Showing: 1 - 4 of 4 RESULTS

The Malediction of ‘Rellen.. (Part Two)
“Ülkem Arashkan..”

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne ve Orken orduları karşısında krallığın birçok yerine dağılıp yardım ve müttefik bulmaya çalışacaklardır.

Bu küçük gruplardan bir diğeri de
Anglenna Sunsear, Alor’Nadien ne Feymist
ve Udoorin Shieldheart’dır..

Bu hikaye,
The Malediction of ‘Rellen.. (Part One)
“All Out!”
dan
sonra yer alır..

 

High Lady Agnlenna Sunsear! Sizi burada görmek gerçekten pek şaşırtıcı. Bir grup ‘insanın’ hayatını kurtarmak için kendinizi tehlikeye atıyor oluşunuz bir yana, burada, bu yanan şehirde hala bulunduğunuzu görmek ayrıca hayret verici. Sizi Bari Na-ammen’de, kendi şehrinizi müdafaa ederken bile düşünemiyorum..”, der on-on iki kişi kalmış küçük muhafız birliğinden biri.

Anglenna sesi tanır ve yüzü buz gibi bir ifadeye bürünür..

..buz gibi ve bıkkın.

“Bir bu eksikti..”, diye sessiz bir hışımla burnundan solur.

Muhafızlar tedirgin bir şekilde bir birlerine, aralarında kendisine ‘bir bu eksikti’ diye hitap edilen adama, ve az evvel —ve muhtemelen sonları olacak iki Orken mangasından birisini vahşi bir kıyımla doğrayan iri adam ve ince, ‘zarif’ kıza, diğerini ise harlayan bir ateş halkasında kül eden, uzun boylu, platin-sarısı saçlı high elf kadına bakarlar.. ve ivedilikle kenara çekilirler.

“Abla?”, diye meraklı bir ifadeyle sorar Lorna.

“Abla.. Size ‘abla’ diye hitap edip samimi saygı ve gerçek sevgi gösterebilecek sadece bir kişi düşünebiliyorum, ‘saygıdeğer’ High Lady Anglenna.. O da Prenses Alor’Nadien ne’dir.”, der sesin sahibi ve muhafızların açtığı aralıktan, hafif dalgalı altın saçlı, derin mavi gözleri, biçimli geometrik hatları ve kalın kaşları ile muhtemelen pek çok kadının kalbini kırmış bir adam öne çıkar.

Anglenna ise öne çıkan bu yakışıklı, yakıcı ve çarpıcı adamı şuracıkta kül etsem da uzun, anlamsız, vakit kaybı ve bıktırıcı bir konuşmayı, hiç başlamadan bitirsem mi acaba, der gibi süzer.

Ancak, “Efendi Largo..”, diye tekrar burnundan solumayı tercih eder.

“Haş Teyze?”, diye bu sefer de Udoorin sorar. “Kimdir bu adam?”

Anglenna’nın kendisine ‘Efendi Largo’ diye hitap ettiği adam, ‘Haş Teyze’ ifadesini duyunca yüzü mutlu bir şekil alır ve ‘fırk’lar.

“‘Haş Teyze’.. Bunun sizi ne denli çileden çıkardığını ancak tahmin edebiliyorum, Anglenna.. Görmek için para bile verirdim ve eminim her kuruşuna da değerdi.”, der Largo sırıtarak.

Udoorin ellerindeki baltaları daha sıkı kavrar ve çok hafif bir şekilde Anglenna ve Lorna’ya doğru meyleder ve onun bu hareketi, Largo denen adamın gözünden kaçmaz.

“Buna gerek olduğunu sanmıyorum, Efendi Udoorin. Yada size ‘Prens’ Udoorin diye mi hitap etmeliyim?”, diye bu sefer de genç adama sırıtır.

Udoorin’in bir kaşı kalkar.

“Prens olduğumun farkında değildim..”, der sessiz bir tehditle.

“Prenses Alor’Nadien ne’nin müstakbel nişanlısının, nihai olarak bir prens olacağı sonucuna varmak çok da zor bir çıkarım değil, genç Udoorin Shieldheart.. Baban nasıl? Sağlığı yerindedir, umarım..”, diye sakin bir üslupla konuşur Largo.

“Kimsin sen?”, diye sessizce gürler Udoorin.

“Bu adam..”, der Anglenna, “..Ajan Largo. Kendisi ARİS’ten.”

“Aaa.. Bu ayrıntıyı sizinle paylaştığımı hiç hatırlamıyorum saygıdeğer hanımefendi.”, der Largo alınmış bir sesle.

Anglenna adama uzun bir an bakar.

“Silah kaçakçısı?.. SİLAH KAÇAKÇISI?! Kendini bana bir silah kaçakçısı olarak tanıttığında buna gerçekten inanacağımı düşünecek kadar aptal olamazsın, Ajan Largo.”, diye gözlerini kısmış bir şekilde adamı süzer.

“Kişi umut edebilir, öyle değil mi?”, diye sırıtır Largo.

“Umut, sadece senin gibi ahmaklar içindir.”, diye tiksintisini hiç saklamadan ifade eder high elf kadın.

“Buna alındım.”, der Largo. “Nevarki, Arashkan’ın bu halini göz önünde bulundurursak, bir ahmak olduğum, sanıyorum isabetli bir tespit. Şimdi.. İsterseniz Orken manga ve timlerinin cirit attığı burada değil, daha makul ve tercihen kapalı bir yerde konuşalım isterseniz..”

“Ya istemezsek?”, diye kaşları çatılı bir şekilde hırlar Udoorin ve Anglenna’nın önüne geçer. “Bizim yapacak işlerimiz var ve gereksiz konuşmalarla harcayacak vaktimiz yok.”

Anglenna’nın iki kaşı da kalkar ve arkasında durduğu genç adamın kendisini sahiplenişi hayretle seyreder.

“Yapacak ‘işiniz’.. her ne ise bunu yardım olmaksızın yapma ihtimaliniz nedir, genç Udoorin. Siz bu adamları kurtardınız. Bundan dolayı müteşekkirim. Vakitli gelişiniz olmasaydı, muhtemelen hepsi şu anda ölmüş olurdu. Bizden size bir zarar gelmez. Ancak şehirden ivedilikle ayrılmanızdan sonra, sayınız azalmış olarak tekrar geri dönmüş olmanız, merak uyandırmıyor değil.”, der Largo. Sonra da, “Hele buradaki saygıdeğer Anglenna hanımefendiyle geri dönmüş olmanız.. bazı soruları da beraberinde getiriyor..”

Anglenna sesini çıkarmaz..

..ve Lorna’ya küçük bir bakış atar.

Largo’nun gözünden bu da kaçmaz ve ‘enteresan’ bulduğu bir cihaza, yada ‘zamazingo’ya bakar gibi, tek kaşı kalkmış bir şekilde Anglenna’ya bakar.

“İlginiz ve koşullar altındaki misafirperverliğinizden ötürü müteşekkiriz, Efendi Largo. Sizden tek dileğim, işimizin çok uzun sürmemesi, zira vakit hususunda kaçınılmaz bazı kısıtlamamız var.”, der Lorna samimi bir üslupla.

“Leydim. Anlayışınız ve zarafetiniz, hakkınızdaki söylentileri fakir bırakıyor. Eşsiz güzelliğiniz ise kelimelere sığmaz. Lütfen, bu taraftan..”, der Largo ve nazikçe onları ve muhafızlarla birlikte seri adımlarla yanan şehrin doğu yakasına doğru yönlendirir.

Giderlerken toz ve dumandan zorlukla seçilen, Arashkan şehrinin merkezindeki koca sarayı görürler.

Görebildikleri kısmı itibariyle sarayın duvarlarında ciddi hasar ve yarıklar mevcuttur ve kulelerinden bazıları da kapkara duman eşliğinde harlanarak yanmaktadır.

“Birinci Lord, Princeps Kaladin?”, diye sorar Lorna yüzünde samimi merak ve korkuyla.

“Kendisinden haber alamadık ancak öldürüldüğüne dair dedikodular var. Sizinle karşılaşmadan önce bizler saraya sızmaya çalışıyorduk ancak Orken’ler bölgeyi fena halde sarmış durumdalar ve içeriden gelen çatışma sesleri ve patlamalara bakılırsa, mücadele hala devam ediyor. Princeps Kaladin’in kendisi olmasa da, en azından ve hayatta kalan küçük yeğenini kurtarmayı umut ediyorduk.”, diye ciddi bir ifadeyle cevap verir Largo.

“Princeps Kaladin’in oğlu ve kızlarına ne oldu?”, diye solgun bir ifadeyle sorar prenses.

“Oğlu, babası Kaladin’den önce, saldırının başladığı gece öldürüldü. Kızları ise zehirlenerek öldürüldüler.. Gar Thalot’un kendisi tarafından. Bu da Arashkan tahtına varis olabilecek sadece iki isim bıraktı bize..”, der Largo ve gizleyemediği bir hiddetle Anglenna’ya bakar. “Biri pek hürmetkar, sevgi dolu bir hanımefendi olan Felisia Fremeir adındaki yeğeni ve Korodin adındaki diğer yeğeni.. Ne yazık ki Leydi Felishia Fremeir, bir kaç yıl önce evinde öldürülmüş olarak bulundu. Dolayısıyla Korodin tek varis ve kendisi daha sekiz yaşında..”

“Çok üzgünüm Efendi Largo. Princeps Kaladin’i şahsen tanımasamda, babam kendisi hakkında her zaman iyi şeyler söylerdi. Oğlu Haradith ile bir sefer karşılaşmışlığım oldu. Saygımı cezbeden, zeki ve umut vadeden bir gençti. Kendisi, kız kardeşleri Ariles ve Ylara ile beni, High Spires’a geçen gelişimde ziyaret etmişlerdi. Genç ve toy bir prensese, bu alicenap davranışlarıyla büyük nezaket göstermişlerdi.”, der Lorna esefle.

Largo sesini çıkarmaz.

Uzun ve sessiz bir yürüyüşten sonra Largo, yanındaki şehir muhafızlarıyla durur.

“High Spires?”, diye hayretle sorar Anglenna.

“Evet. An itibariyle şehirde en güvenli yer burası. High Spires’ın efendisi Philius’un burada bildiğimiz, üç bine yakın askeri var. İki bin dokuz yüz doksan sekiz, kesin konuşmak gerekirse. Kanunen kendisine izin verilen asker sayısı bu. Ancak içeride bunun en az iki katı askeri olduğunu biliyorum. Princeps Kaladin bu konuda sesini çıkarmamayı tercih etmişti, çünkü Ri Grandaleren’e, dolayısıyla da Philius’a güvendi. Dahası, High Spires büyülü korumalarla çevrili.”, diye cevap verir Largo mekanik bir şekilde.

“Efendi Largo..”, der Anglenna, çekimser bir sesle. “Ben..”

“Sizin High Spires’dan, Philius’un kararı üzerine men edildiğinizi biliyoruz, saygıdeğer Anglenna.. Nevarki koşullar değişmiş durumda ve Philius’un, eşi ve halkıyla Arashkan’dan sağ salim çıkarabilmesi için bizimle iş birliği yapması gerekliydi ve kendisi bu konuda onurlu bir şekilde de sözünü tuttu. Buraya kaçak olarak sızdırdığı asker ve okçuların büyük bir kısmı şu anda şehrin kuzeyindeki muhafız birliği kampına yardım için gönderdi. Oradaki sekiz bine yakın muhafızı ve o bölgede hayatta kalmış halkın rıhtıma kaçabilmeleri için bir güvenlik koridoru oluşturmayı umut ediyor.”, diye açıklar Largo, sonra dişlerini gıcırdatarak ekler, “İçiniz rahat etsin, hanımefendi. Hayatta sizin için en önemli şeye herhangi bir zarar gelmemesi için elimizden geleni yapacağız..”

“Hayatta benim için neyin en önemli olduğunu bildiğinizi pek sanmıyorum, Efendi Largo.”, diye serin bir şekilde cevap verir Anglenna.

“Aaaa.. sizi tanıyan herkes, hayatta sizin için en önemli şeyin ne olduğunu bilir, hanımefendi.”, der Largo ve high elf kadına nahoş bir şekilde sırıtır.

“Neymiş, bildiğinizi sandığınız şey?”, diye tek kaşı kalkmış bir şekilde sorar Anglenna.

Largo bir omzunu silker.

“Kendiniz, hanımefendi. Kendiniz..”, diye cevap verir.

“Bu da beni gerçekte ne kadar az tanıdığınızı gösteriyor, Efendi Largo..”, diye soğuk bir sesle hışmeder Anglenna.

Largo tekrar omzunu silker.

“Sizi ne kadar tanımış olmamın artık bir önemi yok, hanımefendi, ve açıkçası umrumda da değil. Arashkan varken bu önemliydi ve eğlenceliydi.. Ama Arashkan artık yok ve oyun da bitti.!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Udoorin hiçbir tereddüt göstermez.

Dev balatasını kaptığı gibi fırlatır ve balta ölümcül bir ark çizer..

..ve elf muhafızın göğsünü, omurgasına  kadar açar..

Anglenna ise ondan sadece iki saniye kadar gecikir ve bir şeye uyanmış gibi aksi istikamete döner..

..ve silik yeşil gözlerinde vahşi bir kıvılcım çakar.

Kendi tarafından saldıran diğer elf hedefine iki adım kala birden çıra gibi alev alır, elindeki uzun, eğimli kılıcı düşürür ve kulak çınlatan bir çığlıkla yere yıkılır. Elf, bir dakika boyunca ağzından, gözlerinden, burnundan ve kulaklarından ateş kusar ve söndüğünde yerde sadece sıcaktan kuruyup çatırdamış kara kemikler ve bir yığın halinde kül kalmıştır!

Largo eşliğinde Prenses Lorna, Udoorin ve Anglenna, High Spires’ın girişine vardıklarında onları üç bine yakın tam teşkilatlı high elf asker karşılamış ve anında prenseslerini tanımışlardı.

Üç bine yakın elf asker, bir anda dizlerinin üstüne çökmüş ve sessiz bir saygı ile selama geçmişlerdi.

İlk ayağa kalkan, neredeyse bir ay önce karşılaştıkları manga komutanı Hariadin’den başkası değildi.

Hariadin, Prensesini saygıyla selamlamış ve kısa, keskin bir emirle askerleri, High Spires’a açılan bir ‘koridor’ oluşturmuşlardı.

Prenses, Udoorin, Anglenna, Largo ve şehir muhafızları High Spires’a girerken saldırı gerçekleşmişti..

Birliğinin içinden üç elf bir anda Prenses Lorna’ya saldırmıştı!

Sonuncusunu ise Largo, geçmiş yaşından beklenmedik bir çeviklik örneği göstererek elfin kılıcını, kolunu boydan boya yarması pahasına saptırır ve muhatabının adem elmasına yumruğunu indirir..

Elf yerinde bir and tökezler, sonra nefesi kesilmiş bir şekilde yere devrilir.

HAYIR!“, diye kati bir sesle emreder Largo ve suikastçıya inmekte olan kılıçlar bir anda dururlar.

“Canlı.. Onu canlı istiyorum!”, der ajan, sıkılmış dişleri arasından.

“Manga komutanı Hariadin! Elflerinizin neden kutsal prensinizi hedef aldığını bana açıklamak ister misiniz?”, diye kapkara bir suratla hırlar Udoorin.

Kaşla göz arasında gerçekleşen saldırı ve karşıt saldırı karşısında bir an dona kalan Hariadin, olayın gerçek tekabülüne uyanıverir.

“Hanımım..”, diye zorlukla hiddetine hakim olur bir sesle konuşur. “Olanlardan dolayı sizden şahsen özür dilerim. Bu.. bu kabul edilemez bir durum.. Bu askerleri yıllardır tanıyorum. Üçü de fevkalade çalışkan, aklı başında, bu güne kadar hiçbir taşkınlıkları olmayan, emir komuta zincirine sadık adamlardı!”

“—Ve annemin de köstebekleriydiler..”, diye sessiz bir nefretle ekler Anglenna. “Prenses Alor’Nadien ne.. Sizin ivedilikle ana binaya girmeniz gerekiyor. Annemin verdiği son emri hatırlıyorsunuz, değil mi?”

Bütün olup bitenleri hayret ve sonrasını da kahrolmuş bir ifadeyle seyreden Lorna sesini çıkarmadan, bir elini Udoorin’in koluna yaslar ve High Spires’a girerler.

Onları şehir muhafızları, acı ve kan kaybından zorlukla ayakta duran Largo’nun diğer koluna girip destek olan Anglenna takip eder.

“Bu benim için biraz utanç verici bir durum.”, diye inler Efendi Largo.

“Neden? Eminim sarhoş halini taşıyan ilk kadın ben değilim.”, diye soğuk bir ifadeyle tıslar Anglenna.

“Sorun da orda. Ben hayatta asla sarhoş olmadım.”, der Largo sıkılmış dişleri arasından.

“Sorun nedir o zaman?”, diye sorar Anglenna, ama bir yandan da soluk gözleriyle etrafı süzer.

“Utanç verici olan, sizin beni taşıyor olmanız..”, der adam mutsuz bir ifadeyle.

“Kes sesini Largo. Bilmelisin ki senden hiç hoşlanmıyorum. Ve her Arashkan’a geldiğimde peşime köpeklerini takmandan da hiç hoşlanmamıştım.”, diye hışmeder elf kadın.

“O ‘köpekler’ sadece sadakatlerinin gereğini yapıyorlardı. Tıpkı senin gibi. Aradaki farkı açıklamama gerek var mı?”, der Largo sessizce ama sesinde pek az kin vardır artık.

Anglenna susar.

Belli ki bilinçli bir şekilde yaptığı seçim, dolayısıyla da seçtiği ‘taraf’, o kadar kolay kabul görmeyecektir.

Açıkçası high elf asilzade bunu beklemiyor değildi, zira Anglenna Sunsear pratik, zeki ve hayata dair pek az hayalperest düşleri olan bir kızdır. Babası Selvius Brightleaf’in ani ve beklenmedik ölümü, ona bütün ‘mutlu’, ‘güzel’ ve ‘umut’ içeren düşünceleride yok etmişti ve annesi Angrellen’de bunun böyle kalması için elinden geleni ardına koymamıştı.

Yinede.. etrafındakilerin kendisine gösterdikleri kuşku, itibarsızlık ve neredeyse açık nefret, kızın canını yakıyordu.

Ve işin en ironik yanı ise, halen annesinin kuklası olduğu zamanlar da dahil, her zaman kendisine güvenen.. hayır, güvenmeyi seçen.. ve seven tek kişi, annesinin bütün husumetinin odağı olan kişinin kendisiydi;

 

Prenses Alor’Nadien ne..

 

..ve onun yanından ayrılmayan, daha bir ay öncesine kadar ‘aptal’ ve ‘hödük’ olarak gördüğü genç Udoorin.. Dorin.. Rin.. denen çocuktu!

‘Tencere-Kapak!’, diye mırıldanır Anglenna. ‘İkisi de ya kaçık, ya aptal, ya saf yada enayi..’

Sonra platin sarısı kaşları çatılır.

Hayır..

Kaçık? Belki.. Biraz.. Muhtemelen..

Özellikle de ikisinin mütemadiyen, ‘kol kola’ ve ürkütücü bir cesaretle en önden düşmanlarının arasına dalmaları göz önünde bulundurulduğunda..

Ama aptal, saf yada enayi değil.

Dürüst ve.. samimi..

..ve Anglenna birden High Woods’un neden bir yarı elfi ‘kalbi’ olarak seçtiğine ‘gerçekten’ anlayıverir..

..ve zincirleme kaza gibi Anglenna bir şeye daha ayılır..

High Woods’un, Prenses Alor’Nadien ne’yi ‘kalbi’ olarak seçmesiyle prensesin de Udoorin denen çocuğu ‘kalbi’ olarak seçmesinin altında yatan sebepler gerçekte aynıdır!

“İnanılır gibi değil!”, diye ünler Anglenna acı bir hayretle. “Bunca zamandır hep gözümün önündeydi ve ben göremedim bile..”

“Efendim?”, diye sorar Largo.

“Hiç hayatınızda, gözünüzün önünde olup da fark edemediğiniz muhteşem bir şey oldu mu, Efendi Largo?”, diye sorar Anglenna.

“Evet..”, der Largo kayıp bir ifadeyle.

“Ülkem Arashkan!”

 

 


 

 

 
 

Shared Dreams (Part One)

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

 

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

 

Bu hikaye,
Eski Efendim, Sahibim
ve Çok Daha Fazlası..
‘dan
sonra yer alır..

 

 

Gecenin karanlığında, yoğun ağaç ve çalıların ardında hayal meyal parıldayan bir çift yeşil, cam gibi saydam göz, kısılmış bir şekilde yaşlı adamı takip etmektedir. Gözlerin sahibi, yetişkin bir insanı kapıp götürebilecek kadar güçlü ağzını açar ve uzun, ıslak, zımparamsı diliyle ağzın yanlarından aşağı doğru meyleden nerdeyse üçer karış uzunluğundaki hançer dişleri sessiz bir şapırtıyla yalar, sonra koca küt burnunu ıslatır, iyi göğsünün derinliklerinden, gök gürlemesini andıran bir hırıltı kaçar. Üç yüz küsür kiloluk muazzam cüssesine rağmen yine de yer çekimini inkar edercesine bir fısıltıyla dev patisini bir adım daha ileri atar ve tüm kasları sıçramaya hazır bir şekilde gerilir..

“Efendi Cathber..”, diye, hırıltılı, imalı bir ses duyulur ve yaşlı adamın yanında karalar içinde bir adam peyda oluverir. “..Sizi bulduğuma pek sevindim.”

Yaşlı ‘Efendi Cathber’ bir an irkilir, karalar içindeki sinsi adamı görünce temkinli bir şekilde rahatlar.

“Merhaba, genç..?”, diye vızıltıyı andıran kısık ve kırık bir sesle sorar yaşlı adam.

“Aager.. Aager Fogstep, efendim..”, diye tanıtır kendisini karalar içindeki sinsi görünümlü adam.

“Aaaa.. Efendi Aager. Saygı değer Şerif Standorin sizden bahsetmişti.”, diye dişlek bir şekilde sırıtır Efendi Cathber.

 

Aager Fogstep, Efendi Cathber’i farkındasız bir evhamla inceler. Yaşlı adam sadece yaşını geçmiş değil, yaşını geçeli yüz yıllar geçmiş biri gibidir zira kel kafasında saç kalmamış ve bu hali çok, ama çok uzun zaman önce gerçekleşecek kadar ‘güneş görmüş’tür. Uzun, ak sakalları neredeyse beline kadar inmiş ve çöp gibi kolları, yırtık cübbesinden görünen sıska bacakları ve kambur haliyle acınası bir haldedir.

Aager gördüklerine rağmen doğal temkini elden bırakmaz. Şerif Standorin, Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman ve iki İzci Efendileri, Devien ve Moorat’in bu yaşlı adam hakkında konuşurken gösterdikleri saygıya bakılırsa, söz konusu saygı adamın yaşı ile sınırlı değildir.

Aager rivayet ve dedikodulara özellikle kulak kabartan biri değildir. Sadece göz ardı edecek kadar ahmak ve kibirli değildir, o kadar.

Ve kümülatif rivayetlere de bakılırsa, bu iki büklüm görünümlü yaşlı adam, Themalsar Savaşında bulunmuştur.. sekiz yüz elli yıl önce!

 

“Şerif sizin geleceğinizi, ve belki de şahsım gibi muhabbet etmeyi pek seven birisinin varlığının sizi mutlu edeceğini düşündü.”, der Aager ve bunu söylerken hicvetmez, gülümsemez ve kaşlarını çatmaz.

Düz ve tam anlamıyla ifadesiz bir yüzle söyler.

O güne kadar o yüzde ‘mutlu’ herhangi bir ifade asla oluşmamış biri gibi..

..Ve kapkara gözleriyle ormanın karanlığını süzer.

 

“Standorin her zaman çok düşünceli bir çocuktu..”, diye sırıtır Efendi Cathber.

“Evet, efendim.”, diye onaylar Aager muallak bir şekilde. “İsterseniz yola koyulalım. Mesafe biraz uzun.”

“Hayırdır, genç Aager. Tedirgin gibisiniz.”, diye neşeli bir kıkırtıyla sorar Efendi Cathber.

“Emin değilim, efendim.”, diye cevap verir karalar içindeki adam, sözlerini, gözleri gibi kısmış bir şekilde.

“Endişelenmenize gerek yok Efendi Aager. Vahşi ve yırtıcı hayvanlar benim gibi yaşlı bir adama musallat olmazlar zira onların istediği şey bende yok; Et!”, der ve kıs kıs gülmeye başlar Cathber ve garip bir adınımla, hoplaya topallaya yürümeye başlar.

 

Aager Fogstep yaşlı adamın elli adım kadar ilerlemesine izin verir. Sonra sesiz, hırıltılı sesiyle tıslar.

“Her ne isen, çık ortaya. Orada olduğunu biliyorum!”

 

Karalar içindeki adam uzun bir süre kıpırdamadan öylece durur yerinde, ama ormandan herhangi bir cevap gelmez.

Efendi Cathber’e yetişmek için döndüğünde arkasından çok hafif, anca duyulur bir ses gelir.

Aager hayatını ölüm ile raks ederek geçirmiş biridir. Nevarki ölüme bu kadar yaklaşmış olduğunu bildiği sadece iki anısı vardır.

Arkasından duyduğu ses ise o iki anıdan tamamen farklı bir ölümdür zira bu insanî değil, tamamen vahşi, kural ve kuramlardan beri, göğsünü sıkıştıran, derin bir hırıltının sesidir.

 

Aager, yaşlı Cathber’in peşinden gitmeye başlar. Ancak, ve belli etmeden, belindeki keskin bıçaklardan bir tanesini, kınıyla birlikte yere ‘düşürür’..

..ve kendisine has sessiz adımlarla gözden kaybolur.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Inshala ‘la fey’ Frostmane, yüzünde mutlu bir ifadeyle gözlerini açar. Saf ve şaşkın bir şekilde etrafına bakınır ancak beklediği gibi masmavi bir gökyüzünü göremez. Kaşları hafif çatılır ve başını döndürüp etrafına bakınınca kendisinin bir mağaranın içinde olduğuna ayılır ve küçük bir kedi gibi gerinirken yavaş yavaş neden bu mağarada olduğunu hatırlamaya başlar ve bir anda irkilir. Hafif panik içerisinde kalkar yerinden küçük, sıskası çıkmış kız.

“A.. Aager?”, diye hem tedirgin, hem de korkudan pır pır atan kalbini zapt etmeye çalışır bir telaşla seslenir.

“Buradayım, küçük bayan.”, diye Aager’in hırıltılı sesini duyar ve bir anda kızın içine su serpilmiş gibi rahatlar.

“Ben.. ben gittiğini sandım!”, deyi verir küçük kız.

“Sensiz nereye gidebilirim ki?”, diye ciddi bir şekilde cevap verir karalar içindeki Aager ve oturduğu ateşin başından kalkar ve küçük kıza döner. Elinde bir çubuğa saplanmış ve kötü bir şekilde de yakılmış patatesi ve hafif ezilmiş teneke bir bardağı kıza doğru uzatır. “Dikkat et. Patates sıcak. Adını telaffuz edemediğim ‘şeysi’ çayın da..”

Kız çok kısa bir anlığına, Aager’in gerçekten önünde olup olmadığına emin olmak istiyormuş gibi ona alık alık bakar, sonra yaptığı şeye ayılır ve kızarmış bir ifadeyle patatese uzanır..

..ve küçük bir ‘Ayy!’ sesiyle elini yakar.

Aager gülümser ama bunu sessizce yapar. Kızın ‘şeysi’ çayını onun yanına bırakır, ateşten kendisi de bi çöp yanık patates kapar, kıza bıraktığı teneke bardaktan daha da vahim bir halde olan bir başka bardağa acı kahve doldurur ve küçük kıza doğru meyledip onun yanına çömer.

“Bu ‘şeysi’ çayı değil ki ama. Tarçınlı kırmızı çalı çayı —Rooibos!”, diye düzeltir Inshala ister istemez ve ezik teneke bardaktan keyifle bir yudum hüpletir.

“Ve bunu benim ezberlememi bekliyor olman, hayret verici.”, diye sırıtır Aager.

“Neden olmasın ki?”, der ve soymaya çalıştığı sıcak patatesle elini tekrar yakar. “Uff.. çok sıcakmış ama.”

“Biraz beklersen yeterince soğur.”, der Aager.

“Ama çok acıktım!”, diye mızmızlanır küçük kız.

 

Aager sessizce uzanır ve sıcak patatesi alır, haşin bir-iki hareketle yanık kabukları yolar ve patatesi ikiye böler..

..ve ikiye bölünmüş patates bir anda soğur!

 

“Teşekkür ederim.”, der Inshala mutlu bir şekilde. “Ama bitkiler hakkında bilgilere nerede ne zaman ihtiyaç duyulur bilinmez, öyle değil mi Aager Fogstep?”

 

Aager bir anda eskiyi hatırlar. Çok eskiyi..

Drashan kadar eskiyi.

Aager, daha genç bir delikanlıyken yanında çalışmaya başladığı Primrose’u hatırlar.

“Simyanın kökü, sadece hangi maddeleri nelerle karıştırdığında ne elde edeceğini öğrenmek değil, her maddeyi, her bitkiyi ve her sıvıyı bilmeyi gerektirir. Bunu asla unutma delikanlı. Simya tehlikeli bir bilimdir ve ona gerekli saygıyı göstermezsen, seni öldürür..”

Primrose böyle başlamıştı ona verdiği ilk derse.

Ve gerçekte Aager kırmızı çalı çayına Rooibos denildiğini de bilir. Sadece Inshala’nın sesinde ona huzur veren bir tını vardır ve karalar içindeki adam o tınıyı duymaktan hoşlandığı için kıza itiraz etmektedir..

 

“Herkesin gittiğine hala inanamıyorum.”, der Inshala bir anda ve sesinden bu konuda mutsuz olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

“Herkesin gitmesi gereken yerler var. Umarım akıllı davranırlar ve sağ salim, tek parça halinde tekrar görebiliriz onları.”, diye mırıldanır Aager.

“Tedirginsin.”, der küçük kız bir anda.

“Evet. Bu, Udoorin’i ilk defa tek başına bırakmışlığım olacak.”

“Udoorin abi senden çok şey öğrendi ama ki! Ve yanında Lorna ve Anglenna ablalar da var.”, diye teskin etmeye çalışır Inshala, Aager’i.

“Bakıyorum ‘Ördek Dudak’la aranı yapmışsın, küçük bayan.”, diye gülümser Aager.

“O ördek dudaklı değilmiş ki. Annesi yüzünden devamlı kızgınmış. Gitmeden önce uzun uzun konuştuk.. Ben onun saçlarını örerken. Çok güzel saçları varmış yaaa.. İpek gibi.. Ve çok uysal!”, diye kaşları hafif çatılı bir şekilde anlatır Inshala.

“Uysal mı? Anglenna mı uysal?”, diye biraz şaşırarak sorar karalar içindeki adam.

“Hayır yaa.. Saçları çok uysal! Elime aldığımda, nasıl örmek istiyorsam o yöne, sanki kendi kendilerine hareket ediyormuş gibi şekil alıyorlardı.”

“Bremorel ablanın saçları da çok güzel ama onunkiler biraz kendisi gibi; hırçın ve inatçı! Nasıl yaparsam yapayım, o şekle girmemek için çaba sarf ediyorlardı sanki. Zaten ördükten bir saat sonra da Bremorel abla devamlı saçlarıyla oynadığı için, çözülüyordu yine. Themalsar’dayken beni çileden çıkarmıştı!”, diye alt dudağını pörtleterek söylenir küçük kız.

Aager gülümser.

“Anglenna ablanın annesinin onun saçlarını hiç örmediğini biliyor muydun? Pis cadaloz şey!”, diye hışmeder bir anda. “Benim bi kızım olsa, her gün örerdim onun saçlarını ki!”

 

Genç adam dayanamaz ve kıkırdar!

Aager.. kıkırdar!

 

Küçük kız patatesini bitirdiğinde biraz kendisine gelmiş gibidir. Ilımaya başlamış tarçınlı kırmızı çalı çayını da bitirip kalkmaya meyleder ama Aager kızın eline bir tane daha yanık patateslerden tutuşturur!

Kız önce patatese bakar, sonra da Aager’e.

“Ama ben doydum ki!”, diye sevindirik bir şekilde sırıtır.

“İlkini kendin için yedin. Bunu ise benim için yiyeceksin.”, der Aager.

Kız alt dudağını tekrar pörtletir.

“Ama ben doydum ki yaaa..”, diye sızlanır.

“Lütfen, Inshala. Biraz kendine gelmen lazım artık.”, der karalar içindeki adam ciddi bir ifadeyle.

“Kendimdeyim ki!”, diye söylenir küçük kız.

“Inshala. Lütfen. Benim için yeyiver.”

“Ama.. ama bu çantaş!”, diye mızmızlanır Inshala.

“Çantaş?”

“Çatnaj.. Şatnaç.. Jantaş..”, diye afallar ve kızın yüzü fena halde kızarır.

“Umm.. Şantaj?”, diye nazik bir şekilde önerir Aager.

“Evet, ondan işte!”, der kıpkırmızı suratla. “Çantaj! Senin yaptığın bu ama ki!”

“Pek sayılmaz, ama artık beraberiz ve bize bakacak bir Lady yok yanımızda. Zayıf düşmeni istemeyiz, öyle değil mi?”

“Düşersem beni tutarsın.”, der kız ve karalar içindeki adamın bir anda yüzünde oluşan ifadeden biraz korkar. O ifadeyi daha önce bir defa görmüştür ve tekrar görmek asla istez. Daha doğrusu, ‘sevgilimi’ olan bu adamın yüzünde o ifadenin bir daha oluşmasını istemez ve ivedilikle patatesin kabuklarını yolar ve büyük teşebbüsle hepsini ağzına tıkıştırmaya çalışır.

“Mfff mffım fıfafım fi!”, diye bir şeyler söyler.

Aager sesini çıkarmaz. Yavaşça kıza uzanır ve bir eliyle nazikçe kızı çenesinden tutarken, diğer eliyle de cebinden çıkardığı temiz bir bezle kızın yüzünü ve küçük dudaklarını temizler.

“Hepsini bir anda tıkıştırmamanı tercih ederdim. Seninle çok uzun bir hayatı paylaşmayı diliyorum, güzel Inshala. Ama bunun için sağlığına da biraz imtina göstermen gerekiyor. Bunu artık kendin için değil, bizim için yapmalısın.”, der sessizce, ve bunu da kendi gözlerini kızın muhteşem gözlerinden ayırmadan söyler.

Kızcağızın gözleri dolar.

Ve ağzına tıkıştırdığı patatesi zorlukla yutar.

“Ben.. ben özür dilerim. Üçüncü patates için hazırım ki!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bir yerlerden at bulmamız gerekecek. Yolumuz oldukça uzun. Ta Durkahan’a kadar yürümeye kalkarsak oraya vardığımızda iş işten geçmiş olur.”, diye söylenir Aager. “Ve her yerde Orken sürüleri varken nereden nasıl at bulabileceğimizi bilmiyorum.”

“Ben.. ben hiç ata binmedim..”, der Inshala küçük bir sesle. “Düşersem her yerim kırılır ki.”

“Öğrenmesi çok da zor değil, küçük bayan. Olmadı almayı düşündüğümüz gibi iki at alırız, sen arkamda oturursun, at yorulduğunda diğerine geçeriz. Bu şekilde iki misli yol almayız ama yine de Orken’lerle aramızdaki mesafeyi ciddi bir şekilde de açmış oluruz.”, der karalar içindeki adam.

Inshala bir an durağanlaşır ve yüzünde mutsuz bir ifade belirir.

“Korkulacak bir şey yok. Ve yanlış bilmiyorsam sen atlarla konuşa da bilirsin.”, der Aager ve gülümser, ancak bunun küçük kızın üzerinde olumlu herhangi bir etkisini görmeyince biraz kafası karışır zira hayvanlar söz konusu olduğunda bu kızın çekinebileceğini düşünemez.

“Ne oldu, bebeğim? Sanıyorum ki sorun atlarla ilgili değil.”, diye düşünür küçük kızın zihninde.

Kız yine cevap vermeyince Aager onun yanına gider ve nazikçe kızı kendisine doğru döndürür.

“Sorun nedir? Bilmeden yanlış bir şey söyledim sanırım..”

“Sorun yok. Ve sen yanlış bir şey söylemedin Aager Fogstep.”, diye kızın sesini duyar zihninde Aager.

“Inshala. Seni rahatsız eden bir şey olduğunu hissedebiliyorum. Bir birimize açık olacaktık.”, der nazikçe kıza.

“Ben.. ben ne zaman ‘küçük bayan’ olmaktan kurtulacağım?”, diye bir anda ağlamaya başlar kız. “Beni hep küçük olarak mı göreceksin?”

 

Aager hayretle kıza bakar, sonra onu kollarına alır.

Sıskası çıkmış kız daha içli bir şekilde ağlar.

“Halbuki artık on altı yaşında bile değilim. Bari Na-ammen yolunda on yedime basmıştım!”, diye içli bir şekilde inler kız.

Aager kıza sarılmaya devam eder ama söyleyecek doğru bir şey bulamaz.

“Hep küçük olarak kalmak istemiyorum. Themalsar’dayken bana küçük muamelesi yapmıyordun halbuki. O kadar mı çirkinim artık?”, der boğuk bir sesle ve hıçkırmaya başlar.

“Inshala..”, diye kızı teskin etmeye çalışır Aager.

“O zaman bana dobraca ve denginmişim gibi bakıyordun. Şimdiyse bana küçük bir kıza bakar gibi bakıyorsun..”, diye inlemeye devam eder Inshala.

“Inshala..”, diye tekrar kıza seslenir Aager.

“Sıska olmam benim suçum değil ama ki.. Söz daha çok yemek için elimden geleni yapacağım. Sosyal şeysini de çok öğrendim ve o zaman ki gibi yabanî de değilim artık. Sebebini bir türlü anlayamasam da, sırf hoşuna gittiğini söylediğin için bu pis boynuzları bile gizlemiyorum.”

“Inshala..”, diye tekrarlar kendisini Aager.

“Daha ne yapmam gerekiyor benim küçük olmadığımı görebilmen için? Bilmediğim şeyleri yapamam ama ki! Beni hala küçük olarak görüyorsun ama büyük görmen için ne yapmam gerektiğini söylemiyorsun!”

“Inshala..”, diye cılız bir sesle dener şansını Aager.

“Kavgalarda da artık aptal bir dağ keçisi gibi dalmıyorum düşmanın arasına bile.. Lady abla diğerlerine nasıl kızıyorsa bana da aynısını kızıyor. Merisoul abla ise bana ‘cilve’ yapmam gerektiğini söyledi ama cilvenin ne olduğunu söylemedi. Sana aptal bir kız olduğumu söylemiştim. Bilmiyorum bir çok şeyi ama öğrenirim ki. Neyim eksik benim? Birileri size anlatmış her şeyi ama benim etrafımda anlatacak kimsem yoktu. Anlatmadığınız şeyleri nasıl bilebilirim ama ki?”

INSHALA!”, diye sert bir şekilde seslenir Aager kıza en sonunda.

Kızın sesi bir anda kesilir Aager’in zihninde ve iri, dolu gözlerle öylece kendisini sarmış adama bakar.

E.. Efendim..”, diye korkmuş bir şekilde kekeler kız.

“Sana, küçük bir kıza sarılıyor gibi mi sarılıyorum?”, diye çatılı kaşlarla sorar kıza karalar içindeki adam.

“Bi.. Bilmem.. Senin hiç başkasına sarıldığını görmedim ki..”, diye söylenir kız.

Aager hiçbir şey söylemez bunun üzerine. Kıza sadece, yüzünde beliren hafif ürkütücü gülümsemeyle bakar..

..ve Inshala bir anda ayılıverir.

“Ben başkalarına dokunmayı seven biri değilim, Inshala. Dahası, başkalarının da bana dokunmasından hoşlanmıyorum ve buna pek az tahammül gösterebiliyorum. Sebebini sorarsan, bilmiyorum. Belki de kimseye, onlara sarılacak kadar güvenmediğim içindir. Yada sadece huysuz adamın teki olduğum için.. Hayatımda karşılaştığım ve buna istisna gösterebildiğim, sadece bir kişi oldu ve o da sensin ve bunun sebebi de sadece sana güvenmemle sınırlı değil.

Tıpkı aptallara tahammül edemediğim, ama seninle beraber aptal olmak beni tahmin edemeyeceğin kadar mutlu ettiği gibi. Tıpkı dans etmekten hoşlanmadığım ve bu güne kadar hiç ilgilenmemiş olmama rağmen seninle dans etmenin bana ‘doğru’ gelmesi gibi.. Ben şarkı da dinlemem çünkü benim için şarkı sadece bir vakit kaybı ve şarkı söylenen ortamlar aynı zamanda gardımızı da indirmemize sebep olduğu için. Ama senin o mırıldandığın şarkı beni eritiyor ve beni uçuruyor..

Şimdi sana bunları ‘küçük’ bir kızla yapabileceğimi düşündüren nedir?

Seni Themalsar’dayken de küçük bir kız olarak görmedim, Themalsar sonrasında da, gerçek yaşını öğrendiğimde de..

Dahası, her ırkın olgunluğa ulaşmasının yaşı farklıdır. Bir elf on altı yaşındayken teknik olarak hala bir ‘bebek’tir. Yüz yaşına kadar da bir çocuktur.

Ben bir insanım ama çocuk olma lüksümü beş yaşımdayken çoktan geride bırakmıştım. Tahmin ediyorum, sen bundan bile önce terk etmek zorunda kaldın. Bununla beraber, içine doğduğumuz koşullar her ne olursa olsun, yine de hem bedensel, hem duygusal, hem de zihinsel olgunluğa ulaşmamız yine de yıllara dağılan bir süreç.

Ben bir çok kavgaya girdim. Çoğunu istemedim ama zorunlu bırakıldım çünkü kavga etmememin bir zayıflık olduğu sanılan bir ortamda doğdum. Aynı şekilde bir çok da can aldım, bir çokları da benim canımı almaya çalıştı. Dolayısıyla kavga etmeyi ve can almayı çok iyi beceren birisi oldum.

Peki bu beni olgun birisi mi yapıyor? Kız kardeşim için bir zamanlar canımı bile verirdim. Ama sana yaptığı şeyden sonra onu ellerimle öldürmek istedim ve üçümüz arasında olgun davranabilen bi sen vardın ve sen bana seni ‘küçük’ bir kız olarak gördüğümü sanıyorsun..

Hayır, Inshala. Seni bir çok muhteşem şey olarak görüyorum ama ‘küçük kız’ bunların arasında yer almıyor. Nevarki sen de benimle aynı kırık kaderi paylaşıyorsun. İkimiz de çok küçük yaşta, çok kötü şeylerle karşılaştık, daha da kötü şeylere maruz bırakıldık. Ama karşılaştığımız şeyler ikimizi de gerçekte olgunlaştırmadı. Sadece keskinleştirdi..”

 

Inshala başını karalara bürünmüş adamın göğsüne gömer ve utanmış bir şekilde söylenir.

 

“Ben.. Ben özür dilerim. Seni kızdırdım. Etrafımda olup biten bir çok şeyi daha anlamıyorum ve bunlardan bazılarını ise korkarım hiç anlamayacağım. Ama senin anlattıklarının bir kısmını anladım.. Sanırım.. Anlamadıklarımı zamanla anlayacağım, söz!.. Olgunlaşınca..”, der kız mutsuz bir sesle.

 

Aager kollarıyla sarıp sarmaladığı kıza nazikçe seslenir.

“Bana bak, Inshala.. Gözlerime bak..”

Kız utanç içerisinde omuzlarını silker ve başını gömdüğü yerden kaldırmaz.

Genç adam bir eliyle kızın çenesini avcunun içine alır ve yüzü kendisine doğru çevirir.

Kız buna ancak çok kısa bir anlığına mukavemet gösterir, sonra kendi rızasıyla başını kaldırır, ıslak gözler ve kızarmış yüzle can attığı ürkütücü adama bakar.

 

Aager yavaşça eğilir ve kızı öper.

 

Başta ne olduğunu anlayamaz Inshala..

..ama birden, belki de içsel bir dürtüyle ayılıverir.

Ve sıskası çıkmış, çöp gibi kollarından beklenmeyecek bir güçle karalar içindeki adamın boynuna sarılır.. ve o öpücüğe doğru erir..

 

Karalar içindeki adam, o öpücükte kızın ‘küçük’ görünümün ne denli yanıltıcı olduğunu anlar..

..ve kızın gözlerinin ardında fokurdayan fırtınanın kaynayıp taştığını duyar gibi olur.

 

O fırtınanın içinde, iki ay kadar önce Gemini ile bağlandığında ziyaret ettiği kızın ‘hayal dünyasında’ gördüğü ‘Sessiz Orman’daki kurbağaların büyük bir gürültüyle vırakladıklarını, ateş böceklerinin ise mutlu bir heyecanla bir oraya, bir buraya vızıldadıklarını görür.

 

‘Şafak Sahili’nde ise güneş çok daha parlak, çok daha ‘hayat dolu’ yükselmektedir sanki..

Ve yükselen altın şafakta manta balıklarının, çılgın raksına müşahede eder.

 

Denizin, bir pasta dilimi gibi bölündüğü sahilde ise, dev ‘Shala’nın muazzam bir ivme ile denizden fırlayıp, daha da muazzam bir coşkuyla kendisini tekrar denize salışını, akıl almaz bir hayretle seyreder.

 

Ve kızın, uçsuz bucaksız dağlarında, yüzlerce.. belki de binlerce flamingo, bir anda havalanır, ve bütün gök yüzünü kaplayan zarif bir daire halinde uçmalarını izler.

 

Kızın kendisini götürdüğü yerler arasında belki de en manidar değişim, mis gibi ‘temiz’ ve insan elinden beri olan buzullarda gerçekleşir.

Uçsuz bucaksız buz dağlarında, kulak çınlatan bir çatırdama sesi duyulur ve zirvelerden biri ortadan ikiye bölünür, muhteşem bir çığ eşliğinde, yeri göğü inleten bir homurtuyla çöker..

 

 

Inshala gözlerini açar ve kendisini hayetle izleyen adama bakar.

“Bu.. Bu beklediğim bir şey değildi sevgilimi Aager Fogstep.”, diye pespembe olmuş bir şekilde fısıldar.

Aager boğazını temizler.

Zira bu, kendisinin de beklediği bir şey değildir.

Aager’in içindeki ses, ona fena tehditkar bir şekilde tıslar.

“Sus! Sakın bir şey söyleyip bu anı batırma! Yaptığın şeyi yaparak tüm kontörlerini harcadın. Top, onda artık.”

Aager yutkunur ve kollarındaki kızın muhteşem gözlerindeki fırtınanın sanki biraz durağanlaştığını —hayır, durağanlaştığını değil, ‘sakinleştiğini’ görür gibi olur.

Kızın aralanmış, olgun çilek renkli küçük dudakları çok hafif yukarı doğru bükülür ve nefes nefese bir sesle fısıldar.

“Sanırım uçurma sırası bende Aager Fogstep..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aager Fogstep burnundan soluyarak yaralı izci kızların kaldığı çadırdan çıkar ve içeriden gelen kıkırtılar da fokurdayan hışmına hiç yardımcı olmaz. Karalar içindeki adam yumruklarını sıkar ve gecenin karanlığına doğru haşin bir küfür savurur..

Şu anda Drashan’da olmuş olsa, ikisinin de gırtlağına bıçağını dayamış, saçma salak açıklamalar, bahaneler ve abuk sabuk şeyler dinlemek zorunda kalmış olmaz, tüm gerçeği, bütün çıplaklığı ile öğrenmiş olurdu.

Ama işin püf noktası da bu değil miydi zaten; burası Drashan değildi ve bu insanlar ‘özgür’dü. Onun işi de bu insanların özgür kalmaları sağlamak için çabalamaktı. Ve sağladığı söz konusu ‘özgürlük’lerin an itibariyle işine gelmemesi, kızması için yeterli bir sebep miydi?

Aager farkında olmadan, eski ‘marifetleri’ olmasa da, eski ‘perspektif’ini değiştirmesi gerektiğine ayılır.

Karalar içindeki adam başını kaldırır ve gecenin karanlığında göz kırpan yıldızlara bakar ve derin bir nefes alır.

Evet, Drashan onun geçmişidir. Ama geleceği değil.

Ve kendisi ya bu gerçeğe boyun eğecektir, yada inatla etrafındakilerle boynuz tokuşturacaktır.

Aager bir an geri dönüp, bir çift suçluyu sorguluyormuş gibi terletmeye çalıştığı yaralı izci kuzenlerden özür dilemeyi düşünür ama bundan vaz geçer.

Bu işi zamana bırakmayı tercih eder ve zaman aralarını ya düzeltecektir, yada düzeltmeyecektir.

Karalar içindeki genç adam bulgularını —yada bulmadıklarını— Şerif Standorin’le paylaşmak için, son yirmi küsur yıldır bu ormana musallat olan kurt müptelasından kurtulmuş olmanın verdiği mutluluk ve neşeyle herkesin toplandığı büyük kamp ateşine doğru meyleder..

..ancak ayağı ‘çın’layan bir şeye çarpar.

 

Aager gece karalığında neyi tekmelediğini tam olarak göremez.

Sessizce eğilir ve tekmelediğinde ‘çın’layan şeye bakar..

..ve

‘Huh!’, diye ünler.

 

 

Sonra..

 

yavaşça..

 

kınıyla birlikte çadırın önüne bırakılmış..

 

 

hançerini alır..

 

 


 

 

 
 

Changes..

Timeline:

178 yıl öncesinden itibaren..

 

Değişim.

 

Kolay gelmez.

Genelde bize sormaz.

Geldiğinde de istenmez.

 

Değişim.

 

Gelmiş ise, alışkanlıklarımızın hayatımızın kendisi olarak belirlediğimizi ve artık yerimizde saydığımızı bize anlatır.

Geçmişe fazla bağlanmışsak bizi kırar.

Geçmişimiz yok ise bizi yanıltır.

 

Değişim.

 

Geldiğinde itiraz ediyor, onu suçluyor, mukavemet gösteriyor, korkuyor ve ona karşı mücadele ediyorsak, bilinmeli ki gerçek sorumluyu aynada görebilirsin çünkü durduğumuz yer, hayatta olduğumuz halde çoktan gömüldüğümüz yerdir.

 

Bu hikaye kronolojik olarak,
A Bard’s Tale XIII, “Searing Perspective” ‘den
sonra başlar,
ve “Annen için üzgünüm..” ‘den
önce biter.

 

 

Yine mi gidiyorsun, Lenna?”, diye sorar, uzun boylu, yakışıklı high elf.

“Bunun seni ilgilendirdiğini hiç sanmıyorum, Armathelius Riverblade. Dahası, adımla samimi olabileceğin kadar arkadaş değiliz. Aslına bakılırsa, arkadaş bile değiliz.”,  der, önünde duran elf kadar uzun boylu kız soğuk bir şekilde.

 

Armathelius, kendisinin ‘Lenna’ diye hitap ettiği, bir çoklarının ise ‘Buz Kraliçesi’ olarak lakaplandırdığı, fevkalade olduğu kadar, ‘erişilmez’ güzellikteki elf kıza uzun bir süre sessizce bakar. İçinde buruk bir kırıklık hissetse de bunu yüzüne yansıtmaz. Gerçekte yansıtıp yansıtmamasının da pek bir önemi yoktur zira kız onu umursamadığı gibi, ona bakma zahmetinde, yada nezaketinde, bile bulunmaz..

 

“Ri Grandaleren, kızının peşinden seni gönderdiğini duydum.”, der neşeli olmaya çalışan bir üslupla.

“Ri’mizin şahsıma verdiği herhangi bir özel emir varsa, bu tam olarak odur; ÖZEL! Ve ne seni, ne de bir başkasını ilgilendirir.”, der ‘Lenna’ adındaki kız, ve bunu söylerken de ne soğuk sesinden, ne de tavrından herhangi bir taviz vermez.

 

Genç Armathelius yine susar ve silik yeşil gözleriyle önünden umarsız bir eda ile süzülen muhteşem kızı seyreder.

 

“Prenses Alor’Nadien ne’yi sağ salim getir.”, der sessizce arkasından.

‘Lenna’ bir an durur.

“Prenses hazretlerine bir zarar vereceğimi düşünüyor olman çok ilginç, Armathelius. Ona ilgi duyduğunu bilmiyordum.”, der genç elfe buz gibi bir gülümseyişle.

“Prensesin sağlığı ve mutluluğu dışında, şahsına özel bir ilgim yok, Lenna.”, der elf sakin bir sesle.

Kız, adamın kendisine tekrar ‘Lenna’ diye hitap etmesinden dolayı kızar ve platin sarısı kaşlarını çatar.

“Beni ilgilendiren..”, der Armathelius, “..ona bir şey olması halinde, Prensesimizin saraydan ve Bari Na-ammen’den ayrılmasına kendisi sebep olmuş olmasına rağmen, Ri’mizin tez canlı davranması ve bundan seni sorumlu tutması.”

“Pek düşüncelisin, Lordum!”, diye hicveder ‘Lenna’.

Kaşlarını çatma sırası saki Armathelius’a geçmiştir.

“Annen sonsuza kadar yaşamayacak, Lenna. Daha ne kadar onun gölgesinde ve kuklası olarak kalacaksın? Kendi hayatını kendin idare etme zamanın gelmedi mi?”, diye sert bir şekilde cevap verir.

‘Lenna’ daha önce andırmıyor idiyse de, yüzünde beliren ifadeyle artık kesin olarak ‘Buz Kraliçesi’nin kendisi gibidir.

“Sanıyorum ki haddinizi aştınız, Lordum Armathelius. Dikkat edin. High Lady Angrellen hakkında konuşurken gösterdiğiniz saygısızlık, size çok pahalıya mal olabilir.”, diye burnundan soluyarak tıslar.

“Özür dilerim, High Lady Anglenna. Niyetim sizi üzmek değildi.”, der Armathelius aynı sert üslupla. “Bununla beraber, gitmeden önce bir şeyi size söylemeyi kendime görev bilirim.”

“Lütfen. Size ve ‘görevinize’ engel olmayayım, Lordum.”, diye nezaketsiz bir şekilde hırlar elf kızı.

“Annen evrenin merkezi değil.. Dahası, Bari Na-ammen’in kendisine borcu varmış gibi davranması ve bu güzel şehri yıkıcı tavırları ile bezdirmesi, korkarım gittiğinde seni de kendisi gibi yalnız bırakacak. Ve bir elfin yalnızlığı, bir insanın yalnızlığına benzemez, Lenna.”, der genç elf, ama bunu söylerken sesi az önceki gibi sert değildir artık.

“Sanıyorum, bu ‘bir şey’den daha fazla oldu, Lordum.”, diye buzul kırılmasını andıran bir şekilde karşılık verir High Lady Anglenna.

“Hayır, Lenna. Söylediğim şeylerin hepsi ‘bir’ şeydi.. Ve gerçekte de ‘aynı’ şeydi..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Lenna ayak seslerini çok geç fark eder ve bir anda, önünde duran devasa yaratık, içinde bulunduğu kanlı arena, ve bir türlü yaratığı devirmekten aciz kalan ‘ahmaklar’ gözleri önünden kayar..

Buna rağmen, her nasılsa ‘prenses’ Lorna’nın, fal taşı gibi açılmış gözlerle kendisine baktığını görüverir..

..nevarki Lorna’nın korkuyla kendisine bakışlarını geç fark ettiği gibi, arkasından gelen ayak seslerini de çok geç fark etmiştir.

Prensesin kendisine neden öyle baktığını da, ardından yaklaşan ayak seslerinin neye tekabül ettiğini de ancak büyük, içi doldurulamaz bir nefret ve tiksinti içeren tıslamayı duyduğunda anlar;

 

“FELISIA FREMERI’İ HATIRLA!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bana adını ver, iblis tohumu. Bir iyilik istiyorsan karşılığını da vermen gerektiğini çok iyi biliyor olman gerekir.”, diye büyük bir hırsla tıslar High Lady Anglenna.

Uzun, buzullar kadar soğuk ve erişilmez bir güzelliğe sahip elf kızın önünde duran, ve yüzünde kayıp bir ifadeyle kendisini süzen ‘iblis tohumu’, sessizce ona cevap verir.

“Evet. Ben bir iblis tohumuyum. Kötülük doğamda var. Ben bununla doğdum ve öldüğümde de bu, kötülüğün elinden olacak. Peki senin bahanen ne?”, diye hüzünle cevap verir ‘iblis tohumu’.

“ADIN!”, diye hışımla fısıldar Anglenna.

“Sana adımı vereceğim. Ama bu bir iyilik karşılığında bir başka iyilik için olmayacak. Bu, bir kötülüğe engel olmak için yapılmış bir iyilik olacak..”

ADINI VER!“, diye aynı tavizsiz sesle emreder High Lady.

Merisoul Xyrotwu, kendisine tepeden bakan elf kadına hüzünle, ve büyük bir kayıpla bakar.

 

“Ad Ara..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Hayattayken kibrimizle görmediğimiz, ihtişamımızda fark etmediğimiz, ve belki de en kötüsü; umursamadığımız şeyler, ölürken dikkatimizi çekiyor olması ne kadar ilginç.”

High Lady Anglenna’nın zihninden geçen son şey buydu.

Yanında durduğu derin, krater gibi çukurun içine düşmekte olan, High Spires’ın efendisi Philius’un, Prensesi korumaları için gönderdiği elflerden bir tanesinin, kan içerisindeki cesedi..

Devasa yaratığın yer sarsan kükreyişi ve etrafa kudurmuş bir şekilde bakan gözlerinden birisine, muhteşem bir zarafetle süzülerek saplanan, o izci çapulcusu kızın attığı ok..

..ve Anglenna’nın, öyle bir atışı Bari Na-ammen elflerinin bile gerçekleştiremeyeceği gerçeğini kendisine itiraf edişi..

Kendisine Aager diyen, karalar içindeki melun herifin, devasa yaratığın sırtında, düşmeden koşmasını..

O küçük, ne idüğü belirsiz aklı eksik kızın, “Gel, Snare! Bana gel! Gel güzelim.. Sen doğanın köküsün.. Sen varsın!”, diye kendisi gibi küçük ve cılız bir sesle arenanın ortasına çağırdığı muazzam ‘ağacın’ yerden yükselişini ve kalın, sarmaşıklı kollarıyla dev sürüngeni yakalayıp olduğu yere çakmasını..

Udoorin denen yeni yetmenin manyammış kahkahalarını..

Muhtemelen o terbiyesiz bücürün attığı, ve kızıl bir sabun köpüğü gibi genişleyen ateş topunu.

Parçalanmış cesetlerin başında uçuşan sineklerin vızıltılarını..

..Ve uzakta, cesetlerden bir tanesinin hareket edip altından çıkan uzun, esmer saçlı kızı..

High Lady Anglenna bu ayrıntıları etken olarak değil, tamamen bir seyirci olarak izlemişti.

Kendisini şaşırtan, gördüğü ayrıntılar değil, bunları fark etmiş olmasıydı.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

High Lady Anglenna, paylaştığı masada oturan diğerlerini, etrafındaki mutlu şöleni, çalgıcıları, koşuşturan çocukları, önündeki nefis yemekleri ve az ileride oturan kasaba şerifini umursamadan gözlerini diktiği kaçak kıza büyük bir hışımla tıslar..

“Bu senin için ‘Lenna abla’, değil, High Lady Anglenna!”

Lenna ‘ablasının’ karşısında, örülmüş up uzun sim siyah saçlı, içsel bir zarafetle oturan kız başını yere eğmiş, utanç içerisinde ve anca duyulur bir sesle cevap vermişti..

“Bu da beni sizin için, Prenses Alor’Nadien ne yapmıyor mu, abla?”

 

Anglenna kıp kırmızı olmuş bir şekilde öylece kalakalmıştı oturduğu masada.

 

Geriye dönüp baktığında, prensesin bir fısıltı kadar sessizce söylediği sözlerde hiçbir tereddüt, pısırıklık, eziklik, geri adım atma yada zayıflık duymamıştı. Buna rağmen söylediklerini ‘onun hayrına’ sessizce söylemişti.

Halbuki kendisi olayı, olabildiğince kamuya mal etmişti!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Serin bir rüzgar, High Lady Anglenna’nın sırtını okşar ve uzun, selvi boylu kadın, arkasından gelen bir yük ile bir adım ileri tökezler.. Ve arkasından, neredeyse doğduğu günden itibaren bildiği bir kokuyu sezinler.

Bu koku kendisinde her zaman ve her nedense, ve ancak hayatın kendisine tekabül eden bir sıcaklığı, şefkati, aidiyet duygusunu, ve içsel bir koruma dürtüsü uyandıran, Prenses Alor’Nadien ne’nin kokusudur..

Ve nedense Prenses ona, Anglenna’ya, arkadan sarılmıştır..

..kanlı cesetlerle dolu arenanın ortasında!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Lady Merisoul! Damda olduğunuzu ve beni duyduğunuzu biliyorum.”, diye seslenir Anglenna karanlığın içinden, ancak kendisine herhangi bir ses yada cevap gelmez. Zorlukla ayakta duran ‘Buz Kraliçesi’, sanki bir gecede erimiş ve yüzündeki solgun ifadeye bakılırsa da, gözü kararıp olduğu yerde yığılıp kalmasına ramak kalmıştır.

“..Lütfen.”, diye fısıldar High Lady.

“‘Lütfen’, her zaman işe yarar.”, diye mutlu bir cevap gelir damdan. “Ve bir ‘Lady’ seviyesine güncellendiğime göre benden bir şey istiyor olmalısın.”

“Evet. Korkarım yardımınıza ihtiyacım var.”, diye zorlukla cevap verir Anglenna ve başıyla kıpırdamadan sarkan koluna işaret eder.

“Nooldu sana böyle? Kumrular yarım saat önce döndüler. O şapşal çocuğun yüzündeki ifadeye bakılırsa sanıyorum mutlu bir akşam geçirmiş olmalılar. Prensesine sarılmasına bakılırsa, oldukça mutlu bir akşam!”

“Bir.. bir hanımefendi böyle şeyleri konuşmaz..”, der Anglenna, gergin ifadesiyle.

“Neyse ki ben ne bir ‘leydiyim’, ne de bir ‘hanımefendi’.. Ne olduğunu bana anlatacak mısın?”, diye High Lady’nin omzuna dokunur..

..ve dokunmasıyla, Anglenna’nın sıkılmış dişleri arasından boğuk bir inleme kaçar.

“Omzun ezilmiş ve kırılmış..”, der ve High Lady’nin solmuş yüzüne sırıtır. “Biliyor musun, hep senin bu pahalı elbiselerini parçalamak istemişimdir!”, diye ekler ve ani bir hareketle elf kızın elbisesini, omuz dikişlerinden söker!

“..Kolundaki morluklara bakılırsa, onun da en az üç yerinde çatlak var. Diğer elinle göğsünü tutuşuna bakılırsa, kırık kaburgalar, duruşuna bakılırsa, sırtında bana göstermediğin en az bir darbe, ve sanırım kalçanda da bi sorun var.. Ne yaptın sen? Kendini bir yaban domuzu sürüsünün önüne mi attın? Bu kendini öldürtmek için kötü bir tercih, zira başaramazsan.. Eh.. Bu hale gelirsin işte!”

“Eline düştüm ve beni iyileştirmene ihtiyacım var!”, diye inler High Lady sıkılmış gözleri arasından acı yaşlar dökülürken.

“Neden Lady Magella’ya gitmiyorsun? Yada küçük Inshala’ya? Lady seni beleşe tamir eder. Aslına bakılırsa Inshala’da.. Ama ona gidersen bundan sonra o kıza, olduğu insan gibi davranman gerekir ki, bu da o kadar büyük bir kayıp sayılmaz senin için..”, der Merisoul.

“İkisine de.. gidemem..”, diye cevap verir Anglenna, acı içerisinde.

 

Merisoul’un bal renkli kaşlarından biri kalkar.

 

“Neden?”, diye sorar açık bir merakla.

“Birincisi, küçük Inshala burada değil, Heaven Parkında.. Efendi Aager’le birlikte kırılmış bir şeyleri onarmaya çalışıyorlar! Lady’ye de gidemem çünkü.. çünkü ona gidersem Prenses bu halimi görür!”, diye zorlukla konuşur Anglenna.

“Görsün.. Seni ilk defa yaralanmış görmüyor ki. Ne oldu? Onları takip ettiğinden haberdar olmasını mı istemiyorsun yoksa? Sana bunun iyi bir fikir olmadığını ima etmeye çalışmıştım sanırım. Hemde daha bu gece!”

“Hayır, genç Merisoul. Onun üzülmesini istemiyorum..”, diye sessizce inler high elf asilzade..

 

Merisoul ‘fırk’lar!

 

“Bu senden duyabileceğim en muhteşem yala— doğru olsa gerek!”, diye ünler succubi melezi. “Sen gerçekten samimisin..”

“Bunun için sana ne borçlanacağım, küçük iblis?”, diye diş gıcırdatır Anglenna, artık kapadığı gözleriyle ekşittiği suratı, acısının sınıra ulaştığını göstermektedir.

 

“Aaa.. Acı.. Bunun ne olduğunu daha bildiğini sanmıyorum. Ama bu gece küçük sürprizler ve mutluluklarla dolu gibi görünüyor!”, der bir başka ses ve Anglenna sesin içinde hissettiği kini algılar ve gözlerini açar.

Merisoul’un arkasında o çocuk durmaktadır.. Dar—bişey! Ahmak Philius’un piçi!..

..ve adamın suratındaki katışıksız nefreti, ve elindeki uzun hançeri fark eder.

 

“Sevgili Soul, müsaadenle bu zevki bana bırakırsan pek mutlu olacağım..”, diye kindar bir fısıltıyla tıslar Darly Dor.

“DARLY!”, diye kamçı gibi emir verir Merisoul ve Darly olduğu yerde çakılır. “Sana maşa olmakla ilgili söylediklerimi bu kadar mı çabuk unuttun?”

“Çok kısa bir anlığına daha maşa kalabilirim..”, diye dişlerini gıcırdatır Darly vahşi bir ifadeyle.

“Senin.. Philius’un piçi olman dışında.. kim olduğunu.. bilmiyorum.. Benimle ne alıp veremediğini de.. bilmiyorum..”, diye zorlukla konuşur High Lady.

“Hayatın o kadar çok arkadaşlarla mı dolu ki can sıkıntısından kendine düşman arıyorsun, dişi elf!”, diye nahoş bir üslupla konuşur Merisoul. “Dahası, aşağılamaya çalıştığın o çocuk, Efendi Philius’un eşinden olma öz evladı ve adı da resmi kayıtlarda mevcut. Bunun da anlamı, teknik olarak bu çocuğun asilzadelik mertebesi seninkiyle aynı! Yanlış biliyor olabilirim ama kendisine yaptığın bu hakaret, ya onun kabul edeceği bir haraç ödemeni, ya da teke tek bir düello da onunla karşılaşmanı gerektirir! Şimdi, ikiniz de daha fazla ‘bana’ borçlanmak istemiyorsanız bu saçmalığa hemen bir son vereceksiniz. Şansını zorlamak isteyen varsa, lütfen, sizlere engel olmayayım. Ama şunu da söyleyeyim, ben haraç kabul etmem, düellolarla da uğraşmam. Benim fiyatım ‘ruhlarınız’dır!”

 

High Lady’de, Darly Dor’da susarlar.

 

“Darly, bıçağını koy yerine ve kendinden geçmek üzere olan High Lady’yi kucakla ve onu dama çıkarmama yardım et.”, diye emreder Merisoul.

 

“Asla! Bu şirret yılana—”, diye nefret dolu bir ifadeyle başlar Darly..

“—Anneni daha ne kadar utandıracaksın Darlius?”, diye tıslar Merisoul!

 

Darly sessizce Anglenna’ya yaklaşır, kırık omzunu kendisine sabitleyecek şekilde tutar, seri bir hareketle uzun boylu high elf kızı kucaklayıp kaldırır.

Anglenna’dan bir inleme duyulur.

“Kes sesini şirret yılan!”, diye neredeyse tükürür Darly.

“Seni.. gerçekten tanımıyorum.. benim ne yaptığımı düşünüyorsan da.. yapmadım.. benim bir yaptırım.. gücüm yok.”, diye acı dolu bir inleme daha duyulur High Lady’den sonra elf kız kendinden geçer.

“İşte bu yüzden sana ‘piyonlarla uğraşan maşa’ olma demiştim, ama sen biraz kalın kafalı çıktın. Babanın.. Philius’un evinde senin bir yaptırım gücün var mı? Kaçmamış olsaydın bile..”

 

Darly, istemsizce uzun boylu elf kadını biraz daha rahat edeceği şekilde kavrar.

 

“Hayır. Olmazdı. O gücü ancak Ri bana verebilirdi. Tıpkı babama verdiği gibi.”

“Anglenna da sadece bir maşa! Annesinin küçük, süslü, söz dinleyen, şirin maşası.. Bunu gerçekten anladığında, bir sonraki adım için gel bana, ama daha önce değil.. Şimdi, uzat kızı şuraya. Bu damda bi dükkan açmadığımız kaldı!”

 

. . .

 

“İyi misin?”, diye sorar Merisoul yorgun bir şekilde.

“Kolum acımıyor, rahat nefes alabiliyorum, kalçamda da sadece küçük bir sızı var o kadar.”, diye derin bir nefes alır High Lady Anglenna uzandığı yerden.

“Sırtından bunu çıkardım..”, der succubi melezi ve High Lady’ye yaklaşık üç karış uzunluğunda, baş parmak kalınlığında iki ucu da sivri bir ‘çivi’ gösterir. “Sanıyorum bunlardan bir tane daha önce görmüştüm.. Two-Day Woods’dan geçerken bize yapılan baskında!”

“Çocuk nerede?”, diye sorar Anglenna.

“Ehemmiyet sıralamanda ciddi sorunların var senin, kızım!”, der Merisoul hafif sırıtarak.

“Onun benim hakkımda bu denli yanlış şeyler düşünmesini istemen.”, der Anglenna donuk bir şekilde.

“Çevrendekilerin senin hakkında ‘yanlış’ düşüncelerin olabileceğine inanmakta zorluk çekiyorum..”, diye hicveder Merisoul. “..acaba neden?”

“Sana ne borçlandım?”, diye sorar High Lady usanmış bir sesle..

“Biliyor musun, ben bu iyilik denen şeysinin ne olduğunu ancak hayal meyal anlıyorum, ama senin HİÇBİR fikrin yok!”, der succubi melezi acı bir şekilde.

 

High Lady Anglenna uzandığı yerden tepesinde duran uhrevi güzellikteki kızı, koyu yeşil gözleriyle uzun bir an süzer. Neden sonra ona anlaşılması zor bir sesle konuşur.

“Sen sadece yedi yıl bir çukurda kaldın.. Bir asır ve yetmiş sekiz yıl.. Ve ben hala çukurdayım, genç Merisoul!”

 

Merisoul Xyrotwu sessizce High Lady’ye bakar. Ancak gördüğü, önünde uzanmış uzun boylu, platin sarısı saçlı yorgun elf kadın değildir. Succubi melezi, kızın içine bakar, ve onun kalbini görür. Gördüğü şey karşısında ise hayrete düşer zira burnu kalkık asilzadenin kırık vücudundan daha kötü durumda olan bir kalbi vardır.

 

“Anlat bana..”, der Merisoul sessizce. Ama sanki o sessizliğin içinde bükülmez, çelik gibi bir emir vardır. “..bana çukurunu anlat —ki ben de çıkmana yardım edeyim!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

ÇINNNK!

High Lady Anglenna hayatının belki de sonuna kadar bu sesi unutmayacaktır; altın zincirler arasından sıyrılarak et ve kemiğe saplanan uzun, keskin çeliğin ıslak sesi.. Kendisi hiçbir zaman pek de mücevher yada takı kullanan biri olmamıştı. Hele potansiyel olarak bir yerlere takılma ihtimali olan uzun, ince, işlemeli altın zincirler. Bu tür zincirleri bildiği sadece bir kişi kullanıyordu..

Prenses Alor’Nadien ne.

Anglenna birden içine düşen ateş ve korkuyla arkasını döndüğünde Prensesi kendisine sarılmış, gözleri acıyla kısılmış ve bir şeyler fısıldar bulmuştu.

 

“Üzgünüm abla.. Elimden ancak bu kadarı geldi.. Seni kurtaramadım.. Beni affet..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Alor’Nadien ne, tahtı sana bırakacak.”

High Lady Anglenna sessiz bir hayretle yarı uzanmış, yarı doğrulmuş olduğu damda, önünde duran uhrevi güzellikteki, kuzgun kanatlı meleze bakar.

“Bu.. kabul edilemez bir şey. Alor’Nadien ne o kadar sorumsuz olamaz!”, diye fısıldar Anglenna.

“Bu sorumsuzluk değil, babasıyla arasındaki sürtüşmenin sonucu olarak kendisine bırakılan seçenekler arasında en kansız olabileceğini düşündüğü şey olduğundan..”, diye konuşur Merisoul sessizce. “Ahmak babası yüzünden artık taht yolu ona kapandı. Bunu sen de pek âla biliyorsun. Şayet Lorna tahtı babasından almak istiyorsa, bunu onun elinden zorla ve ‘ezerek’ almalı ve ikimizde sevgili prensesin bunu yapmayacağını biliyoruz çünkü ezip geçmek onun ruhuna, karakterine ve kimliğine aykırı. Bu da tahtı, prenses dışında alabilecek geride sadece üç kişi bırakıyor.. İlki annen —ki buna Grandaleren hiçbir şart altında izin vermeyecektir ve annenin yaşı da taht için çok geç artık. Diğer seçenek ise sensin.”

Anglenna, önünde duran ve bu güne kadar en nazik bir ifadeyle ‘muallak’ olarak tanımlayabileceği kıza öylece bakakalır.

“Üç kişi dedin. Diğeri kim?”

“Diğerini ifşa etmek bana düşmez zira bu benim sırrım değil. Ve onun tahta geçmesi halinde bütün elf ırkının toplu sinir krizi geçireceğinden de eminim.”, diye kıkırdar Merisoul mutlu bir şekilde.

Anglenna başını kaldırır ve gecenin karanlığına ve yıldızlara uzun bir süre bakar. Sonra başını eğer ve sessizce konuşur.

“Ben.. ben tahtı istemiyorum. İsteyenlerin kendilerine ve etraflarındakilere ne kadar zarar verdiklerini açık bir şekilde görecek kadar uzun yaşadım.”

“Annen.. High Lady Angrellen.. bu cevabından pek de hoşlanmayacaktır.”

“Annemin bu güne kadar herhangi bir şeyden hoşlandığını görmüşlüğüm olmadı. Bir şeyden daha hoşlanmaması pek de büyük bir fark yaratmayacaktır. Eminim zamanla buna alışacaktır.”, diye hafife almaya çalışır uzun boylu elf kadın, ama içinin titremesine de engel olamaz.

“Cesurca.. ve ahmakça söylenmiş bir şey.”, der Mersioul düşünceli bir sesle.

 

Anglenna yorgun bir şekilde omuzlarını silker.

 

“Bugüne kadar Alor’Nadien ne’yi herkes yalnız bıraktı; annesi, babası, annem, ben ve halkı.. Ne kadar acı değil mi? Onu yalnız bırakmayanlar ise yabancılar oldu; elflere tahammül bile edemeyen bir yarı elf izci, bastı bacak bir cüce, Drashan’lı bir kesici, bir iblis tohumu, bir dwarf ve ne idüğü belirsiz, küçük, sıskası çıkmış bir kız.. Dahası, onu asla terk etmeyecek, yeni yetme, aptal bir insanoğlu!”, diye acı bir şekilde söylenir ve bunu söylerken ilk defa elf kadının ‘insanî’ duyguları olabileceğine dair bir belirti görünür; Anglenna Sunsear’ın gözleri dolar..

 

“Halbuki High Woods kalbi olarak onu seçmişti. Öyle görünüyor ki halkım bunun anlamını unutmuş durumda.”, diye devam eder elf kadın.

 

“Tarihimiz.. İlk Rise’miz.. Elorellen Feymist.. Adalar Krallığı ilk kurulduğunda üç kusal high elf kardeşten biri.. High Woods’a geldiğinde orman onu kalbi olarak seçmişti. Elorellen Feymist’de bu sebepten dolayı oraya yerleşti ve Bari Na-ammen’de bu yüzden orada kuruldu.

 

Ve ben High Woods’un kalbi değilim. Bari Na-ammen’de ne bir sevgilim, ne sevenim, ne de bir dostum var. Sahip olduğum tek şey düşmanlarım.. Ben kimin Rise’si olabilirim?

 

Alor’Nadien ne.. O gerçek bir sevgili. O sadece High Woods’un kalbi değil, genç Merisoul. O halkının da kalbi..

 

O.. Bari Na-ammen’in kalbi..

 

Evet. O kızı herkes yalnız bıraktı. Ama ben onu asla yalnız bırakmayacağım. Ne onu, ne de onun neslini..”

 

Merisoul, antika dükkanında ilginç bulduğu bir parçaya bakar gibi Anglenna’ya bakar.

“Annen buna izin vermeyecektir.”, diye sessizce uyarır elf kadını.

 

Anglenna başını doğrultur ve önünde duran kanatlı varlığa, Ad Ara’ya bakar. Tavrı az önceki hali ile aynıdır ancak yüzünde, herkesin kendisinden bildiği, ‘soğuk’ ifade yoktur. Sanki yerini, içinde biraz daha azim, kararlılık, inanç ve katilik içeren bambaşka bir.. ‘şeye’ bırakmıştır.

Anglenna Sunsear, hayatında belki de ilk defa kendisi üzerine yüklenen ‘Buz Kraliçesi’ kimliğini kırar ve yerini, içinde gerçek ve içten ‘ifadelerin’ olduğu bir kimliğe bırakır.

 

BEN ONU ASLA YALNIZ BIRAKMAYACAĞIM..

NE ONU, NE DE ONUN NESLİNİ..“, diye yanarak tekrarlar kendisini.

HER NE PAHASINA OLURSA..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Alor’Nadien ne.. Güzelim.. Bebeğim.. Neden? Hedef bendim, sen değil! Beni vurması gerekiyordu.. Neden..? Neden girdin araya?”, diye inler Anglenna ve hayatında ilk defa içinde bir şeylerin kırıldığını, ardından da parçalanıp, asla bir daha geri gelmeyecek şekilde, sele kapılmış cesetler gibi kendisinden uzaklaşarak gözden kaybolduğunu hisseder..

“Çün.. çünkü sen benim.. ablamsın..”, diye kanlı, fokurdayan bir sesle Lorna’nın cılız sesini duyar Anglenna..

..ve Udoorin belirir yanlarında.

 

Genç adamın yüzü mutlak bir kayıp ile buruşmuş, kan içerisindeki, kırılmış prensesini kucaklamış, utanmadan ağlamaktadır.

 

“Güzel.. Dorin.. ablam sana.. emanet. Onu.. onu kurtar. Ve.. Darly.. bu onun suçu değildi.. Lütfen..”, diye anca duyulur, kanlı bir fısıltıyla yalvarır Alor’Nadien ne..

 

..sonra, yüzünde mutlu bir ifade varmış gibi sessizce solup kaybolur..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Gelin güzellerim, burası artık güvenli değil..”, diyerek Nadine, peşine taktığı kızını, yeğenini ve yoldaşlarını, sarayın gizli tünellerinden geçirirken karşılaştıkları elf muhafızlarına, arkalarında bıraktıkları taht salonunu işaret ederek “Hainler.. Hainler taht salonunda.. Hainleri yakalayın!”, diye emirler yağdırır ama ‘hainler’ derken kocasından mı, yoksa High Lady Angrellen’den mi, yoksa her ikisinden mi bahsediyor anlaşılmaz.

“Geldiğinizi ilk duyduğumda o kadar sevinmiştim ki.. Korkarım, sizler adına vermeyi düşündüğüm şöleni ertelememiz gerekecek zira burası artık güvenli değil.”, der nefes nefese kalmış bir şekilde.

Rise’nin sözlerini tasdik edercesine, arkalarında büyük bir patlama olur ve her yer sarsılır.

Taht salonu yıldırımlar, ateş yağmurları ve mebus büyülerle sallanırken, her iki tarafın askerlerine ait kılıç şakırtılarına ölenlerin boğuk çığlıkları karşır..

Yan odalardan birine sızdıklarında bir anda Nadine, Lorna ve grubun etrafında elliye yakın elf muhafızı belirir ve her şey durur.

Gruptaki herkes bir anda gerilirken Udoorin’in yüzü kararır ve sessizce sevdiği kızın arkasına geçip devasa baltalarını kaldırır.

Muhafızların başı Rise’ye yaklaşır ve önünde, tek dizi üstüne düşer.

 

“Hanımım..”, der boğuk bir sesle. “Aramıza katıldığınızdan beri bizim için yaptıklarınızı bazılarımız gördü. Ri’mize baş kaldıramazdık ama prensesimize yapılanlara da göz yummadık.

 

Prensesimiz, Bari Na-ammen’in sükuneti için hakkı olan tahtından vazgeçişini ve ayrılışını gördük.. Hiçbir ırkın tarihinde görülmemiş bu fedakarlıktan sonra, burada bulunanlar ve dışarıda hazırda bekleyen bine yakın muhafız, aramızda ona gizli bir sadakat yemini ettik; geri geldiği gün, her ne olursa olsun onun önünde, yanında ve arkasında olacağımıza dair.

 

Öyle görünüyor ki andımızın sınanma zamanı geldi. Sayımız fazla değil, ama buradaki her elf’in canı sizindir.. Bir gün bize geri döneceğinize ve Bari Na-ammen’i tekrar yükselteceğinize dair inancımızdan dolayı bizler önden gideceğiz ve sizin için yolu açacağız zira High Lady Angrellen’in kişisel muhafızları her yerdeler ve prensesimizi gördükleri yerde öldürme emri aldılar.

 

Onları aştığımızda ise önümüze Orken sürüleri çıkacak çünkü buraya bir soykırım için geldiler ve şehir sarılmış durumda.”, der muhafızların başı. Sonra derin bir nefes alır, başını kaldırır ve Rise’sine bakar.. Alor’Nadien ne’ye.

 

“Bugün Bari Na-ammen’in son günü. Bugün, bu güzel ülke dünyaya veda ederken lütfen bizi iyilikle anın.”, diye çekilmiş bir ifadeyle Lorna’ya yalvarır.

 

Gözleri dolmuş olan Lorna’nın yüzünde en az önündeki muhafız kadar çekilmiş bir ifade mevcuttur. Prenses, yumuşak, boğuk ama kararlı bir sesle konuşur.

“Adın ne senin asker? Seni ve sadıklarımı anıp hatırlaya bilmem için bana isimlerinizi söyleyin.”, der.

Muhafızların başı, yavaşça elini göğüs zırhlığının içine sokar ve düzgünce katlanıp mühürlenmiş kalın bir papirüs çıkartır.

“Sadıklarınızın hepsi burada, hanımım.”, der ve ayağa kalkar. Kısa, kesin bir emir verir ve muhafızlar yek vücut haykırır.

 

RİSE ALOR’NADİEN NE..”

RİSE ALOR’NADİEN NE..”

RİSE ALOR’NADİEN NE..”

 

Sonra hepsi kılıçlarını çeker ve dönüp seri adımlarla prensesleri için yolu açmaya başlarlar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Anglenna kendisini içi boş kırba gibi hissetmektedir. Ne kadar büyü reservi varsa hepsini bir kaç dakikada boşaltmış ve ancak bu şekilde hayatta kalmış olmanın verdiği gerçekte tatmin edici bir hazzı da yoktur.

Elf kadın, uzun, platin sarısı saçları dağılmış, üstü başı kan ve pislik içerisinde, etrafını çevreleyen iri cesetlere bakar; Orkenler!

Arashkan’ın ortasında, Heaven Parkta Orken’lerin ne işi olabilir, diye düşünmeye çalışır, ancak zihni kadar bedeni de boşalmış gibidir.

Belki dostarı vardır çekingesiyle, High Lady orada daha fazla oyalanmaması gerektiğini düşünür ve tam dönüp gidecekken hemen arkasında, kendisine meyletmiş cesedi fark eder.

“Bunu ben öldürmedim. Aslına bakılırsa, arkamdan geldiğini bile bilmiyordum.”, diye sessizce mırıldanır.

Anglenna zorlukla eğilip cesedi döndürdüğümde, koca Orken’in tam alnının ortasına saplanmış oku görür.. ve içsel bir çekim mi, yoksa doğal bir fakındalıktan mı, kız okun üstündeki elf işlemeleri fark eder.

“Huh!”, diye ünler kendi kendisine.

Elf kadın uzanır ve oku çekip çıkarmaya çalışır ancak ok, beklediği mukavemeti göstermez ve bir anda yaratığın kalın kafatasından kurtulunca Anglenna dengesini kaybeder ve biraz utanç verici bir şekilde kıçının üstüne düşer.

 

Anlaşılan bu gece şu, her şeyin yanlış gittiği gecelerden biridir..

 

Elf kadın, ‘bir gören oldu mu’, diye etrafına bakınmaz çünkü buna ayıracak ne gücü, ne de takati kalmıştır.

Bendensel olduğu kadar zihinsel bir çaba gösterek ayağa kalkar ve etrafına bakınır..

..ve az ileride, kendisine ait olmayan bir Orken cesedini daha görür.

Anglenna, Orken cesedine yaklaştığında, benzer ‘leş’lerin, tesbih taneleri gibi kendisine doğru sıralandığına ayılır..

..ve hepsinin ya alnının ortasında, yada kafalarının tam arkasında ilişmiş okları fark eder.

 

Anglenna, uzun bir süre tükenmiş haliyle varlıklarından bile haberdar olmadığı cesetlere bakar ve bu gece hala hayatta oluşunun tek mesulünün, kendisine çarpık bir sorumluluk duygusundan dolayı yardım etmiş, ancak konuşmak bile istemeyecek kadar da uyuz olan izci onbaşıyı düşünür.

Evet. Bu ‘leşler’ kesin olarak Laila’nın marifetidir zira o güne kadar tanıdığı ve bildiği, ‘headshot’ fetişi olan tek izci odur.

 

Elf kız, yorgun ve bitkin bir şekilde parktan ayrılmak için yürümeye başlar. Yürürken ister istemez parmaklarını, elindeki okun üzerindeki fevkalade ince yapılmış süsleme ve işlemelerin üzerinde gezdirir..

..ve bir şeye daha ayılıverir.

Anglenna oku göz hizasına getirir ve platin sarısı kaşları hayretle kalkar.

“Huh!”, diye gördüğü şey karşısında ünler.

MELETHRIL ELANDI!

“Bir kız bu kadar şanslı olabilir mi, yaa? Önce Silendenien en Eruanna, şimdi de bu! Nereden ve nasıl buldun bu kayıp mirası ki?”

 

Anglenna Sunsear, kendisini hiç bu kadar bedensel, zihinsel ve duygusal olarak yorgun, tükenmiş ve kötü hissettini hatırlayamaz.

Annesinin görmeyeceğinden emin olduğu zamanlarda olduğu gibi gözleri dolar..

..ve yine o zamanlarda olduğu gibi babasını, Selvius Brightleaf’i hatırlar..

 

Etrafındaki herkesin sarılabileceği, güvenebileceği, sırtını yaslayabileceği ve ağlayabileceği bir omzu vardır..

O karanlık, Drashan’lı kesicinin bile!

Kendisi dışında herkesin..

Evet.. Gerçekten bir elfin yalnızlığı, bir insanın yalnızlığına benzemiyormuş..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Muhafızların başı, Rise Alor’Nadien ne’ye son bir defa daha bakar, sonra gözleri yavaşça bir başkasına kayar.. Genç, yakışıklı high elf muhafız nefesini tutmuş bir şekilde platin saçlı kızı süzer..

 

Armathelius Riverblade içinde hissettiği kırık sevgiyi.. ve hüznü.. gizlemeye çalışır.

Çok hafif bir şekilde ‘Lenna’ya başıyla veda eder..

..ve adamlarının peşinden koşar.

..ve gözden kaybolur.

 

Çok uzaklardan, ormanın derinliklerinden, tanıdık, iç ürpertici savaş borularının vahşi ulumaları duyulur..

Tıpkı Arashkan da olduğu gibi, efendileriyle beraber Orken sürüleri gelmiştir!

..ve onlarla beraber Themalsar’ın kehaneti gerçekleşir; neredeyse bin yıllık durağanlığın getirdiği uyuşukluk, ihtişam körlüğü ve entrika, meyvesini vermiştir.

Bari Na-ammen için hesap günü, nihai yıkım ile gelmiştir..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Uzun boylu, platin saçlı high elf kız mutlak bir hezimet içerisinde, saklandıkları loş mağaranın bir köşesine çekilmiş, sessizce yüz yetmiş sekiz yıllık bir yalanı değerlendirmektedir; High Lady Anglenna Sunsear..

Ve geçmişe doğru baktığında, yaşadığı yalanı, annesi High Lady Angrellen’i ve..

..o kadar!

 

Hayatında annesi ve onun kurguladığı yalan dışında hiçbir şey yoktur.

Ama kaybettiği şeylerin listesi o kadar uzundur ki..

Beraber geçirebilecekken kaçırdığı bir ömür dolusu Alor’Nadien ne, onun annesi Nadine, kendi babası Selvius Brightleaf, Armathelius Riverblade, potansiyel onca arkadaş, bu küçük grup, High Woods ve Bari Na-ammen..

İşin en acı yanı, kendisine yakınlık ve, çarpıkça da olsa, anlayış gösteren tek kişi, kendisinden zorla adını ‘yolduğu’ o iblis tohumudur.

Anglenna listeye kuzeni Lorna’yı eklemez çünkü o kızın kendisine olan akıl almaz düşkünlüğünün sebebini bir türlü anlayamaz. İronik bir şekilde, kendisi kendisiyle karşılaşmış olsa, kendisini ivedilikle ve arkadan bıçaklar, ve bundan dolayıda bi gıdım bile rahatsızlık hissetmeyeceğini kendi kendisine itiraf eder..

 

High elf kız, Anglenna yalanının gerçekte kendisini ne denli yalnız ve tekil anlamda boş kıldığını tüm çıplaklığı ile anlar ve gözleri dolar.

Saklandıkları loş mağaranın köşesinde sessizce ağlamaya başlar..

Anglenna ağlarken ne kadar vakit geçtiğini bilemez, ancak küçük bir şeyin sessizce eteğinin ucunu çekiştirdiğine ayılır.

Başını o yöne çeverdiğinde, Inshala adındaki küçük kızın, zarif el hareketleriyle eteğinin, muhtemelen High Woods’dan kaçarken yırtılmış kenarıyla bir şeyler yaptığını görür.

Anglenna hayretle küçük kıza bakar zira bu kızın elbisesini tamir etmeyi bırakın, kendisine yaklaştığını bile gören olmamıştır.

“Ne yapıyorsun sen?”, diye burnunu çekerek sorar kıza.

Kız başını kaldırmadan işine devam eder, ancak çok sessiz ve utangaç bir fısıltıyla, “Elbiseni yanlış giymişsin, abla. Onu tamir ediyorum.”, der.

Sonra yavaşça ayağa kalkar, kıpkırmızı olmuş bir suratla Anglenna’ya bakar..

..ve hayretle kendisine seyreden high elfe sarılır!

“Gerçek kaybı, ve bununla gelen acıyı hissettin. Artık bizdensin abla. Şimdi.. Saçlarının bu hali ne böyle? Bir High Lady’ye hiç yakışmıyor.”, diye ciddi bir ifadeyle söylenir Inshala.

“Bari Na-ammen artık yok ve ben de bir High Lady değilim.”, der Anglenna, dolu gözlerle.

“Bizi biz yapan, başkalarının bize taktıkları ya da yakıştırdıkları isimler ve sıfatlar değildir, abla. Bizleri sevenlerin bizi nasıl gördükleridir önemli olan. Bunu.. Bunu bana Aager Fogstep öğretti. Hadi gel.. Sen bana kendini anlat, bende saçlarını öreyim..!”

 

 


 

Sadıkların Listesi:

 

Silendenien en Eruanna: Silendenien’in Zarafeti, Gracious Warning.

Melethril Elandi: Lover’s Arrow.

Kırba: Genelde hayvan derisinden yapılma ve su taşımak için kullanılan bir nevi kese (water skin).

 

 

 
 

Quiet In The Library

Timeline:

Arcantonic and Brom slip silently into the night to do somethings that might very well break the prophecy they were sent for.

Adamant that she must do what she set out to do, Brom has little choice but to help accompany the ‘cute little demon’ of a gnomic girl.

 

This story takes place on the same night as
“Benim gitmem lazım.”
The Returning of Shal -ah Galad
Geleceğin Adımları
“Not Yets” and POV’s (18+)
and right after
Between The Blinds.

 

 

THAT. WAS. AWSOOOOOME!“, Tonic half shrieked, half cackled with manic fervent and triumphant hysteria. “I can’t believe she held me.. No!.. She hugged me! The Riverin of High Woods, The Princess of Bari Na-ammen, the daughter of Ri Grandaleren and Rise Nadine Graciousward.. THE FUTURE QUEEN OF THE HIGH ELVES, Alor’Nadien ne Feymist herself, my twin sister by adoption, no less, and she hugged me! Oww my Gosh, she smelled so nice.. So warm.. And you know what? I think I will go visit her again, once this is all over. Just for more of that!”

“Girl.. She offered you the throne of Bari Na-Ammen, literally, and all you can think of is her hugs? I’ll be the first one to admit, she is a beauty, par to Wraiven, but really, now.. Your priorities are a tad eschewed.”, Brom said with a bemused tone.

“Look here, you little hobbit!”, she said pointing a tiny finger at him. “This here is the hair of a Princess. And not just any princes, but that of Alor’Nadien ne, herself! And not just a snippet, either. She gave me a whooooole strand!”

 

Her tiny finger, the one she was pointing at Brom, was nearly all black! Because her fingers were so small, and the Princess truly had had very long hair, flowing nearly all the way down to her feet. She had enlaced the hair around and around her finger until it had all but covered it.

And now, the little gnomic girl was skipping and hopping like she was the proud owner of one of the rarest wonders in the kingdom..

..which, she was!

 

“You are such a dork, Tonic.”, Brom smiled. “..And a fangirl!”

 

The two had left the huge Dorin guy and the beautiful, graceful, and pretty princess behind and were heading to their next, and hopefully, last stop for the evening; to the Great Arashkan Library.

Why was every officious building in the city named ‘Great’, Brom had wondered.

The Great Arashkan Courthouse, The Great Arashkan Library, The Great Arashkan Arena, The Great Spires, The Great First Lord Princeps Palace.. It wasn’t like there was another city just over the hill with a courthouse, a library, an arena, some spires nor another first lord that one would confuse, now, was there?

Or perhaps there were some ‘baby’ Arashkan courthouses, libraries, arenas, spires, and first lord palaces and hence, the ‘great’ ones had real and practical significance.

Brom couldn’t imagine a conversation where some stranger would ask; “Excuse me, mate, where’s the First Lord’s Palace?”, and get a reply, “Which one? I mean, we have so many!”.

Brom suspected, that conversation would devolve into something like;

“The ‘great’ one..”

“Yea, okay, but which one? We have a lot of ‘great’ first lords in Arashkan. You’ll have to be a bit more specific, mate!”

“How many First Lord’s do you have, in this city?”

“19,876 by the last count. We had a new First Lord spawn just the other day!”

 

Apparently, Brom’s live-imagination was at play again!

 

But there was, however, some truth in his creative perception. All these ‘greats’ didn’t make the city anymore endearing.. Only pompous! No one, it seemed, was near-honestly humble like hobbits in this world. Hobbits lived in nice, quiet, rolling hills. They didn’t build giant monuments, nor put awesome statues to impress others. Seemed a little like too much work for no gain at all. Hobbits made their homes in the hills and.. well.. they lived in them.. Happily too!

The near-honestly was because hobbits were just unenthusiastically lazy to be bothered by such frivolities!

Elves, humans, gnomes, dwarves.. none of them ever seemed satisfied with what they already had. Always they would thrive for more..

..and still, be unhappy.

Just how stupid was that?

 

“Brom.”, Tonic said sternly. “I know what she offered. Think of my history. I know what power is. I lived with my uncle for years. And I know what power can do to you. My uncle.. He had power. Lots and lots of it. Even his demons feared him and it really is hard to instill fear in a demon. And look what it brought him. Banishment to the depths of hell he is never coming back from. It is possible he is still alive. And burning perpetually there.. And Heavens willing, he should burn for more, and then some.”

“I.. can’t say I admire his disposition. But why? Why did Nadine banish him and not just kill him and be done with? Death seems kinda more permanent, don’t you think?”, asked Brom a bit taken aback by the little gnomic girl’s savage tone.

“No. Death is not always thus permanent. Not for guys like my uncle..”, she replied, her tone much more subdued now than just a moment before.

“Ow? How do you mean?”

“My uncle, Arcanton.. He made many deals with many beings.. Outsiders.. Creatures that do not belong to our plane of existence. Planes where time and space get distorted. You literally can’t kill those creatures, Brom. You can only banish them from your own reality and hope some fool will not summon them back.. At least not in your lifetime!”, Tonic said quietly.

“Hmm.. So Arcanton made deals with things out of our plane of existence. But so did Wraiven, come to think of it, did she not? I mean, The Raven Queen doesn’t exactly belong to our plane of existence either, you know.”, Brom said carefully.

“Seressa did not make deals with the Raven Queen, Brom. Not in the sense that my uncle did. My pairs soul is her own. And belongs only to her. I doubt under any circumstance would she give up her soul to anyone.. or anything! Seressa is bonded with the Raven Queen via a pact. She does her bidding in return for her queen sharing a part of her power and knowledge with her. It is sort of a mutually beneficial agreement between two parties. She can, if she wanted, dissolve that bond. Yes, she will lose the Raven Queen’s favor and the power she imparts to her, but the fact remains; she can end the bond..”, Tonic tried to explain.

“So she can.. But I still don’t see the difference.”, said Brom as he squinted into the night.

“The difference is, unless you got more balls than brains, you literally can’t break the deals you make with Outsiders. Once the deal is done, your soul is on the market! It’s ‘Going.. Going.. Going.. Gone!’“, she said seriously.

“Well, that sucks.. I suppose. I like it that Seressa is free. I like her free. And she should always be free. Social rhetorics do her enough injustice and chain her as it is. She doesn’t need any more constraints.”, Brom said quietly.

 

The two walked on for some time in companionable silence. As it turned out, they ended up going the longest possible way around, taking the streets between the Officers District and Heaven Park, behind the Archery Military Camp, and by the Lights Temple. For some reason, the First Lords Palace and the streets surrounding it seemed to be teaming with burly, scowling patrols and neither Brom nor Tonic needed any complications or altercations with the city’s law enforcement’s that late, that night.

 

“Don’t.”, Brom said finally.

“Don’t what?”, asked Tonic, a bit surprised.

“Don’t ask the question you have been meaning to ask all night, Miss Tonic.”, he said with a destitute voice.

“Actually, I wasn’t going to ask anything.. And you really don’t need to ‘Miss’ me you know. Every time you say ‘Miss Tonic’, it sounds like ‘I miss Tonic!’ in my head, and that’s just weird.. and creepy!”, she said.

“Well, now. That is weird.. And creepy..”, mused Brom, but it seemed his mind was elsewhere.

“I did wonder though..”, Tonic began.

“And that.. is what I meant when I said, ‘don’t’!”, Brom frowned.

“You know. It isn’t fair you get to do all these psychoanalysis on me and then fend me off when I want to ask you some personal questions.”, she sniffed.

“I am not the one with the accumulated issues, Miss— Tonic.”, replied Brom, but there was no heat nor beration in his voice.

“So only people with decent backgrounds get to analyze others, then?”, asked Tonic mildly.

“No.. There just isn’t anything there to analyze.”, Brom replied allusively.

“Ahh.. I see.. So it’s perfectly alright if I did ask you a few personal questions, then?”, said Tonic with a victorious smirk.

“What? No.. How did you even get to that conclusion, girl?”, replied the hobbit feeling exasperated.

“Using awesome logic!”, smirked Tonic again.

“Using logic..”, snorted Brom. “You are not going to let this go, are you, girl?”

“Nope.”, replied Tonic happily. “So.. What do you see in Seressa?”

“Thought I already told you that. Just this evening. At least twice.”, frowned Brom.

“Yes, and no. Your description of her was a bit.. too intimate and heartfelt.. One could argue it’d make an excellent book cover, let’s say.”, said Tonic tentatively.

“I don’t know what kind of books you are into, girl, but I would suggest you read something that has actual literature in them.”, Brom scowled now.

“So you don’t like her, then?”, she blurted.

“Now why wouldn’t I like her? I mean, what is there not to like?”, replied Brom honestly.

“So you do like her..”

“Ow. My. Gosh, girl. You are going to push this in your direction whatever I say!”, exclaimed Brom, waving his hands.

“I just want you to give me an honest, and straight answer. Is that too much to ask? I mean, we are friends, right?”, persisted the gnomic girl.

“Just because we are friends, that doesn’t mean we share everything..”, said Brom exasperated.

“But you said, ‘We suffer. We mourn. We sing and we celebrate.. We do. And what we do, we share!‘. Your words, not mine.”

 

Brom ‘hoo boy’ed.

The little demon was persistent.. and she stuck on him..

..like a tick!

 

“That is possibly the worst misuse of a friendly conversation, Miss Tonic!”, Brom said angrily. “But I will tell you, just to get you off my back!”

“Yeshh!”, Tonic fisted her hand into the air. “Victory!”

 

“When I see your pair.. No.. When I see Wraiven, I sometimes wish I was a taller man. And better looking, perhaps. ‘Cooler’, so to speak. Maybe a bit more muscular.. You know, the type girls like to ogle at.

 

I love everything about her and she sees me only as something that she can, perhaps, cute into her coin purse. Not that I would mind being pursed by her, but that will still not make her see me in the light that I would rather have her see me.. If that makes any kind of sense to you.

 

We are so impossibly different, yet she makes me simply not care. Which is the core of the problem. She doesn’t see me that way, period. I mean, what am I to her, really, but a bushy little hobbit?”, said Brom then fell silent. This night had offered him many wonders. Just not the ones he would have wished for.

 

Tonic stared at the back of the hobbit as they once more fell silent.

She had been surprised by this unscrupulous hobbit a few too many times this evening. But this last bit gave her a whole new insight about him because he hadn’t been staring at her pair for the simple visual pleasure of having ogled at a very beautiful, proportionately curvy, comely buxom, life inducingly vibrant, deservingly exhilarating, darkly mysterious, and honestly alluring figure, counter-underlined by some macho male animal instinct, but for something more. Something that was intimate. Something that had real depth.

Tonic suddenly felt angry and jealous.

For all her pretense otherwise, she didn’t feel like sharing her pair with anyone, even though she had taken her pair a bit too much for granted.

Then she felt shame.

The hobbit —No! Not the hobbit.. ‘Brom’, had done nothing but give his best to help a cranky, cantankerous, contrary, grumpy and surly little girl his all, and not just that evening, but carefully, every day, ever since they had met. And for some reason, Tonic didn’t think he’d done any of it to gain favor with her pair, by proxy. For all his seeming indifference towards everything, lack of base enthusiasm, exasperation level of sloth, and blatantly unscrupulous attitudes, he was smart, cunning, always seemed to show unsolicited kindness, and he was loyal, educated, and well-spoken, even though he hadn’t been to an academy such as Melshieve and thus far, he’d more than pulled his weight in fights.

Much better than she had!

Hells bells, he’d also played that lyre like a siren! She remembered all the times she’d thought he was just staring at her pair’s butt, while he had persistently claimed he was composing a song.. in his mind!

And he had been telling the truth all along.

‘The Endless White’.

The tune he had played, back at the inn that very evening was something that was simply ‘mad’..

..and Tonic had loved it!

And now she didn’t want to share her pair with him?

Like her pair was hers to give or not..

Just how arrogant was that?

 

“Yes.”, inner Tonic said. “You really are selfish, you know.”

“Whose side are you anyway?”, blazed Tonic but her heart hadn’t really been in it. She’d flared more out of ‘muscle reflex’ than true intent.

“Does it matter? It was you, who wanted to try ‘this way for some..’, wasn’t it? Now you want to quit? I wasn’t aware it would be this short. Must have missed the memo. Had I known you’d be this fickle, I wouldn’t have fought against it so hard, knowing you’d come around on the morrow..”, inner Tonic said, and she didn’t even bother with the sarcasm.

Tonic shut up.

From the inside!

 

No. The hobbit was not just ogling at a very beautiful, proportionately curvy, comely buxom, life inducingly vibrant, deservingly exhilarating, darkly mysterious, and honestly alluring figure.

Brom was staring at the heart of all that and desolately knew, he could never have it.

The ogling was just his way of fooling those around him..

..and himself.

 

“You could tell her.”, she braved mutely.

 

“To what end? There’s nothing neither of us can do about it, particularly if she doesn’t see me that way. If I tell her, all I will get is either the basic ‘You are my friend’, talk or the infamous ‘But I love you like a brother’, talk, which I would rather forgo and Heavens forbid, will never happen. However Seressa sees me, I never want her to love me like a ‘brother’..”, replied Brom, and not without a good dose of bitter disgust.

 

“So you are going to do nothing?”, asked Tonic incredulously.

 

“I never claimed to be a brave man, Tonic. As a matter of fact, I did say I was a coward, this very evening, I might add. Being refused by someone as awesome as Wraiven is not something I ever want to experience. I’d rather just ogle and make sure she sees me doing it.”, he said quietly.

 

“Make sure she sees you? Why? That doesn’t make sense.”, said Tonic befuddled.

“I don’t like sneak-peaking at her. Feels wrong. Feels like cheating.. Feels immoral —and yes, I am fully aware of the monumentally depraved irony there. That doesn’t change the way I feel, though.”, said Brom, frowning a bit.

 

“But.. but you are suffering and she doesn’t even know!”, bewailed Tonic.

“What’s got you so riled. It’s my problem. I’d rather look at that beautiful and wonderful, and beautifully wonderful girl with the impossible dream of a ‘chance’, than never to be able to look at her again when I get refused or be declared as ‘loved like a brother’!”, said Brom, gruffly.

Tonic ran up to Brom and stopped right in front of him and looked him in the eyes.

“That’s.. That’s just wrong, Brom.. and sad..”, she said with brimming eyes.

“Well. I am a sad sort of man. I got a problem, and I am using the cowardly way out. Nobody is feeling bad and no one is getting hurt..”, he said flatly.

“Accept you.”, she said quietly.

“Yea, well. There you have it. Chew on that psychoanalysis if you will, Miss Tonic.”, said Brom, brushed past the gnomic girl and with determined steps, started towards The Great Arashkan Library..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tell me again.”, said Brom with a mute, stoic voice. “What do I say to this Tinker-guy, again? And how in the blazes am I even going to get up to that window anyway? It must be at least fifty-five feet up there. Probably more, since this is a library. They would require higher ceilings to store all the books.”

 

Brom didn’t feel well. He had never wanted to divulge his feelings about the very tall, very dark girl to anyone. And certainly not to Tonic. Not because he thought she couldn’t keep the knowledge to herself, but perhaps, and because, he thought, she would keep it to herself.

“Damit.”, he thought. “Why now? Why tonight, of all nights?”

Had it been the tune he’d played to the audience that evening?

The one he’d named a tad grandly as; The Endless White.

He knew he should have named it just The White... or even White... but white was just too generic.

Or perhaps it was the song he’d sang after that; Time.

In all honesty, Brom Bumblebrim knew, he just knew, it wasn’t him, who’d written that song. Unlike any other song he had written, this one had ‘come’ to him.. and in the most literal sense possible. Word by word, the song had written itself in his mind and heart during his two-year sojourn from Bowling Hills, all the way to Shakehands.. Which is when he’d met Cora. But tonight had been the first time he had actually put it on display, so to speak. And now, the song was out..

..and out of its ‘time’, Brom thought with a sardonic inner snort.

Or perhaps it was because of having met an angelic being.. or seen that dark, very sinister-looking man he’d ended up feeling ‘distaste’ at best, then getting all his emotions totally eroded when he saw the same, sinister man looking at the sweet little skinny girl the way he had. And the look she had given him had been emotionally ruinous all by itself for Brom.

He was a bard, damit, and love was the bread and butter for all bards.. But the thing between those two.. he found he couldn’t define it..

..because he could not comprehend it.

It had been so.. nubile in its beauty..

So primevally intense.

There had been no decorum to it. Only base, raw, savage, and somehow, awe-inspiringly tender and desperately lonely longing in the look the two, very unlikely man and girl, were giving one another.

And they were giving it in a sense that was singularly unique! It made other people’s love seem like they were merely and briefly lending their hearts to others, while those two had already and literally given theirs.

So much so that what beat in one, was actually the heart of the other..

 

What man, woman —or bard— could truly comprehend that?

 

The intermixed irony that was put under the broad beam of a bright spotlight was not lost on Brom at all;

One, inhumane human, and one, infinitely humane, inhuman!

It was likely that very destitution the two had, that’d sparked the fire that had previously been a mere and happy little kindle..

..into searing pain.

 

“Damit!”

 

Tonic gave Brom an even look.

Whether she surmised what was really going through the hobbit’s mind, she kept it to herself.

For now, at least.

Which was a grace, all by itself.

 

“I have seen you climb walls before, Brom. That cloak of yours will more than suffice. If you want, though, I can give you a potion that will make you climb pretty much any surface. Another for you to pass through any gap, or to safely float down. I can send a rope all the way up there.. The window is in range.”, she listed methodically. “I suppose, if you want, I can bring out Mechaber. He can give you a fifteen feet head-start sort of a jump. But I haven’t really had the opportunity to field test that. And I can’t promise a quiet landing. Likely, it will bring a lot of patrols upon us. I am guessing you’d rather avoid that.”

“I am guessing, you would rather avoid that!”, scowled Brom.

“Yes. Yes, I would.. Very much.. The technology behind Mechaber is not out yet, and I would rather it didn’t. Not yet, and not until it’s perfected and certainly not until I install the self-destruct unit in it.”, she said seriously.

“The self— what?”, asked Brom incredulously.

“Self-destruct unit.. You didn’t think I would artifice something as dangerous and deadly as Mechaber and then hand it over to the irresponsible humankind, or have it stolen, now did you? I designed it. I must make sure it never falls into wrong hands..”, Tonic said like she was paraphrasing from a blood-signed doctrine!

“Ooookay.. Good, we got that cleared, then.”, Brom said.

“Mechaber is serious business, Brom. Nothing to joke about. The fact that you have seen it, let alone know about it is a sign of how much Seressa trusts you because if it were up to me, you’d have never seen, nor heard mention of it.. Well.. not for some time, anyway.”

“Ooookay.. Good to know where we stand too, then.”, Brom said with the same tone.

Tonic scowled.

“Look, just because you like someone, doesn’t mean you hand over the nuclear launch codes to them, alright!”, she said with an exasperated voice.

“The what lunch codes?”

“Never mind.”, said Tonic. “Read it in some silly futuristic sci-fi book.”

“Psychic-what? What are you talking about, girl? Just what the hell kind of books are you reading?”, Brom asked.

“Look, the story begins when a pretty Erossian spy falls in love with a mad and delusional Camerican nuclear scientist—”, the gnomic girl promptly began..

“Tonic!.. It’s late. I am tired and in all sorts of ways.. Let’s just get this over with, shall we? I am sure Cora and your pair have noticed we have been too quiet by now and gone to your room to check and see as to why! I think the story about some mad psychic-whatsit can wait, don’t you?”

“Right..”, said Tonic and blushed a bit. “Just tell him what I told you. Don’t loiter. Don’t chit chat. Get in. Tell him. Get out. And..”

Brom cocked one eyebrow.

“And?”

“..And, thank you. I made you do things tonight you would rather not have done.. At least not with me, nor for me.. So.. Thank you..”, she said with a small voice.

“You are welcome, Miss Tonic. And no, I wouldn’t have done any of this, not tonight, not ever, but not because of you. I just wouldn’t have done them because I would rather have taken a light snack, cleaned and tuned my lyre, and then went to sleep. Thanks to you, it is unlikely I will find any light snacks nor find the time to neither clean nor tune my lyre. And because it’s nearly the end of the night, I will not be getting any sleep either..”, Brom said.

Tonic frowned.. and felt a bit.. hurt..

“But I did do all the things I would rather have not, and I am now a better man for it.. All because of you.. So.. Thank you!”, he added with a smile.

Tonic’s eyes teared.

“Go.. Now.. Or I shall call you an ass and totally ruin the moment, Brom Bumblebrim!”, she sniffled.

 

Brom smirked, turned around, pulled his magic cloak around him..

..and started climbing up the side of The Great Arashkan Library like some odd lizard or possibly, an arachnid!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Who is there?”, a slightly tenoric male voice whispered harshly in the darkness.

“It is I, The Ghost of Silent Hills Past, Present, and Future!”, spoke Brom, with a hoarse, hollow voice as he produced a very high, very eerie, screaming tune from his lyre.

 

The poor antic instrument wept at her misuse.

 

Brom had found the ‘Tinker-guy’ with relative ease. The gnome was taller than Tonic but while the gnomic girl was proportionally slim, this gnome, the possible great, great, great-something grandson of Prince Gordigon was a bit on the stocky side. Though he looked quite young and robust and had keen, intelligent, and pursuing eyes.

Brom had thought of a dozen different ways of approaching the gnome, including stepping up to him and saying, “Hallo there, matie. Got somin te tell yer! Go there them Silent ‘ills an’ grab what’s there fer yer self and be quik ’bout tit! And while at tit, quit mawnin’ ’bout things ‘cuz non wuz yer falt! But I’d suggis yer watch yer arse cuz sum fellers wantsit!”

And now he was gnawing his knuckles, hiding a few rows, behind and above him, stuck on the ceiling!

 

“Whot?”, the gnome, Tinker-guy, said in a baffled and spooked voice.. And one of his hands formed claws as a huge ball of fire appeared in it!

 

“Ow crap!”, thought Brom. “A trigger happy fireballer!.. We are in a bloody library, damit! Who uses a fire hall in a library? That is a universal reason for contempt, almost akin to speaking aloud in a theater! Doesn’t he know there’s a special kind of hell for people like that? And this idiot is the heir to Silent Hills?”

He produced his own Wand of Ice, just in case the fool actually did fire his ball and he had to put out the fires!

 

And just then, they heard a monotonous, matronly voice echo.

 

“QUIET IN THE LIBRARY, OR YOU WILL BE FINED! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

 

“What the..”, said the gnome, Tinker-guy.

Brom snickered. Ow, this was going to be fun!

“It is I, The Ghost of Silent Hills Past, Present, and Future!”, he repeated, with the same hoarse, hollow voice.

“QUIET IN THE LIBRARY, 50 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“And I have come to give you tidings from the beyond, young Tinker-guy!”, hallowed Brom.

The gnome, Tinker-guy, cocked an eyebrow, his face puzzled.

“QUIET IN THE LIBRARY, 100 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“What the hell?”, the Tinker-guy said.

“QUIET IN THE LIBRARY, 150 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

Brom snickered, some more. If Tonic caught him doing this, she’d have his hide, and then some!

“You shall go to Silent Hills.. There you will find your kin..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 200 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“You must reclaim your heritage..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 250 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Ow. My. Gosh!”, exclaimed the Tinker-guy. “Can you please stop?!”

“QUIET IN THE LIBRARY, 300 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“No. I can’t!”, moaned Brom.

“QUIET IN THE LIBRARY, 350 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“For I..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 400 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“..am the Ghost of Silent..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 450 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“..Hills, Past..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 500 CREDITS! YOU ARE NOW BARRED FROM THE LIBRARY FOR A WEEK. PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“..Present and Future!”

“QUIET IN THE LIBRARY, 550 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Stop!”, cried the gnome!

“QUIET IN THE LIBRARY, 600 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“And you shall do my bidding..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 650 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Stop. Just stop!”, shrieked the Tinker-guy in desperation.

“QUIET IN THE LIBRARY, 700 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“No. I can’t..”, repeated Brom, his eyes shut, his face flushed and he had started doing strange, snorting, bubbling noises.

“QUIET IN THE LIBRARY, 750 CREDITS! YOU ARE NOW BARRED FROM THE LIBRARY FOR A MONTH. PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“You shall go to Silent Hills, and into the Demon Fog to reclaim your birthright..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 800 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“You must also know, young Tinker-guy..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 850 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Stop! You are going to get me permanently..”, cried the gnome.

“QUIET IN THE LIBRARY, 900 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

Brom could hardly breathe by now.

“..what befell you in the past..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 950 CREDITS! PLEASE BE ADVISED; YOU ARE NOW APPROACHING CONDEMN LIMIT. PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“..was not of your doing!”

“QUIET IN THE LIBRARY, 1000 CREDITS! YOU ARE NOW BANNED FROM THE GREAT ARASHKAN LIBRARY. PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Whot?”, exclaimed the gnome and there appeared a haunted expression on his face. A face that bespoke of shame, self-loathing, relief, pain lived, and pain endured..

“QUIET IN THE LIBRARY, 1100 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Those who put your heritage into desolation sent their minions to slay ye and yer line..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 1200 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

The gnome’s face paled. He tried to speak, but words utterly failed him.

“..to ensure, none would ever bring ‘voice’ to Silent Hills..”

And now, Brom wasn’t snickering anymore.

“QUIET IN THE LIBRARY, 1300 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Hence an evil plan they hatched.. A heinous plan.. And they brought down your home and buried you, and yours..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 1400 CREDITS! PLEASE PLEASE BE ADVISED; YOU ARE NOW APPROACHING CIVIL RIGHTS LIMIT. STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

Tears appeared in the Tinkey-guy’s eyes and ran down shamelessly.

“My mother? My father? My brothers and sisters by the dozen? Terrah Doodlebellz? All my friends? My neighbors? —They all died because of me?”

“QUIET IN THE LIBRARY, 1500 CREDITS! THE CIVIC GUARDS ARE ON THEIR WAY. PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT AND WAIT FOR DETENTION! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Nay, young Tinkerdome. They all died because someone slew them. They all died to kill your line. Make their sacrifice worth the world, young Tinkerdome..

Reclaim your Heritage.

 

Reclaim your Hills.

 

Reclaim your Kingdom.

 

Reclaim your Throne.

 

Reclaim your Destiny.

 

Reclaim your People.

 

And be a King!

 

 

And with a job well done, Brom Bumblebrim silently climbed down the ceiling.

Quite as a mouse, he brushed past the devastated Prince Gnine Tinkerdome, the great, great, great-something grandson of Prince Gordigon, got out the window, and skimmed down the walls of The Great Arashkan Library..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

WHAT DID YOU DO?!“, nearly shrieked Tonic in panic as she grabbed the hobbit and started running back the way they came. “The place is suddenly crawling with civic law enforcement!”

They ran past the Lights Temple, along the Archery Military Camp, and cut through the street between Heaven Park and Officers District.

“I said, just talk to him, say the things, and get out!”, spluttered the gnomic girl.

“Which is pretty much what I did, girl!”, panted Brom, his face flushed and he truly felt tired, both physically and emotionally. And he was scratching the upper end of one leg, near the buttock, just where he couldn’t see.

“What is the matter with you?”, Tonic asked, her eyes wild now.

“I got bit.. Again!..”, spat Brom, and mumbled to himself, “This is the last time I fall for a cute face!”, as they heard someone shout “HALT!“, from behind them.

“Whot?”

“Never.. mind.. Not a story.. for now..”, Brom said with a harsh scowl.

RUN, THEN!“, hissed Tonic.WE CAN’T GET CAUGHT DAMIT! OW. MY. GOSH!

Aaaand the gnomic girl was about to get hit with a full-blown panic now!

Something neither of them needed at that very moment.

“Calm.. down.. girl!”, said Brom harshly, as he huffed, and puffed.

 

The marching footsteps were getting closer.

HALT! HALT I SAY! HALT IN THE NAME OF THE FIRST LORD!“, repeated the same voice from behind, but much closer now, than before.

 

“Can.. you.. disappear?”, Tonic gasped as she ran next to Brom.

“Umm.. Yes.. But only myself!”, breathed Brom heavily.

“Ok, then.. Go.. Shoo! Vanish! Scram!”, she said.

“NO! Not.. leaving you.. Not happening..!”, Brom breathed.

“I can.. take care of.. myself.. damit!”, snarled Tonic.

“Together.. or not.. happening.. I.. never want to.. face a Wraiven.. with you.. missing!”, he gasped.

“Damit!”, she said, produced two vials with green, vaporish something in them, and a tightly packed clay sphere out of her artificer’s satchel. “Here, drink this in ten!”, she said and handed one of the vials to Brom, as she tossed the clay sphere behind her.

“You know, disintegrating civic guards is not a good idea, Tonic..”, Brom said lightly.

There was a stunning bang, and the civic guards on their heels dropped to their knees and slumbered face down.

“Neat..”, admired Brom.

“Won’t keep them down for long. Now shut up and drink! The effects of this potion should last about an hour, possibly more. I am usually generous —or heavy-handed— with ingredients, depending on your point of view.. Meet you at the inn.”, she said and topped her own vial.. and suddenly, Tonic fell apart!

“I like you, Brom Bumblebrim.”, she said in a warbling, escaping, gaseous, and fading voice. “If you are so bent on martyring alone, I shall abide by your wishes. But you shouldn’t decide for Wraiven without bothering to ask her. That truly is cowardly. And not really any different than all the other animals out there who only see the pinks and never wonder what’s in it.. I made that mistake and it cost me—”

Whatever it had cost Arcantonic, she couldn’t say.

Her form drifted away in a hazy wisp of smoke!

 

Brom scowled after the now gone gnomic girl.

“Inserting a last word right before the disappearing act.. Cheap, Miss Tonic. Very cheap! Well, I am warning you now, girl, there’s a whole slew of pain coming your way..”, he said darkly and drank his own vial..

 

It was the strangest sensation he had ever felt.

It was like his whole body was flying apart into tiny, dust-sized bits! He felt the hair on his bushy head rise on their ends, accept he had no hair left either. Every part of him just.. puffed into smoke, and he got carried off with the slightest wind.

Now all he had to do was somehow steer himself in the general direction of the inn, preferably away from the scores of civic guards.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Had a good evening, did you?” asked Cora as she stood in the hallway up the stairs to their rooms in the inn.

Her arms were crossed.

She was scowling at the little hobbit.

And her lips had that pout again.

Brom was smart enough not to comment on how cute Cora looked when she pouted.

Or rather, when she pouted while she was angry!

“Ummm.. Had a good evening yourself, did you?”, replied Brom, as he peered into their room.

 

The room was a wreck!

Everything, including bits of the floorboards, the windows, the window sills, the curtains, the flower pots, the walls, the feather bed, the nightstand, the lamps.. were either broken to bits or were cracked beyond repair. Feathers from the bed matres and the former pillows floated about and covered everywhere while food crumbs, empty and broken plates, bowls, and further cracked mugs and bottles were tossed and scattered haphazardly.

“This is not mere destruction.”, thought Brom in awe. “This is very nearly art! I could literally write an epic on this!”

 

“What did you do, Brom Bumblebrim?”, she fumed from her nose as she loomed over the hobbit, glaring down at him with her glacial blue eyes.

“Again with the ultimatum name use! What is it with my name and ultimatums, girl?”, asked Brom, frowning a bit. “And, I could ask you the same thing, Cora Sleet!.. What did you two do here?”

“We had a girls night. What does it look like? Seressa said we had to wreck the room at the end, so we did.. Was fun like I never had in my life!”, she replied seriously.

“And did you wear pinks too? I know for a fact, neither of you had pajamas!”, smirked Brom.

 

Cora’s eyes blazed and her face pinked.. just a little.. Barely visible, really, and if Brom hadn’t known the barbarian girl for as long as he had, he would have totally missed it.

 

“So.. how did you like it? The pinks, I mean..”, he asked blandly, and secretly kicked himself for having missed perhaps the only chance he would have ever gotten to see a Cora Sleet in Seressa’s mini pinks!

“It was a bit drafty but otherwise comfy!”, she replied with a straight face.

“Any chance for me to—?”, he asked.

“Never happen!”, Cora replied and now she really was scowling. “WHAT. DID. YOU. DO. BROM? We left you so you can calm Tonic. Not make her cry more!”

Brom sighed. He’d really wanted this to be kept between himself and the gnomic girl. Just to preserve her dignity, if nothing else. He didn’t want the cute little demon, as she at times became, to be seen as a ‘break down’ or a ‘cry baby’ and hence, an unreliable ‘loose end’, but there was no going around Cora when she got stubborn as she did now.

“Best way is to pull at it fast and sharp, and get it over with.”, he thought, took a deep breath, and spoke his piece.

 

“Before, she was crying for dubious and barely justifiable reasons.. I, on the other hand, gave her a genuine reason, so now, she is crying for real!”, said Brom and sure as he was a short, bushy-haired hobbit, his voice was now quite low, unsophisticated, and kind. “I am sorry Cora, but the current storm is inevitable. Once it blows, however, she will be done. She will then thank me because she will be feeling much, much better, and be stronger for it!”

 

Cora looked down at the hobbit. But the ice in her glacials were gone and she was looking at him, not with her looming glare, but with the one that said..

‘You and I..’

‘We are equals.’

 

“Something happened.”, she murmured softly.

“No.. Maybe..”, Brom replied evasively.

“Must I drag it out of you, my friend?”, she said with part annoyance, part amusement, and part.. wonder, perhaps?

“I’d rather you didn’t. This one isn’t about me, Cora.. Please.. Let this one go..”, he said without looking up at her.

“Grilled you, did she? Alright, then, go.. You look beat. Missed me in pinks, though.”, she smirked.

“Yea. Missed a lot in pinks tonight.”, he mumbled quietly and left for his room.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tonic, luv..”, said Seressa softly. “Do tell me what’s wrong. It pains me to see you thus.”

Seressa had silently entered the room they had planned on staying that evening like a whisper. She had skimmed the wooden floor, went over to the large, feather bed, scooped up her pair, and cuddled her in her arms.

And like a broken little girl, Tonic had clung onto her very tall, very dark pair and shook violently as she’d wept.

“Tell me, luv. I am your pair. We share.. Share me your hurt.. Please..”, she’d said into her ear.

Arcantonic Palecog clung to pair, spluttering with uncontrollable manic and desperate tears, unable to form words.

“He saved him.. He brought him back!”, was the only thing Seressa could discern out of her.

As to who had saved whom, or brought who back, Tonic’s comprehensibility had ended there.

Clutching something in one hand, she’d wept and wept until she’d slumbered right there in her pairs arms like a cotton doll, as the exhausting venture of the night, unbeknownst to her pair, had finally caught up to her.

Seressa had hugged her pair to her heart’s content, long, long past her slumber with all the love and compassion she could muster, then sighed, “My little luv. You mean the world to me. Please understand that.. And never cry. Be happy!“.

She got up, and lightly limped as she carried her pair, and slowly put her into her bed.

“Hmm..”, she frowned. “I could have sworn I had taken her shoes off before..”

Being careful with the left one, she unlaced her little, cup-sized boots, took them off, and put them down near the bed.

Then she went to the wardrobe and pulled down a heavy quilt and covered her pair with it. Tonic looked more like a sad little kitten, curled up the way she had. Even smaller, the way she slept in a feather bed six times her size and eight times her length.

Seressa walked up to the window and pulled the curtains and closed them. The sun would dawn soon and her pair needed sleep. So did she, for that matter.

The very tall, very dark girl wondered if her pair would mind if she curled right next to her. The feather bed was certainly big enough and the idea appealed to her.

It had been one hell of a night. If she’d known girls nights was this much fun, she’d have patronized Tonic into one, years ago. She did feel a bit guilty though. Her pair had been stuck here and crying all night while she and Cora had partied like there was no tomorrow. Seressa felt like she’d abandoned her pair at a moment of her dire need.

Then she inevitably smiled.

Damn, that barbarian girl knew how to party, though!

She thought she would also have to find a proper way to thank the hobbit, Brom, as well, for keeping Tonic company while she and Cora had dismantled a goodly part of the inn. Seressa loved her pair, but she was not totally blind to her shortcomings, either. She didn’t need to bet to guess her pair had probably made the hobbit’s life miserable during his stay with her.

 

Tonic sighed in her sleep and lost grip of the thing in her clutch. It rolled off the bed and dropped on the floor.

Seressa looked down and frowned.

It was a very, very old, tattered, and crumbled scroll now.

And it looked vaguely.. familiar somehow.

Seressa had a very good memory for things; what people said, their faces, and objects she’d seen, which was why she’d rarely bothered taking any notes back at the academy. She could recite the things her tutors and professors had said almost verbatim, and identify an innumerable variety of objects and readily label them.

It sure had drawn the envy of many of the other students to no end. Seressa had given them a good lesson on ‘humanity’ that being pretty and somewhat ‘silly’ and ‘honestly vain’, didn’t equivalate to ‘stupid’.

Seressa liked feeling ‘pretty’ and ‘beautiful’, and ‘pretty beautiful’, damit..

So, there!

 

Deep down, though, she knew her appearance was mere ointment for the blunt void she felt at never to have felt the love she desperately wanted. The love she wanted had to emanate from a man like the heat from the core of an oven. Like it had to be something that was tangible.

The only problem with that was, the oven was there, men just weren’t emanating the fire.

Only.. temperamental and ephemeral sparks..

Men, it seemed, were definitely into her. And that’s about it. They were never interested in what went through her mind, nor her heart. And none of them wanted a dark, lumbering klutz of a girl with horns, a tail, and a fetish for pinks looming over them for a mate. Only as a plaything, at best..

A curio.

Might as well be an obsidian doll!

Which is what she was now.

She didn’t mind the ‘play’ part. She was very nearly sure it’d be fun. But it was the ‘thing’ that turned the whole idea stale. She just refused to be a ‘thing’ for anyone.

And no one worthy should be seeing her as a thing anyway, right?

She’d gone after the pretty ones. When that failed, she’d gone after the smart ones.. Apparently, whether they were pretty or smart, neither equivalated to ‘heart’, where men were concerned.

But then, what did? What did really equivalate to a heart?

Seressa felt bitterly cheated in life.

And sorely confused.

She was given all these amenities.

They just weren’t of any use..

She perpetually felt like she was a beautiful flower who only attracted pests and wasps, but never the bumblebee..

 

She sighed, and silently she reached down and picked up the rather worn scroll and carefully, tenderly, even, she unrolled it, and with a shocked expression, she read the very old and tattered scroll that had somehow been preserved through centuries, persevered against impossible odds, and had traveled all the way from the depths of Ritual Forest, through a bloody, demon-infested war zone, to here, to find its way back to her pair..

 

“Dear, dear Bumblebrim..”, Seressa said softly with brimming eyes, and a curvy little smile, as she finally figured the ‘who’ in ‘whom’, and remembered too, when and where she had seen the old scroll before; some relative eight hundred years ago, when they were waiting for Tonic, and the Prince Gordigon had given this letter, rolled into a scroll, carelessly laced, but not cased, in the hopes that the ‘courier’ herself would read it!

“I have no idea how you did it, but you have given back my pair a life, and a world of joy.. Thank you, for you are truly, and inexplicably amazing, luv.”