Showing: 1 - 2 of 2 RESULTS

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” VIII

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” VIII ‘in
devamıdır..

 

 

03.07.7591 B.Y.S (-16 Yıl)
Mart başı.
Ritual Ormanları & Elder Hills..

 

Yaşlı Cathber’in evinden ayrılmaları üzerine aradan iki gün geçmiş olmasına karşın Brom için zaman sanki daha yavaş —yada hızlı ilerlemektedir.. Genç hobbit hangisi olduğu hususunda pek de emin değildir zira kafası karmakarışık olduğu kadar da bulanık gibidir. Brom bunlardan hangisi olduğu konusunda da muallakta kalmış hisseder kendisini.

“Sessizsin.”, der Efendi Cathber. “Aklına takılan bir şey mi var?”

“Emin değilim.”, diye mırıldanır genç hobbit.

“Bu, aldığın kararla mı ilgili? O günden beri sessizsin..”

“Emin değilim..”, diye tekrarlar kendisini Brom.

“Aldığın karar yüzünden şüphelerin mi oluştu?”, diye sorar yaşlı adam nazikçe.

“Şüphelerim varsa da, sonuçlarına katlanmak zorundayım artık, öyle değil mi?”, diye söylenir genç hobbit.

“Aslına bakılırsa, farklı bir karar almış olsaydın da sonuçlarına katlanmak durumunda kalırdın. Arada sadece iki fark var; birincisi kararı sen vermiş oldun, ikincisi ise sonuçlarına da efendi efendi katlanmayı göze aldığın —ki seni birazcık tanıdıysam, sen ‘efendi’ birisin Efendi Hobbit.”, der Cathber gülümseyerek.

Brom ister istemez ‘fırk’lar buna.

“Beni eğlendirmek için bu kadar çaba sarf etmenize gerek yok, Efendi Cathber.”, der Brom.

“İtiraf etmeliyim ki, sadece seni eğlendirmek için yapmıyordum. Bu noktadan itibaren biraz ‘gürültü’ çıkartarak ilerlememizin daha akıllıca olduğunu düşündüğüm için de yaptım.. Elder Hills dwarf’larının sessizce yaklaşan misafirleri ‘Önce vur, sonra sor!’, gibi oldukça katı, altı yüz yardadan arbaletle vurmak gibi kötü alışkanlıkları var.? Ama düşününce, bu da biraz gerekli, sanırım”, diye cevap verir yaşlı adam.

Brom, yaşlı adamın dwarf’lardan bahsetmesi üzerine kaşları çatılır ve yüzünde kendisinden beklenmeyecek, çirkin bir ifade belirir.

“Neden?”, diye sorar haşin bir sesle.

“Çünkü, Efendi Hobbit, teknik olarak Elder Hills geleneksel anlamda bir yerleşim yeri değil, daha çok bir savaş eğitim kampıdır. Ve burası sadece savaşçı dwarf yetiştirmez, her türlü ortam için taktik geliştiren bir ‘General Okuludur’, aynı zamanda. Elder Hills, dwarf’lar arasında taktik generalleri yetiştirme konusunda krallıkta ki en yetkin okuldur. Buradan mezun olmayı başaran bir dwarf, ordu idare eder. Krallıktaki bütün dwarf ordularını generalleriyle burası besler ve bir dwarf ordusuyla karşılaşırsan, bilesin ki başındaki general buradan çıkmadır.”, diye açıklar Cathber ve yanında yürüyen genç hobbit’i temkinli gözlerle süzer.

“Onlarla ne alıp veremediğini bilemiyorum, delikanlı ama fazla üzerlerine gitmemeni sağlık veririm. Gün gelirde Büyük Kuzey Tundra’larda yaşayan barbarlar ile Elder Hills dwarf’ları arasında hangisinin daha ‘aklı başında’ ve ‘sakin’ oldukları konusunda bir tercih yapmam gerekirse, yanıma bol bol kışlık elbise alacağımı biliyorum.”, der Cathber mutlu bir şekilde.

Efendi Cathber’in bu uyarısı, genç hobbit’in tamamen üstünden geçer ve hedefini ıskalamış bir taş gibi uzaklarda bir yerlere düşer. Brom, bir eli babasının eski kılıcının kabzasında, diğer ise amcasının küçük, antika gürzünün sapında olduğu halde hızlanmaya başlar.

“Benim sana yetişmemi beklemiyorsun umarım, Efendi Hobbit. Bu at arabasın iki tekerleği eksik, üçüncüsü de fırlayıp gitmek üzere..”, diye seslenir Cathber, genç hobbit’in arkasından.

Brom ister istemez biraz yavaşlar —ve bu da kendisi için iyi olur zira tam ayaklarının dibine kendi boyunda, baş parmağı kalınlığında ve daha çok mızrağa benzeyen bir ok saplanır.

Genç Brom olduğu yerde durur ve hayretle oka bakar, sonra bir – iki – üç sıçrayışta en yakın ağacın arkasına saklanır!

Efendi Cathber ise bir ona, bir de yerde saplanmış oka bakar ve kaşlarını çatar.

“Gerçekten mi?”, diye sinirlenmiş bir tonla ‘hıf’lar. “Kim olduğumu görüyorsunuz, buna rağmen beni arbaletle mi karşılıyorsunuz? Görüyorum bir yılda bütün aklınızı kaçırmakla kalmamış, tüm nezaket kurallarınızı da unutmuşsunuz! Hanginiz attıysa bunu, çıksın ortaya ve yüzleşsin hışmımla!”

 

Brom hayretle yaşlı adama bakar.

 

“Evet!”, diye burnundan solur Cathber ve bir ayağını ‘pat pat pat’ diye yerde saydırmaya başlar. “Bekliyorum.”

“Adın!”, diye bir ses gelir oldukça uzaktan. “Adın ne yaşlı adam!”

“Bu.. bu inanılır gibi değil!”, diye fena halde alınmış bir tonla söylenir Cathber. “Hepiniz benim kim olduğumu pek ala biliyorsunuz? Çık ortaya ve yüzleş benimle. Şayet ben oraya gelirsem, birilerini fena üzerim, ona göre!”

 

Bu küçük tehditten sonra ayak seslerinin geldiği duyulur. Brom saklandığı ağacın arkasından başını hafif çıkartır ve üç, cüsseli dişi-dwarf’un kendilerine doğru yaklaştığını görür.

Öndeki dwarf, arkadan kendisini takip eden diğer iki dwarf’tan biraz daha ince yapılıdır. Arkadaki iki dwarf ise.. bir birinin kopyası gibidirler. Öyle ki Brom dwarf’ların ikiz olduğunu anlaması biraz vakit alır. Öndekinin bir elinde enli, iri bir kılıç, diğerinde ise çelik çerçeveli bir kalkan mevcuttur. İkizlerin ellerinde ise Brom’un neredeyse bir buçuk misli boyunda ürkütücü birer adet savaş baltası vardır.

 

Brom yutkunur.

 

“Adın nedir, Efendi Cathber?”, diye sorar öndeki dişi-dwarf.

“Dridges Motherswolfie! Ne demek oluyor bu şimdi?”, diye kızmış bir şekilde sorar yaşlı adam.

“Benim adımı sormadım. Seninkisini sordum..”, der Dridges adındaki kız.

“Benim kim olduğumu pek ala biliyorsun.”, der Cathber.

“Sen, gördüğümü sandığım kişi olmayabilirsin, Efendi Cathber. Lütfen bana adını ver, yada geri dön. Bunlar yeni yürürlüğe koyduğumuz güvenlik protokollerinin birer parçasıdır ve istisna da yoktur!”, der kati bir şekilde dişi dwarf.

Yaşlı adamın iki kaşı da kalkar.

“Benim adım Cathber Gwet’chen Bolgrig.. Senin adın ise Margaret Madish ve Gellator Bluntaxe kızı Dridges Motherswolfie, ve beni sekiz yaşından beri tanıyorsun. Siz ikiniz de Britney ve Dritmey Tosser ikizlerisiniz. Sağdaki Brit, soldaki ise Drit!”, der yaşlı adam burnundan soluyarak.

Arkadaki ikiz kız kardeşler baltalarını indirir gibi olurlar ancak Dridges işaret parmağını gösterecek şekilde bir elini kaldırınca baltalar da tekrar ‘hazır ol’a geçer.

“Bunların hepsi zaten bildiğim şeyler, Efendi Cathber. Bana bilmediğim bir şey söyle!”, der kız.

“Bu saçmalık! Sana, torunlarını göreceğin yaşa kadar bilmediğin şeyler söyleyip sıralayabilirim, Dridges!”, diye tamamen kızmış bir şekilde cevap verir Cathber. “Gökler adına kızım! Nezaketine ne oldu senin? Tekrar hatırlaman için seni annenin yanına mı götürmem gerekiyor?”

“Annem burada, Efendi Cathber. Kendisini gördüğünüzde beni şikayet edebilirsiniz.. Görebilirseniz, tabii..”, der Dridges kaşlarını çatarak.

“Margaret burada mı?”, diye hayretle sorar Cathber.

“Evet..”, der Dridges kısaca.

“Peki baban?”

“O gelmedi.”, diye aynı özlü şekilde cevap verir kız.

“Bu.. hayret verici bir durum. İkisinin birbirinden ayrı takıldıkları duyulmuş değil.”, diye mırıldanır yaşlı adam.

“Atıştılar ve aralarında bazı kızgın sözler geçti. Annem de kızıp buraya geldi.”, der Dridges tek kaşı kalkmış bir şekilde.

“Ahhaa..”, der Cathber sırıtarak. “Buna inanmak isterdim ama yaşlı, inatçı Galletor’un annenle karşılaşmasından sonra ağzından tek bir kelime bile çıkmadığını düşünürsek, ‘aralarında bazı kızgın sözlerin’ geçmiş olabileceğine inanması oldukça güç olurdu gibime geliyor.. Sınavı geçtim mi?”

 

Dridges Motherswolfie’nin ilk defa kaşları gevşer ve yüzünde güzel bir gülümseme belirir.

 

“Üç yıldızla, Efendi Cathber, üç yıldızla.”, der gülerek.

“Sadece üç mü? Ben kendime en az dört tane verirdim..”, diye homurdanır yaşlı adam. “Şimdi. Neler oluyor, Dridges?”

“Burada değil. Kampa döndüğümüzde.. Bir ağacın arkasına saklanıp bütün konuşmayı yaşlı bir adama bırakacak kadar cesur olan küçük dostun güvenir mi peki?”, diye sorar Dridges.

“Efendi Brom..”, diye seslenir paslı sesiyle yaşlı Cathber. “Sana güvenilir olup olmadığını soruyorlar.. Güvenilir misin?”

“Hangi konuda?”, diye cevap gelir ağacın arkasından.

Arkadaki ikizlerden biri kıkırdar, sonra tekrar kaşlarını çatıp kıpırdamadan durur.

“Duruma göre değişiyor mu, küçük adam?”, diye sorar Dridges.

“Hiç kimse her konuda güvenilir olamaz, ‘küçük kız’..”, diye alaylı bir şekilde cevap verir Brom ve arkadaki ikizler hayretle birbirlerine bakarlar. “İş yemek söz konusu olduğunda bana güvenemezsiniz çünkü gördüğüm her şeyi yiyebilirim.. Dwarf’lar yenilebilir düzgün yemek yapmasını biliyorlarsa tabi.. İş onura gelince, evet, güvenilir birisiyimdir.. Dwarf’lar onurdan anlıyorlarsa tabi!”

 

Ortam bir anda sessizleşir.

Efendi Cathber avucunun içine aksırır ve gülümsemesini gizler.

Dridges’in kaşları tekrar çatılır ve kıpkırmızı kesilir.

Arkadaki ikizlerin kaşları zaten çatılı olduğu için baltalarını kaldırıp ileri doğru bir – iki adım atarlar.

Dridges tekrar elini kaldırınca ikizler yine dururlar.

 

“Küstahsın, küçük adam!”, diye burnundan solur Driges.

“Sen de şımarığın tekisin, küçük kız!”, diye seslenir Brom.

“Efendi Cathber?”, diye fırtına gibi bir suratla bakar yaşlı adama Dridges.

Yaşlı adam omuzlarını silker ve kıza sırıtır.

“Bana onun güvenilir olup olmadığını sordun, o da sana tam olarak ne kadar güvenilir olduğunu söyledi işte. Efendi Hobbit sözünün eridir ve her zaman doğruyu söylemeye meyillidir.”, diye sakince cevap verir Cathber.

Dridges’in kaşları biraz daha çatılır.

“Hobbit mi? Ben hobbit’lerin çok daha nazik olduğunu sanırdım..”, der haşin bir sesle.

“Ben de dwarf’ların saygılı olduğunu sanırdım.. Belli ki ikimiz de yanılmışız!”, diye cevap verir Brom sırıtarak.

“Seni şuracıkta ikiye katlayabilirim!”, diye tıslar Dridges.

“Benim bir tanemle başa çıkamıyorsun, kızım. Bir de beni ikiye katladığında başına gelecekleri düşün!”, diye acımasızca güler Brom.

“Sen bittin, bücür!”, diye hırlar Dridges.

“Senden korkmamı bekliyorsan, Efendi Cathber’in az evvel bahsettiği torunlarını görünceye kadar bekleyebilirsin.. Evimden ayrıldığım günden beri gördüğüm şeyleri düşündüğümde, senin ‘Top On’ listeme bile girebileceğini sanmıyorum..”, diye haşin bir kahkaha atar genç hobbit.

“Öhöm..”, diye boğazını temizler Efendi Cathber. “Sanırım bu kadarı yeterli.. Efendi Brom? Sevgili Dridges?”

 

“Neden o ‘Sevgili’ oluyor?”, diye alınmış bir sesle söylenir Brom.

“Neden o ‘Efendi’ oluyor?”, diye harlar Dridges..

“Çünkü sen daha güzelsin, Dridges, ve sen de efendi birisin, Efendi Hobbit.. Yoksa ikiniz konusunda tamamen mi yanılmışım?”, diye sakince sorar Efendi Cathber.

İkiside susar.

 

Dridges fena kızmış bir şekilde burnundan solurken genç hobbit ise ağacın arkasından kıkırdayarak çıkar.

Kızarmış suratıyla, “Beni takip edin!”, diye emreder ve dönüp arkasını gider.

İkizlerse Efendi Cathber ve ‘küçük hobbit’in geçmesini beklerler, sonra da ikisinin arkasından yürümeye başlarlar.

“Efendi Cathber.”, diye seslenir bir tanesi. “Hangimizin, hangimiz olduğunu nasıl çıkarabiliyorsun her defasında? Annemiz bile karıştırıyor çoğu zaman.”

“Bu o kadar da zor değil, sevgili Dritmey.”, diye cevap verir yaşlı Cathber arkasına bile bakmadan. “Senin kaşının altında gözün var. Britney’in ise gözünün üstünde kaşı var!”

 

Brom ‘fırk’lar.

Arkada ise kafaları karışmış bir sessizlik oluşur.

 

Efendi Cathber, yanında yürüyen hobbit’e doğru hafif eğilir ve fısıldar.

“Orada biraz şansını zorladın gibi, Efendi Brom.”

“Aaaa.. Bilakis. Daha yeni başlıyoruz, Efendi Cathber!”, diye şeytani bir şekilde sırıtır Brom..

“Buraya bir savaş başlatmaya gelmedik, delikanlı.”, der Cathber.

“Kime karşı savaşacaklar? Bir savaş kampı dolusu dwarf, tek bir hobbit’e mi saldıracaklar? Bunu yaparlarsa bir daha asla ‘onurlarını’ kazanamazlar..”, diye pis bir şekilde sırıtır Brom.

“Hmmm..”, der yaşlı adam. “Yolculuğuna dair bana anlatmadığın bazı şeyler var gibi.”

“Yolculuğum esnasında yaşadığım birçok şeyi size anlatmadın, Efendi Cathber. Bunu biliyordunuz.”, diye cevap verir genç hobbit.

“Evet. Ve hayır. Bana anlattıklarında dürüst ve samimi olduğunu biliyordum, ama eksiklerin de farkındaydım. Bununla beraber, burası ‘küçüklerin’ oyun sahası değil. Yapmayı düşündüğün şey her ne ise, bunu da hesaba katmanı rica ediyorum.”, der Cathber temkinli bir şekilde.

“Burası ‘büyüklerin’ oyun alanı ise, o zaman doğru yerdeyim, Efendi Cathber.”, diye acımasızca cevap verir Brom.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Genç Brom, Elder Hills’e açılan dar vadiden Efendi Cathber, Dridges ve ikizler eşliğinde geçtiğinde, tam olarak kendilerine yöneltilmemiş olsa da, vadinin duvarlarında ve tepesinde gizlenmemiş onlarca arbaletli dwarf muhafızı fark etmez bile. Ancak iki saatten biraz daha uzun süren ‘dar’ yürüyüşün sonunda açılan tepelere vardıklarında gördüğü manzara, genç hobbit’in ağzı açık bir şekilde etrafına bakınmasına sebep olacak kadar da ürkütücü gelecektir. Uzun yürüyüş boyunca kimse pek konuşmamış, sadece yaşlı Cathber bir sefer Dridges’e, kendisi gibi bir taktik general eğitimi alan birisinin vardiya görevinde ne işi olduğu sorusu olmuştu.

Dridges’in buna verdiği cevap, kızın gerçekte ne kadar kızmış olduğunu gösterecek kadar sert ve özlü olmuştu.

“Lağımcı yada general, herkes vardiya görevinde bulunur ve kimse de bu görevden muaf değildir. Bu, vardiya görevinin ne denli önemli olduğunu herkese hatırlatmasının yanı sıra, bu en düşük gibi görünen işin nüanslarını unutmasını da engellemiş oluyor zira düşman vardiyalarınızı sessizce aşarsa, ne kadar ordunuz olduğunun pek az önemi kalmış olur. Aldığım eğitimin bana verdiği tek ayrıcalık, vardiya komutanı olmam ve karar ve emirleri benim veriyor olmam. Bu şekilde ben ablalarıma emir vermeyi öğrenirken, ablalarım da sorgusuz sualsiz küçük kız kardeşlerinden ve gocunmadan emir almayı öğreniyorlar..”

Genç Brom bu cevap karşısında biraz hayrete düşer ve hafif arkasını dönerek, hangisinin hangisi olduğunu kestiremediği ikizlerden birisine sorar.

“Eee? Küçük kız kardeşinizden gocunmadan emir alabiliyor musunuz peki?”

Onun bu sorusuna ikizlerden bir tanesi haşince ‘fırk’larken diğeri kıkırdayarak cevap verir.

“Ben ve Drit.. ikimiz de Dridges’den çok daha iyi birer savaşçıyız ve bir muharebede birimiz bile onun kesebileceğinin en az üç misli düşman kesebiliriz..”, der.

“Ama..”, diye devam eder diğeri (Dritmey), “..aynı muharebede Dridges bizi yönlendirirse, bu sayı en az üç misline çıkar. Senin rakamlarla aran nasıl bilmiyorum Efendi Hobbit ama bu bana makul bir takas gibi geliyor. Dolayısıyla hiç gocunmadığımız gibi, gerçekte gocunmak için de bir sebebimiz yok..”

“Dahası..”, diye sözü tekrar alır Britney, “Dridges’i herkes sever. Aramızda en akıllı, en merhametli ve sevgi dolu olanımız o dur. Bana öyle bakma, ufaklık. Ona söylediğin şeyler o an itibariyle komikti. Ama tamamen de yersiz ve isabetsiz di ve onu kızdıran, gerçekte söylediklerin değil, bir taktik komutanı olarak ‘sükunetini’ kaybetmiş olmasındandı. Taktik generali eğitimi alanların, duyduklarını kontrol edebilmeleri gerekiyor.”

“Sevgili Dridges..”, der Dritmey ve aralarında paslaşıp durdukları sözü devam ettirir. “..pek sevdiği evinden ve özellikle de büyük ablası Lady’den göreceli bir şekilde yeni ayrılıp buraya geldi ve daha bazı şeylere duygusal olarak alışamadı. Sizden ricam, onun üstüne fazla gitmemenizdir..”

“Neden?”, diye sorar Brom, kaşlarını çatarak. “Bu benim sağlığım için kötü mü olur?”

“Hayır. Dridges iyi bir kızdır ve tam bir hanımefendidir. Öyle adice şeyler yapmaz. Onu ne kadar kızdırırsan kızdır, seni tehdit eder ama tehditleri boştur çünkü gerçekte o can yakmayı sevmez. Kendi halinde bırakılmış olsaydı o kızın burada işi olmazdı çünkü o sanatı çok seviyordu. Ama dedemiz Argail Smitefast onun ne kadar zeki, sakin ve sabırlı olduğunu gördü ve eğitim için benzer özellikler gösteren ablasını Serenity Home’a, bir Tapınak Muhafızı olarak, Dridges’i de buraya, bir Taktik Generali olarak yetiştirilmeye gönderdi.”

“Öyle görünüyor ki dedeniz başkalarının hayatlarıyla biraz fazla ‘demir yumruk’ politikası uygulamasını seven bir şahsiyetmiş.”, der Brom ister istemez.

Britney omuzlarını silker.

Dritmey ise biraz kaşlarını çatar.

“Belki.. Ama toplum bir bütündür, Efendi Hobbit. Her ne kadar bireysel tercih ve keyfiyetlerimiz önemli olsa da, toplum var olduğunu sürece bu tercihlerimizin bir anlamı vardır. Dridges duvarlara resim çizmek istiyordu. Dedem ona savaşın yaklaştığını, başladığında ve ortada bir duvar kalmadığında resimlerini nereye çizeceğini sordu. Dridges günlerce ağladı. Ama daha çok çizilecek bir duvarın kalmayışına.. Sonra da toparlanıp buraya geldi. Şimdi ise keyifle resimlerini çizebiliyor artık. Hayatımda gördüğüm en güzel, en ayrıntılı savaş taktik haritaları onun elinden çıkıyor!”

“Dolayısıyla..”, diye lafı alır Britney. “..size kız kardeşimizin üstüne fazla gitmemenizi rica ederken bütün bunları kastediyorduk..”

“..ve tabii..”, diye sırıtarak devam eder Dritmey. “..Dridges bir hanımefendi olabilir.. Ama biz birer hanımefendi değiliz, öyle değil mi, kız?”

“..Ahahahaaa.. Hayır!”, diye haşince ‘fırk’lar Britney. “Hanımefendilik dağıtılırken biz yemekhanede bi şeyler atıştırmakla meşguldük ve geldiğimizde hepsi çoktan bitmişti! Dahası..”

“..sevgili Dridges adîce şeyler yapmaz..”

“..ama biz bunda hiç bi sakınca görmüyoruz!”..

..diye bitirir ikizler, ikisinin de suratında aynı pis sırıtış belirir.

“Ne yani.. ikiye tek mi bana saldıracaksınız?”, diye biraz tırsmış bir şekilde sorar genç hobbit.

“Saldırmak.. çok ağır bir itham, Efendi Hobbit. Biz sadece ve adîce pislik yapmaktan bahsediyoruz…”

“..ve işin en güzel yanı nedir biliyorsun, Efendi Hobbit?”

“Hayır ve içimden bir ses bilmesem de olur, diyor..”, diye tamamen tırsmış bir sesle cevap verir genç hobbit.

“İkiz olmanın en güzel yanı; her zaman seni başka yerlerde görecek şahitlerin olmasıdır!”

 

Efendi Cathber kıkırdar.

Brom yutkunur.

Bu ikisi.. çok adîdir!

 

İkizler arsızca gülerken geçtikleri dar vadi bitmiş ve Brom hayretle vadinin açıldığı tepeleri görmüştü..

Elder Hills, bir çok tepeden oluşan bir yerdir ancak tepelerin arasında geniş arazileri de vardır ve genç hobbit bu arazilerde binlerce dwarf’ın, farklı bölük ve kıtalar halinde, avazları çıkıncaya kadar bağıran eğitim çavuşlarının emirleri doğrultusunda  bir o yana, bir buyana düzenli yada emre göre dağınık gruplar halinde koşuşturmalarına şahit olur!

Gruplardan bazıları ise, kazılmış çukurlarda arbalet atış talimi —ki bir emirle yüzlerce, kısa mızrak boyunda arbalet okunun inleyerek havada uçuşup, toplu bir şekilde ve daha çok gör gürültüsünü andıran bir hışımla da hedeflerini delik deşik etmelerini yada benzer çukurlarda yüzlerce başka dwarf’un birbirlerine dev baltalar, koca kılıçlar yada külçe gürz, çivili topuz ve ağır savaş tokmaklarıyla dalmalarını seyreder..

“Oha..”, diye ünler Brom.

“Sana burasının geleneksel anlamda bir yerleşim yeri olmadığını söylemiştim, Efendi Hobbit.”, diye kıkırdar yaşlı Cathber. “Burası bir savaş eğitim kampı.. Neredeyse bütün Elder Hills böyle.. Burada otuz bine yakın dwarf, sabah akşam, her türlü koşul için eğitim görürler.”

“Peki.. bu kadar dwarf’u kim besliyor?”, diye cılız bir sesle sorar Brom.

“Bir çok yer.. Bazı techizat ve özellikle de arbalet uçlarında kullanılan zırh delici mithral-çeliği ve diğer ucunda değerlendirilen tüyleri Nurturing Heaven elf’lerinden alıyorlar. Ahşap ve kerestelerin neredeyse tamamını Dim Lodge’dan, yiyecek ve lojistiği Serenity Home ve ta Sim Town ve Arashkan’dan, arbalet ve diğer savaş makinelerinin belirgin bir kısmını Tinker Hills gnome’larından, bütün bunları destekleyen ekonomiyi, dwarf gücü ve kılıç, balta, gürz, zırhlar ve kalkanları da Scowling Hills dwarfları imal edip tedarik ediyorlar.”

“Pe.. peki bütün bunların uyum içerisinde gerçekleşmesi nasıl oluyor? Burada bir çok ırk söz konusu, Efendi Cathber.”, diye hayretle sorar Brom.

 

“Zamanında.. Çok eskiden.. Bundan neredeyse beş yüz yıl kadar önce, Serenity Home denen kasabanın kurulduğu yere bazı erdemli adamlar ve bilge kadınlar yerleşmeye karar verdiler. Tek istedikleri huzur içerisinde yaşamaktı ama kısa bir sürede de istedikleri huzurun gerçekleşmesi, daha da önemlisi; devam etmesi için, bölgede yaşayan diğer ırklarla aralarında barışın da olmasın önemini gördüler ve aradan geçen yıllarda onlar ve onların çocukları.. ve torunları.. bu ırklarla bazı anlaşmalar yaptılar. Bu anlaşmalardan bazıları ticari, bazıları da askeri anlaşmalardı. İçeriği her ne olursa olsun, Serenity Home yaptığı anlaşmaların kendi payılarına düşen kısmını imtina ile onurlandırdıkları için, diğer ırklarda bu anlaşmaları bozmadılar. En nihayetinde de bu gördüğün yerde, Elder Hills’de bu ‘savaş okulu’ oluştu ve varlığı geçmişte kendisini defalarca ispatladı; Themlasar Savaşından sonra ortaya çıkan dört ayaklanmada da, burada eğitim alan dwarflar varlıklarını onurlu bir şekilde gösterdiler..”, diye anlatır Efendi Cathber, tatmin olmuş bir sesle.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yaşlı Cathber’in gelişini dwarf’lar temkinli bir mutlulukla karşılarlar. İşin tenminli yanı genele hitap ederken, mutlu yanı ise Dridge’i karşılaşayan, saçlarının bir yanı kazınmış çarpıcı bir dwarf kadın ve beraberindeki diğer dwarf’larca olur. 

“Sevigili Cathber..”, diye muhteşem bir gülümsemeyle yaklaşır dwarf kadın ve hiçbir utanma yada çekingenlik belirtisi göstermeksizin yaşlı adama sarılır ve sesli bir şekilde yanağından öper!

“Sevgili Margaret..”, der yaşlı adam ve gülerek söylenir. “Bluntaxe, genç ve yakışıklı erkeklere sarılıp öptüğünü biliyor mu?”

 

Margaret’in buna gösterdiği tepkisi biraz ürkütücüdür;

Dwarf kadın, genç bir kız gibi ve kıpkırmızı olmuş bir şekilde kıkırdar!

Kadının etrafındaki diğer dwarflar ise birden, hiçbir şey olmamış gibi tamamen alakasız yerlere bakınmaya başlarlar.

 

“Hadi gelin.. Tam yemek vaktini yakaladınız.”, der Margaret ve durup muzipçe yaşlı adama bakar. “Aslına bakılırsa her gelişinizde tam yemek vaktini yakalıyor olmanız dikkatimden kaçmış değil!”

Yaşlı adam biraz utanarak güler.

“Bu sadece bir tesadüf, sevgili Margaret. Ve tamamen asılsıl suçlamalarlardan ibaret.”

Margaret tekrar kıkırdar ve topluca şantiye şeklinde inşa edilmiş, Brom’un görebildiği kadarıyla gerektiğinde seri bir şekilde demonte edilip ihtiyaç duyulduğu bir başka yerde tekrar bir araya getirilebilecek onlarca, en olarak yirmi yarda, boy olarak ise elli yarda uzunluğunda tek katlı binalardan birisine götürür. Giderlerken daha kendisini tanıtmamış olan küçük hobbit’in hayrına, Margaret yanındakileri tanıtır.

Bu gördüklerin benim buradaki kızkardeşlerim;

Marideth Brave,

Yor Whatoo,

Drejeret Quik,

Quin Stabsez..

..ve Yulanda Madsteam. Normalde Yulanda burada bek takılmıyor ama Tinker Hills’den yeni gelen bazı makinaların konfigirasyonları yapılmaları gerektiği için geldi buraya. Gnome’ların icatlardan ve cihazlardan bu kadar anlamalarına rağmen, laftan hiç anlamıyor olmaları ne kadar acıklı değil mi?”, diye açıklar Margaret.

Efendi Cathber buna nazikçe bir şey demez.

“Kaç defa kendilerine, imal ettikleri cihazların bize uyumlu olması için gerekli verileri göndermiş olmamıza rağmen, ısrarla kendi ayarlarının daha ‘geçerli ve optimal’ olduğunu iddia edip o şekilde imal etmeleri içler acısı bir durum..

Bunlar da erkek kardeşlerim;

Bruden Burnthammer..

..ve Goric Boarshoulders. Diğerleri ise kızlarım; Dridges, Britney ve Dritmey ile zaten tanıştınız.

Bu da Nikelix Carver. Lillias Absentwhot ve Jeina Blond’da buralarda bir yerlerdeler. Lillas alacaklılar ve birileriyle anlaşıp ‘el sıkışmakla’ ilgili bir şeyler söyleyip duruyordu günlerdir. Oğlanlar burada değiller.”

“Uhhmm.. Bütün kızları getirmişsin neredeyse Margaret..”, diye, kısık ama imalı bir sesle söylenir yaşlı Cathber.

Margaret’in yüzü hiçbir şekilde kızarmaz. Tam aksine ciddi bir ifadeyle cevap verir buna.

“Akraba evliliklerini hiçbir zaman tasvip etmemişimdir. Doğan çocuklar biraz çatlak oluyorlar. Buradaki ‘stok’ sağlıklı ve güvenilir. Ordu eğitimi de olsa en azından bir eğitimden geçmiş durumdalar. Tamamı okuma yazma biliyor ve neredeyse hepsi en az iki dil, ve bir ana meslek, bir de destek mesleğe sahip.”, diye açıklar. Sonra anlaşmışlar gibi esefle toplu bir şekilde gözlerini yuvarlayan kızlarına bakar ve burnundan soluyarak açıkça bir şekilde onları tehdit eder. “Eğer beni utandırırsanız, eve dönünce hepinizin saçlarını yolarım ona göre. Burada olduğumuz süre boyunca hepinizden birer ‘kız’ gibi davranmanızı istiyorum ve eve döndüğümüzde de en az yarınızın yanında size kene gibi yapışmış bir erkeğin olmasını bekliyorum. Erkek kılığında bir odun olsa da olur. Bana torun verin yeter!”

“Babam da mı sana bir kene gibi yapışmıştı anne?”, diye muzipçe sorar kızlardan biri —Nikelix Carver.

İkizler kıkırdarlar.

Margaret kaşlarını çatar.

“Babanla ben elli iki saat balta ve topuzla birbirimize vurmaya çalıştık. Ben çok uğraştım ama en sonunda onun bana vurmak için değil, sadece topuzumu kendisine isabet ettirmemi engellemek için balta savurduğunu anlayınca kendisiyle evlenmeye karar verdim. Aranızda o kadar taşaklı onanınız varsa, lütfen, size engel olmayayım.. Gidip o erkeği bulun!”, diye hırlar.

“Anne!”, diye hayret ve utançla inler Dridges.

İkizler yine kıkırdarlar.

“Çok ayıp ama anne.. Hele yabancıların yanında öyle konuşulur mu?”

“Söylesene bana, Dridges.. Sen kaç çocuk doğurdun? Dahası, o kavga olurken, Efendi Cathber de yan masada oturmuş bizi seyrediyordu!”

Dridges kıpkırmızı olmuş bir şekilde susar.

“Siz de ne her şeye kıkırdıyorusunuz, pembe elf kızları gibi?!”, diye ikizleri de bir güzel haşlar Margaret.

“Şu babam değil mi?!”, diye ünler Nikelix birden ve aksi istikamete işaret eder.

Margaret, yüzünde hayet ifadesiyle kızın gösterdiği yöne bakar ama orada kimseyi göremez. Kaşları çatılı bir şekilde geri döndüründe Nikelix tüymüştür!

İkizler aynı anda ‘fırk’lar.

Dridges’den garip, ‘hık’ sesleri duyulur.

Brom suratını büzüştürürken Efendi Cathber ise, yüz yılların verdiği engin tecrübelerine sığınır, ve herhangi bir ses çıkarmamayı başarır.

“Nikelix..”, diye burnundan solur Margaret ve ancak bir annenin sahip olabileceği bir sevgi ile karışık hiddetle döner ve yemekhane şantiyesine doğru yürümeye başlar.

 

“Margaret hanım.. Burada sözü geçen biri, sanırım?”, diye fısıldayarak sorar Brom, Efendi Cathber’e.

“Öyle de denebilir. Babasının Argail Smitefast olduğunu, Smitefast’in de Scowling Hills’in defacto lideri olduğu düşünürsek.. Şunu anlamalısın, Efendi Brom; Argail Efendi, Sim Town’dan ta Endless Sea denizine, Ritual Ormanlarının kuzeyindeki Rook dağlarından da ta Tinker Hill’in güneyine kadar ki engin topraklardaki bütün dwarf’lardan sorumludur ve iyi kötü hepsine sözü geçer. Halihazırda kızının gücü o kadar değildir ama kendisi de bütün dwarf’larından sorumludur. Bu, yabana atılabilecek bir güç değildir. Buna rağmen ne sevgili Margaret, ne de babası Argail Smitefast bu gücü kötüye kullanmamışlardır ve komşularıyla her zaman iyi ve adaletli geçinmeyi tercih etmişlerdir.”, diye yüzünde ciddi bir ifadeyle anlatır Cathber.

Bunu duyan genç hobbit, kaşları çatılı ve gözleri de kısılmış bir şekilde Margaret Madish’i takip eder zira aradığı kişiyi bulmuştur.. 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Margaret Madish yemekhane kapısından içeri girince etrafını süzer, sonra da yemek sırasına girer. Kızları, kız kardeşleri ve Efendi Cathber’da peşinden sıraya girince Brom’da hayretle etrafına bakınarak peşlerinden sıraya girer.. Yemek sırası, genç hobbit’in hayatında daha önce hiç görmediği bir mefhumdur ve kocaman kazanların başında durmuş dwarf aşçıların, herkesin tabaklarına tamamen aynı yemekten ve aynı miktarda koyuşunu hayretle izler. Dwarflar da gıklarını çıkarmadan içinde dört çukuru olan, dikdörtgen şeklindeki tabaklarını alırlar, diğer çukurlara da meyve, tatlı ve ekmek doldururlar, birer çatal, birer kaşık ve bir tane de bıçak alarak gidip masalardan birine çömerler. 

Sıra Brom’a geldiğinde iri dwarf aşçı ona iki kaşı da kalmış bir şekilde bakar. Brom’da aşçının kendisine bakmasına bakar ve öylece durur. İkisinin de bir birlerine bakışları sonucundan düzeli bir şekilde hareket eden sıra da bir anda duruverir.

“Evlat. Daha ne kadar orada durup bana bakmaya devam edeceksin?”, diye sorar tozlu bir sesle aşçı.

“Bilmem. Siz bana baktığınız için ben de size baktım.”, der Brom hiçbir şey anlamamış gibi.

“Tabildotun.. Uzatırsan içine yemek koyabilirim!”, der aşçı kaşlarını çatarak.

“Tabildot?”, diye sorar genç hobbit.

Aşçı esefle dolu derin bir soluk verir.

“Çaylak..”, der, bu her şeyi açıklıyormuş gibi.

Aşçının kendisine ‘çaylak’ demesiyle, hemen yanındaki dwarf’da ‘çaylak..’, der, elindeki kendi boş tabildotunu ona uzatır ve bir anda sıra boyunca bütün dwarflar, bir sağındaki dwarf’a ‘çaylak..’, der ve sıra boyunca büyün dwarflar ellerindeki tabildotu bir solundaki dwarf’a uzatır!

“Evet. Artık bir tabildotun var.. Şimdi onu bana uzatırsan, artık bu aç askerleri doyurabilirim..”, der aşçı.

Kıpkırmızı olmuş bir şekilde Brom tabildotunu uzatır, aşçı da tabildottaki en büyük çukura iri kepçesiyle yoğun et ve fasülyeli bir şey boşaltır.

“Ummm.. Tek alternatifim bu mu?”, diye sorar tabildotundaki yemeğe bakarak.

“Yemekten hoşlanmazsan, çıkıştaki ‘şikayet kutusuna’ derdini anlatan bir mektup bırakabilirsin. Ama bunun sana pek de bir faydası olmaz zira şikayetleri okuyacak vaktim yok!”, der aşçı, yüzünde haşin bir sırıtışla!

Brom somurtarak ilerler ve elmalı turtamsı bir şey olması gereken tatlıdan alır, biraz setleşmiş elmalardan ve son kullanma tarihi geçmek üzere olan bir de ayran alır.

Bu sırada yemeklerini almış olan Margaret ve taifesi, neredeyse tamamı çoktan dolmuş yemekhanede boş gördükleri, gerilerdeki masalardan birisine doğru yönlenirler.

Masaların yanından geçerken, ne zaman geri geldiği anlaşılamayan Nikelix, bir anda tabildotuyla yanlarında belirir, Dridges’e göz kırpar, ikizlere sırıtır, sonra döndüğü gibi yan masadaki dwarf’lardan birinin eline çatalını saplar!

Masada oturan dwarf bir anda ‘offf’ diye inler ve çatala uzanır ama Nikelix çatılı olduğu yerde tutmaya devam eder. İkizlere verdiği sırıtışın aynını dwarf’a da verir ve acıdan kıvranan cücenin kulağına eğilir, “Kalçamı istiyorsan, gerisini de alman gerekir. Buna gözün kesmiyorsa ellerine hakim olmayı öğrenmelisin Torkan!”, diye mutlu bir şekilde tıslar..

Masada oturan diğer dwarf’ların hepsi iri kahkahalarla gülmeye başlarlar.

Brom hayretle başını sallar ve kendi ellerinin bu kaçık dwarf kızlardan olabildiğince uzak olduğundan emin olmak istiyormuş gibi sımsıkı tabildotunu kavrar ve küçük bir hamster gibi Efendi Cathber’in peşinden ilgili masaya doğru koşturur.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Doğrusunu söylemek gerelirse Genç Brom, Elder Hills dwarf’larını biraz fazla ‘heyecanlı’ ve hırçın bir ırk olarak bulsa da yine de onların sıcak ve cana yakın halleri, bıyık altı espri anlayışları ve sımsıkı birbirine kenetlenmiş ‘aile yapıları’, istemese de hoşuna gider. Yemekler için aynı şeyleri söyleyemez ama. Fevkalade besleyici olmakla beraber, dwarf yemeklerinin tadı kendi standartlarına göre, aynı fevkaladelikle ‘berbattır’!

Dwarf’lar, olağandışı bir şekilde sessizce ve tam anlamıyla da ‘ortalarında’ oturan hobbit’i umursamazlık etmezler ve nezaket kurallarını ihlal etmeyecek şekilde ona bakışlar atarlar ama ona bulaşmazlar. Bununla beraber, aralarında yaptıkları espriler de bir şekilde onun anlayacağı ve onu da güldürecek şekilde olmasına dikkat ediyor gibidirler.

Dridges arada bir ona sert bakışlar atarken, emredilmişler gibi ikizler ise onu aralarına almış, konuşmalar esnasında geçenlerin ‘açıklamalarını’ ve ‘yorumlarını’ aktarıp dururlar genç hobbit’e.

Uzun, kıvırcık kızıl saçlı Marideth ona gülümseyerek göz kırparken, Quin Stabsez ise ona, sanki biraz fazlalığı varmış da onları nasıl alırım, gözüyle bakar. Masanın en ucunda Yulanda Madsteam, yemek öncesi, yemek esnasında ve yemek sonrası ağzından eksik etmediği pis kokan, tütün sarmasıyla sessizce oturmayı tercih ederken muhabbetin merkezinde Yor Whatoo.. teyze? abla? adam? —Brom bu dwarf’un ne olduğunu tam olarak çıkaramaz ama sormaya da korkar. Oldukça iri cüsseli olan Yor’un yüzündeki tüyleri açıkça bir erkek olduğunu söylerken, davranışları ve herkese ‘Şekerim!’ diye hitap etmesi başka bir şeyler söylemektedir. Yor.. Teyze.. büyük bir iştahla ne kadar dedikodu varsa kendisine has üslubuyla mutlu bir şekilde ortaya saçar ve yan masalardaki dwarf’lar dahil hepsini gülmekten kırıp geçirir. Efendi Cathber bile en sonunda “Yor Teyze, yeter! Bu yaşlı adamı öldürmek mi istiyorsun?”, diye inler. 

“Aaaa.. Hikayenin asıl lezzetli yerine gelmedik daha, şekerim!”, diye söylenir Yor Teyze ve bu da yeni bir kahkaha zincirine sebep olur.

“Evet..”, der Margaret en sonunda. “Sanırım hepimiz yedik, içtik, doyduk, dolduk ve güldük.. Elder Hills’de sizi tekrar görmek çok hoş, Efendi Cathber. Ama sizin iki hafta önce burada olmanızı tercih ederdik. Bize büyük yardımınız dokunmuş olurdu.”

“Neler oluyor, Margaret?”, diye birden ciddileşiverir yaşlı Cathber.

Margaret derin bir nefes alır.

“İki hafta önce birileri gizlice buraya girmeye çalıştılar. Üç farklı noktadan. Ve söz konusu üç noktadaki muhafızları da öldürerek bunu gerçekleştirdiler. Bu şahıslar buraya, Elder Hills ordu karargahına girip gizli bazı bilgilerimizi aşırdılar. Ancak hata yaptılar ve fark edildiler. Bir kısmı kaçmaya çalışırken diğerleri ise geride kalıp, ellerinden geldiği kadar çok gürültü ve hasar vermeye çalıştılar ve bunu da başardılar. Yine de sonunda öldürüldüler.. Ve evet, sen sormadan ben söyleyeyim, canlı yakalamaya çalıştık ama saldırıları bunu imkansız hale getirdi. Kaçanların peşlerine takıldık ve onları da öldürdük. En azından o zaman bu kanaate varmıştık. Nevarki çalınan evraklar imtina ile elden geçirilince, bazılarının eksik olduğunu fark ettik. Bu, ciddi bazı sorunlara sebep oldu. O belgelerde önemi bazı bilgiler vardı. Bizlerde o bilgilerin güvenlik açığı olarak aleyhimize kullanılamaması için, hemen yeni düzenlemeler getirdik. Korkarım yeni protokoller daha oturmadığı gibi, yeni uygulamalar da kendi sorunlarını beraberinde getirdi. Ortada tam anlamıyla bir güvenlik kaosu var, senin anlayacağın.”, diye anlatır haşin bir sesle kadın.

“Bu.. hem hayret verici, hem de fevkalade üzücü bir durum. Ben.. son bir yıldır bazı işlerim dolayısıyla ormanın bir ucundan diğerine koşturmak durumunda kaldım ve işim de daha bitmedi. Dim Lodge oduncuları bana, ‘kereste almak için’ geldiklerini söyleyen yeni bazı şahısların olduğunu, ancak herhangi birisinin daha tek bir dal bile almadıklarını söylediler. Elflerle görüşme fırsatım olmadığı için onların fark ettiği bir şeyler var mı bilemiyorum.”, diye işin kendi tarafını anlatır Cathber.

“Hmmm..”, diye söylenir Margaret düşünceli bir şekilde.

“Size tavsiyem, devriyelerinizin sıklığını ve mesafesini en az ikiye katlayın. Tercihen üç günlük mesafeye..”, diye önerir Efendi Cathber.

“Üç gün.. bu devriyelerin merkezle görüşebileceği yada haber ulaştırabileceği mesafenin üç katı..”, der dwarf kadın.

“Bu benim tavsiyem, Margaret. Ama devriyeleri yeterince sık aralıklarla çıkarırsanız yola, sanıyorum bu iletişim sorunuzu çözecektir.”

“Ve devriye masraflarımızı da en az on iki ile on altı katına çıkaracaktır.”, diye kaynar Margaret.

“Bu konuda Serenity izcileriyle iletişime geçebilirsiniz. Onların Elder Hills’in doğusunu taramalarını isterseniz, en azından bu devriye masraflarını biraz azaltacaktır. O izcileri sessizce geçip size doğudan yaklaşılması oldukça güç.”, der Cathber.

“Adi şerefsiz köpekler!”, diye köpürür Margaret. “Ve hiçbir onurları yok..”

“Onurmuş!”, diye birden bi laf kaçar Brom’un ağzından..

 

..ve bütün yemekhane sessizliğe bürünür.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Margaret Madish’in gözleri bir anda hiddetle parlar ve masanın öbür tarafında ve az ilerisinde oturan küçük hobbit’e bakar. Genç Brom’un sağında ve solunda oturan ikizler ise sanki görünmek istemiyorlarmış gibi kıpırdamadan öylece dururlar oturdukları yerde.

“Bir şey mi dediniz, Efendi Hobbit?”, diye burnundan solur Margaret.

“Evet, dedim.”, diye huysuzca cevap verir Brom.

“Yanlış anlamış mıyım, acaba? Buraya geldiniz. Adınızı bile daha vermemiş olmanıza rağmen, sizi soframıza misafir ettik, afiyetle yemeğimizi yediniz, muhabbetimize şahitlik ettiniz ve siz, Efendi Hobbit, bizim onurumuzu mu sorguluyorsunuz?”, diye sessizce sorar dwarf kadın.

“Adımı vermedim, çünkü sormadınız. Sofranıza misafir ettiğiniz için ben de yemekleriniz hakkında yorum bile yapmadan yedim. Ama beni bu iki bayan arasına sıkıştırarak, bana şüpheli muamelesi yaptınız. Siz bana söyleyin, Margaret hanım, doğru anlamış mıyım?”, der Brom haşin bir şekilde.

 

Margaret Madish’in gözleri kısılır.

Efendi Cathber ise sesini çıkarmaz.

 

“Neden onurumuzu sorguladığınızı bize açıklar mısınız? Size ne gibi bir yanlışımız oldu da bizi ve onurumuzu sorguluyorsunuz?”, diye kaynayan bir sesle sorar Madish.

“Siz.. Sim Town’dan Endless Sea denizine, Rook dağlarından da Tinker Hills’in güneyine kadar uzanan topraklardaki bütün dwarf’lardan sorumlu değil misiniz?”, diye sorar aynı haşin sesle genç hobbit.

“Bu biraz fazla muallak bir tanımlama oldu, Efendi Hobbit zira bahsettiğiniz topraklarda birçok dwarf yaşıyor.”, der Margaret.

“Dwarf’larının sorumluluğunu üstlenemeyen sizinle neden konuşuyorum ki o zaman? Bana gerçek sorumluyu gösterin.”, diye kendi gözleri kısılmış bir şekilde cevap verir Brom.

 

Margaret Madish’in yüzü kıpkırmızı kesilir.

 

“Aradığınız kişi, babam Argail Smitefast’dir ama kendisi şu anda burada değiller. Bununla beraber, onun sorumlulukları, benim sorumluluklarımdır. Size tavsiyem kendinizi açıklamanızdır zira bu masadan ya ikimiz de canlı kalkacağız, yada sadece birimiz kalkıp gideceğiz!”, der fırtına gibi bir ifadeyle.

“Siz misafirlerinizi hep böyle tehdit mi edersiniz? Ve bana onurdan bahsediyorsunuz! Öyle olsun bakalım..”, diye sessizce yanmaya başlar Brom.

Sonra, yavaşça ayağa kalkar ve herkesin göreceği şekilde oturduğu bankın üstüne çıkar ve dwarf kadına işaret ederek bağırır;

“Madem dwarf’larınızdan siz sorumlusunuz ve kendileri burada olmadığı için Argail Smitefast adına konuştuğunuzu söylüyorsunuz, o zaman, Margaret Madish, sizi Gulls Perch cinayetlerinden sorumlu ve suçlu buluyorum!”

 

Bütün yemekhane ayağa kalkar.

Ortamda ne kadar dwarf varsa hepsinin ellerinde baltaları, kılıçları, topuzları olduğu halde kapkara olmuş suratlarla hobbit’in olduğu yere yürümeye başlarlar.

 

“Margaret.”, der Efendi Cathber sakince. “Efendi Hobbit benim dostum. Ona burada bir şey olursa, Elder Hills’in kepenklerini indirmek zorunda kalırsınız ve ben bununla da yetinmem.”

Margaret hayretle Brom’a, sonra da yaşlı Cathber’e bakar.

“Sizi dostum sanmıştım Efendi Cathber.”, diye fena halde kırılmış bir şekilde fısıldar Margaret.

“Ve bu konuda da her zaman haklıydın, sevgili Margaret zira ben hala ver her zaman senin dostunum. Ama genç hobbit’in ithamlarını cevapsız bırakamazsın ve susturamazsın.”, diye nazikçe cevap verir yaşlı adam.

 

Margaret kaşlarını çatar, sonra bir elini kaldırır ve bütün dwarf’lar oldukları yerde dururlar.

 

“Bu fevkalade ciddi bir itham, Efendi Hobbit. Bizim Gulls Perch ile herhangi bir ilişkimiz yada alıp veremediğimiz yok. Orası bize ait değil, asla da olmadı. Orada fey’ler yaşar ve bizler de onların yanlız bırakılma isteğine saygı gösterir ve onlara bulaşmayız. Orası bize yasak!”, der Margaret.

“O zaman bana açıklar mısınız? Bundan 1 yıl, 6 ay ve 28 gün önce orada dwarf’larınızın ne işi vardı?”, diye gırtlağını yırtarcasına haykırır genç hobbit. “Makinaları ile maden ve değerli taş çıkarmak için oradaydılar ve zehirli atıklarını vadinin sularına boşaltarak oradaki bir çok fey’in ölmesine sebep oldular.. O dwarf’lar ve beraberlerinde getirdikleri paralı fedaileriyle savaşmak zorunda kaldım ve bu bana çok pahalıya mal oldu!”

Margaret bir anda bir şeye uyanmış gibi gözleri de, omuzları da çöker..

“Bu dwarf’lar.. sorumluluğumuz olan toprakların dışından gelmiş olabilirler, Efendi Hobbit.”, diye konuşur ama sesinde belirgin bir umutsuzluk var gibidir.

“Mad Ussa!”, diye hırlar Brom. “Başlarındaki ve elimden kurtulmayı başaran tek dwarf’un adı buydu! Bu isim size tanıdık geliyorsa ve azıcık onurunuz varsa bunu itiraf edersiniz!”

 

Margaret Madish’in bir anda beti benzi atar ve içi boşalmış su tulumu gibi ezilir.

Dridges’inde..

O masadaki bütün dwarf’lar bir anda çökerler..

 

“Bu ismi biliyoruz, Efendi Hobbit.”, der Margaret sessizce.

“Sizin dwarf’larınızdandı demek!”, diye köpürür Brom.

“Evet. Bir zamanlar bizim dwarf’larımızdandı.. Romilus “Mad” Ussa.. benim oğlumdu..”

“Ve hayvanın da tekiydi..”, der yan taraftan Dridges ağlamaklı bir sesle. “Ablam burada olsaydı kahrolurdu şimdi.”

 

Brom ise çoktan kahrolmuş bir suratla iki dişi dwarf’a da bakar..

..ve kendi omuzları da çöker..

..zira aradığı suçluları bulmuştur, ama istediği adaleti bulamayacaktır.

 

“Bu.. size neye mal oldu, Efendi Hobbit? Mümkünse telafi etmek isteriz.”, der Margaret dolu gözlerler.

 

Genç Brom öylece Margaret Madish’e bakar..

..ve olduğu yerde titreyip hıçkırmaya başlar.

 

“Bana mal olanı ödeyemezsiniz, Margaret hanım. Mad Ussa benden Aremela’mı aldı.. ve o paha biçilmez, tertemiz bir ruhtu..”, der..

..ve bir anda tamamen dağılır.

 

Brom Bumblebrim, son 1 yıl, 6 ay ve 28 gün boyunca içinde sakladığını, bastırıp unuttuğunu, sindirip sildiğini sandığı kaybı, kahrı, utancı ve acısı bir anda ve tamamen kurtulur ondan ve küçük bir çocuk gibi ağlamaya başlar.

 

“Senin Mad Ussa’n onu öldürürken, o katiline değil, benim yüzüme bakmayı seçti. O.. o kadar saf.. ve sevgi dolu bir kızdı ki.. Beni kurtarmak için kendi hayatını feda etti.. Bunun nasıl bir telafisi olabilir ki?”

 

Margaret Madish kırılmış bir anne olarak, olduğu yerden, hıçkırıklarla ağlayan küçük hobbit’e bakar.

Yaşlı Cathber ise, boşlukları en sonunda doldurulmuş hikaye ile ne yapacağını düşünüyor gibidir.

Dridges çöktüğü yerden kalkar, masanın etrafından dolanır ve genç hobbit’in yanına gelir. Yüzleri buruşmuş olan ikizler kenara çekilirler ve kız kardeşleri küçük hobbit’e sarılır.

 

“Ben.. bir zamanlar abim olan Ussa’nın yaptıklarından dolayı ne kadar özür dileyeceğimi bile bilmiyorum. Ussa’nın aramızdan kovulmasının sebebi bendim halbuki. Yıllar önce beni ve Lady ablamı içeren ahmakça bir işe kalkıştı ve bunun sonucunda da topraklarımızdan sürüldü.. Belli ki ona vermemiz gereken ceza bununla kalmamalıydı.”

 

Brom sakince Dridges’in kollarından kurtulur ve kızın annesine, Margaret Madish’e yaklaşır.

 

“Gulls Perch fey’lerinin kaybını telafi edemeyiz. Ama bir şekilde bunun, ödeyebileceğimiz bir karşılığı olmalı, Efendi Hobbit”, diye önünde dikilmiş ve kendisine acımasızca bakan küçük hobbit’e yalvarır Margaret.

“Yapılan cinayetlerin bir karşılığı yok, Argail Smitefast kızı Margaret Madish..”, der Brom gözleri gibi acımasız kelimelerle.

 

Genç hobbit’in sesinde ürkütücü ve hayret uyandıran bir güç vardır sanki ve etrafındaki herkes korkuyla büyülenmiş bir şekilde bakarlar ona.

 

“Ama size ait olana eksik verdiğiniz cezayı telafi edebilirsiniz.”

“Nasıl?”, diye sorar Margaret, kerpiç gibi olmuş bir ifadeyle..

 

“Katilin annesi olarak sen ve onurun.. Gulls Perch’e geleceksiniz ve orada kaderinizle yüzleşeceksiniz. Çocuklarınız da Gulls Perch’e herhangi bir başka ölümlünün bir daha izinsiz girmesini engellemek için vadinin girişine, fey’lerin uygun gördüğü yer ve mesafeye bir karakol kuracaklar ve her yıl, her gün ve her saat orayı koruyacaklar. Bu artık sizin boyun borcunuz ve onurunuz olacak. Sözünüzde durduğunuz sürece kaderiniz devam edecek. Onurunuzdan döndüğünüz günde ise kaderiniz bitecek!”, diye yankılanır Brom’un kati sesi tüm şantiyede.

 

Masadaki herkes ve yemekhanedeki bütün dwarf’lar dehşet ve korkuyla küçük hobbit’e bakarlar zira bunlar, Argail Smitefast kızı Margaret Madish’den istenebilecek ezici taleplerdir ama seslerini çıkaramazlar ve kıpırdayamazlar çünkü sesin kendisinde de ezici bir güçtür vardır..

Efendi Cathber kısılmış gözlerle küçük hobbit’e bakar ve sessizce fısıldar;

“Titania?”

 

Margaret Madish ise sadece başını eğer ve “Kabul.”, der.

 

“Sana sunulan kadere boyun eğip senden talep edilenleri kabul ediyor musun, Margaret Madish?”, diye sorar Brom, haşin bir sesle.

 

“Kabul ediyorum.”, der Margaret.

 

“Oğlunun cürümü karşılığında ödemeyi kabul ettiğin cezayı çekmeyi göze alıyor musun, Margaret Madish?”, diye sorar Brom, acımasızca.

 

“Kabul ediyorum.”, der kadın sessizce.

 

“Oğlun bizden pek sevdiğimiz canları aldı. Onun bizden aldığı sevgililerimiz karşılığında onu ve cezasını bize bırakmayı kabul ediyor musun, Argail Smitefast kızı Margaret Madish?”, diye sorar Brom, zalimce..

 

“K.. Kabul ediyorum..”, der Madish ve kadının hıçkırıkları duyulur.

 

“O zaman seni ve onurunu, bir ay ve bir gün içerisinde, vadimizin girişinde bekliyor olacağız!”, der Brom..

 

..ve dolu gözler, boş bir ruh, yıkık bir dünya ve kırık bir kalple oradan ve Elder Hills’den ayrılır çünkü bir çift lafını söylemiştir.

 

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” IX ile
devam edecek..

 


 

 

 
 

And Just Beyond That (18+)

Timeline:

The prophecy has been heralded.

The choice has been made.

The die has been cast and fates, sealed.

The ‘Chosen Four’ have been sent, through place and time by the proxies of the Celestials to right the wrongs of the unholy Outsiders.

In a wild cacophony of tumbling and painful sliding through the jagged and jarring madness of time, the Tundra Walkers find themselves disoriented, in a place and time quite out of their own..

..by a gross number of centuries.

 

This story starts 16 years ago, in some tattered tent full of wispy old hags, at a place far, far north of the Great Northern Tundras, in a small village called Star Watchers and ends in the misty haze of the forgotten past, some 820 years further in the line of history.

This story is the (relative) continuation of
Kocakarı Hikayesi (18+)..

 

 

What the bloody hell is this?”, the sour voice of the little, pale gnome grudged as she lay flat on her back. “No one said anything about this much hazard! Hells bells, has the term ‘precaution’ or even ‘risk assessment’ ever occur to those stupid old farts? No wonder people seldom return from the past!”

“Old farts?”, snorted a boxy, feminine voice in the dark, from somewhere behind her, also lying on her back.

“Yea, picked it up at the academy. Some of the ghouls used to use that kinda slang. You wouldn’t know..”, she said with a groan.

“I know, what an ‘old fart’ is”, sniffed the voice in the dark, “what surprises me is the fact that you’d be into such vulgar slang. And the proper word is ‘nerd’, not ‘ghoul’..”

“Nerd, ghoul, same difference. Boys who have zero social lives who live underground, play weird games with imaginary characters and cooked up monsters and carry rule books with more reverence than they would carry their holy writs..”, bit back the pale gnome.

“Yea?”

“Yea..”

“Sounds fun. What was your character?”

Arcantonic Palecog scowled.

“If you must know, I had a very tall, very pretty barbarian girl with thick, white braids and jugs, that smashed everything in her path with a mindless rage..”, she said and hastily added, “..no offense intended!”, giving a sidelong gaze at Cora’s direction.

The squeaky snort of a hobbit came from off, the other side.

“Some taken..”, replied the tall barbarian girl with thick, white braids.

There was a bothersome pause.

“Umm.. Which part?”, asked Arcantonic, tentatively.

“Will let you know when I want something —in mindless rage!”

“Well, shit!”, grumbled the gnome.

“You truly surprise me at times, girl..”, snickered Seressa Wraiven as her dark face appeared over the gnome. “Are you hurt? Other than your head, you seem all in one piece.. Could carry you if you like..”

“You wish..”, said Arcantonic sourly.

“Very much.”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Someone’s coming”, Cora Sleet whispered harshly as she sprang up and helped the little hobbit to his feet.

Brom Bumblebrim dusted off his pants and coat and mumbled a silent thanks while the very tall, very dark figure of Seressa pulled up her pair.

Arcantonic did not thank.

She just scowled..

..some more!

 

The slow, irking hiss of a blade was heard as  Cora drew her long, great blade off her back and spread her legs, ready to fight whatever it was that was coming.

Out in the darkness, the marching of many boots in perfect order drew closer and a platoon of tall figures appeared.

Without a pause, the platoon split in two and surrounded the Walkers and than held their ground. They gave no sign of aggression, only that of determination.

They all wore similar, very elaborate and very beautiful plate armors, high winged helmets and carried a quiver of arrows, a short bow, a half size kite shield, and a long, slender, almost fragile-looking sword..

 

High Elves, thought Cora for a moment.

High Elves?, she baffled in the next.

‘Great Heavens, where are we?’

 

“Greetings, Messengers of the Celestials..”, said the leading elf with a curt, formal nod. “If you would be so kind, I pray, follow me and we shall take you to our lord. It is he, with whom you shall speak.”

Cora nodded back, more out of reverence than a formality, for these were High Elves, the highest and noblest of elves.

Without waiting for a reply, the leader of the high elf platoon turned did a quick hand motion, and walked off, back into the darkness..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

The sight was ghastly. That was the only word Cora could think of.

Ghastly!

They had traveled with the high elf platoon for the better part of sixteen hours, trooping, running, hiding, sneaking and.. fighting..

..and there was less than half of the platoon left.

Cora thought she knew how to fight. But what she knew was nothing like what she saw with these elves in their shiny, beautiful armor. One particular young elf had caught her eyes. He had had an angular face, a straight, noble sort of nose, a dedicated, rich mouth, prominent high brows, and long, braided, pale gold hair.

Cora was never the type of girl to lust over boys, even before the destruction of her village. But the look he had given her with his beautiful, soft, pale green eyes had been solemn, honest and.. flattering.

 

The young man had died in the next encounter with what she thought were mountain trolls. The brutish monsters had rushed right into the platoon and one of them had crushed the elf with his eight-foot club that had been thicker than Cora’s waist..

Cora had never seen a mountain troll before.

Cora would never see the young, beautiful elf again after that..

 

Tired and bloodied, they were met by more elven platoons and soon ushered to the top of a hill where stood a tall, deep maroon colored tent surrounded by more high elf guards in even greater looking armors, carrying long, curved, two-handed elven scimitars in silver embroidered purple mantles. Up at that hill, Cora and her friends saw the extent of their prophecy.. and the extent of the devastation taking place down below..

Row upon row of elven warriors in tens of thousands stood before and around the hill.

There, far across a very bloody field was another army of row upon row of orcs, goblins, ogres, giants, trolls, and what Cora surmised to be shambling ghouls, broken skeletons, moaning zombies, and barking demons and their numbers seemed to stretch as far as she could see.

And between the two armies was a field of death, all burned, scorched, even, and pitch-black smoke rose from broken and mutilated bodies scattered everywhere.

The sight she looked was nothing less than ghastly..

..and the more she looked, the more her face paled;

The hill they were standing on, was very much surrounded!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

On the hilltop, Cora and her companions beheld the bloody battlefield below as thousands of arrows formed an arching bridge over them and fell into the ranks of the enemy horde while elfish wizards and sorcerers launched their deadly spells, raining fire, fist-sized hails, and swirling multi-colored arcane missiles. Batches of temple guardians walked among the wounded, doing their best to keep them alive as groves of druids of many races sent bolts of lightning and hurricanes into the demon ranks.

Something very large groaned and with an earth-shaking thud, a hut sized rock landed in the middle of a platoon and instantly killed and buried the elves caught under it.

More boulders landed haphazardly into the elfish ranks. The crushed didn’t even have the time to scream.

Orders ran up and down the elf ranks and the first half of a dozen line of elves drew their swords, pulled up their shields, and started out as the following ranks crouched close behind them, bearing long halberds and glaives.

The demon horde charged..

“This way, if you would please.”, said the platoon leader and led Cora and her friends into the tent at the top of the hill.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

The tall elf guard in purple mantle opened the tent’s flaps for the company, then, without a word, turned and left for his post.

Although the inside of the tent was dimly lit, it appeared to be surprisingly comfortable and richly decorated. The ground was covered with a thick, red carpet that had elegant designs inlaid in it, barely a shade or two darker, or lighter than the base red. Many embroidered tapestries hung on the inside of the tent. There were two comfortable looking divans, many stools, and a large, portable table placed at the far end, covered with parchments, maps, markers, quills, and writing feathers.

A young, beautiful young elf girl slept peacefully on one of the divans. She had a striking figure, full and healthy. Her face had soft features; smooth skin, rich, vibrant, inviting lips, long eyelashes and brush free, slightly wavy, honey-colored hair and she was sleeping in her tight, elf woven lorica.

Cora heard a stifling sound from the other end of the tent, and for the first time, she saw the elf lord, sitting behind the portable table.

Cora did a double-take and silently ‘woa’ed for this was the most beautiful face in a living being that she had ever seen. She just stared at the elf lord..

 

“So, the Celestials have sent another batch of messengers.”, said the elf lord, in a barely hidden contempt. He had a beckoning voice, rather masculine and resonant but somehow musical in nature. If Cora heard this voice in any other male, she would likely have snorted. With this elf, however, it felt ‘just right’.

“A tundra elf barbarian, a hobbit from Bowling Hills by the looks of it, a half-demon and a deep gnome..”, he said.

“It seems the greats above shall not even bother to hide their pun!”

Cora and Brom bowed before the elf lord.

“We have been sent to right a wrong by the Seers of the Star Watchers, my lord.”, Cora said, in her soft, somewhat throaty voice.

And right then, Seressa and Arcantonic both produced something made from fine leather and folded from their belts, flipped them open, and showed the elf lord, a strange, arrogantly carved badge.

The elf lords eyebrows shot up.

“And what business interests does the Academy of Melshieve have here, in this blasted, forsaken battlefield?”, he said in a voice that sounded more tired than of any particular interest.

“Academy business.”, Seressa replied curtly, which was very much unlike her.

“We two are here to observe and preserve.“, added Arcantonic, in a similar curt tone.

“Of course you are..”, replied the elven lord bitterly. “Couldn’t have sent a few of your airships..”

“We are here only to observe and preserve.”, Seressa repeated her pair, speaking with a kindlier voice this time.

“I see.. You are free to observe. There will be no preserving done here today, or anytime soon, I am afraid. The situation stands thus; we are surrounded and outnumbered at a critical level. We can barely open small gaps in the enemy lines at the cost of too many lives that I’d care to count. A few months ago, we sent word to Koruxan, Vodgar, Palantine, and Durkahan pleading for their support. So far, we only have a quarter half of Arashkan forces here, dwarven armored platoons from Scowling and Elder Hills, wood elf support from Dim Woods, druids from Ritual Forest, and gnome sappers from Tinker Hills and Silent Hills.”, said the elven lord quietly.

He paused for a bit as if to gather his thoughts, took a deep breath, and continued.

“We had a great start. Our.. our own rangers kept on harassing the enemy lines from the sides and managed to get to their rear as well. We held the enemy at bay for three years and made them pay a good price for every step they took in any direction. But that was up until some two months ago. Our gnome sappers discovered something we never expected. Turns out, while we were entertaining ourselves up here, they were diligently digging miles and miles of tunnels right under and around us..

We destroyed all the tunnels we found, but not soon enough. And now, they are all around us and their numbers have been growing steadily every day.

For weeks we send messengers to the other cities and yet, no one has responded. I am afraid, we will not last the month. Enemy warlocks have warded the area, making it impossible for us to open portals for new troops to teleport in or take our wounded out, not to mention near to non of our summoning spells work, hence we can get the support of neither the elementals nor the fey.

I will be honest with you. You are not the first Celestial messengers that have arrived here. There were six other groups, though never this many at once. You are the seventh group and they all said it was their destiny to right a wrong. I hope your prophecy was better than theirs.”, he said in the same tired voice and Cora finally recognized the nuance.

The elven lord wasn’t just tired. His was the voice of a man who had lost all hope. It was a defeated man’s voice.

Cora felt a lump at the pit of her stomach.

And she felt a vast sympathy for this beautiful elf.

“If it is possible to reach these people, we shall..”, she said in fierce determination.

The elf lord looked up at Cora and for the briefest of moments, a smile appeared in his handsome face.

“I had heard our long lost brothers and sisters up in The Great Northern Tundra’s never gave their word for simple tasks. They gave them only for the worthy ones.. and always kept them. Had I, but a thousand like you..”

Cora tried very hard not to, but failed.. and blushed.

 

Just then, the tent flaps opened and an elf runner dashed inside and in a rushed, terror-stricken voice he said, “My Riverin Grandaleren. Themalsar approaches from the south..”

“What?”, said the elf lord in a shocked voice. “How?”

“By ships. He landed troops to the south by ships!..”, said the runner, his face even more drawn now.

“My Lord, they come!”, he whispered.

 

Riverin Grandaleren’s shoulders slumped. He turned to the four standing before him.

Cora’s mind reeled..

‘Riverin?’

That was a very old elven name for ‘prince’. It had never really been used by her people, only ‘Rive’ which meant something along the lines of ‘king’ or, more like, ‘chieftain’..

‘Good Heavens..’, she though. This was no mere elf lord. This was ‘her times’ Ri Grandaleren Feymist of the legendary Bari Na-ammen himself..

..and since he was warring this Themalsar, it had to mean, they had been sent back some 820 years, to the first Battle of Themalsar, as the humans called it..

It was better known among elves as;

“Maeth -o Nev Evan escence”

BATTLE OF NEAR EXTINCTION..

 

Some innate instinct also prompted Cora that they were at the very northeast edge of the Ritual Forest and that meant; just to their north was the Trapped Mountains.

Her mountains..

And just beyond that, her Ironfrost..

It was still there, ‘now’..

Her mother hadn’t been born yet, but her father had. He would be younger than she was now.. but alive..

None of her friends would be around for at least seven hundred years yet, but her home, her Ironfrost would be there.. Now..

For the first time since the death of her beloved father, her beautiful mother, her friends, and her people, the true impact of her loss hit her.

Cora Sleet’s eyes teared and silently, she mourned for Ironfrost and everything that it meant and encompassed for her.

It was so damned close. It was ‘this’ close.. Within her grasp to go, and to see.. And perhaps even to..

..reclaim.

 

If she could just go there, and perhaps warn them of their coming annihilation, even at the cost of being branded as a mad woman..

A hard two weeks trek right now would get her there —much less if she left alone! Yes, these strange ‘soft’ people had fought alongside her, but she owed them nothing..

Certainly not her Ironfrost..

 

And that is when it hit Cora; she was not with them because of some untold, unnamed or unpaid debt. She was with them because this was her future. This was her now and there really was no going back. These strange, soft, very much unbarbaric people were her new friends..

Her new family.

Her new.. Ironfrost!

And as if on cue, a small, warm, delicate hand reached up to her and held hers.

She looked down to see Brom Bumblebrim looking up to her, his eyes also glistening. He smiled at her and kindly patted her hand, squeezed it once, and let it go..

Yep..

This was her new Ironfrost, alright..

 

Brom, her talkative little brother who never shut up. Tonic, her grumpy little baby sister who hadn’t yet gotten passed her ‘NO’ phase, and Seressa, her other sister.. the odd one in the family. Every family had one of those, right? She had been the odd one in her family, hadn’t she? Many people had said so.. Yes, she certainly hadn’t been odd at Seressa’s level, nor had she ever worn laced, pink, almost see-through.. things! But there really was no scale for odity, was there? The moment you stepped out of the boundaries of common, you were odd.

And now she was given the new position as the eldest sister. Seressa had merely swooped down and happily claimed her abandoned seat!

Here, some eight hundred years in the murky mists of a forgotten time, in one of the bloodiest battlefields in known history, up against impossible odds, Cora Sleet had found her new family, and in doing so, she found herself.

 

GO.. NOW.. Our time is up. If Themalsar gets here, we will lose any chance to break any openings for you.”, said the prince harshly. He turned to the runner. “Get Selvius Brightleaf, my general, and Aramlerien, my master wizard here immediately. Then go and ask Master Cathber Gwet’chen Bolgrig, the head of the druid groves and General Drills, the gnome sappers’ general, if they would be so kind as to join us. Send for Decona Dwarwic, the dwarven dreadnaught leader as well. We will need her ‘meatgrinders’ sooner than planned.”

The prince paused for a notable breath.

“Please inform Archangel Priceptine of the situation and ask him if he would grace us with his presence and wisdom..”, he added somewhat grudgingly.

“At once, my Riverin..”, the runner bowed and dashed back out of the tent.

“Well, I suppose this was a short-lived encounter.”, Grandaleren said, with an ironic and bitter voice. “I would know your names if you would honor me.”

“No!”, jumped in Seressa. “No names.. I am sorry Riverin of Bari Na-ammen. But those are the rules; under no circumstance may our names be revealed nor recorded!”

“It appears the academy has an answer for everything. Just no solution. So be it. You will be noted as ‘a tundra elf’, ‘a hobbit’, and ‘an academy pair’ who were here to observe and preserve! Now, go..”

Cora and Brom bowed once more to the Prince of Bari Na-ammen and turned to leave.

 

And that is when Cora realized something else;

The beautiful elf girl sleeping on the divan in her linen-like lorica had not moved, at all..

In fact, she was not breathing.

 

The hoarse voice of the prince of the high elves came from behind them.

“Selendenien Sindarin.. My sister. She.. she was killed late last night by Themalsar himself. Her life ebbed away by Malocchio, an entropy death curse, particular to his master.. She was the heart of High Woods and the jewel of Bari Na-ammen. The Sunlight of Selendenien shall never bless this world again..”

Riverin Grandaleren choked.

“Now please.. Go.. Give this man a few moments of peace to grieve over a beloved one..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

The company moved silently and swiftly, hidden among burly dwarves and nibble gnomes.. That had been the plan; if they were to escape through the encircling army, they would have a better chance with the dwarves and gnomes, in particular, since the enemy was seeking high elves..

..And they had to use the tunnels dug by the gnome sappers.

Seressa had given one look at the small, tight, gnome size tunnels and groaned.

“Ow bugger..”, she’d said, “..not again!”

That had cheered Tonic a bit.

 

For three days, they ran, hid, slid, rolled, and tumbles through dark, musty, stuffy tunnels, and then over and under heavy brush and mud and reached somewhere near a cluster of rolling hills known as Ogre’s Foot, at which point they got ambush by half the ogre population living in the hills.

 

“Here..”, said a young, handsome gnome; the captain, of the gnomic company and the de facto leader of the dwarven contingency, as he handed a sealed, rolled-up parchment to Arcantonic. “..if you ever manage to get the chance, give this to my father please.”

Arcantonic just stared at the gnome boy.

“Who the hell are you and why are you giving this to me? You don’t even know me..”, she inadvertently blurted out.

Seressa smacked her forehead with her hand.

If the handsome gnome was taken aback by Tonic’s language or her brute attitude, he showed it with a dazzling, infectious smile.

“I, the hell, am Prince Gordigon Tinkerdome. Son of King Drine Tinkerdome and the apparent heir to the throne of Silent Hills.”, he said.

 

Arcantonic ogled at the gnome.

All things considered, he was a rather handsome devil. Pretty, even.

If the gnomes smile was dazzling, however, it certainly flew right past the gnomic girl standing before him.. and the infection failed all efforts on her as well.

 

“It is likely this is where you and your friends will depart, as we are surrounded, outnumbered and outsized, but not quite bested. We need to make enough of a ruckus here, so they won’t go looking for your, there!“, he said pointing at the general direction of Dim Woods.

“Hence, it is unlikely any of us shall survive. You, on the other hand, must, my lady!”

Arcantonic ogled at the gnome..

..some more!

Somewhere deep inside her mind, a squeaky, irritated voice said, “Did you.. Did he just ‘lady’ us?”

“Thought I’d give you this letter to be handed to my father, in case of an unexpected demise on my part, and if you would, I would also like to have your name, my lady, and your hand, of which, I promise, I shall keep only one, though I would very much like to keep both..”

“Yep..”, the squeaky voice in her mind confirmed. “..the idiot just ‘lady’ed us —again! And he wants our hand. Why does he want our hand?”

“I.. I can’t give you my name. That.. that is forbidden. And what do you want my hand for? Are they dirty?”, stammered Tonic as she blushed with a tone of pink that would have made her pair proud.

“Oh, for everything that’s good and not..!”, exclaimed Seressa with an exasperated voice, and smacked her forehead with her other hand..

Brom snickered from the side and Cora just stared at Tonic like she was some kind of strange contraption and she just couldn’t figure out what its purpose was.

“I do not know.”, smiled the gnome prince. “Hard to see from here. Must look at it from a closer angle.”

Whatever was going through Tonics mind at that very moment, it was hard to say.

Her face, however, said ‘What the hell kind of an idiot is this?’

Or perhaps, ‘Why is it always the weird ones?’

 

The prince reached out, took the little gnome girl’s hand, gracefully bent over and..

Seressa held her breath.

 

Brom bit his knuckles.

 

Cora cocked an eyebrow and eagled down on them..

 

..And Tonic smacked the prince of the gnomes..

..over the head..

..with her wrench!

 

WHAT THE HELL IS THIS?!“, she blared. “MY HANDS ARE DIRTY AND YOU WANT TO SNIFF THEM? WHAT KIND OF AN IDIOT ARE YOU?

With that, she stomped off..

 

The combined company of gnomes and dwarves burst out in gleeful laughter as the prince picked himself off the ground, very much dazed, obviously in pain and thoroughly embarrassed, he said “I suppose, I had that coming.. But wow, that there is one blazing girl and very hard to get; the best kind there is.. Too bad my times up. I would have loved to have stolen a kiss of ‘farewell to life’ from a girl as beautiful and fiery as her..”

The laughter died and every dwarf and gnome picked up their weapons and shields.

“Dwarves at the center. Sappers cover the flanks.. and careful with the mortars and the gnowitzers.. I want carpet-bombing thirty paces in front of the dwarves at all times. No need to be shy with the ammo.. Artificers, with me.. Boomsticks at the ready..”, he barked his orders.

Prince Gordigon Tinkerdome, son of King Drine and apparent heir to the throne of Silent Hills gave the still scowling Tonic one last, toothy glance than shrieked like a hawk.

“CHARGE!”

 

 



Ri:
elvish for king.

Rise: elvish for queen.

Riverin: elvish for prince (usually used for the likely future Ri).

Riserin: elvish for princess (usually used for the likely future Rise).

Selendenien Sindarin: one of the three children of the current king of the high elves of Bari Na-ammen, Ri Lienierre Moonlight. The eldest of the three is High Lady Angrellen Sunsear, followed by Riverin Grandarelen and the youngest, Ranger Marshal Selendenien Sindarin (Sunlight).

Malocchio: ‘Evil Eye’, in Italian. In-game terminology, an evil, forbidden, very destructive, and an almost always deadly spell. Anyone caught casting or possessing the spell is instantly executed in the Kingdom. Requires a complicated ritual to cast. The end result can vary depending on how it was cast, the intensity of the intent of the caster, and how badly the caster wants the intended to die. The end results can change from something as simple as a heart attack to causing the heart to physically explode, ripping open the rib cage of the person..