Showing: 1 - 10 of 10 RESULTS
arashkan şehri book 02 books dungeons and dragons duygusal groups karakter analizi role play serenity The Great Arashkan the plot thickens

1:33:017 – Elveda, Felishia..

1:33:017
Elveda, Felishia..

Timeline:

NONE!

 

Bu hikaye, herhangi bir şekilde, herhangi bir resmi zaman çizelgesi içerisinde gerçekleşmediği için, bilinen, standart tarih kronolojisinde yer almıyor.

Tahmin edilen tek şey bu hikayenin “Farstep” ‘den ‘hemen sonra’, ‘esnasında’ ve ‘öncesinde’ yer aldığıdır..

 

 

Aager Fogstep, sislerin arasında kaybolan Mab’in davetkar, imalı, şuh sesini son bir defa duyar..

 

“Annenin adını hatırlıyor musun, Kış Askeri?”

Aager, bilinçsiz ve farkındasız bir sesle, Gemini ile ilk bağlandıklarında ve sadece Inshala’sının saf, yumuşak ve sıcacık dokunuşları sayesinde hatırlayabildiği ismi söyler;

“Kriss Li..”

✱ ✱ ✱

1:33:017TOK!.. CLANK!.. BIZZZT.. DİNG!

TOK.. TİK.. TOK.. TİK..

 

1:32:56

TOK

Ben ölmek isterken, günlerce bana baktın. Halbuki sana hiçbir vaatte bulunmamıştım bile. Şimdi o vaadin zamanı geldi, zira yaşamak için sebebim yokken bana, beni bir sebep olarak gösterdin.”

TİK

1:30 – “Bunu kabul edersem, ona.. Mab’e bir lütuf borçlu olacağım ve sen de benim bütün korkularımın acısını yüklenmek zorunda kalacaksın.. korkularımın, deliliğimin ve cinnetimin!”

TOK

1:28 – “ÜÇ ŞEYİM YOK! SADECE BİR ŞEYİM.. BİR HAYALİM VARDI VE O DA ELİMDEN ALINDI!”

TİK

1:27 – “Yaraların.. Bi çok yaraların var. Bunları bizimleyken almadın. Alsaydın bilirdim!”

TOK

1:24 – “Sanırım dans etmek istemiştin..”

TİK

1:20 – “Ben acı çekebilirim ki! Acı çekme konusunda çok iyiyimdir..”

TOK

1:16 – “Ö.. özür dilerim. Ben aptal kızın tekiyim.. Bu sosyal şeysinin kurallarını anlayamıyorum. İnsanların bölgelerini nasıl işaretlediğini de bilmiyorum!”

TİK

1:10 – “Kimin iyi olmadığını senin kadar sık söyleyen biri için, tutturma oranın oldukça düşük. Bugüne kadar isabet ettirebildiğin tek kişi benim!”

TOK

1:06 – “Gördün değil mi? Evet, gördün.. Artık benim nasıl bir yaratık olduğumu biliyorsun! Sana iyi birisi olmadığımı söylemiştim.. “

TİK

1:02 – “Ama neden? O iyiliğin ne olduğunu bile bilmeyen bir iblis!”

TOK

0:58 – “Daha değil.”

TİK

0:56 – “Sen.. iyi biri.. misin?!”

TOK

0:52 – “Hepsi senindi..”

TİK

0:50 – “Sana hiç bırakmadım..”

TOK

0:46“BU SADECE İŞLEDİĞİN CÜRMÜN CEZASI OLACAK..”

TİK

0:44“VE ŞUNU BİLESİN Kİ, BU BİR İNTİKAM OLMAYACAK.”

TOK

0:43“BUNU HER ZERRENDE SANA HİSSETTİRECEĞİM.”

TİK

0:36“VE SEN ONU ÖLDÜRDÜN!”

TOK

0:32 – “O bizim göz bebeğimizdi..”

TİK

0:30 – “O sadece bir salağın sevgisi değildi..”

TOK

0:27 – “Sana, onun bizim için kıymetini anlatmaya çalıştım.”

TİK

0:24 – “Seni BEN hayatta tuttum! Bugün buradasın çünkü bunun olmasını BEN sağladım. Bunu asla unutma..

TOK

0:22 – “Ona karşı saygı göstermen gerektiği konusunda seni uyarmıştım.”

TİK

0:20 – “Bırak beni sefil bücür!”

TOK

0:15 – “Benim adım ‘Lilly’s Venom’..”

TİK

0:13“Inshala..”

TOK

0:11 – “Sen benim ağabeyimi öldürdün!”

TİK

0:09 – “..Sen de bundan sonra, benim sana emanet ettiğim bu acıyla yaşayacaksın.”

TOK

0:08 – “Buna ‘ACI‘ derler, Aager Fogstep!”

TİK

0:07“Güzel.. Dorin.. ablam sana.. emanet. Onu.. onu kurtar. Ve.. Darly.. bu onun suçu değildi.. Lütfen..”

TOK

0:05“Çün.. çünkü sen benim.. ablamsın..”

TİK

0:03“Alor’Nadien ne.. Güzelim.. bebeğim.. neden? Hedef bendim, sen değil! Beni vurması gerekiyordu.. Neden..? Neden girdin araya?”

TOK

0:01“HAYIR!.. HAYIR.. NEDEN YAPTIN BUNU? NEDEN?”

TİK

0:00ACI!

TOK.. TOK.. TOK..

TOK

TİK!

 

TİK

TİK

TİK.. BIZZZT.. DİNG!

 

TİK..

 

0:01

Lady’nin bütün çabalarına rağmen ortalık cesetlerle doludur..

..ölenlerin ve öldürülenlerin bir ‘kısmı’ yoktur.

..ölenlerin ve öldürülenlerin bir kısmımın ise tamamı yoktur!

 

TOK

 

0:08

Aager tekrar yaratığın tepesine çıkmaya çalışır.

Yaratık ya göründüğünden çok daha zekidir, ya da fevkalade kurnaz bir içgüdüye ve tepki mekanizmasına sahiptir; Aager zorlukla saplayabildiği hançerleriyle yaratığa yine tırmanmaya çalışır ama dev kertenkele, huylanmış gibi irkilir ve bütün vücudu titrer.. ve Aager’i tekrar üstünden atar!

 

TİK

 

0:16

Anglenna, tükenmek üzere olduğunun farkına varmış bir şekilde, “Bence herkes aynı anda, aynı noktayı yakmalı. Bu şekilde büyüler bir birini desteklemiş olur.. Küçük kız, onu yerinde tutabilecek bir büyün var mı?”

Inshala, kendisine küçük kız denmesinden hiçte hoşnut olmaz. Dahası, ördek dudaklı bu kadınla daha hiç konuşmamıştır ve o kendisinden “küçük kız” diye bahsedip durmaktadır. ‘Doğa da hayvanlar bile birbirleriyle daha saygılı konuşurlar!’, diye geçirir içinden ve Anglenna’ya cevap vermez. Sadece omuzlarını silker.

 

TOK

 

0:22

“Yardım et, lütfen. Onu yerinde tutabilecek bir büyün var mı?”, diye bezgin ve yaralı bir ses duyar zihninde.

“Bana ‘küçük kız’ demesinden hoşlanmıyorum! Yaşımın gerektirdiği olgunluğa ulaştığımı düşünüyorum.. Aramızda en olgun duran Laila ablanın boyuna ulaştım nerdeyse.. Sıska olmam ise benim suçum değil!”, diye Inshala’nın alınmış sesini duyar Aager zihnine.

“Biliyorum, biliyorum, bebeğim, inan boyum yetişse bi tane patlatasım geliyor kafasına ama yaratık hareket ettiği sürece bir şey yapamıyoruz.”, der Inshala’ya doğru.

“Büyülerimin çoğu bitti. Neredeyse tamamını size ve hiç tanımadığım kişilere kullandım..”

 

TİK

 

0:36

Gel, Snare!, der Inshala ve ellerini tekrar havaya kaldırır.

Arenanın zemini sarsılmaya başlar..

Gel, Snare.., diye bir daha çağırır küçük kız.

Koca bir toprak parçası yerden fırlar.

Gel, Snare, bana gel.., der son bir defa daha ve birden toprak tamamen parçalanır ve içinden bir..

..ağaç yükselir.

Ve doğrulur.

 

TOK

 

Yaratıktan ilk defa bir can havli haykırışı duyulur, ve tüm gücüyle canını yakan şeyden uzaklaşmaya çalışır.

Ağacın kolları gerilir ve sürüngenin muazzam gücüne karşı koymaya çalışır.

Azılı yaratık çekiştirmeye ve çığlık atmaya devam eder ve dallardan çatırtı sesleri gelmeye başlar.

Seril, Snare.. seril, güzelim.. Sen doğanın köküsün. Sen, varsın!, diye fısıldar ağaca doğru Inshala.

..ve ağaç bir an titrer, sonra yine doğrulur. Yer tekrar sarsılır ve birden ağacın etrafında kalın kökler belirir.

 

TİK

 

Kökler salınır ve her yöne serilir..

..ve ağaç, muazzam yaratığı durdurur!

 

TOK

 

0:56

Aager haykırır;

“ŞİMDİ!..”

 

TİK

 

0:58

Vahşi bir heyecanla Laila da haykırır ve yayını gerer;

“ŞİMDİ.. ŞİMDİ..!”

 

TOK

 

0:59

Udoorin de manyamış bir mutlulukla haykırır;

“ŞİMDİ..!”

 

TİK

 

1:01

Dev sürüngenin diğer yanından, Lorna’nın beklenmedik, heyecan dolu çığlığı duyulur;

“ŞİMDİ..”

 

TOK

 

1:02

Muzaffer bir çığlıkla Gnine’da haykırır;

“ŞİMDİ, ATEŞ TOPU ŞİMDİ!”

 

TİK

 

1:03

Yüzünde şaşkın bir ifadeyle Gnine’ın arkasında duran Inshala da haykırır;

“Şimdi..?”

 

TOK

 

1:04

Lady, Gnine ve Inshala’nın arkasından Anglenna, yüzünde soğuk, donuk bir ifadeyle tıslar;

“şimdi..”

 

TİK

 

1:06

Daha da geriden biri “Felishia Fremier’i hatırla..”, diye geçirir içinden ve sessizce fısıldar;

“ŞİMDİ.”

..ve babasıyla yaptığı anlaşmanın ilk kısmını yerine getirir..

 

TOK

 

1:07

Etrafa saçılmış, parçalanmış, kanlı cesetlerin atlından, kimsenin fark etmediği biri daha fısıldar;

“EVET, AAGER.. ŞİMDİ..”

 

TİK

 

1:11

Darly Dor, daha on iki yaşındayken sokağa atıldığı gün onu bulup yetiştirmeye başlayan Yaşlı Sansar’dan öğrendiği marifetlerini sergiler ve kimse onun sessiz hışmını görmez..

Darly’nin, hedefine arkasından yaklaştığını görebilecek tek kişi ise göreceli bir güvenlikte, devasa yaratığın öbür yanında dumanlı teberini savurması gereken Prenses Lorna’dır ama o da her nedense tamamen aksi yöne bakmaktadır..

Yumuşak tabanlı çizmeleri, arena’nın pis, kanlı toprağına sanki hiç değmiyormuş gibi ses çıkarmaz.

Genç hırsız, herkesin dikkatinin yere yığılmış devasa sürüngene çevrildiği anı beklemiş ve tahmin ettiği gibi Anglenna yılanı, herkesin en arkasında, olduğu korkak gibi, olabilecek en güvenli yerde o kibirli edasıyla durmuş, pahalı elbiseleriyle poz vermektedir.

Darly ona, bir High Lady olmanın sokaklardaki ederini çok ‘keskin’ bir şekilde öğretecektir.

Anglenna’dan sonra sıra babasına gelmiş olacak ve ancak onunla da işi bittiğinde, Felishia Fremier’e verdiği sözü tutmuş olacaktır..

 

TOK

 

1:14

İki bacağı da diz kapaklarından aşağısı eksik, içini yere boşaltmış kanlı ceset, anca fark edilir bir şekilde kenara kayar ve altından, cesur bir kalemden çıkmış yüz hatlarına sahip Lilly Venom peyda olur..

Gözlerini kısarak dev sürüngenin sırtına çıkmayı başarmış Aager Fogstep’i gözler.

Hedefi, tahmin ettiğinden de uyanıktır zira bütün savaş boyunca adamın arkasını kolladığını gözlemlemiştir.

Kız, olağanüstü, büyüleyici bir zarafetle hedefine doğru süzülür.

Yıllar önce, kendi kendisine verdiği ‘Kan Yemini’ni tutmaya kararlı bir ifadeyle, dikkatlerin yıkılan devasa canavara verildiği anda, herkesin kör açısından sokulur hedefine..

 

TİK

 

1:18

Udoorin, deli narası atarak yaratığın ayaktayken ulaşamadığı yerlerine ellerindeki dev baltalarla kesip parçalarken, bir yandan da gözü dönmüşcesine, ve kendisini görenleri ürperten kahkahalar atmaktadır.

 

TOK

 

1:20

Laila, kıymetli yayını omuzlamış, “Oklar pahalı.. oklar pahalı..”, diye kendi kendine telkin eder ve iki uzun kılıcını da belinden çeker ve yaratığa doğru koşmaya başlar.

Sanki az ileride manyamış Udoorin’in kahkahaları bulaşıcıdır ve Laila’nın da yüzünde çılgın bir sırıtış belirir ve yaratığın karnını bir ucundan diğerine yararken kendisi de manyamış bir kahkaha atar;

“Ahahahaaa.. Kız haklıymış. Bu gerçekten bir ‘sürüngen’!”

 

TİK

 

1:24

Gnine kimsenin yakında olmadığından emin olur ve yaratığın, mancınık boyundaki kafasının tamamını içine alacak şekilde büyüsünü yapar.

Dev sürüngenin kafası, muazzam bir ateş topunun içinde kaybolur.

Ateş topu ivmesini ve harını kaybettiğinde geride bir gözü akmış, başının bir yanı neredeyse tamamen kömürleşmiş bir şekilde, uzun, acı dolu bir inlemeyle yaratık olduğu yerde yığılır kalır..

 

TOK

 

1:26

Udoorin’in çıldırmış kahkahaları, Lorna’nın bir şeye ayılmasına sebep olur;

Aylar önce, ilk karşılaşmalarında Udoorin yine aynı manyamış kahkaha ve gürlemesiyle Darly ve Merisoul ile bulundukları odaya dalmıştı..

Lorna’nın uyandığı şey, sevdiği bu gencin bu manyamış halinin, kendi kendisinden hiç beklemediği, asla tahmin edemeyeceği, hayatı boyunca varlığından bile haberdar olmadığı içsel bir şeylerin tetiklenmesine sebep oluşudur.

Lorna’nın yüzü kıpkırmızı kesilir..

‘O benim sakin, hanımefendi halime, ben ise onun çılgınlığına mı vuruldum?’, diye geçirir içinden..

Sonra beklenmedik bir şekilde omuzlarını silker.

“Herkesin, derin manaları olan felsefi bir aşkı olması gerekmiyor..”, der ve “Ayrıca çok güzel gözleri var!”, diye de tasdik eder.

Elindeki koca glavyesini savururken, “Konuştuğum zaman dinliyor, konuştuğu zaman dinletiyor. Bana karşı her zaman dürüst. Bugüne kadar prenses oluşuma bakmadan, bütün kötü huylarıma rağmen yine de beni karşılık beklentisi olmaksızın seven tek kişi..”, diye kendince önemli bulduğu noktalara değinir.

‘..Ve toplam zekamız da buradaki herkesinkini geçer!’, diye de ekler içinden alakasız bir şekilde ve kızarmış yüzünde tatlı bir gülümseme belirir.

Elindeki uzun, dumanlı glavyesini bir sağa, bir sola, ritmik bir şekilde daha da azimle savururken gözüne, ablası Anglenna’nın olduğu yerdeki bir şey takılır..

..ama tam o anda, Lorna için ortamdaki bütün sesler kesilir ve arkasından, sanki sessiz bir mağara gölüne düşen bir su damlasının yankılanan sesini duyar.. ve ardından, daha küçük bir kızken sadece bir defa duyduğu High Woods’un ona seslenişini işitir..

Alor’Nadien ne.
Ben Quarlani Ath Tel’Ora ve seni kalbim olarak seçtim..
Senden gelecek nesiller bu ormanda büyüyecek.
Ve onlarla beraber bu orman da salınacak ve serpilecek..

Lorna hayretle karışık bir mutlulukla sesin geldiği yöne döner..

..ve ablası Anglenna’nın arkasında gördüğünü sandığı Darly’yi kaçırır.

 

TİK

 

1:28

Darly, belindeki kemerinin altında sakladığı ince, uzun hançerini çeker.

Ne kadar ironiktir ki Felishia’sını öldüren kesiciyi de bu hançerle öldürmüştür.

Aynı hançerle şimdi asıl kesiciyi öldürecektir..

 

Yılana sekiz adım kalmıştır ve artık geri dönüş yoktur..

Yedi..

Altı..

Beş..

İki..

 

Darly, sanki Arashkan’ın pis lağımlarında olduğu zamanlarda duyduğu gibi, sağ tarafından bir damla suyun, karanlık, boklu tünellerde yankılanan sesini duyar gibi olur.. ve beklenmedik bir şekilde Felishia’nın ona saf, derin, kontralto sesiyle konuştuğunu duyar..

Darling..
Neden yüzüme bakmıyorsun artık?
Seni üzecek bir şey mi yaptım?

Genç, yakışıklı hırsız kontrolsüz ve kahrolmuş gözlerle sesin sahibini arar.

 

Ve tam orada..

..birisinin müthiş bir ivmeyle Inshala’nın arkasına atladığını görür.

Darly tereddüt etmez.

Hiç sektirmeden rotasını kırar—

 

TOK

 

1:30

Lilly Venom son anda belinden hançerini çeker, zarif, sessiz bir hareketle, bir hayvanı adam eden kızın sırtına doğru atılır..

—ve diğer kesiciye dalar!

Lilly Venom ne olduğunu ancak son anda fark eder; elindeki lanetli hançer, hemen önünde duran, sıskası çıkmış sırtı kendisine dönük farkındasız kızın dağılmış saçlarını okşar..

..sonra kendisine saldıran adamla birlikte yere yuvarlanır. Darly kesiciyi iki bileğinden de yakalar ve yerde onunla boğuşmaya başlarlar..

 

TİK

 

1:31

Her nasılsa Venom kendisini üstte bulur.

Hedefini elinden çalan bu adama karşı muazzam bir kinle bakar ve bir teselli ödülü olarak onu kesmeye karar verir..

 

TOK

 

Aager Fogstep, dev sürüngenin ensenine çıkmış, yaratığın atar damarlarının olduğunu düşündüğü yerleri kesmektedir.

Hiçbir anlam veremediği, sanki dirseğini yanlış bir açıyla bir masanın köşesine çarpmış gibi irkilir ve olduğu yerden doğrulur.

 

“Şimdi..”

 

Aager’in zihninde bir şimşek çakar ve her şey bir anda yerli yerine oturur!

 

TİK

 

Darly Dor, yapmış olduğu şeyin ona tam olarak neye mal olduğunu o anda anlar zira kaçırdığı fırsat asla ve bir daha eline geçmeyecektir; Anglenna elinden kurtulmuştur!

Sonra, var gücüyle elindeki mel’un dökümlü bıçağı yüzüne sokmaya çalışan kesiciye bakar ve sonunun geldiğini anlar.

‘Eh, bir gün olacaktı illa ki..’, diye geçirir içinden.

 

TOK

 

1:32:56

Aager haykırır;

“Kriss Li..!”

 

TİK

 

1:33:017

Darly Dor..

..kendisini öldüren kıza gülümser.

Ardından..

“Elveda, Felishia..”, diye fısıldar.

 

TOK..BIZZZT.. DİNG!

 

TİK.. TİK.. TİK.. TİK.. TİK.. TİK.. TİK.. TİK..

✱ ✱ ✱

Lilly Venom olduğu yerde irkilir ve duyduğu isim karşısında dona kalır.

Başına isabet eden şeyi fark etmez bile.

Lilly Venom için dünya gitgide artan bir açıyla yan yatarken, o kendisini küçük, tek gözlü, köhne bir evde, ağabeyinin onu zorlukla çıkardığı iğreti sandalyenin üstünde bulur!

 

“Kıpıydama. Geycem şimdi!”, der ağabeyi ona, her zamanki çatık kaşlı, ciddi ve koruyucu sesiyle.

Lilly’s Venom, sandalyesinde usluca oturur, ağabeyine güneş gibi bir gülümseme atar ve “Piki”, der.

Çocuk, Lilly’s Venom’un düşmeyeceğinden emin olduktan sonra, diğer sandalyeyi itiştire çekiştire kız kardeşininkinin yanına sürükler. Sonra ıhlaya poflaya kendisini çektiği sandalyeye çıkartır ve mutlu bir şekilde “Oydu işte!”, der ve annelerinin onlar için masada bıraktığı soğumuş tasın içindeki un, patates ve suyla yapılmış fakir yiyeceği tahta kaşıkla alır, önce bir kaşık kız kardeşine verir, sonra da kendisi bir kaşık alır.

Bu şekilde tası yarılayınca çocuk “Tamam. Doyduk!”, der kati bir sesle. Kendisinden bir yaş küçük olan Lilly’s Venom’un yüzü buruşur. “Ben doymadım ama ki!”, der mutsuz bir şekilde.

Çocuk son derece ciddi bir ifadeyle, “Annem ne zaman geliy bimiom. Geyinisini soyna yeyiz. O zaman daha çok doyayız!”, diye kız kardeşini ikna eder..

 

(Hikaye: A Bard’s Tale VIII, “Aager”)

 

“Annem.. “, diye boğuk bir fısıltı kaçar kızın ağzından..

 

Lilly’s Venom kendisinden geçmiş bir şekilde yere yığıldığında, kayık gözlerinden yanaklarına ve acı dudaklarına gözyaşları saçılır..

 

Merisoul Xyrotwu, elindeki son derece pahalı, bulunması ise çok daha zor olan büyülü sopayı böylesi bir ‘ahmak odunu’ olarak değerlendirmiş olduğundan dolayı biraz utanmış bir şekilde yerdeki kıza bakar.

“Kahrolasıca kaçık şey.. Bir grupta bir deli yeter ve bizimkinde dokuz deli fazlası var zaten!”, diye burnundan solur.

“Ayrıca o çocuk bana ait. Onun güzel yüzünü çizmemiş olsan senin için iyi olur.”

 

Aager kayarak yanlarına yetişir ve farkındasız, kontrolsüz, katışıksız, dağlanmış, fokurdayan, cinnetin eşiğinde ve çırılçıplak bir duygu seli içerisinde Inshala’sına sarılır.

Sel, hayret içerisinde ve kafası karmakarışık olan kızın tüm setlerini olduğu gibi darmadağın eder..

Kendisine sımsıkı sarılan adamdan aldığı dev duygu dalgalarından başı fırıl fırıl dönen Inshala’dan dehşetle karışık küçük, salt, mutlu bir çığlık kaçar ve içindeki, her zaman tetikte bekleyen kendi duygu fırtınası bir anda kontrolden çıkar ve pikler ve kendisini, sarhoş olmuş bir şekilde Aager’e, erimek istermişçesine bırakır..

..tamamen!

 

Koca arenanın ortasında, etrafı parçalanmış ve yenmiş cesetlerle çevrili kadim sürüngenin ölüsünün yanında Aager, ayakları yerden kesilmiş bir Inshala’ya sarılmış, öylece durmaktadırlar..

 

Neden sonra Inshala, çocukça bir coşkuyla ağlayan Aager’in ıslak yüzünü küçük, sıcacık avuçlarının içine alır ve onun gözlerini seyreder.

“Bir şey oldu..”, der Inshala.

“Çok şey oldu.”, diye kırık bir sesle fısıldar Aager.

“Nooldu?”, diye onu fırtına grisi gözleriyle süzer.

“Sonra.. Sen gitme yeter!”, diye zorlukla yutkunur Aager.

“Ben buradayım ki. Bir yere gitmiyorum. Beraber aptal olmaya söz vermiştik..”, diye geri fısıldar Inshala kendisini teslim ettiği adama.

Aager Fogstep, Inshala’nın yüzüne baktığında gördüğü tek şey, onun gözlerindeki vahşi fırtınanın fokurdayışıdır..

“Bu ilişkide aptal olan sadece ben varım, sevgili Inshala.. ve bundan dolayı tahmin edemeyeceğin kadar da mutluyum.”, der Aager.

Yandan Merisoul’un alt dudağını pörtleterek, “Şu işe bak yaa.. Yıllarca ne olduğunu anlamaya çalıştım ve bu iki salak sevgiyi bulmuşlar bile!”, diye söylendiğini duyulur.

Aager, Inshala’yı bırakmaz.

Çok uzun bir süre hayretle onun yüzünde oynaşan ifadeler silsilesini, aralanmış küçük, çilek rengi dudaklarından nefesini ve onun gözlerindeki, hapsedildiği kafesten kudurmuşcasına kurtulmaya çalışan vahşi fırtınayı seyreder Aager.

Ne çıldırmış arena seyircilerinin haykırışlarını duyarlar, ne de etraflarında toplanmış diğerlerini fark ederler.

Lady, yüzünde mutlu bir ifadeyle, Laila hafif çatılı kaşlarıyla, Udoorin hayretle, Lorna sevinçle, Gnine sırıtarak, Anglenna ise tek kaşı kalkmış bir şekilde kahkahalarla ağlaşan iki gence bakmaktadır.

Ama o an, ikisi için de sadece diğeri vardır..

 

“Ben de seni..”, diye fısıldar dolu gözlerle Inshala, sadece onun, ve sadece zihninde duyduğu bir şeye.

 

Grup, Lady’nin kısa bir emri ile iki genci baş başa bırakır ve arenada hayatta kalmış yaralılarla ilgilenmek için dağılır.

Aager uzun bir süre daha kızı bırakmaz. Yüzünü, utancından sarıldığı adama gömmüş olan Inshala’yı sımsıkı tutar halde Merisoul’a döner ve başıyla yerde yatan kesiciyi işaret ederek, “Teşekkür ederim. Onu öldürebilirdin. Ama bunu yapmadın.. Teşekkür ederim.. “, der ve baygın kıza, onu ilk defa görüyormuş gibi bakar.

Merisoul makul bir şekilde bu teşekkürü alır ve yan cebine koyar ama bununla tatmin olmaz.

“Kim bu kaçık ve neden senden bu kadar nefret ediyor?”

“Nefreti uzun ve çetrefilli bir hikaye. Kim olduğuna gelince..”, der Aager sessizce.

“O.. Sanırım o benim küçük kız kardeşim..”

✱ ✱ ✱

Aradan saatler geçmiştir..

Büyük acılar sonunda Gnine’ı arenanın zindanlarından kurtarmışlar, yorgun ve bitkin bir şekilde, yeni yaralar ve yeni tecrübelerle, daha bilge olmasa da, kendilerini ve birbirlerini daha iyi tanımış olarak o sefil yeri geride bırakmışlardır.

Şehrin öbür ucundaki kaldıkları hana, tuttukları büyük, kapalı bir araba ile giderken herkes son bir haftayı tekrar yaşıyormuş gibidir.

Gnine, Lilly Venom’un olası kimliği hakkında ki tahminleri dışında, cehennemde geçirdiği bir haftayı büyük bir heyecanla non-stop konuşarak anlatmış, sonra birden ipleri kesilmiş kukla gibi yorgunluktan kıvrılmış, başını en eski arkadaşı olan Laila’nın bir bacağına yaslamış ve mutlu bir şekilde kendinden geçmiştir.

Laila ona, ‘Ne yapacağım ben seninle? Bir gün de başını belaya sokmadan geçirebilecek misin acaba..?’, der gibi bir ifadeyle bakar.

Lorna, da uyumaktadır. Küçük, zarif elleri, Udoorin’in kocaman avuçlarında kaybolmuş, başını iri gencin omzuna yaslamış, yüzünde hafif bir tebessümle kendinden geçmiştir.

Lady, Anglenna ile konuşurken Darly, arenada geçirdikleri son dakikalardan itibaren yüzünde beliren ‘hayalet görmüş’ ifadesiyle, araladığı arabanın kalın perdesinden sessizce dışarıyı seyretmektedir. Yanında oturmuş olan Merisoul ise ilginç bulduğu bir kitaba dalmış gibi sessizce onu seyreder.

Neden sonra Darly’ye nazikçe uzanır ve ona fısıldar;

“Öç.. Ben aldım.. Hepsinden.. Tamamen hak etmişlerdi ama yine de bu hiç bir işime yaramadı.. ve beni tamir etmedi!”, der sessizce.

Sonra küçük omuzlarını silker.

“Ama illaki öldüreceksen, piyonlarla uğraşan bir maşa olma. En azından fili öldüren mızrak ol..”, der garip bir ifadeyle.

Darly ona bakmaz. Yüzünde beliren arzu, kayıp, kahır ve özlem ifadelerini gizlemeyi tercih eder; başını pencereden ayırıp bacaklarını kendisine çeker ve yüzünü dizlerinin ve kollarının arasına gömer.

Aager ise, koluna tutunmuş Inshala olduğu halde hala baygın olan Lilly’s Venom’u kucağına almış,  kaldıkları hana varıncaya kadar da onu bırakmamıştı..

Kendisine merakla bakanlara hiç bir açıklama yapmaksızın, Inshala ile beraber onu yedek odaya kadar taşır ve arkasından odanın kapısını kapatır..

Kapı kapanırken Aager, Merisoul ile diğerleri arasındaki fısıldaşmaları duyar;

Udoorin: “Kız kim? Bana bir yerden tanıdık geldi ama, hatırlıyorsam ne olayım.. Aager de ‘OFF‘ moda geçti. Ağzını bıçak açmıyor.”

Merisoul: “Çetrefilli ve dramatik bir aile hikayesi; kız onun kardeşiymiş ve o daha küçükken biri onun annesini öldürünce Efendi Aager de kızı öldürmeye kalkmış.. Defalarca! Sanırım o zamanlar biraz beceriksizmiş..”

Laila: “Oha!”

 

Nezih [Aager]: “Fesüphanallaaaaah!”

Mustafa [DM]: “Ahahahahahaaaa!” – diye güler.. ve kaçar!


Quarlani Ath Tel’Ora: kadim elf lehçesinde ‘Ormanın Ruhu’. Bazen, çok nadiren, toprak, üstünde yaşayanları seçer. Ormanın Ruhu, söz konusu bir toprakta, zamanla oluşan, anlaşılması oldukça zor, muallak anlamda bir çeşit ‘ruh’. Bu ruhlar, kendilerine yakın hissettiklerini düşündükleri birisini seçerler. Quarlani Ath Tel’Ora, High Woods’un ruhudur ve bin yıl önce, Selendenien’i (Angrellen ve Grandarelen’in küçük kız kardeşleri) ‘kalbi’ olarak seçmişti. Ne var ki Selendenien, Themalsar savaşında öldürülmüş olduğu için, High Woods orada yaşayan high elf’lere küsmüş ve onlarla yüz yıllarca konuşmamıştır. Ta ki, bundan 22 yıl önce, Lorna daha 6 yaşındayken onunla sessizce konuşuncaya kadar..

 

Lilly’s Venom: Kriss Li – Kriss Lilly.. Lilly’s Venom (Lilly’nin Zehri). Annesi ve ağabeyinden alınmasından sonra yaşadığı ciddi duygusal travma ve huy değişimi ile ortaya çıkan asabiyeti, hışmı ve acı dili, ilerleyen yaşlarında ise, kesicilere katılmasıyla birlikte, kullanmaya başladığı olağandışı, ölümcül zehirleri dolayısıyla Drashan’da bu isimle nam yaptı.. Ağabeyi Aager Fogstep gibi, Lilly Venom’un da gerçek ismi unutulmuş durumda.

 

Mab, Inshala ve Lorna’yı (dolayısıyla Anglenna, Aager ve potansiyel olarak Darly ve Lilly Venom’u) kurtarmak için iki damla su, Lorna’nın anılarından High Wood’un sesini, Darly’nin anılarından ise Felishia’nın ölümünden sonra genç hırsıza söylemiş olduğunu sandığı sesini canlandırır.

Not: Mab, Lorna’nın hayatı için gerçekte HighWoods’un sesini canlandırmaz. (Burada, ‘büyük varlıklar’ arasında Arcane Copyright© türünden bazı durumlar söz konusu; aklı başında hiç kimse, bir ormanın ruhu kadar büyük ve kadim bir varlığın sesini ondan izinsiz kullanmaz). Lorna ile konuşan, Ormanın kendisidir. Ama bunu ona yaptırtabilmek için Mab, önce Quarlani Ath Tel’Ora (Ormanın Ruhu) ile zorunlu bir anlaşma yapmak durumunda kalır. Bu anlaşmanın ayrıntıları nedir bilinmez ama Mab, hiçbir şey karşılığında bir şey vermediği gibi, alan da biri değildir.

 

Kışın Hanımı olayların gidişatını büyük, kocaman büyülerle değil, son derece basit ama fevkalade ince düşünülmüş ve muhteşem bir zamanlama uygulamasıyla değiştirir.. Ve işin hamallığını da başkasına (Darly’ye) yaptırır.

Olayların bir önceki 1 dk. 32 sn. de gerçekleşen versiyonundan ise sadece Aager haberdardır. Aager’in gerçekte olanları kimseye anlatmak gibi bir niyeti de yoktur, nevarki bu konuda Mab onunla aynı fikirde değildir..

Arenadan ayrılmalarından sonraki gece, Mab üç kişiye diğer versiyonu, son derece canlı bir şekilde rüyalarında gösterir;

Anglenna; Lorna’nın fedakarlığını, sevgisini ve değer bilirliğini anlaması, ve annesinin kuklası olmaktan çıkıp ‘tarafını’ doğru seçmesi için.

Darly; ahmaklığının ve fevriliğinin nelere mal olduğunun farkına varması için..

ve..

Lady; tamamen farkında olmadan yapmış olsa da, lanetli bıçağın yarasını iyileştirerek gerçekte Inshala’yı (ve Aager’i) öldürdüğü gerçeğine ayılması için.. Bu Mab’in kişisel olarak yapmayı tercih ettiği tek acımasızca denebilecek davranışı olur zira onun gözünde Inshala çok kıymetlidir ve cehalet de bir bahane değildir..

 

Mab, Lilly Venom’u daha farklı cezalandırır. Ona rüyayı göstermez, ama günlerce ve ard arda ona aynı kabusu yaşatır; Lilly, kabuslarında kendisini kimin yaktığını göremez, ama yanarken etinin kavrularak kemiklerinden ayrıştığını, ve o anda hissettiği dipsiz, kahredici acıyı çok canlı bir şekilde, defalarca yaşar.

Kendi çığlıkları arasında da hep aynı, hiddet dolu korkunç sesi duyacaktır; 

“BU SADECE İŞLEDİĞİN CÜRMÜN CEZASI OLACAK..”

 

Mab, kati dürüstlüğü, her zaman verdiği sözleri tutması, sahibesi olduğu kışın kendisi gibi soğukluğu, güzelliği, satın alınamaz ve acımasız bir adalet anlayışı olması gibi bir çok vasıfları olan biridir, ancak şefkatiyle bilinen biri değildir. Inshala ‘la Fey’e olan ilgisi de sadece kızın Themalsar’da yaptıklarıyla sınırlı değil, onun geçmişi ve doğumuyla da ilgilidir; LAMENTING FEYNOX..

(bunun için ayrıca bkz. Hikaye: A Bard’s Tale IX, “Bane”)

 

Son olarak, Lorna’nın, ölürken kırık bir şekilde söylediği cümleler;

“Güzel.. Dorin.. ablam sana.. emanet. Onu.. onu kurtar. Ve.. Darly.. bu onun suçu değildi.. Lütfen..”

Lorna, (a) Udoorin’den ‘ablasını’ kurtarmasını rica ederken, onu Darly’den kurtarmasını değil,annesinden (Angrellen’den) kurtarmasını istiyordu. (b) ‘bu onun suçu değildi’, derken, hem Udoorin’e, kendisine olanların Darly’nin suçu olmadığını, hemde Darly’ye, öldürmek istediği Anglenna’nın, gerçekte “Anglenna’nın” suçu olmadığı, Darly gibi, high elf kızın da sadece içine doğduğu koşulların yarattığı birisi olduğunu anlatmaya çalışıyordu..

 

arashkan şehri book 02 books dungeons and dragons duygusal karakter analizi role play The Great Arashkan the plot thickens

Ben, MAB

Ben, MAB

Timeline:

“Söz.”

Hepimizin günlük hayatımızda verdiği basit, asılda ise akit mahiyetinde kelimeler.

Ne var ki bu akitler nadiren gerçek anlamda sınanırlar. Sınandıkları an, bizim gerçek kimliğimizi, karakterimizi, andımızı, istikametimizi ve..

..duruşumuzu ortaya koyarlar.

Aager Fogstep, geçmiş günahlarını göz önünde tuttuğunda olabileceğini hiç düşünmediği bir şeyle karşılaşmıştır; Inshala ‘la Fey’ Frostmane şeklinde vücut bulmuş bir sevgi!

Bulduğu sevgi ona usulca, sabırla ve korkuyla yaklaşmış, ama en sonunda onu yakalamıştır.

Aager, kendisinden bile hiç beklemediği bir şekilde bağlanır bu sevgiye. Ama içten içe bilir ki bir gün geçmiş günahları onu yakalayacak ve yakasından tutup, onu sevigisiyle sınayacaktır.

 

O gün gelir..

 

Bu hikaye “Nefret Dökümü..” ‘nün hemen sonunda yer alır..

 

 

ACI!

Aager hissettiği şeyi açıklayacak bir başka şey bulamaz. Beynine saplanmış, saf, katışıksız, dağlayıcı, kör edici bir acı.

 

Aager kendisini, beklediği gibi bir karanlıkta değil, bembeyaz bir boşlukta bulur.

Ne sağında, ne solunda, ne de önünde, arkasında, altında ya da üstünde, beyaz dışında bir şey yoktur.

Sonsuza kadar uzanan, boş, beyaz, çıldırtıcı bir acı!

 

Ve acının içinden birisinin hayal meyal, sanki yan bir odadanmış gibi gelen, boğuk haykırışını duyar.. Acı dolu haykırışını..

Darly.

Evet, ses Darly denen birisine aittir ama ortada bir sorun vardır.

“HAYIR!.. HAYIR.. NEDEN YAPTIN BUNU? NEDEN?”, diye haykırır Darly.

Zihninin, olaylara pragmatik, duygusuz ve uzaktan bakan yanı umarsızca omuzlarını silker çünkü Darly salağın tekidir ve her ne yaptıysa o yüzden yapmıştır..

Sorun; Darly kimdir?

 

Aager, Darly’nin kim olduğunu hatırlayamaz..

 

Aager, nerede olduğunu da hatırlayamaz. Hatırladığı ve bildiği tek şey acıdır..

 

ÇOK.

FAZLA.

ACI..!

 

Aklının alamayacağı kadar çok acı!

 

“Alor’Nadien ne.. Güzelim.. bebeğim.. neden? Hedef bendim, sen değil! Beni vurması gerekiyordu..Neden..? Neden girdin araya?”, diye bir kadının inlemesini duyar ama onun kim olduğunu ise hiç hatırlayamaz. Tek bildiği, bu kadından bu sözlerin çıkmış olmasının..

..hayret verici olmasıdır..

 

Lorna?, diye geçirir içinden Aager. Nooldu? Nesi var kızın? Ud.. Ud—bişey, birisini fena kesecek.. diye geçirir içinden.

Ud’un gerisi de vardı, diye düşünür ama onu da bir türlü hatırlayamaz..

“Çün.. çünkü sen benim.. ablamsın..”, diye kanlı, fokurdayan bir sesle Lorna’nın cılız sesi yankılanır.

 

Aager’in pragmatik yanı, başını incelemekte olduğu listeden kaldırır zira hışımla ve çıldırmışcasına birileri —onlarca birileri— deli gibi kapısını dövmektedir. Kimdir bu saygısızca beni rahatsız eden, der gibi kapıya uzanır..

 

“Güzel.. Dorin.. ablam sana.. emanet. Onu.. onu kurtar. Ve.. Darly.. bu onun suçu değildi.. Lütfen..”, der kanlı, kırık bir fısıltı, sonra, yüzünde mutlu bir ifade varmış gibi sessizce solup kaybolur..

Lanet olsun, diye geçer bir şekilde Aager’in zihninden. Yokmu şu kızı iyileştirebilecek kimse? Ona bir şey olursa bu Ud’u bitirir.. kırar..

Lady? Soul? Inshala..?

 

“Buna ‘ACI‘ derler, Aager Fogstep!”, diye hafif hırıltılı, tok bir ses duyar Aager kulağının dibinde..

 

“Benden aldığın bir şeye karşılık, ben de senden çok sevdiğin bir şeyi aldım.. Artık ödeştik. Ben, bana bıraktığın acıyla yaşamak zorunda kaldım. Sen de bundan sonra, benim sana emanet ettiğim bu acıyla yaşayacaksın..”

“Kah.. Kahrolasıca Lilly.. Venom..”, diye, zorlukla dişlerinin arasından hırlar Aager.

“Ben.. senden.. kimseyi almadım.. Kesiciler dışında.. kimseyi de öldür.. medim!”, diye acıyla kıvranır Aager ve en sonunda acısının kaynağını anlar..

 

Aager’in pragmatik yanı kapıyı açar..

..ve hayatında hiç hissetmediği bir acıyı da içeri almış olur.. Aager’in düşünebilen son kalesi de, harlayan, dağlayan bir acıyla istila olur ve yıkılır. Bu acı, Aager’in pragmatik ruhunu kırar ve parçalar çünkü..

 

..hissettiği acı sadece zihnindedir ve olması gereken, onun için EN önemli olan bir bağ da orada yoktur.

 

“Sen..”, diye, muazzam bir kinle hırlar Lilly Venom.

“..benim ağabeyimi öldürdün!”

“Inshala..”, diye inler Aager sıkılmış dişleri arasından.

 

“..ve benim adım ‘Lilly Venom’ değil, seni adi piç kurusu.”

 

Aager var gücüyle Inshala’nın özüne, onun hayat ağacına ulaşmaya çalışır ama uçsuz bucaksız beyazı bir türlü aşamaz..

 

“Benim adım ‘Lilly’s Venom’..”

Bu sözlerle Venom’un varlığı, uçsuz bucaksız beyazlıkta kaybolur..

 

Aager bu beyaz boşlukta, acı içerisinde ne kadar kıvrandığını bilemez. Hayal meyal, Ud denen adamın acı dolu haykırışlarını dinler..

 

Bırak beni sefil bücür!

 

Ud’un yankılanan, boğuk, içler acısı çığlıklarına karışmış diğer kadının kırık, ağlama sesini duyar.

 

Ona karşı saygı göstermen gerektiği konusunda seni uyarmıştım.

 

LADY! ABLA!.. ABLA, Bİ ŞEYLER YAP!“, diye bir başkasının daha haykırışlarını duyar gibi olur.. Laila.. Evet, Laila adında biridir bu..

 

Seni BEN hayatta tuttum!
Bugün buradasın çünkü bunun olmasını BEN sağladım.

Bunu asla unutma bücür..

 

Aager içinde, kendisinden de bir şeylerin kırıldığını hisseder zira Aager artık eski, acımasız Aager değildir ve Inshala’sının farkındasız sevgisi, engin merhameti, duygu yüklü, ürkek ve tamamen kendisine özgü, sıcak, yumuşak, saf dokunuşundan sonra o adama tekrar dönmek, tekrar o adam olmak gibi bir isteği de yoktur..

 

Bu doğru..

Ama hiç sormadın, acaba hayatta kalmak gibi bir derdim var mı, diye.

Uzun bir hafta geçirdik aynı karanlıkta.

Sana nelerin benim için önemli olduğunu anlatmaya çalıştım.

Sana, onun bizim için kıymetini anlatmaya çalıştım.

O sadece bir salağın sevgisi değildi..

O bizim göz bebeğimizdi..

 

Ve daha da uzaktan, çınlayan ayak seslerinin kendisine yaklaştığını duyar.

 

VE SEN ONU ÖLDÜRDÜN!

LANET OLSUN!

SENİ O KADAR UYARMIŞTIM!

SENİ UYARMIŞTIM..

ŞİMDİ SANA BUNUN BEDELİNİ ÖDETECEĞİM.
SANA BİR BÜYÜCÜNÜN GAZABINI GÖSTERECEĞİM..
BUNU HER ZERRENDE SANA HİSSETTİRECEĞİM.
VE ŞUNU BİLESİN Kİ, BU BİR İNTİKAM OLMAYACAK.

BU SADECE İŞLEDİĞİN CÜRMÜN CEZASI OLACAK..

 

Aager, boğuk bir harlama, ve ardından, ancak diri diri yakılan birisinden çıkabilecek, hırıltılı ve tok sesi olan bir kadının çığlıklarını duyar gibi olur.

 

Ayak sesleri yanına kadar gelir ve, “O ölüyor..“, der bir kadının, davetkar, imalı, şuh sesi..

Aager zorlukla başını sesin geldiği yöne çevirir.

Beyaz dünya, sismiş gibi aralanır ve içinden neredeyse saçları ve kaşları kadar beyaz teni, derin, dipsiz gözleri olan bir kadın belirir..

Kadının başında, rengarenk buzlardan kesilmiş zarif bir taç, dolgun, kusursuz ve son derece davetkar vücudundan, bir akarsu gibi süzülen elbisesi dökülmektedir ve bu haliyle sanki dokunulmazlığın zirvesi gibidir..

“Merhaba, kendisini Aager Fogstep olarak tanıtmayı seçen insanoğlu!”, der kadın, aynı soğuk, imakar ve şuh sesiyle.

Aager bu kadını daha önce hiç görmemiştir. Ama bu sesi daha önce bir.. hayır, iki kere duymuştur.

 

“O ölüyor, seyredilen.. ve hayatı bir defa daha senin elinde.. Onu kurtarmak ister misin?”

— Sana hiç bırakmadım..

“Lady.. neden iyileştirmiyor.. onu?”, diye kasılmış bir sesle sorar Aager.

— Hepsi senindi..

“Tapınak Muhafızınız, Durken Lostbeard ve Argail Smitefast’den olma, Margaret Madish ve Gellator Bluntaxe kızı Lady Magella öldürdü Inshala’nı.. Ve bunun farkına varmışlığı ile küçük Inshala’ya sarılmış, olduğu yerde cinnetin eşiğinde duruyor.”

— Burası çok uzun bir süredir ölü. Fazla uzun..

“Avcı, avını lanetli bir bıçakla vurdu. Ardında bıraktığı yara iyileştirildiğinde, aynısının katıyla tekrar vuran bir lanet taşıyordu o bıçak. Mebus ölümlülerin ve iblis tohumlarının elinden çıkma, mel’un bir silahla.. Yüzyıllar önce kaybolmuştu ve hepimiz bundan dolayı memnunduk. Öyle görünüyor ki, avcı onu bulmuş ve tekrar gün yüzüne çıkarmış.”

— Sen.. iyi biri.. misin?!

“O ölüyor, insanoğlu. ONU KURTARMAK İSTİYOR MUSUN?”, diye ısrarlı bir sesle tekrarlar kadın.

— Daha değil.

“Evet.. Ne.. ne gerekiyorsa.. yaparım..”, diye acıyla cevap verir Aager.

— Ama neden? O iyiliğin ne olduğunu bile bilmeyen bir iblis!

“Bu halinle ne yapabilirsin ki?”, diye sorar kadın.

Belli ki biliyor ve sadece bunun farkında değil. Ya da sadece kaçık – ki bu da onu bu grupta hiç de özel biri yapmıyor.

“Ne gerekiyorsa..”, diye tekrarlar acıdan gözlerini sıkmış bir şekilde..

— Gördün değil mi? Evet, gördün.. Artık benim nasıl bir yaratık olduğumu biliyorsun! Sana iyi birisi olmadığımı söylemiştim.. 

“Öyle olsun bakalım insanoğlu. Ama ben insafsız değilim. Senden veremeyeceğin bir şey istemeyeceğim..”, der kadın.

— Kimin iyi olmadığını senin kadar sık söyleyen biri için, tutturma oranın oldukça düşük. Bugüne kadar isabet ettirebildiğin tek kişi benim!

“Ne.. gerekiyorsa..”, diye sıkılmış gözlerinden yaşlar süzülürken tekrar eder Aager. “Ne gere.. kiyorsa.. Kurtar.. kurtar onu.. Kur.. tar Inshala’mı!”

— Ö.. özür dilerim. Ben aptal kızın tekiyim.. Bu sosyal şeysinin kurallarını anlayamıyorum. İnsanların bölgelerini nasıl işaretlediğini de bilmiyorum!

Kadın önünde acıyla kıvranan adamı uzun bir süre sessizce süzer.

— Bu.. bu da bizi aynı bölgeyi paylaşan aynı sürünün bir parçası yapıyor sanırım.

Neden sonra sesinde hafif bir hayret ve beklenmedik bir boğuklukla konuşur;

— Ben acı çekebilirim ki! Acı çekme konusunda çok iyiyimdir..

“İnsanoğlunun çirkefliğini kadar sevgisi de hayret verici. Öyle olsun, Aager Fogstep olarak kendisini tanıtan adam; Inshala’nı kurtarmak istiyorsan, bana EN SEVDİĞİN ÜÇ ŞEYDEN İKİSİNİ’ ver..”, diye hükmeder ve muhteşem kadının sağında dev, kumsal sarısı, hançer dişli, tarih öncesi bir kaplan, diğer yanında ise kaplandan bile daha büyük, bembeyaz bir tundra ayısı belirir..

— Benim ne olduğumu gördün..

..ve nedense ikisi de Aager’e acıyla karışık, ‘HAYIR..‘, der gibi bakmaktadır.

— Daha değil..

Aager acı içerisinde kıvranırken, en sevdiği üç şeyi düşünmeye çalışır ancak aklına sadece rahmetli annesi ve kız kardeşi.. ve Inshala’sı dışında bir şey gelmez..

— Sanırım dans etmek istemiştin..

“Ve korkarım hayatını onunkisi karşılığında kabul edemeyeceğim zira kendi hayatın, en çok sevdiğin şeyler arasında yer almıyor..”, diye ekler kadın.

— Yaraların.. Bi çok yaraların var. Bunları bizimleyken almadın. Alsaydın bilirdim!

“Aslına bakılırsa..”, diye düşünceli ve kendisinin dahi anlam veremediği, anlayamadığı bir şeyi ifade ediyormuş gibi konuşur, “..kendi hayatın, sevdiğin şeyler arasında hiç yer almıyor!”

— Hayır. Bunlar Serenity Home öncesinden kalma. Bir aptalı, üstündeki yaralarından anlayabilirsin.

Kaynayan duyguları, düşünceleri, anıları, unutmak istediği geçmişi, çabaladığı geleceği, ait olmak istediği sevgisi fokurdar..

— O zaman beraber aptal olalım!

..ve taşar. Aager, uçsuz bucaksız beyazlığın ortasında, kayıp dolu bir acıyla çığlık atar!

— Bana bak.. gözlerime yoğunlaş.. diğerlerinde olduğu gibi bu acını senden alamam.. Burada yaşadığın acı o kadar çok ki.. Ama hafifletebilirim.. Sadece bana bak.. Gözlerime bak..

“ÜÇ ŞEYİM YOK! SADECE BİR ŞEYİM.. BİR HAYALİM VARDI VE O DA ELİMDEN ALINDI!”

— Bizi biz yapan yaşadıklarımız ve tercihlerimizdir.. ve biz artık ‘olduk’.. Herkesin bir ‘nefese’ ihtiyacı var. Sana ancak bunu verebilirim, sevgili Aager Fogstep..

Genç, ürkütücü hırsız, kudurmuşcasına yerde çırpınır.

— Bunu kabul edersem, ona.. Mab’e bir lütuf borçlu olacağım ve sen de benim bütün korkularımın acısını yüklenmek zorunda kalacaksın.. korkularımın, deliliğimin ve cinnetimin!

Acı içerisinde bir şeylere tutunmaya çalışır Aager. Herhangi bir şeye.. Ne olursa olsun!

— Ben ölmek isterken, günlerce bana baktın. Halbuki sana hiçbir vaatte bulunmamıştım bile. Şimdi o vaadin zamanı geldi, zira yaşamak için sebebim yokken bana, beni bir sebep olarak gösterdin.

Ve Aager tekrar Drashan’dadır. O sefil şehrin damlarında çöreklenmiş, acı ve kahır içerisinde cehennem ateşiyle yanan evleri ve evlerle beraber kız kardeşini de bir daha görme ihtimalinin yok oluşunu izliyormuş gibidir..

— Bunu kabul edersem ve gün gelir ben düşersem, sen de düşeceksin.. Sen düşersen de ben düşeceğim. Ben.. ben buna razıyım zira kimsenin istemediği, ama herkesin buğzettiği bir yaratığa insan gibi davrandın ve onu.. ve onu ancak bir ölümlünün sevebileceği gibi sevdin.

“Kim.. KİMSİN SEN?“, diye son bir çabayla haykırır Aager.

— Ve senin ölmen halinde, geride kalmak için bir sebep göremiyorum!

“BEN, MAB.”


Seyredilen: Bu ifade “Rüya” hikayesinde, Mab’in, Inshala’dan istediği ‘En sevdiği üç şeyden iki tanesi’nden biriydi ve aylar önce, Ritüel Forest’daki ilk karşılaştıkları günden itibaren Inshala’nın gizlice ‘seyrettiği’ kişiyi kastediyordu.

‘That, Which You Watch’ or
‘That, Which Is Watched’ — reference relative to the point of view or perspective.

 

Darly Dor, çok sevdiği Felishia Fremier’in ölümünden sorumlu tuttuğu Anglenna Sunsear’a arkadan saldırır. Bulunduğu açıdan bunu gören Lorna, bir Feymist olmanın ne demek olduğunu tekrar ortaya koyar ve ‘Sis Geçidi’ (Misty Step) marifetiyle, tam Darly hançerini saplayacakken, kuzeniyle genç hırsızın arasına girer.

Lorna’nın hesaplayamadığı, Darly’nin Anglenna’ya olan nefretinin niceliğidir ve hançerin darbesi ölümcül olur, zira Darly o darbeye her şeyini vermiştir.

 

Lilly Venom ise hiçbir zaman Aager’in peşine takılıp onu öldürmeye çalışmak gibi bir niyeti olmamıştır zira geçmiş mücadelelerinde, Aager ondan daha iyi olduğunu defalarca ispatlama fırsatına sahip olmuştur. Lilly, öldüremeyeceğini bildiği adamın peşinden gitmektense, öldürmesi halinde ona çok daha fazla acı vereceğini düşündüğü bir başkasına pusu kurar; Inshala Frostmane..

..Ve bu konuda da başarılı olur. Ama gerçek kurnazlığı, kullandığı lanetli hançerdedir ve Lilly bunu tam olarak planlayarak gerçekleştirmiştir; Lilly Venom, Inshala’yı ‘ölümün eşiğine’ getirecek şekilde yaralar, ama gerçekte onu (ve dolayısıyla da Aager’i) öldüren, Inshala’yı iyileştirmeye çalışan Lady Magella olur zira hançerin laneti budur. Hançerin bıraktığı yaranın iyileştirilmesi halinde, iyileştirmesi gerekenin katıyla can alan bir lanettir bu.

Bu şekilde Lilly Venom en sonunda Aager’den öcünü almış olur ve bunu olabilecek en haince yöntemi kullanarak yapar ve kaçar.

Ancak her şeyi yukarıdan seyreden Whimsi Lola olaya şahit olur ve anında efendisi Gnine Tinkerdome’u uyarır. Olaya ve cürme ayılan Gnine, kaçmaya çalışan Lilly Venom’u büyüleriyle kıskıvrak yakalar.

 

Gnine, Lilly Venom’a sadece kızmaz.

Onu akıl almaz bir hışım ve muazzam bir kinle yakar!

DİRİ DİRİ..

 

Çünkü onun gözünde Inshala marifetsiz bir saflığın, katışıksız bir sevginin ve mutlak fedakarlığın sembolüdür, ve Lilly Venom onun canına kıymıştır.

 

book 01 books dungeons and dragons duygusal karakter analizi komedi modül savaş the plot thickens Whispers; A Cabal

Düş Kapanı

Düş Kapanı

Timeline:

Ana grup zorlu yolculuğunu sürdürürken, arkada kalan Bremorel’de kendi çetrefilli duygusal yolculuğunda çırpınmaktadır.

 

Bu hikaye, “Beni duyan var mı?” dan
bir kaç gün sonra, Dim Woods yakınlarında yer alır.

 

 

Sırtın nasıl oldu?”, diye sorar genç adam.

“Eğilip kalkarken ağrı saplanıyor. Nefes alınca ağrı saplanıyor. Yutkununca ağrı saplanıyor. Sırt üstü yatamıyorum. Yüzükoyun yatamıyorum. Yan da yatamıyorum çünkü o zaman nefes bile alamıyorum! Sence nasılım?”, diye hırlar Bremorel.

Genç adam sessizce oturduğu yerden önündeki kamp ateşiyle uğraşan kıza bakar. İzci kızın kasabaya uğradığı seyrek anlarda olduğu gibi, yine onu ve onun ekonomik bir zarafetle hareket edişini, biraz utanarak da olsa seyreder.

Kız dizlerinin üzerine çömelmiş, muhtemelen acıdan dolayı dik durmuş, kontrollü hareketlerle ateşin üstüne küçük bir tencereyi yerleştirip içine patates, soğan, biraz yer elması ve kuşbaşı halinde doğradığı tavşan etini atmaktadır. İlk kamp yaptıkları gece, genç adam ona yardım etmeyi önermiş ancak kız bir salağa bakar gibi ona bakmış, sonra da yemeğin içinden onun parmaklarını ayıklamak istemediği ile ilgili bir şeyler söyleyip genç adamı yerin dibine geçirmişti. Genç, son birkaç yıl kendi yemeklerini genelde kendisi yaptığı için bundan alınmamaya çalışmış ancak kız acımasızca onunla dalga geçip sonrada çınlayan bir sesle ona gülmüştü. Genç adam o geceden sonra böyle bir öneride bir daha bulunmamış ancak kızı seyretmekten yinede kendisini alamamıştı.

Tıpkı kasabada olduğu gibi, kız kendisine özel bir sezgiyle seyredildiğini fark eder ve genç adama dönüp “Ne var? Neye bakıyosun? Senin dua filan etmen gerekmiyor mu?!”, diye haşlar onu.

“Senin de iz filan araman gerekmiyor mu?”, diye sakin bir şekilde cevap verir genç adam.

“Neden iz aramam gerekiyor şimdi? İzci olduğum için mi?”, çatar Bremorel genç adama.

“Neden dua etmem gerekiyor şimdi? Tapınak muhafızı olduğum için mi?, diye kızı çıldırtan sükunetiyle cevap verir genç adam, ama kızın buna söyleyeceklerini beklemez..

“Neden beni devamlı azarlıyorsun? Bilmediğim bir başka hayatta sana bir kötülük mü yaptım? Bana eşlik etmek seni bu kadar rahatsız ediyorsa geri dönebilirsin.”, der sessizce. “Israrım üzerine beni köyün yakınında bir yerde bıraktığını söylersin —ki bu da yalan olmaz. Göreceli bir şekilde köyün yakınında bir yerdeyiz. Gerisini kendim de gidebilirim..”, diye mırıldanır genç Thomas.

Bremorel sesini çıkarmaz. Gerçekte sessiz cezalandırma hiçbir zaman onun olayı olmamıştır. Onun tercihi cezalandırarak cezalandırmak yönünde olmuştur —ki Bremorel için bunun uygulamalı anlamı; ceza olabildiğince gürültülü, içinde kıdemli hakaretlerin olması ve muhatabından en az bir parça koparacak şekilde de sonuçlanmalıdır.

Açıkçası Bremorel de kimsenin kendisine sessiz olayını yapmasını istemez. Sorun, Bremorel sadece.. kızgındır..

DEVAMLI,

HER ŞEYE..!

..ve bir türlü buna engel olamamaktadır. Daha küçük bir kızken anne ve babasının gözleri önünde, köylerini basan orc’lar tarafından katledilmelerini seyrettiği o karanlık geceden beri kızgındır.

Sonra da onu alıp hiç tanımadığı bir kasabaya getirmelerinden dolayı kızgın olmuş, daha sonra da kimsenin ona anne ve babasını ısrarla geri getirmeyişlerinden dolayı kızgın olmuştu. Yaşı ilerledikçe, sebepleri muallak anılarda kaybolmuş ama kızgınlığı kalmıştı..

Bremorel içten bir şekilde bu kızgınlığını kapatabileceği bir kol yada düğme olmasını dilemiş ama bugüne kadar bu konuda pek de başarılı olamamıştır.

Kız, Thomas’la eğlene dalgala günlerdir Dim Woods elflerinin iki ay önceki Orken baskını sonucu yıkılan köylerinin tekrar kurulmasına yardım etmek için gönderilmişlerdi. En azından herkese söylenen buydu. Özelde ise, orman elflerine gizli bazı bilgileri götürmek ve özel danışmanlık yapmakla görevlendirilmişlerdi. Bu süreçte beş farklı noktada Orken baskınlarına uğramaları dışında devamlı birbirleriyle atışıp didişmişlerdi. Ne var ki, en son saldırıda Bremorel, Thomas’ı korumaya çalışırken sırtına saplanan neredeyse otuz santimlik çelik çividen dolayı ağır yaralanmış ve ancak genç adam sayesinde hayatta kalabilmişti.

Nedense bu olaydan sonra aralarındaki ‘oyun’ hiçbir ön uyarı olmaksızın sona ermiş ve işler birden ciddileşivermişti. Bunu takip eden günleri neredeyse hiç konuşmadan, sessiz bir ızdırap içerisinde geçirmişler ve böylesi bir sessizliğe gelemeyen Bremorel için durum, nihai karar noktasına ulaşmıştı.

İşin kendince ilginç yanı ise, beraberlikleri ‘oyun’ sınırlarında olduğu sürece Bremorel, Thomas’la dalga geçmek, onu yerin dibine geçirmek yada sözleriyle yakmaktan hiçbir şekilde sakınmazken, oyun bittiğinde bunların hiçbiri ona önceki zevki vermediği gibi, doğal kızgın yapısı da buna engel olmasını imkansız hale getirmiştir. Kız, aldığı kararı almasında en çok etkili olan ikinci sebep olarak bunu görmektedir.

Bremorel ateşin önüne çömer, derin bir nefes alır ve sırtından göğsüne doğru saplanan acıyı, hafif mazoşistik bir şekilde tatmin edici bulur zira yapacağı konuşma son derece kısa olacaktır..

“Git..”, der sessizce.

Bremorel, Thomas’a bakmaz. Omuzlarını silkmez. Başını oynatmaz. Elleriyle oynamaz. Sadece “Git.”, der.

Arkasında bir yerden toparlanma sesi gelir. Thomas miğferini takar, kalkanını sırtına sıkıca bağlar, zincirli gürzünü belindeki halkasına geçirir, daha açmadığı sırt çantasını omuzlar.. ve gider..

✱ ✱ ✱

Bremorel çömeldiği ateşin başında öylece durur. Sanki seyrettiği ama görmediği ateşte kendisini yakmıştır ve bunu biliyor olması acısını dindirmez.

O ateşin önünde kıpırdamadan ne kadar durduğunu bilemez ama yapması gerektiği şeyi artık daha fazla geciktirmeden kesip atmış olması kararı, kızın kalbini pençesiyle sıkıştırmaya başlar ve doyum noktasına ulaştığında ise infilak eder..

Bremorel, küçük bir kızken bile yapmadığı gibi hıçkırarak ağlamaya başlar.

Her hıçkırığı ile sırtına bıçak gibi saplanan sancı, yeni bir tanesini de beraberinde tetikler ve izci kız bir anda kendisini hem ağlar, hemde acıyla yerde, dizlerini göğsüne çekmiş bir şekilde bulur.

Acı tahammül edilemez hale gelir ve kızın gözleri kararır ve kendinden geçer.

Bremorel ne kadar o duyusuz karanlıkta yüzdüğünü bilemez, ancak sessiz bir el ona doğru uzanır ve “Geri gel..”, diye onu belinden tuttuğu gibi kamp ateşine geri getirir..

SEN!.. SANA.. GİTMENİ SÖYLEMİŞTİM!..“, diye takatsiz bir hiddetle harlamaya çalışır.

“Ne? Bana git dediğin için gerçekten gideceğimi düşünecek kadar aptal olamazsın! Zaten toparlanıp gitmem bile yeterince dramatik oldu. Onu da sadece anını bozmamış olmak için yaptım.”, der Thomas ciddi bir sesle.

“Sana gitmeni söylemiştim..”, diye kendini tekrarlar Bremorel acı içerisinde fısıldayarak..

“Ben de kararına saygı gösterdim ve gittim. Saygının gerektirdiği mesafeyi gittikten sonra da geri geldim. Sırtındaki yara yine açılmış. Tekrar müdahale etmem gerekecek.”, diye analitik bir ifadeyle durum değerlendirmesi yapar. “Sonra da neden iki gün önce her şey güllük gülistanlık iken birden tavrın değişti, onu konuşacağız.”, diye ekler.

“Konuşacak bir şey yok..”, diye hırıldar Bremorel gözlerini sıkmış bir şekilde.

“Nasıl istersen. Ama ben yine de konuşacağım. Pek ihtimal vermiyorum ama sen de sadece dinlersin.”, der Thomas sakince. Sonra sesi biraz sertleşir. “Aslına bakılırsa, istesende, istemesen de beni dinleyeceksin.”, der.

“Kendine olan bu güvenin nereden geliyor?”, diye hırıldamaya devam eder Bremorel.

“Çünkü bu kadarını bana borçlusun..”, der Thomas sessizce.

“Neden sana borçluymuşum? Beni iyileştirdiğin için mi?”, diye aksi bir şekilde sorar Bremorel.

“O da var. Ve bu halinle hiçbir yere gidemeyeceğinden dolayı.. Ama bunların ikisi de borcun kendisi değil. Bunlar sadece pratik nedenler.”, der Thomas ve kızı yavaşça yüzükoyun döndürür.

“Şimdi.. Kıpırdama..”, der ve yavaşça önünde yatan kızın sırtındaki kana bulanmış gömleğini kaldırır. Sessiz mırıltılarla büyüsünü yapmaya başlar ve hafif, altınımsı bir ışıkla parıldamaya başlayan ellerini kızın sızan yarasının üstünde gezdirmeye başlar. Yara bir süre daha sızmaya devam eder, sonra yavaş yavaş kapanır.

Thomas, az önceki konuşmasını, bıraktığı yerden devam ettirir..

“..Senin yaralandığını görmek, her göreve gönderildiğinde kasabadan ayrılışını seyretmek kadar acı verdi bana. Son on iki yıldır, o veya bu şekilde bir yerlere gidişini seyredip durdum ve bu konuda elimden bir şey gelmedi. Ama senin yaraların konusunda elimden geleni yapmak.. garip bir şekilde benim için bir ayrıcalıktı. Hayır. Yaralarını iyileştirmemden dolayı asla bana borçlu olmayacaksın. Geçen.. Geçen yıllarda yaşadığımız sessiz bağdan dolayı borçlusun.”, diye, daha da alçak bir sesle konuşur Thomas..

“Neden bunları anlatıyorsun bana şimdi?”, diye hafif ürkmüş bir ifadeyle sorar Bremorel.

“Çünkü senden bahsediyorum. Başka kiminle konuşabilirim ki? En son senin hakkında bir başkasıyla konuşmak istediğim de beni hastanelik etmiştin, unuttun mu?!”, der Thomas.

“O olaydan dolayı senden özür dilemiştim. Sen duymadın belki ama ben yine de diledim.”, der Bremorel biraz alınmış bir şekilde.

“Biliyorum..”, diye cevap verir Thomas kısık bir sesle “Ertesi gün notunu aldım..”

Bir anda ortam sessizleşir ve kamp ateşinin çatırtısı daha belirgin duyulur.

“Ben.. ben gerçekten özür dilerim. Senin kavga için geldiğini sanmıştım ve–”, diye afallamaya başlar Bremorel.

“Biliyorum.”, der Thomas sakince. “Gerçekte o gün orada bulunma sebebim İzci Onbaşı Laila idi..”

“Laila’mı?!”, diye, bütün kestirip atmakla ilgili kararlarına rağmen bozulmuş sesle ünler Bremorel. Ve hayatında olabileceğini hiç tahmin etmediği bir şeyi hisseder; Bremorel kuzeni Laila’yı bir anda kıskanıverir.

“Evet.”, der Thomas. “O gün kuzeninle, senin hakkında konuşmak için gelmiştim. Seninle.. Seninle arkadaş olmayı o kadar çok istiyordum ki.. O gün orada olmamın sebebi de buydu; senin kuzenin olması dolayısıyla izci onbaşıdan yardım istemekti. En azından plan buydu..”

Kız, omzunun üzerinden Thomas’a alık alık bakar.

Thomas’ın ellerindeki ışık halesi işini bitirip kaybolunca “Oldu.. Bu gömleği de değiştirsen iyi olur. Kan içinde kalmış. Üstünde durması sağlıklı değil.”, der ve itina ile kızın sırtını kapatır. Genç adam kalkıp sırt çantasından battaniyesini çıkartır ve yerde yatan kızın üstüne yavaşça örter. Sonra da kıza biraz mahremiyet vermek için arkasını döner ve sönmeye başlayan ateşin başına geçip bir-iki odun atar içine.

“Seni ilk defa, benden belki yirmi, yirmi beş gün sonra yetimhaneye getirildiğinde görmüştüm. Geldin ve varlığınla ortalığı yakıp kavurdun. Her zaman avazı çıktığı kadar bağıran, hırsla eline geçirdiği şeye kenetlenen, kendisinden çok daha büyük çocuklara kafa tutan, canlı bir ateştin benim gözümde. O günden sonra bir şekilde seninle konuşmak istedim ama sen her zaman kızgındın, bende altı yaşında, geçirdiği travmadan dolayı dilini yutmuş, korku dolu bir çocuktum. Sonra amcan gelip buldu seni ve alıp götürdü..

Arada bir yemek yemek için yetimhaneye uğramaların dışında seni bir daha göremedim. Kuzeninle konuşma fikri aklıma geldiğinde on dört yaşındaydım. En sonunda cesaretimi toplayıp onu görmeye gittim ve.. gerisini pek hatırlamıyorum. İki gün sonra hastanede uyandım ve günlerce ağladım. Herkes kırık kafamdan dolayı ağladığımı sandı. Kimseye, kaçırdığım fırsattan dolayı ağladığımı söyleyemedim.”

Ateşte kaybolma sırası sanki Thomas’a geçmiş gibi, genç adam gözlerini önünde fingirdeyen alevlere dikmiş, sessizce geçmişi anlatmaktadır.

Bremorel ise üstünü başını düzeltmekle uğraşmamış ve farkında olmadan Thomas’ın battaniyesine sarılmış, sessiz bir korkuyla öylece önünde oturan adamı dinlemektedir zira adam konuştukça, olay en başta kestirip atmak istediği sebebe doğru gitmektedir.

“Sonra bir sabah uyandım ve tepemde bir şey asılmış buldum. Ve onu asan kişi, nezaket gösterip sebebini bile yazmıştı.. O anki hislerimi nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum. Sanki ölmüşüm ve nedense cehennemdeyim ve biri gelip bana, ‘pardon, bir yanlışlık olmuş, sizin cennette olmanız gerekiyormuş’ deyip beni cennetin kapısına kadar getirdiklerinde oradaki görevli isimleri tekrar kontrol ettiğinde benim yanlış Thomas olduğumu söyleyip beni tekrar cehenneme göndermişler.. Tam olarak hissettiğim buydu çünkü ben hastaneden taburcu edildiğimde senin eğitim için İzci Efendisi Moorat’a verildiğini öğrendim.”

✱ ✱ ✱

Tamam. Sus artık. Daha fazla duymak istemiyorum.”, diye kulaklarını kapatmış bir şekilde tıslar Bremorel.

Thomas ona doğru döner, gördüğü manzara karşısında pek de şaşırmamış gibidir. Yavaşça ayağa kalkar ve Bremorel’in önüne çömelir. Sakince uzanır ve kızın ellerini kulaklarından çeker.

“Udoorin bana senin fevkalade cesur olduğunu ve sana ‘Bre’ yi bu yüzden verdiğini söylemişti. Görüyorum ki yanılmış. Ben önümde hayatın kendisine küsmüş, anne ve babasına olanlardan dolayı her şeye kızgın, kaybetme korkusundan dolayı da hiçbir şeyin kendisine yaklaşmasına izin vermeyen korkak bir kız görüyorum.”, diye acımasızca kızın yüzüne konuşur.

“Sus! Kes artık. Ne ispatlamaya çalışıyorsun?!”, diye haykırır Bremorel.

“Hiçbir şey ispatlamaya çalışmıyorum. Ama bir şeyi anlaman lazım; ailesini kaybeden tek kişi sen değilsin.. Arkadaşlarının neredeyse hepsi onlar için çok önemli birilerini kaybetmiş durumda.”, der genç adam ve kati bir sesle sıralamaya başlar..

“Kuzenin Laila; annesini kurtlar öldürdü. Udoorin; annesi hastalıktan öldü. Gnine; ailesinin tamamı göçük altında kalarak öldüler. Inshala; annesini ormancılar taşlayarak, efendisini ise kesiciler öldürdü. Yaşlı Cathber. O iyi bir insandı ve sen onunla tanıştın. Merisoul; annesini doğumundan hemen sonra kaybetmiş. Aager; edinebildiğim sınırlı bilgilere göre, babası tarafından küçük yaşta terk edilmiş, annesi ise bir yıl sonra sokağın ortasında bir serseri tarafından bıçaklanarak öldürülmüş. O adamın bir kız kardeşi olduğunu biliyor muydun? Onu da, kız kardeşini de para karşılığı satmışlar. Adam kız kardeşini bulmak için yıllarca uğraşmış ancak kız kardeşi bir yangında yanarak can vermiş! Ve şayet azıcık bile arkadaşın isem, ben; senin ailenden sadece on gün önce, senin köyüne saldıran aynı ork sürüsü annemi, babamı ve iki kardeşimi öldürdüler.. Onlardan bana kalan hiçbir şey yok çünkü orklar, ailemle işlerini bitirdikten sonra her şeyimizi çaldılar. Artık.. artık yüzlerini bile hatırlayamıyorum. Hatırladığım tek şey, hayal meyal duyduğum küçük kardeşimin korku dolu, boğazında kalan çığlığı..”

“Bunların hiçbiri umurumda değil.”, diye kenetlenmiş dişleri arasından hırlar Bremorel.

“Umurunda değil ise neden bir izci oldun?”, diye kaşlarını çatarak sorar Thomas.

“Öç almak için..”, diye aynı şekilde cevap verir, izci kız.

“Hayır.”, der Thomas. “Öç almak için en iyi ihtimalle kıdemli avcı olabilirsin.. İzci değil. İzci olabilmek için bazı kati ve uhrevi koşulların varlığı gerekiyor. İzci Efendisi Davien’in söylemeyi pek sevdiği bir sözü var; ‘Bir izci ile bir paladin arasındaki tek fark, izcilerin daha sessiz olmaları..’ Davien bu ifadesini sadece espri olsun diye söylemiyordu. Gerçekte kastettiği, baş koyulan yolun amacına uygun bir bakış açısının da gerekliliği idi.. Öç almak için izci olamazsın. Korumak için izci olabilirsin..”, diye ciddi ifadesiyle konuşur. Belli ki genç Thomas, kütüphanede geçirdiği yıllarını boşa harcamamıştır..

Genç adam önünde panik ve patlamaya ramak kalmış bir hiddetle duran kızın yüzüne bakar ve kendi yüzündeki ifade yumuşar.

“Kızgınlığın.. Bunu salmalısın. Gitmesine izin vermelisin. Ondan kurtulmalısın. Onun sana hiçbir faydası yok.. Bunu.. bunu bilmen gerek!”, der Thomas yalvarırcasına.

HAYIR! ONUN DIŞINDA HİÇBİR ŞEYİM YOK!“, diye haykırır, gözleri dolmuş bir şekilde Bremorel. Kızın haykırışında yılların birikmiş hiddeti ve için için yanan muazzam kahrı, fokurdayan ve taşmak üzere olan bir fırtına gibidir..

“Dostların var. Onlar seni hep sevdiler. Acımasızlığı ile tanınan Efendi Aager’in bile sana zarar gelmesine izin vereceğini sanmıyorum. Belki kendisi bile farkında değil, ama neden bu kadar çabaladığını hiç düşündün mü? Halbuki Serenity Home ile doğuştan ne bir geçmişi ne de bir bağı var.. Laila; sence annesine olanlar hiç mi onu kızdırmadı? Gnine; tüm ailesinin aksine o göçükten sadece kendisinin kurtulmuş olmasındaki adaletsizliği hiç mi hissetmedi sanıyorsun. Inshala; kendi suçu bile olmamasına rağmen, sırf boynuzları olduğu için hayatı boyunca bir iblis muamelesi gördü. Udoorin; hiç mi annesini özlemedi sanıyorsun? Bu yaşıma geldim ve babamın kart sesini duymak, annemin yüzünü görmek ve kardeşlerimle oynadığım anları tekrar yaşayabilmek için nelerimi vermezdim!..” diye sessizce yanar Thomas. Sonra satır başı yapar gibi “Evet. Dostların var.. ve.. ve ben varım.”, genç adam yumuşak bir sesle.

Bremorel, gözleri dolu olduğu halde hırlayarak ve içsel bir acıyla “Sen.. Sen adımı bile ölmüyorsam söylemiyorsun..”, der.

Genç Thomas durur. Çünkü bir erkeğin gerçek cesaretinin sınandığı an gelmiştir.

✱ ✱ ✱

Senin adını..”, der sessizce, “Son on iki yıldır, her gece yatmadan önce dualarımda zikrettim. Uyumadan önce söylediğim en son şey, seni düşünerek ‘İyi geceler..’ demek oldu. Evet. Bunun beni biraz kaçık gibi gösterdiğinin farkındayım. Ama umurumda değil. Şu anda gittiğimiz görev, gerçekten önemli bir görev. Ama bu görevde bana senin eşlik etmeni İzci Efendisi Moorat’dan kişisel olarak ben istedim. Sanırım bana bu kadar kızgın olmasının sebebi de bu. Ama bir şekilde bana güvenmiyor olsaydı, bu ricamı asla kabul etmezdi. Bütün yüzeysel kabalığına rağmen Moorat için izcileri altından daha değerlidir.. ve ben de onunla aynı fikirdeyim.”

Thomas, tekrar sırt çantasına uzanır ve içinden, paçavra bezleriyle sarılmış bir şey çıkartır. Ancak sayısız defa tekrarlanmış olmanın verebileceği bir alışmışlıkla, seremonik bir şekilde sarılmış paçavra bezlerini çözer ve içinden el yapımı gibi görünen, ince, ahşap bir kutu çıkartır. Kutu, zaman aşımına uğramışlığın verdiği doğal izleri ve zedeleri barındırmaktadır. Sağlam görünen üç adet tunç menteşesi ve aynı metalden yapılmış bir de kilidi vardır. Genç, boynunda asılı olan ve ucunda inancının kutsal simgesini barındıran zincirini çıkartır. Bir an elinde tuttuğu simgeye bakar, sonra tırnaklarıyla simgeyi kazır ve simge açılır. Thomas simgenin içinde saklı duran küçük anahtarı çıkartır ve onunla kutuyu açar.

Bremorel, puslu gözleriyle ‘Naapıyo bu salak şimdi böyle!’, der gibi olanları seyrederken, yaşlı kutunun içindeki şeyi görür ve hayretle olduğu yerde kalır.

“Bu.. çok uzun zamandır bendeydi. Ona bakarak yokluğunda avuttum kendimi. Neden sonra, hayatta ayrıntıları görmeyi öğrenince, bununla ilgili bir şeyi fark ettim. Bu.. bu el yapımı bir şey. Ve tecrübeli bir elin yaptığı bir şey. Bunu senin yapmış olduğunu düşünmedim. Yapamayacağından değil, sadece gerekli tecrübe için yaşın tutmuyordu. Bunu getirmek için sarf ettiğin çabayı da göz önünde bulundurursak, rastgele bir şey değildi bu.. Senin için gerçekten değerli olabilecek bir şeydi. Bende ailemden bir şey kalmadı. Ama biz yolda saldırıya uğradık. Sizin ise köyünüzü bastılar. Bu ancak o zamandan kalmış olmalıydı, diye düşündüm. Sen bana o gece, annen ve babandan kalan belki de tek şeyini verdin. Bunun seni yıktığını ancak tahmin edebiliyorum çünkü bana verdiği gücü biliyorum.”, der ve nazikçe kutunun içinden çok eskimiş ama gösterilen itinadan dolayı hala tek parça kalmayı başarmış şeyi çıkartır. Thomas, uzun bir süre elindeki şeye bakar, en sonunda ona veda eder gibi gülümser ve önünde, kendisi gibi yerde çömelmiş duran kıza uzatır.

“Bu senin..”, der genç boğuk bir sesle, “Morel..”

✱ ✱ ✱

Bremorel’in içinde bir şeyler kırılır. Sessizce uzanır ve annesinin ona on altı yıl önce, kendi elleriyle yaptığı düş kapanını alır. Dolu gözleriyle ona bakar ve titreyen elleriyle uzun yıllar kaybolmuş bir sevgiliye sarılır gibi onu göğsüne bastırır.

“Hepimizin korkuları var. Açıkçası ben tam anlamıyla korkağın tekiyim. Adını söyleyemememin sebebi, seni kaybetme korkumdan dolayıydı.. Ben adını söyledim. Sıra sende..”, der Thomas sakince ama gencin bütün kalbi gözlerinde gibidir.

 

“Salak!”

 

..der Bremorel ve hayret içerisinde kendisine bakan çocuğu süzer. “Bunu sana vermiştim. Neden geri veriyorsun bana?”

“Çünkü senin için kıymetli bir şey. Bunu şu anda çok daha açıkça görebiliyorum.”, diye afallar Thomas.

“Salak..'”, diye yineler Bremorel. “Benim için değerli olduğundan dolayı vermiştim zaten bunu sana. Neden onu geri veriyorsun?”

Thomas tamamen aptallaşır!

“Bende.. bende yeterince durdu. Belki senin kızgınlığına merhem olur.. onu dindirmeye yarar diye düşünmüştüm.”

“Bana dramatik olduğumu söyleyen sendin az evvel. Ne bekliyordun? Bunu bana verince bir anda ben ağlayacağım, sen de bana sarılacaksın ve ben de tamir mi olacağım?”, diye yanan gözlerle Thomas’a bakar Bremorel.. ama düş kapanını hala göğsüne sımsıkı bastırmaktadır.

“..umm. Evet. Hayır.. Yani.. ana plan, içini döküp rahatlamandı..”, diye bitik bir ifadeyle mırıldanır Thomas.

Genç adam için birkaç şey söylenebilir di belki, ama her zaman doğruyu söylediği de kesindir.

“..Ahmak.”, diye şiddetle tıslar Bremorel, “Bana bu kadar sarılmak istiyorduysan, bunu söylemen yeterliydi. Ama bunun beni tamir edeceğini düşünüyorsan, sen gerçekten çok safsın.”, diye dobraca konuşur izci kız.

“Denemekten vazgeçmeyeceğim ama..”, diye kararlı bir sesle cevap verir genç ona.

“Neden?”, diye sorar Bremorel.

“Çünkü sen.. sen böyle kırık kalmayı hak etmiyorsun.”, diye sessizce ve tüm kalbiyle cevap verir genç adam.

“Beni tamir edince ne olacak? Ben basit bir izciyim. Ederim bu. Ve yalnız kalmam şart!..”, der kati bir sesle Bremorel.

“Yalnızlığı bu kadar sevdiğini sanmıyorum.”, diye cevap verir Thomas.

“Sevmiyorum zaten. Ama böyle olmalı..”, diye omuzlarını silker izci kız.

“Hayret aşkına, hangi ahmak sana böyle olması gerektiğini söyledi!”, diye ellerini havaya atarcasına sorar Thomas.

“Ben..”, der kız, sakince.

“Hayır. böyle olması gerekmiyor. Kaybetme korkundan dolayı kendince abuk kurallar uydurup sonra da ‘bu böyle olmalı’ diye inat etmek, senin için bile biraz fazla saçma!”, diye neredeyse haykırır genç, zira içinde bir korku peyda olmuştur. Her nasılsa, önünde duran kıza açılmaya çalıştıkça kız kendisinden uzaklaşıyormuş gibi hissetmektedir.

“Bu bana ikinci defa korkak olduğumu söylemen.. Bence şansını zorluyorsun!”, der kız hiddetle.

“Ne kastettiğimi çok iyi biliyorsun, Morel!”, diye pes edercesine harlar en sonunda genç adam.

“Aaaa.. ya ölürken, yada kızgın olduğunda adımı söyleyebiliyorsun demek.”, diye donuk ve acı bir şekilde mırıldanır Bremorel. Kız, garip bir duygu gitgeli içerisindedir sanki. Bir an hiddet içerisinde, bir sonraki an ise durağanlaşmış..

“..ve seni sevdiğimi söylediğimde!”, diye son şansını kullanıyormuş gibi bir sesle itiraf eder Thomas.

“Beni sevdiğini söylemedin..”, der Bremorel, aynı acı sesle.

“Çok acımasızsın!.. Ama seni.. seni ilk gördüğüm günden beri seviyorum Morel Songsteel.. Ve beni reddedeceksen, lütfen bunu dürüstçe bir sebepten dolayı yap.”


 

book 01 books dungeons and dragons duygusal karakter analizi komedi savaş serenity home tarihçe

A Bard’s Tale IX
“Bane”

A Bard’s Tale IX
“Bane”

Timeline:

Bu hikaye 27 yıl önce Dimwoods civarında dünyaya gelen, bir yarı-elf ile başlar. Görünürde korunmuş ve sevilmiş bir kızın, gerçekte yaşadığı olayları, tanıştığı insanları ve geçirdiği değişimlerini anlatır. Bu kızın adı Laila’dır ama soyadı Wolvesbane değildir.. daha değil!

Wolvesbane efsanesi, eylem ve cesaretin bir araya gelişi ile başlayacak, acıyla dağlanıp, kati kararlılıkla mühürlenecek ve ancak bu şekilde kaderini yazacaktır.

 

 

Üzgünüm abi..”

Laila’nın gerisin geriye baktığında hatırladığı en eski anısı budur. Hayal meyal hatırladığı amcasının kapıdan babasıyla bir şeyler konuştuğu.. ve babasının boğuk sesi.

“Ben yokken kızıma göz kulak olabilir misiniz?”

“Tabii ki abi. Seleina ona bayılır. Kendisi de en az benim kadar onun gibi bi kızımız olsun istiyor ama..”, diye yarım bırakır amcası. Sonra büyük bir umutla “Belki bu sefer olur.. nasip işte. Sen bizi düşünme. Bizde cenazeye gelmek isterdik ama doğum yakın ve benim başında durmam gerekiyor.”

“LANET OLSUN!”, diye babası kahır dolu bir sesle duvara yumruk atar.

Bu, küçük Laila’nın babasında gördüğü ilk ve tek hiddet dolu davranışıdır. “Onlara defalarca söyledim. Her kış o kurtlar daha da cesaretlenip iniyor dağlardan, diye. Her kış birilerine saldırıyorlar, diye. Ellerinde bölgenin en iyi avcıları var ama hiçbir şey yapmadılar.. Ben.. Ben kızıma ne diyeceğim şimdi..?”, der ve kardeşine sarılıp küçük bir çocuk gibi ağlar.

“Babaa.. aalama lüffen. Sen ne isteysen yapayım. Yeteyki sen aalama..”, diye neden ağladığını bilmesede, küçük Laila yinede babasını teskin etmeye çalışır çünkü küçük Laila’ya göre babalar ağlamamalıdırlar ve ağlatılmamalıdırlar..

Küçük Laila akıllı bir kızdır.

✱ ✱ ✱

Laila atının sırtında biraz hareket ederek yukarıdan aşağı kasılmış omuzlarını, sırtını, belini ve bacaklarını hareket ettirir. Etrafına karşı devamlı ayık olmayı o kadar uzun bir süredir yapıyor oluşu, onda düşünce ve anılarını, olağan hareket ve konuşmalarından bağımsız bir şekilde değerlendirme yetisi vermiştir..

..ve bunu bir alışkanlık haline getirmemesi gerektiğini kendisine telkin etmek için artık çok geçtir; Laila on altı yaşından beri bunu yapmaktadır!

✱ ✱ ✱

Yıllardır dağ kurtları kışın Rook dağlarından  Dimwoods’a iner, birilerinin ahırlarına dalar, birkaç koyun öldürür ve onları sürükleyerek geri inlerine götürürlerdi. Bu, kendileri gibi Dimwoods’da yaşayan bütün ormancılar için bir dert oluştursa da, panik yaratacak bir sorun değildi. Ta ki, kurtlara engel olmaya çalışan bir ormancı ve ailesi parçalanıncaya kadar.. İşte o zaman işler bir anda ciddileşmişti. Sorun, bu konuda yardım alabilecekleri Dimwoods elflerini ikna etmekteydi.

O yılı takip eden her yıl kurtlar dağdan inmeye başladığında artık işler çığırından da çıkmaya başlamıştı. Babasıyla beraber diğer ormancılar defalarca kurtlara ellerindeki baltalarla pusu kurmuş ancak kurtlar her nasılsa onları atlatıp başka dağ geçitlerini kullanmış ve ahırlara ve içindeki koyunlara saldırmışlardı..

Laila ve babası için ise olayların çehresi, akrabalarını ziyaret için orman elfi köyüne giden annesi ve birkaç arkadaşı, yolda kurtlarla karşılaşınca tamamen değişmişti. Bu karşılaşma annesinin hayatına mal olmasının yanında, küçük Laila’nın hayatını da tamamen değiştirmişti.

Bu olayı takip eden yıllarda, ne yaptığı işler, ne de elde ettiği başarılar, Laila için annesinin eksikliğini gideremişti zira onu en çok yaralayan şey, annesinden hatırlayabildiği tek şeyin eksikliğiydi; onun yumuşak, içinde çok hafif bir hüznü barındıran, sevgi dolu ve küçük Laia’ya her zaman bir şarkıymış gibi gelen sesiydi.

Annesinden ona kalan bu kadardı işte..

Laila’nın, annesi dışındaki elflerden pek haz almayışının altında yatan sebepte belki buydu; onların, kendi toplulukları dışında kalanlara umarsız oluşları. Bu umarsız tavırlarıydı onların, en nihayetinde annesinin ölümüne sebep olan.

✱ ✱ ✱

Laila gözünün ucuyla, az gerisinden gelen Anglenna’ya bakar.

Kadın sanki ‘Şu gördükleriniz ve önümüzdeki altı gün görecekleriniz.. hepsi benim nezaketim ve müsaadem ile buradalar!’ yüz ifadesiyle, etrafında olup bitene karşı tamamen umarsız bir tavırla atını sürmektedir.

Kadının, onunla dile getirilmemiş bir derdi vardır ama Laila bunun ne olduğunu kestiremez. Bunu özellikle son günlerde onun kendisine attığı ve fark edilmediğini sandığı bakışlarından anlamıştı Laila.

“Shit!”, diye geçirir içinden. “Sevgili Lorna’ya musallat olduğu yetmiyordu, şimdi de bana mı taktı bu?”

Nedense Laila bir anda, yıllar önce ormanda yaptıkları bir pusu eğitimi sırasında, ‘bit çalısı’ diye isimlendirilen bir çalının altına saklandığı ve bunun sonucunda da her bir yerine yapışan çalı kenelerini hatırlar ve yüzünü buruşturur.

“Ördek dudaklı salak elf!”, diye mırıldanır ve içinden geçtikleri Two Day Woods’a dikkatini yöneltir.

✱ ✱ ✱

Laila’nın geçmişten hatırladığı en eski anısı budur işte.

Babası, annesinin cenazesinden yumrukları çatlamış, alt dudağı patlamış ve bir kaşında yeni dikişlerle dönmüştü.. Laila, ancak yıllar sonra bunun sebebini tahmin edecektir.

O kışı, babasının sessizliğine ortak olarak geçirmiş ve karlar eridiğinde de babası, var olan az dünyalıklarını toplamış ve kızıyla beraber güneye, Serenity Home denen kasabaya yerleşmişlerdi.

Eski ormancı günlerinden hatırladığı sınırlı hatıraları, annesinin şarkı gibi gelen, şefkat ve sevgi dolu sesi, dağdan inen kurtlar ve babasının eski ormancı arkadaşlarından birisinin karısının gizemli bir şekilde ortadan kayboluşundan ibaretti.

Yıllar sonra bile, Laila herkes gibi kadının kocası tarafından öldürülmüş, sonra da gizlice ormanda bir yere gömülmüş olabileceğine inanmamıştı. Nitekim, ortadan kayboluşundan yıllar sonra kadının bir anda peyda olduğu haberi gelmişti.

Haberi geldiğinde on – onbir yaşlarına gelmiş olan Laila, olayın ayrıntılarını Serenity Home’da bile duymuştu zira gelen haberler büyük, toplu hararete sebep olmuştu; kadın, ortadan kayboluşu üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen, paramparça olmuş paçavralar ve kanlı yaralar içerisinde, topallayarak ve kucağında bir bebek olduğu halde ormancılara geri dönmüş ama bu, zavallı kadına bir kurtuluş vermemişti.

Batıl inançların hüküm sürdüğü ormancılar, kadını taşlamış ve küçük köylerinden ormanın derinliklerine kadar kovalamışlardı. Geri döndüklerinde ise kadını da, bebeğini de yanlarında getirmemişlerdi.. Serenity Home’da hararete sebep olan da budur ve ilk defa adamlarıyla beraber şerif Standorin, bu acımasızlığı cezalandırmak için Dimwoods kadar uzak bir yere gönderilmişti.

Şerif geri geldiğinde üzüntüyle, kadının ormanda gömülü olduğu mezarı bulduklarını ama bebeğe dair hiçbir ize rastlamadıklarını rapor etmişti.

Bu olaydan sonra ormancılar, şerif Standorin’i bir daha görmemek için ellerinden geleni yapmışlardı!

 

Serenity Home’a gelmelerini takip eden yıllarda büyüdükçe güzelliği, alımlı havası, ağırbaşlılığı ve doğal, elf zarafeti daha belirgin bir hale gelen Laila, kızlar arasında merak uyandırır ve birçoğu ile arkadaş olur. Ancak onunla arkadaş olmak isteyenler sadece kızlar değildir. Erkekler arasında ilk arkadaşı, arsız, haylaz, yaramaz, başı mütemadiyen bir beladan diğerine giren cana yakın, sevdiklerine bağlı ve yüksek dozda espri anlayışı olan, Gnine adında bir cücedir. Beraber geçirdikleri süre boyunca Gnine, Laila’yı akla hayale gelmedik belalara sokacak ve ikisi de farkında olmadan şerifin kara listesine kalıcı bir şekilde girecektir.

Yaklaşık aynı yıllarda kurtlardan illallah diyen ormancılardan bazıları daha Serenity Home’a yerleşmek için Dimwoods’dan ayrılmış, ancak ormanda geçen uzun yolculuk, kayıpsız olmamıştır.

Bir ork sürüsü, yalnız buldukları bir aileye saldırmış ve fark etmedikleri uyuyan bir çocuk dışında herkesi katletmişlerdi. Geçirdiği travmadan dolayı yıllarca konuşmayacak olan küçük çocuk bulunmuş ve Serenity Home yetimhanesine getirilmişti.

Haberi duyan şerif, yine adamlarıyla ormana, ork sürüsünü bulmaya çıkmışlar, ancak orklar bu sefer de Laila’nın çok iyi bildiği ormancı köylerinden birine saldırmış ve arkalarında birçok ölü ve yaralı bırakarak kaçmışlardı. Ölüler arasında acı bir şekilde Laila’nın amcası ve teyzesi de vardır.

Orklar ancak iki hafta sonra, İzci Efendileri Davien Hart ve Moorat Maelstrom tarafından izleri sürülecek ve öldürüleceklerdir.

Bu olaydan sonra babası eve küçük bir kız çocuğu getirecek ve Laila’ya, “Bu senin kuzenin Morel. Artık o senin kız kardeşin. Ona göz kulak ol ve ablalık yap.”, diyecektir.

Uzun yıllar Laila bu küçük kıza tiksintiyle bakacaktır çünkü bu kız, çok unutmak istediği hatıralarını canlandıran bir ormancının kızıdır, pistir ve neden babasının bu şeyi evlerine getirdiğini merak etmektense, daha çok buna içerleyecektir.

Annesinin ölümünden sonra Laila’nın babasına olan düşkünlüğü artmış ve onu bu küçük, sümüklü kızla paylaşmak gibi bir niyeti yoktur!

“Neden senin adın Morel? Ellerin mor değil..”, diye burnunu çeker Laila.

“Biymem. Saçım kayfe yengiymiş dooduuumda.. ondan veymişley bu işmi bana..”, diye omuz silker küçük Morel.

“Ne salakça bi isim.”, der Laila ve önünde duran kıza yukarıdan bakar.

Morel’le Laila arasında dokuz yaş farkı vardır ve Morel daha üç, üç buçuk yaşlarındadır. Ama bir şehirli olmadığını ve muhtemelen de asla olmayacağını daha o yaşta kuzenine gösterir; oturduğu yerden kalkar ve önünde duran kızın dizine tekme atar!

“Bi daa işmimle alay edeysen seni ısıyyım!”, diye müthiş bir hışımla Laila’ya bakar..

Laila tırsar, zira onun gözünde bu küçük velet manyağın tekidir!

O günden sonra Laila nereye giderse gitsin, kaybolmuş bir sokak kedisi gibi Morel de onu takip eder. Aralarında medeni denebilecek hiçbir muhabbet gerçekleşmez. Olan iletişimler de genelde ya hırlamalı ya da harlamalı, birinin diğerini aşağılaması, diğerinin de öbürünü ısırmasıyla sonuçlanan ürkütücü bir iletişim anlayışı ile sınırlıdır.

Morel, Gnine ile karşılaşınca oldukça şaşırır ve ondan ister istemez etkilenir.

“Bu ne?”, diye Gnine’a işaret ederek sorar Morel.

“O bir cüce seni cahil bücür!”, diye horlar Laila, bir türlü peşini bırakmayan Morel’i.

“Ben bücüy diiiilim. Küçüüüm. O bücüy!”, diye Gnine’ı gösterir. “İkimizde aynı boydayız. Onu bana vey!”, der ve bir anda Gnine’ı sahiplenerek Laila’yı çileden çıkartır.

“Onu sana veremem..!”, diye açıklamaya çalışır Laila.

“ONU BANA VEY DİDİM SANA!”

Laila, ileriki yıllarda Morel’in gözlerindeki manyak ışıltıyı bir çok defa görecektir. Ancak onu ilk defa bu olayda fark eder.

“Al yaa.. senin olsun!”, diye olayı kapatmaya çalışır.

“Nooluyo yaa?!”, diye şaşırmış, biraz da ürkmüş bir şekilde sorar Gnine.

“Kusura bakma Gnine. Ama sen artık onunsun.”, der Laila cüceye acıklı bir ifadeyle.

. . .

Laila ile Morel aralarındaki bu husumet yıllarca devam edecektir. Morel on iki yaşlarındayken ve şimdiden ‘kasabanın belalısı’ ünvanını kazanmış bir mebus olarak yine kuzenini takip ettiği bir gün her şey beklenmedik bir gelişmeyle tamamen değişir.

Artık genç bir kız olan Laila, iki yıl önce çok heves ettiği izcilere katılmış ve Efendi Davien Hart ile ormanda yaptıkları en son uzun devriyeden yeni dönmüştür. Onun dönüşünü bir lanet gibi bekleyen Morel, yine kuzeninin peşine takılmış git gide büyüyüp genişleyen kasabada dolaşmaya çıkmışken birden iri cüsseli bir çocuk, arkadaşlarıyla beraber Laila’ya bulaşırlar.

“Hey, sivri kulak!”, diye kahkaha atar biri tanesi.

“‘Bulanık’. Bunun cinsine verilen isim bu!”, diye arkadaşıyla beraber gülmeye başlar iri olan çocuk.

“Bence eşek kulakları var bunun. Kim alır böyle bi kızı?!”, der üçüncüsü.

Normalde Laila kendisine laf atanları fazla kale almaz. Ama Serenity Home gibi bir yerde, bu üç ahmağın hakaretleri kişisel değil, ırksal olması kızı bir anda mahveder. Kendisi bir insan değildir. Ama babası ve aptal kuzeni birer insandır. Kendisi, bu kasabayı ve halkını korumak için izci olmuş ve bu salaklar onunla alay etmektedirler!

Laila dişlerini sıkar ve gözlerini kapatır ve sakinleşmeye çalışır. Bu üç dangalağı dövmesi halinde Efendi Davien bunu hiç iyi karşılamaz, diye düşünür çünkü Davien’e göre bir izci ile bir paladin arasındaki tek far, izcilerin daha sessiz olmalarıdır!

Laila gözlerini kapamış ve sakinleşmeye çalışırken bir anda ortalık çığlıklar ve acıyla karışık kırılma sesleriyle çalkalanır. Gözlerini açtığında çocuklardan birisinin burnu kırılmış, diğeri de hayalarını tutmuş bir şekilde acıyla durduğu yerde zıplamaktadır. Ele başları olan iri çocuk ise yerde tepinmektedir çünkü kuzeni, çocuğun koluna yapışmış, dişlerini hasmının omzuna geçirmiş, koparırcasına ısırmaktadır ve iri çocuk ne yaparsa yapsın, kendisine diş geçirmiş kızdan bir türlü kurtulamaz.

Manyamış kızın dişleri arasından hırıltılı kelimeler dökülür; “Kimse.. kuzenimle.. dalga.. geçemez.. O bir.. izci.. seni salak.. çocuk!”

Bu kelimeler, Laila’nın kafasında bir şimşek gibi çakar ve gözleri döner zira iri çocuk can havliyle kuzeninin neresine gelirse vurmaktadır.

Laila çocuğa dalar..

Laila o gün, ‘manyamanın hazzı’na varır!

Laila o gün, annesini kaybetmesinden beri içinde birikmiş hiddeti boşaltır. Ve bununla kuzeninin kaynayan ve kanayan iç dünyasına anlık bir bakış atmış olur zira kendisi annesinin yokluğunu hala hissediyor olsa da, gerçekte onun ölümünü görmemişti. Kuzeni ise saklandığı yerden anne ve babasının kesilmelerini seyretmiş ve birileri gelip onu buluncaya kadar da saatlerce onların kan gölünde oturup, travmatik bir şok içerisine ağlamıştı!

Laila o gün, kuzenini yeniden tanır..

İki kuzen, iri oğlanın neresine gelirse yumruk, tekme, dirsek, çimçik ve ısırık atarlar. Ama bir türlü doymazlar.. ve tam o esnada, iri çocuğun bir arkadaşı daha gelir.

Tamamen gözü dönmüş Morel, hiç bir uyarıda bulunmadan ona da dalar ve çocuğu aldığı gibi önce duvara, sonra da yere çalar.

“Sanırım bu kadarı yeter!”, diye bir ses gelir..

..ve ipi kesilmiş bir kukla gibi Morel yere yığılır!

Elinde bir odunla, kasaba şerifi Morel’in tepesinde durmaktadır. Tam Laila bu konuda ahmakça bir şeyler yapacakken,

“Efendin Davien’e rapor ver izci!”, der şerif sakince.

Ve Laila’nın aklı bir anda geri geliverir.

“Emredersiniz efendim!”, der yüzü kıpkırmızı olmuş bir şekilde ve kendi cenazesini kaldırmak için efendisinin yanına gider.

Şerif, yerde baygın yatan kızı yakasından tuttuğu gibi karakola götürürken adamları da diğer çocuklarla ilgilenir.

Bu olay, kuzenlerin birbirlerine olan husumetlerini de, bakış açılarını da tamamen değiştirir.

Efendisi, Laila ile uzun bir konuşma yapar ve utanç içerisinde kalmış kızı evine gönderir.

Ertesi gün, her bir yanı morarmış, yüzünde de kocaman bir el iziyle, bir önceki gün kavga ettikleri iri genç, kapılarında belirir ve utanç içerisinde Laila’dan ve babasından özür diler. Çocuk, bir sonra ki gün tekrar gelir ve oldukça yüzsüz bir şekilde kendisiyle takılmak istediğini deklare eder ve aralarında beklenmedik bir arkadaşlık başlar.

Bir hafta sonra nezaretten çıkan Morel, kuzenini o çocukla görünce sinir krizi geçirir ve kendisini ihanete uğramış gibi hisseder. Çocuğa tekrar dalmadan önce Laila araya girer ve çocuğun kendisinden özür dilediğini ve düşman olmaktansa arkadaş olmayı teklif ettiğini anlatır.

Morel buna hiçbir şekilde inanmaz ve kendisine Udoorin diyen bu çocuğa, aralarına sızmaya çalışan bir ‘ajan’ muamelesi yapar.

Ancak Udoorin eli boş gelmemiştir..

“Bence senin kadar cesur bir kıza Morel ismi yetersiz..”, der ciddi bir şekilde.

“Yaaa..”, diye cevap verir Morel, çocuğa. “Yoksa ismimle dalga mı geçmeye çalışacaksın?”

“Hayır.”, der Udoorin, kati bir şekilde. “Babama verdiğim bir andım var; kimseyle bir daha dalga geçmeyeceğim. Faturası çok ağır oluyor!”

“Nooldu? Kolun geçmedi mi hala?”, diye sırıtır, şeytani bir şekilde Morel.

“Hayır geçmedi. Ve muhtemelen de izi kalacak.”, diye biraz içerler çocuk.

“Sen bunu hak ettin.”, diye hırlar kız ona.

“Morel.. Lütfen. Yeter artık.”, diye nazikçe azarlar Laila kuzenini.

Morel susar ama kuşku dolu bakışlarını çocuktan ayırmaz.

“Bence..”, der çocuk tekrar ana konuya dönerek. “.. senin adın ‘Bremorel’ olmalı!”

“Ne demek o?”, diye iyice kısmış gözleriyle Udoorin’i süzer.

“‘Kahraman’, ‘Cesur’, ‘Ateşli’ demek..”, diye açıklar Udoorin.

“Cesur olabilirim ama kahraman değilim. Ateşim de yok çünkü hasta değilim!”, diye parlar Morel.

“Sorun değil.”, der Udoorin alttan alır bir sesle. “Hangisini istersen..”

“Bremorel..”, diye tadına bakar gibi tekrarlar Morel.

“Bence harika bir isim. Sırf bundan dolayı el sıkışıp barışmalısınız.”, der Laila teşvik eder bir sesle.

Morel gerçekten bu isimde bir kusur bulmak için çabalar ama tatminkar bir şey bulamaz ve pes eder.

En sonunda “Neden?”, diye kuşkuyla sorar Morel çünkü içsel olarak bu iltifatı bir ‘rüşvet’ olarak görmektedir.

“Eeeee.. Ne de olsa üç buçuk çocuğu dövdün ve bu sıfatı hak ettin..”, der Udoorin.

“Benim hesabıma göre DÖRT kişiydiniz.”, diye itiraz eder Morel.

“Biz üç kişiydik. ‘Buçuk’ bizimle değildi. Orada yanlışlıkla bulunan öksüzün biriydi..”, diye açıklar Udoorin.

“NE?!”, diye Laila da, Morel de oldukları yerde çakılıp kalırlar zira ikisi de ‘öksüz’ olmanın ne demek olduğunu çok iyi bilirler.

“Dim.. dim— bişey.. Dimwood. Thomas Dimwood. Hatırladım şimdi.”, der Udoorin ve ekler “Hala hastanede. Ben iyi kurtulmuşum. Çocuğun kafasını kırmışsın. İki gün hiç uyanmadı bile!”

Laila ve Morel, o anda ‘eylem’ ve ‘sonuçları’nın ne demek olduğunu anlayı verirler. İkisi de fena halde utanır ve üzülür.

Udoorin, hayret içerisinde iki kızın birbirine sarılıp ağlamasını seyreder, sonra tırsar ve sessizce oradan uzaklaşır.

O gece Morel kuzeniyle paylaştığı amcasının evinden sessizce sıvışır, gizlice kasaba hastanesine gider ve adı Thomas olan öksüzün kaldığı odayı bulur.

Saatler sonra perişan bir halde ve ağlamaktan şişmiş gözlerle Morel geri döner..

Ertesi gün uyandığında Thomas Dimwood yatağının başında bir ‘düş kapanı’ asılmış bulur. Düş kapanının altına kırık harflerle yazılmış bir de paçavra iliştirilmiştir. Paçavranın üstünde;

ÖRZÜ DİLEREM

ÖRÜZ DİLLİRİM

ÖZRÜ DİLİREM

 

..yazılıdır.

Bremorel, yeni adını hiçbir zaman cesaretinden dolayı taşımaz. Hayatı boyunca onu, yaptığı şeyin faturası olarak omuzlayacaktır.. Harcadığı çocuğa verdiği düş kapanı ise, anne ve babasından ona kalan tek hatırasıdır.

O gece, kasaba hastanesindeki Thomas’ın odasında karalayıp tekrar tekrar yazmaya çalıştığı özrü, ona iki şeyi daha öğretecektir; birincisi, ön planlamanın değeri, ikincisi ise okuma yazmayı iyi bilmenin, beklenmedik anlarda oluşturabileceği önemi..

Bremorel, kuzeninden en kısa zamanda okuma-yazmayı, en azından kendi adını ve ÖRÜZ DİLLİRİM.. ÖZRÜ DİLİREM.. —hay lanet olasıca—  ‘ÖZÜR DİLERİM’i doğru bir şekilde yazabilecek kadar öğrenir.

Birkaç gün sonra şerif Standorin, yanında birkaç muhafızıyla beraber gelir ve Laila’nın babasına “Harcanamayacak kadar değerli” oluşuyla alakalı bir şeyler söyleyip Bremorel’i götürürler. Laila, kuzeninin eğitilmesi için İzci Efendisi Moorat Maelstrom’a teslim edildiğini öğrenir ve bundan dolayı hem çok sevinir hemde üzülür, zira daha yeni bulduğu kız kardeşi ve kuzenini sadece uzun aralıklardan sonra görebilecektir.

Arashkan’a varınca Bree’ye mutlaka bi düş kapanı almam lazım’, diye geçirir içinden Laila ve tekrar silkinerek kasılmış vücudu canlandırır. Yarı elf izci atını sever ama uzun süre bir ata binme işine daha hala alışamamıştır ve her ne kadar bu şekilde daha az yorulsa da, gerçekte koşmayı tercih eder.

Bir süre durur sonra aklında, olacağını tahmin ettiği konuşmayı geçirir:

 

“Bree, bak sana Arashkan’dan ne getirdim.”

“Bu ne?”

“Düş kapanı.”

“…”

“Hani senin vardı da vermiştin ya birine..”

“Kızım sen iyi misin? Onu verdiğimde on iki yaşındaydım! Neyin kafasını yaşıyosun?!”

“Niye yaa.. bana iyi bi fikir gibi geldiydi..”

“Ta Arashkan’a kadar gittin ve ala ala bi düş kapanı mı aldın? Kuzum, mantarlarla alakalı bir şeyler diyesim geliyor ama, bu mantar olayını bile aşmış artık!”

Laila, kendi kendisine ‘fırk’lar. Konuşma tam olarak böyle olmasa da üç aşağı, beş yukarı bu ayarda olacağından emindir.

✱ ✱ ✱

Bunu takip eden yıllarda, Laila ve kuzeni, Serenity Home civarındaki ormanlarda, tepelerde ve Serenity Irmağı boyunca koruyuculuk, izcilik, avcılık, Scowling Hills, Tinker Hills, Elder Hills ve Dimwoods gibi uzun mesafe kuryecilik ve rehberlik işleri yaparlar. Nadiren de olsa aynı iş üzerinde olduklarında, ister bu beraberlikleri güzel ağustos gecelerinde olsun, isterse yağmur ve çamurda olsun, ikisi de hayatlarının en güzel anılarını yaparlar.

Bu anılardan bir tanesinde, ikisi beraber bazı mesajları Elder Hills dwarflarına götürürken, Laila acıkır ve bulduğu bazı mantarları yer..

..ve kuzenine, Dexter adındaki bir çocuğa, Gnine’ın amcasına, şerife ve izci efendisi Davien’e olan aşkını, avazı çıktığı kadar bağırarak ilan eder ve tam olarak nece olduğu anlaşılamayan bir dilde şarkı söylemeye başlar..

Ne olduğunu anlamayan kuzeni ise alık alık ona bakarken, Laila bir anda üstündeki her şeyi çıkarıp Serenity Irmağına atlar ve akıntının gücüyle bir anda gözden kaybolur..

..ve ırmak boyunca üç mil aşağı sürüklenir!

Laila yarı boğulmuş bir şekilde ırmaktan sürünerek çıktığında ayılmış, rezil olmuş ve üstsüz bir şekilde, elinde elbiseleriyle kendisine doğru koşan kuzenine, bu konuda asla birisine bir şey anlatmaması konusunda, müthiş tehditler ve yalvarışlarla mevta anası üzerine yemin ettirir..

. . .

Yirmi dört yaşına geldiğinde, kışın Dimwoods’a inen kurt ve kaybolan kadın ve kız vakıaları artık tahammül edilemez bir hale gelmiştir. Serenity Home belediye başkanı Arthandos Yuleman, Dimwoods’un kasabanın hukuki etki alanı dışında kalıyor olmasını umursamaz ve Dimwoods elflerinden kendi göndereceği izcilere destek ister.

Dimwoods elflerinden destek gelir, ancak beklenenden daha az olur bu destek çünkü elfler, kendi başlarına bela olmuş yeni ork sürüleriyle uğraşmaktadırlar. Aralarında Davien, Moorat, şerif Standorin ve kendisini tanıtmayan, karalar içerisinde biri, Laila ve genç Bremorel’in de olduğu toplam on sekiz izci ve avcı, Dimwoods’un kuzeyindeki Rook dağlarına doğru yola koyulurlar.

Oldukça uzun, zorlu ve yorucu bir yolculuktan sonra Dimwoods’un kuzeyine ulaşan grup, dağlara çıkmadan önceki son gecelerini geçirirler ormanda.

Bremorel, olağan dışı bir şekilde tedirgindir ve kuzeninin dibinden ayrılmaz.

“Nooldu Bree? Seni hiç böyle görmedim.”, diye sessiz kampta fısıltıyla sorar Laila, kuzenine.

“Bilmiyorum. Bu kadar uzağa hiç gelmemiştim ve.. bi şey var.. ormanda.. sanki bi şey bizi izliyor.. yada takip ediyor emin değilim.”, diye geri fısıldar Bremorel.

Laila’nın bir kaşı kalkar istemsizce. Evet, kendisi de son iki gündür ensesindeki tüyleri gıdıklayan bir hisle dolaşmaktadır ama buna anlam verebilecek kadar tecrübeli değildir. Ya da bu konuda kuzeni ondan daha iyidir. Laila, kuzeniyle barıştıktan sonra, bir daha asla ona karşı kıskançlık, yadırgama yada içerleme gibi şeyler hissetmemiştir. Dahası, izcilik gibi her an hayatın dengede olduğu bir meslekte, herhangi birilerinin, olası bir tehlikeyi fark etmiş olması, kimin fark etmiş olmasından daha önemlidir, diye düşünür.

“Shhh..!”, diye bir uyarı tıslaması gelir hemen arkalarından ve iki izci de oldukları yerde dona kalırlar zira arkalarına kadar sokulan her kimse, onu hiçbir şekilde duymamışlardır.

İki izci de başlarını çevirip baktıklarında, soluk kamp ateşini yansıtan bir çift kapkara göz dışında hiçbir şey göremezler. Bu, şerifin, çıktığı bir yolculuktan döndüğünde beraberinde getirdiği gizemli adamdır.

Laila, ‘Biri bana baksa, aklına gelecek ilk şey bir ‘ok’ olurdu herhalde.’, diye düşünür. ‘..Biri bu adama baktığında ise, aklına gelecek ilk şey kesin bir hançer olur!’

“İzleniyoruz. Bu üçüncü gece.. Sen Laila’sın. Yaş 24. Boy 164. Tahmini kilo 55. Oku iyi kullanıyorsun. Baban hayatta. Anneni üç yaşında kaybettin ve mantarlara karşı özel bir iştahın olduğu gibi, ayrıntıları görme konusunda da özel bir yeteneğin var. Ama kaybetme korkusu senin ilerlemene engel oluyor —ki bu da geçmişini düşünürsek anlaşılabilir bir durum olmakla beraber, bir o kadar da ahmakça.. Sahip olduğumuzu sandığımız hiçbir şey gerçekte bizim değildir —ki bu da senin çoktan anlamış olman gereken bir durum.. geçmişini düşünürsek..!”, diye acımasızca hırıldar adam.

Sonra Bremorel’i işaret ederek, “Sen Morel’sin. ‘Bre’yi sana şerifin oğlu Udoorin taktı. Bunun dışında adına atanmış bir ismin yok çünkü sokak kavgaların dışında gösterebileceğin herhangi bir erdemin yok! Yaşın 15. Boyun 167. Tahmini kilon 58 ama büyümeni daha tamamlamadın ve muhtemelen bunun üzerine bir kaç kilo daha ekleyeceksin. Sen de oku iyi kullanıyorsun ama muhatabına yakın mesafeden bir şeyle vurma seçeneğin varsa bunu tercih ediyorsun çünkü kızgınsın. Anneni de, babanı da bir ork saldırısında kaybettin ve bu da senin kızgınlığının temelini oluşturuyor. İyi bir izci olmak istiyorsan, bu kızgınlığını aşmalısın yoksa genç yaşta ölürsün. Bu da Serenity Home güvenliği açısından acı bir kayıp olur..!”, diye fısıldar adam tamamen duygusuz, ekonomik ve analitik bir sesle..

İki izci de hayret içerisinde bu ürkütücü adamın, anca duyulur bir hırıltıyla hayatlarını bir anda okuyuşunu dinlemiş ve öylece ağızları açık kalmıştır.

“Sen de hafif kaçıksın galiba?!”, diye sinirlenmiş bir şekilde tıslar Bremorel.

“Heyhat ki umrumda değil!”, diye hiç sektirmeden cevap verir adam.

“Kimsin sen?”, diye sorar Laila, ister istemez.

“Yüzünü saklamış birine kim olduğunu soracak kadar aptal olamazsın, Laila Silverdenú!”, diye hırıldar adam.

“Bu.. bu adı nereden duydun? Bu annemin kızlık soyadı! Babam ve benim dışında kimse bilmiyor bunu..”, diye hayretle karışık bir hiddetle sorar Laila.

“Güzel bir isim. Kullanmalısın. Annenle beraber ölmemeli.”, der ve kızın sorusunun tamamen üstünden atlar adam.

“Kuzenimi üzersen senin canını yakarım, adi herif!”, diye bir anda parlar Bremorel.

“Hayır.”, der adam kısaca .

“Hayır, ne?”, diye afallar biraz Bremorel.

“Hayır..”, diye tekrarlar adam ve başka bir açıklama daha yapmaz.

Kuzenler tekrar birbirlerine bakarlar.

Neden sonra adam, “Gitti.”, der ve geldiği gibi kendisi de kaybolur.

O geceden sonra, kuzenler bu adamın Aager Fogstep olduğunu, kasabaya yeni geldiğini, şerifin sağ kolu olduğunu, artık bütün izci raporlarının ona getirileceğini ve Udoorin’in kafasındaki kırıktan da onun sorumlu olduğunu öğrenirler! Dahası, bu ‘temizlik’ operasyonunun Serenity Home için olası bir güvenlik açığının kapatılması dışında, gerçekte bir planlama, koordinasyon, uygulama ve optimizasyon denemesi olduğunu ve bütün bunlarda karar verme, idare etme ve yönlendirmesinden de, Aager adındaki bu adamın sorumlu olduğunu öğrenince, tam anlamıyla şok olurlar.. ve korkarlar. Bu operasyon, belli ki basit bir kurt avı olmayacaktır.

✱ ✱ ✱

Laila acı bir şekilde ‘hıh’lar. Ta o zaman, işin içinde Gnine varsa, işlerin muhteşem bir şekilde yanlış gidebileceğini öğrendiği gibi, işin içinde Aager olduğunda ise, işlerin olabildiğince tehlikeli.. ve kanlı olacağını öğrenmiştir.

Laila hiçbir zaman Aager’e ısınamamıştır ve Aager’de bunu kolaylaştıracak bir şey yapmamıştır. Bu yüzden Themalsar çıkışında olan olaylardan sonra Inshala’ya bu adamın bakacağını öğrendiğinde Lady’ye şiddetle itiraz etmişti. Lady’yi ikna edemeyince de, gece gündüz Inshala’nın kaldığı çadırın dışında, etkili bir mesafede, kuzeniyle beraber pusu kurmuşlardı.

O zaman kendi aklından ne geçtiğinden kendisi de pek emin değildi ama Inshala’nın o çadırda ölmesi halinde, Aager’in de canlı çıkmayacağından emin olacaktı..!

Neden o zaman öyle düşündüğünü de bilemiyordu ama Inshala ile arasında dile getirilmemiş bir ‘anlayış’ ve içsel bir geçmiş vardı sanki..

✱ ✱ ✱

Neyi bekliyoruz?”, diye mırıldanır Bremorel.

“Bilmiyorum ama vardır bir sebebi. Günlerdir at koşturur gibi ormanda pestilimizi çıkardılar. Şimdiyse öylece duruyoruz.”, der Laila düşünceli bir şekilde.

Kurt avı için toplanmış grup, Rook dağlarının eteklerinde üç saat sessizce beklerler.

Neden sonra arkalarından gelen ayak seslerini duyunca silahlarını doğrultup hazıra geçerler.

Loş ormandan kısık, eskimiş bir ses gelir.

“Merhaba kamptakiler.. Ben Cathber Gwet’chen Bolgrig. İzninizle size katılmaya geldim.”

Şerif derin bir nefes alır ve “Efendi Cathber. Lütfen. Buyrun gelin. Kamp ateşimiz her daim sizindir..”, der saygılı bir şekilde.

Çalılar ayrılır ve sıskası çıkmış, paçavra denebilecek kadar eski cübbeler içerisinde yaşlı bir adam belirir.

Yaşlı adamın upuzun, aklaşmış saçları, upuzun aklaşmış sakallarına karışmıştır ve her şeyden çok bir berduşa benzemektedir.

Kamburu çıkmış adam, ağır adımlarla kamp ateşine yaklaşır, asasına yaslanır ve gülümser. Yaşlı adamın derin, mavi gözleri, bedeninin aksine hayat doludur.

“Gecikmeden dolayı üzgünüm, ne var ki benim yaşıma gelince, kuyudan su çekmeye gitmek bile üç günlük yiyecekle hazırlık yapmamı gerektiriyor.”, der gülümseyerek.

“Yorulduysanız başlamadan burada dinlenebiliriz isterseniz.”, diye teklifte bulunur şerif.

“Korkarım dinlenme işi ben istemesem de pek yakında olacak zaten.”, der kederli bir sesle.

Laila nedense adamın sesindeki kederin kendisi için olmadığı hissine kapılır.

“Beyler.. ve bayanlar.”, der şerif. “Bilmeyenler için; bu kadim şahıs, Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig. Kendisi Dimwoods’un daim druidlerindendir.. Bu baskında olağanüstü bir şeylerle karşılaşmamız halinde kendileri bizden yardımlarını esirgemeyecek.”

Şerif, Aager’e bakar ve karalar içindeki adam başıyla onaylayınca, “Hemen yola çıkıyoruz. Üç grup şeklinde konuşlanacağız. İzci Efendi Davien, İzci Efendi Moorat ve ben dağlara çıkan ana geçitten gireceğiz. Efendi Aager ve adamlarım sol geçidi tutacaklar. Efendi Cathber de sağ geçidi tutacak. Sağ geçit en dik geçit olduğu için, kurtların olası inine kuş uçuşu en yakın ama dikine yamacı dolayısıyla da oradan gelmeleri en az ihtimal olan geçit.”, der kararlı bir sesle.

Sonra kuzenlere döner.

“İzci Laila. İzci Morel. Sizin işiniz, her ne olursa olsun Efendi Cathber’i korumak. Hiçbir koşul altında ona herhangi bir zarar gelmemesi lazım. Dediklerimi anlıyor musunuz?”, diye yakıcı bakışlarla iki kızı süzer.

“Evet, efendim!”, der Laila.

“Evet, efendim!”, diye cevap verir Bremorel.

Şerif sesini alçaltır ve kızlara sessizce fısıldar. “Bayanlar. Biz.. bizler geri dönmeyebiliriz. Bunun gerçekleşmesi durumunda, yerime Efendi Aager geçecek. Kıdemli izci olarak sen, Laila, Serenity Home izcilerinin başında olacaksın. İzci Morel ise senin ikincin olacak. Siz ikinizi en kolayı olduğundan dolayı sağ girişi tutma işini vermedim. Evet. O giriş en olası dışı çıkış noktası kurtlar için. Ancak burada uzun yıllar kendisini saklamış mel’un bir durum var. Ne olabileceğinden tam emin değiliz ancak kuşkularımız var. Bize bir şey olması halinde, Belediye Başkanı Yuleman sizleri bilgilendirecek. Elimde sizin gibi 10 tane daha okçu olsaydı avcılara gerek bile kalmazdı..”, der ciddi bir sesle. “İzciler. Görevinizin başına.. Efendi Cathber’i hayatta tutun ve bizden başka o geçitten her ne inerse vurun!”

“Evet, efendim..”, diye biraz korkmuş bir şekilde cevap verir Laila.

“Evet, efendim!”, diye Bremorel de korku dolu cevap verir ama onun sesinde biraz da heyecan vardır.

Şerif, izci efendilerle öne çıkar. “Sizlere altı yüz sayımlık süre vereceğiz, sonra biz ana geçitten gireceğiz. Bol şans!..”, der ve iki grubu da gönderir.

“İzci Morel. Sen önü al.”, diye talimat verir Laila, kıdemli izci olarak. “Efendi Cathber. Siz aramızda durun lütfen. Ben arkadan ikinizi de koruyacağım.”

“Emredersin, Kıdemli İzci Laila”, diye sırıtır Bremorel.

“Üç güzel kızın koruması altına kendimi fevkalade güvende hissediyorum..”, der yaşlı druid gülümseyerek.

“Üç?”, diye sorar arkasından Laila.

“Aaaaa.. Üç mü dedim? Sürç-ü lisanımın kusuruna bakmayın. Yaşlılık işte. İlk giden akıl olurmuş, derler..”, diye gülümsemeye devam eder Cathber.

İki izci kız, ellerinde uzun yayları yarı-gerilmiş ve oku hazır bir şekilde ilerler ve kendi geçitlerinin önüne gelirler.

“Laila. Yardım et şu taşlardan bir kaçını yuvarlayalım, az da olsa bi barikat oluşturmuş oluruz. Sonra sen şu büyük olanın üstüne çıkarsın, büyücü barikatın arkasında durur, ben de önünde..”, diye fısıldar Bremorel, kuzenine.

“İyi fikir.”, diye Laila’da fısıldayarak cevap verir. Sonra sesli bir şekilde, “İzci Morel. Şu taşları barikat için değerlendirelim. Efendi Cathber barikatın arkasında durur. Sende onu barikatın önünden koruyacaksın. Kimsenin o barikatı geçmesine izin verilmeyecek!”, der kati bir sesle.

Bremorel ‘fırk’lar.

İki izci seri hareketlerle, biraz ıkınarak da olsa, istedikleri taşları yuvarlayarak göreceli bir barikat oluştururlar.

Laila da, Bremorel de hem korku, hemde büyük bir beklentinin getirdiği heyecanla yerlerini alırlar zira burası, çok uzun yıllar önce ikisine de büyük kayıp ve acılara sebep olan kurtlarla karşılaşabilecekleri yerdir.

Bremorel sadağındaki oklardan birkaçını çıkartır ve hemen yanına, yere saplar. Sonra sırtında taşıdığı iri kılıcın kemerini çözer ve onu da barikat olarak yığdıkları taşlara, rahatça ulaşabileceği bir yere yaslar. Laila ise sırtındaki sadağı tamamen çözer ve üzerinde durduğu iri taşta saplayabileceği bir yer olmadığı için, bacağına bağlar ve açısını düzeltir.

..ve hava birden kararır.

..ve beklenmedik bir hızla soğur!

Laila iç çeker. “Neler oluyor böyle? Birden kış mı geldi?”, diye korkmuş bir şekilde sorar yaşlı adama.

“Bir açıdan öyle.”, der Cathber. “Şerifin istihbaratı doğru çıkmış gibi görünüyor. Burada mel’un bir güç var ve havayla oynamak istiyor.”

Yaşlı adam gözlerini kısar ve bir an düşünür. Sonra izcilere “Sanırım buraya gelmek için yaptığım uzun yolculuk boşuna olmayacak.”, der çocukça bir mutlulukla. “Genç bayanlar.. Benim bu şer büyüye müdahale etmem gerekiyor ve bu benim bütün dikkatimi alacak. Buna müdahale etmediğim takdirde, hasmımız büyüsüyle üç geçitteki herkesi dondurabilecek ve donarak ölmek hiç keyifli bir şey değil. Ancak müdahale ettiğim takdirde de muhatabımız bunu fark edecek ve korkarım kurtlarını bizim üzerimize salacak. Onları benden uzak tutmanız konusunda size güvenebilir miyim?”

“Evet, efendim!”, der Laila.

“Evet, efendim!”, diye cevap verir Bremorel aynı ses tonuyla.

“Rahat olun genç bayanlar. Ben efendiniz de değilim şerifiniz de..”, diye sevecen bir şekilde kıkırdar yaşlı druid.

..Sonra ellerini havaya kaldırır ve anlaşılmaz bir şeyler mırıldanmaya başlar. Yaşlı adam mırıldandıkça Laila ilk defa hayatında bir büyü ‘görür’. Hayal meyal, hortum gibi bir hava dalgalanması adamın kollarında toplanmaya başlar ve adam kollarını savurdukça bu dalgalanma da büyük bir uğultuyla yayılmaya başlar.

Laila geçidin yukarısından kurt ulumaları duyar.

“Geliyorlar.. geliyorlar.. GELİYORLAR!”, diye çığlık atar Bremorel dehşet içerisinde.

“Bremorel. Lütfen sakin ol. Bu işi tek başıma yapamam. Sana ihtiyacım var!”, diye kendisi de korkmuş bir şekilde bağırır kuzenine..

..ve kurtlar dik yamaçtan atlayarak gelirler!

Bremorel ilk okunu panik içerisinde savurur ve ok tamamen alakasız bir yere gider ve gözden kaybolur.

MOREL. SAKİN OL. NİŞAN AL. ÖLDÜR!“, diye bağırır Laila ona ve kendisi de uzun yayını kaldırır, ipine taktığı oku yanağına kadar çeker, hedefini seçer.. ve salar..

..neredeyse iki yüz yarda uzaktaki küçük, tüylü, oyuncak bir köpeği andıran şekillerden biri devrilir!

Laila bir oku daha yanağına getirir ve onu da salar.. ve bir oyuncağı daha devirir..

Laila arka arkaya bütün oklarını çekip, kendilerine kudurmuş bir şekilde yaklaşan gri-beyaz kurtlara gönderir. Onun bıraktığı boşlukları da Bremorel doldurur. On beş, yirmi yarda kala Bremorel sadağını Laila’ya fırlatır, kılıcını çeker ve çılgınca bir korkuyla kurtların arasına dalar.

BREE!”, diye dipsiz bir çığlık kopar Laila’dan ve biten oklarının yerine Bremorel’in sadağındakileri değerlendirmeye başlar.

Ortalık, yaşlı druid’in, uğultusu artık her bir yanı kaplamış büyüsü, acı vıyaklamaları, ulumalar, hırıltılar ve Bremorel’in çıldırmış çığlıklarıyla dolmuştur.

Laila’nın en son gördüğü şey, kuzeni Bremorel’in dev bir kürk yığını altında kayboluşudur. Duyduğu en son şey ise “BREE—“, diye haykıran kendi sesidir zira arkasından bir şey, bütün ağırlığıyla ona saldırmış ve Laila dengesini kaybedip yanlış bir şekilde aşağı düşmüş ve başını çarpıp kendinden geçmiştir.

Karanlığın içinde yüzerken hayal meyal bir kaplanın vahşice kükreyişi ile daha önce hiç duymadığı bir başka yaratığın gürleme sesini duyar gibi olur ve sanki iki ses, kanlı bir kapışmanın içinde gibidirler zira Laila kükreme ve gürleme sesleriyle beraber, yırtılma, parçalanma ve ağır darp sesleri de duyar.

Neden sonra bütün sesler kesilir ve küçük, yumuşak ve bir o kadar da hırçın bir sesin “Kaçtı..”, dediğini duyar..

. . .

“—yaşayacaklar sanırım.”

“—emin misin? bunun kafası kırılmış, öbürünün de ısırılmadık yeri kalmamış.”

“—ısırıklar oldukça ciddi. ama pek azının izi kalacaktır. kızın harikulade bir mukavemeti var.”

“—ama aptal. neden hepiniz bir ağacın tepesine çıkmadınız ki? herkesin görebileceği ve saldırabileceği bir meydanın ortasında büyü yapmanın bana anlatmadığın kutsal bir yanı mı var..?”

“—bu.. aklıma bile gelmedi.”

“—aaaaa.. bunu sevdim. çok güzel bir yüzü var. kirpiklerine bak şunun.. ayyy.. ne kadar da uzun. keşke benim de kirpiklerim böyle olsaydı.. bu bizde kalabilir mi?”

“—olmaz, benim güzel kestanem. onların yapması gereken başka işler var.”

“—ama saçları çok berbat. ikisinin de. bunlar tarak nedir hiç duymamışlar mı? yada sabun?! ikisi de berbat kokuyor. hem güzel, hem de kokuyorlar! bu nasıl bir ahmaklıktır ki?”

“—haydi kestanem. ben bununla ilgilenirken sende öbürüne bakıver.”

“—öbürü.. öbürü bir ormancı gibi kokuyor. ben ormancıları hiç sevmem.”

“—ama o bir ormancı değil. ikisi de koruyucu izci ve saygımızı da, değerimizi de hak ediyorlar.”

“—ay tamam. ama bu saçların hali ne böyle yaa. inanılır gibi değil. ayrıca ikisi de kıyafetlerini yanlış giymişler!”

Laila bir çift simsiyah gözün kendisine ciddi bir ifadeyle bakıyorken uyanır. Aager Fogstep onun başında oturmuş, kendisine gelmesini beklemektedir. Laila uyandıkça daha çok yerinden acılar gelmeye başlar.

“Hayatta olmana sevindim, izci.”, der Aager.

“Neden?”, diye zorlukla sorar Laila. “‘Serenity Home güvenliği açısından acı bir kayıp’ mı olurdum?”, diye de hicvederek ekler.

“Bu doğru. Ama babanız da Serenity Home kasabasında yaşayanlar arasında.”, diye anlamlı bir şekilde hatırlatır adam ona.

“Bree.. Bree nasıl?”, diye yerinden fırlamaya kalkınca bir an gözü kararır ve olduğu yere yığılır.

“Aaaa.. bence üstünüze bir şeyler almadan kalkmasanız sizin için çok daha az utanç verici bir durum oluşturur.”, diye saklı yüzün arkasından sırıtıyormuş gibi bir sesle konuşur adam.

Laila o anda üstündeki kalın battaniyeleri farkeder.

“Korkarım ikinizin de o kadar çok yaranız vardı ki, yüzeysel müdahale mümkün değildi. Çoğuna Efendi Cathber baktı. Gerisi zamanla iyileşecektir.. Şimdi.. Bana bir durum raporu lazım..”

“Kurtlar geldi. Kurtları öldürdük!”, der Laila, biraz fazla kısaca..

Aager bir süre önünde yatan kıza bakar.

“Ve..?”, der neden sonra.

“Ve.. o kadar işte.”, diye alt çenesini öne çıkararak cevap verir Laila.

“İzci Laila.. Sizi bulduğumuzda, etrafınızda bir çift fazladan ayak izi tespit ettik. Dördüncü ayak izi, hepinizinkinden küçüktü. Efendi Cathber’e sorduğumda neden bahsettiğimiz hakkında hiçbir fikri olmadığını söyledi.”

“Efendi Aager. Takdir edersiniz ki ben baygındım. İzci Morel ise benden önce düştü. Şayet Efendi Cathber’e bir yalancı olduğunu söylemeyecekseniz, bence de neden bahsettiğiniz hakkında hiçbir fikrim yok!”, der Laila acı içerisinde.

Az ileriden Bremorel’in bezgin sesi duyulur. “Kıdemli izci ne dediyse, aynen.. Ayrıca gömleğimi kim çıkardıysa bilsin ki bitti o ve mezarını hazırlasın!”

Aager bir süre daha önünde yatan kıza bakar. Sonra burnundan solur. “Anlıyorum. Ama sorun değil. O küçük ayak izlerinin sahibini bulacağım bir gün.”, der ve kalkıp gider.

. . .

Laila, battaniyelere sarılı bir şekilde toplanmış kalabalığın yanına ağır adımlarla yaklaşır. İzci Efendisi Davien ona yaklaşır. “İyi misin Laila?”, diye samimi bir sesle sorar.

“Evet.. Hayır.. Bugün değil.. Belki yarın, efendim.” diye cevap verir.

Davien gülümser. “‘Evet’, deyinceye kadar soracağım o zaman.”, der ve elini öğrencisinin omzuna koyarak onun yüzüne bakar. “Bugün, burada, olağanüstü bir iş çıkardınız. Senden beklentilerimin hepsini gerçekleştirdin. Eminim Moorat’da aynını kuzenin için düşünüyordur.”, der ve kalabalığı yararak onu herkesin görebileceği bir şekilde, ortasında en az üç düzine ölü kurdun olduğu meydana getirir.

Çirkin yüzünde muhteşem bir sırıtış olan Moorat “En son sayım; kırk iki leş!”, der. “İnanılır gibi değil..”

“Efendiler..”, diye söz alır yaşlı Cathber. “Bugün, çok uzun hayatımda görmediğim bir efsaneye şahit oldum. Yaşaması için bu efsaneye bir isim koymalıyız, diye düşünüyorum. İzci Bremorel’in, çeliğini şarkı söyler gibi kullandığını gördüm. Bundan sonra kendisi Bremorel Songsteel olarak anıla.”, der ve herkes sevinç çığlıkları atar.

Kendi battaniyelerine sarılmış Bremorel, olduğu yerde çivilenmiş bir şekilde kalakalır.

“Ve izci Laila.. Kendisi bugün kurtların yıkımı oldu. Bundan sonra kendisi Laila Wolvesbane olarak tanına..”, der mutlu bir şekilde..

..ve herkesin sevinç haykırışları karşısında Laila’nın gözleri dolar. Annesi artık huzur içinde yatacaktır ve kurtlar bir daha Dimwoods’a musallat olamayacaklardır.

. . .

Şerif Standorin öne çıkar. Herkesin sevinç dolu yüz ifadelerinin aksine, onun yüzünde ciddi bakışlar görünür.

“Evet. Bugün, izcilerimizin becerileri ve cesaretleri sayesinde, Dimwoods kurt illetinden kurtulmuş oldu. Ne var ki kurt saldırıları, kaybolan kadınları açıklamıyor, zira kurtlar sürükledikleri insanları canlı götürmediler. Kaybolan kadınların, kayboldukları yerde mücadele edildiğine dair izlere rastlanmış olsa da, öldürülüp götürüldüklerine dair hiçbir kan izine rastlanmadı. Bu kadınlar ya ormanda şifalı ot toplarken, yada evlerinden, yataklarında uyurken kaçırıldılar. Ve hepsi de hesaplanmış bir şekilde yalnızken alındılar.. Mücadelenin varlığı, bu kadınların kendi rızalarıyla gitmiş olabilme ihtimalini imkansız hale getiriyor. Bu kadınlar, rızaları dışında ve zorla kaçırıldılar ve Rook dağındaki bir mağaraya götürüldüler ve orada şer bir yaratığın mel’un şehvetine kurban gittiler.”, der şerif sert bir şekilde.

Bir anda ortalık hayret nidalarıyla kaynamaya başlar.

Şerif elini kaldırır ve sükuneti sağlar. Sonra İzci Efendileri Davien ve Moorat’ı işaret ederek, “Ana patikadan çıktığımızda bu mağarayı bulduk ve içinde onlarca kadına ait kemik kalıntılarına rastladık. Belli ki bu mel’un yaratık, bu kadınlarlardan sıkılınca onları parçalayıp yemekten sakınmamış..”, diye açıklar. Şerifin yüzünde muazzam bir kin ve tiksinti ifadesi belirmiştir.

“Soru, nasıl olup da bu yaratığın neredeyse yirmi beş yıl aranıza hiç fark edilmeden sızıp bu kadınları kaçırabildiği?”

Efendi Aager sessizce kalabalığın arkasında belirir..

“Cevap..”, der hırıltılı sesiyle, “O yaratık asla o kadınları kaçırmak için köylere inmedi. Bunu başkasına yaptırdı..”

 

..ve önünde duran bir adamın boğazını boydan boya yarar!

 

Bir anda ortalık tamamen karışır.

Şerif, sakince kılıcını çeker.

Ormancılardan biri öne çıkar. “Bu imkansız. Bu adamı ben otuz yıldır tanıyorum..”, diye haykırır.

Aager, elinde kanlı bıçağı olduğu halde yine hırlayarak konuşur.

“İzci Laila. Lütfen gelir misiniz?”

Laila temkinli bir şekilde karalar içindeki acımasız adama yaklaşır.

“Sizden rica edeceğim, zira bu sizin daha iyi yapabileceğiniz bir şey. Bu leşi koklayın ve bulgularınızı bizimle paylaşın.”, der Aager.

Laila bu beklenmedik istem karşısında oldukça şaşırır. Yavaşça eğilir ve derin bir nefes alır ama burnuna adamın yarılmış gırtlağından fışkıran kan dışında herhangi bir koku gelmez.

Tam, ‘Sadece kan..”, diyecekken bir anda birbirine karışmış başka iki koku daha alır.. Islak köpek ve biberiye!

Laila yavaşça doğrulur. Nedense kendisini fena halde kızmış hisseder. Sıktığı dişlerinin arasından “Kurt ve kadın parfümü!”, der. “Bu adam uzun yıllar kurtların yakınında bulunmuş. Öyle ki, kokusu üstüne kalıcı bir şekilde sinmiş. Ve algıladığım parfüm kokusu, biberiye bitkisinden yapılmış. Bu bitkiyi elf’ler parfümlerinde kullanmazlar. Bunu sadece ormancı kadınları kullanır. Burada karısı ya da kızı olan herkes bunu bilir.”, diye kati bir sesle konuşur.

“Teşekkür ederim İzci Laila Wolvesbane.. Bugün Serenity Home ve Dimwoods halkına yapmış olduğunuz katkılar asla unutulmayacak.”, der anca duyulur bir sesle. Sonra eğilir ve ölü adamın cebinden bir kese çıkartır.

Aager keseyi, herkesin duyacağı şekilde sallar. İçinde ne olduğuna dair pek az şüphe bırakacak şıngırdama sesleri duyulur. Sonra keseyi, itiraz eden adama fırlatır.

Adam keseyi yakalar ve ağzını açıp içine baktığında surat ifadesi bir anda değişir. Kesenin yarısını bir avucuna boşaltır ve herkes pırıl pırıl parlayan altınlara bakar.

“Sizce bir oduncu bu kadar altını ne kadar zamanda kazanır?”, diye sorar Aager.

“Ka.. kazanamaz..”, diye kekeler adam.

“Dürüstlüğünüz için teşekkür ederim.”, der Aager.

Sonra şerife dönüp “Bu operasyon bitmiştir efendim.” diye ekler ve onun sağına geçip ait olduğu yerini alır.

Şerif onu başıyla onaylar ve “Bu altınlar, otuz yıldır bu belaya kurban gitmişlerin yetimlerini uzun yıllar besleyecek ve onlara yeni kıyafetler sağlayacak”, der ve itiraz eden adama doğru elini açar. Adam, yüzü kızarmış bir şekilde altınları tekrar kesenin içine boşaltır ve keseyi şerife verir.

Şerif eliyle havada bir daire işareti yapar. “Burada işimiz bitti. Yaratığı bulamadık ama geri gelmeyecektir çünkü artık teşhir oldu.. Toparlanın. Gidiyoruz.”

Ormancılar meydanda yığılmış kurtlara bakıp, “Bunları ne yapalım?”, diye sorarlar.

Şerif ise yerde son tepinişlerini yapan adama bakar ve “Bütün köpekleri yakın.”, der acımasızca.

O akşam ormancılar kampı erken kurarlar zira iki genç kahraman izcinin yaraları ağırdır.

Kurulan çadırlardan birinde iki kuzen inleyerek olanları, kendi açılarından birbirlerine anlatmaktadırlar.

Çadırlarının dışında birisinin boğazını temizleme sesini duyunca ikisi de susar.

Bremorel, Laila’ya “Sen konuş..”, diye fısıldar.

Laila ağrıyan başını sallar, bunu yaptığına pişman olur ve “Hayır sen konuş..”, diye inler.

“Kıdemli sensin. Sen konuş!”, diye hırlar Bremorel, Laila’ya.

“Kıdemli benim. Sana emrediyorum; sen konuş!”, diye emreder Laila.

Bremorel kuzenine pis bir bakış atar, sonra “NE VAR?!“, diye bağırır çadırın başında bekleyen kişiye.

Laila eliyle yüzünü kapatır.

Çadırın girişi aralanır ve Efendi Aager içeri girer.

Laila bu adamdan git gide nefret etmeye başlamıştır zira onun gözünde bu adam, kan kokusu almış bir kene gibidir.

Aager saygılı bir şekilde “İzci Laila, İzci Morel..”, diye ikisini de selamlar.

“Merak ediyorum Efendi Aager..”, diye gıcık olduğunu hiç saklamayan bir üslupla sorar Bremorel. “..neden herkes gibi sizde bana Bremorel diye hitab etmiyorsunuz da, zaman aşımına uğramış bir ismi kullanmakta ısrar ediyorsunuz? Dahası, neden Udoorin’in kafasını kırdınız? Onun gibi güçlü biri bugün bir fark yaratabilirdi..”

Aager bir süre sessizce Bremorel’e bakar. “Resmi kayıtlar, sizin doğduğunuzda size verilen isimlerle ilgilenir. Takma adınızla değil. Tercih ettiğin ve kullanılmasını istediğin isim bu ise, hayatlarını seni korumak için kaybetmiş olan anne ve babanın sana verdiği ismi, kayıt odasına başvurarak sildirebilir ve yerine bir sokak kavgasından dolayı edindiğin lakabı girebilirsin..”, diye sakince açıklar Efendi Aager.

“Sayın Udoorin’e gelince.. Onun durumu sizi hiçbir şekilde ilgilendirmediği gibi, onun bugün burada olması halinde bu çadırda iki kahraman değil, üç ceset olurdu. Ki buna Efendi Cathber gibi önemli bir şahsiyeti dahil etmiyorum. Genç Udoorin, sizin almış olduğunuz formasyonu ve eğitimi almış değil. Sizlerin bugün sergilemiş olduğunuz başarılar, tamamen aldığınız eğitim ve disiplinin eseridir. Bugün, aldığınız eğitim sayesinde bir izci ile bir ormancı, bir izci ile bir avcı arasındaki açık farkı göstermiş oldunuz. Bu sebepten dolayı bir ormancı yada bir avcının asla göremeyeceği saygıyı, bir izci olarak gittiğiniz her yerde göreceksiniz.. Genç Udoorin bu gerçeğe daha ayılmış değil ve bir kasabanın güvenliğini, başıboş bırakılmış bir çocuğun keyfine teslim edemem.

“Fark yaratmaya gelince.. Fark yaratmasını beklediğim iki kişi de zaten buradalar ve işlerini mükemmel bir şekilde de yaptılar. Bundan sonra beraber çalışıyor olacağız. Birlikte, buna benzer birçok operasyon yapacağız. Dolayısıyla birbirimizi tanıyor olmamız önemli. Ki bu da buraya gelme sebebimle yakından alakalı.”, der Aager ve keskin bakışlarıyla önünde yatan iki genç kızı süzer.

“Şimdi..”, der adam, “..hanginiz bana dördüncü kişiden bahsedecek?”

“Bana bakma..”, der Bremorel. “Ben kurtların altında, ölmekle meşguldüm!”

“Bilmiyorum dedim sana. Baygındım!”, diye hırlar Laila. Gerçekte Laila, Efendi Aager’e neden baygınken hayal meyal duyduğu konuşmaları anlatmadığını kestiremez. Ama nedense bahsetmek istemez.

“Peki.. O zaman bana bir şeyi açıklar mısınız?”, diye sakince sorar Aager. “Nasıl oluyorda bir savaştan, üstünüz başınız paramparça olmuş olmasına rağmen, Belediye Başkanı Yuleman’ın küçük kızı Serendith hanımefendinin işlettiği berber dükkanından çıkmış gibi, lavanta sabunuyla yıkanmış ve örülmüş saçlarla bulduk sizi?”

✱ ✱ ✱

Laila pis bir şekilde sırıtır.

O gece kuzenler, Efendi Aager’in sorularını, akıl almaz, gitgide mantıktan uzaklaşan, bir birinden kopuk, saçma sapan açıklamalarla savuşturmuşlar ve Aager’in aksine, iki kız da çok eğlenmiştir..

Laila, sebebini bilmese de yapmıştı bunu. Bremorel ise kuzenine destek olmak ve sırf Aager’e gıcıklık olsun diye.. Nihayetinde, Efendi Aager’e rapor vermeleri gerekiyor olsa da, ona ait değillerdi ve onun altında da çalışmıyorlardı.

O gece iki kuzen tek cephe olmuş, izci olmanın bağımsız ayrıcalığına varmışlardı.

Ve o geceden sonra iki kuzen, bütün işlere bir takım olarak gönderilmişlerdi.

Laila sağ kulağındaki küpeyle oynar. Bu küpe, kenarları altın işlemeli, zarif, elf gümüşünden yapılma bir küpedir ve kuzeninde de bu küpenin ikizi vardır. Laila iki küpenin de Gnine’ın amcası Efendi Tinkerdome’un usta ellerinden çıktığını çok sonra öğrenecektir. Küpelerin her biri ayrı birer kutuda kendilerine bir ulak tarafından ulaştırılmış ama Laila gerçekte bu küpeleri kimin gönderdiğini de, siparişlerinin de Efendi Tinkerdome’a kimin verdiğini hiçbir zaman öğrenemez.

Bremorel’le ilk kez kutuları açtıklarında, küpelerin güzelliği ve inceliğine iki kızda hayran olmuştur. Dahası, küpelerin kendilerine özel yaptırılmış olduğunu Laila anlamış ve kuzenine anlatmıştır zira birisinin üzerinde, elflerin yüksek lehçesinde “Wolvesbane”, diğerininde ise “Songsteel” yazmaktadır. Küpelerin ucundaki iri dişlerin anlamını, kutuların içinde buldukları not açıklamıştır;

ALFA’NIN DİŞLERİ


Laila ve Bremorel’in, Aager’e sunduğu sebepler;

 

book 01 books dungeons and dragons komedi role play

Kamp Ateşi IV
“Bu sefer de ben yapayım..”

Kamp Ateşi IV
“Bu sefer de ben yapayım..”

Timeline:

Arashkan yolu üzerinde bir gece daha kamp kurulur.

Belki de bir prenses olması dolayısıyla bu güne kadar kendisine yemek yaptırılmayan Lorna, en sonunda olaya el koymaya karar verir.

Bütün ısrar ve ricalara rağmen kız tencereyi ve kaşığı alır ve herkese saraylara layık bir yemek pişirmeye karar verir.

 

 

Burası..”

Laila yeni kamp yerini gösterir ve semerinin kemer tokalarını çözer. Atı rahatlamış bir şekilde kişneyince Laila onu nazikçe azarlar, “Ne yani, kilo aldığımı mı ima ediyorsun?”

Sonra semeri yere bırakır, çantasından çıkardığı kaşağı ile atını bir güzel yukarıdan aşağı tımarlar, cebinden çıkardığı bir elmayı ona verir ve fısıldar, “Bi daha kilomla ilgili dedikodular yayarsan bundan sonra sana bal elması yok! Sabahtan akşama kadar acı ot yersin..”

“Ama lütfen..”, diye Lorna’nın sesini duyar ve dönüp bakar.

Udoorin, kendi iri yağız aygırın semerini çıkarmış, Lorna’nın zarif doru kısrağıyla uğraşmaktadır.

Laila’nın gözleri melun bir ışıltıyla parlar ve içinden sırıtır.

“Prenses kendi atıyla ilgilenmek istiyorsa bence buna izin verilmeli. Ama illaki birine yardım etmek istiyorsan, Haş Teyze’ye yardım edebilirsin.. Sonra da Gnine’a.. ve arabayı boşaltmaya da yardım edebilirsin. Bana da yardım etseydin güzel olurdu ama geç kaldın..”, der masum bir ifadeyle.

Udoorin’in yüzü kararır. Laila ve Bremorel —ve Gnine—, kendisine böyle oyunlar daha önce çok oynamış ve birçok defa da kendileri yapmak istemedikleri angarya işleri onun üzerine yıkmışlardır. İşin acı yanı, bugüne kadar Udoorin, bu oyunlara karşı bir çözüm de bulamamıştır.

“Çok iyi bir fikir.”, der Lorna mutlu bir şekilde. “Neden sen onlara yardım etmiyorsun? Ben de kendi atımı tırmarlıyım.”

Udoorin’in yüzü daha da kararır çünkü Laila, Lorna’yı bu işe alet etmiştir ve kafasındaki kitaba göre bu açıkça bir şekilde kurallara aykırı bir hamledir. Belli ki yaşları ne olursa olsun, kızlar asla adil dövüşmemektedirler!

Udoorin homurdanmadan High Lady Anglenna’nın yanına gider. Udoorin asla bayanlara homurdanmaz. O sadece Aager’e homurdanır çünkü kural kitabında bu kabul edilebilir bir durumdur!

“Haş Teyze! Durun ben size yardım edeyim. Gençler yaşlılara her zaman yardım etmeli..”, diye seslenir ve toplu ‘fırk’lamaları ve bastırılmış kıkırdıları duymaz.

✱ ✱ ✱

Ama lütfen. Hiç bana yaptırmıyorsunuz.”

Lorna Feymist, kaşlarını çatmış, kollarını göğüslerinin altında bağlamış, kararlı bir şekilde kamp ateşinin başında durmaktadır. Önünde duran Laila, Lady ve Inshala’ya rağmen inatla üçüyle de, yemek yapma sırasının —iki ay sonra— artık onda olduğu konusunda tartışmaktadır.

Laila bir yandan kıza hak verirken, bir yandan da bu zarif kızın elinde sebze bıçağı ile patates, soğan ve havuç doğrayıp kazana doldurması fikrini zihninde bir türlü canlandıramaz. Inshala ise yarı ağlamaklı bir şekilde Lorna ablasına sorun olmadığını, Laila, Lady ve kendisinin yemek hazırlamak için fazlasıyla yeterli olduğunu anlatmaya çalışırken, Lady ise ona nazikçe, bir prensese yemek yaptırdıkları dedikodusunun yayılması halinde başlarına gelebilecek potansiyel sorunları hatırlatsa da, Lorna kararlıdır ve inatçıdır.

Aager hiçbir şekilde olaya kendisini dahil etmezken, Udoorin ise olaya müdahale etmesi ihtimali olabileceği ama bunun fevkalade kötü sonuçlanacağını tahmin eden birisinin hayatta kalma iç güdüsüyle, ne Lorna, ne de Lady tarafından destek için çağrılamayacağı bir mesafede saklanmaktadır. High Lady Anglenna olayı tiksintiyle seyrederken, Merisoul ise çıktığı bir ağacın dalına yüzükoyun uzanıp kanatlarını aşağı sarkıtmış bir vaziyette, olup bitenleri yukarıdan izlemektedir..

Gnine ise akıllıca bir şekilde ortalıkta yoktur.

Asında Gnine ortalıkta yoktur ama bu akıllıca sebeplerden dolayı değildir!

. . .

Bugüne kadar hiç yaptırmadınız. Burada ben bir prenses değilim. Aslına bakılırsa Bari Na-ammen’den beri bir prenses bile değilim ve sizlere bir prenses olduğumu söylemememin sebebi de buydu. Özel muamele istemiyorum. Buna rağmen bana hak etmediğim bir ayrıcalık gösterildi. Bizler dostuz.”, diye içten —ve aynı oranda da inatla— tartışır ve bir şekilde eline geçirdiği tahta kaşığı Lady’ye vermek gibi bir niyeti yok gibidir..

“Lütfen, bu sefer de ben yapayım..”, der yalvarırcasına.

High Lady Anglenna’nın kaşları çatılır, dudakları büzüşür, tiksintiyle burnundan solur ama tam bir şeyler söyleyecekken yukardan tanıdık birisinin boğazını temizleme sesini duyar ve gıkını çıkarmadan oturduğu yerde durur.

. . .

Peki, peki.. yap bakalım.”, diye Lady pes eder en sonunda.

Laila, bir dwarf’u pes ettirecek inada saygı gösterilmesi gerektiğini düşünür ve kamp ateşinin yanından ayrılır. Inshala ise alt dudağını pörtletir ve omuzları çökmüş bir şekilde o da ateşin yanından ayrılır, küskün bir ifadeyle Aager’in yanına oturur ve “Bana destek çıkabilirdin.”, diye söylenir ona.

Aager hiç sektirmeden “Çıktım zaten.”, der ciddi bir şekilde. “Sana tahta kaşıkla saldırması durumunda tencerenin kapağı ile seni korumaya hazır bekliyordum!”, der aynı ciddiyetle ve arkasında sakladığı tencerenin kapağını gösterir kıza!

Az ilerde Lorna bir elini pençe yapar ve bir anda kızın yanında kirli, dumanımsı bir şey belirir.

“Gel, Themalsar..”, der prenses, mutlu ve muzaffer bir şekilde. “Ben pirinci ayıklarken sen de şu patatesleri soy!”

✱ ✱ ✱

Uzun bir süre Lorna’nın yemek hazırlayışını seyreden Aager, Inshala’nın kulağına eğilir ve “Yorgun değilsen yürüyüşe çıkmak ister misin?”, diye sorar.

“Yürüyüş?”, diye tamamen anlamamış bir ifadeyle sorar Inshala.

“Yürüyüş.. beraber kalkıp ormanda biraz yürürüz ve istersen de konuşuruz. Yürüyüş işte..”, diye açıklar Aager.

Inshala, duyduğu şeyden hiçbir şey anlamamış birisi gibi kaşlarını çatar ve yanında oturan adam belki de bir başka şey kastediyordur diye düşünmeye başlar ve bir anda ayılır;

“Lorna abla ve Udoorin abi gibi mi?”, diye heyecanla sorar.

“Ummm.. Öyle de olabilir.. İstersen yani. Ama bu daha ziyade, nefsi müdafa babında.”, der ve aceleyle kızın elini tutup onu kaldırır ve beraber ormana, yeterince uzun olacak bir yürüyüşe götürür..

..ve tam onlar gözden kaybolduğunda Lorna “Yemek hazır.”, diye herkesi çağırır.

. . .

High Lady Anglenna, yüzünde acımasız bir gülümseyişle oturduğu yerden Aager, Inshala ve Gnine dışında herkesin kamp ateşi etrafında toplanışını seyreder. Son derece mutlu görünen Lorna, sırayla herkesin tabağına hazırladığı yemeği doldurur ve büyük bir beklenti içerisinde onların yemeklerini yemelerini bekler.

Lady yemekten bir kaşık alır ve hayret içerisinde tabağına bakar.

Udoorin, büyük bir hazla tabağına dalar ve durur.

Olanları gören Laila, tabağından temkinli bir kaşık alır ve o da durur..

Uzandığı daldan Merisoul’un ‘fırk’ladığı duyulur.

“Eee? Nasıl olmuş? Beğendiniz mi?”, diye merakla sorar Lorna.

“Bu.. ilginç olmuş kızım.”, diye boğuk bir sesle cevap verir Lady.

“Bence harika olmuş!”, der Udoorin ağzı dolu bir şekilde.

“Ben atları bi kontrol edeceğim, orda yerim.”, der Laila ve tabağıyla yerinden fırlar!

“Çok.. farklı bir.. tadı var.”, diye yutkunmaya çalışır Lady. “Gnine’ı gidip bulayım. O da acıkmış olmalı.”, der ve o da yerinden fırlar.

Lorna ile tek başına kalan Udoorin, zorlukla yutkunur.. Bir kaşık daha alır.. ve yine zorlukla yutkunur, başını kaldırır ve  “Siz.. yemeyecek misiniz Haş Teyze?”, diye yutkunmakta zorlanan bir sesle Anglenna’yı sofraya davet eder.

“Teşekkür ederim cesur çocuk.”, der Anglenna. “Ne yazık ki bu akşam pek iştahım yok. Ama lütfen. Benim hakkımı da siz yiyin. Çöpe gitmesin.”, diye ekler acımasızca.

Lorna çok mutlu olmuş bir şekilde “Yolda çok yoruluyorsun. Gücünü korumalısın.”, der ve Udoorin’in tabağını tekrar doldurur.

Udoorin mutluluktan inler!

✱ ✱ ✱

Aradan bir saat kadar geçmiştir ve kimse, mucizevi bir şekilde ortadan kaybolan tencerenin akıbetini merak etmez.

Aager, Inshala’yı ormanda yaptıkları yürüyüşten stratejik bir zamanlamayla geri getirmiş ve şimdi ikisi de ateşin başında oturmuş çantalarından çıkardıkları bir şeyleri atıştırmaktadırlar. Kaçırdığı yemekten dolayı Inshala, Lorna’dan özür dilerken, Aager ise Udoorin’e sırıtarak bakar. Lady ve Laila arasında, Lorna’nın en az iki ay daha sırasının gelmemesi konusunda sessiz bakışlarla yapılan bir anlaşma gerçekleşir.

Tam bu sırada Gnine, saçı başı darmadağınık, elbiseleri lime lime olmuş bir vaziyette ormandan çıkar ve topallayarak kampa gelir!

Cücenin başı yarılmış ve bir kolu da kırıktır.

Büyük bir hışımla Lady, Gnine’ın tepesine iner ve ona gürler;

NE HALTLAR ÇEVİRDİN, BÜCÜR?!

Beti benzi atmış ve acı içerisinde kırık kolunu tutan cücenin yüzünde ise uhrevi bir sırıtış vardır.

UÇTUM! UÇTUM EN SONUNDA.. UÇTUM!


 

book 01 books dungeons and dragons duygusal komedi role play the plot thickens

“Beni duyan var mı?”

“Beni duyan var mı?”

Timeline:

Grup, Arashkan şehrine yaklaşır. Karşılaştıkları bazı olaylar, onlara da bilinçaltı bir aciliyet hissi uyandırmıştır.

Bir akşam, kamp esnasında Laila’ya beklenmedik bir mesaj gelir..

 

 

Laila küçük, mutlu bir çığlık atar ve gerisin geriye kampa koşar.

“Lady, Udoorin.. Hepiniz, koşun.. Bree arıyor!”

 

. . .

 

Son birkaç gecedir yalnız takılmayı tercih eden Laila, bu gece de yemekten sonra ‘ortalığı kolaçan etme’ bahanesiyle gruptan ayrılmış ve gecenin karanlığında kaybolmuştur. Ancak kısa bir süre sonra büyük bir heyecanla koşarak geri dönmüş ve herkesi kamp ateşinin etrafına toplamıştır..

“Ne dedi? Ne dedi?”, diye merakla sorar Gnine.

“Bağlantı koptu. Ormanda iyi çekmiyordur belki..”, diye hayıflanır Laila.

“Nerden biliyorsun ormanda olduğunu?”

“Bıngıl Baykuşu.. Arkadan sesini duydum. Dimwood civarında yaşarlar çünkü oradaki orman elfleri onları çok sever ve beslerler. Bree de oralarda bir yerde olmalı.”, diye biraz düşünceli, biraz da tedirgin bir şekilde cevap verir.

“Ne büyüsü kullandığına bakar. İzcilerin arama yapabildiklerini bilmiyordum.”, der Lady.

“Yapamıyoruz zaten. O yüzden hala el işaretleriyle iletişimi öğretirler bize.”, diye söylenir Laila.

Bir an Laila’nın elinden bir hışırtı sesi gelir.

Laila istem dışı elini kulağına götürür.

“—A.. lo.. Be.. ni.. duy.. an.. var.. mı?”, diye kırık, zor anlaşılır kelimeler duyulur ve herkes hayretle Laila’nın avucuna bakar.

“Bu Bree..”, diye sevinçle fısıldar Laila. Sonra hemen elini ağzına götürür ve “Bree.. BREE?.. Seni duyuyoruz ama çok parazit var!”, diye heyecanla konuşur.

“Avucunu aç da hepimiz duyalım.”, der Lady.

Laila herkesin görebileceği şekilde avucunu açar ve içinden, konuşan birilerinin sesleri gelmeye başlar.

“—Sen bu işi beceremeyeceksin galiba. Bu kadar basit bir şeyi bile yapamayacaksan, neden getirdim ki seni?!”, diye Bremorel’in sesi gelir.

“—Dün akşam öyle demiyordun ama!”, diye bir başkasının sesi daha duyulur.

Herkes dona kalır.

Arkadan biri ‘fırk’lar.

Kıpkırmızı bir suratla, hiç bozuntuya vermemeye çalışan Lady, “Bu.. Thomas.. Thomas Dimwood. Kendisi temiz, saf bir çocuktur. Ne işi var o çocuğun bu saatte o deli kızla?”, diye koyu bir sesle açıklamaya çalışır.

“—dün akşam HİÇBİR ŞEY söylemiyordum. Biz izciler gereksiz, boş laflarla vakit kaybetmeyiz!”, diye Bremorel’in hafif sırıtan sesi duyulur.

Laila’nın da yüzü kızarır.

Gnine sırıtır.

“En sonunda.. Altı yıl bekledim ve öcümü alma vakti geldi, Bremorel Songsteel”, diye Udoorin büyük bir sesle ‘oh’lar. “Bunu sana asla unutturmayacağım.”

“—Ayrıca beni sen getirmedin. Emir, Efendi Demos’dan geldi. Teknik olarak sen bana eşlik ediyorsun.”, diye Thomas’ın sesi gelir.

“Offf..!”, diye Merisoul içler. “Bremerol gibi bir kıza asla söylenmeyecek bir şeydi bu. Uzun, soğuk ve yalnız geceler seni bekliyor, şapşal çocuk!”

“—Yaaa. Senin emrin Demos’dan gelmiş olabilir. Ama benim emrim Efendi Moorat’dan geldi. Neydi tam kullandığı ifade? ‘Al o tapınak sümüklüsünü, Dimwood elflerine götür. Elinden tut da kaybolmasın ormanda!”, diye Bremorel’in horlayan sesi duyulur.

Merisoul elini yüzüne çarpar. “Salak. Bu kız tam salak. Çocuk ona gümüş tepside bir fırsat sundu ve kız ağız dalaşına girmeyi tercih etti! Bunun için mi cezalandırıldım ben?!..”

“—İyi ki de gelmişim.”, diye cevap verir Thomas. Ben olmasam o melun Orken’ler seni şişlemiş olurdu.”

Herkes bir anda dikkat kesilir.

“—Sen olmasan ben orada bile olmazdım.”, diye harlar Bremorel.

“—Bacağındaki yarayı iyileştirirken de böyle demiyordun. Bir sonraki akşam gerçekleşen baskında aldığın omuz yarasında da. İki gün sonra ki baskında kalçana yediğin yarayı iyileştirirken de..”, diye saymaya başlar Thomas.

“—Ben olmasam sen daha ilk baskında gitmiş olurdun. O kadar çok gürültü çıkartıyorsun ki, o hayvanlar biz gelmeden iki gün mesafeye pusu kurabiliyorlar!”, diye tiksintiyle hırlar Bremorel.

“—Ben izci değilim. Hayatımı ormanda oyun oynayarak geçirmedim. Kütüphanede kitap okuyup ders çalışarak geçirdim.”, der Thomas ukela bir tonla.

Aager dayanamaz, “Bu ikisi de salak bunların.”

“Bence çok şirinler.”, diye kıkırdar Inshala.

“—Aaaa! Bu da neden küf koktuğunu açıklıyor!”, diye yapıştırır Bremorel.

“—Ben küf kokmuyorum. Kütüphanedeki bütün kitaplar küflenmesin diye özel bakımdan geçer—”, diye bilmiş bir şekilde cevap verirken arkadan çalıların şiddetle ayrışma sesi eşliğinde tüyler ürpertici bir kükreme duyulur ve  Thomas’ın sesi kesilir.

“—THOMAS!”, diye Bremorel çığlık atar.

Bir anda herkes nefesini tutar.

✱ ✱ ✱

GEBER SESİ ADİ PİÇ KURUSU“, diye Bremorel’in çıldırmış sesi duyulur ve ardından yoğun kılıç şakırtıları, iri ayak sesleri ve sanki ağır bir şeylerin dönerek uçmasını andıran, rahatsız edici vınlama sesleri gelir. Bremorel, kendisini bile aşmış bir şekilde çığlıklar atarak, kıyasıya verdiği mücadele, herkesin çıt çıkarmadan durmasına sebep olmuştur.

“—KAÇINIZI ÖLDÜRMEM GEREKİYOR?!

“—Arkana dikkat et—”

“—Bi tanesi bi şey fırlatıyor—”

“—RAMERA KARUNA SINMA HAYERA DORA SIMENA!

“—Şerefsiz köpe—”

Kılıç sesleri, Bremorel’in sesli hiddeti, Thomas’ın büyülü sözleri ve çığlıklara karışan darbe sesleri yoğunlaşır ve kimin ne yaptığı anlaşılmaz bir hal alır.

“—HER GECE, HER GECE.. BU NE?!—”

“—Arkana dikkat et—”

“—Bunu beğendin mi? Yeterince soğuk mu?—”

“—DARI MANESKI DIMOR EXETSI SIME LANEME NESKI.

“—Kıpırdıyamayıncalar, ölürken yüzleri çok komik oluyor—”

“—Arkana dikkat et—”

“—Lanet olsun—”

“—AZARET POLUNA KESRA DiNOMIKTAR SARATRAS MONIHARA TROS..

“…”

“—Bu da sonuncusuydu! Seni aptal kız.. Sana arkana dikkat etmeni söylemiştim!”

Laila keskin bir şekilde iç çeker, “Bree?”

“—Arkamdakine.. dikkat ettim. Ama ona dönseydim.. senin arkandaki seni şişlerdi..”, diye Bremorel’in fokurdulu sesi duyulur.

“—Benim üzerimde çelik zırh var. Seninki gibi ince deri değil. Bir sefer de lafımı dinlesen ölür müsün?”, diye Thomas’ın kızgın sesi gelir.

“—Kelime tercihin.. harika! Ama burada.. onbaşı.. benim..”, diye inat eder Bremorel.

“—Bu seferki pek iyi görünmüyor, Morel..”, diye Thomas ciddi bir sesle konuşur.

“—Adımı.. en sonunda.. söyleyebildiğine göre.. gerçekten.. ciddi olmalı..”

“—Kıpırdama lütfen. Çivi sırtına fena saplanmış ve sağ ciğerini delmiş. İyileştirebilmem için önce onu çıkarmam lazım. Onu çıkarabilmem için de zırhın ve gömleğin gitmesi gerek.”, diye yutkunur Thomas.

“—Buna.. söyleyebileceğim.. o kadar çok şey.. var ki..!”

“—Bu biraz.. bayağı.. aslında çok acıtacak.. Hazır mısın?”

“—Evet. Hayır. Çek şunu..!”

“—Üzgünüm..”

 

Herkes sessizce Thomas’ın, kızın sırtından çelik çiviyi çekişini, büyülü sözlerini ve çaresizce Bremorel’in sıkılmış dişleri arasından kaçan çığlıkları dinler.

 

Neden sonra Thomas tedirgin bir sesle konuşur;

“—Oldu. Yedeklerin nerde? Bu gömlek lime lime olmuş”, diye sorar.

“—Neden? Bir kızın çantasını karıştırmaya utanmıyor musun sen?”, diye Bremorel’in bitkin ve kızgın sesi gelir.

“—Çantanı karıştırmak niyetinde değildim. Nezaket göstereyim dedim, o kadar. Ama lütfen. Böyle de dolaşabilirsin!”, diye Thomas da kızgın bir şekilde cevap verir.

“—Seni utanmaz!”, diye hırlar Bremorel.

Lady iki eliyle yüzünü saklar. “Bu.. bu çocuk çok efendi biriydi.. Kız mahvetmiş onu!”, diye utanç içerisinde hayıflanır.

“—Ben neden utanmaz oluyorum? Gömleksiz dolaşan ben değilim.”

“—Al! Giydim işte..! Mutlu oldun mu?!”

“—”

 

“Evet. İkisi de salak bunların!”, diye teyit eder Aager.


 

book 01 books dungeons and dragons duygusal modül Ruins of Themalsar tarihçe

Rüya

Rüya

Timeline:

Themalsar harabelerinden çıktıktan sonra, bu ölü topraklara tekrar hayat getirmek için Inshala ‘la Fey’ Frostmane, gerekli olan gücü kendisinden beklenebileceği gibi Titania’dan değil Mab’den ister.

Ne var ki Mab cömertliği ile bilinen biri değildir..

Bu hikaye, “Yapmam gereken bir şey var..” esnasında, kimsenin müşahede etmedi Rüyalar Aleminde yer alır ve Inshala’nın, Mab ile yaptığı pazarlık sonucu, ödemesi gereken bedeli anlatır.

 

 

Yapmam gereken bir şey var.”, der Inshala, fısıltı gibi bir sesle.. ve yavaşça toprağa çömelir ve ona dokunur.

“Burası çok uzun bir süredir ölü. Fazla uzun.. Her şey yaşamayı hak eder, sonu ölüm olsa da. Ama hiçbir şey bu şekilde ölü kalmaya devam etmeyi hak etmiyor.”, der ve yavaşça yere, uyumak istiyormuş gibi uzanır ve bir şeyler mırıldanmaya başlar. Sözleri anlaşılmaz mırıltılar, önce bir şarkı gibi gelir. Şarkı, tam olarak melankolik değildir, ama hüzünlüdür. Bir an sonra herkes, şarkıyı sadece duyduğunu değil, içinde de hissettiğini fark eder.

Gnine’ın, “Bu bir şarkı değil. Bir büyü! Ama nasıl?!”, dediği duyulur.

Inshala, büyüyü bir şarkı gibi söylemektedir.

..ve Themalsar tapınağının tuzlanmış kömürümsü ölü toprağı yumuşar ve genç kızı içine çekmeye başlar.

Inshala yavaş yavaş toprağa gömülmeye başlar.

Lady Magella biraz tedirgin olur. “Inshala.. kızım?”

Inshala büyüsünü söylerken, yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle ona bakar. Gözleri pırıl pırıldır ve kendisiyle karşılaştıkları o ilk, yıldırımlı geceden beri belki de ilk defa bu deli kızın yüzünde bir ‘huzur’ ifadesi görürler.

Inshala toprağın içinde tamamen kaybolur!

Herkes nefesini tutar ve bekler..

..aradan bir dakika geçer.

✱ ✱ ✱

Toprağın derinliklerinde, karanlığın içinde uzanmış kız uykuda gibidir. Yüzeyde olanlardan habersizdir, ancak hayal meyal bir şeyler duymaktadır.

Kapalı göz kapaklarının altındaki fırtına grisi gözleri, garip, puslu bir bahçenin içinde bir sağa bir sola bakar ve önünde aralanan sislerin içinde beliren taş patikayı görünce, doğru yerde olduğunu anlar.

Kız, derin bir nefes alır ve temkinli bir şekilde patikaya adımını atar. Küçük, çıplak ayaklarıyla pustan ıslanmış pürüzsüz taşların üstünde üşüyerek yürümeye başlar. Kız, korkmaması gerektiğini, korkulacak bir şeyin de olmadığını kendi kendisine tekrarlayıp durur zira yapacağı görüşme için izin istemiş ve kendisine bu izin verilmiştir. Fey’ler arası yapılan bu küçük anlaşmalar, onların hayatlarının bel kemiğini oluşturduğunu, ve asla bozulmadını bilmesine rağmen korkudan titremesine engel olmaz.

Görüşeceği kişi, kolay biri olmayacaktır.

Kız, üşüyerek taş patika boyunca ne kadar yürüdüğünü bilemez ama sislerin içinde şekiller görür. Bunların bazılarının ne olduğunu gördüğü anda anlar, çoğu ise ıslak sisin içinde muallak şekiller olarak kalmayı tercih ederler.

Kız, kurumuş dikenli dalları olan ağaç ve çalılıkların arasında havada asılı gibi kıpırdamadan duran kuşlar, şurada bir tilki, burada bir sinap, elinde kocaman cep saati olan bir tavşan, yüzünde mutlu gibi görünmeye çalışan bir sırıtış ile kaskatı kesilmiş, fırfırlı ve cafcaflı kıyafetler içerisinde ve saçma sapan saçlarının üzerinde up uzun silindir şapkası olan bir adam, arka ayakları üstünde durmuş bir aslan, üzgün bir korkuluk, tek ayakkabısı eksik, genç güzel bir kız, bir teneke adam ve onun hemen ilerisinde, ikisi oğlan ikisi kız, dört çocuğun yan yana kıpırdamadan durduklarını görür. Oğlanlardan büyük olanın elinde kılıç ve kalkan, küçük olanın ise her iki elinde birer kılıç, kızlardan biri yayını germişken ikinci kız elindeki hançerle üzerinde sarmaşık desenleri oyulmuş, tek kapısı açık eski bir gardrobun önünde poz vermiştir.

Saatli tavşan, tek ayakkabısı eksik kız, şapkalı adam, ayakları üstünde duran aslan, teneke adam, korkuluk ve dört çocuk gibi gördüğü birçok şeye anlam veremez. Ama gördüğü her şeyin sanki kristal camdan yapılmışcasına kıpırdamadan duruyor olmaları, kesinlikle doğru yerde olduğundan emin olmasını sağlar zira gördüğü şeyler ne kristalden, ne de camdan yapılmıştır. Hepsi buzdan oyulmuşlardır. Ama kız, gördüğü şeylerdeki ayrıntı inceliklerini fark edince, belki de buzdan yapılmadıklarını, buz içerisinde dondurulmuş olabilecekleri düşünür ve daha da korkar.

“Eveeeet! Onlar heykel değil.. Bedelini ödemeden, yanlışşşş yerde kahramanlık yapıp poz verenlerrr genelde kendilerini burada bulurrrrlar..”, diye testere hırıltısını andıran bir ses gelir sisin içinden ve kız yerinden sıçrar. Bir elini küt küt atan kalbinin üstüne yaslarken diğeriyle de çığlık atmamak için ağzına götürür.

“Merhaba küçük kızzzz. Pek de şşşşşirin bir şeymişsin. Ben şşşşirin, küçük kızlara bayılırımmmmm. Çok.. yumuşak ve.. lezzzzzetli olurlar.. mmmmmm..!”, diye keyifli, uzun tıslamalarla konuşur ses.

“Kim.. kimsin sen?”, diye kekeler kız.

“Aaaaaa.. Hayattaki en büyük ssssoru; Kim olduğumuzzzzz!.. Ssssen bana Cheshire diyebilirsin, küçük kızzzz.”, der ve sislerin arasından, muhtemelen yirmibeş-otuz kilo ağırlığında, arka arkaya üç sıra dizilmiş düzinelerce sivri dişi olan bir kedi havada süzülerek peyda olur.

Kız, olduğu yerde taş kesilir.

Çığlık atacakmış gibi iç çeker.. ve “KEDİ!”, haykırır!

✱ ✱ ✱

Inshala ‘la Fey’ Frostmane.. Sarayıma hoş geldin.”, diye kulağa şarkı gibi gelen bir kadın sesi duyulur. Sesin büyülü bir cazibesi vardır. Alımlı, karizmatik, dikkat çeken ve içinde çok hafif şuh tınısı olan bir sestir bu.. aynı zamanda soğuk, duygusuz, acımasız ve buz gibidir.

Evet, kesinlikle dikkat çeken. Bu sesi kim, nerede duyarsa duysun, mutlaka durur ve başını sesin geldiği yöne çevirirdi.

“Me.. Merhaba Mab, Havanın ve Karanlığın Kraliçesi, Kış’ın Efendisi ve Sahibesi..”, diye tedirgin bir sesle cevap verir Inshala.

Sisler dağılır ve tamamen buzdan oluşmuş devasa tahtının üzerinde oturan Mab belirir.

Mab, tarifi imkansız biridir.

Neredeyse saçları ve kaşları kadar beyaz gözleriyle kendisine bakma şerefine nail olmuş ölümlülerin, onlara gerçekte ne kadar ölümlü olduklarını hatırlatan dondurucu bir güzelliği vardır. Başında, rengarenk buzlardan kesilmiş zarif tacı, dolgun, kusursuz ve son derece davetkar vücudundan, bir akarsu gibi süzülen elbisesiyle, dokunulamazlığın zirvesini temsil eden bir kadındır.

“Görüyorum ki Cheshire seni bulmu—”, Mab cümlesini tamamlayamaz. Yüzünde şok ifadesiyle, önünde duran kıza.. ve kızın kucağındaki kediye bakar.

“CHESHIRE!”, diye içi tehdit dolu bir sesle kediye seslenir.

Kedi, yüzünde fena halde utanmış bir ifadeyle bakar ve “Çok özürrrr dilerim Hanımım. Ama hiç beklemediğim bir şşşşekilde üstüme atladı ve beni kucağına aldı. Sizzzz, ona zarar vermemem konusunda beni uyardığınızzzz için de bir şşşşey yapamadım.”, diye açıklamaya çalışır. “..ve kulağımın arkasını kaşıyarak beni tamamen etkisizzzz hale getirdi!”, diye daha da rezil olmuş bir ifadeyle itiraf eder.

Mab’in yüzü kararır. SEN.. SENİNLE SONRA İLGİLENECEĞİM!, diye içi gazap dolu bir tehdit savurur ve eliyle havadaki bir şeyi söküp atıyormuş gibi bir hareket yapar ve bir anda Cheshire, kuyruğuna basılmış bir kedinin cırtlak yavlamasıyla Inshala’nın kollarından fırlamışçasına çekilip kaybolur.

Inshala kaskatı kesilir.

Mab, sakinleşmek istiyormuş gibi derin bir nefes alır. Belli ki vermeyi düşündüğü ilk izlenim bu değildir.

“Benden korkmana gerek yok, küçük kız. Sana ‘Serbest Geçiş’ hakkı tanındı. Kimse sana burada dokunamaz.”, diye soğuk bir şekilde konuşur Mab.

“Teşek— “, diye bir anlığına önündeki ölümsüz varlığa teşekkür edecekken kendisine hakim olur. Yaşlı efendisi onu feylere teşekkür etme konusunda birçok defa uyarmıştır; “Bir fey’e teşekkür edersen, ona borçlu olduğunu kabul etmiş olursun.”

“Akıllısın.”, diye buzlu bir ifadeyle gülümser Kış’ın Sahibesi. “Ama buraya zaten bana borçlanmak için gelmedin mi?”

“Buraya pazarlık için geldim Hanımefendi.”, diye saygılı bir şekilde cevap verir Inshala. “Themalsar, sekiz yüz altmış yıl bu toprakları zehirledi, çürüttü ve öldürdü. Ve sekiz yüz altmış yıl bu topraklara yaz gelmedi.”

“Yaz’ı bana şikayet etmeye mi geldin küçük kız? Bunun için yanlış yerdesin..”, diye hüküm veren bir ses tonuyla konuşur Mab.

“Ama sekiz yüz altmış yıl bu topraklara kış da gelmedi..”, diye sessizce cevap verir Inshala. “Bu kötülüğe hepimiz göz yumduk. Bu kötülükten hepimiz sorumluyuz. Biz Themalsar’ı yok ettik. Ama bu topraklar onun çürümüş anısını yaşatmaya devam edecek. Buna engel olunmalı. Bu topraklara yaz da gelmeli, kış da.. bu şekilde tekrar bir denge kurulmalı.”

Inshala başta tedirgin ve çekingen bir şekilde konuşurken, cümlesini tamamladığında sesi inancının gücüyle yankılanmaya başlamıştır.

Mab, bir kaşını kaldırır. Önünde duran ve kendisini —Mab’i— yargılamaya teğet geçen ifadelerle söylediği sözleri değerlendirir. ‘Eveeeeet! Bu küçük ölümlü kesinlikle beni, benim önümde yargıladı.. Cesurca.. ve ahmakça.. ve… kurnazca! Kendisi dahil hepimizi tek hamlede yargılayıverdi.’, diye geçirir içinden soğuk bir şekilde gülümseyerek.

“Sizden sadece hepimizin ihmalkarlığı olan bu hatayı düzeltmek için bana gücünüzü paylaşmanızı rica ediyorum.”, diye çınlayan bir sesle devam eder Inshala.

“Buraya hayat getireceksen, bunu kız kardeşimden istemen gerekmiyor mu?”, diye sorar Mab.

“Buraya hayat gelmez, Hanımefendi. Burası ölmüş. Tamamen. Buranın önce yerle bir edilmesi gerekiyor. Derinlerden ve çevreden, içinde hayat ve canlıların olduğu topraklarla alt üst edilmesi gerek. Hayat ancak onu besleyebilecek toprakta yetişir. Siz bana bu gücü verdiğinizde, Kraliçe Titania’da, her ne kadar sizden ödünç almış olsam da, nihayetinde ve gerçekte size ait olacak olan bu gücü dengelemek için harekete geçmesi gerekecek ve bunun için de çoktan yerle bir olmuş bir yeri tekrar aynı ile vurmayacaktır. Sizin yaptığınızın aksini yapacak ve yıkım yerine hayat getirmekle bir denge sağlamış olacak..”, diye açıklar kız, başı yere eğik bir şekilde.

Mab, önünde titreyerek duran bu küçük, ürkek kızı takdir eder. Dolgun dudaklarının bir kenarını bükerek “Bakıyorum her şeyi düşünmüşsün küçük fey. Bedelini de düşündün mü?”, der.

Inshala, Mab’in kendisine bir ‘fey’ olarak hitap etmesinden nedense çok mutlu olur. Hayatı boyunca kendisine karşı tiksintiden başka bir şey hissetmemiş olan bu kız, her ne kadar kendisine ‘la Fey‘ demiş olsa da, en nihayetinde bununla sadece kendisini avuttuğu gerçeğine de asla kör olmamıştır.. Mab’in öylesine söylemiş gibi görünen bu ifadesinden, gerçekte Inshala’yı hangi kategoride gördüğünü ve kimlerle denk tutacağını, resmi bir şekilde ilan etmiş oluyordu. Çünkü Mab, asla bir şeyleri ‘öylesine’ söyleyen biri değildir. Yaptığı her hareket, kullandığı her kelime, yüzündeki her ifade önceden düşünülmüş, hesaplanmış, tartılmış, mantık silsilesindeki mutlak yeri tespit edilmiş ve bunların kümülatif sonucunda söylenmiş ve yapılmıştır. Mab, böyle biridir! Soğukta üşürsün. Çok üşürsen ölürsün – duygulardan arındırılmış, mutlak, acımasız mantığın zirvesidir Mab.

Mab, bu basit gibi görünen ifadesiyle, Inshala’yı resmi olarak bir fey kabul etmiş ve ona bir aidiyet vermiştir.

“İhtiyacım olan gücün bedelini size bırakıyorum, Hanımefendi.”, diye sessizce cevap verir kız.

Öyle olsun bakalım, benim cesur, ahmak, kurnaz ve gözü kara misafirim.. Senden veremeyeceğin bir şey istemeyeceğim. EN ÇOK SEVDİĞİN ÜÇ ŞEYDEN İKİSİ.. Senden istediğim bedel budur!, diye ilan eder Mab.

Inshala bir iç çeker ve gözleri kocaman olur.

Bugün benim kedimi sevdin, onu okşadın ve ona sıcak bir kucağın değerini hatırlattın.. ve farkında olmadan onu Cheshire yapan şeyi de yok etmiş oldun. Bundan sonra ondan sadece bir şömine kedisi olur.”, diye büyük bir tiksintiyle burnunu çeker Mab. Buna karşılık bana yeni bir kedi gerekecek. Sanırım seninkisi Cheshire’in yokluğunu aratmayacaktır.. BANA KEDİNİ VER!, diye acımasızca gülümser.

Inshala olduğu yerde kalakalır. Kedisi.. Katana! Hayatında en sevdiği varlığı.. Kendisinin en vahşi, en oyuncu, en meraklı ve en kurnaz yanlarından oluşmuş olan kılıç dişli kaplanı..

Kızın gözleri dolar. Bu.. bu çok büyük bir bedeldir. Bir daha asla kedisine dönüşemeyecek olması fikri içinde bir şeylerin parçalanmasına sebep olur ve gözlerinden yaşlar süzülmeye başlar.. ve yanaklarında donar.

Eveeet.. Bu kesinlikle en çok sevdiğin üç şeyden biri.., diye onaylar Mab.

“Ka.. Kabul!”, der Inshala, kahrolmuş bir sesle.

“ÇOCUĞUN!..”, diye devam eder Kış’ın Efendisi.

“Be.. benim çocuğum yok ki.”, diye gözü dolu kız afallar.

“Bir gün olacak. Bunu gördüm. Çok güzel bir oğlan çocuğu.. Burnu ve gözleri sana ait ama kaşları ve saçları kara olacak. Senin gibi içli, ateşli ve gözü kara olacak ama kızdığında acımasız ve ürkütücü birine dönüşecek. Onun hiddetini ancak senden alacağı eşsiz sevgi dengeleyebilecek ve bu şekilde bir çok ölümlü hayatta kalacak!”, diye kati bir sesle konuşur Mab.

Inshala, çocukların ve bebeklerin nasıl olduklarını bildiğini sanır. Bugüne kadar birçok kuş yuvasında yeni yumurtalarından çıkmış yavru serçe, baykuş ve hatta kartal bile görmüştür. Ayı, geyik, kaplan ve keçi yavrularının doğumlarını da dehşet ve hayret içerisinde seyretmiştir. Ancak gördükleri ile insanlar arasında herhangi bir benzerlik ilişkisi bulamamış, dolayısıyla gerçekte bebeklerin nasıl yapıldığı hakkında da hiçbir fikri yoktur. Dahası, kendisi gibi bir ucubenin çocuğu olabileceği düşüncesini bile daha doğmadan öldürmüş ve toprağa gömmüştür.

Gözleri dolu olmasına rağmen Inshala kaşlarını çatar ve “Hayır. Bir gün çocuğum olursa o özgür olmalı. Ama çocuğum olacağını hiç sanmıyorum. Bu dünyanın, benim gibi bir başka ucubeye ihtiyacı yok!”, diye reddeder.

“Ucube mi? Ben de seni akıllı sanmıştım.. Kendilerine insan diyen gerçek ucubeler bu toprakları öldürdüler. Sana ucube diyenlerin bıraktıkları şerri temizlemek için, doğmamış çocuğunun üzerinden pazarlık yapılıyor ve sen kendinin bir ucube mi olduğunu sanıyorsun?”, diye Mab’in hiddeti bir anda yayılır buzlu taht odasında.

“Çocuğum üzerinden pazarlık yapmıyoruz, Hanımefendi, çünkü ortada bir çocuk da yok, olabilme ihtimali de!”, diye cevap verir Inshala ve bu şekilde Mab’in kızdığı şeyin özünü de tamamen kaçırmış olur..

Öyle olsun bakalım. O zaman bana ‘SEYRETTİĞİNİ’ ver!, diye imalı bir ifadeyle konuşur Mab.

Inshala anında ve kati bir şekilde “HAYIR! ONU BU İŞE BULAŞTIRMAYACAĞIZ. O BANA AİT BİLE DEĞİL. OLSA DA VEREMEM!“, der ve sesi buzlar arasında çınlayarak yankılanır.

“Aaaa.. En sevdiğin üç şeyi bulmuş olduk en azından; kedin, doğmamış çocuğun ve ‘seyrettiğin’..”, diye gülümser Mab, soğuk bir şekilde.

“Bir şeyim daha var. Ayım. Kedim ve ayım!”, diye tamamen umutsuz bir sesle haykırır Inshala.

Mab durur. Açıkçası kızın ayısını istemez. Evet, ayı cinsinin muhteşem bir örneğidir. Dahası ayı, kocaman, dev bir kutup ayısıdır. Tam kışa yakışır bir yaratıktır. Ama onu şaşırtan ve durmasına sebep olan şey, önünde duran küçük kızın, hem kedisini, hem de ayısını vermesi halinde, gerçekte etkili herhangi bir hayvana dönüşme özelliğinden tamamen feragat etmiş olacağıdır ve kızın ödemeyi kabul ettiği gerçek bedel de budur.

“Her ikisini de bana vermenin sana neye mal olacağının farkındasın, değil mi? Bunun sana vereceği acı asla dinmeyecek. Seni içinde bırakacağı yalnızlık ve boşluk da asla doldurulamayacak!”, diye, ilk defa içinde şefkat ve anlayış olan bir sesle sorar kıza Mab.

Inshala sessizce, “Evet.”, der.

Öyle olsun bakalım küçük Inshala. Kabul ediyorum. GÜÇ KARŞILIĞINDA KEDİN, AYIN VE KAYBIN İLE GELECEK EMSALSİZ ACIN!..”, diye anlaşmayı mühürler Mab. Sonra da önünde kaybından dolayı ezilmiş kıza bakar ve “Ama merak etmeden de duramıyorum. Neden bana geldin? Titania’dan benzer bir gücü, çok daha ucuza alabilirdin..”, diye sorar Mab.

“Ucuza alınmış şeylerin bir kıymeti yoktur, Kraliçe Mab. Bugün, burada benden alacaklarınızın bana neye mal olacağını benden daha iyi biliyorsunuz. Almayı kabul ettiğiniz şeylerin ederini de benden daha iyi biliyorsunuz. Ne var ki ben alacağımla da, verdiklerimle de, yapmam gerekenden dolayı ilgilenemiyorum. Ben bu topraklara kışın tekrar gelebilmesini istiyorum çünkü kış acımasızdır ama hayatın kıymetini bize yazdan daha çok hatırlatır. Hayatın kıymetini en iyi bilenler, en şiddetli kışı yaşayıp da yine de hayatta kalabilenlerdir.. Ve kışı gerçekte güzel ve mutlak yapan da budur.”, diye kati bir inanışla cevap verir Inshala.

Bu sözler üzerine Mab’in iki kaşı da kalkar.

“Yaşına göre çok bilgesin genç Inshala ‘la Fey’ FROSTMANE.”, diye vurgular Mab. “Ve kış’ı pek az ölümlünün görebildiği haliyle görebiliyorsun. Ama kış her zaman acımasız değildir. Yaz geldiğinde ölümlüler yer yüzünde etrafa saçılırlar. Kışın ise sıcak ateşlerinin başında bir araya gelir ve beraberliklerinden güç kazanırlar. Kış dünyayı tertemiz beyazlara büründürdüğünde ölümcül hastalıkları kırar ve savaşları durdurur.. Kış geldiğinde dikkat dağıtan bütün renkleri örter. Bu şekilde, ölümlüler yaşadıkları dünyayı takdir etmesini öğrenirler ve yaza daha bilge olarak çıkmış olurlar..”, diye ekler.

Bir an durur, sonra Mab’in kaşları çatılır ve muhteşem siması etrafa kati bir güç yayarak konuşmaya başlar; “Bu topraklara kış tekrar gelecek ve yaz da her daim onu takip edecek. Kız kardeşim Titania’yı kolundan tutup kendim sürükleyerek getirmem gerekse bile.. Ve burada oluşacak koru, bundan sonra ‘la Fey’s Grove’ olarak bilinecek ve buraya şer asla giremeyecek. Ölümlüler ziyaret edebilecek ama baltalarıyla burayı kesmelerine müsaade edilmeyecek. Kendilerini buraya efendi ve fatih olarak getirenler de benim gazabımla yüzleşecek ve kemikleri sonsuza dek buradaki ağaçları besleyecek!”, diye kati bir sesle ilan eder..

Sis tekrar belirir ve yavaş yavaş ortalığı kaplar ve bulundukları salon, buzlu taht ve Havanın ve Karanlığın Kraliçesi, Kış’ın Sahibesi ve Efendisi Mab, muallak şekillere bürünüp kaybolmaya başlar.

“Elveda küçük ‘la Fey’. Bir sonraki karşılaşmamızı dört gözle bekliyor olacağım zira acın kaçınılmaz olsa da, pazarlığın parçası değildi. Bu da Mab’in sana olan borcu olarak aramızda kalacak.”, diye sislerin arasında tekrar kaybolan Kraliçe Mab’in son sözleri duyulur.

Inshala ‘la Fey’ Frostmane toprağın derinliklerinde, karanlığın içinde, hayatında hiç yaşamadığı bir acıyla uyanır.

Sanki birileri içinden bir şeyleri —çok sevdiği bir şeyleri— büyük bir şiddetle, koparırcasına çekip almıştır.

Inshala, kimsenin duyamadığı, içi doldurulamaz bir eksikliğin çığlığını atar..

✱ ✱ ✱

Ve bir dakika daha geçer.

Ancak birkaç dakika daha geçince Moira, “Lady?”, diye tedirgin olmuş bir sesle sorar. Arkasından Laila ve Lorna da “Lady?!”, diye Lady Magella’ya bakarlar.

Lady Magella ellerini başına götürüp saçlarını çekiştirmeye başlar, “Bilmiyorum, bilmiyorum bu deli kızın ne yaptığını bilmiyorum,” diye haykırır.

“Udoorin!”, diye bir başka haykırış daha duyulur. Aager, Udoorin’e sırt çantasından çıkardığı küçük bir kepçeyi fırlatır. Kendisi de elinde bir hançerle Inshala’nın kaybolduğu yere atar kendisini ve toprağı eşelemeye başlar. Udoorin, Aager’in ona attığı kepçe ile Inshala’nın mezarına koşar ve o da toprağı kazmaya başlar. ..

 

(devamı için bkz. Hikaye: “Yapmam gereken bir şey var..”)

✱ ✱ ✱

Lady büyük bir panik içerisinde sırt çantasını boşaltır. Yanında taşıdığı ilaçlar, iksirler ve şifalı otları sakladığı kesecikler çantasından yere dökülür. Seri hareketlerle keseleri açar ve içindekileri değerlendirir. Gerçekte bunların hangisinin ne işe yaradıklarını muhtemelen o deli kız daha iyi bilmektedir. Ne var ki aynı deli kız şu anda kıl payı nefes alabilmektedir.

‘Hangisi.. Hangisi..’, diye kararsız bir şekilde keseleri ve içeriklerini değerlendirirken birden aklına gelir;

“Ekinezya..”

“Eveet. Ekinezya şurda.”

“Isırgan tohumu..”

“Buldum.”

“Sarımsak özü..”

“İşte. Şişesi burada ve hava almamış!”

“Dövülmüş ceviz. Kabuklarıyla beraber…”

“Bree!”

“Efendim abla?”

“Al şu cevizleri, kabuklarını ayırmana gerek yok. Hepsini un ufak et, getir!”

“Anlamadım ama yaparım abla. Inshala nasıl? İyi olacak mı?”

“Cevizler, Bree!”

“Hemen abla..”

“Çiriş otu ve limon çekirdeği — çekirdeklerden ölçü başı iki tane..”

“Evet, görüyorum. Onlardan da var.”

“Çam balı.”

“Laila!”

“Buradayım abla.”

“Çam balı. Bana çam balı lazım. Hemen!”

“Abla bulurum ama bu hemen olmaz.”

“Üç mil güneybatı istikametinde, fuşya çalısını geçince..”

“Üç mil güneybatı istikametinde, fuşya çalısını geçince..”

“…nasıl yani?!”

“Koş Laila, koş. Udoorin’i de al yanına.”

“Udoorin’siz daha hızlı giderim.”

“Tartışma benimle şimdi. Al Udoorin’i, git!”

“Defne, devedikeni ve zencefil..”

“Hmmm.. Defne ve devedikeni var ama zencefili nerden bulacağız?”

“Bende var..!”

“Gnine?! Sende zencefilin ne işi var evladım?”

“Bilmem. Yemeklere katıyorum bazen. Ne bileyim. Birden içime doğdu, ihtiyacın olur diye düşündüm.”

“Gül suyu..”

“Gül suyu.. Gül suyu.. Gül suyu.. Gül suyu mu?”

“Gül suyu mu dediniz, Lady’im?”

“Sevgili Lorna.. Var mı sende?”

“Var Lady’im. Saf, katışıksız, ev yapımı. Son derece yoğun. Bir damlası günlerce gidiyor.”

“Ama.. Bu çok pahalı olmalı.”

“Kıymeti onu bana verenden dolayı, hanımefendi..”

“…?”

“Çok üzüldüğüm bir anda, beni avutmak için onu bana Inshala hediye etmişti..”

“Ve kendi rızasıyla verilmiş, kutsanmış iblis kanı..”

“İblis kanı.. Eveeet!.. Şuruba güç katacaktır. İçine de.. Ama kendi rızasıyla ve kutsanmış.. “

“İblis kanı çok güçlüdür ama bir o kadar da ölümcüldür. Ancak kutsanması halinde bir ölümlü onu değerlendirebilir..”

“Merisoul.. Moira..”

“Buyur Lady’im.”

“Dur tahmin edeyim.. İlaca güç patlaması gerekiyor ve bunun için kanım lazım!”

“Inshala için.. Lütfen.”

“Veririm.. ama o kız benden nefret ediyor. Bunca zamandır benimle bir defa bile konuşmadı!”

“Lady Merisoul. Bütün atalarım adına yemin ederim ki Inshala senden nefret etmiyor. Sadece seni anlamıyor ve senden korkuyor, ama senden nefret etmiyor. Korkarım onun nefret ettiği tek kişi kendisi. Themalsar’la savaşırken ‘def’ edilmesinin sebebi, kolumu kırmadan önce Irine teyzenin senin için söylediklerinden sonra seni sahiplenmesiydi.”

“Karmaşada bunu fark etmemiştim. Ka.. karşılığında bir şey almadan kimse beni sahiplenmedi bugüne kadar..”

KIZ NAAPIYORSUN SEN?!

“Kanımı veriyorum..”

“Ay aranızda akıllı bir taneniz yok mu sizin yahu? Bir kaç damla yeterliydi. NEDEN BIÇAĞI KARNINA SOKTUN?!

“İçimdeki kan, kolumdakinden çok daha etkili.. Bu.. bu biraz acıttı..!”

“Moira, al şu şişeyi doldur. Sonra da sana zahmet kutsayıver.. VE SEN.. SEN DE HEMEN UZAN.. YA MANYAK MISINIZ SİZ YAA?!

✱ ✱ ✱

Uyan, Seyredilen..!”

“Hmmm?”

“Uyan ve hatırla.. Drashan’ı, ihaneti ve giyotini hatırla.. Hiç kimseye duymadığı kadar şimdi sana ihtiyacı var. Kurtar onu..!

 

. . .

 

“…LADY!”

“Çekilin. Yol açın!”

Nefes. Nefes almıyor!

 

(devamı için bkz. Hikaye: Day One, Day Three)

✱ ✱ ✱

Ona göstermelisin..”

“Hayır!”

“Ona göstermelisin!”

“Hayır.. Bilmesi gerekmiyor.”

“Ona göstermelisin.”

“Benden tiksinmeyen tek kişi o.”

“Bu yüzden ona göstermelisin..”

“Ama neden? En azından yanımda duran bir kişi var.. O da mı gitsin?”

“O bir ölümlü. Birgün zaten gidecek. Bu kaçınılmaz. Ona göstermelisin.”

“O zamana kadar bilmese de olur. Kimse bilmiyor..”

“Ona hiçbir vaatte bulunmadın. Ama yanından hiç ayrılmadı. Bunu yalanlarla yok etme. Ona göstermelisin..”

“Ama gösterirsem bu canımı çok acıtacak.”

“Sen acıyla doğdun. Acı senin en yakın dostun. Ona göstermelisin.”

“Benim iyi biri olmadığımı düşünecek..”

“Bu muhtemel.. Ama onun tercih hakkını ona sormadan elinden almanı takdir eder mi sence? Ona göstermelisin..”

“Hiçbir şeyim yok artık.. O da mı elimden alınmalı?”

“O zaten senin değil ki elinden alınsın.. Buna onun karar vermesi lazım. Ona göstermelisin.”

“Çok acımasızsın..”

” ‘..Kış acımasızdır ama hayatın kıymetini bize yazdan daha çok hatırlatır. Hayatın kıymetini en iyi bilenler, en şiddetli kışı yaşayıp da yine de hayatta kalabilenlerdir.. Ve kışı gerçekte güzel ve mutlak yapan da budur..’ Bunlar senin sözlerindi. Ona göstermelisin..”

” ‘..Ama kış her zaman acımasız değildir.’ Bunlar da seninkiler idi!”

“Evet. Bu yüzden ona göstermelisin..”

“Onu.. Onu da kaybedeceğim!”

“Bu da muhtemel. Ama yine de ona göstermelisin..”

“O beni gördüğü gibi sanıyor. Bu şekilde kalsa olmaz mı? Herkes gibi o da beni görünce terk edecek. Hep senin yüzünden.”

“Ben pek az şeyin sebebi, pek çok şeyin sonucuyumdur! Acımasını bilmeyebilirim. Ama nadiren istekli acıtırım. Ona. Göstermelisin!”

 

(devamı için bkz. Hikaye: Day One, Day Seven)

✱ ✱ ✱

Gördün, değil mi?”

“Hmmm..?”

 

“Evet gördün.. Artık benim nasıl bir yaratık olduğumu biliyorsun. Sana iyi birisi olmadığımı söylemiştim.”

“Kimin iyi olmadığını senin kadar sık söyleyen biri için, tutturma oranın oldukça düşük. Bugüne kadar isabet ettirebildiğin tek kişi benim!

 

“Ödeştik, küçük fey!”

 

(devamı için bkz. Hikaye: Day One, Day Eight)


Titania, Queen of Summer / Kraliçe Titania, Yaz’ın sahibesi ve efendisi. İyi fey’lerin hanımefendisi ve Mab’in zıttı ve ikiz kız kardeşi. Daha çok iyilik ve duygularla hareket eder.

Mab, Queen of Air and Darkness, Mistress of Winter / Kraliçe Mab, Havanın ve Karanlığın Kraliçesi, Kış’ın sahibesi ve efendisi. Kötü ve karanlık fey’lerin hanımefendisi ve Tinania’nın zıttı ve ikiz kız kardeşi. Daha çok soğuk, duygusuz, kati mantıkla hareket eder.

‘seyrettiğini’ : “That which you watch..”

book 01 books dungeons and dragons duygusal karakter analizi tarihçe the plot thickens

A Bard’s Tale VIII
“Aager”

A Bard’s Tale VIII
“Aager”

Timeline:

Bu hikaye 24 yıl önce, Drashan’nın sefil varoşlarında yaşayan, ne idüğü belirsiz bir adam ve alımlı eşinin yaşadıkları derme çatma bir evde başlar. Bu evde küçük bir oğlan çocuğu dünyaya gelir. Hayatta kalan kimse bu çocuğa ne isim verildiğini hatırlamaz. Ancak yıllar sonra o varoşlardan hırsızlar loncasına genç bir delikanlı katılır. Bu gencin çelik gibi refleksleri, keskin bıçakları, pragmatik bir zekası ve acımasız, kapkara bir ruhu vardır. Birçok kişi onun neden kesiciler loncası yerine hırsızlara katıldığını merak eder. Bu genç, ona yanlış yapanları kesmeden önce kendisini Aager Fogstep olarak tanıtacaktır.

 

 

Sana Drashan’ı anlatayım..

Aager hasta çadırında oturmuş, dışarıda yeni aydınlanmaya başlamış güneşin cılız ışığında hayal meyal görebildiği kızın fırtına grisi muhteşem gözlerine bakarak “Drashan hırsızlar, kiralık katiller, şerefi olmayan paralı askerler, hayat kadınları, sübyancılar, keşler ve daha akla gelebilecek hangi türden pislik varsa bulabileceğin, yüksek denizlerin en azılı ve en acımasız korsanlarının hükmettiği bir günah şehridir..”, diye hırlayan bir fısıltıyla anlatır.


Paçavralar içerisindeki adam, bitmiş yüz ifadesiyle kapıyı arkasından çarparak dışarı çıkar. Çok kısa bir süre başını kaldırır ve geceyi kıran dolunayı seyreder, sonra da pis sokaklarda kendini kaybeder.

Kapı yine açılır ve alımlı, orta yaşlarında bir kadın, feryad ederek adamın adını haykırır ama adam çoktan çürümüş, lağım kokan varoş sokaklarda kendini kaybetmiştir ve bir daha da geri gelmeyecektir.

Kadın, arkasından sokağa dökülen silik mum ışığını ile aydınlanmış tek göz evin kapısında hıçkırıklarla ağlayarak yere yığılır.

Neden sonra kendisini zorlukla yerden kaldırır ve bir gecede ilmiği sökülmüş hayatını nasıl toparlayacağını karakara düşünerek içeri girer. Kapıyı ardından kaparken, içeriden tiz bir bebek ağlamasına karışmış bir başka ses, “da da?!”, diye merakla sorar.. Kadın sesin geldiği yöne, “Artık da da yok meleğim!”, der ve kapıyı çeker.

✱ ✱ ✱

Küçük çocuk, kız kardeşini elinden tutmuş onu masanın olduğu yere zorlukla götürür. Ikına sıkına onu sandalyeye çıkartır, “Kıpıydama. Geycem şimdi!”, der. Sandalyesinde usluca oturan kız ona güneş gibi gülümser ve “Piki”, der.

Çocuk, kız kardeşinin düşmeyeceğinden emin olduktan sonra, diğer sandalyeyi itiştire çekiştire kız kardeşininkinin yanına sürükler. Sonra ıhlaya poflaya kendisini çektiği sandalyeye çıkartır ve mutlu bir şekilde “Oydu işte!”, der ve annelerinin onlar için masada bıraktığı soğumuş tasın içindeki un, patates ve suyla yapılmış fakir yiyeceği tahta kaşıkla alır, önce bir kaşık kız kardeşine verir, sonra da kendisi bir kaşık alır. Bu şekilde tası yarılayınca çocuk “Tamam. Doyduk!”, der kati bir sesle. Kendisinden bir yaş küçük olan kızın yüzü buruşur. “Ben doymadım ama ki!”, der mutsuz bir şekilde.

Çocuk son derece ciddi bir ifadeyle, “Annem ne zaman geliy bimiom. Geyinisini soyna yeyiz. O zaman daha çok doyayız!”, diye kız kardeşini ikna eder.

✱ ✱ ✱

Kapı büyük bir gürültüyle parçalanır ve içeri iki adam bir kadın girer. Tek göz ev sessiz ve karanlıktır. Kapının gürültüsüne tepki gösteren kimse olmamıştır.

Adamlardan biri —sıska olanı— suratını ekşitir. “Bok kokuyo anasını satayım!”, diye söylenir.

Kadın ona zehir dolu bir ifadeyle, “Anasını satamazsın çünkü onu öldürdün!”, der ve sıska adamın buna verdiği cevabı umursamadan içeri süzülür. Elindeki fenerin kapağını aralar ve içeriyi aydınlatır. “Sen..”, diye sıska adama dönerek “..tut şunu.”, der ve feneri adamın eline tutuşturur. Biraz etrafa bakınır, sonra da “İşte! Şurdalar. Hoghart, kontrol et bak yaşıyolar mı?”

Hoghart denen adam, diğerleriyle eve gelen üçüncü kişidir. Belki bir zamanlar güçlü bir güreşçiymişte, yaşıyla beraber kendini salmış gibi kaba yağ bağlamış iri cüssesini zorlukla kapıdan içeri sokar ve homurdanır “Neden ben? Çocukları sevmem bile..”

Kadın keskin, sivri burunlu, kısık yeşil gözleri ve birbirine yapıştırdığı ince dudaklarıyla yaşını geçmiş bir akbabayı andıran suratını olduğundan daha da hırçın bir ifadeye salar ve gıcırdattığı dişleri arasından “Çünkü Amram’ın eli boş dönenlere ne yaptığını öğrenmek istemiyorum! Kadının iki çocuğu varmış. Biri oğlan. Onu sen alacaksın ve büyüteceksin. Zamanı gelince de Amram’a teslim edeceksin. Kızı ben alacağım. Büyüdüğünde güzel kalırsa, belki şatodaki efendilere satarız. Yoksa benim kızlarla iş yapmaya devam eder..”

Hoghart köşede, ot ve samandan yapılmış acınası yatağa yaklaşır ve sıskası çıkmış çocuklara tiksintiyle bakar. Erkek olan, kıza sımsıkı sarılmış ve öylesine kaskatı kesilmiştir. İri adam çocuğa tekme atar ama çocuktan herhangi bir tepki gelmeyince, “Hassittir! Ölmüş bunlar..”, diye homurdanır.

“Hayır seni koca ahmak. Sadece açlık ve susuzluktan bitmiş durumdalar.”, diye adama küfür eder gibi konuşur kadın.

Adam eğilir, bir eliyle çocuğu, diğeriyle de kızı enselerinden tutup kaldırır. Sonra döner ve kızı kadına fırlatır. Yaşına rağmen beklenmedik bir çeviklik örneği sergileyen kadın kızı yakalar ve adama pis bakışlar altından “Sen hayvanın tekisin!”, diye ona doğru tükürür.

İri adam sadece dudağının kenarını burkar ve “Sen de hayatını benim gibi hayvanların altında geçirmiş bir orospusun..”, diye acımasızca sırıtır.

Eve ilk giren sıska adam, “İki sevgilinin arasında girmek gibi olmasın ama, paramı rica edeyim. İki tane, istediğiniz gibi yetiştirmeye müsait çocuk! Sanırım üçer altın ederler.”, der ve bir elinde feneri havada tutarken, diğeriyle de avucunu açarak kadına doğru yaklaşır.

Akbaba suratlı kadın, hiç sektirmeden döner ve seri bir hareketle kucağında tuttuğu kızın altından, elbisesinin içinde sakladığı ince uzun hançerini çıkardığı gibi adama sokar!

Sıska adamın suratında şaşırmış, aptalca bir ifade belirir ve sessizce yere yığılır.

Acı içinde kıvranan adamdan boğuk, fokurdulu bir inleme duyulur;

“Anlaşmıştık!..”

Kadın adama yaklaşır ve “Bu sana ders olsun, seni salak piç kurusu.. Öldürdüğün kadın eskiden benim kızlarımdan biriydi ve loncaya haracını hiç sektirmeden ödüyordu..”, der ve hançerini adamdan çıkartır sonra tekrar sokar.. ve adamda hiçbir hayat belirtisi kalmayıncaya kadar da hançerini çekip batırmaya devam eder.

İri adam, yere düşmüş fenerin zorlukla aydınlattığı suratında, iki kaşını da kaldırmış, “Bakıyorum pek de paslanmamışsınız, Madam!”, der pişkin bir üslupla.

Kadın, ancak yerdeki adamla işi bitince ayaktaki iri adama döner; “Benim hiçbir yerim paslanmadı, seni koca hergele..”, diye tıslar ona. Ardında bıraktığı adamın gözlerinde, yanaklarında, Adem elmasında, kalbinde, karnında, dalağında ve hayalarında açık, derin delikler oluşmuştur.. Kadın işini cerrahi bir incelikle yapmış ve ardında bir ceset değil de, bir sanat eseri bırakmış gibidir.

“Öyle görünüyor.”, diye makul bir şeye onay veriyormuş gibi başını sallar adam. Sonra da “Bu gece ne yapıyorsun?”, diye arsızca sırıtır ona..

✱ ✱ ✱

Bacak kadar çocuk bir köşeye sinmiş, patlamış dudağını parmağı ile bastırmaktadır. Bir önceki hafta, yediği yumruk dolayısıyla çenesi yerinden çıkmış ve hala geçmemiştir. Canı fena halde yanıyor olmasına rağmen, çocuk sadece çökmüş ve morarmış gözlerini sıkar ve ağlamaz. Geçen dört yıl boyunca öğrendiği ilk şey, efendisinin romunu sessizlik içerisinde içmekten hoşlandığıdır.

Çocuk, bu dört yıl içerisinde her gün zorunlu bir şekilde, üzerindeki kısa şort ve lime lime olmuş gömlekle, hava koşulları gözetilmeksizin sokağa atılmış ve gece döndüğünde eve mutlaka bir şeyler aşırmış yada çalmış olarak dönmesi gerektiğini, olabilecek en acı şekilde öğrenmiş, buna rağmen neredeyse her gün yine de dayak yemiştir.

Çocuğun vücudunda kırılmamış kemiği, morarmamış yeri kalmamıştır. Ve sahibi Hoghart bu süre içerisinde, çocukları sevmediği ile ilgili sözlerinin belagat olmadığını günlük dayaklarıyla ispat etmiş, ama buna rağmen çocuğun inatçı ve isyankar ruhunu kırmayı başaramamıştır zira bu çocuk, sahibinden yediği dayağa rağmen onun ayaklarına kapanan bir köpek değil, gün be gün sertleşen küçük, vahşi bir kaplanın ruhuna sahiptir.

Drashan sokaklarında geçirdiği dört yıl onda çelik gibi reflekslerin ve tikli gibi bir zekanın harlanmasına sebep olmuştur.

Çocuk patlamış dudağına bastırdığı parmağını çeker ve sızan kanı engellemez. Acı her zaman onun en yakın dostu olmuştur. Acı olduğunda, zekasının da daha etkili çalıştığını öğrenmiştir. Küçük iç dünyasında bir plan oluşturur ve ertesi gün yine dışarı atıldığında çaldığı her şeyi gizli zulasına götürür. Güç toplamak için o gün şansını zorlar ve iki ekmek, üç elma ve bir saat kovalanmasına sebep olsa da, küçük bir paket de pastırma çalmayı başarır. Bunların hiç birini efendisine götürmez. Hepsini kendisi tıkınır!

Gece geç saatte eve döndüğünde her zaman yaptığı gibi şöminenin başına geçer ve olacakların başlamasını bekler..

Efendisi, sızdığı yerden burnuna gelen keskin çemen kokusuna uyanır. Önündeki masanın üstünde birikmiş boş, ucuz rom şişelerini etrafa saçarak, geçen dört yılda daha da irileşmiş cüssesini zorlukla kaldırır ve kanlanmış, bulanık gözlerini şöminenin başında duran çocuğa diker..

“Pastırma! Güzeeel..”, diye sırıtır.

“Pastırma yok efendim.”, diye sakince cevap verir çocuk.

“Bana yalan söyleme çocuk. Kokusunu alıyorum.”, diye hırlar koca adam.

“Bugün sokaklarda loncanın mıntıka temizliği vardı. Bende yakalanmamak için bütün gün saklanmak zorunda kaldım. Acıkmıştım. O yüzden çaldığım ekmek ve pastırmaları yedim!”, der çocuk sakin bir şekilde.

Bu cevap karşısında iri adamın tepkisi hiç iyi olmaz. Muazzam bir kükreyişle ve tamamen kestirilebilir bir şekilde çocuğun üstüne atlar..

Ve çocuk, seri bir hareketle ateşin yanında duran paslı şömine demirini kaptığı gibi, adamın ıskalaması imkansız derecede iri gözlerinden birine sokar!

Adamdan, ancak boğazlanan bir domuzun çıkarabileceği, tiz, acı dolu bir çığlık yükselir. Bir elini yuvasından sökülmüş kanlı gözüne götürürken dengesizce geri adım atar.. ve yerdeki rom şişelerinden birinin üstüne basar.

Bir anda adamın tüm dengesi kaybolur ve büyük bir gürültüyle gerisin geriye düşer ve olduğu yerde kalır.

Çocuk hiç vakit kaybetmeden adamın üstüne atlar ve elindeki çubuğu önce adamın karnına, sonra da hayalarına batırır.. ama adamdan hiçbir tepki gelmez. Çocuk temkinli bir şekilde adamın üstünden iner ve ona yaklaşır. Adamın koca kafasının, imkansız bir açıyla durmakta olduğunu görünce gerçeği anlar; adam düşerken başını masaya vurmuş ve kendi ağırlığıyla boynunu kırmıştır.

Çocuk derin bir nefes alır ve ‘oh’lar ama adama “Aptal” demesi dışında hakaret etmekle yada tekme atmakla uğraşmaz. Daha yedi yaşında olmasına rağmen, oldukça pragmatik bir perspektife sahip olan çocuk, saçma sapan işleri, saçma sapan kişilere bırakmayı tercih eden biridir, o kadar.

Seri hareketlerle, adamın evde gizli sandığı zulasını, eline geçirdiği bir bohçaya doldurur. Sonra evdeki sınırlı gaz yağını masaya ve adamın üstüne boşaltır, sonra da sömineden aldığı bir parça yanan odunu odanın ortasına atar. Bir ömür boyu tüketilmiş romdan, üstüne dökülmüş gaz yağının da etkisiyle, adam anında alev alır ve alevler etkili bir hızla bütün eve yayılır.

Çocuk, efendisinin zulasını, hala elinde tuttuğu şömine demirinin kancasına takıp omzuna atmış bir şekilde gecenin karanlığında kendisini kaybeder.

✱ ✱ ✱

Bunu takip eden yıllarda çocuk, kanlı bıçaklı bazı kavgalardan sonra kendisini diğer sokak çocuklarına kabul ettirecek ama temkinli bir şekilde onların başına geçmeyecektir.

Onbir yaşına geldiğinde aklını başından alan bir dansöz/simyacının yanına çırak olarak girecektir. Herkesin Dansöz Primrose olarak tanıdığı bu yirmili yaşlarında görünen uzun, hafif dağınık kumral saçlara ve dolgun kıvrımlara, derin, koyu mavi gözlere ve küçük pembe bir ağza sahip güzel genç kız, aynı zamanda fevkalade zekidir ve yanına almayı düşündüğü çırağı, bir çok genç arasından zekalarına ve algı kapasitelerine göre seçmektedir. Çocuğu tercih etme sebebi de bu olmuştur.

Çocuk, Primrose’a fena halde kendisini kaptırır. Aralarında bir şey geçmez ama ondan hayat hakkında —bazıları yaşına göre belkide fazla erken olsada— birçok şey öğrenir. Hayat dışında Primrose ona okuma ve yazmayı, büyü ve büyü teoremleri, simya, matematik, felsefe, erkek ve kadın biyolojilerini ve temel fizik kuramlarını da öğretir. İkisinin de farklı iki hayatı vardır. Primrose gündüzleri simya ve ilaç yapmakla uğraşırken, gece olduğunda Drashan’ın göreceli lüks hanlarından birinde dansöz olarak çalışır. Çocuk ise gündüzleri onunla dükkanında çalışıp öğrenirken, geceleri ise bu pis şehrin sefil sokaklarında kendisini ispatlamaya devam eder ve asla unutmadığı kız kardeşini arar.

Onbeşine vardığında artık genç bir delikanlı olmuş ve Primrose’dan ‘Büyülü El Çabukluğu’ tekniğinin yanı sıra başka büyüler de öğrenmiştir. Ancak kimseye bu marifetlerinden bahsetmeyecektir.

Bir sonraki yılın kışı Primrose, beklenmedik bir aceleyle toparlanır ve Drashan’da bir daha görülmez. Bu olay, genç adama fena halde çarpar. Hayatında bağlandığı kadınları sanki birisi elinden bilinçli bir şekilde almaktadır. Yine bu olaydan sonra kendi kendisine, asla bir kadına daha bağlanmama yemini eder ve Hırsızlar Loncasına kaydolur.

✱ ✱ ✱

Genç, sessiz, mesafeli, acımasız ve kötürüm bir adama dönüşmeye başlar. Kendisine yamuk yapan kimseye acıma göstermez ve bunu yapan ilk adamı delik deşik ettikten sonra, Primrose’un kitaplarından birinin köşesinde gördüğü bir ismi hatırlar, Aager Farstep.. Genç adam, acımasız gözlerle yerde yatan adama bakar ve “Gittiğin yerde, seni kimin gönderdiğini sorduklarında onlara Aager Fogstep, dersin!”, diye büyük bir kinle hırlar..

Bu olaydan sonra Hırsızlar Lonca’sında adı anılmaya başlar. Kimse onunla uğraşmak istemez ama bir çok da düşman edinir. Düşmanları kendi loncasıyla da sınırlı kalmaz. Sürtüşme ve rekabetin bitmek bilmediği Drashan’da, tacirler, kaçakçılar, korsanlar, köpekler, büyücüler gibi birçok başka lonca daha vardır. Ancak Hırsızlar Loncasının en büyük rakibi Kesiciler Loncasıdır.

Kesicilerle hırsızlar arasındaki amansız mücadele, genelde ardında birçok ceset bırakır. Kendisine Aager Fogstep diyen gencin katılmasıyla bu sürtüşmenin boyutu da, cesetlerin sayısı da artar. Aager Fogstep birçok kesiciyi öbür dünyaya gönderir. Hepsinin en son gördüğü onun yüzü, duydukları en son şey de onun adıdır.

Kesiciler arasında özellikle bir tanesi Aager’in dengi ve ölümcül hasmı olur. Cılız, sıskası çıkmış, örümcek gibi bir kızdır bu. Kaba güç konusunda Aager’le başa çıkamasa da, kız ondan daha çevik ve onun soğuk ve mesafeli mizacının aksine, dişi bir hırçınlığa sahiptir. Çünkü Aager onun birçok arkadaşını öldürmüştür..

Bu kız Lilly Venom olarak tanınır.

Aager, birçok gece bu kızla gece damlarda karşılaşmış ve onunla dövüşmüştür. Onu iki defa bıçaklamış olmasına rağmen kız hayatta kalmayı başarmış ve kız da Aager’e küçük, ince bir çizik atarak adının neden Venom olduğunu ortaya koymuştur. Bu olaydan sonra Aager bir hafta ölümün pençesinde kıvranmış ve sadece Primrose’dan öğrendiği simya bilgisi onu kurtarmıştır.

✱ ✱ ✱

Yirmi yaşına geldiğinde, kız kardeşi hakkında bilgi almak için sorgulamak istediği, ancak bir türlü yalnız yakalayamadığı ve artık iyice yaşlanmış Madam’ın evi oldukça şüpheli koşullar altında yanar.

Garip, söndürülemez yangın, etraftaki evlere de sıçrar ve en sonunda kendi kendisini tükettiğinde, neredeyse üç düzine ev yanmış, aralarında Madam’ın kendisi ve çalıştırdığı birçok kızında olduğu ellisekiz kişi ölmüştür.

Bu olay, bir anda Aager’in psikolojisini tamamen yok eder. Kız kardeşini canlı bulma ihtimalinin artık kalmadığına inanarak kendi kendisini imha edeceği bir yola giriverir. Normalde almayacağı aptalca riskler almaya başlar. Tıpkı asla almayacağı ve yasaklı işleri almaya başladığı gibi.

Bunu fark eden loncadaki bazı düşmanları onu ortadan kaldırmak için bir plan yaparlar ve ona korsanlar şatosunda gerçekleştirecekleri bir iş teklifiyle gelirler.

Aager’in gözü dönmüştür. Artık hiçbir şey ona zevk vermediği gibi, herhangi bir şeyden zevk almak gibi bir niyeti de yoktur zira bunca yıl onun devam etmesi için itekleyen tek güç, bir gün küçük kız kardeşini bulmakken, bu hayali, yangınla beraber sönmüştür.

Diğer hırsızlarla beraber korsanların şatosuna giren Aager’in görevi bellidir; zulayı çalacak adamdan malı almak, sonra da diğerlerinin dikkat dağıtmak için oluşturacakları karmaşa esnasında zulayla beraber tüyecek ve belirlenen evde buluşacaktır.

Her şey planlandığı gibi gider. Hırsız, çaldığı zulayı Aager’e teslim eder ve diğer hırsızlarla kargaşa çıkarmak için belirlenen yere koşarak uzaklaşır… ancak kargaşa asla gerçekleşmez. Dahası, korsanlar olaydan haberdar edilmişlerdir ve bir anda üzerinde taşıdığı zulayla beraber, Aager kendisini etrafı sarılmış bulur.

Aager, neden Korsan Şatosunun, yasaklı işlere dahil edildiğini acı bir şekilde öğrenir. Drashan, Korsan Şatosundan idare edilir ve Drashan’da mutlak söz, bu şatoda yaşayan acımasız korsanlara aittir. Günlerce gördüğü işkence ve dayaktan sonra, bir sabah kendisini bağlı bir şekilde, toplanmış büyük kalabalığın ortasında duran idam sehpanın üzerinde ki giyotin ve celladın önünde bulur!

Ama Aager bu idamda yalnız değildir. Yanına baktığında, bu işi planlayıp onu çağıranların hepsi orada, onunla beraberdirler. “Ahmaklar..”, diye mırıldanır sessizce. ‘Benden öc almak istediniz ve bunun için korsanları mı kullanmaya çalıştınız, sizi gerizekalılar, korsanlar kimseye alet olmazlar..’, diye geçirir içinden.

Cellat onu kolundan tuttuğu gibi başını giyotine sokar. Aager’in yanındakilerden iç çekmeler ve ağlaşılar gelirken, Aager ‘bu dünyanın gördüğü son şey, benim korkmuş suratım olmayacak”, der ve yüzünde inatçı, inkarcı ve isyankar bir ifade belirir..

✱ ✱ ✱

Anlaşma kabul edildi şerif.. Gerçekte sizin küçük kasabanızla ilgilenmedik hiç, ama bazı şeylerin yazılı olması her zaman iyidir. Yanlış anlaşılmalara engel olur en azından.”, diye sırıtır, neredeyse iki metreye ulaşmış boyuyla etrafındaki herkesi cüce gibi gösteren korsan.

“Size tamamen katılıyorum Sayın Başkan Kördog!”, diye efendice cevap verir, kendisine ‘şerif’ diye hitap edilen adam.

Dev korsan, bir anda kendisi gibi dev bir kahkaha atar ve “Sayın Başkan haa?! Bunu çok sevdim..”, diye elindeki iri maşrapa gibi kupayı kaldırır ve başına diker. Onunla beraber olan odadaki herkes onu taklit ederek anlaşmayı mühürlemiş olurlar. Şerif de nazikçe kupasını kaldırır ve tadımlık birkaç yudum alır.

Drashan korsanlarıyla bir “Barış ve Ortak Saldırmazlık” anlaşması yapma fikri Serenity Home belediye başkanı Arthandos Yuleman’dan çıkmıştır. Bir ay kadar önce izcilerin, Serenity Irmağının boşaldığı Endless Sea’de, bazı tanımadık ancak muhtemel korsan gemilerinin dolandığı haberi gelmiş, bunun üzerine Yuleman, ‘onlar saldırmadan biz saldıralım’ mantığı ile kasaba şerifini Drashan’a, barış anlaşması yapması için göndermiştir. Gerçekte kimse korsanların bu anlaşmayı kabul edeceklerine inanmamıştır. Ancak Yuleman geçmişte olduğu gibi bu alanda ne denli kurnaz birisi olduğunu, şu sözleriyle göstermiş olacaktır; “Kabul edecekler çünkü tarihlerinde asla birileri onlarla ‘resmi’ bir anlaşma yapmadı. İstedikleri kadar kanunsuz olduklarını söylesinler, temelde kimse devamlı kaos, huzursuzluk ve hukuksuzluğu sevmez. Gençliğimizde hırçın olabiliriz, ancak yaşlandığımızda sessiz, sakin bir ortam ararız. Ve duyduğum kadarıyla başlarındaki azılı korsan, eskisi gibi genç biri değil artık ve eminim gördüğü onca hazinenin ona veremeyeceği tek tatmini biz onlara sunmuş olacağız: ‘resmi bir makam tarafından tanınmışlık’.. ve tabii, zaten yapmadıkları bir şeyi yapmamaya devam etmeleri için bizden yıllık haraç alacaklar. Dahası, yanlışlıkla da olsa, bizim doğu kıyılarımızı da korumuş olacaklar.. Evet, bu Arashkan’daki prenslerin pek de hoşlarına gitmeyecek ama onlar burada değiller ve korsanların saldırması halinde bizi koruyamayacaklarını da çok iyi biliyorlar..”

Şerifin gözleri, bulundukları şatonun yüksek pencerelerinden birine takılır ve istemsizce ayağa kalkar ve dışarıya bakar. Arkasından ‘Başkan’ Kördog ona son derece mutlu bir sesle, “Şerif, bu anlaşmayla bizleri pek de memnun ettiniz. Yıllık haracınız ödendiği müddetçe kimse sizin sahillerinize yaklaşamayacak.. Dile benden ne dilersen. Hazinemizde çok kıymetli parçalar var. Haremimizde de..”, diye gür bir kahkaha daha atar.

Şerif gözlerini kısmış hala camdan dışarıya bakmaktadır. Neden sonra bir eliyle camdan dışarıyı işaret eder ve “Onu..”, der.

Kördog şaşırmış bir halde ayağa kalkar, şerifin yanına gelir ve o da camdan aşağı bakar. Dışarıda, şatonun önünde büyük bir kalabalık toplanmış, bir idamın gerçekleşmesini seyretmektedirler. Kördog gözlerini kısar ve yanındaki adama bakar. “Neden? O adamı tanıyor musun?”, diye sorar.

Bara’baras Kördog devasa hacmiyle gerçekten etkili bir adamdır. Bütün iri ve medeniyet öksüzü davranışlarına rağmen, gerçekte çok kurnaz ve uyanık biridir ve şatonun denize bakan yamacı, ona göründüğü gibi muamele etmeye kalkan aptalların cesetleriyle doludur. Şerif cesetlerden habersizdir, ancak bu dev yarması adamın, Serenity Home’dan getirdiği anlaşmayı enine boyuna okuyup, nüansları anında yakaladığına müşahade etmiştir. Bara’baras oyun oynanacak biri değildir!

Şerif, yanında duran dev korsanın gözlerinin içine bakar ve “Daha önce hiç görmedim.”, der. Kördog ona inanmış gibi görünmez. “Hiç tanımadığın bir adamı neden idamdan kurtarasın ki?”

Şerif omuzlarını silker. “Onun kim olduğuyla ilgilenmiyorum. Kalitesiyle ilgileniyorum. Yanında duranların hepsi ya ağlıyor, yada ölümü ve yenilgiyi kabul etmiş durumdalar. Pes etmişler.. Onun yüzünde ise inkar var. Yolun sonuna gelmiş ve hala inat edip kafa tutuyor! Serenity Home sessiz, sakin bir kasabadır. Bizde bu türden insanlar yok. Benim bu adamın hırsına ihtiyacım var.”, der sakince.

Dev korsan bu açıklamayı çok beğenir. Eliyle bir işaret yapar ve kirli cübbeler içerisinde bir genç, bir anda yanında peyda olur. “Cellata haber ulaştır hemen; ona, o mahkumla daha işimin bitmediği söyle.. Onu bana getirsinler.”, diye emreder. Cübbeli gencin beti benzi atmış bir şekilde korsanın önünde eğilir ve “Emredersiniz efendim. Ya diğerleri?”, diye kekeler.

“Diğerleriyle ne yapılması gerektiğini cellat biliyor zaten..”, der umarsızca.

Cübbeli genç hemen pencerenin yanına koşar. Bir süre gözlerini kısarak konsantre olur ve eliyle cellata doğru bir büyü gönderir.

 

İDAMI SURDURUN, STOP.
GİYOTİNDEKİ ADAMI SAYIN KÖRDOG
SORGULANMASI İÇİN İSTİYOR, STOP.
DİĞERLERİNİ İDAM EDEBİLİRSİN, STOP.

 

Dev korsan, gür sesiyle kapıdaki adamlarına emirler yağdırmaya başlar; “Genci sıkıca bağlayıp bir kutuya kapatın. Sonra da rıhtıma, saygıdeğer şerifin geldiği gemiye yükleyin ve kaçmadığından da emin olun..”

✱ ✱ ✱

Kulak gıcırdatan bir sesle tahta kutunun çivilenmiş yanı açılır.

Şerif başını kutunun içine sokmaz. “Vakti geldi. Çıkabilirsin.”, demekle yetinir.

Kutunun içinden hafif bir hareketlenme sesi gelir, sonra içinden, lime lime olmuş kıyafetleri pislik içerisinde, saçı başı birbirine karışmış, her bir yanı daha yeni kabuk bağlamış yaralar, kırbaç yanıkları ve muhtemel işkence izleriyle kaplı olan genç bir adam yuvarlanarak çıkar. Gencin elleri, kolları, bacakları ve ağzı bağlıdır ama buna rağmen yerçekimini inkar edercesine, sadece beden ağırlığını kullanarak ayağa kalkar.. ve sessiz bir kinle önünde duran adama bakar.

Şerif belinden çıkardığı bir bıçağı ona doğru yavaşça atar ve genç adam bıçağı neredeyse dokunmadan yakalar. Seri bir hareketle önce ayak ve bacaklarını bağlayan ipleri, sonra da kolları ve ellerindekileri doğrar. En son ağzındakini, yolarcasına söküp atar ve bıçağı düz bir açıyla bırakır. Bıçak, sivri ucu yere saplanacak şekilde toprağa gömülür.

Gencin kendisini çözerken tercih ettiği sıralama şerifin dikkatinden kaçmaz ve bunu sessizce takdir eder. Gördüğü birçok aptalın, önce ağzını açmakla uğraştığına şahit olmuştur.. ‘Aptallar ve bir türlü kapalı tutamadıkları ağızları.. Güzeeel. Aptal değilsin. Ama akıllı mısın?’, diye geçirir içinden.

Bir süre şerif ve genç birbirlerini sessizce süzüp tartarlar. En sonunda genç, “Bunun için sana ne ödemem gerekiyor?”, diye sorar.

Şerif, gencin sorusunu da takdir eder zira ‘ben yapmadım’larla yada ‘kendisini açıklamakla’ vakit harcamamış, durumunun tam olarak farkında olan biri gibi konuşmuştur. Ama çok daha önemlisi, önünde duran genç, ‘borç’ duygusuna sahiptir.

Şerif omuzlarını silker. “Hiçbir şey.”, der sakince.

“Kimse Drashan korsanlarının elinden idamlık bir mahkumu ‘hiçbir şey’ için kurtarmaz.”,  diye hırlar genç adam.

Şerif gence bakar ve “Benim senden istediğim hiçbir şey yok, zira teknik olarak sen zaten ölüsün. Benim korsan adasında olmamın seninle uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Senin açından, imkansız koşulların bir araya gelmesi sonucunda ben oradaydım ve dahası, senin bana verilmeni isteyebilecek bir pozisyondaydım.. Bu koşulları tatmin edebilecek ve senin bana verebileceğin neyin var?”, diye sakince sorar.

Genç adam bu cevap karşısında biraz şaşırır. Cevap, hoşlanabileceğinden fazla çetrefillidir. Bu adamın Drashan’dan olmadığına o anda karar verir. Drashan’da ölüme susamış ahmaklar dışında kimse böyle cümleler kurmaz. Ölümüne susamış bir ahmağın, böyle cümleler kuracak kadar da vakti olmaz!

“Görebildiğim kadarıyla önünde iki seçenek var; Birincisi, kafana göre takılıp buradan ayrılman —ki Drashan’a asla geri dönmemen koşuluyla. İkincisi ise benimle Serenity Home kasabasına gelip sağ kolum olman —ki bu da, sana kasabanın güvenliği için eleman ve sorumluluklar, tamamen sana ait bir ev ve makul bir de maaş anlamına geliyor olacak. Serenity Home büyüyen bir kasaba ve artık bir şehir olması an meselesi. Şerif olarak ben kasabamın görünür güvenliği ile ilgileniyor olacağım, sen ise görünmeyen, potansiyel tehlikelere karşı ayık olacaksın. Hem kasabadaki görevliler, hem de kasabanın çevresindeki tepeler ve ormanlardaki izciler devamlı olarak sana rapor verecekler. Ben ve iki kişi dışında senin gerçekte ne iş yaptığını bilen başka kimse olmayacak. Dolayısıyla edindiğin başarılar seni meşhur etmeyecek. Bu oldukça büyük sorumluluk gerektiren bir pozisyon.”, diye sakince açıklar şerif.

“Sen hiç tanımadığın idamlık mahkumlara böyle sorumluluk gerektiren pozisyonları mı önerirsin?”, diye turşu gibi bir surat ifadesiyle sorar genç adam.

“Hayır.”, der önünde duran adam. “Sen ilksin!”

Sonra derin bir nefes alır ve kıt öğrencisine bariz olan bir şeyi anlatmaya çalışan öğretmen havasıyla, “Hayatta birisini gerçekten tanıyabileceğin pek az olay vardır ve bu olayları yaşarken de nadiren tanımak istediğin kişiyle beraber olursun. Bunun en uç noktalarından biri, bir savaş alanı, diğeri ise bir idam sehpasıdır. Benim karanlık işlerden anlayan rastgele birine ihtiyacım yok. Sevmediklerini arkadan vuran yada satanlara da. O kalibrede olanların hepsi o gün idam edildiler. Hakkında edinebildiğim sınırlı bilgilere göre sana verilen görevleri her zaman eksiksiz tamamlayan biriymişsin ama hoşlanabileceğimden biraz fazla acımasız bir şöhretin var. Bununla beraber, asla keyfi cinayet işlememişsin.. Bana vazgeçmeyen, verilen görevi yapıp yapmadığını anlamak için peşinden takip etmek zorunda kalmayacağım ve farkında olmasada onuru olan biri lazım. O da sensin.”, der şerif ve atına doğru yürümeye başlar.

Atına ulaştığında kendini semerine çeker ve arkasını dönmeden hemen ileride duran, çoktan semerlenmiş diğer atı işaret ederek “Seçim senin. Her halükarda at sende kalacak. Semerde eşyalarından geriye kalanlar duruyor —Kördog’un nezaketi.. Korkarım eski bir şömine demiri dışında pek bir şey bırakmamışlar. Bunun dışında elf örgüsü, su geçirmez bir battaniye ve bir hafta yetecek kadar da yiyecek var.”, der, genç adama atını döndürür ve manalı bir şekilde geldikleri Endless Sea ve Drashan’ı ima ederek işaret eder, “Arkada neyi bıraktığını ve seni neyin beklediğini biliyorsun..”, der. Sonra da gidecekleri, Serenity Home kasabası istikametini gösterir. “Önünde ise bir fırsat var.. pek az insanın elde edebileceği türden bir fırsat; yeni, temiz bir sayfa.. sicilsiz bir başlangıç. Ama benimle gelmeye karar verir ve gümüş takımlarım ortadan kaybolursa, seni hapse kendi ellerimle tıkarım!”, der ve atını tekrar döndürüp mahmuzlar.

Birkaç dakika sonra şerif arkasından bir atlının yaklaştığını duyar. Gelen atlının suratında ekşi bir ifade vardır. “Beni tercih etme sebeplerini, seni heyecanlandırdığı kadar ilgi çekici bulmasam da, yine de anlayabilirim. Ama sekiz gün daracık bir kutuya tıkılmam gerekiyor muydu?”

“Bugüne kadar kimse Bara’baras Kördog’un idamlarından kurtulabilmiş değil. Seni bana vererek zaten zedelemiş olduğu şöhretini daha fazla riske atamazdı. Kimsenin seni görmemesi gerekiyordu.”, diye cevap verir şerif. Sonra omuzlarını silker ve “Alternatifi çapaya bağlanmandı..”, diye ekler ve atının semer çantasından çıkardığı bir bohçayı ona doğru atar.

“Akşam olmadan kamp kurarız. Sende yıkanırsın. Kokuyorsun. Ve rüzgar arkamızdan bile esmiyor!”, der şerif.

Genç adamın yüzü kararır. Buna söyleyeceği birçok şey vardır ama şerif devam eder; “Bohçada sabun ve tapınak bekçilerimizin hazırladığı bir merhem var. Yaralarını hemen iyileştirmez ama acını dindirir, iltihaplanmaları engeller ve kabuk bağlamış yaralarının kaşıntılarını tahammül edilir hale getirir.”

Bu sözler üzerine Aager ister istemez perspektifini biraz olsun değiştirmek zorunda kalır. Bugüne kadar kimse ona bedava çamur bile vermemiştir.

Uzun bir süre şerif ve hırsız sessizlik içerisinde atlarını sürerler. Neden sonra genç, “Eee.. sana ne diye hitab edeceğim?”, diye sorar.

“Şerif!..”, diye cevap verir adam.

Genç adam yüzünü göğe kaldırıp gözlerini yuvarlar..

“Peki ben sana ne diye hitab edeceğim?”, diye sorar şerif.

Genç adam bir an ‘Hırsız..’, diyesi gelir ancak bu ukalalığı kendisine yakıştıramaz.

“Aager.. Aager Fogstep.”, der kısaca, sonra sessizce ekler, “Ve senin gümüş takımın yok çünkü olsaydı bunu bana söylemezdin..”

Şerif bu cevaba gülümser ve ‘Evet, kesinlikle aptal değil.’, diye geçirir içinden. Sonra, “Aager Fogstep…”, der sesli bir şekilde. “Aager Farstep’le bir akrabalığın yoktur sanırım. Kendisi oldukça dindar bir tapınak muhafızıydı..”

✱ ✱ ✱

İlk cinayetimi de o zaman işledim. Sanırım yedi yaşındaydım. Adamın kim olduğunu hatırlamıyorum. Ama adamın gözüne soktuğum kanlı şömine demirini çok iyi hatırlıyorum. …”

Aager durur ve Inshala’ya bakar. Kız, sıskası çıkmış bacaklarını göğsüne çekmiş, battaniyenin altında küçük bir topak oluşturmuş halde Aager’e bakmaktadır. Ellerini ağzına götürmüş ve yanaklarından süzülen iri taneli yaşlarla taş kesilmişçesine kıpırdamadan öylece ona bakmaktadır. ..

Aager, daha bir tabureye zorlukla çıkabildiği an ile günlerce bir gemide, çivilerle mühürlenmiş bir kutunun içinde Drashan’dan kaçırıldığı ana kadar yaşadığı bütün zorlukları, acıları ve her anını ölüm korkusuyla geçirdiği yirmi yılını neredeyse nekrotik bir şekilde zihninden geçirir. Annesi ve sorumluluğunu ona bıraktığı küçük kız kardeşi aklına gelir. Sevgili kız kardeşi.. Sorumluluğu ona bırakılmış ve o, onu kaybetmişti..

Aager bunların ayrıntılarını, dolu gözlerle büyülenmiş gibi onu, fokurdayan bir fırtınanın ardından seyreden kıza anlatmak niyetinde değildir.

Daha değil..

Ama sorumluluğu altına almaya karar verdiği bu eşsiz kızı kaybetmeye de hiç niyeti yoktur.

(devamı için bkz. Hikaye: Day One)


Aager Fogstep, Serenity Home kasabasına yerleşir ve Şerif Standorin’i yalancı çıkarmaz. Aldığı ilk maaşla da ona bir gümüş takım hediye eder.

 

book 01 books dungeons and dragons karakter analizi komedi modül Ruins of Themalsar serenity home

Pis İş

Pis İş

Timeline:

Grubun, Themalsar harabelerine girmiş olmaları üzerinden kısa bir zaman geçmiştir. Bu hikaye, Merisoul Xyrotwu, Darly Dor ve Lorna Feymist ile karşılaşmalarından kısa bir süre sonra gerçekleşmektedir.

 

 

Neredeyse herkes, uzun ve kanlı bir savaştan sonra yorgun, kirli, kan ve ter içerisinde, oldukları yere çökmüştür. Buna istisna oluşturan iki kişi ortalıkta dolaşmaktadır.

Lady Magella teker teker bir yandan herkesin aldıkları yaraları temizleyip sararken, bir yandan da onları dikkatsizliklerinden dolayı azarlamaktadır.

Diğer istisna ise Aager’dir. Elinde kanlı bir bıçakla, yerde yatan cesetlerin öldüklerinden emin olmaktadır!

Udoorin, Aager’e yüzü buruşuk bir ifadeyle, “Lütfen keser misin şunu?! Öldüler işte!”, diye oldukça sesli bir şekilde homurdanır.

“Lütfen sen de öldürürken düşmanı dörtten daha az parçaya ayırır mısın? Şuna bak! Kafasını kesmişsin, göğsünü yarmışsın, yaratığın bir eli, bir kolu, bir bacağı ve bir de ayağı eksik!”, diye hırlar Aager.

Udoorin, arkada oturmuş grubun diğer üyelerinden birine doğru hızlı bir bakış atar, yüzü kızarır ve Aager’e diklenme hatasında bulunur; “Vurdum ve ölmedi. Ne yapsaydım yani? Beni geçip arkadakilere zarar vermesine izin mi verseydim?”, diye kendisini biraz fazla cesurca savunur.

Aager istifini hiç bozmaz, ancak önündeki son cesetle işini bitirdikten sonra Udoorin’e döner. “Yaratığın başını kesip göğsünü yardıktan sonra geri kalan parçalarının seni aşıp da arkadakilere nasıl zarar verebileceğini düşünemiyorum. Deniyorum ama bunun olası olduğu bir senaryo bir türlü gelmiyor aklıma”, der soğuk bir sırıtışla. Ve sonra acımasızca ekler, “..ama herkesin hafızasında kalıcı travmalar bıraktığına eminim.”

Udoorin’in yüzü kararır. “Herkesin tarzı farklıdır!”, diye kendisini savunmakta ısrar eder.

Aager işaret parmağı ile yerdeki ‘bütün’ olan cesetlerden birini gösterir; “Moira; boğazda bir inçlik, kılıçla yapılmış kesik! Tertemiz.” Bir başka bütün cesetlerden birine işaret eder; “Alnında bir delik. Laila. Tek atış. Beyin fonksiyonlarını anında bitirmiş. Temiz.”. Ardından kalan diğer cesetlere işaret ederek; “Bremorel; kalbe isabet etmiş bir kılıç. iki buçuk inç derinliğinde. Yanık delikler, Gnine. Arkadan, böbreğe isabet etmiş bir darbe, Darly. Kafatasının arkasındaki soğancığa atılmış bir çizik, ben. Yarım inç..” Sonra tekrar aynı cesetleri göstererek; “Temiz, temiz, temiz, temiz!”

Gözlerini kısarak Udoorin’e feci bir bakış atar, “Ortada eli, kolu, bacağı ya da başı eksik en az yedi ayrı ceset var. En az diyorum çünkü parçaları kafamda bir araya getirdiğimde, artan parçalar var!.. Eksiği anlarımda, ARTMASI NEDİR?!

“Sen ve o salak kız.. Bir tane bile temiz iş çıkartamamışsınız.”

Udoorin, profesyonelce yapılmış bu teknik analiz karşısında yüzü biraz daha kararır. Ama Aager’in son sözleri, gözlerinin kısılmasına ve topuklarından ensesine kadar bir hiddetin yükselmesine sebep olur.

“Hangi kız dedin?”, diye fısıldar soğuk bir şekilde.

Aager, Udoorin’in hiddeti karşısında oralı bile olmaz. Yerde yan yana yatan üç cesedi gösterir. “Şuna bak. Apış arasından saç hizasına kadar tek, bir yardalık otopsi açılımı.. EVET YARDA DEDİM! Üçü de aynı. Apış arasından saç hizasına. Hepsi de aşağıdan yukarı doğru. Bu ne anlama geliyor biliyor musun?”

“Hepsinin aynı şekilde öldüğü?”, diye burnundan solur Udoorin.

“Aferim. Eminim baban, senin bu gözlem yeteneğinle gurur duyardı!”, der Aager büyük bir hiciv gösterisiyle.

Udoorin’in yüzü iyice kararır.

“Ben sana söyleyeyim görmemekte ısrar ettiğin şeyi; hepsinin, AMA HEPSİNİN, ölmeden önce ilk ve son hissettikleri şey, ilk kesilen yerleriydi!”, der Aager ekşi bir şey yemiş gibi dudaklarını bükerek.

Udoorin bir an Aager’in ne demek istediğini anlamaya çalışır. Sonra birden “Ooooooof!”, diye ayılır. Yüzünde, sanki kendi canı yanmışcasına bir ifade oluşur ve doğal koruma içgüdüsüyle iki eliyle de önünü kapatır.

“İşin kötü yanı, üç cesette de aynı yara izleri mevcut. Belli ki kızın bildiği tek saldırı tekniği bu.”

Udoorin defansif bir şekilde, “Olabilir. Ama etkili olduğu kesin.”, der. Sesinde saklayamadığı bir gurur vardır. Udoorin’in sesindeki bu ayrıntı Aager’in dikkatinden kaçmaz; “Olm sen salaksın!”, der ve acımasızca ekler, “Kız mızrak mı kullanıyor, süpürge mi, belli değil!” ve Udoorin’in itiraz etmesine fırsat vermeden Aager konuyu kapatır; “Görüyorum ki bana laf yetiştirecek kadar enerjin var.. Güzeeeel.. O zaman gel ve eserlerinizi toplamama yardım et. Burada dinleneceksek, bu cesetlerin buradan gitmeleri gerekiyor.”

Udoorin, Aager’e pis bakışlar atarken Aager ise ona yakıcı bir sırıtışla karşılık verir, “Sen başları, elleri, kolları, bacakları, ayakları ve hazır başlamışken, kızın geride bırakıp, kaldırma zahmetinde de bulunmadığı kadavraları toplarsın. Gerisini ben hallederim.”

book 01 books dungeons and dragons duygusal karakter analizi modül Ruins of Themalsar serenity home tarihçe The Chase Whispers; A Cabal

“Sen iyi biri değilsin!”

“Sen iyi biri değilsin!”

Timeline:

Serenity Home saldırısından iki hafta kadar sonra ormandaki ilk karşılaşmalarıyla Aager – Inshala arasındaki, çoğunlukla “Sen iyi biri değilsin.” lerle sınırlı olan garip, ikilemlerle dolu ve birinin diğerini öldürmeye çalışması ile bitmesi muhtemel bir ilişkinin, bir şekilde başka bir istikamette gelişmesini anlatan bir hikaye.

Normalde hiçbir şart altında kendi iç dünyasını dışa vurmayan bu sessiz, tehlikeli, pragmatik ve genelde ölümcül anlamda da duygusuz biri olan Aager’in bakış açısından kendi iç dünyasında gerçekleşen, Aager’i oynatan kişi tarafından kaleme alınmış, bir iç hesaplaşmadır.

 

 

Sen iyi biri değilsin..

Bir ünlem değil bir tespitti sadece, ama bu dört kelime Aager’in beyninde çınlayıp duruyordu. Hiç de parlak olmayan geçmişinde bir çok hakarete maruz kalmışken bu basit cümleyi niçin aklından çıkaramıyordu ki?

Üstelik iyi olmak gibi bir çabası da yoktu genç hırsızın – mecbur kalmış ve bu mecburiyetler çerçevesinde de seçimler yapmıştı. Kısaca yalnız başına hayatta kalmanın kurallarını olabildiğince uygulamış biriydi.

Şerif ile arasındaki bağın kurulduğu o olaya kadar da yalnızdı. Hoş, daha sonra da bir çevresi olmamıştı – Şerif ile “karşılıklı bir anlayış” noktasına varmış olsa da, iş daha çok Aager’in pek de üzerinden atamadığı borçluluk hissine bağlıydı.

 

“Sen iyi biri değilsin…”

 

İlk olarak bu sözleri duyduğu an canlandı gözünde. Gergin bir savaş akabinde yapılan sonuç analizi sırasında bu komik saçlı, neredeyse ürkütücü seviyede vahşi kızın ağzından, garip bir şekilde masumane dökülen cümle.

O sırada çok önemsememişti Aager, belki de “kendisinden daha kötü” birilerinin ortalıktaki varlığı bu sözlerin etkisini gizlemişti, kim bilir? Tekrarlandıkça daha çok rahatsız etmeye başlamıştı. Bağıra bağıra söylenen bir cümle değildi.

Neredeyse fısıldarcasına.

İtham bile barındırmadan, sözün sahibinin parçası olduğu doğanın içinden sızarak, saklanılmaz yakıcı etkisini gösteren ince bir lav sızıntısı gibi içini dağlamaya başlamıştı, bu sözcükler.

Kendisi de biliyordu zaten, “iyi” biri olmadığını. Ama şu ana dek bundan sıkılmamıştı. Sonuçta “iyi biri olmamak” ile “kötü biri olmak” arasında önemli bir fark vardı. Peki, neden bunca yıl sonra bu söyleme karşı bir tez oluşturmak isteği duyuyordu içinde?

 

“Sen iyi bir değilsin…”

 

Hah!

Büyüdüğü asosyal cehaletin içinde yapayalnız kalmasın diye, Laila ile Bremorel’i – izci kuzenleri – onunla konuşmaya iten kendisi değil miydi, oysa? Hem de rahatsız olmasın diye kendini öne çıkarmadan (malum, iyi bir değildi ya kendisi!) yapmıştı bunu.

Ama o fazla zeki ve fazla sessiz iblis tohumunun gereksiz burnunu sokmaları olmasa. Hele bir de o 15 yaşına yeni gelmiş şehirdeki yeni yetmelerin dalga geçmek için vasatlaştırdığı yakıştırmayı kendi için kullanması..

“Aager, Inshala’yı seeeviiiyoooor… Hahaha…”

Suratı asıldı. Yok, daha neler!

Tamam, ciddi bir sorumluluk paylaşımı olmuştu Themalsar’ın hikâyesini sonlandırırken ama bu öyle ulu orta oluşacak, hele sokağa pis su döker gibi ağızdan dökülecek bir şey değildi ki!

Belki Inshala’nın hocasını kaybetmesinden sonra yaşadığı yalnızlık duygusu bir sempati, ardından bu yalnızlığın pençesinde debelenmek yerine, tek başına bir intikam yolculuğuna çıkması da bir takdir ve biraz da hayranlık oluşturmuş olabilirdi miydi kendisinde? Ama “sevgi” kuvvetli ve Aager’in pek de manasını çözebildiği bir sözcük değildi.

Kendisinin zeki biri olduğunu biliyordu. Sebep ve sonuç ilişkileri olmayan senaryolardan haz etmez, inandırıcılığını sorgulardı genç hırsız. Böyle bir hayat düsturu içinde bu tarz duygusal salınımlara da alışık değildi nihayetinde. Bu yüzden Laila ile girdiği yüzük tartışmasında mantığını anlatmaya çalışmıştı. Ama kendi açısından son derece mantıklı olan tezlerini dile getirirken, arkasından gene o fısıltıyı duymuştu;

 

“Sen iyi biri değilsin…”

 

Kasten öfke yansıtmaya çalıştığı zamanlar hariç duygularını kolay kolay teşhir eden biri değildi. Ama o tartışmada, bu fısıltı çok farklı hissettirmişti kendisini. Kafasının içinde demir dövülür gibi yankılanmıştı

“… iyi biri… iyi biri… iyi biri…”

Yüzü kızarmış mıydı acaba? Komik bir şekilde bunu düşünmüştü o an. Yüzük ve kullanım amacı, tartışmanın temeli bulamaca dönmüştü aklında. O an, o çok güvendiği sebep-sonuç zincirleri kırılıvermişti. Birden, içindeki yüzüğe karşı hissettiği istek de uçup gitmişti sanki. Anlatmaktan bıkmıştı mantığını Laila’ya ve bu sebeple de “Al madem öyle, ben istemiyorum” deyip, aslında hiç de fıtratında olmayan çocukça bir tavırla çekilmişti münakaşadan.

Anlatmak istediği kişi, daha doğrusu anlamasını istediği kişi – tartışmanın hedef noktası – bir anda kaymıştı çünkü bu, garip şekilde, içini sızlatan cümle ile..

 

“Sen iyi bir değilsin…”

 

Grubun arkasındaki yerini de bu yüzden terk ederek Inshala’ya yaklaşmaya çalışmıştı. Mantığını görmesini istiyordu. Yaptığının iyiyle kötüyle bir alakası yoktu. Herkesten çok Inshala’nın anlaması gerekliydi bunu, çünkü doğada da “iyi” ve “kötü” kavramı insanlardan farklı çalışmıyordu nihayetinde.

O anlamalıydı, bunu..

Ama Inshala, önce adımlarını hızlandırmış, sonra ise o çok sevdiği sinir bozucu sivri dişli kaplan kılığına bürünüp grubun önüne doğru kaçmıştı. Onca yaratıktan ve kötülükten kaçmayan druid, Aager’in konuşma çabasından kaçmak için oldukça seri davranmıştı.

Başı hafif önde, kendi içinde pek de hoşlanmadığı noktaları fark etmenin verdiği huzursuzlukla, yıkılmış tapınağın çorak arazisine çıkmıştı Aager, grupla birlikte. Bu huzursuzluk, kabul etse de etmese de, o kedi gibi parlak gözlerin bakışından ve yaşına göre daha olgunlaşmamış dudakların arasından dökülen sözcüklerden kaynaklanıyordu.

O sözlerin, başkasının ağzından çıktığında aynı etkiyi yapmama sebebi ise çocuksu bir yarı iblisin öylesine ortalığa döktüğü, küçümseyici bir dalga geçme tekerlemesinin nakaratında gizliydi;

“Aager, Inshala’yı seeeviiiyoooor… Hahaha…”

Doğudan yeni yeni yükselen sabah güneşinin ışığında, bu göz kamaştırıcı farkındalık uyandı Aager’in beyninde. Bir an daha önce fark etmemesine şaşırdı. Sonra, hafif eğri bir gülümsemeyle kabullenme sürecini başlattı aklında. Bir fırsatını bulup, konuşması gerekiyordu anlaşılan. Bu düşünce ile boğuşurken, Inshala’nın sesini duydu…

“Önce yapmam gereken bir şey var…”

– Nezih Dolmacı

 

(Bu hikaye, EXIT ile aynı anda gerçekleşir ve hemen sornasında da “Yapmam gereken bir şey var..” hikayesi gerçekleşir..)