayda edindiği zorlu tecrübelerden kaynaklandığını anladığında birden irkilir ve ilk ateş topu kullandığında yaptığı yanlış hesaplamanın sonuçlarını gördüğünde tepesine basan korkuyu hisseder.

Karanlıkta birisi, fevkalade sessiz adımlarla ilerlemektedir.

“Aager?!”, diye tıslar Gnine istemsiz bir umutla.

Hayatında ilk defa o asık yüzlü, pis bakışlı, mel’un herifi gördüğüne mutlu olur.

Ama karanlığın içinden gelen ses çok hafif hırıltılı, dolgun, tok ve bariz bir şekilde feminen bir sestir.

“Aager? Aager Fogstep mi?”, diye kıkırdar ses.

Gnine olduğu yerde dona kalır ve yaptığı hatadan dolayı kendi kendisine lanet eder.

“Shit!”, diye de üstüne küfür eder zira iş işten geçmiştir artık.

Karanlıktaki dolgun, çok hafif hırıltılı ses “Çok ayıp sayın Tinkerdome, ama isabetli!”, der ve sanki Gnine’ın tam dibinde gibidir.

“Bu şehirde beni tanımayan birileri var mı yaa? Siz kimsiniz?”, diye tıslar Gnine.

“Herkes değil. Sadece seni öldürmek isteyenler..”, diye bir cevap gelir karanlıktan.

“Belli ki siz beni tanıyorsunuz. Ama ben sizin kim olduğunuzu bilmiyorum. Nezaket, iki kişi karşılaştıklarında birbirlerini tanıtmasını gerektirir. Kimsin sen?”, diye ısrar eder Gnine.

“Fogstep’in neden sana sinir olduğunu anlamak çok da zor değil. Bu sadece bir tahmin ama sanıyorum ki seni defalarca boğmak istemiştir!”, der ses gülüyormuş gibi. “Ölüm arenasının altındasın. Pis bir zindana, zincirlenmiş bir şekilde tıkılmış durumdasın ve nezaket bekliyorsun..”

“Bu bir prensip meselesi..”, diye ‘hıf’lar Gnine.

“Seni buraya prensiplerin.. ve aptallığın getirdi Tinkerdome! Ve aptalların prensipleri para etmez..”, der kadın ve..

“..Bir saniye!”, diye ekler ironik bir şekilde ve kadının sesi uzaklaşır..

Bir an ortam sessizleşir.

Gnine nefesini tutmuş, iyice kulak kabartmış, karanlıkta bir şeyler duymaya çalışır.

..ve duyar!

İleriden, daha önce konuştuğu adamın olduğu yerden hafif bir darp ve ardından da bir inleme sesi gelir ve ortam yine sessizleşir.

Gnine yutkunur..

Neden sonra, hemen dibinde küçük bir mum yanar ve Gnine ilk kez, kendisiyle konuşan kadını görür.

Gnine ister istemez, “Wow.. ne kadar güzelsin!”, diye ünler!

Önündeki parmaklıkların diğer yanında duran kadın, yirmili yaşlarındadır ve gerçekte geleneksel anlamda güzel olmaktan çok, solgun bir cazibesi vardır.

Gnine’ın görebildiği kadarıyla kızın üzerinde sade, gösterişsiz, daha çok işlevsel amaçlı kıyafetler mevcuttur. Kızın elindeki kanlı ince hançer ve belindeki kısa kılıç dışında görünürde herhangi bir başka silahı yoktur. Gnine, kıza baktıkça onun ayrıntılarını daha belirgin bir şekilde farkeder; sıska, uzun kol ve bacaklarını, ince belini, düz, uzun saçlarını, zarif olduğu kadar sahibine hafif cüretkar bir hava veren burnunu, dolgun, acı dudaklarını ve keskin, cansız gözlerini.. Bu ayrıntılar, tekil olarak ele alındığında, her biri sanki bir başka kişiyi anlatmaktadır. Ancak kümülatif bir şekilde bakıldığında ise kızın bambaşka bir hikayesi olduğunu açıkça bir şekilde söylemektedir ne var ki Gnine, kızın çok küçük yaştan gerekli ve elzem besinlerden mahrum kalmış birisi olması dışında bu hikayenin ne olabileceğini çıkaramaz zira hayatında o kadar acı çekmemiştir.

“Teşekkür ederim küçük adam. Namın kadar kıvrak bir dilin varmış. Sırf bu yüzden arenada sana yardım edeceğim. Ama şunu unutma. Sen bir hedefsin.. Benim için değil ama başkaları için öylesin. Benim için ise sadece bir yemsin o kadar. Benim hedefim Gar Thalot. Onun muhteşem adalet arayışı ve ideolojileri için sana ve senin arkadaşlarına ihtiyacı olacak. Bunun için de senin buradan canlı çıkman gerekiyor. Arenadan canlı çıkmanın tek yolu da kazanmaktır!”, der kız cüretkar bir üslupla.

“Her halükarda, ya öldürdüğün o adam için bir saniyelik yem, ya da senin Gar Thalot’una ulaşabilmen için bir yem olacağım, öyle mi? Alternatiflerim bunlar mı? Ya yem olmak, ya da yem olmak!”, diye hicveder Gnine.

“Aaa.. Sana alternatif sunuyormuşum gibi bir izlenim mi verdim? Özür dilerim. Benim hatam!”, diye sırıtır kız Gnine’a soğuk bir şekilde.

“O adamı neden öldürdün peki?”, diye hafif tırsmış bir sesle sorar Gnine.

“Onunla mı arenaya çıkmayı tercih ederdin, sevgili ‘bir saniye’?”, diye gülümser kız, aynı ifadeyle.

“Aaa.. hayır, tabii ki hayır.. Öleceksem bunu güzel bir kızın yanında yapmayı tercih ederim!”, diye hızlı bir şekilde cevap verir Gnine.

Kız ‘fırk’lar.

“Şimdi.. bana Arashkan’a beraber geldiğin arkadaşlarını anlat. Özellikle de Aager Fogstep ve onun yanından ayrılmayan o küçük süprüntüyü..”, der kız gülümsemesine devam ederek ama kızın gülümsemesinin ulaştığı soğukluk nedense Gnine’ın içinde bir ürperti oluşmasına sebep olur.

Buna rağmen yine de kendisine engel olamaz..

“O ‘süprüntünün’ bir adı var; Inshala ‘la Fey’ Frostmane ve lütfen ona karşı biraz daha saygılı konuş! O tahmin edemeyeceğin kadar iyi bir insan. Fevkalade iyi niyetli, içten, sevimli, duygusal ve sevdiklerini hayatı pahasına koruyan bi kız o..”, der Gnine kızmış bir şekilde.

“O bir insan bile değil—”, diye başlar önünde duran kız ama Gnine “O bir insan!”, diye kati bir sesle onun sözünü keser ve “Senden de, benden de ve gördüğüm insanların hepsinden de daha bi insan o..”, diye harlar, kendisini frenliyemez ve devam eder..

 

Bir insanı insan yapan, kendisine sorulmadan, içine doğduğu ve bunun için hiçbir emek sarf etmediği bir bedene sahip olmak kadar ucuz ve basit bir şey ise, buradaki tek ‘insan’, az evvel umarsızca bir başka insanı öldürmüş olarak bi sen varsın. Ama bir insanı insan yapan onun kalitesi, duyguları, erdemleri, imkansızlıklar ve zorluklar karşısında yaptığı tercihleri ve sıfatları ise, o kız hepimizden daha bi ‘insan’.

Kızın, cılız mum ışığında oluşan gölgelerin oynaştığı yüzünde anlaşılmaz bir ifade oluşur.

Kız bir süre sessizce bu ifadeyle zincirlere bağlı cüceyi süzer. Neden sonra, “Öyle görünüyor ki, Fogstep gibi bir hayvanı adam etmek için, gerçek bir ‘insan’ gerekliymiş.. Kimin aklına gelirdi..?!”, der acı bir şekilde.

“Yaaa bakın. Belli ki Aager’i pek sevmiyorsunuz —ki bu da anlaşılır bir durum. Aager kendisini sevdirmek için etrafındakilere pek de sebep veren biri sayılmaz ama adamın zorlu bir geçmişi varmış. En azından geldiğim yerde duyduğum rivayetler bu yönde.”, diye açıklamaya çalışır Gnine.

“Zorlu geçmişi olan tek kişi Fogstep değil.”, der kız kindar bir sesle. “Her neyse.. dinlensen iyi olur cüce. Yarın asıl senin için zorlu bir gün olacak ve öleceksen, bu senin uykunu alamamış olmandan kaynaklanmasa iyi olur. Bu zindana sızmak için az çaba sarf etmedim..”

“Ee, girilebiliyorsa neden geldiğin yerden geri çıkıp kaçmıyoruz o zaman.”, diye sorar Gnine.

Kız cüceye uzun bir süre öylece bakar,

“Çünkü..”, der neden sonra burnundan soluyarak, “..bir bacadan girmek için kendini yer çekimine bırakman yeterlidir. Ama bu geri çıkabileceğin anlamına gelmez! Buranın yapısı da öyle.. Büyülü muhafızları girenlere karşı ayıktır ama yeterince iyi isen, yine de atlatabilirsin. Geri çıkmak ise apayrı bir konu. Büyülü muhafızlar girenleri sadece yakalamak için hazırlanmışlar. Çıkanları ise yok etmek üzerine kurulmuşlar!”

“Tamam.. Tamam.. kızma. Kaşların çatıkken de güzelsin ama gülümsediğinde çok daha harika oluyorsun!”, der Gnine, alttan alır bir üslupla.

“Sen hafif kaçıksın, galiba!”, der kız cüceye hayret içerisinde.

“Senin Bremorel diye bir kız kardeşin mi var?”, diye sorar Gnine ister istemez. “O da hep aynı ifadeyi kullanırdı da!”

Kız başını eğer ve “Benim sadece bir ağabeyim vardı.. çok küçükken.. Onu aldılar ve para karşılığı sattılar.”, der kız sessizce.

“Çok üzgünüm. Ben de küçükken annemi, babamı, altı erkek ve dokuz kız kardeşimi bir göçükte kaybettim. Bununla beraber, hala kendini bana tanıtmadın.”, der Gnine.

Kız çok hafif başını kaldırır.

“Benim adım.. Venom.. Lilly’s Venom..

 

 


Gnine: Nine / Dokuz
Thein: Ten / On
Efelen: Eleven / On Bir
Twerf : Twelve / On İki
Thirkeen: Thirteen / On Üç
Fortin: Forteen / On Dört
Fifthein: Fifteen / On Beş
Twentein: Twenty / Yirmi
Thirteinensleven: Thirty Seven / Otuz Yedi