Showing: 1 - 7 of 7 RESULTS

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” II

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” I ‘den
sonra başlar ve ta Büyük Kuzey Tundralarındaki Shakehands kasabasında son bulur..

 

 

29.11.7588 B.Y.S (-19 Yıl)
Kasım sonu, Aralık başı.
Bowling Hills, sonrasında da Endless Watch’ın güneyi..

 

İnanamıyorum buna!”, diye inler genç Brom.

“Bütün gece yürüdüm, dere tepe düz gittim ve gele gele buraya mı geldim?”

Brom Bumblebrim, yeni doğmuş, mutlu bir Kasım sonu güneşinde, doğduğu, büyüdüğü, ve gece boyunca ayrıldığını sandığı Greener Kasabasını yukarıdan, bulunduğu tepeden seyreder.

“Bu nasıl mümkün olabilir ki ama? Bütün gece yürüdüm ve hepi topu koca bir daire mi çizmişim yani?”, diye, çökmüş, fena halde bozulmuş ve neredeyse ağlamaklı bir şekilde söylenir.

Mevcut hayal kırıklığı yetmiyormuş gibi, Brom bir de göbeği istikametinden derin bir gurultu duyar ve bu konuda da yapabileceği hiçbir şey yoktur zira yanına aldığı ve en azından bir kaç gün kendisini idare edeceğini düşündüğü bütün kurabiyeleri, kaşarlı, salamlı ve taze naneli sandviçleri ve peksimetleri gece boyunca yürürken yemiştir!

Belli ki iş yemek olduğunda bir hobbit olmak hiç de kolay değildir ve bu konuda tutumlu olması gerektiği, Brom’un daha birinci geceden öğrendiği ilk acıklı ders olacaktır..

..Yön bulma kabiliyetinin olmadığını anlamasından hemen sonra!

Halbuki tam on altı defa okuduğu o hobbit hikayesinde, yemek bulmanın zorluğu, ancak üstü kapalı bir şekilde geçilmiş ve yön bulmak konusunda da hiçbir ip ucu da vermemiştir! Yani, tamam, o hikayede de kahramanlar kaybolmuştur ama bunu yoğun ağaçların olduğu büyülü bir elf ormanında yaşamışlardır. Kendisi ise Bowling Hills’in açık arazili, naif, yeşil tepelerinde gerçekleştirmeyi başarmıştı bunu..

 

Brom acıklı bir şekilde, gezginleri yanlış yönlendiren kitaplar hakkında uzun, bir ozan olması dolayısıyla da muhtemelen ‘kafiyeli’ bir belagat dizecekken, bir anda asıl soruna ayılır;

Sorun kitapta değildir zira ve en nihayetinde, on altı defa okuduğu o hikaye, tam olarak da budur:

BİR HİKAYE!

“Off yaa.. inanamıyorum! Nasıl olurda bir hikaye kitabında okuduğum şeyleri referans olarak alabildim ki! Bu gerçek dünya Brom Bumblebrim, bir roman değil!”

 

Brom acıkmış, yorgun ve uykulu bir şekilde, Greener Kasabasına yukarıdan seyrettiği tepenin üstünde yere çöker ve “Ne yapayım, ne yapayım?”, diye düşünürken uykuya dalar ve suratının tam ortasına isabet eden kocaman bir damla ile yerinden fırlayarak uyanır!

Gece olmuştur ve yağmur yağmaya başlamıştır..

 

Brom, bütün bir günü, dışarıda ve soğuk Kasım’ın son güneşi altında nasıl uyuyarak geçirebildiğini merak eder.

Genç hobbit nedense kendisini kazıklanmış hisseder ve tepeden aşağı inip evine gitmeyi düşünür. Hatta bu saçmalığa bir son vermek için, eve varır varmaz da kapısını ve pencerelerini, tekrar dışarı çıkamamak için bulabileceği en büyük çivilerle sıkıştırıp sabitlemeye karar verir..

..ve işte tam o anda bir şey onu ısırır!

 

Brom küçük, biraz fazla tiz bir çığlık atar ve can havliyle yerinde hoplamaya başlar.

“Beni bi şey ısırdı! Muhtemelen zehirli bi şey!.. Ölüyorum! Ölüyorum! Muhteşem Gökler adına, ölüyorum!..”, diye kalçasının, tam da göremediği bir noktayı eliyle tutarak yerinde zıplamaya başlar.

Brom, yağmurlu ve karanlık gecede, tepeden aşağı, “İmdat! İmdaaat! Bana tabip getirin! Bana güzel bir hemşire getirin!..”, diye çığlayarak koşmaya başlar..

Kalçasının, tam olarak göremediği noktadaki ‘ısırık’ acısı geçtiğinde, Brom ne kadar koştuğu, dahası, hangi istikamete doğru koştuğu hakkında en ufak bir fikri yoktur..

..ama doğuya, güneşin doğduğu yere baktığında, bunu bütün gece boyunca yapmış olduğunu fark eder!

 

“Nasıl yaa?”, diye iyice tırsmış bir şekilde, ağlamaklı bir sesle inler küçük hobbit.

Bütün bir Aralık başı gecesi buz gibi bir yağmurun altında ve karnı fena halde guruldayan Brom, bulduğu ilk yaban çileği çalısına dalar ve avuçlayabildiği tüm acı çilekleri ağzına tıkar..

Çalıların arasında işi bittiğinde, ellerinde, kollarında ve yüzünde sızlayan bir düzine çizik ve biri ensesine, diğeri ise ayak parmakları arasına yapışmış bir-iki inatçı çalı kenesiyle uğraşırken gök yüzünden kızgın bir homurtu gelir.

Brom göğe bakar ve inleyerek söylenir;

“Ama zaten beni yeterince ıslatmıştın.. Daha fazla ıslanamam ki!”

Brom yerinden fırlar ve ortalıkta başını sokabileceği bir yer —herhangi bir yer— aramaya başlar..

..ama aç karnına yediği onca acı çalı çileğinden dolayı bir anda midesi bozulur!

 

Brom Bumblebrim, hayatında yaşadığı bütün kötü an ve anıları bir araya getirdiğinde, bu iki gün içerisinde başına gelenlerle kıyaslayabileceği bir olay düşünemez.

Üşümüş, fena halde ıslanmış, hala aç, her tarafı çiziklerle dolu ve midesi bozuk bir şekilde bir o yana bir buyana koşturur durur.

Yorgunluktan ve açlıktan, dahası, midesine musallat olmuş kramplardan bitkin düşmüş bir şekilde ne kadar koşturduğunu bilemez ama uzaklarda bir yerlerde gözüne ilişen kamp ateşini gördüğünde hava çoktan kararmıştır.

Brom, nefes nefese kalmış bir şekilde kamp ateşine doğru yaklaşır ama içinden bir ses, belki biraz temkinli olsa, bunun kendisine daha az acılara sebep olabileceği düşüncesini uyandırır.

Genç, ıslak, üşümüş ve şiddetli karın ağrılarıyla kıvranan hobbit, karanlığı aydınlatan kamp ateşine temkinli bir şekilde yaklaşır. Ateşin önünde oturmuş kimseyi göremeyince iyice içkillenir. Sessiz adımlarla biraz daha sokulurken birden alnının ortasına bir şey, müthiş bir hışımla çarpar ve Brom, acının yepyeni bir mertebesine ulaşıverir..

Taş..

Birisi karanlıkta ona taş atmıştır ve olduğu salak gibi o da bunu yemiştir.

“Niye yaa!”, diye inler Brom. “Neden kafama taş attınız ki? Beni soyacaksanız, bunu rica ile de yapabilirsiniz. Açım, donmuş vaziyetteyim, sırılsıklam ıslanmış durumdayım ve şiddetli bir karın ağrısıyla uğraşıyorum.. Tek istediğim ateşinizi paylaşmaktı ve daha merhaba bile demeden kafama taş attınız! Bu.. Bu çok ayıp ve hiç de medeni bir davranış değil!”, diye de acı içerisinde bağırır Brom.

Ancak genç hobbit’in bu ağıtına herhangi bir cevap gelmez.

Brom, yağan yağmurun burada biraz daha sığlaştığını fark eder ve kamp ateşi sayesinde karanlıktaki ağaçları görür.

 

“Ne istiyorsun, bücür!”, diye horlayan, tiz bir ses duyulur ağaçların arasından.

“Az önce söyledim ya! Sıcak bir ateş, o kadar.. Biraz yemeğiniz, kuru bir de battaniyeniz varsa, benim de biraz param var.”, diye acınaklı bir şekilde cevap verir Brom.

Aradan ancak bir kaç dakika geçtikten sonra cevap gelir.

“Kamp ateşinde ısınabilirsin. Orada küçük bir tencere dolusu yiyecek ve kuru bir de battaniye var.”, der aynı tiz ses ve Brom konuşanın ya küçük bir kız, yada eşit büyüklükte bir sincap olduğunu düşünür. “Geceyi ateşin başında geçirebilirsin. Ama yerinden kalkar ve bize.. uhhm.. bana doğru yeltenirsen, fena halde de-kompoze ederim seni!”

“De-kompo-NE?!”, diye hayretle sorar Brom.

“De-kompoze!.. Neresini anlamadın?”, diye sorar tiz ses.

“De-kompoze nedir? Hayır, beni öldüreceksen, en azından ölürken nasıl öldüğümü bilmek isterim. Sürpriz ölümler hiç hoş olmuyor!”, diye cevap verir Brom ve ateşe doğru sokulur.

Genç hobbit, kamp ateşinin yanına varır varmaz, adı geçen küçük tencerenin yanında duran teneke tabaklardan bir tanesini kapar, tencereden içine, nezaketin kabul edeceği ‘azami’ miktarı doldurur, ateşin diğer yanında duran battaniyeyi donmuş bedenine sarar, sırtını ateşe verir ve küçük, iki büklüm bir topak halinde sıcak yemeği kaşıklamaya başlar.

Yemek, kendi standartlarına göre pek de iyi değildir. Daha doğrusu, yemeğin tadında bir gariplik vardır; sanki iki alakasız kişi, kendi hoşlarına giden ne varsa içine atmışlar gibidir. Ancak şu anki aç haline bir şölen gibi gelir ve istediğinden çok daha kısa bir süre içerisinde de biter.

“Gece orada, kıpırdamadan dur. Yoksa—”, diye arkasından aynı tiz sesi duyar.

“—beni de-komoze-şeysiden edeceksin, hatırlıyorum”, der Brom. “Ama sanıyorum ki ben zaten de-kompoze olmuş durumdayım.. Ateş, battaniye, yemek ve de-kompoze uyarısı için teşekkür ederim.. Parayı ateşin yanına bıraktım. Size iyi geceler.”

Brom hayatında hiçbir zaman böylesi bir nezaketsizlikle karşılaşmamıştır. Ne bir başkasından, ne de kendisinden. Ama takati, sabrından önce tükenmiştir ve yeni yeni ısınmaya başlayan vücudunu battaniyenin içinde, sadece burnunun ucu dışarıda kalacak şekilde, biraz daha topak yapar ve kendinden geçmiş gibi derin bir uykuya dalar.

 

“Neden bu salağı aldık ki kampımıza?”

“Sırılsıklam olmuştu, üşümüştü, açtı, acı çekiyordu ve korkuyordu.”

“Tamam, onu anladım da, neden bu salağı kampımıza aldığımızı anlamadım? Bence tehlikeli. Hazır uyumuşken kafasına odunla vuralım, tam uyusun!”

“Lütfen kafasına odunla vurmayalım. Başkalarına karşı biraz anlayış gösterebilirsin bence..”

“Neden? Sen gösterdin de ne faydasını gördün bu güne kadar?”

“Faydası için değil, eksikliğinin zararlarından kaçınmak için yapmalıyız.”

“Saplantılı fetişlerin yetmiyormuş gibi, üstüne üstlük hem safsın, hem de biraz aptalsın.”

“Bu.. bu biraz ağır ve kırıcı olmadı mı?”

“Beraber olduğumuz süre boyunca seninle geçinmem opsiyonel. Bir zorunluluk değil. Seni ben istemedim. Aslına bakılırsa, kimseyi istemedim. Hiç istemediğim bir şeyi resmen kakaladınız bana!”

“Benim ise çok istediğim bir şeydi ama kim olacağı kısmı nedense bana da sorulmadı. Ama bir tercihim olsaydı, bu yine sen olurdun.”

“Dediğim gibi.. sen hem saf, hem de biraz aptalsın!..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

06.03.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Mart başı.
Giants Hutt Ormanlarının kuzey sınırı..

 

Brom, üç gündür saklandığı daracık ağaç kovuğunda, uyuşup yine karıncalanmaya başlayan bacaklarına, yeni öğrendiği bir egzersizi uygulamaktadır —sessizce! Evinden uzakta, bildiğini sandığı her şeyi sıfırdan ve canlı deney faresi gibi öğrenmek zorunda kalmış olması, genç hobbit’i iki aydan birazcık daha uzun bir süre içerisinde çakı gibi yapmıştır ve iki ay öncesinde olduğu gibi bütün erzakını bir gecede bitirmemiş, elindeki kurumuş bir dilim ekmeği küçük ısırıklar ve uzun süreli çiğnemelerle yemektedir. Buna rağmen üç gün içerisinde sırt çantası neredeyse boşalmıştır.

“Gidin.. gidin artık..”, diye sessizce mırıldanır Brom ve üç gün önce yanlışlıkla fazla sokulduğu haydut çetesinin kamp yaptığı yerin dibindeki oyuktan ‘ev sahiplerini’ izler. “Sizin gidip basacak bir köy yada kasabamız yok mu?”

Brom birden söylediği şeye ayılır ve utanır, zira bu rezil haydut çetesinin bir köyü basması halinde, oradakileri muhtemelen öldürecekleri anlamına geleceğidir.

Bitkin ve aç bir şekilde, neden ana yoldan saptığını ve neden Giants Hutt ormanında ‘macera’ aramak istediğini ve hangi ahmakça fikrin ona bunu yapmanın iyi bir fikir olacağına ikna ettiğini düşünür. Şayet hayatta kalırsa, aynı ahmaklığı tekrarlamaması açısından bu önemlidir..

‘Macera’ imiş..!

“İşte tam olarak bu yüzden hobbit’ler sıcak evlerinin güvenliğinde, mutlu bir şeyler atıştırırken macera kitapları okurlar, ama macera peşinde koşmazlar!”, diye geçirir aklından..

..ve farkında olmadan sırt çantasına elini sokar ve kalmışsa, yiyecek bir şeyler bulma umuduyla içini karıştırmaya başlar.

Çantanın içinde dolaşan Brom’un eli herhangi bir yiyecek bulamaz ama yanlışlıkla, rahmetli annesinin yadigar Lir’inin tellerinden birine dokunur ve Lir, keskin bir nota çıkartır!

 

..Ve bu..

..bir anda..

..beklenmedik,

..zincirleme bir reaksiyon başlatır!

 

“Neydi o?”

“Neydi o?”

“O neydi?”

“Ne neydi?”

“Bi ses duydum!”

“Ne duydun?”

“Ne duydun?”

“Bi ses!”

“Ne ses?”

“Bi sus..”

“Ben de duydum..”

“Ne duydun?”

“Ne duydun?”

“Bi ses!”

“Bi sus!”

 

Brom, saklandığı ağaç kovuğunda, kollarıyla daha da eğdiği başını kapatmış, çömdüğü yerde terleyerek kendi ayaklarını seyreder ve haydutların duydukları şeyden ivedilikle bıkıp vazgeçmeleri için bildiği her şeye dua eder..

..ve lanet şey, her ne ise, onu ısırmak için tam bu anı seçer!

Brom Bumblebrim, kontrolsüz, tiz bir çığlık atar..

 

“Aha! Yine duydum!”

“Ben de duydum..”

“Neydi o?”

“Neydi o?”

“O neydi?”

“Ne neydi?”

“Bi ses daha duydum!”

“Ne duydun?”

“Ne duydun?”

“Bi ses!”

“Ne ses?”

“Bi sus..”

“Ben de duydum..”

“Ne duydun?”

“Ne duydun?”

“Can’t touch this!”

“Bi ses!”

“Bi sus—

 

Brom, haydutlardan korktuğu kadar, aptallıklarına da hayret eder ve içinden acıklı bir sesle söylenir;

“Bi grup salak tarafından öldürüleceğim.. İnanılır gibi değil!”

 

—Brom korku ve panik halinde, neden son haydudun sözünün bir anda kesildiğinde ayılamaz. Ama kendisine garip, ıslık gibi gelen sesler, çeliğin çeliğe vurmasını andıran çınlamalar ve bunları takip eden çığlıklar, en sonunda genç hobbit’i, haydutların kampında bir şeylerin olduğunu söyler..

Brom, saklandığı ağaç kovuğundan başını kaldırdığında, kovuğunun neredeyse dibine kadar gelmiş bir haydudun, kafasının arkasına bir buçuk yardalık haşin bir okla, yüzü koyun kapaklanmış olduğunu görür!

Brom etrafına bakındığında, hemen ileride başka haydutların da benzer kaderleri paylaştığını görür ve birden onlara karşı hissettiği korkunun gerçekte ne denli küçük olduğunu anlar..

..zira ortama daha büyük —çok daha büyük— ve tehlikeli bir ‘balık’ gelmiştir ve bu balığın hiç şakası yoktur..

Brom gözlerini kısarak ana haydut kampında yoğunlaşan çarpışma seslerine baktığında, orada iri cüsseli, haşin suratlı bir adamın, elinde savurduğu kocaman kılıcıyla önüne çıkan bütün haydutları, tırpanın arpa başlarını biçer gibi biçtiğini, dehşet içerisinde seyreder! Ve adam yalnız da değildir. Göremediği birileri de, haşin suratlı adamın etrafını sarmaya çalışan haydutları birer ikişer, bir buçuk yardalık oklarla şişlemektedir.

Brom kıyımın ne kadar sürdüğünü bilmez. Ama bittiğinde ortada canlı bir tane bile haydut kalmamıştır..

İri cüsseli, haşin suratlı adam son haydudu kestiğinde nefes nefese bile değildir.

“Bu da sonuncusuydu.. Moorat, Davien.. Etrafı kontrol edin. Bu hayvanlardan kaçıp kurtulan olsun istemiyorum. Aynı işi bir kaç ay sonra tekrarlamak niyetinde değilim.”

İri adamın çağırdığı adamlardan biri kısa sarı saçlı, yakışıklı bir elftir.. Yada belki de bir half-elf, Brom saklandığı yerden tam olarak kestiremez ama adamın duruşundan mıdır, nedir, onun birincisinden ziyade diğeri olabileceği izlenimine kapılır ve elinde Brom’un neredeyse üç katı boyunda devasa bir yay vardır.

Sarı saçlı yarı elf gibi elinde benzer bir yayla sakladığı yerden çıkıp gelen diğer adam ise genç hobbit’in hayatında gördüğü en çirkin adamdır. Adamın eski kayış derisi teni, kara —kendim, ekmek bıçağımla kestim— izlenimi veren parçalanmış saçları ve bir gözünü kıl payı ıskalamış yara izi yetmiyormuş gibi, suratında da pis bir sırıtış vardır.

“Harika iş çıkardın, Şerif. Geri döndüğümüzde Efendi Thokan’a olanları anlatmalıyız. Eminim sana özel, epik bir şarkı yazacaktır.”, der Davien denen yarı-elf mutlu ve biraz da muallak bir sesle.

“Nasıl bu kadar iyi ok kullanıp, aynı zamanda da bu kadar salak olabildiğine hayret ediyorum, Davien!”, diye hırlar, diğer, adının Moorat olduğu tahmin edilen çirkin adam.

“Alındım.”, diye cevap verir Davien gerçekten alınmış bir sesle. “Senin kadar zeki olmamam, beni salak mı yapıyor, şimdi?”

“İkiniz..”, diye burnundan solur Şerif. “..ve bitmek bilmeyen dırdırınız.. Hatırlatsanıza bana, sizler gerçekten nasıl izci oldunuz?”

“İyi ok attığım için..”, diye mutlu bir ifadeyle cevap verir Davien.

Moorat denen çirkin adam ise omuzlarını silker. “Sıkıcı bir gündü ve yapacak başka da bir işim yoktu. Ben ozan olmak istiyordum ama o karga sesli Thakon yerimi kapınca ben de izci olayım bari, dedim..”

Davien buna kahkahalarla güler. Haşin suratlı şerif bile gülümser.

“Sanıyorum buradaki işimiz bitti.”, der şerif. “Bu şerefsizler kimseye bir daha musallat olmayacaklar. Etrafı kontrol edin, özellikle size ait bir şey kalmış olmasın.”

“Neden? Bunlar kötü adamlar ve bizde bu bölgeyi onlardan arındırdık.”, diye aynı muallak ifadeyle sorar İzci Davien.

“Evet, ama teknik olarak bu bölge Endless Watch’ın sorumluluğu altında ve bizim gelip onların bölgesinde ‘Serenity Kanunları’ uyguluyor olmamızı pek de hoş karşılamaya bilirler.”, der şerif sakince.

“Ne fark eder ki? İşlerini yapmış olsalardı, onlar da haydutları öldürmüş olurlardı.”

“Ama onlar haydutları önce yakalar, sonra şehre götürür, ardından büyük, teatral bir mahkemede yargılar, ancak ondan sonra asarlardı. Onlar kıçlarını kaldırıp bunu yapıncaya kadar da bu hayvanlar bir kaç köyü daha talan etmiş olurlardı.. Serenity Home’un böylesi gösterişli mahkemelerde harcayacak lüksü yok ve açıkçası bu şerefsizleri kasabama sokmak gibi bir niyetim de yok —asmak için bile olsa. Sanıyorum Tinker Hills sakinlerinin yardım için Endless Watch yetkililerine gitmektense bize gelmeleri bundan kaynaklanıyordu.. Geri döndüğümüzde, yüzümüzdeki ifadeden herkes gerekli mesajı alacaktır. Yuleman’da Tinker Hills gnome’larına ‘Halledildi.’, diye kısa bir not gönderecektir.”

Moorat yine omuzlarını silker.

“Bana farkmaz! Ben bir izciyim. Bu iş gelip beni ısıramaz.”, diye hırlar.

“Beni de!”, diye atlar Davien.

İzci Moorat, Davien’e tiksintiyle bakar sonra tek kaşı kalkmış bir şekilde şerife döner.

“Bu yüzden sen ‘tatildesin’, Standorin!”, diye ayılır birden.

Şerif, Moorat’e sırıtır.

“Bu iş geri dönerse, Serenity Home’a dönmeyecek. Kişisel olarak, tatilde dolaşırken saldırıya uğramış olan bana geri dönmüş olacak. Bu yüzden ortalıkta size ait bir şeyler kalmadığından emin olun ve kırık da olsalar tüm oklarınızı toplayın.”, diye emreder şerif.

“Ben hiçbir şey anlamadım..”, diye itiraf eder İzci Davien.

“Sen gidip oklarını topla, kasabaya geri dönerken ben de sana tane tane anlatırım.”, der Moorat hırıltılı sesiyle.

“Benimle alay edip dalga geçeceksin yine, öyle değil mi?”, diye saf bir şekilde sorar Davien.

“Evet. Ama yine de anlatacağım!”, der Moorat sırıtarak.

 

Brom Bumblebrim, saklandığı ağaç kovuğundan sessizce çıkar..

..ve kaçar!

Brom, Serenity Home denen yer neresidir bilmez, ama öğrenecektir ve oranın yakından bile geçmeyecektir..

Brom sessizce kaçarken arkasında bıraktığı haşin suratlı şerif ve iki izcinin konuşmalarını hala duyar..

 

“Limnia nasıl? Dahası, doğum bu kadar yakınken senin eğlenmen için buraya kadar gelmene nasıl izin verdi?”

“Lady hanımefendi başında duruyor. Ve bana da ihtiyacı olmadığına dair.. tam olarak bilmek istemediğim bazı şeyler söyledi..”

“Bahane böyle sunulur işte. Gör ve örnek al, Davien. Geçerli, şahitli ve kadınları kendi aleyhlerine kullanarak!”

“Söylesene, Moorat. Sen hala nasıl oluyor da bekarsın?”

“Akıllı olduğum için.. Onu sana vererek hem ablamdan kurtulmuş oldum, hem de dırdırından!”

“Sanıyorum yeni bir izci adayım var!”

“Davien.. Kim senin gibi aklı bir karış havada birisine evladını teslim edecek kadar ondan nefret eder ki?”

“Kimsenin sana çocuklarını eğitmen için vermiyor olmaları, görüyorum ki seni biraz huysuz yapıyor.. Sanki buna ihtiyacın varmış gibi.”

“Güzeeel. En sonunda senden kabul edilebilir hakaretler duymaya başladık artık! Kimmiş bu yeni adayın?”

“Efendi Darien’in pek sevdiği kızı, Laila.”

“Huh.. O küçük, süslü şey mi?”

“Evet, ama yaşı biraz küçük. Efendi Darien’e kabul ettiğimi, ancak bir-iki yıl daha beklememizin daha akıllıca olacağını söyledim.”

“Daha akıllıca.. Bunu sen söyleyince kulağa ne kadar komik geldiğinin farkındasın, değil mi?.”

“Alındım.”

“Siz ikiniz.. ve bitmek tükenmek bilmeyen dırdırınız..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

18.04.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Nisan ortaları.
Croaking Mire..

 

Brom üç gün takılıp kaldığı haydut çetesinin kampından kaçtıktan sonra çok önemli bazı şeyleri öğrenir. Bunların ilki, ERZAK’ın asla yeterli olmadığıdır. Bir diğeri de elini kolunu sallaya sallaya ortalıkta dolaşmaması gerektiğidir.. Ancak bu ikincisini öğrenmesi —gerçekten öğrenmesi— çok daha uzun sürecektir çünkü kendisi bir hobbit’dir ve çok küçük yaştan itibaren özel eğitimden geçmemiş her hobbit’in ortak bazı özellikleri mevcuttur. Bunların arasında ve muhtemelen de en başında yemek yemek, eğlenmek, tembellik etmek ve hiç şüphesiz, mutlu olmak vardır. Bunların kümülatif olarak bir araya gelmesinin tekabülü de, elini kolunu sallaya sallaya dolaşmalarıdır!

Ve bir hobbit’in bu ‘içsel’ huyundan vaz geçmesi için önce yemekten, eğlenmekten, tembellikten ve hiç şüphesiz, mutlu olmaktan vaz geçmesi gerektiği anlamına geldiği için bu da temel olarak ‘düşünülemez’ bir durumdur..

İşte bu yüzden dünyada hobbit nüfusu az olmamakla beraber, macera peşinde koşan hobbit nüfusu ise yok denecek kadar azdır.

Bu nadir ve ‘isteksiz’ istisnalardan biri de şu anda, elini kolunu sallaya sallaya girip, çok kısa bir süre içerisinde de saplanıp kaldığı Croaking Mire bataklığındaki Brom Bumblebrim’den başkası da değildir.

İşin gerçeğine bakıldığında da aslında suçun tamamı Brom’a ait de değildir.

Genç hobbit keyfince bir yerlere gitmeye başladığında, içindeki bir ses —yada kıçındaki ısırık acısı— ona o yönde değil, bir başka yönde gitmesini söyler.

Söz gelimi, bir sefer Brom’un bunu sınamaya kalkması aynı gün içerisinde ardarda tam üç defa ısırılmasıyla sonuçlanmıştı.

Brom güneye, geldiği genel istikamete dönüp, “Hmm.. Bugün nereye gitsem acaba? Belki de güneye, Melshieve Akademisine gitmeliyim. Orasını hiç görmedim..”, dediğinde ilk ısırığı yemişti.

“Peeeki.. Güney değil. Batı nasıl? Orda Sisters Lake gölü ve Witch Sisters bataklığı var sanırsam. Rivayetlere göre orada yaşayan üç cadı kız kardeş, görülmüş en güzel kızlarmış!”

Buna yediği ısırık ise özellikle acıtmıştı Brom’un canını..

“Tamam.. Öyle olsun bakalım..”, demişti Brom, kalçasının, tam da göremediği noktayı acı içerisinde kaşırken. “Doğuya gidelim. Bu kadar yakınındayken denize girmemek yazık olurdu. Şanslıysam denizde fazla sis olmaz. Rivayetlere göre açık havada, Drashan ta buradan bile görülüyormuş..”

Gerçekte Brom’un, ne Aralık ortasında buz gibi bir denize girmek, ne de mebus korsanların olduğu Drashan’ı —uzaktan yada yakından görmek gibi bir niyeti vardır. Sadece aklında oluşan bir teoriyi sınamak niyetindedir o kadar.

Brom, teorisini üçüncü bir ısırıkla sınamış olarak kuzeye doğru yürümeye başlar..

Aynı ısırık onu hanlardan, genel olarak yolları takip etmekten, şehir ve kasabalardan da uzak durması gerektiğini.. eh.. ısırarak söyler!

Brom, kendisini bu pis kokulu bataklığın ortasında getirip, sonra da terk eden ‘ısırığa’ lanet eder ve yapış yapış balçık ve sulu-vatuzlu vıcık vıcık çamurlu ‘bi şey’lerin içinde bulur.

“Niye yaaa.. Niye getirdin beni buraya ki? Ne var burada? —Aaaa bak, vıcıklı sülüklü balçık dışında gerçekten ne var burada?”, diye acıklı bir sesle hicveder.

Genç hobbit, o bataklıkta iki gün cebelleşir ve gece mi daha kötü, yoksa gündüzleri mi, bir türlü karar veremez zira gündüzleri hareket eden, ve bazen de etmeyen her şey onu yemeye çalışır. Geceleri ise bataklığa olağan dışı, nereden peyda olduğunu bir türlü kestiremediği bir sisle beraber, boğucu bir de sessizlik çöker ve Brom sislerin arasında devamlı ‘bir şey’lerin sessizce ve süzülerek uçtuğunu görür.

Geceleri sessizliği bölen sadece, arada bir duyduğunu sandığı inleme sesleridir.

“Lanet olsun..”, diye geçirir içinden Brom. “..hortaklar ve hayaletler! Neden hortlaklar ve hayaletler olmalıydı ki?”

Brom bataklıkta geçirdiği ikinci gecenin boğucu sessizliğindeki inlemelere yeni bir ses daha katılır..

 

“Brom..”

 

“Efendim.. Ne? Eh? Kim var orda?”, diye tiz bir çığlık atar Brom.

 

“Brom.. Kurtar beni Brom, boğuluyorum..”

—diye çok uzaklardan, yankılanarak gelen, yumuşak, hafif titreyen, ipek gibi bir kadın sesi duyar Brom.

 

“Ne.. neredesiniz? Sizi göremiyorum!”, diye cevap verir Brom tırsmış bir şekilde.

 

“Yardım et bana, Brom.. Çok yalnızım.. ve yardımına ihtiyacım var, kurtar beni bu bataklıktan..”

 

“Ama ben kendimi bile kurtaramıyorum. Neredesiniz? Göremiyorum sizi. Sabaha kadar dişinizi sıkabilirseniz, sizi kurtarmak için yardım getirmeye çalışacağım.” 

 

“Brom.. Lütfen yardım et bana.. Boğuluyorum..”

 

“Ben.. adımı nerden biliyorsunuz?”, diye korkmuş bir şekilde sorar Brom.

 

“Brom.. Yardım et bana.. Kötü adamlar beni zincire vurdular ve beni bu bataklığa kurban ettiler.. Yok olmak istemiyorum, yaşamak istiyorum, Brom..

 

Brom duydukları karşısında korkmuş olmasına rağmen yine de fena halde hiddetlenir çünkü yaşadıkları bu dünyada, bir şeyleri def etmek için böylesi ‘bakirelerin kurban edilmesi’ alışkanlığı duyulmuş bir şey olmasa da, imkansız da değildir.

Genç ozan, özellikle kadınlara karşı yapılan kötülüklere, cürümlere ve cinayetlere karşı içsel bir hassasiyeti vardır ve bulduğu göreceli ‘kuru’ topraktan kalkar ve sesin geldiğini düşündüğü yöne doğru vıcıklı balçıklı bataklıkta, kör bir şekilde sislerin içine dalar..

..ve çok kısa bir süre içerisinde de ayağı takılır ve yüzü koyun, pis, bulanık ve buz gibi bir bataklık göledinin içine düşer.

Brom, anında ve panik içerisinde, buzlu bulanık suyun içerisinde debelenmeye başlar ama su, dışarıdan göründüğü kadar bulanık değildir.. daha ziyade, bir şekilde sadece ‘puslu’ gibidir..

..Puslu ve aydınlık!

Brom, suyun derinliklerinde ışıl ışıl bir şeylerin parıldadığını görür ve ister istemez tepinmeyi bırakır ve suyun dibine doğru batarken, hayranlıkla o pırıltılı ışıkları seyretmeye başlar.

Ve hobbit battıkça su sanki berraklaşır ve Brom orada, surun derinliklerinde, daha önce hiç görmediği, garip, çapraz örmelerle bir birine eklenmiş, zarif denebilecek kadar da ince zincirlerle ayaklarından, bileklerinden, belinden ve boynundan prangalanmış genç, sıskası çıkmış kızı görür..

Brom bir ozandır ve her ozan gibi hayal gücü gelişmiş bir ruhu vardır. Dahası, bir hobbit olması dolayısıyla, biraz da hayalperesttir. Ancak o buz gibi suda gömülürken, zincirleriyle boğulan sıska kızı gördüğünde içinde bir şeylerin kıpraştığını hisseder..

..ve aklından, “Kim böylesi güzel ve zavallı bir kızı buz gibi bir suyun içinde zincirlere vurur ki? Bu açıkça bir cinayet!”, diye geçirir.

Bununla beraber, zihninin derinliklerinde ise, “Bu sıskası çıkmış kız suyun içinde nasıl hala hayatta?”, diye küçük bir ses de duyar ama o ses, üst üste binen hayret verici şeyler karşısında biraz cılız kalır ve boğulur.

 

“Brom.. Yardım et.. Boğuluyorum.. Daha fazla dayanamayacağım.. Ölüyorum.. Lütfen.. Ölmek istemiyorum..”

 

Brom suyun içinde kulaçlarını açar ve kıza doğru yüzmeye başlar ve ona yaklaştıkça, kızı prangalıyan zincirlerin, göletin derinliklerindeki, üstünde ne olduklarını anlayamadığı bazı rünlerin kazıldığı büyük, yosun tutmuş bir sütuna çivilenmiş olduğunu fark eder.

 

“Boğuluyorum.. Daha fazla dayanamayacağım.. Ölüyorum, Brom.. Ölüyorum..”

 

“Geliyorum, dayan..”, diye bağırır Brom, ve bağırmasıyla birden boğazı buz gibi, çamurlu ve bulanık suyla dolar!

 

Genç hobbit, gerçek, katışıksız, akılsız paniği hayatında ilk defa ve o anda yaşar.. Ve hayatta kalma iç güdüsünün ona söylediği tek şeyi yapmaya çalışır; Brom var gücüyle yüzeye çıkmak için çırpınır ama farkında olmadan ne kadar derine inmiş olduğunu anlamamıştır bile..

..Küçük hobbit’in göğsü sıkışır, yanan ciğerlerindeki son hava da panik kabarcıkları halinde ağzından ve burnundan kurtulur ve Brom, gözleri kararmış bir şekilde tekrar dibe çökmeye başlar.

 

“HAYIR.”

—diye güzel, etkileyici bir ses duyar kaybolan farkındalığının derinliklerinde..

 

“Burası ölmek için uygun bir yer değil, ölümlü.”

 

Brom acı içerisinde gözlerini açtığında, hala göletin derinliklerindedir, ancak daha önce gördüğü parıltıların hepsi gitmiş, geride sadece buz gibi soğuk ve bulanık pis su kalmıştır. Brom açısından farkı ise, ilginç bir şekilde nefes alabiliyor olmasıdır..

Genç hobbit, hayret ve panikle etrafına bakındığında, kendisini kocaman bir hava kabarcığının içinde süzüldüğünü görür. 

 

“Burası küçük bir hobbit için de uygun bir yer değil. Ve bu, o mebus yaratığın ilk defa bir ölümlüyü zincirlerinden kurtarması için bu tehlikeli sularda boğuşu değil. Ama ben burada olduğum sürece, o da bu bataklıkta kalacak.”

 

Genç Brom sesin geldiğini sandığı yere döner ve karşısında, hayatında gördüğü en yakışıklı adamı görür.

Brom bir ozandır ve ozanlar için kelimeler ve nüansları çok önemlidir. Bu yüzden karşısında duran ‘adam’ için sanki ‘yakışıklı’ kelimesi yetersizdir. Yada sadece ‘anlamsızlaşmıştır’ artık.

Önünde duran adam, uhrevi denebilecek kadar ‘güzeldir’..

 

“Kim.. kimsin sen?”, diye tırsmış bir şekilde kekeler Brom.

 

“Sana adımı vermek isterdim, genç Brom Bumblebrim, ancak isimim seninle yayılacak olursa, bu benim buradaki görevimi zorlaştırır zira beni adımla bulabilirler ve gördüğün o şer yaratığın müritleri, mahpusumu kurtarmak için ellerinden geleni yapmak için burada toplanırlar. Nerede olduğu bilinmeyeni kimse kurtaramaz.”

 

“Be.. Beni kurtardığınız için te.. teşekkür ederim.. sanırım..”, diye kekelemeye devam eder Brom.

 

“Teşekküre gerek yok, genç hobbit. Bununla beraber, seni buraya getiren küçük misafirine, yüzmesini bilmeyen birisini okyanusa atarak öğretmeye kalkmanın kendisi için biraz masraflı, senin için ise ‘can alıcı’ olabileceğini hatırlatmanı rica edeceğim.”, der uhrevi güzellikteki adam.

 

“Sö.. söylerim ama beni dinleyeceğini pek sanmıyorum..”

 

“Denemekten bir zarar gelmez.. Dinleyebilir. Seni kaybederse, yerine yenisini bulması çok uzun sürebilir. Dahası, bunun için vakti de kalmayabilir.. Şimdi. Giymeye hazır mısın?”

 

“E.. evet, Efendim. Kesinlikle hazırım. Ama gitmeden önce bir şey sormak isterim.”

 

“Sadece bir şey mi?”, der adam ve gülümser.

 

“Sen.. Uhhm.. Siz bir melek misiniz?”

 

“Öyle de denebilir, genç Brom. Teknik olarak ben bir ‘Muhafızım’. Bizler bazen —nadiren— bir ölümlüye atanırız, onu korumak için. Bazen de bir yere.. Fesat bir yaratığın dünyaya saçılmasını engellemek için. Bu döngüde, ben buraya atanmış durumdayım.”

 

“Döngü?”

 

“Daha değil, genç hobbit. O bilgi senin için okyanustan bile derin. Öğrendiğin zaman, sanıyorum öğrenmiş olmak için de hazır olmuş olacaksın.”

 

“Uhhm.. peki.. Efendim..”

 

“Hazır mısın?”

 

“Evet, hazırım.. Ama bir şey daha sormak isterim.”

Uhrevi güzellikteki adam, derin, esef dolu bir nefes verir.

 

“Tabii ki sormak istersin. Ölümlüler ve onlarım ölümcül merakları.. Aşağıdaki yaratığın kim olduğunu merak ediyorsun.”

 

“Aslında ben sadece neden evimden alınıp zorla ta buralara kadar getirildiğimi sormak istemiştim..”

 

“Bu sorunun cevabını bilmiyorum, genç Brom. Birimizin bildiği bir şeyi, hepimiz bilmeyiz. Bununla beraber, sanıyorum hedefine vardığında bunun cevabına da muvafık olmuş olacaksın.”, der Muhafız gülümseyerek.

 

“İş işten geçince yani..”, diye cevap verir Brom somurtarak.

 

“İş işten sadece öldüğümüzde geçmiş olur, genç hobbit. Ki bazen öldüğümüzde bile geçmiş olmayabilir. Ama sen buradaysan, bunun bir sebebi olmalı. Tıpkı gideceğin yerde sana ihtiyaç duyulabileceği gibi.”

 

“Ben sadece basit, küçük bir hobbit’im. Kimin bana ihtiyacı olabilir ki? Bu koca dünyada nasıl bir etkim olabilir?”

 

“Bu ‘koca dünya’ dediğin şey gerçekte ve tamamı, bir çok küçük şeylerin bir araya gelmesidir aslında; ağaçlar, binlerce küçük yaprağın bir araya gelmesinden, şehirler, binlerce insanın bir araya gelmesinden, ordular, binlerce bireyin bir araya gelmesinden oluşur. İnsanların kaderlerini de, binlerce ‘küçük şeyler’in bir araya gelmesi belirler. Bunlar bazen niyetlerden, bazen eylemlerden, bazen de ‘sadece basit’ küçük hobbit’lerden oluşur..”

 

“Hiç bir şey anlamadım ama verdiğiniz alicenap açıklamadan dolayı teşekkür ederim, Efendim.”, der Brom ciddi bir ifadeyle.

Uhrevi güzellikteki adam tekrar gülümser.

 

“Gidelim mi?”, diye sorar hobbit’e.

 

“Evet, lütfen.. Ama hazır konu açılmışken, aşağıdaki kim di?”, diye soruverir Brom.

Muhafız yine esef dolu bir nefes daha verir.

 

“Ah şu ölümlüler..”, diye söylenir.

 

Brom içinde bulunduğu ‘hava kabarcığının’ daraldığını hisseder ve gözleri kararmaya başlar. Etrafındaki buz gibi su üstüne çuvallandığında ise kendinden geçer. Farkındalığını kaybetmeden önce duyduğu son şey Muhafızın sesidir.

 

“Zuggtmoy.”

 

Brom, muhteşem bir Nisan güneşine gözlerini açar.

Güneş daha tam tepede değildir ancak pırıl pırıl, masmavi gök yüzünde keyifle dolanmaktadır. 

Brom, her tarafı ağrır bir şekilde doğrulur ve etrafına bakınır. Aşağı, güneye baktığında, Croaking Mires bataklığını görünce biraz şaşırır. Belli ki Muhafız onu sadece yüzeye çıkarmakla yetinmemiş, onu bataklıktan da tamamen çıkarmıştır.

 

“Zuggtmoy..”, diye geçirir içinden ama bu isme tekabül eden hiçbir bilgi gelmez aklına.

“Aptal şey..”, diye hışımla söylenir ama bunu, suyun altındaki ‘sıskası çıkmış, ürkütücü kız’ için mi kullanır, yoksa olur olmaz zamanlarda onu, tam da göremediği yerden ısıran şu ne idüğü belirsiz şey için mi, belli değildir..

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” III ile
devam edecek..

 

 

 
 

The Oathbreaker (Part Three)

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

Bu hikaye,
The Awesome Heist ‘dan
sonra yer alır..

 

İnfaz, yapmasını en iyi bildiğiniz şey. Evet, Tarakadahan, yardım geldi. Ama bu sandığınız gibi dışarıdan olmadı. Kafese tıktığınız kızım, sizden çok daha akıllı ve öngörülü çıktı.. Lütfen, sizi rahmetli eşim ve lordum olan Delia Karakash’ın varisiyle tanıştırayım..”, der Lady Alisia gizleyemediği bir mutlulukla ve sandalyesinden kalkar, omuzlarından eteklerine kadar dökülen ağır, zincirli örme zırha rağmen süzülür, ve bulundukları misafir odasını, oturma odasına bağlayan kapıyı aralar.

“Lady’im. Lütfen, buyurmaz mısınız?”

Alisia kapıyı iter ve üzerinde biraz büyük duran, yere kadar uzanmış ince altın sim işlemeli, yeşil ile koyu çivit mavisi bir elbise içerisinde Inshala belirir.

 

Burada not edilmesi gereken bir nokta varsa, o da Lady Alisia’nın, kendi kıyafetleri arasından küçük Inshala için özellikle seçtiği elbiseye kızcağızın eriyen gözlerle ‘enfes’ ifadesini kullandığıdır.

Not edilmesi gereken bir başka husus ise, “Hazır olun. Karkashi geliyor.”, diye içeri giren Aager Fogstep’in, Inshala’yı yeni elbisesiyle gördüğünde çarpılmış bir şekilde yerinde çakılıp kaldığıdır.

Karalar içindeki adam, “Ben.. Ummm..”, demiş ve susup kalmıştı.

Aager, hafif sarhoş olmuş bir şekilde kendisine geldiğinde, Lady Alisia’nın gülümsediğini, anneannenin kıkırdadığını, Moira’nın Inshala’ya ‘bu iş tamamdır’ işareti yaptığını, Maira’nın sırıttığını, Madine’nin ise ona ‘acayip acayip’ baktığını görür.

Aager boğazını temizler.

“Hazır mısınız.. uhh.. Lady Inshala?”, diye afallar biraz.

“Hazırım, Aager Fogstep.”, diye sakin, ağırbaşlı ve ölçülü bir şekilde cevap verir kız.

En azından dışarıdan görünen budur.

Aager zihninde kızın eriyen sesini duyar;

“Çok şirin bi elbise öyle değil miii? Hareket ettiğimde her yerimi okşuyo ama ki!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

İri, çelik adımlar, askeri bir intizamla sahibini, uzun, taş koridor boyunca taşır. Koridorun her iki yanında sıralanmış muhafızlar, duyularıyla algılayamadıkları bir gücün kendilerini itiyormuş hissiyle sırtlarını duvarlara yaslarken, ellerindeki mızrakları ve bellerindeki kılıçların kabzalarını da farkındasız bir tedirginlikle daha sıkı kavrarlar. İri adımları, daha genç bir çift çelik adımlar takip etmektedir ve efendisinin donuk, ölü bakışlarının aksine, gencin suratında acımasız, kin dolu bir ifade vardır..

Çelik adımlar, koridorun sonundaki kapıya vardıklarında bir an dururlar. Adamların ilki aklına bir şey gelmiş gibi önce kapıya, sonra da düşünceli bir ifadeyle boğuk, kör testere gibi bir sesle homurdanır..

“Yabancılar..”

Sesin sahibi uzun bir teyakkuzla olduğu yerde durur. Neden sonra bir omzunu silker ve düşüncelerini ‘an’a geri getirir.

İri, çelik bir yumrukla kapıyı, bu kale, bu şehir ve içinde yaşayan herkes ve her şey; Durkahan benim, der gibi döver..

..ancak kapıyı açan olmaz.

Kapıya cevap veren de olmaz!

Adam ikici defa çalmaz zira ilki ‘nezaketen’ yapılmış bir jestten ibarettir.

Evin efendisi izin almaz, izin de istemez..

İri, çelik yumruğu ile kapının kulpunu kavrar ve sessiz bir hışımda açar kapıyı..

“Lord Tarakadahan Karkashi. Bu odaya izinsiz giriyorsunuz.”, der Lady Alisia oturduğu sandalyeden kalkmadan ve sakin bir sesle.

“Kapını çaldım. Nezaketime karşılık verme zahmetinde bulunmadın.”, diye cevap verir Tarakadahan Karkashi, kör testere gibi hırıltılı sesiyle.

“Cevap vermedim çünkü size cevap verme zorunluğum yok, Karkashi.”, diye soğuk bir sesle karşılık verir Lady Alisia.

Lord Tarakadahan sessiz bir ânı, üstünün gelmiş olmasına rağmen oturduğu yerden kalkmayan kadını süzerek geçirir. Kadının giymiş olduğu kalın deri kayışlar, çelik omuzluk ve göğüslüklerden oluşan örme zincirli zırhını ve oturmuş olduğu açıdan sadece kabzasını görebildiği kılıcı da not eder. Sonra ağır hareketlerle başını ve yüzünün tamamını kaplayan miğferini çıkartır.

Lord Tarakadahan Karkashi, sadece alın ve çene yapısı ile kardeşi Delia Karakash’a benzerlik gösterir. Delia’nın aksine Karkashi’nin saçları omuzlarına kadar uzanmıştır ve yüzünde, alnının saç hizasından alt dudağına kadar çatallanarak inen eski bir yaranın izi görünmektedir. Ancak Karkashi’nin kardeşinden farkı bunlarla sınırlı değildir. Rahmetliyi, gözlerindeki merhametli, sevgi dolu, cömert ve kanaatkar bakışlarından tanıyan Lady Alisia, Karkashi’de o vasıfların hiç birisini göremez.

Lord Tarakadahan Karkashi’nin gözlerinde acımasız, nefret dolu, aç ve uğursuz bir hıyanetin kötürüm parıltısını görür sadece..

“Lady Alisia. Kızınızın ahmaklığına eşlik etmeye mi karar verdiniz? Akılsızca yaptıklarına karşılık yine de onun yaşamasına izin verdim. Bütün çocuklarının yaşamasına izin verdim. Karşılığında sizin bana eşlik etmeniz dışında da herhangi bir şey istemedim. Hürmetimi ve merhametimi bu şekilde mi geri ödeyeceksin?”

“Bir kadını, çocuklarının hayatlarıyla gemlemek ne zamandan beri merhamet oldu? Siz bu teklifle bana geldiğinizde, hürmetin de anlamını bilmediğinizi öğrenmiş oldum.”, diye cevap verir Lady Alisia.

“Belli ki dışarıdan yardım gelmiş size. Kibrinizi buna borçlusunuz. Size teklifimi ilk yaptığımda bu tavrınızı ortaya koyabilmiş olsaydınız, sizi olmasa da saygımı kazanmış olurdunuz. Anlaşılan her ikisini de infaz etmem gerekecek.”, diye sanki kendi kendisiyle konuşuyormuş gibi mırıldanır Karkashi.

“İnfaz, yapmasını en iyi bildiğiniz şey. Evet, Tarakadahan, yardım geldi. Ama bu sandığınız gibi dışarıdan olmadı. Kafese tıktığınız kızım, sizden çok daha akıllı ve öngörülü çıktı.. Lütfen, sizi rahmetli eşim ve lordum olan Delia Karakash’ın varisiyle tanıştırayım..”, der Lady Alisia gizleyemediği bir mutlulukla ve sandalyesinden kalkar, omuzlarından eteklerine kadar dökülen ağır, zincirli örme zırha rağmen süzülür, ve bulundukları misafir odasını, oturma odasına bağlayan kapıyı aralar.

“Lady’im. Lütfen, buyurmaz mısınız?”

Alisia kapıyı iter ve üzerinde biraz büyük duran, yere kadar uzanmış ince altın sim işlemeli, yeşil ile koyu çivit mavisi bir elbise içerisinde Inshala belirir..

Aager sevdiği kızı arkasından takip etmez. Bunun stratejik gerekliliğini bilse de kız ondan plapmatik.. frapnatik.. pragnanik.. off yaa.. “Pragmatik?”.. evet, ondan işte.. olmasını rica eder..

Bu yüzden Aager Fogstep odada değildir.

Aager, koridorda..

..an itibariyle de Lord Tarakadahan Karkashi ve onunla gelen genç şövalyenin hemen arkasındadır!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aager, Inshala’sından hiç bir korku hissi algılayamaz. Küçük kız, neredeyse katetonik denebilecek bir sükunetle Lord Tarakadahan Karkashi’ye bakar. Kızın kalabalıklardan ve sosyal şeysilerden bu denli korkmasına karşın, tekil anlamda, Durkahan’daki en tehlikeli, acımasız ve ölümcül adamın karşısında ise gözünü bile kırpmayışını Aager ister istemez biraz olsun hayret verici bulur.

“Kuduz hayvanlardan korkmana gerek yok, sevgilimi Aager Fogstep, zira onlar kestirilemezler. Ancak korktuğunu sezerlerse hemen saldırırlar. Bu adamda bir şeyler yanlış. Ama bize burada saldırmayacak çünkü bunun ona hiç bir faydası yok. Bize burada saldırırsa halkını karşısına almış olur. O, halkının kendisinden korkmasını istiyor. Ama onlara ihtiyacı olduğunu da biliyor.”

Aager kızın açıklamasını ‘makul’ bulsa da, yine de kılıç ve hançerini kınlarına sokmaz ve saklandığı karanlıkta sessizce beklemeyi tercih eder. Gerçekte ise ortada bir kan dökülecek ise, Aager bunun burada, dar ve kuytu ortamda gerçekleşmesini tercih eder çünkü kendi silahları kısa kılıç ve hançerlerden oluşuyor olması tam da böyle, hareket ekonomisi vermeyen ortamlar için uygundur. Ve görebildiği kadarıyla genç şövalyede uzun bir kılıç, Karkashi’nin ise belinde ağır, küt döküm bir gürz ve elinde taşıdığı, geniş ortamlarda yıkım getirecek koca bir teber mevcuttur.

Aager içeriden, Inshala’nın “Merhaba, Tata Amca.”, dediğini duyar!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aager yüzünü buruşturur ve gülmemek için yılların verdiği bütün zihinsel gücünü değerlendirmek zorunda kalır. Lady Alisia’dan kontrolüz bir ‘fırk’lama kaçar ve Aager oturma odasında bekleyen anneanne, Moira ve diğer kızların kıkırtılarını duyar.

“Evin efendisiyle doğru konuş, sürtük!”, diye nefret dolu bir hışımla tıslar Lord Tarakadahan Karkashi’nin arkasında duran genç şövalye.

“Sus Scrofa!..”

..diye Inshala’nın sesi çınlar içeride.

“Hatırladın!”, der Aager mutlu bir şekilde.

“Söylediğin her şeyi diniyorum ama ki..”, diye kızın sevindirik cevabı gelir zihninde.

Lord Tarakadahan’nın tepkisi ise beklenmedik olur. Sağ tokadı bir anda fare kapanı gibi geriye şaklar ve elinin tersiyle genç şövalyenin burnunu kırar!

Bu beklenmedik ‘tokat’ karşısında genç adam geriye tökezler ve yere eğildiğinde ağzından ve burnundan bir anda kan boşalır.

“Hanımlara karşı nasıl konuşman gerektiğini asla öğrenemedin, Klaus —her ne kadar çocukça ve kendini bilmez olsalar da..”, der testere gibi hırıltısıyla.

Gözlerini Lady Alisia ve Inshala’dan ayırmadan ekler.

“Temizle suratını. Halıyı pisletiyorsun.. Şimdi.. Dikkatimi çekmeyi başardınız, Lady’im. Kimdir bu genç bayan?”

“Bu, Karkashi, Lady Inshala Frostmane Hooman ve kendisi Lady Moira’nın resmi kız kardeşi, ve benim de kızım olur.”, diye cevap verir Alisia.

Karkashi’nin tek kaşı kalkar ancak hayrete dair bunun dışında başka herhangi bir ifade belirmez yüzünde.

“Lütfen. Beni aydınlatmanızı bekliyorum, Lady’im.”, diye sabırlı bir tonla bekler.

“Kocam öldükten çok kısa bir süre sonra, kızım Moira bu genç hanımefendiyi kız kardeşi ve ardalı olarak sahiplendi. Tıpkı Delia’nın kızımı ardalı olarak ilam ettiği gibi.. Ve bunu da bir tapınak baş muhafızı, bir şerif ve High Woods Ri’si, Grandaleren’ın kızı, Prenses Alor’Nadien ne Feymist hanımefendi şahitliğinde notarize ettirdi. Belge burada, çoğaltıldı, ilgili tüm mercilere kaydı geçti ve şehir genelinde de ilam edildi.”, der Alisia ve bunu söylerken yüzünde haşin bir ifade belirir ve eli de kılıcının kabzasına iner.

“Öyle görünüyor ki yokluğumda boş durmamışsın, Alisia. Bu saçmalığı nereden ve nasıl hortladığını bilmiyorum ama adamlarımı zindana tıkmış olman, senin için bile fakir bir davranış.”

“Hayır, Karkashi. Sen artık evin sahibi değilsin ve suçlarının hesabını vereceksin..”, diye tıslar Lady Alisia ve yavaşça kılıcını kınından sıyırır.

“Lady Alisia.. Lütfen.. Bana kılıç çekerseniz, yetim çocuklarınız aynı zamanda öksüz kalırlar. Onları daha fazla üzmek istemediğinizden eminim.”

“Çocuklarım önce babalarını, sonra da annelerini örnek alacak, ve bizim adımlarımızdan yürüyecekler.. Ve o adımlar, asla senin peşinden olmayacak.”

“Alisia.. Bahsettiğiniz belge her ne ise, evin sahibi tarafından onaylanmadığı sürece geçersizdir. Ne kadar şahit getirseniz de bu gerçek değişmeyecek.. Lady Moira söz konusu ilamı yaptığında daha babasının sorumluluklarını resmi olarak üstlenmemişti. Kardeşimin kalkanı ve kılıcını, uğradığı baskında kaybolmuş olduğu gibi, mühür yüzüğü de çalınmıştı. Dolayısıyla üstündeki isimlere rağmen, belgelerinizin hiç birisinin geçerliliği yok! Size kılıcınızı indirmenizi sağlık veririm. Adamlarıma yaptığınız onursuz muameleyi daha sonra gözden geçireceğiz..”, der Tarakadahan, taş gibi bir ifadeyle.

“Bu mühür yüzüğü mü?”, diye araya girer Inshala gülümseyerek. “Çok güzel bi yüzük. Benim parmaklarım için biraz fazla büyük ama bu da biraz normal, sanırım; benim parmaklarım ince ki!”

Geldiğinden beri Lord Tarakadahan Karkashi’nin yüzünde ilk defa bir ifade belirir;

ŞOK!

Olduğu yerde çakılmış, önce küçük, boynuzlu kıza, sonra da elinde tuttuğu iri yüzüğe bakar.

Karkashi’nin çenesi, sert bir şey çiğniyormuş gibi gerilir ve sağ gözünde farkındasız bir tik atmaya başlar..

..ve sessizce, “Onu nerede buldun, küçük kız?”, diye kör testere sesi hırıldar.

“Senin evinde! Bodrumundaki büyük yuvarlak şeysilerin birisinin içinde gizli bir kutun varmış. Kutunun içinde de bi çok ilginç başka şeyler de vardı Tata amca ama söz, size ait hiç bi şeye dokunulmadı.. Sadece Delia babamıza ait olan bu yüzüğünü, kalkanını ve kılıcını aldık..

..ve bi kucak dolusu da kağıt. Fardashi amca kağıtlara baktı ve içlerinde bi sürü isimlerin olduğunu söyledi, sonra da isimleri toplamak için gitti.”

“Benim evime izinsiz mi girdiniz?”, diye yanan gözlerle kıza bakar.

“Tenkik olarak—”

“—Teknik olarak..”

“Evet, tenkit olarak buradaki kimse senin kasana girmedi ama ki. Siz bunları saklamış olmasaydın naapardık inanın bilmiyorum. Sayende bütün kağıtlara yüzükteki resmi işaretleyebildik.”

Aager ister istemez Inshala’sının anladığı şekliyle lafı çevirmesine biraz hayret eder. Özellikle de kızın bu güne kadar yalanlara gösterdiği tepkileri göz önünde bulundurduğunda. Kardashi’nin az gerisinde sinmiş olan Aager, kızın açıkça bir şekilde yaptıklarını kabul edeceğini düşünürken, kızın ilginç bir şekilde lafı kıvırmasını biraz rahatsız edici bulur. Evet, gerçekte kız yalan söylememiştir. Kızın yaptığı daha ziyade laf cambazlığı ile sınırlıdır ama yine de bu Aager’i rahatsız eder işte!

“Ummm.. Bebeğim?”, diye tereddüt ederek sorar Aager.

“Efendim, sevgilimi.”

“Adama söylediğin şey, çok da doğru değil aslında.”

“Evet. Tata amcaya kelimelerle pusu kurdum ki! Tıpkı senin yaptığın gibi.”

Aager ister istemez bir eliyle yüzünü kapatır ve küçük, saf kızı nasıl bozduğunu düşünür.

“Lord Tarakadahan Karkashi. Sizi eşim ve lordum olan Delia Karakash’ı öldürmek amacıyla pusu kurmak, Delia’nın haklı ardalı olan Lady Moira’ya komplo kurarak hapse attırmak, çocuklarımın hayatlarını tehdit ederek beni hiç istemediğim bir evliliğe zorlamak ve sevgili eşim ve lordum olan Delia’nın öldürülmesinden önce ve sonra gerçekleştirdiğiniz bütün suç ve zulümlerden sorumlu ve suçlu buluyorum. İki gün içerisinde açık mahkemede yargılanacaksın. Gökler yardımcın olsun.. Yüzbaşı Fardashi..”

“Hanımım.”, der yüzbaşı ve yanında, ölü gözlerle amcasına süzen Moira olduğu halde Lady Alisia’nın arkasında belirir.

“Bu adamın üstünden silahlarını ve zırhını alın zira kendisi artık bir şövalye değil, öz kardeşini öldürmüş bir hain ve bundan sonra da böyle anılacak. Sonra da onu, kızımı tıktığı kafese koyun.”, diye kati bir şekilde emreder.

“Beni adi bir suçlu gibi zindana attıramazsın, Alisia.”, diye hırlar Kardashi.

“Sen kızımı o zindana atarken hiç tereddüt göstermemiştin, Karkashi. Dahası, seni adi bir suçlu olarak o zindana koymayacağız.. Seni adi bir hain olarak o zindana tıkacağız.”, diye acımasızca cevap verir Lady Alisia.

“Ben bir paladin’im. İtham ettiğiniz suçlardan yargılanamam.”, der adam taşlaşmış bir ifadeyle.

Buna cevap Inshala’dan gelir.

“Hayır, Tata amca. Senin ne olduğunu bilmiyorum ama sen bir paladin değilsin.”, der kız sakince.

“Sen nereden bilebilirsin? Bir paladin olmanın koşul ve kurallarını bildiğini bile sanmıyorum.”, diye testere sesile hırlar Tarakadahan.

“Bilmiyorum zaten ki..”, diye aynı sükûnetle cevap verir Inshala. “..ama bildiğim bir şey varsa, o da denge!..”

“Denge?”, diye şaşırmış bir ifadeyle iki kaşı da kalkar Karkashi’nin.

“Evet, denge. Lady Moira ablam bir paladin. Onunla ilk karşılaştığımda bunu o kadar açıkça görmüştüm ki, beni ışığıyla yakacağını sanmıştım. Moira ablam o kadar paladin ki, bütün dengemi alt üst ediyor.”, diye açıklar kız.

“Bunun benimle ne ilgisi var?”

“Lütfen bana söyler misiniz, Tata amca, neden şu anda bu oda da tam bir denge var o zaman? Siz içeri girdiğinizden beri Moira ablamı hissedemiyorum!”

“Muhteşem!”, diye ünler Aager, zira Inshala’sının bir druid olarak ‘denge’ sezisini hiç aklına gelmemiştir.

“Ama biraz da üzücü.. İnsanların başka insanlara kötülük yapmak için gösterdikleri çaba, gerçekten üzücü..”, diye cevap verir Inshala.

Tarakadahan Karkashi uzun bir süre yerinde kıpırdaman durur.

Sonra, büyük bir gürültüyle elindeki teberi bırakır.

HAYIR!“, diye kindar bir hışımla çığlar genç şövalye ve belindeki kılıca davranır..

..ve bu hayatında yaptığı son şey olur;

Klaus’un boğazı boydan boya açılır.

Açık kırmızı kan, iç bunaltıcı bir hırıltı eşliğinde saçılır, ve genç şövalye ne olduğunu anlayamadan gözleri kayar..

Aager Fogstep, Karkashi’nin, Klaus diye hitap ettiği adamı yavaşça yere bırakırken,

“Sadece bir defa..”, diye acımasızca mırıldanır..

Karalar içindeki adam, kestiği gencin yerde titreyip, son tepinişlerini ifadesizce seyreder ve odadaki herkese, Drashan ile Durkahan arasındaki farkı da göstermiş olur; Drashan’da sadece ölüm ve kalım vardır, ve ‘onur’ opsiyonel bile değildir..

Aager dipsiz, kara gözlerle yerde titreyen leşi seyreder, sonra başını kaldırır ve ‘Sıra sende. Tercihini yap. Burada, yada başka bir yerde. Benim için fark etmez!’, der gibi Karkashi’ye bakar.

“Lord Tarakadahan. Gürzünüz, kalkanınız, zırhınız ve şövalyelik armanız..”, diye rica eder Yüzbaşı Fardashi ve elinde kalın zincir ve prangalarla Karkashi’ye yaklaşır. Fardashi’nin bu ‘ricası’ üzerine koridorda ne kadar muhafız varsa, mızrak ve kılıçları doğrultulmuş bir şekilde Karkashi’ye dönerler.

Delia’nın ağabeyi bir süre sessizce karalar içindeki adamı süzer ve an itibariyle koşulların kendisi için verimli olmadığına kanaat getirmiş gibi, yavaşça çelik elini kemerine indirir, basit bir sıkma hareketiyle kemerin tokası mandallarından kurtulur ve kemer, taşıdığı gürz ve kemere kopçalanmış şövalyelik arması, ağır bir gürültü eşliğinde yere düşer.

Kardashi başını yerdeki ölü adama çevirir ve dudakları tiksintiyle gerilmiş bir halde onu seyreder.

“Hiç düşünmeden davranmaların hususunda seni defalarca uyarmıştım, oğlum. Bir piç olarak doğdun, bir köpek gibi de öldün..”, diye sessizce mırıldanır.

 

Karkashi acı bir şekilde gülümser.

 

Sonra Lady Alisia’ya bakar, ardından da yanında duran küçük kıza.

“Mahkemede beni suçlayanlarımla yüzleşme talebinde bulunacağım, Lady’im. O güne kadar sevdiklerinize sarılıp onlarla koklaşın ve tanıdıklarınızla helalleşip vedalaşın. Çünkü kızına gösterdiğim merhameti, size göstermeyeceğim.”

 

 


Sus Scrofa; (Latince) Sus: Domuz. Scrofa: Yaban. Sus Scrofa; Yaban Domuzu, swine, sow.

Aager, Klaus’u öldürdükten sonra söylediği, “Sadede bir defa..”, ifadesi, bir kaç gün önce, gecenin bir yarısı Durkahan’a yaklaşırken Inshala’nın, “İnsanlar beni görünce hep taş atıyorlar ki!..”, diye dile getirdiği korkusuna verdiği, ‘söz’ kabilindeki cevabıydı. Aager, Klaus’un Inshala’ya ettiği hakareti ‘bir’ olarak kabul eder ve ona ‘ikinci’ bir şans tanımaz. Klaus kılıcına dokunduğu anda onu öldürür.

 

 

 
 

The Awesome Heist

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

Bu hikaye,
The Oathbreaker (Part Two) ‘dan
sonra yer alır..

 

Bunu yapmak istediğinden gerçekten emin misin, bebeğim?”, diye sorar Aager.

“Bilmem. Daha önce hiç yapmadığım için bi fikrim yok ki!”, der biraz tedirgin bir şekilde Inshala. “Gelmemi istemiyor musun? İstemiyorsan bu beni biraz üzer ama anlarım da. Beraber aptal olma sözü vermiştik ve ben sözümde durmak istiyorum.”

“Bu yapacağımız şey sadece tehlikeli değil, aynı zaman da yakalanırsak bizi demir kafeslere koyarlar.. önce öldürmezlerse tabii.”

“Ama biz, zaten bize ait olmayan bir şey almayacağız ki. Biz sadece bize ait olup, başkalarının bizden aldığı şeyleri geri alıyor olacağız. En azından Delia babama ait olan şeyleri.. Neden bundan dolayı bizi demir kafeslere koysunlar ama ki?”

“Çünkü Delia babandan o şeyleri izinsiz aldılar ve ona pusu kurup öldürdüler. Bunlar iyi insanlar değiller, Inshala.”

“İnsanları gerçekten anlamıyorum, Aager Fogstep. Kötülük yapmak için verdikleri bunca emeği kafam almıyor.”

“Hepsi kötü değil, bebeğim. Sadece bazıları. Annen iyi bir insana benziyor. Anneannen de. Moira da iyi bir insan. Diğer kız kardeşlerin de. Cümeyt’de iyi bir çocuk. Fey’ler de olduğu gibi. Bazılarımız iyi, bazılarımız kötü..”

“Fey’lerin bu konuda tercih hakları çok daha kısıtlı ama ki. Hangi türden fey olduğumuz, bizim iyi olup olmayacağımızı belirleyebiliyor.”

“Ummm.. Bundan emin misin, bebeğim?”, diye nazikçe sorar Aager ve susar.

Inshala, Aager’in neden bahsettiğini anlaması biraz vakit alır ve anladığında kendisi de susar ve uzun bir süre düşüncelere dalar. Neden sonra mutsuz bir ifadeyle cevap verir.

“Ben.. Ben bilmiyorum, Aager Fogstep. Belki yaşım küçük olduğu için daha kötü değilimdir. Bundan on sene sonra, yüz sene sonra, üç yüz sene sonra ne olacağımı kim bile bilir ki? Belki sana bir şey olur ve ben de çok kızarım ve artık yokluğundan dolayı canım çok yanar da gözlerim döner, sonra da çok kötü şeyler yaparım.. Yada sadece yarım fey olduğum için bozukumdur ki.. Babamı hiç görmedim ve kim olduğunu da bilmiyorum. Bir gün karşılaşırsak neden bana bunu yaptığını sormak isterim. Mab’e sordum bir sefer.. babamın kim olduğunu.. Yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade oluştu ve sadece ‘Sonra..’, dedi —bana iş teklifi için yine rüyama geldiğinde. Arada bir uğruyor Mab. Herhalde bulunduğu yerde konuşup muhabbet edecek fazla kimsesi yok ve benimleyken kendisini rahat hissediyor çünkü ondan bir şey istemeyen az kişiden birisiyim. İstediğim zaman da karşılığını fazlasıyla veriyorum.. Geldiğinde çayları ben yapıyorum, abur cuburları da o getiriyor. Sonra Sessiz Ormanımda açık hava sineması izliyoruz.”

Aager, kızın Sessiz Ormanını bilir ancak açık hava sineması nedir bilmez. Kızın korkularını da bildiğini sanır ama bu tahmininde ise ne denli isabetsiz olduğunu anlar..

Aager, şu anda olduğu gibi, kızın konudan konuya atlayarak konuşurken ki haline asla müdahale etmez, onun sözünü kesmez ve araya girmez çünkü böyle anlarda kızın anlatısı her zamankinden bile daha saf, kasıtsız ve katışıksızdır ve onun gerçek iç dünyasını, Gemini ile bağlandığında gördüklerinden çok daha yakıcı bir ayılışla sergiler.

“Bir defasında Titania abla da geldi ziyaretime. Bana Mab’e misilleme olarak geldiğini söyledi ama bence merak ettiği için gelmişti. Ona da çay yaptım.”, der ve kıkırdar. “Sonra yine geldi ama tam o esnada Mab’de oradaydı. İkisinin öylece durmuş birbirlerine attıkları bakışlar fena kızgındı. Sonra ben ikisine de misafirim olduklarını, kurbağalarımı ve ateş böceklerimi korkuttuklarını ve ormanımda ikisine de yetecek kadar yer olduğunu söyledim. İkisi de fena utandılar. Sonra ikisine de çay yaptım ki bu beni biraz uğraştırdı çünkü Titania abla sıcak papatya çayını seviyor, Mab ise fena demli ve acı buzlu çayı tercih ediyor. Titania abla geçen gelişinde eli boş geldiği için bu sefer fırından yeni çıkmış, sıcak mutlu kurabiyeler ve çilek getirmişti. Mab’de vanilyalı dondurma ve kremalı pasta almıştı. Çilekleri kremalı pastanın üstüne yerleştirdim ve servis yaptım, ikisi de pastaya yılana bakar gibi baktılar ama servisi ev sahibi olarak ben yapıtığım için yediler. Sonra da ben ortalarında, üçlü koltuğa oturduk ve Termikatör İki’i seyrettik. Bittiğinde sanıyorum ikisi de filmden fena-çok etkilenmiş olsalar, dünyanın o hale gelmemesi için ortak bir konsül oluşturabileceklerini söylediler ve bu sefer de konsüle başkanlık yapmam için, ikisi de bana iş teklifinde bulundu! Onlara düşünmem ve Aager’ime sormam gerektiğini söyledim. Titania abla bundan pek hoşlanmadı ama nedense Mab çok mutlu oldu.”

Aager ister istemez ‘fırk’lar.

Kızın korkuları gibi, anlatısı da farkındasız bir içtenlikle olduğu kadar, aynı zamanda da komik ve eğlencelidir. Kızın garip, çapraz bir espri anlayışı vardır.. Özellikle içeriğinin monumental anlamda yer sarsıcı ve yaz ile kış kadar da zıt tarafları ‘misafir’ ettiğini düşününce.

Kız, konu komşu ziyaretinden bahseder gibi, krallardan, kraliçelerden, hatta imparatorlardan bile daha güçlü, ‘ilkler’ anlamda, Yaz ve Kış gibi ‘temel’ güçleri hayal dünyasında konuk etmiş ve işin belki de en ilginç yanı, söz konusu ‘hayal aleminin’, gerçeklikten belki de çok daha gerçek olmasıydı!

“Asıl konumuza geri dönersek, yani amcamdan babamıza ait şeyleri geri almanın doğru olup olmadığı sorusuna nasıl çözebileceğimize dair aklıma bir çözüm geldi ama bunun için önce annemden bir şeyler rica etmem gerekecek ki bunun için onu nasıl ikna edebileceğimi düşünmem lazım.

İçeri girme meselesine gelirsek, bu senin bildiğin bir şey zaten ki! Bana da gösterebilirsin. Ve nereye basmam, nerede durmamam, nelerden sakınmam gerektiğini bana söylersin, bende aynını yaparım.”

Aager kızın ‘aynını’ yapacağından hiçbir kuşku duymaz. Sorun, bunun yeterli olup olmadığıdır.

“Güneş’in batmasına bir saatten az var. Bizim güneş doğmadan üç saat önce, gece muhafızlarının en yorgun ve dikkatsiz oldukları zaman girmemiz lazım. Gece yarısı gibi çıkarız yola. İstersen Moira’nın sana verdiği odasında uyu biraz.”, diye önerir Aager kıza.

“Moira ablamın odası çok güzel ama ki! Dışarıdan bakıldığında güçlü, kuvvetli, tuttuğunu koparan, demir dışında elbise giymeyen biri gibi görünüyor ama dolabında bi sürü dantel şeysili, fırfırlı eflatun, açık mavi, lacivet, yeşil ve pembe elbiseleri var. Birkaçını denemem için bana verdi. Çok bayıldım ki. Bazıları içinde yürürken, sanki peşimden küçük pembe bulutlar takip ediyormuş gibi hissettiriyor.”, diye erimiş bir sesle Moira ablasının elbiselerini tarif eder Inshala.

“Duvarlarında da garip, yüzleri ve kollarında resimler boyalı, Moira ablamın ‘Demir Hatun’, dediği poster şeysilerinden asılı. Bana biraz ürkütücü geldi, açıkçası. Ablam istemezsem onları indirebileceğimi söylediği için bende indirdim ama atmadım. Hepsini güzelce rulo yapıp dolabın arkasına sıkıştırdım.”, diye, yüzünde ciddi bir ifadeyle Moira ablasının odasını tarif eder Inshala.

“Sonra bana şifonyer diye çekmeceli daha küçük bir dolap gösterdi. Ama şifon’un ne yediğini söylemedi! İçinde Moira ablama ait iç çamaşırlar vardı! İnsanların içlerine çamaşır giydiklerini bilmiyordum! Bana çok ilginç geldi ve deneyip deneyemeyeceğimi sordum. Önce biraz yadırgadı ama sonra ‘İstersen dene. Benim, senindir.’, dedi. Kenarlarında minik dantel çiçekleri olan—”, diye, yüzü biraz pembeleşmiş bir şekilde Moira ablasının iç çamaşırlarını anlatmaya başlar Inshala.

“—Ummm.. bebeğim..”, der Aager boğazını temizleyerek.

“Efendim, Aager Fogstep.”

“Bana.. Moira ablanın.. uhhm.. iç çamaşırlarını anlatmamanı tercih ederim.”, diye aksi istikamete bakarak cevap verir karalar içindeki adam.

Inshala bir anda yaptığı şeye ayılır ve yüzü pembeden kırmızıya geçer.

“Ben.. ben çok özür dilerim. Moira ablamın odasını bana vermiş olmasından dolayı o kadar heyecanlanmıştım ki, ne dediğime dikkat etmeden konuştum.”, diye inler kız.

“Sorun değil. Hadi git ve biraz uyu. Gece zorlu bir gece olacak.. Ben de yiyecek bir şeyler bulayım.”

“Peki.”, der Inshala küçük, utanmış bir sesle. “Ama önce anneme gidip ondan rica etmem gereken şeyi istemem lazım.”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Kesinlikle olmaz!”, diye kaşlarını çatmış, yumruklarını kalçalarına dayamış bir şekilde hışmeder Lady Alisia.

“Ama.. anne.. bu çok önemli..”, diye rezil olmuş bir ifadeyle inler Inshala.

“Yanlış yapıyosun, Fey abla..”, der Cümeyt, kendinden emin bir şekilde. “Gözlerini kocaman açacaksın, kaşlarını bükeceksin, alt dudağını öne çıkaracaksın —bak, işte böyle— ve yapabiliyorsan da ağlayacaksın ama sessizce. Bağırarak ağlarsan yada kendini yerden yere atarsan asla kabul etmezler!”

“Ama.. ama böyle yapınca annemizi kandırmış olmuyor muyuz?”, diye hayretle çocuğa bakar Inshala.

“Hayır olmuyorsunuz!”, diye sesiyle orman yangınları başlatacak bir hararetle kızar Alisia.

“Bak. İşe yaramaya başladı bile.”, der Cümeyt cin gibi parlayan gözlerle.

“Ama.. Sadece kızmasını sağladık ki..”, der Inshala.

“Bu işler böyle olur, Fey abla. Önce kızarlar, sonra sana kızdıkları için üzülürler, sonra da ne istersen yaparlar!”, diye pişkin pişkin sırıtır Cümeyt.

Lady Alisia, hemen önünde gerçekleştirilen utanmaz ‘komployu’ hayretle izler.

“Benden ne istediğinin farkında mısın, Inshala?”, diye tıslar en sonunda.

“E.. evet anne. Bu yüzden sana geldim ama ki. Senin yapman lazım.. Kendi ellerinde.. Yoksa olmaz.”, diye kaşlarını büker, gözlerini kocaman açar ve alt dudağını pörtletir Inshala.

“Bu.. inanılır gibi değil!”, diye ellerini havada sallar kadın.

“Biliyorum, anne. Ama gerekli. Yoksa bütün plan suya düşer. Aager’im bu ifadeyi kullanıyor bazen ama bir planın suya nasıl düşeceğini bilmiyorum. Belki de kağıda yazılı olduğu içindir ve bu yüzden suya düşüyordur. Ama kağıda yazılıysa, neden onu suyun üstünde tuttuğumuz kısmını anlamış değilim. Tutmazsak hiç düşmez ki!”, der Inshala biraz aklı karışmış bir şekilde.

Lady Alisia uzun bir süre sessizce Inshala’ya, sonra Cümeyt’e, sonra da tekrar kıza bakar.

“Tencere-Kapak!”, der en sonunda burnundan soluyarak.. “Öğretmenini doğru seçmişsin, genç bayan.. Öyle olsun bakalım. Seni kırmayacağım ve bu isteğini yapacağım.”

“Bu akşama lazım, anne.”

Kadın tekrar burnundan solur.

“Tamam. Yapacağım, dedim.. Gidin başımdan artık!”, diye yanan gözlerle ikisini de def eder başından.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Sana demedim mi? Çantada keklik!”, diye kıkırdar küçük Cümeyt, Fey Ablasının elini tutmuş peşinden sürüklerken.

Inshala, neden kekliklerin bir çantaya tıkıştırıldığını anlamaz. Dahası, ortada ne bir keklik, ne de bir çanta vardır ama bu konuda küçük Cümeyt’e de bir şey sormaz çünkü bunun da muhtemelen şu sosyal şeysilerden biri olduğu kanaatine varır. Planların suya düşmesi gibi..

“Bence harika bir iş çıkardın, Efendi Cümeyt. Tek başıma asla kabul ettirtemezdim ki!”, der Inshala mutlu bir şekilde.

 

“Sen bana takıl, Fey Abla. Sana anneleri, anneanneleri ve ablaları nasıl parmaklarında oynatacağının bütün gizli tekniklerini gösterebilirim.”

Inshala ‘fırk’lar.

“Çak, abla!”, der Cümeyt ve elini kaldırır.

Inshala durur bir an..

 

“Nereye?”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ne istediler?”, diye sorar anneanne.

Lady Alisia ona söyler.

Anneanne kıkırdar.

“Neden uğraştırdın ki kızı o kadar? Kabul edeceğin belliydi.”

“Hemen kabul etseydim bir kıymeti olmazdı, anne. İkisi de nasıl bir heyecanla geldiler, görmeliydin.”, der yüzünde mutlu bir ifadeyle Alisia.

“Bu yanını benden almadığını biliyorum, Alisia. Bu tam rahmetli babanın yapacağı bir şeydi.”, diye esefle söylenir anneanne.

“Öyle deme, anne. Buraya ciddi bir hazırlıkla geldiler ve mücadelesini de verdiler.. Anlaşmalı tiyatro gibiydi. Bu şekilde hem her istediklerini alamayacaklarını öğrenmiş, hem ön hazırlığın kıymetini anlamış, hem de zaferin keyfini tatmış oldular.”, der Lady Alisia gülümseyerek.

“Yemedin, yani..”

“Lütfen, anne. Sadece Moira’da yedim. Ondan sonra üç tane daha büyüttüm.”, der Alisia gülerek.

“Çok acımasızsın, kızım. Çoook!”, der anneanne..

..ve tekrar kıkırdar.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bekçi Fardashi fena halde bozulmuş bir ifadeyle Aager’e, sonra da Inshala’ya bakar. “Lanet olsun be adam, ben bir kanun adamıyım. Senin böyle bir şey yapmana göz yumamam. Dahası, bir de beni planının parçası haline getirerek suç ortağı yapıyor olacaksın. Yetmiyormuş gibi, bu küçük kızı da tehlikeye atacaksın!”

“Sizden her hangi bir suça ortaklık etmenizi istemiyorum, Yüzbaşı Fardashi, çünkü teknik olarak ortada bir suç yok. Bizim yapacağımız şey, bazı eşyaları sahiplerine iade etmek, o kadar.”, der Aager sakince. “O ‘küçük’ kıza gelince; Inshala ömrünü uçsuz bucaksız bir ormanda ve yaşlı bir adam dışında, on altı yaşına kadar tek başına yediğini ya topraktan yolarak yada avlayarak geçirdi. İnan bana iş hayatta kalmaya ve beceriye geldiğinde izcileriniz dahil, bu şehirde o küçük kızın bilgi ve becerilerine sahip ikinci bir kişiyi daha bulabileceğinizi sanmıyorum.”

“Küçük kız konusunda sana inanıyorum, Efendi Aager. Ancak bu yine de bana yanlış geliyor. Bir kişinin evine ondan izinsiz girmek kanunlara aykırı. Aranması gerekiyorsa da, önce arama izni almamız gerekiyor!”, diye burnundan solur Fardashi.

“Yüzbaşı Fardashi.. Lütfen size engel olmayayım.. Siz gidin ve ilgili mercilerden, şehirdeki en güçlü paladin lordunun evine girip arama yapmak istediğinizi, sebeplerinizle açıklayıp ikna etmeye çalışın. Bir şekilde bunu, iyimser bir tahminle önümüzdeki dört sene içerisinde başardığınızı düşünsek bile, niyetinizi şehirde bilmeyen kalmamış olacağını da, sanırım hatırlatmama gerek yok.”

Fardashi’nin suratı kararır.

“Ama illaki kıymetli kanunlarınıza sadık kalmak istiyorsanız, sizin yardımlarınız olmaksızın da bu işi ikimiz yapabiliriz. Ancak böyle yapmamız halinde küçük Inshala’ya bir şey olursa, bu yersiz inadınızı hatırlarsınız diye umuyorum..”, der Aager sessizce.. ve acımasızca..

Fardashi’nin suratı daha da kararır.

“Serenity Home kasabasının sizin gibi bir adamı şerif yardımcısı yaptığına inanamıyorum!”, diye hırlar.

“Size, ‘zorla üstüme yıkılan bir meslekti ve alternatifim giyotindi!’, derken bunu espri olsun diye söylememiştim, Yüzbaşı.. Şimdi. Yardım edecek misiniz, yoksa biz kendi başımıza mı halledeceğiz bu işi ve siz de Lady Alisia’ya, kızını nasıl gecenin bir yarısı, azılı düşmanının evini soymaya müsaade ettiğinizi açıklayacaksınız?”, der Aager sakince..

“Lady Alisia’ya böyle bir şeyi açıklamaya hiç niyetim yok, Efendi Aager. Ancak geri döndüğümüzde, ki dönersek, bu yaptığınızı da, evin hanımefendisini şantaj malzemesi olarak kullanmanızı da konuşacağız.”, der fırtına bulutlarını andıran bir ifadeyle.

Aager uzun bir an yaşı geçmiş yüzbaşıyı, ölü gözlerle süzer.

Konuştuğunda sesi hala yanıltıcı bir şekilde sakin gibidir..

“Hayır, Yüzbaşı.. Böyle bir konuşma olmayacak. Orken’ler Arashkan’ı yerle bir ederken oradaydım.. Orken’ler High Woods’u yakıp Bari Na-ammen’i de yerle bir ederken oradaydım ve kış bittiğinde doğuya, Serenity Home’a gidecekler. Şayet o kasabayı ve ardından da o bölgeyi ele geçirirlerse oyun biter çünkü onları oradan kimse bir daha söküp atamaz. Oraya yerleşip çoğalacaklar ve önümüzdeki yirmi yıl içerisinde ortada bir Vodgar, Koruxan, Palantine, Endless Watch, Durkahan, Solace ve Korduba’s Watch kalmayacak ve Heaven’s Hand, Tranquil ve Dwarwick’de onları birkaç yıl farkla takip edecek. Burada harcadığımız her gün bu sonu hazırlamış oluyoruz ve siz bana izin belgelerinden bahsediyorsunuz.. Dünya yanmak üzere, Yüzbaşı, dolayısıyla sizin ‘konfor anlayışınıza’ uyum sağlayamazsam kusuruma bakmayın, zira sadece krallık değil, insanlığın sonundan bahsediyoruz burada..”, diye sessiz bir ateşle harlar.

Yaşlı adam, yaşına uymayacak bir şekilde haşlanmış olmanın getirdiği bütün ağırlığını hisseder ama daha bir şey diyemeden Inshala ona yanaşır, ayak parmaklarının üstünde durur ve adamcağızın boynuna sarılır!

“Aager’imin kusuruna bakmayın Fardashi Amca. Çok büyük bir sorumluluk altında. Serenity ve çevresindeki insanların onun getireceği yardıma çok ihtiyaçları var. Lütfen.. İhtiyacımız olmasaydı böyle bir şeyi asla sizden istemezdik çünkü siz iyi bir insansınız.”, diye fısıldar yumuşak sesiyle.

Fardashi biraz utanır.

“Sen.. harika bir kızsın.. Nasıl oldu da böyle karanlık bir adamla..”, diye hayretle sorar.

“..Ben onunum, Fardashi Amca. Bunu size ilk söylediğimde, ben de doğruyu söylüyordum. Bizim aramızdaki bağı ölümlülerin ölçüleriyle değerlendirirseniz, bu size de yazık olur, bize de..”, der Inshala sarıldığı adama. “Bu gece bize yardım edecek misiniz? Lütfen edin çünkü Aager’ime bir şey olmasını istemiyorum!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Gecenin karanlığında sinmiş bir grup, sessizce işareti beklemektedir. Birden bir baykuş sesi duyulur. Baykuş sanki aynı şeyi tekrarlıyor gibidir; ŞİMDİ! ŞİMDİ! ŞİMDİ!..

“Vakit geldi. Her ne yaparsanız yapın, yakalanmayın. Ve yüzlerinizden o salak kese kağıtlarını da çıkarmayın.”, diye kendi kese kağıdı maskesi altında rezil olmuş bir Yüzbaşı Fardashi, teyit almak için adamlarına döner ve, “Kormack? Sen misin?”, diye sorar.

“Kormak benim, Yüzbaşı, o Tarwick.. İş salaklığa gelince kimse Tarwick’i geçemez, efendim.”, diye boğuk bir ses gelir başında kese kağıtlı bir başka adamdan.

“Hey!”, diye ünler Tarwick kendi kese kağıt maskesinin altından, ama bu maskenin üzerinde karikatürize edilmiş bir surat çizilidir. “Alındım. Ben maskemi sevdim. Siz de bi surat çizmelisin, efendim..”

“Tarwick. Sence neden bu aptal şeyleri kafamıza geçirdik?”, diye kese kağıdının altından boğuk bir seslerle burnundan solur Fardashi.

“Ummm.. Yüzümüz görünmesin diye?”

“Evet, Tarwick. Ama bütün bekçiler arasında bir senin maskende ‘surat’ var. Sence birileri bunu fark etmez mi?”, diye sabırla sorar yüzbaşı.

“Fark etsin. Sonuçta kesekağıdına çizilmiş bi surat. Onlar bizim kim olduğumuzu bilmeyecekler ama hepiniz benim Tarwick olduğumu bileceksiniz.. Önemli olanda bu, öyle değil mi efendim?”, diye sorar Tarwick.

“Yüzbaşı.. Sanırım Bekçi Tarwick ilk defa mantıklı bi şey söyledi.”, der bir başka kese kağıdı!

Yüzbaşının yüzü yine kararır ancak başındaki kese kağıdından dolayı kimse bunu görmez.

En sonunda esefle derin bir nefes verir ve Tarwick’e döner.

“Neyle çizdin onu?”, diye sorar.

“Bununla efendim. Su geçirmez ve suda erimez marker!”

“Ver şunu bana.”, diye hırlar Fardashi ve Tarwick’in elinden kapar markeri ve Kormack’e uzatır.

“Umm.. Ne yapacağım bununla efendim?”, diye şaşırmış bir şekilde sorar Kormack, ama onunda ifadesi kese kağıdının altında kaybolur.

“Benim maskeme bir surat çiz.. Çabuk ol! Sonra herkes elden ele dolaştırsın markeri ve yanındaki adama bir surat çizsin!”, diye homurdanır.

Kormack seri hareketlerle yüzbaşının ‘suratını’ çizer ve arkadan boğuk kıkırtılar duyulur..

Aradan beş dakika geçer ve Yüzbaşı Fardashi patlamamak için dişlerini gıcırdatır zira bekçiler aralarında hangi suratı istediklerini tartışmaktadırlar.

Aradan bir beş dakika daha geçtiğinde baykuş,

HADİ AMA YAAA! HADİ AMA YAAA! HADİ AMA YAAA!

..diye ağlamaklı bir şekilde ötmeye başlamıştır.

“Tamam. Yeter! Sizi ‘suratsız’ reziller!”, diye küfreder yüzbaşı ve elindeki iğreti sopayla Lord Tarakadahan Karkashi’nin evine doğru hücum eder!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

En sonunda!”, diye hırıldar Aager ve gecenin bu abuk saatinde Lord Tarakadahan Karkashi’nin evinin önünde toplanmış, başlarında kese kağıtları, ellerinde iğreti sopalara tutturulmuş pankartlarla “Kahrolsun Karkashi!”, “Zalim Karkashi dışarı, adalet içeri!”, “Çık dışarı Karga Karkashi!”.. diye beceriksiz sloganlar atmaya çalışan ‘isyancıları’ seyreder.

“Karga Karkashi?”, diye ‘fırk’lar Aager.

“Sanırım onu söyleyen Fardashi Amca.”, diye sessizce kıkırdar Inshala. “Aramızda konuşurken ağzımdan kaçtıydı.”

“Kafiyeli olmuş..”, der Aager. “..ve sanırım gösteri başlıyor!”

Lord Tarakadahan Karkashi’nin evi, gerçekte devasa bir malikanedir ve Aager bu kadar gösterişi biraz artılı bulur zira Tarakadahan bir paladindir ve normal şövalyelerden farklı olarak, paladinlerin ‘mazbut’ yeminleri vardır.

Malikanenin örme demir kapıları açılır ve oldukça kalabalık bir muhafız bölüğü dışarı çıkar ve slogan atan ‘isyancıların’ üstüne çullanır..

İsyancılar kaçar!

İsyancılar kaçmaya başlayınca muhafız bölüğü onların peşine takılır ve kısa bir zaman içerisinde iki grup da gözden kaybolur.

Ancak aradan iki dakika bile geçmeden, yolun öbür tarafından bir grup daha isyancı peyda olur ve onlarda başlarında kese kağıtları, ellerinde de iğreti pankartlarla saçma sapan sloganlar atmaya başlarlar.

Kısa bir süre sonra, malikanenin örme kapısında bir grup muhafız birliği daha belirir ve onlar da isyancıların üstüne yüklenirler..

Ancak bu isyancılar da kaçarlar.

Aradan çok kısa bir zaman geçer ve üçüncü bir grup isyancı daha peyda olur ve bir önceki grubun bıraktığı yerden devam ederler!

“Yuh!”, diye ünler Aager. “Fardashi kaç tane bekçi getirdi?”

“Güzellikle rica etmenin faydaları, Aager Fogstep.”, diye mutlu bir şekilde cevap verir Inshala.

“Bu kabul edilebilir bir açıklama. Senin kadar güzel bir kız benden de böyle bir şey rica etse, ben de Karkashi’ye isyan ederdim!”, diye sırıtır Aager.

“Bu hiç komik değil, Aager Fogstep.”, diye fena alınmış bir şekilde kızar Inshala. “Başka kaç tane güzel kız var peşinde ve senden neler rica ediyor bakalım?!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Geri döndüğümüzde Yüzbaşı Fardashi’den özür dilesem iyi olacak.”, diye sessizce mırıldanır Aager. “Bütün itirazlarına rağmen koca malikaneyi boşaltmayı başardı küçük gösterisiyle.”

“Bütün evi arayamayız ama ki.”, der Inshala. “Çok büyük.”

Aager karanlıkta, Lord Tarakadahan’ın çalışma odasında sessizliğe bürünür ve düşünmeye başlar.

“Ne düşünüyorsun, Aager’im?”, diye fısıldar kız adamın zihninde.

“Fısıldamana gerek yok, bebeğim. Böyle konuştuğumuzda kimse bizi duyamaz ki.”

“Başkaları duyar diye fısıldamıyorum ama ki. Senin dikkatini dağıtmamak için fısıldıyorum.”, diye tekrar fısıldayarak cevap verir.

“Aradığımız şeyler bu odada değiller, sanırım. Ben olsam nereye saklardım, onu düşünüyordum.”

“Ama sen kız kardeşine ne kadar kızmış olsan da bence onu gerçekten öldürmezdin ki eşyalarını alıp saklayasın.”, der kız biraz şaşırmış gibi.

“Hiç yardımcı olmuyorsun, bebeğim.”, diye gülümseyerek söylenir Aager.

“Hayvanlar saklamak istedikleri şeyleri genelde toprağa gömerler. Belki de Karkashi amca da toprağa gömmüştür eşyaları.”

“Bu mümkün, ama olası değil.”, der Aager. “Toprağa gömerse birileri gelip onu bulabilir ve bu olursa Karkashi’nin ruhu bile duymaz. Bence onun gibi kontrol hastası bir adam, o kadar önemli şeylerin saklı olduğu yeri de kontrolü altında tutmak ister. Ama bence sen de haklısın, bebeğim.”

“Toprak evin içinde mi yani?”, diye hayretle sorar Inshala.

“Hayır..”, der Aager ve sırıtır. “Ama toprağın altında gömülü oda da; evin kilerinde!”

“Küçük karanlık odalardan hiç hoşlanmıyorum ama ki.”, diye mızmızlanır kız. “Benim tam zıttım gibi.. Büyük, ferah ormanlar —Ritüel Ormanımı özledim. Burada annem, anneannem, Moira ablam, Cüneyt, Maira, Madine ve Fardashi Amca var ama.. yine de özledim işte..”

“İşimiz bittiğinde geri döneceğiz, bebeğim, söz.”

“Ama Moira ablamın bana verdiği ‘ardal’ şeysi hala bende.. Ya gitmeme izin vermezlerse?.. Ya kalıp bütün işleri benim yapmam gerektiğini söylerlerse? O zaman ne olacak ama ki?”

“Tarakadahan’la olan işimizi bitirince her şey biraz rahatlayacaktır. Sen de istersen bir başkasını ardalın yaparsın yada Moira’ya geri verirsin.. Merak etme, güzelim.”

“Bana ‘güzelim’, dedin!”, diye hayretle ünler kız.

“Çünkü öylesin,”, der Aager ciddi bir şekilde.

“Bebeğin değil miyim artık?”, diye sorar kız biraz üzgün, biraz da mutlu bir şekilde.

“Sen her zaman bebeğim olacaksın, güzelim.”, diye gülümser Aager.

“Benim.. kafam karıştı, Aager Fogstep. Kaç tane şeyin olacağım?”

“Olabildiğince çok!”, der Aager. “Ama şimdi gidip kileri bulalım.”

“Bir gün oturup, bana ‘olabildiğince çok’larını anlatman gerekecek, Aager Fogstep. Yoksa bana bunlardan biriyle seslenir ve ben de bilmezsen, dönüp bakmaya bilirim ve bu da seni üzer, sanırım ki!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aager, dur!”, diye tıslar Inshala.

Aager bir ayağı havada olduğu halde kıpırdamadan durur. “Ne oldu? Bir şey mi duydun?”, diye sessizce fısıldar.

“Hayır. Ama bir şey hissediyorum. Karanlık bir şey.. Odanın içinde ve sanırım birçok yerinde..”, diye acil hissi veren bir sesle cevap verir kız. “İki adım geriye gel, lütfen.”

Aager tereddüt etmeden iki adım geri atar.

“Görebiliyor musun?”, diye sorar kıza.

“Hayır. Sadece hissediyorum. Kötü bi şey bu. Can yakmak ve kurutup öldürmek için yapılmış bir çeşit muhafaza büyüsü, sanırım. Kim evinin kilerinde böyle fena bi büyü koyar ki yaa? Bu büyü çok acımasız!”

“Çalınmasını istemediği şeyleri saklamak isteyen biri —belli ki.. Paladinlerin böyle büyüler yapabildiğini bilmiyordum.”

“Yapamazlar zaten ki. En azından benim bildiğim kadarıyla. Onların inançlarına aykırı. Hele böylesi fena olan bir büyü.. Belki bir büyücüye yaptırmıştır.”, der Inshala ama sesindeki ton, kendisinin de buna pek inanmadığı izlenimini vermektedir.

“Başkasına yaptırmış olsa bile, potansiyel bir soygunu önlemek yada hırsızı etkisiz hale getirmek için yapılmış olması gerekirdi. Yakmak yada kurutup öldürmek için değil.”, diye tiksintiyle hırıldar Aager.

“Aralarda çok küçük boşluklar sezinliyorum. Sanıyorum geçebilirim.”, der kız.

“Hayır!”, diye kati bir sesle fısıldar Aager. “Kesinlikle olmaz. Bu çok tehlikeli.”

“Ahh, Aager Fogstep. Bunun çok tehlikeli olduğunu bilmediğimi mi düşünüyorsun?”, der kız ve Aager’e döner.

“Inshala..”, diye itiraz etmeye çalışır karalar içindeki adam.

“Beni sevdiğin için tehlikeye atlamamı istemiyorsun. Bu.. çok güzel bir duygu. İnan bana.. Ama sevgin kadar saygına.. ve güvenine de ihtiyacım var ama ki!”

Aager sessiz bir dakika boyunca kendi yüzünü seyreden kıza bakar.

Sonra derin, esef dolu bir nefes verir.

“Öyle olsun bakalım, genç, güzel, sevgilimi bebeğim..”, diye hafif burnundan soluyarak konuşur. “Ama sana bir şey olursa döndüğümüzde seni fena haşlayacağımı bilmeni isterim.”

Inshala kıkırdar..

..ve bir anda kızın durduğu yerde küçük, pofuduk kuyruklu bir sincap belirir..

Sincap.. bir kaç dakika boyunca hummalı bir evhamla ellerini, tüylü yanaklarını, kulaklarını, burnunu ve uzun, tüleri kuyruğunu temizler!

“Umm.. bebeğim?”, der Aager imalı bir tonla.

“Efendim, Aager’im.”, diye cevap gelir kızdan.

“Büyülü tuzaklı oda?”, diye nazikçe hatırlatır Aager kıza.

Sincap olduğu yerde donakalır ve kızıl-kahve tüylerine rağmen utancından kıpkırmızı olmuş izlenimini verir.

“Ben.. özür dilerim.. Tüy bakımı çok önemli.. Yapmayınca pireler musallat oluyor ama ki!”, diye küçük bir sesle cevap verir, sonra karanlık, büyülü tuzaklı kilere girer..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Sanırım bi şey buldum..”, diye Inshala’nın kendisini göremese de sesini duyar zihninde Aager.

“Nasıl bir şey?”, diye sorar karalar içindeki adam.

“Umm.. Burada çok kocaman yuvarlak, fıçı gibi bi şey var. İçine girdim.. Diğerlerinin içlerinde insanların içtiği, kötü kokulu şeysiden var ama bunun içi tamamen boş ve kuru.. Sanırım kandırmaca bir fıçı bu çünkü bunun içi sadece biraz küf kokuyor o kadar. Ve sanırım birisi arada bir girmiş bunun içine. Fıçının zemini tozlu ama tozun içindeki ayak izlerini görebiliyorum.”, diye bulunduğu yeri tarif eder Inshala.

“Oralarda bir yerde, muhtemelen en arkada gizli kapı gibi bir şey olmalı. Kapıyı açmak için de bir yerlerde kol, düğme yada benzer bir mekanizma olmalı. Onu bulmalısın, bebeğim..”

“Buldum ki!”, der Inshala mutlu bir şekilde.

“Nasıl yani?”

“Büyülü tuzaklar ve muhafazalardan sonra, gizli kapıyı açmak için menakizmayı saklama ihtiyacı duymamışlar sanırım.”, der kız.

“—Mekanizmayı..”

“Evet. Ondan işte..”

“Nasıl bir şey? Neye benziyor?”

“Umm.. yan yana ve alt alta duran küçük, kutu gibi taşlar var fıçının en arkasındaki iç duvarında.. Taşların üzerlerinde de şekilli bir şeyler var.”

“Hmm.. tarif edebilir misin, peki?”

“Birinci taşın üstünde düz, ayakta duran bi çizgi var. İkincisindeki çizgi soldan sağa doğru gidiyor, sonra aşağı dönüyor, sonra sola gidiyor, oradan tekrar aşağı gidiyor ve sonra da tekrar soldan sağa gidiyor!”, diye ilginç bir şekilde oldukça temiz bir tarif yapar kız.

“Üçüncü taş ise.. umm. üçüncü taşı tarif etmek istemiyorum!”, diye rahatsız olmuş izlenimi veren, kısık bir tonla geçiştirmeye çalışır Inshala.

“Niye? Neye benziyor?”

“Ummm.. üstüne oturduğumuz şeye!”, der cılız bir sesle.

“Pek anlayamadım. Tabureye mi benziyor?”

“Hayır. Üstüne oturduğumuz şeye!”, diye tekrarlar Inshala.

“Sandalye?”, diye aklı karışmış bir şekilde sorar Aager.

“Hayır ama yaaa..ÜSTÜNE OTURDUĞUMUZ ŞEYE, diyorum ama ki!”, diye inler kız.

Aager kaşlarını çatar ve düşünmeye başlar. Üstüne oturduğumuz şey..

“Özür dilerim, güzelim ama çıkaramadım.”, diye itiraf eder en sonunda.

Kızdan bir an hiçbir cevap gelmez.

Geldiğinde ise bu fevkalade küçük ve utanmış bir sesle olur.

“Nopoya benziyo!”

“Nopo?”

“Evet, nopo..”

Aager kendisini, sınıfın geri zekalısı gibi hisseder..

..ve en sonunda ayılır!

Kızın ‘öpmek’ kelimesini utandığı için ‘nöpmek’, diye kullandığını hatırlar.

“Aaaa.. Sanırım anladım..”, der en sonunda ve gülmemek için var gücünü kullanır.

“Sana çok kızdım, Aager Fogstep. Bana güldüğünü ta buradan hissedebiliyorum ki!”, diye hışmeder kız.

“Ben.. ben özür dilerim, Inshala.. Bu sadece.. beni biraz şaşırttın, o kadar..”, diye eli ağzında, gözlerini sımsıkı kapamış bir şekilde cevap verir Aager.

Inshala, karalar içindeki adama doğru ‘hıf’lar.

Sonra da diğer taşları tarif eder.

Kız tarifleri bitirdiğinde Aager bunun bir çeşit rakam kombinasyonlu kasa olduğunu düşünür. Genç hırsız, böyle şeylerden hayal meyal bahsedildiğini duymuş gibidir ama daha önce hiç karşılaşmamıştır ve karşılaşan biriyle de tanışmamıştır. Bu tür güvenlik kasaları hakkında sahip olduğu fakir bilgiler, bu tür kasaların fevkalade dayanıklı oldukları, ilgili kombinasyonu bilmeyenin, kasanın içindekilere ulaşma ihtimalinin sıfır kadar düşük olduğunu, ve kasanın yerleştirildiği duvarla beraber götürülmediği sürece de çalınamayacağıdır —ki kasanın bu şekilde götürülmesi, içindekilere hala ulaşılamayacağı gerçeğini ortadan kaldırmayacağıdır..

“Taşlardan dört tanesi yeni gibi sanki!”, diye birden ünler Inshala. “Şimdi fark ettim.”

“Nasıl, yeni gibi?”

“Diğerleri tozlu. Dört tanesinde çok daha az toz var!”

“Bu iyi işte. Dört kombinasyonlu bir şifre!”, diye ünler Aager.

“Dört konbinam soslu şifre nedir?”, diye sorar kız.

“Bu, ancak doğru sıralamaya göre o ‘yeni’ taşlara basıldığında gizli kapının açılacağı, demek..”

“Ama bu 5,040 farklı sıralama eder ki!”, diye bir anda söyleyi verir Inshala.

“Ne?”, der Aager hayretle.

“5,040 sıralama.. Bunların hepsini denememiz günlerce sürer.. ki bu da tekrar olmazsa. Olursa 10,000 sıralama eder ama ki!”

“Nasıl hesapladın o kadar kobinasyonu bir anda?”, diye şok olmuş bir ifadeyle sorar Aager zira kendisi için bu, bir düzine kağıt, bir okka mürekkep, bir sürü tüylü kalem ve bir-iki saat gerektirecek bir işlemdir.

“Bilmem ki. Bir anda aklımda oluverdi işte.”, der kız muallak bir sesle.

“Sekiz rakamlı sıralamalı kombinasyon nedir peki? —Tekrarsız..”, diye sorar birden Aager.

“40,320.. Niye ki?”

“On iki.. On iki rakamlısı nedir?”

“479,001,600!”

Aager bastırılmış bir kahkaha atar!

“Muhteşemsin, Inshala!”

“Ummm.. Bilmem.. Sanırım.. Belki..”, diye hala bir şey anlamamış gibi cevap verir.

“Evet. Kesinlikle muhteşemsin. Ama şimdi bize 5,040 sıralamadan sadece bir tanesi lazım..”, der ve bunun ne olabileceğini düşünmeye başlar. “Bana düşünmem için biraz zaman lazım.”

Inshala ise düşünmez zira Aager’in neden bahsettiği hakkında ancak muallak bir fikri vardır. Dolayısıyla yapacak bir şeyi olmayan her sincabın yaptığını yapar; ellerini, tüylü yanaklarını, kulaklarını, burnunu ve uzun, pofuduk kuyruğunu temizlemeye başlar!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ummm.. Aager Fogstep..”, diye inler Inshala ve sesi bir şeylerden fena halde rahatsız olduğu izlenimi verir.

“Ne oldu?”, diye sorar Aager.

“Burada, yanımda pis bi lağım faresi var!”, der kız tiksinmiş bir sesle.

“Hepi topu bir fare, Inshala. Sana ne zararı dokunabilir ki?”

“Hepi topu bi fare değil bu, Aager Fogstep!”, diye hışmeder kız. “Bu bir LAĞIM FARESİ! Bu şeyin nerelerde gezdiği hakkında her hangi bir fikrin var mı?”

“Evet.. Uhhm.. Lağımda?”

“Bu şey, tam bir mikrop yuvası! Yapıştı bana ve benden haraç istiyor!”

“Haraç?”, der Aager ve yine dudakları gülmemek için gerilir.

“Bu hiç komik değil ama ki!”, diye fena halde bozulmuş bir şekilde tıslar Inshala. “Yanımda sadece biraz yiyecek var ve onları da bu pis şeye veremem.”

“Inshala.. Sen şimdi bana küçük bir lağım faresi tarafından itilip kakıldığını mı söylüyorsun? Mab bunu duysa ne der acaba?!”, diye sırıtarak cevap verir Aager.

Ortam bir anda sessizleşir.

Sonra Inshala’nın olduğu yerden bir sincabın çırtlamaları gelir!

“Sen.. sen bana baksana sen!”, diye haşin bir sesle harlar Inshala. “Sen bana zorbalık mı yapmaya kalktın sen? Aager’imin önünde rezil ettin beni ki!”

Koca fıçının içinde sivri sinek vızıltısını andıran, kürdan büyüklüğünde ‘yıldırımlar’ inmeye başlar ve bir farenin kulak zırlatan çığlıkları duyulur.

Inshala sıçanla amansız bir mücadeleye girer ve Aager, karanlıkta zorlukla seçebildiği kibrit başı harlamasını andıran bazı kıvılcım ve ışık parıltıları görür.

SNARE, diye kükrer Inshala.. YIK EVİ ŞU REZİL VE UTANMAZ ŞEYİN ÜSTÜNE!

HAYIR! SNARE YOK! LÜTFEN SNARE OLMASIN.. BU HİÇ ADALETLİ BİR KAVGA OLMAZ SNARE GELİRSE!“, diye telaşla tıslar Aager..

Kavga bir iki dakika daha devam eder ve en sonunda kiler tekrar sessizliğe bürünür.

“Inshala?”, diye karanlığa seslenir Aager.

Fıçının içinden boğuk, nefes nefese kamış bir sincabın çırtlamaları duyulur.

“Pis adi, şerefsiz, mendebur, mel’un ve hergele şey!”, diye burnundan solur Inshala..

“Umm.. Inshala?.. O lafları nereden duydun? Benden duymadığını biliyorum.”

“Sonuncusunu Moira ablamdan duydum. Diğerlerini Madine’den öğrendim.. Çok zengin bir kelime haznesi var o kızın.”

“…”

“Ama aldım en sonunda!”

“Aldın? Neyi aldın?”

“Bu mel’un şey, bir lağım faresi olmasının yanısıra aynı zamanda da bu evin kalıcı müdaimlerinden ve hem adi bir zorba ve hem de pis bir hırsız ve evin sahibinin buraya geldiğini defalarca görmüş. Dahası, hangi taşlara basılması gerektiğini de bildiğini söylüyor!”

“Hangileriymiş?”

“7-5-3-9!”

“Hmm.. Bu mantıklı.. Sanırım..”, diye mırıldanır Aager düşünceli bir şekilde.

“Nedir bu sayı?”

“Benim tahminim, bu Lord Tarakadahan Karkashi’nin doğum yılı..”

“Mantıklı olan tarafı nedir, ama ki?”

“İnsanlar şifreleri genelde çok iyi bildikleri kelimelerden yada sayılardan seçerler. Alışkanlıklarımız, bir anlamda bizi buna zorlar. Taşlara o sırasıyla basabilir misin peki?”

“Hayır basamam, Aager Fogstep!”, der Inshala, hala soluk soluğa kalmış bir şekilde.

“Uhhm.. Neden ki? Yetişemiyor musun?”

“Hayır. İçinde o.. şeysiden var!”

“Anlamadım?”

“O şeysiden var, diyorum işte. Nopodan var. Bir nopoya dokunamam, çok ayıp!”

Aager bükülmüş dudaklarını birbirine yapıştırır ve yine gülmemek için gözlerini sıkar.

“Belki.. lağım faresinden isteyebilirsin..?”, diye önerir neden sonra.

Inshala’dan derin, esef dolu bir nefes gelir.

“Bunu ondan isteyeceğim, Aager Fogstep, ama sırf sen istediğin için. Ama bilmeni isterim ki ben başkalarının nopolarına dokunan sürpük kızlardan değilim.

“Değilsin, bebeğim.. Teşekkür ederim..”

Inshala, gıcırdayarak açılan kasanın içine bakar ve mutlu bir ifadeyle, bulduğu bir çok değerli taş, mücevher ve başka şeyler arasından sadece üç şeyi alır ve rahmetli efendisinden kendisine kalma büyülü kesesinin içine bırakır. Bunların dışında, bir kenarda duran kalın bir dosya gözüne takılır..

Kız imtana ile dosyayı açar ama dosyanın içinde sadece birçok papirüs kağıtlarından oluşan bir deste vardır. Küçük yüzünde muallak bir ifadeyle kağıtlara bakar ama yazılardan hiçbir şey anlamaz. Sonra umarsızca omuzlarını silker..

..ve onları da alır.

Kasanın kapısını tekrar kapatmadan önce aynı keseden, temiz mendillerle sarılı bir şeyler çıkartır ve kasanın içine bırakır.

Tam kapısını kapatacakken durur, “Annem yaptı!”, der ve mendillerin içindeki şeylerden bir tanesini alır.. Sonra “Aager’siz olmaz!”, der ve bir tane daha alır.. Sonra da “Off yaa!”, der ve üçüncü bir tane daha aşırır ve kasanın kapısını kapatır.

Kız, aldığı şeylerden sonuncusunu pis lağım faresine uzatır.

“Bir daha ki sefere nazik olmasını öğren, tamam mı? Ve kızlara karşı da bir daha zorbalık yapma.. bazılarımız biraz deliyizdir!”, der ve tekrar bir sincap olarak kilerden ayrılır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aager ve Inshala kol kola girmiş, gün doğumuna yarım saat kala Durkahan iç kalesine geri dönerler. Daha doğrusu, Aager omzunda küçük, pofuduk kuyruklu bir sincapla tek başına geri döner. Kol kola kısmı sonra gelir..

Karalar içinde sessizce kalenin koridorlarından geçen, sonra da surlara çıkan dik merdivenlere yönelen adamı görüp de yadırgayan herhangi bir gece muhafızı olmuşsa da, Lady Alisia’nın ‘yeni’ kızının ‘sözlüsüne’ gıklarını çıkarmazlar ve bulaşmazlar.

Aager surların en tepesine tırmandığında güneş doğmak üzeredir.

İç kalenin surları burada bir bahçeyi de barındırmaktadır ancak bahçe bariz bir şekilde bakımsız kalmış gibidir.

Karalar içindeki adam sessizce bahçeyi geçer, surların kenarına kadar gelir ve doğuya bakar..

..çünkü oralarda bir yerlerde, bir-bir buçuk aylık atla gidiş mesafesinde Serenity Home durmaktadır ve günleri de sayılıdır..

..ve bu gerçek, genç adamı nedense yiyip bitirmektedir.

Aager, omzunda oturan sincabın kolundan aşağı, dolanarak indiğini hisseder.

Sonra..

..sıskası çıkmış, çöp gibi ince bir el, koluna girer ve Inshala’da doğan güneşi seyreder.

“Serenity Home.. Onu evin olarak seçmişsin, Aager’im. Ve orayı sağ salim tekrar görmeye can atıyorsun. Bu güzel bir şey.”, diye fısıldar Inshala.

“Drashan dışında bildiğim tek yer.”, der Aager özlü bir şekilde.

 

“Drashan doğduğun yer, sevgilimi Aager Fogstep. Ama orasını asla ‘evin’ olarak görmedin. Serenity’ye özlem hissediyorsun. Bu duygunu ben de içimde hissediyorum. Artık ait olduğunu ‘hissettiğin’ bir toprağın var. Serenity Home senin ülken.. Güzel olan bu.”, diye cevap verir yumuşak sesiyle Inshala.

 

“Huh.. Beni benden iyi tanıyabilen.. ve anlayabilen.. ve hissedebilen birisinin olabileceğini asla düşünemezdim. Teşekkür ederim, Inshala.”, der Aager sade ve içten bir sesle.

“Ülkenin bir parçası olmama izin verdiğin için ben teşekkür ederim, Aager.”, diye tamamlar kız.

“Adım.. Bana, acil bir durum olmadığı halde bu ilk defa sadece adımla hitap edişin. Daha önce hep Aager Fogstep, diyordun.”

 

“Adını söylemeyi seviyorum. Hepsini ve tamamını. Ama sadece adını söylemek, seni daha çok ‘benim’, hissettiriyor ve ben.. bunu yaparken utanıyorum.. Bu yüzden hep Aager Fogstep, diye sesleniyorum sana.”, der kız pembeleşmiş bir ifadeyle.

 

“Seninim. İstediğin zaman Aager diyebilirsin.”, diye cevap verir Aager.

 

“Bunu biliyorum çünkü daha önce de söylemiştin. Ama bilmek, hissetmek ve bunu söyleyebilmek farklı şeyler. Ayıp gibi, ama tam olarak değil.”, der kız zorlanarak.

 

“Bu gece harika iş çıkardın.”, der Aager, kızı zorlandığı konudan kurtarmak için.

“Pis fare..”, diye homurdanır kız. “Aslında fareleri severim. Ormanda her zaman vardır. Ama buradakiler çok kabalar ve bir druid’in ne olduğunu bile bilmiyorlar.”

Aager gülümser.

“Karnım acıktı.”, der Inshala.

“Gidip bir şeyler getirebilirim istersen.”, diye önerir Aager.

“Gerek yok ama ki. Yanımda yiyecek bi şey var.”, der kız ve bohçasından kocaman, karış büyüklüğünde bir kurabiye çıkartır, onu ağzıyla tutarken bir tane daha çıkartır.

“Bu da seninkisi.”, der ve çıkarttığı ikinci kurabiyeyi Aager’e uzatır.

Aager koca kurabiyeyi alır ve bir parça ısırır.

Kurabiye tatlıdır ama boğazı kesecek kadar değil, hafif kararmıştır ama kesinlikle yanık değildir. Ve serttir ama taş gibi de değil..

Tam Aager’in hoşuna giden haliyle.

Yanında duran kız, kendi kurabiyesinden bir kıtırık daha alır ve “Mmmmmm..”, diye mutlu bir ses çıkartır.

“Güzel kurabiye. Hoşuma gitti.”, der Aager ve kendisi de ‘kıtırt’, diye bir ısırık alır.

“Annem yaptı.”, der Inshala aynı mutlu ifadesiyle.

“Bir dakika.. Dün gece annenden isteyeceğini söylediğin şey bunlar mıydı?”, diye sorar Aager.

“Evet. Bu sabah yaptığımız hırsızlık değil de bir çeşit takas olsun diye yaptırdım anneme bunları.”, diye açıklar Inshala.

“Umm.. Lord Tarakadahan Karkashi’nin gizli kasasından aldıklarımızın yerine kurabiye mi bıraktın?”, diye ‘fırk’lamamak için çırpınır Aager.

“Tabii.. Ona ait olmamış olsa da, saklayacak kadar değer verdiği bir şeye karşılık, annemin yaptığı kurabiyeleri takas ettim. Bundan daha kıymetli bir takası düşünemiyorum.”, der Inshala gülümseyerek.

“Eminim, Tarakadahan boşalmış kasasına bakarken kurabiyeleri keyifle yiyecektir.”, der Aager ve içinde tutamadığı kahkahayı serbest bırakır.

 

“Neden yemesin ki? Annemi istiyordu. Onu alamayacak ama en azından annemin kendi elleriyle yaptığı kurabiyeleri yiyecek;

 

Annem bu kurabiyeleri kime vereceğimi biliyordu çünkü ona söyledim, ama sırf ben rica ettiğim için yine de yaptı. Ona kurabiyelerin ‘büyük bir takas’a değecek kadar güzel ve duygulu olması gerektiğini söyledim. Annem kale mutfağına indiğinde bütün aşçıları kovaladı ve bu kurabiyeleri yapmaya başladı. Sanıyorum yaparken de babamız aklına geldi çünkü hem ağladı, hem de gülümsedi..

 

Üzülmesin diye yanına girmedim. Ama yalnız kalmasın diye de mutfağın kapısının hemen dışarısında bekledim. Annelerin büyülü güçleri var sanırım çünkü benim orada olduğumu hisseti ve pişince onları bana getirdi. Verdiğinde ise omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibi bir hali vardı ve bana, “Oldu mu, güzelim?”, diye sordu. Bende ona olduğunu, amcamın bu takasın önemini kavrayamayacak kadar aptal olması halinde, takası da, kurabiyeleri de hak etmediğini, çünkü bunların paha biçilmez kurabiyeler olduğunu düşündüğümü söyledim ona. Galiba bu onun hoşuna gitti çünkü yüzü bi garip oldu. Önce güldü, sonra bana sarılıp tekrar ağlamaya başladı..

 

Amcam bu kurabiyelerin anlamını yada kıymetini bilmeyebilir, ama takas gerçek ve biz hala alacaklıyız çünkü annem bunlara babamız için hissettiklerini koydu..

 

..ve bu, hiçbir para ile satın alınmaz.”

 

“Doğru.”, diye hayretle başını sallar Aager.

 

Aager ve Inshala, uzun bir süre kıtlatarak yedikleri kocaman kurabiyeler dışında huzurlu bir sessizlik içerisinde enfes bir şafağı, Durkahan kalesinin yüksek surlarından seyrederken, farkında olmadan, yaşadıkları dünyada sadece ikisinin paylaştığı muhteşem bir ‘an’ı ve anıyı da oluşturmuş olurlar.

 

“Girelim mi içeri?”, diye sorar Inshala esneyerek. “Gece soygunlucuğu yorucu bir işmiş..”, diye de utanarak itiraf eder.

“Birazdan. Moira ablanın senden bir ricası olacak. Güneş doğarken kendisiyle burada buluşmamızı istemişti.”, der Aager ve karalar içindeki adamın sözleri kehanetmiş gibi merdivenlerin başında Moira belirir. Kız bir süre etrafına bakınır ve ikisini gördüğünde elini sallar ve arkasını tekrar dönüp elini birisine doğru uzatır.

 

Moira yanlız değildir.

 

Kızın hemen arkasında anneannesi durmaktadır. Moira yaşlı kadının bir koluna girer ve kadıncağıza yardım eder. Kadının diğer kolunda ise Lady Alisia vardır. Üç kadın sessiz adımlarla Aager ve Inshala’ya yaklaşırlar.

Lady Alisia, mutfaktaki fincanı kıranın kim olduğunu bilen gözlerle ikisini de süzer.

“Gece gece neler yaptığınızı bilmek istediğimden bile emin değilim.”, diye mırıldanır kadın.

“Uzun bir süre sır olarak kalacak bir şey değil, Hanımefendi.”, der Aager kırık bir gülümsemeyle ancak sergilemek istediği mutlu ifadeyi tam olarak veremez.

Belli ki ‘gülümseme’, Aager’in bilmediği, ancak ivedilikle öğrenmesi gereken şeyler arasındadır.

“Geldiğiniz için teşekkür ederim.”, der Moira ve beraberinde getirdiği bohçadan, küçük, süslü bir kutu çıkartır. Kız yavaşça kutuyu açar ve açık yüzünü Inshala’ya çevirir.

Inshala, kutunun içindeki şeyi görür görmez mutlu bir çığlık atar.

“Bu.. Bu Grove’daki Titania’nın Ağacına ait bir kestane! Aylar önce, Serenity’den ayrılırken sana vermiştim..”

“Evet, kız kardeşim. Niyetim gelir gelmez bunu buraya, Sur Bahçesine gömmekti. Ama onun yerine bir sürü aptalca şeyler yapmayı tercih ettim ve faturasını da bütün sevdiklerime ödettim. Sonra, bu kestaneyi en başta bana veren sen geldin ve bizi kurtardın, sevgili Inshala.

Ve sen, Efendi Aager, kız kardeşime baktın, ona sevgini ve saygını verdin, ve onu tekrar hayata ve sağlığına kavuşturdun.. Ama en önemlisi, onun kendisine güvenmesini ve etrafındakilere verdiği sevgiyi kendisine de vermeyi öğrettin.. Müteşekkirim.”

Aager bir şey dememeyi tercih eder. Sadece başıyla onaylar.

Inshala’sı ise “Ablaaammm!”, diye Moira’ya sarılır.

Moira, gözleri dolmuş bir şekilde kıza bakar.

Lady Alisia elini kızın bir omzuna koyar, anneanne de küçük kızın başını okşar.

“Bu ağaç babamızı.. ve hayatı pahasına koruduğu Durkahan’ı temsil edecek. Ama bu ağacı, bu bahçeye dikmeyi hak eden birisi varsa o da sensin Inshala ‘la Fey’ Frostmane Hooman..”

 

. . .

 

Inshala, küçük, süslü kutunun içindeki kestaneyi alır ve eliyle eşelediği çukura yerleştirir, sonra da nazikçe üstünü toprakla örter.

Ardından, yüzünde mutlu bir ifadeyle Moira ablasına bakar.

“Hazır mısın abla?”, diye sorar ona.

“Hazırım, kız kardeşim..”, der Moira.

Inshala doğuya ve doğan güneşe bakar.

Sonra da karanlığın git gide aydınlandığı göğe..

Kızın küçük, çilek kırmızısı dudaklarından, daha çok bir şarkıyı andıran büyülü kelimeler dökülmeye başlar. Kız şarkısını bitirdiğinde Sur Bahçesi yemyeşil çimenler ve kırmızı, lila ve naif, silik pembe karanfil çiçekleriyle kaplıdır.

Olanları hayret ve hayranlıkla seyreden herkes Inshala’nın, “Delia Babamız için..”, dediğini duyar ve bahçeye huzurlu bir sükunet çöker..

Inshala tekrar doğuya bakar..

…ve fısıldar.

“Titania abla.. Sıra sende..”

 

 


 

 
 

The Oathbreaker (Part Two)

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

 

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

 

Bu hikaye,
The Oathbreaker (Part One) ‘dan
sonra yer alır..

 

 

Bekçi Fardashi. Senin bu saatte ne işin var burada? Aslına bakılırsa, herhangi bir saatte ne işin var burada? Rütben, yersiz itirazlarından dolayı yüzbaşılıktan gece bekçiliğine alçaltılmamış mıydı senin?”, diye horlayan bir üslupla konuşur, Durkahan Kalesinin kapısındaki muhafız komutanı.

Yaşını almış Bekçi Fardahsi, takdir edilecek bir sabır örneği gösterir ve pırıl pırıl parlayan zırhlar içindeki genç sarışın ‘komutanı’ fiskesiyle yere sermez. Ona yaşlı bir kurdun, haddini aşmış bir eniğe baktığı gibi bakar.

“Hayır, Komutan Gartalius, bir omurgam olduğu için yüzbaşılıktan gece bekçiliğine indirgenmiştim. Bunu senin anlamanı beklemiyorum çünkü sende bir omurga yok!”, der Fardashi ve komutana nahoş bir şekilde sırıtır.

“Bakıyorum, düşük standartlarında da herhangi bir değişiklik olmamış, Fardashi.”, diye bozulduğunu örtbas etmeye çalışır Komutan Gartalius. “Arkadaşların da senin gibi; paçavralar içinde bir çapulcu ve küçük sürtüğü!”

Aager Fogstep kendisine ‘çapulcu’ denmesinden pek haz almaz, ancak bu iptidai hakaret teşebbüsünü de pek umursamaz zira kendisi kendisini tanımlaması gerekirse, ‘çapulcu’ gibi isabetsiz bir ifadeyi kullanmazdı zira hayatında bir çok suç, daha da çok günah işlemiş olmasına karşın, çapulculuk bunların arasında asla yer almamıştır.

 

Aager standartları olan biridir!

 

Aager’i kızdıran, koluna sımsıkı tutunmuş saf ve temiz kıza atfedilen ağır hakaret bir yana, bunu ona açıklamak zorunda kalabileceğidir..

“Ummm.. Aager Fogstep.. ‘Sürpük’, nedir?”, diye kızın utanmış sesini duyar zihninde..

..ve kendi kendisine ‘Hay Shit!’, diye hışmeder!

“Bunu.. sonra açıklasam?”, diye lafı geveler ağzında.

“Bana söylemeyeceksin.”, der kız.

“Söylemek istemiyorum. Ahmağın söylediği, hoş bi şey değildi.”, diye cevap verir.

“Her bana söylenen şeyi böyle mi geçiştireceksin, Aager Fogstep?”

“Kötü kız, demek.. Bir nevi..”, der ve kendince olayı kapatır.

 

“Üç..”, der Bekçi Fardhasi, Komutan Gartalius’un gözlerinin içine bakarak.

“Üç ne?”, diye afallayarak sorar Gartalius.

“İki..”, der yaşını almış bekçi.

“İki?”

“Bir..”, der Fardahsi ve yaşlı bekçinin kolu, omzundan itibaren geniş bir ark çizer, ve iri yumruğu Komutan Gartalius’un alnının ortasına iner!

Gartalius, kafasına balyoz yemiş öküz gibi olduğu yere yığılır..

 

Kale kapısında duran muhafızlardan zapt edemedikleri kıkırdılar duyulur.

“Şahitsiniz, öyle değil mi?”, der Fardashi ciddi bir şekilde. “Onu uyardım.. Hem de üç kere!”

“Kesinlikle, efendim. Tam bir centilmen gibi.”, diye sırıtır muhafızlardan biri.

“Bu da bi yöntem.”, der Aager arkadan, takdir eden bir sesle. “Ama neden bu kadar beklediğinizi anlamış değilim.”

“Bana hakaret ettiği sürece güvendeydi, çünkü üstümdü —teknik olarak. Size hakaret ettiğinde, Ritüel Ormanlarından gelen iki diplomata ve Lady Alisia Sivara’nın kişisel bir dostu ve konuğuna hakaret etmiş oldu. Eminim uyandığında, kim olduklarını öğrenmeden bir ‘beyefendi’ olarak tanımadığı yabancılara hakaret etmemesi gerektiğini birileri kulağına çıtlatacaktır.”, diye cevap verir Bekçi Fardashi mutlu bir şekilde.

Aager ciddi bir ifadeyle, “Doğru.. doğru..”, diye tasdik eder.

 

“Hiç bi şey anlamadım, Aager Fogstep. Madem sarı kafalı adamı dövecektiniz, neden baştan yapmadınız? İnsanların bu sosyal şeysiyle her şeyi karma karışık hale getirmelerini anlayamıyorum bir türlü.”, diye söylenir Inshala.

“Anlaşılmayacak bir şey yok aslında, bebeğim. Bu biraz benimle senin yemek yapmamıza benziyor. Ben bir patatesi çubuğa geçirip yakmayı yeterli görebiliyorum ama sen aynı patatesten, içinde soğan, tavşan eti, tuz, baharat ve bir sürü başka şeysiler katarak sıcak bir yemek yapabiliyorsun. Sonuçta ikisi de yemek. Ama hangisi daha lezzetli?”, der Aager makul bir şekilde.

“İnsanları neden anlamadağımı artık anladım, Aager Fogstep. İnsalar, insanları ‘lezzetli’ olsun diye dövüp öldürüyorlar!”, der kız esefle.

 

“Beyler, bu görmediğiniz bey ve hanımefendi, Ritüel Ormanlarından gelmeyen özel diplomatlar değiller.. Saygıdeğer Komutan Gartalius’un başına bu güzel kış sabahında güneş geçmiş olması da biraz üzücü bir durum. Kendisi gibi naif bir beyefendinin başını daha iyi koruması gerekir.”, der Fardashi, kapıdaki muhafızlara.

“Kesinlikle öyle, görmediğimiz Bekçi Fardashi!”, der muhafızlardan biri.

“Komutanımızın şapkasız dışarı çıkmaması konusunda kendisini uyaracağız —uyandığında..”, der bir diğeri.

“Naif kişiler, şükela gösterilerde şarkı söylemeliler..”, diye sıkıştırır birisi araya.

“Sanırım örgü ve dikiş, komutanımızın nazik mizacına daha uygun..”, diye itiraz eder bir başkası. “Şarkı söyleyerek komutanımızın kendisini rezil etmesini istemeyiz.”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Anne.. Anne..! ANNEEE..!!”, diye büyük bir heyecanla annesinin, son iki ay ve birkaç gündür nadiren terk ettiği odasının kapısını döver bir çift küçük yumruk!

Ancak içeriden herhangi bir ses gelmeyince kızıl-kumral kıvırcık bukle saçlı çocuk tekrar annesinin kapısını yumruklar.

“Anne yaaa!.. Aç şu kapıyı. Bu çok önemli..!”, diye mızmızlanır çocuk.

“Cümeyt..”, diye bir kadının yorgun sesi duyulur kapının ardından. “..kapılara vurmakla ilgili ne demiştik?”

“Ama anne, bu gerçekten çok accayip önemli!”, diye yalvararak cevap verir çocuk buna.

 

İçeriden esefle verilen bir nefes ve ardından yumuşak halının üzerinde gezinen boğuk ayak seslerinin yaklaştığı duyulur. Kapının kilidi birkaç defa döner ve açıldığında beliren kadın sesi kadar yorgundur, ama daha çok ruhu bitmiş gibi bir hali vardır. Kadın, belki bir zamanlar fevkalade güzelken, çok kısa bir zaman içerisinde bunu kaybetmiş birisinin izlerini taşımaktadır. Buna rağmen mesafeli duruşu ve zarif, neredeyse siyah denebilecek koyu mor kadife kesim uzun elbisesi ve sade inci kolyesi dışında herhangi başka bir takı, mücevher yada makyajsız hali ile yine de oldukça çarpıcı bir dokunulmazlığı var gibidir. Kadında görünür tek ‘kusur’, kapının önünde duran küçük çocuğunki gibi kızıl-kumral saçları sadece çok hafif dağınıktır, o kadar.

 

“Bu kadar önemli olan nedir, küçük meleğim? Annen üzgün ve yalnız kalmaya ihtiyacı var.”, der çocuğa çok hafif gülümseyerek.

“Babam dönünce seni mutlu eder ki! Bütün üzgünlüğünü alır götürür.. O olduğu zaman hepimiz hep gülüyorduk!”, diye cevap verir çocuk kendinden emin bir şekilde..

..ve kadının gözleri dolar.

Yavaşça ve zarif bir şekilde dizlerinin üzerine çöker ve çocuğa sarılır.

“Baban çok uzaklara gitmek zorunda kaldı, meleğim. Ve çok uzun bir zaman da geri gelmeyecek.”, diye ağıt dolu bir sesle fısıldar sarıldığı çocuğa.

“Ben anlamıyorum, anne. Amcamla evleneceğini söylüyorlar ve Moira ablamı da götürdükleri günden beri görmedim. Kime sorarsam sorayım, nerede olduğunu söylemiyorlar bana.. ‘Git, çocuk.’, ‘Sen anlamazsın, çocuk’, deyip kovalıyorlar beni.”, diye alt dudağını pörtleterek isyan eder küçük çocuk.

“Bunları sonra konuşuruz, meleğim. Şimdi.. Nedir seni buraya getiren çok önemli şey?”, diye konuyu değiştirir kadın.

Çocuğun yüzü bir anda aydınlanır ve kendisini annesinin kollarından kurtarıp heyecanla yerinde zıplamaya başlar.

 

 

“Geldi.. O geldi anne.. Gözlerimle gördüm..”, diye neredeyse çığlar.

“Kim? Kim geldi, meleğim?”, diye sorar kadın.

“Artık kimse benle oynamadığı için bende yine odamdaki pencerenin başına oturup dışarıyı seyrediyordum ve onun geldiğini gördüm!”

“Cümeyt.. Kim geldi?”

“Fey ablam!”

“O kim, Cümeyt?”

“Off anne yaa.. Hani Moira ablamın aldığı yeni Fey ablam var ya, o geldi işte!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bekçi Fardahsi, kapıyı nazikçe tıklatır ve yüzünde vakur bir ifadeyle belker ancak aradan neredeyse hiç vakit geçmez ve, “Gelin.”, der yorun bir ses.

Fardashi seri bir şekilde üstünü başını düzeltir, boğazını temizler, omuzlarını geri atar, derin bir nefes alır ve yavaşça kapıyı açar.

“Lady Alisia. Bazı.. beklenmedik misafirleriniz var. Kendileri oldukça uzaktan gelmişler ve.. sanıyorum bazı sorunlarınıza çözüm, bazı acılarınıza da merhem olabilecek misafirler..”, der içten, ve umutlu bir sesle.

“Fardashi. Lütfen. Aramızda resmiyete gerek yok. Bunu siz de pek ala biliyorsunuz. Ancak misafirlerimizi de bekletmeyelim.”, der Lady Alisia yorgun, ama benzer bir içtenlikle.

Bekçi Fardashi yarım döner, ve arkasında duran iki kişiyi de eliyle içeri buyur eder.

Aager nazikçe Inshala’nın elini tutar ve fena halde tedirgin kızla odaya girer.

 

Oda, Aager’in beklediği gibi büyük ve gösterişli değildir. Aslına bakılırsa, Durkahan’nın First Lady’sinin misafir odası oldukça küçüktür. Odanın ortasında çok da büyük olmayan, üstünde yere kadar serpilen örtülü bir masa, içi muhtelif büyüklükte kitaplarla dolu bir kitaplık, şifonyer, bir kaç varok süslemeli vazo ve çenesinde kesik izi olan, yakışıklı bir adamın yağlı boya portresinden ibarettir. Buna rağmen oda temiz, sade, zevkle ve feminen renklerle dekore edilmiştir.

Belli ki Moira’nın babası, rahmetli Delia Karakash, gerçekten söylentiler kadar dürüst, israftan kaçınan, gözü tok bir adamdır ve dul eşi de buna açıkça saygı göstermiş, olgun bir kadındır.

Odanın yumuşak dekoruna aykırı duran tek şey, köşede ki şövalyede asılı duran eski ama bakımlı çelik zırhtır. Aager, zırhtaki iki eksiği de fark eder; kalkan ve kılıç.

Odada, Bekçi Fardashi’nin konuştuğu kadın dışında başkaları da vardır ve diğerlerinin varlığı odayı, olduğundan daha da küçültmüştür.

 

“Hanımefendi.”, der Aager ve kadını başıyla selamlar. Sonra onun hemen yanında dimdik oturan yaşlı kadını, Lady Alisia’nın diğer yanında oturan ve Moira’nın kız kardeşleri olduğunu düşündüğü iki genç kızı da selamlar ve elinden tuttuğu kızı takdim eder.

“Sizlere takdim etmek isterim; Birinci Themalsar Savaşı gazisi, rahmetli Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig’in vekili, öğrencisi ve evlatlığı, Ritüel Ormanlarının koruyucusu, Serenity Home’un sevgisi, Themalsar’ın sonu, Inshala’s Grove’un sahibesi, Kış’ın gözdesi, Yaz’ın neşesi, High Woods Ri’si Grandaleren’in kızı Alor’Nadien ne Feymist hanımefendi ve Silent Hills’in varisi Prens Gnine Tinkerdome beyefendinin yakın dostu ve Lady Moira Alisia Jean’nin kız kardeşi; Inshala ‘la Fey’ Frostmane Hooman..”

 

Oda içeri girdiklerinde sessiz idiyse, artık tam bir ölü sessizliğe bürünür ve herkes hayret ve merakla önce karalar içindeki adama, sonra da adamın koluna yapışmış, utancından yerin dibine girmek istiyormuş gibi duran küçük, sıskası çıkmış kıza bakarlar.

“A.. Aager.. Sadece ‘Inshala’ yeterliydi ama ki!”, der kız anca duyulur bir sesle.

“Hayır, bebeğim.”, diye itiraz eder Aager. “Senin kim olduğunu ve buraya bir dilenci gibi gelmediğini açıkça bilmeliler.”

“Öyleyse Moira ablamın kız kardeşini görsünler.”, diye fısıldar Inshala ve önce sağ, sonra da sol topuzunu salar..

..ve kızın upuzun, ipeğimsi saçları kendiliğinden çözülüverir.

Inshala ‘la Fey’ Frostmane başını kaldırır ve ilk defa açıkça bir şekilde, hiç tanımadığı bir grup insanın önünde kendisini boynuzlarıyla teşhir eder.

“Ben.. Ben buyum teyze..”, der kız, Lady Alisia’ya bakarak. “Moira ablam benim bu halimi gördü ama yine de bana kötü sözler söylemedi, bana taş atmadı ve benden tiksinmedi.. Bana sarıldı, benim onun saçlarını yıkamama ve örmeme izin verdi ve bana, içinde onun kız kardeşim olduğunu söyleyen bir kağıt verdi.. Ben.. Ben bunun ne anlama geldiğini bilmiyorum çünkü efendim dışında kimsem olmadı ve ormanımda tek başıma yaşadım.. Moira ablayla karşılaşıncaya kadar. Beni istemezseniz sorun değil. Bu benim sevmediğim, ama bildiğim bir duygu. Ama izninizle, ablamı koydukları kafesten çıkarmak istiyorum çünkü o benim ablam. Buraya ablam için geldim ve onsuz da gitmeyeceğim!”

Inshala, tanımadığı bu insanlarla biraz fazla uzun konuştuğunu düşünür ve yine utanarak başını eğer.

“Öncelikle..”, der Lady Alisia, gizleyemediği bir hayretle. “Bana teyze diye hitap etmezsen pek sevineceğim.”

“Ö.. Özür dilerim. Ben sosyal şeysilerini çok iyi bilmiyorum. Aa.. Aager Fogstep bana öğretmek için elinden geleni yapıyor ama sanırım ben iyi bir öğrenci değilim. Sadece ablayı, abiyi, amcayı ve teyzeyi biliyorum çünkü herkes benden büyük.”

“Moira seni kız kardeşi ilam ettiyse, bu seni gerekten sevdiği, saydığı ve takdir ettiği içindir. Moira’mın bu ilamını gönülden destekliyorum. Bana ister Alisia, istersen de ‘anne’ diye hitap edebilirsin.”, der kadın ciddi bir şekilde.

“Ben.. size adınızla hitap edemem.. Bu çok ayıp olur. Ama ‘anne’yi de bilmiyorum. Daha önce hiç kullanma fırsatım olmadı..”

“Ah yavruuum..”, deyiverir Ladi Alisia’nın yanında oturan yaşlı kadın.

“Öğrenmek ister misin, peki? ‘Anne’yi?”, diye yumuşak bir şekilde sorar Alisia.

Inshala olduğu yerde, yıldırım çarpmış gibi kala kalır..

..ve titremeye başlar. Kızın fal taşı gibi açılmış gözlerinden iri yaşlar süzülmeye başlar ve kızın eli ayağına karışır.

Lady Alisia yerinden kalkar ve süzülerek kızın önünde belirir ve onu kollarına alır.

 

Aager yutkunur.

Çünkü Aager annesizliği çok iyi bilir.

 

“Gel küçük hanım, seni anneannen, diğer kız kardeşlerin ve meleğimle tanıştırayım.”

“Pe.. Peki.. Anne..”, der Inshala yaşlı gözlerle..

..ve hayatında ilk defa.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tatataratan.. Katarakatan.. Kabataratan..”, diye başlar Inshala ama bir türlü telaffuz edemediği isimden ötürü yüzü yine kıpkırmızı kesilir ve yerin dibine geçmek için uygun bir yer arıyormuş gibi utanç içerisinde başını yere eğer..

“Karkashi.. Sen Karkashi de, bebeğim.”

Odada bulunan, saçları, dudakları ve gözlerinin etrafı garip bir şekilde siyaha boyanmış genç kızdan acımasız bir kıkırtı gelir.

“Buna bayıldım. Bundan sonra amcama Kabataratan diyoruz!”, diye gülmeye devam eder kız.

“Madineee..”, diye hiç tasvip etmediğini belirten bir tonla küçük kızını azarlar Lady Alisia. “İnsanlara isim takmak konusunda ne demiştik?”

“Amcamın önce insan olması lazım, anne. O tam bi hayvan!”, diye tiksintiyle cevap verir Madine ve önünde duran Inshala’nın boynuzlarına alık alık bakmaya devam eder. “Boynuzlarına dokunabilir miyim?”

“Ben..”, der Inshala ve afallar.

“Madine. Bu çok ayıp.”, der annesi.

“Hoyrat kız! Nerden buldunuz bunu, Alisia? Hiç edep görmemiş yamyam gibi!”, der anneanne ve cık cık’lar.

Kız ise umarsızca omuzlarını siker.

“Bence süperler, anne. Ben de istiyorum!”

“İstemek ve onlarla doğmak, apayrı şeyler, güzel Madine.”, der fısıltılı sesle Inshala. “Ama müsait bir zamanda söz onlara dokunabilirsin.”

“Yesshh!”, der Madine yumruğunu havaya sallarayak. “Zafer!”

Lady Alisia esefle gözlerini yuvarlar, sonra Inshala’ya döner.

“Rahmetli eşimin ağabeyi, buna izin vermeyecektir.”, der kıza.

“Madine’nin boynuzlarıma dokunmasına mı? Neden ki?”, diye şaşırmış bir şekilde sorar Inshala.

“Aaa.. Hayır, güzel kızım.. Komutayı almana izin vermeyecektir.”, diye nazikçe düzeltir Alisia.

Inshala ise herhangi bir tereddüt göstermeksizin, “Rahmetli babamız, vefatıyla komuta denen şeysini Moira ablama bırakmadı mı?”, diye sorar.

“Evet, güzelim. Kendisi gibi Moira’da bir paladin olduğu için komutayı ona bırakacağına dair, vefatından çok önce, kesin talimatlar bırakmıştı.”

“Moira ablam da bu kağıtta o komuta şeysini, artısı olarak—”

“—Ardalı..”

“Ardalı olarak bana bıraktığını söylemiyor mu?”

“Evet, güzelim, ama..”

“O zaman, Kabataratan— Karkashi amcanın bu konuda söyleyecek bir şeyi yok çünkü komuta şeysi onda değil. Asla da olmadı çünkü onu ben bu kağıtta ve bohçamda taşıyordum.. bunca zamandır! Haberim olsaydı onu size daha önce getirirdim ki..”

 

Lady Alisia, önünde duran sıskası çıkmış kıza şaşkınlık içerisinde bakar zira kızın bazı kelimeleri gerçek mi, yoksa mecazi anlamda mı kullandığını çıkaramaz.

Gerçekte ise Inshala ‘komuta’, ‘komuta zinciri’ ve ‘ardalı’ gibi kelimeleri, ne gerçek, ne de mecazi anlamlarda değerlendirmektedir çünkü kızın bu kelimelerin ne olduklarına dair en ufak bir fikri yoktur. Onun iç bu kelimeler; “Bende, ve cebimde!” —ile sınırlıdır..

..ve bu da, ilginç bir şekilde yeterlidir!

Bir başka açıdan bakıldığında, kızın bu kelimelerin ne olduklarını bilmeyişi, bu kelimelerin askeri, politik, ekonomik ve sosyal yaptırım gücünden de habersiz olduğu, dolayısıyla insanların, söz konusu güçleri elinde bulunduranlara karşı besleyebilecekleri korkuyu da algılayamaz.

Kızın, Tatataratan.. Katarakatan.. Kabataratan.. Hay lanet.. —Karkashi’den de herhangi bir şekilde çekinip korkmaması biraz da bundan kaynaklanmaktaydı!

 

“Şimdi.. Ablamı buraya getirmelerini rica edin, lütfen. İtiraz eden olursa da, komuta şeysinin Tata amcada değil, bende olduğunu söylersiniz.”, der Inshala ve elindeki rulo edilmiş papirüsü bayrak gibi sallar. Sonra da, “Yine itiraz eden olursa, Aager’imle beraberber Ritüel Ormanlarından gelme iki ‘dipkopatın’ neler yapabileceğini onlara gösteririz.”, diye mutlu bir şekilde devam eder.

Sözünü bitirdiğinde kaşlarını çatar ve kararlı bir sesle, daha önceki sözlerini tekrarlar.

“Buraya Moire ablam için geldik. Onsuz da gitmeyeceğiz. Arashkan ve High Woods yok edildiler, anne. Büyük bir yıkım geliyor ve insanların bir araya gelmeleri gerekiyor. Tata amcanın oyunlarına ayıracak ne benim, ne de Aager’imin vakti var..”

Lady Alisia hayretle küçük kıza bakar ve kısa, çok kısa bir anlığına bu sıskası çıkmış ‘çocuğun’ geçmişini.. ve —ürkütücü bir şekilde— geleceğini görür gibi olur ve hem korkar, hem de.. sevinir?

Alisia, Inshala’ya dair her ne gördüyse bu, kadının aylar önce kaybettiği bir şeylerin de kıpraşmasına sebep olur.

Kadın oturduğu sandalyede doğrulur, sonra da yavaşça ayağa kalkar ve dimdik durduğu yerden, Bekçi Fardashi’ye döner.

“Yüzbaşı Fardashi..”, diye kati bir güçle seslenir yaşlı bekçiye.

“Hanımım?”

“Sanıyorum, kızım bulunduğu kafeste yeterince tevkif edildi. Güvendiğiniz adamlarınızla gidin ve kızımı buraya getirin.”, diye emreder.

“Emredersiniz, Hanımım.”, der Yüzbaşı Fardashi mutlu bir sırıtışla.

“Hazır gitmişken, şehir ilamcısına da birini gönderin. Moira’mın kız kardeşinin ve benim de yeni kızımın kim olduğunu tüm sıfatlarıyla bütün Durkahan bilsin. Buna engel tanımayın! ‘Tata’nın oyunlarına son verme zamanı geldi.”

Yüzbaşı Fardashi yumruğunu göğsüne vurur ve yeniden doğmuş, genç bir delikanlı gibi enerjik adımlarla odadan sırıtarak ayrılır..

 

Fardashi’nin gitmesinden sonra, Lady Alisia tekrar Inshala’ya döner ve kıza uzun bir süre sessizce bakar. Sonra karalar içerisinde ki Aager’i inceler.

 

“Siz.. kızımın nesi oluyorsunuz?”, diye nazik bir şekilde sorar Aager’e.

“Onunum.”, der Aager sakince ve başka da herhangi bir açıklama yapmaz.

Alisia’nın bir kaşı kalkar ve kıza döner.

“Onunum.” der kız da, biraz pembe bir yüzle ama o da herhangi bir başka açıklama yapmaz.

Alisia’nın kendi yüzünde, ancak çileden çıkmış bir annenin yüzünde oluşabilecek bir ifade belirir.

“Siz.. arkadaş mısınız?, diye sorar imalı bir şekilde.

“Bırak çocukları, Alisia. Daha yeni geldiler ve sen kıza hesap mı soruyorsun?”, diye azarlar anneanne kendi kızını.

“Bilinmesi gereken bir husus bu, anne. Daha sonra yanlış dedikodularla uğraşmak zorunda kalırız ve Karkashi de bunu seve seve kızın aleyhinde kullanır.”, diye açıklar kadın.

“Yaşlı Efendim bana ‘küçük kestanem’, derdi. Aager ise bana ‘bebeğim’ ve ‘güzelim’, diyor. Ben de ona ‘sevgilimi’, diyorum ve içimde onun hayat ağacını taşıyorum! Evet biliyorum, biraz kafa karıştırıcı ama hepsi hoşuma gittiği için sesimi çıkarmıyorum.”, diye çenesinden alnına kadar kızarmış bir şekilde mırıldanır Inshala.

Anneanne kıkırdar.

“Aa.. Aager bana ‘Fogstep’ sözü de vermişti bi sefer ama ki..”, diye ekler kız.

“Sözlüsünüz yani. Bu güzel. Düğün ne zaman? Bir tarih belirlediniz mi?”, diye sorar kadın.

“Alisia! Bırak şunları! Daha yeni geldiler ve sen çocuklara düğün merasimi düzenledin bile!”, diye kızar anneanne.

Alisia taktik değiştirir ve kızı klinik gözlerle süzer sonra da kaşları çatılı bir şekilde, “Kızıma bundan daha iyi bakacağını umuyorum, Efendi Aager.”, der.

Aager yutkunur.

“Elimden geleni yapıyorum. Kendisi de daha çok yemek yiyeceğine dair bana söz verdi.”, diye afallar.

Anneanne yine kıkırdar..

..ve odadaki, yere kadar uzanan masa örtüsünün altından küçük, kızıl-kahve kıvırcık bukleli bir kafa belirir.

“Seeeeen çoooook güzeeeelsiiiiiiiiin!”, diye fal taşı gibi açılmış gözlerle alık alık Inshala’ya bakar bukleli kafa!

“Cümeyt!”, diye söylenir Lady Alisia. “Senin odanda beklemen gerekmiyor muydu?”

“Odam çok sıkıcı, anne. Ve Fey ablamı görmem gerekiyordu. Çok, ama çoook şiriiiin! Bizde kalabilir miiii?!”, diye inler çocuk ve masanın altından fırladığı gibi Inshala’nın kucağına atlar!

Inshala hayretle karışık küçük bir çığlık atar ve çocuğu havada yakalar.

“Çok da nefis kokuyor anneeee!”, diye derin bir nefes çeker çocuk.

 

Lady Alisia fena halde utanmış bir şekilde öylece yerinde kalakalır, Madine ‘fırk’lar, anneanne kıkırdar, ve o ana kadar hiçbir şey söylememiş olan, Moira’nın bir küçüğü, Lady Maira ise gülümser.

 

“Ben.. çok özür dilerim, kızım.”, diye afallar Lady Alisia. “Moira ilk senden bahsettiği günden beri ‘Fey abla, Fey abla’, diye her gün senin gelmeni bekledi ve penceresinin başından da ayrılmadı.”

“Özür dileyecek bir şey yok ama ki, efendim.”, diye mutlu bir şekilde cevap verir Inshala ve kucağındaki çocuğa sımsıkı sarılır. “Bence Efendi Cümeyt’te çok nefis kokuyor. Siz istemezseniz, bende kalabilir ki!”

Cümeyt kıkırdar ve annesine döner, “Kalabilir miyim, anne? Nooolur!”, diye inler.

“Cümeeeyt.”, der annesi esefle. “Birbirimizi görecek ve tanıyacak, umuyorum ki çok zamanımız olacak. Ama önce hepimizin yapması gereken önemli bazı işleri var.”

Çocuk annesini dinliyor gibi yapar, ama afacan gözleri bir anda parlar ve Inshala’ya dönüp, “Odamı görmek ister misin? Çok oyuncaklarım var. Beraber oynayalım mı?”, diye enik gözlerle Inshala’yı eritir.

“Benim hiç oyuncağım olmadı. Tabii görmek isterim. Ama önce annemizden izin alalım mı?”, diye sorar.

Belli ki Cümeyt kendi kapasitesini doğru tespit etmiş bir çocuktur ziraFey Ablasını erittiği bakışların aynını annesine yönelttiğinde kadıncağız sadece ellerini ‘Vaz geçtim!’, der gibi havada sallar.

Cümeyt, “Yesshh!”, diye mutlu bir zafer narası atar ve elinden kaptığı gibi Inshala’yı peşinden sürükler gibi odasına götürür.

 

“Ben.. ben de oynayabilirim biraz, değil mi?”, diye kızın içten sesini duyar Aager zihninde.

“Lütfen, bebeğim.”, diye gülmemek için çaba sarf eden bir sesle cevap verir karalar içindeki adam.

 

Aradan saatler geçer ve hava kararmaya başladığında dışarıdan şehir çığırtkanlarının Moira’nın, Inshala ile ilgili ilamı hala hayal meral duyulmaktadır. Bu esnada Aager’de Lady Alisia’ya, Serenity Home yangınından, suçluların peşine düşmelerinden, grubun diğerler üyelerinden, politik duruşu itibariyle özellikle de Prenses Alor’Nadien ne’den bahseder. Sonra Themalsar harabelerine varmalarından, oradaki savaşlardan ve en nihayetinde de Themalsar’ın kendisiyle yüzleşmelerinden ve Moira’nın fevkalade güçlü dişi bir iblisle mücadele edişini ve kırık bir kolla iblisi nasıl tutup yere çaldığını anlatır. Ardından küçük Inshala’nın harabeleri nasıl yerin dibine geçirdiğini ve bunun kızı nasıl ölümün eşiğine getirdiğini, tökezleyerek tekrarlar. Son olarak da Arashkan ve Bari Na-ammen’de olanları, iki şehrin de Orken orduları karşısında nasıl yakılıp yıkıldığını anlatır..

Anlatımını bitirdiğinde oda da tam bir sessizlik hakim olur.

“Vah vah vah.. O el kadar kıza insanların yaptığı kötü muameleye rağmen, onun gösterdiği büyüklük.. Ne kadar üzüldüm, anlatamam.”, diye dolu gözlerle inler anneanne.

“Demek bu hali sonradan oldu.”, der Lady Alisia ve o da gözlerini siler. “Rahmetli eşim bunu duymuş olsaydı, o sıskası çıkmış kızın önünde saygı ve hürmetle eğilirdi. Durkahan paladinleri utansın ve gerçek ‘fedakarlığı’ görsünler.”

“Anne. Bu..  Orken’ler Arashkan ve Bari Na-ammen’i yok ettilerse, sıra Vodgar’a gelecektir. Ondan sonra da Koruxan ve biz varız.”, diye korkmuş bir sesle araya girer Maira.

“Orken’lerin bu istikamete yönelmeden önce arkalarını denize vererek kendilerini güvence altına almak isteyeceklerini düşünüyoruz. Bunu yapmazlarsa iki taraftan da saldırıya uğrarlar ve bu da onların sonu olur. Serenity Home’un konumu bu yüzden çok önemli.”, der Aager. “Arkadaşlarımız, o bölgedeki potansiyelleri değerlendirmek için gittiler. Bir kısmı da, Orken’lerin Arashkan’ı bir üst olarak kullanamamaları için çaba gösterecekler. Ancak Orken’ler toplu bir şekilde Serenity’ye saldırırlarsa, o bölgenin tamamı düşer ve onları oradan kazımak imkansız hale gelir. Onlar Serenity’ye saldırırken, arkalarında Arashkan ve Bari Na-ammen olmadığı, Vodgar şehrinin de önünde, onları oyalamak için bir ordu bıraktıkları için kendilerini serbest ve güvende hissediyor olacaklar. Durkahan, Koruxan ve Palantine şehirleri bu açıklığı değerlendirebilirler. Prenses Alor’Nadien ne’nin annesi, Lady Nadine Graciousward, Koruxan ve Palantine şehirlerine, oradaki yetkilileri uyarmak ve onlardan yardım almak için gitti çoktan.”

Aager devamını da getirmek ister ancak kapı açılır ve kapının önünde Yüzbaşı Fardashi belirir.

Yüzbaşının alnı yarılmış, bir kaşı da açılmıştır. Üstü başı kan ve pislik içerisindedir ama buna rağmen sırıtarak içeri girer.

“Hanımım. Halimin kusuruna kalmayın, ancak aşağıdaki soytarılar sözden anlamamakta ısrar ettiler.”, der mutlu bir şekilde.

“Fardashi.. İyi misiniz?”, diye ayağa kalkar Lady Alisia.

“Bunlar mı?”, diye alnını ve kaşını gösterir ve tekar sırıtır. “Bunlar hiç bi şey. Siz asıl aşağıdakilerin halini görmelisiniz.”

“Ne oldu böyle?”, diye sorar Alisia.

“Biz kızımızı istedik. Onlar hayır, dediler. Biz verin, dedik. Onlar vermemekte ısrar ettiler. Biz de zorla aldık. Arada küçük bazı arbedeler çıkmış olabilir.. Şu anda, kale zindanlarının önceki misafirleri ile muhafızları yer değiştirmiş durumda!”

“Yüzbaşı Fardashi.. Kaç kişiyi—?”

“Hanımım, inanın olabildiğince nezaket gösterdik. Fevkalade zorunlu bırakılmadığımız sürece de sadece ‘odunlarla’ yetindik. Nevarki bazıları aldıkları ‘paralara’ fazla sadık çıktılar. Durkahan’ın satılmışlara karnı tok, ve yer de yok!”, der Fardashi kati bir sesle.

Lady Alisia vaz geçmiş bir nefes verir.

“Kızım?”

“Getiriyorlar, Hanımım. Zindan da çok iyi beslememişler ve yaraları kötü kapanmış. Onlara müdahale ediliyor. Bir şeyler de yedikten sonra kendi ayakları üzerinde yürür halde görünmesinin daha doğru olacağını söyledi bize ve bizde bunun oldukça akıllıca olduğunu düşündük.”

“Amcam zindanda fareleri daha iyi besliyor..”, diye yorgun bir ses gelir yüzbaşının arkasından ve kapıda Moira belirir..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Moira.. değişmiştir. Serenity Home’da tanıdıkları uzun boylu, geniş omuzlu ve sıktığı zaman kollarında, koştuğu zaman da bacaklarında beliren bariz kasları gitmiş, yanakları çökmüş, gözlerindeki parıltı sönmüş, etrafında da kara halkalar oluşmuştur. Kızın saçları darmadağınık ve tutam tutam birbirine yapışmış halde öylece durur kapıda.

“Aşağıdaki gösteriniz seyre değerdi, Yüzbaşı Fardashi. Tekrar izlemek için kalan mal varlığımdan vaz bile geçebilirim.. Merhaba anne. Yorgun görünüyorsun. Annanneciğim.. Seni üzmediler ya? Maira. İyi gördüm seni. Emo ve Cümeyt neredeler?”

 

Odadaki herkes kıpırdamadan hayret ve dehşetle Moira’dan geriye kalan yıkıma bakarlar. Sadece Aager hareket halindedir ve o da sadece bu aile içi buluşmaya dahil olmak istemediği ve kadınlara biraz mahremiyet vermek için bir duvara, ve köşeye doğru sessizce süzülür ve orada kıpırdamadan durur.

 

Lady Alisia dolu gözlerle kızına sarılır.

Yaşlı anneanne, torunu Maira’nın yardımıyla yerinden zorlukla kalkar ve ikisi de Moira’nın yanına gelir ve onlar da kıza sarılırlar.

“Üzgünüm, bebeğim.”, diye inler Alisia. “Amcan.. bazı tehditlerde bulundu.. Göz ardı edemeyeceğim tehditler..”

“Sorun değil, anne. Hata bendeydi. Aptal gibi davrandım, sonuçlarını da hepinize çektirdim. Amcamın vereceği çok hesap var ama bunu ben yapamam. Elimden tüm haklarımı aldı ve bunu yapmasına kendi akılsızlığımla ben izin verdim..”, der Moira bezgin sesiyle.

 

“Moira ablan geldi, bebeğim. Ama çok yorgun ve bitkin görünüyor. Sanıyorum onu yatmaya gönderecekler. Gitmeden görsen iyi olur.”, diye fısıldar Aager zihninden.

“Hemen geliyoruz, Aager’im.”

 

“Efendi Aager.. Sizi görmedim.. Lütfen nezaketsizliğimi bağışlayın.. Kız kardeşim.. Kendisi nerede?”

“Kız kardeşin burada, abla.”, diye küçük bir ses duyulur Moira’nın arkasından.

Moira sese döner ve karşısında Inshala’yı, ve kızın sıskası çıkmış omuzlarında oturmuş, kızı boynuzlarından kavramış Cümeyt’le bulur! İkisinin hemen yanında ise büyük ablasına alık alık bakan Madine durmaktadır.

“Bakıyorum Cümeyt, Fey ablasını bulmuş.”, der Moira, yüzünde kayık bir gülümsemeyle.

“Buldu, abla. İkimiz beraber, güzel Madine’yi da aldık yanımıza, Cümeyt’in oyuncaklarıyla oynadık. Madine’de bana albüm denen büyülü şeysilerini gösterdi. İçinden garip sesler geliyordu.. Biraz ürkütücüydü, açıkçası.”, diye sakince anlatır Inshala, ama kızın gözleri hiç de sakin değildir.

 

Kızın gözleri sislenmiştir. Ama o sislerin ardında hırlayan, hırçın, hatta vahşi bir fırtına kudurmaktadır;

Inshala fena halde kızmıştır.

Kız daha fazla sükûnetini koruyamaz, Cümeyt omzunda olduğu halde gelir ve Moira ablasına sarılır.

 

“Teşekkür ederim, kız kardeşim. Ben, yöntemimde hatalıydım. Ama bütün Durkahan yine de sustu, ve olanları sessizce kenardan seyretmeyi tercih etti. Bana sadece sen, ve Efendi Aager geldiniz..”

“Aslında diğerleri de geleceklerdi ama hepimizin hemen gitmesi gereken yerler vardı. Neler olduğunu sen biraz dinlendikten sonra anlatırız, abla ki.”

Moira başını kaldırır ve Aager’e bakar.

“Sonra.. Amcanızın burada olmayışı lehimize işledi ve onun kaledeki taraftarları gafil avlandılar ancak bu uzun sürmeyecektir. Geldiğinde senin de hazır, dinlenmiş ve gücünün en azından bir kısmını toplamış olman gerekiyor. Annen, anneannen ve kardeşlerinle onun arasındaki son kalkan sen olacaksın.. Bizi geçerlerse..”

Moira’nın kaşları çatılır. Bir iki defa buna itiraz edecek gibi olur ama sonra vaz geçer.

“Anne, Maira.. Siz ikiniz Moira’yı benim odama götürün. Orada güzelce yıkayın, sonra da benim yatağıma yatırın. Yiyecek bir şeyler de gönderteceğim.”, diye kati bir ifadeyle konuşur Lady Alisia.

“Gel kızım..”, der anneanne ve Moira’nın elinden tutar. “Bu yaşlı kadını çok yorma. Bir hanımefendiye yakışmayacak kadar pis kokuyorsun..”

Maira kıkırdar.

“Sen de gel ve bi işe yara..”, diye Madine’yi de azarlar anneanne.

Madine ise gözlerini yuvarlar ve peşlerinden gider.

“Şimdi. Cümeyt.. Sen de in istersen ablanın sırtından artık. Kızcağız uzun yoldan geldi ve yorgun. Bu gece ikiniz de benim odamda kalacaksın.”

Cümeyt yine küçük yumruklarından birini havaya çakar ve “Yesshh!”, diye ünler, Inshala’nın sırtından iner ve annesinin odasına doğru koşar. Ancak içeri girmeden önce durur ve Inshala’ya seslenir.

“Seninle tanıştığıma çok sevindim Fey abla. Oyuncaklarımla oynadığın için de çok teşekkür ederim. İstersen onları seninle paylaşabilirim. Benim için sorun olmaz.”, der ciddi bir şekilde.

“Teşekkür ederim Efendi Cümeyt. Çok nazik ve cömertsiniz.”, diye mutlu bir şekilde cevap verir kızıl-kahve bukleli çocuğa.

“Seni çok sevdi, sevgili Inshala. Bu güne kadar babası ve Moira dışında hiç kimseye bu kadar yakınlık göstermedi. Kimsenin de sırtına çıkıp oynamadı.”, der Alisia gülümseyerek.

“Çok sıcak bir ruhu var halbuki. İlgisini, heyecanını ve sevgisini hissetmesi çok keyifli bir ruh. O kadar açık, tarafsız ve yargısız ki..”

“Çocuklar öyle doğarlar, güzelim. Genelde yargıları biz onlara öğretiriz.”, diye cevap verir kadın, sonra hala kapıda bekleyen yüzbaşıya döner. “Yüzbaşı Fardashi. Bu kapıya ve kalenin bu kanadına tanıdığınız ve güvendiğiniz adamlarınızdan yerleştirirseniz çok sevinirim.”

“Çoktan yapıldı, Hanımım. Kalenin gerisinde de muhafızlar genel temizlik devriyelerine başladılar. Bütün kale baştan aşağı sabaha kadar, oda oda aranacak ve turlanacak. Kulelerde de askerler hazırda bekliyorlar. İlgili birileri.. gelmeye kalkarlarsa, bunu ya bir orduyla, kendi şehrine saldırarak yapacak, yada tek başına gelecek ve adaletin karşısına çıkacak.”, der yaşlı yüzbaşı.

“Teşekkür ederim, Yüzbaşı. Aileme hep iyiliğiniz dokundu. İnat etmemiş olsaydınız, sizi çoktan bir komutan yapmıştım.”

“Hanımefendi, lütfen.. Kendilerine komutan diyen o şımarık zibidilerin arasına koyarsanız beni, iki günde kafayı yerim. Hayatta tahammül edemediğim yegane şey, kendini bilmez ahmaklar.”

“Bir anda bütün asilzadeler de dahil, emir komuta zincirinin en üstündeki kremalı tabakanın tamamını tarif ediverdiniz, Yüzbaşı.”, der Lady Alisia gülümseyerek.

“Ben kremadan hoşlanmam, Hanımım..”, der Fardashi, bir an durur, sonra da ekler, “..ama kremanın üstündeki çileklerin her zaman taze olduğunu söylerler..”

Lady Alisia tekrar gülümser.

“Her şey hazır, Hanımım. Top, Karkashi’de.”, der yaşını geçmiş yüzbaşı.

“Bir şey dışında..”, diye cevap verir Lady Alisia.

Fardashi, tek kaşı kalkmış bir şekilde ona bakar.

“Eski zırhım, yüzbaşı.. Sizden onu babamın evinden getirtmenizi rica edeceğim. Evlendiğimde onu bir daha giymek zorunda kalmayacağımı umuyordum. Koşullar bana aksini gösterdi.”

“Lady Alisia.. Çok uzun zaman oldu elinize kılıç almayalı. Merak etmeyin. Sizi koruyacağız..”, diye güvence vermeye çalışır, Fardashi.

“Hayır, Yüzbaşı Fardashi.. Bir Durkahan hanımefendisi kendisini korur.. Yada elinde kılıcıyla ölür.”

 

 


 

 

 
 

The Oathbreaker (Part One)

 

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

 

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

 

Bu hikaye,
Shared Dreams (Part Two) ‘dan
sonra yer alır..

 

 

Ya korkarsam? Ben korkak değilim—”

—Olduğunu hiç düşünmedim.

“Ama ya panik yaparsam? Ben panik de değilim ama ya bir şeyleri yakıp yıkarsam?”

—Panik yapacağını da sanmıyorum.

“Ya yıldırım indirirsem yanlışlıkla?”

—O zaman hak etmiş olurlar.

“Ya benden hiç hoşlanmazlarsa?”

—Senden önce benden hoşlanmazlar..

“İnsanlar beni görünce hep taş atıyorlar ki!..”

—Sadece bir defa!

“..Ve beni bi hayvan gibi kafese kapatırlarsa ya?”

—Seni kafese tıkmaya çalışacak ahmağın başına gelecekleri görmek için para bile veririm!

“Sus Scrofa!..”

— !..

“..Kendi öz yeğenini bile kafese kapatmış ama ki!”

—Sorunlu bir durum, evet.

“Ya boynuzlarımdan dolayı bana iblis der ve beni diri diri yakmaya kalkarlarsa?”

—Kalkarlarsa oturturuz!

“Belki buradaki insanların farklı alışkanlıkları vardır.”

—Bu mümkün ama olası dışı..

“Hem sen nereden biliyorsun ama ki? Buraya daha önce gelmediğini biliyorum. Yakmak yerine belki de diri diri gömüyorlardır!”

—Duyulmuş bir uygulama değil.

“Ayrıca sana da iyi davranacaklarını hiç sanmıyorum.”

—Sorun olmaz.

“Senin bi şefif yardımcısı—”

—Şerif..

“Ondan işte.. Ya senin bi şefif yardımcısı olduğuna inanmaz ve seni de kafese atarlarsa? Şimdiden söyliyim, seni kafese atarlarsa fici—”

—Feci..

“Feci yaparım! Sarmaşıklarla onları boğar, toprakları kaydırıp evlerini kırıştırıp büzüştürrüm, sularla da boğarım ki! Sana yam bakan—”

—Yan bakan..

“Yan bakan.. olsun, ne kadar fey arkadaşım varsa hepsini çağırırım ki! Bakalım kulaksız naapacaklar! Ama bana küflü şeyler derlerse—”

—Küfrederlerse..

“Küflü şeysilerden işte.. onlardan ederlerse ya ne olacak o zaman ama ki? Ben bana küflü söylenmesinden hiç hoşlanmıyorum. Çok kırıcı oluyor ve çok da ayıp ki!”

—O zaman bunu yapana ‘Sus Scrofa’, dersin. Çıksın işin içinden o zaman.

 

Inshala ‘la Fey’ Frostmane, Aager Fogstep ile Durkahan şehrinin iki saat kadar doğusunda ‘inmişler’ ve ikisi de yorucu uçuşa ve batan güneşe rağmen şehre doğru yürümektedir..

..Ve şehir, kendi gece ışığında git gide yaklaşırken, Inshala’nın da, paniğin kıyısında seyreden, pek hoşnutsuz homurdanmaları da aralıksız bir şekilde artmaktadır.

Aager ise sıskası çıkmış kızın bütün sayıp sıraladıklarına sessiz bir gülümsemeyle eşlik eder.

 

“Ben bitli miyim?”, diye sorar en sonunda kız, yüzünde fevkalade saf ve içten bir ifadeyle.

Aager gülmemek için çok zorlanır.

“Gel bi bakalım.”, der ciddi bir şekilde.

Kız ayak sürüyerek, çekingen ve başını eğmiş yere bakarak karalar içindeki adama yanaşır.

Aager kızın eğilmiş başını inceliyormuş gibi bir süre sessizce kıpırdamadan durur.

Sonra, “Hayır. Hiç yok.”, der ve nazikçe kızın saçlarını öper.

Kıpkırmızı bir suratla Inshala başını kaldırıp karalar içindeki adama alık alık bakar.

“Bence beni iyi hissettirmek için öyle diyorsun, Aager Fogstep.”, der kaşlarını çatarak.

“Bunu nereden bilebilirsin ki?”, diye sorar Aager sırıtarak.

“Bence beni nöpmek için bahane arıyordun! Karanlıkta bitleri nasıl göreceksin ama ki?”, diye hışmeder Inshala.

“Nöpmek?”

“Nöpmek.. Öbürünü diyemiyom çünkü utanıyom!”, diye itiraf eder kız cılız bir sesle.

Aager ‘fırk’lar.

“Bence beni kandırdınız, Aager Fogstep. Çok ayıp ki!”

“Bir daha olmaz, o zaman. Söz!”, der Aager ciddi bir şekilde.

 

İkisi de tekrar yürümeye başlar ve aradan sessiz bir yarım saat kadar geçer ve Durkahan şehrinin yüksek meşalelerle aydınlatılmış kapıları görünür.

 

“Geldik.”, der Aager, biraz rahatlamış bir sesle.

Gerçekte Aager ne karanlıktan, ne de vahşi doğadan korkar. Nevarki ve tıpkı Inshala için ‘doğanın’ bir norm olması gibi, şehirler de Aager için bir normdur.

Biri insan, diğeri fey melezi Durkahan’ın devasa kapılarına yaklaşırken Inshala birden durur.

Aager dönüp kıza baktığında kızın başını eğmiş öylece durduğunu görür.

“Bir şey olmayacak. Sorun çıkarsa şehre başka yollardan gireriz.”, der Aager kıza.

“Hayır.”, diye cevap verir kız Aager’e.

“Hayır?”

“Hayır.. Sözünü kabul etmiyorum, Aager Fogstep”, der Inshala kısık ama kararlı bir sesle.

“Ummm..”, diye kararsız bir şekilde bakar kıza, karalar içindeki adam.

“Az önce bana verdiğin sözü.. Kabul etmiyorum!”, der ve sıska kollarını kararlı bi şekilde göğüslerinin altında bağlar.

“Ben.. pek anlayamadım—”, diye afallayarak bakar Aager kıza.

 

Kız ise bu sefer kaşlarını çatmış, küçük, çilek kırmızısı dudaklarını mutsuz bir şekilde büzüştürmüş, minik yumruklarını sıkmış, şirin bir hışımla karalar içindeki adama tıslar..

 

“BENİ BİR DAHA NÖPMEMENİ İSTEMİYORUM, AAGER FOGSTEP.. VE BUNUN BİR DAHA OLMAMASIYLA ALAKALI VERDİĞİN SÖZÜ DE KABUL ETMİYORUM!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Güneş battı ve şehir kapıları da kapandı, delikanlı. Güneş doğduğunda kapılar tekrar açılacak.”, der iri cüsseli, yaşını biraz almış muhafız.

“Peki kapılara yetişemeyenlerin kalabileceği bir yer var mı?”, diye sorar Aager sakince.

 

Muhafız, karalar içindeki adama uzun bir süre sesini çıkarmadan bakar. Yaşını geçmiş bekçi bu yaşına, yaptığı işe rağmen gelebilmiş olmasını ahmaklığa değil, belli ki aklını kullanarak gelmiştir ve önünde duran adamın yüzünü yüksek meşaleler sayesinde görebilse de, gördüğü surattaki ‘ifadesizlik’, adamın ‘öldürmeye hazır’ duruşu, üzerinde taşıdığı ‘pratik ve yakın mesafe’ silahları ve kapkara ölü gözleri başka bir hikaye anlatmaktadır. Yaşını almış muhafızın kafasını karıştıran şey ise, karalar içindeki adamın yanında durmuş, utanç ve korku içerisinde yere bakan sıskası çıkmış, ‘komik saçlı’ küçük kızdır.

Bekçi, karalar içindeki adamı hesaba katarak küçük kıza, varsa yardıma ihtiyacı olup olmadığını sormak ister, ama işin kafa karıştıran kısmı da buradadır; kız adamın koluna, ‘Öldürseniz ayıramazsınız!’, der gibi yapışmıştır.

Bekçi en sonunda omuzlarını silker.

Hayatta bir çok şey görmüşlüğü olmuştur ama herkesin farklı sorunları vardır. Karalar içindeki adam sıkıntı biri olsa da belli ki kıza düşkündür zira kızın tutunduğu kola rağmen, adam kızın çok hafif önünde, kıza karşı yapılabilecek olası bir müdahaleden koruyacak şekilde durmaktadır..

..ve kız da adama.. eh.. ‘yapışmıştır’ işte!

 

“Elli yarda ileride kamp kurabilirsin, delikanlı.”, diye önerir en sonunda.

Aager, şehir kapısının dibinde olmadığı sürece herhangi bir yerde kamp kurabileceğini bilir, ancak Inshala’nın düzgün bir yatakta uyumasını ister. Temiz bir handa ve temiz bir yatakta. Kendisi yerde yatmaya zaten alışıktır..

“Bekçi efendi. Küçük hanım uzun bir yolculuktan geldi ve bitkin durumda. Sıcak bir tabak yemeğe ve sağlığına kavuşabilecek bir ortama ihtiyacı var. Kendisinin girmesine izin verirseniz, ben dışarda kalmaya razıyım.”, der Aager.

‘Küçük hanım’, yapıştığı kolu daha da sıkar.

“Olmaz. Beraber yada hiç.”, diye fısıldadığı duyulur.

Bekçinin iki kaşı da kalkar ve hayretle komik saçlı küçük kıza bakar.

“Buraya ne için geldiniz, küçük hanım?”, diye sorar, yumuşak bir sesle.

Inshala gıkını çıkarmaz ve öylece kıpırdamadan durur.

“Hanımefendi biraz çekingendir, bekçi efendi.”, diye açıklamaya çalışır Aager. Sonra Inshala’ya doğru eğilir ve kulağına fısıldar. “Bekçiyle konuşabilirsin, bebeğim.”

Kız bir süre daha sessizliğini korur, sonra az evvelki kısık sesiyle cevap verir.

“Ablam. Onu görmeye geldik. Birileri onu kafese koymuş. Biz onu o kafesten çıkaracağız.”

Yaşlı bekçi duydukları karşısında daha şaşırmış bir şekilde küçük kıza bakar.

“Adı nedir ablanın, küçük kız?”, diye sorar.

“Moira. Ablamın adı Moira Alicia Jean Hooman, bekçi amca. Benim adım da Inshala Frostmane Hooman..”

Yaşını almış bekçi küçük, sıskası çıkmış kıza yıldırım çarpmış gibi bakar.

“Lady Moira’nın, sizin adınızda bir kız kardeşi olduğunu bilmiyordum.”, der sesini alçaltarak.

Inshala yavaşça bohçasına elini sokar ve içinden biraz kırışmış, rulo halinde sarılı bir papirüs çıkartır ve ‘bekçi amcaya’ uzatır.

 

 

Bekçi papirüsü açar ve yanan yüksek meşalelere rağmen zorlukla okur..

..okudukça da ağzı açık kalır.

Bitirdiğinde papirüsü seri bir şekilde tekrar yuvarlayıp küçük kıza uzatır ve kısık ama kararlı bir sesle konuşur.

“Sizi içeri sokacağım, küçük hanımefendi ve birer diplomat olarak adınızı kayda geçeceğim. Ablanızı kafesinden kurtarmak için fazla zamanınız yok. Bu gece dinlenin, sonra gelip beni bulun. ‘Bekçi Fardashi’, diye kime sorarsanız size yerimi tarif ederler. Benden başka da kimseye kendinizi tanıtmayın ve bunu da bir başkasına göstermeyin. Ortam yaklaşan ‘düğün’ sebebiyle yeterince gergin. Şehirde bir isyan çıkması an meselesi!”

“Peki bekçi amca. Dipkopat nedir bilmiyorum ama teşekkür ederim ki!”, diye fısıltıyla söz verir Inshala.

Bekçi bir an sorgulayan gözlerle Aager’i tekrar süzer.

“Siz küçük hanımefendinin nesi oluyorsunuz? Sormam da bir sakınca yoksa.”, diye sorar.

“Onunum.”, der Aager basitçe ve başıyla koluna yapışmış kıza işaret eder.

Yaşlı bekçinin tekrar kaşları kalkar ve küçük kıza bakar.

“Onunum..”, der küçük kız ve karalar içindeki adama biraz daha sokulur.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Durkahan şehri, Arashkan kadar büyük bir şehir değildir. Arashkan’da olduğu gibi Durkahan’ın geniş bulvarları, süslü havuzları, bir kaç mahalle büyüklüğünde parkları, sarayları, kibirli heykelleri, tiyatroları yada geceleri şehri aydınlatan büyülü sokak lambaları yoktur. Durkahan şehrine sadece nazaketen ‘şehir’ denebilirdi zira —ve gerçekte— Durkahan bir kale idi..

Kalın, yüksek duvarları, milimetrik aralıklarla yükselen gözlem, okçu ve mancınık kuleleri, askeri bir intizamla ve blok halinde inşaa edilmiş evleri, sanki teker teker, ordu protokol dosyasına uygunluğu günlük olarak ölçülüyormuş izlenimi veren çiçek bahçeleri ve çocukların bile ayaklarını rap rap rap diye vurarak koşuşturduğu bir kale idi.

Durkahan’a ‘kale’ değil de şehir denilmesinin, nezaket dışındaki tek sebebi, büyüklüğü ve dört yüz bine yakın bir nüfusu barındıran sivil halkının oluşuydu!

O ve evlerin çoğunda dam yada çatı yerine, şehrin genel katı havasını hayret verici bir şekilde yumuşatan ‘kubbelerin’ oluşudur..

Buna rağmen Durkahan’da her şey; genel yaşam, ‘zorunlu’ eğlenceler, evlilikler, gösteriler, ticaret ve tarım —kısaca her şey, ‘askeri bir intizam’a göre hazırlanmış gibiydi.

Muhtemelen bu sebepten ötürü Aager Fogstep bu şehre bayılmıştı.. ilginç bir şekilde.

Evet, Aager bir hırsız, katil, infazcı, göreceli anlam ve içeriği yeterince zorlandığında da bir kanun adamıydı ama bütün bunların görünen ve görünmeyen kümülatif ortak paydası ise ‘düzen’ idi..

Şaşılacak bir durum, öyle değil mi?

Aager düzeni seven biriydi!

Obsesif denebilecek derecede.

Bu güne kadar Aager için bir çok şey söyleyebilecek az sayıda hayatta olan insan vardı belki ama kimse karalar içindeki adamı ‘kirli’ yada ‘pasaklı’ olmakla suçlayamazdı.

Aager’in Serenity Home’daki kendisine tahsis edilmiş küçük tek göz evi oldukça sade bir dekora sahipti. Bu ‘sadeliği’ biraz açmak gerekirse..

Aager’in evi boşlu!

Yere serilmiş tiril bir hasır, sade çalışma masası, bir adet sandalye, eşyalarını imtina ile yerleştirdiği küçük bir sandık ve stratejik olarak evin tek penceresinin hemen altına yatırılmış sert, yün battaniye örtülü yer yatağı.

Ve hepsi de, her zaman simetrik bir şekilde de düzenli.

O kadar.

Karalar içindeki adamın evini merak eden Serenity halkı adamın evini görseler, şüphesiz hayal kırıklığına uğrar yada evin bir ‘düzmece’ olduğunu düşünür ve komplo teorileri babında, “Eeee? Cesetler nerde?”, diye homurdanırlardı —sessizce, tabii..

Benzer bir yaklaşımla, sevdiği kızın zaman zaman kötürüm, çoğu zaman ise katatonik denebilecek evhamlı halinin onu rahatsız etmeyişi de muhtemelen bundan kaynaklanmaktaydı.

Aager ve Inshala söz konusu olduğunda hangisi tencere, hangisi kapak, tartışılabilir di belki ama, ortada kesin olarak bir tencere-kapak durumusu vardı işte!

Öbür yanda, Inshala şehri gördükçe hayal kırıklığı geometrik olarak artar zira sıskası çıkmış kız hayatını ormanda ve doğa ile iç içe geçirmiştir ve doğada düz çizgiler, doksan derecelik köşeler, muntazam daireler asla yoktur. İşin aslı da, bu şekiller insanların kendilerini rahat hissetmeleri için doğaya ‘düzen konforu’ altında empoze etmeye çalıştığı bir şeydir ve bir başka gerçeği de farkındasız bir korkuyla görmezlikten gelme çabasından ibarettir;

Doğa sınır tanımaz ve insanların kurallarını da, kanunlarını da umursamaz.

Ve gün gelir, doğa vahşi fiskesini insanlara hissettirir ve onların küplerini, düz çizgilerini, doksan derecelik açılarını, muntazam dairelerini ve muhteşem arklarını ezer ve ‘düzenli konforlarını’ deprem ve yanar dağ, sel, heyelan, çığ, hortum, kasırga ve fırtınalarıyla yıkar, yakar, kaldırır ve götürür, olmadı gömer!

Nokta.

İnsanoğlunun anlamadığı, doğaya şekil vermeye çalışmanın ne denli bir kibir, doğanın üzerinde yürüdüğümüz dünyanın kendisi ve insanların da sadece geçici birer misafir oluduğu gerçeğidir.

Birisi genç Inshala’ya ‘ironi’ nedir diye sorsa, ve kızcağız da ironinin ne olduğunu biliyor olsa, muhtemelen kendi anladığı dilden;

“İnsanın doğaya şekil vermeye çalışmasıdır.”

..diye tanımlardı zira insanın doğaya şekil verme çabası, doğanın doğasına aykırıydı!

Evet, Inshala yüksek, kalın duvarların, köşeli kulelerin ve blok evlerin, muallak bir şekilde de olsa, stratejik değerinin farkındadır ama yinede baktığı her yerde gördüğü ‘taş manzara’, kızcağızı çileden çıkarmaya yetecek kadar da depresiftir.

 

“Çok iyi yaaa.”, diye mutlu bir şekilde mırıldanır Aager. “Bir mahalleyi öğrendin mi, bütün şehri öğrenmiş oluyorsun. Mahallelerin isimleri bile yok. Sadece konumlarına göre sıra ve sütun numaraları var. Excel tablosu gibi!”

“Aager Fogstep. Lütfen beni uzanabileceğim bir yere götür. Sanıyorum kusacağım!”, diye inler histerik bir sesle Inshala.

“İyi misin, bebeğim? Hasta mı oldun yoksa?”, diye sorar Aager.

“Evet. O kadar taş var ki burada, her şey üstüme üstüme geliyor sanki. Evimi.. Ritüel Ormanlarımı özleyi verdim bir anda!”, diye inler kız.

Aager ‘nedenler’le yada ‘nasıl’larla uğraşmaz, gün batmış olmasına rağmen hala uyumamış şehirde bulduğu ilk bekçiye, yakındaki en temiz hanın yerini sorar ve kızı aldığı tarife götürür. Hana varır varmaz, hiç vakit kaybetmeden kız için de, kendisi için de birer sıcak banyo söyler, büyük porsiyonlu sıcak yemek siparişi verir ve ayrı yataklı temiz bir de oda tutar.

Aager, kor kömürlerle ısıtılan taş küvette fazla oyalanmaz ve temizlenmiş olarak Inshala’nın yıkanıp çıkmasını bekler.

 

Bir saat kadar!

 

Aager’in gıkını çıkarmadan beklemesinin bir çok sebebi vardır ancak bunların başında, içeriden gelen Inshala’nın mırıldandığı mutlu şarkısıdır.

Kız çıktığında saçları da, teni de parlıyor gibidir.

“Haklıymışsın, Aager Fogstep.”, der Inshala huzurlu bir ifadeyle.

“Ummm.. Hangi konuda?”, diye sorar Aager.

“Bende gerçekten bit yokmuş ki!”

 

Aager, Inshala’ya odasına kadar eşlik eder, sonra aşağı inip iki tabak dolusu büyük porsiyon sıcak yemeği alır ve odasına döner.

Kapıyı açtığında Inshala’yı yatağına yüz üstü kapaklanmış uyur halde bulur.

 

Aager farkındasız bir süre elindeki tabakla durur ve yorgunluktan bitmiş kızı seyreder. Sonra derin bir nefes alır ve bir yandan kıza seslenirken, bir yandan da onu yavaşça sırtüstü döndürür, sonra da doğrultur.

“Nefarki mama yaa. Çohuykum farr!”, diye mırıldanır kız.

“Yemek getirdim, bebeğim. Şunu ye, sonra tekrar uyursun.”, der Aager sessizce.

“Çokaçı mama çok da uykum varr kii..”, diye mızmızlanır kız.

 

Deja vu!

 

Aager ister istemez gülümser.

Hancının verdiği ağır, ahşap tabağa uzanır, sulu yemekten dolu bir kaşık alır, kızın ağzına yaklaştırır ve..

“Hadi aç ağzını.”, diye fısıldar..

..ama “Ham yap!”, demeyi reddeder.

Genç adam bir sonraki on dakika boyunca sessiz bir ısrarla kıza tabaktaki ‘bol kepçe’ yemeğin tamamını yedirir, bitince kalkar ve odadaki gardıroptan ikişer tane battaniye ve yorgan indirir ve kızı içinde kaybolacak şekilde bir güzel sarar.

Sonra kendi tabağını alır, yemeğini ‘ivedilikle’ ve ‘bekleme yapmadan’ temizler ve kendisi de uyumak için diğer yatağa yönelir ancak arkasından..

“..Aafer Fogshtep?”, diye uykulu bir şekilde Inshala’nın mırıldandığını duyar.

“Buradayım, bebeğim.”, der Aager fısıldayarak.

“Haayır ama ki..”, der Inshala muallak bir sesle.

“Burada deil, ordasın..”, diye derin, esef dolu bir nefesle uykulu bir şekilde söylenir.. sonra tekrar kendinden geçer..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bekçi Fardashi? Kendisini evinde bulabilirsiniz ama bu saatte onu rahatsız etmenizi hiç tavsiye etmem. Geçen ay kısa çubuğu çekti ve gece bekçiliği görevinde. Bu da onu huysuz bir ihtiyar yapıyor. En son uyandıranın kafasında odun kırmıştı.”, der karşılaştıkları ilk devriye bekçisine sorduklarında.

“Haklı olabilirsiniz, bekçi efendi. Ancak bu bir aile meselesi ve kendisine bazı haberler getirdik.”, diye pürüzsüz bir şekilde, oracıkta uydurduğu yalanı söyler Aager Fogstep.

Bekçi karalar içindeki adama, taşıdığı silahlara.. ve adamın omzuna oturmuş, saplantılı bir evhamla kendisini temizlemekle meşgul küçük sincaba, “Eh.. Bugün de yeni bi şey görmüş oldum!”, der gibi bakar.

Sonra bir omzunu silker.

“Kıdemli Bekçi Fardashi’nin evini C.12/E ‘de bulabilirsiniz. Siz yenisiniz sanırım şehirde?”, diye sorar karalar içindeki adama.

“Evet.”, der Aager sakince. “Şehre yeni geldik.”

“Kıdemli Bekçi Fardashi’yi nereden tanıyorsunuz?”, diye nazikçe sorar bekçi.

“Tanımıyorum. Yolda gelirken torunu olduğunu düşündüğüm küçük bir kızın elinden tutmuş yaşlı bir teyzeyle karşılaştım. Kendisi bana nereye gittiğimi sordu, ben de buraya, Durkahan şehrine iş bulmak için gitmekte olduğumu söyleyince benden Bekçi Fardashi adında birisini bulup ailesiyle ilgili bir haberi iletip iletemeyeceğimi sordu. Bunu yapmam karşılığında Fardashi’nin bana iş bulmam hususunda yardım da edebileceğini söyleyince, ben de kabul ettim.”, diye hikayesini genişletir Aager.

 

Karalar içindeki adamın omzundaki sincap kendisini temizlemeyi bırakır ve alık alık Aager’e bakar!

 

“Ama..!”, diye Inshala’nın hayret dolu sesini duyar Aager zihninde. “Ne zaman böyle bir teyze ve küçük torunuyla karşılaştık ki? Ben neden hatırlamıyorum?”

“Ummm.. Sonra, bebeğim.”, der Aager biraz utanarak ve kıza bugüne kadar asla yalan söylememiş olmasına rağmen, yalanın gerçekte mesleğinin bir parçası olduğunu nasıl anlatacağını düşünür bir an.

 

Sincap, Aager’in başının üstüne tırmanır ve bekçiye haşin bir şeyler çırtlatır!

Bekçi hayretle karalar içindeki adama ve tepesinde durmuş, kendisini ‘azarlayan’ küçük kemirgene bakar.

“Uhhh.. Hayvanınızın nesi var?”, diye sorar.

“Kendisine Bekçi Fardashi ile işimiz bittiğinde fındık alacağım sözünü vermiştim. Sabırsızlanıyor.”, diye aynı sükûnetle bir yalan daha söyle Aager.

Sincap biraz daha çırtlar!

“Onunla konuşabiliyor musunuz?”, diye hayretle sorar bekçi.

“Öyle olduğunu düşünmek isterim.”, der Aager, utanmaz bir sırıtışla. “Sincabım kafamı kemirmeye başlamadan önce işimi halletsem iyi olacak, sanırım. Size iyi günler dilerim, bekçi efendi.”

“Ummm.. Size de iyi günler, yabancı. Hayvanınızı ivedilikle besleseniz iyi olacak. Çok kızmışa benziyor!”, der bekçi ve yüzünde hayret ifadesiyle devriyesine devam eder.

 

“Çok.. çok.. AMA ÇOK AYIP, AAGER FOGSTEP! O abiyi kandırdın!”, diye inler Inshala.

Aager güler.

“Aaaa.. Hayır sevgilim Inshala. O adamı kandırmadım. Ona yalandan bir hikaye söyledim.”, der ‘dürüstçe’.

“Ama.. ama sen yalan söylemezsin. Söylediğini hiç görmedim ama ki!”, diye söylenir kız hayal kırıklığı gizleyemeden.

“Sana veya arkadaşlarıma neden yalan söyleyeyim ki? Bu doğru olmaz.”, der Aager aynı dürüst ifadesiyle.

“Ama.. ama yalan kötü bir şey ki!”, diye inler kız.

“Evet. Ama gerekli bir şey aynı zamanda.. Bazen..

“Niye ki ama?”

“Tanımadığımız kişilere bütün sırlarımızı veremeyiz de ondan. Dahası, Lady Moira hapiste. Bu da onun düşmanları olduğu anlamına geliyor. Moira’nın düşmanları, bizim de düşmanlarımız ve kimin dost, kimin düşman olduğunu daha bilmiyoruz, öyle değil mi?”, diye açıklar Aager.

 

Inshala uzun bir süre bunu kafasında evirip çevirir ve anladığı olmasa da, bildiği bir şeylerle bağdaştırmaya çalışır. Neden sonra bir anda ayılı verir.

 

“Pusu! Bu bir çeşit pusu!”, diye ünler.

“Efendim?”, diye aklı karışmış bir şekilde sorar Aager zira yalan ile pusu arasında herhangi bir alaka kuramaz.

“Ben avlanırken.. Eskiden.. Kedim varken.. Avıma sessizce yaklaşır ve ona pusu kurardım —ki geldiğimi göremesin diye. Çünkü görürse o gece aç yatmak zorunda kalıyordum. Senin yaptığın da sözlerle pusu! Düşman geldiğimizi göremesin diye onlara kelimelerle pusu kuruyorsun! Bayıldım buna Aager Fogstep. Sen bir kedi olmalıydın! Hiç şüphem yok, harika bir avcı olurdun!”, diye mutlu bir şekilde açıklar küçük kız.

“..!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Kayık bir surat ve elinde kalın bir odunla kapıda belirir yaşını almış Bekçi Fardashi. Uzun bir süre önünde duran karalar içindeki adama, ve omzuna oturmuş yanaklarını, başını, kulaklarını, elleri ve uzun, pofuduk kuyruğunu temizlemekle meşgul sincaba bakar ve kış uykusundan zamansız uyanmış bir ayı gibi homurdanır.

“Beni bulun dediğimde bu saati kastetmemiştim! Görev teslimini daha bir saat önce yapmıştım ve eve dönmüş güzel güzel uyuyordum!”, diye söylenir yaşlı bekçi.

“Özrümü kabul edin, Bekçi Fardashi. Saat konusunda kesin ayrıntı vermemiştiniz.”, der Aager.

Yaşlı bekçi ‘hıh’lar, sonra Aager’in arkasına ve etrafına bakınır.

“Küçük kız nerede?”, diye sorar.

“İsterseniz içeride konuşalım. Duyduğum kadarıyla zamansız uyandırılma konusunda belirgin bir şöhretiniz varmış.”, der Aager düz bir suratla.

Bekçi Fardashi kaşlarını çatar.

“Ukala bekçilere ne olur bilir misin, delikanlı?”, diye homurdanır.

“Hayatımda hiç bekçilik yapmadım, efendim. Ama bir çok ukala bekçinin kafasını odunla kırmışlığım oldu.”, der Aager aynı nötr ifadesiyle.

Fardahsi’nin çatılı kaşlarından bir tanesi kalkar.

“Ben Serenity Home kasabasının şerif yardımcısıyım, efendim. Kasaba bekçilerini disipline edip hizaya getirmek görevlerim arasındaydı.”, diye özlü bir şekilde açıklar karalar içindeki adam.

“Pek de şerif yardımcısına benzemiyorsun.”

“Zorla üstüme yıkılan bir meslekti, o kadar. Alternatifim giyotindi!”, der Aager ve sırıtır!

Bekçi Fardahsi ‘fırk’lar.

“Gel içeri. Ayaklarını paspasa silersen sevinirim. Temizlikçi kadın, işi olmasına rağmen temizlemekten hiç hoşlanmıyor ve dırdırı ölümcül.. Cadaloz kadın!”, diye homurdanarak söylenir.

 

Aager, omzunda ‘küçük’ Inshala olduğu halde Bekçi Fardhas’i’nin peşinden içeri girer.

Fardashi’nin evi, Aager’in tek göz evi gibidir. Boş ve düzenli. Ancak Aager’in aradaki nüansa ayılması biraz daha uzun sürer;

Kendi evi boş denebilecek kadar sadedir ve olan az eşyalar ise oldukça spesifik bazı amaçlara hitap edecek şekilde ‘düzenlenmiştir’. Bu düzenlemelerden bazıları estetik anlamda sadedir, çünkü Aager eşya kalabalığından hoşlanan biri değildir, bazıları pratik açıdan oldukları yerlere konmuşlardır, yatağının camın hemen altına yerleştirilmesi gibi bazıları da mesleki ‘temkin’den kaynaklanmadır. Ancak ve en nihayetinde bunların hepsi de Aager’in kişisel tercihlerinden kaynaklanmaktadır.

Bekçi Fardashi’nin ‘düzeni’ ise, tamamen belirli bir protokol icabı sade ve boştur ve Aager işin bu kısmından pek de haz etmez.

Evet, Aager’in kişisel egotistik alışkanlıkları yada lüksleri olduğu söylemez, ancak bunların eksikliği de genç adamın kendi tercihidir ve Aager bu tercihini hiç değerlendirmemiş dahi olsa, yine de onların ‘askeri’ protokollerce idame edilmesini de kabul edilebilir bir hayat tarzı olarak kendisine uygun göremez.

Aager aynı zamanda küçük Inshala’sının kendi evini gördüğünde ne düşüneceğini merak eder. Acaba kız o küçük, tek göz evi gördüğünde ona ‘boş’ mu diyecek, yoksa ‘sade’ mi?

Yada kızı azıcık tanımışsa —ki Aager, Inshala’sını biraz olsun tanıdığını düşünür— kız evi gördüğünde muhtemelen ‘İçinde ne olduğu değil, olan ile neler hayal edebildiğimizdir önemli olan ama ki!..’, gibi bir şey diyeceğini düşünür..

Bununla beraber Aager kızcağızın kendi küçük, tek göz evinde de tıkılıp kalmasını istemez ve kendi kendisine bir karar verir; Serenity Home’a döner dönmez biraz para biriktirip yan arsayı da alıp, orada kız için güzel bir bahçelik yapacaktır. İçinde çiçekleri, ve ortasında da büyük, kocaman dalları ve iri yaprakları olan bir de ağacın olduğu bir bahçelik..

 

“Evime hoş geldiniz, Efendi..?”, diye sorar Fardashi.

“Aager.. Aager Fogstep, efendim.”, der genç, karalar içindeki adam.

“Fogstep.. Farstep’le bir akrabalığın var mı? Kendisi pek tanınmış mümtaz bir zattı.. Oldukça da dindar..”, der Fardashi düşünceli bir şekilde.

“Çok uzaktan, efendim.”, diye yanıtlar Aager, hiç bozuntuya vermeden. Buna rağmen zihninin derinliklerinde bir kadının dolgun, imalı, ve şuh kahkahasını duyar gibi olur.

“Genç hanımefendi neredeler? Kendisi güvenli bir yerdedir umuyorum.”, diye sorar yaşını almış bekçi temkinli bir şekilde. “Soruyorum, çünkü kimliği ortaya çıkarsa bu.. bazı zatların pek de hoşuna gitmeyebilir ve kendisini.. konuşma fırsatı vermeden susturmak isteyebilirler.”

“Bunun şimdilik sorun olacağını sanmıyorum, Bekçi Fardashi.”, diye sırıtır Aager ve sessizce, “Bebeğim, sıra sende..”, der.

Karalar içindeki adamın omzundaki sincap odanın ortasındaki masanın üstüne sıçrar, oradan da sandalyeye..

..ve Bekçi Fardashi, “Ne..?”, diyemeden, küçük Inshala’yı sandalyenin üzerinde oturur halde bulur!

“Merhaba bekçi amca.. Size amca diyebilirim di mi? Biliyorum gerçekte amcam değilsiniz ama size adınızla hitap etmek bana biraz ayıp olur gibi geliyor.”, der Inshala küçük, utanmış bir sesle.

“Ummm.. Sanırım diyebilirsin, küçük hanım.”, diye afallar yaşlı bekçi.

“Görünüşüm sizi yanıltmasın.”, der Inshala. “Ben on yedi yaşındayım!”

“Özür dilerim. Bu kadar büyümüş olduğunuzu düşünmemiştim. Benim hatam..”, der Fardashi.

Inshala mutlu bir şekilde gülümser.

“Evinize bayıldım bekçi amca. Derli toplu, temiz ve çok ferah..”

“Öyle mi düşünüyorsun? Bana sanki bir iki parça bi şey daha alsam gibime geliyor.”, der Bekçi Fardahsi ve etrafına bakınarak başını kaşır.

“Daha çok eşya, daha az hava demek değil mi ama ki?”, diye sorar Inshala.

 

Aager gülümser.

Kızın bakış açısı.. gerçekten farklıdır.

 

“Sanırım öyledir.”, der Fardashi, aklı biraz karışmış bir şekilde.

“Neden siz oturmuyorsunuz? Aager’imle konuşurken bende size bi güzel çay yaparım.”, diye önerir ve cevabını beklemeden köşedeki küçük sobaya doğru yönelir.

“Bu çok.. hayret verici bir hanımefendi..”, der Fardashi, biraz utanmış, biraz da hayanlıkla kızın ardından bakakalır.

“Tahmin edemeyeceğiniz kadar.”, diye tasdik eder Aager.

“Cehaletimin kusuruna bakmayın ama nedir kendisi?”, diye sorar merakla.

“Hanımefendi bir fey melezidir, Efendi Fardashi.. Yarı fey, yarı insan.. Zorlu ve oldukça da sıkıntılı bir geçmişi var. Bu yüzden görünüşünü fazla mevzu etmezseniz, kendisine iyilik etmiş olursunuz.”, der Aager sakin bir şekilde.

“Tabii.. Tabii.. Özür dilerim.. Sadece fevkalade güzel olması bir yana, aynı zamanda da nazik ve düşünceli. Benim gibi huysuz bir adamın bomboş evini överek büyük nezaket gösterdi. Tam insanlar bile bunu yapamadılar.”, der adamcağız, tekrar başını kaşıyarak.

“Tam insanların o kıza neler yaptıklarını bilmek istemezsiniz, Bekçi Fardashi.”, diye cevap verir Aager istemsiz bir soğuklukla.

“Tahmin etmek çok da zor olmasa gerek. Yazık. ‘İnsanlığı’ eksik gördüklerimizden görmek.. bizler adına acınası bir durum.”, diye sesli bir şekilde düşünür yaşlı bekçi. “Rahmetli Delia Karakash’ın kızı Lady Moira, küçük hanımefendiyi resmi bir şekilde sahiplendiyse, gerçekten kendisini çok değerli görmüş olmalı.. Merakımın da kusuruna bakmayın ama Lady Moira ile nerde—?”, diye sorar Fardahsi.

“Themalsar Harabeleri..”, der Aager kısaca. Sonra belki de bunun yeterli olmayabileceğini düşünerek, konuyu biraz açar. “Kendisiyle Serenity Home kasabasında tanıştık ve bir grup gençle beraber, kasabamıza saldıran bazı suçluları bulmak için yola çıkmıştık. İzcilerimiz sayesinde kaçakları Themalsar’a kadar takip ettik ve o pis yere girmek zorunda kaldık. Uzun ve kanlı çatışmalar sonunda da Themalsar’ın kendisiyle yüzleştik. Lady Moira o savaşta büyük cesaret örneği sergiledi ve kaçık papazın çağırdığı bir iblis ile neredeyse teketek dövüştü. Harabelerde işimiz bittiğinde kendisi, Inshala’nın ailesiz ve tek başına ormanda büyüyüp yaşadığını öğrenince, olduğu onurlu hanımefendi gibi, onu sahiplendi. Kasabaya geri döndüğümüzde de bunu resmileştirdi.”

“Tam Lady Moira’lık bir davranış; onurlu ve alicenap. Tıpkı babası gibi..”, der Fardahsi, başıyla onaylayarak. “Peki kendisini nasıl kurtarmayı düşünüyorsunuz? Fazla vaktiniz yok. Rivayetler doğru ise, amcası düğünden sonra o kızı yaşatmayacağı yönünde ki bu da oldukça adî ve onursuz bir davranış, özellik de bir Paladin Lordu için.”

“Sizin bir öneriniz var mı?”, diye sorar Aager.

“Ben basit bir bekçiyim, Efendi Aager. Kıdemli olmam sadece bu işi çok uzun yıllar boyunca yapıyor oluşumdan kaynaklanıyor. Bununla beraber, sanıyorum sizi iç kaleye, Lady Moira’nın annesi, Lady Alisia Sivara’nın yanına sızdırabilirim. Ancak bunu yaptığımız anda, kendimizi kanunen kabul edilebilir bir pozisyonda bulundurmamız gerekir.”, diye düşünceli bir şekilde konuşur Fardashi.

“Buyur bekçi amca.”, der Inshala ve hazırladığı çaydan bir fincan yaşlı bekçinin önüne, ikinci bir finanı Aager’in önüne, sonuncusunu da kendisine alır ve tekrar sandalyesine oturur.

“Teşekkür ederim güzel hanımefendi. Kendi evimde bana hizmet ettirerek beni utandırdınız.”, der Bekçi Fardashi, yüzü biraz kızarmış bir şekilde.

“Küçük bir kıza hizmet etmeniz size ayıp olmaz mıydı, bekçi amca?”, der Inshala gülümseyerek. “Şimdi. Kabul edilebilir pozisyon nedir?”

“Teknik olarak, evet, siz Lady Alisia’nın kızı, Lady Moira’nın da kız kardeşisiniz. Ama şehirde kimse sizi tanımıyor. Bu yüzden ortaya çıktığınız anda sizi susturmaya çalışacaklardır. Bunun gerçekleşmemesi için, hem sizin, hem Lady Alisia’nın hem de Lady Moira’nın etrafında güvenebileceği muhafızların olması gerekiyor. Dahası, Lady Moira’nın geri döndüğünde amcasına isnad ettiği suçlamalar ve sonrasında kaybettiği düellodan dolayı, kanunen Lady Moira’nın herhangi bir söz hakkı kalmadı.. Korkarım Lady Moira onurunu tekrar kazanması gerekecek; önce amcasına karşı yaptığı suçlamaların geçerli olduğunu ispatlayarak, sonra da tekrar dövüşerek. İlkini yapamaz çünkü hapiste. İkincisini hiç yapamaz çünkü ilkinde olduğu gibi hem hapiste, hem de zaten kaybettiği ilk düelloyu, bir aydır bulunduğu hapisten bitkin bir şekilde çıktığında hiç yapamaz. Şu anda eline bir kılıç tutuşturulsa, kendi hayatı için bile dövüşebileceğini sanmıyorum, bırakın amcasına karşı tekrar dövüşmeyi ki, Lord Tarakadahan Karkashi, yabana atılabilecek biri değil. Hem çok güçlü, hem de yeğeninden çok daha tecrübeli bir savaşçı.”

Inshala anlatılan bütün karamsar tabloya rağmen mutlu bir şekilde çayını hüpletir.

“Ama ben, bu kağıda göre..”, der ve Moira’nın kendisin kız kardeşi olarak ilam ettiği papirüsü çıkarıp “Moira ablamdan sonra komuta zinciri aydalı olarak—”

“—Ardalı..”

“—Ardalı olarak bana geçmiş olmuyor mu?”, diye sorar.

“Komuta zinciri, ne?”

“Sonra anlatırım, bebeğim..”

“Bu o sosyal şeysilerden biri di mi?”

“Gibi, gibi..”

“Ummm.. Evet. Teknik olarak..”, der Fardahsi.

“Tenkit olarak, ne peki?”

“Teknik olarak.. Nasıl anlatsam.. Sen sincaba dönüştüğünde mesela, sadece teknik olarak o anda bir sincapsın ama aynı zaman da değilsin çünkü gerçekte Inshala’sın..”

“Kafam karıştı, Aager Fogstep.”

“Benim de, bebeğim!”

“Yani bana inansalar da inanmasalar da, Moira ablamı bu kağıtta söylenen şeyleri doğrulaması için çağırttırabilirim, öyle değil mi?”, diye sorar Inshala, ve çayından bir yudum daha hüpletir.

“Evet. Bunu yapmak zorunda kalırlar. Dahası, yapmaktan başka çareleri olmaz.. Ama daha önce onu öldürürlerse iş yine yatar.”, der yaşlı bekçi ciddi bir şekilde.

“Bunun sorun olacağını pek sanmıyorum bekçi amca. Ablamın sağ salim yanıma getirilmesi sorumluluğunu, Tatatatadan.. Tadadadarakan.. Takakaraman..”, diye uğraşır Inshala ve yüzü kıpkırmızı kesilir.

Yaşlı bekçi ister istemez güler.

“—Tarakadahan.. Sen, Karkashi diye çağır, güzelim.”

“Karkashi.. amcaya vereceğim. Onuru söz konusu olduğu için de, ablamın kılına bile dokunamayacaklar. Ablam geldiğinde bu kağıdı onaylayacak, bende artısı olarak—”

“—Ardalı..”

“Ardalı olarak ablama yapılan muameleden dolayı çok kızdığımı ve bundan dolayı da Karkashi amcayı sorumlu tuttuğumu söyleyeceğim.”, der Inshala.

“Lord Karkashi bu suçlamaları kabul etmeyecektir.”, der yaşlı bekçi kati bir şekilde.

“Ben de onu sorumsuzluk ve korkaklıkla suçlarım ki.. Bu şekilde ona kelimelerle pusu kurmuş olurum ve hiçbirimiz de aç yatmak zorunda kalmayız!”

Oda bir anda sessizleşir.

“Bebeğim.. Onu korkaklıkla suçladığında ne olacağını biliyorsun, değil mi? Bunun iyi bir fikir olduğundan emin misin?”

“Moira ablama ne olduysa bana da aynısı olacak, sevgilimi Aager Fogstep. Aradaki fark, ben yalnız değilim çünkü benim Aager Fogstep’im var. Ve sen de sadece Aager Fogstep değil, aynı zamanda da Kış Askerisin ki!”, der kız ve Aager’in zihninde kıkırdar. “Eminim Mab’in de bu konuda söyleyecek bir çift lafı olacaktır çünkü şu anda biz kış aylarındayız; Mab’in gücünün zirvede olduğu mevsimde, dolayısıyla onun da onuru söz konusu.. Mab, Kış Askerini, kendi yeğenini bile kafese koyan bir ölümlüye yedirtmeyecektir. Mab, kış fey’lerinin hükümdarıdır ve efendisi olduğu bütün feyler gibi o da demir kafeslerden nefret eder. Dahası, Mab’in söyleyecek sözü varsa, Titania ablanın da ekleyecek bir şeyleri olacaktır.”

 

Aager’in beyni duruverir..

 

..zira kız, Themalsar harabelerinin yerin dibine geçirilmesi için Mab ile yaptığı anlaşma, ardından Titania’nın da Mab’e misilleme olarak harabelerin üzerinde yepyeni bir koruluk bitirmesinin aynını yapmak niyetindedir. Aradaki tek fark, daha öncekinin aksine bu seferkini anlaşmasız bir şekilde, Mab’in onurunu mevzu ederek yapacaktır!

Aager, kızın bunu gerçekleşmesi halinde bunun Mab’i ne kadar kızdırabileceğini düşünemez bile..

Aslında düşünür ve aklına bunu tanımlayabilecek sadece bir kelime gelir; MONÜMENTAL!

Aager zihninde elini yüzüne vurup esefle başını salladığını hayal eder zira bu yetmiyormuş gibi, kız bir de Titania’yı işin içine, ve kendisine hiç sormadan, İKİNCİ defa dahil ettirecektir!

Ve Aager Fogstep, kızın neden kendisine ‘la Fey’ diye hitap ettiğini bir anda anlayıverir..

Kız ‘la Fey’ adını kendi kendisine vermemiştir.

Bu ismi, bir anlamda ‘doğa’ ona vermiştir çünkü kızın aklı bir insanınki gibi değil, bir fey gibi çalışmaktadır; anlaşmalar, almalar, vermeler ve takaslar —denge!

Aager bir başka şeye daha ayılır ve belki de bunun sebebinin Kış Askeri oluşundan kaynalanabiliyor olabileceğini düşünür;

Kızın böyle düşünmesi gerçekte çok ‘doğal’dır ve ortada suçlanacak bir durum da yoktur. Bu, bir kediyi kedi gibi düşünmekle suçlamak kadar anlamlıdır ancak..

Evet, Inshala’sı bir insandır ve bunu vurgulamak için deliler gibi çırpınmaktadır ve olmak için gösterdiği çaba ise, tam anlamıyla ‘insanüstü’dür.. Ama her ne yaparsa yapsın, kız aynı zamanda da bir feydir. Ve bu, basit anlamda yüzde elli – yüzde elli meselesi de değildir;

Kız, ikisinin iç içe geçmiş ve her iki yarısının da bir şekilde yüzde ellinin üzerinde olduğu, muhteşem bir denge örneğidir aynı zamanda.

Aager bunu anlayıverir..

..ve anladığında da kıza olan bütün bakış açısının değiştiğini hisseder..

Kız hakkında, daha önce boş yada muallakta kalan noktalar, yavaş yavaş yerlerine oturmaya başlar.

Aager asla “Neye bulaştım?”, diye düşünmez.

Ama belki, “Neden daha önce bulaşmadım ki?”, diye düşünmüş olabilir zira bu yeni ‘sahne’ çok, ama çok daha tehlikeli..

..ve eğlenceli olacaktır!

 

Ve Aager Fogstep hayatında ilk defa insanlara, ‘ölümlüler’ gözüyle bakar..

 

. . .

 

Aager ve Inshala, Bekçi Fardashi’nin evinden ayrıldıklarında öğleni çoktan geçmiş, ikindi olmuştur. Aager, kaldıkları hana geri dönmek için yönelir. Fardashi ile yaptıkları, Moira ve ailesine ulaşmak için Durkahan’ın iç kalesine girme planı, ertesi sabah erkenden, daha kimsenin tam olarak uyanmadığı saatleri gerektirir ve karalar içindeki adam, kendisinin de, sevdiği kızında sıkı bir yemek ve deliksiz bir de bir uyku çekmelerini ister. Ancak yaşlı bekçinin kapısından çıktıkları an kız kollarını göğüslerinin altında bağlar ve Aager’e çatılı kaşlarla bakar.

“Bekçi amcayla işimiz bitti, Aager Fogstep.”, der imalı bir ses tonuyla.

“Ummm.. Evet, bitti..”, diye tedirgin bir şekilde cevap verir Aager.

Kız biraz daha çatar kaşlarını ve tehditkar bir sesle tıslar..

“Fındıklarım, Aager Fogstep.. Fardashi amca ile işimiz bittiğinde sokaktaki bekçiye bana vereceğini söylediğin fındıklarımı rica edeyim!”

 

 


Sus Scrofa; (Latince) Sus: Domuz. Scrofa: Yaban. Sus Scrofa: Yaban Domuzu, swine, sow.

 

 

 
 

Shared Dreams (Part Two)

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

 

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

 

Bu hikaye,
Eski Efendim, Sahibim
ve Çok Daha Fazlası..
‘dan
sonra yer alır..

 

 

Inshala ‘la fey’ Frostmane, “Sanırım, uçurma sırası bende..”, derken, Aager kızın gerçekte ne kastettiğini hiç düşünmemişti. İşin aslına biraz olsun anlayışlı bir gözle bakıldığında, genç Aager’in o anda pek az şey düşünebilecek durumda olduğunu anlamak çok da zor olmasa gerek.. kollarındaki sıskası çıkmış kız dışında..

Serenity Home kasabası şerifi Standorin Shieldheart gibi kendisini tanımış nadir kişilerden değil de daha genel anlamda ve sadece ‘tanışmış’ yada ‘karşılaşmış’ —ve hala nefes alanlar— onun hakkında, ‘cani’ veya ‘katil’, biraz daha temkinli olanlar, ‘tehlikeli’, aklı başında olanlar ise muhtemelen çenelerini kapatıp susmayı tercih ederlerdi.

Halbuki kimsenin, tam olarak mantıklı olmasa da, kabul edilebilir bir şekilde ‘düşünemediği’, bütün karanlık geçmişine, çok küçük yaştan itibaren gördüğü en kötü ve traumatik muamelelerin bileylediği biri olmasına rağmen Aager Fogstep’in, en nihayetinde, yirmi dört yaşında genç bir adam olduğudur..

..ve hayatta yaşayacak daha bir çok ‘ilk’lerin de kendisini beklediğidir.

Birisi gelip kendisine sorma cesaretini gösterse Aager muhtemelen bir cevap vermez, ancak içinden, ve fevkalade samimi bir itirafla hayatını en çok etkileyen ve ‘monumental’ bir anlamda değiştiren şeye açık bir isim de koyabilirdi;

Inshala ‘la fey’ Frostmane Hooman..

..ve çok da uzak olmamasını dilediği bir gün, + Fogstep!

Aager, bu sıskası çıkmış, evhamlı, kötürüm, içine kapanık, vahşi, saf, farkındasız bir sevgiyle dolu, çocuksu, temiz kalpli, içli, literal anlamda ölümüne sadık, garip, anlaşılmaz bir bilgeliğe sahip, olağanüstü bir hayal gücü ve daha da imkansız bir ‘iç’ dünyası olan, hem şirin, hem de tamamen kendisine özgü güzelliğini ılık bir meltem gibi etrafına yayan bu kızla tanışması, onu tanıması, bir anda ayağı takılmışçasına ona ‘düşmesi’, ve en nihayetinde de ona olan duygularına boyun eğmesi, genç adamın hayatında başına gelen belki de en muhteşem şeydi.

Ve bu küçük kız onu mütemadiyen yeni ilklerle tanıştırmaktadır..

—Sanırım, uçurma sırası bende, dediğinde olduğu gibi..

Aager hangi ara bir ‘bulut’a dönüştüğünü anlamaz. Sadece kollarındaki kızın yavaş yavaş kaybolmaya başladığını, daha doğrusu dağılıp uçuşmaya başladığını gördüğünde başından aşağı kaynar suların boşaldığını hisseder.

Panik içerisinde haykırmasına engel olan tek şey, kızdan ‘uçup giden’ gördüğü son şeyi, kendisine gülümseyen gözleri ve çilek kırmızısı küçük dudaklarıdır.

Kız ona, “Gel, Aager Fogstep. Beraber aptal olalım.. ve uçalım!”, diye fısıldamış ve esen rüzgara kapılıp gözden kaybolmuştu.

Aager neler olduğunu, kendisi de dağılıp aynı rüzgarda sürüklendiğinde anlamıştı.

Ve evet, Aager burada ‘anlamıştı’ ifadesini fevkalade gevşek anlamda kullandığının da farkındadır.

Inshala’nın ‘bulutu’, Aager’inkiyle beraber Durkahan istikametinde, yerden yüzlerce yarda yukarıda, ‘gerçek’ bulutların arasından hayret verici bir hızla uçmuştu. Öyle ki, ilk defa gördüğü Vodgar şehrinin neredeyse hiçbir ayrıntısını algılama fırsatı bile olmamıştı.

Koca ‘mistikler şehrinin’ üzerinden, öylesine uçup geçmişlerdi..

Bu yep yeni tecrübe Aager’i korkutmuş mudur bilinmez. Ama gün batımına bir saat kadar kala tekrar yere konduklarında genç adamın saçları hala diken diken olmuş bir şekilde durmaktadır.

Aager, sevdiği kızın kendisine böyle şeyler yapmadan önce en azından uyarması gerektiğinin ‘nazikçesini’ düşünürken kız ona sırıtır, sonra olduğu yerde hafifçe salınır, ardından gözleri kayar ve olduğu yere yığılır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aager yaktığı kamp ateşinin yanına çömmüş, Lady’nin zorla eline tutuşturduğu küçük, kararmış tencede sıcak bir şeyler pişirmektedir.. “Al şunu ve kıza doğru dürüst bir şeyler pişir. Sıskası çıkmış zaten. Sıcak, sulu yemekler!”, diye çatılı kaşlarla emretmişti Lady. “Geri geldiğinizde o kızın en az beş kilo aldığını görmezsem, külahları değişiriz!”

Lady’nin yüzündeki ifade ve sesindeki tehditkar vurgular yetmiyormuş gibi, genç adama bakarken bir elinde tuttuğu koca gürzü diğer avucunun içine indirip durmuştu.

Ve Lady, ortada hiçbir kuşku kalmaması için, “Bilmem anlatabiliyor muyum?”, diye de eklemişti..

Aager, Lady’ye sırıtmamış, sadece yüzünde ciddi bir ifadeyle “Tabii, efendim. Ezici bir farkla!”, demişti.

Ve daha ‘en az’ beş kilo aldırması gereken kız, battaniyelere sarılı ve kendinden geçmiş bir şekilde ateşin yanında uyumaktadır.

Aager küçük tenceredeki yemeğin kaynayıp fokurdamasını seyrederken bir yandan da uyuyan kızın nefesini dinler.

Yemeğin ‘yeterince olduğunu’ düşündüğünde, sırt çantasından sabahki ezik teneke bardaklarla benzer bir kaderi paylaşmış bir çift teneke çukur tabak çıkartır, yemekten birazını tabaklardan birine döker, sonra yavaşça uyuyan kızın yanına gelir.

Aager bir süre, elindeki tabakla durmuş bir şekilde yorgunluktan bitmiş kızı seyreder. Sonra derin bir nefes alır ve bir yandan kıza seslenirken, bir yandan da onu yavaşça doğrultur.

“Nefarki mama yaa. Çohuykum farr!”, diye mırıldanır kız.

“Yemek hazırladım, bebeğim. Şunu ye, sonra tekrar uyursun.”, der Aager sessizce.

“Çokaçı mama çok da uykum varr kii..”, diye mızmızlanır kız.

Aager ister istemez gülümser.

Teneke tabağa doğru uzanır, sulu yemekten bir kaşık alır, kızın ağzına yaklaştırır ve..

“Hadi aç ağzını.”, diye fısıldar..

..ama “Ham yap!”, demeyi reddeder.

Genç adam bir sonraki on dakika boyunca sessiz bir ısrarla kıza tabaktaki yemeğin tamamını yedirir. Sonra tekrar onu battaniyelere sarar, kendi bacağını kıza yastık yapar, kız uyurken kendi yemeğini yer ve battaniyelerin altında küçük bir topak olmuş kızla yalnız geçirdikleri ilk yolculuğun ilk gecesinde, ilk nöbetini tutar.

 

Aager nöbeti devretmeye karar verdiğinde güneş çoktan doğmuş ve ateşi de tekrar canlandırmıştır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Hafif kayık gözlerle Inshala önce eline tutuşturulan yanık patatese ve yanında duran tarçınlı kırmızı çalı çayına, sonra da acı kahvesini yudumlarken kendi ‘yanık’ patatesini çiğneyen adama bakar. Seyredildiğini fark eden adam, kıza döner.

“Günaydın, genç bayan.”, der çok hafif yorgun bir sesle.

Kız sessizce adama bakmaya devam edince adamın hafif kaşları çatılır.

“Ne oldu? Bi sorun mu var?”, diye sorar kıza.

“Patates?”, diye esefle inler Inshala.

“Umm.. Evet.. Ne oldu ki? Patatesi sevdiğini sanıyordum.”

“Patates severim, Aager Fogstep. Ama iki gün üst üste sadece patates yiyecek kadar değil.”, diye söylenir kız alt dudağını pörtleterek. “Ve sanırım dün gece bana yedirdiğin şey de patatesti..”

“Umm.. Evet.. Niye ki? Patates iyidir. Besler ve tok tutar. Milyonlarca fakir hatalı olamaz ya!”, diye biraz alınmış bir sesle cevap verir Aager.

“Patates tok tutar, evet. Ancak tek başına sanıldığı kadar besleyici değildir ama ki!”, der ve Aager’e kederli bir bakış atar.

“Lady bütün yemeklere patates koyar..”, diye kendisini savunmaya çalışır karalar içindeki adam.

“Lady abla aynı zamanda yemeklere ince kıyılmış soğan, küt kesim havuç, Laila ablanın getirdiği tavşan ve bıldırcınlardan yaptığı kuş başı et, tuz ve baharat da koyar. Ayrıca patlıcan, kabak, fasulye, lahana, yeşil biber, semiz otu, pazı, ıspanak, pırasa, karnabahar, sarımsak ve maydanoz da atar.”, diye sıralar Inshala ciddi bir şekilde.

“Umm.. Bu mümkün.. Sanırım.. Hazırlanırken devamlı üç bayanın başında toplandığı bir yemeğin içine neler tıkıştırıldığına bakacak kadar canımdan bezmedim daha.”, diye cılız bir şekilde itirazını yapar Aager.

 

Inshala yorgun bir ıkınmayla ayağa kalkar, derin, esef dolu bir nefes verir, sonra kendi küçük bohçasına uzanır, içinden, sırasıyla iki ahşap oyma bardak, aynı elden çıkma iki oyuk tabak, iki de düz tabak, iki kaşık, iki de çatal çıkartır. Ardından daha da ufak bir kese çıkartıp, kullanmayı düşünmediği çukur tabak ve kaşıkları tekrar bohçasına yerleştirir.

Aager hayretle oyma kap kacaklara bakar.

Kız ise küçük, mutlu bir mırıltıyla ufak keseden çıkardığı elma, şeftali, yeşil biber, domates ve salataları önce ürkütücü bir evhamla yıkar, sonra biberler hariç hepsini, saplantılı denebilecek bir imtina ile doğrayıp ince bir zarafetle dizer düz tabaklara. Biberleri ise ateşin üstünde, onları yakmadan gezdirir sonra da tabakların kenarına yatırır.

Aager, biraz alınmış, biraz da utanmış bir ifadeyle kızı seyrederken, kız her iki tabağın üzerinde küçük birer çimçik tuz ve nane serpiştirir ve karalar içindeki adamın aksine yüzünde fevkalade mutlu bir ifadeyle, hazır tabaklardan birisini ona uzatır, diğerini ise kendi önüne koyar.

 

“Umm.. Teşekkür ederim. Ama ben böyle bir servisi yapabileceğimi pek sanmıyorum —taze beyaz peyniri nerden bulduğunu sormaya bile korkuyorum.”, der Aager elindeki ahşap, el oyması tabağa bakarken.

“Bu güne kadar benim için yaptıklarından dolayı müteşekkirim, Aager Fogstep. Ama beraberliğimizi tek yönlü, ve yanık patatesler üzerine kuramayız.”, der genç kız mutlu bir ciddiyetle.

“Sorun değil di.. Yoldayken yemek benim için hep ‘ivedilikle ye’ ve ‘bekleme yapma’ ile sınırlı olan bir zorunluluktan ibaretti sadece.”

“Yemek bir zorunluluk. Beraberliğimiz ise, ikimizin de ‘her ne’ ve ‘her şey’ pahasına yapmayı seçtiğimiz bir tercih. Zorunluluklarda tercih yoktur, zira açlığa ‘yapmıyorum’ diyemeyiz. Ben seni ilk gördüğümde dikkatimi çekmiştin zira varlığımı fark eden ilk kişi sen olmuştun. Bütün kötü huylarım —ve boynuzlarıma rağmen beni seçen sendin. Bunu yapmamış olsaydın, bu beni çok, ama çok üzerdi, ama yine de bu konuda hiçbir şey yapamazdım çünkü seni istediğim kadar, senden korkuyordum da.. Sen beni istememiş olsaydın bu canımı çok yakardı ve muhtemelen de beni kırardı ama yine de sen, beraberliğimize ‘yapmıyorum’ diyebilirdin..

Sen.. benimle ‘beraberliği’ seçtin, sevgilimi Aager Fogstep. Ve benim de buna göstermem gereken çabada ‘ivedilik’ olmamalı. Ama öyle görünüyor ki ‘bekleme’ olmalı..

Her ne kadar ben beraberliğimizin ivedilikle olmasını, ve bekleme yapmayı da hiç istemesem de..

Benim için, senin elinden geleni yaptığını görüyorum, Aager Fogstep.

Benim için elinden gelmeyeni de yaptığını biliyorum.

Emek ve çaba göstermemde bana daha azını layık görme lütfen ama ki..”, der Inshala sessiz bir hışım.. ve azimle..

 

Uzun bir süre ikisi de kendi düşüncelerine dalmış bir şekilde yemeklerini yerken, Aager acı kahvesini yudumlar, Inshala’da tarçınlı kırmızı çalı çayını hüpletir.

 

“Sanıyorum ki bu, kötü yemek yaptığımı söylemenin en muhteşem şekliydi!”, diye mırıldanır Aager.

Inshala’nın yüzü kızarır, küçük, çilek kırmızısı dudakları bükülür, sıskası çıkmış omuzları hoplar.. ve kız kontrolsüz bir şekilde ‘fırk’lar.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ne kadar geldik?”, diye sorar Aager kahvaltıdan sonra.

Inshala’nın kaşları çatılır ve düşünmeye başlar. Uzun bir sessizlikten sonra, “Sanırım iki yüz elli ile üç yüz mil kadar uçtuk. Biraz zorlarsak, yarın akşama doğru Durkahan’a ve Moira ablaya ulaşmış oluruz.”, diye cevap verir.

Aager kıza hayretle bakar, zira bildiği hiçbir at yada gemi, en iyi koşullar altında bile bu kadar mesafeyi yedi-sekiz saatte gidebileceğini düşünemez.

“Bu.. hayret verici bir mesafe!”, diye, kıza duyduğu hayranlığı gizlemeden ünler.

 

Inshala’nın yüzü kıpkırmızı oluverir.

 

“Bununla beraber, ‘biraz zorlamamıza’ da gerek olduğunu düşünmüyorum. Durkahan’a iki gün sonra ulaşsak da olur gibime geliyor.”, diye sesli bir şekilde düşünür Aager. “Senin bugün dinlenmeni istiyorum. Dün indiğimizde ayakta duramıyordun.”

“Biraz yoruldum o kadar!”, diye solgun bir şekilde sırıtır Inshala.

 

Aager kıza çatılı kaşlarla bakar.

 

“Yaaa.. Her itiraz edişimde bana öyle mi bakacaksın ama ki?”, diye inler kız.

“Sadece haklı olduğumda, sevgili Inshala. Uçarken kendinden geçip bayılırsan ne olacağını düşünüyorsun?”, diye hafif burnundan soluyarak konuşur karalar içindeki adam.

“O zaman, ağır ağır yere doğru süzülürüm ki!”, diye mutlu bir ifadeyle cevap verir Inshala.

 

Aager biraz daha sessiz bir hışımla kıza bakar.

Taki kızın omuzları çöküp pes edinceye kadar..

 

“Bu yaptığın çantaj ötesi bir şey, Aager Fogstep.”, diye somurtur kız.

“Sen söz konusu olduğunda risk almaya niyetim yok, bebeğim. Yapacağın planları, bunu da hesaba katarak yaparsan beni pek mutlu edersin.”, der Aager çok az sert bir tonla.

Kız alt dudağını pörtletir, sonra yenik bir edayla tekrar battaniyelerinin altına girer.

 

Aradan bir kaç dakika geçer.

 

“Uyuyamıyorum, Aager Fogstep!”, diye mızmızlanır kız.

“Neden? Gözlerini kapatırsan bunu yapabileceğini düşünüyorum.”, der Aager, kaşları çatılı bir şekilde.

“Bacağına ihtiyacım var. Alıştırdın, artık başımı ona yaslamayınca uyuyamıyorum ama ki!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

In.. Inshala? Bebeğim? Sen misin?”, diye yankılanır rutubetli bir karanlıkta ve soğuk, taş zeminde oturmuş sesin sahibi..

“Evet, abla.”, diye cevap verir Inshala fısıltıyla.

“Neden fısıldıyorsun ki? Burada bizi kimse duymaz. İlk bir kaç gün beni çıkarmaları için çok bağırdım. Sonra da yaralarım acıdığı için bağırdım. Ziyaretime sadece annem geldi.. Bir defa.. Ona kızının hala hayatta olduğuna inandırmak için sadece bir defa beni görmesine izin verdiler..”, diye acı bir şekilde konuşur sesin sahibi.

Inshala biraz tedirgin olur zira konuşan kişinin, tanıdığı kişi olup olmadığına tam olarak emin olamaz. Tanıdığı kişi kendinden emin, dolgun ve dobra bir kızın sesine sahipken, bu kızın sesi ise bitkindir. Bitkin, yılgın ve onurunu kaybetmiş bir kızın sesidir..

“Etrafında gözetim büyüleri var. Beni fark etmesinler diye fısıldıyorum.”

 

Karanlığın içinden zincir şakırtısı, ardından acı bir ‘fırk’lama duyulur.

 

“Gözetim büyüleri mi var? Amcam gerçekten beni bir şey sanıyor olmalı..”, diye hafif histerik bir kahkaha atar kız.

“Sana ne oldu böyle? Ne yaptılar sana, Moira ablam?”, diye telaşla sorar Inshala.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Burası fazla karanlık. Kendini bana bırak ablam..”

“Ben zincirlerle kelepçelenmiş durumdayım, sevgili küçük Inshala. Zincirler, kelepçeler ve demir parmaklıklar.. Adî bir hırsız muamelesi görüyorum.. Kaçacakmışım gibi ayaklarıma pranga bile vurdular, şerefsiz köpekler..”, diye bitkin bir sesle hışmeder Moira.

“Ben yanında değilim abla. Bu da gerçek değil.. Sesime doğru gel. Gözetim büyülerinden dolayı ben daha fazla yaklaşamıyorum.”

“O zaman olduğun yerde kal, güzelim. Benim kaderim belli oldu. Bu zindanda yaşlanacağım, ve bu zindanda da öleceğim.”, der Moira yılmış bir şekilde.

“Abla..”, der Inshala ve sesi biraz sertleşir. “Ben ormanda kör bir nefretle herkesi yakmaya çalışırken göğe ellerini açıp benim aklımı başıma getiren bir Moira hatırlıyorum. Ben çadırda ölmüşken bana inanıp, beni geri getirmek için bütün gücünü, inancını ve sevgisini bağışlayan bir Moira hatırlıyorum. Ben Serenity kasabasında bana sarılıp, bana bir aile veren Moira ablamı hatırlıyorum. O Moira ablam asla yılmaz, asla vazgeçmezdi. Yoksa bana yenilgiyi kabul ettiğini mi söylüyorsun? Çok ayıp abla.. Senden bunu hiç beklemezdim.”

 

Uzun bir sessizlik olur Inshala’nın bu konuşmasından sonra.

 

“Bu.. bu biraz ağır olmadı mı, Inshala?”, diye burnundan solur Moira.

“Alındıysan, sesime gel ve bunu yüzüme söyle abla..”, diye hararetli bir şekilde Inshala’da burnunu çeker.

“Öyle olsun bakalım, kız kardeşim. Ama yanına geldiğimde sırf küçük olduğun için seni azarlamayacağımı düşünüyorsan yanılıyorsun. Buna inanmıyorsan, Maira, Madine ve Cümeyt’e sorabilirsin..”

 

..ve Moira bir anda kendisini, hiç beklemediği, olağan üstü bir mekanda buluverir.

Moira uzun bir süre olduğu yerde kala kalır ve etrafındaki imkansızlığa alık alık bakar.

Neden sonra, hemen ilerisinde kendisine el sallayan küçük kızı fark eder ve kaşları çatılı bir şekilde ona doğru iri adımlarla yürümeye başlar.

Ancak küçük kızın yanına vardığında, çatık kaşları çözülür ve nedense üstüne garip bir sükunet çöker; küçük Inshala değişmiştir..

Ve bu değişim kızın görünüşünde değildir tamamen.

Bu değişim, kızın duruşundadır.

Evet, kız hala sıskası çıkmış, çöp gibidir ama yüzünde hafif pembe, mutlu bir ifade vardır. Ve bir ilk olarak, kızın boynuzlarını gizleme ihtiyacı duymaksızın onları sergilemiş olması, Moira’nın, kız kardeşi olarak ilam ettiği bu kızda ciddi bazı değişimler yaşadığına ikna eder.

Kızın yanakları gibi gözleri de parlamaktadır.

“Huh..”, diye ünler Moira. “Büyümüşsün..”

“Daha fazla küçülürsem bu biraz garip olmaz mıydı, abla?.”, diye gülümser Inshala.

“Ve güzelleşmişsin.”, diye keyifle itiraf eder Moira ablası.

“Senin kadar değil, abla.”, diye cevap verir Inshala.

Moira gülümser.

“Maira kim abla? Ve Madine.. Bir de Cümeyt vardı sanırım..”, diye sorar Inshala.

“Maira senin öbür ablan. Benim bir küçüğüm.. On dokuz yaşında kendisi ve bugüne kadar eli kılıca değmemiş, prensini bekleyen aklı bir karış havada bir kızdır. Madine ise senden iki yaş küçük ve daha ‘hayır’ evresini aşamamış tam bir baş belası emo’dur. Sabahtan akşama kadar kulağında kulaklık mart ayı kedilerini andıran müzikler dinler, siyah mürekkeple saçlarını ve dudaklarını boyar, ve her şeye omuz silkip, ‘hayır’ der.. Dediğim gibi, tam bir baş belası. Cümeyt ise daha dokuz yaşındaki en küçük erkek kardeşin ve bu dünyaya yanlışlıkla gelmiş bir melektir aynı zamanda. Bir gün onunla tanışmanı çok isterim. Onu çok seveceğinden eminim. O da seni çok sevecektir.

“Benden kolay kolay kimse hoşlanmaz ki abla.”, der sessizce Inshala.

“Senden sadece anneme bahsettim, güzelim. Anneme ve Cümeyt’e.. Ben zindana atılıncaya kadar seninle tanışmak için sabahtan akşama kadar zıp zıp yerinde duramadı. Ve pencerelerin başında oturup, belki gelirsin diye her gün saatlerce ‘Fey’ ablasını bekledi.”, der Moira acı bir şekilde gülümseyerek. “Şimdi. Burası neresi ve senin bu güzelliğini kime borçluyuz? Kime teşekkür etmem gerekiyor?”

“Burası benim rüyam. Sana söylemiştim ama ki! Biz şu anda bir rüyadayız ve aslında ikimiz de uyuyoruz, abla.”, diye açıklar Inshala.

“Rüya, ha?”

“Ben.. Themalsar’dan sonra bazı şeylerimi kaybettim.. Kedimi ve.. başka bir şeylerimi daha.. Dolayısıyla artık bağlı olduğum druid halkasını da terk etmek zorunda kaldım. Uzun bir süre efendim gibi Orman Halkasına bağlanmak istedim ama ona bağlanırsam devamlı efendimi hatırlayacağım için buna cesaret edemedim. Bu yüzden ben de Rüya Halkasını seçtim kendime.. Yada halka beni seçti.. Bizde seçim ve tercih olayı biraz karmaşık bir ilişki, abla. Ve buradayken, rüyamdayken, görmeyi çok istediğim kişilerle bazen konuşabiliyorum.”

“Hmmm.. herkesin marifeti ve becerisi farklıdır. Ama seni azıcık tanımışsam, bu tercihinde başarılı olacağına kati olarak inanıyorum. Sana yakışmış ve öyle görünüyor ki yaramış da..”

“Aslında bana yarayan başka bir şeydi, abla.”, diye yüzü kızarmış bir şekilde mırıldanır Inshala.

“Kim?”, diye gülümser Moira.

“AAGER FOGSTEP.”, diye cılız bir fısıltıyla itiraf eder kız.

“Hah!”, diye ünler Moira. “Biliyordum. Themalsar sonrası o on gün yanından ayrılmayışına müşahade etmemiş olsam bile biliyordum!”

“Ne?.. Nasıl?”, diye utanç içerisinde sorar Inshala.

“Çünkü ablalardan hiçbir şey kaçmaz!”, diye sırıtır Moira.

“Yaaaa..”, diye itiraz eder kız.

“Bize katıldığın günden beri senin ona nasıl baktığını, gözlerinle onu devamlı izleyişini ve devamlı ona sessizce sokulup hışmetmelerini büyük bir ilgiyle seyrettim. İnsanlar bir paladin gördüğünde, genelde bizlere çelik zırhlar içindeki kanun aptalı gözüyle bakarlar. Ama o zırhların ardında, en nihayetinde ‘biri’ olduğunu göz ardı ederler. Ve o ‘birinin’ de kör olması gerekmiyor. Her şey bir yana, sendeki bir şeylerin, o adamı rahatsız ettiğini de görme fırsatım oldu. Öyle görünüyor ki Efendi Aager, sen söz konusu olduğunda neyin kendisini rahatsız ettiğini anlamış durumda. Sanıyorum bundan dolayı kendisine teşekkür etmem gerekecek.”

“Ben.. ben pek anlamadım, abla.”, diye itiraf eder Inshala.

“Sevgi, benim küçük Inshala’m, beraberinde bir çok duyguyu da getirir. Utanma, korkma, tedirgin olma, rahatsızlık duyma.. bit yeniği gibi. O bit bizi bir kere ısırdığında, birden o kişinin her hareketini fark etmeye başlarız. Bazen o kişiden korkarız, bazen kaçarız, bazen de uzun bir süre o kişiye uyuz oluruz.. Ve o kişi her ne yaparsa yapsın, yaptıkları devamlı gözümüze batmaya başlar.”

“Ben.. Aager Fogstep’i, beni bir bit ısırdı diye mi sevdim yani?”, diye hiç inanmamış gibi kaşlarını çatar Inshala. “Ben bitli değilim ama ki. Devamlı yıkanıyorum ve saçlarımı temiz tutuyorum!”

Moira ister istemez kıkırdar.

“Bitlere kafanı fazla yorma, güzelim. Zamanı gelince anlar ve gülersin. Ama senin adına ne kadar sevindiğimi bilemezsin. Efendi Aager.. en az göründüğü kadar karanlık bir adam.. Ancak bu onun tamamını tanımlamıyor. Geçmişimiz her zaman bizimle beraberdir. Ancak o geçmişin bizi gütmesine izin verip vermememiz ise bizim elimizdedir. Ve belli ki Efendi Aager bu konuda doğru EN AZ BİR tercih yapmışa benziyor..”, diye gülümser Moira.

 

Inshala, ‘bit’ meselesine fena halde takılır, zira kendisini bildi bileli asla, AMA ASLA bitlenmemiştir. Dahası, ‘sevgilimi’ Aager Fogstep için hissettiği duyguların, pis bir böcük yüzünden olmuş olmasına aşırı derecede rahatsız edici bulur.

FEVKALADE AŞIRI DERECEDE!

Ancak Moira ablasıyla paylaştığı ‘rüya’dan uyanmadan önce, belli ki bazı şeyleri öğrenmesi gerekecektir. Bu yüzden, en azından şimdilik ‘bit’ meselesini, fena halde zorlansa da, şimdilik rafa kaldırır.

 

“Sana ne olduğunu anlat bana, abla. Seni en son gördüğümde Durkahan şehrine doğru yola koyulmuştun.”, diye sorar Inshala.

Moira derin, esef dolu bir nefes çeker.

“Ben tam bir aptalım, güzel Inshala’m. Babama olanlara o kadar kızmıştım ki, şehre varır varmaz, doğru düzgün, elle tutulur, kanunen kabul edilir, somut herhangi bir delil aramadan gidip amcamı her kesin ortasında babama suikast düzenlemekle suçladım ve olduğum ahmak gibi, bir de ona meydan okudum. Themalsar’da olanlar belli ki beni fazla havalara sokmuş zira amcam fena halde kızdı ve meydan okumamı geri çekmem konusunda beni uyardı.. Ama ben, bütün kibrimle kendisini korkaklıkla suçladım ve bunu yaparak ona benimle yüzleşmekten başka seçenek de bırakmamış oldum..”, der ve susar Moira.

 

Inshala devamını duymaya can atar ama büyük bir bilgelik örneği göstererek beklemeyi tercih eder.

Neden sonra Moira tekrar derin bir nefes daha çeker ve anlatmaya devam eder.

 

“Ve amcam beni muhteşem bir şekilde yerden yere vurdu. Zırhını bile doğru düzgün çizemedim.. Beni öldürebilirdi ama belli ki başka planları vardı.. annemi içeren planları. Annem Durkahan’da tanınmış, sevilen ve onurlu bir aileden gelen bir hanımefendidir ve amcam ona, kendisiyle evlenmesi halinde hayatımı bağışlayacağı sözünü verdi. Bu şekilde tıpkı benim amcama herhangi bir tercih hakkı bırakmadığım gibi, amcam da anneme herhangi bir seçenek bırakmamış oldu.. Sayemde!”

“Ama.. ama seni hapsetmiş ki!”, diye inler Inshala.

“Eh.. onu herkesin önünde babamı öldürmekle, sonra da korkaklıkla suçladıktan sonra ortalıkta elimi kolu sallaya sallaya dolaşır bir şekilde bırakamazdı ya. Beni hapsederek, annemin sadakatini de güvence altına almış oldu, adi hergele!”, diye hışmeder Moira.

“ABLAAA!”, diye şok olmuş bir ifadeyle söylenir Inshala.

“Ne..? Pardon. Sanırım senin yanında o tür kelimeler kullanmamalıydım, özür dilerim.”

“Söylediğin şeyin ne olduğunu bilmiyorum ama söyleme şeklinden, çok fena bir şey olduğuna eminim.”, diye kızarmış bir yüzle yere bakar Inshala.

“Ne diyebilirim ki.. Hapis hayatı beni çok değiştirdi.”, der Moira sırıtarak.

“Düğün ne zaman?”, diye sorar Inshala.

Moira boğazından nahoş bir ses çıkartır.

“Tam olarak emin değilim. Karanlıkta günleri takip etmek oldukça zor. Sanırım yedi yada sekiz gün sonra.. Veya beş.. Dediğim gibi, emin değilim. Haftalardır zincire vurulmuş bir şekilde zindanda tutuluyorum.”

“Biraz zamanımız var yani.”, der Inshala rahatlamış bir şekilde.

“Zaman? Neye zamanınız var?”

“Biz Vodgar denen şehrin batısında, Dark Forest civarında bir yerlerdeyiz ve geliyoruz.”, der küçük kız mutlu bir sesle.

“Dark Forest’da iseniz buraya gelmeniz en az sekiz-on gün sürer, güzelim. Ve sanıyorum amcam annemi garanti ettikten sonra, pek de şaşırtıcı olmayacak bir şekilde beni de ‘utancımdan’ intihar ettirtecektir.”

“Mucizelerden ümidini kesmemelisin, abla.”, diye sırıtır Inshala.

“Sen.. sen bayağı değişmişsin kız kardeşim. Ancak sorun mucizelerde değil, durumumun imkansızlığında..”, der Moira yılgın bir sesle.

“Öyle deme, abla. İmkanlı durumlarda gerçekleşen şeylere mucize denemez ama ki! Daha dün sabah High Woods’un hemen güneyindeydik ki!”

“Ne? Nasıl?”, diye hayretle bakar Moira, önünde sırıtarak duran küçük kıza.

“Sonra. Fazla zamanımız kalmadı. Uyurken vakit farklı işliyor. Uyanmadan sana olan biten bazı şeyleri anlatmam laz—”

 

“GÖZETİM BÜYÜLERİMİZİ BİR ŞEY İSTİLA ETTİ!”

“SALDIRI ALTINDAYIZ!”

“LORD KARKASHI’YE HABER VERİN!”

..diye bir ses gürler ve Inshala’nın ‘rüya’ alemi dağılmaya başlar.

 

Panik olmuş bir şekilde Inshala, Moira ablasına bakar ancak kızın yüzü donuklaşmış, bedeni de çoktan silikleşmeye başlamıştır.

“Abla.. Abla dayan.. Yoldayız ve geliyoruz!”, diye çığlar kaybolan Moira’ya..

..ve Inshala kan ter içerisinde uyanır!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Inshala korkuyla yerinden fırlar.

Onun sıçramasıyla Aager de bir anda kızın arkasında, kısa ve keskin kılıçları çekilmiş bir şekilde peyda olur.

Karalar içindeki adam, yarı ayık, yarı uyku halinden, farkındasız bir refleks ve hayret verici bir hızla, göz açıp kapayıncaya kadar, tam savaş pozisyonuna geçmiştir.

“Ne oldu?”, diye sessizce sorar sırtını verdiği kıza.

“Moira.. Moira ablam.. Başı fena halde dertte. Hemen gitmemiz lazım.”, diye inler Inshala.

Aager’in buna gösterdiği, neredeyse katatonik denebilecek kadar soğuk kanlı tepkisine birazcık olsun hayran kalmamak pek de mümkün değildir.

Fogstep, nedenler yada niçinlerle vakit harcamaz.

Inshala’nın battaniyesini kapar, seri bir devinimle topak halinde yuvarlayıp kendi çantasına tıkıştırır, kızın küçük bohçasını da alır ve yarım dakikadan daha kısa bir süre içerisinde, orada birilerinin kamp yapmış olabileceğine dair pek az iz bırakacak kadar temizlenmiş bir alan bırakır ardında.

“Gidelim.”, der kıza sessizce.

Ve Inshala, neden ilk gördüğü andan itibaren bu adama takılıp kaldığını anlamış olur;

 

GÜVEN.

 

MUTLAK..

 

..VE KATIŞIKSIZ.

 

“Teşekkür ederim.”, diye fısıldar karalar içindeki adama, küçük kız..

..ve ikisi de dağılıp rüzgarda uçuşmaya başlar.

Dağılmaya ramak kala Inshala’nın yüzünde hafif utanmış, daha çok mutsuz bir ifade belirir. Gerçeği, sadece gerçeği öğrenmek isteyen birisinin azmini taşıyan gözlerle ellerini tutan karalar içindeki adamın gözlerinin içine bakar..

“Ne oldu, bebeğim?”, diye Aager’in dingin fısıltısını duyar zihninde.

“Sana bir şey soracağım, Aager Fogstep, ama bana doğruyu söyleymeni istiyorum.. Ne kadar acı olsa da..”, diye kızın umutsuz sesli yankılanır adamın içinde.

“Sana istediğim kadar iyilik yapamadım, Inshala. Ama her zaman doğruyu söyledim..”, diye aynı fısıltıyla cevap verir karalar içindeki adam.

“Ben.. Ben senin için bir zorunluluk muyum?”

“Evet.”, der Aager açık ve çıplak bir hışımla. “Seni gerçekten tanıdığım andan itibaren.. Ve bunun asla değişmemesi için de elimden gelen, ve gelmeyen, ne varsa da yapmaya kararlıyım.”

“Ama neden?”, diye sorar kız ağlamaklı bir sesle.

“Çünkü sen daha azına layık değilsin, bebeğim.”

“Ama.. ama ben bitli kızın tekiymişim ki!”

“Bitler korkulacak şeyler değil, Inshala. Ve sen de olduğunu da hiç sanmıyorum.”, diye cevap verir Aager çatılı kaşlarla.

“Nerden biliyorsun ama?”

“Uyurken bacağıma yasladığın başını, yüzünü.. ve saçlarını saatlerce.. günlerce seyretme fırsatım oldu.”

Birden kızın yüzünde güneş açmış gibi bir ifade belirir.

“Ah Moira abla.. Beni kandırdın.. Ben bitli değilmişim ki!”, diye ışıl ışıl bir ifadeyle gülümser..

..ve kendisini rüzgara bırakır.

 

 

Kaşla göz arasında Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane ufukta kaybolmuştur çoktan..

 

 


 

 

 
 

Shared Dreams (Part One)

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

 

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

 

Bu hikaye,
Eski Efendim, Sahibim
ve Çok Daha Fazlası..
‘dan
sonra yer alır..

 

 

Gecenin karanlığında, yoğun ağaç ve çalıların ardında hayal meyal parıldayan bir çift yeşil, cam gibi saydam göz, kısılmış bir şekilde yaşlı adamı takip etmektedir. Gözlerin sahibi, yetişkin bir insanı kapıp götürebilecek kadar güçlü ağzını açar ve uzun, ıslak, zımparamsı diliyle ağzın yanlarından aşağı doğru meyleden nerdeyse üçer karış uzunluğundaki hançer dişleri sessiz bir şapırtıyla yalar, sonra koca küt burnunu ıslatır, iyi göğsünün derinliklerinden, gök gürlemesini andıran bir hırıltı kaçar. Üç yüz küsür kiloluk muazzam cüssesine rağmen yine de yer çekimini inkar edercesine bir fısıltıyla dev patisini bir adım daha ileri atar ve tüm kasları sıçramaya hazır bir şekilde gerilir..

“Efendi Cathber..”, diye, hırıltılı, imalı bir ses duyulur ve yaşlı adamın yanında karalar içinde bir adam peyda oluverir. “..Sizi bulduğuma pek sevindim.”

Yaşlı ‘Efendi Cathber’ bir an irkilir, karalar içindeki sinsi adamı görünce temkinli bir şekilde rahatlar.

“Merhaba, genç..?”, diye vızıltıyı andıran kısık ve kırık bir sesle sorar yaşlı adam.

“Aager.. Aager Fogstep, efendim..”, diye tanıtır kendisini karalar içindeki sinsi görünümlü adam.

“Aaaa.. Efendi Aager. Saygı değer Şerif Standorin sizden bahsetmişti.”, diye dişlek bir şekilde sırıtır Efendi Cathber.

 

Aager Fogstep, Efendi Cathber’i farkındasız bir evhamla inceler. Yaşlı adam sadece yaşını geçmiş değil, yaşını geçeli yüz yıllar geçmiş biri gibidir zira kel kafasında saç kalmamış ve bu hali çok, ama çok uzun zaman önce gerçekleşecek kadar ‘güneş görmüş’tür. Uzun, ak sakalları neredeyse beline kadar inmiş ve çöp gibi kolları, yırtık cübbesinden görünen sıska bacakları ve kambur haliyle acınası bir haldedir.

Aager gördüklerine rağmen doğal temkini elden bırakmaz. Şerif Standorin, Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman ve iki İzci Efendileri, Devien ve Moorat’in bu yaşlı adam hakkında konuşurken gösterdikleri saygıya bakılırsa, söz konusu saygı adamın yaşı ile sınırlı değildir.

Aager rivayet ve dedikodulara özellikle kulak kabartan biri değildir. Sadece göz ardı edecek kadar ahmak ve kibirli değildir, o kadar.

Ve kümülatif rivayetlere de bakılırsa, bu iki büklüm görünümlü yaşlı adam, Themalsar Savaşında bulunmuştur.. sekiz yüz elli yıl önce!

 

“Şerif sizin geleceğinizi, ve belki de şahsım gibi muhabbet etmeyi pek seven birisinin varlığının sizi mutlu edeceğini düşündü.”, der Aager ve bunu söylerken hicvetmez, gülümsemez ve kaşlarını çatmaz.

Düz ve tam anlamıyla ifadesiz bir yüzle söyler.

O güne kadar o yüzde ‘mutlu’ herhangi bir ifade asla oluşmamış biri gibi..

..Ve kapkara gözleriyle ormanın karanlığını süzer.

 

“Standorin her zaman çok düşünceli bir çocuktu..”, diye sırıtır Efendi Cathber.

“Evet, efendim.”, diye onaylar Aager muallak bir şekilde. “İsterseniz yola koyulalım. Mesafe biraz uzun.”

“Hayırdır, genç Aager. Tedirgin gibisiniz.”, diye neşeli bir kıkırtıyla sorar Efendi Cathber.

“Emin değilim, efendim.”, diye cevap verir karalar içindeki adam, sözlerini, gözleri gibi kısmış bir şekilde.

“Endişelenmenize gerek yok Efendi Aager. Vahşi ve yırtıcı hayvanlar benim gibi yaşlı bir adama musallat olmazlar zira onların istediği şey bende yok; Et!”, der ve kıs kıs gülmeye başlar Cathber ve garip bir adınımla, hoplaya topallaya yürümeye başlar.

 

Aager Fogstep yaşlı adamın elli adım kadar ilerlemesine izin verir. Sonra sesiz, hırıltılı sesiyle tıslar.

“Her ne isen, çık ortaya. Orada olduğunu biliyorum!”

 

Karalar içindeki adam uzun bir süre kıpırdamadan öylece durur yerinde, ama ormandan herhangi bir cevap gelmez.

Efendi Cathber’e yetişmek için döndüğünde arkasından çok hafif, anca duyulur bir ses gelir.

Aager hayatını ölüm ile raks ederek geçirmiş biridir. Nevarki ölüme bu kadar yaklaşmış olduğunu bildiği sadece iki anısı vardır.

Arkasından duyduğu ses ise o iki anıdan tamamen farklı bir ölümdür zira bu insanî değil, tamamen vahşi, kural ve kuramlardan beri, göğsünü sıkıştıran, derin bir hırıltının sesidir.

 

Aager, yaşlı Cathber’in peşinden gitmeye başlar. Ancak, ve belli etmeden, belindeki keskin bıçaklardan bir tanesini, kınıyla birlikte yere ‘düşürür’..

..ve kendisine has sessiz adımlarla gözden kaybolur.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Inshala ‘la fey’ Frostmane, yüzünde mutlu bir ifadeyle gözlerini açar. Saf ve şaşkın bir şekilde etrafına bakınır ancak beklediği gibi masmavi bir gökyüzünü göremez. Kaşları hafif çatılır ve başını döndürüp etrafına bakınınca kendisinin bir mağaranın içinde olduğuna ayılır ve küçük bir kedi gibi gerinirken yavaş yavaş neden bu mağarada olduğunu hatırlamaya başlar ve bir anda irkilir. Hafif panik içerisinde kalkar yerinden küçük, sıskası çıkmış kız.

“A.. Aager?”, diye hem tedirgin, hem de korkudan pır pır atan kalbini zapt etmeye çalışır bir telaşla seslenir.

“Buradayım, küçük bayan.”, diye Aager’in hırıltılı sesini duyar ve bir anda kızın içine su serpilmiş gibi rahatlar.

“Ben.. ben gittiğini sandım!”, deyi verir küçük kız.

“Sensiz nereye gidebilirim ki?”, diye ciddi bir şekilde cevap verir karalar içindeki Aager ve oturduğu ateşin başından kalkar ve küçük kıza döner. Elinde bir çubuğa saplanmış ve kötü bir şekilde de yakılmış patatesi ve hafif ezilmiş teneke bir bardağı kıza doğru uzatır. “Dikkat et. Patates sıcak. Adını telaffuz edemediğim ‘şeysi’ çayın da..”

Kız çok kısa bir anlığına, Aager’in gerçekten önünde olup olmadığına emin olmak istiyormuş gibi ona alık alık bakar, sonra yaptığı şeye ayılır ve kızarmış bir ifadeyle patatese uzanır..

..ve küçük bir ‘Ayy!’ sesiyle elini yakar.

Aager gülümser ama bunu sessizce yapar. Kızın ‘şeysi’ çayını onun yanına bırakır, ateşten kendisi de bi çöp yanık patates kapar, kıza bıraktığı teneke bardaktan daha da vahim bir halde olan bir başka bardağa acı kahve doldurur ve küçük kıza doğru meyledip onun yanına çömer.

“Bu ‘şeysi’ çayı değil ki ama. Tarçınlı kırmızı çalı çayı —Rooibos!”, diye düzeltir Inshala ister istemez ve ezik teneke bardaktan keyifle bir yudum hüpletir.

“Ve bunu benim ezberlememi bekliyor olman, hayret verici.”, diye sırıtır Aager.

“Neden olmasın ki?”, der ve soymaya çalıştığı sıcak patatesle elini tekrar yakar. “Uff.. çok sıcakmış ama.”

“Biraz beklersen yeterince soğur.”, der Aager.

“Ama çok acıktım!”, diye mızmızlanır küçük kız.

 

Aager sessizce uzanır ve sıcak patatesi alır, haşin bir-iki hareketle yanık kabukları yolar ve patatesi ikiye böler..

..ve ikiye bölünmüş patates bir anda soğur!

 

“Teşekkür ederim.”, der Inshala mutlu bir şekilde. “Ama bitkiler hakkında bilgilere nerede ne zaman ihtiyaç duyulur bilinmez, öyle değil mi Aager Fogstep?”

 

Aager bir anda eskiyi hatırlar. Çok eskiyi..

Drashan kadar eskiyi.

Aager, daha genç bir delikanlıyken yanında çalışmaya başladığı Primrose’u hatırlar.

“Simyanın kökü, sadece hangi maddeleri nelerle karıştırdığında ne elde edeceğini öğrenmek değil, her maddeyi, her bitkiyi ve her sıvıyı bilmeyi gerektirir. Bunu asla unutma delikanlı. Simya tehlikeli bir bilimdir ve ona gerekli saygıyı göstermezsen, seni öldürür..”

Primrose böyle başlamıştı ona verdiği ilk derse.

Ve gerçekte Aager kırmızı çalı çayına Rooibos denildiğini de bilir. Sadece Inshala’nın sesinde ona huzur veren bir tını vardır ve karalar içindeki adam o tınıyı duymaktan hoşlandığı için kıza itiraz etmektedir..

 

“Herkesin gittiğine hala inanamıyorum.”, der Inshala bir anda ve sesinden bu konuda mutsuz olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

“Herkesin gitmesi gereken yerler var. Umarım akıllı davranırlar ve sağ salim, tek parça halinde tekrar görebiliriz onları.”, diye mırıldanır Aager.

“Tedirginsin.”, der küçük kız bir anda.

“Evet. Bu, Udoorin’i ilk defa tek başına bırakmışlığım olacak.”

“Udoorin abi senden çok şey öğrendi ama ki! Ve yanında Lorna ve Anglenna ablalar da var.”, diye teskin etmeye çalışır Inshala, Aager’i.

“Bakıyorum ‘Ördek Dudak’la aranı yapmışsın, küçük bayan.”, diye gülümser Aager.

“O ördek dudaklı değilmiş ki. Annesi yüzünden devamlı kızgınmış. Gitmeden önce uzun uzun konuştuk.. Ben onun saçlarını örerken. Çok güzel saçları varmış yaaa.. İpek gibi.. Ve çok uysal!”, diye kaşları hafif çatılı bir şekilde anlatır Inshala.

“Uysal mı? Anglenna mı uysal?”, diye biraz şaşırarak sorar karalar içindeki adam.

“Hayır yaa.. Saçları çok uysal! Elime aldığımda, nasıl örmek istiyorsam o yöne, sanki kendi kendilerine hareket ediyormuş gibi şekil alıyorlardı.”

“Bremorel ablanın saçları da çok güzel ama onunkiler biraz kendisi gibi; hırçın ve inatçı! Nasıl yaparsam yapayım, o şekle girmemek için çaba sarf ediyorlardı sanki. Zaten ördükten bir saat sonra da Bremorel abla devamlı saçlarıyla oynadığı için, çözülüyordu yine. Themalsar’dayken beni çileden çıkarmıştı!”, diye alt dudağını pörtleterek söylenir küçük kız.

Aager gülümser.

“Anglenna ablanın annesinin onun saçlarını hiç örmediğini biliyor muydun? Pis cadaloz şey!”, diye hışmeder bir anda. “Benim bi kızım olsa, her gün örerdim onun saçlarını ki!”

 

Genç adam dayanamaz ve kıkırdar!

Aager.. kıkırdar!

 

Küçük kız patatesini bitirdiğinde biraz kendisine gelmiş gibidir. Ilımaya başlamış tarçınlı kırmızı çalı çayını da bitirip kalkmaya meyleder ama Aager kızın eline bir tane daha yanık patateslerden tutuşturur!

Kız önce patatese bakar, sonra da Aager’e.

“Ama ben doydum ki!”, diye sevindirik bir şekilde sırıtır.

“İlkini kendin için yedin. Bunu ise benim için yiyeceksin.”, der Aager.

Kız alt dudağını tekrar pörtletir.

“Ama ben doydum ki yaaa..”, diye sızlanır.

“Lütfen, Inshala. Biraz kendine gelmen lazım artık.”, der karalar içindeki adam ciddi bir ifadeyle.

“Kendimdeyim ki!”, diye söylenir küçük kız.

“Inshala. Lütfen. Benim için yeyiver.”

“Ama.. ama bu çantaş!”, diye mızmızlanır Inshala.

“Çantaş?”

“Çatnaj.. Şatnaç.. Jantaş..”, diye afallar ve kızın yüzü fena halde kızarır.

“Umm.. Şantaj?”, diye nazik bir şekilde önerir Aager.

“Evet, ondan işte!”, der kıpkırmızı suratla. “Çantaj! Senin yaptığın bu ama ki!”

“Pek sayılmaz, ama artık beraberiz ve bize bakacak bir Lady yok yanımızda. Zayıf düşmeni istemeyiz, öyle değil mi?”

“Düşersem beni tutarsın.”, der kız ve karalar içindeki adamın bir anda yüzünde oluşan ifadeden biraz korkar. O ifadeyi daha önce bir defa görmüştür ve tekrar görmek asla istez. Daha doğrusu, ‘sevgilimi’ olan bu adamın yüzünde o ifadenin bir daha oluşmasını istemez ve ivedilikle patatesin kabuklarını yolar ve büyük teşebbüsle hepsini ağzına tıkıştırmaya çalışır.

“Mfff mffım fıfafım fi!”, diye bir şeyler söyler.

Aager sesini çıkarmaz. Yavaşça kıza uzanır ve bir eliyle nazikçe kızı çenesinden tutarken, diğer eliyle de cebinden çıkardığı temiz bir bezle kızın yüzünü ve küçük dudaklarını temizler.

“Hepsini bir anda tıkıştırmamanı tercih ederdim. Seninle çok uzun bir hayatı paylaşmayı diliyorum, güzel Inshala. Ama bunun için sağlığına da biraz imtina göstermen gerekiyor. Bunu artık kendin için değil, bizim için yapmalısın.”, der sessizce, ve bunu da kendi gözlerini kızın muhteşem gözlerinden ayırmadan söyler.

Kızcağızın gözleri dolar.

Ve ağzına tıkıştırdığı patatesi zorlukla yutar.

“Ben.. ben özür dilerim. Üçüncü patates için hazırım ki!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bir yerlerden at bulmamız gerekecek. Yolumuz oldukça uzun. Ta Durkahan’a kadar yürümeye kalkarsak oraya vardığımızda iş işten geçmiş olur.”, diye söylenir Aager. “Ve her yerde Orken sürüleri varken nereden nasıl at bulabileceğimizi bilmiyorum.”

“Ben.. ben hiç ata binmedim..”, der Inshala küçük bir sesle. “Düşersem her yerim kırılır ki.”

“Öğrenmesi çok da zor değil, küçük bayan. Olmadı almayı düşündüğümüz gibi iki at alırız, sen arkamda oturursun, at yorulduğunda diğerine geçeriz. Bu şekilde iki misli yol almayız ama yine de Orken’lerle aramızdaki mesafeyi ciddi bir şekilde de açmış oluruz.”, der karalar içindeki adam.

Inshala bir an durağanlaşır ve yüzünde mutsuz bir ifade belirir.

“Korkulacak bir şey yok. Ve yanlış bilmiyorsam sen atlarla konuşa da bilirsin.”, der Aager ve gülümser, ancak bunun küçük kızın üzerinde olumlu herhangi bir etkisini görmeyince biraz kafası karışır zira hayvanlar söz konusu olduğunda bu kızın çekinebileceğini düşünemez.

“Ne oldu, bebeğim? Sanıyorum ki sorun atlarla ilgili değil.”, diye düşünür küçük kızın zihninde.

Kız yine cevap vermeyince Aager onun yanına gider ve nazikçe kızı kendisine doğru döndürür.

“Sorun nedir? Bilmeden yanlış bir şey söyledim sanırım..”

“Sorun yok. Ve sen yanlış bir şey söylemedin Aager Fogstep.”, diye kızın sesini duyar zihninde Aager.

“Inshala. Seni rahatsız eden bir şey olduğunu hissedebiliyorum. Bir birimize açık olacaktık.”, der nazikçe kıza.

“Ben.. ben ne zaman ‘küçük bayan’ olmaktan kurtulacağım?”, diye bir anda ağlamaya başlar kız. “Beni hep küçük olarak mı göreceksin?”

 

Aager hayretle kıza bakar, sonra onu kollarına alır.

Sıskası çıkmış kız daha içli bir şekilde ağlar.

“Halbuki artık on altı yaşında bile değilim. Bari Na-ammen yolunda on yedime basmıştım!”, diye içli bir şekilde inler kız.

Aager kıza sarılmaya devam eder ama söyleyecek doğru bir şey bulamaz.

“Hep küçük olarak kalmak istemiyorum. Themalsar’dayken bana küçük muamelesi yapmıyordun halbuki. O kadar mı çirkinim artık?”, der boğuk bir sesle ve hıçkırmaya başlar.

“Inshala..”, diye kızı teskin etmeye çalışır Aager.

“O zaman bana dobraca ve denginmişim gibi bakıyordun. Şimdiyse bana küçük bir kıza bakar gibi bakıyorsun..”, diye inlemeye devam eder Inshala.

“Inshala..”, diye tekrar kıza seslenir Aager.

“Sıska olmam benim suçum değil ama ki.. Söz daha çok yemek için elimden geleni yapacağım. Sosyal şeysini de çok öğrendim ve o zaman ki gibi yabanî de değilim artık. Sebebini bir türlü anlayamasam da, sırf hoşuna gittiğini söylediğin için bu pis boynuzları bile gizlemiyorum.”

“Inshala..”, diye tekrarlar kendisini Aager.

“Daha ne yapmam gerekiyor benim küçük olmadığımı görebilmen için? Bilmediğim şeyleri yapamam ama ki! Beni hala küçük olarak görüyorsun ama büyük görmen için ne yapmam gerektiğini söylemiyorsun!”

“Inshala..”, diye cılız bir sesle dener şansını Aager.

“Kavgalarda da artık aptal bir dağ keçisi gibi dalmıyorum düşmanın arasına bile.. Lady abla diğerlerine nasıl kızıyorsa bana da aynısını kızıyor. Merisoul abla ise bana ‘cilve’ yapmam gerektiğini söyledi ama cilvenin ne olduğunu söylemedi. Sana aptal bir kız olduğumu söylemiştim. Bilmiyorum bir çok şeyi ama öğrenirim ki. Neyim eksik benim? Birileri size anlatmış her şeyi ama benim etrafımda anlatacak kimsem yoktu. Anlatmadığınız şeyleri nasıl bilebilirim ama ki?”

INSHALA!”, diye sert bir şekilde seslenir Aager kıza en sonunda.

Kızın sesi bir anda kesilir Aager’in zihninde ve iri, dolu gözlerle öylece kendisini sarmış adama bakar.

E.. Efendim..”, diye korkmuş bir şekilde kekeler kız.

“Sana, küçük bir kıza sarılıyor gibi mi sarılıyorum?”, diye çatılı kaşlarla sorar kıza karalar içindeki adam.

“Bi.. Bilmem.. Senin hiç başkasına sarıldığını görmedim ki..”, diye söylenir kız.

Aager hiçbir şey söylemez bunun üzerine. Kıza sadece, yüzünde beliren hafif ürkütücü gülümsemeyle bakar..

..ve Inshala bir anda ayılıverir.

“Ben başkalarına dokunmayı seven biri değilim, Inshala. Dahası, başkalarının da bana dokunmasından hoşlanmıyorum ve buna pek az tahammül gösterebiliyorum. Sebebini sorarsan, bilmiyorum. Belki de kimseye, onlara sarılacak kadar güvenmediğim içindir. Yada sadece huysuz adamın teki olduğum için.. Hayatımda karşılaştığım ve buna istisna gösterebildiğim, sadece bir kişi oldu ve o da sensin ve bunun sebebi de sadece sana güvenmemle sınırlı değil.

Tıpkı aptallara tahammül edemediğim, ama seninle beraber aptal olmak beni tahmin edemeyeceğin kadar mutlu ettiği gibi. Tıpkı dans etmekten hoşlanmadığım ve bu güne kadar hiç ilgilenmemiş olmama rağmen seninle dans etmenin bana ‘doğru’ gelmesi gibi.. Ben şarkı da dinlemem çünkü benim için şarkı sadece bir vakit kaybı ve şarkı söylenen ortamlar aynı zamanda gardımızı da indirmemize sebep olduğu için. Ama senin o mırıldandığın şarkı beni eritiyor ve beni uçuruyor..

Şimdi sana bunları ‘küçük’ bir kızla yapabileceğimi düşündüren nedir?

Seni Themalsar’dayken de küçük bir kız olarak görmedim, Themalsar sonrasında da, gerçek yaşını öğrendiğimde de..

Dahası, her ırkın olgunluğa ulaşmasının yaşı farklıdır. Bir elf on altı yaşındayken teknik olarak hala bir ‘bebek’tir. Yüz yaşına kadar da bir çocuktur.

Ben bir insanım ama çocuk olma lüksümü beş yaşımdayken çoktan geride bırakmıştım. Tahmin ediyorum, sen bundan bile önce terk etmek zorunda kaldın. Bununla beraber, içine doğduğumuz koşullar her ne olursa olsun, yine de hem bedensel, hem duygusal, hem de zihinsel olgunluğa ulaşmamız yine de yıllara dağılan bir süreç.

Ben bir çok kavgaya girdim. Çoğunu istemedim ama zorunlu bırakıldım çünkü kavga etmememin bir zayıflık olduğu sanılan bir ortamda doğdum. Aynı şekilde bir çok da can aldım, bir çokları da benim canımı almaya çalıştı. Dolayısıyla kavga etmeyi ve can almayı çok iyi beceren birisi oldum.

Peki bu beni olgun birisi mi yapıyor? Kız kardeşim için bir zamanlar canımı bile verirdim. Ama sana yaptığı şeyden sonra onu ellerimle öldürmek istedim ve üçümüz arasında olgun davranabilen bi sen vardın ve sen bana seni ‘küçük’ bir kız olarak gördüğümü sanıyorsun..

Hayır, Inshala. Seni bir çok muhteşem şey olarak görüyorum ama ‘küçük kız’ bunların arasında yer almıyor. Nevarki sen de benimle aynı kırık kaderi paylaşıyorsun. İkimiz de çok küçük yaşta, çok kötü şeylerle karşılaştık, daha da kötü şeylere maruz bırakıldık. Ama karşılaştığımız şeyler ikimizi de gerçekte olgunlaştırmadı. Sadece keskinleştirdi..”

 

Inshala başını karalara bürünmüş adamın göğsüne gömer ve utanmış bir şekilde söylenir.

 

“Ben.. Ben özür dilerim. Seni kızdırdım. Etrafımda olup biten bir çok şeyi daha anlamıyorum ve bunlardan bazılarını ise korkarım hiç anlamayacağım. Ama senin anlattıklarının bir kısmını anladım.. Sanırım.. Anlamadıklarımı zamanla anlayacağım, söz!.. Olgunlaşınca..”, der kız mutsuz bir sesle.

 

Aager kollarıyla sarıp sarmaladığı kıza nazikçe seslenir.

“Bana bak, Inshala.. Gözlerime bak..”

Kız utanç içerisinde omuzlarını silker ve başını gömdüğü yerden kaldırmaz.

Genç adam bir eliyle kızın çenesini avcunun içine alır ve yüzü kendisine doğru çevirir.

Kız buna ancak çok kısa bir anlığına mukavemet gösterir, sonra kendi rızasıyla başını kaldırır, ıslak gözler ve kızarmış yüzle can attığı ürkütücü adama bakar.

 

Aager yavaşça eğilir ve kızı öper.

 

Başta ne olduğunu anlayamaz Inshala..

..ama birden, belki de içsel bir dürtüyle ayılıverir.

Ve sıskası çıkmış, çöp gibi kollarından beklenmeyecek bir güçle karalar içindeki adamın boynuna sarılır.. ve o öpücüğe doğru erir..

 

Karalar içindeki adam, o öpücükte kızın ‘küçük’ görünümün ne denli yanıltıcı olduğunu anlar..

..ve kızın gözlerinin ardında fokurdayan fırtınanın kaynayıp taştığını duyar gibi olur.

 

O fırtınanın içinde, iki ay kadar önce Gemini ile bağlandığında ziyaret ettiği kızın ‘hayal dünyasında’ gördüğü ‘Sessiz Orman’daki kurbağaların büyük bir gürültüyle vırakladıklarını, ateş böceklerinin ise mutlu bir heyecanla bir oraya, bir buraya vızıldadıklarını görür.

 

‘Şafak Sahili’nde ise güneş çok daha parlak, çok daha ‘hayat dolu’ yükselmektedir sanki..

Ve yükselen altın şafakta manta balıklarının, çılgın raksına müşahede eder.

 

Denizin, bir pasta dilimi gibi bölündüğü sahilde ise, dev ‘Shala’nın muazzam bir ivme ile denizden fırlayıp, daha da muazzam bir coşkuyla kendisini tekrar denize salışını, akıl almaz bir hayretle seyreder.

 

Ve kızın, uçsuz bucaksız dağlarında, yüzlerce.. belki de binlerce flamingo, bir anda havalanır, ve bütün gök yüzünü kaplayan zarif bir daire halinde uçmalarını izler.

 

Kızın kendisini götürdüğü yerler arasında belki de en manidar değişim, mis gibi ‘temiz’ ve insan elinden beri olan buzullarda gerçekleşir.

Uçsuz bucaksız buz dağlarında, kulak çınlatan bir çatırdama sesi duyulur ve zirvelerden biri ortadan ikiye bölünür, muhteşem bir çığ eşliğinde, yeri göğü inleten bir homurtuyla çöker..

 

 

Inshala gözlerini açar ve kendisini hayetle izleyen adama bakar.

“Bu.. Bu beklediğim bir şey değildi sevgilimi Aager Fogstep.”, diye pespembe olmuş bir şekilde fısıldar.

Aager boğazını temizler.

Zira bu, kendisinin de beklediği bir şey değildir.

Aager’in içindeki ses, ona fena tehditkar bir şekilde tıslar.

“Sus! Sakın bir şey söyleyip bu anı batırma! Yaptığın şeyi yaparak tüm kontörlerini harcadın. Top, onda artık.”

Aager yutkunur ve kollarındaki kızın muhteşem gözlerindeki fırtınanın sanki biraz durağanlaştığını —hayır, durağanlaştığını değil, ‘sakinleştiğini’ görür gibi olur.

Kızın aralanmış, olgun çilek renkli küçük dudakları çok hafif yukarı doğru bükülür ve nefes nefese bir sesle fısıldar.

“Sanırım uçurma sırası bende Aager Fogstep..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aager Fogstep burnundan soluyarak yaralı izci kızların kaldığı çadırdan çıkar ve içeriden gelen kıkırtılar da fokurdayan hışmına hiç yardımcı olmaz. Karalar içindeki adam yumruklarını sıkar ve gecenin karanlığına doğru haşin bir küfür savurur..

Şu anda Drashan’da olmuş olsa, ikisinin de gırtlağına bıçağını dayamış, saçma salak açıklamalar, bahaneler ve abuk sabuk şeyler dinlemek zorunda kalmış olmaz, tüm gerçeği, bütün çıplaklığı ile öğrenmiş olurdu.

Ama işin püf noktası da bu değil miydi zaten; burası Drashan değildi ve bu insanlar ‘özgür’dü. Onun işi de bu insanların özgür kalmaları sağlamak için çabalamaktı. Ve sağladığı söz konusu ‘özgürlük’lerin an itibariyle işine gelmemesi, kızması için yeterli bir sebep miydi?

Aager farkında olmadan, eski ‘marifetleri’ olmasa da, eski ‘perspektif’ini değiştirmesi gerektiğine ayılır.

Karalar içindeki adam başını kaldırır ve gecenin karanlığında göz kırpan yıldızlara bakar ve derin bir nefes alır.

Evet, Drashan onun geçmişidir. Ama geleceği değil.

Ve kendisi ya bu gerçeğe boyun eğecektir, yada inatla etrafındakilerle boynuz tokuşturacaktır.

Aager bir an geri dönüp, bir çift suçluyu sorguluyormuş gibi terletmeye çalıştığı yaralı izci kuzenlerden özür dilemeyi düşünür ama bundan vaz geçer.

Bu işi zamana bırakmayı tercih eder ve zaman aralarını ya düzeltecektir, yada düzeltmeyecektir.

Karalar içindeki genç adam bulgularını —yada bulmadıklarını— Şerif Standorin’le paylaşmak için, son yirmi küsur yıldır bu ormana musallat olan kurt müptelasından kurtulmuş olmanın verdiği mutluluk ve neşeyle herkesin toplandığı büyük kamp ateşine doğru meyleder..

..ancak ayağı ‘çın’layan bir şeye çarpar.

 

Aager gece karalığında neyi tekmelediğini tam olarak göremez.

Sessizce eğilir ve tekmelediğinde ‘çın’layan şeye bakar..

..ve

‘Huh!’, diye ünler.

 

 

Sonra..

 

yavaşça..

 

kınıyla birlikte çadırın önüne bırakılmış..

 

 

hançerini alır..