Showing: 1 - 3 of 3 RESULTS

Yıl 1

Timeline:

DÖNGÜ No.: Bilinmiyor
DÖNGÜ Sırası: Bir Önceki
Yıl: 18,998

Dünya dengeleri bozulmuştur.

İnsanlar, elfler, dwarflar ve
akla gelen ve gelmeyen diğer ırklar,
birbirleri ve kendi aralarındaki savaşlar sonucu
tüm kaynakları tüketmiş ve
toplu yok oluş noktasına gelinmiştir.

Bilinen dünya artık son nefesini verirken
ırklararası bu nefretin ardında yatan
iblisler de harekete geçmişlerdir..

Ardarda şehirler, sonra da ülkeler,
iblis ordularının önünde yok olup gider.

İblisler, arkalarında cesetlerden dağlar
bırakarak ilerlerken, yerin karanlık derinliklerinde,
hiçbir insanoğlunun görmediği, pek azının
adını duyduğu bir ırk, endişeyle
bu nihai sonu izler..

Bunlar, elf soyunun ilk atalarıdır;

Eldarlar.

 

Bu hikaye, Büyük Yıkım Öncesi’ni (B.Y.Ö.) anlatır..

 

 

Sence onları yalnız başlarına mı bırakmalıyız?”

“Bunu hak ediyorlar. Onları binlerce yıl, yerden ve gökten açık mesajlar ve alametlerle uyardık. Buna rağmen pek azı onları gördü. Görenlere ise kimse inanmadı..”

 

Gökyüzünün masmavi derinlikleri, aşağıdaki kanlı savaştan yükselen boğucu, kara dumanlarla kirlenmiştir. İki şekil, dumanlardan sakınarak oldukları yerde durmuş, yeryüzünde gerçekleşen kıyımı seyretmektedir. Uhrevi güzellikteki yaratıklardan biri, beyaz kanatlarını germiş, yüzünde hüzün ve kayıp ifadesiyle aşağıda gerçekleşen toplu cinayeti seyrederken, diğeri ise aynı manzaraya, kaşları çatık bir şekilde bakmaktadır.

“Seni anlamıyorum. Bu çağda bize asla inanmadılar. Bizden yardım istemediler. Bizi çağırmadılar. Bizi anmadılar bile. Birbirlerine inanmadıkları gibi, kendilerine bile inanmadılar ve binlerce yıl birbirlerini önden ve arkadan vurdular. Ve sen hala onlar için üzülebiliyorsun..”, der kaşları çatık olan şekil.

“Sen üzülmüyor musun?”, diye sorar yumuşak sesiyle diğeri.

Kaşları çatık olan omuzlarını silker.

“Ahmaklara ne kadar üzülebilirsem, o kadar üzülüyorum. Gerçekte ise kendi kendilerini düşürdükleri bu duruma sadece acıyorum.”, diye cevap verir.

 

Bir süre daha yeryüzünü seyrederler.

 

“Hadi. Eldar’ların yanına gitme vaktimiz geldi. Biraz daha beklersek Krolum’da Xora, iblisleriyle bizim önümüze geçecekler.”, der çatık kaşlı olan.

Diğeri ise biraz daha aşağı bakar.

Neden sonra, “Sen git. Eldar’lara zamanın geldiğini söyle. Ben aşağı ineceğim ve ölümlülere yardım edeceğim..”, der kısık bir sesle.

“Ad Ara!”, diye ünler diğeri. “Bu anlamsız. Onlar kaybolmuş bir ırk ve bu savaş da kayıp bir savaş.”

“Onlar kayıp çünkü buna biz göz yumduk.”, der Ad Ara adındaki kanatlı varlık.

“Ne yaparsan yap, onları kurtarman mümkün değil. Bunu biliyor olmalısın..”, diye kaşlarını daha da çatarak, sert bir şekilde konuşur diğeri.

Ad Ara omuzlarını silker.

“Onları kurtaramaya bilirim. Ama iblisler bu dünyayı bedavaya alamayacaklarını öğrenmeliler. Dahası, ölümlülerin bizim için kıymetini bilmeliler.”, der ve aklına bir şey gelmiş gibi bir anlığına duraksar. Sonra, uhrevi güzellikteki yüzünde küçük bir umut belirtisi oluşur ve devam eder, “Kim bilir, bakarsın bazıları kurtulur ve yaptıkları hataların nelere mal olduğu bilinciyle eski alışkanlıklarını terk eder ve Yıkım Sonrası daha güzel bir dünya için çabalarlar.”

“Buna gerçekten inanıyor olamazsın.. Hiçbir ‘DÖNGÜ’de böyle bir şey görülmedi.”, der sert bir şekilde diğeri.

“Belki onlara daha iyi fırsatlar hazırlamış olsaydık, görülmüş olurdu.”, der Ad Ara sakince.

“Neyi ispatlamaya çalışıyorsun? Ölümlülerin içsel olarak iyi olabileceklerini mi? Kendini bunu ikna etmiş olman, bunu doğru kılmıyor.”, der diğeri, daha da sert bir şekilde.

“Priceptine, lütfen.. İnsanlara, elflere, dwarflara ve diğer ölümlülere olan inancını yitirmiş olabilirsin. Bunu anlayabilirim. Ama onların asla düzelemeyeceklerini ima etmen doğru değil. Zira bu gerçekten doğru ise, ‘DÖNGÜ‘lerin hiçbir anlamı olmazdı. Aslına bakılırsa, bizim varlığımızın bile bir anlamı kalmazdı. Bu dünya ölümlülerin. Güzellikleri görüp güzel ülkeler kurmak onların elinde. Tıpkı iblislerle anlaşmalar yapıp onları bu dünyaya çağırmanın onların elinde olması gibi. En nihayetinde bu bir ‘tercih’ meselesi ve onların elinden bunu alırsak, iblislerin yaptıklarından pek de farkımız kalmamış olur.”, der Ad Ara.

Priceptine ise güzel yüzündeki kaşlarını çatmaya devam eder.

“Hadi sen git.”, der Ad Ara ona gülümseyerek. “Git ve Eldar’ları uyar ve onlara gerekli hazırlıkları başlamalarını söyle. Ben aşağı ineceğim. Bu şekilde ölümlülere tercihlerini hatırlatmış olacağım..”

Priceptine bir şey demez. Hafifçe başını sallar, sonra döndüğü gibi kanatlarını gerer ve bir çırpıda gözden kaybolur.

Ad Ara bir süre onun ardından gidişini seyreder.

Sonra gülümsemesi kaybolur.

Başını aşağı döndürür ve Priceptine’den sakladığı gözyaşlarının serbestçe dökülmesine izin verir.

Ad Ara yavaşça bir elini gökyüzüne doğru açar ve ‘gelin’ der gibi semaları kendisine çağırır. Sonra diğer elini açar ve avucunda uzun, pırıl pırıl parlayan, muhteşem bir glavye belirir..

..sonra gerisin geriye salınır ve peşinden onu takip eden yüzlerce melekle birlikte kendisini yerçekimine bırakır.

 

Priceptine’le yeryüzünde gerçekleşen kanlı savaşı seyrederlerken, bir ufuktan diğerine uzanan iblis sürülerinin ortasında fark ettiği, ancak ona söylemediği şeye doğru muazzam bir hızla süzülür.

Neredeyse yetmiş adım boyundaki, dev, yardalık adımlarla ordusunu kamçılayan Krolum’da Xora, Ad Ara’nın dalışını fark ettiğinde çoktan ölmüştür.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Her şey hazır mı?”, diye sorar, bir ölümlüye imkansız gelebilecek, binlerce yıllık yaşına rağmen inatla dimdik duran Eldar.

Önünde saygı ile bekleyen genç Eldar eğilir ve “Evet efendim. İsteğiniz ve talimatlarınız doğrultusunda bütün hazırlıklar yapıldı ve tamamlandı.”

Yaşlı Eldar önündeki genci başıyla onaylar.

“Diğer Eldarlardan haberler nedir?”, diye sorar.

“Efendim..”, der genç Eldar. “..iki Beyaz, bir Kırmızı ve bir Gümüş’ten hala haber yok. İblislerin gizlice bir Bakırın inine sızıp, oradaki Eldarları öldürdüklerinin teyidini aldık. O Kadim Bakır Ejderi uyandıramayacağız. Korkarım haber alamadıklarımızın da akıbetlerinin aynı olduğunu düşünüyoruz. Dahası, teyit ettirmek için gönderdiğimiz koruyuculardan da herhangi bir haber alamadık.”

Yaşlı Eldar üzgün bir şekilde başını sallar.

Eldar’ların ve Kadim Ejderhaların yerleri bugüne kadar hep saklı kalmış ve bu bilgi asla ölümlü ırklarla paylaşılmamıştı. Buna rağmen iblisler yine de bazılarının yerlerini tespit etmiş ve stratejik bir zamanlamayla bunları vurmayı başarmışlardı.

“Sen hazır mısın peki?”, diye genç Eldar’a sorar.

Genç Eldar başını öne eğer.

“Efendim.. Baba.. Hazır olmamayı tercih ederdim.”, der sessizce.

“Bütün Eldarlar bunun böyle olmasını tercih ederdi. Ne var ki benim zamanım geldi ve bu DÖNGÜ benim son DÖNGÜ‘m olacak. Kadim Altın, yerime senin geçmeni istedi.. Bu bir onurdur. Sevinmelisin.”, der yaşlı Eldar oğluna gülümseyerek.

“Onur, kaybımızı telafi etmeyecek baba, zira bu dünya yarın, gün doğumu itibariyle yanacak, yıkılacak, kavrulacak ve yırtılıp parçalanacak. Bu yıkım yüzlerce yıl devam edecek ve ölümlülerin neredeyse tamamı yok olacak. Ölümlü ırklardan bazıları ise bu dünyada bir daha asla görülmeyecekler. Ortada sevinilecek bir şey varsa, bunu ben göremiyorum..”, der genç Eldar esefle.

“Doğru konuştun oğlum. Ama onlar seçimlerini yaptılar. Yaptıkları seçimlerin nelere mal olduğunu gördüler ve yine de buna göz yumdular. Bizim görevimiz, onları kurtarmak değil, zira iblisleri toplu bir şekilde bu dünyaya davet ettiklerinde, kendi kendilerini kurtarma ihtimallerini de yok etmiş oldular. İblisler şer varlıklardır. Onlar kimse için maşa olmazlar ve her zaman yıkım getirirler.. Bu üç temel kuralı bütün ölümlüler bilirler. Buna rağmen yine de serbestçe ve kontrolsüzce çağırdılar onları bu dünyaya. Bizim görevimiz, bunun olması halinde bu dünyayı, sap, dal, beden ve kök dahil olmak üzere tüm iblislerden arındırmak ve yeni bir DÖNGÜ için ortam hazırlamak..”, diye, oğluna daha önce defalarca anlattığı şeyi tekrarlar.

 

Bulundukları büyük, mağaramsı yerin kapısı birden açılır ve içeri, yaşlı Eldar’ın oğlundan bile daha genç bir Eldar girer. Nefes nefese kalmış bir şekilde yaşlı Eldar’ın önünde eğilir ve titreyen bir sesle konuşur.

“Efendim. İblis.. iblisler dış hatlarımızı delmişler!”

Yaşlı Eldar öylece gence bakar.

Neden sonra dili çözülür, “Nasıl? Koruma büyülerimize ne oldu?”

“Bilmiyoruz efendim. Bildiğimiz tek şey, ceset karşılığında büyülerimizi aştıkları. Her büyü için binlerce ölü verdiler, buna rağmen çıldırmışcasına, yine de geliyorlar.”

“Baba.. git.. hemen.. şimdi.. Kadim Altını uyandır. Buraya yetişirlerse iş işten geçmiş olur. Ben kardeşlerimle onları yavaşlatacağım.”, diye bağırır genç Eldar ve zırhının bağlarını çekip yerine iyice yerleşmesini sağlar. Sonra belinden altın renkli kılıcını çeker ve haberciyle beraber kapıya doğru koşmaya başlar.

Yaşlı Eldar oğlunun ‘durduracağım’ değil, ‘yavaşlatacağım’ ifadesindeki tercihin ne anlama geldiğini anlar. Başını eğer ve “Bu DÖNGÜ‘den sonra Kadim’leri uyandıracak Eldar kalmayacak mı?”, diye daha önce aklına hiç gelmemiş olan bu ölümcül gerçeğe ayılır.

 

İblis sürüsünün efendisi Krolum’da Xora ölmüştür, ama kararlar çoktan alınmış, emirler de çoktan verilmiştir..

Bu DÖNGÜ muhtemelen SON DÖNGÜ olacaktır.

Aradan yüzlerce yıl geçecek, dünya harlanacak, topraklar kavrulacak, denizler buharlaşıp kaybolacak, dağlar düzlenecek, düzlükler kırışıp yükselecek, ormanlar yok olacak ve her şey küle dönüşecek ve o küllerin arasından yeni hayatlar çıkacaktır..

Bu yeni hayatlar bir sonraki Yıl 1’de tekrar yeryüzünde yürüyüp çoğalacaklardır.

Ve iblisler, yeni bir efendi önderliğinde, kendilerini bu dünyaya çağıracak yeni, gönüllü ahmaklar bulacak ve nihayet bu dünya da ellerine geçmiş olacaktır..

Bunu engellemek, durdurmak ve gidişatın akışını değiştirmek, Eldarların, Kadim Ejderlerin, meleklerin ya da iblislerin elinde değil, her zaman olduğu gibi ölümlü ırkların elinde olacaktır; denklemin sonucunu belirleyecek şeyde, Melek Ad Ara’nın dediği ve inandığı gibi, onların yaptıkları ve yapacakları ‘tercihler’ olacaktır.

 

 


 

 

 
 

A Bard’s Tale XIV
“Wrath of Hydius Dreadmaw”

Timeline:

Bu hikaye, Serenity Home yangınından 17 yıl önce, soğuk, uçsuz bucaksız, kar ve buzlarla kaplı Büyük Kuzey Bozkırlarındaki Ironfrost adında bir tundra elf kasabasında gerçekleşir.

Güzel, çarpıcı, hayat dolu genç bir elf kızının, yaşadığı 38,900+ günden sadece bir tanesinin hayatını nasıl değiştirebildiğini göreceğiz.

 

 

Buruşuk, kırık beyaz tenli, uzun, aklaşmış, örme saç ve sakallı yaşı geçmiş barbar, sessiz adımlarla kendisine doğru koşan bir başka soluk tenli ve uzun, örme, kuzgun saçlı genç barbarı süzmektedir. Diz boyu kara rağmen, düz yolda koşuyormuş gibi yaklaşan gencin sakalları daha yoktur ama gelecek vaadeden yeteneklere sahiptir.

Genç barbar ona doğru yaklaşırken, yaşı geçmiş adam gururla gözlerini kısar ve sırıtır zira şu anda burada bulunmalarının sebebi olan fikrin kendisi de, uygulaması da ona doğru koşan oğluna aittir.

Genç barbar, diğerinin yanına yetiştiğinde yavaşlamaz.

Anormal bir beden hakimiyetiyle sadece durur!

“Tamamdır Krash!”, der genç barbar, sanki dört mili yoğun, diz boyu karda koşarak gelmemiş gibi sakin, soğuk ve kart bir sesle ve sırtından omzuna, oradan da çaprazlamasına çıplak göğsüne bağladığı bohçayı çözer ve içinden uzun, som altından yapılmış gibi görünen çeliği olağanüstü bir zarafet ve incelikle işlenmiş, sapında bebek yumruğu büyüklüğünde bir yakut olan kılıcı çıkartır.

Wyrm Horde Krash’ı, uzun bir süre gencin elindeki paha biçilmez kılıca bakar. Neden sonra, “Hiç savurmadan, bununla bir kabileyi öldürdük!”, der.

Krash başını kaldırır ve oğluna bakar.

“Geride bırakman gereken şeyleri bıraktın mı?”, diye sorar.

Genç barbar Krash’a bakar.

Ama hiçbir şey söylemez.

“Güzeeel..”, diye sırıtır Wyrm Horde’un şefi. “Gitme zamanı geldi. Dinlenmen gerekiyor mu?”

Genç, Krash’a donuk ve ifadesiz bir şekilde bakmaya devam eder.

“Hah!”, diye kısa, keskin bir kahkaha atar yaşı geçmiş barbar ve ardından kısa, keskin bir ıslık çalar.

Etraflarındaki buzlu karlarda hareketlenme olur..

Bir an Krash ve oğlu yalnız duruyorken, topraktan yükselen ölüler gibi, karların içinde yirmiye yakın soluk tenli barbar peyda olur..!

Krash, eliyle başının üzerinde sessiz bir daire çizer, sonra oğlu ve adamlarıyla beraber, yamacında oldukları buzlu dağdan aşağı, takdir edilecek bir hızla inerler ve kısa bir süre sonra da karlı ve sisli Büyük Beyaz Tundra’da, kuzey, kuzey-batı istikametinde gözden kaybolurlar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Onu bulduk, Rive!”, der yüzünde hoş olmayan bir ifadeyle beyaz tenli elf.

Ironfrost Rive’si kısa bir an sessizliğini bozmaz ama gözlerinin ardında yanan buzul ateşini gizleyemez. “Nerede?”, diye sorar vahşi bir elf lehçesiyle.

Ironfrost Avcı Efendisi cevap vermeden önce Rive’sini gözlemler ve onun gözlerindeki ateşi görür. Kendi yüzündeki ifadeyi biraz düzeltir ve daha sakin bir ifadeyle, “Kuzey Uçlarda..”, der.

“Kuzey Uçlar..”, diye omuzları çöker Rive’nin. “Orada ne işi vardı?”, diye umutsuzca fısıldar.

“Rive’m.. Oğlunuzu orada bulduk. Ama Kuzey Uçlarına kendisi gitmedi. O, Kuzey Geçidi’nde konuşlanmıştı ve görevi de buydu. Bir şey görmüş olmalı zira yerinden ayrılmış ve gördüğü şeyi takibe alacak kadar bunun önemli olduğunu düşünmüş olmalı. Peşinden gittiği şey her ne idiyse, onu uzun bir süre takip etmiş. Ne var ki yolda pusuya düşürülmüş ve öldürülmüş. Onu öldürenler, onu Kuzey Uçlarına götürmüş ve oraya atmışlar..”, diye sessizce cevap verir Avcı Efendisi.

“Kim..?”, diye kısık, kırık bir sesle sorar Rive.

“Bunu öğrenemedik Rive’m. İzlerini örtmek için çok ciddi çaba göstermişler. Bu da bana, bunun ön hazırlıklı bir saldırı olduğunu söylüyor. Hedef özellikle oğlunuz muydu, yoksa hasbelkader mi oğlunuza rastladılar, bilmiyoruz. Ancak edindiğim izlenim, ikincisinin daha muhtemel olduğunu söylüyor bana..”, diye sıkılmış dişleri arasından, kendi hiddetini saklamaya çalışır bir şekilde fısıldar Avcı Efendisi. Sonra Rive’sine bakar ve artık bastıramadığı bir hışımla, “Onu Kuzey Uçları’ndan aşağı atmadan önce soymuşlar. Kıyafetleri, yayı, sadağı, kılıcı ve kukresi.. Hepsi alınmış olarak bulduk onu.”

“Nerede..? Oğlum nerede şimdi?”, diye kahır dolu bir sesle sorar Rive.

“Oğlunuz cesur bir elf’di, Rivem. Bir Tundra Elfi gibi yaşadı ve o şekilde de öldü; ilk nefesini savaşarak aldı, son nefesini de savaşarak verdi! Biz de onu ‘Gri Tundra’lara o şekilde uğurladık.”, der Avcı Efendisi kasılmış bir ifadeyle. Gerçekte ise genç elfin, bir uçurumun dibinde buldukları kırılmış, sonra da vahşi hayvanlarca yarı parçalanmış, yarı yenmiş bedenini babasına göstermek istemediği için, izcileriyle berabar Avcı Efendisi, Ironfrost’un gelecek Rive’sini oracıkta gömmüşlerdi..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bir koku alıyorum.”, der hırıltılı, derin bir ses ve içinde bulunduğu devasa mağarayı titretir.

“Nice zamandır uyuyordum.. Uykumda güzel Raven Queen’i ve bana verdiği ‘Priceptine’in Işığını’ düşlüyordum.. Aaaah, Raven! Yanıma sadece bir kere geldin ve bir daha da uğramadın. Sanırım tundraları çok da ilgi çekici bulmadın. Bu da senin gerçekte ne kadar kör olduğunu gösteriyor..”, diye iç titreten bir kahkaha yankılanır uçsuz mağarada.

Neden sonra, kahkahanın sahibi gözünü açar. Üç ayrı göz kapağının altında, dik, daha çok buzuldan yapılmış bir kılıcı andıran, insan boyunda bir göz bebeği belirir..

..ve kısılır.

Muazzam gözün sahibi kendisini mağaranın karanlığında gizlemeyi tercih edermişcesine uzandığı yerde derin bir nefes alır..

“Eveeet.. Bir koku alıyorum..”, diye tekrarlar. Ama bu sefer devasa yaratık tamamen ayıktır ve “Çok uzun zamandır duymadığım bir koku.. ELF KOKUSU!”, diye düşünceli bir sesle söylenirken koca mağara tekrar sallanır.

“Küçük kar elfleri.. İnimde ne işiniz var? Irkınızla dile getirilmemiş bir anlaşmamız vardı. Sizler topraklarımdan uzak duracak, ben de sizlere dokunmayacaktım.. Fikrinizi mi değiştirdiniz yoksa? Hem de bana sormadan..”, diye içinde pek de gizli olmayan bir tehditle kıkırdar ses, ve mağaranın tavanından kayalar dökülür.

Dev yaratık, parıldayan buzlu mavi gözünü mağaranın karanlığında gezdirir. Parıldayan gözden silik, mavi bir ışık halesi, yığma altın sikkelerin olduğu tepecikleri aydınlatır. Hale ile altınların arasına serpilmiş gibi duran sayısız, rengarenk mücevher ve değerli taşlar da canlanır. Ve altınların içinde gömülü duran antika zırhlar, kalkanlar, miğferler, mızrak, balta ve kılıçla—

Göz, kılıçlarda durur zira bir tanesi eksiktir..

Göz, andırdığı, ancak bulamadığı kılıcın kendisi gibi incelir..

Sessiz, kati bir ölümün haberciliğini yapan bir tıslamayla, “Sadece buraya gelmediniz.. Benden çaldınız. Benden Priceptine’in Işığını mı çaldınız?!”

Muazzam yaratığın sesi, ‘ışığa’ geldiğinde artık bir tıslama değil, yer sarsan, intikamcı bir kükreyişe dönüşmüştür.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ironfrost meydanında yoğun bir kalabalık toplanmıştır. Kalabalık, gün batımına yakın daha da artmış, Rive’nin çok sevilen oğlunun yasını tutmaktadır.

Elf’lerin, daha çok bir şarkıyı andıran eski lehçelerinde söyledikleri ağıtlar, yakılan mumlar ve dökülen göz yaşları, geleceği temsil eden genç elf ile beraber sanki kasabanın da kaderini mühürlemektedir..

 

 

Çok uzaklardan, beyaz, uzun saçlı, genç ve güzel bir tundra elfi, görev yerinden aceleyle ayrılmış, korku içerisinde köye doğru koşmaktadır..

Barbar elf kızı tekil bir sesle,

“DREADMAW.. DREADMAW..!”

..diye bağırmaktadır.

 

 

Gün batmak üzeredir ve Ironfrost’un üzerine muazzam bir gölge düşer..

 

 


Krash: Wyrm Horde kabilesinde Reis/Şef’lere verilen isim. Bu isim, ses nüvansı ile Ice Wolf Horde arasında ‘Krush’ olarak geçerken, aynı statü Bear Claw Tribe ve Ice Crag Tribe’da ‘Mushi’ (Mushi’nin eşi ve/veya kızına ise ‘Musha’) olarak anılmaktadır.

Rive: High Elf’lerde ‘Ri’ olarak geçen ifade, barbar Tundra Elf’lerinde ‘Rive’ olarak geçmektedir. Temelde aynı şeyi ifade eder; Kral/Lider/Hükümdar.

 

Hydius Dreadmaw, gün batımına yakın, acımasızca Ironfrost’un üzerine çöker. Devasa cüssesi altında onlarca tundra elf’i anında can verir. Dreadmaw, küçük bir şehir kadar gelişmiş olan kasabayı, bir saat kadar kısa bir sürede yerle bir eder. İşi bittiğinde, kasabanın üzerinde üç sorti yapar. Her dalışında devasa ağzından fışkırttığı buzlu nefesiyle kasabanın bir kısmını dondurarak taşlaştırır.

Muazzam beyaz ejderha dönüp gecenin karanlığında karybolduğunda, iki bin küsür yıllık Ironfrost, buzullardan oluşan bir mezar haline gelmiştir.

Bu katliamdan kurtulan tek kişi, Dreadmaw’ın geldiğini gören ve kasabayı uyarmak için koşan, ejderhanın buzlu nefesinden kendi payına düşenle kalıcı yaralar alan genç elf’dir.

Bu elfin adı Cora Sleet’dir.

 

 

 
 

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” I

Timeline:

Bu hikaye 37 yıl önce başlamış olsa da, biz o kadar geriye gitmeyeceğiz. Bunu ikiye bölüp, sonraki yarısından itibaren anlatmaya başlayacağız çünkü gerçekte hikayenin, tam olarak ağız sulandırıcı olmasa da, ilginç diyebileceğimiz kısmı buradan itibaren başlıyor.

Hikayemizin kahramanı, Brom Bumblebrim adında efendi, saygılı, sevilen, macera gibi saçma sapan işler peşinde koşmayan, aklı başında, ev konforunu sevecek ve bu konforun günlük hayatının kalıcı bir parçası haline gelmiş olacak kadar da tembel bir hobbit.. ya da oldukları gerçek tanımlama ile; bir halfling..

Yanlış anlaşılmasın.

“Ev konforundan hoşlanacak kadar tembel”, saygın tüm halfling’ler için geçerli bir tanım ve olmayı hedefledikleri şey de bu.

Ve genç Brom, daha on sekiz buçuk yaşına rağmen bu saygınlığa ulaşmış biriydi. Ta ki..

Tabii ki işin içinde bir ‘Ta ki’ var. Ne bekliyordunuz, bir halfling’in ev konforlarıyla ilgili bir hikaye mi yazacağımızı düşünmüştünüz? O hikaye çoktan yazıldı. Üç bölümlük filmi bile yapıldı..!

Ama biz kendi hikayemize geri dönersek, ta ki bu saygın, ev konforu tembeli halfling’in başına hiç beklenmedik bir şey gelinceye kadar..

Hikayemiz de işte tam olarak burada başlıyor. Ya da üç aşağı beş yukarı bunun civarında zira halfling’ler, az evvel bahsettiğimiz hikayedeki kadar kestirilebilir değiller gerçek hayatta.

 

 

Yerin altındaki bir delikte, bir hobbit yaşardı. Bu delik ıslak, çamurlu, pis, solucan ve yapışkan kokulu bir delik değildi. Kuru, kumlu, oturacak veya içinde yiyecek bir şeyi olmayan, içi boş bir delikte değildi: bu bir hobbit deliği idi ve bu da konfor demektir..

Mükemmel denebilecek, yeşile boyanmış, tam ortasında pırıl pırıl parıldayan pirinç bir tokmağı olan, yuvarlak bir kapısı vardı. Kapı, tünel şeklindeki bir hole açılıyordu: dumansız, ahşap panelleri, parke ve halıları ve cilalı iskemlesi ve bir sürü şapka ve palto—”

Brom Bumblebrim, okumaya daha yeni başladığı kitaptan başını kaldırır..

Açık penceresinin hemen yanında oturduğu okuma sandalyesinden dışarı bakar. Açık pencereden içeri yaz sıcağını iteleyen, pöfür pöfür bir rüzgar esmektedir ve bu da Brom için, günün en keyifli anıdır.

Gözleri, yarım çitlerle çevrili bahçesindeki rengarenk çiçeklere, palamut ağaçlarına, oradan da yaşadığı tepenin aşağısındaki vadiye, vadinin ortasından süzülerek akan çaya ve çayın kıyısına kurulmuş şirin kasabaya takılır ve gülümser. Yıllar önce kaybettiği anne ve babası, geçen yıl, bu günlerde kaybettiği amcasından sonra Bumblebrim’lerin son üyesi olarak ailesinden ona miras kalan bu evde yaşamaktadır ve amcasını kaybetmesi üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen anca gülümseyebilmektedir.

Onun gülümsemesine sebep olan da bahçesinin ne kadar güzel oluşudur zira rahmetli annesi de, babası da, daha sonra ise amcası da bu bahçeye çok emek vermişlerdir. Amcasından sonra sıra kendisine gelmiş ve o da bu sorumluluğunu göz ardı etmemişti.

Brom, tekrar okuma sandalyesine oturur ama kitabı tekrar açmaz. Kitabı zaten daha önce okumuştur.

On altı defa!

Brom, kitap yerine okuma sandalyesinin hemen yanındaki okuma sehbahasının üstünde duran liri alır ve itina ile mandallarını ayarlar, tellerinden bir kaç deneme tınısı çıkartır sonra sevgili annesi, babası ve amcasından ona kalmış bahçesindeki çiçeklerine, hafif hüzünlü, daha çok melankolik bir şarkı çalmaya başlar.

 

Ozanların canı yanmaz
Hiçbir şey hissetmiyorum, ne zaman öğreneceğim
Acıyı sindirmeyi

Parti olduğunda çağırdıkları benim
Çağırmak için kapıma dayanırlar, tokmağını kırıncaya kadar döverler
Sevgiyi hissediyorum, sevgiyi hissediyorum

Bir, ki, üç, çak
Bir, ki, üç, çak
Bir, ki, üç, çak

Sızıncaya kadar çalalım, oynayalım

Avizeden sallanacağım, avizeden
Sanki yarın yokmuş gibi çalacağım
Sanki hiç yokmuşçasına bir kuş gibi gece boyunca öteceğim, dökülen göz yaşlarım kururken hissedin
Avizeden sallanacağım, avizeden

Canımı dişime taktım, dayanamıyorum 
Gecelerim dolsun sabaha kadar çünkü bu gece zor tutunuyorum
Elimden tutun…

 

Brom çalmayı keser. Kaşlarını çatar ve kendince dramatik, düşünceli bir poz verir ve “Bu son kısmı olmadı sanki.”, der ve okuma masasının üstündeki, üzerinde bu şarkının sözleri yazılı olan parşömeni ve tüylü kalemini alır, onun hemen yanında duran küçük, mürekkep hokkasına, kalemi bandırır ve yazar;

 

Canımı dişime taktım, dayanamıyorum hayata tutunuyorum
Gecelerim dolsun Gecelerimi doldurun sabaha kadar çünkü bu gece zor tutunuyorum
Elimden tutun Yardım edin…

 

..diye düzeltme yapar ve tatmin olmuş bir şekilde gülümser. ‘Bu şarkı, akşamki partide acı kavun gibi patlayacak’, diye düşünür ve iyice öğreninceye kadar tekrarlar..

..ve olanlar da o akşam ki partide olur ama Brom Bumblebrim’in bunu anlaması biraz daha sürecektir.

Brom, akşamki partiye hazırlanmak için okuma sandalyesinden kalkar. Tam gidecekken gözü defalarca okuduğu kitaba takılır. Bu kadar çok defa okuduğuna göre, kitaptan hoşlandığı bellidir, ancak kitap birçok teknik ve kültürel hatalarla doludur. Brom, kitabı yazan adamın hayal gücüne saygı duysa da, hayatında bir halfling görmediğinden emindir. Temiz ya da pis, Brom bugüne kadar hiçbir halfling’in bir delikte yaşadığını duymamıştır..

Genç Brom renkli ve cafcaflı parti kıyafetlerini giyerken bir başka şarkıyı da mırıldanır;

 

Seni bana getirsin diye bir şarkı yazdım ki
Beni sana götürdün diye bir şarkı yazdım ki
Bunu bu akşam saatinde çiçeklerine söyledim ki
Gülümse de yanına geleyim..

Olduğun yerde canın sıkılmasın ki
Diye, söyledim sana bu şarkıyı ki
Ben hala buradayım ve seni düşünüyorum ki
Üzülme de yanına geleyim..

Benim adımı sen koydun ki
Çağrıldığım da gelebileyim ki
Mutlu olasın diye bu şarkıyı sana yazdım ki
Hadi beni çağır da yanına geleyim—

 

Kapı tokmağı büyük bir gümbürtüyle vurulmaya başlar ve Brom’un şarkısı yarıda kesilir.

“Vurmayın şu kapıya kıracakmış gibi her geldiğiniz de, yaa!”, diye söylenir genç halfling.

“Broooom! BROM BUMBLEBRİM!..”, diye bağırır biri dışardan.

“..kaç tane ‘Brom’ var bu kasabada ve kaçı bu evde yaşıyor?! Ve neden benim kapıma bir defa da bir kaç dwarf gelmiyor?”, diye söylenmeye devam eder.

Kapıdakiler Brom’un adını defalarca, kapı tokmağı eşliğinde bağırırlar. Öyle ki, genç halfling hazırlanmış bir şekilde kapıya geldiğinde neredeyse birilerini öldürmeye hazırdır. Ama kapıyı açtığında elinde liri, yüzünde ise muhteşem bir gülümseme vardır.

Brom, dışarda bekleyenlerle beraber Greener Kasabasının hanına doğru yola koyulur.

 

Az ilerideki çalıların altından bir hışırtı duyulur. Küçük, karanlık, şekilsiz bir şey, sinsice kıstığı gözleriyle uzun bir süre kalabalığın içindeki Brom’u takip eder. Neden sonra pis bir sırıtışla..

‘Tamam. Bu..!’,

..diye tıslar ve peyda olduğu çalıların altında kaybolur.

 

✱ ✱ ✱

 

O gece Brom ard arda şarkılarını söyler, çalgısını çalar ve handaki yoğun kalabalığı eğlendirir. Neredeyse sabaha, diğer halfling’lerle ve bir köşede oturan birkaç gnome, dwarf ve elf’i eğlendirir.

Yorgunluktan bir kenara sızmadan önce hatırladığı son şey, avizeden sallandığıdır..

..ve sağ kalçası ile baldırının üst tarafından, tam göremeyeceği yerden, sanki bir şeyin onu soktuğu.. ya da ısırdığıdır.

✱ ✱ ✱

 

Brom, müthiş bir baş ağrısıyla uyanır ve evindedir. Eve nasıl geldiğini hatırlamaz ama bu onun için son bir yıla yakın zamandır alışkın olduğu bir durumdur.

İçler acısı bir inlemeyle doğrulur ve istemsizce sağ kalçasıyla baldırının üst tarafındaki, tam olarak göremediği bir noktayı kaşır.

Zorlukla ayağa kalkar ve elini yüzünü yıkar, ıslak ellerini saçlarının arasından geçirerek onlara taranmış izlenimi verir ve mutfağa yönelir. ‘Ih’laya ‘pof’laya bakır demliğe su doldurur ve ocağın üstüne koyar. Sonra ocağın içine birkaç odun ve çıra atıp, çakmaktaşı ve uzun bir demir yardımıyla çıraları yakar. Demliğin kaynamasını beklerken, başını mutfak masasına dayamak için oturur ama bu sadece birkaç saniye sürer çünkü oturduğu gibi tekrar kalkar ve masanın etrafında turlamaya başlar. Neden sonra demlikten keskin bir ıslık sesi gelir ve Brom demliği ocağın üstünden kaldırır ve fincan rafından indirdiği rahmetli annesinin en sevdiği fincana sıcak suyu doldurur, içine şeker atar, karıştırır ve hızlı bir yudum alır.

Genç halfling, elindeki sıcak fincanla ekmek kutusuna gider, önceki günden kalma ekmeği alır, kilere yönelir, döke çarpa iri bir dilim kaşar, üç yumurta, sucuk, çekirdekli erik reçeli kavanozu ve iri bir kaşık dolusu tereyağı ile geri gelir, tencere ve tavaları koyduğu dolaptan geniş ağızlı, yıkaması kolay tavalardan birini çıkartır ve ocağın üstüne koyar. Tereyağını içine atar, yumurtaları kırıp onları da tavaya döker. Bıçaklarını koyduğu çekmeceden çıkardığı kısa çeliği olan bir tanesini alır ve sucuktan cömert bir kaç dilim doğrayıp olmak üzere olan yumurtaların üstüne, yumurtaların sarısına değmeyecek şekilde dizer, baharat kabinine gider, nane, zencefil, çörek otu ve tatlı kırmızı biber tozu kavanozlarıyla geri gelir, masanın etrafında bir tur daha döner ve sucuklu omletin üstüne getirdiği baharatların hepsinden birer çimçik atar, masanın etrafında üç tur atar, tavayı ateşin üstünden alır, günlük kullanım tabaklarının olduğu dolaptan indirdiği geniş, düz tabaklardan birine aktarır, masanın etrafında bir tur atar ve kahvaltısı olan sucuklu omlet, ekmek, kaşar ve çekirdekli erik reçelini yemek için oturur..

 

Neden sonra Brom, baş ağrısıyla başlayan gününde bir gariplik olduğuna ayılır.

Yudumladığı fincanında çay yoktur!

Sadece şekerli sıcak su..

Hayret ve ‘bir gören oldu mu acaba?’ ifadesiyle sıcak sulu fincanına bakarken, kalkıp masanın etrafında sekiz tur daha atmıştır.

Mahvolmuş bir kahvaltı ile asabı da, morali de bozulmuş olan genç Brom, günün geri kalanını evde bir oraya, bir buraya giderek, ve oturma odası, salon, misafir odası, ikinci misafir odası, yakın arkadaşlar odası, çalışma odası, dinlenme odası, çay odası ve.. mutfaktaki masanın etrafında defalarca tur atmıştır. Dahası, farkında olmadan ikinci kahvaltısını, öğlen yemeğini, ikindi çayını, akşam yemeğini de kaçırmıştır.

“Nooluyo yaa?!”, diye irkilir Brom birden.

Ama kendisine verecek bir cevap bulamaz.

Bu durum ertesi gün de devam eder.

Üçüncü gün uyandığında kendisini, mutfak masasının etrafında turlarken bulur!

Ve tırsar..

Ertesi gün kesin olarak Greener Kasabası revirine gitmeye karar verir ama bu düşüncede bile onu rahatlatan tek şey ‘gitmektir’.

O akşam, farkında olmadan en sevdiği keplerinden biri, kısa pelerinini, topak haline getirdiği bir battaniye, sırt çantası, rahmetli babasından kalma çok eski bir kılıç, amcasından kalma küçük bir gürz ve annesinden kalma liri ile çoktan evinin kapısından çıkmıştır.

Brom, en yakın arkadaşı olan Gamwise Samgee’nin kapısına bir not bırakır ve gecenin karanlığında kaybolur.

Not çok kısadır;

 

Sevgili Gamwise Samgee,

Beklenmedik ve ne idüğü belirsiz bir iş için, kestiremediğim bir süreliğine gitmem gerekiyor. Evim ve annemin çiçekleri sana emanet.

Özellikle güllerini çok severdi. Onlar günde iki defa su ister; sabah ve akşam.

Sevgilerimle,
Brom Bumblebrim.”