Showing: 1 - 4 of 4 RESULTS
dungeons and dragons modül the plot thickens Whispers; A Cabal

Çok Uzaklardaki Gullem

Çok Uzaklardaki Gullem

Timeline:

Adalar Krallığında ürkütücü bir sesizlik hakimdir.

Elf’ler, Dwarf’lar, İnsanlar, Gnome’lar ve adı geçmeyen diğer bütün ırkların hepsi sanki nefeslerini tutmuş, ölüm ve felaketin ön habercisi olan bu sessizliği dinlemektedir.. zira sessizlik sonrası gelecek fırtınanın adı bellidir.

Bir araya gelip hazırlık yapma zamanı gelmiştir.. yada bunun için biraz geç kalınmış da olabilir çünkü ‘düşman’ çoktan harekete geçmiş durumdadır. Bunun ilk göstergesi, gerçekte Büyük Arashkan Şehrinin, hemen sonrasında da kadim elf şehri Bari Na-ammen ve High Woods’un yok olması değildir. Bu iki ‘cinayet’in kendileri başlı başına hayret verici ve kahredici olsa da, en nihayetinde ve ‘büyük plan’ açısından iyimser bir şekilde sadece birer dip nottan ibarettirler.

Kötümser olarak ifade etmek gerekirse;

Bu bir başlangıçtır..

 

Sonun başlangıcı.

 

Ve uzaklarda bir yerde, unutulmuş binlerce yıldır bütün bunları ‘keyifsizce’ bir şekilde, Büyük Kuzey Tundralarının en ücra batı köşesindeki muazzam şatosundan seyreden Gullem bulunmaktadır..

Bu hikayenin ne zaman yer aldığı kati olarak bilinmemektedir.

Ancak kronolojik olarak;
A Demon’s Plan (Part Four) – All End.
ile
The Fog, The Path, And The Door.
Knock, More, And Ascend.
,
arasında bir zamanda gerçekleşmiş olması muhtemeldir.

 

Kapkara bulutların arasında, kızıl yıldırımlar vahşice çatallanarak harlamaktadır. Kara bulutların altında ise belki bir zamanlar koyu mor olan, ancak artık grinin ürkütücü tonlarıyla kirli pas renklerinin karıştığı devasa, demir bir şato bulunmaktadır ve şatonun büyüklüğü, ancak ‘göz alabildiğince’ ifadesi kullanılarak tarif edilebilirdi. Şatonun muhtelif yerlerinden, rastgele serpilmiş izlenimi veren ve daha çok kanlı birer mızrağı andıran sivri kuleleri ise, gökyüzünü kaplayan kirli bulutların arasında kaybolmuştur. Şatonun devasa, girintili kapısı dışında bir başka girişi görülmediği gibi, ana kulesinin kara bulutlara yakın bir noktasındaki tek delik dışında da herhangi bir penceresi yoktur. Bu pencereden ise, dışarı kızıl-sarı bir ışık süzülmektedir. Gecenin karanlığında duyulan sesler, şatodan gelen çığlıklar, vahşi havlamalar ve ne olduğunu kimsenin bilmek istemediği seslerden ibarettir..

Burası yaşlı, mel’un ve şer kelimelerinin gerçek sahibi olan lanetli Gullem’in şatosudur ve buraya canlılar ayak basmazlar. Ama cansız bir çok şey buradan sürüler ve tümenler halinde ayrılır ve güneye, Demon Wall adı verilen, insanların, elf’lerin ve dwarf’ların korumaya çalıştığı İblis Duvarına doğru yollanırlar.

Şatonun ana kulesinin tepesindeki, kızıl-sarı kötürüm bir ışıkla aydınlanan kemerli pencerede bir gölge belirir. Uzun, sıska ve uğursuz bir gölgedir bu.

Gölge, bıkkın, isteksiz ve kataraktlı gözlerle güneyi süzer. Güneyde, demir şatonun iki buçuk üç günlük mesafesinde Demon Gates/İblis Kapıları vardır. İblis Kapılarının ilerisinde ise uçsuz bucaksız, yarıklar ve çatlaklarla dolu, keskin kayalar ve zehirli gazlarla hayata dair hiçbir şeyin yaşamasına imkan vermeyen Fiend Pits/İblis Çorakları, onun da ilerisinde, yüksek uçurumların altında, Demon’s End/Sonsuz İblis vadisi bulunmaktadır. Bu vadide bir zamanlar belki bir medeniyet var olmuş olsa da, söz konusu medeniyetlerden geriye kalan şeyler sadece yüzlerce, daha gerçekçi bir tahminde bulunmak gerekirse, binlerce yıl önce yıkılıp talan edilmiş harabelerden ibarettir ve bu harabeler ise artık, adı konulmamış on binlerce yaratığa ev sahipliği yapmaktadır. Bu vadinin sonunda ise, Gullem’in görüyormuş gibi baktığı Demon Wall/İblis Duvarı durmaktadır ve yaşlı, uğursuz adamın keyifsizliğinin kaynağı da bu duvardır..

..son, yüzlerce, unutulmuş ve umutsuz yıldır!

 

“Bıktım..”, diye kendi kendine mırıldanır yaşlı adam yılgın bir sesle. “Ama ölümlüler bıkmadılar bir türlü..”

Melanet adamın arkasından bir inleme sesi gelir.

“Sen hala yaşıyor musun?”, diye arkasını dönmeden sorar Gullem.

“Ce.. cehennemde yanacaksın..”, der inleyen sesin sahibi anca duyulur bir fısıltıyla.

“Hayır, evlat. Ben cehennemin ta kendisiyim.. Hiç merak etmiyor musun ailene ne oldu, yada şehrin güvende mi, diye? Ben olsam merak ederdim..”, diye kendince kıkırdar lanetli adam.

“Onları.. bir gün göreceğim.. Ama seni bekleyen.. hiç kimsen yok..”, diye bitik bir şekilde hırıldar sesin sahibi.

“Benim kimseye ihtiyacım yok. Asla da olmadı..”, diye çirkefçe cevap verir Gullem. “Ve sana bak. Bütün sevenlerine rağmen buradasın. Aslına bakılırsa, sevdiklerinden ötürü buradasın..”

“Bu.. dünya nasıl biterse bitsin.. seni bekleyen son aynı.. İblisler def edildiğinde.. senin de sonun gelmiş olacak. İblisler bu dünyayı.. ele geçirseler de.. senin sonun.. yine gelmiş olacak.. çünkü efendilerinin.. seninle de işleri bitmiş olacak..”, diye zorlukla fısıldar ses. “En nihayetinde sen.. insanlığını ve insanları satmış bir.. hainsin.. Ve kimse bir haini sevmez.. ve ona güvenmez.. Bu dünya ile işleri.. bittiğinde, senin de defterini dürecek ve ipini kesecekler.. ve seni hayatta tutan güç her ne ise, o da son bulacak..”

Gullem arkasından gelen sese döner.

Yüzünde çirkin bir ifadeyle, kızıl-sarı kötürüm ışıkla aydınlanmış demir kulesinin devasa zindanında, karanlıkta kaybolmuş tavandan sarkan bir zincire tutturulmuş havada asılı duran dikenli kafesin içindeki erimiş tutsağına bakar..

..ve yüzündeki çirkin ifade yerini tamamen çirkef bir ifadeye bırakır.

Gullem bir omzunu silker ve pis bir kahkaha atar.

“Ama sen bunların hiç birisini göremeyeceksin..”

Demir dikenli kafesin içindeki bi deri bi kemik kalmış tutsak acı bir şekilde ‘hıh’lar.

“Verebildiğin.. en iyi cevap buysa.. bahsettiğim sonu.. zaten sende biliyorsun.. Sadece.. duymak istemiyorsun.. o kadar..”

Gullem bir elini pençe yapar ve kötürüm, kızıl-mor yıldırımlar kafesi ve içindekini vurur.

Kafesten acı içerisinde inleyen sesler yükselir..

..ama çığlık gelmez.

Dakikalar boyunca melanet yaşlı, demir dikenli kafesi, ve içindeki tutsağını kaynatır.. Kan ter içerisinde yıldırımları kestiğinde, kafesin demirleri kor halinde harlanmış, içindeki ‘şey’ ise yarı yanmış bir şekilde tütmektedir.

“Belki bu cevap daha çok hoşuna gitmiştir.”, diye horlayan bir sesle mırıldanır lanet Gullem ve tekrar tutsağına ve demir kafese arkasını döner ve kulenin penceresinden dışarıyı, İblis Duvarını seyretmeye başlar.

Aradan ne kadar süre geçer bilinmez. Bununda gerçekte çok da bir önemi yoktur.

“Teşekkür.. ederim..”, diye inleyerek gelir tüten ses.

Gullem nefret dolu bir ifadeyle başını kafese çevirir.

“Be.. Beni her.. yakışında.. günahlarımdan da.. arındırmış oluyorsun..”

 

Gullem demir dikenli ve paslı kafesin içindeki yarı kömür olmuş ‘şey’i oracıkta öldürmeyi düşünür. Ölümün eşiğine getirdiği ‘şey’den istediği bilgilere ihtiyacı olmamış olsa, onun buraya getirtilmesi için verdiği emeğe de, planlara da gerek kalmış olmaz, onu öldürüldüğü yerde bırakması yeterli olmuş olurdu.. Yada özellikle acı çekmesini istiyor idiyse, onu aşağıda, yerin çok derinliklerindeki zindanlarından birine tıkar, ve beyin emici iblislerine yedirmiş olurdu çoktan. Ama Gullem’in bilgiye ihtiyacı vardır ve tutsağında o bilgilerin var olduğundan da emindir. Sorun, onun cinsinin kati inançları vardır ve kırılmaları da oldukça zordur.

“Sorun değil, sorun değil..”, diye söylenir içinden habis Gullem. “Burada çok uzun bir süre kalacaksın.. Çooook uzun bir süre.. Seni ve inançlarını kırıncaya kadar.. Dünya da bir çok şey değişebilir, ama senin için bu gerçek değişmeyecek..”

 

Yaşlı melun adamın odasının kapısı tıklanır ve içeri, pıhtılaşmış kan kırmızısı cüppeler içerisinde bir ‘şey’ girer. Giren şey her ne ise, ancak genel hatlarıyla bir insanı andırmaktadır ancak sırtında koca bir kamburu, ayaklarından birisinde yenmiş, pırtık bir çizme, diğerinde ise öküz toynağı bulunmaktadır. Yaratık içeri girer ve kapüşonunun içinde olması gereken yüz yerine sadece karanlık bir boşlukla, kıpırdamadan Gullem’e bakar.

“Ne var?”, diye hırıldar yaşlı adam.

Ve sanki adamın emri, yaratığı canlandırmış gibi hareketlenir ve garip, yankılı, derinlerden gelen, bir hortlak ulumasını çağrıştıran, ve herhangi bir vurgu yada duygu içermeyen bir sesle konuşur.

 

“Geldi.”

 

Yaşlı adam tiksintiyle yaratığa bakar.

“Söyle geliyorum.”, der kısaca ve odasının köşesinde duran bir sandığa doğru yönelir.

Yaratık, kendisine verilen emri duyup duymadığına dair herhangi bir tepki göstermez. Bir anlığına yerinde kıpırdamadan durur, sonra sektiren adımlarla ‘tok’, ‘tok’, ‘tok’, diye toynağının yankılarıyla geldiği gibi çıkar odadan.

“Lanet Renfield’ler..”, diye neredeyse tükürür Gullem ve sandığı açar. Yaşlı, mel’un adam bir süre sandıktaki eşyaları süzer, sonra uzanıp, çarpık bir asa, kömür karası bir çubuk, iki yüzük, bir madalyon, ve ne oldukları anlaşılamayan bir-iki eşya daha alır ve sandığın kapağını kapatır.

Kapıya yönelmeden önce madalyonu boynuna geçirir, yüzükleri takar ve diğer eşyaları kirli cübbesinin muhtelif yerlerine saklar, kömür karası çubuğu da kemer niyetine kullandığı altın ve gümüş simli sicime sokuşturur sonra bir elinde asası olduğu halde kendisi de odasından ayrılır.

 

gullem-01

Yaşlı Gullem tam kapısını kapatacakken demir dikenli kafese, ve içinde hala tütmekte olan bitmiş tutsağına bakar.

“Benim canımı sıkmayı başardın. Sırf bundan dolayı, duvarı yıktığımda Korduba’s Watch’ı kuşatacağım, ama almak için özel çaba sarf etmeyeceğim. Ana ordularımla önce senin şehrine gideceğim ve ilk katliamımı orada yapacağım.. Bunu da senin ailenle başlayarak kutlayacağım. Bunun için sana tarih bile verebilirim. Ama bilmemen daha iyi. Merak kediyi öldürmüş derler. Seni öldürmeyecek ama delirmen için kâfi gelecek.. Herkesin bir kırılma noktası vardır. Bu da seninkisi olacak..”

✱ ✱ ✱

Face!..”, diye saygısızlığın ancak kıyısında denebilecek bir tonla hırıldar mel’un Gullem, devasa, loş ve boş salona indiğinde. “Hangi rüzgar attı seni buraya? Gelebilmen için harcamak zorunda kaldığımız büyü gücü ile yarım düzine iblis müfrezesi çekebilirdik cehennemden.”

Kardax’Trakxa “The Face”, ölümcül bir sükûnetle yaşlı adamın salona girişini seyreder. Aradan geçen onca yüz yıldan sonra yaşlı bunağın hala yanına bir güç asası, kendince kendisini koruyabileceğini sandığı bi düzine oyuncakları ve sihirli çubuğu ile gelmiş olmasına hem şaşırır, hem de bu durumu komik bulur.

Şaşırması, beceriksiz adamın her geldiğinde oyuncaklarıyla gelme noktasında gösterdiği azminden kaynaklanmaktadır. Ahmak bunak, aynı azmi Demon Wall surlarını yıkmak için değerlendirmiş olsa, ölümlülerin ‘Adalar Krallığı’ diye kibirle adlandırdıkları toprakların tamamı zapt edilmiş olurdu çoktan.

Komik bulmasının sebebi ise, bunağın kendisine karşı oyuncaklarının herhangi bir işe yarayacağını sanıyor olmasındandır.

 

“The Face”, içinden tiksintiyle ‘hıh’lar.

Bir ölümlüye yirmi altı bin yıl verseler dahi, kibrinden, ahmaklığından ve aptallığından hiçbir şey kaybetmemiş olmasını hayret verici bulur.

Ruhunu eline alıp sıktığında, yaşlı ahmağın surat ifadesini görmek pek keyifli olacaktır ve Kardax’Trakxa, bunağa neden kendisine “The Face” dendiğini o zaman hatırlatacaktır..

..iş işten tamamen geçtikten sonra —ki bu da an’ların en güzelidir, Trakxa için!

 

“Senden beklendiği gibi göndermen gereken raporlar gelmediği gibi, gelen düzensiz raporlar ise en iyi ihtimalle yarım yamalak, eksik, kusurlu, tutarsız ve yanlış yönlendirmelerle dolu.. Neredeyse bilinçli bir şekilde öyle hazırlanıyormuş gibi.”, der “The Face”.

“Rapor edilecek bir şey olduğu zaman, ve gerekli gördüğüm kadarını paylaşıyorum.”, diye kibirli bir kinle cevap verir mel’un adam.

“‘Gerekli gördüğüm kadarını..'”, diye düşünceli bir ifadeyle yaşlı bunağın cümlesini tekrarlar “The Face”. “Sanıyorum, Efendi Gullem cehennemle yaptığı antlaşmasını tamamen yanlış anlamış görünüyor.”

“Cehennemle yaptığım anlaşmamda sen yoktun, Trakxa. Yanlış hatırlamıyorsam o zaman sen daha basit bir iblis müfreze komutanıydın.”, diye hatırlatır Gullem küçümseyen bir ifadeyle.

“Eskiyi yad ederek kendine mutlu anılar oluşturma zamanın sona erdi bunak, zira işler artık değişti. Buraya gelme sebebim, sana bunu kati olarak hatırlatmak içindi, zira sen istediğimden biraz kıt çıktın ve bu döngüde geçen 7,600 yıl seni bu gerçeğe ayıltamamış belli ki. Önünde sadece iki seçenek var, ölümlü! Bunlardan birincisi; benden sana gelecek olan emirleri harfiyle yerine getirmen ve kati, özlü ve dakik bir imtina ile sonuçlarını rapor etmen, ikinci seçeneğin ise benim seni yok etmem.”, der “The Face” sakince.

“Buna cesaret edemezsin, Trakxa.. Tahtımı bana sen vermedin, Krolum’da Xora vermişti. Ve kendisiyle yaptığım antlaşmaya göre de ‘sonsuza’ kadardı..”, diye hırlar Gullem.

 

Kardax’Trakxa “The Face”, gerçek tiksintiyle bakar melanet Gullem’e, zira bu ahmak tam olarak tahmin ettiği kadar geçmişte takılıp kalmış bir sürüngenden ibarettir.

 

“Bu konuyu istersen Krolum’da Xora ile konuşalım. Kendisi acaba ne diyecek senin beceriksizliklerin hakkında.. Aaa.. sanırım Krolum’da Xora ölmüştü.. Ad Ara onu öldürdüğünde ben oradaydım, bunak. Bunları sana söylüyorum çünkü bu sana vereceğim son şans ve tek uyarı. Ve açıkçası Cehennemin, senin gibi bir fazlalığı beslemesi için herhangi bir sebep görmüyorum. Ama Xora benim eski kumandanımdı ve ondan ‘aptallığın’ ne olduğunu öğrenmiş olmamdan ötürü küçük de olsa bir boyun borcu hissetmiyor değilim.. Her ne kadar kendisini defalarca uyarmış olmama rağmen kendi aptallığının kurbanı olmuş olsa da..”, der “The Face” aynı sakin ve ‘alttan alan’ gibi görünen yanıltıcı sesiyle.

 

Yaşlı, mel’un Gullem öylece Kardax’Trakxa’ya bakakalır.

 

“Siz ölümlülerin ‘hayat’ dediği şey gereçekten kendi ironileriyle dolu. Sana ölümsüzlük vaad eden acımasız Krolum’da Xora, kendi ölümünü bile ön göremedi. Onu ‘merhamet’ meleği olan Ad Ara öldürdü. Ve ben de Ad Ara’yı öldürdüm.. 1,600 yıl süren, adı konulmamış işkencelerden sonra. Önce onun kanatlarını kırdım. Teker teker. Sonra onları yoldum. Ve köklerinden kopardım. Bir daha kaçamayacağını anlaması için.. Ve kaçabilse bile bir daha asla Göklere geri dönemeyeceğine ayılsın diye.. Sonra onun parmaklarından başladım. Onları kırdım, kopardım ve iblislerime yedirdim.. Kolları.. Sonra kollarını omuzlarından yırtıp kopardım. Canı o kadar yandı ki, çığlıkları bütün şatomda bir sanat eseri gibi yankılandı.. O güzel saçlarını yolup hatıra olsun diye kendime bileklik bile ördüm. Göğüslerini, onun gözlerinin içine bakarak kestim. Pek sevdiği ölümlülere benzerliğini de bu şekilde gömmüş oldum. Ve bacakları.. Evet bacakları en keyifli yerleriydi. Onları yüzerken o kadar çok ağladı ki, yanlış hatırlamıyorsam gözleri yuvalarından akmıştı. Ve ben bunları ona çok uzun bir süre yaptım.

 

Tam.

Bin.

Altı yüz.

Yıl.

Boyunca..

 

Halbuki ondan hoşlanmıyor değildim bile.”

 

..diye anlatır “The Face” sessiz ve korkunç bir sükunetle.

 

Yaşlı Gullem dehşet içerisinde önünde duran Cehennem Komutanına bakar.

 

“Şunu çok iyi anlamanı istiyorum, Gullem.”, der Trakxa, bir eğitmenin, biraz kıt bulduğu bir öğrencisinde kullanabileceği bir üslupla. “Ben ondan sanıldığı kadar nefret etmiyordum. Ben Ad Ara’dan sanıldığından çok daha fazla nefret ediyordum. Ama hoşlanıyordum da. Çünkü o becerikliydi. Giriştiği bütün mücadeleleri başarıyla ve en önde idame ve idare ediyordu. Ve asla bir melek olduğu için kendisini ‘garantideymiş’ gibi düşünmüyordu..

 

Kardax’Trakxa “The Face”, ilk defa yaşlı ahmağa bakar —gerçekten bakar.

Ve o bakıştaki tiksinti ve nefret o kadar yoğun ve derindir ki, bir ölümlüde asla görülemeyecek derecededir.

 

“Ve sen, Gullem.. Sen onun yanında tam anlamıyla bir ‘hiçbir şey’sin ve ona duyduğum saygıyı da sana karşı hissetmiyorum..”, diye sessizce tıslar.

“Ba.. bana bir şey olursa bu şato çöker ve yerle bir olur.. Ve Sonsuz İblis vadisindeki bütün iblis ve yürüyen ölü saldırıları durur. Bu dünyadaki tüm girişimleriniz de sekteye uğrar..”, diye kekeleyerek ve sırılsıklam terlemiş bir şekilde cevap verir Gullem.

Kardax’Trakxa “The Face”, ona acınası bir şekilde bakar.

“Ne kadar aptal olduğuna karar vermeye çalışıyorum, ama her ağzını açtığında bana yep yeni bir tavan seviyesi gösteriyorsun, yaşlı, ahmak, çürümüş bunak! Bütün bu toprakları yerle bir etme pahasına seni gözden çıkardım zaten. Sana bunu anlatmak için geldim bugün. Ama görüyorum ki sen gerçekten aptal ve kıtmışsın ve bir türlü sana ‘nazikçe’ anlatmaya çalıştıklarımı anlamamakta ısrar ediyorsun. Sen, Gullem, gözden düştün, ve gözden de çıkarıldın. Senin defterin son sayfasında ve ben sadece o sayfayı okusam mı, yoksa okumayıp ‘sobaya’ mı atsam diye düşünüyorum. Dediğim gibi. Bu sana olan tek ve son uyarım ve önündeki seçeneklerde belli.”. der..

 

..ve harekete geçer.

 

“The Face”, olağan üstü bir hızla ve hiçbir ön uyarı olmaksızın gelir ve melanet Gullem ne asasını, ne her bir yerine gizlediği büyülü eşyalarını, ne de belindeki sihirli sopasını değerlendirme fırsatı bulur.

Cehennem Komutanı onu gırtlağından tutmuş, içi saman çöpleriyle doldurulmuş bir bez bebeği kaldırır gibi havada ve gırtalağından tutar.

“Bu dünyadaki ‘bütün girişimelerimizi’, senin kadar beceriksiz bir aptala bırakacağımı düşünmeni de şahsıma yapılmış bir hakaret olarak görüyorum. Ben buraya çeki düzen vermeye geldim, bunak. Bunun için de sana ihticayım yok. Bunun için ya varlığınla yolumu açarsın, ya da sereceğim yolun altında kalırsın!”

 

Yaşlı Gullem, kan ter içerisinde kalmış ve morarmaya başlamış bir suratla bir elini beline götürür. Titreyen eliyle belindeki sihirli çubuğu çekip çıkartır ve kendisini gırtlağından yakalamış Cehennem Komutanına doğru yöneltir ve..

 

“ÖL..”

..diye tıslar..

..ve tetiği çeker!

 

Sihirli çubuktan uzun, ince, ve kötürüm bir hale, muazzam bir hızla “The Face”e isabet eder..

..ve İblis Komutanının göğsünde, kısa bir anlığına, girecek bir delik arayan kertenkele gibi oynaşır, sonra da kaybolur.

Kardax’Trakxa “The Face”, sırıtmaz, gülmez, yada küçümseyen herhangi bir şey söylemez. Dipsiz ifadesiyle, kendisine hayret.. ve korkuyla bakan mel’un adamı süzer.

 

“Vurduğundan emin misin, bunak? Bir daha denemek ister misin?”, der sakince.

Gullem bir daha dener, ancak bunun sonucu da ilkinden farklı olmaz.

“The Face”, diğer eliyle sakince uzanır ve yaşlı adamın elini, elinde tuttuğu sihirli çubuğu ve neredeyse kolunun tamamını kavrar..

..sonra da acımasız bir sükunetle sıkar!

 

Gullem en son ne zaman canının bu kadar yandığını hatırlamaz.. On bin? Yirmi bin? Yirmi altı bin yıl önce belki..

Bir önceki döngüde..

Kardax’Trakxa, yaşlı, lanet adamın çığlıklarını duymaz. Aynı sükunetle sıkmaya devam eder.

Aradan ne kadar süre geçtiği bilinmez ama kendi acı sümükleri, göz yaşları ve silik inlemeleri duyulan mel’un adamı “The Face”, akıl almaz gücüyle fırlatıp attığında, Gullem’in sol kolunda kullanılabilir, değerlendirilebilir, yada iyileştirilebilir hiçbir kas, tendon yada kemik kalmamıştır. Kol, dirsek altından itibaren çamura dönmüş, kanlı bir balçıktan ibarettir artık ve sihirli çubuktan da geriye, birkaç acınası kıymık dışında hiçbir şey kalmamıştır.

 

“Yarın yeni bir kapı aralayacaksın.”, der “The Face” sakin bir şekilde elindeki yaşlı adamdan geriye kalan kanlı pise bakarak. “Buraya üç komutanımı gönderiyor olacağım. Onlardan çay, kahve, kurabiye.. —hürmetten hiçbir şey esirgemeyeceksin. Burayı hizaya getirmek ve gerekli değişiklikler için öngörülen.. siz ölümlüler nasıl diyorsunuz? ‘Performans değerlendirmesinde’ bulunacaklar ve istenmeyen, eksik yada gereksiz görülen her şey ‘shred’ edilip ‘çöpe’ atılacak.. Umuyorum atılanlar arasında sen de olursun.”

Kardax’Trakxa “TheFace” bir omzunu silker ve yerde inleyen habis Gullem’e bakar.

“Ama bu da senin ‘elinde’..”, diye ekler soğuk bir şekilde gülümseyerek.

✱ ✱ ✱

Gözleri acıdan kanlanmış ve faltaşı gibi açılmış bir şekilde odasına döner habis Gullem ve sessiz bir kinle elinin olması gereken yerdeki kanlı ‘şeye’ bakar.

Yirmi altı bin yıldır var olan uzvu artık yoktur..

Zorlukla ve ayaklarını sürterek sandığının yanına kadar gelir, sonra olduğu yere çöker.

“İnlemeni.. uzaklardan duydum.. Gullem..”, der demir dikenli kafesin içindeki ses. “Efendilerin.. senden memdun değiller mi yoksa?”

“Değiller..”, diye acıyla itiraf eder yaşlı mel’un.

“Bunu.. bekliyor olman.. gerekirdi.. halbuki..”

Mel’un Gullem acıyla ‘hıh’lar ve kıvranarak sandığını açar, içini biraz karıştırır ve aradığı şişeyi bulur. Şişe, yuvarlak, koni şeklindedir ve bir buçuk – iki karış boyundadır ve muallak, çamurumsu yeşil bir sıvı içermektedir.

Lanetli adam şişenin tıpasını dişleriyle açar ve kafasına diker..

..ve sonuna kadar içer.

Uzun bir süre sonra elindeki acının ‘tahammül edilir’ bir hale geldiğini hisseder ancak elinde herhangi bir gelişme olmaz ve hala iğrenç bir balçığa benzemektedir.

“Belki bir birimize yardım edebiliriz..”, der neden sonra mel’un Gullem.

 

Demir dikenli kafesten boğuk, anlaşılması zor bir ses duyulur.

Kafesteki her kimse, ‘kıkırdamaktadır’..

 

“Sen.. Mel’un ve Hain Gullem.. Benden.. sana yardım.. etmemi mi.. istiyorsun?”

“Hayır.”, diye cevap verir sızlanır acıyla Gullem. “Kendine yardım etmeni istiyorum. Heavens Hand ve gerisindeki şehirler ve kaleler hakkındaki bilgin azımsanmayacak kadar çok. Bana istediğim bilgileri ver, beraber ikimiz de ‘Efendilerimizden’ kurtulmuş olalım..”

“Ben.. ‘Efendimden’ memnunum.. Sen.. olmasan da.. Benim.. sonum belli.. hain.. Bu.. değişmeyecek.. Kendi hayatımı kurtarmak için.. bu dünyada yaptığım en son şey.. bana güvenenlere ihanet etmek.. olmayacak..”, der fısıltılıyla demir dikenli kafesten gelen ses.

“Bu sadece kendini kurtarman için değil. Aileni kurtarmak için de bir fırsat.”, der mel’un adam.

“İnsanlığına.. ve insanlara.. ihanetinden sonra.. şimdi de adına ihanet ettiğin efendilerine mi.. ihanet edeceksin..?”, diye hayretle inler sesin sahibi. “İhanetlerinin.. bir sonu yok mu senin?”

Habis adamın kaşları çatılır. Büyük bir kinle demir dikenli kafese, ve içindeki yarı kömür olmuş ‘şeye’ bakar ve hırlar.

“Ben senin aklının alamayacağı kadar uzun bir zamandır bu dünyadayım. Ben kadim ejderlerin ateşinden kurtulmuş kadim bir zatım. Ben iki döngü arasındaki boşluktan kurtulabilmiş tek kişiyim. Ben—”, diye çığlar aynı kinle.

“—Sen.. sadece çok.. uzun bir süre iblislerle yatıp.. kalkmış bir hainsin, Gullem..”, diye inleyerek araya girer demir dikenli kafesin içinden gelen ses. “Kadim ejderlerden.. kurtulabilmiş tek kişi olman da.. sana hiçbir onur kazandırmamış.. Kendi kibrin ve müritlerin.. sana.. ölümsüz.. olduğun sanısı vermiş.. Ama bir gün.. bir anda.. elin gibi.. sen de kuruyacaksın.. Şunu.. anlamalısın.. habis.. Gullem.. Yaşadığın bütün.. bin yıllarına rağmen.. gerçekte.. hiçbir şeyin yok.. Varlığının tamamı.. iblislere.. ait.. Ve senden istediklerini.. hasat edecekleri gün.. geldi..”

 

Yaşlı, melanet Gullem’in suratı daha da çirkinleşir ve demir kafese, ve içindeki tutsağına kaynayarak bakar. Ancak medeni tutabildiği bir sesle ona hırlar.

 

“Bana oldukça sınırlı bazı tercihler verildi bugün.. Şimdi ben de sana benzer bazı tercihler de bulunacağım. Ya bana yardım eder ve buradan kurtulup tekrar halkına ve ailene dönersin, yada yok olursun.. Evet.. YOK OLURSUN! Seni Oblivion’a gönderirim ve oradan da pek kıymetli Göklerine hiçbir geçiş kapısı da yoktur!”


dungeons and dragons duygusal groups modül role play serenity the plot thickens tundra walkers Whispers; A Cabal

After Her..

After Her..

Timeline:

This is a recollection of certain events taking place from around the Themalsar War to centuries later and ending somewhere amongst the ruined lands of Demon Plains and Arcanton Mordenon’s faulty demon gate..

This is a story on how the letter-scroll Prince Gordigon gave to Arcantonic Palecog traveled through time and space to end up back in the hands of the little gnomic girl after she lost it during their hurried flight from the war zone of Themalsar.

It is also, however, a projection of the story
Left Behind (18+)

 

 

Brom Bumblebrim gets bit, again, by whatever it is that keeps biting him on occasion as he brushes by the Tinker-guy on his way out of the Great Arashkan Library. And on an impulse, he burglarizes him, unwittingly taking back the letter scroll that Tonic had lost, some 800 years ago, just past Ogre’s Foot during their first prophecy.

Stories:
Birthright (18+) – first part,
Quiet In The Library

 

As to how the scroll comes by the gnome, Gnine Tinkerdome is an adventure all by itself;

About a week after its loss, the scroll is first discovered by one of the scores of scouts belonging to Durkahan Paladins and the Koruxan Knights heading towards the battle against Themalsar. The document is handed over to the Keeper of Durkahan Archives who is killed, some two weeks later, along with hundreds of other military personnel during their final push against the Themalsar’s forces when goblin sappers strapped with fused bombs charge out of their hidden trenches and into the ranks of the Durkahan Paladins and Koruxan Knights..

 

When the war finally ends, the paladins, the knights, the elves, and the dwarves refuse to loot the bloody, stinking, corpse-infested battlefield. They collect their dead and wounded, and head home, leaving the Arashkan Military to deal with the mess.

The not-so-happy Arashkan Army loots everything they can find and take them back to their own city, inadvertently raising the economical level and power of the city by tenfold while all documents and writs found are sent to The Great Arashkan Library to be sifted and eliminated; a long and tedious process that unwittingly forms the foundations of ARIS, Arashkan Intelligence Service.

Some of the writs and documents are forwarded to the department of history, and some are handed over to the military, while others are sealed and archived in the royal palace vaults.

 

Many centuries later, a disreputable and quite a drunkard professor is excommunicated from the University of Arashkan for selling antique books and documents in the black market, also finds himself on the wrong side of the law for forgery and falsifying official documents.

Afraid of being locked in jail or worse, he seeks sanctuary among the Thieves Guild of the same city. The thieves ‘hire’ him to work for them in their ‘information department’, for a small fee to prove his loyalty; the professor is to bring his whole batch of pilfered antique books and documents.

Story: Birthright (18+) – second part

 

Unfortunately, the conflict between the thieves guild and the cutters known as Them Friggin Bastards escalate and turn into a bloody, open street warfare after the seemingly unexpected murder of a high standing aristocrat, a Lady Felishia Fremeir, over some stolen ‘royal gifts’. The professor, along with his marketable antiques are ‘shelved’ and put on hold, and shortly after, are totally forgotten when the professor’s liver finally gives in and he dies of over abuse of alcohol.

Story: Neye bulaştın, Felishia? (18+)

 

A few years later, a young half-elf thief named Darly ‘Darlius’ Dor searching for a means to avenge his unspoken lover, the Lady Felishia Fremeir brings his ‘friends’; Aager Fogstep, Laila Wolvesbane, Inshala Frostmane, Merisoul Xyrtowu, and Gnine Tinkerdome to the ‘information department’ of the thieves guild to ‘help’ them in their search to find the whereabouts of the highly wanted and elusive rebellion, Gar Thalot.

During their hours-long excavation among thousands and thousands of documents and bits and pieces of parchments with various information on the city, the city denizens and officials alike, the keen ranger corporal Laila Wolvesbane stumbles on a very old letter scroll. To the great surprise of everyone in the group, the letter is written by a Prince Gordigon Tinkerdome some 800 years ago to his father, King Drine Tinkerdome of Silent Hills. The letter scroll is handed over to Gnine Tinkerdome, also a member of the same company.

Story: Birthright (18+) – second part

✱ ✱ ✱

Historically, when the Demon Fog settles over Silent Hills, some few colonies of gnomes do manage to escape the disaster. The majority of these gnomes travel far south and west, never to be heard of again as they are hunted down and slain by some very large, orc-like creatures, possibly the first-ever sighting of the Greater Orken. Some few, though, secretly settle at Tinker Hills to form their own small and ‘silent’ community. Nearly three hundred years later, a highly intelligent, and dangerously proactive young gnome is born into this community; Gnine Tinkerdome.

 

Burning with curiosity about his possible heritage, and with the help of his bond, Whimsi Lola, the gnome, Gnine, starts to secretly break into The Great Arashkan Library in hopes of finding more information in the restricted, official archives, where he meets a rather unscrupulous hobbit named Brom Bumblebrim, who, upon a familiar sting, burglarizes the gnome and inadvertently retrieves the letter-scroll and returns it to Tonic..

Story: Quiet In The Library

 

This, seemingly minor ‘hiccup’, would constitute the basis of the obsession in the little gnomic girl, Tonic, and inadvertently trigger the events that would lead to the story; Left Behind (18+), some 180 years in the future, pushing and urging her to find a way to open an Astral Gate where time and space get distorted, to get back to her one and only love; Prince Gordigon Tinkerdome..

✱ ✱ ✱

In an unprecedented irony, Tonic follows her uncle, Arcanton Mordenon’s researches on ‘gates’ , and after decades of trials and errors, she finally constructs her own functional gate. Not a gate leading to the Abyss to summon demons, however, but something ultimately more destructive; an Astral Gate.. A plane of pseudo-existence where time, space, and matter are torn apart, shredded, and corroded down to their base moments, units and elements..

 

What becomes of Arcantonic Palecog after she steps through the Astral Gate to get to her prince is never quite clear. Rumors assume her to have been, inevitably torn apart in the Astral Void, as she sought, for relative centuries, to find a counter exit point to reach the moment she met her desire. But rare historical records found after the lifting of the Demon Fog in Silent Hills’ long-forgotten and crumbled vaults, however, mention one of their greatest kings to be a King Gordigon Tinkerdome son of King Drine Tinkerdome son of King Knine Tinkerdome, and speak of his fiery little queen.. The identity of the said queen, however, is never discovered as it seems to have been diligently never recorded!..

Interestingly, the name of King Gordigon’s firstborn is recognized in The Silent Archives; a beautiful little gnomic girl named Seressa Ton Wraiven!

Story: Left Behind (18+)

 

Having fulfilled its prophetic purpose, the letter scroll thus finds its way back, like the song, ‘Time’,

 

‘..Linking places, spaces, events, and relations by the simple expedience of relating the past to the future..’

to its true owner; Arcantonic Palecog!

✱ ✱ ✱

As for her pair, Seressa Wraiven slowly deteriorates into the madness of hopeless despair at the loss of her pair and is rumored to have last been seen roaming mindlessly, like the broken ghost of her former self around the devastated and rotting lands north of Durkahan City and Kahan Mountains, among the ruins of Demon Plains, ferally seeking a way to get passed the endless sea of undead and fiends, streaming out of Arcanton’s faulty demon gate.. and enter it, in hopes of finding a way, through the Abyss, to her pair or to just end it all..

Story: Post Left Behind (18+)

✱ ✱ ✱

Late one night, many hundreds of leagues away, a certain hobbit gets bit, perhaps one final time as he dons his lorica, his sword, his cap, and his cloak.

 

“There really was no need, my friend..”, Brom Bumblebrim mumbled quietly.

“I had already made up my mind.”

 

He hauls his backpack, grabs a simple, nondescript walking stick, and picks up his antique lyre, gives a final, mournful look at the empty depths of his home..

..and leaves.

 

Once more, he drops a note to his, now quite a bit older friend, Gamwise Samgee. Unlike the note he scrabbled nearly two centuries ago, this one would be a bit longer;

 

My dear Gamwise Samgee,

 

Due to quite expected reasons, I will be leaving and I am afraid there will be no coming back this time. You will find the deed for my home and everything I own, all listed and cataloged, in the small chest, in the study; my garden, my lands, my roses, my phloxes, my cherries, my books, my songs, my mother’s tea cups.. have all been transferred to your name and properly notarized. I would greatly appreciate that the aforementioned lands and properties stay in your family and never be sold and the roses, the phloxes, and the cherries are allowed to remain.

 

I have but two boons to ask of you; a package containing various odds and end, and a staff I had been trying to mend and repair for the past few years.. You will find them both hidden behind the seed sacks, down in the cellar. The package and the staff are to be taken to a certain house at Salt Woods. You will find the exact location marked on the map I left with the package. I am afraid you will personally have to make this trip as you are the only one I can trust for this delivery. You will have to approach the site from the north side and use a password to safely enter as the boundaries of the house is heavily warded.

 

For my second boon;

 

Live, my friend.

 

Live and be happy.

 

Well, that’s it, then..

 

I must now part with the acceptance of a curse to find what I should have taken when I had the chance. The time for me to shed my cowardice, my ignominy, and my disgrace has arrived.

 

I shall take up the mantle of my love and my passion, and wear it, even though I do not deserve it. I go to redeem my self of a sin I did by abandoning my heart for reason.

 

I leave to seek a lost soul and to right a wrong. A wrong I let happen one hundred and eighty years ago..

 

Farewell, my dear friend.

 

Yours truly,
Knight Laureate Brom Bumblebrim.

 

P.S. Be particularly gentle with the staff, if you would, please. I had meant to finish it before this journey, but I am afraid, my time is up.

 

When people come to call and ask about my grandfather’s rusty old sword collection, they will want to know if they are magic. Never answer that question. Always smirk —silently. The way I did. It will drive them crazy, but the legend must go on!

 

The password for the wards is;

 

“The Wonder In Pinks”..

✱ ✱ ✱

For many days and deep into the nights, he traveled north, skirting The Savage Plains and Endless Watch. He passed Tinker Hills, then Silent Hills, and decided to skim by Serenity City, rather than stay. He didn’t want this venture to turn into a parade. And just when he’d passed Gulls Perch, there she was..

Standing at the side of the road was a particularly grim-looking tundra elf barbarian bearing deep, frostbite scars, whirling dark blue storm tattoos, long, snow braids, and wearing the mark of a Riserin —the sign of the Princess of Ironfrost.

“You decided then..”, she said gruffly.

The hobbit nodded mutely.

“Took you bloody long enough.”, she scowled.

“Didn’t want you to come.”, he said quietly.

“Didn’t care what you wanted!”, she said bluntly. “You don’t get to make choices for others, Brom. Made her choice for her that one time, and look where it got you. Where it got her!

“We both paid the price.”, he replied inaudibly.

“Seems like only she paid any price.. ALL THE PRICE!“, the barbarian girl glowered. “You know, you are a lucky little hobbit, and my friend, because I so want to beat you into the ground, right here, right now!”

“Yea..”, replied the hobbit morosely. “..lucky me.”

“When you made her choice, you abandoned her, Brom. You made us abandon her. Do you think she would be the way she ended up, had you been with her?”, she said mercilessly.

“There really isn’t anything that you can say, that I haven’t already said to myself, Cora.”, Brom replied quietly.

“That is possible. But I shall give it my best!”, she bit savagely.

 

A few days later, when they were passing Misty Forest, they came out of the filmy haze like a pair of wraiths and joined them; a cold, sinister-looking man in dark, patchy clothes, holding the hand of a very pretty, ‘still needs some filling’ little girl with sad, forlorn eyes, strawberry lips, long, silky hair, and beautiful, curving horns. The man silently nodded at them and they start walking in the same direction.

“Dear, dear Brom.”, said the skinny girl, with misty eyes. “The heart wins when the mind submits. He wanted to beat you. But I said please, don’t. He asked me why he shouldn’t and I reminded him how I had to sneak up to him all those times and whispered into his ear, just to get his attention, the first time we met, and he barely took notice of me..”

“I noticed you. Four years before we ever met. You had my attention. Grilled those two, mule-headed ranger girls, Laila and Morel, for hours, but they refused to give me anything about you.. When we met, you were just too young..”, the sinister-looking man, Aager, growled. “I didn’t want to make choices for you. Nor take away your options..”

 

“Yet, by doing that, did you not do just that? Take away my choices?”

..she replied, but there was no rancor, nor rebuff in her voice. Inshala turned to Brom and spoke with a conversational, matter-of-fact voice.

 

“I had decided I wanted him. He knew I wanted him. He knew he wanted me. Yet he decided it was better for me to wait. He wanted me to stay as a baby, not a girl. And wait we did..” Then softly she added. “And lost years.. Years I wanted him.. Nothing is as sweet as the moment you want something.. One can live with regrets, but never with lost opportunities.

 

I carry no regrets. But I do miss the lost opportunities.”

“Told him pretty much the same things, all those years ago.. just more bluntly.”, inserted Cora. “But our hobbit here is a bit thick in the skull!”

 

They passed the ruins of Arashkan and decided not to stop at High Woods, even though Inshala very much wanted to.

They traveled further west, resupplied at Vodgar, and followed the road past Dark Forest.

They took a boat across Kahan Lake and beached at the dying shores of Demon Plains..

Carefully they traveled towards the dreary lands and there, at the very edge of the Demon Plains, they beheld the slight figure of another tired and desolate soul.

 

The beautiful heart of High Woods silently rose and told them that she has thus passed her legacy and her heritage to others and that she would accompany them in their sojourn to help find a friend and perhaps, find her twin sister as well.

With a steely determination, she would join them, and perchance her own Dorin..

“Is this what he would have wanted, my Queen?”, asked Brom sadly.

 

“I am queen, no longer, dear Brom. I shed my burdens ere I came. Nons shall take pride over my death, nor carry my burden as a trophy.”

..replied Alor’Nadien ne with her soft, brushing voice.

 

“You will always be my Queen and hold the throne of my heart.”, said the hobbit sincerely.

 

“Methinks your heart’s throne already has her queen, dear Brom, but my King is not here and by his stone, my grief is no longer bearable.

 

I have been offered many prospects since then; other kings and princes, merchants, and royalty. They never understood; I have never wanted to be queen. Yet I chose to be one for he was there to bear its burden with me. Much like he chose to be king, for that was the only way we would be allowed to be together. And by his hollow seat, day and night, year after year, for a century and more, I sat, appearing like the person I no longer am; strong, alive, and willing.

 

I no longer hold the strength nor the will to carry on. And I see no point to stay any longer, my friend. Where he is, he awaits. Where I go, will be there.”

 

“The fight. Who will—”, asked Brom, words failing him now.

“If the fight has come down to a tired, broken soul such as I, then surely we are lost already. New hands with vigor must pick up that mantle now, and bear its burdens. Not these tired hands.”, she replied solemnly.

“What of High Woods, my Queen?”

 

“My youngest granddaughter, Alor’Derune, the Allure of Dorin, has been chosen and the mantle passed. I shall miss the heart and the breath of my forest. The spirit of High Woods promised I would cherish and prosper. So I have. From the ashes of my forest, I have lived to see my kingdom reborn, and by my King’s love, my children and their children strive. But everything must come to a close. We thought we saved so many but lost so much more. We gave our all, and more until we had none..

 

I relish my moments in this life. And I cherried my beloved friends. But like my King, most are gone, now. This life no longer offers me favors, nor passions. Thus I yearn for the other and for over a century now, I have counted my days. I have kept him waiting because he asked this one boon of me; that I live and be happy.

 

I have lived, but he did not know, he had bereft me of all happiness when he left. Nay. I think I have kept my promise. It is time he honors his and accepts me.”

 

Brom quietly nodded. That was all he could do. When a person talked in a language one could understand, but not relate, one knew, they were on two, very different levels of perception; the Queen of High Woods, Alor’Nadien ne Feymist Shieldheart was already gone. What stood here, was nothing but her shade.

 

Yes.

They had given their all.

And more.

But such was the required sacrifice of the few, select mortals to save their world from annihilation.

 

“It’s a bit late to start. We have lost the noon sun. Will make them stronger as the hours pass. Might as well make camp early, and start at first light.”, Brom said.

“Did I ever tell you how much I hate ghosts, wraiths, and zombies? Ow, and demons.. Especially the ones with the long, barbed tentacles..”, he added with a voice that was barely audible.

“Yea.”, replied Cora said from somewhere behind him. “They always go for the little, fat ones!”

Brom snorted.

He squinted at the distant lands, dead and rotting. He took a deep breath and faced his preening destiny.

For a long, long moment, Brom thought of the very tall, very dark girl that had ruined him for everyone else..

He remembered the time when she had whispered into his mind. The time when he and Cora had thought they were going up against a terrible demon, all those years ago, on Ice Wolf Horde’s request. It had also been the time they had first met.. Thinking back, she could have whispered at Cora, yet she had opted to whisper to him.

He remembered the way she had flopped and klutzed, face down into the snow, displaying all her curvy glory in pinks.. After nearly two hundred years, he could still remember that image, and so vividly..

He remembered when she had gone up against Cora in defense of her pair, Tonic, at Mount Dreadmaw, and had so dearly paid the price.

And he remembered the way she had blushed so furiously and had been so embarrassed that time when he had caught her with Tonic’s foot in her mouth.

“This isn’t what it looks like!”, she had blurted in unveiled panic, with Tonic’s foot still in her mouth. “I am not eating her!”

Brom wondered why she had feared that he would think her eating Tonic.

Had she done something silly as she often did, in her past, and someone had said something stupid to her? What kind of a demented idiot would be so cruel, he wondered.

 

And suddenly he knew he needn’t seek the cruel idiot far away.

That cruel idiot was right here.

 

Then, just like that, he started to shake.

And silently, Brom Bumblebrim wept..

..he wept while staring at the dead lands where ‘The Wonder in Pinks’ was off, somewhere, not even sure if she were alive. Her beautiful mind gone, as she crept and crawled in the filth of the rotating land towards the demon gate.

 

“I will not offer comfort by saying it isn’t your fault. Because as sure as it is, it is mine as well, Brom Bumblebrim. When you chose to do what you did, I chose to stand by you. Many things could have been different if I had ignored you and just picked you up and threw you at her! Knowing her, she would have caught you, and kept you.. along with her dignity and sanity..

You are not the first to think less of themselves and feel unworthy, Brom. And Seressa was a great soul..”, Cora said.

“She always was. And like the coward I am, I turned away from her, thinking she deserved better, deserved more.. Never bothered to ask her what she wanted. Just like all the other animals out there who never bothered to ask her what she felt.. I sinned her, Cora..”, Brom shuddered as he wept. “I burned her when I abandoned her.. I did her wrong and now, I dragged you into this.. I deserve everything you want to do to me.”

“Well, when you say it like that, makes me wonder just what kind of a girl you think I am. Shall I fetch my whip? Would you rather pole lashing or have me do it while you are stretched on a rack!”, she said mildly. “As for the dragging, I doubt you could drag me anywhere even if you tried.. That’s what friends are for; being dragged without being told. It was my choice to be your friend, Brom, and so was accepting you as mine. You were there when I was down. You let me lean on you. Yes, I never cried on your shoulder, but I did know that your shoulder was always available should I ever needed it.. Now I am here for you to lean back. Doesn’t mean I am not pissed off at you. This one, though, I am doing for her.”, she said.

She looked down at the shuddering hobbit, removed her heavy fur cloak, and settled it over him.

“Go on. Get some sleep. I will cover the first watch with that Aager-guy. He is worse than I am. I didn’t use to talk because I was so ‘can’t be bothered’ and ‘cool’. He doesn’t even care about cool. The only one I have ever seen him smile is his wispy little wife. Wonder if I should ask him just how old he is.. and why! Pain to get him to talk.. And creepy as hell, the way those two just ogle at one another like newly eloped teens, without ever saying a single word.”

“Tomorrow is going to be one, long day..”, sniffed Brom.

“Yes.”, agreed, Cora. “Tomorrow, we enter Demon Plains and retrieve a friend. Two, if we are lucky.”

Then she looked at the shade of the Queen of High Woods, Alor’Nadien ne, lost in her own sorrows; loved ones and friends..

“But I mean to leave no one behind. A girl of her stature and grace needs a proper stone and a decent shrine. Not a ditch in the ground..”


The twin sister referred to here, is the recorded kinship of Arcantonic Palecog as a Feymist, on the day Alor’Nadien ne is born, by Nadine Graciousward. Both of their names are entered into the royal archives of Bari Na-ammen on the same day, making them, ‘technically’, sisters and twins..

 

The staff Brom refers to, is the Staff of Blooms that belonged to Seressa Wraiven since shortly after her graduation from the Academy of Melshieve.

During the story, Left Behind (18+), Seressa breaks the staff in wroth and despair, never wanting to see the beautiful, pink cherry blooms that it would sprout. During one of his visits to check in on her, Brom finds the broken pieces of the staff and takes them, in the hopes that he could fix it, and return it to Wraiven, proving to her that the broken can be made whole again and that nothing is beyond repair.

 

And that is the summed-up story behind the mystery of how in the blazes did that letter even get here.. Good luck discerning any sense out of that paradoxical loop! This is where an unforeseen variable is introduced into a perfectly linear equation, turning it into an infinite loop, causing it to either freeze or crash your processor.


bounty hunters dungeons and dragons endless watch groups karakter analizi modül role play serenity tarihçe the plot thickens tundra walkers Whispers; A Cabal

The Pit (18+) / Çukur

The Pit (18+) /  Çukur

Timeline:

The final war between Good and Evil draws near.

In the end, however, whoever has planned the furthest and deepest, shall win.

And evil plans are seldom simple.

 

In this cycle, the mind behind everything is cunning, far-sighted, and encompassing. If the mortals and their allies can not undo the knots binding them with these plans, they shall perish. And when they perish, so shall this world and it will become another feeding ground for the demons where mortals will be bred for the sole purpose of being food for a very horrific banquet!

They shall be born,
slaughtered,
and be fed upon,
in an endless, gruesome cycle.

 

This story takes place some twenty years ago,
and crosses path with another story;
A Bard’s Tale VII, “1598. yıl”

 

 

How is the gate going? Are our engineers making any progress?”, the uncanny voice asked.

The uncanny, beautiful and masculine voice..

The voice was followed only by a short pause that could barely hide the fear of retribution.

“I am afraid not, my Liege. Whatever that fool Arcanton did with his colossal miscalculations, our mortal engineers have yet been unable to find..”, replied a thick, sultry, comely woman’s voice. “..The numbers are extremely delicate and hard to read.. Not to mention, coded! The paranoid midget coded everything he did. Deciphering them all is both time and life-consuming..”

 

Another pause was heard, followed by a deep, deadly sign.

The illustrious, very woman-like demon flinched.

 

“We must get that demon gate up and running. At current rate, we can only push so many minions through it at once, and all they provide is entertainment for the mortals..”, the beautiful, masculine voice said.

“Yes, my Liege.”, agreed the thick, feminine voice.

“But then, they are also keeping the said mortals pinned at the Demon Plains.. Otherwise, they would all coalesce at the Demon Wall and push The Damned Legion all the way through the Demons End, Fiend Pits, and on to the Citadel of Gullem —does the old fool still live, by the way?”

“Yes, my Liege, he still lives..”, signed the thick, luster, feminine voice.

“Bother..”, breathed the masculine one with unhidden contempt. “I was really hoping he’d croak. Rather irksome when mortals stay past their grave time, is it not?”

“Perhaps we can arrange a decent send-off for him, my Liege?”, the feminine voice asked hopefully and more than eagerly.

“Ow no, my dear Irine. When I want him offed, I certainly do not wish any decency in his demise. In fact, I have a special cage prepared just for his soul, down in my guest quarters. But until then, he is performing an excellent service by petrifying where he sits while terrifying the mortals and keeping them busy at Demon Wall..”

 

The masculine voice gave an unearthly chuckle.

 

“Demon Plains, Demon Wall, The Damned Legion, Demons End, Fiend Pits.. Mortals can be so unimaginative. You would think they would avoid naming their world with things that which they avoid!”

“They are fools, my Liege. That they name what they fear, with what they fear, makes us stronger..”, smiled the very feminine demon.

“Indeed, they are.. Irine.. Indeed, they are..”, the beautiful, masculine voice said lazily. “What of our ‘Seeds of Dissension’ project coming along?”

Irine, the illustrious, comely demon clapped her hands in delight.

“We are making excellent progress on that front, my Liege. This batch of ‘seeds’ has produced an exceptionally beautiful and promising progeny. She is filled with hate and spite and despite her young age, she loathes mortals and is incapable of comprehending mortal love.”, she gloated..

“Soon, she will be ready to be pulled out of her pit. She will then be put to conditioning. Then her real training will begin; on seduction, magic, and combat. We shall than unleash her upon her former tormentors. And once she has shed their blood, there will be no turning back for her.

“Her former tormentors..”, said the masculine voice. “It’s a pity they must die..”

“They are mortals, my Liege. Fools and easy to replace. They shall have fully performed their part only by dying at the hands of our ‘seeds'”, Irine sneered.

“Fools, yes… but devout fools. Wasting them seems like.. wasting them.. It appears mortals do not lack for fools, and neither do we..”, said the beautiful voice with little effort to veil the menace in it.

 

Irine froze.

 

“You have great expectations from this seed, then?”, asked the handsome voice, skimming over his unveiled threat.

“Yes.. yes, my Liege. She will become a great asset to your plans..”, agreed Irine, her voice unable to hide the tremor that clutched it.

“Hmm.. and perhaps my BRIDE.. If she performs as you have promised..”, smiled the masculine voice.

 

Irine froze again, but not of fear this time.

She froze and her face darkened with lust and black hatred..

 

“Come now, Irine.. I am well aware of your desires.. and your appetites.. But I am afraid you would make a poor bride..”

“My.. my Liege.. I would wish nothing less, and nothing more; to be at your side as your bride has been my only, deepest, darkest desire.. This too, I am sure you are aware..”, she said with such lusty longing, that her breasts heaved with hoarse, heavy expirations and tremors of unbidden delights zagged and throbbed through her whole body as her dark, penetrating eyes bore into her master.

“Yes. Your deepest, darkest desires have been long noted. But I am afraid you have too many ideas and ideals petrified in you. So much so that I would have to break you, for you can no longer be bent. It would be a shame to do that; to break you.. Then I would have to burn you down to the core to remold you to my liking.. Too much effort for too little gain.. Not to mention, the loss of one of my greatest and most illustrious concubines..”, the handsome voice smiled.

 

Irine slumped as her life long wish was crushed, quiet cruelly before her eyes as she awakened to the one, ‘unbending’ fact that forever she would be her masters ‘greatest and most illustrious’ whore..

 

“Do not despair, my lovely Irine..”, said the masculine voice. “For you are more than a mere concubine. You have nearly a great and cunning mind as your great and cunning curves!”

“Now, you shall take this ‘exceptional progeny’ you so seem to pride upon, under your wings, and personally see to her training. I want her educated in all mortal and non-mortal aspects.. I want her to know what drives us, and what drives mortals. I want her to see into us and into mortal hearts. When she speaks, her voice must be heard by our kind and followed by mortals with mindless lust. And because she will also be half-mortal, she will be unbanishable.. She will roam the mortal earth like a plague. Where she goes, death, destruction, and dissension shall follow..”

 

The beautiful, masculine voice paused.

And when he spoke again, there was power in his reverberating words..

“Make it so, Irine. For this is a task I shall trust no one but you. When she is ready, you shall bring her to me. Know this also, Irine, that her accomplishments and successes shall be yours to claim. This then, shall be your solace.. But so shall her failures..”, and this time, the beautiful, masculine voice did not bother veiling his threat.

 

Irine started shivering with true fear.

“And see if our greatest failure, Themalsar has been able to find Pricentines’ Light..”

“If we can get that weapon, Pricentine himself would be vulnerable. And as long as he lacks his precious sword, he is nothing! Nothing but a shame to his own kind; an angel who has let his soul blade go missing.. Do inform our dear Themalsar that his time is long overdue and if he is not successful in this, one endeavor, remind him I have his blood, his hair, and quite a few parts of his skin.. Remind him that I could do to him, what I let him do to that elf whore he was so riled about..

We have their Ad Ara here.. We must rid of Priceptine as well.. Speaking of which, I believe I have another 12 o’clock appointment with my dear ‘Dara.. I adore ruining an Archangel’s lunch hours, though I doubt she has any appetite left in her.”

 

Irine shuddered..

 

And with that, the great throne room shivered as one of the greatest minds of the demonic horde, Kardax’Trakxa “The Face”, gave a chuckle..

..not the maniacal evil boss cackle, just a chuckle.

 

“I believe that will be all for today, Irine.”, said “The Face”.

“Yes, my Liege..”, bowed Irine and departed, a smolder of a look on her face..

✱ ✱ ✱

The Face” sighed, rose from his massive, scarcely adorned thrown, and glided to the great table nearby. Unlike his predecessor, “The Face”, found little taste in flamboyance and grandeur. He had destroyed so many of his competitors and enemies alike by his ‘nondescript’ glamour. For him, everything he showed, was something they learned.. A ‘something’ they would certainly use against him.

The irony that he would be known as “The Face” was not lost.. or perhaps lost that he still, with mechanical precision and determination, had grinded down every enemy, every obstacle, and every challenge he’d faced..

He sat down and took the notes of the day into the black-bound, rather unostentatious book lying open on the great table.

The book was old, shredded at the sides, and very nearly as old as he’d been a mere demon squad leader. Into that book, he’d written down his ideas, his plans —long term or short, it didn’t matter, certain critical rituals, the details to his trademark spells, small, minute details he’d noticed about anyone or anything, and even little drawings morals called ‘doodles’. It was the one object, mortals or otherwise, would probably give their souls to get their hands on.

 

“The Face” smiled.

 

Too bad mortals gave their soul anyway, and for so much less..

Too bad mortals and quite a number of immortals would lose their souls if they even set eyes on the old book..

 

Before rising for his daily routine of going down into the dungeons to feed upon the agonies of a certain Archangel, he noted down a few more notes about what he would do, and accomplish, and the advantages of actually taking a half-mortal for a bride. For “The Face”, the mortality aspect of a potential bride was not really an issue but a matter of practical inconvenience. What mattered was the quality of devastation they could accomplish, rather than the quantity of years they would spend together.

Irine was many things and had more than her share of faults. But she was always accurate on her assessments and if this ‘seed’ was anything she’d hoped for, a pure and molded succubus half-blood would make an excellent bride, indeed..

 

“The Face” smiled once more as he caressed his book, the KARDAX CHRONICLES, rose from the table and departed to tear what little flesh was left on the Archangel, locked down in the dungeons..

✱ ✱ ✱

Kısılmış gözleri ve sıkılmış dişleri arasından, zorlukla zaptedebildiği duygularının oynaştığı solgun yüzü gerilir ve kısık bir sesle sorar Anglenna.

“Nereden biliyorsun bunları?”

Succubi melezi bir süre ona bakar ve sonra, ancak duyulur bir sesle cevap verir.

“KARDAX GÜNLÜKLERİ..”

 

(Excerpt from: “Eski Efendim, Sahibim ve Çok Daha Fazlası..”)


Irine the Erinyes Concubine; (pronounced as ‘Ai Rie Né’, a word that derives from ‘irin’, meaning ‘fester/pus’) a more powerful version of the succubi demons. She was also ‘Auntie’ Irine for Merisoul Xyrotwu, the same demon whom the Serenity Group encountered during their final fight against Themalsar. She was a vicious and cunning adversary who nearly slaughtered through the companions and broke Moria Alicia Jean Hooman’s arm by sheer strength.

She was finally slain with the combined power of the group and a half-ton Inshala Frostmane when she inadvertently dropped on her in her gigantic scorpion form!

 

The ‘elf whore’ referred to, is the Ranger Marshal Selendenien Sindarin of Bari Na-ammen, who caused the first Themalsar War to stretch over four years. She was slain by Themalsar himself when he used a little known spell called Malocchio, a trademark death curse of Kardax’Trakxa “The Face”. She was the youngest sister of High Lady Angrellen and Ri Grandaleren.

 

Lyrics to the song; “Devil, Devil” by MILCK

Devil, devil
Clever Devil, Devil
How quickly they do sell their souls
For the feast and the promise of gold
But devil that won’t be me

Devil, Devil
Bones of metal, metal
You torture saints with a single glance
Make them think, they ever stood a chance

Do not try me Devil, Devil
Cannot buy me Devil, Devil
You won’t make a fool of me, oh no
What makes you so special, special
To think I would ever settle
For that devious dance between you and me, Devil, Devil

Rebel, rebel call me rebel, rebel
I walk the plank, not a tear in my eye
I won’t go down your blushing bride
Under the water I’ll be sharpening my knife

Do not try me Devil, Devil
Cannot buy me Devil, Devil
You won’t make a fool of me, oh no
What makes you so special, special
To think I would ever settle
For that devious dance between you and me, Devil, Devil

You take the shape of
Everything that I’m drawn to
You take the shape of
Everything that I’m drawn to
But your eyes
Are dead and red
Red as rust

Do not try me Devil, Devil
Cannot buy me Devil, Devil
You won’t make a fool of me, oh no
What makes you so special, special
To think I would ever settle
For that devious dance between you and me, Devil, Devil