Showing: 1 - 4 of 4 RESULTS

Evim yok..

Timeline:

Dimwoods’daki wood elf köyü
(Tel’Shee dim’Ora) tekrar inşa edilirken,
Serenity Home’dan öncü destek gönderilir;
Bremorel Songsteel ve Thomas Dimwoods.

Ortak geçmişin doğurduğu bu iki insan, farklı kişilikler olarak kendilerini ortaya koymuşlardır. Kendilerini hedef alan baskınları farkındasız bir şekilde ortadan kaldıran çift, hedeflerine varmışlar ve elflerin köylerini müdafaası için gerekli eğitim ve önlemler konusunda talimatları verirken, iki farklı haberci, iki farklı yere gelir.

Bunlardan biri Bremorel ve Thomas’ın bulundukları wood elf köyüdür. Diğeri ise Serenity Home kasabasında bulunan karakol binasıdır.

Bu hikaye
Düş Kapanı“ından hemen sonra başlar ve
Birthright (18+)“ın ikinci yarısının geçtiği tarihlerde biter..

 

 

Sence tekrar gelecekler mi?”, diye sorar genç adam.

“Sence yarın güneş doğacak mı?”, diye acı bir şekilde cevap verir yanında duran genç kız.

Aradan sessiz ve gergin bir dakika geçer. Kız genç adama bakmaz. Ama anca duyulur bir sesle, “Özür dilerim..”, diye hafif bozulmuş bir ifadeyle ekler.

“Ben özür dilerim..”, der genç adam, temkinli bir şekilde.

 

Ormanda geçirdikleri en son baskının akşamında aralarında geçen konuşmadan sonra, iki gencin iletişimi gitgide kasılmış ve gergin bir şekilde kalmıştı. Thomas Dimwood konuşmasını büyük bir beklentiyle bitirmiş, ancak iş tam olarak da o noktada sona ermişti zira İzci Onbaşı Bremorel, genç adamın niyetini reddetmemiş, ancak herhangi bir şekilde de onaylamamıştı.

İş öylece doruk noktasına varmış ve.. o kadar!

 

Kötü yazılmış bir aşk hikayesi gibiydi..

 

Ondan sonraki iki gün boyunca da izci kız baskınlara karşı ‘önlem’ bahanesiyle devamlı ve Thomas’dan olabildiğince uzakta iz sürmüş, akşam olunca da önden kamp kurmuş, sessizce kuru bir şeyler atıştırmış ve genç tapınak muhafızı kampa geldiğinde kızı çoktan uyumuş olarak bulmuştu.

Thomas, genç yaşından beklenmeyecek, sabırlı bir mizaca sahipti. Sırtındaki yaraya rağmen, bilinçli bir şekilde gün boyunca bir oraya, bir buraya koşup, parmağını kıpırdatamayacak kadar kendisini yorup, sonra da sızıp kalan kıza bakar. Biraz hüzün, biraz umut, biraz da, bastıramadığı, tedirgin bir heyecanla kızın, sarındığı battaniyenin altından kurtulmuş simsiyah saçlarını seyreder.. İçinden ona karşı bir hiddet hissetmek için herhangi bir çaba sarf etmez. En nihayetinde, olduğu ahmak gibi yıllarca, kız her kasabaya döndüğünde onu sessizce, edepli bir mesafeden, ama görünür bir şekilde takip etmemiş miydi? Kendisi kararını on beş yıl önce, daha altı yaşındayken vermişti. Kızın da ‘cevabını’ vermesine müsaade edecekti.

‘Evet..’, diye düşünür Thomas, ‘..cevabını!’

Çünkü Morel kararını çoktan vermiştir. Morel kararını asla geciktiren biri olmamıştır.. Sadece cevabını hemen vermemeyi tercih eden biridir, o kadar.

“Bana ‘hayır’ demek için onun da aynı on beş yılı olmasa da, en az on yılı vardı.. Birkaç gün daha bekleyebilirim.”, diye sesli bir şekilde düşünür genç adam.

 

Ya da bir on beş yıl daha..

 

Kalın, çelik kenarlıklı kalkanını çıkartır, kızın yakınındaki bir ağaca yaslar. Sonra sırt çantasının kayışlarını çözer ve onu da kalkanının yanına bırakır. Ardından hiç vakit kaybetmeksizin boynundaki kutsal simgesini avuçlar, bulundukları soğuk kamp yerinin çevresindeki muhtelif yerleri parmağı ile gösterir ve her işaret ettiği yerlere bir büyü yapar; bu, bir çok yaratığın yaklaşması halinde onu uyaracak bir büyüdür.

Sonra yavaşça eğilir, sırt çantasına topak halinde bağladığı kendi battaniyesini çözer, bundan dolayı yiyeceği potansiyel azarı, omuzlarından birini silkerek bir kenara atar, ve onu da kızın üstüne örter.

Thomas kalın yük kemerinin halkasından, ağır, zincirli gürzünü çıkartır ve olabildiğince sessizce yere oturur, sırtını kalkanına verir, altı yaşından beri her gece yaptığı gibi dua eder.

Ve her gece yaptığı gibi, bu huysuz, inatçı, asabi, belalı, güzel ve kendisinin bile farkında olmadığı kadar içli olan kızı da duasına dahil eder.

 

Ertesi sabah uyandığında kızın çoktan gitmiş olduğunu görecek, kendi battaniyesinin de katlanmış, yuvarlanmış ve sırt çantasına bağlanmış olarak bulacaktır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tel’Shee dim’Ora’ya varmalarından sonra Morel kendisini tamamen işine vererek bir şekilde ulaşılmaz hale getirmiş, gün boyunca, aylar öncesi baskında yok olan köyden geride kalanlara pratik iz sürme, ok atma ve kılıç kullanmanın yanı sıra, köyün etrafında, içi sivri kazıklarla dolu, kalıcı bir hendek, yüksek, kalın odunlardan oluşan rampalı, setli ve katlı duvar yapımı konusunda talimatlar vermişti. Bunun dışında olabilecek her türlü izci tuzakları, kazıklı çukur ve özellikle büyük ‘hayvanlara’ uygun kamufle edilmiş kapan yapımını, uygulamalı bir şekilde göstermişti.

Bu esnada Thomas’da boş durmamış, uygun gördüğü elflere temel büyü tekniklerini göstermiş, onlar çalışırken, Morel’in yaptırdığı yüksek duvarları, büyülerle desteklemekle vaktini geçirmişti.

Her gün, sabahtan akşama kadar köy halkı, durmaksızın çalışmış iki hafta gibi kısa bir sürede ortaya tam anlamıyla etrafı tuzaklarla çevrili, büyülü, dev bir kirpiyi andıran köy ortaya çıkmıştı!

Evet, hiç şüphesiz bu köy, eski elf köyü kadar güzel değildi. Ama Orkenlerin tekrar gelmesi halinde, burayı tekrar savunmasız bulamayacakları da kesindi..

Yapılan tüm hazırlıkların sınanması ise çok sürmemişti.

On altıncı gün, genç bir haberci koşarak gelmiş ve köy alarmı verilmişti.

Orkenler tekrar geliyorlardı.

Ancak bu sefer küçük bir grup değil, sekiz müfreze olarak gelmekteydiler.

Elflerden hiçbiri, neden Orkenlerin hedefi olduklarını sorgulamamış, homurdanmamış, söylenmemiş, hepsi kendilerine tayin edilen noktalara gitmiş ve köylerini korumaya kararlı bir şekilde bekleyişe geçmişlerdi.

Orkenler de onları fazla bekletmemişti. Hiç şüphesiz daha erken ve yine köyü hazırlıksız yakalamayı ummuşlardı, ancak azımsanmayacak kadarı hazırlanan tuzaklarda ya ölmüş, ya da yürüyemeyecek hale gelmişti.. Bunu takip eden günlerde ise ilerlemeleri temkinli bir sürünüşe dönüşmüştü.

Köyden ayrılmasına izin verilen tek kişi ise Morel olmuştu. İzci kız, Orkenler yaklaştıkça, her an bir yerlerden çıkmış, bir tanesini öldürüp ya ormanda kendisini kaybettirmiş, ya da kendisini kovalayanları tuzaklara yakalatmıştı.

Bazen de, ormanın içinden sadece bir ok fırlatmış, bir can almış ve ortadan bir hayalet gibi kaybolmuştu.

Ve o her gittiğinde, bir kişi onun gidişini seyretmiş, aynı kişi onu dönüşünde de sessizce karşılamıştı.

Aradan geçen tek taraflı ve ızdıraplı dört günlük bekleyişten sonra Orkenler köyün etrafında belirmişlerdi.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Sen neden özür diliyorsun ki?”, diye acı ifadesinden ödün vermeksizin sorar Bremorel.

“Özür diledim çünkü seni istemediğin bir duruma soktum ve her sana bir şey sorduğumda, senin asabiyetini tetikliyorum.”, diye sessizce cevap verir Thomas.

İzci kız, elindeki pis paçavrayla her bir yanına sıçramış Orken kanını silerken, “Asabiyetim için sana ihtiyacım yok..”, der, olduğunu sandığı kadar yorgun bir sesle.

Elflerle beraber günlerdir bu duvarları aşmaya çalışan Orkenlere karşı canlarını dişlerine takarak savaşmışlar, Orkenlerden çok can almış olmalarına rağmen, hayvanlar bir türlü geri çekilmemişlerdi. Belli ki son adama kadar saldıracaklardı.

Bu gün ise özellikle yoğun çatışmalar zinciriyle geçmiş, her yer kan ve daha beteriyle kaplıydı ve Orkenler şu an bulundukları nokta hariç, saldırabilecekleri diğer bütün duvarlara tırmanmaya çalışmışlardı. Kayıpları çok olmuştu, ama sebep oldukları kayıplar ise çok daha fazlaydı; elflerin üçte biri şu anda kutlu sahillerine, son yolculuklarına çıkmışlardı..

“Bu doğru..”, diye mutsuz bir şekilde tasdik eder genç tapınak muhafızı. “Öyle görünüyor ki bana hiç ihtiyacın yok.”, diye de daha sessiz bir şekilde ekler.

“Israrlısın..”, der Bremorel, Thomas’la durduğu kalın duvarların arkasındaki rampada.

“..bir o kadar da aptalsın!”, diye bitirir izci kız.

Thomas, Bremorel’e öylece bakar.

“Bu.. bu biraz ağır oldu sanki.”, diye bozulmuş bir sesle mırıldanır.

“Bu, yumuşatılmış hali. Ve benim asgari standartım..”

“Peki.. sanırım bundan dolayı.. sevinmeliyim?”

“Ortada sevinilecek pek bir şey yok, Tapınak Muhafızı. Etrafımız sarılmış durumda ve ne kadarını kesersek keselim, geri çekilmeyecekler. Elfler tahminimden bile daha mukavemetli çıktılar. Burası bir insan köyü olsaydı, birinci gün yenilmiş olurduk.. ve bunların neredeyse hiç birinin en temel silah eğilimleri dışında herhangi özel eğitim görmüşlüğü bile yok çünkü asıl savaşçılarını önceki baskında kaybettiler..”, der Bremorel, duvarın öbür tarafındaki karanlığa bakarak.

“Evet. Yaklaşık üç ay önce. Ama biz bundan bahsetmiyoruz, öyle değil mi?”, der Thomas. “Her nasılsa konu benim aptallığıma geliverdi..”

“Sana herhangi bir konuda ihtiyacım olabileceğimden dolayı mı, duymayı beklediğin cevabı istiyorsun?”

“Sen bir izcisin, Morel.”, der Thomas basitçe. “Teknik olarak hiç kimseye ihtiyacın yok!”

Bremorel kaşlarını çatar. Tapınak muhafızı sadece lafı ağzından almakla kalmamış, onu kendisinin ifade edebileceğinden çok daha isabetli söylemiştir.

Belki de tapınak muha— Thomas!.. Thomas sandığı ya da çocukça bir şekilde olmasını istediği kadar aptal değildir!

“Günlerdir kararımı bekliyorsun.. Halbuki, bir cevabımın olmayışı bile senin için başlı başına bir cevap olmalıydı.”, der Bremorel sıkılmış dişleri arasından. Kız bunu söylerken neden dişlerini sıktığını tam olarak kestiremez. Sadece sıkar.

“Hayır.” der Thomas.

“Hayır?”

“Hayır..”

“Ne demek, hayır?”, diye harlar Bremorel bir anda.

“Bayaa, hayır işte. Sessizliğin kararın değil. Sadece boyun eğmek istemeyişinin inadı. Kararını çok önceden vermiştin zaten. O yüzden yıllardır senin peşinden gelmeme izin verdin. Biliyorum çünkü peşinden gelen tek kişi ben değildim. Sadece ‘kalan’ tek kişi benim. En başından beri olduğu gibi.. Ve bu ‘müsamahanın’ sebebi de sadece durumumun sana eğlenceli ya da komik gelişinden kaynaklandığını sanmıyorum. Hiçbir şey o kadar uzun bir süre komik gelemez ve sen de hiçbir zaman o kadar acımasız olmadın.. Ya da sadece ben senin kişiliğini tamamen yanlış anladım..”, der Thomas omuzlarını silkerek.

İzci kız, kıpkırmızı bir suratla genç adama döner ve “Boyun eğmek mi? Sana mı?”, diye şiddetle tıslar.

Thomas buna uzun bir süre cevap vermez. Sadece gözleri alev almış kıza bakar.

“Benimle her konuda dalga geçtin ve ben bunlara fazla sesimi çıkarmadım çünkü gerçekte söylediklerinde ciddi olmadığına inandım. Ama beni şu anda itham ettiğin kadar seviyesiz olabileceğimi gerçekten düşünüyor olamazsın, Morel. Öyle görünüyor ki asabiyetin seni gerçekten kör etmiş. O kadar ki, kendi hislerine, kendi duygularına boyun eğmek bile seni rahatsız eder hale gelmiş. Kendine zulüm etmen senden çok beni yakıyor ve sen bunun farkında bile değilsin. Ama olsun. Sen olduğun sürece göz yummaya razıydım. Sana seni sevdiğimi söyledim çünkü bunu söylemeye korktuğum kadar can da atıyordum. Ama sen bana dürüstçe bir ‘hayır’ bile diyemedin. Bari yakarken dürüst ol..”, der hiddetli bir sükunetle Thomas, sonra arkasını döner, rampadan iner ve gecenin karanlığında kaybolur.

Bremorel olduğu yerde, feci bir tokat yemiş gibi öylece, kıpırdamadan kalakalır.

Thomas..

Yıllar önce yanlış bir anlaşılmadan dolayı saldırdığı, bunun sonucunda da kafasını kırıp hastanelik ettiği Thomas.

Yıllarca, evinin yolunu kaybetmiş bir kedi yavrusu gibi onu peşinden takip etmiş olan Thomas.

Yol boyunca dalga geçmesine rağmen insanüstü bir sabır göstermiş olan Thomas.

Ve yol boyunca defalarca onu iyileştirmiş, defalarca hayatta tutmuş olan Thomas..

En sonunda kırmayı başarmış mıydı çocuğu?

Bremorel beklediği hiçbir tatmini hissetmez zira böyle bir niyeti de, amacı da olmamıştı.

“Öyle görünüyor ki, yıllar benim salaklığımdan hiçbir şey azaltmamış. O zaman hiddetimle davranmış ve çocuğun kafasını kırmıştım. Yine hiddetimle davrandım ama bu sefer çocuğun tamamını kırdım!”

Birden aklına daha birkaç hafta önce gerçekleşen bir başka olay gelir..

 

Bremorel, elinde çeliği buzla kaplanmış kocaman kılıcıyla Merisoul’a acımasızca bakmaktadır. “Farkındasın değil mi? Seni şuracıkta öldürsem kimsenin haberi bile olmaz, seni küçük şırfıntı!”

Bremorel’in gözleri manyak bir ateşle yanmaktadır.

“Sana iyi niyetle gelmiş genç, bakir bir erkeği herkesin içinde kaba gücünle yerden yere vurarak rezil ettin. Sonra da onu başından savdın. Sen onu bitirmekle kalmadın. Sen onu kırdın! O artık adil bir av..”, diye mırıldanır Merisoul, yüzükoyun tüttüğü yerden.

“Ben onu kırdım çünkü sırf beni dansa kaldırdığı için havalara girdi. Ben kolay lokma değilim ve aradan geçen yıllar ona bu dersi öğretmemiş belli ki.”, diye burnundan solur Bremorel.

“Belli ki..”, diye onaylar Merisoul, kıvrandığı yerden. “Senin kolay lokma olmadığını herkesin bilmesi çok önemli olmalı. Kaç yaşındasın sen, sekiz mi?.. Ama dert etme. Ona dokunduğumda olay benim için bitmişti zaten..”, diyerek avucunu açıp Bremorel’e gösterir.

Bremorel önce kuşkuyla, sonrada şaşkınlık içerisinde Merisoul’un avucuna bakar. İblisin yanmamış neredeyse tek yeri avucunun içidir ama orada da stilize edilmiş gülü andıran bir mühür vardır. Mühür hala turuncu, kor ateşle tütmektedir!

Bremorel kaşlarını çatar. “Nedir bu?”, diye sorar.

“Bu.. bu aşkın mührüdür. Bizden biri, gerçek aşkın koruması altındaki birine musallat olduğumuzda şanslıysak sadece yanarız ve bunu aylarca taşırız. Şanssızsak zehirleniriz ve günlerce, bazen de haftalarca yatalak kalırız.. Çocuk aşık, sen salaksın ve ben de faturasını ödeyen aptalım!”, diye inler Merisoul.

 

(hikayenin aslı için bkz. A Bard’s Tale II, “Bremorel”)

 

..ve Bremorel fena halde utanır zira o iblis bozuntusu şırfıntı haklıdır!

Hayatında belki de ilk defa kendi kendine sorar Bremorel.

Kime neyi ispatlamaya çalışıyorsun ki? Sana değer veren tek kişiyi defalarca kırmış olmanın ötesinde ne elde etmiş oldun?

Mutlu mu oldun?

Seni salak şey.

Mutluluk, kaybetmenin ödülü..

Kazanmanın değil!

 

Evet, iblis bozuntusu haklıdır ama tam olarak değil;

Çocuk gerçekten aşıktır, kendisi de tam bir salaktır, ama faturasını sadece Mersoul ödememiştir..

Bremorel, o gece yarı iblis kızla arasında geçen konuşmadan sonra yaptığı gibi yine gencin peşinden gidip onun gönlünü almak için yönelir.

“Bu sefer benimle dans etmesi gerekmeyecek. Ya da gerekecek. Bu ona kalmış. Ama benim olacak..”, diye kaşlarını çatmış, dişlerini sıkmış, haşin ve kararlı bir sesle hırlar.

Tam dönüp çocuğun peşinden gidecekken, karanlığın içinden, ormanın derinliklerinden bir çıtırtı duyar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ve gece muazzam bir ateş inmesiyle aydınlanır..

Neredeyse yetişkin bir meşe ağacı boyundaki alev, dikine bir şekilde, karanlığı delerek gökten iner ve içinde sakladığı iki yüze yakın Orkeni ifşa eder..

Orkenlerden hayret, şok ve toplu acı sesleri yükselirken Bremorel bir elini kaldırır, sonra ani hareketle indirir..

“ŞİMDİ!”

..ve rampanın arkasında sessizce bekleyen yüze yakın elf, tek bir vücut şeklinde oklarını salar.

Oklar kalın ağaç duvarların üstünden, alevlerle aydınlanan gecenin karanlığında, daha çok inleyen bir hayaleti andıran, ürkütücü, ölümcül bir köprü oluşturur ve Orkenlerin ortasına dökülmeye başlar.

Elfler üç vole daha gönderir ve Bremorel’in ikinci bir işaretiyle dururlar.

İzci onbaşı, elini ağzına götürür ve keskin bir ıslık çalar.

Köyün ortalarından bir yerden, yaşlı bir elf kadın, kavisli bir boynuzu kaldırır ve üfler.

Boynuzdan derin, uzun, hüzünlü bir nota yükselir, yanmakta olan ve oklardan dolayı delik deşik olmuş Orkenlerin çığlıklarını aşar ve ormanda yankılanır..

Yaşlı elf kadın boynuzu defalarca üfler ve Orkenlere karşı asıl saldırı başlar..

Ormanın derinliklerinden, günlerdir saklandıkları, üstleri örtülü çukurlardan iki yüze yakın dwarf peyda olur ve Orkenlere arkadan saldırırlar.

 

Gün doğduğunda, ormanda ölü Orken dışında düşman kalmamıştır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Efendi Argail”, diye saygıyla selamlar Thomas, kendilerine doğru yaklaşan dwarfların başındaki yaşlı cüceyi.

Yüzünde geniş bir sırıtışla yanlarına yaklaşır yaşlı dwarf. Sağında ve solunda duran daha genç dwarflara bir dizi emirler yağdırır ve yaralı elflere yardım ve saldırı esnasında köyün zarar görmüş yerlerinin tamiri için dwarflar dağılırlar.

“Sen Tapınak Muhafızı Thomas olmalısın. Küçük Magellam senden hep iyi sözlerle bahsetmişti..”, der yaşlı Argail.

Thomas bir an afallar. Fevkalade yaşlı olmasına rağmen önünde bir dağ gibi duran dwarfın neden bahsettiğini anlamaz. Neden sonra ‘küçük Magella’nın, Yetkin Tapınak Muhafızı Lady Magella olduğuna ayılır ve boğazından ‘hırk’ diye bir ses kaçar zira hiç bir hayatta, hiçbir koşul altında kendisinin Lady Magella için bu ifadeyi kullanabileceğini düşünemez.

“Umm.. Evet, efendim.”, diye biraz daha afallar Thomas.

Arkasından Bremorel ‘fırk’lar.

“Ve İzci Onbaşı Bremorel..”, der Efendi Argail, “Benim küçük meleğim senin hakkında da az şey anlatmadı; bir karanfil kadar güzel ve acı, bir keçi kadar da inatçı..!”, diye ekler mutlu bir şekilde.

Bremorel kıpkırmızı kesilir!

Thomas ‘fırk’lamaz çünkü kurallar bunu gerektirir; kızlar erkeklere ‘fırk’lar, ama erkekler bunu yaparsa kıyamet kopar ve bu durumun adalet ya da mantık eksikliği ile de hiçbir ilgisi yoktur. Bu da genç Thomas’ın gerçekte ne kadar bilge olduğunun en belirgin göstergesidir.

“Planınız muhteşemdi, Efendi Argail. Ve bir saat gibi işledi..”, der Thomas.

“Saat gibi işledi, çünkü saati kuran siz ikinizdiniz. Ve harika iş çıkardınız. İzci Onbaşımız en başta onların kendisinden nefret edecekleri kadar canlarını yakmış olması, sizin tükenmekte olduğunuzu sandıklarında hiç düşünmeden saldırmalarına sebep oldu.”, der Efendi Argail daha da sırıtarak, sonra Bremorel’e dönüp, “Genç bayan, bir izci değilde bir müzisyen olsaydınız, sergilediğiniz performansı seyretmeleri için bütün Scowling Hills’i toplardım.”, diye açık takdirini gizlemeden söyler.

Bremorel çok çabalar.. ama başaramaz..

..ve yüzü daha da kızarır!

“Plan sizindi.”, diye mırıldanır, utanmış bir şekilde.

“Aslına bakılırsa planın siparişini veren Şerif Standorin’di. Yapan da ben değil, küçük torunum Dridges Motherswolfie idi. Ben sadece önden gidip, sağa sola emirler yağdırmanın dışında avazım çıktığı kadar bağırırken birkaç kafa kırıp önemli görünmeye çalıştım, o kadar!”, diye kıs kıs güler yaşlı dwarf.

“Ama Orkenlerin son saldırısında ‘açık kapı’ bırakılması, en başından beri düşünülmüş bir şeydi ve onun mimarı ise Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman idi.. Zeki ve kurnaz adam şu Yuleman..”, diye itiraf eder Efendi Argail.

“Ama neden?”, diye biraz afallar Bremorel.

Buna cevap, Efendi Argail’den gelmez.

Thomas sessizce konuşur.

“Çünkü Serenity Home’da bir hain var. Ve o her kimse, edindiği bilgiler sadece belediye konsül üyeleriyle paylaşılan bilgilerdi. Buraya gelirken bize yapılan baskınlar da birer tesadüf değildi. İkimizde o baskınlarda özellikle hedef alınmıştık..”

Bremorel istemsizce sırtının sızladığını hisseder ve yüzünde nahoş bir ifade belirir.

“Açık bırakılan nokta.. Neyi ispatlamış oldu ki?”, diye hırlar.

YULEMAN HER KONSÜL ÜYESİNE FARKLI BİR ‘ZAYIF NOKTA’ BİLGİSİ VERMİŞTİ..“, der Thomas aynı sessiz ama hüküm verir bir ses tonuyla..

Bremorel her şeyi anlar zira bu küçük ‘OYUN‘, gerçekte bir konsül üyesinin de ölüm fermanı olmuştur!

“Bu nokta kimindi?”, diye ister istemez sorar Bremorel.

Thomas ona söyler.

Bremorel hayretle ona bakar. “O salak mı?”

 

Şerif Standorin’in, kasabasının güvenliği söz konusu olduğunda şaka yaptığı asla görülmemiştir. Bremorel bunu, onunla katıldığı sayısız operasyonda, defalarca görmüştür ve şerifin haberi alması halinde, hiçbir tereddüt göstermeksizin, makam ve mevkilere bakmaksızın harekete geçecek ve işi kökünden halledecektir.

Bremorel bundan adı gibi emindir.

 

“Sizin için özel bir mesajım var, Tapınak Muhafızı Thomas.”, der Efendi Argail, birden ciddileşerek.

“Bunu size daha önce iletebilirdim, ama yapmamayı tercih ettim. Bundan dolayı beni anlayacağınızı umuyorum ve sizden özür diliyorum. Korkarım, bundan bir hafta önce, Serenity Home Tapınağı Baş Bekçisi ve benim çok eski dostum Efendi Demos Lightshand vefat etti. Yatağında ve mutlu bir şekilde. Bana gönderdiği en son mektupta bunu açıkça belirtti ve ardında küçük Magellam ve senin gibi iki tane yetkin muhafız bırakabildiğinden dolayı da ne kadar büyük bir coşku hissettiğini, uzun satırlarında defalarca ifade etti.”, der Efendi Argail, yüzünde kederli bir ifadeyle.

“Demos çok iyi bir insandı. Onun sayesinde birçok yetim ev sahibi oldu. Birçok genç eğitim gördü. Serenity Home onun sayesinde her zaman huzurla nefes aldı. Kaybı Scowling ve Elder Hills için bile büyük bir eksiklik olacak.”, diye devam eder Efendi Argail, gözleri dolmuş bir şekilde.

Thomas beti benzi atmış bir şekilde olduğu yerde kalakalır.

Bir kaç defa bir şeyler söylenmeye yeltenir, ancak ağzından herhangi bir ses çıkmaz.

Uzun, zarif ama güçlü parmakları olan bir el ona doğru uzanır ve gencin parmakları arasına dolanır.

“Bize biraz müsaade edin lütfen, Efendi Argail. Bugün Tapınak Muhafızı için oldukça yorucu bir gündü”, der Bremorel, olağan dışı yumuşak bir sesle. “Ve.. kendileri Efendi Demos’u pek severdi..”

“Tabii.. Tabii.. Sizi anlıyorum.. İşin gerisini bizim çocuklar halleder..”, der kısık bir sesle Efendi Argail.

 

Bremorel, dona kalmış Thomas’ı nazikçe alır, ve kendilerine tahsil edilmiş olan küçük köy kulübesine kadar götürürken, arkasından Efendi Argail’in çıldırmışcasına gürlediğini duyar.

“Lillias! Senin ne işin var burada? Jeina! Bu kızın Scowling Hills’den ayrılması yasaklanmıştı! En son bir yere gittiğinizde sizi Kuzey Tundra’lardan toplamıştık ve sen bunun çıkmasına izin mi verdin?!”

“O bir mahkum değil ki, dede. Ve kendisi küçük kız kardeşim. Arada bi şımartılmayı hak ediyor bence.. Ayrıca yaptığı havai fişeklere bayalıyorum ve onları madenlerde onu kitlediğiniz zindan da yapamıyor!”, diye genç, yeşil gözlü sarışın bir dişi dwarfın muallak bir tonla cevap verdiğini duyar.

“O bir zindan değil!”, diye gürler Argail. “Ona tahsis edilmiş olan ofis!”

“Dede.. Yer altında, güneş görmeyen, penceresi bile olmayan, kapısında devamlı bir bekçi olan yere ‘zindan’ deniyor..”

“Biz dwarf’uz.. hepimiz zaten yer altında yaşıyoruz ve hiç bir yer güneş görmüyor ve hiç bir evin penceresi yok! Taşa bakan pencereler mi yapalım?”, diye cevap verir Efendi Argail delirmiş bir şekilde..

“Taşların üstüne balık resimleri çizebiliriz! Bu şekilde deniz manzaralı evlerimiz olur!”

“…”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ben.. ben özür dilerim. Benim bu halimi görmemeni tercih ederdim.”, diye mırıldanır Thomas, donuk bir şekilde.

Genç Thomas, küçük, sade köy kulübesine geldikten sonra bir köşeye sinmiş, başını kolları ve dizleri arasına gömmüş, dakikalarca kontrolsüz bir şekilde ağlamıştı. Yanı başından ayrılmayan izci kız ise onun elini bırakmamış, dolu gözlerle ve sessizce o da gencin yanında oturmuştu. Efendi Demos’u Bremorel’de yakinen tanırdı. Serenity Home’daki bütün yetim ve öksüzler Demos’u yakinen tanırdı.. Yıllarca yetimhaneye keyfi bir şekilde gelip giden deli, mütemadiyen kızgın, kötürüm bir kıza her zaman şefkat ve anlayışla yaklaşmıştı.

“Neden? Erkekliğinden bir şeyler eksilir diye mi korkuyorsun?”, diye bilinçli bir şekilde ‘fırk’lar Bremorel.

“Ben.. ben hiçbir zaman kendimi o kategoride görmedim.”, der Thomas, sessizce.

“Hiçbir zaman olmadın zaten..”, diye yapıştırır izci kız ve uyuşmuş bacaklarını germek ister gibi ayağa kalkar.

Thomas da elini tutan kızı ayağa kalkarken takip eder ama hafif alınmış ve kırılmış bir ifadeyle bakar ona.

“Neden her zaman beni—”, diye başlar ama izci kız araya girer..

“—Sen o kategoriden biri olsaydın, yıllarca peşimden gelmezdin. Gelseydin, ben de senin bir kaçık olduğunu düşünür, bulduğum ilk kuytu yerde de seni harcardım. Neden diğerlerinin birden beni takip etmeyi bıraktıklarını sanıyorsun? Beni takip eden diğerlerine ne olduğunu hiç düşünmedin mi? Bu konuda arkamda çok ‘leş’im var, Thomas..”, der Bremorel, hafif gülümseyerek.

Sonra sesi hayret verici bir şekilde yumuşar, “..ve neden sadece senin, kalan ilk ve son çocuk olduğunu.. Hiç mi merak etmedin?

Bugün burada yaptıkların.. Etkileyiciydi.. Ateş İnmesi büyün.. Lady’nin bile öyle bir şey yaptığını görmedim.”.

Thomas uzun bir süre ağzı açık bir şekilde Bremorel’in yüzüne, ve onun muhteşem yeşil gözlerine bakar zira bu, bu güne kadar ondan duyduğu ilk ve tek iltifat içeren cümledir.

“Umm.. Lady de yapabilir, sanırım. Ama onun ilgi ve ihtisas alanı daha farklı..”, diye biraz afallar.

Uzun bir süre sessizce seyretme sırası Bremorel’e geçmiş gibi, o da önünde duran gencin yüzünü süzer.

“Eee.. bundan sorra nereye?”, diye sorar izci kız.

“Umm.. bilmem. Nereye gitmemizi isterlerse, ya da nerede bize ihtiyaç duyulursa oraya, sanırım.”, diye, beklenmedik bir şekilde kurumuş bir boğazdan gıcırdayarak çıkar Thomas’ın sesi.

Ama Bremorel ona sadece bir salağa bakar gibi bakmaya başlar bir anda.

“Aaaa..”, diye ayılır Thomas. “Cevabını vermeye niyetlisin, galiba..”

“Ne olmasını istersin?”, diye son şanslarını kullanmaya başlar Bremorel.

Thomas omuzlarını silker.

“Altı yaşımdayken, seninle arkadaş olmaya can atıyordum. Şimdiyse.. se.. senin sevgim olmanı arzuluyorum.. çok!”, diye eline yüzüne bulaştırır genç tapınak muhafızı.

“Bu kadar mı?”, diye dürter Bremorel.

“Cesaretim buraya kadar, Morel. Bana yardım et. Lütfen. Benimle ortalarda bir yerlerde buluş. Her neresi olursa olsun, seçeceğin noktayı orta nokta olarak kabul etmeye razıyım.. Ama sen de bir adım at.. bana doğru..”, diye ezilmiş bir şekilde yere bakar Thomas.

Bremorel, önünde iki büklüm olmuş gencin haline ‘fırk’lamaz. Gülmez. Alay etmez..

Dahası, onun bu halini komik bile bulmaz.

“Ben yarım işlerden hoşlanan biri değilim Thomas Dimwood. Bunca yıl beni takip etmiş biri olarak, bu kadarını fark etmiş olmalısın..”, der ve genç adama doğru, tehlikeli bir adım atar.

“Ya hep, ya hiç, öyle mi?”, diye sorar Thomas ama gerçekte bu bir soru değildir. “Seni çok uzun bir zamandır sevdim. Çok.. Şu anda, elimi tutmuş olman bile benim için bir hayat dolusu hayalin gerçekleşmesi anlamına geliyor. Ama senin için bu yarım ise..”, der ve uzanıp kızın diğer elini de kendisi alır. “..diğer yarısını da istiyorum.. Tamamını! Sanırım burada işimiz bitti ve bizim de evimize dönme zamanımız geldi. Konuşacak ve.. paylaşacak çok şeyimiz var.”

“Benim evim yok.. Tapınak Muhafızı. Aslına bakılırsa, bana geri verdiğin düş kapanım dışında da bir şeyim yok!”, der hafif titrek bir sesle Bremorel.

“Senin her zaman bir evin vardı.. Sadece gelmeni bekliyordu, Morel Songsteel. Ve sahip oldukların, sadece bir düş kapanıyla sınırlı da değil.. Artık düşlerimizin kendileri ve birlikte kurabileceğimiz bir geleceğimiz var..”, der Thomas kararlı bir sesle ve önünde duran, yeşil gözleri alev almış, huysuz, inatçı, asabi, belalı, güzel ve kendisinin bile farkında olmadığı kadar da içli olan kıza doğru uzanır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Demek öyle..”, der Yuleman, omuzları çökmüş bir şekilde. “Yaptığımız planın bu kısmının gerçekte başarısız olmasını umuyordum.”

Yüzü çekilmiş, haşin bir ifadeyle Şerif Standorin, Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman ile özelde buluşmuş, ve habercinin getirdiği bilgileri onunla paylaşmıştı.

“Bizim çocuklar nasıllarmış, peki? Onlardan bir haber var mı?”, diye sorar Yuleman.

“Haberleri getiren koşucu, izci onbaşının bir kaç defa yaralandığını, ancak kılıcıyla ‘şarkı söyler gibi’ savaştığını anlattı —kendi sözleri, benim değil. Korkarım Efendi Moorat gururundan çatlayacak ve aylarca çekilmez olacak! Tapınak muhafızımız ise alanında beklenmedik bir başarı ve taktik zeka göstermiş. Bırak zincirli bir gürz kullanmasını, o çocuğun kütüphaneden çıktığını bile görmedim. Bir de gitmiş kendisini savaş taktikleri konusunda eğitmiş!”, der şerif.

“İnanılır gibi değil..”, diye onaylar Yuleman.

“İçimden bir ses, sanki yetimlerimizi daha yakından takip edip eğitmemiz gerektiğini söylüyor. Arashkan’a gidenlerin de neredeyse hepsi öyle. Ya bir yetim, ya da öksüz..

Senin anlayacağın ikisi de iyiymiş ve pek yakında geri döneceklermiş. Sanırım ayrıntıları geldiklerinde kendilerinden dinlemek zorunda kalacağız.”, diye anlatır şerif.

Yuleman, şerifin anlattıklarını başıyla onaylar, sonra asıl meseleye tekrar dönmek istemiyormuş gibi bir an susar. En sonunda bıkkın bir sesle konuşur.

“Ne yapacaksın?”, diye sorar Yuleman şerife.

Şerif kıpırdamaz.

İstifini, duruşunu, bakışlarını değiştirmez..

Ve sesini de çıkarmaz.

Sessizce Yuleman’a bakar.

“Bunu senden isteyemem Stan..”, diye samimi bir şekilde söylenir Yuleman.

Yuleman’ın özel çalışma odasında yanan tek mum, durumun vehametini vurgulamak istiyormuşcasına titreyerek yanmaktadır. Odanın kendisi, bulundukları belediye binası ve Serenity Home çoktan uyumuştur. Arada bir, uzaklardan bir yerlerden gelen baykuş ‘huu’ları ve çekirge cırlamaları dışında her yer sessizdir.

Şerif, uzun bir süre belediye başkanına cevap vermez.

Neden sonra başını hafif sallar ve, “Bu görevi alırken, karşılaşabileceğim her türlü olası şeyler konusunda uyarılmıştım..”, der sessizce. “Ama bu, içine düşmek istediğim bir durum değildi. Udoorin’in bunu öğrenmesi halinde, beni affedebilecek mi bilemiyorum. Ben.. ben bir daha onun yüzüne nasıl bakacağım, onu düşünüyorum. Hayatı boyunca ona şerefli, haysiyetli ve onurlu olmasını telkin ettim. Ama yapmam gereken bu şey.. hepsini yıkacak bir şey..”

“Udoorin artık bir çocuk değil. Bunu iki yıl önce, bütün yetkilerimi elimden alıp da köyü ayağa kaldırdığında göstermiş oldu.”, der Yuleman ciddi bir şekilde.

“O olayı hala dile getirebildiğine inanamıyorum, Arthi! Aradan iki yıldan fazla geçti ve sen inatla eskitemedin şunu bir türlü. Her fırsatta tozunu alıp önüme sürüyorsun. Udoorin daha bir çocuktu ve sorumluluk alsın diye onu arkamda vekil olarak bırakmıştım. Kimse olabilecekleri bilemezdi..”, der hafif alınmış bir sesle şerif.

Yuleman acı bir şekilde güler.

“Takılıyorum sadece, şerif. Ve takılmaya da daha uzun yıllar devam edeceğim. Ama işin aslı, o gün Udoorin ikimizin de yapamadığı bir şeyi başarmış oldu. Evet, bunu bilerek yapmadı belki ama, hepimizi, içinde bulunduğumuz tehlikelere uyandırmış oldu. Senden sonra harika bir şerif olacak o.”, der Yuleman.

“Hayır..”, diye cevap verir şerif sessizce. “..korkarım o bir şerif olmayacak. Onun kaderi.. çok daha uzaklarda.. ve yükseklerde..”

“Prenses?”, diye sorar Yuleman.

“Prenses..”, diye yanıtlar şerif, “..Udoorin açısından sadece olayları tetikleyen kişi oldu o kadar. Tıpkı Aager’in ısrarlı eğitimi o gün Udoorin’e yapması gerekenler konusunda tetiklediği gibi..”

Oda uzun bir süre daha sessizliğe bürünür.

“Fogstep..”, der Yuleman. “Onun bugün burada olmasını çok isterdim. O bu pis işi seve seve yapardı.”

Şerif başını sallar.

“Evet, yapardı. Ama asla seve seve yapmazdı bunu.”

“Hayret. Ben ondan böyle bir.. şefkat anlayışı beklemezdim.”, der Yuleman.

“Arthandos.. Sence Drashan’dan, öldürmekten zevk alan birini getirebilecek kadar mı ahmak biriyim senin gözünde?”, diye alınmış gibi gelen bir sesle konuşur şerif.

Yuleman sırıtır.

“O rolü en son yediğimde daha genç bir belediye başkanıydım, Stan. Ve beni çok iyi keklemiştin o gün.. Herkesin ortasında!”

“Güzel bir gündü.”, diye Standorin’de sırıtır.

Ama ikisininde sırıtışı uzun sürmez.

Şerif Standorin ayağa kalkar.

“Bu gece?”, diye sorar Yuleman.

“Bu gece..”, diye tasdik eder şerif.

“Ne yapaca— boşver. Bilmek istediğimi hiç sanmıyorum açıkçası..”, der kendinden bile tiksinmiş bir sesle Yuleman.

“Evet. Bilmesen çok daha iyi olur. Sen bu işten tamamen muaf olmalısın..”, diye onaylar şerif bıkkın bir şekilde. Sonra bulundukları loş odanın kapısına yönelir, sessizce kapıyı açar ve belediye binasından ayrılır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ne.. ne oluyor?.. Şe.. şerif..? Ne demek oluyor bu?”, diye zorlukla konuşur genç adam, zira iri cüssesiyle şerif onu boğazından yakalamış, ağzını tıkamış, başına bir bohça geçirip gecenin karanlığında onu ormana getirmiştir.

Başından bohça, ağzından da pis paçavra çıkarılmış genç adam korkuyla şerife bakarken titremesine engel olamaz.

“Neden kendi halkını sattığını sormayacağım bile.”, der şerif sakince. “Çünkü sen, ihanetinle kaç kişinin hayatına mal olmuş olabileceğini hiç düşünmeyen, kaç bin kişinin ise hayatıyla oynadığının farkına bile varamayacak kadar düşüncesiz ve şımarık bir ahmaksın.”

“Bu.. bunu babam duyduğunda hepinizi mahvedecek!”, diye çığlar genç adam korkuyla.

“Baban asla sana ne olduğunu öğrenmeyecek. Kendisi de yarın şafakla birlikte artık bir konsül üyesi olmayacak. Kendi isteği ile istifa edecek, ya da onun başına gelecek olan, senin başına gelecek olandan pek de farklı olmayacak. Sanırım ikimiz de onun hangi tercihi yapacağını biliyoruz..”, der şerif.

“Be.. benim güçlü dostlarım var!”, diye daha da tiz bir sesle ağlamaklı bir şekilde kekeler genç adam.

Şerif gence soğuk bir şekilde sırıtır.

Sonra hafif kenara çekilir ve yerde yatan, boğazı boydan boya yarılmış, kukuletalı cübbesi kan içindeki bir cesedi gösterir.

“Bunun gibi mi?”, diye sorar gence, ürpertici bir sükunetle.

Genç, yerdeki ölü adama bakar ve fal taşı gibi açılmış gözlerinden onu tanıdığını anlaşılır.

“Gitmeden önce bu dünyada söylemek istediğin son bir şey var mı, genç Lucious Franderson? Pişman olduğuna dair.. Af ya da özür?”, diye sorar şerif.

“BUNU YAPAMAZSI—”

 

Genç Lucious dizlerinin üstüne çöker.

İki eliyle de, fışkıran kandan sırılsıklam olmuş boğazını tutar ama bu hiçbir işe yaramaz ve zaten bu hali de uzun sürmez..

Genç adamın açılmış boğazından birkaç hırıltılı, ıslak ses kurtulur, gözleri kayar ve olduğu yere yüzükoyun kapaklanır.

Etrafa hayatı saçıkırken bir-iki defa tepinir, sonra o da durur.

 

“Ben de öyle sanmıştım..”, der şerif, yüzünde acı, utanç ve tiksinti dolu bir ifadeyle.

“Ölürken bile şımarık ve ahmak!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tel’Shee dim’Ora’dan ayrılma zamanı gelmiştir.

Elf halkının tamamı, Bremorel ve Thomas’ı uğurlamak için köyün barikatlı girişinde toplanmış, uzun vedalaşmalardan sonra elfler barikatı aralarken halkın arasından yaşlı bir elf kadın, topallayarak iki gence yaklaşır.

“Al bunları güzel kızım.”, der yaşlı elf kadın ve Bremorel’e küçük, ince elf işlemeli, silik pembe renkli ipek bir bohça uzatır.

Thomas durur, Bremorel ise hayretle yaşlı kadına bakar.

“Siz.. siz saldırı için savaş borusunu çalan cesur teyzesiniz!”, diye ünler izci kız.

Yaşlı elf mutlu bir şekilde gülümser.

“Evet, o bendim, kızım. Duyduğum kadarıyla sen de bir başka izci onbaşının yakın arkadaşıymışsın. Adı Laila. Kendisi ‘Wolvesbane’ adını hak etmiş.”, der kadın.

“Laila..? Evet kendisi kuzenimdir. Çok önemli bir görev için, oldukça uzaklarda şimdi.”, der Bremorel gülümseyerek.

“Sen.. sen onun kuzeni misin? Yoksa sen Seleina Sunstrider’ın kızı mısın..?”, diye hayretle bakar yaşlı elf, izci kıza.

Bremorel bir an çarpılmış gibi olur zira bu ismi.. annesinin ismini çok, ama çok uzun bir zamandır bir başkasının ağzından duymamıştır..

“Demek söylentiler doğruymuş.”, diye sessizce mırıldanır kadın içli bir şekilde.

“Söylentiler?”, diye tamamen şaşırmış bir ifadeyle sorar Bremorel.

“Bir ‘Silverdenú’un bize geri döndüğü..”, der yaşlı kadın ve istemsiz bir şekilde sarılır izci kıza.

Bremorel tamamen afallar.

Ve birden ayılıverir.

“Silverdenú.. Siz.. siz Laila’nın anneannesisiniz!”

“Evet, güzel kızım. Senin de.. Seleina Sunstrider, senin annen, elflere yakındı ama bir insan olduğu için Laila’nın annesiyle arkadaşlık etmesini istemedik ama yine de kızım annenden vazgeçmedi ve ikisi birbirinin can ve sır arkadaşı oldular. Halkımızın kör anlayışları yüzünden ikisini de iteledik. Ama ben onu kendi kızım gibi severdim. O çok iyi, samimi, sevgi ve hayat dolu bir kızdı..

Bizler senin annenden etkilendiği için kızımın bir insanla evlendiğini düşündük. Ve onu, Liala’nın annesini, Seraphim Silverdenú’yu, bir insanla evlendiği için dışladık ve o öldü..

Aradan yıllar geçti ama bu günahımızı Gökler unutmadı. Bizi ve köyümüzü yakarak cezalandırdılar. Elimizden yetişkin bütün gençlerimizi aldılar. Sonra da seni bize gönderdiler, ki hatamızı anlayalım diye. Ve sen, bir insan, dışladığım öz kızımın küçük yeğeni, buraya geldin, köyümüzü inşa ettin ve bizi, kendi kanın pahasına korudun.. Senin o duvarda çarpışırken defalarca yaralandığını gördüm. Buna rağmen düşmedin ve bizi terk etmedin..”, der yaşlı elf kadın ve hıçkırıklarla ağlamaya başlar.

Bremorel şaşkına dönmüştür ve ne diyeceğini bilemez.

Yandan Thomas yaklaşır.

“Evet. Siz onları dışlayarak büyük bir günah işlediniz, zira bunu yaparak en kıymetli şeyinizden de men edilmiş oldunuz; çocuklarınız.. Geleceğiniz! Bu ders size çok pahalıya mal oldu, ama hatanızı anladınız ve bundan dolayı da ödüllendirildiniz. Size geri verilen bir geleceğiniz var artık. Onların kıymetini bilin ve aynı hatalardan sakının. Bugün, burada, elfler, insanlar ve dwarflar bir oldu ve düşmanı yendi. Alınması gereken ders de buydu. Bu dersi gelecek nesillere anlatma sorumluluğu da size ait.”, der genç tapınak muhafızı, sert bir şekilde.

Yaşlı kadın daha da inleyerek ağlar ve Bremorel’e sımsıkı sarılır.

“Burası.. burası senin evin güzel kızım. Senin ve Laila’nın evi.”, der ve izci kızın eline ipek bohçayı tutuşturur.

“Bunlar benim kızımın, Seraphim’in çeyizliği idi. Onlar artık senin. Sevgili Laila’mız da bize geri döndüğünde, bir tane de ona hazırlamış olacağım..”

 

 


Dwarflar Scowling Hills’e geri döndüklerinde, yaşlı Argail Smitefast eline aldığı koca bir tokmakla ilk denemeyi kendi evinde yapar. Çarpık çurpuk açtığı deliklere kaba pencereler geçirir, sonra Jeina’yı çağırtıp, yeni açmış olduğu ‘pencerelerin’ taşa bakan yüzeylerine balık resimleri çizdirtir. Jeina büyük bir mutlulukla taşların üstüne her türlü balık, deniz kestanesi, koca deniz kabukları ve bir tanede, her nasılsa, yıllar önce karşılaştığı bir Tundra Elf’e çok benzeyen, beyaz, örme saçlı bir de deniz kızı çizer..

Sonuç beklenmedik bir şekilde tutar ve bir anda orman yangını gibi yayılır. Scowling Hills’den Elder Hills’e kadar bütün dwarf kadınlarından talep ve siparişler yağmaya başlar ve Jeina yıllarca en popüler dwarf olur. Küçük kız kardeşi Lillias ile beraber, neredeyse bütün dwarf evlerine pencere ve deniz, orman, dağ, bulut, göl ve çiçek bahçeli manzara resimleri yaparlar!.. Lillias’ın küçük bir önerisi üzerine tüm dwarf moda camiası tekrar çalkalanır ve iki kız kardeş, pencere ve manzara yaptıkları bütün evlere, ‘perde’ uygulaması için tekrar çağrılırlar! Bu çılgın moda yangının bir uzantısı da, hiç beklenmedik bir şekilde, Lady Magella’nın en küçük (ve en belalı) kız kardeşi olan Grugreth Twonutz’dan gelir. 

Kendisine bir kalkan siparişi geldiği bir gün, bitirdiği kalkanın üstüne, ablası Jeina’nın kendi ‘pencerelerine’ yaptığı deniz kızını çizer. Uygulama çok da başarılı olmaz ve daha çok abstre bir.. ‘şey’e benzer. Kalkanı almaya gelen dwarf, Grugreth’e “Bu ne?”, diye sorma hatasında bulunur.

Kaçık kız kaçık gözlerle dwarf’a bakar, sonra dalar..

Dwarf, Grugreth’ten yediği dayaktan hayatta kalan nadir kişilerden biri olarak popüler olur. Ama asıl dikkat çeken şey ise, kalkanındaki şekillerdir.

Bir anda Grugreth’in genelde boş olan demirci dükkanına, üstlerinde çizimler olması istenen yüzlerce yeni kalkan siparişi gelir. Bunu takip eden bir kaç yıl içerisinde, Scowling Hills ve Elder Hills’de penceresiz, perdesiz, manzarasız ve desenli kalkansız ev kalmaz..

 

 

 
 

Yıl 1

Timeline:

DÖNGÜ No.: Bilinmiyor
DÖNGÜ Sırası: Bir Önceki
Yıl: 18,998

Dünya dengeleri bozulmuştur.

İnsanlar, elfler, dwarflar ve
akla gelen ve gelmeyen diğer ırklar,
birbirleri ve kendi aralarındaki savaşlar sonucu
tüm kaynakları tüketmiş ve
toplu yok oluş noktasına gelinmiştir.

Bilinen dünya artık son nefesini verirken
ırklararası bu nefretin ardında yatan
iblisler de harekete geçmişlerdir..

Ardarda şehirler, sonra da ülkeler,
iblis ordularının önünde yok olup gider.

İblisler, arkalarında cesetlerden dağlar
bırakarak ilerlerken, yerin karanlık derinliklerinde,
hiçbir insanoğlunun görmediği, pek azının
adını duyduğu bir ırk, endişeyle
bu nihai sonu izler..

Bunlar, elf soyunun ilk atalarıdır;

Eldarlar.

 

Bu hikaye, Büyük Yıkım Öncesi’ni (B.Y.Ö.) anlatır..

 

 

Sence onları yalnız başlarına mı bırakmalıyız?”

“Bunu hak ediyorlar. Onları binlerce yıl, yerden ve gökten açık mesajlar ve alametlerle uyardık. Buna rağmen pek azı onları gördü. Görenlere ise kimse inanmadı..”

 

Gökyüzünün masmavi derinlikleri, aşağıdaki kanlı savaştan yükselen boğucu, kara dumanlarla kirlenmiştir. İki şekil, dumanlardan sakınarak oldukları yerde durmuş, yeryüzünde gerçekleşen kıyımı seyretmektedir. Uhrevi güzellikteki yaratıklardan biri, beyaz kanatlarını germiş, yüzünde hüzün ve kayıp ifadesiyle aşağıda gerçekleşen toplu cinayeti seyrederken, diğeri ise aynı manzaraya, kaşları çatık bir şekilde bakmaktadır.

“Seni anlamıyorum. Bu çağda bize asla inanmadılar. Bizden yardım istemediler. Bizi çağırmadılar. Bizi anmadılar bile. Birbirlerine inanmadıkları gibi, kendilerine bile inanmadılar ve binlerce yıl birbirlerini önden ve arkadan vurdular. Ve sen hala onlar için üzülebiliyorsun..”, der kaşları çatık olan şekil.

“Sen üzülmüyor musun?”, diye sorar yumuşak sesiyle diğeri.

Kaşları çatık olan omuzlarını silker.

“Ahmaklara ne kadar üzülebilirsem, o kadar üzülüyorum. Gerçekte ise kendi kendilerini düşürdükleri bu duruma sadece acıyorum.”, diye cevap verir.

 

Bir süre daha yeryüzünü seyrederler.

 

“Hadi. Eldar’ların yanına gitme vaktimiz geldi. Biraz daha beklersek Krolum’da Xora, iblisleriyle bizim önümüze geçecekler.”, der çatık kaşlı olan.

Diğeri ise biraz daha aşağı bakar.

Neden sonra, “Sen git. Eldar’lara zamanın geldiğini söyle. Ben aşağı ineceğim ve ölümlülere yardım edeceğim..”, der kısık bir sesle.

“Ad Ara!”, diye ünler diğeri. “Bu anlamsız. Onlar kaybolmuş bir ırk ve bu savaş da kayıp bir savaş.”

“Onlar kayıp çünkü buna biz göz yumduk.”, der Ad Ara adındaki kanatlı varlık.

“Ne yaparsan yap, onları kurtarman mümkün değil. Bunu biliyor olmalısın..”, diye kaşlarını daha da çatarak, sert bir şekilde konuşur diğeri.

Ad Ara omuzlarını silker.

“Onları kurtaramaya bilirim. Ama iblisler bu dünyayı bedavaya alamayacaklarını öğrenmeliler. Dahası, ölümlülerin bizim için kıymetini bilmeliler.”, der ve aklına bir şey gelmiş gibi bir anlığına duraksar. Sonra, uhrevi güzellikteki yüzünde küçük bir umut belirtisi oluşur ve devam eder, “Kim bilir, bakarsın bazıları kurtulur ve yaptıkları hataların nelere mal olduğu bilinciyle eski alışkanlıklarını terk eder ve Yıkım Sonrası daha güzel bir dünya için çabalarlar.”

“Buna gerçekten inanıyor olamazsın.. Hiçbir ‘DÖNGÜ’de böyle bir şey görülmedi.”, der sert bir şekilde diğeri.

“Belki onlara daha iyi fırsatlar hazırlamış olsaydık, görülmüş olurdu.”, der Ad Ara sakince.

“Neyi ispatlamaya çalışıyorsun? Ölümlülerin içsel olarak iyi olabileceklerini mi? Kendini bunu ikna etmiş olman, bunu doğru kılmıyor.”, der diğeri, daha da sert bir şekilde.

“Priceptine, lütfen.. İnsanlara, elflere, dwarflara ve diğer ölümlülere olan inancını yitirmiş olabilirsin. Bunu anlayabilirim. Ama onların asla düzelemeyeceklerini ima etmen doğru değil. Zira bu gerçekten doğru ise, ‘DÖNGÜ‘lerin hiçbir anlamı olmazdı. Aslına bakılırsa, bizim varlığımızın bile bir anlamı kalmazdı. Bu dünya ölümlülerin. Güzellikleri görüp güzel ülkeler kurmak onların elinde. Tıpkı iblislerle anlaşmalar yapıp onları bu dünyaya çağırmanın onların elinde olması gibi. En nihayetinde bu bir ‘tercih’ meselesi ve onların elinden bunu alırsak, iblislerin yaptıklarından pek de farkımız kalmamış olur.”, der Ad Ara.

Priceptine ise güzel yüzündeki kaşlarını çatmaya devam eder.

“Hadi sen git.”, der Ad Ara ona gülümseyerek. “Git ve Eldar’ları uyar ve onlara gerekli hazırlıkları başlamalarını söyle. Ben aşağı ineceğim. Bu şekilde ölümlülere tercihlerini hatırlatmış olacağım..”

Priceptine bir şey demez. Hafifçe başını sallar, sonra döndüğü gibi kanatlarını gerer ve bir çırpıda gözden kaybolur.

Ad Ara bir süre onun ardından gidişini seyreder.

Sonra gülümsemesi kaybolur.

Başını aşağı döndürür ve Priceptine’den sakladığı gözyaşlarının serbestçe dökülmesine izin verir.

Ad Ara yavaşça bir elini gökyüzüne doğru açar ve ‘gelin’ der gibi semaları kendisine çağırır. Sonra diğer elini açar ve avucunda uzun, pırıl pırıl parlayan, muhteşem bir glavye belirir..

..sonra gerisin geriye salınır ve peşinden onu takip eden yüzlerce melekle birlikte kendisini yerçekimine bırakır.

 

Priceptine’le yeryüzünde gerçekleşen kanlı savaşı seyrederlerken, bir ufuktan diğerine uzanan iblis sürülerinin ortasında fark ettiği, ancak ona söylemediği şeye doğru muazzam bir hızla süzülür.

Neredeyse yetmiş adım boyundaki, dev, yardalık adımlarla ordusunu kamçılayan Krolum’da Xora, Ad Ara’nın dalışını fark ettiğinde çoktan ölmüştür.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Her şey hazır mı?”, diye sorar, bir ölümlüye imkansız gelebilecek, binlerce yıllık yaşına rağmen inatla dimdik duran Eldar.

Önünde saygı ile bekleyen genç Eldar eğilir ve “Evet efendim. İsteğiniz ve talimatlarınız doğrultusunda bütün hazırlıklar yapıldı ve tamamlandı.”

Yaşlı Eldar önündeki genci başıyla onaylar.

“Diğer Eldarlardan haberler nedir?”, diye sorar.

“Efendim..”, der genç Eldar. “..iki Beyaz, bir Kırmızı ve bir Gümüş’ten hala haber yok. İblislerin gizlice bir Bakırın inine sızıp, oradaki Eldarları öldürdüklerinin teyidini aldık. O Kadim Bakır Ejderi uyandıramayacağız. Korkarım haber alamadıklarımızın da akıbetlerinin aynı olduğunu düşünüyoruz. Dahası, teyit ettirmek için gönderdiğimiz koruyuculardan da herhangi bir haber alamadık.”

Yaşlı Eldar üzgün bir şekilde başını sallar.

Eldar’ların ve Kadim Ejderhaların yerleri bugüne kadar hep saklı kalmış ve bu bilgi asla ölümlü ırklarla paylaşılmamıştı. Buna rağmen iblisler yine de bazılarının yerlerini tespit etmiş ve stratejik bir zamanlamayla bunları vurmayı başarmışlardı.

“Sen hazır mısın peki?”, diye genç Eldar’a sorar.

Genç Eldar başını öne eğer.

“Efendim.. Baba.. Hazır olmamayı tercih ederdim.”, der sessizce.

“Bütün Eldarlar bunun böyle olmasını tercih ederdi. Ne var ki benim zamanım geldi ve bu DÖNGÜ benim son DÖNGÜ‘m olacak. Kadim Altın, yerime senin geçmeni istedi.. Bu bir onurdur. Sevinmelisin.”, der yaşlı Eldar oğluna gülümseyerek.

“Onur, kaybımızı telafi etmeyecek baba, zira bu dünya yarın, gün doğumu itibariyle yanacak, yıkılacak, kavrulacak ve yırtılıp parçalanacak. Bu yıkım yüzlerce yıl devam edecek ve ölümlülerin neredeyse tamamı yok olacak. Ölümlü ırklardan bazıları ise bu dünyada bir daha asla görülmeyecekler. Ortada sevinilecek bir şey varsa, bunu ben göremiyorum..”, der genç Eldar esefle.

“Doğru konuştun oğlum. Ama onlar seçimlerini yaptılar. Yaptıkları seçimlerin nelere mal olduğunu gördüler ve yine de buna göz yumdular. Bizim görevimiz, onları kurtarmak değil, zira iblisleri toplu bir şekilde bu dünyaya davet ettiklerinde, kendi kendilerini kurtarma ihtimallerini de yok etmiş oldular. İblisler şer varlıklardır. Onlar kimse için maşa olmazlar ve her zaman yıkım getirirler.. Bu üç temel kuralı bütün ölümlüler bilirler. Buna rağmen yine de serbestçe ve kontrolsüzce çağırdılar onları bu dünyaya. Bizim görevimiz, bunun olması halinde bu dünyayı, sap, dal, beden ve kök dahil olmak üzere tüm iblislerden arındırmak ve yeni bir DÖNGÜ için ortam hazırlamak..”, diye, oğluna daha önce defalarca anlattığı şeyi tekrarlar.

 

Bulundukları büyük, mağaramsı yerin kapısı birden açılır ve içeri, yaşlı Eldar’ın oğlundan bile daha genç bir Eldar girer. Nefes nefese kalmış bir şekilde yaşlı Eldar’ın önünde eğilir ve titreyen bir sesle konuşur.

“Efendim. İblis.. iblisler dış hatlarımızı delmişler!”

Yaşlı Eldar öylece gence bakar.

Neden sonra dili çözülür, “Nasıl? Koruma büyülerimize ne oldu?”

“Bilmiyoruz efendim. Bildiğimiz tek şey, ceset karşılığında büyülerimizi aştıkları. Her büyü için binlerce ölü verdiler, buna rağmen çıldırmışcasına, yine de geliyorlar.”

“Baba.. git.. hemen.. şimdi.. Kadim Altını uyandır. Buraya yetişirlerse iş işten geçmiş olur. Ben kardeşlerimle onları yavaşlatacağım.”, diye bağırır genç Eldar ve zırhının bağlarını çekip yerine iyice yerleşmesini sağlar. Sonra belinden altın renkli kılıcını çeker ve haberciyle beraber kapıya doğru koşmaya başlar.

Yaşlı Eldar oğlunun ‘durduracağım’ değil, ‘yavaşlatacağım’ ifadesindeki tercihin ne anlama geldiğini anlar. Başını eğer ve “Bu DÖNGÜ‘den sonra Kadim’leri uyandıracak Eldar kalmayacak mı?”, diye daha önce aklına hiç gelmemiş olan bu ölümcül gerçeğe ayılır.

 

İblis sürüsünün efendisi Krolum’da Xora ölmüştür, ama kararlar çoktan alınmış, emirler de çoktan verilmiştir..

Bu DÖNGÜ muhtemelen SON DÖNGÜ olacaktır.

Aradan yüzlerce yıl geçecek, dünya harlanacak, topraklar kavrulacak, denizler buharlaşıp kaybolacak, dağlar düzlenecek, düzlükler kırışıp yükselecek, ormanlar yok olacak ve her şey küle dönüşecek ve o küllerin arasından yeni hayatlar çıkacaktır..

Bu yeni hayatlar bir sonraki Yıl 1’de tekrar yeryüzünde yürüyüp çoğalacaklardır.

Ve iblisler, yeni bir efendi önderliğinde, kendilerini bu dünyaya çağıracak yeni, gönüllü ahmaklar bulacak ve nihayet bu dünya da ellerine geçmiş olacaktır..

Bunu engellemek, durdurmak ve gidişatın akışını değiştirmek, Eldarların, Kadim Ejderlerin, meleklerin ya da iblislerin elinde değil, her zaman olduğu gibi ölümlü ırkların elinde olacaktır; denklemin sonucunu belirleyecek şeyde, Melek Ad Ara’nın dediği ve inandığı gibi, onların yaptıkları ve yapacakları ‘tercihler’ olacaktır.

 

 


 

 

 
 

And Just Beyond That (18+)

Timeline:

The prophecy has been heralded.

The choice has been made.

The die has been cast and fates, sealed.

The ‘Chosen Four’ have been sent, through place and time by the proxies of the Celestials to right the wrongs of the unholy Outsiders.

In a wild cacophony of tumbling and painful sliding through the jagged and jarring madness of time, the Tundra Walkers find themselves disoriented, in a place and time quite out of their own..

..by a gross number of centuries.

 

This story starts 16 years ago, in some tattered tent full of wispy old hags, at a place far, far north of the Great Northern Tundras, in a small village called Star Watchers and ends in the misty haze of the forgotten past, some 820 years further in the line of history.

This story is the (relative) continuation of
Kocakarı Hikayesi (18+)..

 

 

What the bloody hell is this?”, the sour voice of the little, pale gnome grudged as she lay flat on her back. “No one said anything about this much hazard! Hells bells, has the term ‘precaution’ or even ‘risk assessment’ ever occur to those stupid old farts? No wonder people seldom return from the past!”

“Old farts?”, snorted a boxy, feminine voice in the dark, from somewhere behind her, also lying on her back.

“Yea, picked it up at the academy. Some of the ghouls used to use that kinda slang. You wouldn’t know..”, she said with a groan.

“I know, what an ‘old fart’ is”, sniffed the voice in the dark, “what surprises me is the fact that you’d be into such vulgar slang. And the proper word is ‘nerd’, not ‘ghoul’..”

“Nerd, ghoul, same difference. Boys who have zero social lives who live underground, play weird games with imaginary characters and cooked up monsters and carry rule books with more reverence than they would carry their holy writs..”, bit back the pale gnome.

“Yea?”

“Yea..”

“Sounds fun. What was your character?”

Arcantonic Palecog scowled.

“If you must know, I had a very tall, very pretty barbarian girl with thick, white braids and jugs, that smashed everything in her path with a mindless rage..”, she said and hastily added, “..no offense intended!”, giving a sidelong gaze at Cora’s direction.

The squeaky snort of a hobbit came from off, the other side.

“Some taken..”, replied the tall barbarian girl with thick, white braids.

There was a bothersome pause.

“Umm.. Which part?”, asked Arcantonic, tentatively.

“Will let you know when I want something —in mindless rage!”

“Well, shit!”, grumbled the gnome.

“You truly surprise me at times, girl..”, snickered Seressa Wraiven as her dark face appeared over the gnome. “Are you hurt? Other than your head, you seem all in one piece.. Could carry you if you like..”

“You wish..”, said Arcantonic sourly.

“Very much.”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Someone’s coming”, Cora Sleet whispered harshly as she sprang up and helped the little hobbit to his feet.

Brom Bumblebrim dusted off his pants and coat and mumbled a silent thanks while the very tall, very dark figure of Seressa pulled up her pair.

Arcantonic did not thank.

She just scowled..

..some more!

 

The slow, irking hiss of a blade was heard as  Cora drew her long, great blade off her back and spread her legs, ready to fight whatever it was that was coming.

Out in the darkness, the marching of many boots in perfect order drew closer and a platoon of tall figures appeared.

Without a pause, the platoon split in two and surrounded the Walkers and than held their ground. They gave no sign of aggression, only that of determination.

They all wore similar, very elaborate and very beautiful plate armors, high winged helmets and carried a quiver of arrows, a short bow, a half size kite shield, and a long, slender, almost fragile-looking sword..

 

High Elves, thought Cora for a moment.

High Elves?, she baffled in the next.

‘Great Heavens, where are we?’

 

“Greetings, Messengers of the Celestials..”, said the leading elf with a curt, formal nod. “If you would be so kind, I pray, follow me and we shall take you to our lord. It is he, with whom you shall speak.”

Cora nodded back, more out of reverence than a formality, for these were High Elves, the highest and noblest of elves.

Without waiting for a reply, the leader of the high elf platoon turned did a quick hand motion, and walked off, back into the darkness..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

The sight was ghastly. That was the only word Cora could think of.

Ghastly!

They had traveled with the high elf platoon for the better part of sixteen hours, trooping, running, hiding, sneaking and.. fighting..

..and there was less than half of the platoon left.

Cora thought she knew how to fight. But what she knew was nothing like what she saw with these elves in their shiny, beautiful armor. One particular young elf had caught her eyes. He had had an angular face, a straight, noble sort of nose, a dedicated, rich mouth, prominent high brows, and long, braided, pale gold hair.

Cora was never the type of girl to lust over boys, even before the destruction of her village. But the look he had given her with his beautiful, soft, pale green eyes had been solemn, honest and.. flattering.

 

The young man had died in the next encounter with what she thought were mountain trolls. The brutish monsters had rushed right into the platoon and one of them had crushed the elf with his eight-foot club that had been thicker than Cora’s waist..

Cora had never seen a mountain troll before.

Cora would never see the young, beautiful elf again after that..

 

Tired and bloodied, they were met by more elven platoons and soon ushered to the top of a hill where stood a tall, deep maroon colored tent surrounded by more high elf guards in even greater looking armors, carrying long, curved, two-handed elven scimitars in silver embroidered purple mantles. Up at that hill, Cora and her friends saw the extent of their prophecy.. and the extent of the devastation taking place down below..

Row upon row of elven warriors in tens of thousands stood before and around the hill.

There, far across a very bloody field was another army of row upon row of orcs, goblins, ogres, giants, trolls, and what Cora surmised to be shambling ghouls, broken skeletons, moaning zombies, and barking demons and their numbers seemed to stretch as far as she could see.

And between the two armies was a field of death, all burned, scorched, even, and pitch-black smoke rose from broken and mutilated bodies scattered everywhere.

The sight she looked was nothing less than ghastly..

..and the more she looked, the more her face paled;

The hill they were standing on, was very much surrounded!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

On the hilltop, Cora and her companions beheld the bloody battlefield below as thousands of arrows formed an arching bridge over them and fell into the ranks of the enemy horde while elfish wizards and sorcerers launched their deadly spells, raining fire, fist-sized hails, and swirling multi-colored arcane missiles. Batches of temple guardians walked among the wounded, doing their best to keep them alive as groves of druids of many races sent bolts of lightning and hurricanes into the demon ranks.

Something very large groaned and with an earth-shaking thud, a hut sized rock landed in the middle of a platoon and instantly killed and buried the elves caught under it.

More boulders landed haphazardly into the elfish ranks. The crushed didn’t even have the time to scream.

Orders ran up and down the elf ranks and the first half of a dozen line of elves drew their swords, pulled up their shields, and started out as the following ranks crouched close behind them, bearing long halberds and glaives.

The demon horde charged..

“This way, if you would please.”, said the platoon leader and led Cora and her friends into the tent at the top of the hill.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

The tall elf guard in purple mantle opened the tent’s flaps for the company, then, without a word, turned and left for his post.

Although the inside of the tent was dimly lit, it appeared to be surprisingly comfortable and richly decorated. The ground was covered with a thick, red carpet that had elegant designs inlaid in it, barely a shade or two darker, or lighter than the base red. Many embroidered tapestries hung on the inside of the tent. There were two comfortable looking divans, many stools, and a large, portable table placed at the far end, covered with parchments, maps, markers, quills, and writing feathers.

A young, beautiful young elf girl slept peacefully on one of the divans. She had a striking figure, full and healthy. Her face had soft features; smooth skin, rich, vibrant, inviting lips, long eyelashes and brush free, slightly wavy, honey-colored hair and she was sleeping in her tight, elf woven lorica.

Cora heard a stifling sound from the other end of the tent, and for the first time, she saw the elf lord, sitting behind the portable table.

Cora did a double-take and silently ‘woa’ed for this was the most beautiful face in a living being that she had ever seen. She just stared at the elf lord..

 

“So, the Celestials have sent another batch of messengers.”, said the elf lord, in a barely hidden contempt. He had a beckoning voice, rather masculine and resonant but somehow musical in nature. If Cora heard this voice in any other male, she would likely have snorted. With this elf, however, it felt ‘just right’.

“A tundra elf barbarian, a hobbit from Bowling Hills by the looks of it, a half-demon and a deep gnome..”, he said.

“It seems the greats above shall not even bother to hide their pun!”

Cora and Brom bowed before the elf lord.

“We have been sent to right a wrong by the Seers of the Star Watchers, my lord.”, Cora said, in her soft, somewhat throaty voice.

And right then, Seressa and Arcantonic both produced something made from fine leather and folded from their belts, flipped them open, and showed the elf lord, a strange, arrogantly carved badge.

The elf lords eyebrows shot up.

“And what business interests does the Academy of Melshieve have here, in this blasted, forsaken battlefield?”, he said in a voice that sounded more tired than of any particular interest.

“Academy business.”, Seressa replied curtly, which was very much unlike her.

“We two are here to observe and preserve.“, added Arcantonic, in a similar curt tone.

“Of course you are..”, replied the elven lord bitterly. “Couldn’t have sent a few of your airships..”

“We are here only to observe and preserve.”, Seressa repeated her pair, speaking with a kindlier voice this time.

“I see.. You are free to observe. There will be no preserving done here today, or anytime soon, I am afraid. The situation stands thus; we are surrounded and outnumbered at a critical level. We can barely open small gaps in the enemy lines at the cost of too many lives that I’d care to count. A few months ago, we sent word to Koruxan, Vodgar, Palantine, and Durkahan pleading for their support. So far, we only have a quarter half of Arashkan forces here, dwarven armored platoons from Scowling and Elder Hills, wood elf support from Dim Woods, druids from Ritual Forest, and gnome sappers from Tinker Hills and Silent Hills.”, said the elven lord quietly.

He paused for a bit as if to gather his thoughts, took a deep breath, and continued.

“We had a great start. Our.. our own rangers kept on harassing the enemy lines from the sides and managed to get to their rear as well. We held the enemy at bay for three years and made them pay a good price for every step they took in any direction. But that was up until some two months ago. Our gnome sappers discovered something we never expected. Turns out, while we were entertaining ourselves up here, they were diligently digging miles and miles of tunnels right under and around us..

We destroyed all the tunnels we found, but not soon enough. And now, they are all around us and their numbers have been growing steadily every day.

For weeks we send messengers to the other cities and yet, no one has responded. I am afraid, we will not last the month. Enemy warlocks have warded the area, making it impossible for us to open portals for new troops to teleport in or take our wounded out, not to mention near to non of our summoning spells work, hence we can get the support of neither the elementals nor the fey.

I will be honest with you. You are not the first Celestial messengers that have arrived here. There were six other groups, though never this many at once. You are the seventh group and they all said it was their destiny to right a wrong. I hope your prophecy was better than theirs.”, he said in the same tired voice and Cora finally recognized the nuance.

The elven lord wasn’t just tired. His was the voice of a man who had lost all hope. It was a defeated man’s voice.

Cora felt a lump at the pit of her stomach.

And she felt a vast sympathy for this beautiful elf.

“If it is possible to reach these people, we shall..”, she said in fierce determination.

The elf lord looked up at Cora and for the briefest of moments, a smile appeared in his handsome face.

“I had heard our long lost brothers and sisters up in The Great Northern Tundra’s never gave their word for simple tasks. They gave them only for the worthy ones.. and always kept them. Had I, but a thousand like you..”

Cora tried very hard not to, but failed.. and blushed.

 

Just then, the tent flaps opened and an elf runner dashed inside and in a rushed, terror-stricken voice he said, “My Riverin Grandaleren. Themalsar approaches from the south..”

“What?”, said the elf lord in a shocked voice. “How?”

“By ships. He landed troops to the south by ships!..”, said the runner, his face even more drawn now.

“My Lord, they come!”, he whispered.

 

Riverin Grandaleren’s shoulders slumped. He turned to the four standing before him.

Cora’s mind reeled..

‘Riverin?’

That was a very old elven name for ‘prince’. It had never really been used by her people, only ‘Rive’ which meant something along the lines of ‘king’ or, more like, ‘chieftain’..

‘Good Heavens..’, she though. This was no mere elf lord. This was ‘her times’ Ri Grandaleren Feymist of the legendary Bari Na-ammen himself..

..and since he was warring this Themalsar, it had to mean, they had been sent back some 820 years, to the first Battle of Themalsar, as the humans called it..

It was better known among elves as;

“Maeth -o Nev Evan escence”

BATTLE OF NEAR EXTINCTION..

 

Some innate instinct also prompted Cora that they were at the very northeast edge of the Ritual Forest and that meant; just to their north was the Trapped Mountains.

Her mountains..

And just beyond that, her Ironfrost..

It was still there, ‘now’..

Her mother hadn’t been born yet, but her father had. He would be younger than she was now.. but alive..

None of her friends would be around for at least seven hundred years yet, but her home, her Ironfrost would be there.. Now..

For the first time since the death of her beloved father, her beautiful mother, her friends, and her people, the true impact of her loss hit her.

Cora Sleet’s eyes teared and silently, she mourned for Ironfrost and everything that it meant and encompassed for her.

It was so damned close. It was ‘this’ close.. Within her grasp to go, and to see.. And perhaps even to..

..reclaim.

 

If she could just go there, and perhaps warn them of their coming annihilation, even at the cost of being branded as a mad woman..

A hard two weeks trek right now would get her there —much less if she left alone! Yes, these strange ‘soft’ people had fought alongside her, but she owed them nothing..

Certainly not her Ironfrost..

 

And that is when it hit Cora; she was not with them because of some untold, unnamed or unpaid debt. She was with them because this was her future. This was her now and there really was no going back. These strange, soft, very much unbarbaric people were her new friends..

Her new family.

Her new.. Ironfrost!

And as if on cue, a small, warm, delicate hand reached up to her and held hers.

She looked down to see Brom Bumblebrim looking up to her, his eyes also glistening. He smiled at her and kindly patted her hand, squeezed it once, and let it go..

Yep..

This was her new Ironfrost, alright..

 

Brom, her talkative little brother who never shut up. Tonic, her grumpy little baby sister who hadn’t yet gotten passed her ‘NO’ phase, and Seressa, her other sister.. the odd one in the family. Every family had one of those, right? She had been the odd one in her family, hadn’t she? Many people had said so.. Yes, she certainly hadn’t been odd at Seressa’s level, nor had she ever worn laced, pink, almost see-through.. things! But there really was no scale for odity, was there? The moment you stepped out of the boundaries of common, you were odd.

And now she was given the new position as the eldest sister. Seressa had merely swooped down and happily claimed her abandoned seat!

Here, some eight hundred years in the murky mists of a forgotten time, in one of the bloodiest battlefields in known history, up against impossible odds, Cora Sleet had found her new family, and in doing so, she found herself.

 

GO.. NOW.. Our time is up. If Themalsar gets here, we will lose any chance to break any openings for you.”, said the prince harshly. He turned to the runner. “Get Selvius Brightleaf, my general, and Aramlerien, my master wizard here immediately. Then go and ask Master Cathber Gwet’chen Bolgrig, the head of the druid groves and General Drills, the gnome sappers’ general, if they would be so kind as to join us. Send for Decona Dwarwic, the dwarven dreadnaught leader as well. We will need her ‘meatgrinders’ sooner than planned.”

The prince paused for a notable breath.

“Please inform Archangel Priceptine of the situation and ask him if he would grace us with his presence and wisdom..”, he added somewhat grudgingly.

“At once, my Riverin..”, the runner bowed and dashed back out of the tent.

“Well, I suppose this was a short-lived encounter.”, Grandaleren said, with an ironic and bitter voice. “I would know your names if you would honor me.”

“No!”, jumped in Seressa. “No names.. I am sorry Riverin of Bari Na-ammen. But those are the rules; under no circumstance may our names be revealed nor recorded!”

“It appears the academy has an answer for everything. Just no solution. So be it. You will be noted as ‘a tundra elf’, ‘a hobbit’, and ‘an academy pair’ who were here to observe and preserve! Now, go..”

Cora and Brom bowed once more to the Prince of Bari Na-ammen and turned to leave.

 

And that is when Cora realized something else;

The beautiful elf girl sleeping on the divan in her linen-like lorica had not moved, at all..

In fact, she was not breathing.

 

The hoarse voice of the prince of the high elves came from behind them.

“Selendenien Sindarin.. My sister. She.. she was killed late last night by Themalsar himself. Her life ebbed away by Malocchio, an entropy death curse, particular to his master.. She was the heart of High Woods and the jewel of Bari Na-ammen. The Sunlight of Selendenien shall never bless this world again..”

Riverin Grandaleren choked.

“Now please.. Go.. Give this man a few moments of peace to grieve over a beloved one..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

The company moved silently and swiftly, hidden among burly dwarves and nibble gnomes.. That had been the plan; if they were to escape through the encircling army, they would have a better chance with the dwarves and gnomes, in particular, since the enemy was seeking high elves..

..And they had to use the tunnels dug by the gnome sappers.

Seressa had given one look at the small, tight, gnome size tunnels and groaned.

“Ow bugger..”, she’d said, “..not again!”

That had cheered Tonic a bit.

 

For three days, they ran, hid, slid, rolled, and tumbles through dark, musty, stuffy tunnels, and then over and under heavy brush and mud and reached somewhere near a cluster of rolling hills known as Ogre’s Foot, at which point they got ambush by half the ogre population living in the hills.

 

“Here..”, said a young, handsome gnome; the captain, of the gnomic company and the de facto leader of the dwarven contingency, as he handed a sealed, rolled-up parchment to Arcantonic. “..if you ever manage to get the chance, give this to my father please.”

Arcantonic just stared at the gnome boy.

“Who the hell are you and why are you giving this to me? You don’t even know me..”, she inadvertently blurted out.

Seressa smacked her forehead with her hand.

If the handsome gnome was taken aback by Tonic’s language or her brute attitude, he showed it with a dazzling, infectious smile.

“I, the hell, am Prince Gordigon Tinkerdome. Son of King Drine Tinkerdome and the apparent heir to the throne of Silent Hills.”, he said.

 

Arcantonic ogled at the gnome.

All things considered, he was a rather handsome devil. Pretty, even.

If the gnomes smile was dazzling, however, it certainly flew right past the gnomic girl standing before him.. and the infection failed all efforts on her as well.

 

“It is likely this is where you and your friends will depart, as we are surrounded, outnumbered and outsized, but not quite bested. We need to make enough of a ruckus here, so they won’t go looking for your, there!“, he said pointing at the general direction of Dim Woods.

“Hence, it is unlikely any of us shall survive. You, on the other hand, must, my lady!”

Arcantonic ogled at the gnome..

..some more!

Somewhere deep inside her mind, a squeaky, irritated voice said, “Did you.. Did he just ‘lady’ us?”

“Thought I’d give you this letter to be handed to my father, in case of an unexpected demise on my part, and if you would, I would also like to have your name, my lady, and your hand, of which, I promise, I shall keep only one, though I would very much like to keep both..”

“Yep..”, the squeaky voice in her mind confirmed. “..the idiot just ‘lady’ed us —again! And he wants our hand. Why does he want our hand?”

“I.. I can’t give you my name. That.. that is forbidden. And what do you want my hand for? Are they dirty?”, stammered Tonic as she blushed with a tone of pink that would have made her pair proud.

“Oh, for everything that’s good and not..!”, exclaimed Seressa with an exasperated voice, and smacked her forehead with her other hand..

Brom snickered from the side and Cora just stared at Tonic like she was some kind of strange contraption and she just couldn’t figure out what its purpose was.

“I do not know.”, smiled the gnome prince. “Hard to see from here. Must look at it from a closer angle.”

Whatever was going through Tonics mind at that very moment, it was hard to say.

Her face, however, said ‘What the hell kind of an idiot is this?’

Or perhaps, ‘Why is it always the weird ones?’

 

The prince reached out, took the little gnome girl’s hand, gracefully bent over and..

Seressa held her breath.

 

Brom bit his knuckles.

 

Cora cocked an eyebrow and eagled down on them..

 

..And Tonic smacked the prince of the gnomes..

..over the head..

..with her wrench!

 

WHAT THE HELL IS THIS?!“, she blared. “MY HANDS ARE DIRTY AND YOU WANT TO SNIFF THEM? WHAT KIND OF AN IDIOT ARE YOU?

With that, she stomped off..

 

The combined company of gnomes and dwarves burst out in gleeful laughter as the prince picked himself off the ground, very much dazed, obviously in pain and thoroughly embarrassed, he said “I suppose, I had that coming.. But wow, that there is one blazing girl and very hard to get; the best kind there is.. Too bad my times up. I would have loved to have stolen a kiss of ‘farewell to life’ from a girl as beautiful and fiery as her..”

The laughter died and every dwarf and gnome picked up their weapons and shields.

“Dwarves at the center. Sappers cover the flanks.. and careful with the mortars and the gnowitzers.. I want carpet-bombing thirty paces in front of the dwarves at all times. No need to be shy with the ammo.. Artificers, with me.. Boomsticks at the ready..”, he barked his orders.

Prince Gordigon Tinkerdome, son of King Drine and apparent heir to the throne of Silent Hills gave the still scowling Tonic one last, toothy glance than shrieked like a hawk.

“CHARGE!”

 

 



Ri:
elvish for king.

Rise: elvish for queen.

Riverin: elvish for prince (usually used for the likely future Ri).

Riserin: elvish for princess (usually used for the likely future Rise).

Selendenien Sindarin: one of the three children of the current king of the high elves of Bari Na-ammen, Ri Lienierre Moonlight. The eldest of the three is High Lady Angrellen Sunsear, followed by Riverin Grandarelen and the youngest, Ranger Marshal Selendenien Sindarin (Sunlight).

Malocchio: ‘Evil Eye’, in Italian. In-game terminology, an evil, forbidden, very destructive, and an almost always deadly spell. Anyone caught casting or possessing the spell is instantly executed in the Kingdom. Requires a complicated ritual to cast. The end result can vary depending on how it was cast, the intensity of the intent of the caster, and how badly the caster wants the intended to die. The end results can change from something as simple as a heart attack to causing the heart to physically explode, ripping open the rib cage of the person..

 

 

 
 

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” I

Timeline:

Bu hikaye 37 yıl önce başlamış olsa da, biz o kadar geriye gitmeyeceğiz. Bunu ikiye bölüp, sonraki yarısından itibaren anlatmaya başlayacağız çünkü gerçekte hikayenin, tam olarak ağız sulandırıcı olmasa da, ilginç diyebileceğimiz kısmı buradan itibaren başlıyor.

Hikayemizin kahramanı, Brom Bumblebrim adında efendi, saygılı, sevilen, macera gibi saçma sapan işler peşinde koşmayan, aklı başında, ev konforunu sevecek ve bu konforun günlük hayatının kalıcı bir parçası haline gelmiş olacak kadar da tembel bir hobbit.. ya da oldukları gerçek tanımlama ile; bir halfling..

Yanlış anlaşılmasın.

“Ev konforundan hoşlanacak kadar tembel”, saygın tüm halfling’ler için geçerli bir tanım ve olmayı hedefledikleri şey de bu.

Ve genç Brom, daha on sekiz buçuk yaşına rağmen bu saygınlığa ulaşmış biriydi. Ta ki..

Tabii ki işin içinde bir ‘Ta ki’ var. Ne bekliyordunuz, bir halfling’in ev konforlarıyla ilgili bir hikaye mi yazacağımızı düşünmüştünüz? O hikaye çoktan yazıldı. Üç bölümlük filmi bile yapıldı..!

Ama biz kendi hikayemize geri dönersek, ta ki bu saygın, ev konforu tembeli halfling’in başına hiç beklenmedik bir şey gelinceye kadar..

Hikayemiz de işte tam olarak burada başlıyor. Ya da üç aşağı beş yukarı bunun civarında zira halfling’ler, az evvel bahsettiğimiz hikayedeki kadar kestirilebilir değiller gerçek hayatta.

 

 

Yerin altındaki bir delikte, bir hobbit yaşardı. Bu delik ıslak, çamurlu, pis, solucan ve yapışkan kokulu bir delik değildi. Kuru, kumlu, oturacak veya içinde yiyecek bir şeyi olmayan, içi boş bir delikte değildi: bu bir hobbit deliği idi ve bu da konfor demektir..

Mükemmel denebilecek, yeşile boyanmış, tam ortasında pırıl pırıl parıldayan pirinç bir tokmağı olan, yuvarlak bir kapısı vardı. Kapı, tünel şeklindeki bir hole açılıyordu: dumansız, ahşap panelleri, parke ve halıları ve cilalı iskemlesi ve bir sürü şapka ve palto—”

Brom Bumblebrim, okumaya daha yeni başladığı kitaptan başını kaldırır..

Açık penceresinin hemen yanında oturduğu okuma sandalyesinden dışarı bakar. Açık pencereden içeri yaz sıcağını iteleyen, pöfür pöfür bir rüzgar esmektedir ve bu da Brom için, günün en keyifli anıdır.

Gözleri, yarım çitlerle çevrili bahçesindeki rengarenk çiçeklere, palamut ağaçlarına, oradan da yaşadığı tepenin aşağısındaki vadiye, vadinin ortasından süzülerek akan çaya ve çayın kıyısına kurulmuş şirin kasabaya takılır ve gülümser. Yıllar önce kaybettiği anne ve babası, geçen yıl, bu günlerde kaybettiği amcasından sonra Bumblebrim’lerin son üyesi olarak ailesinden ona miras kalan bu evde yaşamaktadır ve amcasını kaybetmesi üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen anca gülümseyebilmektedir.

Onun gülümsemesine sebep olan da bahçesinin ne kadar güzel oluşudur zira rahmetli annesi de, babası da, daha sonra ise amcası da bu bahçeye çok emek vermişlerdir. Amcasından sonra sıra kendisine gelmiş ve o da bu sorumluluğunu göz ardı etmemişti.

Brom, tekrar okuma sandalyesine oturur ama kitabı tekrar açmaz. Kitabı zaten daha önce okumuştur.

On altı defa!

Brom, kitap yerine okuma sandalyesinin hemen yanındaki okuma sehbahasının üstünde duran liri alır ve itina ile mandallarını ayarlar, tellerinden bir kaç deneme tınısı çıkartır sonra sevgili annesi, babası ve amcasından ona kalmış bahçesindeki çiçeklerine, hafif hüzünlü, daha çok melankolik bir şarkı çalmaya başlar.

 

Ozanların canı yanmaz
Hiçbir şey hissetmiyorum, ne zaman öğreneceğim
Acıyı sindirmeyi

Parti olduğunda çağırdıkları benim
Çağırmak için kapıma dayanırlar, tokmağını kırıncaya kadar döverler
Sevgiyi hissediyorum, sevgiyi hissediyorum

Bir, ki, üç, çak
Bir, ki, üç, çak
Bir, ki, üç, çak

Sızıncaya kadar çalalım, oynayalım

Avizeden sallanacağım, avizeden
Sanki yarın yokmuş gibi çalacağım
Sanki hiç yokmuşçasına bir kuş gibi gece boyunca öteceğim, dökülen göz yaşlarım kururken hissedin
Avizeden sallanacağım, avizeden

Canımı dişime taktım, dayanamıyorum 
Gecelerim dolsun sabaha kadar çünkü bu gece zor tutunuyorum
Elimden tutun…

 

Brom çalmayı keser. Kaşlarını çatar ve kendince dramatik, düşünceli bir poz verir ve “Bu son kısmı olmadı sanki.”, der ve okuma masasının üstündeki, üzerinde bu şarkının sözleri yazılı olan parşömeni ve tüylü kalemini alır, onun hemen yanında duran küçük, mürekkep hokkasına, kalemi bandırır ve yazar;

 

Canımı dişime taktım, dayanamıyorum hayata tutunuyorum
Gecelerim dolsun Gecelerimi doldurun sabaha kadar çünkü bu gece zor tutunuyorum
Elimden tutun Yardım edin…

 

..diye düzeltme yapar ve tatmin olmuş bir şekilde gülümser. ‘Bu şarkı, akşamki partide acı kavun gibi patlayacak’, diye düşünür ve iyice öğreninceye kadar tekrarlar..

..ve olanlar da o akşam ki partide olur ama Brom Bumblebrim’in bunu anlaması biraz daha sürecektir.

Brom, akşamki partiye hazırlanmak için okuma sandalyesinden kalkar. Tam gidecekken gözü defalarca okuduğu kitaba takılır. Bu kadar çok defa okuduğuna göre, kitaptan hoşlandığı bellidir, ancak kitap birçok teknik ve kültürel hatalarla doludur. Brom, kitabı yazan adamın hayal gücüne saygı duysa da, hayatında bir halfling görmediğinden emindir. Temiz ya da pis, Brom bugüne kadar hiçbir halfling’in bir delikte yaşadığını duymamıştır..

Genç Brom renkli ve cafcaflı parti kıyafetlerini giyerken bir başka şarkıyı da mırıldanır;

 

Seni bana getirsin diye bir şarkı yazdım ki
Beni sana götürdün diye bir şarkı yazdım ki
Bunu bu akşam saatinde çiçeklerine söyledim ki
Gülümse de yanına geleyim..

Olduğun yerde canın sıkılmasın ki
Diye, söyledim sana bu şarkıyı ki
Ben hala buradayım ve seni düşünüyorum ki
Üzülme de yanına geleyim..

Benim adımı sen koydun ki
Çağrıldığım da gelebileyim ki
Mutlu olasın diye bu şarkıyı sana yazdım ki
Hadi beni çağır da yanına geleyim—

 

Kapı tokmağı büyük bir gümbürtüyle vurulmaya başlar ve Brom’un şarkısı yarıda kesilir.

“Vurmayın şu kapıya kıracakmış gibi her geldiğiniz de, yaa!”, diye söylenir genç halfling.

“Broooom! BROM BUMBLEBRİM!..”, diye bağırır biri dışardan.

“..kaç tane ‘Brom’ var bu kasabada ve kaçı bu evde yaşıyor?! Ve neden benim kapıma bir defa da bir kaç dwarf gelmiyor?”, diye söylenmeye devam eder.

Kapıdakiler Brom’un adını defalarca, kapı tokmağı eşliğinde bağırırlar. Öyle ki, genç halfling hazırlanmış bir şekilde kapıya geldiğinde neredeyse birilerini öldürmeye hazırdır. Ama kapıyı açtığında elinde liri, yüzünde ise muhteşem bir gülümseme vardır.

Brom, dışarda bekleyenlerle beraber Greener Kasabasının hanına doğru yola koyulur.

 

Az ilerideki çalıların altından bir hışırtı duyulur. Küçük, karanlık, şekilsiz bir şey, sinsice kıstığı gözleriyle uzun bir süre kalabalığın içindeki Brom’u takip eder. Neden sonra pis bir sırıtışla..

‘Tamam. Bu..!’,

..diye tıslar ve peyda olduğu çalıların altında kaybolur.

 

✱ ✱ ✱

 

O gece Brom ard arda şarkılarını söyler, çalgısını çalar ve handaki yoğun kalabalığı eğlendirir. Neredeyse sabaha, diğer halfling’lerle ve bir köşede oturan birkaç gnome, dwarf ve elf’i eğlendirir.

Yorgunluktan bir kenara sızmadan önce hatırladığı son şey, avizeden sallandığıdır..

..ve sağ kalçası ile baldırının üst tarafından, tam göremeyeceği yerden, sanki bir şeyin onu soktuğu.. ya da ısırdığıdır.

✱ ✱ ✱

 

Brom, müthiş bir baş ağrısıyla uyanır ve evindedir. Eve nasıl geldiğini hatırlamaz ama bu onun için son bir yıla yakın zamandır alışkın olduğu bir durumdur.

İçler acısı bir inlemeyle doğrulur ve istemsizce sağ kalçasıyla baldırının üst tarafındaki, tam olarak göremediği bir noktayı kaşır.

Zorlukla ayağa kalkar ve elini yüzünü yıkar, ıslak ellerini saçlarının arasından geçirerek onlara taranmış izlenimi verir ve mutfağa yönelir. ‘Ih’laya ‘pof’laya bakır demliğe su doldurur ve ocağın üstüne koyar. Sonra ocağın içine birkaç odun ve çıra atıp, çakmaktaşı ve uzun bir demir yardımıyla çıraları yakar. Demliğin kaynamasını beklerken, başını mutfak masasına dayamak için oturur ama bu sadece birkaç saniye sürer çünkü oturduğu gibi tekrar kalkar ve masanın etrafında turlamaya başlar. Neden sonra demlikten keskin bir ıslık sesi gelir ve Brom demliği ocağın üstünden kaldırır ve fincan rafından indirdiği rahmetli annesinin en sevdiği fincana sıcak suyu doldurur, içine şeker atar, karıştırır ve hızlı bir yudum alır.

Genç halfling, elindeki sıcak fincanla ekmek kutusuna gider, önceki günden kalma ekmeği alır, kilere yönelir, döke çarpa iri bir dilim kaşar, üç yumurta, sucuk, çekirdekli erik reçeli kavanozu ve iri bir kaşık dolusu tereyağı ile geri gelir, tencere ve tavaları koyduğu dolaptan geniş ağızlı, yıkaması kolay tavalardan birini çıkartır ve ocağın üstüne koyar. Tereyağını içine atar, yumurtaları kırıp onları da tavaya döker. Bıçaklarını koyduğu çekmeceden çıkardığı kısa çeliği olan bir tanesini alır ve sucuktan cömert bir kaç dilim doğrayıp olmak üzere olan yumurtaların üstüne, yumurtaların sarısına değmeyecek şekilde dizer, baharat kabinine gider, nane, zencefil, çörek otu ve tatlı kırmızı biber tozu kavanozlarıyla geri gelir, masanın etrafında bir tur daha döner ve sucuklu omletin üstüne getirdiği baharatların hepsinden birer çimçik atar, masanın etrafında üç tur atar, tavayı ateşin üstünden alır, günlük kullanım tabaklarının olduğu dolaptan indirdiği geniş, düz tabaklardan birine aktarır, masanın etrafında bir tur atar ve kahvaltısı olan sucuklu omlet, ekmek, kaşar ve çekirdekli erik reçelini yemek için oturur..

 

Neden sonra Brom, baş ağrısıyla başlayan gününde bir gariplik olduğuna ayılır.

Yudumladığı fincanında çay yoktur!

Sadece şekerli sıcak su..

Hayret ve ‘bir gören oldu mu acaba?’ ifadesiyle sıcak sulu fincanına bakarken, kalkıp masanın etrafında sekiz tur daha atmıştır.

Mahvolmuş bir kahvaltı ile asabı da, morali de bozulmuş olan genç Brom, günün geri kalanını evde bir oraya, bir buraya giderek, ve oturma odası, salon, misafir odası, ikinci misafir odası, yakın arkadaşlar odası, çalışma odası, dinlenme odası, çay odası ve.. mutfaktaki masanın etrafında defalarca tur atmıştır. Dahası, farkında olmadan ikinci kahvaltısını, öğlen yemeğini, ikindi çayını, akşam yemeğini de kaçırmıştır.

“Nooluyo yaa?!”, diye irkilir Brom birden.

Ama kendisine verecek bir cevap bulamaz.

Bu durum ertesi gün de devam eder.

Üçüncü gün uyandığında kendisini, mutfak masasının etrafında turlarken bulur!

Ve tırsar..

Ertesi gün kesin olarak Greener Kasabası revirine gitmeye karar verir ama bu düşüncede bile onu rahatlatan tek şey ‘gitmektir’.

O akşam, farkında olmadan en sevdiği keplerinden biri, kısa pelerinini, topak haline getirdiği bir battaniye, sırt çantası, rahmetli babasından kalma çok eski bir kılıç, amcasından kalma küçük bir gürz ve annesinden kalma liri ile çoktan evinin kapısından çıkmıştır.

Brom, en yakın arkadaşı olan Gamwise Samgee’nin kapısına bir not bırakır ve gecenin karanlığında kaybolur.

Not çok kısadır;

 

Sevgili Gamwise Samgee,

Beklenmedik ve ne idüğü belirsiz bir iş için, kestiremediğim bir süreliğine gitmem gerekiyor. Evim ve annemin çiçekleri sana emanet.

Özellikle güllerini çok severdi. Onlar günde iki defa su ister; sabah ve akşam.

Sevgilerimle,
Brom Bumblebrim.”