Showing: 1 - 2 of 2 RESULTS

The Malediction of ‘Rellen.. (Part Two)
“Ülkem Arashkan..”

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne ve Orken orduları karşısında krallığın birçok yerine dağılıp yardım ve müttefik bulmaya çalışacaklardır.

Bu küçük gruplardan bir diğeri de
Anglenna Sunsear, Alor’Nadien ne Feymist
ve Udoorin Shieldheart’dır..

Bu hikaye,
The Malediction of ‘Rellen.. (Part One)
“All Out!”
dan
sonra yer alır..

 

High Lady Agnlenna Sunsear! Sizi burada görmek gerçekten pek şaşırtıcı. Bir grup ‘insanın’ hayatını kurtarmak için kendinizi tehlikeye atıyor oluşunuz bir yana, burada, bu yanan şehirde hala bulunduğunuzu görmek ayrıca hayret verici. Sizi Bari Na-ammen’de, kendi şehrinizi müdafaa ederken bile düşünemiyorum..”, der on-on iki kişi kalmış küçük muhafız birliğinden biri.

Anglenna sesi tanır ve yüzü buz gibi bir ifadeye bürünür..

..buz gibi ve bıkkın.

“Bir bu eksikti..”, diye sessiz bir hışımla burnundan solur.

Muhafızlar tedirgin bir şekilde bir birlerine, aralarında kendisine ‘bir bu eksikti’ diye hitap edilen adama, ve az evvel —ve muhtemelen sonları olacak iki Orken mangasından birisini vahşi bir kıyımla doğrayan iri adam ve ince, ‘zarif’ kıza, diğerini ise harlayan bir ateş halkasında kül eden, uzun boylu, platin-sarısı saçlı high elf kadına bakarlar.. ve ivedilikle kenara çekilirler.

“Abla?”, diye meraklı bir ifadeyle sorar Lorna.

“Abla.. Size ‘abla’ diye hitap edip samimi saygı ve gerçek sevgi gösterebilecek sadece bir kişi düşünebiliyorum, ‘saygıdeğer’ High Lady Anglenna.. O da Prenses Alor’Nadien ne’dir.”, der sesin sahibi ve muhafızların açtığı aralıktan, hafif dalgalı altın saçlı, derin mavi gözleri, biçimli geometrik hatları ve kalın kaşları ile muhtemelen pek çok kadının kalbini kırmış bir adam öne çıkar.

Anglenna ise öne çıkan bu yakışıklı, yakıcı ve çarpıcı adamı şuracıkta kül etsem da uzun, anlamsız, vakit kaybı ve bıktırıcı bir konuşmayı, hiç başlamadan bitirsem mi acaba, der gibi süzer.

Ancak, “Efendi Largo..”, diye tekrar burnundan solumayı tercih eder.

“Haş Teyze?”, diye bu sefer de Udoorin sorar. “Kimdir bu adam?”

Anglenna’nın kendisine ‘Efendi Largo’ diye hitap ettiği adam, ‘Haş Teyze’ ifadesini duyunca yüzü mutlu bir şekil alır ve ‘fırk’lar.

“‘Haş Teyze’.. Bunun sizi ne denli çileden çıkardığını ancak tahmin edebiliyorum, Anglenna.. Görmek için para bile verirdim ve eminim her kuruşuna da değerdi.”, der Largo sırıtarak.

Udoorin ellerindeki baltaları daha sıkı kavrar ve çok hafif bir şekilde Anglenna ve Lorna’ya doğru meyleder ve onun bu hareketi, Largo denen adamın gözünden kaçmaz.

“Buna gerek olduğunu sanmıyorum, Efendi Udoorin. Yada size ‘Prens’ Udoorin diye mi hitap etmeliyim?”, diye bu sefer de genç adama sırıtır.

Udoorin’in bir kaşı kalkar.

“Prens olduğumun farkında değildim..”, der sessiz bir tehditle.

“Prenses Alor’Nadien ne’nin müstakbel nişanlısının, nihai olarak bir prens olacağı sonucuna varmak çok da zor bir çıkarım değil, genç Udoorin Shieldheart.. Baban nasıl? Sağlığı yerindedir, umarım..”, diye sakin bir üslupla konuşur Largo.

“Kimsin sen?”, diye sessizce gürler Udoorin.

“Bu adam..”, der Anglenna, “..Ajan Largo. Kendisi ARİS’ten.”

“Aaa.. Bu ayrıntıyı sizinle paylaştığımı hiç hatırlamıyorum saygıdeğer hanımefendi.”, der Largo alınmış bir sesle.

Anglenna adama uzun bir an bakar.

“Silah kaçakçısı?.. SİLAH KAÇAKÇISI?! Kendini bana bir silah kaçakçısı olarak tanıttığında buna gerçekten inanacağımı düşünecek kadar aptal olamazsın, Ajan Largo.”, diye gözlerini kısmış bir şekilde adamı süzer.

“Kişi umut edebilir, öyle değil mi?”, diye sırıtır Largo.

“Umut, sadece senin gibi ahmaklar içindir.”, diye tiksintisini hiç saklamadan ifade eder high elf kadın.

“Buna alındım.”, der Largo. “Nevarki, Arashkan’ın bu halini göz önünde bulundurursak, bir ahmak olduğum, sanıyorum isabetli bir tespit. Şimdi.. İsterseniz Orken manga ve timlerinin cirit attığı burada değil, daha makul ve tercihen kapalı bir yerde konuşalım isterseniz..”

“Ya istemezsek?”, diye kaşları çatılı bir şekilde hırlar Udoorin ve Anglenna’nın önüne geçer. “Bizim yapacak işlerimiz var ve gereksiz konuşmalarla harcayacak vaktimiz yok.”

Anglenna’nın iki kaşı da kalkar ve arkasında durduğu genç adamın kendisini sahiplenişi hayretle seyreder.

“Yapacak ‘işiniz’.. her ne ise bunu yardım olmaksızın yapma ihtimaliniz nedir, genç Udoorin. Siz bu adamları kurtardınız. Bundan dolayı müteşekkirim. Vakitli gelişiniz olmasaydı, muhtemelen hepsi şu anda ölmüş olurdu. Bizden size bir zarar gelmez. Ancak şehirden ivedilikle ayrılmanızdan sonra, sayınız azalmış olarak tekrar geri dönmüş olmanız, merak uyandırmıyor değil.”, der Largo. Sonra da, “Hele buradaki saygıdeğer Anglenna hanımefendiyle geri dönmüş olmanız.. bazı soruları da beraberinde getiriyor..”

Anglenna sesini çıkarmaz..

..ve Lorna’ya küçük bir bakış atar.

Largo’nun gözünden bu da kaçmaz ve ‘enteresan’ bulduğu bir cihaza, yada ‘zamazingo’ya bakar gibi, tek kaşı kalkmış bir şekilde Anglenna’ya bakar.

“İlginiz ve koşullar altındaki misafirperverliğinizden ötürü müteşekkiriz, Efendi Largo. Sizden tek dileğim, işimizin çok uzun sürmemesi, zira vakit hususunda kaçınılmaz bazı kısıtlamamız var.”, der Lorna samimi bir üslupla.

“Leydim. Anlayışınız ve zarafetiniz, hakkınızdaki söylentileri fakir bırakıyor. Eşsiz güzelliğiniz ise kelimelere sığmaz. Lütfen, bu taraftan..”, der Largo ve nazikçe onları ve muhafızlarla birlikte seri adımlarla yanan şehrin doğu yakasına doğru yönlendirir.

Giderlerken toz ve dumandan zorlukla seçilen, Arashkan şehrinin merkezindeki koca sarayı görürler.

Görebildikleri kısmı itibariyle sarayın duvarlarında ciddi hasar ve yarıklar mevcuttur ve kulelerinden bazıları da kapkara duman eşliğinde harlanarak yanmaktadır.

“Birinci Lord, Princeps Kaladin?”, diye sorar Lorna yüzünde samimi merak ve korkuyla.

“Kendisinden haber alamadık ancak öldürüldüğüne dair dedikodular var. Sizinle karşılaşmadan önce bizler saraya sızmaya çalışıyorduk ancak Orken’ler bölgeyi fena halde sarmış durumdalar ve içeriden gelen çatışma sesleri ve patlamalara bakılırsa, mücadele hala devam ediyor. Princeps Kaladin’in kendisi olmasa da, en azından ve hayatta kalan küçük yeğenini kurtarmayı umut ediyorduk.”, diye ciddi bir ifadeyle cevap verir Largo.

“Princeps Kaladin’in oğlu ve kızlarına ne oldu?”, diye solgun bir ifadeyle sorar prenses.

“Oğlu, babası Kaladin’den önce, saldırının başladığı gece öldürüldü. Kızları ise zehirlenerek öldürüldüler.. Gar Thalot’un kendisi tarafından. Bu da Arashkan tahtına varis olabilecek sadece iki isim bıraktı bize..”, der Largo ve gizleyemediği bir hiddetle Anglenna’ya bakar. “Biri pek hürmetkar, sevgi dolu bir hanımefendi olan Felisia Fremeir adındaki yeğeni ve Korodin adındaki diğer yeğeni.. Ne yazık ki Leydi Felishia Fremeir, bir kaç yıl önce evinde öldürülmüş olarak bulundu. Dolayısıyla Korodin tek varis ve kendisi daha sekiz yaşında..”

“Çok üzgünüm Efendi Largo. Princeps Kaladin’i şahsen tanımasamda, babam kendisi hakkında her zaman iyi şeyler söylerdi. Oğlu Haradith ile bir sefer karşılaşmışlığım oldu. Saygımı cezbeden, zeki ve umut vadeden bir gençti. Kendisi, kız kardeşleri Ariles ve Ylara ile beni, High Spires’a geçen gelişimde ziyaret etmişlerdi. Genç ve toy bir prensese, bu alicenap davranışlarıyla büyük nezaket göstermişlerdi.”, der Lorna esefle.

Largo sesini çıkarmaz.

Uzun ve sessiz bir yürüyüşten sonra Largo, yanındaki şehir muhafızlarıyla durur.

“High Spires?”, diye hayretle sorar Anglenna.

“Evet. An itibariyle şehirde en güvenli yer burası. High Spires’ın efendisi Philius’un burada bildiğimiz, üç bine yakın askeri var. İki bin dokuz yüz doksan sekiz, kesin konuşmak gerekirse. Kanunen kendisine izin verilen asker sayısı bu. Ancak içeride bunun en az iki katı askeri olduğunu biliyorum. Princeps Kaladin bu konuda sesini çıkarmamayı tercih etmişti, çünkü Ri Grandaleren’e, dolayısıyla da Philius’a güvendi. Dahası, High Spires büyülü korumalarla çevrili.”, diye cevap verir Largo mekanik bir şekilde.

“Efendi Largo..”, der Anglenna, çekimser bir sesle. “Ben..”

“Sizin High Spires’dan, Philius’un kararı üzerine men edildiğinizi biliyoruz, saygıdeğer Anglenna.. Nevarki koşullar değişmiş durumda ve Philius’un, eşi ve halkıyla Arashkan’dan sağ salim çıkarabilmesi için bizimle iş birliği yapması gerekliydi ve kendisi bu konuda onurlu bir şekilde de sözünü tuttu. Buraya kaçak olarak sızdırdığı asker ve okçuların büyük bir kısmı şu anda şehrin kuzeyindeki muhafız birliği kampına yardım için gönderdi. Oradaki sekiz bine yakın muhafızı ve o bölgede hayatta kalmış halkın rıhtıma kaçabilmeleri için bir güvenlik koridoru oluşturmayı umut ediyor.”, diye açıklar Largo, sonra dişlerini gıcırdatarak ekler, “İçiniz rahat etsin, hanımefendi. Hayatta sizin için en önemli şeye herhangi bir zarar gelmemesi için elimizden geleni yapacağız..”

“Hayatta benim için neyin en önemli olduğunu bildiğinizi pek sanmıyorum, Efendi Largo.”, diye serin bir şekilde cevap verir Anglenna.

“Aaaa.. sizi tanıyan herkes, hayatta sizin için en önemli şeyin ne olduğunu bilir, hanımefendi.”, der Largo ve high elf kadına nahoş bir şekilde sırıtır.

“Neymiş, bildiğinizi sandığınız şey?”, diye tek kaşı kalkmış bir şekilde sorar Anglenna.

Largo bir omzunu silker.

“Kendiniz, hanımefendi. Kendiniz..”, diye cevap verir.

“Bu da beni gerçekte ne kadar az tanıdığınızı gösteriyor, Efendi Largo..”, diye soğuk bir sesle hışmeder Anglenna.

Largo tekrar omzunu silker.

“Sizi ne kadar tanımış olmamın artık bir önemi yok, hanımefendi, ve açıkçası umrumda da değil. Arashkan varken bu önemliydi ve eğlenceliydi.. Ama Arashkan artık yok ve oyun da bitti.!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Udoorin hiçbir tereddüt göstermez.

Dev balatasını kaptığı gibi fırlatır ve balta ölümcül bir ark çizer..

..ve elf muhafızın göğsünü, omurgasına  kadar açar..

Anglenna ise ondan sadece iki saniye kadar gecikir ve bir şeye uyanmış gibi aksi istikamete döner..

..ve silik yeşil gözlerinde vahşi bir kıvılcım çakar.

Kendi tarafından saldıran diğer elf hedefine iki adım kala birden çıra gibi alev alır, elindeki uzun, eğimli kılıcı düşürür ve kulak çınlatan bir çığlıkla yere yıkılır. Elf, bir dakika boyunca ağzından, gözlerinden, burnundan ve kulaklarından ateş kusar ve söndüğünde yerde sadece sıcaktan kuruyup çatırdamış kara kemikler ve bir yığın halinde kül kalmıştır!

Largo eşliğinde Prenses Lorna, Udoorin ve Anglenna, High Spires’ın girişine vardıklarında onları üç bine yakın tam teşkilatlı high elf asker karşılamış ve anında prenseslerini tanımışlardı.

Üç bine yakın elf asker, bir anda dizlerinin üstüne çökmüş ve sessiz bir saygı ile selama geçmişlerdi.

İlk ayağa kalkan, neredeyse bir ay önce karşılaştıkları manga komutanı Hariadin’den başkası değildi.

Hariadin, Prensesini saygıyla selamlamış ve kısa, keskin bir emirle askerleri, High Spires’a açılan bir ‘koridor’ oluşturmuşlardı.

Prenses, Udoorin, Anglenna, Largo ve şehir muhafızları High Spires’a girerken saldırı gerçekleşmişti..

Birliğinin içinden üç elf bir anda Prenses Lorna’ya saldırmıştı!

Sonuncusunu ise Largo, geçmiş yaşından beklenmedik bir çeviklik örneği göstererek elfin kılıcını, kolunu boydan boya yarması pahasına saptırır ve muhatabının adem elmasına yumruğunu indirir..

Elf yerinde bir and tökezler, sonra nefesi kesilmiş bir şekilde yere devrilir.

HAYIR!“, diye kati bir sesle emreder Largo ve suikastçıya inmekte olan kılıçlar bir anda dururlar.

“Canlı.. Onu canlı istiyorum!”, der ajan, sıkılmış dişleri arasından.

“Manga komutanı Hariadin! Elflerinizin neden kutsal prensinizi hedef aldığını bana açıklamak ister misiniz?”, diye kapkara bir suratla hırlar Udoorin.

Kaşla göz arasında gerçekleşen saldırı ve karşıt saldırı karşısında bir an dona kalan Hariadin, olayın gerçek tekabülüne uyanıverir.

“Hanımım..”, diye zorlukla hiddetine hakim olur bir sesle konuşur. “Olanlardan dolayı sizden şahsen özür dilerim. Bu.. bu kabul edilemez bir durum.. Bu askerleri yıllardır tanıyorum. Üçü de fevkalade çalışkan, aklı başında, bu güne kadar hiçbir taşkınlıkları olmayan, emir komuta zincirine sadık adamlardı!”

“—Ve annemin de köstebekleriydiler..”, diye sessiz bir nefretle ekler Anglenna. “Prenses Alor’Nadien ne.. Sizin ivedilikle ana binaya girmeniz gerekiyor. Annemin verdiği son emri hatırlıyorsunuz, değil mi?”

Bütün olup bitenleri hayret ve sonrasını da kahrolmuş bir ifadeyle seyreden Lorna sesini çıkarmadan, bir elini Udoorin’in koluna yaslar ve High Spires’a girerler.

Onları şehir muhafızları, acı ve kan kaybından zorlukla ayakta duran Largo’nun diğer koluna girip destek olan Anglenna takip eder.

“Bu benim için biraz utanç verici bir durum.”, diye inler Efendi Largo.

“Neden? Eminim sarhoş halini taşıyan ilk kadın ben değilim.”, diye soğuk bir ifadeyle tıslar Anglenna.

“Sorun da orda. Ben hayatta asla sarhoş olmadım.”, der Largo sıkılmış dişleri arasından.

“Sorun nedir o zaman?”, diye sorar Anglenna, ama bir yandan da soluk gözleriyle etrafı süzer.

“Utanç verici olan, sizin beni taşıyor olmanız..”, der adam mutsuz bir ifadeyle.

“Kes sesini Largo. Bilmelisin ki senden hiç hoşlanmıyorum. Ve her Arashkan’a geldiğimde peşime köpeklerini takmandan da hiç hoşlanmamıştım.”, diye hışmeder elf kadın.

“O ‘köpekler’ sadece sadakatlerinin gereğini yapıyorlardı. Tıpkı senin gibi. Aradaki farkı açıklamama gerek var mı?”, der Largo sessizce ama sesinde pek az kin vardır artık.

Anglenna susar.

Belli ki bilinçli bir şekilde yaptığı seçim, dolayısıyla da seçtiği ‘taraf’, o kadar kolay kabul görmeyecektir.

Açıkçası high elf asilzade bunu beklemiyor değildi, zira Anglenna Sunsear pratik, zeki ve hayata dair pek az hayalperest düşleri olan bir kızdır. Babası Selvius Brightleaf’in ani ve beklenmedik ölümü, ona bütün ‘mutlu’, ‘güzel’ ve ‘umut’ içeren düşünceleride yok etmişti ve annesi Angrellen’de bunun böyle kalması için elinden geleni ardına koymamıştı.

Yinede.. etrafındakilerin kendisine gösterdikleri kuşku, itibarsızlık ve neredeyse açık nefret, kızın canını yakıyordu.

Ve işin en ironik yanı ise, halen annesinin kuklası olduğu zamanlar da dahil, her zaman kendisine güvenen.. hayır, güvenmeyi seçen.. ve seven tek kişi, annesinin bütün husumetinin odağı olan kişinin kendisiydi;

 

Prenses Alor’Nadien ne..

 

..ve onun yanından ayrılmayan, daha bir ay öncesine kadar ‘aptal’ ve ‘hödük’ olarak gördüğü genç Udoorin.. Dorin.. Rin.. denen çocuktu!

‘Tencere-Kapak!’, diye mırıldanır Anglenna. ‘İkisi de ya kaçık, ya aptal, ya saf yada enayi..’

Sonra platin sarısı kaşları çatılır.

Hayır..

Kaçık? Belki.. Biraz.. Muhtemelen..

Özellikle de ikisinin mütemadiyen, ‘kol kola’ ve ürkütücü bir cesaretle en önden düşmanlarının arasına dalmaları göz önünde bulundurulduğunda..

Ama aptal, saf yada enayi değil.

Dürüst ve.. samimi..

..ve Anglenna birden High Woods’un neden bir yarı elfi ‘kalbi’ olarak seçtiğine ‘gerçekten’ anlayıverir..

..ve zincirleme kaza gibi Anglenna bir şeye daha ayılır..

High Woods’un, Prenses Alor’Nadien ne’yi ‘kalbi’ olarak seçmesiyle prensesin de Udoorin denen çocuğu ‘kalbi’ olarak seçmesinin altında yatan sebepler gerçekte aynıdır!

“İnanılır gibi değil!”, diye ünler Anglenna acı bir hayretle. “Bunca zamandır hep gözümün önündeydi ve ben göremedim bile..”

“Efendim?”, diye sorar Largo.

“Hiç hayatınızda, gözünüzün önünde olup da fark edemediğiniz muhteşem bir şey oldu mu, Efendi Largo?”, diye sorar Anglenna.

“Evet..”, der Largo kayıp bir ifadeyle.

“Ülkem Arashkan!”

 

 


 

 

 
 

Gemini

Timeline:

Sim Town. Büyük Arashkan Şehrinden önceki son durak. Kahramanlar, yolda yaşadıkları zorluklardan sonra Sim Town’a ulaşmayı başarır. Ellerindeki fazlalıkları satıp, ihtiyaç duydukları başka şeyleri almak için fırsatları olur ve biriktirdikleri paraları harcama zamanı geldiğinde bazen ne yapacaklarını bilemezler.

Bu hikaye, geçen kısa konuşmaları ve farkında olmadan yaşanan başka olayları anlatır.

 

 

İki taş binanın arasındaki loş ve daha çok bir koridoru andıran dar sokakta durmuş, rahat pozisyonda kollarını birbirine bağlamış, yaslandığı duvardan gelip geçenleri seyreden adamın gözleri kısılır..

“İlginç..”, diye mırıldanır kendi kendine.

Kalabalığın ortasından, belli ki kalabalıklara çok da alışkın olmayan ve karma ırklardan oluşan bir grup geçmektedir. Grup, atlarından inmiş, bineklerini yanlarında yürütmektedir.

Önden giden genç alımlı kız hayatının çoğunu vahşi doğa ile iç içe geçirdiği bellidir zira farkında olmadan sağına soluna bakıp, arada bir havayı koklayışından bu açıkça görülmektedir. Bir şehir ya da kasabada herkes sağına soluna bakınabilir ama kimse havayı koklamaz!

Onun hemen ardından gelen iri adam, ayaklı bir cephanelik gibidir. Şayet bu adam bir tüccar için mal taşımıyorsa, kesinlikle bir savaşçıdır ve bariz bir şekilde kavga aramaktadır.

Savaşçının yanında, onun ancak omuzuna yetişebilen, zarif kıyafetler içerisine, rahat ama tedbirli adımlarla yürüyen bir kız mevcuttur. Loşta duran adam, başına çektiği kukuleta ve göz hizasından itibaren yüzünü kalın bir peçeyle örtmüş olmasından dolayı kızın yüzünü göremez ama kızın yürürken sergilediği doğal zarafet, onun gözünden kaçmaz.

İkilinin arkasından, bulunduğu yerde ancak koşulların zorunluluğu dolayısıyla orada olduğu izlenimini veren bir başka kadın yürümektedir. Kadın, önünden giden iri adamdan bile uzun boyludur ancak kasılmış yürüyüşünden, ince yapısından, kendi peçesinin ardından görünen, hafif çekik yeşil gözleri ve kukuletasından kurtulmuş platin sarı saçlarından, bu kadının bir high elf olduğunu anlamak çok da zor değildir.. ve büyük ihtimalle de kendisi High Woods soylularındandır.

Onun arkasından, kaşları çatılı yürüyen, zırhlı bir dişi dwarf ve esen hafif rüzgarda salınan bal rengi saçlarıyla yüzünde uyurgezer bir ifadeyle yürüyen, hem uhrevi, hemde aynı zaman da çocuksu bir güzelliğe sahip bir kız mevcuttur.

Bu ikilinin ardından gelen çift ise birbirine ancak siyah – beyaz kadar zıt olabilirlerdi; adam karalara bürünmüş, bir kedi gibi temkinli ama bir kaplan kadar emin adımlarla yürümektedir. Loşta duran adam içinden küfreder zira karalar içindeki adamın bir kesici olduğundan emindir. Kesicinin koluna sımsıkı yapışmış sıska kızın boyunun, yapıştığı adamın sadece çenesine kadar yetişiyor olması, kızın bulunduğu ortamdan açıkça korktuğunu vurgulamaktadır. Kalabalığın içinde yürümüyor olsalar, kız muhtemelen gözlerini sımsıkı kapatır ve taşlaşmış bir şekilde olduğu yerde kala kalırdı..

..ve hepsinin arkasından gelen, iğreti bir şekilde sallanan at arabasının süren, ince kesim sakallı, yaşı ilerlemiş bir gnome..

Loşdaki adam bir anda yaslandığı duvardan irkilerek doğrulur. Kesiciye savurduğu küfrü aratacak, ardarda bir dizi hakaret sıralayarak engin belagat kapasitesi sergiler. Yarı heyecan, yarı panik içerisinde, az önce önünde durduğu karanlık, dar sokakta kaybolur..

 

✱ ✱ ✱

 

Aager, temkinli ve kesici bakışlarıyla etrafını seyrederken, bir yandan koluna tutunmuş kıza kimsenin çarpmaması için, farkındasız bir dans ile onu yönlendirmektedir. Arkadan gelen Gnine’ın, büründüğü amcası Efendi Tinkerdome kılığı ile etrafa ‘merhaba’lar saçarak arabasını sürmesini fena halde iç gıcıklayıcı bulsa da buna sesini çıkarmaz —en azından şimdilik.

Arashkan’a varmadan önce, Sim Town’da en az bir gece geçirecekleri için, kalabilecekleri makul bir han ararken birçok tüccarın önünden geçmişler ve kasabanın biraz daha zengin bölgesine yaklaşırken Aager’in gözüne duvarda asılı, üzerlerinde WANTED ibaresi taşıyan bir dizi poster ilişir ve krallıkta kelle avcısı sistemi olduğunu hatırlar. Aager, Drashan’dan gelmiştir ve orada ‘wanted posteri’ hiç görmemiştir; Drashan’da herkes wanted’dır!

Keskin bakışlarını posterlerin üzerinden geçirirken, istemsizce gözleri birine takılır ve Aager, çok kısa bir anlığına irkilir..

“Nooldu?”, diye bir fısıltı gelir hemen yanından.

Aager istifini bozmamaya çalışır. “Yok bir şey. Sadece burası benim hoşuma gidebileceğinden daha kalabalık. İnsan böyle bir yere gelince, Serenity Home’un kıymetini daha iyi anlıyor.”

“Sana bir şey olmasına izin vermem.”, der aynı fısıltı.

Aager durur.

Başını, koluna kenetlenmiş kıza çevirir.

Kız başını adamın koluna gömmüş, etrafına bile bakamazken, yine de bu sözü söylemiş olması, Aager’in zihninde bir şimşek gibi çakar.. Hayret içerisinde başını sallar ve yürümeye devam eder.

 

✱ ✱ ✱

 

Grup, ellerinde kalan fazla malzemeleri, silahları, zırhları ve yolda buldukları mücevher ve değerli taşları ellerinden çıkarmak ve aylar önce öldürdükleri Oger Prinsh Cabot’un kellesini ‘bozdurmak’ için Gnine, Laila ve Udoorin’i gönderirken, geri kalanlar buldukları temiz bir hana yerleşirler.

Döndüklerinde Gnine, elinde tuttuğu kalın bir parşömeni, kendisine yeni bir oyuncak alınmış çocuk heyecanı ile bir köşeye çekilmiş okuyup incelemektedir.

Laila ise somurtmuş, ok fiyatlarının ne kadar yüksek olduğu ile ilgili homurdanmaktadır.

Lady, satılan ve bozdurulan eşya, mücevherat ve kelleden elde edilen paraları bölüştürüp herkese dağıtır, sonra da “Eveeet. Laila’ya yeni büyülü oklar alınması gerek ve bunu onun üstüne yıkmayı pek de adilce görmüyorum zira oklar kalıcı değiller ve onları bizi korumak için harcıyor.. Herkes 450’şer altın çıkarsa, bir sadak dolusu iki parıltılı ok alabiliriz.”

Anglenna dışında herkes, gıkını çıkarmadan dağıtılan paraların kendilerine düşen payından, Laila’ya birazını verir. Anglenna kendisini olaya dahil etmez. Inshala ise Lorna’nın yanında, onunla fısıltılı bir şekilde hızlıca bir şeyler konuşmaktadır. Neden sonra Lorna, Inshala’ya gülümser, cana yakın bir şekilde ona sarılır ve ona bir kese uzatır.

Inshala, çekingen bir şekilde Laila’ya yanaşır.

“Abla bunu da al. Bir sadak sana yetmez ki..”, der mahcup olmuş bir şekilde ve Laila’ya, Lorna’dan ödünç aldığı paraya, kendi payına düşen paranın tamamını katarak uzatır.

Laila hayret içerisinde Inshala’ya bakar, ona gülümserken “Ay.. Canım benim yaaa.”, der duygulanmış bir şekilde ve ona sarılır.

Mutlu bir şekilde Laila, iki sadak büyülü oklarını almak için handan ayrılır. Aager’de uzun zamandır aradığı bir şey için çıkacakken, Inshala ona yaklaşır.

“Beni de götür..”, diye fısıldar. “Bunu bizim için alacağız. Beni de götür.”

“İstediğin yere gelebilirsin. Bunun için izin almana gerek yok.”, der Aager.

“İzin istemiyorum. Beni de götürmeni istiyorum.”, diye konuşur Inshala kısık sesle.

 

✱ ✱ ✱

 

Tam size göre.”, der yaşını biraz geçmiş tacir, Aager ve Inshala’ya, masaya koyduğu iki taşı göstererek. Taşlar koyu yeşil ve doğal desenlere sahip olmalarına rağmen, hayattaymış ve nefes alıyormuş gibidirler.

Aager taşlara sadece kapasiteleri dolayısıyla ederleri gözüyle bakarken, Inshala ise onlara eriyerek bakar. Pırıl pırıl parlayan gözlerle taşlara dokunmamak için ciddi bir sınav verirken, çocuksu bir heyecanla “Çok şirinler..”, diyebilir ancak.

Tacir, iki zıt insana bakar ve gülümser. “Bunlar kaliteli ürünler ve marifetlerini değerlendirirken, mesafe sınırları olmadığını da hatırlatmak isterim. Günlük kullanımları sınırlı olsa da mesafe sorunu olmayışlarından dolayı fiyatları hiç düşmüyor. Ama küçük kızımızı pek sevdim. Bu yüzden sizlere iki şey daha sunmak isterim.”, der ve dönüp arkasındaki raflardan küçük, eski ve yıpranmış bir sandık alır. Sandığı taşların olduğu masaya yerleştirir ve açar.

Tacir bir süre sandığın içindekileri değerlendirir, sonra içinden iki parşömen çıkartıp onları da masaya, taşların yanına koyar.

“Gerçekte bunları bugüne kadar satmayı hiç düşünmemiştim. Ancak görüyorum ki güzel kızımız bunları değerlendirebilir. Bu..”, der ve oldukça eski, yıpranmış olan parşömenlerden bir tanesine işaret eder, “..Spell Berries büyüsü. Diğeri ise Bestow diye bir büyü. İkisini de standart büyü kitaplarında bulamazsınız. Bunları para karşılığı çoğaltıp satmayacağınıza söz verirseniz, taşlarla beraber 3800 altına size bırakabilirim..”

Adam, Aager’in kararsız halini görünce, “Şimdi almanıza gerek yok. Gidip üzerinde biraz düşünün.”, diye ekler.

“Teşekkür ederiz Efendi Tacir. Size mutlaka geri döneceğiz.”, der Aager ve Inshala ile birlikte hana geri dönerler.

 

✱ ✱ ✱

 

Sim Town en sonunda sessizliğe bürünmüştür.

Serenity Home’un aksine bu kasaba, güneş battıktan çok sonra işi bırakmış, ama bu sefer de eğlentiye gitmiştir. Hanlar ve salonlar, gecenin ölü saatlerine kadar müşteriler, çalgıcılar, dansözler ve gösterilerle çalkalanmaya devam etmiş, gün doğumuna ancak birkaç saat kala takati tamamen bitmişçesine birden bire sessizliğe bürünmüştür.

 

 

“Aager..”

..diye bir fısıltı duyulur. Sesin sahibi bir süre bekler ancak herhangi bir tepki alamayınca bu sefer,

“AAGER..!”

..diye tıslar sabırsızlıkla.

Kapı açılır ve arkasında Aager belirir. Daha tam olarak giyinme fırsatı bulamamış olmasından dolayı adamın deri zırhı üstünde yoktur. Genelde olduğu gibi başı ve yüzü de örtülü değildir. Saçları biraz dağınık, gömleğini de ilikleme fırsatı olmamıştır.

Kapının önünde duran kız bir an dona kalır zira bu adamı hiç bu şekilde görmemiştir. Ne diyeceğini bilemez ve yüzü kızarmış bir şekilde öylece alık alık bakar Aager’e.

Aager kırık bir gülümsemeyle bakar kıza. “Sanırım bir şey söylemek için gelmiştin. Bu saatte, fısıldayarak beni çağırışından, bunu başkalarıyla paylaşmak istemediğini anlıyorum. Belki bir yürüyüşe çıkmak istersin?”, diye kendisi de kısık sesle konuşarak kıza olası bir çıkış yolu gösterir.

“Yaraların..”, diye tökezler Inshala. “Bi çok yaraların var. Bunları bizimleyken almadın. Alsaydın bilirdim!”, der dehşet içerisinde.

“Hayır. Bunlar Serenity Home öncesinden kalma. Bir aptalı, üstündeki yaralarından anlayabilirsin.”, der Aager, acı bir şekilde gülümseyerek.

“O zaman.. o zaman beraber aptal olalım..!”, der Inshala.

 

✱ ✱ ✱

 

Aager ve Inshala, Sim Town’dan sessizce ayrılır.

Uzun bir süre sükunet içerisinde gecenin derinliğinde yürürler ve High Woods’un belki de en dış doğu hudutlarına ulaşırlar zira ancak bu ormana özgü elf çamlarına rastlarlar.

Inshala yorulmuş gibi durur. Sadece yürümüş olmalarına rağmen, kız nefes nefese kalmıştır. Nefesini biraz geri alabildiğinde, kendi etrafında bir daire çizerek kısa, şarkı gibi bir şey mırıldanır, sonra eğilip odun toplamaya başlayınca Aager onun elinden odunları alır ve onu sırtından çıkarıp yere serdiği pelerininin üzerine nazikçe oturtur. “Ben toplarım”, der kıza fısıltıyla ve doğrulup sabaha yetecek kadar kırık dal ve eğlencesine, bir kaç tane de çam kozalağı getirir.

Kız hafif bir el hareketi yapar ve Aager’in toplayıp taşlarla çevrelediği dallar bir anda yanmaya başlar.

“Demek burası High Woods ve meşhur Bari Na-ammen de bu ormanda bir yerlerde.. Güzel yer. Lorna ve sarı kafa buradan demek..”, diye beklenmedik bir şekilde konuşmaya başlar Aager.

.. ve bu kısa cümlesiyle manzara konusunu tamamlamış olduğunu düşünür, hava durumunu es geçer ve alakasız bir başka konuya sıçrar.

“Bence alalım..”

Kızın konuşmak istediği şey her ne ise, kendisi bir konuya girerse, sözün eninde sonunda o noktaya varacağını düşünür.

“Eminim borç alabiliriz birilerinden.”

Inshala sessizce ateşe bakar ve ateşin içinde kendisini kaybetmiş gibidir.

“Udoorin. Onu ikna etmek çok da zor olmayacaktır. Şayet geçmişin acısını bir anda çıkarmak istemezse tabii..”, diye devam eder Aager.

“Ya da Lady. Eminim önce bana ‘Bunu akıllı bir şeylerde kullanacaksın değil mi?!’, diye imalı uyarılarda bulunacaktır. Merisoul’dan da isteyebiliriz. Onun parayla ilgilendiğini düşünemiyorum. Ama bizimle pazarlık yapmaya kalkar. Ona borçlanmak istediğimi hiç sanmıyorum. Karşılığında bizden neler isteyebileceğini bilmek bile istemiyorum. Sen ne düşünüyorsun?”, diye sorar Aager ama cevabını beklemeden devam eder. “Bence uyurken, sarı kafadan aşırabiliriz.”, Anglenna’yı kastederek. “Sonra geri yerine koyarız. Eminim ruhu bile duymaz.”

 

Aager farkındadır.

Hayatında asla, AMA ASLA yapmadığı bir şeyi yapmaktadır; gevezelik!

Beklediği gibi bunu utanç verici bulur.

Ama ilginç bir şekilde yanında Inshala olunca, bu ona hafiften eğlendirici de gelmektedir.

Aslına bakılırsa yanında Inshala olduğunda kendisini olduğunu hissettiği yaşta değil, gerçekte olduğu, yirmi dört yaşındaki genç gibi hissetmektedir ve bu kendisi için biraz kafa karıştırıcı olmakla beraber yepyeni ve..

..mutlu bir tecrübedir..

 

Yanında sessizce oturmuş ateşi seyreden kız dayanamaz ve istemsizce ‘fırk’lar.

Aager gülümser, zira kız korkudan ve korku beklentisinden dolayı günlerdir hiç gülmemiş ve git gide kötürüm bir hale dönüşmektedir.

“Mab’i bilir misin?”, diye sorar Inshala, Aager’e bir anda.

Aager kaşlarını çatar. Bu ismi sanki bir yerlerden duymuş gibidir. Ya da duymuş olması gerektiğini düşünür..

Sessiz kalma sırası kendisine geçmiş gibi, susar ve kızın açılmasını bekler.

Uzun bir süre sadece ateşin ve içinde patırdayan kozalakların neşeli sesleri duyulur.

Neden sonra Inshala tekrar konuşur ama sesini alçaltmıştır. “Mab. Havanın ve Karanlığın Kraliçesi, Kışın Hanımefendisi ve.. Themalsar’ın günahlarını o topraklardan temizlemek için pazarlık yaptığım kişi.. Güç karşılığında ‘En sevdiğim üç şeyden ikisi’.”, der Inshala, sesi daha da kısılmış bir şekilde.

“Çok iyi biri değil gibi sanki.”, der Aager sessizce.

Aager kendisine böyle bir teklifle gelinse ne yapar bilemez zira onun için ortada ‘en sevdiği üç şey’ yoktur.. Sadece iki şey düşünebilir; biri yıllar önce kaybettiği kız kardeşi, diğeri ise yanındadır ve birisi onu pazarlık konusu yapmaya kalkması halinde, kan dökülüp dökülmeyeceği değil, ne kadar kan döküleceği söz konusudur sadece.

Aager’in, dökülecek kanın olabildiğince çok olmasından hiçbir ödün vermek gibi bir niyeti de yoktur.

“Değil zaten..”, der Inshala ama sonra bunu biraz düzeltir. “Aslında Mab, iyi veya kötü ile tarif edilebilecek biri değil. Kışın kendisi gibi. İyi de değil, ama gerçekte kötü de değil.. Gerekli..”

“Ondan bahsetmenin bir sebebi olmalı.”, der Aager.

“Bu gece rüyama geldi. Kedimi ve ayımı, pazarlığın bir parçası olarak verdiğimde, olduğum druid halkasını da bırakmak zorunda kaldım.. ve hep merak ettiğim Rüya Halkasını seçtim kendime. Rüya aleminde dolaşabiliyorum bazen. Mab’le de ilk karşılaşmam orada olmuştu.”

“Mab sana geldiyse, senden bir şey istiyor olmalı..”, der Aager temkin ederek.

“Bana.. bana bir büyü verebileceğini söyledi. Dünyada pek az kişinin bildiği, çoğunun da unuttuğu bir büyü.. Bize yarayabilecek bir büyü bu. Taşlara pek gerek duydurtmayacak bir büyü. Efendi Tacir’in gösterdiği papirüsleri yine de alalım ama onları çok farklı şekillerde de değerlendirebiliriz.”, der Inshala.

“Mab’i doğru anladıysam, karşılıksız iyilik yapan biri gibi gelmedi bana. Ne istedi senden?”, diye tedirgin olmuş bir şekilde sorar Aager zira kızın kendisinden daha fazla feda edebileceği bir şeyi kaldığını düşünemez, düşünmek de istemez. Kızın başka bir şeyini feda etmesini de istemez.

“Lütuf. Büyü karşılığında benden bir lütuf istedi ama bu lütfun ne olduğunu söylemedi.”, der Inshala kaşlarını hafif çatarak.

“Peki, vereceği büyü nedir tam olarak?”

Bize bir Gemini büyüsü verecek. Yapıldığında, iki kişinin düşüncelerini birbirine bağlar bu büyü. Bu şekilde, birbirimizle devamlı konuşabileceğiz. Birimize faydalı bir büyü yapıldığında, bundan diğeri de yararlanabilecek. Birimizin tattığını, diğeri de tadacak. Birimizin aldığı kokuyu, diğeri de duyabilecek.. ve.. birimizin hissettiğini, diğeri de hissedecek.”, diye açıklar Inshala sessizce. Sonra başını eğer ve oturduğu yerde küçük bir topak haline gelir.

Bunu kabul edersem, ona.. Mab’e bir lütuf borçlu olacağım ve sen de benim bütün korkularımın acısını yüklenmek zorunda kalacaksın.. korkularımın, deliliğimin ve cinnetimin!”, der kız anca duyulur bir sesle.

Bunu kabul edersem ve gün gelir ben düşersem, sen de düşeceksin.. Sen düşersen de ben düşeceğim. Ben.. ben buna razıyım zira kimsenin istemediği birisini istemiş birisi öldüğünde, geride kalmak için bir sebep göremiyorum!”

Aager yutkunur.. ve gözleri dolar.

Aager en son ne zaman gözlerinin dolduğunu hatırlamaz. Hayatının en düşük noktalarında bile bunu yaşamamıştır.

“In.. Inshala.. lütfen. Böyle.. böyle düşünmemelisin..”, der zorlukla tutunduğu sükunetiyle.

Inshala, topak olduğu yerden sessizce, ama kararlı bir sesle konuşur..

 

Seni, senin geçmişin ve tercihlerin yaptı. Beni de benim geçmişim ve tercihlerim yaptı. Hayatım boyunca, görüldüğüm yerde taşlandım ve kovalandım. Üzerime köpekler salındı. Yakalandığımda dövüldüm ve yolundum.. Buna rağmen, bunu yapanlara hışmetmedim. Onları avlamadım. Yapabilecekken, yine de tepelerine yıldırımlarımı indirmedim. Ama yoruldum ve artık bunlara gösterebilecek takatim de kalmadı.

Hayatımda sevildiğimi bana hissettiren tek kişi efendimdi. Sonra sizlerle karşılaştım. Beni sevdiniz. Bana saygı gösterdiniz. Ama en önemlisi, bana anlayış ve müsamaha gösterdiniz.. Bundan dolayı Lady’ye, Laila’ya, Lorna’ya, Moira’ya, Merisoul’a, hatta Bremorel, Gnine ve Udoorin’e müteşekkirim..

Ama bana güzel olduğumu hissettiren, bir ucube olmadığımı düşündüren tek kişi sen oldun, Aager Fogstep.

Ben ölmek isterken, günlerce bana baktın. Halbuki sana hiçbir vaatte bulunmamıştım bile. Şimdi o vaadin zamanı geldi, zira yaşamak için sebebim yokken bana, beni bir sebep olarak gösterdin.

Aager yine yutkunur. Gerçekte ne diyeceğini bilemez. Bildiği ve hissettiği tek şey, yanında topak halinde oturmuş bu kızın, hayatında belki de asla sahip olamayacağı kadar derin bir bilgeliğe, öz veriye ve farkındasız bir sevgiye sahip olduğudur.

“Sen..”, der hayret içerisinde Aager. “Sen.. muhteşemsin, Inshala.. ve insanlık seni hak etmiyor.. Ve seninleyken aptal olmak beni mutlu ediyor!”

Inshala, başını kaldırır ve yanında oturan ürkütücü adama bakar. Fırtına grisi gözlerinde, yanan kamp ateşi oynaşmaktadır. Ama oynaşan tek ateş bu değildir sanki. Kız, alt dudağını ısırır ve Aager’e fısıldar. “Benimle, benim cinnetimi paylaşmak ister misin?, diye sorar ona.

“Seninle, her cinneti paylaşırım.. Tek.. tek korkum, senin, benim cinnetimde kaybolduğunu görmek.. Ben.. ben o kadar da iyi bir insan değilim. Geçmişimde çok kötü şeyler yaptım.. ve gelecekte de muhtemelen çok kötü şeyler yapmam gerekecek..”, diye fısıldar kendisine bakan fırtınaya.

“Ben de o kadar iyi bir insan değilim.. Ben.. ben bir insan bile değilim..!”

Aager son bir defa daha yutkunur, gözlerini sımsıkı kapatır ve sıktığı gözlerinin kenarlarından sızan yaşları elinin tersiyle silmek için uzanır ama başka, kendisininkinden çok daha küçük, yumuşak ve sıcacık bir el ondan önce davranır.

Inshala sessizce Aager’in gözyaşlarını siler..

“Beraber aptal olalım..”, der Inshala.

“Beraber aptal olalım.”, diye onaylar Aager.

 

✱ ✱ ✱

 

Inshala sessiz bir şekilde Aager’in yanında yürümektedir. Gün doğmaya yakındır ve ikisi de uzun geri dönüşü bitirmiş, Sim Town’un boş, loş ve sessiz sokaklarında benzer bir sessizlik içerisinde hana doğru yürümektedirler.

Bir önceki gün önünden geçtikleri WANTED posterlerinin asılı olduğu yere gelince Aager durur.

Aager durunca, Inshala’da hiç adım sektirmeden onun yanında durur. Yumuşak sesiyle “Bunlardan bir tanesini tanıdın..”, der.

Aager içinden gülümser. Bu kızla gerçek anlamda tanışması üzerine geçen kısacık sürede kendisini birçok açıdan ne kadar iyi tanıdığına hayret eder.

Sanki onun aklını okumuş gibi, “Özür dilerim. Böyle pat diye söylememeliydim. Bremorel abla bunu ‘hafif kaçık’ bulsa da, seni uzun zaman izledim.”, der Inshala sessizce ve mahcup olmuş bir şekilde.

“Bremorel herkese ‘hafif kaçık’ gözüyle bakar. Sen, sensin ve tarif edilemezsin.”, der Aager yanında duran kıza. Sonra tekrar posterlere döner. “Aslında üçünü tanıdım. İkisiyle de karşılaştım.”

 

“Bara’baras Kördog.”, der Aager ve derin bir nefes alırken en baştaki postere işaret eder. “Drashan.. benim geldiğim yer.. Bundan sorulur. O sefil ada ve korsanlarının başı budur.. Bara’baras Kördog..  Acımasız, korkunç bir adamdır.. ve beni uyandırdığında üstümde gördüğün yaralardan da o sorumludur.”

Inshala sessizce Aager’in koluna girer. “Belki işimiz bitince onu görmeye gitmeliyiz.. Ve sana yaptıklarının hesabını sormalıyız.”, diye fısıldar ama sesinde beklenmedik bir hışım ve hırıltı vardır.

Aager o hırıltıyı çok iyi hatırlar. Başını sallar ve Kördog’a acıklı bir ifadeyle bakar.

 

“Gar Thalot.. Bunu bilmiyorum. 35,000 altın.. Birilerini fena kızdırmış olmalı.. Arashkan’da görülmüş en son. Toplumsal huzursuzluk ve ayaklanmaya sebep olmaktan aranıyormuş.. Böylesi yüksek bir ödül konmuş başına ve kimseyi öldürmemiş. Kimseden de bir şey çalmamış.. İlginç..”, diye mırıldanır Aager.

 

“Arcanton Mordanon. Ölmüş ama afişi hala asılı. Belli ki çok insanın nefretini toplamış. Bunu da ancak bir gnome becerebilirdi.. Bunu alıp Gnine’a vermeliyiz bence. Sanırım mesajı anlayacaktır.”, der Aager. Sonra “Tam olarak ne yaptığını hatırlamıyorum. İblislerle alakalı bazı deneyler yapmıştı galiba.. En sonunda, yanlış hatırlamıyorsam Nadine bişey adındaki bi sorceress onu yok etmişti..”, diye ekler düşünceli bir şekilde.

Inshala bir anda heyecanlanır ve keskin bir fısıltıyla ünler, “GRACIOUSWARD.. NADINE GRACIOUSWARD.. LORNA’NIN ANNESİ BU! ALOR’NADIEN NE.. Bu yüzden adı bu. ‘Nadine’nin Cazibesi’.. Wow..!”

Aager’in de iki kaşı bir anda kalkar. Bu bilgiyi kendisi de hayal meyal hatırlar, ancak bu kadar canlı ve etraflarındaki dünya ile etkileşimli bir şekilde hatırlatılması onu da etkilemiştir.

Aager bir elini ağzına götürür ve manalı bir şekilde öksürür. “Lorna’yı, annesi Nadine Graciousward’dan isteyeceğini anladığında Udoorin’in yüzünü görmemiz lazım.”, diye sırıtır.

Bunu duyan Inshala’da kıkırdar.

 

“Kaptan Ermenos Cur”, der Aager, bir diğer posteri göstererek. “Gerçek adı ‘Cur’ değildi ve Endless Watch filosunun tanınmış kaptanlarındandı. Drashan korsanlarıyla yaptıkları bir deniz savaşında, kazanmak üzere olmalarına rağmen kendi filosunu arkadan vurdu ve bir hain olarak taraf değiştirince ona bu adı verdiler; Cur, Sokak Köpeği! Acımasız, şerefsiz ve hain.. Tam Drashan’lık bir köpek.”

 

Aager son posteri gösterir. “Bu.. bunun nece olduğunu bilmiyorum ama 150,000 altın.. Birileri resmin üstünü karalamış.. KANLA! Biraz dramatik olmuş sanki..”, diye mırıldanır.

Düşünceli bir şekilde “Bu elfçe değil. Dwarfça da değil. Orkça gibi de gelmedi bana ama onların alfabeleri dwarfça’ya biraz benziyor. Dwarfça’dan alıntı olduğunu düşünürsek.”, diye alt dudağını kaşır Aager.

Inshala ise büyülenmiş gibi bu postere bakar. Neden sonra “Bunda tanıdık bir şey var.”, der. “Ne olduğunu bilemiyorum ama içimde içsel bir çekim hissediyorum..”

Bunu duyan Aager biraz huzursuz olur ve afiş olayını kapatıp hana dönme zamanının geldiğini düşünür. Yanında duran bu kızın daha fazla incinmesini görmeye hiç niyeti yoktur. Nazikçe ona “Hadi gidelim..”, der.

Hana doğru döner ve yola koyulur ama kızın onu takip etmediğini fark edince dönüp arkasına bakar ve kızın olduğu yerde, iki yumruğunu beline koymuş kendisine manalı bir şekilde baktığını görür.

“Bir tanesini atladın!”, der Inshala ona kati bir sesle.

Aager içinden haşin bir küfür savurur. Atladığı posteri, kızın fark etmeyeceğini çok ummuş olması, bunu gerçek kılmamıştır. Ağır adımlarla kızın yanına gelir.

 

“Özür dilerim.”, der Aager kıza samimi bir şekilde. “Onu atlamadım. Sadece hatırlamak istemedim, o kadar.”, diye söylenir.

“O.. onu seviyor muydun?”, der Inshala minik bir sesle.

Aager kıza hayretle bakar. ‘BU’ aklına hiç gelmemiştir!

“Aaaaa.. hayır, Inshala..”, der ve geçmişini anar bir an. “Themalsar’dan önce, beni öldürmeye en çok yaklaşan tek kişi buydu!”, der neden sonra.

“Yaaa..”, diye alt dudağını pörtletir Inshala.

“Evet. Drashan’nın sefil sokaklarında —ve damlarında, onunla çok defa karşılaşmışlığım oldu. O zamanlar ben Hırsızlar Loncasındaydım. O ise Kesicilerden di.. İki lonca arasında bitmek bilmeyen bir husumet vardı ve o da dahil birçok kesiciyi öldürdüm. Ama o ölmemekte diretti.. ve belli ki hala hayatta.”, der Aager.

“O.. onu sevmedin yani..”, diye içli bir şekilde sorar Inshala.

Aager ‘hıh’lar. “Onun ölüme karşı gösterdiği dirence saygı göstermedim değil. Ama aramızda ortak bir ‘birimizi öldürme’ isteğimiz dışında bir iletişim olmadı. “Ben onu defalarca bıçakladım, o da beni bir defa çizmeyi başardı —ki bu da yetti. Bir hafta ölümle cedelleştim.”, der acı bir şekilde.

Inshala bir anda mutlu olmuşçasına Aager’in eski yaralar, kesikler ve nasırlarla kaplı elini tutar.

“Belki bir gün onunla da karşılaşır ve sana yaptıklarının hesabını sorarız!”

 

✱ ✱ ✱

 

Büyük bir hışımla iner Lady, yerde baygın bir şekilde buldukları Aager ve Inshala’nın tepesine. Grubun neredeyse tamamı buradadır ve herkes hayret içerisinde yerde yatan, en olası dışı gibi görünen çifte bakmaktadır.

NE HALT YEDİNİZ SİZ!“, diye gürlerken Lady, gözlerinden sanki ateş saçmaktadır.

Yerde, kendinden geçmiş Aager, baygın haliyle Inshala’ya uzanmış, bir eliyle onun bir elini tutmuş, diğerini de onun yüzüne yastık yapmış ve bu şekilde Inshala’nın aynası gibidir zira kızın bir eli Aager’in avucundadır. Diğer elini ise önünde, kendinden geçmiş bir şekilde yatan ürkütücü adamın başının altına koymuş, onun yüzünü sert, soğuk zeminden korumaktadır..

 

 

“Sen anlat..”

..der imkansız bir mekanın,
hayret verici muhteşemliğinde bir ses.

“Lady kızınca beni korkutuyor..”

 

“Umm. Ben ne anlatacağımı bile bilmiyorum.
Sen anlatırsan en azından sana bir şey yapmaz!”

..diye cevap gelir aynı mekanın
uçuşan güzelliğinde.

“Nedir burası? Bu.. Burası muhteşem bir yer..!”

..diye sorar aynı ses hayret ve huşu içinde.

 

“Burası.. Benim!”

..der ilk duyulan ses.

“Burası benim.. cinnetim!”

 

Lady’nin gürlemesi o kadar büyük bir hiddet içermektedir ki, dünyevi farkındalığı deler ve iki sesi birbirine bağlayan muallak, muhteşem ve hayret verici yere kadar ulaşır..

YA MANYAK MISINIZ SİZ YAA?!

 


“Burası.. Benim!” — “This place.. is me!”