Showing: 1 - 4 of 4 RESULTS

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” III

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” II ‘nin
devamıdır..

 

 

04.05.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Mayıs başı.
Tinker Hills..

 

Sen iyi misin, evlat? Biraz hırpalanmış gibi bir halin var..”, der yaşlı gnome han sahibi Brom’a.

“Biraz hırpalanmış bir haldeyim zaten.”, diye cevap verir Brom acıklı bir sesle ve yaşlı gnome hancının getirdiği sıcak, etli çorba kabını sımsıkı tutmuş ve sesli höpürtülerle yutkunurken.

 

Brom Bumblebrim, Croaking Mire bataklığından kurtulduktan sonra, korku ve panik içerisinde bataklığın hemen kuzeyindeki ormanlığa kaçmış ve günlerce bir o yana, bir bu yana koşuşturmuş, yorulup takati bittiğinde ise bulduğu bir ağaç kovuğu, devrilmiş, içi boş bir ağaç kütüğü yada çalıların yoğun olduğu yerlere sürünerek girmiş ve pestili çıkmış bir şekilde uyumuştu —uyuyabildiği gecelerde..

Bataklığın buz gibi soğuk, çamurlu, bulanık sularında karşılaştığı ‘kız’ ve akabinde konuştuğu ‘Muhafız’dan sonra zavallı hobbit’in bütün dengeleri altüst olmuş gibidir. Bu ‘küçük’ gibi görünen olay, Brom’a kati olarak bir şeyi öğretir;

Yaşadığı dünyada pek az şey göründüğü gibidir ve her an, her yerden beklenmedik bir şeyler çıkıp onu öldürebilir..

Zavallı hobbit, bir anda panik ataklarla tikleyip ve titreyerek ormanda kendisini kaybeder.

Gündüzleri sessizce sinerek ve evinden ayrıldığı günden beri yanında taşımasına rağmen hiç kullanmadığı, babasının eski kılıcı ve amcasının antika denebilecek gürzünü sırt çantasında çıkartır ve hayatında ilk defa elinde silahlarıyla dolaşır.

Brom, Croaking Mire bataklığından kurtulmasından sonraki günlerde tam olarak ne yaptığını, yada o günleri nasıl geçirdiğini asla tam olarak hatırlayamaz. Yıllar sonra bile, o günleri hatırlamak için de herhangi bir çaba göstermez. O günlere dair isteksizce hatırladığı az şey, her mantarın yenilemeyeceği ve nasıl pişirirse pişirilsin, sıçanların tatlarının iğrenç olduğudur!

 

“Nereden geliyorsun böyle, delikanlı? Buralara hobbit’ler pek uğramaz.”, diye sorar yaşlı hancı.

“Ben uğradığımdan dolayı pek mutluyum, hancı efendi. İnanın bu şey, aylardır yediğim en güzel yemek.”, diye etli çorbayı şapırdatarak kasesinden içmeye devam eder Brom.

Hancı ‘fırk’lar.

“Evlat. Benim yemeklerimi beğendiysen, ya başına çok kötü bir şeyler gelmiş olmalı, yada gerçekten hayatından bıkmış olmalısın.”, diye gülerek cevap verir yaşlı gnome.

“Her ikisi de, hancı efendi.. Her ikisi de.”, diye acıklı bir sesle söylenir Brom.

“İstersen birkaç gün kalabilirsin. Bakla, bezelye, enginar ve kabak için hasat zamanı. Bu yüzden gündüzleri hanım boş oluyor. Çiftçiler ancak akşam saatleri uğruyorlar. Bakladan ne kadar nefret ettiğimi bilemezsin ve burada gururla o şeyden yetiştiren ahmaklar var.”, der gnome hancı yüzünü buruşturarak.

“Evet, bakla yemesi de, pişirmesi de zor bir sebze. Aç kalmakla bakla arasında bir tercih yapmak zorunda kalmak istemem doğrusu.”, diye cevap verir Brom ve kendisi de yüzünü buruşturur.

Hancı buna kahkahayla güler.

“Ne işle uğraşırsın, delikanlı? Konuşmalarına bakılırsa kitap okumuşluğun var gibi.”, diye sorar hancı.

“Brom. Adım Brom Bumblebrim, efendim ve ben bir ozanım.”, der genç hobbit ve bir anda, aylardır Lir’ine dokunmamış olduğuna ayılır.

“Bir ozan!”, diye ünler yaşlı gnome. “Bu harika. Bak ne diyeceğim. Neden sen burada birkaç gün kalmıyorsun? Akşam olduğunda bu hanı şenlendirirsen, yemek ve yatak benden. Canın sıkıldığı zaman tekrar kendine eziyet etmeye geri dönersin.”

“Kabul!”, der Brom ve içinden, olur olmaz zamanlarda onu ısıran şeye lanet eder ve birazcık olsun yakasından düşmesini diler.

“Anlaştık o zaman, Efendi Brom. Tanıştığıma memnun oldum. Bende Kimbletyne.. Kimbletyne Tinkerdome. Buralarda herkes bana Kimble amca der.”

“Ama ben size Efendi Kimbletyne, diye hitap edeceğim.”, der Brom ve sırıtır.

Yaşlı gnome, Kimbletyne Tinkerdome, genç hobbit’e takdir eden bir ifadeyle bakar.

“Şimdi. Sizden üç şey rica edeceğim. Öncelikle, bu akşamki gösterime başlamadan önce bütün müşterilerinizi kaçırtmamı istemiyorsanız, sıcak bir banyo, su ısınırken, bu harika yemeğinizden bir kase daha, ve uyuyabileceğim sessiz bir de oda. Biraz dinlendikten sonra Lir’imi bir gözden geçirmem ve performansım için hazırlanmam lazım.”

“Tabii, tabii, genç efendi. Hemen bir kase daha getiriyorum ama korkarım sizin kalibrenizdeki bir şahsiyeti tatmin edecek taş küvetimiz yok. Sadece yıkanma fıçılarımız var. Yukarıdaki odalardan istediğinizi alabilirsiniz.”, der hancı mutlu bir şekilde.

“Fıçı olur, Efendi Kimbletyne.”, der Brom anında. ‘Fıçı da olur, küçük kum kovası da.. Gökler adına, bardak bile olur!”, diye geçirir içinden.

 

. . .

 

Brom odalardan hiç birini istemez. Onun yerine, uyurken de, akşamları söyleyeceği şarkılar için hazırlanırken de rahatsız edilmeyeceği tek yeri tercih eder; tavan arasını!

Hancı Kimbletyne’in onun için hazırladığı, içi sıcak suyla dolu fıçı, Brom’un düşündüğü gibi gnome boyunda bir fıçı değildir. Daha doğrusu boy olarak gnome’lara uygundur —ki bu da Brom’un işine gelir, eni ise.. aynı anda en az beş cüceyi içine alabilecek genişliktedir. Belli ki gnome’lar suda oynamayı seven bir ırktır ve bu bakımdan kuzenleri olan dwarf’lardan ciddi bir şekilde ayrılırlar.

“Evladım, sen yıkanırken ben de bunları yıkayıp getireyim.”, der yaşlı, tiz bir ses ve Brom neredeyse ‘bi kaşık suda boğulur’!

Başını sudan çıkardığında, yaşlı bir gnome teyzenin, elbiselerini almış, klinik bir ifadeyle onları incelediğini görür.

“Uhhmm..”, diye afallar Brom.

“Seni ürküttüm mü? Kusuruma bakma, evladım.”, der yaşlı kadın tiz sesiyle.

“Sorun değil, teyzeciğim.”, diye cevap verir Brom nazikçe.

“Sen nerelerde dolaştın, evladım. Çamurda mı yattın? Bu elbiselerin hali ne? Ben hobbit’leri daha temiz sanırdım.”

“Özür dilerim teyzeciğim çamurda yatmadım ama çamura düştüm..”, diye cevap verir Brom.

“Nereye gittiğine dikkat et evladım. Çamur düşmek için iyi bir yer değil!”, der yaşlı gnome teyze.

“Haklısınız teyzeciğim. Size zahmet olmasın, ben de yıkardım.”, diye utanarak cevap verir genç hobbit.

“Eyvahlar olsun!”, diye ünler teyze. “Hanımıza bir ozan gelecek ve elbiselerini kendisi yıkayacak.. Duyulmuş şey değil!”, diye dizlerini döver gibi söylenir ve elbiseleri aldığı gibi gider.

 

Brom teyzenin bu tepkisine hayret eder. Evet, bir ozan olarak Bowling Hills’de de saygı görmüşlüğü olmuştur ama bunun daha çok rahmetli anne ve babasının tanınmış ve hürmet edilen şahıslar olmalarından kaynaklandığını düşünmüştür daha çok. Teyzeden —ve geri dönüp baktığında da— hancının kendisinden gördüğü ‘hürmete’ bakılırsa, ozanların dünyadaki yeri oldukça saygındır. Biraz izcilerin, gittikleri her yerde gördükleri saygı gibi.. Sadece biraz daha ‘kültür’ içerikli.

Brom o gece iyi bir performans göstermek için elinden geleni yapmaya karar verir.

Genç ozan, sıcak suyla dolu fıçının içinde, fıçının hemen yanına bırakılmış iri sabun kalıbı ve sert keçe ile neredeyse bir saat oyalanır. İşi bitip sudan çıktığında, su soğumuş ve rengi de kahverenginin pek de hoş olmayan bir tonuna bürünmüştür.

Brom hızlıca kendisini havluya sararken utanç içerisinde karamış suya bakar ve huysuzca söylenir.

“Bu hep senin suçun!”

 

. . .

 

Brom, sessiz bir beklentiyle kendisini süzen, bir han dolusu bakla çiftçisine bakar ve tırsar! Evet, Bowling Hills’de daha önce bir iki defa gnome görmüşlüğü olmuştur ama şu anda en az otuz, kırk tane, ellerinde dolu maşrapalarla bekleyen huysuz görünümlü gnome ona bakmaktadır.

‘Hay shit!’, diye geçirir içinden. ‘Beklenti olayını biraz abartmış gibisiniz, sanki.’

 

Brom yıkandıktan sonra odasına, (tavan arasına) çekilmiş ve yaşlı hancının büyük bir nezaket göstererek süpürdüğü, havalandırdığı ve çarşaf, yorgan ve battaniyesiyle serdiği koca yer yatağına yüzü koyun kaplanmış ve akşama kadar uyumuştu.

Genç hobbit’i, tavan arasına çıkan merdivenin başında durmuş, elinde derin çukur tabak dolusu yemek ve soğuk elma şırasıyla ‘psst’layarak küçük bir gnome uyandırmıştı.

Brom uyandıktan sonra, yatağının yanına bırakılmış yıkama kabında ellerini ve yüzünü yıkamış, sonra da küçük gnomu’un getirdiği yemek ve şıraya dalmıştı. Yemeğin tamamını temizledikten sonra, hiç vakit kaybetmeden aylardır sırt çantasında duran Lir’ini çıkarmış, zavallı antikayı utanarak bir güzel temizlemiş sonrada tellerini akort etmeye başlamıştı.

Genç ozan Lir’iyle uğraşırken, küçük gnome onu baştan sona kadar sessiz bir ilgiyle seyretmiş, sonra kalkıp yanına oturmuş ve hobbit’i daha yakından incelemeye başlamıştı.

Küçük gnome gerçekte şirin bir çocuktur ancak bu şekilde Brom’un neredeyse burnunun içine kadar girmesi, genç ozanı biraz irkitir ama yine de çocuğa sesini çıkarmaz.

Brom, Lir’in akorlarını son bir defa daha kontrol eder, sonra o gece söylemeyi planladığı şarkılarını seri bir şekilde zihninden geçirir ve peşinde küçük gnome ile aşağı iner..

 

..’Hay shit!’, diye geçirir içinden Brom. ‘Beklenti olayını biraz abartmış gibisiniz, sanki.. Kimbletyne amca naaptın sen? Bütün Tinker Hills’i mi davet ettin buraya?’

 

“Merhabalar..”, diye açılışını yapar Brom.

“…”

“Bu güzel bahar akşamında nasılız?”

“…”

“Uhhmm.. Keyifler yerindedir umarım?”

“…”

“Peeeki.. Sanırım şarkılarım için sabırsızlanıyorsunuz..”

“…”

“Öhöm! O zaman sizleri daha fazla bekletmeyelim..”

Brom iyice tırsmış bir şekilde hanı dolduran gnome’lara bakar ve bir anda terlemeye başlar. Temkinli bir şekilde tekrar boğazını temizler, Lir’ini alır ve bir yandan çalar, bir yandan da söyler..

 

Ozanların canı yanmaz
Hiçbir şey hissetmiyorum, ne zaman öğreneceğim
Acıyı sindirmeyi

Parti olduğunda çağırdıkları benim
Çağırmak için kapıma dayanırlar, tokmağını kırıncaya kadar döverler
Sevgiyi hissediyorum, sevgiyi hissediyorum

Bir, ki, üç, çak
Bir, ki, üç, çak
Bir, ki, üç, çak

Sızıncaya kadar çalalım, oynayalım

Avizeden sallanacağım, avizeden
Sanki yarın yokmuş gibi çalacağım
Sanki hiç yokmuşçasına bir kuş gibi gece boyunca öteceğim, dökülen göz yaşlarım kururken hissedin
Avizeden sallanacağım, avizeden

Canımı dişime taktım, hayata tutunuyorum
Gecelerimi doldurun sabaha kadar çünkü bu gece zor tutunuyorum
Yardım edin…

 

Brom bu şarkısını en son Bowling Hills’de, Greener Kasabasındaki handa söylemişti ve o zamanki seyircileri çıldırmış bir şekilde “Tekrar! Tekrar!”, diye ıslık eşliğinde bağırmışlardı.

Şu anki tepki ise..

 

“…”

“…”

Evlat, senin ciddi sorunların var..

“…”

 

Brom fena halde bozulmuş olmasına rağmen bunu gizlemeyi başarır. Brom kendi duygularını gizlemeyi iyi bilen bir hobbit’dir..

Lir’ini tekrar kaldırır, “Evet.. o küçük performansımızla ısındığımıza göre artık başlayabiliriz..”, der ve tam kendi kasabasında pek sevilen bir başka şarkıya geçecekken karşısında hobbit’ler gibi hayatlarını tembelce bir mutluluk içerisinde geçiren bir kalabalık değil, bir han dolusu bakla çiftçisi olduğuna ayılır ve sebebini tam olarak kestiremese de, içsel bir içgüdü ile taktik değiştir..

 

Seni bana getirsin diye bir şarkı yazdım ki
Beni sana götürsün diye bir şarkı yazdım ki
Bunu bu akşam saatinde çiçeklerine söyledim ki
Gülümse de yanına geleyim..

Olduğun yerde canın sıkılmasın ki
Diye, söyledim sana bu şarkıyı ki
Ben hala buradayım ve seni düşünüyorum ki
Üzülme de yanına geleyim..

Benim adımı sen koydun ki
Çağrıldığım da gelebileyim ki
Mutlu olasın diye bu şarkıyı sana yazdım ki
Hadi beni çağır da yanına geleyim—

 

Brom’un daha önce hiçbir seyirciye sergilemediği, rahmetli annesi dışında da kimseye söylemediği bu şarkı bir tepki alır. Bu tepki istediği yada beklediği tepki değildir, ama yine de bir tepkidir işte..

Tavan arasındaki odasından indiğinden beri sessizce bekleyen gnome’lar, benzer bir sessizlik içerisinde ellerindeki maşrapaları kaldırırlar ve iri yudumlarla kafalarına dikerler!

Yaşlı Hancı Kimbletyne Tinkerdome, elbiselerini yıkamak için gelen yaşlı teyze ve küçük gnome çocuk, ellerinde dolu maşrapalı tepsilerle masaları gezerler ve boşları dolularla değiştirirler! 

‘Nasıl yaa?!’, diye hayretle gnome’ları seyreder Brom.

Brom bunu takip eden iki saat boyunca, kötü kafiyeli ama yazarken içten duygularla yazdığı bütün şarkıları sırasıyla söyler ve o şarkılarını söylerken yeni maşrapalar, yemekler, meyveler ve tatlılar gelir, boşlar gider.

Boğazı kurumuş bir şekilde ayağa kalktığında bütün gnome’lar da ayağa kalkar, son maşrapalarını ona doğru kaldırırlar, sonra onları da kafalarına dikerler..

..ve sessizce handan ayrılırlar!

 

. . .

 

Günaydın, Efendi Brom”, diye yüzünde mutlu bir ifadeyle karşılar Brom’u yaşlı gnome hancı. “Dün akşamki performansınız harikaydı. Mesleğinizin hakkını verdiniz..”

“Teşekkür ederim, Efendi Kimbletyne.”, diye nazikçe cevap verir genç ozan ve boş handa, pencerenin yanındaki bir masaya ilişir.

Yaşlı Kimbletyne Tinkerdome, elindeki uzun saplı süpürgesiyle ortalığı süpürürken, bir yandan da sırıtarak genç ozanı süzmektedir.

Genç Brom ise dışarıdaki bakla ve kabak tarlalarını, ve aklı hala karışmış bir şekilde tarlalarda çalışan çiftçi gnome’ları seyreder.

Brom dışarıyı seyrederken, “Buyur, evladım. Dün geceden sonra acıkmışsındır.”, diye tiz, titrek bir ses duyar hemen yanından ve genç ozan yaşlı gnome teyzenin, elinde bir tepsi içerisinde beyaz peynir, kaşar, çam balı, kabak reçeli, tavada sucuklu yumurta, fırından yeni çıkmış bir somun taze ekmek ve kremalı çilek turtasıyla durduğunu görür. Brom ister istemez yine irkilir. Teyze yaşına rağmen yine dibine kadar sessizce sokulmuştur!

“Uhhmm..”, diye biraz afallar, biraz da utanır. “Zahmet etmeseydiniz, teyzeciğim.”

“Zahmet, kıymetin göstergesidir, evladım.”, diye dişlek bir sırıtışla cevap verir yaşlı gnome teyze. “Dün gece söylediğin, annenle ilgili şarkını, bu gece de söyleyecek misin?”

“Uhhhmm.. İsterseniz, tabii ki söylerim.”, der Brom ama genç ozanın içine bir kurt düşer. Yani.. Evet, o şarkı içten yazılmış bir şarkıdır ama hiçbir şekilde ‘müşteri’ amaçlı yazılmamıştır ve kötü kafiyeler ve zorlama anlamlarla doludur. Brom, şarkının ‘eğlenceli’ ve ‘mutlu’ temposuna rağmen herhangi bir seyirciyi coşturabileceğini düşünemez. Zaten şarkının mutlu temposu da gerçekte Brom’un, acısını örtbas etmek ve kendi kendisiyle alay etmesi amacıyla düşünülmüştür.

“Çok isterim, evladım. Çok hoşumuza gitti.”, diye gözleri dolmuş bir şekilde cevap verir yaşlı teyze, sonra yavaşça, kırış kırış olmuş, titrek elleriyle genç hobbit’i yanaklarında tutar, kısa bir anlığına gözlerinin içine bakar, eğilir ve Brom’u başından öper, sonra da dönüp tekrar muftağına gider.

Brom tamamen tırsmış ve kafası karışmış bir şekilde yaşlı teyzenin gidişini seyreder.

“Nooldu şimdi yaa?”, diye kendi kendisine sorar afallamış bir şekilde.

Yaşlı Hancı Kimbletyne, elinde bir fincan, bir de kupa dolusu sıcak çayla gelir. Sırıtarak fincanı Brom’un önüne koyar, kupadan da kendi çayını hüpletir.

“Ten Ton Wressa’nın kusuruna bakmayın, Efendi Brom. Bazen böyle içlenebiliyor.”

“Bakmam, efendim.”, der Brom ve bir tepsi dolusu kahvaltılığa hiç utanmadan dalar. Bir sonraki yirmi dakika boyunca muhteşem köy peynirlerini, kaşarları, balı, reçeli, sıcak ekmeği sucuklu yumurtaya bandıra bandıra yer ve fincanı keyifle yudumlar. Tepsiyi boşattığında, evinden ayrıldığından beri ilk defa kendisini bir hobbit gibi hisseder.

Yaşlı hancı kalkar, bir tepsiyle geri gelir, boş tabakları toplar, turtayı Brom’un önüne bırakır ve gider. Tekrar döndüğünde, yüzünde mutlu bir ifade, elinde tazelenmiş fincan vardır.

“Bu.. hayret verici..”, der hancı gnome sırıtarak. “En son ne zaman Wressa’nın yemeklerinin bu kadar seri bir şekilde silinip süpürüldüğünü hatırlamıyorum bile!”

“Rahat bırak çocuğu, Kimbletyne. Beni oraya getirtme!”, diye yaşlı gnome teyzenin tiz sesi duyulur mutfaktan.

Kimbletyne tekrar sırıtır.

“Uhhmm.. Teyze..?”, diye temkinli bir şekilde sorar Brom.

“..Kendisi ablam olur ve bu hanın da, gördüğün bu toprakların da gerçek sahibi o dur.”, der yaşlı gnome mutlu bir ifadeyle.

“Teyze beni ilginç bir şekilde sevmişe benziyor, Efendi Kimbletyne. Genelde insanlar küçük ırklara biraz kuşkuyla bakarlar.”

“Sorunun cevabı, kendi içerisinde saklı, Ozan Efendi.”, der Kimbletyne ve daha da sırıtır.

“Uhhmm.. Nasıl yani?”, diye sorar Brom, aklı iyice karışmış bir şekilde.

Yaşlı Kimbletyne Tinkerdome içten bir kahkaha atar.

“..Biz ‘insan’ değiliz..”

Brom kendi salaklığına ayılır ve istemsizce ‘fırk’lar.

Çayından bir yudum daha alır ve işte o anda, daha önce gördüğü, ama uyanamadığı bazı küçük şeylere daha ayılır genç Brom ve bunu tetikleyen şey de yudumladığı çay fincanının ta kendisidir.

Fincanın üzerinde, ne olduklarının anlaşılması zor, ancak imtina ile hazırlanmış ve muhtemelen bir zamanlar çok ince, zarif, altın ve pembe renkleri kullanılarak çizilmiş çiçek desenlerinin olduğu bir fincandır ve bunların kümülatif olarak bir araya gelmesi ona bir şeyi açıkça söyleyiverir;

 

Fincan eskidir..

Fincan çok eskidir.

Yüzlerce yıl, eskidir!..

 

..ve her ne kadar kendisi, göreceli bir şekilde saygın bir ozan olsa da, olağan bir sabah kahvaltısında böylesi paha biçilemez bir antikayı hakketmediğini de kati olarak bilir.

Dahası, fincan onun önüne spesifik bir amaç için konulmuştur. Hobbit kültürlerinde fincanların ‘yadigar’ anlamda önemini bilecek kadar onları tanıyan, yada bu konuda bilgisi olan birisi tarafından..

Brom, kendisini sessizce izleyen yaşlı gnome hancıyı, varlığını hissettirmeden yanına sokulan teyzeyi ve önceki akşam sergilediği performansı ürkütücü bir sessizlik içerisinde seyreden diğer gnome’ları düşünür ve dış dünyaya dair bildiği kıt tarih kırıntılarını bir araya gelir..

“Haklıydın, Wressa..”, der yaşlı gnome sırıtarak. “Sanırım çözdü.”

Yüzünde mutlu bir ifadeyle, yine Brom’un yanında peyda oluverir yaşlı teyze.

“İlk gördüğümde akıllı olduğunu biliyordum. Akıllı.. ve farklı..”, der Wressa teyze tiz, titrek sesiyle.

“Siz.. sizler Tinker gnome’ları değilsiniz..”, diye ağzından kaçırıverir Brom. “Sizler Silent Hills gnome’larısınız.. Sizler Sessiz Gnome’lardansınız!”

Yaşlı teyze, elinin bir hareketiyle kardeşini oturduğu tabureden kovalar ve onun yerine oturur. Hancı Kimbletyne yan masadan kendisi için bir tabure kapar ve ablasının yanına çömer.

“Evet, evladım. Bizler Sessiz Gnome’larız.”

“Ama.. bu nasıl olabilir ki? Rivayetlere göre Silent Hills’e o garip sis çöktükten sonra bütün Sessiz Gnome’larını da oraya hapsettiği, sonrasında da hepsinin neslinin tükendiği yönünde.”, diye hayretle konuşur Brom.

 

“Sevgili annem, Seressa Ton Wraiven..”, diye başlar yaşlı teyze. “Annesinden —benim anneannemden— aldığı bazı talimatlar çerçevesinde, böyle bir şeyin başımıza gelebileceğine dair uyarılarda bulunmuştu ve bizler için gizli kaçış yolları hazırlattı. Buna rağmen çoğumuz yine de o mebus sisin içinde takılıp kaldı.. Ama bazılarımız kaçmayı başardı ve güneye, Endless Watch ve oradan da Standalone Fortress’i geçip büyük Sulking Woods ormanlarına yerleşmek için yola çıktık.

Burada olanlar, o gruptan gizlice ayrılanlar, onların çocukları ve torunlarıdır.. Bizler buraya yerleştik çünkü plan buydu. Herkes, hepimizin güneye kaçtığını sanması gerekiyordu ve öyle de sandılar. O mel’un sisi başımıza indiren düşman, onların peşine Orken denen, kıyım için özel yetiştirilmiş yaratıklarını gönderdi ve en sonunda da onları yolda yakaladılar ve hepsini öldürdüler. Bu, o kaçanların bilinçli olarak yaptığı büyük bir fedakarlıktı ama Silent Hills neslinin devamı için yine de bunu yaptılar. Düşman onları öldürdükten sonra, Silent Hills’in neslini kuruttuğunu düşündü ve bu da, sebepleri olmasa da, sonuçları olarak rivayet halinde bütün krallığa yayıldı.

Bizler.. Bu köyde gördüklerin, Silent Hills’den kalma son halkız.”

 

Brom duydukları karşısında daha da hayrete düşer.

“Ama.. ben bile sizi bulabildiysem, başkaları da sizi bulabilir!”, diye ünler.

“Aaaa.. İşte bu yüzden sana ‘farklısın’, dedim. Çünkü bu köy, özel koruma büyüleriyle çevrili ve kimse buraya elini kolunu sallaya sallaya giremez. Deneyen çok oldu, ama muhafazalara takıldılar ve akılları karışmış, neden burada olduklarını da unutmuş bir şekilde de geri gittiler. Ama sen.. Sen bir anda burada peyda oluverdin.”, der yaşlı teyze gnome.

“İnanın bende buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum. Günlerdir, kendimi kaybetmiş ve korkmuş bir şekilde buranın doğusundaki ormanlarda dolanıyordum.”, diye açıklamaya çalışır Brom ve zihninde, onu olur olmaz zamanlarda ısıran ne idüğü belirsiz şeye tekme atar!

“Hmmm..”, diye düşünceli bir şekilde masanın üstüne koyduğu yaşlı ellerine bakar Wressa teyze. “..O zaman vakit yaklaştı..”

“Vakit yaklaştı..”, diye onaylar aynı düşünceli, ama ağzı açık bir ‘hayranlıkla’ karışık hayretle mırıldanır yaşlı Kimbletyne. “Ve en sonunda..”

Yaşlı Ten Ton Wressa teyzenin gözleri dolar.

Kardeşi ona sarılır ve kendisi de mutlu göz yaşlarıyla fısıldar.

“Evet abla.. en sonunda..”

“Torunlarımdan birisi hakkı olan tahtına oturacak.. en sonunda..”, diye ağlamaya başlar teyze. “Biz göremeyeceğiz ama Silent Hills’in tekrar sesi duyulacak. Halkım tekrar bu dünyada özgürce yürüyebilecek. Tekrar..”

“Tekrar, abla.. Tekrar..”, diye onaylar Kimbletyne sessiz bir hayranlıkla.

“Uhhmm.. Anneanneniz olacakları nasıl tahmin etmiş olabilir ki?”, diye kendisi de hayret içerisinde sorar Brom.

“Anneannem.. çok özel bir kadındı..”, diye cevap verir Wressa teyze. “O.. o Silent Hills’in gelmiş geçmiş en büyük kraliçesiydi!”

Brom, tepesinden kaynar suların boşaldığını hisseder.

“Ne? Nasıl? Yani siz? Kral soyundan mı—?”, diye kekeler.

“Evet, Efendi Brom. Ama bunu hiçbir yerde söyleyemezsin, ve hiçbir zaman da tekrarlayamazsın..”, der yaşlı Wressa teyze.

“Tekrarlamam. Ama neden bana söylediniz ki? Ben yanlışlıkla buraya yolu düşmüş, önemsiz bir hobbit’im!”, diye itiraz eder genç Brom.

“Hayır, Efendi Brom. Sen yanlışlıkla buraya gelmedin. Çünkü yanlışlıkla buraya giremezdin. Neden ve nasıl olduğunu bilmiyorum, ama senin buraya girmene izin verildi. Ve bizim sana yemek dışında vereceğimiz bir sırrımız var.”

“Bilmek istediğimden emin değilim, efendim. Bu iş şimdiden benim için biraz fazla çetrefilli.”, diye somurtur Brom.

Kimbletyne Tinkerdome kıkırdar.

“Sana bir şiir vereceğiz. Bunu, Silent Hills’den kaçarken sislerin içindeki bir şeylerin fısıldadığını duymuştuk. Ama bununla ne yapacağımızı asla bilemedik. Sonra sen geldin ve gece uyurken biri bana rüyamda bunu sana vermem gerektiğini söyledi. Senin de bunu bir başkasına vermen gerektiğini, vereceğin kişiyi gördüğünde tanımayacağını, ama bileceğini söyledi..”, der yaşlı teyze.

“İşte şimdi gerçekten çetrefilli oldu!”, der Brom mutsuz bir şekilde. “Niye ben yaa? Önemli birisi bile değilim. Aslına bakılırsa, bu son bir kaç ay içerisinde öğrendiğim bir şey varsa, o da hiç kimse olmadığımdı!”

“Kendine inancın biraz daha fazla olmalı, genç Brom Bumblebrim.”, der yaşlı Wressa teyze. “Bu köye ‘hiç kimseler’ giremez..”

“Öyle olsun, teyzeciğim. Sizi kırmayacağım ve isteğinizi yerine getirmek için elimden geleni yapacağım çünkü ben bir hobbit’im ve ‘evimi’ ne kadar sevdiğimi biliyorum ve hiç kimse evinden mahrum edilmemeli.”, der Brom ciddi bir sesle.

“Evet. Edilmemeli, genç Brom. Umuyorum sen de bir gün evine tekrar dönebilirsin. Ama senin geleceğinde yapman gereken daha bir çok büyük işlerin olduğunu seziyorum.”

“Böyle bir şey sezmemiş olmanızı tercih ederdim, efendim.”, diye somurtarak cevap verir Brom.

Hancı Kimbletyne tekrar kıkırdayarak güler.

“Anneanneniz.. O kimdi? Böylesi büyük ve ön görülü bir Silent Hills kraliçesinden bahsedildiğini hiç duymadım.”, diye sorar Brom.

“O ise.. veremeyeceğimiz bir sır, genç Brom.”, der Wressa teyze nazikçe. “Bu konuda bütün Silent Gnome’larının vermiş olduğu bir kan yemini var. Varlığından haberdar olmuş olmanız bile bir ayrıcalık.”

 

. . .

 

Brom, o geceki performansına hazırlanmak için odasına döndüğünde kendisine verilen muallak şiiri düşünür ancak şiirin neresinden tutarsa, tuttuğu yer elinde kalır. Belli ki şiir, ilgili şahısların eline geçtiğinde anlam kazanacaktır ve o kişi de kendisi değildir. Brom bundan dolayı dürüstçe bir şekilde mutlu olur zira kendisi bela peşinde koşacak kadar ahmak değildir ve tek istediği evine, güllerine, şarkılarına, mutlu yemeklerine ve tembel hayatına geri dönüp o şekilde de yaşlanmaktır.

 

into the hills
silent and hollow
chase the path
and through the fog
find the door
knock
more
and hallow
blood for blood
soul for soul
and
life for life
trade and be king
freely given
and
ascend

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

27.06.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Haziran sonu ve Temmuz başı.
Miasmire..

 

Brom Bumblebrim, neredeyse iki ay Tinker Hills’de yaşayan bu garip, sessiz gnome’lara takılır ve her gece onlara, dünyanın geri kalanının ‘fiyakalı’ olduğunu düşündüğü şarkılarından değil, çok daha sade, cafcafsız, sanat amaçlı olmayan, içinde daha çok ‘özlem’ barındıran hem hüzünlü, hem de mutlu bir çok şarkı söyler. Ve önüne konan bütün yemekleri de yer! 

Sessiz Gnome’larla geçirdiği süre içerisinde onlardan bazı şeylerde öğrenir. Söz gelimi, bakla çiftçilerinin neredeyse hiçbirisinin gerçekte çiftçi olmadığını, çoğunun Silent Hills’den kaçanların çocukları ve torunları olduğunu, dolayısıyla silah kullanımı, istihkam, kimya, hendek ve siper savaşları konularında da eğitimli oldukları hayretle öğrenir.

Aynı süre içerisinde yaşlı Hancı Kimbletyne Tinkerdome ile uzun yürüyüşlere çıkar ve bu yürüyüşlerde hem Sessiz Gnome’lar, hem de Silent Hills hakkında bir çok unutulmuş bilgileri edinir.

Sessiz Gnome’ların saklı kasabasına geldiği günün akşamı karşılaştığı küçük gnome ise onu nereye giderse takip eder, yaptığı her şeyi ilgiyle izler ve..

..taklit etmeye başlar!

 

Brom dışarıda dolaştığı bir gün, gnome çocuk ile ondan bile daha küçük, pabuç kadar boylu, pembe, daha çok pofuduk bir pamuk şekeri bulutunu andıran tüleri saçlı bir kız gnome arasında geçen bir konuşmaya kulak misafiri olur;

 

“Bugün ne oluyoruz?”, diye sorar küçük, şirin kız.

“Bugün..”, der küçük gnome, “..Ozan olacağız!”

“Umm.. Bir; Ozan ne? İki; Neden?!”, diye sorar minik kız.

“Sevgili Terrah Doodlebellz, ozanlık, gelmiş geçmiş en saygın mesleklerden birisidir. Öyleki, nereye gidersen git, seni prensler gibi karşılarlar, ne söylersen söyle, kanunmuş gibi dinlerler, Lir’inle ne çalarsan çal, sanat olduğunu sanırlar ve seni yerlerine çakılmış gibi dinlerler..”, diye grant bir şekilde sırıtarak açıklar küçük gnome..

“Bana daha çok kaybolmuş da yanlışlıkla gelmiş, laf hokkabazı gibi geldi.”, der cıvıldayan sincap gibi sesiyle Terrah Doodlebellz.

 

Brom kaşlarını çatar, “Laf hokkabazıymış!”, diye burnundan soluyarak ‘hıf’lar ve oradan uzaklaşır.

 

Yaşlı Ten Ton Wressa teyze ise inatla her sabah, her öğlen ve her akşam bir tepsi dolusu enfes yiyeceklerinden getirir Brom’a. Kadıncağız, bir halkın son prensesi gibi değil, basit bir hancı aşçısı gibi ona hizmet ederek genç hobbit’in, evinden ayrılmasından sonra kaybettiği bütün kilolarını geri almasını sağlar.

Yaşlı teyze, sadece bir sabah Brom’a servis etmez.

 

Silent Hills’in son prensesi Ten Ton Wressa 7589 yılının Haziran ayının 27. gecesinde sessizce gözlerini dünyaya kapatır.

 

Ertesi gün bütün Silent Gnome’lar cenaze için toplanırlar ve garip, ürkütücü bir sessizlik içerisinde yaşlı prensesi defnederler.

Brom o akşam handa toplanan gnome’lara hiçbir şey çalmaz. Elinde Lir’i, katatonik bir hayal kırıklığı içerisinde öylece taburesinde oturur.

Vakit geldiğinde, handaki bütün gnome’lar dolu maşrapalarını tekrar ona doğru kaldırırlar, sonra kafalarına dikerler..

Yaşlı Ten Ton Wressa’nın vefatıyla Brom da ayrılma vaktinin geldiğini düşünür zira buraya ‘getirilme’ sebebini de çözmüş gibidir.

Brom, gelecekte onu nelerin beklediğini bilemez. Ama evinden ayrıldığından beri ilk defa, an itibariyle sebebini bilemese de, kati olarak ortada bir sebebin olduğuna ayılır. Buraya, Silent Hills’in son prensesine yetişmesi de sebeplerden bir tanesidir.

Ablasının vefatını olabildiğince vakur bir şekilde karşılamaya çalışan yaşlı Kimbletyne Tinkerdome, artık gitmesi gerektiğini söylemeye gelen Brom’a itiraz etmez. Yaşına rağmen genç hobbit’in elini, kendi güçlü elleriyle sıkar ve genç ozana koca bir bohça dolusu erzak verir. Yaşlı hancı Brom’a, içinde bir kaç adet, kelek büyüklüğünde toplara benzeyen bir şeylerin olduğu ikinci bohça daha uzatır.

“Bunlar Bakla Bombasıdır.”, der Hancı Kimbletyne. “Temkinli kullanmanı sağlık veririm. Kaçman gereken durumlarda, şu gördüğün mandalı çekip bombayı at.. Tercihen düşmanlarına doğru. Onları öldürmez ama sana kaçacak kadar zaman kazandırır. Her ne yaparsan yap, çıkacak kokuyu soluma ve rüzgarı karşına alarak atma!”

“Umm.. Bu bana biraz tehlikeli gibi geldi, Efendi Kimbletyne.”, diye tırsmış bir şekilde bohçanın içindeki ‘toplara’ bakar.

“Tehlikeliler zaten. Burada keyif olsun diye bakla yetiştirmiyoruz. Hiçbirimiz baklayı sevmeyiz. Sadece ithal ederiz.. ve bunun gibi Bakla Bombası imalatında kullanırız.”, diye acı bir şekilde sırıtır Kimbletyne.

“Teşekkür ederim, Kimbletyne amca. Bana hakketiğimden çok daha iyi davrandınız. Sizleri hep iyilikle anacağım.”, der Brom.

“Hayır, evlat. Ben sana teşekkür ederim. Hepimiz adına. Özellikle de Wressa için.. Sayende mutlu.. ve onurlu bir şekilde gitti.. Bir prensesin böylesi bir yerde unutulmuş olmasını engellemiş oldunuz. Bunca yıldır onu hiç bu son bir aydır gördüğüm kadar mutlu ve hayat dolu görmedim. Ablamın şarkı söyleyebildiğini bile unutmuşum. Sen bize sadece ablamı geri getirmedin, genç Brom. Sen bize onurumuzu, umudumuzu, geleceğimizi ve prensesimizi geri getirdin. Bundan daha alicenap bir şey düşünemiyorum.”, der yaşlı Tinkerdome ve kendi evladına sarılır gibi hobbit’e sarırlır.

“Elveda, Kimble amca.”, der Brom üzgün bir sesle.

“Elveda, Efendi Brom., diye karşılık verir Kimbletyne Tinkerdome, sonra döner ve hana doğru seslenir.

“Gnine.. Evladım gel, bak. Efendi Brom gidiyor. Ona ‘güle güle’ de..”

 

. . .

 

Brom, kendisine verilen sayılı Bakla Bombalarından ilkini, Tinker Hills’den ayrılmasından kısa bir süre içerisinde kullanır. Sessiz Gnome’ların köyüne gelirken çılgınca bir panik içerisinde bir oraya, bir buraya koşturmasını, gnome’ların sakin köyünde, ve özellikle de Wressa teyze”nin yemekleri sayesinde üstünden atmış gibidir ve oldukça düzgün bir yol takip ederek Silent Hills’in hemen kuzeyindeki Miasmire bataklığına girer.

Miasmire, daha önce saplanıp kaldığı Croaking Mire bataklığı gibi değildir. Evet bu bataklık çok daha ‘ıslak’tır ama bu da biraz normaldir. Nede olsa tam ortasından Endless Sea denizine bağlanan bir akarsu geçmektedir. Ve burada zemin çok daha derin, kaygan ve sivri sinekli olsa da, Croaking Mire bataklığındaki gibi ne bir sis, ne uçuşan hayalet ve hortaklar, ne de kendisine ‘kurtarması için’ adıyla yalvaran ürkütücü yaratıklar vardır.

Bu, hiçbir şekilde yolculuğunun kolay olduğu anlamına gelmez. Öyle olmuş olsaydı Bakla Bombasını kullanmak zorunda kalmış olmazdı!

Miasmire bataklığının ortasından salınarak sürünen bulanık akarsuyu geçtiğinde, Brom’un daha önce hiç görmediği, neredeyse 15 adım boyunda, tamamen bataklık bitki ve sebzelerinden oluşan bir yaratık, muazzam bir devinimle çamurlu, bulanık sulardan yükselmiş ve küçük hobbit’e saldırmıştı.

Brom bir anda kendisine saldıran dehşet karşısında hiç düşünmemişti.

Kimbletyne amcanın verdiği bohçalardan birisine elini sokmuş, içinden kelek büyüklüğündeki toplardan birini çıkarmış, tepesindeki mandalı sökmüş ve kocaman ağzını açmış onu tek lokmada yutmaya gelen yaratığın hazır açtığı delikten içeri fırlatmış..

..sonra da sonuçlarını görmek için bile beklemeden arkasını döndüğü gibi kaçmıştı!

Brom arkasından ‘Vump!’, diye boğuk bir ses duymuş, bunu ise yaratıktan gelen acı ‘vıyaklama’ çığlıkları takip etmişti.

Brom, Miasmire’dan çıkıncaya kadar koşmuş, ancak Gulls Perch denilen yerin güney sınırına vardığında durmuştu.

Genç hobbit, evinden ayrıldığından beri değişen pek az şey olmuştur. Söz gelimi, hala farkındasız bir şekilde ellerini kollarını sallaya sallaya dolanır, ve karşılaştığı yaratıklardan anında kaçar ve saklanır.

Ancak bazı şeyler de değişmiştir. Mesela, o ilk gecesinde olduğu gibi erzakını hemen tüketmez ve olabildiğince günlere yaymaya çalışır. Eski tembel haline nispeten çok daha dayanıklıdır ve artık kendisini bulduğu ilk ağaç kovuğuna, devrilmiş bir ağaç kütüğüne yada sürünerek girdiği yoğun bir çalılığa sinerek uyumaz.

Kendisine, küçük de olsa bir kamp ateşi yakar, sıcak yemek pişirir, amcasının antika gürzünü, uyurken yastık olarak kullandığı sırt çantasının altına saklar, kılıcını da ince bir kayışla bileğine bağlayıp öyle uyur.

Birileri bütün bunlara bakıp gülebilir. Biraz daha nezaket göstermek isteyenler için ise bu küçük değişimler ‘bebek adımları’ olarak yorumlanabilir. Ancak Brom için bu değişimler gerçekten büyüktür ve onu bekleyen geleceğe hazırlayan zorlukların ilk meyveleridir..

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” IV ile
devam edecek..

 


 

 

 
 

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” II

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” I ‘den
sonra başlar ve ta Büyük Kuzey Tundralarındaki Shakehands kasabasında son bulur..

 

 

29.11.7588 B.Y.S (-19 Yıl)
Kasım sonu, Aralık başı.
Bowling Hills, sonrasında da Endless Watch’ın güneyi..

 

İnanamıyorum buna!”, diye inler genç Brom.

“Bütün gece yürüdüm, dere tepe düz gittim ve gele gele buraya mı geldim?”

Brom Bumblebrim, yeni doğmuş, mutlu bir Kasım sonu güneşinde, doğduğu, büyüdüğü, ve gece boyunca ayrıldığını sandığı Greener Kasabasını yukarıdan, bulunduğu tepeden seyreder.

“Bu nasıl mümkün olabilir ki ama? Bütün gece yürüdüm ve hepi topu koca bir daire mi çizmişim yani?”, diye, çökmüş, fena halde bozulmuş ve neredeyse ağlamaklı bir şekilde söylenir.

Mevcut hayal kırıklığı yetmiyormuş gibi, Brom bir de göbeği istikametinden derin bir gurultu duyar ve bu konuda da yapabileceği hiçbir şey yoktur zira yanına aldığı ve en azından bir kaç gün kendisini idare edeceğini düşündüğü bütün kurabiyeleri, kaşarlı, salamlı ve taze naneli sandviçleri ve peksimetleri gece boyunca yürürken yemiştir!

Belli ki iş yemek olduğunda bir hobbit olmak hiç de kolay değildir ve bu konuda tutumlu olması gerektiği, Brom’un daha birinci geceden öğrendiği ilk acıklı ders olacaktır..

..Yön bulma kabiliyetinin olmadığını anlamasından hemen sonra!

Halbuki tam on altı defa okuduğu o hobbit hikayesinde, yemek bulmanın zorluğu, ancak üstü kapalı bir şekilde geçilmiş ve yön bulmak konusunda da hiçbir ip ucu da vermemiştir! Yani, tamam, o hikayede de kahramanlar kaybolmuştur ama bunu yoğun ağaçların olduğu büyülü bir elf ormanında yaşamışlardır. Kendisi ise Bowling Hills’in açık arazili, naif, yeşil tepelerinde gerçekleştirmeyi başarmıştı bunu..

 

Brom acıklı bir şekilde, gezginleri yanlış yönlendiren kitaplar hakkında uzun, bir ozan olması dolayısıyla da muhtemelen ‘kafiyeli’ bir belagat dizecekken, bir anda asıl soruna ayılır;

Sorun kitapta değildir zira ve en nihayetinde, on altı defa okuduğu o hikaye, tam olarak da budur:

BİR HİKAYE!

“Off yaa.. inanamıyorum! Nasıl olurda bir hikaye kitabında okuduğum şeyleri referans olarak alabildim ki! Bu gerçek dünya Brom Bumblebrim, bir roman değil!”

 

Brom acıkmış, yorgun ve uykulu bir şekilde, Greener Kasabasına yukarıdan seyrettiği tepenin üstünde yere çöker ve “Ne yapayım, ne yapayım?”, diye düşünürken uykuya dalar ve suratının tam ortasına isabet eden kocaman bir damla ile yerinden fırlayarak uyanır!

Gece olmuştur ve yağmur yağmaya başlamıştır..

 

Brom, bütün bir günü, dışarıda ve soğuk Kasım’ın son güneşi altında nasıl uyuyarak geçirebildiğini merak eder.

Genç hobbit nedense kendisini kazıklanmış hisseder ve tepeden aşağı inip evine gitmeyi düşünür. Hatta bu saçmalığa bir son vermek için, eve varır varmaz da kapısını ve pencerelerini, tekrar dışarı çıkamamak için bulabileceği en büyük çivilerle sıkıştırıp sabitlemeye karar verir..

..ve işte tam o anda bir şey onu ısırır!

 

Brom küçük, biraz fazla tiz bir çığlık atar ve can havliyle yerinde hoplamaya başlar.

“Beni bi şey ısırdı! Muhtemelen zehirli bi şey!.. Ölüyorum! Ölüyorum! Muhteşem Gökler adına, ölüyorum!..”, diye kalçasının, tam da göremediği bir noktayı eliyle tutarak yerinde zıplamaya başlar.

Brom, yağmurlu ve karanlık gecede, tepeden aşağı, “İmdat! İmdaaat! Bana tabip getirin! Bana güzel bir hemşire getirin!..”, diye çığlayarak koşmaya başlar..

Kalçasının, tam olarak göremediği noktadaki ‘ısırık’ acısı geçtiğinde, Brom ne kadar koştuğu, dahası, hangi istikamete doğru koştuğu hakkında en ufak bir fikri yoktur..

..ama doğuya, güneşin doğduğu yere baktığında, bunu bütün gece boyunca yapmış olduğunu fark eder!

 

“Nasıl yaa?”, diye iyice tırsmış bir şekilde, ağlamaklı bir sesle inler küçük hobbit.

Bütün bir Aralık başı gecesi buz gibi bir yağmurun altında ve karnı fena halde guruldayan Brom, bulduğu ilk yaban çileği çalısına dalar ve avuçlayabildiği tüm acı çilekleri ağzına tıkar..

Çalıların arasında işi bittiğinde, ellerinde, kollarında ve yüzünde sızlayan bir düzine çizik ve biri ensesine, diğeri ise ayak parmakları arasına yapışmış bir-iki inatçı çalı kenesiyle uğraşırken gök yüzünden kızgın bir homurtu gelir.

Brom göğe bakar ve inleyerek söylenir;

“Ama zaten beni yeterince ıslatmıştın.. Daha fazla ıslanamam ki!”

Brom yerinden fırlar ve ortalıkta başını sokabileceği bir yer —herhangi bir yer— aramaya başlar..

..ama aç karnına yediği onca acı çalı çileğinden dolayı bir anda midesi bozulur!

 

Brom Bumblebrim, hayatında yaşadığı bütün kötü an ve anıları bir araya getirdiğinde, bu iki gün içerisinde başına gelenlerle kıyaslayabileceği bir olay düşünemez.

Üşümüş, fena halde ıslanmış, hala aç, her tarafı çiziklerle dolu ve midesi bozuk bir şekilde bir o yana bir buyana koşturur durur.

Yorgunluktan ve açlıktan, dahası, midesine musallat olmuş kramplardan bitkin düşmüş bir şekilde ne kadar koşturduğunu bilemez ama uzaklarda bir yerlerde gözüne ilişen kamp ateşini gördüğünde hava çoktan kararmıştır.

Brom, nefes nefese kalmış bir şekilde kamp ateşine doğru yaklaşır ama içinden bir ses, belki biraz temkinli olsa, bunun kendisine daha az acılara sebep olabileceği düşüncesini uyandırır.

Genç, ıslak, üşümüş ve şiddetli karın ağrılarıyla kıvranan hobbit, karanlığı aydınlatan kamp ateşine temkinli bir şekilde yaklaşır. Ateşin önünde oturmuş kimseyi göremeyince iyice içkillenir. Sessiz adımlarla biraz daha sokulurken birden alnının ortasına bir şey, müthiş bir hışımla çarpar ve Brom, acının yepyeni bir mertebesine ulaşıverir..

Taş..

Birisi karanlıkta ona taş atmıştır ve olduğu salak gibi o da bunu yemiştir.

“Niye yaa!”, diye inler Brom. “Neden kafama taş attınız ki? Beni soyacaksanız, bunu rica ile de yapabilirsiniz. Açım, donmuş vaziyetteyim, sırılsıklam ıslanmış durumdayım ve şiddetli bir karın ağrısıyla uğraşıyorum.. Tek istediğim ateşinizi paylaşmaktı ve daha merhaba bile demeden kafama taş attınız! Bu.. Bu çok ayıp ve hiç de medeni bir davranış değil!”, diye de acı içerisinde bağırır Brom.

Ancak genç hobbit’in bu ağıtına herhangi bir cevap gelmez.

Brom, yağan yağmurun burada biraz daha sığlaştığını fark eder ve kamp ateşi sayesinde karanlıktaki ağaçları görür.

 

“Ne istiyorsun, bücür!”, diye horlayan, tiz bir ses duyulur ağaçların arasından.

“Az önce söyledim ya! Sıcak bir ateş, o kadar.. Biraz yemeğiniz, kuru bir de battaniyeniz varsa, benim de biraz param var.”, diye acınaklı bir şekilde cevap verir Brom.

Aradan ancak bir kaç dakika geçtikten sonra cevap gelir.

“Kamp ateşinde ısınabilirsin. Orada küçük bir tencere dolusu yiyecek ve kuru bir de battaniye var.”, der aynı tiz ses ve Brom konuşanın ya küçük bir kız, yada eşit büyüklükte bir sincap olduğunu düşünür. “Geceyi ateşin başında geçirebilirsin. Ama yerinden kalkar ve bize.. uhhm.. bana doğru yeltenirsen, fena halde de-kompoze ederim seni!”

“De-kompo-NE?!”, diye hayretle sorar Brom.

“De-kompoze!.. Neresini anlamadın?”, diye sorar tiz ses.

“De-kompoze nedir? Hayır, beni öldüreceksen, en azından ölürken nasıl öldüğümü bilmek isterim. Sürpriz ölümler hiç hoş olmuyor!”, diye cevap verir Brom ve ateşe doğru sokulur.

Genç hobbit, kamp ateşinin yanına varır varmaz, adı geçen küçük tencerenin yanında duran teneke tabaklardan bir tanesini kapar, tencereden içine, nezaketin kabul edeceği ‘azami’ miktarı doldurur, ateşin diğer yanında duran battaniyeyi donmuş bedenine sarar, sırtını ateşe verir ve küçük, iki büklüm bir topak halinde sıcak yemeği kaşıklamaya başlar.

Yemek, kendi standartlarına göre pek de iyi değildir. Daha doğrusu, yemeğin tadında bir gariplik vardır; sanki iki alakasız kişi, kendi hoşlarına giden ne varsa içine atmışlar gibidir. Ancak şu anki aç haline bir şölen gibi gelir ve istediğinden çok daha kısa bir süre içerisinde de biter.

“Gece orada, kıpırdamadan dur. Yoksa—”, diye arkasından aynı tiz sesi duyar.

“—beni de-komoze-şeysiden edeceksin, hatırlıyorum”, der Brom. “Ama sanıyorum ki ben zaten de-kompoze olmuş durumdayım.. Ateş, battaniye, yemek ve de-kompoze uyarısı için teşekkür ederim.. Parayı ateşin yanına bıraktım. Size iyi geceler.”

Brom hayatında hiçbir zaman böylesi bir nezaketsizlikle karşılaşmamıştır. Ne bir başkasından, ne de kendisinden. Ama takati, sabrından önce tükenmiştir ve yeni yeni ısınmaya başlayan vücudunu battaniyenin içinde, sadece burnunun ucu dışarıda kalacak şekilde, biraz daha topak yapar ve kendinden geçmiş gibi derin bir uykuya dalar.

 

“Neden bu salağı aldık ki kampımıza?”

“Sırılsıklam olmuştu, üşümüştü, açtı, acı çekiyordu ve korkuyordu.”

“Tamam, onu anladım da, neden bu salağı kampımıza aldığımızı anlamadım? Bence tehlikeli. Hazır uyumuşken kafasına odunla vuralım, tam uyusun!”

“Lütfen kafasına odunla vurmayalım. Başkalarına karşı biraz anlayış gösterebilirsin bence..”

“Neden? Sen gösterdin de ne faydasını gördün bu güne kadar?”

“Faydası için değil, eksikliğinin zararlarından kaçınmak için yapmalıyız.”

“Saplantılı fetişlerin yetmiyormuş gibi, üstüne üstlük hem safsın, hem de biraz aptalsın.”

“Bu.. bu biraz ağır ve kırıcı olmadı mı?”

“Beraber olduğumuz süre boyunca seninle geçinmem opsiyonel. Bir zorunluluk değil. Seni ben istemedim. Aslına bakılırsa, kimseyi istemedim. Hiç istemediğim bir şeyi resmen kakaladınız bana!”

“Benim ise çok istediğim bir şeydi ama kim olacağı kısmı nedense bana da sorulmadı. Ama bir tercihim olsaydı, bu yine sen olurdun.”

“Dediğim gibi.. sen hem saf, hem de biraz aptalsın!..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

06.03.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Mart başı.
Giants Hutt Ormanlarının kuzey sınırı..

 

Brom, üç gündür saklandığı daracık ağaç kovuğunda, uyuşup yine karıncalanmaya başlayan bacaklarına, yeni öğrendiği bir egzersizi uygulamaktadır —sessizce! Evinden uzakta, bildiğini sandığı her şeyi sıfırdan ve canlı deney faresi gibi öğrenmek zorunda kalmış olması, genç hobbit’i iki aydan birazcık daha uzun bir süre içerisinde çakı gibi yapmıştır ve iki ay öncesinde olduğu gibi bütün erzakını bir gecede bitirmemiş, elindeki kurumuş bir dilim ekmeği küçük ısırıklar ve uzun süreli çiğnemelerle yemektedir. Buna rağmen üç gün içerisinde sırt çantası neredeyse boşalmıştır.

“Gidin.. gidin artık..”, diye sessizce mırıldanır Brom ve üç gün önce yanlışlıkla fazla sokulduğu haydut çetesinin kamp yaptığı yerin dibindeki oyuktan ‘ev sahiplerini’ izler. “Sizin gidip basacak bir köy yada kasabamız yok mu?”

Brom birden söylediği şeye ayılır ve utanır, zira bu rezil haydut çetesinin bir köyü basması halinde, oradakileri muhtemelen öldürecekleri anlamına geleceğidir.

Bitkin ve aç bir şekilde, neden ana yoldan saptığını ve neden Giants Hutt ormanında ‘macera’ aramak istediğini ve hangi ahmakça fikrin ona bunu yapmanın iyi bir fikir olacağına ikna ettiğini düşünür. Şayet hayatta kalırsa, aynı ahmaklığı tekrarlamaması açısından bu önemlidir..

‘Macera’ imiş..!

“İşte tam olarak bu yüzden hobbit’ler sıcak evlerinin güvenliğinde, mutlu bir şeyler atıştırırken macera kitapları okurlar, ama macera peşinde koşmazlar!”, diye geçirir aklından..

..ve farkında olmadan sırt çantasına elini sokar ve kalmışsa, yiyecek bir şeyler bulma umuduyla içini karıştırmaya başlar.

Çantanın içinde dolaşan Brom’un eli herhangi bir yiyecek bulamaz ama yanlışlıkla, rahmetli annesinin yadigar Lir’inin tellerinden birine dokunur ve Lir, keskin bir nota çıkartır!

 

..Ve bu..

..bir anda..

..beklenmedik,

..zincirleme bir reaksiyon başlatır!

 

“Neydi o?”

“Neydi o?”

“O neydi?”

“Ne neydi?”

“Bi ses duydum!”

“Ne duydun?”

“Ne duydun?”

“Bi ses!”

“Ne ses?”

“Bi sus..”

“Ben de duydum..”

“Ne duydun?”

“Ne duydun?”

“Bi ses!”

“Bi sus!”

 

Brom, saklandığı ağaç kovuğunda, kollarıyla daha da eğdiği başını kapatmış, çömdüğü yerde terleyerek kendi ayaklarını seyreder ve haydutların duydukları şeyden ivedilikle bıkıp vazgeçmeleri için bildiği her şeye dua eder..

..ve lanet şey, her ne ise, onu ısırmak için tam bu anı seçer!

Brom Bumblebrim, kontrolsüz, tiz bir çığlık atar..

 

“Aha! Yine duydum!”

“Ben de duydum..”

“Neydi o?”

“Neydi o?”

“O neydi?”

“Ne neydi?”

“Bi ses daha duydum!”

“Ne duydun?”

“Ne duydun?”

“Bi ses!”

“Ne ses?”

“Bi sus..”

“Ben de duydum..”

“Ne duydun?”

“Ne duydun?”

“Can’t touch this!”

“Bi ses!”

“Bi sus—

 

Brom, haydutlardan korktuğu kadar, aptallıklarına da hayret eder ve içinden acıklı bir sesle söylenir;

“Bi grup salak tarafından öldürüleceğim.. İnanılır gibi değil!”

 

—Brom korku ve panik halinde, neden son haydudun sözünün bir anda kesildiğinde ayılamaz. Ama kendisine garip, ıslık gibi gelen sesler, çeliğin çeliğe vurmasını andıran çınlamalar ve bunları takip eden çığlıklar, en sonunda genç hobbit’i, haydutların kampında bir şeylerin olduğunu söyler..

Brom, saklandığı ağaç kovuğundan başını kaldırdığında, kovuğunun neredeyse dibine kadar gelmiş bir haydudun, kafasının arkasına bir buçuk yardalık haşin bir okla, yüzü koyun kapaklanmış olduğunu görür!

Brom etrafına bakındığında, hemen ileride başka haydutların da benzer kaderleri paylaştığını görür ve birden onlara karşı hissettiği korkunun gerçekte ne denli küçük olduğunu anlar..

..zira ortama daha büyük —çok daha büyük— ve tehlikeli bir ‘balık’ gelmiştir ve bu balığın hiç şakası yoktur..

Brom gözlerini kısarak ana haydut kampında yoğunlaşan çarpışma seslerine baktığında, orada iri cüsseli, haşin suratlı bir adamın, elinde savurduğu kocaman kılıcıyla önüne çıkan bütün haydutları, tırpanın arpa başlarını biçer gibi biçtiğini, dehşet içerisinde seyreder! Ve adam yalnız da değildir. Göremediği birileri de, haşin suratlı adamın etrafını sarmaya çalışan haydutları birer ikişer, bir buçuk yardalık oklarla şişlemektedir.

Brom kıyımın ne kadar sürdüğünü bilmez. Ama bittiğinde ortada canlı bir tane bile haydut kalmamıştır..

İri cüsseli, haşin suratlı adam son haydudu kestiğinde nefes nefese bile değildir.

“Bu da sonuncusuydu.. Moorat, Davien.. Etrafı kontrol edin. Bu hayvanlardan kaçıp kurtulan olsun istemiyorum. Aynı işi bir kaç ay sonra tekrarlamak niyetinde değilim.”

İri adamın çağırdığı adamlardan biri kısa sarı saçlı, yakışıklı bir elftir.. Yada belki de bir half-elf, Brom saklandığı yerden tam olarak kestiremez ama adamın duruşundan mıdır, nedir, onun birincisinden ziyade diğeri olabileceği izlenimine kapılır ve elinde Brom’un neredeyse üç katı boyunda devasa bir yay vardır.

Sarı saçlı yarı elf gibi elinde benzer bir yayla sakladığı yerden çıkıp gelen diğer adam ise genç hobbit’in hayatında gördüğü en çirkin adamdır. Adamın eski kayış derisi teni, kara —kendim, ekmek bıçağımla kestim— izlenimi veren parçalanmış saçları ve bir gözünü kıl payı ıskalamış yara izi yetmiyormuş gibi, suratında da pis bir sırıtış vardır.

“Harika iş çıkardın, Şerif. Geri döndüğümüzde Efendi Thokan’a olanları anlatmalıyız. Eminim sana özel, epik bir şarkı yazacaktır.”, der Davien denen yarı-elf mutlu ve biraz da muallak bir sesle.

“Nasıl bu kadar iyi ok kullanıp, aynı zamanda da bu kadar salak olabildiğine hayret ediyorum, Davien!”, diye hırlar, diğer, adının Moorat olduğu tahmin edilen çirkin adam.

“Alındım.”, diye cevap verir Davien gerçekten alınmış bir sesle. “Senin kadar zeki olmamam, beni salak mı yapıyor, şimdi?”

“İkiniz..”, diye burnundan solur Şerif. “..ve bitmek bilmeyen dırdırınız.. Hatırlatsanıza bana, sizler gerçekten nasıl izci oldunuz?”

“İyi ok attığım için..”, diye mutlu bir ifadeyle cevap verir Davien.

Moorat denen çirkin adam ise omuzlarını silker. “Sıkıcı bir gündü ve yapacak başka da bir işim yoktu. Ben ozan olmak istiyordum ama o karga sesli Thakon yerimi kapınca ben de izci olayım bari, dedim..”

Davien buna kahkahalarla güler. Haşin suratlı şerif bile gülümser.

“Sanıyorum buradaki işimiz bitti.”, der şerif. “Bu şerefsizler kimseye bir daha musallat olmayacaklar. Etrafı kontrol edin, özellikle size ait bir şey kalmış olmasın.”

“Neden? Bunlar kötü adamlar ve bizde bu bölgeyi onlardan arındırdık.”, diye aynı muallak ifadeyle sorar İzci Davien.

“Evet, ama teknik olarak bu bölge Endless Watch’ın sorumluluğu altında ve bizim gelip onların bölgesinde ‘Serenity Kanunları’ uyguluyor olmamızı pek de hoş karşılamaya bilirler.”, der şerif sakince.

“Ne fark eder ki? İşlerini yapmış olsalardı, onlar da haydutları öldürmüş olurlardı.”

“Ama onlar haydutları önce yakalar, sonra şehre götürür, ardından büyük, teatral bir mahkemede yargılar, ancak ondan sonra asarlardı. Onlar kıçlarını kaldırıp bunu yapıncaya kadar da bu hayvanlar bir kaç köyü daha talan etmiş olurlardı.. Serenity Home’un böylesi gösterişli mahkemelerde harcayacak lüksü yok ve açıkçası bu şerefsizleri kasabama sokmak gibi bir niyetim de yok —asmak için bile olsa. Sanıyorum Tinker Hills sakinlerinin yardım için Endless Watch yetkililerine gitmektense bize gelmeleri bundan kaynaklanıyordu.. Geri döndüğümüzde, yüzümüzdeki ifadeden herkes gerekli mesajı alacaktır. Yuleman’da Tinker Hills gnome’larına ‘Halledildi.’, diye kısa bir not gönderecektir.”

Moorat yine omuzlarını silker.

“Bana farkmaz! Ben bir izciyim. Bu iş gelip beni ısıramaz.”, diye hırlar.

“Beni de!”, diye atlar Davien.

İzci Moorat, Davien’e tiksintiyle bakar sonra tek kaşı kalkmış bir şekilde şerife döner.

“Bu yüzden sen ‘tatildesin’, Standorin!”, diye ayılır birden.

Şerif, Moorat’e sırıtır.

“Bu iş geri dönerse, Serenity Home’a dönmeyecek. Kişisel olarak, tatilde dolaşırken saldırıya uğramış olan bana geri dönmüş olacak. Bu yüzden ortalıkta size ait bir şeyler kalmadığından enin olun ve kırık da olsalar tüm oklarınızı toplayın.”, diye emreder şerif.

“Ben hiçbir şey anlamadım..”, diye itiraf eder İzci Davien.

“Sen gidip oklarını topla, kasabaya geri dönerken ben de sana tane tane anlatırım.”, der Moorat hırıltılı sesiyle.

“Benimle alay edip dalga geçeceksin yine, öyle değil mi?”, diye saf bir şekilde sorar Davien.

“Evet. Ama yine de anlatacağım!”, der Moorat sırıtarak.

 

Brom Bumblebrim, saklandığı ağaç kovuğundan sessizce çıkar..

..ve kaçar!

Brom, Serenity Home denen yer neresidir bilmez, ama öğrenecektir ve oranın yakından bile geçmeyecektir..

Brom sessizce kaçarken arkasında bıraktığı haşin suratlı şerif ve iki izcinin konuşmalarını hala duyar..

 

“Limnia nasıl? Dahası, doğum bu kadar yakınken senin eğlenmen için buraya kadar gelmene nasıl izin verdi?”

“Lady hanımefendi başında duruyor. Ve bana da ihtiyacı olmadığına dair.. tam olarak bilmek istemediğim bazı şeyler söyledi..”

“Bahane böyle sunulur işte. Gör ve örnek al, Davien. Geçerli, şahitli ve kadınları kendi aleyhlerine kullanarak!”

“Söylesene, Moorat. Sen hala nasıl oluyor da bekarsın?”

“Akıllı olduğum için.. Onu sana vererek hem ablamdan kurtulmuş oldum, hem de dırdırından!”

“Sanıyorum yeni bir izci adayım var!”

“Davien.. Kim senin gibi aklı bir karış havada birisine evladını teslim edecek kadar ondan nefret eder ki?”

“Kimsenin sana çocuklarını eğitmen için vermiyor olmaları, görüyorum ki seni biraz huysuz yapıyor.. Sanki buna ihtiyacın varmış gibi.”

“Güzeeel. En sonunda senden kabul edilebilir hakaretler duymaya başladık artık! Kimmiş bu yeni adayın?”

“Efendi Darien’in pek sevdiği kızı, Laila.”

“Huh.. O küçük, süslü şey mi?”

“Evet, ama yaşı biraz küçük. Efendi Darien’e kabul ettiğimi, ancak bir-iki yıl daha beklememizin daha akıllıca olacağını söyledim.”

“Daha akıllıca.. Bunu sen söyleyince kulağa ne kadar komik geldiğinin farkındasın, değil mi?.”

“Alındım.”

“Siz ikiniz.. ve bitmek tükenmek bilmeyen dırdırınız..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

18.04.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Nisan ortaları.
Croaking Mire..

 

Brom üç gün takılıp kaldığı haydut çetesinin kampından kaçtıktan sonra çok önemli bazı şeyleri öğrenir. Bunların ilki, ERZAK’ın asla yeterli olmadığıdır. Bir diğeri de elini kolunu sallaya sallaya ortalıkta dolaşmaması gerektiğidir.. Ancak bu ikincisini öğrenmesi —gerçekten öğrenmesi— çok daha uzun sürecektir çünkü kendisi bir hobbit’dir ve çok küçük yaştan itibaren özel eğitimden geçmemiş her hobbit’in ortak bazı özellikleri mevcuttur. Bunların arasında ve muhtemelen de en başında yemek yemek, eğlenmek, tembellik etmek ve hiç şüphesiz, mutlu olmak vardır. Bunların kümülatif olarak bir araya gelmesinin tekabülü de, elini kolunu sallaya sallaya dolaşmalarıdır!

Ve bir hobbit’in bu ‘içsel’ huyundan vaz geçmesi için önce yemekten, eğlenmekten, tembellikten ve hiç şüphesiz, mutlu olmaktan vaz geçmesi gerektiği anlamına geldiği için bu da temel olarak ‘düşünülemez’ bir durumdur..

İşte bu yüzden dünyada hobbit nüfusu az olmamakla beraber, macera peşinde koşan hobbit nüfusu ise yok denecek kadar azdır.

Bu nadir ve ‘isteksiz’ istisnalardan biri de şu anda, elini kolunu sallaya sallaya girip, çok kısa bir süre içerisinde de saplanıp kaldığı Croaking Mire bataklığındaki Brom Bumblebrim’den başkası da değildir.

İşin gerçeğine bakıldığında da aslında suçun tamamı Brom’a ait de değildir.

Genç hobbit keyfince bir yerlere gitmeye başladığında, içindeki bir ses —yada kıçındaki ısırık acısı— ona o yönde değil, bir başka yönde gitmesini söyler.

Söz gelimi, bir sefer Brom’un bunu sınamaya kalkması aynı gün içerisinde ardarda tam üç defa ısırılmasıyla sonuçlanmıştı.

Brom güneye, geldiği genel istikamete dönüp, “Hmm.. Bugün nereye gitsem acaba? Belki de güneye, Melshieve Akademisine gitmeliyim. Orasını hiç görmedim..”, dediğinde ilk ısırığı yemişti.

“Peeeki.. Güney değil. Batı nasıl? Orda Sisters Lake gölü ve Witch Sisters bataklığı var sanırsam. Rivayetlere göre orada yaşayan üç cadı kız kardeş, görülmüş en güzel kızlarmış!”

Buna yediği ısırık ise özellikle acıtmıştı Brom’un canını..

“Tamam.. Öyle olsun bakalım..”, demişti Brom, kalçasının, tam da göremediği noktayı acı içerisinde kaşırken. “Doğuya gidelim. Bu kadar yakınındayken denize girmemek yazık olurdu. Şanslıysam denizde fazla sis olmaz. Rivayetlere göre açık havada, Drashan ta buradan bile görülüyormuş..”

Gerçekte Brom’un, ne Aralık ortasında buz gibi bir denize girmek, ne de mebus korsanların olduğu Drashan’ı —uzaktan yada yakından görmek gibi bir niyeti vardır. Sadece aklında oluşan bir teoriyi sınamak niyetindedir o kadar.

Brom, teorisini üçüncü bir ısırıkla sınamış olarak kuzeye doğru yürümeye başlar..

Aynı ısırık onu hanlardan, genel olarak yolları takip etmekten, şehir ve kasabalardan da uzak durması gerektiğini.. eh.. ısırarak söyler!

Brom, kendisini bu pis kokulu bataklığın ortasında getirip, sonra da terk eden ‘ısırığa’ lanet eder ve yapış yapış balçık ve sulu-vatuzlu vıcık vıcık çamurlu ‘bi şey’lerin içinde bulur.

“Niye yaaa.. Niye getirdin beni buraya ki? Ne var burada? —Aaaa bak, vıcıklı sülüklü balçık dışında gerçekten ne var burada?”, diye acıklı bir sesle hicveder.

Genç hobbit, o bataklıkta iki gün cebelleşir ve gece mi daha kötü, yoksa gündüzleri mi, bir türlü karar veremez zira gündüzleri hareket eden, ve bazen de etmeyen her şey onu yemeye çalışır. Geceleri ise bataklığa olağan dışı, nereden peyda olduğunu bir türlü kestiremediği bir sisle beraber, boğucu bir de sessizlik çöker ve Brom sislerin arasında devamlı ‘bir şey’lerin sessizce ve süzülerek uçtuğunu görür.

Geceleri sessizliği bölen sadece, arada bir duyduğunu sandığı inleme sesleridir.

“Lanet olsun..”, diye geçirir içinden Brom. “..hortaklar ve hayaletler! Neden hortlaklar ve hayaletler olmalıydı ki?”

Brom bataklıkta geçirdiği ikinci gecenin boğucu sessizliğindeki inlemelere yeni bir ses daha katılır..

 

“Brom..”

 

“Efendim.. Ne? Eh? Kim var orda?”, diye tiz bir çığlık atar Brom.

 

“Brom.. Kurtar beni Brom, boğuluyorum..”

—diye çok uzaklardan, yankılanarak gelen, yumuşak, hafif titreyen, ipek gibi bir kadın sesi duyar Brom.

 

“Ne.. neredesiniz? Sizi göremiyorum!”, diye cevap verir Brom tırsmış bir şekilde.

 

“Yardım et bana, Brom.. Çok yalnızım.. ve yardımına ihtiyacım var, kurtar beni bu bataklıktan..”

 

“Ama ben kendimi bile kurtaramıyorum. Neredesiniz? Göremiyorum sizi. Sabaha kadar dişinizi sıkabilirseniz, sizi kurtarmak için yardım getirmeye çalışacağım.” 

 

“Brom.. Lütfen yardım et bana.. Boğuluyorum..”

 

“Ben.. adımı nerden biliyorsunuz?”, diye korkmuş bir şekilde sorar Brom.

 

“Brom.. Yardım et bana.. Kötü adamlar beni zincire vurdular ve beni bu bataklığa kurban ettiler.. Yok olmak istemiyorum, yaşamak istiyorum, Brom..

 

Brom duydukları karşısında korkmuş olmasına rağmen yine de fena halde hiddetlenir çünkü yaşadıkları bu dünyada, bir şeyleri def etmek için böylesi ‘bakirelerin kurban edilmesi’ alışkanlığı duyulmuş bir şey olmasa da, imkansız da değildir.

Genç ozan, özellikle kadınlara karşı yapılan kötülüklere, cürümlere ve cinayetlere karşı içsel bir hassasiyeti vardır ve bulduğu göreceli ‘kuru’ topraktan kalkar ve sesin geldiğini düşündüğü yöne doğru vıcıklı balçıklı bataklıkta, kör bir şekilde sislerin içine dalar..

..ve çok kısa bir süre içerisinde de ayağı takılır ve yüzü koyun, pis, bulanık ve buz gibi bir bataklık göledinin içine düşer.

Brom, anında ve panik içerisinde, buzlu bulanık suyun içerisinde debelenmeye başlar ama su, dışarıdan göründüğü kadar bulanık değildir.. daha ziyade, bir şekilde sadece ‘puslu’ gibidir..

..Puslu ve aydınlık!

Brom, suyun derinliklerinde ışıl ışıl bir şeylerin parıldadığını görür ve ister istemez tepinmeyi bırakır ve suyun dibine doğru batarken, hayranlıkla o pırıltılı ışıkları seyretmeye başlar.

Ve hobbit battıkça su sanki berraklaşır ve Brom orada, surun derinliklerinde, daha önce hiç görmediği, garip, çapraz örmelerle bir birine eklenmiş, zarif denebilecek kadar da ince zincirlerle ayaklarından, bileklerinden, belinden ve boynundan prangalanmış genç, sıskası çıkmış kızı görür..

Brom bir ozandır ve her ozan gibi hayal gücü gelişmiş bir ruhu vardır. Dahası, bir hobbit olması dolayısıyla, biraz da hayalperesttir. Ancak o buz gibi suda gömülürken, zincirleriyle boğulan sıska kızı gördüğünde içinde bir şeylerin kıpraştığını hisseder..

..ve aklından, “Kim böylesi güzel ve zavallı bir kızı buz gibi bir suyun içinde zincirlere vurur ki? Bu açıkça bir cinayet!”, diye geçirir.

Bununla beraber, zihninin derinliklerinde ise, “Bu sıskası çıkmış kız suyun içinde nasıl hala hayatta?”, diye küçük bir ses de duyar ama o ses, üst üste binen hayret verici şeyler karşısında biraz cılız kalır ve boğulur.

 

“Brom.. Yardım et.. Boğuluyorum.. Daha fazla dayanamayacağım.. Ölüyorum.. Lütfen.. Ölmek istemiyorum..”

 

Brom suyun içinde kulaçlarını açar ve kıza doğru yüzmeye başlar ve ona yaklaştıkça, kızı prangalıyan zincirlerin, göletin derinliklerindeki, üstünde ne olduklarını anlayamadığı bazı rünlerin kazıldığı büyük, yosun tutmuş bir sütuna çivilenmiş olduğunu fark eder.

 

“Boğuluyorum.. Daha fazla dayanamayacağım.. Ölüyorum, Brom.. Ölüyorum..”

 

“Geliyorum, dayan..”, diye bağırır Brom, ve bağırmasıyla birden boğazı buz gibi, çamurlu ve bulanık suyla dolar!

 

Genç hobbit, gerçek, katışıksız, akılsız paniği hayatında ilk defa ve o anda yaşar.. Ve hayatta kalma iç güdüsünün ona söylediği tek şeyi yapmaya çalışır; Brom var gücüyle yüzeye çıkmak için çırpınır ama farkında olmadan ne kadar derine inmiş olduğunu anlamamıştır bile..

..Küçük hobbit’in göğsü sıkışır, yanan ciğerlerindeki son hava da panik kabarcıkları halinde ağzından ve burnundan kurtulur ve Brom, gözleri kararmış bir şekilde tekrar dibe çökmeye başlar.

 

“HAYIR.”

—diye güzel, etkileyici bir ses duyar kaybolan farkındalığının derinliklerinde..

 

“Burası ölmek için uygun bir yer değil, ölümlü.”

 

Brom acı içerisinde gözlerini açtığında, hala göletin derinliklerindedir, ancak daha önce gördüğü parıltıların hepsi gitmiş, geride sadece buz gibi soğuk ve bulanık pis su kalmıştır. Brom açısından farkı ise, ilginç bir şekilde nefes alabiliyor olmasıdır..

Genç hobbit, hayret ve panikle etrafına bakındığında, kendisini kocaman bir hava kabarcığının içinde süzüldüğünü görür. 

 

“Burası küçük bir hobbit için de uygun bir yer değil. Ve bu, o mebus yaratığın ilk defa bir ölümlüyü zincirlerinden kurtarması için bu tehlikeli sularda boğuşu değil. Ama ben burada olduğum sürece, o da bu bataklıkta kalacak.”

 

Genç Brom sesin geldiğini sandığı yere döner ve karşısında, hayatında gördüğü en yakışıklı adamı görür.

Brom bir ozandır ve ozanlar için kelimeler ve nüansları çok önemlidir. Bu yüzden karşısında duran ‘adam’ için sanki ‘yakışıklı’ kelimesi yetersizdir. Yada sadece ‘anlamsızlaşmıştır’ artık.

Önünde duran adam, uhrevi denebilecek kadar ‘güzeldir’..

 

“Kim.. kimsin sen?”, diye tırsmış bir şekilde kekeler Brom.

 

“Sana adımı vermek isterdim, genç Brom Bumblebrim, ancak isimim seninle yayılacak olursa, bu benim buradaki görevimi zorlaştırır zira beni adımla bulabilirler ve gördüğün o şer yaratığın müritleri, mahpusumu kurtarmak için ellerinden geleni yapmak için burada toplanırlar. Nerede olduğu bilinmeyeni kimse kurtaramaz.”

 

“Be.. Beni kurtardığınız için te.. teşekkür ederim.. sanırım..”, diye kekelemeye devam eder Brom.

 

“Teşekküre gerek yok, genç hobbit. Bununla beraber, seni buraya getiren küçük misafirine, yüzmesini bilmeyen birisini okyanusa atarak öğretmeye kalkmanın kendisi için biraz masraflı, senin için ise ‘can alıcı’ olabileceğini hatırlatmanı rica edeceğim.”, der uhrevi güzellikteki adam.

 

“Sö.. söylerim ama beni dinleyeceğini pek sanmıyorum..”

 

“Denemekten bir zarar gelmez.. Dinleyebilir. Seni kaybederse, yerine yenisini bulması çok uzun sürebilir. Dahası, bunun için vakti de kalmayabilir.. Şimdi. Giymeye hazır mısın?”

 

“E.. evet, Efendim. Kesinlikle hazırım. Ama gitmeden önce bir şey sormak isterim.”

 

“Sadece bir şey mi?”, der adam ve gülümser.

 

“Sen.. Uhhm.. Siz bir melek misiniz?”

 

“Öyle de denebilir, genç Brom. Teknik olarak ben bir ‘Muhafızım’. Bizler bazen —nadiren— bir ölümlüye atanırız, onu korumak için. Bazen de bir yere.. Fesat bir yaratığın dünyaya saçılmasını engellemek için. Bu döngüde, ben buraya atanmış durumdayım.”

 

“Döngü?”

 

“Daha değil, genç hobbit. O bilgi senin için okyanustan bile derin. Öğrendiğin zaman, sanıyorum öğrenmiş olmak için de hazır olmuş olacaksın.”

 

“Uhhm.. peki.. Efendim..”

 

“Hazır mısın?”

 

“Evet, hazırım.. Ama bir şey daha sormak isterim.”

Uhrevi güzellikteki adam, derin, esef dolu bir nefes verir.

 

“Tabii ki sormak istersin. Ölümlüler ve onlarım ölümcül merakları.. Aşağıdaki yaratığın kim olduğunu merak ediyorsun.”

 

“Aslında ben sadece neden evimden alınıp zorla ta buralara kadar getirildiğimi sormak istemiştim..”

 

“Bu sorunun cevabını bilmiyorum, genç Brom. Birimizin bildiği bir şeyi, hepimiz bilmeyiz. Bununla beraber, sanıyorum hedefine vardığında bunun cevabına da muvafık olmuş olacaksın.”, der Muhafız gülümseyerek.

 

“İş işten geçince yani..”, diye cevap verir Brom somurtarak.

 

“İş işten sadece öldüğümüzde geçmiş olur, genç hobbit. Ki bazen öldüğümüzde bile geçmiş olmayabilir. Ama sen buradaysan, bunun bir sebebi olmalı. Tıpkı gideceğin yerde sana ihtiyaç duyulabileceği gibi.”

 

“Ben sadece basit, küçük bir hobbit’im. Kimin bana ihtiyacı olabilir ki? Bu koca dünyada nasıl bir etkim olabilir?”

 

“Bu ‘koca dünya’ dediğin şey gerçekte ve tamamı, bir çok küçük şeylerin bir araya gelmesidir aslında; ağaçlar, binlerce küçük yaprağın bir araya gelmesinden, şehirler, binlerce insanın bir araya gelmesinden, ordular, binlerce bireyin bir araya gelmesinden oluşur. İnsanların kaderlerini de, binlerce ‘küçük şeyler’in bir araya gelmesi belirler. Bunlar bazen niyetlerden, bazen eylemlerden, bazen de ‘sadece basit’ küçük hobbit’lerden oluşur..”

 

“Hiç bir şey anlamadım ama verdiğiniz alicenap açıklamadan dolayı teşekkür ederim, Efendim.”, der Brom ciddi bir ifadeyle.

Uhrevi güzellikteki adam tekrar gülümser.

 

“Gidelim mi?”, diye sorar hobbit’e.

 

“Evet, lütfen.. Ama hazır konu açılmışken, aşağıdaki kim di?”, diye soruverir Brom.

Muhafız yine esef dolu bir nefes daha verir.

 

“Ah şu ölümlüler..”, diye söylenir.

 

Brom içinde bulunduğu ‘hava kabarcığının’ daraldığını hisseder ve gözleri kararmaya başlar. Etrafındaki buz gibi su üstüne çuvallandığında ise kendinden geçer. Farkındalığını kaybetmeden önce duyduğu son şey Muhafızın sesidir.

 

“Zuggtmoy.”

 

Brom, muhteşem bir Nisan güneşine gözlerini açar.

Güneş daha tam tepede değildir ancak pırıl pırıl, masmavi gök yüzünde keyifle dolanmaktadır. 

Brom, her tarafı ağrır bir şekilde doğrulur ve etrafına bakınır. Aşağı, güneye baktığında, Croaking Mires bataklığını görünce biraz şaşırır. Belli ki Muhafız onu sadece yüzeye çıkarmakla yetinmemiş, onu bataklıktan da tamamen çıkarmıştır.

 

“Zuggtmoy..”, diye geçirir içinden ama bu isme tekabül eden hiçbir bilgi gelmez aklına.

“Aptal şey..”, diye hışımla söylenir ama bunu, suyun altındaki ‘sıskası çıkmış, ürkütücü kız’ için mi kullanır, yoksa olur olmaz zamanlarda onu, tam da göremediği yerden ısıran şu ne idüğü belirsiz şey için mi, belli değildir..

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” III ile
devam edecek..

 

 

 
 

Deja Vu..

Timeline:

Bir yandan Darly Dor, Aager, Laila, Gnine ve Merisoul, Gar Thalot hakkında bilgi toplamaya çalışırken, kaldıkları handa Inshala da Lilly Venom ile arkadaş olmaya çalışmaktadır. İş sanki dile getirilmemiş, gizli bir yarışa dönüşmüştür. Gar Thalot’u mu önce bulacaklar, yoksa Lilly Venom’u mu kazanacaklar.

Ortaya çıktığı günden beri yeri ve kimliği muamma olan Gar Thalot, ulaşılması imkansız gibidir.

Lilly Venom ise Aager’e karşı duyduğu yıllanmış nefretinden vaz geçmeye hiç niyetli değildir.

Bu hikaye, “Lilly & Shala” dan bir gün sonra yer alır.

 

 

Neden? Beğenmedin mi yoksa?”, diye gözü dolu bir şekilde sorar Inshala.

“Beğenip beğenmememin bir önemi yok. Canım istemiyor, o kadar.. Ben bir kesiciyim. Böyle saçma sapan şeyler giyinmem!”, der battaniyelerin altındaki kız.

“Ama o kadar çok güzel ki..!”, diye ünler Inshala ve dolu gözleri elbiseye bakarken fal taşı gibi olur. “Seni içinde hayal edebiliyorum ve tamamen yakıştığını görüyorum.”

Söz konusu elbise, silik, neredeyse beyaza yakın yeşil, yakası ve bileklerinde ince dantelleri olan, hafif düşük kesimli bir iç bluz, göğüs altından bele kadar inen ve arkadan bağlamalı derin, koyu yeşil, ince tığ altın işlemeli bir korse ve korseden sadece iki ton daha açık yeşil, iki yanında da uzun yırtmacı olan ve yere kadar uzanan bir etekten oluşmaktadır.

Prenses Alor’Nadien ne’nin, Inshala’nın ricası üzerine Lilly için istettiği hediyesidir ve onu olağanüstü kılan da budur..  Elbise bir elf yapımıdır ve tekil parçalarına bakıldığında büyük bir zevkle hazırlanmış olduğu aşikardır ama herhangi bir şekilde gösterişli olması amacı güdülmemiştir; fevkalade zarif bir şekilde onu giyene imalı vurguları yapacak, buna rağmen tadında bırakacak kadar ağırbaşlıdır.

 

“E, ne yapacağız şimdi peki? Lorna abla bunu senin için özel istetmiş. ‘Bu olmadı, başka bi tane getir!’, mi diyim ona? Bu çok ayıp olmaz mı Lilly abla? Ayrıca bu onu çok üzer ki..”, diye dertlenir Inshala.

‘Lilly Abla’, battaniyenin altında omuzlarını silker. Sonra önünde ona bakan kızın bunu göremeyeceğini düşünerek, aynısını sesli olarak ifade eder.

“Bana ne! Bana mı sordun böyle salakça bir şey isterken..”, der huysuzca.

Inshala’nın gözleri dolar.

Battaniyelerin altındaki kız, sadece huysuz değildir.. Aynı zamanda zehirlidir ve onu incitmek için özel bir çaba gösteriyor gibidir.

Inshala böyle şeylerle ormanda hiç karşılaşmamıştır. Yaşadığı ormanda rahmetli efendisi hariç, hiç kimseyle konuşmamış, hiç kimseyle de görüşmemişti. Ve aylar önce birileri gelip onu yatağında öldürmemiş olsa, muhtemelen şu anda ne bu garip, ürkütücü şehirde olurdu, ne de bu kızla uğraşmak durumunda kalırdı.

Ama o zaman da Lady, Laila, Lorna, Bremorel, Meriosul ve Moira ablalarıyla yada Udoorin, Gnine ve Darly abileriyle de hiç tanışmamış olurdu.

En önemlisi ise, Aager Fogstep’le hiç konuşmamış olurdu. Muhtemelen Aager’in bundan haberi yoktu ama, bundan dört yıl önce, kendisi Aager’le karşılaşmıştı. En azından o Aager’i görmüş ve günlerce takip etmişti ve Aager’de Aager olduğu için, kendisini görememiş olsa da, varlığını hissetmişti.

Çünkü o Aager Fogstep’di!

 

Gizliden gizliye Inshala, mevzu Aager Fogstep olunca biraz yanlı düşündüğünün farkındadır ama nedense bu hiçbir şekilde onu rahatsız etmez.

Kim bu dünya da ‘beraber aptal olalım’ yemini eder di ki?

Özellikle de Aager gibi, aptallardan nefret eden birisi için bu imkansızdı. Onun böyle bir yemini kabul etmesi için Inshala’nın aklına sadece bir sebep gelir ve istemsizce gülümser.

 

“Ne..? Ağlayacak mısın yoksa?”, diye iğneli bir sesle dalga geçer Lilly.

“Ağlayacaksan git bunu başka bir yerde yap. Bu saatte küçük bir kızın mızmızını çekemem.”

“Beni üzmek için bu kadar çaba sarf ediyor olmanın bir sebebi olmalı.”, der Inshala sessizce.

Lilly acı bir suratla ‘fırk’lar.

“Bugüne kadar elimden kurtulan tek kişi sen oldun. Senin yüzünden Aager’de kurtulmuş oldu elimden. Her şeyimi aldığınız yetmiyormuş gibi, bir de bana bu saçma sapan şeyi giydirmek istiyorsunuz..”, der tiksintiyle.

“Aslında ne ben, ne de Aager Fogstep elinden kurtulmuş değiliz. Ama sen bu elbiseyi giymek istemiyorsan, benimkini alabilirsin. Bende başka yok ama en azından temiz. Daha dün akşam yıkamıştım. Zaten bana biraz bol geliyor. Bunu benim için, Yuleman amcanın kızı dikmişti. Sanırım zamanla içini doldurabileceğimi düşündü ama benden alınanların geri gelmesi yemek yemekle olacak bir şey değil..”, der Inshala aynı sessizlikle.

“Ne bunu, ne de seninkini istiyorum. Bana kendi kıyafetlerimi verin yeter!”, diye hışmeder Lilly.

“Peki..”, der Inshala. “..bunu Aager Fogstep’den rica edeceğim.”

Lilly Venom ‘hıh’lar.

“O hayvanın seni dinleyeceğini düşünüyorsan, sen gerçekten safsın ve küçük bir aptalsın!”, diye acı bir kahkaha atar Lilly.

“Bence ona aptal dememelisin, Lilly.”, der biri sessizce ve ardından kapı açılır ve Aager içeri girer.

Olduğu yerde bir süre sessizce Lilly Venom’u süzer Aager. Sonra yatağa doğru yaklaşır ve kızın ayak ucuna onun elbiselerini bırakır.

“Özel yapım. Her bir yerinde gizli cepkenleri var. On altı tane yakın mesafe etkili bıçak, dokuz farklı zehir, yarım düzine köpek balığı dişi, dört adet boğma ipi, iki tane katlanabilir kanca, yine katlamalı bir adet zehirli iğne üfleme borusu, iki düzine zehirli iğne, çilingir seti, bir makara kalın misine ve üç adet de duman bombası. Neyse ki Drashan’da kullandığın ateş iksirinden yoktu..”, diye hiç sektirmeden sıralar karalar içindeki adam.

 

Lilly Venom, öylece Aager’e ve yatağın ucuna bıraktığı elbiselerine bakakalır.

 

“Ama sana bir kızın elbiselerini karıştırmanın doğru olmadığını söylemiştim ve sen de bana bunu yapmayacağını demiştin!”, diye fena halde alınmış bir ses duyar Aager zihninde.

“Ben de bu düşüncene saygı gösterdim ve karıştırmadım.”, diye kendi cevabını gönderir Inshala’ya.

“Ne yazık ki Laila’yı bu konuda ikna edemedim..”, diye de sırıtarak ekler.

 

“Korkarım zehirler, iğneler, dişler ve bombaları an itibariyle geri veremeyeceğim. Bıçaklarından ikisi sende kalabilir ama gerisini de şimdilik vermeyeceğim.”, der Aager, kesici kıza dönerek.

“Ne? Kendimi iki bıçakla mı koruyacağım?”, diye hırlar Lilly.

“Burada kendini koruman gereken kimse yok. Bizim dışımızda gelen olursa da kendini iki bıçakla koruyamıyorsan, geri kalan on dört bıçak da işine yaramayacaktır.”, der Aager omuzlarını silkerek.

“Peki onları neden veriyorsun bana? Niyetimi biliyorsun..”, der açık sözlülükle.

“Hayır. O önceki niyetindi. Koşullar değişti. Ve Inshala senin kendini koruyabilecek durumda olman gerektiğini düşünüyor. Bu konuda kendisiyle tam olarak hem fikir olmasam da, yine de haklı.”

“Neden? Bilmediğim bir şey mi var?”

“Başında 15,000 altınlık bir ödül var Lilly, yoksa unuttun mu? Devamlı başında birisini bulunduramam.”, der Aager sakince.

“Devamlı başımda kimsenin durmasına gerek yok. Eğer beni öldürmeyecekseniz, bırakın gideyim.”, diye tıslar Lilly.

“Bu.. an itibariyle pek de ekonomik olmaz bizim için. Seninle daha görülmemiş bir hesabımız var. Ama dediğim gibi. Koşullar değişti ve senin bazı gerçeklere ayılman lazım.”, der Aager aynı sükunetle ama kendisini çok iyi tanıyan birisi olsa dünyada, Aager’in o anda hiçbir şekilde sakin olmadığını, iki muazzam duygu arasında kaynadığını fark edebilirdi.

Önünde, battaniyelerin altına gizlenmiş kızı feci bir şekilde öldürmek isteği ile, onca yıl sonra mutlak bir kaybın, kız kardeşinin, imkansız bir şekilde kendisine geri verilmiş olduğunun bilgisi arasında kaynamaktadır Aager..

 

Belli ki, Aager’i tanıdığını düşünen bir kişi vardır..

 

“A.. Aager?”, diye cılız, ürkek bir ses duyar karalar içindeki adam zihninde.

“Sorun yok. Bu kızı bulmak için yıllarca uğraştım. Sonra onun yanarak öldüğünü sandım. Meğer burnumun dibindeymiş ve ben onu öldürmek için elimden gelen her şeyi yapıyormuşum..”, diye acı bir şekilde geri gönderir düşüncelerini Aager.

“Ama.. ama onun şu anda kim olduğunu biliyorsun..”, der Inshala ona korkuyla.

“Evet.”, diye cevap verir Aager ama kızın neden korktuğunu anlayamaz.

“O.. o zaman neden hala onu parçalayarak öldürmek istiyorsun ki?”, diye aynı korkuyla sorar küçük kız.

 

Aager susar.

Kendini bildi bileli her zaman duygularına, neredeyse insan üstü bir hakimiyeti olmuştu. Küçük kız, onun bu taşlaşmış, içi ölmüş haliyle karşılaşmıştı aylar önce. Onun bu bitmiş ruhunu almış, damla damla akan bir çeşmenin altında ellerini yıkamaya çalışan biri gibi, Aager’in kaskatı kesilmiş ve kararmış ruhunu yıkamış, temizlemiş ve sanki ona tekrardan bir ruh kazandırmıştı.

Gerçekte Aager için bu arınmasının ilk göstergesi, aylar önce, Themalsar çıkışında Inshala’sını tekrar hayata getirmek için verdiği o on günlük mücadele değildi. Hiç şüphesiz o çadırın içinde bu küçük, sıskası çıkmış kızla geçirdiği ölümcül günlerin etkisi olmuştu, ama gerçek göstergesi ise Serenity Home’a geri döndüklerinde, onlar adına verilen şölen esnasında onu misafirhanenin penceresinden aşağısını gıpta ve utançla seyredişini gördüğünde aldığı karardı.

O karar, Aager’in yaşayan, atan ve hisseden bir kalbi olduğunun ilk göstergesi.

Onun yokluğunun gerçek acısını ise arenada Lilly’nin Inshala’yı bıçaklamasıyla beynine saplanan ölümcül darbe de değildi.

Gerçek acı, Inshala’nın ölmüş olduğunu anladığı andı..

Ve her ne kadar şu anda, battaniyelerin altındaki kızın yıllarca aradığı ve sonra da onun bir yangında can vererek öldüğünü sandığı kız kardeşi olduğunu bilse de, aynı zamanda o, Inshala’sının ‘farkındasız’ katiliydi.

İşte bu noktada iki zıt duygu Aager’in zihninde birbirini parçalayacak şekilde boğuşmaktaydı.

Ve bu acımasız, gazap dolu kavganın yankıları Inshala’ya sıçramıştı.

 

“A.. Aager.. Lütfen.. Arenada ne oldu?”, diye yalvarırcasına bir sesle sorar Inshala.

“Bir şey olmadı..”, der Aager ve odadan çıkmak için döner.

“Birbirimize böyle mi olacağız o zaman Aager Fogstep? Gizli, saklı ve sessiz..?”, der Inshala birden ve kahrolmuş bir sesle..

 

Aager bir cevap vermez..

..ve odadan çıkar.

 

“Lanet oldun sana Lilly.. Ve lanet olsun sana da Mab!”, diye yakan bir hışımla harlar Aager, ve ardında bıraktığı kırık kızın sel gibi ağlayan duygularını hisseder..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ona söylemelisin.”

“Hayır!”, diye hırıldar Aager oturduğu yerden.

Gün daha yeni batmıştır ve Aager Fogstep hanın arkasında, sevdiği sıskası çıkmış kızın penceresini görebileceği bir noktada, karanlıklara çoktan karışmış bir köşeye sinmiş, kendisi ve çevresi gibi karanlık düşüncelere dalmıştır.

“Ona söylemelisin!”

“Hayır.. Bilmesi gerekmiyor.”

“Ona söylemelisin.”

“Benden tiksinsin diye mi?”

“Bunu bilemezsin Aager Fogstep. Ama sınayabilirsin.. Bu yüzden ona söylemelisin..”

“Neden? Hayatımda sevdiğim, sevebildiğim tek kişi elimden alınsın diye mi?”

“O bir ölümlü. Bir gün zaten gidecek ve elinden de alınmış olacak. Bu kaçınılmaz. Ona söylemelisin.”

“O zamana kadar bilmese de olur. Kimse bilmiyor..”

“O sana hiçbir vaatte bulunmamışken bile yanından hiç ayrılmadın. Bunu yalanlarla yok etme. Ona söylemelisin..”

“Ona söyleyeyim ve zaten acıyla geçen hayatını biraz daha da mı karartayım?”

“O zaten acıyla doğdu. Acı onun en yakın dostu. Onun hayatında bildiği iki şey var; sana olan sevgisi ve.. acı.. Ona söylemelisin.”

“Seninle bir anlaşma yaptım, Mab. Bunu öğrenirse benim iyi biri olmadığımı düşünecek.. Bunu düşünmese bile bundan dolayı kendisini suçlayacak.”

“Bu muhtemel.. Ama onun tercih hakkını ona sormadan elinden almanı takdir eder mi sence? Ona söylemelisin..”

“Hiçbir şeyim yok artık.. Onu da mı elimden almak istiyorsun?”

“O zaten senin değil ki elinden alayım.. Kime ait olduğuna onun karar vermesi lazım. Ona söylemelisin.”

“Sen gerçekten çok acımasızmışsın Mab.. Biz ölümlülerin acısından özel bir zevk mi alıyorsun?”

“’..Onun canı karşılığında benimkini al.. Bu dünyada bir serseri eksik kimse fark etmez.. O ise özel.. Ondan sadece bir tane var! Onu kurtar..’ —bunlar senin sözlerindi. Ve bunlar kendisine acınmasını isteyen bir ölümlünün sözleri değil, Aager Fogstep. Ona söylemelisin.”

“‘Sevgi’nin ne olduğunu bilmeyenler ona sahip olamazlar. Ve ona sahip olmayanların kaybedecek bir şeyi de yoktur. Kaybedecek bir şeyi olmayan biriyle pazarlık yapamazsın ve o kişiye de asla güvenemezsin..” — bunlar da senin sözlerindi.. Merak ediyorum, Mab, sen en son ne zaman sevdin?”

 

..Buna Mab’den uzun bir süre cevap gelmez, ve farkında olmadan Aager bir simetriyi ve bir tekrarı kırmış olur!

 

“Ah şu ölümlüler.. Onları ne kadar iyi tanıdığımızı düşünsek de, bizi şaşırtmaya devam ediyorlar. Sorunun cevabını vereceğim Aager Fogstep zira Inshala’nın senin ‘yokluğundan’ dolayı çektiği acı, seninle yaptığımız anlaşmanın bir parçası değildi..”

 

Ve Kışın Hanımefendisi, Havanın ve Karanlığın Kraliçesi Mab, sindiği karanlık köşesinde sessizce duran yeni Kış Askeri’nin önünde belirir ve bir anda sanki bütün Arashkan’nın sesi kesilir. Aager’in duyduğu sadece Büyük Kuzey Tundra’lardan esen buz gibi soğuk, arktik bir rüzgarın uğultusudur..

 

“Çok, çok uzun bir zaman önceydi, ölümlü.. Bir önceki döngüdeydi ve tahmin edemeyeceğin kadar büyük bir acıyla, ve daha da büyük bir kayıpla son buldu. Kış Prensesimi —kızımı, kaybetmemin sebebi de bu oldu..”, der Mab soğuk.. ve kırık bir ifadeyle.

 

Ve Aager bir anda irkilir zira Mab kadar gururlu, kadim bir varlığın acısına.. ve ‘zayıflığına’ şahit olmuştur.

Aager’in teolojik bilgileri oldukça sınırlıdır. Aslında ‘sığ’ bile denebilirdi. Nevarki Aager insanları ve onların tepkilerini yakinen görmüş, tanımış ve tecrübe etmiş biridir ve bildiği bir şey varsa; hiç kimsenin, zayıflıklarının görülmüş olmasından hoşlanmadığıdır.

Bir ‘ölümlü’nün hoşnutsuzluğunun uç noktası ölümdür; şahit olduğun şeyden dolayı adam seni öldürür ve iş orada biter.

Mab gibi varlıkların hoşnutsuzluğu ise rahatlıkla ‘basit bir ölümle’ bitmeyebilir; şahit olduğun şeyden dolayı Mab seni öyle bir öldürür ki, sen ölmezsin. Ama bunu çok, çok uzun bir süre dilersin!

Aager büyük bir temkinle, hiç kıpırdamadan olduğu yerde durur. Ve bilgeliğin yepyeni bir boyutuna ayılır; birincisi, sonuçlarını düşünmeden, Mab gibi bir varlığa soru soramaması gerektiğine, ikincisi, Mab, kendisine ‘sevginin ne olduğunu’ bildiğini göstermek için zayıflığını da farkında olmadan göstermiş olabileceğine ve üçüncüsü, bunu farkında olarak ve bilinçli bir şekilde göstermiş olabileceğine..

 

Aager’in pragmatik yanı hiç bir yorum yapmaz ve Aager’i parmağı ile işaret edip ona gülmez. Bulunduğu odasının bütün pencerelerini kapatmış, kapısı barikatlanmış, loş bir köşede dikkat çekmemek için hiç kıpırdamadan, nefesini tutmuş bir şekilde durmaktadır.

 

Mab, Aager’in vardığı sonuçlardan hangisini onurlandırmıştır bilinmez. Ulaşılmazlığın zirvesi olan kadın, çok, çok kısa bir anlığına ulaşılabilir olmuş, şimdi ise aynı gururlu ve soğuk Mab olarak Aager’i süzmektedir.

 

Ben pek az şeyin sebebi, pek çok şeyin sonucuyumdur! Acımasını bilmeyebilirim. Ama nadiren istekli acıtırım. Ona. Söylemelisin!, der neden sonra.. ve gider.

 

Bütün ihtişamıyla bir an Aager’in önünde, bir an değil.

Işıksız, gürültüsüz, efektsiz ve dramsız..

 

Aager olduğu yerde derin bir nefes alır. Kendisine hedef alan arbalet ıskalamamıştır. Sadece geçici olarak beklemeye alınmış gibidir, o kadar.

 

“Lanet olsun sana Lilly..”, diye yine buğzeder haşin bir fısıltıyla Aager.

“O haklı. Bence de söylemelisin..”, der yumuşak bir ses.

Aager irkilir.. Düşüncelerine o kadar dalmıştır ki, geleni duymamıştır bile.

“Shit!”, diye küfreder sesli bir şekilde.

“Çok ayıp, ama isabetli.”, der aynı ses ve hanın çatısından süzülerek iner Merisoul Xyrotwu.

Uhrevi güzellikteki kuzguni kanatlı kız, zarif bir boyun hareketiyle bal rengi saçlarını arkaya savurur, Aager’e yaklaşır ve karalar içindeki adamın aylar önce, Themalsar harabelerinin altındaki mağarada havaya çizdiği ‘sınırın’ dibine kadar gelir.

“Bu işin seni ilgilendirdiğini hiç sanmıyorum, Merisoul Xyrotwu.. Senin Darly gibi ilgilenmen gereken birilerin yok mu?”, diye hırlar Aager.

“Darly.. Darly bir hayalin peşinde. Ölmüş bir hayalin.. Onu aşmadığı sürece ondan hiçbir kadına hayır gelmez ve kimse mükemmelleştirilmiş bir anı ile mücadele edemez. Ama şu anda güzel Darly Dor’dan bahsetmiyoruz, öyle değil mi? Bana kötü davranman için bugüne kadar sana bir tane bile sebep verdim mi Aager Fogstep?”, diye tamamen alınmış bir şekilde söylenir güzel succubi melezi alt dudağını pörtleterek.

“Ben hoşuna giden yerini yiyip, gitmeyen yerlerini atabileceğin bir aş değilim. İşine geldiğinde bana teşekkür edip, işine gelmediğinde beni ‘göndermeye’ çalışman bana pek de adilce gibi gelmiyor.”, der Merisoul.

“Bu güne kadar hangi davranışım sana benim adil biri olduğum izlenimi verdi?”, diye acı bir şekilde sorar karalar içindeki adam.

 

“Sanırım sen ‘adî’ ile ‘adil’i biraz bir birine karıştırıyorsun. Benim adım Merisoul. Ama sanıldığı kadar ‘mutlu’ değilim ve bazılarına göre bir ‘ruhum’ bile yok. Bu beni mutsuz bir ruh mu yapıyor? Bu dünyada günlerim o kadar sayılı ki.. Gittiğimde, gideceğim yerde mutlu olmayacağım ve o zaman ruhum da bedenimden parçalanarak sökülecek. Ama şimdi, şu anda buradayım. Yoldaşlarım için mutlu olmaya çalışıyorum ve ruhum da bana ait..”, der garip kız mutsuz ve umutsuzca.

 

Aager çarpılmış gibi olur.

 

“Benden ona ne söylememi istediğini bilmiyorsun!”, diye kahreder.

“Hayır bilmiyorum..”, der Merisoul hüzünlü bir gülümseyişle.

“..çünkü daha söylemedin!”

 

Bir an Merisoul Xyrotwu önündeki çökmüş, içsel bir ateşle yanan adama bakar..

Sonra ona doğru bir adım atar..

..ve ‘sınırı’ geçer.

 

Sınırı geçmesiyle tütmeye başlar. Önce tüyleri, sonra kanatları, sonra da vücudunun tamamı..

Ama kız geri adım atmaz. Kendisine hayretle bakan adama doğru uzanır ve onun yanağına dokunur..

 

“Aşk!”, diye çığlar melez.

“Onun için hissettiğin aşk.. O kadar çok ki.. Ve nefret.. Kendine olan nefretin.. Seni yakıyor.. ama bilmediğin, onu da yaktığı..”, diye inler Merisoul.

“Ne.. Ne yapıyorsun sen?”, diye korku ve hayretle bakar Aager tüten kıza.

“Ona.. ona karşı hep.. dürüst oldun.. Ve bu onunla paylaştığın aşkınızın temeli oldu.. Kız kardeşim.. o sandığından çok.. daha güçlü, sevgili Aager Fogstep.. ve ondan gerçekleri saklayarak, .. ona iyilik yapmış olmuyorsun.. O göründüğünden çok.. çok daha olgun.. ve bilge biri.. Ondan kendini.. sevgini.. ve acılarını esirgeme.. çünkü o senden bunları.. esirgemedi..”, der ve küçük bir çığlık atarak bir anda alev alır!

 

APTAL ŞEY! NE YAPTIN SEN!“, diye harlar Aager ve pelerini çıkartıp yanan, kaçık kızın üzerine atıp onu söndürmeye çalışır.

“Bu.. bu ateşi boğarak söndüremezsin.. Aager Fogstep..”, diye bir fısıltı kaçar tüten pelerinin altından.

 

“GİT.. GİT AAGER FOGSTEP.. SEVDİĞİNE GİT VE ACIMI ONURLANDIR!”

 

Aager öylece yanan kıza bakakalır, sonra panik içerisinde avazı çıktığı kadar bağırır!

 

“Inshala! Merisoul’un sana ihtiyacı var! Pencerenin hemen altında ve ilerisindeyiz!”, diye haykırır sevdiği kızın zihnine.

Aradan beş saniye bile geçmeden avuç kadar küçük bir baykuş konar yanına ve olduğu yerde iki kere döner, üçüncü dönüşünde baykuş kaybolmuş, yerinde Inshala belirmiştir!

 

Küçük kız eliyle bir işaret yapar ve yerden fokurdayarak su fışkırır ve Merisoul’u tamamen yutar..

Küçük kız eliyle bir işaret daha yapar ve sular geldiği gibi taşlarına arasından sızarak kaybolur.

Inshala gözlerini kapatır ve sanki bir şeye yoğunlaşıyormuş gibi durur.

Aager, Inshala’nın sesini kendi zihninde duyar.

“Jay.. Cesur ejderha.. Güzel ejderha. Sahibenin sana çok ihtiyacı var. Gel.. Ona gel güzelim..”

 

Inshala’nın seslenmesiyle, daha çok bir kürdanı andıran mızrağı ile sırtında Whimsi Lola olduğu halde küçük ejderha Jay’in belirmesi arasında neredeyse hiç zaman geçmez.

ÇAĞIRILDIK VE GELDİK! SAVAŞA HAZIRIZ!“, diye vızıltılı bir nara atar Whimsi.

Jay ise sahibesinin halini görünce acıyla karışık kurbağamsı bir ses çıkarır ve onun yanına konar.

“A aaaa…!”, diye ünler Whimsi ve neredeyse kömür olmuş succubi melezine alık alık bakar.

Inshala, Merisoul’u işaret eder ve narin parmaklarından, küçük, altın renginde parıldayan polen tozları uçuşur ve ağır dökülüm ile yanmış kızın üzerine konarlar..

Her toz tanesi Merisoul’a değdiğinde yanıkları uçuşur ve kızın kömürleşmiş yerlerinde canlı, hafif pembe derisi belirir.

Aradan bir.. iki.. üç dakika geçer ve Merisoul’dan derin, boğuk öksürükler kaçar..

“Mebus adam!..”, diye harlar Aager’e, konuşabildiğinde.

“..mahvettin. Her şeyi mahvettin! Sen benim ‘an’ımı çaldın!”

“Huh?”, diye kafası karışmış bir şekilde öylece bakar kıza Aager.

“BAŞKASININ AŞKI İÇİN KENDİMİ FEDA ETME AN’IMDI O BENİM.. VE KURTULUŞUM OLACAKTI!”, diye bir yandan şarlar, bir yandan da tam bir hayal kırıklığı ile inler Merisoul.

“VE SEN ONU MAHVETTİN!”

“Ummm..”, diye kızın abuk mantığı karşısında daha da afallar Aager.

“Neden bahsediyor bu?”, diye sorar Inshala, ardarda yapmak zorunda kaldığı ağır büyülerin yorgunluğu ile.

 

Aager durur.

Merisoul ise gözlerini kısar ve ona feci pis bakışlar atar.

 

“Benim.. Bana bir şey olsaydı ve biri gelip sana, beni kurtarmak için ne yaparsın, diye sorsaydı, sen ne der—”, diye sorar Aager, Inshala’ya sessizce. Ama daha sözünü bitiremeden, ve hiç bir tereddüt göstermeksizin, haşin bir sesle tıslar Inshala.

“—HER NE GEREKİYORSA!”

“Ben de tam olarak bunu yaptım; ‘her ne gerekiyorsa’. Gerçekte Lilly seni arenada.. çok ağır bir şekilde yaraladı.. ve sen.. sen ölmek üzereydin. Bende seni kurtarabilmek için Mab ile bir anlaşma yaptım. Ne yazık ki ‘hizmetim’ dışında ona verebileceğim hiçbir şeyim yoktu..”, der tek nefeste Aager.

Inshala korkuyla karışık bir kahırla bakar ona.

“Ne istedi senden?”, der küçük bir fısıltıyla.

“Onun Kış Askeri olmamı istedi.. ve.. ve bende kabul ettim. Seni.. seni kaybedemezdim!”, diye hiç sektirmeden ve acıyla konuşur Aager.

“Lütfen.. lütfen gitme..”

 

Uzun bir süre Inshala öylece bakar Aager’e.

Ve gözlerinden iri taneli yaşlar iner.

Ama ona sarılırken hiçbir tereddüt yada tedirginlik göstermez.

 

“Ben buradayım ki. Bir yere gitmiyorum. Beraber aptal olmaya söz vermiştik..”, diye fısıldar Inshala, Aager’e.

“Ve senin bunu anlaman için ne kadar tekrarlamam gerekiyorsa bunu da yaparım!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Lilly Venom hayretle ve tam bir şok içerisinde, bir anda önünde küçük bir baykuşa dönüşüp pencereden fırlayan kızın arkasından bakar.

“Bu.. bu muhteşemdi!”, diye sessiz bir saygıyla söylenir..

Lilly arenada geçirdiği bir haftayı, bu sürede gerçek adının Gnine olduğunu öğrendiği cüce ile yaptığı konuşmaları, onunla omuz omuza yaptığı karşılaşmaları ve sonrasında da bu garip grubun son karşılaşmada dev sürüngen ile yaptıkları savaşı tekrar gözden geçirir. Ve çok basit bir şeye ayılır.

 

Bu ‘insanlar’..

Hiçbiri para yada şöhret için çıkmamışlardı o devasa yaratığın karşısına.. Onca acıyı sadece ‘arkadaşları’ için çekmişlerdi.. bir cüce için!

 

Lilly, içine doğduğu ve büyüdüğü kendi dünyasında asla, ama ASLA kimse böylesi bir riski göze almazdı..

Hayır, bu bir risk olarak bile değerlendirilemezdi..

Bu sadece ahmaklık yada..

 

..FEDAKARLIK olabilirdi.

 

Ve o hayvan da o gün oradaydı.. O da bu fedakarlığın bir parçası olmuştu!

 

Lilly yatağından doğrulur.

O küçük süprüntü pencereden fırlayıp gitmiş ve arkasından kapatma nezaketini bile göstermemişti!

 

Lilly bu düşüncesine kahkahalarla güler.

Farkındadır.

Artık anlamsızlık derecesinde saçmalamaya başlamıştır.

O sıskası çıkmış kıza harlamak, onda kusur bulmak için insanüstü bir çaba sarf ettiğinin de aslında farkındadır.

 

“Aptal şey, sırf ben temiz bir odada uyuyabileyim diye daha dün boğuluyordu!”, diye hararetle söylenir Lilly.

 

Belki de bu ‘iyilik’ denen şey sadece doğuştan var olan —yada yoksa, olmayan— bir şey değil, gerçekten bir tercih meselesiydi. En nihayetinde Endless Watch Lordlarından Trimdan Kandara’yı öldürdükten sonra aldığı ‘kontratı’, bıçağı boğazında iken son anda öldürmemeye karar vermemiş miydi?

 

Acaba bu insanlar, o ‘müşterisinin’, geldikleri kasabanın Baş Tapınak Muhafızı Demos Lightshand olduğunu bilseler onu hayatta bırakırlar mıydı? Hayır. Muhtemelen bırakmazlardı.. Ama belki onu öldürmesi için kimin altınlarını vermeye gönüllü olduğu bilgisi onlara cazip gelebilirdi..

Tıpkı arenada o manyak izcinin neredeyse üç yüz yardadan delik deşik ettiği Dreadlock’u kimin tuttuğunu.. Dahası, kimi öldürmesi için tutulduğu bilgisini satabileceği gibi..

Lilly bunun iyi para edeceğinden kesinlikle emindi.

 

Kızın gözleri, gardırobun kenarında asılı duran muhteşem elbiseye kayar —tıpkı battaniyesinin altındayken defalarca kaydığı gibi. Lanet olasıca şey gerçekten çok güzeldi.

Evet, Lilly işi icabı Aager’in yatağının ucuna katlı bir şekilde bıraktığı kendi elbiselerini tercih ederdi ama..

..ama işte!

 

Lilly pencereyi kapatmak için yatağından kalkar ama elbisenin yanından geçerken istemsizce ona dokunur..

..ve dona kalır. Dış görünüşüne bakılırsa, bluz ipek gibi görünmektedir. Korse ve etek ise muhtemelen pahalı kadifedir diye düşünmüştür Lilly. Ama bluz ipek ise, bu bildiği ipeklerin hiç birisine benzemektedir. Dahası, korse de, etek de kadife gibidir, ama kesinlikle kadife değildir.

Lilly elbisenin tamamını eline alır ve onda hiçbir ağırlık hissetmez!

 

“Lanet olsun, lanet olsun, lanet olsun..”, diye hayretle lanet eder Lilly Venom.

“..bu lanet şeyi denemem lazım!”

 

Lilly Venom, silik yeşil, yakası ve kolları ince dantelli bluzu dener ve ne olduğunu bilmediği kumaşın teninde akışını hisseder.

Sonra uzun, yırtmaçlı eteği başından aşağı geçirir ve beline tam oturduğunu görünce buna biraz şaşırır. Korse konusunda ne yapacağını düşünürken, korsenin kenarlarında gizlenmiş ipleri fark eder. Yavaşça korseyi göğüslerinin altından, kalçalarına kadar iyice oturtacak şekilde yerleştirir ve gizli ipleri çeker..

 

..ve korse bir anda gerilir ve yerine oturur!

 

“Hah!”, diye ünler Lilly. “Üç kişi gerektirmeden, tek başına takılabilir korse! Zengin olmanın en hızlı yolu!”

 

Lilly, giyindiği elbisenin rahatlığına hayret eder. Yırtmaçları sayesinde etek hiç bir şekilde hareket kabiliyetini kısıtlamazken, kıyafetin kendisi de sanki yer çekimi inkar edercesine hafiftir.

 

İşte tam o esnada kapı açılır ve kolunda Inshala olduğu halde Aager Fogstep içeri girer.

 

Lilly Venom içinden büyük, acı bir küfür savurur.

Inshala’dan küçük, mutlu bir çığlık kaçar.

“Muhteşem oldun abla!”, der küçük kız sevinç içerisine.

Aager ise ona öylece bakar. Sonra elini başına götürür ve kara kapüşonunu ve ağzına bağladığı yarı maskeyi söker, ellerini terlemiş saçları arasında gezdirir ve Lilly’ye sırıtır.

 

“Yeşil kesinlikle senin rengin. Tercihi için prensese teşekkür etmem şart oldu artık. Gel. Seni diğerleriyle tanıştırayım. Bu odada yeterince kaldın kız kardeşim!”

 

 


Köpek balığı dişleri (Shark teeth): Üçgen şeklinde bir çeşit shuriken. Köpek balığının dişlerine şekil benzerliği dolayısıyla bu isimle bilinirler.

Inshala’nın Merisoul’u iyileştirmeden önce Merisoul’un küçük familiar’i olan Jay’i çağırmasının sebebi, sahibesine yapılan iyileştirme büyülerinin normalde yapılmaları halinde belirli asgari ve azami etki arasında rastgele etki gösterecekken, Jay sahibesinin yanındayken tam/azami etki göstermesini sağlama özelliğini vermesinden dolayı idi.

 

Aager Fogstep ile Mab arasındaki konuşma, gerçekte Inshala ile Mab arasında geçen bir konuşmanın simetrisi gibidir (bkz. Hikaye: Rüya).

Aager ile Merisoul’un arasında geçen konuşma ile iki farklı konuşmanın, roller değişmiş olan halidir, veya sonucudur (bkz. Hikayeler: Clandestine Toplantı ve  Kamp Ateşi III, “Aftermath”).

 

 

“Ne yazık ki Laila’yı bu konuda ikna edemedim..”

 

“Ama sana bir kızın elbiselerini karıştırmanın doğru olmadığını söylemiştim ve sen de bana bunu yapmayacağını demiştin!”, diye fena halde alınmış bir ses duyar Aager zihninde.

“Ben de bu düşüncene saygı gösterdim ve karıştırmadım.”, diye kendi cevabını gönderir Inshala’ya.

“Ne yazık ki Laila’yı bu konuda ikna edemedim..”, diye de sırıtarak ekler.

 

✱ ✱ ✱

 

İzci Onbaşı Laila. Bu elbiseleri didik didik aramanızı istiyorum. Sanıyorum ki içinde bir çok gizli cepkenler var. Temkini elden bırakmayın ama içinde ne varsa çıkarın ve bulgularınızı rapor edin.”, der Aager ve bir çuval dolusu elbise ve iç çamaşırı Laila’nın önüne yığar.

“Neden sen aramıyorsun? Bunlar kucaklayıp getirdiğin o kesicinin elbiseleri değil mi?”, diye itiraz eder İzci Onbaşı Laila.

“Evet.”, der Aager.

“Ve sen benden onları karıştırmamı istiyorsun..”, der Laila.

“Evet..”, der Aager kısa bir sessizlikten sonra.

“Dur bi doğru anlamış mıyım; sen kızı kapıp, kendi rızası dışında ve baygın haldeyken buraya getirdin, sonra da onu soydun, kız şimdi çıplak ve sen de onun iç çamaşırlarını kurcalamak istiyorsun.. Doğru mu anlamışım?”, der Laila ve Aager’e tek kaşı kalkmış bir şekilde kuşkuyla bakar..

 

Ortam bir anda sessizleşir.

 

Laila dayanamaz.

“Gökler aşkına! Siz üçünüz ne yapıyorsunuz o odada?!”

“..Onu ben soymadım.”, der Aager, kısık bir sesle. “Kız tehlikeli bir kesici. O elbiselerin içine neler saklamış olabileceğini bilmiyoruz!”

“Peeeeeekiii..”, diye hiç inanmamış bir sesle cevap verir Laila. “Madem o kadar çok merak ediyorsun, neden bunu SEN yapmıyorsun? Kızın iç çamaşırlarını karıştırmak isteyen sensin..”

“Çünkü sana emrediyorum!”, diye cevap verir Aager.

“Burası Serenity Home değil. Savaş halinde de değiliz. Dolayısıyla bana emir veremezsin. Sana rapor vermek sorumluluklarım arasında. Ama bana veremeyeceğin emirlere uymak değil. Emir komuta zincirinde ben sadece İzci Efendisi Davien’in emirlerine tabiyim.”, der sırıtarak Laila.

“Görüyorum ki evden uzak kalmış olmanız sizde yanlış bazı izlenimlerin oluşmasına sebep olmuş, İzci Onbaşı Laila.”, diye hırlar Aager soğuk bir şekilde.

“Ne gördüğünü bilmiyorum ama bu izlenim her zaman vardı. Tıpkı senin bana emir veremeyeceğin gerçeği gibi..”, der izci kız daha da sırıtarak.

Aager burnundan solur.

“Ama benden rica edersen, düşünebilirim!”, diye de mutlu bir şekilde ekler.

 

Yüzünde buz gibi bir ifadeyse önünde sırıtan kıza bakar Aager.

 

“Dur tahmin edeyim..”, der Laila. “..Inshala bir kızın elbiselerini senin karıştırıp kurcalamanı istemedi ama sen bunları karıştırıp kurcalamaya can atıyorsun!”

“Hayır..”, diye dişlerini gıcırdatır Aager.

“O zaman dursun bi kenarda..”, der Laila mutlu bir şekilde ve arkasını dönüp gitmeye başlayınca, Aager’in “Lütfen..”, dediğini duyar.

“..içinde gizlenmiş bir şeyler var mı diye bu elbiseleri arar mısın?”

Aager’in sesindeki soğukluk, Büyük Kuzey Tundralarını aratmayacak seviyeye inmiştir.

“Madem böyle nazikçe istedin, tabii ki bunu yaparım. Sırf sevgili Inshala ile olan, ‘seninkinden bile daha eski’ dostluğumuz adına!”, der Laila acımasızca.

“Anlaşılan ‘Bane’s Song Operasyonu’ sonrasında, siz ve İzci Onbaşı Morel ile yaptığım sorgulama sizde yer etmiş..”, diye hırlar Aager.

“Yaralı ve bitmiş bir haldeyken bize çektirdiğiniz üç saatlik sorgulamadan mı bahsediyorsun? Aklımın ucundan bile geçmedi!”, diye güler Laila.

“Gördüklerinizi anlatmış olsaydınız, on dakika bile sürmemiş olurdu. Dahası, o operasyonun üzerinden neredeyse beş yıl geçti.. Sanki bunu aşmış olmanız gerekirdi, diye düşünüyorum.”, der Aager haşin bir sesle.

“Ve bu da senin kadınlar hakkında öğrenemediğin bir şey, Efendi Aager; bizler asla unutmayız ve affetmemiz de opsiyoneldir!”, diye muzaffer bir edayla sırıtır Laila.

“Anlıyorum..”, der Aager ve gözleri kısılır. “..ve sanıyorum buradaki gerçek sorunu görebiliyorum; siz yakın zamanda yine yanlış mantarlardan yemişsiniz İzci Onbaşı!”

Laila bir anda olduğu yerde dona kalır.

“..Neyse ki yakınlarda hızlı akan bir ırmak yok!”, der Aager nötr bir fısıltıyla.

“Neden bahsettiğinizi bilmiyorum, Efendi Aager!”, der hafif paniklemiş bir sesle ve hızla arkasını dönüp giderken Aager’in sesini duyar.

“Aaaa.. İzci Onbaşı Laila.. Gitmeden bir dakikanızı daha ‘rica’ edeceğim.. Lütfen’imi geri alayım lütfen!”

“Ne..? Nasıl yani..?”, diye afallar Laila.

“Az önce benden hak etmediğiniz kıdemli bir ‘lütfen’ aldınız. Onu geri istiyorum!”, der Aager sırıtarak.

Laila biraz terlemeye başlar.

“Ne.. Ne gibi..?”

“Şimdilik sadece bu elbiseleri didik didik aramanı istiyorum.. Borcunun geri kalanını kapatman için eminim uzun vadeli bir şeyler düşünebiliriz sanıyorum.”, der Aager ve dönüp gider..

 

 

 
 

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” I

Timeline:

Bu hikaye 37 yıl önce başlamış olsa da, biz o kadar geriye gitmeyeceğiz. Bunu ikiye bölüp, sonraki yarısından itibaren anlatmaya başlayacağız çünkü gerçekte hikayenin, tam olarak ağız sulandırıcı olmasa da, ilginç diyebileceğimiz kısmı buradan itibaren başlıyor.

Hikayemizin kahramanı, Brom Bumblebrim adında efendi, saygılı, sevilen, macera gibi saçma sapan işler peşinde koşmayan, aklı başında, ev konforunu sevecek ve bu konforun günlük hayatının kalıcı bir parçası haline gelmiş olacak kadar da tembel bir hobbit.. ya da oldukları gerçek tanımlama ile; bir halfling..

Yanlış anlaşılmasın.

“Ev konforundan hoşlanacak kadar tembel”, saygın tüm halfling’ler için geçerli bir tanım ve olmayı hedefledikleri şey de bu.

Ve genç Brom, daha on sekiz buçuk yaşına rağmen bu saygınlığa ulaşmış biriydi. Ta ki..

Tabii ki işin içinde bir ‘Ta ki’ var. Ne bekliyordunuz, bir halfling’in ev konforlarıyla ilgili bir hikaye mi yazacağımızı düşünmüştünüz? O hikaye çoktan yazıldı. Üç bölümlük filmi bile yapıldı..!

Ama biz kendi hikayemize geri dönersek, ta ki bu saygın, ev konforu tembeli halfling’in başına hiç beklenmedik bir şey gelinceye kadar..

Hikayemiz de işte tam olarak burada başlıyor. Ya da üç aşağı beş yukarı bunun civarında zira halfling’ler, az evvel bahsettiğimiz hikayedeki kadar kestirilebilir değiller gerçek hayatta.

 

 

Yerin altındaki bir delikte, bir hobbit yaşardı. Bu delik ıslak, çamurlu, pis, solucan ve yapışkan kokulu bir delik değildi. Kuru, kumlu, oturacak veya içinde yiyecek bir şeyi olmayan, içi boş bir delikte değildi: bu bir hobbit deliği idi ve bu da konfor demektir..

Mükemmel denebilecek, yeşile boyanmış, tam ortasında pırıl pırıl parıldayan pirinç bir tokmağı olan, yuvarlak bir kapısı vardı. Kapı, tünel şeklindeki bir hole açılıyordu: dumansız, ahşap panelleri, parke ve halıları ve cilalı iskemlesi ve bir sürü şapka ve palto—”

Brom Bumblebrim, okumaya daha yeni başladığı kitaptan başını kaldırır..

Açık penceresinin hemen yanında oturduğu okuma sandalyesinden dışarı bakar. Açık pencereden içeri yaz sıcağını iteleyen, pöfür pöfür bir rüzgar esmektedir ve bu da Brom için, günün en keyifli anıdır.

Gözleri, yarım çitlerle çevrili bahçesindeki rengarenk çiçeklere, palamut ağaçlarına, oradan da yaşadığı tepenin aşağısındaki vadiye, vadinin ortasından süzülerek akan çaya ve çayın kıyısına kurulmuş şirin kasabaya takılır ve gülümser. Yıllar önce kaybettiği anne ve babası, geçen yıl, bu günlerde kaybettiği amcasından sonra Bumblebrim’lerin son üyesi olarak ailesinden ona miras kalan bu evde yaşamaktadır ve amcasını kaybetmesi üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen anca gülümseyebilmektedir.

Onun gülümsemesine sebep olan da bahçesinin ne kadar güzel oluşudur zira rahmetli annesi de, babası da, daha sonra ise amcası da bu bahçeye çok emek vermişlerdir. Amcasından sonra sıra kendisine gelmiş ve o da bu sorumluluğunu göz ardı etmemişti.

Brom, tekrar okuma sandalyesine oturur ama kitabı tekrar açmaz. Kitabı zaten daha önce okumuştur.

On altı defa!

Brom, kitap yerine okuma sandalyesinin hemen yanındaki okuma sehbahasının üstünde duran liri alır ve itina ile mandallarını ayarlar, tellerinden bir kaç deneme tınısı çıkartır sonra sevgili annesi, babası ve amcasından ona kalmış bahçesindeki çiçeklerine, hafif hüzünlü, daha çok melankolik bir şarkı çalmaya başlar.

 

Ozanların canı yanmaz
Hiçbir şey hissetmiyorum, ne zaman öğreneceğim
Acıyı sindirmeyi

Parti olduğunda çağırdıkları benim
Çağırmak için kapıma dayanırlar, tokmağını kırıncaya kadar döverler
Sevgiyi hissediyorum, sevgiyi hissediyorum

Bir, ki, üç, çak
Bir, ki, üç, çak
Bir, ki, üç, çak

Sızıncaya kadar çalalım, oynayalım

Avizeden sallanacağım, avizeden
Sanki yarın yokmuş gibi çalacağım
Sanki hiç yokmuşçasına bir kuş gibi gece boyunca öteceğim, dökülen göz yaşlarım kururken hissedin
Avizeden sallanacağım, avizeden

Canımı dişime taktım, dayanamıyorum 
Gecelerim dolsun sabaha kadar çünkü bu gece zor tutunuyorum
Elimden tutun…

 

Brom çalmayı keser. Kaşlarını çatar ve kendince dramatik, düşünceli bir poz verir ve “Bu son kısmı olmadı sanki.”, der ve okuma masasının üstündeki, üzerinde bu şarkının sözleri yazılı olan parşömeni ve tüylü kalemini alır, onun hemen yanında duran küçük, mürekkep hokkasına, kalemi bandırır ve yazar;

 

Canımı dişime taktım, dayanamıyorum hayata tutunuyorum
Gecelerim dolsun Gecelerimi doldurun sabaha kadar çünkü bu gece zor tutunuyorum
Elimden tutun Yardım edin…

 

..diye düzeltme yapar ve tatmin olmuş bir şekilde gülümser. ‘Bu şarkı, akşamki partide acı kavun gibi patlayacak’, diye düşünür ve iyice öğreninceye kadar tekrarlar..

..ve olanlar da o akşam ki partide olur ama Brom Bumblebrim’in bunu anlaması biraz daha sürecektir.

Brom, akşamki partiye hazırlanmak için okuma sandalyesinden kalkar. Tam gidecekken gözü defalarca okuduğu kitaba takılır. Bu kadar çok defa okuduğuna göre, kitaptan hoşlandığı bellidir, ancak kitap birçok teknik ve kültürel hatalarla doludur. Brom, kitabı yazan adamın hayal gücüne saygı duysa da, hayatında bir halfling görmediğinden emindir. Temiz ya da pis, Brom bugüne kadar hiçbir halfling’in bir delikte yaşadığını duymamıştır..

Genç Brom renkli ve cafcaflı parti kıyafetlerini giyerken bir başka şarkıyı da mırıldanır;

 

Seni bana getirsin diye bir şarkı yazdım ki
Beni sana götürdün diye bir şarkı yazdım ki
Bunu bu akşam saatinde çiçeklerine söyledim ki
Gülümse de yanına geleyim..

Olduğun yerde canın sıkılmasın ki
Diye, söyledim sana bu şarkıyı ki
Ben hala buradayım ve seni düşünüyorum ki
Üzülme de yanına geleyim..

Benim adımı sen koydun ki
Çağrıldığım da gelebileyim ki
Mutlu olasın diye bu şarkıyı sana yazdım ki
Hadi beni çağır da yanına geleyim—

 

Kapı tokmağı büyük bir gümbürtüyle vurulmaya başlar ve Brom’un şarkısı yarıda kesilir.

“Vurmayın şu kapıya kıracakmış gibi her geldiğiniz de, yaa!”, diye söylenir genç halfling.

“Broooom! BROM BUMBLEBRİM!..”, diye bağırır biri dışardan.

“..kaç tane ‘Brom’ var bu kasabada ve kaçı bu evde yaşıyor?! Ve neden benim kapıma bir defa da bir kaç dwarf gelmiyor?”, diye söylenmeye devam eder.

Kapıdakiler Brom’un adını defalarca, kapı tokmağı eşliğinde bağırırlar. Öyle ki, genç halfling hazırlanmış bir şekilde kapıya geldiğinde neredeyse birilerini öldürmeye hazırdır. Ama kapıyı açtığında elinde liri, yüzünde ise muhteşem bir gülümseme vardır.

Brom, dışarda bekleyenlerle beraber Greener Kasabasının hanına doğru yola koyulur.

 

Az ilerideki çalıların altından bir hışırtı duyulur. Küçük, karanlık, şekilsiz bir şey, sinsice kıstığı gözleriyle uzun bir süre kalabalığın içindeki Brom’u takip eder. Neden sonra pis bir sırıtışla..

‘Tamam. Bu..!’,

..diye tıslar ve peyda olduğu çalıların altında kaybolur.

 

✱ ✱ ✱

 

O gece Brom ard arda şarkılarını söyler, çalgısını çalar ve handaki yoğun kalabalığı eğlendirir. Neredeyse sabaha, diğer halfling’lerle ve bir köşede oturan birkaç gnome, dwarf ve elf’i eğlendirir.

Yorgunluktan bir kenara sızmadan önce hatırladığı son şey, avizeden sallandığıdır..

..ve sağ kalçası ile baldırının üst tarafından, tam göremeyeceği yerden, sanki bir şeyin onu soktuğu.. ya da ısırdığıdır.

✱ ✱ ✱

 

Brom, müthiş bir baş ağrısıyla uyanır ve evindedir. Eve nasıl geldiğini hatırlamaz ama bu onun için son bir yıla yakın zamandır alışkın olduğu bir durumdur.

İçler acısı bir inlemeyle doğrulur ve istemsizce sağ kalçasıyla baldırının üst tarafındaki, tam olarak göremediği bir noktayı kaşır.

Zorlukla ayağa kalkar ve elini yüzünü yıkar, ıslak ellerini saçlarının arasından geçirerek onlara taranmış izlenimi verir ve mutfağa yönelir. ‘Ih’laya ‘pof’laya bakır demliğe su doldurur ve ocağın üstüne koyar. Sonra ocağın içine birkaç odun ve çıra atıp, çakmaktaşı ve uzun bir demir yardımıyla çıraları yakar. Demliğin kaynamasını beklerken, başını mutfak masasına dayamak için oturur ama bu sadece birkaç saniye sürer çünkü oturduğu gibi tekrar kalkar ve masanın etrafında turlamaya başlar. Neden sonra demlikten keskin bir ıslık sesi gelir ve Brom demliği ocağın üstünden kaldırır ve fincan rafından indirdiği rahmetli annesinin en sevdiği fincana sıcak suyu doldurur, içine şeker atar, karıştırır ve hızlı bir yudum alır.

Genç halfling, elindeki sıcak fincanla ekmek kutusuna gider, önceki günden kalma ekmeği alır, kilere yönelir, döke çarpa iri bir dilim kaşar, üç yumurta, sucuk, çekirdekli erik reçeli kavanozu ve iri bir kaşık dolusu tereyağı ile geri gelir, tencere ve tavaları koyduğu dolaptan geniş ağızlı, yıkaması kolay tavalardan birini çıkartır ve ocağın üstüne koyar. Tereyağını içine atar, yumurtaları kırıp onları da tavaya döker. Bıçaklarını koyduğu çekmeceden çıkardığı kısa çeliği olan bir tanesini alır ve sucuktan cömert bir kaç dilim doğrayıp olmak üzere olan yumurtaların üstüne, yumurtaların sarısına değmeyecek şekilde dizer, baharat kabinine gider, nane, zencefil, çörek otu ve tatlı kırmızı biber tozu kavanozlarıyla geri gelir, masanın etrafında bir tur daha döner ve sucuklu omletin üstüne getirdiği baharatların hepsinden birer çimçik atar, masanın etrafında üç tur atar, tavayı ateşin üstünden alır, günlük kullanım tabaklarının olduğu dolaptan indirdiği geniş, düz tabaklardan birine aktarır, masanın etrafında bir tur atar ve kahvaltısı olan sucuklu omlet, ekmek, kaşar ve çekirdekli erik reçelini yemek için oturur..

 

Neden sonra Brom, baş ağrısıyla başlayan gününde bir gariplik olduğuna ayılır.

Yudumladığı fincanında çay yoktur!

Sadece şekerli sıcak su..

Hayret ve ‘bir gören oldu mu acaba?’ ifadesiyle sıcak sulu fincanına bakarken, kalkıp masanın etrafında sekiz tur daha atmıştır.

Mahvolmuş bir kahvaltı ile asabı da, morali de bozulmuş olan genç Brom, günün geri kalanını evde bir oraya, bir buraya giderek, ve oturma odası, salon, misafir odası, ikinci misafir odası, yakın arkadaşlar odası, çalışma odası, dinlenme odası, çay odası ve.. mutfaktaki masanın etrafında defalarca tur atmıştır. Dahası, farkında olmadan ikinci kahvaltısını, öğlen yemeğini, ikindi çayını, akşam yemeğini de kaçırmıştır.

“Nooluyo yaa?!”, diye irkilir Brom birden.

Ama kendisine verecek bir cevap bulamaz.

Bu durum ertesi gün de devam eder.

Üçüncü gün uyandığında kendisini, mutfak masasının etrafında turlarken bulur!

Ve tırsar..

Ertesi gün kesin olarak Greener Kasabası revirine gitmeye karar verir ama bu düşüncede bile onu rahatlatan tek şey ‘gitmektir’.

O akşam, farkında olmadan en sevdiği keplerinden biri, kısa pelerinini, topak haline getirdiği bir battaniye, sırt çantası, rahmetli babasından kalma çok eski bir kılıç, amcasından kalma küçük bir gürz ve annesinden kalma liri ile çoktan evinin kapısından çıkmıştır.

Brom, en yakın arkadaşı olan Gamwise Samgee’nin kapısına bir not bırakır ve gecenin karanlığında kaybolur.

Not çok kısadır;

 

Sevgili Gamwise Samgee,

Beklenmedik ve ne idüğü belirsiz bir iş için, kestiremediğim bir süreliğine gitmem gerekiyor. Evim ve annemin çiçekleri sana emanet.

Özellikle güllerini çok severdi. Onlar günde iki defa su ister; sabah ve akşam.

Sevgilerimle,
Brom Bumblebrim.”