Showing: 1 - 6 of 6 RESULTS

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” VIII

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” VIII ‘in
devamıdır..

 

 

03.07.7591 B.Y.S (-16 Yıl)
Mart başı.
Ritual Ormanları & Elder Hills..

 

Yaşlı Cathber’in evinden ayrılmaları üzerine aradan iki gün geçmiş olmasına karşın Brom için zaman sanki daha yavaş —yada hızlı ilerlemektedir.. Genç hobbit hangisi olduğu hususunda pek de emin değildir zira kafası karmakarışık olduğu kadar da bulanık gibidir. Brom bunlardan hangisi olduğu konusunda da muallakta kalmış hisseder kendisini.

“Sessizsin.”, der Efendi Cathber. “Aklına takılan bir şey mi var?”

“Emin değilim.”, diye mırıldanır genç hobbit.

“Bu, aldığın kararla mı ilgili? O günden beri sessizsin..”

“Emin değilim..”, diye tekrarlar kendisini Brom.

“Aldığın karar yüzünden şüphelerin mi oluştu?”, diye sorar yaşlı adam nazikçe.

“Şüphelerim varsa da, sonuçlarına katlanmak zorundayım artık, öyle değil mi?”, diye söylenir genç hobbit.

“Aslına bakılırsa, farklı bir karar almış olsaydın da sonuçlarına katlanmak durumunda kalırdın. Arada sadece iki fark var; birincisi kararı sen vermiş oldun, ikincisi ise sonuçlarına da efendi efendi katlanmayı göze aldığın —ki seni birazcık tanıdıysam, sen ‘efendi’ birisin Efendi Hobbit.”, der Cathber gülümseyerek.

Brom ister istemez ‘fırk’lar buna.

“Beni eğlendirmek için bu kadar çaba sarf etmenize gerek yok, Efendi Cathber.”, der Brom.

“İtiraf etmeliyim ki, sadece seni eğlendirmek için yapmıyordum. Bu noktadan itibaren biraz ‘gürültü’ çıkartarak ilerlememizin daha akıllıca olduğunu düşündüğüm için de yaptım.. Elder Hills dwarf’larının sessizce yaklaşan misafirleri ‘Önce vur, sonra sor!’, gibi oldukça katı, altı yüz yardadan arbaletle vurmak gibi kötü alışkanlıkları var.? Ama düşününce, bu da biraz gerekli, sanırım”, diye cevap verir yaşlı adam.

Brom, yaşlı adamın dwarf’lardan bahsetmesi üzerine kaşları çatılır ve yüzünde kendisinden beklenmeyecek, çirkin bir ifade belirir.

“Neden?”, diye sorar haşin bir sesle.

“Çünkü, Efendi Hobbit, teknik olarak Elder Hills geleneksel anlamda bir yerleşim yeri değil, daha çok bir savaş eğitim kampıdır. Ve burası sadece savaşçı dwarf yetiştirmez, her türlü ortam için taktik geliştiren bir ‘General Okuludur’, aynı zamanda. Elder Hills, dwarf’lar arasında taktik generalleri yetiştirme konusunda krallıkta ki en yetkin okuldur. Buradan mezun olmayı başaran bir dwarf, ordu idare eder. Krallıktaki bütün dwarf ordularını generalleriyle burası besler ve bir dwarf ordusuyla karşılaşırsan, bilesin ki başındaki general buradan çıkmadır.”, diye açıklar Cathber ve yanında yürüyen genç hobbit’i temkinli gözlerle süzer.

“Onlarla ne alıp veremediğini bilemiyorum, delikanlı ama fazla üzerlerine gitmemeni sağlık veririm. Gün gelirde Büyük Kuzey Tundra’larda yaşayan barbarlar ile Elder Hills dwarf’ları arasında hangisinin daha ‘aklı başında’ ve ‘sakin’ oldukları konusunda bir tercih yapmam gerekirse, yanıma bol bol kışlık elbise alacağımı biliyorum.”, der Cathber mutlu bir şekilde.

Efendi Cathber’in bu uyarısı, genç hobbit’in tamamen üstünden geçer ve hedefini ıskalamış bir taş gibi uzaklarda bir yerlere düşer. Brom, bir eli babasının eski kılıcının kabzasında, diğer ise amcasının küçük, antika gürzünün sapında olduğu halde hızlanmaya başlar.

“Benim sana yetişmemi beklemiyorsun umarım, Efendi Hobbit. Bu at arabasın iki tekerleği eksik, üçüncüsü de fırlayıp gitmek üzere..”, diye seslenir Cathber, genç hobbit’in arkasından.

Brom ister istemez biraz yavaşlar —ve bu da kendisi için iyi olur zira tam ayaklarının dibine kendi boyunda, baş parmağı kalınlığında ve daha çok mızrağa benzeyen bir ok saplanır.

Genç Brom olduğu yerde durur ve hayretle oka bakar, sonra bir – iki – üç sıçrayışta en yakın ağacın arkasına saklanır!

Efendi Cathber ise bir ona, bir de yerde saplanmış oka bakar ve kaşlarını çatar.

“Gerçekten mi?”, diye sinirlenmiş bir tonla ‘hıf’lar. “Kim olduğumu görüyorsunuz, buna rağmen beni arbaletle mi karşılıyorsunuz? Görüyorum bir yılda bütün aklınızı kaçırmakla kalmamış, tüm nezaket kurallarınızı da unutmuşsunuz! Hanginiz attıysa bunu, çıksın ortaya ve yüzleşsin hışmımla!”

 

Brom hayretle yaşlı adama bakar.

 

“Evet!”, diye burnundan solur Cathber ve bir ayağını ‘pat pat pat’ diye yerde saydırmaya başlar. “Bekliyorum.”

“Adın!”, diye bir ses gelir oldukça uzaktan. “Adın ne yaşlı adam!”

“Bu.. bu inanılır gibi değil!”, diye fena halde alınmış bir tonla söylenir Cathber. “Hepiniz benim kim olduğumu pek ala biliyorsunuz? Çık ortaya ve yüzleş benimle. Şayet ben oraya gelirsem, birilerini fena üzerim, ona göre!”

 

Bu küçük tehditten sonra ayak seslerinin geldiği duyulur. Brom saklandığı ağacın arkasından başını hafif çıkartır ve üç, cüsseli dişi-dwarf’un kendilerine doğru yaklaştığını görür.

Öndeki dwarf, arkadan kendisini takip eden diğer iki dwarf’tan biraz daha ince yapılıdır. Arkadaki iki dwarf ise.. bir birinin kopyası gibidirler. Öyle ki Brom dwarf’ların ikiz olduğunu anlaması biraz vakit alır. Öndekinin bir elinde enli, iri bir kılıç, diğerinde ise çelik çerçeveli bir kalkan mevcuttur. İkizlerin ellerinde ise Brom’un neredeyse bir buçuk misli boyunda ürkütücü birer adet savaş baltası vardır.

 

Brom yutkunur.

 

“Adın nedir, Efendi Cathber?”, diye sorar öndeki dişi-dwarf.

“Dridges Motherswolfie! Ne demek oluyor bu şimdi?”, diye kızmış bir şekilde sorar yaşlı adam.

“Benim adımı sormadım. Seninkisini sordum..”, der Dridges adındaki kız.

“Benim kim olduğumu pek ala biliyorsun.”, der Cathber.

“Sen, gördüğümü sandığım kişi olmayabilirsin, Efendi Cathber. Lütfen bana adını ver, yada geri dön. Bunlar yeni yürürlüğe koyduğumuz güvenlik protokollerinin birer parçasıdır ve istisna da yoktur!”, der kati bir şekilde dişi dwarf.

Yaşlı adamın iki kaşı da kalkar.

“Benim adım Cathber Gwet’chen Bolgrig.. Senin adın ise Margaret Madish ve Gellator Bluntaxe kızı Dridges Motherswolfie, ve beni sekiz yaşından beri tanıyorsun. Siz ikiniz de Britney ve Dritmey Tosser ikizlerisiniz. Sağdaki Brit, soldaki ise Drit!”, der yaşlı adam burnundan soluyarak.

Arkadaki ikiz kız kardeşler baltalarını indirir gibi olurlar ancak Dridges işaret parmağını gösterecek şekilde bir elini kaldırınca baltalar da tekrar ‘hazır ol’a geçer.

“Bunların hepsi zaten bildiğim şeyler, Efendi Cathber. Bana bilmediğim bir şey söyle!”, der kız.

“Bu saçmalık! Sana, torunlarını göreceğin yaşa kadar bilmediğin şeyler söyleyip sıralayabilirim, Dridges!”, diye tamamen kızmış bir şekilde cevap verir Cathber. “Gökler adına kızım! Nezaketine ne oldu senin? Tekrar hatırlaman için seni annenin yanına mı götürmem gerekiyor?”

“Annem burada, Efendi Cathber. Kendisini gördüğünüzde beni şikayet edebilirsiniz.. Görebilirseniz, tabii..”, der Dridges kaşlarını çatarak.

“Margaret burada mı?”, diye hayretle sorar Cathber.

“Evet..”, der Dridges kısaca.

“Peki baban?”

“O gelmedi.”, diye aynı özlü şekilde cevap verir kız.

“Bu.. hayret verici bir durum. İkisinin birbirinden ayrı takıldıkları duyulmuş değil.”, diye mırıldanır yaşlı adam.

“Atıştılar ve aralarında bazı kızgın sözler geçti. Annem de kızıp buraya geldi.”, der Dridges tek kaşı kalkmış bir şekilde.

“Ahhaa..”, der Cathber sırıtarak. “Buna inanmak isterdim ama yaşlı, inatçı Galletor’un annenle karşılaşmasından sonra ağzından tek bir kelime bile çıkmadığını düşünürsek, ‘aralarında bazı kızgın sözlerin’ geçmiş olabileceğine inanması oldukça güç olurdu gibime geliyor.. Sınavı geçtim mi?”

 

Dridges Motherswolfie’nin ilk defa kaşları gevşer ve yüzünde güzel bir gülümseme belirir.

 

“Üç yıldızla, Efendi Cathber, üç yıldızla.”, der gülerek.

“Sadece üç mü? Ben kendime en az dört tane verirdim..”, diye homurdanır yaşlı adam. “Şimdi. Neler oluyor, Dridges?”

“Burada değil. Kampa döndüğümüzde.. Bir ağacın arkasına saklanıp bütün konuşmayı yaşlı bir adama bırakacak kadar cesur olan küçük dostun güvenir mi peki?”, diye sorar Dridges.

“Efendi Brom..”, diye seslenir paslı sesiyle yaşlı Cathber. “Sana güvenilir olup olmadığını soruyorlar.. Güvenilir misin?”

“Hangi konuda?”, diye cevap gelir ağacın arkasından.

Arkadaki ikizlerden biri kıkırdar, sonra tekrar kaşlarını çatıp kıpırdamadan durur.

“Duruma göre değişiyor mu, küçük adam?”, diye sorar Dridges.

“Hiç kimse her konuda güvenilir olamaz, ‘küçük kız’..”, diye alaylı bir şekilde cevap verir Brom ve arkadaki ikizler hayretle birbirlerine bakarlar. “İş yemek söz konusu olduğunda bana güvenemezsiniz çünkü gördüğüm her şeyi yiyebilirim.. Dwarf’lar yenilebilir düzgün yemek yapmasını biliyorlarsa tabi.. İş onura gelince, evet, güvenilir birisiyimdir.. Dwarf’lar onurdan anlıyorlarsa tabi!”

 

Ortam bir anda sessizleşir.

Efendi Cathber avucunun içine aksırır ve gülümsemesini gizler.

Dridges’in kaşları tekrar çatılır ve kıpkırmızı kesilir.

Arkadaki ikizlerin kaşları zaten çatılı olduğu için baltalarını kaldırıp ileri doğru bir – iki adım atarlar.

Dridges tekrar elini kaldırınca ikizler yine dururlar.

 

“Küstahsın, küçük adam!”, diye burnundan solur Driges.

“Sen de şımarığın tekisin, küçük kız!”, diye seslenir Brom.

“Efendi Cathber?”, diye fırtına gibi bir suratla bakar yaşlı adama Dridges.

Yaşlı adam omuzlarını silker ve kıza sırıtır.

“Bana onun güvenilir olup olmadığını sordun, o da sana tam olarak ne kadar güvenilir olduğunu söyledi işte. Efendi Hobbit sözünün eridir ve her zaman doğruyu söylemeye meyillidir.”, diye sakince cevap verir Cathber.

Dridges’in kaşları biraz daha çatılır.

“Hobbit mi? Ben hobbit’lerin çok daha nazik olduğunu sanırdım..”, der haşin bir sesle.

“Ben de dwarf’ların saygılı olduğunu sanırdım.. Belli ki ikimiz de yanılmışız!”, diye cevap verir Brom sırıtarak.

“Seni şuracıkta ikiye katlayabilirim!”, diye tıslar Dridges.

“Benim bir tanemle başa çıkamıyorsun, kızım. Bir de beni ikiye katladığında başına gelecekleri düşün!”, diye acımasızca güler Brom.

“Sen bittin, bücür!”, diye hırlar Dridges.

“Senden korkmamı bekliyorsan, Efendi Cathber’in az evvel bahsettiği torunlarını görünceye kadar bekleyebilirsin.. Evimden ayrıldığım günden beri gördüğüm şeyleri düşündüğümde, senin ‘Top On’ listeme bile girebileceğini sanmıyorum..”, diye haşin bir kahkaha atar genç hobbit.

“Öhöm..”, diye boğazını temizler Efendi Cathber. “Sanırım bu kadarı yeterli.. Efendi Brom? Sevgili Dridges?”

 

“Neden o ‘Sevgili’ oluyor?”, diye alınmış bir sesle söylenir Brom.

“Neden o ‘Efendi’ oluyor?”, diye harlar Dridges..

“Çünkü sen daha güzelsin, Dridges, ve sen de efendi birisin, Efendi Hobbit.. Yoksa ikiniz konusunda tamamen mi yanılmışım?”, diye sakince sorar Efendi Cathber.

İkiside susar.

 

Dridges fena kızmış bir şekilde burnundan solurken genç hobbit ise ağacın arkasından kıkırdayarak çıkar.

Kızarmış suratıyla, “Beni takip edin!”, diye emreder ve dönüp arkasını gider.

İkizlerse Efendi Cathber ve ‘küçük hobbit’in geçmesini beklerler, sonra da ikisinin arkasından yürümeye başlarlar.

“Efendi Cathber.”, diye seslenir bir tanesi. “Hangimizin, hangimiz olduğunu nasıl çıkarabiliyorsun her defasında? Annemiz bile karıştırıyor çoğu zaman.”

“Bu o kadar da zor değil, sevgili Dritmey.”, diye cevap verir yaşlı Cathber arkasına bile bakmadan. “Senin kaşının altında gözün var. Britney’in ise gözünün üstünde kaşı var!”

 

Brom ‘fırk’lar.

Arkada ise kafaları karışmış bir sessizlik oluşur.

 

Efendi Cathber, yanında yürüyen hobbit’e doğru hafif eğilir ve fısıldar.

“Orada biraz şansını zorladın gibi, Efendi Brom.”

“Aaaa.. Bilakis. Daha yeni başlıyoruz, Efendi Cathber!”, diye şeytani bir şekilde sırıtır Brom..

“Buraya bir savaş başlatmaya gelmedik, delikanlı.”, der Cathber.

“Kime karşı savaşacaklar? Bir savaş kampı dolusu dwarf, tek bir hobbit’e mi saldıracaklar? Bunu yaparlarsa bir daha asla ‘onurlarını’ kazanamazlar..”, diye pis bir şekilde sırıtır Brom.

“Hmmm..”, der yaşlı adam. “Yolculuğuna dair bana anlatmadığın bazı şeyler var gibi.”

“Yolculuğum esnasında yaşadığım birçok şeyi size anlatmadın, Efendi Cathber. Bunu biliyordunuz.”, diye cevap verir genç hobbit.

“Evet. Ve hayır. Bana anlattıklarında dürüst ve samimi olduğunu biliyordum, ama eksiklerin de farkındaydım. Bununla beraber, burası ‘küçüklerin’ oyun sahası değil. Yapmayı düşündüğün şey her ne ise, bunu da hesaba katmanı rica ediyorum.”, der Cathber temkinli bir şekilde.

“Burası ‘büyüklerin’ oyun alanı ise, o zaman doğru yerdeyim, Efendi Cathber.”, diye acımasızca cevap verir Brom.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Genç Brom, Elder Hills’e açılan dar vadiden Efendi Cathber, Dridges ve ikizler eşliğinde geçtiğinde, tam olarak kendilerine yöneltilmemiş olsa da, vadinin duvarlarında ve tepesinde gizlenmemiş onlarca arbaletli dwarf muhafızı fark etmez bile. Ancak iki saatten biraz daha uzun süren ‘dar’ yürüyüşün sonunda açılan tepelere vardıklarında gördüğü manzara, genç hobbit’in ağzı açık bir şekilde etrafına bakınmasına sebep olacak kadar da ürkütücü gelecektir. Uzun yürüyüş boyunca kimse pek konuşmamış, sadece yaşlı Cathber bir sefer Dridges’e, kendisi gibi bir taktik general eğitimi alan birisinin vardiya görevinde ne işi olduğu sorusu olmuştu.

Dridges’in buna verdiği cevap, kızın gerçekte ne kadar kızmış olduğunu gösterecek kadar sert ve özlü olmuştu.

“Lağımcı yada general, herkes vardiya görevinde bulunur ve kimse de bu görevden muaf değildir. Bu, vardiya görevinin ne denli önemli olduğunu herkese hatırlatmasının yanı sıra, bu en düşük gibi görünen işin nüanslarını unutmasını da engellemiş oluyor zira düşman vardiyalarınızı sessizce aşarsa, ne kadar ordunuz olduğunun pek az önemi kalmış olur. Aldığım eğitimin bana verdiği tek ayrıcalık, vardiya komutanı olmam ve karar ve emirleri benim veriyor olmam. Bu şekilde ben ablalarıma emir vermeyi öğrenirken, ablalarım da sorgusuz sualsiz küçük kız kardeşlerinden ve gocunmadan emir almayı öğreniyorlar..”

Genç Brom bu cevap karşısında biraz hayrete düşer ve hafif arkasını dönerek, hangisinin hangisi olduğunu kestiremediği ikizlerden birisine sorar.

“Eee? Küçük kız kardeşinizden gocunmadan emir alabiliyor musunuz peki?”

Onun bu sorusuna ikizlerden bir tanesi haşince ‘fırk’larken diğeri kıkırdayarak cevap verir.

“Ben ve Drit.. ikimiz de Dridges’den çok daha iyi birer savaşçıyız ve bir muharebede birimiz bile onun kesebileceğinin en az üç misli düşman kesebiliriz..”, der.

“Ama..”, diye devam eder diğeri (Dritmey), “..aynı muharebede Dridges bizi yönlendirirse, bu sayı en az üç misline çıkar. Senin rakamlarla aran nasıl bilmiyorum Efendi Hobbit ama bu bana makul bir takas gibi geliyor. Dolayısıyla hiç gocunmadığımız gibi, gerçekte gocunmak için de bir sebebimiz yok..”

“Dahası..”, diye sözü tekrar alır Britney, “Dridges’i herkes sever. Aramızda en akıllı, en merhametli ve sevgi dolu olanımız o dur. Bana öyle bakma, ufaklık. Ona söylediğin şeyler o an itibariyle komikti. Ama tamamen de yersiz ve isabetsiz di ve onu kızdıran, gerçekte söylediklerin değil, bir taktik komutanı olarak ‘sükunetini’ kaybetmiş olmasındandı. Taktik generali eğitimi alanların, duyduklarını kontrol edebilmeleri gerekiyor.”

“Sevgili Dridges..”, der Dritmey ve aralarında paslaşıp durdukları sözü devam ettirir. “..pek sevdiği evinden ve özellikle de büyük ablası Lady’den göreceli bir şekilde yeni ayrılıp buraya geldi ve daha bazı şeylere duygusal olarak alışamadı. Sizden ricam, onun üstüne fazla gitmemenizdir..”

“Neden?”, diye sorar Brom, kaşlarını çatarak. “Bu benim sağlığım için kötü mü olur?”

“Hayır. Dridges iyi bir kızdır ve tam bir hanımefendidir. Öyle adice şeyler yapmaz. Onu ne kadar kızdırırsan kızdır, seni tehdit eder ama tehditleri boştur çünkü gerçekte o can yakmayı sevmez. Kendi halinde bırakılmış olsaydı o kızın burada işi olmazdı çünkü o sanatı çok seviyordu. Ama dedemiz Argail Smitefast onun ne kadar zeki, sakin ve sabırlı olduğunu gördü ve eğitim için benzer özellikler gösteren ablasını Serenity Home’a, bir Tapınak Muhafızı olarak, Dridges’i de buraya, bir Taktik Generali olarak yetiştirilmeye gönderdi.”

“Öyle görünüyor ki dedeniz başkalarının hayatlarıyla biraz fazla ‘demir yumruk’ politikası uygulamasını seven bir şahsiyetmiş.”, der Brom ister istemez.

Britney omuzlarını silker.

Dritmey ise biraz kaşlarını çatar.

“Belki.. Ama toplum bir bütündür, Efendi Hobbit. Her ne kadar bireysel tercih ve keyfiyetlerimiz önemli olsa da, toplum var olduğunu sürece bu tercihlerimizin bir anlamı vardır. Dridges duvarlara resim çizmek istiyordu. Dedem ona savaşın yaklaştığını, başladığında ve ortada bir duvar kalmadığında resimlerini nereye çizeceğini sordu. Dridges günlerce ağladı. Ama daha çok çizilecek bir duvarın kalmayışına.. Sonra da toparlanıp buraya geldi. Şimdi ise keyifle resimlerini çizebiliyor artık. Hayatımda gördüğüm en güzel, en ayrıntılı savaş taktik haritaları onun elinden çıkıyor!”

“Dolayısıyla..”, diye lafı alır Britney. “..size kız kardeşimizin üstüne fazla gitmemenizi rica ederken bütün bunları kastediyorduk..”

“..ve tabii..”, diye sırıtarak devam eder Dritmey. “..Dridges bir hanımefendi olabilir.. Ama biz birer hanımefendi değiliz, öyle değil mi, kız?”

“..Ahahahaaa.. Hayır!”, diye haşince ‘fırk’lar Britney. “Hanımefendilik dağıtılırken biz yemekhanede bi şeyler atıştırmakla meşguldük ve geldiğimizde hepsi çoktan bitmişti! Dahası..”

“..sevgili Dridges adîce şeyler yapmaz..”

“..ama biz bunda hiç bi sakınca görmüyoruz!”..

..diye bitirir ikizler, ikisinin de suratında aynı pis sırıtış belirir.

“Ne yani.. ikiye tek mi bana saldıracaksınız?”, diye biraz tırsmış bir şekilde sorar genç hobbit.

“Saldırmak.. çok ağır bir itham, Efendi Hobbit. Biz sadece ve adîce pislik yapmaktan bahsediyoruz…”

“..ve işin en güzel yanı nedir biliyorsun, Efendi Hobbit?”

“Hayır ve içimden bir ses bilmesem de olur, diyor..”, diye tamamen tırsmış bir sesle cevap verir genç hobbit.

“İkiz olmanın en güzel yanı; her zaman seni başka yerlerde görecek şahitlerin olmasıdır!”

 

Efendi Cathber kıkırdar.

Brom yutkunur.

Bu ikisi.. çok adîdir!

 

İkizler arsızca gülerken geçtikleri dar vadi bitmiş ve Brom hayretle vadinin açıldığı tepeleri görmüştü..

Elder Hills, bir çok tepeden oluşan bir yerdir ancak tepelerin arasında geniş arazileri de vardır ve genç hobbit bu arazilerde binlerce dwarf’ın, farklı bölük ve kıtalar halinde, avazları çıkıncaya kadar bağıran eğitim çavuşlarının emirleri doğrultusunda  bir o yana, bir buyana düzenli yada emre göre dağınık gruplar halinde koşuşturmalarına şahit olur!

Gruplardan bazıları ise, kazılmış çukurlarda arbalet atış talimi —ki bir emirle yüzlerce, kısa mızrak boyunda arbalet okunun inleyerek havada uçuşup, toplu bir şekilde ve daha çok gör gürültüsünü andıran bir hışımla da hedeflerini delik deşik etmelerini yada benzer çukurlarda yüzlerce başka dwarf’un birbirlerine dev baltalar, koca kılıçlar yada külçe gürz, çivili topuz ve ağır savaş tokmaklarıyla dalmalarını seyreder..

“Oha..”, diye ünler Brom.

“Sana burasının geleneksel anlamda bir yerleşim yeri olmadığını söylemiştim, Efendi Hobbit.”, diye kıkırdar yaşlı Cathber. “Burası bir savaş eğitim kampı.. Neredeyse bütün Elder Hills böyle.. Burada otuz bine yakın dwarf, sabah akşam, her türlü koşul için eğitim görürler.”

“Peki.. bu kadar dwarf’u kim besliyor?”, diye cılız bir sesle sorar Brom.

“Bir çok yer.. Bazı techizat ve özellikle de arbalet uçlarında kullanılan zırh delici mithral-çeliği ve diğer ucunda değerlendirilen tüyleri Nurturing Heaven elf’lerinden alıyorlar. Ahşap ve kerestelerin neredeyse tamamını Dim Lodge’dan, yiyecek ve lojistiği Serenity Home ve ta Sim Town ve Arashkan’dan, arbalet ve diğer savaş makinelerinin belirgin bir kısmını Tinker Hills gnome’larından, bütün bunları destekleyen ekonomiyi, dwarf gücü ve kılıç, balta, gürz, zırhlar ve kalkanları da Scowling Hills dwarfları imal edip tedarik ediyorlar.”

“Pe.. peki bütün bunların uyum içerisinde gerçekleşmesi nasıl oluyor? Burada bir çok ırk söz konusu, Efendi Cathber.”, diye hayretle sorar Brom.

 

“Zamanında.. Çok eskiden.. Bundan neredeyse beş yüz yıl kadar önce, Serenity Home denen kasabanın kurulduğu yere bazı erdemli adamlar ve bilge kadınlar yerleşmeye karar verdiler. Tek istedikleri huzur içerisinde yaşamaktı ama kısa bir sürede de istedikleri huzurun gerçekleşmesi, daha da önemlisi; devam etmesi için, bölgede yaşayan diğer ırklarla aralarında barışın da olmasın önemini gördüler ve aradan geçen yıllarda onlar ve onların çocukları.. ve torunları.. bu ırklarla bazı anlaşmalar yaptılar. Bu anlaşmalardan bazıları ticari, bazıları da askeri anlaşmalardı. İçeriği her ne olursa olsun, Serenity Home yaptığı anlaşmaların kendi payılarına düşen kısmını imtina ile onurlandırdıkları için, diğer ırklarda bu anlaşmaları bozmadılar. En nihayetinde de bu gördüğün yerde, Elder Hills’de bu ‘savaş okulu’ oluştu ve varlığı geçmişte kendisini defalarca ispatladı; Themlasar Savaşından sonra ortaya çıkan dört ayaklanmada da, burada eğitim alan dwarflar varlıklarını onurlu bir şekilde gösterdiler..”, diye anlatır Efendi Cathber, tatmin olmuş bir sesle.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yaşlı Cathber’in gelişini dwarf’lar temkinli bir mutlulukla karşılarlar. İşin tenminli yanı genele hitap ederken, mutlu yanı ise Dridge’i karşılaşayan, saçlarının bir yanı kazınmış çarpıcı bir dwarf kadın ve beraberindeki diğer dwarf’larca olur. 

“Sevigili Cathber..”, diye muhteşem bir gülümsemeyle yaklaşır dwarf kadın ve hiçbir utanma yada çekingenlik belirtisi göstermeksizin yaşlı adama sarılır ve sesli bir şekilde yanağından öper!

“Sevgili Margaret..”, der yaşlı adam ve gülerek söylenir. “Bluntaxe, genç ve yakışıklı erkeklere sarılıp öptüğünü biliyor mu?”

 

Margaret’in buna gösterdiği tepkisi biraz ürkütücüdür;

Dwarf kadın, genç bir kız gibi ve kıpkırmızı olmuş bir şekilde kıkırdar!

Kadının etrafındaki diğer dwarflar ise birden, hiçbir şey olmamış gibi tamamen alakasız yerlere bakınmaya başlarlar.

 

“Hadi gelin.. Tam yemek vaktini yakaladınız.”, der Margaret ve durup muzipçe yaşlı adama bakar. “Aslına bakılırsa her gelişinizde tam yemek vaktini yakalıyor olmanız dikkatimden kaçmış değil!”

Yaşlı adam biraz utanarak güler.

“Bu sadece bir tesadüf, sevgili Margaret. Ve tamamen asılsıl suçlamalarlardan ibaret.”

Margaret tekrar kıkırdar ve topluca şantiye şeklinde inşa edilmiş, Brom’un görebildiği kadarıyla gerektiğinde seri bir şekilde demonte edilip ihtiyaç duyulduğu bir başka yerde tekrar bir araya getirilebilecek onlarca, en olarak yirmi yarda, boy olarak ise elli yarda uzunluğunda tek katlı binalardan birisine götürür. Giderlerken daha kendisini tanıtmamış olan küçük hobbit’in hayrına, Margaret yanındakileri tanıtır.

Bu gördüklerin benim buradaki kızkardeşlerim;

Marideth Brave,

Yor Whatoo,

Drejeret Quik,

Quin Stabsez..

..ve Yulanda Madsteam. Normalde Yulanda burada bek takılmıyor ama Tinker Hills’den yeni gelen bazı makinaların konfigirasyonları yapılmaları gerektiği için geldi buraya. Gnome’ların icatlardan ve cihazlardan bu kadar anlamalarına rağmen, laftan hiç anlamıyor olmaları ne kadar acıklı değil mi?”, diye açıklar Margaret.

Efendi Cathber buna nazikçe bir şey demez.

“Kaç defa kendilerine, imal ettikleri cihazların bize uyumlu olması için gerekli verileri göndermiş olmamıza rağmen, ısrarla kendi ayarlarının daha ‘geçerli ve optimal’ olduğunu iddia edip o şekilde imal etmeleri içler acısı bir durum..

Bunlar da erkek kardeşlerim;

Bruden Burnthammer..

..ve Goric Boarshoulders. Diğerleri ise kızlarım; Dridges, Britney ve Dritmey ile zaten tanıştınız.

Bu da Nikelix Carver. Lillias Absentwhot ve Jeina Blond’da buralarda bir yerlerdeler. Lillas alacaklılar ve birileriyle anlaşıp ‘el sıkışmakla’ ilgili bir şeyler söyleyip duruyordu günlerdir. Oğlanlar burada değiller.”

“Uhhmm.. Bütün kızları getirmişsin neredeyse Margaret..”, diye, kısık ama imalı bir sesle söylenir yaşlı Cathber.

Margaret’in yüzü hiçbir şekilde kızarmaz. Tam aksine ciddi bir ifadeyle cevap verir buna.

“Akraba evliliklerini hiçbir zaman tasvip etmemişimdir. Doğan çocuklar biraz çatlak oluyorlar. Buradaki ‘stok’ sağlıklı ve güvenilir. Ordu eğitimi de olsa en azından bir eğitimden geçmiş durumdalar. Tamamı okuma yazma biliyor ve neredeyse hepsi en az iki dil, ve bir ana meslek, bir de destek mesleğe sahip.”, diye açıklar. Sonra anlaşmışlar gibi esefle toplu bir şekilde gözlerini yuvarlayan kızlarına bakar ve burnundan soluyarak açıkça bir şekilde onları tehdit eder. “Eğer beni utandırırsanız, eve dönünce hepinizin saçlarını yolarım ona göre. Burada olduğumuz süre boyunca hepinizden birer ‘kız’ gibi davranmanızı istiyorum ve eve döndüğümüzde de en az yarınızın yanında size kene gibi yapışmış bir erkeğin olmasını bekliyorum. Erkek kılığında bir odun olsa da olur. Bana torun verin yeter!”

“Babam da mı sana bir kene gibi yapışmıştı anne?”, diye muzipçe sorar kızlardan biri —Nikelix Carver.

İkizler kıkırdarlar.

Margaret kaşlarını çatar.

“Babanla ben elli iki saat balta ve topuzla birbirimize vurmaya çalıştık. Ben çok uğraştım ama en sonunda onun bana vurmak için değil, sadece topuzumu kendisine isabet ettirmemi engellemek için balta savurduğunu anlayınca kendisiyle evlenmeye karar verdim. Aranızda o kadar taşaklı onanınız varsa, lütfen, size engel olmayayım.. Gidip o erkeği bulun!”, diye hırlar.

“Anne!”, diye hayret ve utançla inler Dridges.

İkizler yine kıkırdarlar.

“Çok ayıp ama anne.. Hele yabancıların yanında öyle konuşulur mu?”

“Söylesene bana, Dridges.. Sen kaç çocuk doğurdun? Dahası, o kavga olurken, Efendi Cathber de yan masada oturmuş bizi seyrediyordu!”

Dridges kıpkırmızı olmuş bir şekilde susar.

“Siz de ne her şeye kıkırdıyorusunuz, pembe elf kızları gibi?!”, diye ikizleri de bir güzel haşlar Margaret.

“Şu babam değil mi?!”, diye ünler Nikelix birden ve aksi istikamete işaret eder.

Margaret, yüzünde hayet ifadesiyle kızın gösterdiği yöne bakar ama orada kimseyi göremez. Kaşları çatılı bir şekilde geri döndüründe Nikelix tüymüştür!

İkizler aynı anda ‘fırk’lar.

Dridges’den garip, ‘hık’ sesleri duyulur.

Brom suratını büzüştürürken Efendi Cathber ise, yüz yılların verdiği engin tecrübelerine sığınır, ve herhangi bir ses çıkarmamayı başarır.

“Nikelix..”, diye burnundan solur Margaret ve ancak bir annenin sahip olabileceği bir sevgi ile karışık hiddetle döner ve yemekhane şantiyesine doğru yürümeye başlar.

 

“Margaret hanım.. Burada sözü geçen biri, sanırım?”, diye fısıldayarak sorar Brom, Efendi Cathber’e.

“Öyle de denebilir. Babasının Argail Smitefast olduğunu, Smitefast’in de Scowling Hills’in defacto lideri olduğu düşünürsek.. Şunu anlamalısın, Efendi Brom; Argail Efendi, Sim Town’dan ta Endless Sea denizine, Ritual Ormanlarının kuzeyindeki Rook dağlarından da ta Tinker Hill’in güneyine kadar ki engin topraklardaki bütün dwarf’lardan sorumludur ve iyi kötü hepsine sözü geçer. Halihazırda kızının gücü o kadar değildir ama kendisi de bütün dwarf’larından sorumludur. Bu, yabana atılabilecek bir güç değildir. Buna rağmen ne sevgili Margaret, ne de babası Argail Smitefast bu gücü kötüye kullanmamışlardır ve komşularıyla her zaman iyi ve adaletli geçinmeyi tercih etmişlerdir.”, diye yüzünde ciddi bir ifadeyle anlatır Cathber.

Bunu duyan genç hobbit, kaşları çatılı ve gözleri de kısılmış bir şekilde Margaret Madish’i takip eder zira aradığı kişiyi bulmuştur.. 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Margaret Madish yemekhane kapısından içeri girince etrafını süzer, sonra da yemek sırasına girer. Kızları, kız kardeşleri ve Efendi Cathber’da peşinden sıraya girince Brom’da hayretle etrafına bakınarak peşlerinden sıraya girer.. Yemek sırası, genç hobbit’in hayatında daha önce hiç görmediği bir mefhumdur ve kocaman kazanların başında durmuş dwarf aşçıların, herkesin tabaklarına tamamen aynı yemekten ve aynı miktarda koyuşunu hayretle izler. Dwarflar da gıklarını çıkarmadan içinde dört çukuru olan, dikdörtgen şeklindeki tabaklarını alırlar, diğer çukurlara da meyve, tatlı ve ekmek doldururlar, birer çatal, birer kaşık ve bir tane de bıçak alarak gidip masalardan birine çömerler. 

Sıra Brom’a geldiğinde iri dwarf aşçı ona iki kaşı da kalmış bir şekilde bakar. Brom’da aşçının kendisine bakmasına bakar ve öylece durur. İkisinin de bir birlerine bakışları sonucundan düzeli bir şekilde hareket eden sıra da bir anda duruverir.

“Evlat. Daha ne kadar orada durup bana bakmaya devam edeceksin?”, diye sorar tozlu bir sesle aşçı.

“Bilmem. Siz bana baktığınız için ben de size baktım.”, der Brom hiçbir şey anlamamış gibi.

“Tabildotun.. Uzatırsan içine yemek koyabilirim!”, der aşçı kaşlarını çatarak.

“Tabildot?”, diye sorar genç hobbit.

Aşçı esefle dolu derin bir soluk verir.

“Çaylak..”, der, bu her şeyi açıklıyormuş gibi.

Aşçının kendisine ‘çaylak’ demesiyle, hemen yanındaki dwarf’da ‘çaylak..’, der, elindeki kendi boş tabildotunu ona uzatır ve bir anda sıra boyunca bütün dwarflar, bir sağındaki dwarf’a ‘çaylak..’, der ve sıra boyunca büyün dwarflar ellerindeki tabildotu bir solundaki dwarf’a uzatır!

“Evet. Artık bir tabildotun var.. Şimdi onu bana uzatırsan, artık bu aç askerleri doyurabilirim..”, der aşçı.

Kıpkırmızı olmuş bir şekilde Brom tabildotunu uzatır, aşçı da tabildottaki en büyük çukura iri kepçesiyle yoğun et ve fasülyeli bir şey boşaltır.

“Ummm.. Tek alternatifim bu mu?”, diye sorar tabildotundaki yemeğe bakarak.

“Yemekten hoşlanmazsan, çıkıştaki ‘şikayet kutusuna’ derdini anlatan bir mektup bırakabilirsin. Ama bunun sana pek de bir faydası olmaz zira şikayetleri okuyacak vaktim yok!”, der aşçı, yüzünde haşin bir sırıtışla!

Brom somurtarak ilerler ve elmalı turtamsı bir şey olması gereken tatlıdan alır, biraz setleşmiş elmalardan ve son kullanma tarihi geçmek üzere olan bir de ayran alır.

Bu sırada yemeklerini almış olan Margaret ve taifesi, neredeyse tamamı çoktan dolmuş yemekhanede boş gördükleri, gerilerdeki masalardan birisine doğru yönlenirler.

Masaların yanından geçerken, ne zaman geri geldiği anlaşılamayan Nikelix, bir anda tabildotuyla yanlarında belirir, Dridges’e göz kırpar, ikizlere sırıtır, sonra döndüğü gibi yan masadaki dwarf’lardan birinin eline çatalını saplar!

Masada oturan dwarf bir anda ‘offf’ diye inler ve çatala uzanır ama Nikelix çatılı olduğu yerde tutmaya devam eder. İkizlere verdiği sırıtışın aynını dwarf’a da verir ve acıdan kıvranan cücenin kulağına eğilir, “Kalçamı istiyorsan, gerisini de alman gerekir. Buna gözün kesmiyorsa ellerine hakim olmayı öğrenmelisin Torkan!”, diye mutlu bir şekilde tıslar..

Masada oturan diğer dwarf’ların hepsi iri kahkahalarla gülmeye başlarlar.

Brom hayretle başını sallar ve kendi ellerinin bu kaçık dwarf kızlardan olabildiğince uzak olduğundan emin olmak istiyormuş gibi sımsıkı tabildotunu kavrar ve küçük bir hamster gibi Efendi Cathber’in peşinden ilgili masaya doğru koşturur.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Doğrusunu söylemek gerelirse Genç Brom, Elder Hills dwarf’larını biraz fazla ‘heyecanlı’ ve hırçın bir ırk olarak bulsa da yine de onların sıcak ve cana yakın halleri, bıyık altı espri anlayışları ve sımsıkı birbirine kenetlenmiş ‘aile yapıları’, istemese de hoşuna gider. Yemekler için aynı şeyleri söyleyemez ama. Fevkalade besleyici olmakla beraber, dwarf yemeklerinin tadı kendi standartlarına göre, aynı fevkaladelikle ‘berbattır’!

Dwarf’lar, olağandışı bir şekilde sessizce ve tam anlamıyla da ‘ortalarında’ oturan hobbit’i umursamazlık etmezler ve nezaket kurallarını ihlal etmeyecek şekilde ona bakışlar atarlar ama ona bulaşmazlar. Bununla beraber, aralarında yaptıkları espriler de bir şekilde onun anlayacağı ve onu da güldürecek şekilde olmasına dikkat ediyor gibidirler.

Dridges arada bir ona sert bakışlar atarken, emredilmişler gibi ikizler ise onu aralarına almış, konuşmalar esnasında geçenlerin ‘açıklamalarını’ ve ‘yorumlarını’ aktarıp dururlar genç hobbit’e.

Uzun, kıvırcık kızıl saçlı Marideth ona gülümseyerek göz kırparken, Quin Stabsez ise ona, sanki biraz fazlalığı varmış da onları nasıl alırım, gözüyle bakar. Masanın en ucunda Yulanda Madsteam, yemek öncesi, yemek esnasında ve yemek sonrası ağzından eksik etmediği pis kokan, tütün sarmasıyla sessizce oturmayı tercih ederken muhabbetin merkezinde Yor Whatoo.. teyze? abla? adam? —Brom bu dwarf’un ne olduğunu tam olarak çıkaramaz ama sormaya da korkar. Oldukça iri cüsseli olan Yor’un yüzündeki tüyleri açıkça bir erkek olduğunu söylerken, davranışları ve herkese ‘Şekerim!’ diye hitap etmesi başka bir şeyler söylemektedir. Yor.. Teyze.. büyük bir iştahla ne kadar dedikodu varsa kendisine has üslubuyla mutlu bir şekilde ortaya saçar ve yan masalardaki dwarf’lar dahil hepsini gülmekten kırıp geçirir. Efendi Cathber bile en sonunda “Yor Teyze, yeter! Bu yaşlı adamı öldürmek mi istiyorsun?”, diye inler. 

“Aaaa.. Hikayenin asıl lezzetli yerine gelmedik daha, şekerim!”, diye söylenir Yor Teyze ve bu da yeni bir kahkaha zincirine sebep olur.

“Evet..”, der Margaret en sonunda. “Sanırım hepimiz yedik, içtik, doyduk, dolduk ve güldük.. Elder Hills’de sizi tekrar görmek çok hoş, Efendi Cathber. Ama sizin iki hafta önce burada olmanızı tercih ederdik. Bize büyük yardımınız dokunmuş olurdu.”

“Neler oluyor, Margaret?”, diye birden ciddileşiverir yaşlı Cathber.

Margaret derin bir nefes alır.

“İki hafta önce birileri gizlice buraya girmeye çalıştılar. Üç farklı noktadan. Ve söz konusu üç noktadaki muhafızları da öldürerek bunu gerçekleştirdiler. Bu şahıslar buraya, Elder Hills ordu karargahına girip gizli bazı bilgilerimizi aşırdılar. Ancak hata yaptılar ve fark edildiler. Bir kısmı kaçmaya çalışırken diğerleri ise geride kalıp, ellerinden geldiği kadar çok gürültü ve hasar vermeye çalıştılar ve bunu da başardılar. Yine de sonunda öldürüldüler.. Ve evet, sen sormadan ben söyleyeyim, canlı yakalamaya çalıştık ama saldırıları bunu imkansız hale getirdi. Kaçanların peşlerine takıldık ve onları da öldürdük. En azından o zaman bu kanaate varmıştık. Nevarki çalınan evraklar imtina ile elden geçirilince, bazılarının eksik olduğunu fark ettik. Bu, ciddi bazı sorunlara sebep oldu. O belgelerde önemi bazı bilgiler vardı. Bizlerde o bilgilerin güvenlik açığı olarak aleyhimize kullanılamaması için, hemen yeni düzenlemeler getirdik. Korkarım yeni protokoller daha oturmadığı gibi, yeni uygulamalar da kendi sorunlarını beraberinde getirdi. Ortada tam anlamıyla bir güvenlik kaosu var, senin anlayacağın.”, diye anlatır haşin bir sesle kadın.

“Bu.. hem hayret verici, hem de fevkalade üzücü bir durum. Ben.. son bir yıldır bazı işlerim dolayısıyla ormanın bir ucundan diğerine koşturmak durumunda kaldım ve işim de daha bitmedi. Dim Lodge oduncuları bana, ‘kereste almak için’ geldiklerini söyleyen yeni bazı şahısların olduğunu, ancak herhangi birisinin daha tek bir dal bile almadıklarını söylediler. Elflerle görüşme fırsatım olmadığı için onların fark ettiği bir şeyler var mı bilemiyorum.”, diye işin kendi tarafını anlatır Cathber.

“Hmmm..”, diye söylenir Margaret düşünceli bir şekilde.

“Size tavsiyem, devriyelerinizin sıklığını ve mesafesini en az ikiye katlayın. Tercihen üç günlük mesafeye..”, diye önerir Efendi Cathber.

“Üç gün.. bu devriyelerin merkezle görüşebileceği yada haber ulaştırabileceği mesafenin üç katı..”, der dwarf kadın.

“Bu benim tavsiyem, Margaret. Ama devriyeleri yeterince sık aralıklarla çıkarırsanız yola, sanıyorum bu iletişim sorunuzu çözecektir.”

“Ve devriye masraflarımızı da en az on iki ile on altı katına çıkaracaktır.”, diye kaynar Margaret.

“Bu konuda Serenity izcileriyle iletişime geçebilirsiniz. Onların Elder Hills’in doğusunu taramalarını isterseniz, en azından bu devriye masraflarını biraz azaltacaktır. O izcileri sessizce geçip size doğudan yaklaşılması oldukça güç.”, der Cathber.

“Adi şerefsiz köpekler!”, diye köpürür Margaret. “Ve hiçbir onurları yok..”

“Onurmuş!”, diye birden bi laf kaçar Brom’un ağzından..

 

..ve bütün yemekhane sessizliğe bürünür.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Margaret Madish’in gözleri bir anda hiddetle parlar ve masanın öbür tarafında ve az ilerisinde oturan küçük hobbit’e bakar. Genç Brom’un sağında ve solunda oturan ikizler ise sanki görünmek istemiyorlarmış gibi kıpırdamadan öylece dururlar oturdukları yerde.

“Bir şey mi dediniz, Efendi Hobbit?”, diye burnundan solur Margaret.

“Evet, dedim.”, diye huysuzca cevap verir Brom.

“Yanlış anlamış mıyım, acaba? Buraya geldiniz. Adınızı bile daha vermemiş olmanıza rağmen, sizi soframıza misafir ettik, afiyetle yemeğimizi yediniz, muhabbetimize şahitlik ettiniz ve siz, Efendi Hobbit, bizim onurumuzu mu sorguluyorsunuz?”, diye sessizce sorar dwarf kadın.

“Adımı vermedim, çünkü sormadınız. Sofranıza misafir ettiğiniz için ben de yemekleriniz hakkında yorum bile yapmadan yedim. Ama beni bu iki bayan arasına sıkıştırarak, bana şüpheli muamelesi yaptınız. Siz bana söyleyin, Margaret hanım, doğru anlamış mıyım?”, der Brom haşin bir şekilde.

 

Margaret Madish’in gözleri kısılır.

Efendi Cathber ise sesini çıkarmaz.

 

“Neden onurumuzu sorguladığınızı bize açıklar mısınız? Size ne gibi bir yanlışımız oldu da bizi ve onurumuzu sorguluyorsunuz?”, diye kaynayan bir sesle sorar Madish.

“Siz.. Sim Town’dan Endless Sea denizine, Rook dağlarından da Tinker Hills’in güneyine kadar uzanan topraklardaki bütün dwarf’lardan sorumlu değil misiniz?”, diye sorar aynı haşin sesle genç hobbit.

“Bu biraz fazla muallak bir tanımlama oldu, Efendi Hobbit zira bahsettiğiniz topraklarda birçok dwarf yaşıyor.”, der Margaret.

“Dwarf’larının sorumluluğunu üstlenemeyen sizinle neden konuşuyorum ki o zaman? Bana gerçek sorumluyu gösterin.”, diye kendi gözleri kısılmış bir şekilde cevap verir Brom.

 

Margaret Madish’in yüzü kıpkırmızı kesilir.

 

“Aradığınız kişi, babam Argail Smitefast’dir ama kendisi şu anda burada değiller. Bununla beraber, onun sorumlulukları, benim sorumluluklarımdır. Size tavsiyem kendinizi açıklamanızdır zira bu masadan ya ikimiz de canlı kalkacağız, yada sadece birimiz kalkıp gideceğiz!”, der fırtına gibi bir ifadeyle.

“Siz misafirlerinizi hep böyle tehdit mi edersiniz? Ve bana onurdan bahsediyorsunuz! Öyle olsun bakalım..”, diye sessizce yanmaya başlar Brom.

Sonra, yavaşça ayağa kalkar ve herkesin göreceği şekilde oturduğu bankın üstüne çıkar ve dwarf kadına işaret ederek bağırır;

“Madem dwarf’larınızdan siz sorumlusunuz ve kendileri burada olmadığı için Argail Smitefast adına konuştuğunuzu söylüyorsunuz, o zaman, Margaret Madish, sizi Gulls Perch cinayetlerinden sorumlu ve suçlu buluyorum!”

 

Bütün yemekhane ayağa kalkar.

Ortamda ne kadar dwarf varsa hepsinin ellerinde baltaları, kılıçları, topuzları olduğu halde kapkara olmuş suratlarla hobbit’in olduğu yere yürümeye başlarlar.

 

“Margaret.”, der Efendi Cathber sakince. “Efendi Hobbit benim dostum. Ona burada bir şey olursa, Elder Hills’in kepenklerini indirmek zorunda kalırsınız ve ben bununla da yetinmem.”

Margaret hayretle Brom’a, sonra da yaşlı Cathber’e bakar.

“Sizi dostum sanmıştım Efendi Cathber.”, diye fena halde kırılmış bir şekilde fısıldar Margaret.

“Ve bu konuda da her zaman haklıydın, sevgili Margaret zira ben hala ver her zaman senin dostunum. Ama genç hobbit’in ithamlarını cevapsız bırakamazsın ve susturamazsın.”, diye nazikçe cevap verir yaşlı adam.

 

Margaret kaşlarını çatar, sonra bir elini kaldırır ve bütün dwarf’lar oldukları yerde dururlar.

 

“Bu fevkalade ciddi bir itham, Efendi Hobbit. Bizim Gulls Perch ile herhangi bir ilişkimiz yada alıp veremediğimiz yok. Orası bize ait değil, asla da olmadı. Orada fey’ler yaşar ve bizler de onların yanlız bırakılma isteğine saygı gösterir ve onlara bulaşmayız. Orası bize yasak!”, der Margaret.

“O zaman bana açıklar mısınız? Bundan 1 yıl, 6 ay ve 28 gün önce orada dwarf’larınızın ne işi vardı?”, diye gırtlağını yırtarcasına haykırır genç hobbit. “Makinaları ile maden ve değerli taş çıkarmak için oradaydılar ve zehirli atıklarını vadinin sularına boşaltarak oradaki bir çok fey’in ölmesine sebep oldular.. O dwarf’lar ve beraberlerinde getirdikleri paralı fedaileriyle savaşmak zorunda kaldım ve bu bana çok pahalıya mal oldu!”

Margaret bir anda bir şeye uyanmış gibi gözleri de, omuzları da çöker..

“Bu dwarf’lar.. sorumluluğumuz olan toprakların dışından gelmiş olabilirler, Efendi Hobbit.”, diye konuşur ama sesinde belirgin bir umutsuzluk var gibidir.

“Mad Ussa!”, diye hırlar Brom. “Başlarındaki ve elimden kurtulmayı başaran tek dwarf’un adı buydu! Bu isim size tanıdık geliyorsa ve azıcık onurunuz varsa bunu itiraf edersiniz!”

 

Margaret Madish’in bir anda beti benzi atar ve içi boşalmış su tulumu gibi ezilir.

Dridges’inde..

O masadaki bütün dwarf’lar bir anda çökerler..

 

“Bu ismi biliyoruz, Efendi Hobbit.”, der Margaret sessizce.

“Sizin dwarf’larınızdandı demek!”, diye köpürür Brom.

“Evet. Bir zamanlar bizim dwarf’larımızdandı.. Romilus “Mad” Ussa.. benim oğlumdu..”

“Ve hayvanın da tekiydi..”, der yan taraftan Dridges ağlamaklı bir sesle. “Ablam burada olsaydı kahrolurdu şimdi.”

 

Brom ise çoktan kahrolmuş bir suratla iki dişi dwarf’a da bakar..

..ve kendi omuzları da çöker..

..zira aradığı suçluları bulmuştur, ama istediği adaleti bulamayacaktır.

 

“Bu.. size neye mal oldu, Efendi Hobbit? Mümkünse telafi etmek isteriz.”, der Margaret dolu gözlerler.

 

Genç Brom öylece Margaret Madish’e bakar..

..ve olduğu yerde titreyip hıçkırmaya başlar.

 

“Bana mal olanı ödeyemezsiniz, Margaret hanım. Mad Ussa benden Aremela’mı aldı.. ve o paha biçilmez, tertemiz bir ruhtu..”, der..

..ve bir anda tamamen dağılır.

 

Brom Bumblebrim, son 1 yıl, 6 ay ve 28 gün boyunca içinde sakladığını, bastırıp unuttuğunu, sindirip sildiğini sandığı kaybı, kahrı, utancı ve acısı bir anda ve tamamen kurtulur ondan ve küçük bir çocuk gibi ağlamaya başlar.

 

“Senin Mad Ussa’n onu öldürürken, o katiline değil, benim yüzüme bakmayı seçti. O.. o kadar saf.. ve sevgi dolu bir kızdı ki.. Beni kurtarmak için kendi hayatını feda etti.. Bunun nasıl bir telafisi olabilir ki?”

 

Margaret Madish kırılmış bir anne olarak, olduğu yerden, hıçkırıklarla ağlayan küçük hobbit’e bakar.

Yaşlı Cathber ise, boşlukları en sonunda doldurulmuş hikaye ile ne yapacağını düşünüyor gibidir.

Dridges çöktüğü yerden kalkar, masanın etrafından dolanır ve genç hobbit’in yanına gelir. Yüzleri buruşmuş olan ikizler kenara çekilirler ve kız kardeşleri küçük hobbit’e sarılır.

 

“Ben.. bir zamanlar abim olan Ussa’nın yaptıklarından dolayı ne kadar özür dileyeceğimi bile bilmiyorum. Ussa’nın aramızdan kovulmasının sebebi bendim halbuki. Yıllar önce beni ve Lady ablamı içeren ahmakça bir işe kalkıştı ve bunun sonucunda da topraklarımızdan sürüldü.. Belli ki ona vermemiz gereken ceza bununla kalmamalıydı.”

 

Brom sakince Dridges’in kollarından kurtulur ve kızın annesine, Margaret Madish’e yaklaşır.

 

“Gulls Perch fey’lerinin kaybını telafi edemeyiz. Ama bir şekilde bunun, ödeyebileceğimiz bir karşılığı olmalı, Efendi Hobbit”, diye önünde dikilmiş ve kendisine acımasızca bakan küçük hobbit’e yalvarır Margaret.

“Yapılan cinayetlerin bir karşılığı yok, Argail Smitefast kızı Margaret Madish..”, der Brom gözleri gibi acımasız kelimelerle.

 

Genç hobbit’in sesinde ürkütücü ve hayret uyandıran bir güç vardır sanki ve etrafındaki herkes korkuyla büyülenmiş bir şekilde bakarlar ona.

 

“Ama size ait olana eksik verdiğiniz cezayı telafi edebilirsiniz.”

“Nasıl?”, diye sorar Margaret, kerpiç gibi olmuş bir ifadeyle..

 

“Katilin annesi olarak sen ve onurun.. Gulls Perch’e geleceksiniz ve orada kaderinizle yüzleşeceksiniz. Çocuklarınız da Gulls Perch’e herhangi bir başka ölümlünün bir daha izinsiz girmesini engellemek için vadinin girişine, fey’lerin uygun gördüğü yer ve mesafeye bir karakol kuracaklar ve her yıl, her gün ve her saat orayı koruyacaklar. Bu artık sizin boyun borcunuz ve onurunuz olacak. Sözünüzde durduğunuz sürece kaderiniz devam edecek. Onurunuzdan döndüğünüz günde ise kaderiniz bitecek!”, diye yankılanır Brom’un kati sesi tüm şantiyede.

 

Masadaki herkes ve yemekhanedeki bütün dwarf’lar dehşet ve korkuyla küçük hobbit’e bakarlar zira bunlar, Argail Smitefast kızı Margaret Madish’den istenebilecek ezici taleplerdir ama seslerini çıkaramazlar ve kıpırdayamazlar çünkü sesin kendisinde de ezici bir güçtür vardır..

Efendi Cathber kısılmış gözlerle küçük hobbit’e bakar ve sessizce fısıldar;

“Titania?”

 

Margaret Madish ise sadece başını eğer ve “Kabul.”, der.

 

“Sana sunulan kadere boyun eğip senden talep edilenleri kabul ediyor musun, Margaret Madish?”, diye sorar Brom, haşin bir sesle.

 

“Kabul ediyorum.”, der Margaret.

 

“Oğlunun cürümü karşılığında ödemeyi kabul ettiğin cezayı çekmeyi göze alıyor musun, Margaret Madish?”, diye sorar Brom, acımasızca.

 

“Kabul ediyorum.”, der kadın sessizce.

 

“Oğlun bizden pek sevdiğimiz canları aldı. Onun bizden aldığı sevgililerimiz karşılığında onu ve cezasını bize bırakmayı kabul ediyor musun, Argail Smitefast kızı Margaret Madish?”, diye sorar Brom, zalimce..

 

“K.. Kabul ediyorum..”, der Madish ve kadının hıçkırıkları duyulur.

 

“O zaman seni ve onurunu, bir ay ve bir gün içerisinde, vadimizin girişinde bekliyor olacağız!”, der Brom..

 

..ve dolu gözler, boş bir ruh, yıkık bir dünya ve kırık bir kalple oradan ve Elder Hills’den ayrılır çünkü bir çift lafını söylemiştir.

 

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” IX ile
devam edecek..

 


 

 

 
 

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” VII

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” VI ‘in
devamıdır..

 

 

16.05.7591 B.Y.S (-16 Yıl)
Mayıs ortası.
Ritual Ormanları..

 

Güzel, naif bir aile.. Ve kızları, küçük Morel, pek şeker bi şeydi. Muhteşem bir hayal gücü var. Bana büyüyünce, teyzesini öldüren kurtlara karşı savaşan ateşli bi savaşçı olacağını söyledi. Sonra da beraber oynadığımız teatral hikayede şövalyeyi canlandırdı.”, der Brom sessizce.

Yaşlı Efendi Cathber eşliğinde Brom, ertesi sabah erkenden Dim Lodge’dan ayrılmışlar ve geniş çaprazlar çizerek batıya yönelmişlerdi. Oduncu köyünden ayrılmalarından sonra yaşlı adam sabırlı bir sessizliğe bürünmüş ve inatla ilk konuşanın Brom olmasını beklemişti sanki.. Yaşlı adamla yeterince uzun bir süredir beraber olan genç hobbit, adamın bu hamlesinin farkına varır ve karşıt bir sessizlik içerisine girer ancak yedi yüz küsür yaşındaki ‘hafif deli’ adamın ezici sabrı karşısında yenik düşer.. Yada yenik düşmeyi tercih eder, çünkü nezaket bunu gerektirir!

Yaşlı Cathber ise sessizliği ilk bozan Brom’a bu konuda bir şey söylemez, sadece kendi kendisine gülümsemekle yetinir —çünkü kendisine tekabül eden nezaket de bunu gerektirir..

“Eee..?”, diye sorar yaşlı adam. “Sevgili küçük Morel şövalyeyi oynadıysa, sen kimi canlandırdın?”

 

Brom derin, esef dolu bir nefes verir.

“Hikayenin sonda kurtarılan prensesi!”

Yaşlı adam kıkırdar..

 

“Teyzesi.. Seraphim.. Gerçekten kurtlar mı öldürdü onu?”, diye yine sessizce sorar Brom.

Esefle dolu nefes verme sırası yaşlı adama geçmiş gibidir.

 

“Seraphim Silverdûne.. Tel’Shee dim’Ora’ – Nurturing Heaven, buranın hemen batısındaki orman elf köyünde doğmuş, peri kızı gibi bir elf’di.. Başından kum gibi dökülen altın saçlı, gülümsediğinde güneş gibi açan, ince ruhlu, tertemiz bir kalbi olan, cesur, gördüğüm nadir kızlardan biriydi ve küçük Morel’in annesi, Seleina’nın da pek yakın arkadaşıydı.. Sanırsın ki elf’ler elf’lerle, insanlar da insanlarla birlikte olurlar.

Seraphim mantar, Seleina’da biberiye toplarken ormanda hasbel kader karşılaştılar ve beklenmedik bir şekilde, iki topluluk da komşu olmalarına, ticaret dışında da hiçbir etkileşimleri olmamasına rağmen arkadaş, dost, sırdaş ve ‘kız kardeş’ oldular.

Ormancılar bu durumu pek de umursamadılar. Bu onların çok da tahammülkar olmalarından değil, işleri dışında pek az şeyle ilgilenmelerinden dolayıydı. Elf’ler ise.. Elf’ler, Seraphim’in bir ‘insan’la arkadaşlık etmesini hiç hoş karşılamadılar ve ona yaptırım uygulamaya kalktılar. Ama o bunlara boyun eğmedi ve arkadaşı ve sırdaşı olan Seleina’dan vaz geçmedi ve en nihayetinde de tabusal uzaklaştırmaya mahküm edildi..

Ahmaklık..

Zavallı Seraphim buruk bir şekilde evinden ve elf’lerden ayrıldı ve Dim Lodge’a ve Seleina’nın ailesiyle beraber yaşamaya başladı.. ve Aramsis’in ağabeyi olan Darien’e vuruldu.. Darien ise Seraphim’i ilk gördüğü andan itibaren gözü başka hiçbir şey görmez olmuştu zaten. Bir anlamda, bir ailenin iki çocuğu olan iki erkek kardeş, bir başka ailenin iki çocuğu olan iki ‘kız kardeş’le evlenmiş oldular..”

 

Efendi Cathber uzun bir süre sessizliğe bürünür.

“Sonra ne oldu?”, diye merakla sorar Brom.

 

“Sonra.. Seraphim ve Darien’in, Laila adında fevkalade güzel bir kızları oldu ve Seraphim kendi köyünden uzaklaştırılmasından beri ilk defa, ve bir anne olarak tekrar bir güneş gibi parlamaya başladı.. Genç Darien’i görmeliydin. Sanıyorum gururdan biraz daha kasılmış olsaydı, kırılıp ortadan ikiye bölünecekti.. Eşi ve kızını o kadar seven gördüğüm nadir erkeklerden biriydi ve bence gurulanmakta da haklıydı.. Kardeşi Aramsis ve Seleina ise o kadar şanslı olmadılar zira zavallı Seliena iki defa düşük yaptı. Sevgili, küçük Morel’e ebelik yapmamın da sebebi biraz bundan kaynaklanıyordu. Sevgili Seliana’yı pek seviyordum ve kendi elde edemediğimi onun sahip olmasını çok istiyordum..”

 

“Darein ve Seraphim’in kızı, Laila.. ona da mı sen ebelik yaptın?”, diye sorar Brom.

Cathber’den buna uzun bir süre cevap gelmeyince Brom kahkayı basar.

“Muhteşem Gökler adına, Dim Lodge’da ebelik yapmadığın biri var mı, senin?”, diye gülerek sorar genç hobbit.

“Lütfen, Efendi Hobbit.. Öyle deyince kulağa hiç hoş gelmiyor. Dim Lodge oduncuları dünyanın en naif insanları sayılmazlar. Ancak oradalar ve benim açımdan pek önemli olan bir görevi icra ediyorlar..”, diye söylenir yaşlı adam.

“Nedir o görev?”

“Dimwoods elf’lerinin, kendi dünyalarına çekilip çevreleriyle, dolayısıyla da dünyanın geri kalanıyla da olan etkileşimlerinin kesilmesini sırf varlıklarıyla engellemiş oluyorlar.”, diye açıklamaya çalışır Efendi Cathber.

“Dur bir dakika..”, der Brom ve kafasında hızlı bir hesap yapar ama denklemin bir sonuca varması için gerekli bir hanesi eksiktir. “Dim Lodge, ne zamandır orda duruyor?”

“Bayadır.. Neden sordun?”, der Cathber biraz temkinli bir şekilde.

“Ahhaaa! Hiçbir yerin ortasındaki o köy.. Themalsar savaşından sonra kuruldu, öyle değil mi?”, diye sorar Brom.

“Evet.. Ne olmuş ki? Themalsar savaşı oldukça uzun yüz yıllar önce oldu.. Ve o köyün kurulduğu yer de ‘hiç bir yer’ değil.”, diye alınmış sesle cevap verir yaşlı adam.

“O köyün kurulmasını sen sağladın!”, diye ünler Brom birden.

“Ben.. uhhmm.. bu konuda bazı şahsiyetleri.. ikna etmiş olabilirim.. zamanında..”, diye, cılız, utanmış bir ifadeyle söylenir Cathber.

“Muhteşem Gökler adına! Bu ormanda elinin değmediği bir şey var mı?”, diye hayretle sorar genç hobbit.

“Vardır, herhalde.. Orman mütemadiyen nefes alan ve değişken bir bütündür.”, diye geçiştirmeye çalışır yaşlı adam.

“Ama neden?”, diye sorar genç hobbit.

“Uhhmm.. sorduğun soru biraz muallak, Efendi Hobbit. Biraz daha spesifik sorarsan sanki kendimi daha az utandırmış olacağım.”, diye söylenir Cathber.

“Peki o zaman.”, der Brom. “Neden orada, hiçbir yerin kıç kıyısında bir köy kurdurttun ve neden her yerde parmağın var?”

 

“Uhhmm.. Öncelikle, ‘hiçbir yerin kıç kıyısı’ ifadene alındım. O bölge ağaç bakımından fevkalde verimli bir bölge. İşlenen ağaçlardan elde edilen kerestelerden ev, mobilya, at arabası, gemi, silah, mancınık ve daha bir çok şeyde kullanılabilecek üç farklı ağaç türünün uyum içerisinde yetiştiği bir bölge. Diğer sebebini zaten söyledim. Elf’ler biraz fazla kendi içlerine kapanmaya başlamışlardı. Themalsar Savaşında bunun zararlarını çok acı bir şekilde gördük. Kimse kimseyle konuşmuyordu. Kimse kimseye inanmıyordu. Kimse kimsenin sıkıntılarını umursamıyordu.. Ve düşman bu durumu aleyhimize çok iyi bir şekilde kullandı. Savaş bir – iki yılda lehimize bitebilecekken, dört – beş yıl sürde ve neredeyse aleyhimize bitiyordu.. O savaşın bugün bile kaç ‘on bin’ hayata mal olduğu bilinmiyor.. Ben sadece bunun bir daha tekrarlanmasını istemiyordum ve ellerimi havada sallayıp hayıflanmaktansa bu konuda bir şeyler yapmaya karar verdim, ve yaptım da. Neden her şeye burnumu sokmamla alakalı soruna gelirsek, bu.. şimdi cevap verebileceğim bir soru değil, Efendi Hobbit. Belki bir gün. Sadece şimdi değil.”, der Efendi Cathber ve genç Brom bu yaşlı adama, yaptıklarına, uzak görüşlülüğüne ve, bir anlamda, acımasızca alıp uyguladığı kararlara hayret eder.

 

“Hikayenin devamını dinlemek istiyor musun, istemiyor musun?”, diye biraz utanmış, biraz da deşifre olmuş olmanın verdiği rahatsızlıkla söylenir yaşlı adam.

“Tabi ki dinlemek istiyorum.”, der Brom ister istemez.

 

Laila doğduktan sonra Seraphim’in ailesi için işler biraz değişmeye başladı. Çocuklar ve torunlar.. bazen bir topluğun tüm inadını kırabiliyorlar. Ne kadar ilginç, öyle değil mi? Bir bebeğin, dünyadaki en aciz varlığın, böylesi muazzam bir etkisi olabilmesi.. Halbuki, Seraphim’e yapılanlardan dolayı elf’lerle şahsen görüşmeye gitmiştim ve söylediklerim bir kulaklarından girip diğerinden çıkmıştı.. Sevgili Seraphim’in geri dönmesine izin vermediler. Ama o kızcağız da artık dönmek istemiyordu. Dim Lodge’da bir evi, aşık olduğu bir erkeği ve yepyeni bir dünyası olan bebek Laila’sı vardı.. Neden geri dönsün ki? Bebek Laila büyümeye başlayınca elf’ler de ister istemez bazı kıpraşmalar oldu. Kızın kendi öz kültüründen tamamen kopuk, daha da kötüsü, annesine yapılanlardan sonra, elf’lere düşman olarak büyümesini istemiyorlardı ve en sonunda, küçük Laila’yı da getirmesi koşuluyla Seraphim’in ailesini ziyaret etmesine müsaade ettiler..

Dediğim gibi..

Ahmaklık..

O kız yaz demeden, kış demeden dört yıl boyunca neredeyse her ay küçük Laila ile birlikte iki gün süren o yolculuğu yaptı. Nevarki bir seferinde Seraphim’in babası hastalandığı için, elf’lerle ticaret yapan küçük bir grupla çıktı yola. Hava fevkalade soğuk olduğu için de Laila’yı almadı yanına. Ve yolda kurtların saldırısına uğradılar. Gruptan ağır yaralanmış bir şekilde sadece iki kişi kurtulabildi ve ne yazık ki Seraphim kurtulanlar arasında değildi.

Elf’ler cenazenin kendi köylerinde yapılmasını istediler —oldukça da yüzsüzce bir şekilde. Zavallı Darien ormancılarla elf’ler arasında bir sorun çıkmasın diye büyün hiddetini içine attı ve buna sesini çıkarmadı. Laila’yı kardeşi Aramsis ve  teyzesi Seleina’ya bıraktı ve elf’lerin köyüne, cenazeye gitti. Seliena o an hamileydi ve kız kardeşine olanlardan ötürü de tam anlamıyla perişan olmuştu. Cenazede elf’ler Seraphim’e olanlardan dolayı Darien’i suçlamaya kalktılar ve genç Darien’de onlara bir ormancı olmanın ne demek olduğunu harika bir şekilde göstermiş oldu. Tabii bu güzel Seraphim’i geri getirmediği gibi üzüntüden mahvolmuş Seleina’nın da düşük yapmasına sebep oldu. Zavallı kız. Elf’ler, dostu, sırdaşı ve kız kardeşi olan Seraphim’in cenazesine gelmesine izin verilmedikleri gibi, kızcağız bir de bebeğinden oldu.

Darien o kışı Dim Lodge’da kızı, küçük Laila ile geçirdi, ilk bahar geldiğinde de nesi varsa toplayıp Dim Lodge’dan ayrıldı ve kızıyla beraber Serenity Home’a yerleşti..

 

“Bu.. çok acıklı bir hikaye..”, der Brom sessizce ve düşünceli bir şekilde.

“Evet, Efendi Hobbit. Acıklı ve trajik bir hikaye. Aynı zamanda da ahmaklığın nelere mal olduğunu gösteren bir hikaye. İlginçtir, güzel Seraphim’in ölümünden sonra tam dört yıl boyunca neredeyse hiç durmaksızın Nurturing Heaven’a yağmur yağdı..”, der Efendi Cathber kindar bir sesle.

“Bunu senin yaptığını biliyorlarmıydı peki?”, diye sorar Brom ister istemez.

“Tahmin ettiklerinde eminim ama evim onların köyünden sadece bir gün mesafede olmasına rağmen bir kere bile bu konuda gelip benden bir talep yada ricada bulunmadılar. Sanıyorum yapacak başka işlerim olmasaydı, bugün bile o yağmur devam ediyor olurdu.. Elf’ler ‘başlarına geleni’ sabırla çekmeyi tercih ettiler ama dört yılın sonunda tarlaları da, ekinleri de tamamen mahvolmuştu ve ironik bir şekilde de Dim Lodge oduncularına muhtaç kaldılar.”, diye ekler Cathber, yüzünde haşin bir sırıtışla.

 

“Laila!”, diye ünler genç Brom birden. “Darien onu bir izci olarak yetiştirilmek üzere İzci Efendisi Davien’e vermek istiyordu!”

“İlginç..”, der Cathber ve dibinde yürüyen genç hobbit’e tek kaşı kalkmış bir şekilde bakar.

“İlginç olan nedir?”, diye sorar Brom.

“Senin bundan haberdar olman! Özellikle de bunun oldukça.. hatta fevkalade spesifik bir bilgi olduğunu düşünürsek..”, der yaşlı adam..

Brom birden gafına ayılır ve susar.

Efendi Cathber gülümser.

“Sorun değil, sorun değil.. Anlatmak istemiyorsan anlatmazsın, olur biter. Ama yolumuz uzun ve konuşmak daha keyiflidir.

 

Genç hobbit uzun bir süre sessizliğini korumayı tercih eder. Ama en sonunda başından geçenleri bu yaşlı ve ‘hafif kaçık’ adama anlatmaya karar verir. En azından bir kısmını.

Brom ilk ısırılışının ayrıntılarına girmez. Aslına bakılırsa ısırıldığı hiçbir durumdan bahsetmez ve olayı ‘içime doğdu’ yada ‘hobbit’lere özel bir yeti’ olarak geçiştirmeyi tercih eder. Nedenini kendisi de bilemez ama içinden bir ses, sanki bundan kimseye bahsetmemesi gerektiğini söyler ona —en azından şimdilik.

Genç hobbit evinden ayrılmasını, kuzeye, zigzaglar çizerek gidişini, yolda karşılaştıklarını, günlerce takılıp kaldığı haydut kampını ve Şerif Standorin, İzci Efendileri Davien ve Moorat’in o kampı basmalarını, oradan kaçışını, Croaking Mire’da başına gelenleri, pis ve bulanık suyun içine düşmesini, orada karşılaştığı dehşet yaratık ve ‘Muhafız’ kısmını atlayarak anlatır. Benzer bir şekilde Tinker Hills’e ‘uğradığını’, oradan da Miasmire’da yaşadıklarını, ‘merakından’ ve ‘hazır gelmişken’ görmek için Gulls Perch’in kenarından ‘teğet’ geçmesinden bahseder. Son olarak da Arashkan Irmağının kenarında kamp yapmak için durmasını ve yaşlı adamla karşılaşmasını, ‘İşte tam o sırada da siz çıkageldiniz!’, diye anlatır ve hikayesini bitirir.

“Bu.. fevkalade bir hikaye Efendi Hobbit.”, der yaşlı Cathber. “Ve bunu benimle paylaştığın için teşekkür ederim.”

Brom tedirgin bir şekilde omuzlarını silker. Yaşlı adamın, anlatığı hikayeye inandığından emindir. Yaşlı adamın, anlatığı hikayedeki boşlukları fark ettiğinden de emindir. Ama bunları sorgulamamasından dolayı da memnun olur zira hikayesini, böylesi sansürlenmiş olarak anlatmış olması bile kendisi için büyük bir adımdır..

 

Cathber ve Brom, iki gün sonra Tel’Shee dim’Ora’Nurturing Heaven’a varırlar.

Yaşlı adamın kendisine Seraphim Silverdûne’ün trajik hikayesini anlatması sonrasında, elf’leri ve köylerini çok merak ediyor olmasına rağmen genç Brom oraya uğramak noktasında isteksizdir. Cathber ondaki bu isteksizliğini gördüğünde, ilginç bir şekilde onu zorlamaz, benzer bir isteksizlikle kendisi de gitmez. Onun yerine güneye, yaşlı adamın evine doğru yönelirler..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Uhhmm.. Senin evin bu mu?”, diye tek kaşı kalkmış bir şekilde sorar genç hobbit, önünde duran harabeye bakarak. Sonra söylediği şeyin kulağa nasıl gelebileceğine ayılır ve düzeltir..

“Bu mu senin evin?”

..diye!

“İlkini tercih ederdim, Efendi Hobbit..”, der yaşlı Cathber alınmış bir şekilde.

“Ben.. özür dilerim.. Ne dediğimi bilmiyorum.”, der Brom utancından kıpkırmızı olmuş bir suratla.

“Sorun değil, sorun değil. Benim gibi yalnız başına yaşayan deli bir berduşun, herhangi bir hobbit’in eviyle kıyaslanabilecek bir evi olması mümkün değildi zaten.”, der esefli bir sesle.

“Yani..”, deyiverir Brom ve daha da kızarmış yüzünü elleri arasında gizler.

“Bu yaşlı adamı daha fazla yerin dibine geçirme istersen!”, der Cathber biraz kızarak.

“İstemem. Söz.”, diye cılız bir sesle cevap verir genç hobbit.

 

Genç Brom, yaşlı adamın evine bakar ve içi cızlar. Evin kapısı yarı açıktır ve sarkık vaziyettedir. Çatısı çökmüş ve kiremitleri dökülüp her yere saçılmıştır. Duvarlarında bariz delikler vardır ve çöken çatı yüzünden de evin küçük pencereleri de dışa doğru pörtlemiştir..

 

“Uzun zamandır gelmemiştim buraya.”, der yaşlı adam sanki kendi kendisine konuşuyormuş gibi. “Evi dahi olsa, insanın geri dönmek için bir sebebi olmayınca.. eh.. bu hale geliyor işte. Bu da sana bir ders olsun Efendi Hobbit. Bir erkeğin ‘çatısı’ vardır ve sadece o çatının efendisidir. Bir evi ‘ev’ yapansa kadındır. Eminim bu ifademden hoşlanmayacak birileri olacaktır ama önce yedi yüz yıl benim yaşadıklarımı yaşasınlar, benim gördüklerimi görsünler, bende olmayanları da kendi hayatlarından çıkarsınlar, ondan sonra gelip bana vaaz etmeye kalksınlar!”

Yaşlı adam, yan yatmış açık kapısını doğrultur ve yerine oturtmaya çalışır. Çok kısa bir anlığına bunu başarmış gibi görünür ama kapı çatırdar.. ve tamamen çürümüş bir şekilde yere dökülür.

“Hmmm..”, der Efendi Cathber. “Sanırım bu sefer biraz fazla uzak kaldım. Kaç yıl oldu? Dört mü, beş mi? Hayır, sanırım altı yada sekiz yıl ama on iki olma ihtimali daha fazla sanki.. Tamam. Buldum.. On altı sene! Evet. Sanırım biraz fazla uzak kalmışım..”

 

Brom hayretle adama bakar ve kendisinin evinden, bırakın on altı seneyi, altı ay bile uzak kalabileceğini düşüne—

Genç hobbit hayretle olduğu yerde kalakalır zira evinden ayrılalı iki yıl ve dört ay geçmiştir bile!

Brom tam anlamıyla şok olmuş bir şekilde, öylece durur..

İki yıl, dört ay!

Bu.. bir hobbit’in evinden, bahçesinden, çiçeklerinden, annesinin yadigar fincanlarından, şöminesinin sıcaklığından, kitaplarından ve keyifli tembel hayatından uzak kaldığı ve belki de hiç duyulmamış bir süredir..

Bu basit hesap.. ve sonucu, genç hobbit’in bir anda korkmasına sebep olur. Sanki erişilemez, yıkılamaz, içsel ve kendisini bir hobbit yapan en temel tabularının yıkılması anlamına geldiğini hisseder. Ve ısırılmasına da tamamen bir başka açıdan bakmasına sebep olur.

 

“Öylece orada duracak mısın, delikanlı? Yoksa gelip biraz işin ucundan tutacak mısın?”, diye sorar yaşlı adam umutsuzca evine bakarak. Sonra adamın yaşlı omuzları çöker, ve evinin kapısından ayrılır.

“Gel, Efendi Hobbit. Herhangi bir şeye başlamak için biraz geç oldu. Bu gün burada kamp kuralım. Yarın, tazelenmiş bir şekilde kalktığımızda bakarız. Şayet en ufak bir umut ışığı görürsek, işe başlarız. Umut yoksa güneye, yolumuza devam ederiz..”, der yaşlı adam yenilgiyle.

Brom sesini çıkarmadan gider, kuru çalı çırpı ve dal toplar ve ufak bir ateş yakar. Sonra yakınlardaki bir çayırdan su getirir ve yaşlı adamın sepetinden biraz patates, biraz patlıcan, biraz da mantar çıkartır, gözü bir anlığına, aylar —neredeyse bir yıl— önce, ilk bu sepeti açtığında gördüğü ve bir şekilde hala tap taze kalmayı başarmış olan çileklere takılır, daha önce defalarca olduğu gibi yine gözlerini kaçırır, sepetin kapağını kapatır ve tekrar ateşin başına gelir. Sırt çantasından küçük kamp tenceresini çıkartıp içine önce su koyar, sonra da patatesleri, panlıcanları ve mantarları doğrayıp tencerenin içine atar ve kaynamasını beklerken de çadırını çıkartıp kurar.

Bütün bunlar olurken yaşlı Cathber ise devrilmiş bir ağaç kütüğünün üstüne oturmuş, kayıp bir ifadeyle evinden kalan harabeye bakar.

Genç Brom, yemek hazır olunca iki tabağa yemeği boca eder, tabaklardan birini sessizce yaşlı adamın yanına bırakır, diğerini ise kendisi alır, ateşin başına oturur ve yemeye başlar.

Ateş başında geçen her gece, muhabbet gecesi değildir. Bazıları sadece sessizce geçirilen gecelerdendir ve belli ki bu gece, o gecelerden olacaktır..

Brom, bir yandan yemeğini yerken, bir yandan da yaşlı adamı seyreder ve bir anda adamın yüzündeki ‘kayıp’ ifadenin derinliklerine ulaşıverir;

Bu yaşlı, mazbut, hafif deli gibi görünen ve tamamen bir berduş hayatı yaşayıp bu uçsuz bucaksız ormanı, içinde yaşayan ağaçları, bitkileri, hayvanları, insanları, elf’leri, oger’leri, dwarf’ları ve genç hobbit’in daha görmediği ve muhtemelen de hiçbir zaman haberi bile olmayacak varlıkları korurken o kadar çok şeyinden vazgeçmiştir ki..

Adam, hayatında sevdiği tek kadını, beraber katıldıkları büyük bir savaşta gönderildiği afaki bir misyonda kaybetmiş ve bir daha bir başka kadının sıcaklığında huzur aramamış, devamlı görüp gözettiği ormanı dolayısıyla pek az uğradığı evi de artık bir harabeye dönmüştü..

Bu yaşlı ve yalnız adam şu anda bile belki sadece bir şeyi düşünmekteydi;

“Elime ne geçti?”

Yaşadığı 740 küsur yıl sonunda ve bütün yaşadığı ve yaşattıklarına karşın gösterebileceği hiçbir şeyi yoktu. Ne bir hayatı, ne bir sevgilisi, ne bir anıtı, ne de emeklerinin mirasıçısı olabilecek bir çocuğu..

Brom, kendi evinde, keyifli şöminesinin başında, annesinin antika fincanından çayını yudumlarken okuduğu kitaplarıyla yalnızlığın keyfini çıkarmasına karşın, ve çok da aceleye getirmemesi koşuluyla yine de bir gün güzel, mutlu bir kız bulma, ve zamanı gelince de çocukları olacağı umuduyla yaşamıştı. Yaşlı Cathber için ise bu asla olmamış ve belli ki artık olma ihtimali de yoktur..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yaşlı Cathber, çekiç seslerine uyanır. Gece geç saatlere kadar oturmuş, sonra da derin bir hüzünle, öylece ateşin yanına kıvrılıp yatmış, şimdi de şiddetli bir baş ağrısıyla gözlerini açar ve etrafına bakınır. Sabah bitmek üzeredir ve öğlenin gelmesi de an meselesidir. Cathber ıkınarak kalkar ve, “Nedir bu gürültü böyle? Yaşlı bir adama kimsenin saygısı kalmadı mı artık?”, diye kış uykusundan erken uyanmış bir boz ayısı gibi asabice homurdanır.

“Günaydın, Efendi Cathber!”, diye genç hobbit’in aşırı mutlu sesini duyar ve sabahları ‘şirin’ kalkan gençler hakkında tam olarak ne düşündüğünü söylenmeye başlar.

“Kahvaltın, ateşin hemen yanında. Evinin arkasında biraz üzüm buldum. Hala hayatta olduklarını görünce toplayıp onlardan da koydum tabağa!”, der Brom aynı ‘şirin’ sesiyle.

Efendi Cathber yine homurdanır ama adı geçen tabağı görünce ister istemez susar. Tabağın yanında duran bir kova suyla ellerini ve yüzünü yıkar, sonra da oturup genç hobbit’in onun için hazırladığı kahvaltıyı yemeye başlar. Kalan son üzümleri de bitirince biraz kendine gelmiş gibi etrafına bakınır ve..

..öylece kalakalır.

Yaşlı adam hayretle evinin, yerine yeniden monte edilmiş kapısına, sökülüp, tamir edilip, tekrar yerlerine takılmış olan küçük pencerelerine,  kırılıp dökülenlerin yerinde yeni, doldurma tahta ve odunlarla kapatılmış duvarlarına bakar.

Başını kaldırdığında ise genç hobbit’i çatıda, kiremitlerle uğraşır halde bulur.

“Sen.. ne yapıyorsun evime?”, diye sorar hayretle.

“Bir şey mi dediniz, Efendi Cathber? Çok uzaktasınız. Dediğiniz şeyleri duyamıyorum.”, diye abartılı bir şekilde bağırır Brom.

Cathber kaşlarını çatar.

Tekrar ıkınarak ayağa kalkar ve genç hobbit’in üzerinde çalıştığı çatıya yaklaşır.

“Sana, evime ne yaptığını sordum.”, der yaşlı adam biraz asabice.

“Dün akşam siz, sabah olunca ‘en ufak bir umut ışığı varsa..’, demiştiniz..”, der Brom.

“Evet, demiştim.”, der yaşlı Cathber.

“Bende en ufak bir umur ışığı gördüm ve siz biraz yorgundunuz dün akşam, bende sizi uyandırmadan başlamaya karar verdim. Korkarım ben bir marangoz olmadığım için bazı yerleri ahşaptan ‘vitray’ tekniği kullanarak kapattım. Bir ara ormancılardan gelip onları düzgün ve kalıcı bir şekilde tamir etmelerini istemeniz gerekecek. Eminin rica ederseniz, buna gönüllü olacak bir kaç tanesi çıkacaktır. Kiremitlerin bazıları da kullanılamaz halde kırılmışlar. Onların yerine de az ileride ki çayın kenarında bulduğum geniş ve yassı taşları yerleştirdim ve aralarını da içine saman karıştırılmış çamurla kapattım. Gönüllü gelecek ormancılardan onları da tamir etmelerini isteyebilirsiniz.”, diye cevap verir Brom.

Cathber biraz daha kaşlarını çatar ama bir şey demez.

Yaşlı adam sesini çıkarmayınca Brom biraz rahatlamış bir şekilde tekrar kiremitleri çakmaya başlar. İşi bittiğinde kayarak aşağı atlar.

“İçeriyi de biraz süpürüp temizlersek, oturulabilir bir hale getirmiş oluruz. Müsait olduğunuzda ormanın bu tarafında ufak bir yağmur yağdırırsanız, nereler akıtıp sızdırıyor, görmüş oluruz.”, der. “Sonra da bahçeyle uğraşırız. Ben marangoz olmayabilirim ama bahçe olayından çok iyi anlarım.”

“Neden?”, diye sorar Cathber.

“Ne, neden?”, diye anlamamış gibi Brom’da yaşlı adama sorar.

Cathber, genç hobbit’e sessizce bakar.

Brom omuzlarını silker.

“Ben bir hobbit’im, Efendi Cathber. Bu ne demek biliyor musun?”, der ciddi bir sesle.

“Bu oldukça muallak bir soru Efendi Hobbit—”, diye başlar Cathber ama Brom araya girer.

“Bir hobbit, üç temel elementten oluşur, Efendi Cathber.”, der aynı ciddiyetle. “Birincisi; tembelliği, ikincisi; konforu.. üçüncüsü ise; EVİ! Bu üç elementin olduğu her yerde mutlaka bir hobbit vardır!”

“Bunun benim evime yaptıklarınızla alakasını kuramadım, Efendi Hobbit.”, der Cathber tek kaşı kalkmış bir şekilde.

 

“Siz tembellik nedir bilmezsiniz ve tembelin halinden de anlayamazsınız, Efendi Cathber. Bildiğinizi sandığınız şeye de gerçekte tembellik denemez. Konfor ise bugüne kadar sizin yakınınızdan bile geçmemiş belli ki.. Dolayısıyla sizden asla doğru düzgün bir hobbit olmaz! Ama bir ev, Efendi Cathber.. Herkesin ‘evim’ diyebileceği bir yeri olmalı.. Ve sizinki yıkılmış. Bir hobbit olarak, tembel fakiri olmanıza tahammül edebilirim. Konfor yoksulu oluşunuza da müsamaha gösterebilirim. Ama buna—”, der genç hobbit ve evi gösterir. “—sessiz kalmam mümkün değildi!”

 

YaşlıCathber alık alık önünde duran hobbit’e bakar ve söyledikleri şey zavallı adamcağızın zihnini çarpıtır!

Neden sonra mırıldanır.

“Uğraşınız için teşekkür ederim, Efendi Brom. Ama nadiren uğradığım bir yerdi burası..”

“‘Kimin kime faydası dokunur, kimin kime yardımı olur hiç belli olmaz bu dünyada..’ Bunlar sizin sözlerinizdi.. Zamanı gelince hepimiz, istesek de, istemesek de gideceğiz. Ama bir hobbit olarak son dakikama kadar tembel ve konforlu bir şekilde ve şu anda içinde olmasam da yine de bunun eviminde olmasını istiyorum. Gerçekte siz nadiren buraya uğramıyorsunuz, Efendi Cathber. Siz, buraya gelmemek için çaba gösteriyorsunuz..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bunu takip eden iki hafta boyunca genç Brom ve yaşlı Cathber evin tamiri ve bahçe düzenlemesiyle uğraşırlar. Bittiğinde ev hala herhangi bir hobbit’in eviyle kıyaslanacak durumu yoktur, ama üç temel elemente de sahiptir; tembelce ve konforlu bir şekilde oturulabilir ‘ev’..

“Hmmph!”, diye homurdandır yaşlı Cathber, göreceli bir konforla yanan küçük şöminenin önünde çarpık sandalyesinde oturmuş, elinde bir kenarı çatlamış eski fincandan sıcak çayını yudumlarken.

“Ne oldu?”, diye sorar genç hobbit, kendi oturduğu yerden, ayaklarını şömineye doğru uzatmış, bir başka fincandan kendi sıcak çayını hüpletirken. Genç hobbit’in fincanı çatlak değildir ve yaşlı adamın fincanı ile aynı setin parçası da değildir. Bu fincan, ortalama bir alıcının gözünde sadece burun kıvırtacağı kadar yıpranmıştır. Bir antikacı ise, üstünde bir zamanlar incelikle işlenmiş, pembe varak çiçekleri görecek ve fincanın yüzlerce yıllık ve paha biçilmez olduğunu, ağzı sulanarak itiraf edecektir —en azından kendisine!

“İtiraf etmeliyim ki bu yağmur altında ıslanmaktan daha keyifli.”, der adam.

“Di mi ama?”, diye keyifle sırıtır Brom ve çayından bir yudum daha hüpletir.

“Fazla rahat..”, der Cathber ve kendisi de çayını yudumlar.

“Ahhaaa..”, der genç hobbit. “Zamanla alışacağından eminim. Ama her ‘ilaç’ gibi, bunun da işe yaramasına izin vermelisin..”

Yaşlı adam ‘fırk’lar..

..ve aralarında duran küçük, iğreti tehpanın üzerindeki kil tabaktan bir kurabiye daha alır.

“Hamur işinden, bahçeden anladığın kadar anlıyorsun. Bu kurabiyeler harika. Hele onları bir fırında değil de bu acınası şöminede yaptığını düşününce..”

“Tembeller, dünyadaki en kuvvetli hayal gücüne sahip insanlardır..”, diye kendisi de kurabiyelerden bir tanesine uzanır, hafif çayına bandırır, sonra yemeye başlar.

“Eminim bunun için mantıklı bir açıklaman vardır.”, der Cathber.

“Tabii.”, der genç hobbit, tekrar sırıtarak. “Tembel olmaya devam edebilmek için, ‘bunu en çabuk ve en kestirme yoldan nasıl yaparım da tekrar şöminemin önünde mutlu bir şekilde oturabilirim?’ düşüncesinin üstesinden gelemeyeceği bir hayal gücü yoktur bu dünyada..”

Yaşlı adam kıkırdar.

“Teşekkür ederim, Efendi Hobbit.”, der Cathber. “Bunca yıldan sonra ilk defa ‘evim’ oldu.. Evim ve baktığımda rastgele çalı çırpı yerine düzenli bir ‘bahçem’..”

“Ben teşekkür ederim, Efendi Cathber. Sayenizde kendi başıma asla göremeyeceğim şeyleri gösterdiniz bana.”, diye samimi bir şekilde cevap verir Brom.

 

Cathber bunun üzerine sessizleşir.

Şömineden mutlu çatırtılar gelir.

Dışarıda hava kararır.

Uzun bir süre fincan, hüpletme ve kurabiye ‘kıt’latması dışında hiçbir ses duyulmaz.

 

“İstersen..”, der düşünceli bir şekilde yaşlı adam, neden sonra. “Seni evine gönderebilirim..”

“Ne? Nasıl yani?”, diye irkilir genç hobbit birden ve elindeki antika fincanı neredeyse düşürür.

“Benim ne olduğumu sanıyorum ki artık tahmin etmişsindir. Hoş, gizlemek için özel bir çaba da sarf etmemiştim doğrusu.”, der Efendi Cathber.

“İlk karşılaştığımızda, fırtınayı çağırdığınızı söylediğinizde bazı kuşkularım oluşmadı değil. Ayrıca burası için devamlı ‘ormanım’ ifadesini kullanmanız, başlı başına bir ilamdı.. Ama siz mevzu etmediğiniz için ben de nezaketsizlik etmek istemedim.”, diye itiraf eder genç hobbit.

“Bundan dolayı ayrıca teşekkür ederim.”, der yaşlı adam. “İstersen.. kapımın önündeki çınar ağacından, senin evinin bahçesindeki çınara bir kapı açabilirim. Teknik olarak hedef ağaca dokunmuş yada en azından onu görmüş olmalıydım, ama beraber olduğumuz bu son bir yıl boyunca bahçenden ve bahçendeki ağaçlardan, ve özellikle de çınarından o kadar çok bahsettin ki, görmüş gibi ayrıntılarını zihnimde canlandırabiliyorum.”

Brom hayret.. ve özlemle oturduğu yamuk sandalyede kalakalır.. Konuşmak için bir kaç defa ağzını açar ama herhangi bir ses çıkmaz.

Dahası, hemen yanınada peyda olan garip.. ve biraz da ürkütücü bir ‘hissin’ varlığına ayılır ve o his ona bu tercihin tamamen kendisine ait olduğunu ve önündeki ‘dönmek’ ile ‘devam etmek’ arasındaki iki seçenek ona kati bir şeyler söyler.

Geri dönerse evine, sıcak şöminesine, annesinin yadigar fincanlarına, kitaplarına, kıtır kurabiyelerine, ve muhtemelen de tembel, konforlu evinde mutlu bir şekilde yaşayıp gideceğini..

Devam etmesi halinde ise, evinden ayrıldığı geceden beri karşılaştığı bütün şeylerin aynısını ve çok daha fazlasını yaşayacağını, dahası bir gün geri döndüğünde, evine dair adı geçen şeylere kavuşmasına rağmen, muhtemelen bir daha mutlu olmayabileceğini söyler ona..

 

Brom Bumblebrim, kendisini dikkatle izleyen yaşlı Cathber’a bakar.

“Neden ben?”, diye soruverir.

Yaşlı adam, ona sessiz bir dakika boyunca bakar. Sonra gözlerini kısarak cevap verir.

“Sorunu yanlış kişiye soruyorsun, Efendi Hobbit. Ama düşünmen gereken asıl şey, sorduğun soru da değil.”, der ona.

“Nedir peki düşünmem gereken şey?”, diye sorar Brom kayıp bir sesle.

Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig sırıtır.

“ÇÜNKÜ sen..”, der.

Genç hobbit kaşlarını çatar.

“Hiç bi şey anlamadım.”, der hafif gıcık olmuş bir ifadeyle.

Yaşlı adam omuzlarını silker, yanında duran tabaktan bir kurabiye daha alır, kendi çayına bandırır ve ağzına atar.

“Ben de anladığımı söylemedim zaten!”, diye kıkırdar.

“Hiç yardımcı olmuyorsunuz, Efendi Cathber..”, diye homurdanır Brom.

 

“Sana bir seçenek verdim, delikanlı. Sanıyorum, sadece bu seçeneği sana sunmuş olarak bazı şeyleri anlama fırsatı da doğurmuş oldum. Gerisini senin düşünmen lazım.

Ben, bana verilen seçeklerden, bunca yüz yıl sonra ‘Elime ne geçti?’, diye sorulduğunda vereceğim cevap, ‘Hiç bir şey!’ olacak. Ama zaten yaptıklarım da asla benimle ve benim elde edeceğim kazançlarımla ilgili olmadı. Yaptıklarımı, ‘yaşadığımız dünya, ve bu dünyanın geleceği’ için yaptım.

Ben göçüp gittiğimde ve üzerinden yeterince zaman geçtiğinde bu dünyada kimse beni hatırlamayacak. Ama beni hatırlamayacak ‘özgür kimseler’ de olmuş olacak!”

 

Genç hobbit, muallak olduğu kadar da ‘kocaman’ olan bu cevap karşısında tökezler. Brom kendisini hiçbir zaman önemli biri olarak görmemiştir. Ancak evinden ayrıldığı geceden beri karşılaştığı şeyleri düşündüğünde; Croaking Mire’deki dehşet yaratığı, onun bu dünyada serbest kalmasını engellemek için binlerce yıldır başında nöbet tutan ‘Muhafızı’, büyülü korumaları dolayısıyla kimsenin giremediği Sessiz Gnome’ların köyünü ve orada yaşadıklarını, Gulls Perch’e girmesine ‘izin verilmiş’ olmasını, dünyada hayatta olan pek az ölümlünün oturup ‘muhabbet’ ettiği anne Titania’yı, onun vadisini kurtarmak için verdiği mücadeleyi ve bunun için yapmaz zorunda kaldığı şeyleri, güzel, saf ve olağanüstü Aremela’sını, ve garip bir ‘tesadüfle’ bu yaşlı adamla; yedi yüz kırk küsur yıl önce Themalsar’da savaşmış olan Cathber Gwet’chen Bolgrig ile karşılaşmasını düşünür.

 

“Göster bana.”, der sessizce.

Yaşlı adam ‘hımpf’lar ve yavaşça yerinden kalkar. Ağır adımlarla küçük kulübenin kapısını açar ve kararmakta olan akşam ışığında bile güzel görünen bahçesine çıkar.

Genç hobbit ise sessizce onu peşinden takip eder.

Yaşlı adam bahçesinin kenarındaki koca çınarın yanına geldiğinde nazikçe ağaca dokunur.

“Benden daha yaşlı bildiğim tek sen varsın. Tamara ile senin gölgende karşılaşmıştık, hatırlıyor musun?”, der yaşlı adam. Sonra Brom’a döner ve kıkırdar. “..Ve ilk kavgamızı da o zaman yapmıştık! İkimizde bu kıymetli ağacın hediye edeceği bir ‘asa’nın peşindeydik. İkimiz de asayı istiyorduk ve ikimizde hakkımız olduğunu düşündüğümüz o asadan vazgeçmek istemiyorduk. Tamara.. ateşli bir kızdı.. Ateşli ve inatçı.. Ben de inatçıydım ama sanırım onun kadar yakıcı bir güzelliğe sahip değildim!”

Brom, yaşlı Cathber’in eşinden bu kadar ‘mutlu’ bir şekilde bahsettiğine ilk defa müşahade eder.

“En sonunda ona, asayı alabileceğini, benim ise yeni bir asa için iki yüz yıl bekleyebileceğimi ve bunun sorun olmayacağını söyledim.”, der yaşlı adam ve dolu gözlerle gülümser. “Asayı o aldı. Ama ben de onu almış oldum! Hayatımda yaptığım en değerli, ve en güzel takastı bu..”

Brom gülmek ister ama nedense sadece kendi gözlerinin de dolduğunu hisseder.

“Senden küçük bir ricada bulunacağım, Tamara; bu delikanlının evine bir kapı açman. Geçtiğimiz bu bir yılda bana hayata dair unuttuğum o kadar çok şeyi bana farkında olmadan hatırlattı. Ve bükülmüş evimi tekrar ayağa kaldırdı. Bence eve dönmek istiyorsa, bunu hakketti..”

Brom, yaşlı adamın ağaca eşinin adıyla hitap etmesini hayretle karşılar ve bir anda bu dünya hakkında ne kadar az şey bildiğini anlayıverir. Dahası, adamın neden evine dönmek istemediğine de ayılır.

Genç hobbit, Efendi Cathber’in ağaca neden ‘Tamara’ diye hitap ettiğini anlamaz. Ama her eve döndüğünde yada her kapısını açtığında ilk gördüğü şeyin o ağaç olması bu yaşlı adamı ne denli kahredebileceği konusunda bazı tahminleri vardır. Genç hobbit, kendisinin de bir gün bir ağaca ‘Aremela’ diye hitap edip etmeyeceğini düşünür..

Yada..

..yeleğinin pek az kullandığı iç cebinde sakladığı toğumları, hobbit evinin arka bahçesine ektiğinde yetişeceğini umduğu çileklere..

Aremela..

..diye mi hitap edecekti?

 

Yaşlı çınar birden esner gibi gerilir.

Ve gövdesinde, bir insanın eğilerek, bir hobbit’in ise hoplaya zıplaya geçebileceği bir gedik açılır..

Brom hayretle gediğin içinde Bowling Hills’i, sonra Greener Kasabasını, en sonunda da evini ve evinin güzel bahçesini, bahçesindeki ağaçları, çiçekleri ve ailesinin ona bıraktığı gülleri ve.. evini görür..

Genç hobbit göz yaşları içerisinde dizlerinin üzerine çöker..

..zira Brom Bumblebrim kararını çoktan vermiştir.

 

Evet.

Birgün evine, sıcak şöminesine, kitaplarına, annesinin yadigar fincanlarına, mutlu çörek ve kurabiyelerine, bahçesine ve güllerine geri dönecektir. Döndüğünde ise mutlu olup olmayacağı kati değildir. Ama evine tekrar ayak bastığında, iç cebinde sakladığı çilek tohumlarının, o tohumlar için verilen hayatın ve yapılan fedakarlığın hakkını da vermiş olarak dönmüş olacaktır.

 

“Gördüm ve teşekkür ederim, Efendi Cathber.”, der Brom sessizce.

“Gitmeyeceksin.”, der yaşlı adam ve bunu bir soru olarak sormaz.

“Bir gün, evet. Daha değil.. Evim ve tembel konforum hiçbir yere gitmiyorlar. Ama ben şimdi gidersem, elime bir daha geçmeyecek, ve belki de sadece küçük bir hobbit’e ihtiyaç duyulabilecek fırsatları da kaçırmış olacağım.”

 

Efendi Cathber, yüzünde belirmiş bir kahırla yavaşça kapanan gediği seyreden küçük dostuna bakar, ve  gülümser.

Bir elini genç hobbit’in omzuna koyar ve, “Bilgelik sana erken yaşta gelmiş, Efendi Hobbit.”, der nazikçe.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Genç Brom, yaşlı Cathber’le bir kaç gün daha kulubede kalırlar. Sonra da tekrar ‘fırtına avı’ için yola koyulurlar. İş daha bitmemiştir ve bir hobbit, başladığı işi yarıda bırakmaz. 

“Evinize tekrar döneceğinizi umuyorum, Efendi Cathber. Ve bunun için de sizden bir on altı yıl daha beklememenizi rica ediyorum.”, der Brom.

“Bu yolculukta bir şeyler öğrenen tek kişi sen değilsin, delikanlı.”, der Cathber sırıtarak. “Bana tembelliği olmasa da,  evimin kıymetini ve konforunu göstermeyi başardın. Ki bu da beni üçte iki hobbit yapıyor.”

“Bu kabul edilebilir bir oran, efendim.”, diye başıyla onlar genç hobbit.

Cathber kıkırdar.

“Sırada neresi var?”, diye sorar Brom.

“Sırada güneydeki komşularımız var; Elder Hills dwarf’ları..”

“Aaaaa.. Dwarf’lar.. Bu iyi..”, der Brom kaşları çatılı bir şekilde.

Yaşlı Cathber’in tek kaşı kalkar.

“Neden?”

Genç hobbit’in suratında haşin bir ifade belirir.

“Çünkü onlara söyleyecek bir çift lafım var!” 

 

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” VIII ile
devam edecek..

 


Brom Bumblebrim, hiç farkında olmadan bu yaşlı ve yalnız adama, sadece bir kaç ay sonra ve çok uzaklardan bir çocuk gönderecektir..

Bu çocuk boynuzlu doğacak ve bundan dolayı annesi taşlanarak köyünden kovulacak ve saklandığı ormanda da yaralarından dolayı ölecektir. Anneyi ve kasılmış kolları arasında tuttuğu ve hala hayatta olan küçük bebeğini birisi bulacaktır. O kişi de Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig’in kendisi olacaktır.

Yaşlı Cathber hayretle ‘kendisine sunulan’ bu bebeği alacak ve asla sahip olamadığı bir şeyi, kızı ve emeklerinin mirasıçısı olarak yetiştirecektir.

Efendi Cathber bu kıza ‘Tanrı’nın izniyle’, anlamına gelen ‘Inshala’ adını verecek ve bu küçük, sevimli yaratık büyüyecek, hem babası, hem de efendisi olarak gördüğü Cathber’in ölümünden sonra Rituel Ormanını sahiplenecek ve ‘bir sonraki nesil’ olarak onun mirasını devam ettirecektir..

Bu hikaye için bkz. “Inshala; The Daughter of Six” 

 

 

 
 

Evim yok..

Timeline:

Dimwoods’daki wood elf köyü
(Tel’Shee dim’Ora) tekrar inşa edilirken,
Serenity Home’dan öncü destek gönderilir;
Bremorel Songsteel ve Thomas Dimwoods.

Ortak geçmişin doğurduğu bu iki insan, farklı kişilikler olarak kendilerini ortaya koymuşlardır. Kendilerini hedef alan baskınları farkındasız bir şekilde ortadan kaldıran çift, hedeflerine varmışlar ve elflerin köylerini müdafaası için gerekli eğitim ve önlemler konusunda talimatları verirken, iki farklı haberci, iki farklı yere gelir.

Bunlardan biri Bremorel ve Thomas’ın bulundukları wood elf köyüdür. Diğeri ise Serenity Home kasabasında bulunan karakol binasıdır.

Bu hikaye
Düş Kapanı“ından hemen sonra başlar ve
Birthright (18+)“ın ikinci yarısının geçtiği tarihlerde biter..

 

 

Sence tekrar gelecekler mi?”, diye sorar genç adam.

“Sence yarın güneş doğacak mı?”, diye acı bir şekilde cevap verir yanında duran genç kız.

Aradan sessiz ve gergin bir dakika geçer. Kız genç adama bakmaz. Ama anca duyulur bir sesle, “Özür dilerim..”, diye hafif bozulmuş bir ifadeyle ekler.

“Ben özür dilerim..”, der genç adam, temkinli bir şekilde.

 

Ormanda geçirdikleri en son baskının akşamında aralarında geçen konuşmadan sonra, iki gencin iletişimi gitgide kasılmış ve gergin bir şekilde kalmıştı. Thomas Dimwood konuşmasını büyük bir beklentiyle bitirmiş, ancak iş tam olarak da o noktada sona ermişti zira İzci Onbaşı Bremorel, genç adamın niyetini reddetmemiş, ancak herhangi bir şekilde de onaylamamıştı.

İş öylece doruk noktasına varmış ve.. o kadar!

 

Kötü yazılmış bir aşk hikayesi gibiydi..

 

Ondan sonraki iki gün boyunca da izci kız baskınlara karşı ‘önlem’ bahanesiyle devamlı ve Thomas’dan olabildiğince uzakta iz sürmüş, akşam olunca da önden kamp kurmuş, sessizce kuru bir şeyler atıştırmış ve genç tapınak muhafızı kampa geldiğinde kızı çoktan uyumuş olarak bulmuştu.

Thomas, genç yaşından beklenmeyecek, sabırlı bir mizaca sahipti. Sırtındaki yaraya rağmen, bilinçli bir şekilde gün boyunca bir oraya, bir buraya koşup, parmağını kıpırdatamayacak kadar kendisini yorup, sonra da sızıp kalan kıza bakar. Biraz hüzün, biraz umut, biraz da, bastıramadığı, tedirgin bir heyecanla kızın, sarındığı battaniyenin altından kurtulmuş simsiyah saçlarını seyreder.. İçinden ona karşı bir hiddet hissetmek için herhangi bir çaba sarf etmez. En nihayetinde, olduğu ahmak gibi yıllarca, kız her kasabaya döndüğünde onu sessizce, edepli bir mesafeden, ama görünür bir şekilde takip etmemiş miydi? Kendisi kararını on beş yıl önce, daha altı yaşındayken vermişti. Kızın da ‘cevabını’ vermesine müsaade edecekti.

‘Evet..’, diye düşünür Thomas, ‘..cevabını!’

Çünkü Morel kararını çoktan vermiştir. Morel kararını asla geciktiren biri olmamıştır.. Sadece cevabını hemen vermemeyi tercih eden biridir, o kadar.

“Bana ‘hayır’ demek için onun da aynı on beş yılı olmasa da, en az on yılı vardı.. Birkaç gün daha bekleyebilirim.”, diye sesli bir şekilde düşünür genç adam.

 

Ya da bir on beş yıl daha..

 

Kalın, çelik kenarlıklı kalkanını çıkartır, kızın yakınındaki bir ağaca yaslar. Sonra sırt çantasının kayışlarını çözer ve onu da kalkanının yanına bırakır. Ardından hiç vakit kaybetmeksizin boynundaki kutsal simgesini avuçlar, bulundukları soğuk kamp yerinin çevresindeki muhtelif yerleri parmağı ile gösterir ve her işaret ettiği yerlere bir büyü yapar; bu, bir çok yaratığın yaklaşması halinde onu uyaracak bir büyüdür.

Sonra yavaşça eğilir, sırt çantasına topak halinde bağladığı kendi battaniyesini çözer, bundan dolayı yiyeceği potansiyel azarı, omuzlarından birini silkerek bir kenara atar, ve onu da kızın üstüne örter.

Thomas kalın yük kemerinin halkasından, ağır, zincirli gürzünü çıkartır ve olabildiğince sessizce yere oturur, sırtını kalkanına verir, altı yaşından beri her gece yaptığı gibi dua eder.

Ve her gece yaptığı gibi, bu huysuz, inatçı, asabi, belalı, güzel ve kendisinin bile farkında olmadığı kadar içli olan kızı da duasına dahil eder.

 

Ertesi sabah uyandığında kızın çoktan gitmiş olduğunu görecek, kendi battaniyesinin de katlanmış, yuvarlanmış ve sırt çantasına bağlanmış olarak bulacaktır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tel’Shee dim’Ora’ya varmalarından sonra Morel kendisini tamamen işine vererek bir şekilde ulaşılmaz hale getirmiş, gün boyunca, aylar öncesi baskında yok olan köyden geride kalanlara pratik iz sürme, ok atma ve kılıç kullanmanın yanı sıra, köyün etrafında, içi sivri kazıklarla dolu, kalıcı bir hendek, yüksek, kalın odunlardan oluşan rampalı, setli ve katlı duvar yapımı konusunda talimatlar vermişti. Bunun dışında olabilecek her türlü izci tuzakları, kazıklı çukur ve özellikle büyük ‘hayvanlara’ uygun kamufle edilmiş kapan yapımını, uygulamalı bir şekilde göstermişti.

Bu esnada Thomas’da boş durmamış, uygun gördüğü elflere temel büyü tekniklerini göstermiş, onlar çalışırken, Morel’in yaptırdığı yüksek duvarları, büyülerle desteklemekle vaktini geçirmişti.

Her gün, sabahtan akşama kadar köy halkı, durmaksızın çalışmış iki hafta gibi kısa bir sürede ortaya tam anlamıyla etrafı tuzaklarla çevrili, büyülü, dev bir kirpiyi andıran köy ortaya çıkmıştı!

Evet, hiç şüphesiz bu köy, eski elf köyü kadar güzel değildi. Ama Orkenlerin tekrar gelmesi halinde, burayı tekrar savunmasız bulamayacakları da kesindi..

Yapılan tüm hazırlıkların sınanması ise çok sürmemişti.

On altıncı gün, genç bir haberci koşarak gelmiş ve köy alarmı verilmişti.

Orkenler tekrar geliyorlardı.

Ancak bu sefer küçük bir grup değil, sekiz müfreze olarak gelmekteydiler.

Elflerden hiçbiri, neden Orkenlerin hedefi olduklarını sorgulamamış, homurdanmamış, söylenmemiş, hepsi kendilerine tayin edilen noktalara gitmiş ve köylerini korumaya kararlı bir şekilde bekleyişe geçmişlerdi.

Orkenler de onları fazla bekletmemişti. Hiç şüphesiz daha erken ve yine köyü hazırlıksız yakalamayı ummuşlardı, ancak azımsanmayacak kadarı hazırlanan tuzaklarda ya ölmüş, ya da yürüyemeyecek hale gelmişti.. Bunu takip eden günlerde ise ilerlemeleri temkinli bir sürünüşe dönüşmüştü.

Köyden ayrılmasına izin verilen tek kişi ise Morel olmuştu. İzci kız, Orkenler yaklaştıkça, her an bir yerlerden çıkmış, bir tanesini öldürüp ya ormanda kendisini kaybettirmiş, ya da kendisini kovalayanları tuzaklara yakalatmıştı.

Bazen de, ormanın içinden sadece bir ok fırlatmış, bir can almış ve ortadan bir hayalet gibi kaybolmuştu.

Ve o her gittiğinde, bir kişi onun gidişini seyretmiş, aynı kişi onu dönüşünde de sessizce karşılamıştı.

Aradan geçen tek taraflı ve ızdıraplı dört günlük bekleyişten sonra Orkenler köyün etrafında belirmişlerdi.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Sen neden özür diliyorsun ki?”, diye acı ifadesinden ödün vermeksizin sorar Bremorel.

“Özür diledim çünkü seni istemediğin bir duruma soktum ve her sana bir şey sorduğumda, senin asabiyetini tetikliyorum.”, diye sessizce cevap verir Thomas.

İzci kız, elindeki pis paçavrayla her bir yanına sıçramış Orken kanını silerken, “Asabiyetim için sana ihtiyacım yok..”, der, olduğunu sandığı kadar yorgun bir sesle.

Elflerle beraber günlerdir bu duvarları aşmaya çalışan Orkenlere karşı canlarını dişlerine takarak savaşmışlar, Orkenlerden çok can almış olmalarına rağmen, hayvanlar bir türlü geri çekilmemişlerdi. Belli ki son adama kadar saldıracaklardı.

Bu gün ise özellikle yoğun çatışmalar zinciriyle geçmiş, her yer kan ve daha beteriyle kaplıydı ve Orkenler şu an bulundukları nokta hariç, saldırabilecekleri diğer bütün duvarlara tırmanmaya çalışmışlardı. Kayıpları çok olmuştu, ama sebep oldukları kayıplar ise çok daha fazlaydı; elflerin üçte biri şu anda kutlu sahillerine, son yolculuklarına çıkmışlardı..

“Bu doğru..”, diye mutsuz bir şekilde tasdik eder genç tapınak muhafızı. “Öyle görünüyor ki bana hiç ihtiyacın yok.”, diye de daha sessiz bir şekilde ekler.

“Israrlısın..”, der Bremorel, Thomas’la durduğu kalın duvarların arkasındaki rampada.

“..bir o kadar da aptalsın!”, diye bitirir izci kız.

Thomas, Bremorel’e öylece bakar.

“Bu.. bu biraz ağır oldu sanki.”, diye bozulmuş bir sesle mırıldanır.

“Bu, yumuşatılmış hali. Ve benim asgari standartım..”

“Peki.. sanırım bundan dolayı.. sevinmeliyim?”

“Ortada sevinilecek pek bir şey yok, Tapınak Muhafızı. Etrafımız sarılmış durumda ve ne kadarını kesersek keselim, geri çekilmeyecekler. Elfler tahminimden bile daha mukavemetli çıktılar. Burası bir insan köyü olsaydı, birinci gün yenilmiş olurduk.. ve bunların neredeyse hiç birinin en temel silah eğilimleri dışında herhangi özel eğitim görmüşlüğü bile yok çünkü asıl savaşçılarını önceki baskında kaybettiler..”, der Bremorel, duvarın öbür tarafındaki karanlığa bakarak.

“Evet. Yaklaşık üç ay önce. Ama biz bundan bahsetmiyoruz, öyle değil mi?”, der Thomas. “Her nasılsa konu benim aptallığıma geliverdi..”

“Sana herhangi bir konuda ihtiyacım olabileceğimden dolayı mı, duymayı beklediğin cevabı istiyorsun?”

“Sen bir izcisin, Morel.”, der Thomas basitçe. “Teknik olarak hiç kimseye ihtiyacın yok!”

Bremorel kaşlarını çatar. Tapınak muhafızı sadece lafı ağzından almakla kalmamış, onu kendisinin ifade edebileceğinden çok daha isabetli söylemiştir.

Belki de tapınak muha— Thomas!.. Thomas sandığı ya da çocukça bir şekilde olmasını istediği kadar aptal değildir!

“Günlerdir kararımı bekliyorsun.. Halbuki, bir cevabımın olmayışı bile senin için başlı başına bir cevap olmalıydı.”, der Bremorel sıkılmış dişleri arasından. Kız bunu söylerken neden dişlerini sıktığını tam olarak kestiremez. Sadece sıkar.

“Hayır.” der Thomas.

“Hayır?”

“Hayır..”

“Ne demek, hayır?”, diye harlar Bremorel bir anda.

“Bayaa, hayır işte. Sessizliğin kararın değil. Sadece boyun eğmek istemeyişinin inadı. Kararını çok önceden vermiştin zaten. O yüzden yıllardır senin peşinden gelmeme izin verdin. Biliyorum çünkü peşinden gelen tek kişi ben değildim. Sadece ‘kalan’ tek kişi benim. En başından beri olduğu gibi.. Ve bu ‘müsamahanın’ sebebi de sadece durumumun sana eğlenceli ya da komik gelişinden kaynaklandığını sanmıyorum. Hiçbir şey o kadar uzun bir süre komik gelemez ve sen de hiçbir zaman o kadar acımasız olmadın.. Ya da sadece ben senin kişiliğini tamamen yanlış anladım..”, der Thomas omuzlarını silkerek.

İzci kız, kıpkırmızı bir suratla genç adama döner ve “Boyun eğmek mi? Sana mı?”, diye şiddetle tıslar.

Thomas buna uzun bir süre cevap vermez. Sadece gözleri alev almış kıza bakar.

“Benimle her konuda dalga geçtin ve ben bunlara fazla sesimi çıkarmadım çünkü gerçekte söylediklerinde ciddi olmadığına inandım. Ama beni şu anda itham ettiğin kadar seviyesiz olabileceğimi gerçekten düşünüyor olamazsın, Morel. Öyle görünüyor ki asabiyetin seni gerçekten kör etmiş. O kadar ki, kendi hislerine, kendi duygularına boyun eğmek bile seni rahatsız eder hale gelmiş. Kendine zulüm etmen senden çok beni yakıyor ve sen bunun farkında bile değilsin. Ama olsun. Sen olduğun sürece göz yummaya razıydım. Sana seni sevdiğimi söyledim çünkü bunu söylemeye korktuğum kadar can da atıyordum. Ama sen bana dürüstçe bir ‘hayır’ bile diyemedin. Bari yakarken dürüst ol..”, der hiddetli bir sükunetle Thomas, sonra arkasını döner, rampadan iner ve gecenin karanlığında kaybolur.

Bremorel olduğu yerde, feci bir tokat yemiş gibi öylece, kıpırdamadan kalakalır.

Thomas..

Yıllar önce yanlış bir anlaşılmadan dolayı saldırdığı, bunun sonucunda da kafasını kırıp hastanelik ettiği Thomas.

Yıllarca, evinin yolunu kaybetmiş bir kedi yavrusu gibi onu peşinden takip etmiş olan Thomas.

Yol boyunca dalga geçmesine rağmen insanüstü bir sabır göstermiş olan Thomas.

Ve yol boyunca defalarca onu iyileştirmiş, defalarca hayatta tutmuş olan Thomas..

En sonunda kırmayı başarmış mıydı çocuğu?

Bremorel beklediği hiçbir tatmini hissetmez zira böyle bir niyeti de, amacı da olmamıştı.

“Öyle görünüyor ki, yıllar benim salaklığımdan hiçbir şey azaltmamış. O zaman hiddetimle davranmış ve çocuğun kafasını kırmıştım. Yine hiddetimle davrandım ama bu sefer çocuğun tamamını kırdım!”

Birden aklına daha birkaç hafta önce gerçekleşen bir başka olay gelir..

 

Bremorel, elinde çeliği buzla kaplanmış kocaman kılıcıyla Merisoul’a acımasızca bakmaktadır. “Farkındasın değil mi? Seni şuracıkta öldürsem kimsenin haberi bile olmaz, seni küçük şırfıntı!”

Bremorel’in gözleri manyak bir ateşle yanmaktadır.

“Sana iyi niyetle gelmiş genç, bakir bir erkeği herkesin içinde kaba gücünle yerden yere vurarak rezil ettin. Sonra da onu başından savdın. Sen onu bitirmekle kalmadın. Sen onu kırdın! O artık adil bir av..”, diye mırıldanır Merisoul, yüzükoyun tüttüğü yerden.

“Ben onu kırdım çünkü sırf beni dansa kaldırdığı için havalara girdi. Ben kolay lokma değilim ve aradan geçen yıllar ona bu dersi öğretmemiş belli ki.”, diye burnundan solur Bremorel.

“Belli ki..”, diye onaylar Merisoul, kıvrandığı yerden. “Senin kolay lokma olmadığını herkesin bilmesi çok önemli olmalı. Kaç yaşındasın sen, sekiz mi?.. Ama dert etme. Ona dokunduğumda olay benim için bitmişti zaten..”, diyerek avucunu açıp Bremorel’e gösterir.

Bremorel önce kuşkuyla, sonrada şaşkınlık içerisinde Merisoul’un avucuna bakar. İblisin yanmamış neredeyse tek yeri avucunun içidir ama orada da stilize edilmiş gülü andıran bir mühür vardır. Mühür hala turuncu, kor ateşle tütmektedir!

Bremorel kaşlarını çatar. “Nedir bu?”, diye sorar.

“Bu.. bu aşkın mührüdür. Bizden biri, gerçek aşkın koruması altındaki birine musallat olduğumuzda şanslıysak sadece yanarız ve bunu aylarca taşırız. Şanssızsak zehirleniriz ve günlerce, bazen de haftalarca yatalak kalırız.. Çocuk aşık, sen salaksın ve ben de faturasını ödeyen aptalım!”, diye inler Merisoul.

 

(hikayenin aslı için bkz. A Bard’s Tale II, “Bremorel”)

 

..ve Bremorel fena halde utanır zira o iblis bozuntusu şırfıntı haklıdır!

Hayatında belki de ilk defa kendi kendine sorar Bremorel.

Kime neyi ispatlamaya çalışıyorsun ki? Sana değer veren tek kişiyi defalarca kırmış olmanın ötesinde ne elde etmiş oldun?

Mutlu mu oldun?

Seni salak şey.

Mutluluk, kaybetmenin ödülü..

Kazanmanın değil!

 

Evet, iblis bozuntusu haklıdır ama tam olarak değil;

Çocuk gerçekten aşıktır, kendisi de tam bir salaktır, ama faturasını sadece Mersoul ödememiştir..

Bremorel, o gece yarı iblis kızla arasında geçen konuşmadan sonra yaptığı gibi yine gencin peşinden gidip onun gönlünü almak için yönelir.

“Bu sefer benimle dans etmesi gerekmeyecek. Ya da gerekecek. Bu ona kalmış. Ama benim olacak..”, diye kaşlarını çatmış, dişlerini sıkmış, haşin ve kararlı bir sesle hırlar.

Tam dönüp çocuğun peşinden gidecekken, karanlığın içinden, ormanın derinliklerinden bir çıtırtı duyar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ve gece muazzam bir ateş inmesiyle aydınlanır..

Neredeyse yetişkin bir meşe ağacı boyundaki alev, dikine bir şekilde, karanlığı delerek gökten iner ve içinde sakladığı iki yüze yakın Orkeni ifşa eder..

Orkenlerden hayret, şok ve toplu acı sesleri yükselirken Bremorel bir elini kaldırır, sonra ani hareketle indirir..

“ŞİMDİ!”

..ve rampanın arkasında sessizce bekleyen yüze yakın elf, tek bir vücut şeklinde oklarını salar.

Oklar kalın ağaç duvarların üstünden, alevlerle aydınlanan gecenin karanlığında, daha çok inleyen bir hayaleti andıran, ürkütücü, ölümcül bir köprü oluşturur ve Orkenlerin ortasına dökülmeye başlar.

Elfler üç vole daha gönderir ve Bremorel’in ikinci bir işaretiyle dururlar.

İzci onbaşı, elini ağzına götürür ve keskin bir ıslık çalar.

Köyün ortalarından bir yerden, yaşlı bir elf kadın, kavisli bir boynuzu kaldırır ve üfler.

Boynuzdan derin, uzun, hüzünlü bir nota yükselir, yanmakta olan ve oklardan dolayı delik deşik olmuş Orkenlerin çığlıklarını aşar ve ormanda yankılanır..

Yaşlı elf kadın boynuzu defalarca üfler ve Orkenlere karşı asıl saldırı başlar..

Ormanın derinliklerinden, günlerdir saklandıkları, üstleri örtülü çukurlardan iki yüze yakın dwarf peyda olur ve Orkenlere arkadan saldırırlar.

 

Gün doğduğunda, ormanda ölü Orken dışında düşman kalmamıştır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Efendi Argail”, diye saygıyla selamlar Thomas, kendilerine doğru yaklaşan dwarfların başındaki yaşlı cüceyi.

Yüzünde geniş bir sırıtışla yanlarına yaklaşır yaşlı dwarf. Sağında ve solunda duran daha genç dwarflara bir dizi emirler yağdırır ve yaralı elflere yardım ve saldırı esnasında köyün zarar görmüş yerlerinin tamiri için dwarflar dağılırlar.

“Sen Tapınak Muhafızı Thomas olmalısın. Küçük Magellam senden hep iyi sözlerle bahsetmişti..”, der yaşlı Argail.

Thomas bir an afallar. Fevkalade yaşlı olmasına rağmen önünde bir dağ gibi duran dwarfın neden bahsettiğini anlamaz. Neden sonra ‘küçük Magella’nın, Yetkin Tapınak Muhafızı Lady Magella olduğuna ayılır ve boğazından ‘hırk’ diye bir ses kaçar zira hiç bir hayatta, hiçbir koşul altında kendisinin Lady Magella için bu ifadeyi kullanabileceğini düşünemez.

“Umm.. Evet, efendim.”, diye biraz daha afallar Thomas.

Arkasından Bremorel ‘fırk’lar.

“Ve İzci Onbaşı Bremorel..”, der Efendi Argail, “Benim küçük meleğim senin hakkında da az şey anlatmadı; bir karanfil kadar güzel ve acı, bir keçi kadar da inatçı..!”, diye ekler mutlu bir şekilde.

Bremorel kıpkırmızı kesilir!

Thomas ‘fırk’lamaz çünkü kurallar bunu gerektirir; kızlar erkeklere ‘fırk’lar, ama erkekler bunu yaparsa kıyamet kopar ve bu durumun adalet ya da mantık eksikliği ile de hiçbir ilgisi yoktur. Bu da genç Thomas’ın gerçekte ne kadar bilge olduğunun en belirgin göstergesidir.

“Planınız muhteşemdi, Efendi Argail. Ve bir saat gibi işledi..”, der Thomas.

“Saat gibi işledi, çünkü saati kuran siz ikinizdiniz. Ve harika iş çıkardınız. İzci Onbaşımız en başta onların kendisinden nefret edecekleri kadar canlarını yakmış olması, sizin tükenmekte olduğunuzu sandıklarında hiç düşünmeden saldırmalarına sebep oldu.”, der Efendi Argail daha da sırıtarak, sonra Bremorel’e dönüp, “Genç bayan, bir izci değilde bir müzisyen olsaydınız, sergilediğiniz performansı seyretmeleri için bütün Scowling Hills’i toplardım.”, diye açık takdirini gizlemeden söyler.

Bremorel çok çabalar.. ama başaramaz..

..ve yüzü daha da kızarır!

“Plan sizindi.”, diye mırıldanır, utanmış bir şekilde.

“Aslına bakılırsa planın siparişini veren Şerif Standorin’di. Yapan da ben değil, küçük torunum Dridges Motherswolfie idi. Ben sadece önden gidip, sağa sola emirler yağdırmanın dışında avazım çıktığı kadar bağırırken birkaç kafa kırıp önemli görünmeye çalıştım, o kadar!”, diye kıs kıs güler yaşlı dwarf.

“Ama Orkenlerin son saldırısında ‘açık kapı’ bırakılması, en başından beri düşünülmüş bir şeydi ve onun mimarı ise Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman idi.. Zeki ve kurnaz adam şu Yuleman..”, diye itiraf eder Efendi Argail.

“Ama neden?”, diye biraz afallar Bremorel.

Buna cevap, Efendi Argail’den gelmez.

Thomas sessizce konuşur.

“Çünkü Serenity Home’da bir hain var. Ve o her kimse, edindiği bilgiler sadece belediye konsül üyeleriyle paylaşılan bilgilerdi. Buraya gelirken bize yapılan baskınlar da birer tesadüf değildi. İkimizde o baskınlarda özellikle hedef alınmıştık..”

Bremorel istemsizce sırtının sızladığını hisseder ve yüzünde nahoş bir ifade belirir.

“Açık bırakılan nokta.. Neyi ispatlamış oldu ki?”, diye hırlar.

YULEMAN HER KONSÜL ÜYESİNE FARKLI BİR ‘ZAYIF NOKTA’ BİLGİSİ VERMİŞTİ..“, der Thomas aynı sessiz ama hüküm verir bir ses tonuyla..

Bremorel her şeyi anlar zira bu küçük ‘OYUN‘, gerçekte bir konsül üyesinin de ölüm fermanı olmuştur!

“Bu nokta kimindi?”, diye ister istemez sorar Bremorel.

Thomas ona söyler.

Bremorel hayretle ona bakar. “O salak mı?”

 

Şerif Standorin’in, kasabasının güvenliği söz konusu olduğunda şaka yaptığı asla görülmemiştir. Bremorel bunu, onunla katıldığı sayısız operasyonda, defalarca görmüştür ve şerifin haberi alması halinde, hiçbir tereddüt göstermeksizin, makam ve mevkilere bakmaksızın harekete geçecek ve işi kökünden halledecektir.

Bremorel bundan adı gibi emindir.

 

“Sizin için özel bir mesajım var, Tapınak Muhafızı Thomas.”, der Efendi Argail, birden ciddileşerek.

“Bunu size daha önce iletebilirdim, ama yapmamayı tercih ettim. Bundan dolayı beni anlayacağınızı umuyorum ve sizden özür diliyorum. Korkarım, bundan bir hafta önce, Serenity Home Tapınağı Baş Bekçisi ve benim çok eski dostum Efendi Demos Lightshand vefat etti. Yatağında ve mutlu bir şekilde. Bana gönderdiği en son mektupta bunu açıkça belirtti ve ardında küçük Magellam ve senin gibi iki tane yetkin muhafız bırakabildiğinden dolayı da ne kadar büyük bir coşku hissettiğini, uzun satırlarında defalarca ifade etti.”, der Efendi Argail, yüzünde kederli bir ifadeyle.

“Demos çok iyi bir insandı. Onun sayesinde birçok yetim ev sahibi oldu. Birçok genç eğitim gördü. Serenity Home onun sayesinde her zaman huzurla nefes aldı. Kaybı Scowling ve Elder Hills için bile büyük bir eksiklik olacak.”, diye devam eder Efendi Argail, gözleri dolmuş bir şekilde.

Thomas beti benzi atmış bir şekilde olduğu yerde kalakalır.

Bir kaç defa bir şeyler söylenmeye yeltenir, ancak ağzından herhangi bir ses çıkmaz.

Uzun, zarif ama güçlü parmakları olan bir el ona doğru uzanır ve gencin parmakları arasına dolanır.

“Bize biraz müsaade edin lütfen, Efendi Argail. Bugün Tapınak Muhafızı için oldukça yorucu bir gündü”, der Bremorel, olağan dışı yumuşak bir sesle. “Ve.. kendileri Efendi Demos’u pek severdi..”

“Tabii.. Tabii.. Sizi anlıyorum.. İşin gerisini bizim çocuklar halleder..”, der kısık bir sesle Efendi Argail.

 

Bremorel, dona kalmış Thomas’ı nazikçe alır, ve kendilerine tahsil edilmiş olan küçük köy kulübesine kadar götürürken, arkasından Efendi Argail’in çıldırmışcasına gürlediğini duyar.

“Lillias! Senin ne işin var burada? Jeina! Bu kızın Scowling Hills’den ayrılması yasaklanmıştı! En son bir yere gittiğinizde sizi Kuzey Tundra’lardan toplamıştık ve sen bunun çıkmasına izin mi verdin?!”

“O bir mahkum değil ki, dede. Ve kendisi küçük kız kardeşim. Arada bi şımartılmayı hak ediyor bence.. Ayrıca yaptığı havai fişeklere bayalıyorum ve onları madenlerde onu kitlediğiniz zindan da yapamıyor!”, diye genç, yeşil gözlü sarışın bir dişi dwarfın muallak bir tonla cevap verdiğini duyar.

“O bir zindan değil!”, diye gürler Argail. “Ona tahsis edilmiş olan ofis!”

“Dede.. Yer altında, güneş görmeyen, penceresi bile olmayan, kapısında devamlı bir bekçi olan yere ‘zindan’ deniyor..”

“Biz dwarf’uz.. hepimiz zaten yer altında yaşıyoruz ve hiç bir yer güneş görmüyor ve hiç bir evin penceresi yok! Taşa bakan pencereler mi yapalım?”, diye cevap verir Efendi Argail delirmiş bir şekilde..

“Taşların üstüne balık resimleri çizebiliriz! Bu şekilde deniz manzaralı evlerimiz olur!”

“…”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ben.. ben özür dilerim. Benim bu halimi görmemeni tercih ederdim.”, diye mırıldanır Thomas, donuk bir şekilde.

Genç Thomas, küçük, sade köy kulübesine geldikten sonra bir köşeye sinmiş, başını kolları ve dizleri arasına gömmüş, dakikalarca kontrolsüz bir şekilde ağlamıştı. Yanı başından ayrılmayan izci kız ise onun elini bırakmamış, dolu gözlerle ve sessizce o da gencin yanında oturmuştu. Efendi Demos’u Bremorel’de yakinen tanırdı. Serenity Home’daki bütün yetim ve öksüzler Demos’u yakinen tanırdı.. Yıllarca yetimhaneye keyfi bir şekilde gelip giden deli, mütemadiyen kızgın, kötürüm bir kıza her zaman şefkat ve anlayışla yaklaşmıştı.

“Neden? Erkekliğinden bir şeyler eksilir diye mi korkuyorsun?”, diye bilinçli bir şekilde ‘fırk’lar Bremorel.

“Ben.. ben hiçbir zaman kendimi o kategoride görmedim.”, der Thomas, sessizce.

“Hiçbir zaman olmadın zaten..”, diye yapıştırır izci kız ve uyuşmuş bacaklarını germek ister gibi ayağa kalkar.

Thomas da elini tutan kızı ayağa kalkarken takip eder ama hafif alınmış ve kırılmış bir ifadeyle bakar ona.

“Neden her zaman beni—”, diye başlar ama izci kız araya girer..

“—Sen o kategoriden biri olsaydın, yıllarca peşimden gelmezdin. Gelseydin, ben de senin bir kaçık olduğunu düşünür, bulduğum ilk kuytu yerde de seni harcardım. Neden diğerlerinin birden beni takip etmeyi bıraktıklarını sanıyorsun? Beni takip eden diğerlerine ne olduğunu hiç düşünmedin mi? Bu konuda arkamda çok ‘leş’im var, Thomas..”, der Bremorel, hafif gülümseyerek.

Sonra sesi hayret verici bir şekilde yumuşar, “..ve neden sadece senin, kalan ilk ve son çocuk olduğunu.. Hiç mi merak etmedin?

Bugün burada yaptıkların.. Etkileyiciydi.. Ateş İnmesi büyün.. Lady’nin bile öyle bir şey yaptığını görmedim.”.

Thomas uzun bir süre ağzı açık bir şekilde Bremorel’in yüzüne, ve onun muhteşem yeşil gözlerine bakar zira bu, bu güne kadar ondan duyduğu ilk ve tek iltifat içeren cümledir.

“Umm.. Lady de yapabilir, sanırım. Ama onun ilgi ve ihtisas alanı daha farklı..”, diye biraz afallar.

Uzun bir süre sessizce seyretme sırası Bremorel’e geçmiş gibi, o da önünde duran gencin yüzünü süzer.

“Eee.. bundan sorra nereye?”, diye sorar izci kız.

“Umm.. bilmem. Nereye gitmemizi isterlerse, ya da nerede bize ihtiyaç duyulursa oraya, sanırım.”, diye, beklenmedik bir şekilde kurumuş bir boğazdan gıcırdayarak çıkar Thomas’ın sesi.

Ama Bremorel ona sadece bir salağa bakar gibi bakmaya başlar bir anda.

“Aaaa..”, diye ayılır Thomas. “Cevabını vermeye niyetlisin, galiba..”

“Ne olmasını istersin?”, diye son şanslarını kullanmaya başlar Bremorel.

Thomas omuzlarını silker.

“Altı yaşımdayken, seninle arkadaş olmaya can atıyordum. Şimdiyse.. se.. senin sevgim olmanı arzuluyorum.. çok!”, diye eline yüzüne bulaştırır genç tapınak muhafızı.

“Bu kadar mı?”, diye dürter Bremorel.

“Cesaretim buraya kadar, Morel. Bana yardım et. Lütfen. Benimle ortalarda bir yerlerde buluş. Her neresi olursa olsun, seçeceğin noktayı orta nokta olarak kabul etmeye razıyım.. Ama sen de bir adım at.. bana doğru..”, diye ezilmiş bir şekilde yere bakar Thomas.

Bremorel, önünde iki büklüm olmuş gencin haline ‘fırk’lamaz. Gülmez. Alay etmez..

Dahası, onun bu halini komik bile bulmaz.

“Ben yarım işlerden hoşlanan biri değilim Thomas Dimwood. Bunca yıl beni takip etmiş biri olarak, bu kadarını fark etmiş olmalısın..”, der ve genç adama doğru, tehlikeli bir adım atar.

“Ya hep, ya hiç, öyle mi?”, diye sorar Thomas ama gerçekte bu bir soru değildir. “Seni çok uzun bir zamandır sevdim. Çok.. Şu anda, elimi tutmuş olman bile benim için bir hayat dolusu hayalin gerçekleşmesi anlamına geliyor. Ama senin için bu yarım ise..”, der ve uzanıp kızın diğer elini de kendisi alır. “..diğer yarısını da istiyorum.. Tamamını! Sanırım burada işimiz bitti ve bizim de evimize dönme zamanımız geldi. Konuşacak ve.. paylaşacak çok şeyimiz var.”

“Benim evim yok.. Tapınak Muhafızı. Aslına bakılırsa, bana geri verdiğin düş kapanım dışında da bir şeyim yok!”, der hafif titrek bir sesle Bremorel.

“Senin her zaman bir evin vardı.. Sadece gelmeni bekliyordu, Morel Songsteel. Ve sahip oldukların, sadece bir düş kapanıyla sınırlı da değil.. Artık düşlerimizin kendileri ve birlikte kurabileceğimiz bir geleceğimiz var..”, der Thomas kararlı bir sesle ve önünde duran, yeşil gözleri alev almış, huysuz, inatçı, asabi, belalı, güzel ve kendisinin bile farkında olmadığı kadar da içli olan kıza doğru uzanır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Demek öyle..”, der Yuleman, omuzları çökmüş bir şekilde. “Yaptığımız planın bu kısmının gerçekte başarısız olmasını umuyordum.”

Yüzü çekilmiş, haşin bir ifadeyle Şerif Standorin, Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman ile özelde buluşmuş, ve habercinin getirdiği bilgileri onunla paylaşmıştı.

“Bizim çocuklar nasıllarmış, peki? Onlardan bir haber var mı?”, diye sorar Yuleman.

“Haberleri getiren koşucu, izci onbaşının bir kaç defa yaralandığını, ancak kılıcıyla ‘şarkı söyler gibi’ savaştığını anlattı —kendi sözleri, benim değil. Korkarım Efendi Moorat gururundan çatlayacak ve aylarca çekilmez olacak! Tapınak muhafızımız ise alanında beklenmedik bir başarı ve taktik zeka göstermiş. Bırak zincirli bir gürz kullanmasını, o çocuğun kütüphaneden çıktığını bile görmedim. Bir de gitmiş kendisini savaş taktikleri konusunda eğitmiş!”, der şerif.

“İnanılır gibi değil..”, diye onaylar Yuleman.

“İçimden bir ses, sanki yetimlerimizi daha yakından takip edip eğitmemiz gerektiğini söylüyor. Arashkan’a gidenlerin de neredeyse hepsi öyle. Ya bir yetim, ya da öksüz..

Senin anlayacağın ikisi de iyiymiş ve pek yakında geri döneceklermiş. Sanırım ayrıntıları geldiklerinde kendilerinden dinlemek zorunda kalacağız.”, diye anlatır şerif.

Yuleman, şerifin anlattıklarını başıyla onaylar, sonra asıl meseleye tekrar dönmek istemiyormuş gibi bir an susar. En sonunda bıkkın bir sesle konuşur.

“Ne yapacaksın?”, diye sorar Yuleman şerife.

Şerif kıpırdamaz.

İstifini, duruşunu, bakışlarını değiştirmez..

Ve sesini de çıkarmaz.

Sessizce Yuleman’a bakar.

“Bunu senden isteyemem Stan..”, diye samimi bir şekilde söylenir Yuleman.

Yuleman’ın özel çalışma odasında yanan tek mum, durumun vehametini vurgulamak istiyormuşcasına titreyerek yanmaktadır. Odanın kendisi, bulundukları belediye binası ve Serenity Home çoktan uyumuştur. Arada bir, uzaklardan bir yerlerden gelen baykuş ‘huu’ları ve çekirge cırlamaları dışında her yer sessizdir.

Şerif, uzun bir süre belediye başkanına cevap vermez.

Neden sonra başını hafif sallar ve, “Bu görevi alırken, karşılaşabileceğim her türlü olası şeyler konusunda uyarılmıştım..”, der sessizce. “Ama bu, içine düşmek istediğim bir durum değildi. Udoorin’in bunu öğrenmesi halinde, beni affedebilecek mi bilemiyorum. Ben.. ben bir daha onun yüzüne nasıl bakacağım, onu düşünüyorum. Hayatı boyunca ona şerefli, haysiyetli ve onurlu olmasını telkin ettim. Ama yapmam gereken bu şey.. hepsini yıkacak bir şey..”

“Udoorin artık bir çocuk değil. Bunu iki yıl önce, bütün yetkilerimi elimden alıp da köyü ayağa kaldırdığında göstermiş oldu.”, der Yuleman ciddi bir şekilde.

“O olayı hala dile getirebildiğine inanamıyorum, Arthi! Aradan iki yıldan fazla geçti ve sen inatla eskitemedin şunu bir türlü. Her fırsatta tozunu alıp önüme sürüyorsun. Udoorin daha bir çocuktu ve sorumluluk alsın diye onu arkamda vekil olarak bırakmıştım. Kimse olabilecekleri bilemezdi..”, der hafif alınmış bir sesle şerif.

Yuleman acı bir şekilde güler.

“Takılıyorum sadece, şerif. Ve takılmaya da daha uzun yıllar devam edeceğim. Ama işin aslı, o gün Udoorin ikimizin de yapamadığı bir şeyi başarmış oldu. Evet, bunu bilerek yapmadı belki ama, hepimizi, içinde bulunduğumuz tehlikelere uyandırmış oldu. Senden sonra harika bir şerif olacak o.”, der Yuleman.

“Hayır..”, diye cevap verir şerif sessizce. “..korkarım o bir şerif olmayacak. Onun kaderi.. çok daha uzaklarda.. ve yükseklerde..”

“Prenses?”, diye sorar Yuleman.

“Prenses..”, diye yanıtlar şerif, “..Udoorin açısından sadece olayları tetikleyen kişi oldu o kadar. Tıpkı Aager’in ısrarlı eğitimi o gün Udoorin’e yapması gerekenler konusunda tetiklediği gibi..”

Oda uzun bir süre daha sessizliğe bürünür.

“Fogstep..”, der Yuleman. “Onun bugün burada olmasını çok isterdim. O bu pis işi seve seve yapardı.”

Şerif başını sallar.

“Evet, yapardı. Ama asla seve seve yapmazdı bunu.”

“Hayret. Ben ondan böyle bir.. şefkat anlayışı beklemezdim.”, der Yuleman.

“Arthandos.. Sence Drashan’dan, öldürmekten zevk alan birini getirebilecek kadar mı ahmak biriyim senin gözünde?”, diye alınmış gibi gelen bir sesle konuşur şerif.

Yuleman sırıtır.

“O rolü en son yediğimde daha genç bir belediye başkanıydım, Stan. Ve beni çok iyi keklemiştin o gün.. Herkesin ortasında!”

“Güzel bir gündü.”, diye Standorin’de sırıtır.

Ama ikisininde sırıtışı uzun sürmez.

Şerif Standorin ayağa kalkar.

“Bu gece?”, diye sorar Yuleman.

“Bu gece..”, diye tasdik eder şerif.

“Ne yapaca— boşver. Bilmek istediğimi hiç sanmıyorum açıkçası..”, der kendinden bile tiksinmiş bir sesle Yuleman.

“Evet. Bilmesen çok daha iyi olur. Sen bu işten tamamen muaf olmalısın..”, diye onaylar şerif bıkkın bir şekilde. Sonra bulundukları loş odanın kapısına yönelir, sessizce kapıyı açar ve belediye binasından ayrılır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ne.. ne oluyor?.. Şe.. şerif..? Ne demek oluyor bu?”, diye zorlukla konuşur genç adam, zira iri cüssesiyle şerif onu boğazından yakalamış, ağzını tıkamış, başına bir bohça geçirip gecenin karanlığında onu ormana getirmiştir.

Başından bohça, ağzından da pis paçavra çıkarılmış genç adam korkuyla şerife bakarken titremesine engel olamaz.

“Neden kendi halkını sattığını sormayacağım bile.”, der şerif sakince. “Çünkü sen, ihanetinle kaç kişinin hayatına mal olmuş olabileceğini hiç düşünmeyen, kaç bin kişinin ise hayatıyla oynadığının farkına bile varamayacak kadar düşüncesiz ve şımarık bir ahmaksın.”

“Bu.. bunu babam duyduğunda hepinizi mahvedecek!”, diye çığlar genç adam korkuyla.

“Baban asla sana ne olduğunu öğrenmeyecek. Kendisi de yarın şafakla birlikte artık bir konsül üyesi olmayacak. Kendi isteği ile istifa edecek, ya da onun başına gelecek olan, senin başına gelecek olandan pek de farklı olmayacak. Sanırım ikimiz de onun hangi tercihi yapacağını biliyoruz..”, der şerif.

“Be.. benim güçlü dostlarım var!”, diye daha da tiz bir sesle ağlamaklı bir şekilde kekeler genç adam.

Şerif gence soğuk bir şekilde sırıtır.

Sonra hafif kenara çekilir ve yerde yatan, boğazı boydan boya yarılmış, kukuletalı cübbesi kan içindeki bir cesedi gösterir.

“Bunun gibi mi?”, diye sorar gence, ürpertici bir sükunetle.

Genç, yerdeki ölü adama bakar ve fal taşı gibi açılmış gözlerinden onu tanıdığını anlaşılır.

“Gitmeden önce bu dünyada söylemek istediğin son bir şey var mı, genç Lucious Franderson? Pişman olduğuna dair.. Af ya da özür?”, diye sorar şerif.

“BUNU YAPAMAZSI—”

 

Genç Lucious dizlerinin üstüne çöker.

İki eliyle de, fışkıran kandan sırılsıklam olmuş boğazını tutar ama bu hiçbir işe yaramaz ve zaten bu hali de uzun sürmez..

Genç adamın açılmış boğazından birkaç hırıltılı, ıslak ses kurtulur, gözleri kayar ve olduğu yere yüzükoyun kapaklanır.

Etrafa hayatı saçıkırken bir-iki defa tepinir, sonra o da durur.

 

“Ben de öyle sanmıştım..”, der şerif, yüzünde acı, utanç ve tiksinti dolu bir ifadeyle.

“Ölürken bile şımarık ve ahmak!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tel’Shee dim’Ora’dan ayrılma zamanı gelmiştir.

Elf halkının tamamı, Bremorel ve Thomas’ı uğurlamak için köyün barikatlı girişinde toplanmış, uzun vedalaşmalardan sonra elfler barikatı aralarken halkın arasından yaşlı bir elf kadın, topallayarak iki gence yaklaşır.

“Al bunları güzel kızım.”, der yaşlı elf kadın ve Bremorel’e küçük, ince elf işlemeli, silik pembe renkli ipek bir bohça uzatır.

Thomas durur, Bremorel ise hayretle yaşlı kadına bakar.

“Siz.. siz saldırı için savaş borusunu çalan cesur teyzesiniz!”, diye ünler izci kız.

Yaşlı elf mutlu bir şekilde gülümser.

“Evet, o bendim, kızım. Duyduğum kadarıyla sen de bir başka izci onbaşının yakın arkadaşıymışsın. Adı Laila. Kendisi ‘Wolvesbane’ adını hak etmiş.”, der kadın.

“Laila..? Evet kendisi kuzenimdir. Çok önemli bir görev için, oldukça uzaklarda şimdi.”, der Bremorel gülümseyerek.

“Sen.. sen onun kuzeni misin? Yoksa sen Seleina Sunstrider’ın kızı mısın..?”, diye hayretle bakar yaşlı elf, izci kıza.

Bremorel bir an çarpılmış gibi olur zira bu ismi.. annesinin ismini çok, ama çok uzun bir zamandır bir başkasının ağzından duymamıştır..

“Demek söylentiler doğruymuş.”, diye sessizce mırıldanır kadın içli bir şekilde.

“Söylentiler?”, diye tamamen şaşırmış bir ifadeyle sorar Bremorel.

“Bir ‘Silverdenú’un bize geri döndüğü..”, der yaşlı kadın ve istemsiz bir şekilde sarılır izci kıza.

Bremorel tamamen afallar.

Ve birden ayılıverir.

“Silverdenú.. Siz.. siz Laila’nın anneannesisiniz!”

“Evet, güzel kızım. Senin de.. Seleina Sunstrider, senin annen, elflere yakındı ama bir insan olduğu için Laila’nın annesiyle arkadaşlık etmesini istemedik ama yine de kızım annenden vazgeçmedi ve ikisi birbirinin can ve sır arkadaşı oldular. Halkımızın kör anlayışları yüzünden ikisini de iteledik. Ama ben onu kendi kızım gibi severdim. O çok iyi, samimi, sevgi ve hayat dolu bir kızdı..

Bizler senin annenden etkilendiği için kızımın bir insanla evlendiğini düşündük. Ve onu, Liala’nın annesini, Seraphim Silverdenú’yu, bir insanla evlendiği için dışladık ve o öldü..

Aradan yıllar geçti ama bu günahımızı Gökler unutmadı. Bizi ve köyümüzü yakarak cezalandırdılar. Elimizden yetişkin bütün gençlerimizi aldılar. Sonra da seni bize gönderdiler, ki hatamızı anlayalım diye. Ve sen, bir insan, dışladığım öz kızımın küçük yeğeni, buraya geldin, köyümüzü inşa ettin ve bizi, kendi kanın pahasına korudun.. Senin o duvarda çarpışırken defalarca yaralandığını gördüm. Buna rağmen düşmedin ve bizi terk etmedin..”, der yaşlı elf kadın ve hıçkırıklarla ağlamaya başlar.

Bremorel şaşkına dönmüştür ve ne diyeceğini bilemez.

Yandan Thomas yaklaşır.

“Evet. Siz onları dışlayarak büyük bir günah işlediniz, zira bunu yaparak en kıymetli şeyinizden de men edilmiş oldunuz; çocuklarınız.. Geleceğiniz! Bu ders size çok pahalıya mal oldu, ama hatanızı anladınız ve bundan dolayı da ödüllendirildiniz. Size geri verilen bir geleceğiniz var artık. Onların kıymetini bilin ve aynı hatalardan sakının. Bugün, burada, elfler, insanlar ve dwarflar bir oldu ve düşmanı yendi. Alınması gereken ders de buydu. Bu dersi gelecek nesillere anlatma sorumluluğu da size ait.”, der genç tapınak muhafızı, sert bir şekilde.

Yaşlı kadın daha da inleyerek ağlar ve Bremorel’e sımsıkı sarılır.

“Burası.. burası senin evin güzel kızım. Senin ve Laila’nın evi.”, der ve izci kızın eline ipek bohçayı tutuşturur.

“Bunlar benim kızımın, Seraphim’in çeyizliği idi. Onlar artık senin. Sevgili Laila’mız da bize geri döndüğünde, bir tane de ona hazırlamış olacağım..”

 

 


Dwarflar Scowling Hills’e geri döndüklerinde, yaşlı Argail Smitefast eline aldığı koca bir tokmakla ilk denemeyi kendi evinde yapar. Çarpık çurpuk açtığı deliklere kaba pencereler geçirir, sonra Jeina’yı çağırtıp, yeni açmış olduğu ‘pencerelerin’ taşa bakan yüzeylerine balık resimleri çizdirtir. Jeina büyük bir mutlulukla taşların üstüne her türlü balık, deniz kestanesi, koca deniz kabukları ve bir tanede, her nasılsa, yıllar önce karşılaştığı bir Tundra Elf’e çok benzeyen, beyaz, örme saçlı bir de deniz kızı çizer..

Sonuç beklenmedik bir şekilde tutar ve bir anda orman yangını gibi yayılır. Scowling Hills’den Elder Hills’e kadar bütün dwarf kadınlarından talep ve siparişler yağmaya başlar ve Jeina yıllarca en popüler dwarf olur. Küçük kız kardeşi Lillias ile beraber, neredeyse bütün dwarf evlerine pencere ve deniz, orman, dağ, bulut, göl ve çiçek bahçeli manzara resimleri yaparlar!.. Lillias’ın küçük bir önerisi üzerine tüm dwarf moda camiası tekrar çalkalanır ve iki kız kardeş, pencere ve manzara yaptıkları bütün evlere, ‘perde’ uygulaması için tekrar çağrılırlar! Bu çılgın moda yangının bir uzantısı da, hiç beklenmedik bir şekilde, Lady Magella’nın en küçük (ve en belalı) kız kardeşi olan Grugreth Twonutz’dan gelir. 

Kendisine bir kalkan siparişi geldiği bir gün, bitirdiği kalkanın üstüne, ablası Jeina’nın kendi ‘pencerelerine’ yaptığı deniz kızını çizer. Uygulama çok da başarılı olmaz ve daha çok abstre bir.. ‘şey’e benzer. Kalkanı almaya gelen dwarf, Grugreth’e “Bu ne?”, diye sorma hatasında bulunur.

Kaçık kız kaçık gözlerle dwarf’a bakar, sonra dalar..

Dwarf, Grugreth’ten yediği dayaktan hayatta kalan nadir kişilerden biri olarak popüler olur. Ama asıl dikkat çeken şey ise, kalkanındaki şekillerdir.

Bir anda Grugreth’in genelde boş olan demirci dükkanına, üstlerinde çizimler olması istenen yüzlerce yeni kalkan siparişi gelir. Bunu takip eden bir kaç yıl içerisinde, Scowling Hills ve Elder Hills’de penceresiz, perdesiz, manzarasız ve desenli kalkansız ev kalmaz..

 

 

 
 

And Just Beyond That (18+)

Timeline:

The prophecy has been heralded.

The choice has been made.

The die has been cast and fates, sealed.

The ‘Chosen Four’ have been sent, through place and time by the proxies of the Celestials to right the wrongs of the unholy Outsiders.

In a wild cacophony of tumbling and painful sliding through the jagged and jarring madness of time, the Tundra Walkers find themselves disoriented, in a place and time quite out of their own..

..by a gross number of centuries.

 

This story starts 16 years ago, in some tattered tent full of wispy old hags, at a place far, far north of the Great Northern Tundras, in a small village called Star Watchers and ends in the misty haze of the forgotten past, some 820 years further in the line of history.

This story is the (relative) continuation of
Kocakarı Hikayesi (18+)..

 

 

What the bloody hell is this?”, the sour voice of the little, pale gnome grudged as she lay flat on her back. “No one said anything about this much hazard! Hells bells, has the term ‘precaution’ or even ‘risk assessment’ ever occur to those stupid old farts? No wonder people seldom return from the past!”

“Old farts?”, snorted a boxy, feminine voice in the dark, from somewhere behind her, also lying on her back.

“Yea, picked it up at the academy. Some of the ghouls used to use that kinda slang. You wouldn’t know..”, she said with a groan.

“I know, what an ‘old fart’ is”, sniffed the voice in the dark, “what surprises me is the fact that you’d be into such vulgar slang. And the proper word is ‘nerd’, not ‘ghoul’..”

“Nerd, ghoul, same difference. Boys who have zero social lives who live underground, play weird games with imaginary characters and cooked up monsters and carry rule books with more reverence than they would carry their holy writs..”, bit back the pale gnome.

“Yea?”

“Yea..”

“Sounds fun. What was your character?”

Arcantonic Palecog scowled.

“If you must know, I had a very tall, very pretty barbarian girl with thick, white braids and jugs, that smashed everything in her path with a mindless rage..”, she said and hastily added, “..no offense intended!”, giving a sidelong gaze at Cora’s direction.

The squeaky snort of a hobbit came from off, the other side.

“Some taken..”, replied the tall barbarian girl with thick, white braids.

There was a bothersome pause.

“Umm.. Which part?”, asked Arcantonic, tentatively.

“Will let you know when I want something —in mindless rage!”

“Well, shit!”, grumbled the gnome.

“You truly surprise me at times, girl..”, snickered Seressa Wraiven as her dark face appeared over the gnome. “Are you hurt? Other than your head, you seem all in one piece.. Could carry you if you like..”

“You wish..”, said Arcantonic sourly.

“Very much.”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Someone’s coming”, Cora Sleet whispered harshly as she sprang up and helped the little hobbit to his feet.

Brom Bumblebrim dusted off his pants and coat and mumbled a silent thanks while the very tall, very dark figure of Seressa pulled up her pair.

Arcantonic did not thank.

She just scowled..

..some more!

 

The slow, irking hiss of a blade was heard as  Cora drew her long, great blade off her back and spread her legs, ready to fight whatever it was that was coming.

Out in the darkness, the marching of many boots in perfect order drew closer and a platoon of tall figures appeared.

Without a pause, the platoon split in two and surrounded the Walkers and than held their ground. They gave no sign of aggression, only that of determination.

They all wore similar, very elaborate and very beautiful plate armors, high winged helmets and carried a quiver of arrows, a short bow, a half size kite shield, and a long, slender, almost fragile-looking sword..

 

High Elves, thought Cora for a moment.

High Elves?, she baffled in the next.

‘Great Heavens, where are we?’

 

“Greetings, Messengers of the Celestials..”, said the leading elf with a curt, formal nod. “If you would be so kind, I pray, follow me and we shall take you to our lord. It is he, with whom you shall speak.”

Cora nodded back, more out of reverence than a formality, for these were High Elves, the highest and noblest of elves.

Without waiting for a reply, the leader of the high elf platoon turned did a quick hand motion, and walked off, back into the darkness..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

The sight was ghastly. That was the only word Cora could think of.

Ghastly!

They had traveled with the high elf platoon for the better part of sixteen hours, trooping, running, hiding, sneaking and.. fighting..

..and there was less than half of the platoon left.

Cora thought she knew how to fight. But what she knew was nothing like what she saw with these elves in their shiny, beautiful armor. One particular young elf had caught her eyes. He had had an angular face, a straight, noble sort of nose, a dedicated, rich mouth, prominent high brows, and long, braided, pale gold hair.

Cora was never the type of girl to lust over boys, even before the destruction of her village. But the look he had given her with his beautiful, soft, pale green eyes had been solemn, honest and.. flattering.

 

The young man had died in the next encounter with what she thought were mountain trolls. The brutish monsters had rushed right into the platoon and one of them had crushed the elf with his eight-foot club that had been thicker than Cora’s waist..

Cora had never seen a mountain troll before.

Cora would never see the young, beautiful elf again after that..

 

Tired and bloodied, they were met by more elven platoons and soon ushered to the top of a hill where stood a tall, deep maroon colored tent surrounded by more high elf guards in even greater looking armors, carrying long, curved, two-handed elven scimitars in silver embroidered purple mantles. Up at that hill, Cora and her friends saw the extent of their prophecy.. and the extent of the devastation taking place down below..

Row upon row of elven warriors in tens of thousands stood before and around the hill.

There, far across a very bloody field was another army of row upon row of orcs, goblins, ogres, giants, trolls, and what Cora surmised to be shambling ghouls, broken skeletons, moaning zombies, and barking demons and their numbers seemed to stretch as far as she could see.

And between the two armies was a field of death, all burned, scorched, even, and pitch-black smoke rose from broken and mutilated bodies scattered everywhere.

The sight she looked was nothing less than ghastly..

..and the more she looked, the more her face paled;

The hill they were standing on, was very much surrounded!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

On the hilltop, Cora and her companions beheld the bloody battlefield below as thousands of arrows formed an arching bridge over them and fell into the ranks of the enemy horde while elfish wizards and sorcerers launched their deadly spells, raining fire, fist-sized hails, and swirling multi-colored arcane missiles. Batches of temple guardians walked among the wounded, doing their best to keep them alive as groves of druids of many races sent bolts of lightning and hurricanes into the demon ranks.

Something very large groaned and with an earth-shaking thud, a hut sized rock landed in the middle of a platoon and instantly killed and buried the elves caught under it.

More boulders landed haphazardly into the elfish ranks. The crushed didn’t even have the time to scream.

Orders ran up and down the elf ranks and the first half of a dozen line of elves drew their swords, pulled up their shields, and started out as the following ranks crouched close behind them, bearing long halberds and glaives.

The demon horde charged..

“This way, if you would please.”, said the platoon leader and led Cora and her friends into the tent at the top of the hill.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

The tall elf guard in purple mantle opened the tent’s flaps for the company, then, without a word, turned and left for his post.

Although the inside of the tent was dimly lit, it appeared to be surprisingly comfortable and richly decorated. The ground was covered with a thick, red carpet that had elegant designs inlaid in it, barely a shade or two darker, or lighter than the base red. Many embroidered tapestries hung on the inside of the tent. There were two comfortable looking divans, many stools, and a large, portable table placed at the far end, covered with parchments, maps, markers, quills, and writing feathers.

A young, beautiful young elf girl slept peacefully on one of the divans. She had a striking figure, full and healthy. Her face had soft features; smooth skin, rich, vibrant, inviting lips, long eyelashes and brush free, slightly wavy, honey-colored hair and she was sleeping in her tight, elf woven lorica.

Cora heard a stifling sound from the other end of the tent, and for the first time, she saw the elf lord, sitting behind the portable table.

Cora did a double-take and silently ‘woa’ed for this was the most beautiful face in a living being that she had ever seen. She just stared at the elf lord..

 

“So, the Celestials have sent another batch of messengers.”, said the elf lord, in a barely hidden contempt. He had a beckoning voice, rather masculine and resonant but somehow musical in nature. If Cora heard this voice in any other male, she would likely have snorted. With this elf, however, it felt ‘just right’.

“A tundra elf barbarian, a hobbit from Bowling Hills by the looks of it, a half-demon and a deep gnome..”, he said.

“It seems the greats above shall not even bother to hide their pun!”

Cora and Brom bowed before the elf lord.

“We have been sent to right a wrong by the Seers of the Star Watchers, my lord.”, Cora said, in her soft, somewhat throaty voice.

And right then, Seressa and Arcantonic both produced something made from fine leather and folded from their belts, flipped them open, and showed the elf lord, a strange, arrogantly carved badge.

The elf lords eyebrows shot up.

“And what business interests does the Academy of Melshieve have here, in this blasted, forsaken battlefield?”, he said in a voice that sounded more tired than of any particular interest.

“Academy business.”, Seressa replied curtly, which was very much unlike her.

“We two are here to observe and preserve.“, added Arcantonic, in a similar curt tone.

“Of course you are..”, replied the elven lord bitterly. “Couldn’t have sent a few of your airships..”

“We are here only to observe and preserve.”, Seressa repeated her pair, speaking with a kindlier voice this time.

“I see.. You are free to observe. There will be no preserving done here today, or anytime soon, I am afraid. The situation stands thus; we are surrounded and outnumbered at a critical level. We can barely open small gaps in the enemy lines at the cost of too many lives that I’d care to count. A few months ago, we sent word to Koruxan, Vodgar, Palantine, and Durkahan pleading for their support. So far, we only have a quarter half of Arashkan forces here, dwarven armored platoons from Scowling and Elder Hills, wood elf support from Dim Woods, druids from Ritual Forest, and gnome sappers from Tinker Hills and Silent Hills.”, said the elven lord quietly.

He paused for a bit as if to gather his thoughts, took a deep breath, and continued.

“We had a great start. Our.. our own rangers kept on harassing the enemy lines from the sides and managed to get to their rear as well. We held the enemy at bay for three years and made them pay a good price for every step they took in any direction. But that was up until some two months ago. Our gnome sappers discovered something we never expected. Turns out, while we were entertaining ourselves up here, they were diligently digging miles and miles of tunnels right under and around us..

We destroyed all the tunnels we found, but not soon enough. And now, they are all around us and their numbers have been growing steadily every day.

For weeks we send messengers to the other cities and yet, no one has responded. I am afraid, we will not last the month. Enemy warlocks have warded the area, making it impossible for us to open portals for new troops to teleport in or take our wounded out, not to mention near to non of our summoning spells work, hence we can get the support of neither the elementals nor the fey.

I will be honest with you. You are not the first Celestial messengers that have arrived here. There were six other groups, though never this many at once. You are the seventh group and they all said it was their destiny to right a wrong. I hope your prophecy was better than theirs.”, he said in the same tired voice and Cora finally recognized the nuance.

The elven lord wasn’t just tired. His was the voice of a man who had lost all hope. It was a defeated man’s voice.

Cora felt a lump at the pit of her stomach.

And she felt a vast sympathy for this beautiful elf.

“If it is possible to reach these people, we shall..”, she said in fierce determination.

The elf lord looked up at Cora and for the briefest of moments, a smile appeared in his handsome face.

“I had heard our long lost brothers and sisters up in The Great Northern Tundra’s never gave their word for simple tasks. They gave them only for the worthy ones.. and always kept them. Had I, but a thousand like you..”

Cora tried very hard not to, but failed.. and blushed.

 

Just then, the tent flaps opened and an elf runner dashed inside and in a rushed, terror-stricken voice he said, “My Riverin Grandaleren. Themalsar approaches from the south..”

“What?”, said the elf lord in a shocked voice. “How?”

“By ships. He landed troops to the south by ships!..”, said the runner, his face even more drawn now.

“My Lord, they come!”, he whispered.

 

Riverin Grandaleren’s shoulders slumped. He turned to the four standing before him.

Cora’s mind reeled..

‘Riverin?’

That was a very old elven name for ‘prince’. It had never really been used by her people, only ‘Rive’ which meant something along the lines of ‘king’ or, more like, ‘chieftain’..

‘Good Heavens..’, she though. This was no mere elf lord. This was ‘her times’ Ri Grandaleren Feymist of the legendary Bari Na-ammen himself..

..and since he was warring this Themalsar, it had to mean, they had been sent back some 820 years, to the first Battle of Themalsar, as the humans called it..

It was better known among elves as;

“Maeth -o Nev Evan escence”

BATTLE OF NEAR EXTINCTION..

 

Some innate instinct also prompted Cora that they were at the very northeast edge of the Ritual Forest and that meant; just to their north was the Trapped Mountains.

Her mountains..

And just beyond that, her Ironfrost..

It was still there, ‘now’..

Her mother hadn’t been born yet, but her father had. He would be younger than she was now.. but alive..

None of her friends would be around for at least seven hundred years yet, but her home, her Ironfrost would be there.. Now..

For the first time since the death of her beloved father, her beautiful mother, her friends, and her people, the true impact of her loss hit her.

Cora Sleet’s eyes teared and silently, she mourned for Ironfrost and everything that it meant and encompassed for her.

It was so damned close. It was ‘this’ close.. Within her grasp to go, and to see.. And perhaps even to..

..reclaim.

 

If she could just go there, and perhaps warn them of their coming annihilation, even at the cost of being branded as a mad woman..

A hard two weeks trek right now would get her there —much less if she left alone! Yes, these strange ‘soft’ people had fought alongside her, but she owed them nothing..

Certainly not her Ironfrost..

 

And that is when it hit Cora; she was not with them because of some untold, unnamed or unpaid debt. She was with them because this was her future. This was her now and there really was no going back. These strange, soft, very much unbarbaric people were her new friends..

Her new family.

Her new.. Ironfrost!

And as if on cue, a small, warm, delicate hand reached up to her and held hers.

She looked down to see Brom Bumblebrim looking up to her, his eyes also glistening. He smiled at her and kindly patted her hand, squeezed it once, and let it go..

Yep..

This was her new Ironfrost, alright..

 

Brom, her talkative little brother who never shut up. Tonic, her grumpy little baby sister who hadn’t yet gotten passed her ‘NO’ phase, and Seressa, her other sister.. the odd one in the family. Every family had one of those, right? She had been the odd one in her family, hadn’t she? Many people had said so.. Yes, she certainly hadn’t been odd at Seressa’s level, nor had she ever worn laced, pink, almost see-through.. things! But there really was no scale for odity, was there? The moment you stepped out of the boundaries of common, you were odd.

And now she was given the new position as the eldest sister. Seressa had merely swooped down and happily claimed her abandoned seat!

Here, some eight hundred years in the murky mists of a forgotten time, in one of the bloodiest battlefields in known history, up against impossible odds, Cora Sleet had found her new family, and in doing so, she found herself.

 

GO.. NOW.. Our time is up. If Themalsar gets here, we will lose any chance to break any openings for you.”, said the prince harshly. He turned to the runner. “Get Selvius Brightleaf, my general, and Aramlerien, my master wizard here immediately. Then go and ask Master Cathber Gwet’chen Bolgrig, the head of the druid groves and General Drills, the gnome sappers’ general, if they would be so kind as to join us. Send for Decona Dwarwic, the dwarven dreadnaught leader as well. We will need her ‘meatgrinders’ sooner than planned.”

The prince paused for a notable breath.

“Please inform Archangel Priceptine of the situation and ask him if he would grace us with his presence and wisdom..”, he added somewhat grudgingly.

“At once, my Riverin..”, the runner bowed and dashed back out of the tent.

“Well, I suppose this was a short-lived encounter.”, Grandaleren said, with an ironic and bitter voice. “I would know your names if you would honor me.”

“No!”, jumped in Seressa. “No names.. I am sorry Riverin of Bari Na-ammen. But those are the rules; under no circumstance may our names be revealed nor recorded!”

“It appears the academy has an answer for everything. Just no solution. So be it. You will be noted as ‘a tundra elf’, ‘a hobbit’, and ‘an academy pair’ who were here to observe and preserve! Now, go..”

Cora and Brom bowed once more to the Prince of Bari Na-ammen and turned to leave.

 

And that is when Cora realized something else;

The beautiful elf girl sleeping on the divan in her linen-like lorica had not moved, at all..

In fact, she was not breathing.

 

The hoarse voice of the prince of the high elves came from behind them.

“Selendenien Sindarin.. My sister. She.. she was killed late last night by Themalsar himself. Her life ebbed away by Malocchio, an entropy death curse, particular to his master.. She was the heart of High Woods and the jewel of Bari Na-ammen. The Sunlight of Selendenien shall never bless this world again..”

Riverin Grandaleren choked.

“Now please.. Go.. Give this man a few moments of peace to grieve over a beloved one..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

The company moved silently and swiftly, hidden among burly dwarves and nibble gnomes.. That had been the plan; if they were to escape through the encircling army, they would have a better chance with the dwarves and gnomes, in particular, since the enemy was seeking high elves..

..And they had to use the tunnels dug by the gnome sappers.

Seressa had given one look at the small, tight, gnome size tunnels and groaned.

“Ow bugger..”, she’d said, “..not again!”

That had cheered Tonic a bit.

 

For three days, they ran, hid, slid, rolled, and tumbles through dark, musty, stuffy tunnels, and then over and under heavy brush and mud and reached somewhere near a cluster of rolling hills known as Ogre’s Foot, at which point they got ambush by half the ogre population living in the hills.

 

“Here..”, said a young, handsome gnome; the captain, of the gnomic company and the de facto leader of the dwarven contingency, as he handed a sealed, rolled-up parchment to Arcantonic. “..if you ever manage to get the chance, give this to my father please.”

Arcantonic just stared at the gnome boy.

“Who the hell are you and why are you giving this to me? You don’t even know me..”, she inadvertently blurted out.

Seressa smacked her forehead with her hand.

If the handsome gnome was taken aback by Tonic’s language or her brute attitude, he showed it with a dazzling, infectious smile.

“I, the hell, am Prince Gordigon Tinkerdome. Son of King Drine Tinkerdome and the apparent heir to the throne of Silent Hills.”, he said.

 

Arcantonic ogled at the gnome.

All things considered, he was a rather handsome devil. Pretty, even.

If the gnomes smile was dazzling, however, it certainly flew right past the gnomic girl standing before him.. and the infection failed all efforts on her as well.

 

“It is likely this is where you and your friends will depart, as we are surrounded, outnumbered and outsized, but not quite bested. We need to make enough of a ruckus here, so they won’t go looking for your, there!“, he said pointing at the general direction of Dim Woods.

“Hence, it is unlikely any of us shall survive. You, on the other hand, must, my lady!”

Arcantonic ogled at the gnome..

..some more!

Somewhere deep inside her mind, a squeaky, irritated voice said, “Did you.. Did he just ‘lady’ us?”

“Thought I’d give you this letter to be handed to my father, in case of an unexpected demise on my part, and if you would, I would also like to have your name, my lady, and your hand, of which, I promise, I shall keep only one, though I would very much like to keep both..”

“Yep..”, the squeaky voice in her mind confirmed. “..the idiot just ‘lady’ed us —again! And he wants our hand. Why does he want our hand?”

“I.. I can’t give you my name. That.. that is forbidden. And what do you want my hand for? Are they dirty?”, stammered Tonic as she blushed with a tone of pink that would have made her pair proud.

“Oh, for everything that’s good and not..!”, exclaimed Seressa with an exasperated voice, and smacked her forehead with her other hand..

Brom snickered from the side and Cora just stared at Tonic like she was some kind of strange contraption and she just couldn’t figure out what its purpose was.

“I do not know.”, smiled the gnome prince. “Hard to see from here. Must look at it from a closer angle.”

Whatever was going through Tonics mind at that very moment, it was hard to say.

Her face, however, said ‘What the hell kind of an idiot is this?’

Or perhaps, ‘Why is it always the weird ones?’

 

The prince reached out, took the little gnome girl’s hand, gracefully bent over and..

Seressa held her breath.

 

Brom bit his knuckles.

 

Cora cocked an eyebrow and eagled down on them..

 

..And Tonic smacked the prince of the gnomes..

..over the head..

..with her wrench!

 

WHAT THE HELL IS THIS?!“, she blared. “MY HANDS ARE DIRTY AND YOU WANT TO SNIFF THEM? WHAT KIND OF AN IDIOT ARE YOU?

With that, she stomped off..

 

The combined company of gnomes and dwarves burst out in gleeful laughter as the prince picked himself off the ground, very much dazed, obviously in pain and thoroughly embarrassed, he said “I suppose, I had that coming.. But wow, that there is one blazing girl and very hard to get; the best kind there is.. Too bad my times up. I would have loved to have stolen a kiss of ‘farewell to life’ from a girl as beautiful and fiery as her..”

The laughter died and every dwarf and gnome picked up their weapons and shields.

“Dwarves at the center. Sappers cover the flanks.. and careful with the mortars and the gnowitzers.. I want carpet-bombing thirty paces in front of the dwarves at all times. No need to be shy with the ammo.. Artificers, with me.. Boomsticks at the ready..”, he barked his orders.

Prince Gordigon Tinkerdome, son of King Drine and apparent heir to the throne of Silent Hills gave the still scowling Tonic one last, toothy glance than shrieked like a hawk.

“CHARGE!”

 

 



Ri:
elvish for king.

Rise: elvish for queen.

Riverin: elvish for prince (usually used for the likely future Ri).

Riserin: elvish for princess (usually used for the likely future Rise).

Selendenien Sindarin: one of the three children of the current king of the high elves of Bari Na-ammen, Ri Lienierre Moonlight. The eldest of the three is High Lady Angrellen Sunsear, followed by Riverin Grandarelen and the youngest, Ranger Marshal Selendenien Sindarin (Sunlight).

Malocchio: ‘Evil Eye’, in Italian. In-game terminology, an evil, forbidden, very destructive, and an almost always deadly spell. Anyone caught casting or possessing the spell is instantly executed in the Kingdom. Requires a complicated ritual to cast. The end result can vary depending on how it was cast, the intensity of the intent of the caster, and how badly the caster wants the intended to die. The end results can change from something as simple as a heart attack to causing the heart to physically explode, ripping open the rib cage of the person..