Showing: 1 - 4 of 4 RESULTS

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” IX

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” VI ‘in
devamıdır..

 

 

15.07.7591 B.Y.S (-16 Yıl)
Temmuz ortası.
Ritual Ormanları..

 

Yaşlı adamın aradığı şeyi bulması biraz zaman alır. Aslına bunun için tanıdığı küçük fey’lerden yardım istemek zorunda kalır zira genç hobbit isteyerek olmasa da, istemeyerek hafif bir ‘ayak’ izine sahiptir.. Parmak boyunda kanatlı küçük fey perileri yaşlı adamın etrafında uçuşurken büyük bir işi başarmış olmanın verdiği mutlulukla vızıldarlar. 

“Onu buldum, Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig!”, diye sivrisinek gibi tiz bir sesle çığlar bir tanesi.

“Onu önce ben gördüm, Whimsi Lola!”, diye cızıldar bir diğeri.

“Ahahahahaaa.. İkinizde hatalısınız..”, diye gülmeye başlar üçüncüsü.

“Nedenmiş o?”, diye hayretle sorar Whimsi Lola..

“Çünkü ben onu ikinizden bile önce gördüm!”, der gururla üçüncüsü.

“Aslına sen de hatalısın Biberbell!”, der dördüncüsü.

“Nedenmiş o?”, diye hayretle sorar Biberbell..

“Çünkü senden önce ben gördüm!”, diye güler dördüncüsü Biberbell’e..

 

..ve aralarında kavga etmeye başlarlar!

 

Yaşlı adam esefle elini yüzüne götürür, sonra derin bir nefes alır.

“Hanımlar.. Beyler.. Lütfen.. Sizler gibi olgun ve yetişkin fey’lere hiç yakışmıyor bu didişmeniz..”

“Ama önce ben gördüm!”, diye tekrarlar kendisini Whimsi Lola.

“Hayır ben gördüm!”, der diğer üçü koro halinde..

 

..ve tekrar kavga etmeye başlarlar.

 

“Whimsi Lola, Biberbell, Kindernest ve Little Dimple! Hepinize şeker sözü vermiştim, öyle değil mi?”, diye sorar yaşlı adam.

“EVET!”, diye haykırır dördü de birden.

“O zaman senden başlayalım Biberbell. Ne gördün?”

“Ayak izleri.. Çok küçük, muhtemel bücür bir şeye ait. Ama dwarf değil. Onların ayakları devrilmiş kütük gibi! Elf de değil. Onlarınkiler çok ince.. İnsan hiç değil, çünkü onlarınkini bulmak için bizi çağırmazdın! Evet. Kesinlikle farklı bi şeyin ayak izleriydi bunlar..”, diye mutlu bir şekilde vızıldar Biberbell.

“Ne oldu peki ayak izlerine?”, diye sorar yaşlı adam.

“Ne mi oldu? Hiç bi şey olmadı.. Öylece duruyorlardı..”, der Biberbell aklı biraz karışmış bir ifadeyle.

“Nereye gidiyorlardı ayak izleri?”, diye biraz daha açıklamalı sorar yaşlı adam.

“Uhhmm.. Öylece duruyorlardı, Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig.. Ayak izleri sahibi olmadan hiç bi yere gidemezler ama ki!”

“Şapşal!”, der Whimsi Lola, Biberbell’e..

“Neden ki?”, diye sorar peri ona hayretle.

“Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig, ayak izleriyle ilgilenmiyor. Nereye gittikleriyle ilgileniyor!”, diye küçümseyen bir ifadeyle bakar ona Whimsi Lola.

“Nereye gittiği gördün mü peki?”, diye sorar yaşlı adam.

“İşte tam şuraya!”, der Whimsi Lola ve doğuya işaret eder.

“Güzel—”, der yaşlı adam ve o istikamete doğru yürümeye başlar.

“—Sonra şuraya.”, der ve güneye işaret eder.

“Teşekkür ederi—”, der yaşlı adam.

“—oradan da şuraya..”, der ve eliyle geniş bir daire çizerek batıyı, sonra da kuzeyi gösterir.. ve tekrar doğuya işaret eder.

“Sen tam bi aptalsın, Whimsi Lola.. Kumse Böceği kadar aklın yok senin!”, der Kindernest, ve Whimsi Lola’ya acımaklı bir ifadeyle bakar.

“Alındım.”, diye somurtur Whimsi Lola.

“Sen ne gördün peki?”, diye sorar yaşlı adam.

“Ayak izleri her yerde, Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig. Avımız pek kurnaz çıktı. Ahahahahaa.. Ama beni kandıramadı. Ayak izleri bir kokarcaya tesadüf etmiş. Aralarında muhteşem bir mücahele gerçekleşmiş ve sanırım kokarca kazanmış!”, der Kindernest gururla.

“Hmmm.. Bunu duyduğuma.. üzüldüm.. yada sevindim..”, der yaşlı adam. “Ayak izleri nereye gitti muharebeden sonra?”

“Bilmem. Ortada kızgın bi kokarca vardı Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig!”, der parmak kadar peri, bu her şeyi açıklıyormuş gibi.

“Sizler..”, der Little Dimple ve üçüne de tiksintiyle bakar. “Üçünüzün de 3 puanlık zekanız var!”

 

Bunun üzerine üçü de düşünceli bir ifadeyle susup hesap yapmaya başlarlar.

 

“Bu o kadar da kötü değil ki.”, der Biberbell. “9 puan eder!”

“Hayır şapşal!”, der Kindernest. “36 eder bence!”

“Ahhaaa.. neden sizin puanlarınız o kadar düşük belli oluyor!”, diye ünler Whimsi Lola.

“Nedenmiş?”, diye sorar ikisi de.

“Çünkü 9 da değil 36 da.. TAM 333 EDER!, diye sırıtır ikisine de..

Little Dimple ağzı açık bir şekilde üçüne de bakakalır..

“Sen ne buldun, Little Dimple?”, diye pes etmek üzere olan bir sesle sorar yaşlı adam.

“Ben bunların ayak izlerinin peşine takıldığını görününce peşlerinden gitmedim çünkü üçü de aptal bunların!”, der bilmiş bir ifadeyle.

“Ne yaptın peki?”, diye sorar küçük bir umutla yaşlı adam.

“Ben mi..?”, der Little Dimple. “Ben onların geri döndüklerinde kendilerini rezil etmelerini bekledim.. Nasıl? Haksızmıymışım?”

 

Yaşlı adam, Efendi Cathber, hiç sesini çıkarmadan kemer niyetine beline bağladığı sicimden sarkan küçük keseciklerden birisine uzanır ve içinden dört adet limon, ahududu, çilek ve nane şekeri alır ve tekrar didişmeye başlayan küçük, parmak boyundaki perilere uzatır.

Dört peri de serçe ‘cık’laması gibi küçük birer çığlık atıp şekerlere dalarlar.

Dördü de bir avuca sığacak fey tarafından imha edilmiş Cathber, aradığı şeyi kendi kendisine bulmak için yola koyulur.

 

“Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig.”, diye seslenir, ağzı gözü mora boyanmış ve yapış yapış olmuş Whimsi Lola.

“Cathber, kafî..”, der yaşlı adam.

“Neden? Artık Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig değil misin?”, diye hayretle sorar Whimsi Lola.

“Ne vardı, Whimsi Lola?”, der bezmiş bir sesle Cathber.

“İlgini çeker mi bilmiyorum ama, aha şu tarafta oturmuş ağlayan küçük bi çocuk vardı..!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bulunması hiç de kolay biri değilsin, delikanlı.”, diye homurdanır yaşlı adam. “Ve bunun bana ne kadar pahalıya mal olduğunu söylemeyeceğim bile.” 

Brom Bumblebrim, gözlerini siler, burnunu çeker, boğazını temizler ve..

..öylece çömdüğü ağaç kütüğünün üstünde kıpırdamadan oturmaya devam eder. Birkaç defa akıllı bir şeyler söylemek için yeltenir ama akıllıca hiçbir şey gelmez aklına.

Geldiğinde de söylemek istemez..

“Sorun değil, sorun değil. Önemli olan seni sağ salim bulmuş olmam.”, der Efendi Cathber ve gelip kendisi de devrilmiş kütüğün üstüne oturur, sakince uzun, ince bir pipo çıkartır, belindeki sicime bağlı keseciklerden birini aralar ve içinden çıkardığı tütünü pipoya doldurur. Tütünün kafi derecede sıkışmış olduğunu kontrol etmek için birkaç defa içine çeker, sonra sessizce bir şeyler mırıldanır ve pipo tütmeye başlar.

Uzun bir süre yaşlı adam ve genç hobbit sessizce otururlar ve genel anlamda ‘hiçbir şeyi’ seyrederler.

Neden sonra genç hobbit tekrar boğazını temizler ve boğuk bir sesle mırıldanır.

“Senin pipo kullandığını bilmiyordum, Efendi Cathber.”

“Aaaa.. Evet.. Bilmiyor olman normal, zira çocukların yanında kullanmıyorum. Kötü etki oluşturmasın diye..”, der yaşlı adam ciddi bir ifadeyle.

“Ne değişti?”, diye sorar genç hobbit.

“Sen..”, der yaşlı adam. “..bana ‘büyük’lerin oyununu oynadığını gösterdiğinde..”

Genç hobbit bıyık altı yapılmış bu iltifata bir şey söylemez.

“Hikayende boşluklar var olduğunu görmek çok da zor değildi. Ama itiraf edeyim, delikanlı, bunların daha ziyade kimseyle paylaşmak istemediğin, bir goblin fosseptik çukurunda saklanmak zorunda kalmış olmak gibi utanç verici şeyler olabileceğini düşünmüştüm. Titania? TITANIA?!“, diye hayretle söylenir yaşlı adam. “Bırakın kendisini görüp konuşmuş olmayı, bir çok ölümlü onun varlığından bile haberdar değil.”

“Keşke benim de hiç haberim olmamış olsaydı..”, diye mırıldanır Brom.

“Neden? Bu büyük bir onur.”

“Onurun bana bir faydası yok, Efendi Cathber. Onurun, kaybettiğime de bir faydası yok..”

 

“Sen kaybettiğinin, gerçekten gittiğini mi sanıyorsun?”, diye sorar yaşlı adam.

 

“Gitmedi mi?”

 

“Gidenlerin de kaybolduğunu mu düşünüyorsun?”, diye devam eder Cathber. “Kaybettiğimizi sandığımız şeyler, sadece merkezimizde kendimiz olduğumuz sürece gitmiş olurlar. Merkezimizde gittiğini düşündüğümüz kimseler olduğunu farzedersek, sence gerçekte kim gitmiş oluyor, o zaman?”

 

Brom başını kaldırır ve alık alık yaşlı adama bakar.

 

“Merkezimize onları, sevdiğimizi söylediğimiz kişileri koyduğumuzda, gerçekte biz onlardan gitmiş oluyoruz.. Peki onlardan biz gittiğimizde, kayıp mı olmuş oluyoruz? Bana hala buradasın gibime geliyor Efendi Hobbit, zira burada değilsen, ben kendi kendime konuşuyorum şu anda ve açıkça da bir deliyim! Yaşlılara ‘deli’ demek, ayıptır..

 

Brom, acayip bir şey yemiş gibi bir ifadeyle yaşlı adama bakar.

Efendi Cathber ise kıkırdar.

“Hadi kalk. Yola koyulsak iyi olacak. Hava kararmadan arbalet mesafesinden çıkmış olmak istiyorum”, diye sırıtır, genç hobbit’e.

“O kadar kızdılar, demek!”, der Brom homurdanarak.

“Uhhmm.. Kızmak.. oldukça hafif kalıyor. Ben olsam, ağızdan köpürmek, yemekhaneyi yerle bir etmek, masa-sandalye ele geçirilebilecek ne varsa paramparça etmek —gibi ifadeler kullanırdım. Ama bunların hepsi olumlu sonuçlar. Bir dwarf kızdığında sessizce duruyorsa bu iyi değildir.”

“Neden?”

“Kızdığı şeyi içine atıyor demektir. Bu sağlıklı değil.. Bizim için..”

“Margaret hanım sözünde duracak mı?”, diye sorar Brom.

“Evet. Annem sözünde duracak, çünkü sözünden döndüğü duyulmuş değil!”, diye neredeyse hırlar bir ses ve arkalarından ayak sesleri yaklaşır.

“Shit!”, diye küfreder genç hobbit.

“Makul, ama isabetsiz!”, der bir başka ses ve buna bir üçüncü ses kıkırdar.

 

Dridges Motherswolfie, Britney ve Dritmey Tosser ikizleri eşliğinde yaklaşırlar.

“Benimle ağız dalaşına geldiyseniz, hiç havamda değilim.”, der Brom kaşları çatılı bir şekilde. “Bana dalacaksanız, buna hemen başlayın, zira sizinle hiç uğraşacak halde değilim!”

 

Dridges olduğu yerde durur.

İkizler de küçük kız kardeşlerinin arkasında dururlar.

Üçü de kaşlarını çatarak küçük hobbit’e bakarlar.

 

“Bende ‘Efendi Cathber’ var. İstediğiniz kadar kaşlarınızı çatabilirsiniz.”, der Brom alt çenesini öne çıkartarak!

“Hadi yaa..”, diye söylenir yaşlı adam.

“Dwarf’lar hakkında gerçekten kötü ve hor şeyler düşünüyor olmalısın, Efendi Hobbit.”, der en sonunda Dridges.

“Dwarf’lardan sadece kötü ve hor şeyler gördüm, Dridges hanım.”, diye cevabı yapıştırır Brom.

Dridges durur. Sonra derin bir nefes alır ve sakin bir sesle konuşur.

“İlk karşılaşmamızda doğru davranmadım, Efendi Hobbit. Özür dilerim. Geri almam mümkün değil. Ama almak isterim; Ben Argail Smitefast kızı Margaret Madish kızı Dridges Motherswolfie..”, der sessizce.

“Ben de Argail.. Off yaa.. Onunkiyle aynı işte.. Son kısmını Britney Tosser diye değiştir, yeter!”, der Britney.

“Benimkini de onunkiyle aynı yap. Hatta sonunu bile değiştirmene gerek yok, ‘B’ yerine ‘D’, ‘N’ yerine ‘M’ koy, yeter..”, der Dritmey.

“Burada ne işiniz var?”, diye sorar yaşlı Cathber.

“Aslında birkaç tane işimiz var, Efendi Cathber. İlki, gideceğiniz belirli bir mesafeye kadar size eşlik etmek, ikincisi, kız kardeşlerimizden ikisini bulamıyoruz. Onları arıyor olacağız. Üçüncüsü ise biraz daha kişisel.. Efendi Hobbit’in.. bizler hakkındaki oluşmuş yanlış izlenimlerini.. belki düzeltebilmek..”, diye sıkılgan bir ifadeyle mırıldanır Dridges.

“Pratik ve alicenap bir yaklaşım.”, der Efendi Cathber. “Annenin haberi var mı peki burada olduğunuzdan?”

Dridges biraz daha sıkılgan bir ifadeyle cevap verir.

“Biz.. Uhhmm.. Merkeze bildirdik.. Eminim onlar da anneme bildireceklerdir.”

“Yürü, kız.”, diye dürter Britney, ikizini. “Annemin mevcut halinde bizi burada bulmasını mı istiyorsun?”

“Bence Brit haklı. Buradan ivedilikle tüysek iyi olacak.”, der Dritmey ve tedirgin bir ifadeyle arkasına bakar.

“Efendi Cathber, isterseniz bu konuşmanın devamını sonraya bıraksak.. Örneğin iki gün kadar sonraya!”, der Dridges ve ikiz kız kardeşleriyle beraber koşmaya başlarlar.

“Gençler.. ve yaptıkları akıl almaz şeyler..”, der yaşlı Cathber esefle ve Brom’un omzuna dokunur, ve dwarf kızların arkasından yürümeye başlar.

Brom Bumblebrim, tam bir dakika boyunca olduğu yerde durur..

“Lanet olsun..”, diye hışmeder..

..sonra o da kızların arkasında koşmaya başlar.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yani birisinin yaptığını bütün bir halka mı mal etmemiz gerekiyor, Efendi Brom? Bu halkın tamamına haksızlık olmuyor mu?”, diye sakin bir şekilde konuşur kamp ateşinin başında Dridges Motherswolfie. 

Brom sesini çıkarmaz.

En başta bunun akıllıca olabileceğini düşündüğü için bu taktiği kullanmayı tercih etmiştir ama Dridges ısrarlıdır. Aslına bakılırsa Dridges hem ısrarlıdır, hem de inatçı, dik kafalı, dediğim dedik, söylediğini sonuna kadar savunan, sonu geldiğinde de vurup öldüren, sonra da öldüğünde emin olmak için birçok defa daha vuran bir kızdır.

Sorun; kız öldüğünden bir türlü emin olamadığı için konudan geriye kalan cesedi gömmektense, vurmaya devam etmektedir!

“Bana destek olun, kızlar, haksız mıyım?”, diye, yetmiyormuş gibi bir de ikizleri de işin içine katmaya çalışır. Neyse ki Efendi Cathber’in bilgeliği, Dridges’in inadından daha engindir ve ne zaman kamp kursalar, yaşlı adam yorgunluktan şikayet edip, hemen gidip yatmayı tercih eder.

Brom, oturduğu yerde ‘uyuya kalmış’ taklidi yaparsa bununla paçayı yırtıp yırtamayacağını düşünür.

“Bana bakma.”, der Britney. “Ben önüme silahla biri çıkarsa, önce vurup, sonra soru sormayı tercih ederim.”

“O ne dediyse..”, diye Dritmey’de ikizini destekler.

Dridges buna da alınmaz, sükunetini koruyarak konuşmaya devam eder.

“Annem sözünde duracak ve kendisine verilen süre içerisinde Gulls Perch’e gidecek ve orada kendisine verilecek ceza her ne ise, buna da katlanacak. Bir anneden daha fazla ne istenebilir ki?”, diye söylenir. “Bizler de, bize gösterilen yere bir tane karakol kuracağız ve dönüşümlü olarak nöbette duracağız. Sanıyorum on beş günde bir gerçekleşir bu dönüşüm. Daha azı pratik değil, daha fazlası ise erzak sorununu doğurur.”

“Hmm hıh..”, diye muallak bir ses çıkartır Brom.

“Sonra da sanıyorum ağabeyim için bir ferman çıkartılacaktır. Belki Palantine’dan kafa avcıları bile çağrılabilir. Bu işi kendi içimizde halletmeyi tercih ederdim ama zaten dışarı saçıldı..”

“Hmmpphh..”

“Ardından ben Niketix’e dedim ki, ‘Torkan’a ilgin varsa git söyle. Seni beğendiyse gelsin ve annemden istesin. Güçlü ve niyetli mi diye, annemle babamın yaptığı gibi aranızda bi dövüş yaparsınız, ikiniz de hoşnut olursanız, bu iş tamamdır!”

“Hpphhnnmm…”

“Efendi Brom!”, diye fena alınmış bir şekilde ünler Dridges.

“Hhıh? Ne?”, diye kendine gelir Brom.

“Beni dinlemiyorsunuz bile..”, der kız.

“Ben.. evet.. dinlemiyordum..”, diye itiraf eder genç hobbit.

“Sizi anlamıyorum, Efendi Brom..”, diye inler kız.

“Neden? Neyimi anlamıyorsunuz?”, diye sorar Brom.

“Gösterdiğim bütün çabaya rağmen, sizin gösterdiğiniz ilgisizlik, hayret verici..”, der Dridges.

“Hanımefendi..”, der Brom bezmiş bir sesle. “Sizin ilgi göstermeniz, benim de aynı şeye benzer bir ilgi göstermemi gerektirmiyor. Sizi ben çağırmadım, kendiniz geldiniz. Dahası, son altı gündür durmaksızın bana bir şeyler anlatıp duruyorsunuz. Ama anlamadığınız şey, benim söylediklerinizle ilgilenmiyor olmam. Bunun anlaşılmayan tarafı nedir? Bir şeyi yeterince ısrar etmeniz halinde bir savaşı kazanabilirsiniz ama bu bir savaş değil, ortada da bir ordu yok. Anneniz de, sizler de onurlu olabilirsiniz —kendinizce.. ama en nihayetinde bu beni ilgilendirmiyor. Sizin onurunuz, yada eksikliği, benim sorunum değil, sizin sorununuz. Bunu anlamanız gerek.”

Dridges bozulur.

Fena halde.

Kızcağız gerçekten bu inatçı hobbit’in gönlünü alabilmek için sağlam çaba göstermiştir, ama belli ki bunun için 1 yıl, 6 ay ve 28 + birkaç gün geç kamıştır..

“Onu.. O kızı.. Gerçekten sevmişmiydiniz?”, diye sorar beklenmedik bir şekilde.

“Bunun sizi ilgilendirdiğini pek sanmıyorum, Dridges hanım.”, der Brom resmi ve soğuk bir ifadeyle.

“Susacağım, Efendi Hobbit. Ama bana onu anlatırsanız. Susacağım ve bir daha da açmayacağım bu konuyu..”, der kız samimi bir ifadeyle.

Brom’un bu konuyu kimseyle konuşmak gibi bir niyeti yoktur.. Hele bir dwarf’la.. Ama tam bunu ona söyleyecekken, küçük çadırında uyumuş olması gereken yaşlı Cathber’ın paslı sesi duyulur.

“Muhteşem Gökler adına, evlat. Anlat da sussun artık!”

İkizler ‘fırk’lar.

Brom uzun bir süre sessizce önündeki ateşe bakar.

 

Neden sonra ağzından,

“Aremela Berrybush..”

..kaçar.

 

“Bambaşka bir varlıktı. Saf bir hayal gücü, tertemiz bir kalbi, güçlü bir farkındalığı ve sessiz bir sevgisi vardı.. Nasıl anlatsam.. ‘ılık’ bir ruhtu onunkisi.. Ne soğuk ve mesafeli, ne de yaklaştığında yakan cinsten.. Dokunuşu da kalbi gibiydi.. Huzur veren, ama aynı zamanda süzülen.. Devamını isteten.. Sanki çölün ortasında, kurumuş dudaklara dokunan ilk yudum gibi.. Ve her zaman ‘mutlu’ idi. En kötü anımızda, canımızın en acıdı zamanlarda bile.. Mutlu ve hayat dolu. Şekere bandırılmış çilek gibiydi. Enfes ve.. tarifsiz..

Yanında olduğu ve olmadığı arasındaki fark, o kadar hissedilirdi ki..

Eksik kaldığım yanlarımı yüzüme vurmadığı gibi, kendi zayıflıklarını da benden saklamadı çünkü kendisinin, benim zayıflıklarımı örteceğine güvendi. Tıpkı kendi zayıflıkları konusunda onun da bana güvendiği gibi.. Boş bir kupayı dolduran şerbet gibiydi.. ama doldurduğunda, kupanın varlığına anlam veren bir şerbet..

Sonra.. birden alındı elimden.. Avucumdan akan suyu tutmaya çalışır gibi tutunmaya çaşıltım ona ama akıp gidiverdi..

Bunun.. hangi kısmını anlamanı bekleyebilirim ki? Hangi ceza, hangi karakol, hangi ferman telafi edebilir ki bunu, Dridges hanım? Senin söyleyebileceğin ne olabillir ki beni iyi hissettirsin? Onun yokluğu karşısında dwarf’lar için ne hissettiğimin gerçekte ne önemi olabilir ki?

Özrün, haklın ve onurunuz için gösterdiğin çabaya ilgisiz kaldığımı söylüyorsun. Aremela Berrybush yok artık ve senin halkın da, onurunuz da umrumda değil..”

 

Brom Bumblebrim ateşin başından kalkar ve sessizce kendi küçük çadırına gider.

 

“Wow.. Eridim, kız..”, der Dritmey.

“Wow.. Aynen..”, diye mırıldanır Britney.

“Ben..”, der ve tökezler Dridges.

“Annem bundan bulsun bi tane bana, anında satarım seni, kız!”, der Dritmey.

“Oha..”

“Buna ‘şah-mat’ derler, kızlar. Bir ozana, elinden alınmış sevgisini soramazsınız. Bu ahmaklığı yaptığınız anda, onun duyguları ve sözleri altında ezilmeyi de hakketmiş olursunuz. Şimdi gidin ve yatın, bu yaşlı adam da uyusun artık!”, diye Cathber’in paslı sesi gelir çadırından.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bu olayı takip eden günler, inatçı bir sessizlik içerisinde geçer ve Efendi Cathber bu acıklı duruma ‘sesini’ çıkarmasa da, yüzündeki ciddi ifadeden, onunda mutlu olmadığı bellidir. Genç Brom ise olaya mutlu yada mutsuz, herhangi bir gözle bakmaz. Kararlı bir umarsızlıkla yoluna devam eder.

Sessizliğe sadece ikizler pek uyum sağlayamazlar. Sanki arada bir neden sessizce yürüdüklerini unutmuşçasına, sonu kıkıdılarla biten bir şeyler konuşurlar.

Onuncu güne gelindiğinde yeni bir fırtına, beklenmedik bir hızla oluşmaya başlar ve Efendi Cathber kızlara durmalarını ve kendilerine gösterilen yerde beklemelerini söyler.

İkizler bunu sorgulamazlar ama Dridges bunun nedenini sorar.

“Çünkü, sevgili Dridges, Efendi Brom ile yapmamız gereken bir iş var.”, der Cathber.

“Ama neden? Bizim yapamayıp da onun yapabileceği ne olabilir ki?”, diye kaşlarını çatarak sorar Dridges.

“Çok şey var, sevgili Dridges.”, diye cevap verir yaşlı adam sabırlı bir şekilde.

“Ne gibi mesela?”, der dwarf kız inatçı bir ifadeyle.

“Sanırım bunun cevabını birkaç gün önce verdi sana..”, diye taşı gediğine koyar Efendi Cathber.

Driges susar.

Asık bir suratla kız kardeşlerinin yanına gider.

“Kızım, her şeye de bulaşman gerekmiyor.”, der Britney.

“Aynen..”, diye katılır Dritmey. “..Onların bizim her işimize karışmaları halini düşünebiliyor musun?”

Britney kıkırdar.

“Görmek isterdim ama..”

“Neden bizi dışlıyorlar ki?”, diye alınmış bir ifadeyle sorar küçük kız kardeşleri.

“Dridges..”, der Dritmey. “Sen gerçekten iyi niyetli ve harika bir kızsın. Ama daha gençsin, halkımız dışında neredeyse hiç başkalarıyla karşılaşmadın ve onlarla doğru dürüst bir iletişimin olmadı, dolayısıyla bazı şeyleri bilmiyorsun ve anlamıyorsun.”

“Aynen..”, diye onaylar Britney.

“Ne gibi?”, diye daha da alınmış bir şekilde sorar Dridges.

“Ne gibisinin bir önemi yok, ve zaten olayın püf noktası da bu. Şu anda sen bizim komutanımızsın. Onların değil. Ne Efendi Cathber’e, ne de Efendi Brom’a emir verebilirsin.”, diye açıklamaya çalışır Dritmey.

“Evet.”, diye onaylar Britney.

“Onlara hiçbir emir vermedim ki.”, diye itiraz eder Dridges.

“Dahası..”, der Dritmey ve devam eder. “Her ikisine de, nezaketen bir şeyin sebebini sorman dışında, hiçbir konuda sebep göstermelerini talep edemezsin. Bunu anlıyor musun?”

“O ne dediyse..”, der Britney. “Ayrıca şu gördüğün karabulutlar sana ne söylüyor?”

“Yağmur yağacağını?”, diye azıcık hicveder Dridges.

“Bu doğru.”, der Britney. “Bizim üzerimizde ne var peki?”

Dridges bir elindeki çelik çerçeveli kalkana, diğer elindeki enli kılıca, giydiği örme çelik zırha, sonra da ablalarının ellerindeki koca balta ve onların üzerindeki zırhlara bakar ve ayılır.

“Aynen..”, der Dritmey. “Her ne yapacaklarsa, bunu o fırtınanın içinde yapacaklar. Bize açıklama yapmaları gerekmiyor çünkü biz gerçekte onların grubunun bir parçası değiliz. Kendi kendimizi, muallak sebepler göstererek onlara yamadık. Bize, ‘gidin artık’, derlerse de gitmez durumunda kalırız. Bunu dememelerinin tek sebebi de gösterdikleri nezaket.”

“Tamamen..”, diye ikizini onaylar Britney. “Sen iyi niyetlisin ama bazen biraz falza zorluyorsun. Her şey zorla düzelmez. Efendi Hobbit’in bizimle olan sorunu ‘varlığımızla’ değil, ‘yokluğumuzla’ hallolacak bir durum, gibime geliyor.”

“Hiçbir şey yapmayacak mıyız yani?”, diye sorar Dridges.

“Yaptık zaten.”, der Britney.

“Aynen..”, diye onaylar Dritmey. “Onlara eşlik etme sebebimizi söyledik. Ortada olmayan tehlikelere karşı onları koruduk ve özrümüzü diledik. Sonuç itibariyle Efendi Brom’un özrümüzü kabul edip etmemesi tamamen ona kalmış.”

“Akıllı konuştun, kız.”, der Britney.

“Aynen..”, der Dritmey.

 

Tam o sırada ileriden, kara bulutların olduğu yerden beklenmedik bir ışık harlaması, hemen ardında da keskin ve dehşet bir patmala sesi gelir..

..üç dwarf’da, gökten inen dev bir yumruğun kendilerini yapıştırmış gibi yere çakılırlar.

 

“Kör oldum!”, diye panik içerisinde çığlık atar Britney.

“Sağır oldum!”, diye inler Dridges.

“Aynen..”, diye bağırır Dritmey!

 

Efendi Cathber topallaya zıplaya yürüyüşüyle, Brom da elinde tuttuğu, daha yeni ‘çarpılmış’ yıldırım asasıyla geri döndüklerinde üç kızı da yere yapışmış, gözleri kamaşmış, kulakları sağır halde bulurlar. Yaşlı adam alt dudağını büzüştürerek yığılıp kalmış kızlara bakar.

“Sanki uyarsamıydık?”, diye mırıldanır.

Brom ise pis bir sırıtışla süzer ıslak toprakta kıvranan dwarf’ları ve..

“Çaylaklar!”, diye güler acımasızca.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Gerçekten uğramak istemediğinden emin misin?”, diye sorar yaşlı Cathber. “Serenity Home naif bir kasabadır. Huzur içinde yaşamak isteyen herkese de kapıları açıktır. Kendisiyle tanışma fırsatım olmadı ama, kandan bıkmış bir ork bile varmış orda. Demircinin yanında, sabahtan akşama kadar demir dövmekten de mutluymuş. Başta biraz yadırganmış ama kendi halinde, sessiz, sorun çıkarmayan ve, inanabilirsen, oldukça da nazikmiş. Senin gibi zeki bir hobbit için burası iyi bir tercih.” 

“İlgin için teşekkür ederim, Efendi Cathber.”, der Brom. “Ancak huzur kişinin içinde varsa, nerede yaşadığının pek az önemi olabilir. Bunu Serenity kasabasını ve çevresine sağladığı huzuru küçümsediğimden değil, benim daha gidip görmem gereken yerler var olduğunu hissettiğim için söylüyorum. Belki bir gün yolum düşer ve uğrarım buraya..”

“Yine kendi aralarında biz yokmuşuz gibi konuşuyorlar.”, diye alınmış bir şekilde söylenir Dridges. 

“Demek kabul ettin en sonunda..”, der Cathber mutlu bir şekilde.

“Efendi Cathber ve Efendi Hobbit’in, ikimiz arasındaki konuşmalara burunlarını soktuğunu görüyor musun hiç?”, diye sorar Britney.

“Anlamadım?”, der Brom.

“Hayır görmüyorum. Kim ikinizin dırdırı arasına girmek ister ki?”, diye sorar Dridges.

“Efendi Brom.. Lütfen..”, der yaşlı adam.

“O ayrı bir mesele ve konumuzun da dışında.”, diye cevap verir Dritmey sırıtarak.

“Belki.. Olabilir.. Daha tam emin değilim..”, der Brom.

“Aynen..”, diye kıkırdar Britney.

“Gezdiğin ve gördüğün, diyeceğim ama sanki her geçen gün bana daha çok; ‘Gönderildiğin ve gösterildiğin’, gibi gelen olaylardan sonra, emin olman için daha neyi beklediğini merak ediyorum..”, der Efendi Cathber nazikçe.

“Hayret verici bir şekilde samimiler.”, der Dridges düşünceli bir şekilde. “Rivayetlere göre Efendi Cathber kimseyle özel bağ kurmazmış. Çok uzun yaşayan insanlarda oluşan bir sorun bu sanırım.”

“Haklısın. Muhtemelen.. Ama haklı olmakla bu olası gerçeğe boyun eğebilmek, iki tamamen farklı şeyler.”, diye cevap verir genç hobbit.

“Bence bizi dahil etmiyorlarsa, bunun bir sebebi olmalı.”, der Dritmey.

“O da var.”, diye makul bir şekilde kabul eder yaşlı Cathber.

“Evet.”, der Britney. “Efendi Cathber bize nazik davranıyor ama sorumlulukları, yalnızlığını aşıyor. Ve hiçbirimiz bunu anlayacak kadar para almıyoruz!”

“Hadi geri dönelim..”, diye önerir genç Brom. “Bu konuşma fazla karıştı birbirine..”

“Aynen..”, der Dritmey.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

İzci Efendisi Davien.”, diye nazikçe selamlar yaşlı Cathber, uzun boylu, yakışıklı, sarı-kumral saçlı half-efl’i. “Görüşmeyeli biraz zaman oldu.”

Küçük grup Serenity Home kasabasının uzak tarlalarınının kıyısından teğet çizmeleri üzerine beş gün geçmiştir ve üç dwarf kız akıllanmış olarak güvenli bir mesafede beklerken, yaşlı Cathber ve genç hobbit bir fırtına daha avlamışlardı. Sonra, genel yön olarak doğuya, ormanda zigzaglar çizerek yollarına devam etmişlerdi.

Bu süre boyunca aralarındaki kasılmış hava biraz olsun yumuşamıştı. Bunun en belirgin sebebi, Dridges’in sözünde durması ve ikizlerin anlatacak çok hikayeleri olmasıydı. Belli ki bu iki kız gerçekte kaş çatıp, balta sallamak kadar dedikodu, abuk hikaye ve kıkırdamayı sevmekteydiler. Beraberlikleri o kadar uzun olmamış olsa da Brom ikizlerden hoşlandığını kendi kendisine itiraf eder. Gerçekte genç hobbit’in Dridges’le de bir alıp veremediği yoktur ve kız önceki ısrarlı halini bırakınca, onun da cana yakın, samimi ve doğal bir cazibesi olduğunu kabul eder. Üç kız, hobbit’in içini döktüğü o geceden sonra, askeri bir imtina ile her akşam kamp yerini önceden hazırlamışlar, ateşi yakmışlar ve yemeği de pişirmişlerdi. Üç dwarf da, yük olmak değil, sessiz bir anlaşma varmış gibi kendi yüklerini çekmeye başlamışlardı. Dahası, genç Brom bunu çok daha sonra fark edecektir, kızların imtina ile seçtikleri kamp noktaları ‘kolay müdafaa edilebilir’ yerlerdi ve kendi aralarında dönüşümlü olarak da nöbet tuttuklarıydı!

Gün içerisinde de Dridges onlara hep yakın bir mesafede dururken, ikizler ise gittikleri yol boyunca, ellerinde dev baltalarıyla, kendi özel zigzaglarını çizdikleriydi.

İşin bir başka ilginç yanı da, üçü arasında kimin ne yapacağına her zaman Dridges’in karar vermesiydi. Ve kız bu durumu kendi çıkarına kullanmamış, ablalarından istediği herşeyi önce kendisi denemiş, güvenliğini ve pratikliğini sınamış, ancak ondan sonra onları bir emir olarak vermişti. Brom hayretle kızın devamlı ne nasıl optimize edilebileceği üzerine kafa yormasını, akşam olduğunda ve kamp kurulumu ve yemek işleri bittiğinde, kızın küçük papirüs parçalarına, üstüne fevkalade muntazam dörtgenler, halkalar ve uzun, yön çizgileri çizişini seyretmişti.

Genç hobbit bir gece dayanamamış ve sormuştu kıza ne yaptığını..

“Bu, dört kol saldırı düzenidir. Buna karşı kullanılabilecek müdafaa taktikleri oldukça sınırlıdır; düşman sana ne atarsa dişlerini sıkarsın ve düşmanın sana atabileceği etkili cephanenin, senin adamlarından önce bitmesini umut edersin.. Ben buna karşı uygulanabilecek etkili, can ve mal kaybı açısından düşük masraflı, optimal bir kuşatma kırıcı taktiği geliştirmeye çalışıyorum, Efendi Brom.”

“Yaaa..”, diye anlamış gibi başıyla onaylamış, muallak bir cevap vermiş.. ve tüymüştü Brom. Kim bilir.. Kız o karma karışık şemayı anlatmaya karar da verebilir di, genç hobbit’e!

Bu süre içerisinde Brom aklına takılan bir başka mevzuyu konuşmak için Efendi Cathber’a yanaşmıştı ama bunu, fırtına avına çıktıklarında, dolayısıyla yalnızlarken sormuştu.

“Onlara söylemedin.”, der Brom.

“Neyi kime söylemedim?”, diye sorar yaşlı adam.

“Fırtınada ne yaptığımızı..”

“Aaa.. Hayır söylemedim ve senin de bundan kimseye bahsetmemeni rica edeceğim.”, diye temkinli bir şekilde cevap verir Efendi Cathber.

“Neden? Güvenilir kızlar, gibime geldiler.”, der Brom hayretle.

 

“Onların sadakatlerini sorgulamıyorum, Efendi Hobbit. Ama ve en nihayetinde geri döndüklerinde üstlerine gördüklerini rapor etmek zorunda kalacaklar ve birincisi, burunlarının dibinde böylesi yıkıcı bir potansiyelin olduğunu öğrendiklerinde, kendileri de aynısından isteyecekler ve ben, bana verilmiş kalan günlerimi fırtına peşinde koşarak geçirmek istemiyorum. İkincisi, bunu sadece Heavens Hand için yapıyorum çünkü orada gerçek ihtiyaç var. Üçüncüsü ise, kızlar.. ve muhtemelen rapor verecekleri şahıslar güvenilir olsalar da, o kadar bin dwarf’un hepsinin aynı oranda ağızlarını sıkı tutmalarını beklemek iyimser bir şekilde ‘hayal perestçe’ bir beklenti olurdu. Dahası, bize bahsedilen baskın, biraz fazla iyi planlanıp uygulanmışdı. Baskını yapanların, vardiyalardan ve muhafızlardan haberdar oldukları belliydi. Bunun en belirgin göstergesi, çalınan belgelerin nerede olduklarını bilmeleriydi.. Orasının ne kadar büyük olduğunu düşününce, bunu görmesi çok daha kolay oluyor..  Bunları bize söylemediler tabii, ama söylemelerine de gerek yoktu, öyle değil mi? Bu yüzden Elder Hills’e ilk vardığımızda o kadar hırçın ve paranoyak davrandılar..”

 

Efendi Cathber’in bu sonuç odaklı, pragmatik ve birazda ürkütücü yorumu, genç hobbit’in dünyada olup bitenleri görebilmesi açısından iyi bir ‘çuvaldız’ etkisi yapmıştı.

 

“Merhaba, Efendi Cathber. Evet, sanırım en son görüşmemiz üzerine iki yıl, dört ay ve bir kaç gün geçmiş olmalı..”, diye yüzünde mutlu ve muallak bir ifadeyle cevap verir İzci Efendisi Davien.

“Davien..”, der yaşlı Cathber. “Sanırım, dedikten sonra bu kadar kesin bir süre veremezsin.”

“Özür dilerim. Etrafımdakiler, biraz aptal olduğumu düşününceler hepimiz daha mutlu oluyoruz.”, diye cevap verir Davien ciddi bir şekilde.

Efendi Cathber kıkırdar.

Brom’un ise tek kaşı kalkar ve hayretle izci efendisine bakar zira bir yıl kadar önce, haydut kampında onu ilk gördüğünde, kendisi de onun biraz saf ve.. uhhmm.. aptal olduğunu düşünmüştür.

“Moorat bunu biliyor mu?”, diye sırıtır Cathber.

“Bildiğini sanıyor. Ama onun bildiğini benim bildiğimi sandığını sanmıyorum!”, diye cevap verir İzci Efendisi Davien aynı ciddiyetle.

Yaşlı adam tekrar kıkırdar.

“Ne işin var burada peki?”

“Sizi bekliyordum, Efendi Cathber. Yaşlı Tapınak Baş Muhafızı Demos Lightshand, bir görü uykusuna yattı ve sizin olacağınız yeri gördü rüyasında. Beni çağırıp seni bulmamı ve Oger’s Foot’a gitmeniz gerektiğini söylememi söyledi..”, der Davien yine muallak ifadesine bürünerek.

Buna tek kaşını kaldırarak cevap verir Cathber.

“Elçiye zeval olmaz. Bana sizi bulup bunu size söylemem istendi, o kadar.”, der izci efendisini.

“Ne kadar vaktim var?”, diye sorar yaşlı adam canı açıkça sıkılmış bir şekilde.

“Demos bu konuda pek bir şey söylemedi. Ama sorunun oradaki oger’lerin matronu ile alakalı olduğu izlenimini edindim.”

“Demos’un Oger’s Foot ile ne gibi bir alakası olabilir ki? Onun ilgi ve yetki alanı içerisinde bile değil..”, diye burnundan solur yaşlı adam.

“Değil zaten. Ama oger’ler bazı saldırılarda bulunmuşlar ve sanıyorum yaşadıkları tepelerin darlığından şikayet ediyorlarmış.”, der Davien. “Şerif Standorin’in kılıç eli kaşınmaya başladı yine ve Serenity Home Belediye Başkanı Yuleman, oger’lerle yeni bir çatışmanın başlamasını istemiyor. Olaylar ivme kazanamadan belki siz müdahale edebilirsin diye sizi bulmamız istendi. Moorat izcileriyle seni aramaya gittikten sonra ben de Demos’a gittim ve seni bulması için ondan ricada bulundum. Bu şekilde ormanı bir ucundan diğerine koşmak zorunda kalmamış oldum.”, der Davien ve sırıtır. “Moorat eli boş döndüğünde yüzündeki ifadeyi görmek ilginç olacak!”

“Ne kadar vaktim var?”, diye sorar Cathber. “Elimde bitirmem şart olan bir işim var ve onu yarıda bırakamam..”

Davien omuzlarını silker.

“Bu ay sonuna kadar bir şeyler yapılmış olsa iyi olur. Yoksa Şerif adamlarını —ve bizleri toplayıp Oger’s Foot’a yürüyecek.”

Yaşlı Cathber burnundan solur.

“Standorin’i severim. Ama her şey, her zaman kılıçla çözülemez..”

“Size katılıyorum, Efendi Cathber. Çoğu zaman oklarla çözülebilir!”, diye ciddi bir ifadeyle cevap verir Davien.

Yaşlı adam ona fena pis bir bakış atar.

“Hey!..”, der Davien sırıtarak. “Ben sadece aptal bir izciyim..”

“Serenity Home’a geri dön ve Yuleman ile konuş. Beni bulduğunu ve işi halledeceğimi, ama bunun için bir aydan daha fazla zamana ihtiyacım olduğunu söyle. Dediğim gibi, elimde bitirmem gereken bir işim var ve onu yarıda bırakamam.”

Tam o esnada çalılar büyük bir gürültüyle açılır ve küçük, sıska bir kız koşarak gelir yanlarına. Kızın, uzun koyu kahverengi saçları, masmavi gözleri ve uçları hafif sivri kulakları vardır. Kızın üstünde, belki daha o sabah temiz ve pek şirin olan elbisesinin her yeri yırtılmış, üstü başı toz, toprak ve çamur içerisindedir ve elleri, kolları ve sıska bacakları da yara ve berelerle doludur!

Kız nefes nefese kalmış bir şekilde söylenir.

“Koştum, İzci Efendisi Davien amca! Ve hepsinden de önce buldum!”, der ve sırıtarak küçük yumruğunda sımsıkı tuttuğu, içi saman çöpleriyle dolu pis bir çorabı gösterir.

“Küçük Laila!”, diye ünler Davien. “Senin ne işin var burada?”

“Bu sabah, izci acemilerine bu çorabı ilk bulanın, sizin çırağınız olmayı hakkedeceğini söylediğinizi duydum. Bütün izci acemilerinden önce buldum ve getirdim!”, der küçük Laila gururla sırıtarak.

“Bu harika bir beceri. Beni ormanın ortasında nasıl buldun peki?”, diye hayretle sorar Davien.

“Bu beni biraz düşündürdü çünkü sizi bulamazsam, çorabı bulmuş olmamın bir anlamı kalmamış olacaktı, onun için önce sizi bulmalıydım İzci Efendisi Davien amca. İzci Acimelerinin yanından ayrıldıktan soran sizin Demos babamızı ziyaret ettiğinizi gördüm ve belki o bilir diye gidip ona sordum. Demos babamız da bana sizin nerede olabileceğinizi söyleyince ben de koşup çorabı aradım ve onu da buldum. Sonra da buraya koştum!”, diye nefes nefese anlatır kız..

Davien, ağzı açık bir şekilde kızın pratik, çözüm odaklı düşünme şekline hayret eder.

 

Yaşlı Cathber kıkırdar.

“Küçük kız, senin Moorat’e çektiğin numarayı sana yapmış!”

Brom ‘fırk’lar.

Arkada bekleyen üç dwarf kız ise alık alık küçük, sıska kıza bakarlar.

 

“Bence bir sonraki İzci Çırağına, potansiyel olarak da gelecekteki İzci Mareşaline bakıyoruz.”, der Efendi Cathber.

Küçük Laila’nın yüzü güneş gibi aydınlanır ve daha da gururlanarak sırıtır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bu hiç iyi bir zamanlama olmadı bizim için, Efendi Hobbit.”, der yaşlı Cathber kaşları çatılı bir şekilde. “Sanıyorum biraz acele etmemiz gerekecek ve..”

“Ve?”, diye sorar Brom.

“Ve korkarım birlikteliğimizin de sonuna yaklaşıyoruz..”, diye bitirir yaşlı adam yüzünde mutsuz bir ifadeyle.

Genç Brom hayretle yaşlı Cathber’e bakar.

“Neden ki?”, diye sorar ister istemez. “Fırtına avıyla işimiz bittiğinde, Oger’s Foot’a yine beraber gideriz.”

“İlk girişimiz sadece bir ziyaret idi ve gerçekte Reise Grulganiste’nin de üstü kapalı uyarısıydı. Belli ki durum göründüğünden çok daha ciddi ve her ne kadar becerikli olsanız da, Efendi Brom, kızgın oger’ler bir hobbit için sağlıklı bir yer değil. Oğlu Cabot eline geçen her fırsatı değerlendirmek isteyecektir ve inan bana, o vahşinin eline geçen bir fırsat olmak istemezsin!”, der Efendi Cathber fena kızmış bir şekilde.

“Demek beraberliğimiz sona erecek.”, der Brom boğuk bir sesle.

“Beraberliğimiz asla sona etmeyecek, delikanlı. Sadece birlikteliğimiz sonra erecek.”, diye cevap verir yaşlı adam nazikçe.

“Aradaki farkı göremiyorum, Efendi Cathber.”, der genç hobbit kırık bir ifadeyle.

“Aradaki fark; sevgi, saygı ve dostluk ile ayrılmamızda, Brom Bumblebrim. Ve beraberliğimiz süresince paylaşıp bir birimize kazandırdıklarımızda.. Ve doğrusunu söylemem gerekirse, ki söylemekte hiçbir maruzat görmüyorum, ben çok şey kazandım, daha da çok şey öğrendim.”, der Efendi Cathber.

“Benden ne öğrenmiş olabilirsiniz ki?”, diye sorar Brom.

 

“Yalnızlığın, sandığım kadar eğlenceli ve tatmin edici olmadığı öğrendim. Yediyüz küsür yıl kadar geç olsa da bunu fark etmiş olmam bence önemliydi. İnsan, yeterince yalnız kalınca, zamanla başkalarına ‘harcanabilir’ gözüyle bakmaya başlayabiliyor. Özellikle de benim yüklenmeyi seçtiğim sorumlulukları göz önünde bulundurduğumuzda.

Ve benim evimi tamir ederek, bana evimin.. ve Tamara’mın sıcaklığını hatırlatmış oldun. Geri dönüp baktığımda, sevgilim ve eşim Tamara’nın asla benim hayatımı bu şekilde geçirmiş olmamı taship edeceğini düşünüyorum. Evet, bazı şeyler benim için artık çok geç artık. Bir eş ve çocukların —içinde mutlu insanların olduğu bir ev.. Ama en azından evime geri döneceğim ve döndüğümde de içinde en az bir kişi, tam olarak mutlu olmasa da, mutmain olacak.

Bu kulağa sadece küçük bir avutma gibi gelebilir. Ama, ve gerçekte bu farkın ne denli büyük olduğunu da sadece senin gibi bir hobbit fark edebilirdi, ve önemli olan da bu..

Ve son olarak, insan benim kadar uzun yaşayınca, görülebilecek her şeyi gördüğünü, bilinebilecek her şeyi öğrendiğini, duyulabilecek de her şeyi duyduğu yanılgısına düşebiliyor. Sen, Efendi Brom, bu yaşlı adama, ölmeden önce bu konuda ne kadar da yanılmış ve eksik olduğunu göstermiş oldun.. Bunun kıymetinin bir karşılığı yoktur!”

 

Brom Bumblebrim, yaşlı adamın bu itiraflarını biraz sevinç, ama daha çok garip bir iç burukluğu ile dinler, zira Efendi Cathber’in söyledikleri şeylerin hepsi, yaşadığı o uzun hayatın sonunun da yaklaştığını ima etmektedir.

 

“Bana ağıt yakma, Efendi Hobbit. Ağıt, bir kaybın göstergesidir. Ben, uzun ve dolu bir hayat yaşadım. İstediğim şeylerle dolu değildi belki ama, yine de, ve en azından başkalarının mutlu, sağlıklı ve en önemlisi de; güvenli bir şekilde yaşamaları için uğraştım. Bana ağıt yakarsan, bütün emeklerime de ağıt yakmış olursun.. Hadi gel.. Burnum yeni bir fırtına kokusu alıyor..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

11.09.7591 B.Y.S (-16 Yıl)
Eylül ortası.
Sonsuz Beyaz..
(Büyük Kuzey Tundraları)

Genç Brom’un, yaşlı Cathber’le vedalaşması acıklı bir sahnedir ve ilginç bir şekilde de genç hobbit’le ilk karşılaştıkları o ıslak gecede, Arashkan ırmağının kıyısında kamp kurduğu yerde gerçekleşir.

 

“Sevgili Brom.. Seni ilk aldığım yere tekrar bırakıyorum.. Sana acılarını unutmanı söylemeyeceğim. Bunu senden isteyemem.. ve açıkçası istemem de. Bizi biz yapan kazançlarımız değil, kayıplarımızdır, zira bir şey bizim için bir kayıp ise, o şey bizim için değerlidir. Seninle geçirdiğim ayları unutmayacağım ve seni her zaman sevgiyle hatırlayacağım.”

 

Brom ne kadar istediysede, bir türlü ağzından bir şey çıkmamıştı. Sadece dolu gözlerle yaşlı adama sarılmış ve öylece adamın uzaklaşmasını seyretmişti.

Dridges ve ikizler de bir kenarda durmuş göz yaşları içerisinde yaşlı adamın gidişini izlemişlerdi.

 

O akşam Dridges, Britney, Dritmey ve Brom sessiz bir kamp kurarlar ve pek az konuşup erken yatarlar.. En azından Brom ve ikizler yatar. Üç kız, kendi aralarında belirledikleri sıralamaya göre Dridges nöbette durur.

Brom sabah ilk ışıkla uyandığında, kahvaltının çoktan hazır olduğunu görür ve burnunu büzüştürür, zira niyeti kendi yoluna, kuzeye doğru koyulmaktır ve bunu da yalnız başına yapmak niyetindedir..

Genç hobbit kahvaltısını yaptıktan sonra Dridges’e döner.

“Sizler ne yapmayı düşünüyorsunuz? Ben kuzeye gideceğim.”, der sakince.

“Bu hayret verici!”, der Dridges mutlu bir şekilde. “Zira biz de kuzeye gideceğiz..”

Brom kaşlarını çatar.

“Ben bayağı kuzeye gideceğim.. Çok kuzeye..”

“Sorun değil, Efendi Brom. Biz de muhtemelen biraz daha fazla kuzeye gideceğiz.”, diye gülümseyerek cevap verir kız.

Brom, daha bi çatar kaşlarını.

“Sizin ne işiniz var kuzeyde?”

“Britney, kız kardeşlerimizin izlerine rastladı geçen gün. Onların peşinden gidiyor olacağız. Beraber gitmemizi istemiyorsanız, bunu açıkça söyleyebilirsiniz, Efendi Brom, alınmamaya çalışırız..”, der Dridges güzel gülümsemesini sergileyerek.

Yandan ikizler kıkırdar.

Brom kaşlarını daha bi çatmak ister ancak tampon çoktan duvara dayanmıştır! Kızlar, kendisinin onlara ‘git’ diyemeyecek kadar nazik olması üzerine plan yapmışlardır ve aynı planla onu köşeye sıkıştırmayı da başarmışlardır.

Kızlar gerçekten bazen fena pislik yapabilen varlıklardır!

Genç hobbit sesini çıkarmadan küçük çadırını toplar ve sırt çantasına tıkıştırır.

Kampı dağıtan ikizler de hazır bir şekilde beklerler ve Dridges’in bir işaretiyle ikizler önden koşmaya başlarlar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bir açıdan genç Brom’un üç dwarf kız kardeşle olmuş olması iyidir. Kendi evindeyken yalnız takılmış olması onu fazla rahatsız etmemiştir bugüne kadar ama zaten kendi küçük dünyasını doldurduğu sıcak şöminesi, annesinin yadigar fincanları, tüten çaydanlığı, mutlu kurabiyeleri, kitapları, Lir’i ve..

“Muhteşen Gökler adına!”, diye ünler Brom. “Hayatımı hoşuma gittiğini düşündüğüm ve bana keyif veren eşyalarla doldurmuşum ve gerçekte yalnız, zavallı bir hobbitmişim!”

“Efendim?”, der Dridges hemen arkasından.

“Uhhmm.. yok bişi..”, der Brom hemen, ve biraz da utanarak.

“Benimle konuşabilirsin, biliyorsun, değil mi? Seni yargılamam, seni ısırmam, seni horlamam.. Aynı istikamette gittiğimiz günlerimiz sona erdiğinde de zaten bir daha görüşme ihtimalimiz de olmayacak, dolayısıyla yapmayacağımı söylediğim şeyleri yapsam bile sana ne zararı dokunabilir ki?”, diye sorar kız.

“Isırma kısmı hariç.”, der Brom.

“Isırma kısmı hariç..”, diye onaylar Dridges. Sonra muzurca gülümser. “Ama duyduğum kadarıyla bazı erkekler bundan hoşlanırlarmış..”

“Bazı kızlar da hoşlanırmış!”, der ikisinin de arkasından bir ses —Britney.

“Ben hoşlanırım.. Beni istediğin zaman ısırabilirsin, Efendi Hobbit!”, der onun da arkasından Dritmey!

 

Brom kaçar!

 

Ve arkasından kahkahalarla.. ve acımasızca ikizlerin güldüğünü duyar.

“Siz ikiniz..”, der Dridges esef dolu bir sesle. “Adam olmazsınız!”

“Adam neden olalım ki?”, diye sorar Britney.

“Aynen..”, diye onaylar Dritmey. “Neden adam olalım ki? Bak.. adam kaçtı!

 

“Onların kusuruna bakma.”, der Dridges, tıkanmış hobbit’e yetiştiğinde. Kızın üzerinde kalkanı, iri, enli kılıcı ve ağır örme zincir zırhı olmasına rağmen Brom’un peşinden koşmuş ve tıkanmış olmak bir yana, nefes nefese bile kalmamıştır. “Eğlenmeyi seviyorlar ve canları sıkıldı, o kadar. Şimdi düşündüm ve sebebini anladım sanırım.”

“Ne.. neyin sebebini anladın..”, der genç hobbit soluk soluğa.

“Biz bir şeylerle karşılaşırız diye devamlı nöbet ve devriye yapıyoruz gece gündüz ama bir kaç hayvan dışında hiç bi şey yok! Bunun sebebini anladım sanırım..”, der kız.

“Neymiş sebebi?”

“Efendi Cathber.. Kaç yüz yıldır bu ormanları bi aşağı, bi yukarı dolanıyor ve sanırım bundan dolayı da ‘tehlikeli’ pek de bir yaratık yok ormanda.. Var olanlar da kendilerine çeki düzen verip kimseye bulaşmıyorlar.”, diye açıklar Dridges. “Ama bu konumuzun dışında sanırım. Biz senden ve anlatmak istediğin şeylerden bahsediyorduk.”

“Biz böyle bir şeylerden mi bahsediyorduk?”, diye hayretle kıza bakar Brom.

Kız bir omzunu silker.

“Bahsetmek üzereydin.. ikizler gelmemiş olsalardı.”

Brom ‘fırk’lar.

Bu kız gerçekten ısrarlıdır.. ve tuttuğunu bırakmaya da niyeti yoktur.

Genç hobbit önündeki seçenekleri değerlendirir; ya kızı öteleyecek ve gereksiz yere kalbini kıracak, yada konuşacak ve hiç olmazsa başından ‘güvenli’ bir şekilde savacak.

Bununla beraber Brom, kızın asabi biri olduğuna inanmaz. İnatçı, dik kafalı, ısrarcı, çabuk alev alan, evet.. Ama asabi yada kontrolden çıkabilecek biri değil.

Pes etmişçesine derin bir nefes verir Brom.

“Hayatım.. Geri bakıp düşündüğümde ne denli boş olduğunu anladım. Az evvel ünlediğimde bunu fark etmiştim.”

“Bana boş biri gibi gelmedin, Efendi Brom.”, der kız samimi bir sesle.

“Brom.. sadece Brom, kafî.. Ben sanıldığı kadar efendi değilim.”, der Brom.

“Peki o zaman, Brom.. Ama sana bu şekilde sadece sen istediğin için hitap edeceğim. Efendi olmadığına inandığım için değil.”

“Bunu da nerden çıkartıyorsun? Sana efendi olduğum izlenimini hangi ara verdim?”, diye sorar genç hobbit.

“İlk karşılaştığımızda.. Beni yerin dibine geçirdiğinde..”, der kız sessizce.

“Seni yerin dibine geçirdim ve sen benim ‘efendi’ olduğumu o zaman mı anladın?”, diye alık alık bakar kıza Brom.

“Evet. Beni yerin dibine geçirdin çünkü tanışmamızdan önce sebeplerin vardı. Tanışmamızda ise ben de sana zaten var olan sebeplerini destekleyecek her malzemeyi verdim ve bunun karşılığında da hakkettiğimi aldım. Ama sen beni yerin dibine geçirmekle yetindin. Beni göme de bilirdin ama bunu yapmadın. Nerede durman gerektiğini bildin. Gerçekte efendi biri olduğunu işte o zaman —daha doğrusu üzerinde biraz düşününce anladım, zira iş bana kalmış olsaydı, ben kendimi çoktan gömmüş olurdum.. “, der kız biraz utanmış bir şekilde.

 

Brom’un tek kaşı ister istemez kalkar.

Kızın bakış açısı, açıkçası biraz çarpıktır.. ve fazla iyimserdir.. Ama oradadır ve ikizlerin onun için ‘gerçekten iyi niyetli bir kız’ olduğuyla ilgili söylediklerinin belki de boş olmayabileceğine ayılır.

 

“Beni hala kazanmaya mı çalışıyorsun, Dridges hanım?”, der gülümseyerek.

“Ben sana Brom diye hitap edeceksem, sanıyorum Dridges de kafî gelecektir. Ancak asıl konumuza dönersek, neden kendi hayatının boş olduğunu düşündüğünü merak ediyorum. Beraber geçirdiğimiz bu bir ayda öğrendiğim kadarıyla ta Bowling Hills’den buraya kadar yürüyerek, beklenmedik bir çok şeyi görerek ve daha da çok şeyi yaşayarak gelmişsin. Benim gördüğüm sadece iki yer var; Scowling Hills —ki orası doğduğum yer, ve Elder Hills, eğitim aldığım yer..”

“Neden bir taktik generali olmaya karar verdin?”, diye sorar Brom.

“Ben vermedim. Dedem bu kararı verdi ve bana, halkımızın ve geleceğimizin buna şiddetle ihtiyacı olduğunu söyledi. Dedem ‘öylesine’ konuşan biri değildir ve bir anda üstüme böyle bir sorumluğu yükleyince, bana da kabul etmekten başka pek de seçenek kalmamış oldu. Gerçekte ben resim çizmeyi çok seviyordum ve hepimizin aldığı genel savaş eğitimi dışında da kılıç kullanmak gibi bir niyetim de yoktu. Ben.. kan dökmeyi sevmiyorum.. Başkasının yüzünde acı gördüğümde bu beni rahatsız ediyor.. Ve birilerine rica da bile bulunamıyorum artık çünkü herkese emir vermem gerekiyor.. Şimdi ise kendi öz ablalarıma emir vermem bekleniyor benden. Bunun bana ne kadar ağır geldiği ise hiç sorulmadı bile. Ablalarımın bundan mutlu olmaları ise daha da ağırıma gidiyor. Hiçbir kız, ablalarına emir vermemli..”

“Deden, Efendi Argail, biraz fazla mı ciddiye alıyor bazı şeyleri?”, diye kenarından sorgulamaya çalışır Brom.

 

“Önceleri ben de öyle düşünüyordum. Ama geçtiğimiz yıllarda, aldığım eğitim sürecinde, bize gelen istibaratlarda ve özellikle de bize karşı yapılan baskında, gerçekte onun kendisini ne kadar gemlediğini düşünmeye başladım. Bizler güzel ve rahat ortamlarda yaşamaya alışmışız. Halbuki bunun bizim çabalarımızla hiçbir ilgisi bile yok. Efendi Cathber, dedem.. ve unutulmuş birçok büyük insan, dwarf, gnome ve elf’lerin yapmış oldukları büyük fedakarlıkların üzerine oturmuş, onların canları ve kanları pahasına verdikleri emeklerin keyfini çıkartıyoruz, o kadar. Ve dedem haklı.. Bir şey gerçekten yaklaşıyor.. Büyük bir şey.. İsimsiz ve gözün göremediği bir şey. Bunu sadece çok, ama çok küçük bilgi kırıntılarını bir araya getirdiğimizde görebiliyoruz. En azından çok azımız. Ben daha göremiyorum. Sadece o şey, her ne ise, içimi ürpertiyor o kadar. Gün geldiğinde, kılıcımı, kalkanını, zırhımı ve zamanla alacağım madalya ve apoletlerimi bir kenara atıp, tekrar resim çizeceğim. Ama önce bunu hakketmem ve gerekli güvenli ortamı da hazırlamam gerekiyor..”, der Dridges.

 

“Biraz karanlık bir tablo bu, sanki.”, diye söylenir genç hobbit.

 

“Karanlık zaten. Ama biz de zaten buna karşı hazırlık yapıyoruz. Diğer ırklar ne yapıyorlar bilmiyorum. Ama biz —ki burada ‘biz’ derken, sadece dwarf’ları kastetmiyorum, Ritual Ormanlarında yaşayan herkes, Serenity Home, Tinker Hills, bir zamanlar Silent Hills ve bütün bunların çevresinde yaşayan halklar, bilerek yada bilmeyerek, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde bu amaca çalışıyorlar. Otuz bin dwarf’u besleyip giydirmek, eğitip sağlıklı tutmak kolay bir iş değil.. Ve beni de o otuz bin ve buna bağlı olacak daha bir çok, yüzlerini bile görmediğim, ve muhtemelen de görmeyeceğim, sadece gömeceğim hayatların nerede nasıl ölmelerine karar verme işi için yetiştiriyorlar!”, der Driges, Brom’a bakarak ve konuşmanın kendi payına düşne kısmını bitirir..

 

“Olaylara bu açıdan bakıldığında, kendi hayatımın gerçekten boş olduğuna kati olarak inanmış durumdayım, Dridges..”, der Brom sırıtarak.

 

“Dridges.. Dridges!”, diye Britney’in acil sesi duyulur ileriden.

 

Dridges, Brom’a bir defa daha bakar, sonra ablasının seslendiği yöne doğru koşar.

 

“Ne oldu..?”, diye sorar Dridges.

Dritmey, elinde bir şey tutmaktadır. Yuvarlak ve renkli boncukları olan bir şey.

Dridges, ablasının elindeki şeye bakar ve ayılır.

“Bu onun—”, der hayretle.

“—saç tokası, evet.”, diye bitirir Britney, hemen yanında.

“Neredeler peki?”, diye sorar Dridges etrafa bakarak.

“Bilmem.”, der Britney. “Ama burada kamp yapıldığına dair bazı izler var. O iki şapşalın kamp kuracak kadar pratik eğitimleri olduğunu bile bilmiyordum!”

“Ne yöne gitmişler peki?”, diye sorar kız kardeşi.

“Emin değilim. Ama kuzeye yönelmişler buradan. Geri zekalı kuş beyinliler. Ne işleri var burada ve neden kuzeye gidiyorlar ki?”

“Eee..? Ne yapacağız şimdi? Devam edecek miyiz?”, diye sorar Dritmey.

Dridges bir an düşünür. Sonra başını sallar.

“Hayır, geri döneceğiz. Zaten gelmiş olmamız gerekenin çok daha uzağına geldik. Buranın kuzeyi Themalsar Harabeleri ve dedemden izinsiz annem ve babam bile gidemezler oraya..”

“Ne yani? Onları kendi başlarına mı bırakacağız?”, diye hayretle bakar kız kardeşine Britney.

“Onlar zaten kendi başlarına ve bizim gitmemiz yasak olan yere gittiler. İzin almadan onların peşinden oraya gidemeyiz. Hazırlanın, geri dönüyoruz. Bunu anneme bildirmeliyiz. Sonra da dedeme hızlı kurye gönderip emirlerini beklemeliyiz.”, der kız kardeşi.

“Dridges!”, diye ünler Dritmey.

“Bu bir emirdir, Birinci Sınıf Er Dritmey!”, diye tıslar Dridges.

Birinci Sınır Er Dritmey.. ve ikizi, Britney, hayretle küçük kız kardeşlerine bakarlar. Sonra ikisinin de kaşları çatılır ve haşin bir ifadeyle ikisi de selama durup, “Emredersiniz Onbaşı Dridges!”, diye dişeri arasından hırlarlar ve dönüp koşmaya başlarlar.

İkisi de Brom’un yanından geçerken, ona da selam verirler.

“Kendinize iyi bakın, Efendi Hobbit. Bizden kurtuldunuz en sonunda..”, diye sırıtır Britney.

“Aynen..”, diye onaylar Dritmey, kendisi de sırıtarak..

..ve pek kısa bir süre içerisinde de ormanda, ağaçların arasında kaybolurlar.

“Sizden o kadar da kurtulmak istemiyordum aslında..”, diye mırıldanır genç hobbit.

“Bunun duyduğuma sevindim, Brom.”, der Dridges. “Başta senin fikrini değiştirmek için çok uğraştım ve sanıyorum, bunun karşılığında sadece başını ağrıtıp canını sıkmayı başardım. Ama daha sonraki tek amacım arkadaşın olabilmekti.”

“Ve korkarım olmayı da başardın, Dridges..”, der Brom.

“Bunda korkacak bir şey gerçekten yok, zira ben ısıran kızlardan değilim.”, diye gülümseyerek cevap verir Dridges.

“Eminim ısırsaydın da bu iyi niyetle olurdu.”, der Brom ve o da gülümser. “Kendine iyi bak, Dridges. Seni tanımak kolay olmadı, ama tanıdığım için de memnunun.”

“Sen de kendine iyi bak, Brom. Seni tanımak kolay oldu zira kendini ifade etmek istediğinde bunu çok iyi yapıyorsun.. Zor olan güvenini ve saygını kazanmaktı.”, diye gülerek cevap verir Dridges, sonra kalkanını sırtına atıp sıkıca bağlar, enli kılıcını kontrol eder..

..ve Brom’a sarılır.

“Duygularını benimle paylaştığın için de teşekkür ederim. Bunun benim için anlamını bilemezsin, zira dwarf’lar duygularını paylaşan bir halk değildir.”, der ve dönüp ablalarının arkasından koşar, bir kaç dakika sonra, o da gözden kaybolur.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Brom’un, yalnızlıktan gerçekten hoşlanmadığını anlaması sadece üç gün sürer. Bu kendisini, Ritual Ormanlarından ayrılmasıyla daha da belirgin bir şekilde gösterir. Efendi Cathber ile geçirdiği bir yılı aşkın süre ona kendini daha iyi tanımasına sebep olduğu gibi, kendisi hakkında bilmediği bir çok şeyi de fark etmesini sağlamıştı.. Genç hobbit, engin Ritual Ormanlarını, Themalsar Harabelerinden sadece üç-dört günlük bir mesafade bırakır ve harabelerin olabildiğince uzağından geçmeye karar verir. Bu karar onu Endless Sea denizinin kıyısına kadar getirir ve sebebini bilmese de, kuzeye yönelir. Halbuki kuzeyde hiçbir şey yoktur.. Sonsuz Beyaz dışında.. 

Gulls Perch’in doğusunda karşılaştığı çok eski şehir kırıntısına benzer bir yıkıntıyla burada da karşılaşır ve o zaman kulak misafiri olduğu iki kızın konuşmalarında olduğu gibi, bu şehir de hayattayken sanki bir kıyı şehri değil, bir zamanlar bir ticaret yolu üzerinde duruyormuş izlenimi veren bir şehirdir.

Brom, bu haraberlerde fazla oyalanmaz. Zorunlu olarak geçirmek durumda kaldığı bir gece dışında da harabe şehri hemen terk eder. Themalsar’a olan uzaklığına rağmen, bu şehir.. aslına bakılırsa bu bölgenin tamamı ‘ölü’ gibidir. Dahası, her an o ‘ölülerin’ toprağı deşip çıkacağı hissi veren uğursuz bir arazidir.

 

Genç hobbit titrer ve olabildiğince hızlı adımlarla..

..kar’a basar!

 

Brom Bumblebrim, hiç farkında olmadan Büyük Kuzey Tundra’ları sınırlarına gelmiştir. Genç hobbit önce soğuk, buz gibi kara bakar, sonra başını kaldırır ve gözlerini ufukta gezdirir.

Brom, uzaklarda.. çok uzaklarda, sislerin arasında gizlenmiş, hayal meyal görünen uçsuz bucaksız dağlara bakar..

Buranın, daha önce görmediği bir berraklığı var gibidir.

 

Berraklığı,

Vahşiliği,

Ölümcül soğukluğu,

Acımasızlığı,

‘Yürü yada öl!’, diyen kati kuralları,

Gizemi,

İçsel, hayvanî bir yanı..

Uçsuz,

Ve bucaksız..

Muhteşem bir beyazlığı vardır..

 

Brom, evinden ayrılığı geceden şu an’a kadar bu gerçekleşmediyse, ikinci adımını attığında hayatının tamamen ve tekrar değişeceği hissine kapılır..

..ve kalçasında, tam olarak göremediği yerinde, nazik bir sızı hisseder.

“Ben de ne zaman kendini göstereceğini merak ediyordum..”, der sessizce.

Genç hobbit, aynı sızıyı tekrar hisseder.

“Ne? Geri mi dönmemi istiyorsun yoksa? İstemiyorsun.. Peki o zaman ne istiyor— Aaaa.. Bu tercihi bana bırakıyorsun.. Beni buraya kadar sürükledikten sonra, bu seçimi bana bırakıyor olman biraz geç değil mi? —ki bu da olayın tamamını dile getirebileceğim en nazik hali..”

 

Brom durur ve kısılmış gözlerle tekrar Büyük Sonsuz Beyaz’a bakar.

 

“Aremela Berrybush..”, der sessizce ve aradan geçen zamana rağmen içinin hala cızladığına..

..memnun olur!

“Ona olanlardan dolayı seni suçlamamalıydım..”

 

Brom, içinde zonklayıp ağrıyan şeyi, yeni ve.. olgun bir hüzünle karşılar ve ufuktaki sisli dağlara bakmaya devam eder..

..ve daha önce zihninin derinlikerinde başlayan bir şarkı, uzun yolculuğunun da bitmek üzere olduğunu, son kıtalarıyla hatılatır kendisine sanki..

 

 

 

Time.
 
Never gentle,
and never kind.
It is what tells us
that the moment we are born,
we have started dying..
It is there,
it is inevitable,
it is unyielding and
unforgiving.
Tic by toc,
it graves away,
leaving less than what we were.
Whatever we have built,
it shall down.
Whatever we have done,
it shall sow..
One would think we’d give life
the meaning it deserves..
 
Time.
 
It is the link between places, spaces,
events, and relations
by the simple expedience of
relating the past to the future..
It gives meaning..
 
Time.
 
This song!

 

 

 

Gerçekte uzun yolculuğu bitmek üzeredir. İki yıl önce kendisini evinden, sıcak şöminesinden, annesinin kıymetli fincanlarından, mutlu kurabiyelerinden, kitaplarından, pek sevdiği bahçesinden, güllerinden ve en nihayetinde de huzurundan alınıp, ta buraya kadar getirilmiştir. Buna rağmen devam edip etmeyeceği ise garip bir şekilde ona bırakılmıştır.

Sanki birileri ona..

“Seni buraya kadar getirdik.”

“Sana dünyada neler olup bittiğini, dahası..”

“..nelerin olabileceğini gösterdik..”

“Sana korkunç..”

“..ve muhteşem şeyler gösterdik..”

“Sana bu dünyada pek az ölümlünün bildiği sırları fısıldadık..”

“En önemlisi ise, sana aşkın naif çileklerini tattırdık.”

“Ve sana aşkla birlikte gelen en büyük kaybı ve yıkımı yaşattık..”

“Seni aldık, seni eydik, büktük..”

“..sonra da tekrar doğrulttuk..”

“Artık hazırsın..”

..demektedir.

 

Brom Bumblebrim derin, buz gibi, içinde Sonsuz Beyaz olan bir nefes çeker..

..ve ikinci adımını atar.

 

 

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları, bu hikaye ile sonra ermiş bulunuyor. Genç Brom, bundan sonra asla tahmin edemeyeceği kişilerle karşılaşacak, hiç beklemediği olaylarla yüzleşecek ve farkındasız bir şekilde de, küçük bir hobbit’in, bütün bir krallığın tarihini nasıl etkileyebileceğini göstermiş olacak..

 


 

 

 
 

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” VIII

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” VIII ‘in
devamıdır..

 

 

03.07.7591 B.Y.S (-16 Yıl)
Mart başı.
Ritual Ormanları & Elder Hills..

 

Yaşlı Cathber’in evinden ayrılmaları üzerine aradan iki gün geçmiş olmasına karşın Brom için zaman sanki daha yavaş —yada hızlı ilerlemektedir.. Genç hobbit hangisi olduğu hususunda pek de emin değildir zira kafası karmakarışık olduğu kadar da bulanık gibidir. Brom bunlardan hangisi olduğu konusunda da muallakta kalmış hisseder kendisini.

“Sessizsin.”, der Efendi Cathber. “Aklına takılan bir şey mi var?”

“Emin değilim.”, diye mırıldanır genç hobbit.

“Bu, aldığın kararla mı ilgili? O günden beri sessizsin..”

“Emin değilim..”, diye tekrarlar kendisini Brom.

“Aldığın karar yüzünden şüphelerin mi oluştu?”, diye sorar yaşlı adam nazikçe.

“Şüphelerim varsa da, sonuçlarına katlanmak zorundayım artık, öyle değil mi?”, diye söylenir genç hobbit.

“Aslına bakılırsa, farklı bir karar almış olsaydın da sonuçlarına katlanmak durumunda kalırdın. Arada sadece iki fark var; birincisi kararı sen vermiş oldun, ikincisi ise sonuçlarına da efendi efendi katlanmayı göze aldığın —ki seni birazcık tanıdıysam, sen ‘efendi’ birisin Efendi Hobbit.”, der Cathber gülümseyerek.

Brom ister istemez ‘fırk’lar buna.

“Beni eğlendirmek için bu kadar çaba sarf etmenize gerek yok, Efendi Cathber.”, der Brom.

“İtiraf etmeliyim ki, sadece seni eğlendirmek için yapmıyordum. Bu noktadan itibaren biraz ‘gürültü’ çıkartarak ilerlememizin daha akıllıca olduğunu düşündüğüm için de yaptım.. Elder Hills dwarf’larının sessizce yaklaşan misafirleri ‘Önce vur, sonra sor!’, gibi oldukça katı, altı yüz yardadan arbaletle vurmak gibi kötü alışkanlıkları var.? Ama düşününce, bu da biraz gerekli, sanırım”, diye cevap verir yaşlı adam.

Brom, yaşlı adamın dwarf’lardan bahsetmesi üzerine kaşları çatılır ve yüzünde kendisinden beklenmeyecek, çirkin bir ifade belirir.

“Neden?”, diye sorar haşin bir sesle.

“Çünkü, Efendi Hobbit, teknik olarak Elder Hills geleneksel anlamda bir yerleşim yeri değil, daha çok bir savaş eğitim kampıdır. Ve burası sadece savaşçı dwarf yetiştirmez, her türlü ortam için taktik geliştiren bir ‘General Okuludur’, aynı zamanda. Elder Hills, dwarf’lar arasında taktik generalleri yetiştirme konusunda krallıkta ki en yetkin okuldur. Buradan mezun olmayı başaran bir dwarf, ordu idare eder. Krallıktaki bütün dwarf ordularını generalleriyle burası besler ve bir dwarf ordusuyla karşılaşırsan, bilesin ki başındaki general buradan çıkmadır.”, diye açıklar Cathber ve yanında yürüyen genç hobbit’i temkinli gözlerle süzer.

“Onlarla ne alıp veremediğini bilemiyorum, delikanlı ama fazla üzerlerine gitmemeni sağlık veririm. Gün gelirde Büyük Kuzey Tundra’larda yaşayan barbarlar ile Elder Hills dwarf’ları arasında hangisinin daha ‘aklı başında’ ve ‘sakin’ oldukları konusunda bir tercih yapmam gerekirse, yanıma bol bol kışlık elbise alacağımı biliyorum.”, der Cathber mutlu bir şekilde.

Efendi Cathber’in bu uyarısı, genç hobbit’in tamamen üstünden geçer ve hedefini ıskalamış bir taş gibi uzaklarda bir yerlere düşer. Brom, bir eli babasının eski kılıcının kabzasında, diğer ise amcasının küçük, antika gürzünün sapında olduğu halde hızlanmaya başlar.

“Benim sana yetişmemi beklemiyorsun umarım, Efendi Hobbit. Bu at arabasın iki tekerleği eksik, üçüncüsü de fırlayıp gitmek üzere..”, diye seslenir Cathber, genç hobbit’in arkasından.

Brom ister istemez biraz yavaşlar —ve bu da kendisi için iyi olur zira tam ayaklarının dibine kendi boyunda, baş parmağı kalınlığında ve daha çok mızrağa benzeyen bir ok saplanır.

Genç Brom olduğu yerde durur ve hayretle oka bakar, sonra bir – iki – üç sıçrayışta en yakın ağacın arkasına saklanır!

Efendi Cathber ise bir ona, bir de yerde saplanmış oka bakar ve kaşlarını çatar.

“Gerçekten mi?”, diye sinirlenmiş bir tonla ‘hıf’lar. “Kim olduğumu görüyorsunuz, buna rağmen beni arbaletle mi karşılıyorsunuz? Görüyorum bir yılda bütün aklınızı kaçırmakla kalmamış, tüm nezaket kurallarınızı da unutmuşsunuz! Hanginiz attıysa bunu, çıksın ortaya ve yüzleşsin hışmımla!”

 

Brom hayretle yaşlı adama bakar.

 

“Evet!”, diye burnundan solur Cathber ve bir ayağını ‘pat pat pat’ diye yerde saydırmaya başlar. “Bekliyorum.”

“Adın!”, diye bir ses gelir oldukça uzaktan. “Adın ne yaşlı adam!”

“Bu.. bu inanılır gibi değil!”, diye fena halde alınmış bir tonla söylenir Cathber. “Hepiniz benim kim olduğumu pek ala biliyorsunuz? Çık ortaya ve yüzleş benimle. Şayet ben oraya gelirsem, birilerini fena üzerim, ona göre!”

 

Bu küçük tehditten sonra ayak seslerinin geldiği duyulur. Brom saklandığı ağacın arkasından başını hafif çıkartır ve üç, cüsseli dişi-dwarf’un kendilerine doğru yaklaştığını görür.

Öndeki dwarf, arkadan kendisini takip eden diğer iki dwarf’tan biraz daha ince yapılıdır. Arkadaki iki dwarf ise.. bir birinin kopyası gibidirler. Öyle ki Brom dwarf’ların ikiz olduğunu anlaması biraz vakit alır. Öndekinin bir elinde enli, iri bir kılıç, diğerinde ise çelik çerçeveli bir kalkan mevcuttur. İkizlerin ellerinde ise Brom’un neredeyse bir buçuk misli boyunda ürkütücü birer adet savaş baltası vardır.

 

Brom yutkunur.

 

“Adın nedir, Efendi Cathber?”, diye sorar öndeki dişi-dwarf.

“Dridges Motherswolfie! Ne demek oluyor bu şimdi?”, diye kızmış bir şekilde sorar yaşlı adam.

“Benim adımı sormadım. Seninkisini sordum..”, der Dridges adındaki kız.

“Benim kim olduğumu pek ala biliyorsun.”, der Cathber.

“Sen, gördüğümü sandığım kişi olmayabilirsin, Efendi Cathber. Lütfen bana adını ver, yada geri dön. Bunlar yeni yürürlüğe koyduğumuz güvenlik protokollerinin birer parçasıdır ve istisnası da yoktur!”, der kati bir şekilde dişi dwarf.

Yaşlı adamın iki kaşı da kalkar.

“Benim adım Cathber Gwet’chen Bolgrig.. Senin adın ise Margaret Madish ve Gellator Bluntaxe kızı Dridges Motherswolfie, ve beni sekiz yaşından beri tanıyorsun. Siz ikiniz de Britney ve Dritmey Tosser ikizlerisiniz. Sağdaki Brit, soldaki ise Drit!”, der yaşlı adam burnundan soluyarak.

Arkadaki ikiz kız kardeşler baltalarını indirir gibi olurlar ancak Dridges işaret parmağını gösterecek şekilde bir elini kaldırınca baltalar da tekrar ‘hazır ol’a geçer.

“Bunların hepsi zaten bildiğim şeyler, Efendi Cathber. Bana bilmediğim bir şey söyle!”, der kız.

“Bu saçmalık! Sana, torunlarını göreceğin yaşa kadar bilmediğin şeyler söyleyip sıralayabilirim, Dridges!”, diye tamamen kızmış bir şekilde cevap verir Cathber. “Gökler adına kızım! Nezaketine ne oldu senin? Tekrar hatırlaman için seni annenin yanına mı götürmem gerekiyor?”

“Annem burada, Efendi Cathber. Kendisini gördüğünüzde beni şikayet edebilirsiniz.. Görebilirseniz, tabii..”, der Dridges kaşlarını çatarak.

“Margaret burada mı?”, diye hayretle sorar Cathber.

“Evet..”, der Dridges kısaca.

“Peki baban?”

“O gelmedi.”, diye aynı özlü şekilde cevap verir kız.

“Bu.. hayret verici bir durum. İkisinin birbirinden ayrı takıldıkları duyulmuş değil.”, diye mırıldanır yaşlı adam.

“Atıştılar ve aralarında bazı kızgın sözler geçti. Annem de kızıp buraya geldi.”, der Dridges tek kaşı kalkmış bir şekilde.

“Ahhaa..”, der Cathber sırıtarak. “Buna inanmak isterdim ama yaşlı, inatçı Galletor’un annenle karşılaşmasından sonra ağzından tek bir kelime bile çıkmadığını düşünürsek, ‘aralarında bazı kızgın sözlerin’ geçmiş olabileceğine inanması oldukça güç olurdu gibime geliyor.. Sınavı geçtim mi?”

 

Dridges Motherswolfie’nin ilk defa kaşları gevşer ve yüzünde güzel bir gülümseme belirir.

 

“Üç yıldızla, Efendi Cathber, üç yıldızla.”, der gülerek.

“Sadece üç mü? Ben kendime en az dört tane verirdim..”, diye homurdanır yaşlı adam. “Şimdi. Neler oluyor, Dridges?”

“Burada değil. Kampa döndüğümüzde.. Bir ağacın arkasına saklanıp bütün konuşmayı yaşlı bir adama bırakacak kadar cesur olan küçük dostun güvenir mi peki?”, diye sorar Dridges.

“Efendi Brom..”, diye seslenir paslı sesiyle yaşlı Cathber. “Sana güvenilir olup olmadığını soruyorlar.. Güvenilir misin?”

“Hangi konuda?”, diye cevap gelir ağacın arkasından.

Arkadaki ikizlerden biri kıkırdar, sonra tekrar kaşlarını çatıp kıpırdamadan durur.

“Duruma göre değişiyor mu, küçük adam?”, diye sorar Dridges.

“Hiç kimse her konuda güvenilir olamaz, ‘küçük kız’..”, diye alaylı bir şekilde cevap verir Brom ve arkadaki ikizler hayretle birbirlerine bakarlar. “İş yemek söz konusu olduğunda bana güvenemezsiniz çünkü gördüğüm her şeyi yiyebilirim.. Dwarf’lar yenilebilir düzgün yemek yapmasını biliyorlarsa tabi.. İş onura gelince, evet, güvenilir birisiyimdir.. Dwarf’lar onurdan anlıyorlarsa tabi!”

 

Ortam bir anda sessizleşir.

Efendi Cathber avucunun içine aksırır ve gülümsemesini gizler.

Dridges’in kaşları tekrar çatılır ve kıpkırmızı kesilir.

Arkadaki ikizlerin kaşları zaten çatılı olduğu için baltalarını kaldırıp ileri doğru bir – iki adım atarlar.

Dridges tekrar elini kaldırınca ikizler yine dururlar.

 

“Küstahsın, küçük adam!”, diye burnundan solur Driges.

“Sen de şımarığın tekisin, küçük kız!”, diye seslenir Brom.

“Efendi Cathber?”, diye fırtına gibi bir suratla bakar yaşlı adama Dridges.

Yaşlı adam omuzlarını silker ve kıza sırıtır.

“Bana onun güvenilir olup olmadığını sordun, o da sana tam olarak ne kadar güvenilir olduğunu söyledi işte. Efendi Hobbit sözünün eridir ve her zaman doğruyu söylemeye meyillidir.”, diye sakince cevap verir Cathber.

Dridges’in kaşları biraz daha çatılır.

“Hobbit mi? Ben hobbit’lerin çok daha nazik olduklarını sanırdım..”, der haşin bir sesle.

“Ben de dwarf’ların saygılı olduğunu sanırdım.. Belli ki ikimiz de yanılmışız!”, diye cevap verir Brom sırıtarak.

“Seni şuracıkta ikiye katlayabilirim!”, diye tıslar Dridges.

“Benim bir tanemle başa çıkamıyorsun, kızım. Bir de beni ikiye katladığında başına gelecekleri düşün!”, diye acımasızca güler Brom.

“Sen bittin, bücür!”, diye hırlar Dridges.

“Senden korkmamı bekliyorsan, Efendi Cathber’in az evvel bahsettiği torunlarını görünceye kadar bekleyebilirsin.. Evimden ayrıldığım günden beri gördüğüm şeyleri düşündüğümde, senin ‘Top On’ listeme bile girebileceğini sanmıyorum..”, diye haşin bir kahkaha atar genç hobbit.

“Öhöm..”, diye boğazını temizler Efendi Cathber. “Sanırım bu kadarı yeterli.. Efendi Brom? Sevgili Dridges?”

 

“Neden o ‘Sevgili’ oluyor?”, diye alınmış bir sesle söylenir Brom.

“Neden o ‘Efendi’ oluyor?”, diye harlar Dridges..

“Çünkü sen daha güzelsin, Dridges, ve sen de efendi birisin, Efendi Hobbit.. Yoksa ikiniz konusunda tamamen mi yanılmışım?”, diye sakince sorar Efendi Cathber.

İkiside susar.

 

Dridges fena kızmış bir şekilde burnundan solurken genç hobbit ise ağacın arkasından kıkırdayarak çıkar.

Kızarmış suratıyla, “Beni takip edin!”, diye emreder ve dönüp arkasını gider.

İkizlerse Efendi Cathber ve ‘küçük hobbit’in geçmesini beklerler, sonra da ikisinin arkasından yürümeye başlarlar.

“Efendi Cathber.”, diye seslenir bir tanesi. “Hangimizin, hangimiz olduğunu nasıl çıkarabiliyorsun her defasında? Annemiz bile karıştırıyor çoğu zaman.”

“Bu o kadar da zor değil, sevgili Dritmey.”, diye cevap verir yaşlı Cathber arkasına bile bakmadan. “Senin kaşının altında gözün var. Britney’in ise gözünün üstünde kaşı var!”

 

Brom ‘fırk’lar.

Arkada ise kafaları karışmış bir sessizlik oluşur.

 

Efendi Cathber, yanında yürüyen hobbit’e doğru hafif eğilir ve fısıldar.

“Orada biraz şansını zorladın gibi, Efendi Brom.”

“Aaaa.. Bilakis. Daha yeni başlıyoruz, Efendi Cathber!”, diye şeytani bir şekilde sırıtır Brom..

“Buraya bir savaş başlatmaya gelmedik, delikanlı.”, der Cathber.

“Kime karşı savaşacaklar? Bir savaş kampı dolusu dwarf, tek bir hobbit’e mi saldıracaklar? Bunu yaparlarsa bir daha asla ‘onurlarını’ kazanamazlar..”, diye pis bir şekilde sırıtır Brom.

“Hmmm..”, der yaşlı adam. “Yolculuğuna dair bana anlatmadığın bazı şeyler var gibi.”

“Yolculuğum esnasında yaşadığım birçok şeyi size anlatmadın, Efendi Cathber. Bunu biliyordunuz.”, diye cevap verir genç hobbit.

“Evet. Ve hayır. Bana anlattıklarında dürüst ve samimi olduğunu biliyordum, ama eksiklerin de farkındaydım. Bununla beraber, burası ‘küçüklerin’ oyun sahası değil. Yapmayı düşündüğün şey her ne ise, bunu da hesaba katmanı rica ediyorum.”, der Cathber temkinli bir şekilde.

“Burası ‘büyüklerin’ oyun alanı ise, o zaman doğru yerdeyim, Efendi Cathber.”, diye acımasızca cevap verir Brom.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Genç Brom, Elder Hills’e açılan dar vadiden Efendi Cathber, Dridges ve ikizler eşliğinde geçtiğinde, tam olarak kendilerine yöneltilmemiş olsa da, vadinin duvarlarında ve tepesinde gizlenmemiş onlarca arbaletli dwarf muhafızı fark etmez bile. Ancak iki saatten biraz daha uzun süren ‘dar’ yürüyüşün sonunda açılan tepelere vardıklarında gördüğü manzara, genç hobbit’in ağzı açık bir şekilde etrafına bakınmasına sebep olacak kadar da ürkütücü gelecektir. Uzun yürüyüş boyunca kimse pek konuşmamış, sadece yaşlı Cathber bir sefer Dridges’e, kendisi gibi bir taktik general eğitimi alan birisinin vardiya görevinde ne işi olduğu sorusu olmuştu.

Dridges’in buna verdiği cevap, kızın gerçekte ne kadar kızmış olduğunu gösterecek kadar sert ve özlü olmuştu.

“Lağımcı yada general, herkes vardiya görevinde bulunur ve kimse de bu görevden muaf değildir. Bu, vardiya görevinin ne denli önemli olduğunu herkese hatırlatmasının yanı sıra, bu en düşük gibi görünen işin nüanslarını unutmasını da engellemiş oluyor zira düşman vardiyalarınızı sessizce aşarsa, ne kadar ordunuz olduğunun pek az önemi kalmış olur. Aldığım eğitimin bana verdiği tek ayrıcalık, vardiya komutanı olmam ve karar ve emirleri benim veriyor olmam. Bu şekilde ben ablalarıma emir vermeyi öğrenirken, ablalarım da sorgusuz sualsiz küçük kız kardeşlerinden ve gocunmadan emir almayı öğreniyorlar..”

Genç Brom bu cevap karşısında biraz hayrete düşer ve hafif arkasını dönerek, hangisinin hangisi olduğunu kestiremediği ikizlerden birisine sorar.

“Eee? Küçük kız kardeşinizden gocunmadan emir alabiliyor musunuz peki?”

Onun bu sorusuna ikizlerden bir tanesi haşince ‘fırk’larken diğeri kıkırdayarak cevap verir.

“Ben ve Drit.. ikimiz de Dridges’den çok daha iyi birer savaşçıyız ve bir muharebede birimiz bile onun kesebileceğinin en az üç misli düşman kesebiliriz..”, der.

“Ama..”, diye devam eder diğeri (Dritmey), “..aynı muharebede Dridges bizi yönlendirirse, bu sayı en az dört misline çıkar. Senin rakamlarla aran nasıl bilmiyorum Efendi Hobbit ama bu bana makul bir takas gibi geliyor. Dolayısıyla hiç gocunmadığımız gibi, gerçekte gocunmak için de bir sebebimiz yok..”

“Dahası..”, diye sözü tekrar alır Britney, “Dridges’i herkes sever. Aramızda en akıllı, en merhametli ve sevgi dolu olanımız o dur. Bana öyle bakma, ufaklık. Ona söylediğin şeyler o an itibariyle komikti. Ama tamamen de yersiz ve isabetsiz di ve onu kızdıran, gerçekte söylediklerin değil, bir taktik komutanı olarak ‘sükunetini’ kaybetmiş olmasındandı. Taktik generali eğitimi alanların, duyduklarını kontrol edebilmeleri gerekiyor.”

“Sevgili Dridges..”, der Dritmey ve aralarında paslaşıp durdukları sözü devam ettirir. “..pek sevdiği evinden ve özellikle de büyük ablası Lady’den göreceli bir şekilde yeni ayrılıp buraya geldi ve daha bazı şeylere duygusal olarak alışamadı. Sizden ricam, onun üstüne fazla gitmemenizdir..”

“Neden?”, diye sorar Brom, kaşlarını çatarak. “Bu benim sağlığım için kötü mü olur?”

“Hayır. Dridges iyi bir kızdır ve tam bir hanımefendidir. Öyle adice şeyler yapmaz. Onu ne kadar kızdırırsan kızdır, seni tehdit eder ama tehditleri boştur çünkü gerçekte o can yakmayı sevmez. Kendi halinde bırakılmış olsaydı o kızın burada işi olmazdı çünkü o sanatı çok seviyordu. Ama dedemiz Argail Smitefast onun ne kadar zeki, sakin ve sabırlı olduğunu gördü ve eğitim için benzer özellikler gösteren ablasını Serenity Home’a, bir Tapınak Muhafızı olarak, Dridges’i de buraya, bir Taktik Generali olarak yetiştirilmeye gönderdi.”

“Öyle görünüyor ki dedeniz başkalarının hayatlarıyla biraz fazla ‘demir yumruk’ politikası uygulamasını seven bir şahsiyetmiş.”, der Brom ister istemez.

Britney omuzlarını silker.

Dritmey ise biraz kaşlarını çatar.

“Belki.. Ama toplum bir bütündür, Efendi Hobbit. Her ne kadar bireysel tercih ve keyfiyetlerimiz önemli olsa da, toplum var olduğunu sürece bu tercihlerimizin bir anlamı vardır. Dridges duvarlara resim çizmek istiyordu. Dedem ona savaşın yaklaştığını, başladığında ve ortada bir duvar kalmadığında resimlerini nereye çizeceğini sordu. Dridges günlerce ağladı. Ama daha çok çizilecek bir duvarın kalmayışına.. Sonra da toparlanıp buraya geldi. Şimdi ise keyifle resimlerini çizebiliyor artık. Hayatımda gördüğüm en güzel, en ayrıntılı savaş taktik haritaları onun elinden çıkıyor!”

“Dolayısıyla..”, diye lafı alır Britney. “..size kız kardeşimizin üstüne fazla gitmemenizi rica ederken bütün bunları kastediyorduk..”

“..ve tabii..”, diye sırıtarak devam eder Dritmey. “..Dridges bir hanımefendi olabilir.. Ama biz birer hanımefendi değiliz, öyle değil mi, kız?”

“..Ahahahaaa.. Hayır!”, diye haşince ‘fırk’lar Britney. “Hanımefendilik dağıtılırken biz yemekhanede bi şeyler atıştırmakla meşguldük ve geldiğimizde hepsi çoktan bitmişti! Dahası..”

“..sevgili Dridges adîce şeyler yapmaz..”

“..ama biz bunda hiç bi sakınca görmüyoruz!”..

..diye bitirir ikizler, ikisinin de suratında aynı pis sırıtış belirir.

“Ne yani.. ikiye tek mi bana saldıracaksınız?”, diye biraz tırsmış bir şekilde sorar genç hobbit.

“Saldırmak.. çok ağır bir itham, Efendi Hobbit. Biz sadece ve adîce pislik yapmaktan bahsediyoruz…”

“..ve işin en güzel yanı nedir biliyorsun, Efendi Hobbit?”

“Hayır ve içimden bir ses bilmesem de olur, diyor..”, diye tamamen tırsmış bir sesle cevap verir genç hobbit.

“İkiz olmanın en güzel yanı; her zaman seni başka yerlerde görecek şahitlerin olmasıdır!”

 

Efendi Cathber kıkırdar.

Brom yutkunur.

Bu ikisi.. çok adîdir!

 

İkizler arsızca gülerken geçtikleri dar vadi bitmiş ve Brom hayretle vadinin açıldığı tepeleri görmüştü..

Elder Hills, bir çok tepeden oluşan bir yerdir ancak tepelerin arasında geniş arazileri de vardır ve genç hobbit bu arazilerde binlerce dwarf’ın, farklı bölük ve kıtalar halinde, avazları çıkıncaya kadar bağıran eğitim çavuşlarının emirleri doğrultusunda  bir o yana, bir buyana düzenli yada emre göre dağınık gruplar halinde koşuşturmalarına şahit olur!

Gruplardan bazıları ise, kazılmış çukurlarda arbalet atış talimi —ki bir emirle yüzlerce, kısa mızrak boyunda arbalet okunun inleyerek havada uçuşup, toplu bir şekilde ve daha çok gör gürültüsünü andıran bir hışımla da hedeflerini delik deşik etmelerini yada benzer çukurlarda yüzlerce başka dwarf’un birbirlerine dev baltalar, koca kılıçlar yada külçe gürz, çivili topuz ve ağır savaş tokmaklarıyla dalmalarını seyreder..

“Oha..”, diye ünler Brom.

“Sana burasının geleneksel anlamda bir yerleşim yeri olmadığını söylemiştim, Efendi Hobbit.”, diye kıkırdar yaşlı Cathber. “Burası bir savaş eğitim kampı.. Neredeyse bütün Elder Hills böyle.. Burada otuz bine yakın dwarf, sabah akşam, her türlü koşul için eğitim görürler.”

“Peki.. bu kadar dwarf’u kim besliyor?”, diye cılız bir sesle sorar Brom.

“Bir çok yer.. Bazı techizat ve özellikle de arbalet uçlarında kullanılan zırh delici mithral-çeliği ve diğer ucunda değerlendirilen tüyleri Nurturing Heaven elf’lerinden alıyorlar. Ahşap ve kerestelerin neredeyse tamamını Dim Lodge’dan, yiyecek ve lojistiği Serenity Home ve ta Sim Town ve Arashkan’dan, arbalet ve diğer savaş makinelerinin belirgin bir kısmını Tinker Hills gnome’larından, bütün bunları destekleyen ekonomiyi, dwarf gücünü ve kılıç, balta, gürz, zırhlar ve kalkanları da Scowling Hills dwarfları imal edip tedarik ediyorlar.”

“Pe.. peki bütün bunların uyum içerisinde gerçekleşmesi nasıl oluyor? Burada bir çok ırk söz konusu, Efendi Cathber.”, diye hayretle sorar Brom.

 

“Zamanında.. Çok eskiden.. Bundan neredeyse beş yüz yıl kadar önce, Serenity Home denen kasabanın kurulduğu yere bazı erdemli adamlar ve bilge kadınlar yerleşmeye karar verdiler. Tek istedikleri huzur içerisinde yaşamaktı ama kısa bir sürede de istedikleri huzurun gerçekleşmesi, daha da önemlisi; devam etmesi için, bölgede yaşayan diğer ırklarla aralarında barışın da olmasın önemini gördüler ve aradan geçen yıllarda onlar ve onların çocukları.. ve torunları.. bu ırklarla bazı anlaşmalar yaptılar. Bu anlaşmalardan bazıları ticari, bazıları da askeri anlaşmalardı. İçeriği her ne olursa olsun, Serenity Home yaptığı anlaşmaların kendi payılarına düşen kısmını imtina ile onurlandırdıkları için, diğer ırklarda bu anlaşmaları bozmadılar. En nihayetinde de bu gördüğün yerde, Elder Hills’de bu ‘savaş okulu’ oluştu ve varlığı geçmişte kendisini defalarca ispatladı; Themlasar Savaşından sonra ortaya çıkan dört ayaklanmada da, burada eğitim alan dwarflar varlıklarını onurlu bir şekilde gösterdiler..”, diye anlatır Efendi Cathber, tatmin olmuş bir sesle.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yaşlı Cathber’in gelişini dwarf’lar temkinli bir mutlulukla karşılarlar. İşin tenminli yanı genele hitap ederken, mutlu yanı ise Dridge’i karşılaşayan, saçlarının bir yanı kazınmış çarpıcı bir dwarf kadın ve beraberindeki diğer dwarf’larca olur. 

“Sevigili Cathber..”, diye muhteşem bir gülümsemeyle yaklaşır dwarf kadın ve hiçbir utanma yada çekingenlik belirtisi göstermeksizin yaşlı adama sarılır ve sesli bir şekilde yanağından öper!

“Sevgili Margaret..”, der yaşlı adam ve gülerek söylenir. “Bluntaxe, genç ve yakışıklı erkeklere sarılıp öptüğünü biliyor mu?”

 

Margaret’in buna gösterdiği tepkisi biraz ürkütücüdür;

Dwarf kadın, genç bir kız gibi ve kıpkırmızı olmuş bir şekilde kıkırdar!

Kadının etrafındaki diğer dwarflar ise birden, hiçbir şey olmamış gibi tamamen alakasız yerlere bakınmaya başlarlar.

 

“Hadi gelin.. Tam yemek vaktini yakaladınız.”, der Margaret ve durup muzipçe yaşlı adama bakar. “Aslına bakılırsa her gelişinizde tam yemek vaktini yakalıyor olmanız dikkatimden kaçmış değil!”

Yaşlı adam biraz utanarak güler.

“Bu sadece bir tesadüf, sevgili Margaret. Ve tamamen asılsıl suçlamalarlardan ibaret.”

Margaret tekrar kıkırdar ve topluca şantiye şeklinde inşa edilmiş, Brom’un görebildiği kadarıyla gerektiğinde seri bir şekilde demonte edilip ihtiyaç duyulduğu bir başka yerde tekrar bir araya getirilebilecek onlarca, en olarak yirmi yarda, boy olarak ise elli yarda uzunluğunda tek katlı binalardan birisine götürür. Giderlerken daha kendisini tanıtmamış olan küçük hobbit’in hayrına, Margaret yanındakileri tanıtır.

Bu gördüklerin benim buradaki kızkardeşlerim;

Marideth Brave,

Yor Whatoo,

Drejeret Quik,

Quin Stabsez..

..ve Yulanda Madsteam. Normalde Yulanda burada bek takılmıyor ama Tinker Hills’den yeni gelen bazı makinaların konfigirasyonları yapılmaları gerektiği için geldi buraya. Gnome’ların icatlardan ve cihazlardan bu kadar anlamalarına rağmen, laftan hiç anlamıyor olmaları ne kadar acıklı değil mi?”, diye açıklar Margaret.

Efendi Cathber buna nazikçe bir şey demez.

“Kaç defa kendilerine, imal ettikleri cihazların bize uyumlu olması için gerekli verileri göndermiş olmamıza rağmen, ısrarla kendi ayarlarının daha ‘geçerli ve optimal’ olduğunu iddia edip o şekilde imal etmeleri içler acısı bir durum..

Bunlar da erkek kardeşlerim;

Bruden Burnthammer..

..ve Goric Boarshoulders. Diğerleri ise kızlarım; Dridges, Britney ve Dritmey ile zaten tanıştınız.

Bu da Nikelix Carver. Lillias Absentwhot ve Jeina Blond’da buralarda bir yerlerdeler. Lillas alacaklılar ve birileriyle anlaşıp ‘el sıkışmakla’ ilgili bir şeyler söyleyip duruyordu günlerdir. Oğlanlar burada değiller.”

“Uhhmm.. Bütün kızları getirmişsin neredeyse Margaret..”, diye, kısık ama imalı bir sesle söylenir yaşlı Cathber.

Margaret’in yüzü hiçbir şekilde kızarmaz. Tam aksine ciddi bir ifadeyle cevap verir buna.

“Akraba evliliklerini hiçbir zaman tasvip etmemişimdir. Doğan çocuklar biraz çatlak oluyorlar. Buradaki ‘stok’ sağlıklı ve güvenilir. Ordu eğitimi de olsa en azından bir eğitimden geçmiş durumdalar. Tamamı okuma yazma biliyor ve neredeyse hepsi en az iki dil, ve bir ana meslek, bir de destek mesleğe sahip.”, diye açıklar. Sonra anlaşmışlar gibi esefle toplu bir şekilde gözlerini yuvarlayan kızlarına bakar ve burnundan soluyarak açıkça bir şekilde onları tehdit eder. “Eğer beni utandırırsanız, eve dönünce hepinizin saçlarını yolarım ona göre. Burada olduğumuz süre boyunca hepinizden birer ‘kız’ gibi davranmanızı istiyorum ve eve döndüğümüzde de en az yarınızın yanında size kene gibi yapışmış bir erkeğin olmasını bekliyorum. Erkek kılığında bir odun olsa da olur. Bana torun verin yeter!”

“Babam da mı sana bir kene gibi yapışmıştı anne?”, diye muzipçe sorar kızlardan biri —Nikelix Carver.

İkizler kıkırdarlar.

Margaret kaşlarını çatar.

“Babanla ben elli iki saat balta ve topuzla birbirimize vurmaya çalıştık. Ben çok uğraştım ama en sonunda onun bana vurmak için değil, sadece topuzumu kendisine isabet ettirmemi engellemek için balta savurduğunu anlayınca kendisiyle evlenmeye karar verdim. Aranızda o kadar taşaklı onanınız varsa, lütfen, size engel olmayayım.. Gidip o erkeği bulun!”, diye hırlar.

“Anne!”, diye hayret ve utançla inler Dridges.

İkizler yine kıkırdarlar.

“Çok ayıp ama anne.. Hele yabancıların yanında öyle konuşulur mu?”

“Söylesene bana, Dridges.. Sen kaç çocuk doğurdun? Dahası, o kavga olurken, Efendi Cathber de yan masada oturmuş bizi seyrediyordu!”

Dridges kıpkırmızı olmuş bir şekilde susar.

“Siz de ne her şeye kıkırdıyorusunuz, pembe elf kızları gibi?!”, diye ikizleri de bir güzel haşlar Margaret.

“Şu babam değil mi?!”, diye ünler Nikelix birden ve aksi istikamete işaret eder.

Margaret, yüzünde hayet ifadesiyle kızın gösterdiği yöne bakar ama orada kimseyi göremez. Kaşları çatılı bir şekilde geri döndüründe Nikelix tüymüştür!

İkizler aynı anda ‘fırk’lar.

Dridges’den garip, ‘hık’ sesleri duyulur.

Brom suratını büzüştürürken Efendi Cathber ise, yüz yılların verdiği engin tecrübelerine sığınır, ve herhangi bir ses çıkarmamayı başarır.

“Nikelix..”, diye burnundan solur Margaret ve ancak bir annenin sahip olabileceği bir sevgi ile karışık hiddetle döner ve yemekhane şantiyesine doğru yürümeye başlar.

 

“Margaret hanım.. Burada sözü geçen biri, sanırım?”, diye fısıldayarak sorar Brom, Efendi Cathber’e.

“Öyle de denebilir. Babasının Argail Smitefast olduğunu, Smitefast’in de Scowling Hills’in defacto lideri olduğu düşünürsek.. Şunu anlamalısın, Efendi Brom; Argail Efendi, Sim Town’dan ta Endless Sea denizine, Ritual Ormanlarının kuzeyindeki Rook dağlarından da ta Tinker Hill’in güneyine kadar ki engin topraklardaki bütün dwarf’lardan sorumludur ve iyi kötü hepsine sözü geçer. Halihazırda kızının gücü o kadar değildir ama kendisi de bütün dwarf’larından sorumludur. Bu, yabana atılabilecek bir güç değildir. Buna rağmen ne sevgili Margaret, ne de babası Argail Smitefast bu gücü kötüye kullanmamışlardır ve komşularıyla her zaman iyi ve adaletli geçinmeyi tercih etmişlerdir.”, diye yüzünde ciddi bir ifadeyle anlatır Cathber.

Bunu duyan genç hobbit, kaşları çatılı ve gözleri de kısılmış bir şekilde Margaret Madish’i takip eder zira aradığı kişiyi bulmuştur.. 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Margaret Madish yemekhane kapısından içeri girince etrafını süzer, sonra da yemek sırasına girer. Kızları, kız kardeşleri ve Efendi Cathber’da peşinden sıraya girince Brom’da hayretle etrafına bakınarak peşlerinden sıraya girer.. Yemek sırası, genç hobbit’in hayatında daha önce hiç görmediği bir mefhumdur ve kocaman kazanların başında durmuş dwarf aşçıların, herkesin tabaklarına tamamen aynı yemekten ve aynı miktarda koyuşunu hayretle izler. Dwarflar da gıklarını çıkarmadan içinde dört çukuru olan, dikdörtgen şeklindeki tabaklarını alırlar, diğer çukurlara da meyve, tatlı ve ekmek doldururlar, birer çatal, birer kaşık ve bir tane de bıçak alarak gidip masalardan birine çömerler. 

Sıra Brom’a geldiğinde iri dwarf aşçı ona iki kaşı da kalmış bir şekilde bakar. Brom’da aşçının kendisine bakmasına bakar ve öylece durur. İkisinin de bir birlerine bakışları sonucundan düzeli bir şekilde hareket eden sıra da bir anda duruverir.

“Evlat. Daha ne kadar orada durup bana bakmaya devam edeceksin?”, diye sorar tozlu bir sesle aşçı.

“Bilmem. Siz bana baktığınız için ben de size baktım.”, der Brom hiçbir şey anlamamış gibi.

“Tabildotun.. Uzatırsan içine yemek koyabilirim!”, der aşçı kaşlarını çatarak.

“Tabildot?”, diye sorar genç hobbit.

Aşçı esefle dolu derin bir soluk verir.

“Çaylak..”, der, bu her şeyi açıklıyormuş gibi.

Aşçının kendisine ‘çaylak’ demesiyle, hemen yanındaki dwarf’da ‘çaylak..’, der, elindeki kendi boş tabildotunu ona uzatır ve bir anda sıra boyunca bütün dwarflar, bir sağındaki dwarf’a ‘çaylak..’, der ve sıra boyunca büyün dwarflar ellerindeki tabildotu bir solundaki dwarf’a uzatır!

“Evet. Artık bir tabildotun var.. Şimdi onu bana uzatırsan, artık bu aç askerleri doyurabilirim..”, der aşçı.

Kıpkırmızı olmuş bir şekilde Brom tabildotunu uzatır, aşçı da tabildottaki en büyük çukura iri kepçesiyle yoğun et ve fasülyeli bir şey boşaltır.

“Ummm.. Tek alternatifim bu mu?”, diye sorar tabildotundaki yemeğe bakarak.

“Yemekten hoşlanmazsan, çıkıştaki ‘şikayet kutusuna’ derdini anlatan bir mektup bırakabilirsin. Ama bunun sana pek de bir faydası olmaz zira şikayetleri okuyacak vaktim yok!”, der aşçı, yüzünde haşin bir sırıtışla!

Brom somurtarak ilerler ve elmalı turtamsı bir şey olması gereken tatlıdan alır, biraz setleşmiş elmalardan ve son kullanma tarihi geçmek üzere olan bir de ayran alır.

Bu sırada yemeklerini almış olan Margaret ve taifesi, neredeyse tamamı çoktan dolmuş yemekhanede boş gördükleri, gerilerdeki masalardan birisine doğru yönlenirler.

Masaların yanından geçerken, ne zaman geri geldiği anlaşılamayan Nikelix, bir anda tabildotuyla yanlarında belirir, Dridges’e göz kırpar, ikizlere sırıtır, sonra döndüğü gibi yan masadaki dwarf’lardan birinin eline çatalını saplar!

Masada oturan dwarf bir anda ‘offf’ diye inler ve çatala uzanır ama Nikelix çatılı olduğu yerde tutmaya devam eder. İkizlere verdiği sırıtışın aynını dwarf’a da verir ve acıdan kıvranan cücenin kulağına eğilir, “Kalçamı istiyorsan, gerisini de alman gerekir. Buna gözün kesmiyorsa ellerine hakim olmayı öğrenmelisin Torkan!”, diye mutlu bir şekilde tıslar..

Masada oturan diğer dwarf’ların hepsi iri kahkahalarla gülmeye başlarlar.

Brom hayretle başını sallar ve kendi ellerinin bu kaçık dwarf kızlardan olabildiğince uzak olduğundan emin olmak istiyormuş gibi sımsıkı tabildotunu kavrar ve küçük bir hamster gibi Efendi Cathber’in peşinden ilgili masaya doğru koşturur.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Doğrusunu söylemek gerelirse Genç Brom, Elder Hills dwarf’larını biraz fazla ‘heyecanlı’ ve hırçın bir ırk olarak bulsa da yine de onların sıcak ve cana yakın halleri, bıyık altı espri anlayışları ve sımsıkı birbirine kenetlenmiş ‘aile yapıları’, istemese de hoşuna gider. Yemekler için aynı şeyleri söyleyemez ama. Fevkalade besleyici olmakla beraber, dwarf yemeklerinin tadı kendi standartlarına göre, aynı fevkaladelikle ‘berbattır’!

Dwarf’lar, olağandışı bir şekilde sessizce ve tam anlamıyla da ‘ortalarında’ oturan hobbit’i umursamazlık etmezler ve nezaket kurallarını ihlal etmeyecek şekilde ona bakışlar atarlar ama ona bulaşmazlar. Bununla beraber, aralarında yaptıkları espriler de bir şekilde onun anlayacağı ve onu da güldürecek şekilde olmasına dikkat ediyor gibidirler.

Dridges arada bir ona sert bakışlar atarken, emredilmişler gibi ikizler ise onu aralarına almış, konuşmalar esnasında geçenlerin ‘açıklamalarını’ ve ‘yorumlarını’ aktarıp dururlar genç hobbit’e.

Uzun, kıvırcık kızıl saçlı Marideth ona gülümseyerek göz kırparken, Quin Stabsez ise ona, sanki biraz fazlalığı varmış da onları nasıl alırım, gözüyle bakar. Masanın en ucunda Yulanda Madsteam, yemek öncesi, yemek esnasında ve yemek sonrası ağzından eksik etmediği pis kokan, tütün sarmasıyla sessizce oturmayı tercih ederken muhabbetin merkezinde Yor Whatoo.. teyze? abla? adam? —Brom bu dwarf’un ne olduğunu tam olarak çıkaramaz ama sormaya da korkar. Oldukça iri cüsseli olan Yor’un yüzündeki tüyleri açıkça bir erkek olduğunu söylerken, davranışları ve herkese ‘Şekerim!’ diye hitap etmesi başka bir şeyler söylemektedir. Yor.. Teyze.. büyük bir iştahla ne kadar dedikodu varsa kendisine has üslubuyla mutlu bir şekilde ortaya saçar ve yan masalardaki dwarf’lar dahil hepsini gülmekten kırıp geçirir. Efendi Cathber bile en sonunda “Yor Teyze, yeter! Bu yaşlı adamı öldürmek mi istiyorsun?”, diye inler. 

“Aaaa.. Hikayenin asıl lezzetli yerine gelmedik daha, şekerim!”, diye söylenir Yor Teyze ve bu da yeni bir kahkaha zincirine sebep olur.

“Evet..”, der Margaret en sonunda. “Sanırım hepimiz yedik, içtik, doyduk, dolduk ve güldük.. Elder Hills’de sizi tekrar görmek çok hoş, Efendi Cathber. Ama sizin iki hafta önce burada olmanızı tercih ederdik. Bize büyük yardımınız dokunmuş olurdu.”

“Neler oluyor, Margaret?”, diye birden ciddileşiverir yaşlı Cathber.

Margaret derin bir nefes alır.

“İki hafta önce birileri gizlice buraya girmeye çalıştılar. Üç farklı noktadan. Ve söz konusu üç noktadaki muhafızları da öldürerek bunu gerçekleştirdiler. Bu şahıslar buraya, Elder Hills ordu karargahına girip gizli bazı bilgilerimizi aşırdılar. Ancak hata yaptılar ve fark edildiler. Bir kısmı kaçmaya çalışırken diğerleri ise geride kalıp, ellerinden geldiği kadar çok gürültü ve hasar vermeye çalıştılar ve bunu da başardılar. Yine de sonunda öldürüldüler.. Ve evet, sen sormadan ben söyleyeyim, canlı yakalamaya çalıştık ama saldırıları bunu imkansız hale getirdi. Kaçanların peşlerine takıldık ve onları da öldürdük. En azından o zaman bu kanaate varmıştık. Nevarki çalınan evraklar imtina ile elden geçirilince, bazılarının eksik olduğunu fark ettik. Bu, ciddi bazı sorunlara sebep oldu. O belgelerde önemi bazı bilgiler vardı. Bizlerde o bilgilerin güvenlik açığı olarak aleyhimize kullanılamaması için, hemen yeni düzenlemeler getirdik. Korkarım yeni protokoller daha oturmadığı gibi, yeni uygulamalar da kendi sorunlarını beraberinde getirdi. Ortada tam anlamıyla bir güvenlik kaosu var, senin anlayacağın.”, diye anlatır haşin bir sesle kadın.

“Bu.. hem hayret verici, hem de fevkalade üzücü bir durum. Ben.. son bir yıldır bazı işlerim dolayısıyla ormanın bir ucundan diğerine koşturmak durumunda kaldım ve işim de daha bitmedi. Dim Lodge oduncuları bana, ‘kereste almak için’ geldiklerini söyleyen yeni bazı şahısların olduğunu, ancak herhangi birisinin daha tek bir dal bile almadıklarını söylediler. Elflerle görüşme fırsatım olmadığı için onların fark ettiği bir şeyler var mı bilemiyorum.”, diye işin kendi tarafını anlatır Cathber.

“Hmmm..”, diye söylenir Margaret düşünceli bir şekilde.

“Size tavsiyem, devriyelerinizin sıklığını ve mesafesini en az ikiye katlayın. Tercihen üç günlük mesafeye..”, diye önerir Efendi Cathber.

“Üç gün.. bu devriyelerin merkezle görüşebileceği yada haber ulaştırabileceği mesafenin üç katı..”, der dwarf kadın.

“Bu benim tavsiyem, Margaret. Ama devriyeleri yeterince sık aralıklarla çıkarırsanız yola, sanıyorum bu iletişim sorunuzu çözecektir.”

“Ve devriye masraflarımızı da en az on iki ile on altı katına çıkaracaktır.”, diye kaynar Margaret.

“Bu konuda Serenity izcileriyle iletişime geçebilirsiniz. Onların Elder Hills’in doğusunu taramalarını isterseniz, en azından bu devriye masraflarını biraz azaltacaktır. O izcileri sessizce geçip size doğudan yaklaşılması oldukça güç.”, der Cathber.

“Adi şerefsiz köpekler!”, diye köpürür Margaret birden. “Ortada hiçbir provokasyon olmadığı halde saldırdılar.. Onursuz çapulcular..”

“Onurmuş!”, diye birden bi laf kaçar Brom’un ağzından..

 

..ve bütün yemekhane sessizliğe bürünür.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Margaret Madish’in gözleri bir anda hiddetle parlar ve masanın öbür tarafında ve az ilerisinde oturan küçük hobbit’e bakar. Genç Brom’un sağında ve solunda oturan ikizler ise sanki görünmek istemiyorlarmış gibi kıpırdamadan öylece dururlar oturdukları yerde.

“Bir şey mi dediniz, Efendi Hobbit?”, diye burnundan solur Margaret.

“Evet, dedim.”, diye huysuzca cevap verir Brom.

“Yanlış anlamış mıyım, acaba? Buraya geldiniz. Adınızı bile daha vermemiş olmanıza rağmen, sizi soframıza misafir ettik, afiyetle yemeğimizi yediniz, muhabbetimize şahitlik ettiniz ve siz, Efendi Hobbit, bizim onurumuzu mu sorguluyorsunuz?”, diye sessizce sorar dwarf kadın.

“Adımı vermedim, çünkü sormadınız. Sofranıza misafir ettiğiniz için ben de yemekleriniz hakkında yorum bile yapmadan yedim. Ama beni bu iki bayan arasına sıkıştırarak, bana şüpheli muamelesi yaptınız. Siz bana söyleyin, Margaret hanım, doğru anlamış mıyım?”, der Brom haşin bir şekilde.

 

Margaret Madish’in gözleri kısılır.

Efendi Cathber ise sesini çıkarmaz.

 

“Neden onurumuzu sorguladığınızı bize açıklar mısınız? Size ne gibi bir yanlışımız oldu da bizi ve onurumuzu sorguluyorsunuz?”, diye kaynayan bir sesle sorar Madish.

“Siz.. Sim Town’dan Endless Sea denizine, Rook dağlarından da Tinker Hills’in güneyine kadar uzanan topraklardaki bütün dwarf’lardan sorumlu değil misiniz?”, diye sorar aynı haşin sesle genç hobbit.

“Bu biraz fazla muallak bir tanımlama oldu, Efendi Hobbit zira bahsettiğiniz topraklarda birçok dwarf yaşıyor.”, der Margaret.

“Dwarf’larının sorumluluğunu üstlenemeyen sizinle neden konuşuyorum ki o zaman? Bana gerçek sorumluyu gösterin.”, diye kendi gözleri kısılmış bir şekilde cevap verir Brom.

 

Margaret Madish’in yüzü kıpkırmızı kesilir.

 

“Aradığınız kişi, babam Argail Smitefast’dir ama kendisi şu anda burada değiller. Bununla beraber, onun sorumlulukları, benim sorumluluklarımdır. Size tavsiyem kendinizi açıklamanızdır zira bu masadan ya ikimiz de canlı kalkacağız, yada sadece birimiz kalkıp gideceğiz!”, der fırtına gibi bir ifadeyle.

“Siz misafirlerinizi hep böyle tehdit mi edersiniz? Ve bana onurdan bahsediyorsunuz! Öyle olsun bakalım..”, diye sessizce yanmaya başlar Brom.

Sonra, yavaşça ayağa kalkar ve herkesin göreceği şekilde oturduğu bankın üstüne çıkar ve dwarf kadına işaret ederek bağırır;

“Madem dwarf’larınızdan siz sorumlusunuz ve kendileri burada olmadığı için Argail Smitefast adına konuştuğunuzu söylüyorsunuz, o zaman, Margaret Madish, sizi Gulls Perch cinayetlerinden sorumlu ve suçlu buluyorum!”

 

Bütün yemekhane ayağa kalkar.

Ortamda ne kadar dwarf varsa hepsinin ellerinde baltaları, kılıçları, topuzları olduğu halde kapkara olmuş suratlarla hobbit’in olduğu yere yürümeye başlarlar.

 

“Margaret.”, der Efendi Cathber sakince. “Efendi Hobbit benim dostum. Ona burada bir şey olursa, Elder Hills’in kepenklerini indirmek zorunda kalırsınız ve ben bununla da yetinmem.”

Margaret hayretle Brom’a, sonra da yaşlı Cathber’e bakar.

“Sizi dostum sanmıştım Efendi Cathber.”, diye fena halde kırılmış bir şekilde fısıldar Margaret.

“Ve bu konuda da her zaman haklıydın, sevgili Margaret zira ben hala ver her zaman senin dostunum. Ama genç hobbit’in ithamlarını cevapsız bırakamazsın ve susturamazsın.”, diye nazikçe cevap verir yaşlı adam.

 

Margaret kaşlarını çatar, sonra bir elini kaldırır ve bütün dwarf’lar oldukları yerde dururlar.

 

“Bu fevkalade ciddi bir itham, Efendi Hobbit. Bizim Gulls Perch ile herhangi bir ilişkimiz yada alıp veremediğimiz yok. Orası bize ait değil, asla da olmadı. Orada fey’ler yaşar ve bizler de onların yanlız bırakılma isteğine saygı gösterir ve onlara bulaşmayız. Orası bize yasak!”, der Margaret.

“O zaman bana açıklar mısınız? Bundan 1 yıl, 6 ay ve 28 gün önce orada dwarf’larınızın ne işi vardı?”, diye gırtlağını yırtarcasına haykırır genç hobbit. “Makinaları ile maden ve değerli taş çıkarmak için oradaydılar ve zehirli atıklarını vadinin sularına boşaltarak oradaki bir çok fey’in ölmesine sebep oldular.. O dwarf’lar ve beraberlerinde getirdikleri paralı fedaileriyle savaşmak zorunda kaldım ve bu bana çok pahalıya mal oldu!”

Margaret bir anda bir şeye uyanmış gibi gözleri de, omuzları da çöker..

“Bu dwarf’lar.. sorumluluğumuz olan toprakların dışından gelmiş olabilirler, Efendi Hobbit.”, diye konuşur ama sesinde belirgin bir umutsuzluk var gibidir.

“Mad Ussa!”, diye hırlar Brom. “Başlarındaki ve elimden kurtulmayı başaran tek dwarf’un adı buydu! Bu isim size tanıdık geliyorsa ve azıcık onurunuz varsa bunu itiraf edersiniz!”

 

Margaret Madish’in bir anda beti benzi atar ve içi boşalmış su tulumu gibi ezilir.

Dridges’inde..

O masadaki bütün dwarf’lar bir anda çökerler..

 

“Bu ismi biliyoruz, Efendi Hobbit.”, der Margaret sessizce.

“Sizin dwarf’larınızdandı demek!”, diye köpürür Brom.

“Evet. Bir zamanlar bizim dwarf’larımızdandı.. Romilus “Mad” Ussa.. benim oğlumdu..”

“Ve hayvanın da tekiydi..”, der yan taraftan Dridges ağlamaklı bir sesle. “Ablam burada olsaydı kahrolurdu şimdi.”

 

Brom ise çoktan kahrolmuş bir suratla iki dişi dwarf’a da bakar..

..ve kendi omuzları da çöker..

..zira aradığı suçluları bulmuştur, ama istediği adaleti bulamayacaktır.

 

“Bu.. size neye mal oldu, Efendi Hobbit? Mümkünse telafi etmek isteriz.”, der Margaret dolu gözlerler.

 

Genç Brom öylece Margaret Madish’e bakar..

..ve olduğu yerde titreyip hıçkırmaya başlar.

 

“Bana mal olanı ödeyemezsiniz, Margaret hanım. Mad Ussa benden Aremela’mı aldı.. ve o paha biçilmez, tertemiz bir ruhtu..”, der..

..ve bir anda tamamen dağılır.

 

Brom Bumblebrim, son 1 yıl, 6 ay ve 28 gün boyunca içinde sakladığını, bastırıp unuttuğunu, sindirip sildiğini sandığı kaybı, kahrı, utancı ve acısı bir anda ve tamamen kurtulur ondan ve küçük bir çocuk gibi ağlamaya başlar.

 

“Senin Mad Ussa’n onu öldürürken, o katiline değil, benim yüzüme bakmayı seçti. O.. o kadar saf.. ve sevgi dolu bir kızdı ki.. Beni kurtarmak için kendi hayatını feda etti.. Bunun nasıl bir telafisi olabilir ki?”

 

Margaret Madish kırılmış bir anne olarak, olduğu yerden, hıçkırıklarla ağlayan küçük hobbit’e bakar.

Yaşlı Cathber ise, boşlukları en sonunda doldurulmuş hikaye ile ne yapacağını düşünüyor gibidir.

Dridges çöktüğü yerden kalkar, masanın etrafından dolanır ve genç hobbit’in yanına gelir. Yüzleri buruşmuş olan ikizler kenara çekilirler ve kız kardeşleri küçük hobbit’e sarılır.

 

“Ben.. bir zamanlar abim olan Ussa’nın yaptıklarından dolayı ne kadar özür dileyeceğimi bile bilmiyorum. Ussa’nın aramızdan kovulmasının sebebi bendim halbuki. Yıllar önce beni ve Lady ablamı içeren ahmakça bir işe kalkıştı ve bunun sonucunda da topraklarımızdan sürüldü.. Belli ki ona vermemiz gereken ceza bununla kalmamalıydı.”

 

Brom sakince Dridges’in kollarından kurtulur ve kızın annesine, Margaret Madish’e yaklaşır.

 

“Gulls Perch fey’lerinin kaybını telafi edemeyiz. Ama bir şekilde bunun, ödeyebileceğimiz bir karşılığı olmalı, Efendi Hobbit”, diye önünde dikilmiş ve kendisine acımasızca bakan küçük hobbit’e yalvarır Margaret.

“Yapılan cinayetlerin bir karşılığı yok, Argail Smitefast kızı Margaret Madish..”, der Brom gözleri gibi acımasız kelimelerle.

 

Genç hobbit’in sesinde ürkütücü ve hayret uyandıran bir güç vardır sanki ve etrafındaki herkes korkuyla büyülenmiş bir şekilde bakarlar ona.

 

“Ama size ait olana eksik verdiğiniz cezayı telafi edebilirsiniz.”

“Nasıl?”, diye sorar Margaret, kerpiç gibi olmuş bir ifadeyle..

 

“Katilin annesi olarak sen ve onurun.. Gulls Perch’e geleceksiniz ve orada kaderinizle yüzleşeceksiniz. Çocuklarınız da Gulls Perch’e herhangi bir başka ölümlünün bir daha izinsiz girmesini engellemek için vadinin girişine, fey’lerin uygun gördüğü yer ve mesafeye bir karakol kuracaklar ve her yıl, her gün ve her saat orayı koruyacaklar. Bu artık sizin boyun borcunuz ve onurunuz olacak. Sözünüzde durduğunuz sürece kaderiniz devam edecek. Onurunuzdan döndüğünüz günde ise kaderiniz bitecek!”, diye yankılanır Brom’un kati sesi tüm şantiyede.

 

Masadaki herkes ve yemekhanedeki bütün dwarf’lar dehşet ve korkuyla küçük hobbit’e bakarlar zira bunlar, Argail Smitefast kızı Margaret Madish’den istenebilecek ezici taleplerdir ama seslerini çıkaramazlar ve kıpırdayamazlar çünkü sesin kendisinde de ezici bir güçtür vardır..

Efendi Cathber kısılmış gözlerle küçük hobbit’e bakar ve sessizce fısıldar;

“Titania?”

 

Margaret Madish ise sadece başını eğer ve “Kabul.”, der.

 

“Sana sunulan kadere boyun eğip senden talep edilenleri kabul ediyor musun, Margaret Madish?”, diye sorar Brom, haşin bir sesle.

 

“Kabul ediyorum.”, der Margaret.

 

“Oğlunun cürümü karşılığında ödemeyi kabul ettiğin cezayı çekmeyi göze alıyor musun, Margaret Madish?”, diye sorar Brom, acımasızca.

 

“Kabul ediyorum.”, der kadın sessizce.

 

“Oğlun bizden pek sevdiğimiz canları aldı. Onun bizden aldığı sevgililerimiz karşılığında onu ve cezasını bize bırakmayı kabul ediyor musun, Argail Smitefast kızı Margaret Madish?”, diye sorar Brom, zalimce..

 

“K.. Kabul ediyorum..”, der Madish ve kadının hıçkırıkları duyulur.

 

“O zaman seni ve onurunu, bir ay ve bir gün içerisinde, vadimizin girişinde bekliyor olacağız!”, der Brom..

 

..ve dolu gözler, boş bir ruh, yıkık bir dünya ve kırık bir kalple oradan ve Elder Hills’den ayrılır çünkü bir çift lafını söylemiştir.

 

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” IX ile
devam edecek..

 


 

 

 
 

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” VII

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” VI ‘in
devamıdır..

 

 

16.05.7591 B.Y.S (-16 Yıl)
Mayıs ortası.
Ritual Ormanları..

 

Güzel, naif bir aile.. Ve kızları, küçük Morel, pek şeker bi şeydi. Muhteşem bir hayal gücü var. Bana büyüyünce, teyzesini öldüren kurtlara karşı savaşan ateşli bi savaşçı olacağını söyledi. Sonra da beraber oynadığımız teatral hikayede şövalyeyi canlandırdı.”, der Brom sessizce.

Yaşlı Efendi Cathber eşliğinde Brom, ertesi sabah erkenden Dim Lodge’dan ayrılmışlar ve geniş çaprazlar çizerek batıya yönelmişlerdi. Oduncu köyünden ayrılmalarından sonra yaşlı adam sabırlı bir sessizliğe bürünmüş ve inatla ilk konuşanın Brom olmasını beklemişti sanki.. Yaşlı adamla yeterince uzun bir süredir beraber olan genç hobbit, adamın bu hamlesinin farkına varır ve karşıt bir sessizlik içerisine girer ancak yedi yüz küsür yaşındaki ‘hafif deli’ adamın ezici sabrı karşısında yenik düşer.. Yada yenik düşmeyi tercih eder, çünkü nezaket bunu gerektirir!

Yaşlı Cathber ise sessizliği ilk bozan Brom’a bu konuda bir şey söylemez, sadece kendi kendisine gülümsemekle yetinir —çünkü kendisine tekabül eden nezaket de bunu gerektirir..

“Eee..?”, diye sorar yaşlı adam. “Sevgili küçük Morel şövalyeyi oynadıysa, sen kimi canlandırdın?”

 

Brom derin, esef dolu bir nefes verir.

“Hikayenin sonda kurtarılan prensesi!”

Yaşlı adam kıkırdar..

 

“Teyzesi.. Seraphim.. Gerçekten kurtlar mı öldürdü onu?”, diye yine sessizce sorar Brom.

Esefle dolu nefes verme sırası yaşlı adama geçmiş gibidir.

 

“Seraphim Silverdûne.. Tel’Shee dim’Ora’ – Nurturing Heaven, buranın hemen batısındaki orman elf köyünde doğmuş, peri kızı gibi bir elf’di.. Başından kum gibi dökülen altın saçlı, gülümsediğinde güneş gibi açan, ince ruhlu, tertemiz bir kalbi olan, cesur, gördüğüm nadir kızlardan biriydi ve küçük Morel’in annesi, Seleina’nın da pek yakın arkadaşıydı.. Sanırsın ki elf’ler elf’lerle, insanlar da insanlarla birlikte olurlar.

Seraphim mantar, Seleina’da biberiye toplarken ormanda hasbel kader karşılaştılar ve beklenmedik bir şekilde, iki topluluk da komşu olmalarına, ticaret dışında da hiçbir etkileşimleri olmamasına rağmen arkadaş, dost, sırdaş ve ‘kız kardeş’ oldular.

Ormancılar bu durumu pek de umursamadılar. Bu onların çok da tahammülkar olmalarından değil, işleri dışında pek az şeyle ilgilenmelerinden dolayıydı. Elf’ler ise.. Elf’ler, Seraphim’in bir ‘insan’la arkadaşlık etmesini hiç hoş karşılamadılar ve ona yaptırım uygulamaya kalktılar. Ama o bunlara boyun eğmedi ve arkadaşı ve sırdaşı olan Seleina’dan vaz geçmedi ve en nihayetinde de tabusal uzaklaştırmaya mahküm edildi..

Ahmaklık..

Zavallı Seraphim buruk bir şekilde evinden ve elf’lerden ayrıldı ve Dim Lodge’a ve Seleina’nın ailesiyle beraber yaşamaya başladı.. ve Aramsis’in ağabeyi olan Darien’e vuruldu.. Darien ise Seraphim’i ilk gördüğü andan itibaren gözü başka hiçbir şey görmez olmuştu zaten. Bir anlamda, bir ailenin iki çocuğu olan iki erkek kardeş, bir başka ailenin iki çocuğu olan iki ‘kız kardeş’le evlenmiş oldular..”

 

Efendi Cathber uzun bir süre sessizliğe bürünür.

“Sonra ne oldu?”, diye merakla sorar Brom.

 

“Sonra.. Seraphim ve Darien’in, Laila adında fevkalade güzel bir kızları oldu ve Seraphim kendi köyünden uzaklaştırılmasından beri ilk defa, ve bir anne olarak tekrar bir güneş gibi parlamaya başladı.. Genç Darien’i görmeliydin. Sanıyorum gururdan biraz daha kasılmış olsaydı, kırılıp ortadan ikiye bölünecekti.. Eşi ve kızını o kadar seven gördüğüm nadir erkeklerden biriydi ve bence gurulanmakta da haklıydı.. Kardeşi Aramsis ve Seleina ise o kadar şanslı olmadılar zira zavallı Seliena iki defa düşük yaptı. Sevgili, küçük Morel’e ebelik yapmamın da sebebi biraz bundan kaynaklanıyordu. Sevgili Seliana’yı pek seviyordum ve kendi elde edemediğimi onun sahip olmasını çok istiyordum..”

 

“Darein ve Seraphim’in kızı, Laila.. ona da mı sen ebelik yaptın?”, diye sorar Brom.

Cathber’den buna uzun bir süre cevap gelmeyince Brom kahkayı basar.

“Muhteşem Gökler adına, Dim Lodge’da ebelik yapmadığın biri var mı, senin?”, diye gülerek sorar genç hobbit.

“Lütfen, Efendi Hobbit.. Öyle deyince kulağa hiç hoş gelmiyor. Dim Lodge oduncuları dünyanın en naif insanları sayılmazlar. Ancak oradalar ve benim açımdan pek önemli olan bir görevi icra ediyorlar..”, diye söylenir yaşlı adam.

“Nedir o görev?”

“Dimwoods elf’lerinin, kendi dünyalarına çekilip çevreleriyle, dolayısıyla da dünyanın geri kalanıyla da olan etkileşimlerinin kesilmesini sırf varlıklarıyla engellemiş oluyorlar.”, diye açıklamaya çalışır Efendi Cathber.

“Dur bir dakika..”, der Brom ve kafasında hızlı bir hesap yapar ama denklemin bir sonuca varması için gerekli bir hanesi eksiktir. “Dim Lodge, ne zamandır orda duruyor?”

“Bayadır.. Neden sordun?”, der Cathber biraz temkinli bir şekilde.

“Ahhaaa! Hiçbir yerin ortasındaki o köy.. Themalsar savaşından sonra kuruldu, öyle değil mi?”, diye sorar Brom.

“Evet.. Ne olmuş ki? Themalsar savaşı oldukça uzun yüz yıllar önce oldu.. Ve o köyün kurulduğu yer de ‘hiç bir yer’ değil.”, diye alınmış sesle cevap verir yaşlı adam.

“O köyün kurulmasını sen sağladın!”, diye ünler Brom birden.

“Ben.. uhhmm.. bu konuda bazı şahsiyetleri.. ikna etmiş olabilirim.. zamanında..”, diye, cılız, utanmış bir ifadeyle söylenir Cathber.

“Muhteşem Gökler adına! Bu ormanda elinin değmediği bir şey var mı?”, diye hayretle sorar genç hobbit.

“Vardır, herhalde.. Orman mütemadiyen nefes alan ve değişken bir bütündür.”, diye geçiştirmeye çalışır yaşlı adam.

“Ama neden?”, diye sorar genç hobbit.

“Uhhmm.. sorduğun soru biraz muallak, Efendi Hobbit. Biraz daha spesifik sorarsan sanki kendimi daha az utandırmış olacağım.”, diye söylenir Cathber.

“Peki o zaman.”, der Brom. “Neden orada, hiçbir yerin kıç kıyısında bir köy kurdurttun ve neden her yerde parmağın var?”

 

“Uhhmm.. Öncelikle, ‘hiçbir yerin kıç kıyısı’ ifadene alındım. O bölge ağaç bakımından fevkalde verimli bir bölge. İşlenen ağaçlardan elde edilen kerestelerden ev, mobilya, at arabası, gemi, silah, mancınık ve daha bir çok şeyde kullanılabilecek üç farklı ağaç türünün uyum içerisinde yetiştiği bir bölge. Diğer sebebini zaten söyledim. Elf’ler biraz fazla kendi içlerine kapanmaya başlamışlardı. Themalsar Savaşında bunun zararlarını çok acı bir şekilde gördük. Kimse kimseyle konuşmuyordu. Kimse kimseye inanmıyordu. Kimse kimsenin sıkıntılarını umursamıyordu.. Ve düşman bu durumu aleyhimize çok iyi bir şekilde kullandı. Savaş bir – iki yılda lehimize bitebilecekken, dört – beş yıl sürde ve neredeyse aleyhimize bitiyordu.. O savaşın bugün bile kaç ‘on bin’ hayata mal olduğu bilinmiyor.. Ben sadece bunun bir daha tekrarlanmasını istemiyordum ve ellerimi havada sallayıp hayıflanmaktansa bu konuda bir şeyler yapmaya karar verdim, ve yaptım da. Neden her şeye burnumu sokmamla alakalı soruna gelirsek, bu.. şimdi cevap verebileceğim bir soru değil, Efendi Hobbit. Belki bir gün. Sadece şimdi değil.”, der Efendi Cathber ve genç Brom bu yaşlı adama, yaptıklarına, uzak görüşlülüğüne ve, bir anlamda, acımasızca alıp uyguladığı kararlara hayret eder.

 

“Hikayenin devamını dinlemek istiyor musun, istemiyor musun?”, diye biraz utanmış, biraz da deşifre olmuş olmanın verdiği rahatsızlıkla söylenir yaşlı adam.

“Tabi ki dinlemek istiyorum.”, der Brom ister istemez.

 

Laila doğduktan sonra Seraphim’in ailesi için işler biraz değişmeye başladı. Çocuklar ve torunlar.. bazen bir topluğun tüm inadını kırabiliyorlar. Ne kadar ilginç, öyle değil mi? Bir bebeğin, dünyadaki en aciz varlığın, böylesi muazzam bir etkisi olabilmesi.. Halbuki, Seraphim’e yapılanlardan dolayı elf’lerle şahsen görüşmeye gitmiştim ve söylediklerim bir kulaklarından girip diğerinden çıkmıştı.. Sevgili Seraphim’in geri dönmesine izin vermediler. Ama o kızcağız da artık dönmek istemiyordu. Dim Lodge’da bir evi, aşık olduğu bir erkeği ve yepyeni bir dünyası olan bebek Laila’sı vardı.. Neden geri dönsün ki? Bebek Laila büyümeye başlayınca elf’ler de ister istemez bazı kıpraşmalar oldu. Kızın kendi öz kültüründen tamamen kopuk, daha da kötüsü, annesine yapılanlardan sonra, elf’lere düşman olarak büyümesini istemiyorlardı ve en sonunda, küçük Laila’yı da getirmesi koşuluyla Seraphim’in ailesini ziyaret etmesine müsaade ettiler..

Dediğim gibi..

Ahmaklık..

O kız yaz demeden, kış demeden dört yıl boyunca neredeyse her ay küçük Laila ile birlikte iki gün süren o yolculuğu yaptı. Nevarki bir seferinde Seraphim’in babası hastalandığı için, elf’lerle ticaret yapan küçük bir grupla çıktı yola. Hava fevkalade soğuk olduğu için de Laila’yı almadı yanına. Ve yolda kurtların saldırısına uğradılar. Gruptan ağır yaralanmış bir şekilde sadece iki kişi kurtulabildi ve ne yazık ki Seraphim kurtulanlar arasında değildi.

Elf’ler cenazenin kendi köylerinde yapılmasını istediler —oldukça da yüzsüzce bir şekilde. Zavallı Darien ormancılarla elf’ler arasında bir sorun çıkmasın diye büyün hiddetini içine attı ve buna sesini çıkarmadı. Laila’yı kardeşi Aramsis ve  teyzesi Seleina’ya bıraktı ve elf’lerin köyüne, cenazeye gitti. Seliena o an hamileydi ve kız kardeşine olanlardan ötürü de tam anlamıyla perişan olmuştu. Cenazede elf’ler Seraphim’e olanlardan dolayı Darien’i suçlamaya kalktılar ve genç Darien’de onlara bir ormancı olmanın ne demek olduğunu harika bir şekilde göstermiş oldu. Tabii bu güzel Seraphim’i geri getirmediği gibi üzüntüden mahvolmuş Seleina’nın da düşük yapmasına sebep oldu. Zavallı kız. Elf’ler, dostu, sırdaşı ve kız kardeşi olan Seraphim’in cenazesine gelmesine izin verilmedikleri gibi, kızcağız bir de bebeğinden oldu.

Darien o kışı Dim Lodge’da kızı, küçük Laila ile geçirdi, ilk bahar geldiğinde de nesi varsa toplayıp Dim Lodge’dan ayrıldı ve kızıyla beraber Serenity Home’a yerleşti. En nihayetinde ve ahmakça inatları yüzünden elf’ler hem kızlarından, hem de torunlarından oldular.. oldukça da onursuz bir şekilde.. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, elf’lerle ormancıların arasınının da ciddi bir şekilde açılmasına ve nefret odaklı sürtüşmelere sebep oldular. Sadece bu olayla, aralarında barış ve iletişim olması için verdiğim yüzlerce yıllık emeği neredeyse yok ettiler.

 

“Bu.. çok acıklı bir hikaye..”, der Brom sessizce ve düşünceli bir şekilde.

“Evet, Efendi Hobbit. Acıklı ve trajik bir hikaye. Aynı zamanda da ahmaklığın nelere mal olduğunu gösteren bir hikaye. İlginçtir, güzel Seraphim’in ölümünden sonra tam dört yıl boyunca neredeyse hiç durmaksızın Nurturing Heaven’a yağmur yağdı..”, der Efendi Cathber kindar bir sesle.

“Bunu senin yaptığını biliyorlarmıydı peki?”, diye sorar Brom ister istemez.

“Tahmin ettiklerinde eminim ama evim onların köyünden sadece bir gün mesafede olmasına rağmen bir kere bile bu konuda gelip benden bir talep yada ricada bulunmadılar. Sanıyorum yapacak başka işlerim olmasaydı, bugün bile o yağmur devam ediyor olurdu.. Elf’ler ‘başlarına geleni’ sabırla çekmeyi tercih ettiler ama dört yılın sonunda tarlaları da, ekinleri de tamamen mahvolmuştu ve ironik bir şekilde de Dim Lodge oduncularına muhtaç kaldılar.”, diye ekler Cathber, yüzünde haşin bir sırıtışla.

 

“Laila!”, diye ünler genç Brom birden. “Darien onu bir izci olarak yetiştirilmek üzere İzci Efendisi Davien’e vermek istiyordu!”

“İlginç..”, der Cathber ve dibinde yürüyen genç hobbit’e tek kaşı kalkmış bir şekilde bakar.

“İlginç olan nedir?”, diye sorar Brom.

“Senin bundan haberdar olman! Özellikle de bunun oldukça.. hatta fevkalade spesifik bir bilgi olduğunu düşünürsek..”, der yaşlı adam..

Brom birden gafına ayılır ve susar.

Efendi Cathber gülümser.

“Sorun değil, sorun değil.. Anlatmak istemiyorsan anlatmazsın, olur biter. Ama yolumuz uzun ve konuşmak daha keyiflidir.

 

Genç hobbit uzun bir süre sessizliğini korumayı tercih eder. Ama en sonunda başından geçenleri bu yaşlı ve ‘hafif kaçık’ adama anlatmaya karar verir. En azından bir kısmını.

Brom ilk ısırılışının ayrıntılarına girmez. Aslına bakılırsa ısırıldığı hiçbir durumdan bahsetmez ve olayı ‘içime doğdu’ yada ‘hobbit’lere özel bir yeti’ olarak geçiştirmeyi tercih eder. Nedenini kendisi de bilemez ama içinden bir ses, sanki bundan kimseye bahsetmemesi gerektiğini söyler ona —en azından şimdilik.

Genç hobbit evinden ayrılmasını, kuzeye, zigzaglar çizerek gidişini, yolda karşılaştıklarını, günlerce takılıp kaldığı haydut kampını ve Şerif Standorin, İzci Efendileri Davien ve Moorat’in o kampı basmalarını, oradan kaçışını, Croaking Mire’da başına gelenleri, pis ve bulanık suyun içine düşmesini, orada karşılaştığı dehşet yaratık ve ‘Muhafız’ kısmını atlayarak anlatır. Benzer bir şekilde Tinker Hills’e ‘uğradığını’, oradan da Miasmire’da yaşadıklarını, ‘merakından’ ve ‘hazır gelmişken’ görmek için Gulls Perch’in kenarından ‘teğet’ geçmesinden bahseder. Son olarak da Arashkan Irmağının kenarında kamp yapmak için durmasını ve yaşlı adamla karşılaşmasını, ‘İşte tam o sırada da siz çıkageldiniz!’, diye anlatır ve hikayesini bitirir.

“Bu.. fevkalade bir hikaye Efendi Hobbit.”, der yaşlı Cathber. “Ve bunu benimle paylaştığın için teşekkür ederim.”

Brom tedirgin bir şekilde omuzlarını silker. Yaşlı adamın, anlatığı hikayeye inandığından emindir. Yaşlı adamın, anlatığı hikayedeki boşlukları fark ettiğinden de emindir. Ama bunları sorgulamamasından dolayı da memnun olur zira hikayesini, böylesi sansürlenmiş olarak anlatmış olması bile kendisi için büyük bir adımdır..

 

Cathber ve Brom, iki gün sonra Tel’Shee dim’Ora’Nurturing Heaven’a varırlar.

Yaşlı adamın kendisine Seraphim Silverdûne’ün trajik hikayesini anlatması sonrasında, elf’leri ve köylerini çok merak ediyor olmasına rağmen genç Brom oraya uğramak noktasında isteksizdir. Cathber ondaki bu isteksizliğini gördüğünde, ilginç bir şekilde onu zorlamaz, benzer bir isteksizlikle kendisi de gitmez. Onun yerine güneye, yaşlı adamın evine doğru yönelirler..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Uhhmm.. Senin evin bu mu?”, diye tek kaşı kalkmış bir şekilde sorar genç hobbit, önünde duran harabeye bakarak. Sonra söylediği şeyin kulağa nasıl gelebileceğine ayılır ve düzeltir..

“Bu mu senin evin?”

..diye!

“İlkini tercih ederdim, Efendi Hobbit..”, der yaşlı Cathber alınmış bir şekilde.

“Ben.. özür dilerim.. Ne dediğimi bilmiyorum.”, der Brom utancından kıpkırmızı olmuş bir suratla.

“Sorun değil, sorun değil. Benim gibi yalnız başına yaşayan deli bir berduşun, herhangi bir hobbit’in eviyle kıyaslanabilecek bir evi olması mümkün değildi zaten.”, der esefli bir sesle.

“Yani..”, deyiverir Brom ve daha da kızarmış yüzünü elleri arasında gizler.

“Bu yaşlı adamı daha fazla yerin dibine geçirme istersen!”, der Cathber biraz kızarak.

“İstemem. Söz.”, diye cılız bir sesle cevap verir genç hobbit.

 

Genç Brom, yaşlı adamın evine bakar ve içi cızlar. Evin kapısı yarı açıktır ve sarkık vaziyettedir. Çatısı çökmüş ve kiremitleri dökülüp her yere saçılmıştır. Duvarlarında bariz delikler vardır ve çöken çatı yüzünden de evin küçük pencereleri de dışa doğru pörtlemiştir..

 

“Uzun zamandır gelmemiştim buraya.”, der yaşlı adam sanki kendi kendisine konuşuyormuş gibi. “Evi dahi olsa, insanın geri dönmek için bir sebebi olmayınca.. eh.. bu hale geliyor işte. Bu da sana bir ders olsun Efendi Hobbit. Bir erkeğin ‘çatısı’ vardır ve sadece o çatının efendisidir. Bir evi ‘ev’ yapansa kadındır. Eminim bu ifademden hoşlanmayacak birileri olacaktır ama önce yedi yüz yıl benim yaşadıklarımı yaşasınlar, benim gördüklerimi görsünler, bende olmayanları da kendi hayatlarından çıkarsınlar, ondan sonra gelip bana vaaz etmeye kalksınlar!”

Yaşlı adam, yan yatmış açık kapısını doğrultur ve yerine oturtmaya çalışır. Çok kısa bir anlığına bunu başarmış gibi görünür ama kapı çatırdar.. ve tamamen çürümüş bir şekilde yere dökülür.

“Hmmm..”, der Efendi Cathber. “Sanırım bu sefer biraz fazla uzak kaldım. Kaç yıl oldu? Dört mü, beş mi? Hayır, sanırım altı yada sekiz yıl ama on iki olma ihtimali daha fazla sanki.. Tamam. Buldum.. On altı sene! Evet. Sanırım biraz fazla uzak kalmışım..”

 

Brom hayretle adama bakar ve kendisinin evinden, bırakın on altı seneyi, altı ay bile uzak kalabileceğini düşüne—

Genç hobbit hayretle olduğu yerde kalakalır zira evinden ayrılalı iki yıl ve dört ay geçmiştir bile!

Brom tam anlamıyla şok olmuş bir şekilde, öylece durur..

İki yıl, dört ay!

Bu.. bir hobbit’in evinden, bahçesinden, çiçeklerinden, annesinin yadigar fincanlarından, şöminesinin sıcaklığından, kitaplarından ve keyifli tembel hayatından uzak kaldığı ve belki de hiç duyulmamış bir süredir..

Bu basit hesap.. ve sonucu, genç hobbit’in bir anda korkmasına sebep olur. Sanki erişilemez, yıkılamaz, içsel ve kendisini bir hobbit yapan en temel tabularının yıkılması anlamına geldiğini hisseder. Ve ısırılmasına da tamamen bir başka açıdan bakmasına sebep olur.

 

“Öylece orada duracak mısın, delikanlı? Yoksa gelip biraz işin ucundan tutacak mısın?”, diye sorar yaşlı adam umutsuzca evine bakarak. Sonra adamın yaşlı omuzları çöker, ve evinin kapısından ayrılır.

“Gel, Efendi Hobbit. Herhangi bir şeye başlamak için biraz geç oldu. Bu gün burada kamp kuralım. Yarın, tazelenmiş bir şekilde kalktığımızda bakarız. Şayet en ufak bir umut ışığı görürsek, işe başlarız. Umut yoksa güneye, yolumuza devam ederiz..”, der yaşlı adam yenilgiyle.

Brom sesini çıkarmadan gider, kuru çalı çırpı ve dal toplar ve ufak bir ateş yakar. Sonra yakınlardaki bir çayırdan su getirir ve yaşlı adamın sepetinden biraz patates, biraz patlıcan, biraz da mantar çıkartır, gözü bir anlığına, aylar —neredeyse bir yıl— önce, ilk bu sepeti açtığında gördüğü ve bir şekilde hala tap taze kalmayı başarmış olan çileklere takılır, daha önce defalarca olduğu gibi yine gözlerini kaçırır, sepetin kapağını kapatır ve tekrar ateşin başına gelir. Sırt çantasından küçük kamp tenceresini çıkartıp içine önce su koyar, sonra da patatesleri, panlıcanları ve mantarları doğrayıp tencerenin içine atar ve kaynamasını beklerken de çadırını çıkartıp kurar.

Bütün bunlar olurken yaşlı Cathber ise devrilmiş bir ağaç kütüğünün üstüne oturmuş, kayıp bir ifadeyle evinden kalan harabeye bakar.

Genç Brom, yemek hazır olunca iki tabağa yemeği boca eder, tabaklardan birini sessizce yaşlı adamın yanına bırakır, diğerini ise kendisi alır, ateşin başına oturur ve yemeye başlar.

Ateş başında geçen her gece, muhabbet gecesi değildir. Bazıları sadece sessizce geçirilen gecelerdendir ve belli ki bu gece, o gecelerden olacaktır..

Brom, bir yandan yemeğini yerken, bir yandan da yaşlı adamı seyreder ve bir anda adamın yüzündeki ‘kayıp’ ifadenin derinliklerine ulaşıverir;

Bu yaşlı, mazbut, hafif deli gibi görünen ve tamamen bir berduş hayatı yaşayıp bu uçsuz bucaksız ormanı, içinde yaşayan ağaçları, bitkileri, hayvanları, insanları, elf’leri, oger’leri, dwarf’ları ve genç hobbit’in daha görmediği ve muhtemelen de hiçbir zaman haberi bile olmayacak varlıkları korurken o kadar çok şeyinden vazgeçmiştir ki..

Adam, hayatında sevdiği tek kadını, beraber katıldıkları büyük bir savaşta gönderildiği afaki bir misyonda kaybetmiş ve bir daha bir başka kadının sıcaklığında huzur aramamış, devamlı görüp gözettiği ormanı dolayısıyla pek az uğradığı evi de artık bir harabeye dönmüştü..

Bu yaşlı ve yalnız adam şu anda bile belki sadece bir şeyi düşünmekteydi;

“Elime ne geçti?”

Yaşadığı 740 küsur yıl sonunda ve bütün yaşadığı ve yaşattıklarına karşın gösterebileceği hiçbir şeyi yoktu. Ne bir hayatı, ne bir sevgilisi, ne bir anıtı, ne de emeklerinin mirasıçısı olabilecek bir çocuğu..

Brom, kendi evinde, keyifli şöminesinin başında, annesinin antika fincanından çayını yudumlarken okuduğu kitaplarıyla yalnızlığın keyfini çıkarmasına karşın, ve çok da aceleye getirmemesi koşuluyla yine de bir gün güzel, mutlu bir kız bulma, ve zamanı gelince de çocukları olacağı umuduyla yaşamıştı. Yaşlı Cathber için ise bu asla olmamış ve belli ki artık olma ihtimali de yoktur..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yaşlı Cathber, çekiç seslerine uyanır. Gece geç saatlere kadar oturmuş, sonra da derin bir hüzünle, öylece ateşin yanına kıvrılıp yatmış, şimdi de şiddetli bir baş ağrısıyla gözlerini açar ve etrafına bakınır. Sabah bitmek üzeredir ve öğlenin gelmesi de an meselesidir. Cathber ıkınarak kalkar ve, “Nedir bu gürültü böyle? Yaşlı bir adama kimsenin saygısı kalmadı mı artık?”, diye kış uykusundan erken uyanmış bir boz ayısı gibi asabice homurdanır.

“Günaydın, Efendi Cathber!”, diye genç hobbit’in aşırı mutlu sesini duyar ve sabahları ‘şirin’ kalkan gençler hakkında tam olarak ne düşündüğünü söylenmeye başlar.

“Kahvaltın, ateşin hemen yanında. Evinin arkasında biraz üzüm buldum. Hala hayatta olduklarını görünce toplayıp onlardan da koydum tabağa!”, der Brom aynı ‘şirin’ sesiyle.

Efendi Cathber yine homurdanır ama adı geçen tabağı görünce ister istemez susar. Tabağın yanında duran bir kova suyla ellerini ve yüzünü yıkar, sonra da oturup genç hobbit’in onun için hazırladığı kahvaltıyı yemeye başlar. Kalan son üzümleri de bitirince biraz kendine gelmiş gibi etrafına bakınır ve..

..öylece kalakalır.

Yaşlı adam hayretle evinin, yerine yeniden monte edilmiş kapısına, sökülüp, tamir edilip, tekrar yerlerine takılmış olan küçük pencerelerine,  kırılıp dökülenlerin yerinde yeni, doldurma tahta ve odunlarla kapatılmış duvarlarına bakar.

Başını kaldırdığında ise genç hobbit’i çatıda, kiremitlerle uğraşır halde bulur.

“Sen.. ne yapıyorsun evime?”, diye sorar hayretle.

“Bir şey mi dediniz, Efendi Cathber? Çok uzaktasınız. Dediğiniz şeyleri duyamıyorum.”, diye abartılı bir şekilde bağırır Brom.

Cathber kaşlarını çatar.

Tekrar ıkınarak ayağa kalkar ve genç hobbit’in üzerinde çalıştığı çatıya yaklaşır.

“Sana, evime ne yaptığını sordum.”, der yaşlı adam biraz asabice.

“Dün akşam siz, sabah olunca ‘en ufak bir umut ışığı varsa..’, demiştiniz..”, der Brom.

“Evet, demiştim.”, der yaşlı Cathber.

“Bende en ufak bir umur ışığı gördüm ve siz biraz yorgundunuz dün akşam, bende sizi uyandırmadan başlamaya karar verdim. Korkarım ben bir marangoz olmadığım için bazı yerleri ahşaptan ‘vitray’ tekniği kullanarak kapattım. Bir ara ormancılardan gelip onları düzgün ve kalıcı bir şekilde tamir etmelerini istemeniz gerekecek. Eminin rica ederseniz, buna gönüllü olacak bir kaç tanesi çıkacaktır. Kiremitlerin bazıları da kullanılamaz halde kırılmışlar. Onların yerine de az ileride ki çayın kenarında bulduğum geniş ve yassı taşları yerleştirdim ve aralarını da içine saman karıştırılmış çamurla kapattım. Gönüllü gelecek ormancılardan onları da tamir etmelerini isteyebilirsiniz.”, diye cevap verir Brom.

Cathber biraz daha kaşlarını çatar ama bir şey demez.

Yaşlı adam sesini çıkarmayınca Brom biraz rahatlamış bir şekilde tekrar kiremitleri çakmaya başlar. İşi bittiğinde kayarak aşağı atlar.

“İçeriyi de biraz süpürüp temizlersek, oturulabilir bir hale getirmiş oluruz. Müsait olduğunuzda ormanın bu tarafında ufak bir yağmur yağdırırsanız, nereler akıtıp sızdırıyor, görmüş oluruz.”, der. “Sonra da bahçeyle uğraşırız. Ben marangoz olmayabilirim ama bahçe olayından çok iyi anlarım.”

“Neden?”, diye sorar Cathber.

“Ne, neden?”, diye anlamamış gibi Brom’da yaşlı adama sorar.

Cathber, genç hobbit’e sessizce bakar.

Brom omuzlarını silker.

“Ben bir hobbit’im, Efendi Cathber. Bu ne demek biliyor musun?”, der ciddi bir sesle.

“Bu oldukça muallak bir soru Efendi Hobbit—”, diye başlar Cathber ama Brom araya girer.

“Bir hobbit, üç temel elementten oluşur, Efendi Cathber.”, der aynı ciddiyetle. “Birincisi; tembelliği, ikincisi; konforu.. üçüncüsü ise; EVİ! Bu üç elementin olduğu her yerde mutlaka bir hobbit vardır!”

“Bunun benim evime yaptıklarınızla alakasını kuramadım, Efendi Hobbit.”, der Cathber tek kaşı kalkmış bir şekilde.

 

“Siz tembellik nedir bilmezsiniz ve tembelin halinden de anlayamazsınız, Efendi Cathber. Bildiğinizi sandığınız şeye de gerçekte tembellik denemez. Konfor ise bugüne kadar sizin yakınınızdan bile geçmemiş belli ki.. Dolayısıyla sizden asla doğru düzgün bir hobbit olmaz! Ama bir ev, Efendi Cathber.. Herkesin ‘evim’ diyebileceği bir yeri olmalı.. Ve sizinki yıkılmış. Bir hobbit olarak, tembel fakiri olmanıza tahammül edebilirim. Konfor yoksulu oluşunuza da müsamaha gösterebilirim. Ama buna—”, der genç hobbit ve evi gösterir. “—sessiz kalmam mümkün değildi!”

 

Yaşlı Cathber alık alık önünde duran hobbit’e bakar ve söyledikleri şey zavallı adamcağızın zihnini çarpıtır!

Neden sonra mırıldanır.

“Uğraşınız için teşekkür ederim, Efendi Brom. Ama nadiren uğradığım bir yerdi burası..”

“‘Kimin kime faydası dokunur, kimin kime yardımı olur hiç belli olmaz bu dünyada..’ Bunlar sizin sözlerinizdi.. Zamanı gelince hepimiz, istesek de, istemesek de gideceğiz. Ama bir hobbit olarak son dakikama kadar tembel ve konforlu bir şekilde ve şu anda içinde olmasam da yine de bunun eviminde olmasını istiyorum. Gerçekte siz nadiren buraya uğramıyorsunuz, Efendi Cathber. Siz, buraya gelmemek için çaba gösteriyorsunuz..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bunu takip eden iki hafta boyunca genç Brom ve yaşlı Cathber evin tamiri ve bahçe düzenlemesiyle uğraşırlar. Bittiğinde evin hala herhangi bir hobbit’in eviyle kıyaslanacak durumu yoktur, ama üç temel elemente de sahiptir; tembelce ve konforlu bir şekilde oturulabilir ‘ev’..

“Hmmph!”, diye homurdandır yaşlı Cathber, göreceli bir konforla yanan küçük şöminenin önünde çarpık sandalyesinde oturmuş, elinde bir kenarı çatlamış eski fincandan sıcak çayını yudumlarken.

“Ne oldu?”, diye sorar genç hobbit, kendi oturduğu yerden, ayaklarını şömineye doğru uzatmış, bir başka fincandan kendi sıcak çayını hüpletirken. Genç hobbit’in fincanı çatlak değildir ve yaşlı adamın fincanı ile aynı setin parçası da değildir. Bu fincan, ortalama bir alıcının gözünde sadece burun kıvırtacağı kadar yıpranmıştır. Bir antikacı ise, üstünde bir zamanlar incelikle işlenmiş, pembe varak çiçekleri görecek ve fincanın yüzlerce yıllık ve paha biçilmez olduğunu, ağzı sulanarak itiraf edecektir —en azından kendisine!

“İtiraf etmeliyim ki bu yağmur altında ıslanmaktan daha keyifli.”, der adam.

“Di mi ama?”, diye keyifle sırıtır Brom ve çayından bir yudum daha hüpletir.

“Fazla rahat..”, der Cathber ve kendisi de çayını yudumlar.

“Ahhaaa..”, der genç hobbit. “Zamanla alışacağından eminim. Ama her ‘ilaç’ gibi, bunun da işe yaramasına izin vermelisin..”

Yaşlı adam ‘fırk’lar..

..ve aralarında duran küçük, iğreti tehpanın üzerindeki kil tabaktan bir kurabiye daha alır.

“Hamur işinden, bahçeden anladığın kadar anlıyorsun. Bu kurabiyeler harika. Hele onları bir fırında değil de bu acınası şöminede yaptığını düşününce..”

“Tembeller, dünyadaki en kuvvetli hayal gücüne sahip insanlardır..”, diye kendisi de kurabiyelerden bir tanesine uzanır, hafif çayına bandırır, sonra yemeye başlar.

“Eminim bunun için mantıklı bir açıklaman vardır.”, der Cathber.

“Tabii.”, der genç hobbit, tekrar sırıtarak. “Tembel olmaya devam edebilmek için, ‘bunu en çabuk ve en kestirme yoldan nasıl yaparım da tekrar şöminemin önünde mutlu bir şekilde oturabilirim?’ düşüncesinin üstesinden gelemeyeceği bir hayal gücü yoktur bu dünyada..”

Yaşlı adam kıkırdar.

“Teşekkür ederim, Efendi Hobbit.”, der Cathber. “Bunca yıldan sonra ilk defa ‘evim’ oldu.. Evim ve baktığımda rastgele çalı çırpı yerine düzenli bir ‘bahçem’..”

“Ben teşekkür ederim, Efendi Cathber. Sayenizde kendi başıma asla göremeyeceğim şeyleri gösterdiniz bana.”, diye samimi bir şekilde cevap verir Brom.

 

Cathber bunun üzerine sessizleşir.

Şömineden mutlu çatırtılar gelir.

Dışarıda hava kararır.

Uzun bir süre fincan, hüpletme ve kurabiye ‘kıt’latması dışında hiçbir ses duyulmaz.

 

“İstersen..”, der düşünceli bir şekilde yaşlı adam, neden sonra. “Seni evine gönderebilirim..”

“Ne? Nasıl yani?”, diye irkilir genç hobbit birden ve elindeki antika fincanı neredeyse düşürür.

“Benim ne olduğumu sanıyorum ki artık tahmin etmişsindir. Hoş, gizlemek için özel bir çaba da sarf etmemiştim doğrusu.”, der Efendi Cathber.

“İlk karşılaştığımızda, fırtınayı çağırdığınızı söylediğinizde bazı kuşkularım oluşmadı değil. Ayrıca burası için devamlı ‘ormanım’ ifadesini kullanmanız, başlı başına bir ilamdı.. Ama siz mevzu etmediğiniz için ben de nezaketsizlik etmek istemedim.”, diye itiraf eder genç hobbit.

“Bundan dolayı ayrıca teşekkür ederim.”, der yaşlı adam. “İstersen.. kapımın önündeki çınar ağacından, senin evinin bahçesindeki çınara bir kapı açabilirim. Teknik olarak hedef ağaca dokunmuş yada en azından onu görmüş olmalıydım, ama beraber olduğumuz bu son bir yıl boyunca bahçenden ve bahçendeki ağaçlardan, ve özellikle de çınarından o kadar çok bahsettin ki, görmüş gibi ayrıntılarını zihnimde canlandırabiliyorum.”

Brom hayret.. ve özlemle oturduğu yamuk sandalyede kalakalır.. Konuşmak için bir kaç defa ağzını açar ama herhangi bir ses çıkmaz.

Dahası, hemen yanınada peyda olan garip.. ve biraz da ürkütücü bir ‘hissin’ varlığına ayılır ve o his ona bu tercihin tamamen kendisine ait olduğunu ve önündeki ‘dönmek’ ile ‘devam etmek’ arasındaki iki seçenek ona kati bir şeyler söyler.

Geri dönerse evine, sıcak şöminesine, annesinin yadigar fincanlarına, kitaplarına, kıtır kurabiyelerine, ve muhtemelen de tembel, konforlu evinde mutlu bir şekilde yaşayıp gideceğini..

Devam etmesi halinde ise, evinden ayrıldığı geceden beri karşılaştığı bütün şeylerin aynısını ve çok daha fazlasını yaşayacağını, dahası bir gün geri döndüğünde, evine dair adı geçen şeylere kavuşmasına rağmen, muhtemelen bir daha mutlu olmayabileceğini söyler ona..

 

Brom Bumblebrim, kendisini dikkatle izleyen yaşlı Cathber’a bakar.

“Neden ben?”, diye soruverir.

Yaşlı adam, ona sessiz bir dakika boyunca bakar. Sonra gözlerini kısarak cevap verir.

“Sorunu yanlış kişiye soruyorsun, Efendi Hobbit. Ama düşünmen gereken asıl şey, sorduğun soru da değil.”, der ona.

“Nedir peki düşünmem gereken şey?”, diye sorar Brom kayıp bir sesle.

Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig sırıtır.

“ÇÜNKÜ sen..”, der.

Genç hobbit kaşlarını çatar.

“Hiç bi şey anlamadım.”, der hafif gıcık olmuş bir ifadeyle.

Yaşlı adam omuzlarını silker, yanında duran tabaktan bir kurabiye daha alır, kendi çayına bandırır ve ağzına atar.

“Ben de anladığımı söylemedim zaten!”, diye kıkırdar.

“Hiç yardımcı olmuyorsunuz, Efendi Cathber..”, diye homurdanır Brom.

 

“Sana bir seçenek verdim, delikanlı. Sanıyorum, sadece bu seçeneği sana sunmuş olarak bazı şeyleri anlama fırsatı da doğurmuş oldum. Gerisini senin düşünmen lazım.

Ben, bana verilen seçeklerden, bunca yüz yıl sonra ‘Elime ne geçti?’, diye sorulduğunda vereceğim cevap, ‘Hiç bir şey!’ olacak. Ama zaten yaptıklarım da asla benimle ve benim elde edeceğim kazançlarımla ilgili olmadı. Yaptıklarımı, ‘yaşadığımız dünya, ve bu dünyanın geleceği’ için yaptım.

Ben göçüp gittiğimde ve üzerinden yeterince zaman geçtiğinde bu dünyada kimse beni hatırlamayacak. Ama beni hatırlamayacak ‘özgür kimseler’ de olmuş olacak!”

 

Genç hobbit, muallak olduğu kadar da ‘kocaman’ olan bu cevap karşısında tökezler. Brom kendisini hiçbir zaman önemli biri olarak görmemiştir. Ancak evinden ayrıldığı geceden beri karşılaştığı şeyleri düşündüğünde; Croaking Mire’deki dehşet yaratığı, onun bu dünyada serbest kalmasını engellemek için binlerce yıldır başında nöbet tutan ‘Muhafızı’, büyülü korumaları dolayısıyla kimsenin giremediği Sessiz Gnome’ların köyünü ve orada yaşadıklarını, Gulls Perch’e girmesine ‘izin verilmiş’ olmasını, dünyada hayatta olan pek az ölümlünün oturup ‘muhabbet’ ettiği anne Titania’yı, onun vadisini kurtarmak için verdiği mücadeleyi ve bunun için yapmaz zorunda kaldığı şeyleri, güzel, saf ve olağanüstü Aremela’sını, ve garip bir ‘tesadüfle’ bu yaşlı adamla; yedi yüz kırk küsur yıl önce Themalsar’da savaşmış olan Cathber Gwet’chen Bolgrig ile karşılaşmasını düşünür.

 

“Göster bana.”, der sessizce.

Yaşlı adam ‘hımpf’lar ve yavaşça yerinden kalkar. Ağır adımlarla küçük kulübenin kapısını açar ve kararmakta olan akşam ışığında bile güzel görünen bahçesine çıkar.

Genç hobbit ise sessizce onu peşinden takip eder.

Yaşlı adam bahçesinin kenarındaki koca çınarın yanına geldiğinde nazikçe ağaca dokunur.

“Benden daha yaşlı bildiğim tek sen varsın. Tamara ile senin gölgende karşılaşmıştık, hatırlıyor musun?”, der yaşlı adam. Sonra Brom’a döner ve kıkırdar. “..Ve ilk kavgamızı da o zaman yapmıştık! İkimizde bu kıymetli ağacın hediye edeceği bir ‘asa’nın peşindeydik. İkimiz de asayı istiyorduk ve ikimizde hakkımız olduğunu düşündüğümüz o asadan vazgeçmek istemiyorduk. Tamara.. ateşli bir kızdı.. Ateşli ve inatçı.. Ben de inatçıydım ama sanırım onun kadar yakıcı bir güzelliğe sahip değildim!”

Brom, yaşlı Cathber’in eşinden bu kadar ‘mutlu’ bir şekilde bahsettiğine ilk defa müşahade eder.

“En sonunda ona, asayı alabileceğini, benim ise yeni bir asa için iki yüz yıl bekleyebileceğimi ve bunun sorun olmayacağını söyledim.”, der yaşlı adam ve dolu gözlerle gülümser. “Asayı o aldı. Ama ben de onu almış oldum! Hayatımda yaptığım en değerli, ve en güzel takastı bu..”

Brom gülmek ister ama nedense sadece kendi gözlerinin de dolduğunu hisseder.

“Senden küçük bir ricada bulunacağım, Tamara; bu delikanlının evine bir kapı açman. Geçtiğimiz bu bir yılda bana hayata dair unuttuğum o kadar çok şeyi bana farkında olmadan hatırlattı. Ve bükülmüş evimi tekrar ayağa kaldırdı. Bence eve dönmek istiyorsa, bunu hakketti..”

Brom, yaşlı adamın ağaca eşinin adıyla hitap etmesini hayretle karşılar ve bir anda bu dünya hakkında ne kadar az şey bildiğini anlayıverir. Dahası, adamın neden evine dönmek istemediğine de ayılır.

Genç hobbit, Efendi Cathber’in ağaca neden ‘Tamara’ diye hitap ettiğini anlamaz. Ama her eve döndüğünde yada her kapısını açtığında ilk gördüğü şeyin o ağaç olması bu yaşlı adamı ne denli kahredebileceği konusunda bazı tahminleri vardır. Genç hobbit, kendisinin de bir gün bir ağaca ‘Aremela’ diye hitap edip etmeyeceğini düşünür..

Yada..

..yeleğinin pek az kullandığı iç cebinde sakladığı toğumları, hobbit evinin arka bahçesine ektiğinde yetişeceğini umduğu çileklere..

Aremela..

..diye mi hitap edecekti?

 

Yaşlı çınar birden esner gibi gerilir.

Ve gövdesinde, bir insanın eğilerek, bir hobbit’in ise hoplaya zıplaya geçebileceği bir gedik açılır..

Brom hayretle gediğin içinde Bowling Hills’i, sonra Greener Kasabasını, en sonunda da evinin güzel bahçesini, bahçesindeki ağaçlarını, çiçeklerini ve ailesinin ona bıraktığı güllerini ve.. evini görür..

Genç hobbit göz yaşları içerisinde dizlerinin üzerine çöker..

..zira Brom Bumblebrim kararını çoktan vermiştir.

 

Evet.

Bir gün evine, sıcak şöminesine, kitaplarına, annesinin yadigar fincanlarına, mutlu çörek ve kurabiyelerine, bahçesine ve güllerine geri dönecektir. Döndüğünde ise mutlu olup olmayacağı kati değildir. Ama evine tekrar ayak bastığında, iç cebinde sakladığı çilek tohumlarının, o tohumlar için verilen hayatın ve yapılan fedakarlığın hakkını da vermiş olarak dönmüş olacaktır.

 

“Gördüm ve teşekkür ederim, Efendi Cathber.”, der Brom sessizce.

“Gitmeyeceksin.”, der yaşlı adam ve bunu bir soru olarak sormaz.

“Bir gün, evet. Daha değil.. Evim ve tembel konforum hiçbir yere gitmiyorlar. Ama ben şimdi gidersem, elime bir daha geçmeyecek, ve belki de sadece küçük bir hobbit’e ihtiyaç duyulabilecek fırsatları da kaçırmış olacağım.”

 

Efendi Cathber, yüzünde belirmiş bir kahırla yavaşça kapanan gediği seyreden küçük dostuna bakar, ve  gülümser.

Bir elini genç hobbit’in omzuna koyar ve, “Bilgelik sana erken yaşta gelmiş, Efendi Hobbit.”, der nazikçe.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Genç Brom, yaşlı Cathber’le bir kaç gün daha kulubede kalırlar. Sonra da tekrar ‘fırtına avı’ için yola koyulurlar. İş daha bitmemiştir ve bir hobbit, başladığı işi yarıda bırakmaz. 

“Evinize tekrar döneceğinizi umuyorum, Efendi Cathber. Ve bunun için de sizden bir on altı yıl daha beklememenizi rica ediyorum.”, der Brom.

“Bu yolculukta bir şeyler öğrenen tek kişi sen değilsin, delikanlı.”, der Cathber sırıtarak. “Bana tembelliği olmasa da,  evimin kıymetini ve konforunu göstermeyi başardın. Ki bu da beni üçte iki hobbit yapıyor.”

“Bu kabul edilebilir bir oran, efendim.”, diye başıyla onlar genç hobbit.

Cathber kıkırdar.

“Sırada neresi var?”, diye sorar Brom.

“Sırada güneydeki komşularımız var; Elder Hills dwarf’ları..”

“Aaaaa.. Dwarf’lar.. Bu iyi..”, der Brom kaşları çatılı bir şekilde.

Yaşlı Cathber’in tek kaşı kalkar.

“Neden?”

Genç hobbit’in suratında haşin bir ifade belirir.

“Çünkü onlara söyleyecek bir çift lafım var!” 

 

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” VIII ile
devam edecek..

 


Brom Bumblebrim, hiç farkında olmadan bu yaşlı ve yalnız adama, sadece bir kaç ay sonra ve çok uzaklardan bir çocuk gönderecektir..

Bu çocuk boynuzlu doğacak ve bundan dolayı annesi taşlanarak köyünden kovulacak ve saklandığı ormanda da yaralarından dolayı ölecektir. Anneyi ve kasılmış kolları arasında tuttuğu ve hala hayatta olan küçük bebeğini birisi bulacaktır. O kişi de Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig’in kendisi olacaktır.

Yaşlı Cathber hayretle ‘kendisine sunulan’ bu bebeği alacak ve asla sahip olamadığı bir şeyi, kızı ve emeklerinin mirasıçısı olarak yetiştirecektir.

Efendi Cathber bu kıza ‘Tanrı’nın izniyle’, anlamına gelen ‘Inshala’ adını verecek ve bu küçük, sevimli yaratık büyüyecek, hem babası, hem de efendisi olarak gördüğü Cathber’in ölümünden sonra Rituel Ormanını sahiplenecek ve ‘bir sonraki nesil’ olarak onun mirasını devam ettirecektir..

Bu hikaye için bkz. “i, inshala. i, belong”