Showing: 1 - 10 of 13 RESULTS

The Oathbreaker (Part Three)

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

Bu hikaye,
The Awesome Heist ‘dan
sonra yer alır..

 

İnfaz, yapmasını en iyi bildiğiniz şey. Evet, Tarakadahan, yardım geldi. Ama bu sandığınız gibi dışarıdan olmadı. Kafese tıktığınız kızım, sizden çok daha akıllı ve öngörülü çıktı.. Lütfen, sizi rahmetli eşim ve lordum olan Delia Karakash’ın varisiyle tanıştırayım..”, der Lady Alisia gizleyemediği bir mutlulukla ve sandalyesinden kalkar, omuzlarından eteklerine kadar dökülen ağır, zincirli örme zırha rağmen süzülür, ve bulundukları misafir odasını, oturma odasına bağlayan kapıyı aralar.

“Lady’im. Lütfen, buyurmaz mısınız?”

Alisia kapıyı iter ve üzerinde biraz büyük duran, yere kadar uzanmış ince altın sim işlemeli, yeşil ile koyu çivit mavisi bir elbise içerisinde Inshala belirir.

 

Burada not edilmesi gereken bir nokta varsa, o da Lady Alisia’nın, kendi kıyafetleri arasından küçük Inshala için özellikle seçtiği elbiseye kızcağızın eriyen gözlerle ‘enfes’ ifadesini kullandığıdır.

Not edilmesi gereken bir başka husus ise, “Hazır olun. Karkashi geliyor.”, diye içeri giren Aager Fogstep’in, Inshala’yı yeni elbisesiyle gördüğünde çarpılmış bir şekilde yerinde çakılıp kaldığıdır.

Karalar içindeki adam, “Ben.. Ummm..”, demiş ve susup kalmıştı.

Aager, hafif sarhoş olmuş bir şekilde kendisine geldiğinde, Lady Alisia’nın gülümsediğini, anneannenin kıkırdadığını, Moira’nın Inshala’ya ‘bu iş tamamdır’ işareti yaptığını, Maira’nın sırıttığını, Madine’nin ise ona ‘acayip acayip’ baktığını görür.

Aager boğazını temizler.

“Hazır mısınız.. uhh.. Lady Inshala?”, diye afallar biraz.

“Hazırım, Aager Fogstep.”, diye sakin, ağırbaşlı ve ölçülü bir şekilde cevap verir kız.

En azından dışarıdan görünen budur.

Aager zihninde kızın eriyen sesini duyar;

“Çok şirin bi elbise öyle değil miii? Hareket ettiğimde her yerimi okşuyo ama ki!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

İri, çelik adımlar, askeri bir intizamla sahibini, uzun, taş koridor boyunca taşır. Koridorun her iki yanında sıralanmış muhafızlar, duyularıyla algılayamadıkları bir gücün kendilerini itiyormuş hissiyle sırtlarını duvarlara yaslarken, ellerindeki mızrakları ve bellerindeki kılıçların kabzalarını da farkındasız bir tedirginlikle daha sıkı kavrarlar. İri adımları, daha genç bir çift çelik adımlar takip etmektedir ve efendisinin donuk, ölü bakışlarının aksine, gencin suratında acımasız, kin dolu bir ifade vardır..

Çelik adımlar, koridorun sonundaki kapıya vardıklarında bir an dururlar. Adamların ilki aklına bir şey gelmiş gibi önce kapıya, sonra da düşünceli bir ifadeyle boğuk, kör testere gibi bir sesle homurdanır..

“Yabancılar..”

Sesin sahibi uzun bir teyakkuzla olduğu yerde durur. Neden sonra bir omzunu silker ve düşüncelerini ‘an’a geri getirir.

İri, çelik bir yumrukla kapıyı, bu kale, bu şehir ve içinde yaşayan herkes ve her şey; Durkahan benim, der gibi döver..

..ancak kapıyı açan olmaz.

Kapıya cevap veren de olmaz!

Adam ikici defa çalmaz zira ilki ‘nezaketen’ yapılmış bir jestten ibarettir.

Evin efendisi izin almaz, izin de istemez..

İri, çelik yumruğu ile kapının kulpunu kavrar ve sessiz bir hışımda açar kapıyı..

“Lord Tarakadahan Karkashi. Bu odaya izinsiz giriyorsunuz.”, der Lady Alisia oturduğu sandalyeden kalkmadan ve sakin bir sesle.

“Kapını çaldım. Nezaketime karşılık verme zahmetinde bulunmadın.”, diye cevap verir Tarakadahan Karkashi, kör testere gibi hırıltılı sesiyle.

“Cevap vermedim çünkü size cevap verme zorunluğum yok, Karkashi.”, diye soğuk bir sesle karşılık verir Lady Alisia.

Lord Tarakadahan sessiz bir ânı, üstünün gelmiş olmasına rağmen oturduğu yerden kalkmayan kadını süzerek geçirir. Kadının giymiş olduğu kalın deri kayışlar, çelik omuzluk ve göğüslüklerden oluşan örme zincirli zırhını ve oturmuş olduğu açıdan sadece kabzasını görebildiği kılıcı da not eder. Sonra ağır hareketlerle başını ve yüzünün tamamını kaplayan miğferini çıkartır.

Lord Tarakadahan Karkashi, sadece alın ve çene yapısı ile kardeşi Delia Karakash’a benzerlik gösterir. Delia’nın aksine Karkashi’nin saçları omuzlarına kadar uzanmıştır ve yüzünde, alnının saç hizasından alt dudağına kadar çatallanarak inen eski bir yaranın izi görünmektedir. Ancak Karkashi’nin kardeşinden farkı bunlarla sınırlı değildir. Rahmetliyi, gözlerindeki merhametli, sevgi dolu, cömert ve kanaatkar bakışlarından tanıyan Lady Alisia, Karkashi’de o vasıfların hiç birisini göremez.

Lord Tarakadahan Karkashi’nin gözlerinde acımasız, nefret dolu, aç ve uğursuz bir hıyanetin kötürüm parıltısını görür sadece..

“Lady Alisia. Kızınızın ahmaklığına eşlik etmeye mi karar verdiniz? Akılsızca yaptıklarına karşılık yine de onun yaşamasına izin verdim. Bütün çocuklarının yaşamasına izin verdim. Karşılığında sizin bana eşlik etmeniz dışında da herhangi bir şey istemedim. Hürmetimi ve merhametimi bu şekilde mi geri ödeyeceksin?”

“Bir kadını, çocuklarının hayatlarıyla gemlemek ne zamandan beri merhamet oldu? Siz bu teklifle bana geldiğinizde, hürmetin de anlamını bilmediğinizi öğrenmiş oldum.”, diye cevap verir Lady Alisia.

“Belli ki dışarıdan yardım gelmiş size. Kibrinizi buna borçlusunuz. Size teklifimi ilk yaptığımda bu tavrınızı ortaya koyabilmiş olsaydınız, sizi olmasa da saygımı kazanmış olurdunuz. Anlaşılan her ikisini de infaz etmem gerekecek.”, diye sanki kendi kendisiyle konuşuyormuş gibi mırıldanır Karkashi.

“İnfaz, yapmasını en iyi bildiğiniz şey. Evet, Tarakadahan, yardım geldi. Ama bu sandığınız gibi dışarıdan olmadı. Kafese tıktığınız kızım, sizden çok daha akıllı ve öngörülü çıktı.. Lütfen, sizi rahmetli eşim ve lordum olan Delia Karakash’ın varisiyle tanıştırayım..”, der Lady Alisia gizleyemediği bir mutlulukla ve sandalyesinden kalkar, omuzlarından eteklerine kadar dökülen ağır, zincirli örme zırha rağmen süzülür, ve bulundukları misafir odasını, oturma odasına bağlayan kapıyı aralar.

“Lady’im. Lütfen, buyurmaz mısınız?”

Alisia kapıyı iter ve üzerinde biraz büyük duran, yere kadar uzanmış ince altın sim işlemeli, yeşil ile koyu çivit mavisi bir elbise içerisinde Inshala belirir..

Aager sevdiği kızı arkasından takip etmez. Bunun stratejik gerekliliğini bilse de kız ondan plapmatik.. frapnatik.. pragnanik.. off yaa.. “Pragmatik?”.. evet, ondan işte.. olmasını rica eder..

Bu yüzden Aager Fogstep odada değildir.

Aager, koridorda..

..an itibariyle de Lord Tarakadahan Karkashi ve onunla gelen genç şövalyenin hemen arkasındadır!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aager, Inshala’sından hiç bir korku hissi algılayamaz. Küçük kız, neredeyse katetonik denebilecek bir sükunetle Lord Tarakadahan Karkashi’ye bakar. Kızın kalabalıklardan ve sosyal şeysilerden bu denli korkmasına karşın, tekil anlamda, Durkahan’daki en tehlikeli, acımasız ve ölümcül adamın karşısında ise gözünü bile kırpmayışını Aager ister istemez biraz olsun hayret verici bulur.

“Kuduz hayvanlardan korkmana gerek yok, sevgilimi Aager Fogstep, zira onlar kestirilemezler. Ancak korktuğunu sezerlerse hemen saldırırlar. Bu adamda bir şeyler yanlış. Ama bize burada saldırmayacak çünkü bunun ona hiç bir faydası yok. Bize burada saldırırsa halkını karşısına almış olur. O, halkının kendisinden korkmasını istiyor. Ama onlara ihtiyacı olduğunu da biliyor.”

Aager kızın açıklamasını ‘makul’ bulsa da, yine de kılıç ve hançerini kınlarına sokmaz ve saklandığı karanlıkta sessizce beklemeyi tercih eder. Gerçekte ise ortada bir kan dökülecek ise, Aager bunun burada, dar ve kuytu ortamda gerçekleşmesini tercih eder çünkü kendi silahları kısa kılıç ve hançerlerden oluşuyor olması tam da böyle, hareket ekonomisi vermeyen ortamlar için uygundur. Ve görebildiği kadarıyla genç şövalyede uzun bir kılıç, Karkashi’nin ise belinde ağır, küt döküm bir gürz ve elinde taşıdığı, geniş ortamlarda yıkım getirecek koca bir teber mevcuttur.

Aager içeriden, Inshala’nın “Merhaba, Tata Amca.”, dediğini duyar!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aager yüzünü buruşturur ve gülmemek için yılların verdiği bütün zihinsel gücünü değerlendirmek zorunda kalır. Lady Alisia’dan kontrolüz bir ‘fırk’lama kaçar ve Aager oturma odasında bekleyen anneanne, Moira ve diğer kızların kıkırtılarını duyar.

“Evin efendisiyle doğru konuş, sürtük!”, diye nefret dolu bir hışımla tıslar Lord Tarakadahan Karkashi’nin arkasında duran genç şövalye.

“Sus Scrofa!..”

..diye Inshala’nın sesi çınlar içeride.

“Hatırladın!”, der Aager mutlu bir şekilde.

“Söylediğin her şeyi diniyorum ama ki..”, diye kızın sevindirik cevabı gelir zihninde.

Lord Tarakadahan’nın tepkisi ise beklenmedik olur. Sağ tokadı bir anda fare kapanı gibi geriye şaklar ve elinin tersiyle genç şövalyenin burnunu kırar!

Bu beklenmedik ‘tokat’ karşısında genç adam geriye tökezler ve yere eğildiğinde ağzından ve burnundan bir anda kan boşalır.

“Hanımlara karşı nasıl konuşman gerektiğini asla öğrenemedin, Klaus —her ne kadar çocukça ve kendini bilmez olsalar da..”, der testere gibi hırıltısıyla.

Gözlerini Lady Alisia ve Inshala’dan ayırmadan ekler.

“Temizle suratını. Halıyı pisletiyorsun.. Şimdi.. Dikkatimi çekmeyi başardınız, Lady’im. Kimdir bu genç bayan?”

“Bu, Karkashi, Lady Inshala Frostmane Hooman ve kendisi Lady Moira’nın resmi kız kardeşi, ve benim de kızım olur.”, diye cevap verir Alisia.

Karkashi’nin tek kaşı kalkar ancak hayrete dair bunun dışında başka herhangi bir ifade belirmez yüzünde.

“Lütfen. Beni aydınlatmanızı bekliyorum, Lady’im.”, diye sabırlı bir tonla bekler.

“Kocam öldükten çok kısa bir süre sonra, kızım Moira bu genç hanımefendiyi kız kardeşi ve ardalı olarak sahiplendi. Tıpkı Delia’nın kızımı ardalı olarak ilam ettiği gibi.. Ve bunu da bir tapınak baş muhafızı, bir şerif ve High Woods Ri’si, Grandaleren’ın kızı, Prenses Alor’Nadien ne Feymist hanımefendi şahitliğinde notarize ettirdi. Belge burada, çoğaltıldı, ilgili tüm mercilere kaydı geçti ve şehir genelinde de ilam edildi.”, der Alisia ve bunu söylerken yüzünde haşin bir ifade belirir ve eli de kılıcının kabzasına iner.

“Öyle görünüyor ki yokluğumda boş durmamışsın, Alisia. Bu saçmalığı nereden ve nasıl hortladığını bilmiyorum ama adamlarımı zindana tıkmış olman, senin için bile fakir bir davranış.”

“Hayır, Karkashi. Sen artık evin sahibi değilsin ve suçlarının hesabını vereceksin..”, diye tıslar Lady Alisia ve yavaşça kılıcını kınından sıyırır.

“Lady Alisia.. Lütfen.. Bana kılıç çekerseniz, yetim çocuklarınız aynı zamanda öksüz kalırlar. Onları daha fazla üzmek istemediğinizden eminim.”

“Çocuklarım önce babalarını, sonra da annelerini örnek alacak, ve bizim adımlarımızdan yürüyecekler.. Ve o adımlar, asla senin peşinden olmayacak.”

“Alisia.. Bahsettiğiniz belge her ne ise, evin sahibi tarafından onaylanmadığı sürece geçersizdir. Ne kadar şahit getirseniz de bu gerçek değişmeyecek.. Lady Moira söz konusu ilamı yaptığında daha babasının sorumluluklarını resmi olarak üstlenmemişti. Kardeşimin kalkanı ve kılıcını, uğradığı baskında kaybolmuş olduğu gibi, mühür yüzüğü de çalınmıştı. Dolayısıyla üstündeki isimlere rağmen, belgelerinizin hiç birisinin geçerliliği yok! Size kılıcınızı indirmenizi sağlık veririm. Adamlarıma yaptığınız onursuz muameleyi daha sonra gözden geçireceğiz..”, der Tarakadahan, taş gibi bir ifadeyle.

“Bu mühür yüzüğü mü?”, diye araya girer Inshala gülümseyerek. “Çok güzel bi yüzük. Benim parmaklarım için biraz fazla büyük ama bu da biraz normal, sanırım; benim parmaklarım ince ki!”

Geldiğinden beri Lord Tarakadahan Karkashi’nin yüzünde ilk defa bir ifade belirir;

ŞOK!

Olduğu yerde çakılmış, önce küçük, boynuzlu kıza, sonra da elinde tuttuğu iri yüzüğe bakar.

Karkashi’nin çenesi, sert bir şey çiğniyormuş gibi gerilir ve sağ gözünde farkındasız bir tik atmaya başlar..

..ve sessizce, “Onu nerede buldun, küçük kız?”, diye kör testere sesi hırıldar.

“Senin evinde! Bodrumundaki büyük yuvarlak şeysilerin birisinin içinde gizli bir kutun varmış. Kutunun içinde de bi çok ilginç başka şeyler de vardı Tata amca ama söz, size ait hiç bi şeye dokunulmadı.. Sadece Delia babamıza ait olan bu yüzüğünü, kalkanını ve kılıcını aldık..

..ve bi kucak dolusu da kağıt. Fardashi amca kağıtlara baktı ve içlerinde bi sürü isimlerin olduğunu söyledi, sonra da isimleri toplamak için gitti.”

“Benim evime izinsiz mi girdiniz?”, diye yanan gözlerle kıza bakar.

“Tenkik olarak—”

“—Teknik olarak..”

“Evet, tenkit olarak buradaki kimse senin kasana girmedi ama ki. Siz bunları saklamış olmasaydın naapardık inanın bilmiyorum. Sayende bütün kağıtlara yüzükteki resmi işaretleyebildik.”

Aager ister istemez Inshala’sının anladığı şekliyle lafı çevirmesine biraz hayret eder. Özellikle de kızın bu güne kadar yalanlara gösterdiği tepkileri göz önünde bulundurduğunda. Kardashi’nin az gerisinde sinmiş olan Aager, kızın açıkça bir şekilde yaptıklarını kabul edeceğini düşünürken, kızın ilginç bir şekilde lafı kıvırmasını biraz rahatsız edici bulur. Evet, gerçekte kız yalan söylememiştir. Kızın yaptığı daha ziyade laf cambazlığı ile sınırlıdır ama yine de bu Aager’i rahatsız eder işte!

“Ummm.. Bebeğim?”, diye tereddüt ederek sorar Aager.

“Efendim, sevgilimi.”

“Adama söylediğin şey, çok da doğru değil aslında.”

“Evet. Tata amcaya kelimelerle pusu kurdum ki! Tıpkı senin yaptığın gibi.”

Aager ister istemez bir eliyle yüzünü kapatır ve küçük, saf kızı nasıl bozduğunu düşünür.

“Lord Tarakadahan Karkashi. Sizi eşim ve lordum olan Delia Karakash’ı öldürmek amacıyla pusu kurmak, Delia’nın haklı ardalı olan Lady Moira’ya komplo kurarak hapse attırmak, çocuklarımın hayatlarını tehdit ederek beni hiç istemediğim bir evliliğe zorlamak ve sevgili eşim ve lordum olan Delia’nın öldürülmesinden önce ve sonra gerçekleştirdiğiniz bütün suç ve zulümlerden sorumlu ve suçlu buluyorum. İki gün içerisinde açık mahkemede yargılanacaksın. Gökler yardımcın olsun.. Yüzbaşı Fardashi..”

“Hanımım.”, der yüzbaşı ve yanında, ölü gözlerle amcasına süzen Moira olduğu halde Lady Alisia’nın arkasında belirir.

“Bu adamın üstünden silahlarını ve zırhını alın zira kendisi artık bir şövalye değil, öz kardeşini öldürmüş bir hain ve bundan sonra da böyle anılacak. Sonra da onu, kızımı tıktığı kafese koyun.”, diye kati bir şekilde emreder.

“Beni adi bir suçlu gibi zindana attıramazsın, Alisia.”, diye hırlar Kardashi.

“Sen kızımı o zindana atarken hiç tereddüt göstermemiştin, Karkashi. Dahası, seni adi bir suçlu olarak o zindana koymayacağız.. Seni adi bir hain olarak o zindana tıkacağız.”, diye acımasızca cevap verir Lady Alisia.

“Ben bir paladin’im. İtham ettiğiniz suçlardan yargılanamam.”, der adam taşlaşmış bir ifadeyle.

Buna cevap Inshala’dan gelir.

“Hayır, Tata amca. Senin ne olduğunu bilmiyorum ama sen bir paladin değilsin.”, der kız sakince.

“Sen nereden bilebilirsin? Bir paladin olmanın koşul ve kurallarını bildiğini bile sanmıyorum.”, diye testere sesile hırlar Tarakadahan.

“Bilmiyorum zaten ki..”, diye aynı sükûnetle cevap verir Inshala. “..ama bildiğim bir şey varsa, o da denge!..”

“Denge?”, diye şaşırmış bir ifadeyle iki kaşı da kalkar Karkashi’nin.

“Evet, denge. Lady Moira ablam bir paladin. Onunla ilk karşılaştığımda bunu o kadar açıkça görmüştüm ki, beni ışığıyla yakacağını sanmıştım. Moira ablam o kadar paladin ki, bütün dengemi alt üst ediyor.”, diye açıklar kız.

“Bunun benimle ne ilgisi var?”

“Lütfen bana söyler misiniz, Tata amca, neden şu anda bu oda da tam bir denge var o zaman? Siz içeri girdiğinizden beri Moira ablamı hissedemiyorum!”

“Muhteşem!”, diye ünler Aager, zira Inshala’sının bir druid olarak ‘denge’ sezisini hiç aklına gelmemiştir.

“Ama biraz da üzücü.. İnsanların başka insanlara kötülük yapmak için gösterdikleri çaba, gerçekten üzücü..”, diye cevap verir Inshala.

Tarakadahan Karkashi uzun bir süre yerinde kıpırdaman durur.

Sonra, büyük bir gürültüyle elindeki teberi bırakır.

HAYIR!“, diye kindar bir hışımla çığlar genç şövalye ve belindeki kılıca davranır..

..ve bu hayatında yaptığı son şey olur;

Klaus’un boğazı boydan boya açılır.

Açık kırmızı kan, iç bunaltıcı bir hırıltı eşliğinde saçılır, ve genç şövalye ne olduğunu anlayamadan gözleri kayar..

Aager Fogstep, Karkashi’nin, Klaus diye hitap ettiği adamı yavaşça yere bırakırken,

“Sadece bir defa..”, diye acımasızca mırıldanır..

Karalar içindeki adam, kestiği gencin yerde titreyip, son tepinişlerini ifadesizce seyreder ve odadaki herkese, Drashan ile Durkahan arasındaki farkı da göstermiş olur; Drashan’da sadece ölüm ve kalım vardır, ve ‘onur’ opsiyonel bile değildir..

Aager dipsiz, kara gözlerle yerde titreyen leşi seyreder, sonra başını kaldırır ve ‘Sıra sende. Tercihini yap. Burada, yada başka bir yerde. Benim için fark etmez!’, der gibi Karkashi’ye bakar.

“Lord Tarakadahan. Gürzünüz, kalkanınız, zırhınız ve şövalyelik armanız..”, diye rica eder Yüzbaşı Fardashi ve elinde kalın zincir ve prangalarla Karkashi’ye yaklaşır. Fardashi’nin bu ‘ricası’ üzerine koridorda ne kadar muhafız varsa, mızrak ve kılıçları doğrultulmuş bir şekilde Karkashi’ye dönerler.

Delia’nın ağabeyi bir süre sessizce karalar içindeki adamı süzer ve an itibariyle koşulların kendisi için verimli olmadığına kanaat getirmiş gibi, yavaşça çelik elini kemerine indirir, basit bir sıkma hareketiyle kemerin tokası mandallarından kurtulur ve kemer, taşıdığı gürz ve kemere kopçalanmış şövalyelik arması, ağır bir gürültü eşliğinde yere düşer.

Kardashi başını yerdeki ölü adama çevirir ve dudakları tiksintiyle gerilmiş bir halde onu seyreder.

“Hiç düşünmeden davranmaların hususunda seni defalarca uyarmıştım, oğlum. Bir piç olarak doğdun, bir köpek gibi de öldün..”, diye sessizce mırıldanır.

 

Karkashi acı bir şekilde gülümser.

 

Sonra Lady Alisia’ya bakar, ardından da yanında duran küçük kıza.

“Mahkemede beni suçlayanlarımla yüzleşme talebinde bulunacağım, Lady’im. O güne kadar sevdiklerinize sarılıp onlarla koklaşın ve tanıdıklarınızla helalleşip vedalaşın. Çünkü kızına gösterdiğim merhameti, size göstermeyeceğim.”

 

 


Sus Scrofa; (Latince) Sus: Domuz. Scrofa: Yaban. Sus Scrofa; Yaban Domuzu, swine, sow.

Aager, Klaus’u öldürdükten sonra söylediği, “Sadede bir defa..”, ifadesi, bir kaç gün önce, gecenin bir yarısı Durkahan’a yaklaşırken Inshala’nın, “İnsanlar beni görünce hep taş atıyorlar ki!..”, diye dile getirdiği korkusuna verdiği, ‘söz’ kabilindeki cevabıydı. Aager, Klaus’un Inshala’ya ettiği hakareti ‘bir’ olarak kabul eder ve ona ‘ikinci’ bir şans tanımaz. Klaus kılıcına dokunduğu anda onu öldürür.

 

 

 
 

The Awesome Heist

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

Bu hikaye,
The Oathbreaker (Part Two) ‘dan
sonra yer alır..

 

Bunu yapmak istediğinden gerçekten emin misin, bebeğim?”, diye sorar Aager.

“Bilmem. Daha önce hiç yapmadığım için bi fikrim yok ki!”, der biraz tedirgin bir şekilde Inshala. “Gelmemi istemiyor musun? İstemiyorsan bu beni biraz üzer ama anlarım da. Beraber aptal olma sözü vermiştik ve ben sözümde durmak istiyorum.”

“Bu yapacağımız şey sadece tehlikeli değil, aynı zaman da yakalanırsak bizi demir kafeslere koyarlar.. önce öldürmezlerse tabii.”

“Ama biz, zaten bize ait olmayan bir şey almayacağız ki. Biz sadece bize ait olup, başkalarının bizden aldığı şeyleri geri alıyor olacağız. En azından Delia babama ait olan şeyleri.. Neden bundan dolayı bizi demir kafeslere koysunlar ama ki?”

“Çünkü Delia babandan o şeyleri izinsiz aldılar ve ona pusu kurup öldürdüler. Bunlar iyi insanlar değiller, Inshala.”

“İnsanları gerçekten anlamıyorum, Aager Fogstep. Kötülük yapmak için verdikleri bunca emeği kafam almıyor.”

“Hepsi kötü değil, bebeğim. Sadece bazıları. Annen iyi bir insana benziyor. Anneannen de. Moira da iyi bir insan. Diğer kız kardeşlerin de. Cümeyt’de iyi bir çocuk. Fey’ler de olduğu gibi. Bazılarımız iyi, bazılarımız kötü..”

“Fey’lerin bu konuda tercih hakları çok daha kısıtlı ama ki. Hangi türden fey olduğumuz, bizim iyi olup olmayacağımızı belirleyebiliyor.”

“Ummm.. Bundan emin misin, bebeğim?”, diye nazikçe sorar Aager ve susar.

Inshala, Aager’in neden bahsettiğini anlaması biraz vakit alır ve anladığında kendisi de susar ve uzun bir süre düşüncelere dalar. Neden sonra mutsuz bir ifadeyle cevap verir.

“Ben.. Ben bilmiyorum, Aager Fogstep. Belki yaşım küçük olduğu için daha kötü değilimdir. Bundan on sene sonra, yüz sene sonra, üç yüz sene sonra ne olacağımı kim bile bilir ki? Belki sana bir şey olur ve ben de çok kızarım ve artık yokluğundan dolayı canım çok yanar da gözlerim döner, sonra da çok kötü şeyler yaparım.. Yada sadece yarım fey olduğum için bozukumdur ki.. Babamı hiç görmedim ve kim olduğunu da bilmiyorum. Bir gün karşılaşırsak neden bana bunu yaptığını sormak isterim. Mab’e sordum bir sefer.. babamın kim olduğunu.. Yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade oluştu ve sadece ‘Sonra..’, dedi —bana iş teklifi için yine rüyama geldiğinde. Arada bir uğruyor Mab. Herhalde bulunduğu yerde konuşup muhabbet edecek fazla kimsesi yok ve benimleyken kendisini rahat hissediyor çünkü ondan bir şey istemeyen az kişiden birisiyim. İstediğim zaman da karşılığını fazlasıyla veriyorum.. Geldiğinde çayları ben yapıyorum, abur cuburları da o getiriyor. Sonra Sessiz Ormanımda açık hava sineması izliyoruz.”

Aager, kızın Sessiz Ormanını bilir ancak açık hava sineması nedir bilmez. Kızın korkularını da bildiğini sanır ama bu tahmininde ise ne denli isabetsiz olduğunu anlar..

Aager, şu anda olduğu gibi, kızın konudan konuya atlayarak konuşurken ki haline asla müdahale etmez, onun sözünü kesmez ve araya girmez çünkü böyle anlarda kızın anlatısı her zamankinden bile daha saf, kasıtsız ve katışıksızdır ve onun gerçek iç dünyasını, Gemini ile bağlandığında gördüklerinden çok daha yakıcı bir ayılışla sergiler.

“Bir defasında Titania abla da geldi ziyaretime. Bana Mab’e misilleme olarak geldiğini söyledi ama bence merak ettiği için gelmişti. Ona da çay yaptım.”, der ve kıkırdar. “Sonra yine geldi ama tam o esnada Mab’de oradaydı. İkisinin öylece durmuş birbirlerine attıkları bakışlar fena kızgındı. Sonra ben ikisine de misafirim olduklarını, kurbağalarımı ve ateş böceklerimi korkuttuklarını ve ormanımda ikisine de yetecek kadar yer olduğunu söyledim. İkisi de fena utandılar. Sonra ikisine de çay yaptım ki bu beni biraz uğraştırdı çünkü Titania abla sıcak papatya çayını seviyor, Mab ise fena demli ve acı buzlu çayı tercih ediyor. Titania abla geçen gelişinde eli boş geldiği için bu sefer fırından yeni çıkmış, sıcak mutlu kurabiyeler ve çilek getirmişti. Mab’de vanilyalı dondurma ve kremalı pasta almıştı. Çilekleri kremalı pastanın üstüne yerleştirdim ve servis yaptım, ikisi de pastaya yılana bakar gibi baktılar ama servisi ev sahibi olarak ben yapıtığım için yediler. Sonra da ben ortalarında, üçlü koltuğa oturduk ve Termikatör İki’i seyrettik. Bittiğinde sanıyorum ikisi de filmden fena-çok etkilenmiş olsalar, dünyanın o hale gelmemesi için ortak bir konsül oluşturabileceklerini söylediler ve bu sefer de konsüle başkanlık yapmam için, ikisi de bana iş teklifinde bulundu! Onlara düşünmem ve Aager’ime sormam gerektiğini söyledim. Titania abla bundan pek hoşlanmadı ama nedense Mab çok mutlu oldu.”

Aager ister istemez ‘fırk’lar.

Kızın korkuları gibi, anlatısı da farkındasız bir içtenlikle olduğu kadar, aynı zamanda da komik ve eğlencelidir. Kızın garip, çapraz bir espri anlayışı vardır.. Özellikle içeriğinin monumental anlamda yer sarsıcı ve yaz ile kış kadar da zıt tarafları ‘misafir’ ettiğini düşününce.

Kız, konu komşu ziyaretinden bahseder gibi, krallardan, kraliçelerden, hatta imparatorlardan bile daha güçlü, ‘ilkler’ anlamda, Yaz ve Kış gibi ‘temel’ güçleri hayal dünyasında konuk etmiş ve işin belki de en ilginç yanı, söz konusu ‘hayal aleminin’, gerçeklikten belki de çok daha gerçek olmasıydı!

“Asıl konumuza geri dönersek, yani amcamdan babamıza ait şeyleri geri almanın doğru olup olmadığı sorusuna nasıl çözebileceğimize dair aklıma bir çözüm geldi ama bunun için önce annemden bir şeyler rica etmem gerekecek ki bunun için onu nasıl ikna edebileceğimi düşünmem lazım.

İçeri girme meselesine gelirsek, bu senin bildiğin bir şey zaten ki! Bana da gösterebilirsin. Ve nereye basmam, nerede durmamam, nelerden sakınmam gerektiğini bana söylersin, bende aynını yaparım.”

Aager kızın ‘aynını’ yapacağından hiçbir kuşku duymaz. Sorun, bunun yeterli olup olmadığıdır.

“Güneş’in batmasına bir saatten az var. Bizim güneş doğmadan üç saat önce, gece muhafızlarının en yorgun ve dikkatsiz oldukları zaman girmemiz lazım. Gece yarısı gibi çıkarız yola. İstersen Moira’nın sana verdiği odasında uyu biraz.”, diye önerir Aager kıza.

“Moira ablamın odası çok güzel ama ki! Dışarıdan bakıldığında güçlü, kuvvetli, tuttuğunu koparan, demir dışında elbise giymeyen biri gibi görünüyor ama dolabında bi sürü dantel şeysili, fırfırlı eflatun, açık mavi, lacivet, yeşil ve pembe elbiseleri var. Birkaçını denemem için bana verdi. Çok bayıldım ki. Bazıları içinde yürürken, sanki peşimden küçük pembe bulutlar takip ediyormuş gibi hissettiriyor.”, diye erimiş bir sesle Moira ablasının elbiselerini tarif eder Inshala.

“Duvarlarında da garip, yüzleri ve kollarında resimler boyalı, Moira ablamın ‘Demir Hatun’, dediği poster şeysilerinden asılı. Bana biraz ürkütücü geldi, açıkçası. Ablam istemezsem onları indirebileceğimi söylediği için bende indirdim ama atmadım. Hepsini güzelce rulo yapıp dolabın arkasına sıkıştırdım.”, diye, yüzünde ciddi bir ifadeyle Moira ablasının odasını tarif eder Inshala.

“Sonra bana şifonyer diye çekmeceli daha küçük bir dolap gösterdi. Ama şifon’un ne yediğini söylemedi! İçinde Moira ablama ait iç çamaşırlar vardı! İnsanların içlerine çamaşır giydiklerini bilmiyordum! Bana çok ilginç geldi ve deneyip deneyemeyeceğimi sordum. Önce biraz yadırgadı ama sonra ‘İstersen dene. Benim, senindir.’, dedi. Kenarlarında minik dantel çiçekleri olan—”, diye, yüzü biraz pembeleşmiş bir şekilde Moira ablasının iç çamaşırlarını anlatmaya başlar Inshala.

“—Ummm.. bebeğim..”, der Aager boğazını temizleyerek.

“Efendim, Aager Fogstep.”

“Bana.. Moira ablanın.. uhhm.. iç çamaşırlarını anlatmamanı tercih ederim.”, diye aksi istikamete bakarak cevap verir karalar içindeki adam.

Inshala bir anda yaptığı şeye ayılır ve yüzü pembeden kırmızıya geçer.

“Ben.. ben çok özür dilerim. Moira ablamın odasını bana vermiş olmasından dolayı o kadar heyecanlanmıştım ki, ne dediğime dikkat etmeden konuştum.”, diye inler kız.

“Sorun değil. Hadi git ve biraz uyu. Gece zorlu bir gece olacak.. Ben de yiyecek bir şeyler bulayım.”

“Peki.”, der Inshala küçük, utanmış bir sesle. “Ama önce anneme gidip ondan rica etmem gereken şeyi istemem lazım.”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Kesinlikle olmaz!”, diye kaşlarını çatmış, yumruklarını kalçalarına dayamış bir şekilde hışmeder Lady Alisia.

“Ama.. anne.. bu çok önemli..”, diye rezil olmuş bir ifadeyle inler Inshala.

“Yanlış yapıyosun, Fey abla..”, der Cümeyt, kendinden emin bir şekilde. “Gözlerini kocaman açacaksın, kaşlarını bükeceksin, alt dudağını öne çıkaracaksın —bak, işte böyle— ve yapabiliyorsan da ağlayacaksın ama sessizce. Bağırarak ağlarsan yada kendini yerden yere atarsan asla kabul etmezler!”

“Ama.. ama böyle yapınca annemizi kandırmış olmuyor muyuz?”, diye hayretle çocuğa bakar Inshala.

“Hayır olmuyorsunuz!”, diye sesiyle orman yangınları başlatacak bir hararetle kızar Alisia.

“Bak. İşe yaramaya başladı bile.”, der Cümeyt cin gibi parlayan gözlerle.

“Ama.. Sadece kızmasını sağladık ki..”, der Inshala.

“Bu işler böyle olur, Fey abla. Önce kızarlar, sonra sana kızdıkları için üzülürler, sonra da ne istersen yaparlar!”, diye pişkin pişkin sırıtır Cümeyt.

Lady Alisia, hemen önünde gerçekleştirilen utanmaz ‘komployu’ hayretle izler.

“Benden ne istediğinin farkında mısın, Inshala?”, diye tıslar en sonunda.

“E.. evet anne. Bu yüzden sana geldim ama ki. Senin yapman lazım.. Kendi ellerinde.. Yoksa olmaz.”, diye kaşlarını büker, gözlerini kocaman açar ve alt dudağını pörtletir Inshala.

“Bu.. inanılır gibi değil!”, diye ellerini havada sallar kadın.

“Biliyorum, anne. Ama gerekli. Yoksa bütün plan suya düşer. Aager’im bu ifadeyi kullanıyor bazen ama bir planın suya nasıl düşeceğini bilmiyorum. Belki de kağıda yazılı olduğu içindir ve bu yüzden suya düşüyordur. Ama kağıda yazılıysa, neden onu suyun üstünde tuttuğumuz kısmını anlamış değilim. Tutmazsak hiç düşmez ki!”, der Inshala biraz aklı karışmış bir şekilde.

Lady Alisia uzun bir süre sessizce Inshala’ya, sonra Cümeyt’e, sonra da tekrar kıza bakar.

“Tencere-Kapak!”, der en sonunda burnundan soluyarak.. “Öğretmenini doğru seçmişsin, genç bayan.. Öyle olsun bakalım. Seni kırmayacağım ve bu isteğini yapacağım.”

“Bu akşama lazım, anne.”

Kadın tekrar burnundan solur.

“Tamam. Yapacağım, dedim.. Gidin başımdan artık!”, diye yanan gözlerle ikisini de def eder başından.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Sana demedim mi? Çantada keklik!”, diye kıkırdar küçük Cümeyt, Fey Ablasının elini tutmuş peşinden sürüklerken.

Inshala, neden kekliklerin bir çantaya tıkıştırıldığını anlamaz. Dahası, ortada ne bir keklik, ne de bir çanta vardır ama bu konuda küçük Cümeyt’e de bir şey sormaz çünkü bunun da muhtemelen şu sosyal şeysilerden biri olduğu kanaatine varır. Planların suya düşmesi gibi..

“Bence harika bir iş çıkardın, Efendi Cümeyt. Tek başıma asla kabul ettirtemezdim ki!”, der Inshala mutlu bir şekilde.

 

“Sen bana takıl, Fey Abla. Sana anneleri, anneanneleri ve ablaları nasıl parmaklarında oynatacağının bütün gizli tekniklerini gösterebilirim.”

Inshala ‘fırk’lar.

“Çak, abla!”, der Cümeyt ve elini kaldırır.

Inshala durur bir an..

 

“Nereye?”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ne istediler?”, diye sorar anneanne.

Lady Alisia ona söyler.

Anneanne kıkırdar.

“Neden uğraştırdın ki kızı o kadar? Kabul edeceğin belliydi.”

“Hemen kabul etseydim bir kıymeti olmazdı, anne. İkisi de nasıl bir heyecanla geldiler, görmeliydin.”, der yüzünde mutlu bir ifadeyle Alisia.

“Bu yanını benden almadığını biliyorum, Alisia. Bu tam rahmetli babanın yapacağı bir şeydi.”, diye esefle söylenir anneanne.

“Öyle deme, anne. Buraya ciddi bir hazırlıkla geldiler ve mücadelesini de verdiler.. Anlaşmalı tiyatro gibiydi. Bu şekilde hem her istediklerini alamayacaklarını öğrenmiş, hem ön hazırlığın kıymetini anlamış, hem de zaferin keyfini tatmış oldular.”, der Lady Alisia gülümseyerek.

“Yemedin, yani..”

“Lütfen, anne. Sadece Moira’da yedim. Ondan sonra üç tane daha büyüttüm.”, der Alisia gülerek.

“Çok acımasızsın, kızım. Çoook!”, der anneanne..

..ve tekrar kıkırdar.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bekçi Fardashi fena halde bozulmuş bir ifadeyle Aager’e, sonra da Inshala’ya bakar. “Lanet olsun be adam, ben bir kanun adamıyım. Senin böyle bir şey yapmana göz yumamam. Dahası, bir de beni planının parçası haline getirerek suç ortağı yapıyor olacaksın. Yetmiyormuş gibi, bu küçük kızı da tehlikeye atacaksın!”

“Sizden her hangi bir suça ortaklık etmenizi istemiyorum, Yüzbaşı Fardashi, çünkü teknik olarak ortada bir suç yok. Bizim yapacağımız şey, bazı eşyaları sahiplerine iade etmek, o kadar.”, der Aager sakince. “O ‘küçük’ kıza gelince; Inshala ömrünü uçsuz bucaksız bir ormanda ve yaşlı bir adam dışında, on altı yaşına kadar tek başına yediğini ya topraktan yolarak yada avlayarak geçirdi. İnan bana iş hayatta kalmaya ve beceriye geldiğinde izcileriniz dahil, bu şehirde o küçük kızın bilgi ve becerilerine sahip ikinci bir kişiyi daha bulabileceğinizi sanmıyorum.”

“Küçük kız konusunda sana inanıyorum, Efendi Aager. Ancak bu yine de bana yanlış geliyor. Bir kişinin evine ondan izinsiz girmek kanunlara aykırı. Aranması gerekiyorsa da, önce arama izni almamız gerekiyor!”, diye burnundan solur Fardashi.

“Yüzbaşı Fardashi.. Lütfen size engel olmayayım.. Siz gidin ve ilgili mercilerden, şehirdeki en güçlü paladin lordunun evine girip arama yapmak istediğinizi, sebeplerinizle açıklayıp ikna etmeye çalışın. Bir şekilde bunu, iyimser bir tahminle önümüzdeki dört sene içerisinde başardığınızı düşünsek bile, niyetinizi şehirde bilmeyen kalmamış olacağını da, sanırım hatırlatmama gerek yok.”

Fardashi’nin suratı kararır.

“Ama illaki kıymetli kanunlarınıza sadık kalmak istiyorsanız, sizin yardımlarınız olmaksızın da bu işi ikimiz yapabiliriz. Ancak böyle yapmamız halinde küçük Inshala’ya bir şey olursa, bu yersiz inadınızı hatırlarsınız diye umuyorum..”, der Aager sessizce.. ve acımasızca..

Fardashi’nin suratı daha da kararır.

“Serenity Home kasabasının sizin gibi bir adamı şerif yardımcısı yaptığına inanamıyorum!”, diye hırlar.

“Size, ‘zorla üstüme yıkılan bir meslekti ve alternatifim giyotindi!’, derken bunu espri olsun diye söylememiştim, Yüzbaşı.. Şimdi. Yardım edecek misiniz, yoksa biz kendi başımıza mı halledeceğiz bu işi ve siz de Lady Alisia’ya, kızını nasıl gecenin bir yarısı, azılı düşmanının evini soymaya müsaade ettiğinizi açıklayacaksınız?”, der Aager sakince..

“Lady Alisia’ya böyle bir şeyi açıklamaya hiç niyetim yok, Efendi Aager. Ancak geri döndüğümüzde, ki dönersek, bu yaptığınızı da, evin hanımefendisini şantaj malzemesi olarak kullanmanızı da konuşacağız.”, der fırtına bulutlarını andıran bir ifadeyle.

Aager uzun bir an yaşı geçmiş yüzbaşıyı, ölü gözlerle süzer.

Konuştuğunda sesi hala yanıltıcı bir şekilde sakin gibidir..

“Hayır, Yüzbaşı.. Böyle bir konuşma olmayacak. Orken’ler Arashkan’ı yerle bir ederken oradaydım.. Orken’ler High Woods’u yakıp Bari Na-ammen’i de yerle bir ederken oradaydım ve kış bittiğinde doğuya, Serenity Home’a gidecekler. Şayet o kasabayı ve ardından da o bölgeyi ele geçirirlerse oyun biter çünkü onları oradan kimse bir daha söküp atamaz. Oraya yerleşip çoğalacaklar ve önümüzdeki yirmi yıl içerisinde ortada bir Vodgar, Koruxan, Palantine, Endless Watch, Durkahan, Solace ve Korduba’s Watch kalmayacak ve Heaven’s Hand, Tranquil ve Dwarwick’de onları birkaç yıl farkla takip edecek. Burada harcadığımız her gün bu sonu hazırlamış oluyoruz ve siz bana izin belgelerinden bahsediyorsunuz.. Dünya yanmak üzere, Yüzbaşı, dolayısıyla sizin ‘konfor anlayışınıza’ uyum sağlayamazsam kusuruma bakmayın, zira sadece krallık değil, insanlığın sonundan bahsediyoruz burada..”, diye sessiz bir ateşle harlar.

Yaşlı adam, yaşına uymayacak bir şekilde haşlanmış olmanın getirdiği bütün ağırlığını hisseder ama daha bir şey diyemeden Inshala ona yanaşır, ayak parmaklarının üstünde durur ve adamcağızın boynuna sarılır!

“Aager’imin kusuruna bakmayın Fardashi Amca. Çok büyük bir sorumluluk altında. Serenity ve çevresindeki insanların onun getireceği yardıma çok ihtiyaçları var. Lütfen.. İhtiyacımız olmasaydı böyle bir şeyi asla sizden istemezdik çünkü siz iyi bir insansınız.”, diye fısıldar yumuşak sesiyle.

Fardashi biraz utanır.

“Sen.. harika bir kızsın.. Nasıl oldu da böyle karanlık bir adamla..”, diye hayretle sorar.

“..Ben onunum, Fardashi Amca. Bunu size ilk söylediğimde, ben de doğruyu söylüyordum. Bizim aramızdaki bağı ölümlülerin ölçüleriyle değerlendirirseniz, bu size de yazık olur, bize de..”, der Inshala sarıldığı adama. “Bu gece bize yardım edecek misiniz? Lütfen edin çünkü Aager’ime bir şey olmasını istemiyorum!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Gecenin karanlığında sinmiş bir grup, sessizce işareti beklemektedir. Birden bir baykuş sesi duyulur. Baykuş sanki aynı şeyi tekrarlıyor gibidir; ŞİMDİ! ŞİMDİ! ŞİMDİ!..

“Vakit geldi. Her ne yaparsanız yapın, yakalanmayın. Ve yüzlerinizden o salak kese kağıtlarını da çıkarmayın.”, diye kendi kese kağıdı maskesi altında rezil olmuş bir Yüzbaşı Fardashi, teyit almak için adamlarına döner ve, “Kormack? Sen misin?”, diye sorar.

“Kormak benim, Yüzbaşı, o Tarwick.. İş salaklığa gelince kimse Tarwick’i geçemez, efendim.”, diye boğuk bir ses gelir başında kese kağıtlı bir başka adamdan.

“Hey!”, diye ünler Tarwick kendi kese kağıt maskesinin altından, ama bu maskenin üzerinde karikatürize edilmiş bir surat çizilidir. “Alındım. Ben maskemi sevdim. Siz de bi surat çizmelisin, efendim..”

“Tarwick. Sence neden bu aptal şeyleri kafamıza geçirdik?”, diye kese kağıdının altından boğuk bir seslerle burnundan solur Fardashi.

“Ummm.. Yüzümüz görünmesin diye?”

“Evet, Tarwick. Ama bütün bekçiler arasında bir senin maskende ‘surat’ var. Sence birileri bunu fark etmez mi?”, diye sabırla sorar yüzbaşı.

“Fark etsin. Sonuçta kesekağıdına çizilmiş bi surat. Onlar bizim kim olduğumuzu bilmeyecekler ama hepiniz benim Tarwick olduğumu bileceksiniz.. Önemli olanda bu, öyle değil mi efendim?”, diye sorar Tarwick.

“Yüzbaşı.. Sanırım Bekçi Tarwick ilk defa mantıklı bi şey söyledi.”, der bir başka kese kağıdı!

Yüzbaşının yüzü yine kararır ancak başındaki kese kağıdından dolayı kimse bunu görmez.

En sonunda esefle derin bir nefes verir ve Tarwick’e döner.

“Neyle çizdin onu?”, diye sorar.

“Bununla efendim. Su geçirmez ve suda erimez marker!”

“Ver şunu bana.”, diye hırlar Fardashi ve Tarwick’in elinden kapar markeri ve Kormack’e uzatır.

“Umm.. Ne yapacağım bununla efendim?”, diye şaşırmış bir şekilde sorar Kormack, ama onunda ifadesi kese kağıdının altında kaybolur.

“Benim maskeme bir surat çiz.. Çabuk ol! Sonra herkes elden ele dolaştırsın markeri ve yanındaki adama bir surat çizsin!”, diye homurdanır.

Kormack seri hareketlerle yüzbaşının ‘suratını’ çizer ve arkadan boğuk kıkırtılar duyulur..

Aradan beş dakika geçer ve Yüzbaşı Fardashi patlamamak için dişlerini gıcırdatır zira bekçiler aralarında hangi suratı istediklerini tartışmaktadırlar.

Aradan bir beş dakika daha geçtiğinde baykuş,

HADİ AMA YAAA! HADİ AMA YAAA! HADİ AMA YAAA!

..diye ağlamaklı bir şekilde ötmeye başlamıştır.

“Tamam. Yeter! Sizi ‘suratsız’ reziller!”, diye küfreder yüzbaşı ve elindeki iğreti sopayla Lord Tarakadahan Karkashi’nin evine doğru hücum eder!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

En sonunda!”, diye hırıldar Aager ve gecenin bu abuk saatinde Lord Tarakadahan Karkashi’nin evinin önünde toplanmış, başlarında kese kağıtları, ellerinde iğreti sopalara tutturulmuş pankartlarla “Kahrolsun Karkashi!”, “Zalim Karkashi dışarı, adalet içeri!”, “Çık dışarı Karga Karkashi!”.. diye beceriksiz sloganlar atmaya çalışan ‘isyancıları’ seyreder.

“Karga Karkashi?”, diye ‘fırk’lar Aager.

“Sanırım onu söyleyen Fardashi Amca.”, diye sessizce kıkırdar Inshala. “Aramızda konuşurken ağzımdan kaçtıydı.”

“Kafiyeli olmuş..”, der Aager. “..ve sanırım gösteri başlıyor!”

Lord Tarakadahan Karkashi’nin evi, gerçekte devasa bir malikanedir ve Aager bu kadar gösterişi biraz artılı bulur zira Tarakadahan bir paladindir ve normal şövalyelerden farklı olarak, paladinlerin ‘mazbut’ yeminleri vardır.

Malikanenin örme demir kapıları açılır ve oldukça kalabalık bir muhafız bölüğü dışarı çıkar ve slogan atan ‘isyancıların’ üstüne çullanır..

İsyancılar kaçar!

İsyancılar kaçmaya başlayınca muhafız bölüğü onların peşine takılır ve kısa bir zaman içerisinde iki grup da gözden kaybolur.

Ancak aradan iki dakika bile geçmeden, yolun öbür tarafından bir grup daha isyancı peyda olur ve onlarda başlarında kese kağıtları, ellerinde de iğreti pankartlarla saçma sapan sloganlar atmaya başlarlar.

Kısa bir süre sonra, malikanenin örme kapısında bir grup muhafız birliği daha belirir ve onlar da isyancıların üstüne yüklenirler..

Ancak bu isyancılar da kaçarlar.

Aradan çok kısa bir zaman geçer ve üçüncü bir grup isyancı daha peyda olur ve bir önceki grubun bıraktığı yerden devam ederler!

“Yuh!”, diye ünler Aager. “Fardashi kaç tane bekçi getirdi?”

“Güzellikle rica etmenin faydaları, Aager Fogstep.”, diye mutlu bir şekilde cevap verir Inshala.

“Bu kabul edilebilir bir açıklama. Senin kadar güzel bir kız benden de böyle bir şey rica etse, ben de Karkashi’ye isyan ederdim!”, diye sırıtır Aager.

“Bu hiç komik değil, Aager Fogstep.”, diye fena alınmış bir şekilde kızar Inshala. “Başka kaç tane güzel kız var peşinde ve senden neler rica ediyor bakalım?!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Geri döndüğümüzde Yüzbaşı Fardashi’den özür dilesem iyi olacak.”, diye sessizce mırıldanır Aager. “Bütün itirazlarına rağmen koca malikaneyi boşaltmayı başardı küçük gösterisiyle.”

“Bütün evi arayamayız ama ki.”, der Inshala. “Çok büyük.”

Aager karanlıkta, Lord Tarakadahan’ın çalışma odasında sessizliğe bürünür ve düşünmeye başlar.

“Ne düşünüyorsun, Aager’im?”, diye fısıldar kız adamın zihninde.

“Fısıldamana gerek yok, bebeğim. Böyle konuştuğumuzda kimse bizi duyamaz ki.”

“Başkaları duyar diye fısıldamıyorum ama ki. Senin dikkatini dağıtmamak için fısıldıyorum.”, diye tekrar fısıldayarak cevap verir.

“Aradığımız şeyler bu odada değiller, sanırım. Ben olsam nereye saklardım, onu düşünüyordum.”

“Ama sen kız kardeşine ne kadar kızmış olsan da bence onu gerçekten öldürmezdin ki eşyalarını alıp saklayasın.”, der kız biraz şaşırmış gibi.

“Hiç yardımcı olmuyorsun, bebeğim.”, diye gülümseyerek söylenir Aager.

“Hayvanlar saklamak istedikleri şeyleri genelde toprağa gömerler. Belki de Karkashi amca da toprağa gömmüştür eşyaları.”

“Bu mümkün, ama olası değil.”, der Aager. “Toprağa gömerse birileri gelip onu bulabilir ve bu olursa Karkashi’nin ruhu bile duymaz. Bence onun gibi kontrol hastası bir adam, o kadar önemli şeylerin saklı olduğu yeri de kontrolü altında tutmak ister. Ama bence sen de haklısın, bebeğim.”

“Toprak evin içinde mi yani?”, diye hayretle sorar Inshala.

“Hayır..”, der Aager ve sırıtır. “Ama toprağın altında gömülü oda da; evin kilerinde!”

“Küçük karanlık odalardan hiç hoşlanmıyorum ama ki.”, diye mızmızlanır kız. “Benim tam zıttım gibi.. Büyük, ferah ormanlar —Ritüel Ormanımı özledim. Burada annem, anneannem, Moira ablam, Cüneyt, Maira, Madine ve Fardashi Amca var ama.. yine de özledim işte..”

“İşimiz bittiğinde geri döneceğiz, bebeğim, söz.”

“Ama Moira ablamın bana verdiği ‘ardal’ şeysi hala bende.. Ya gitmeme izin vermezlerse?.. Ya kalıp bütün işleri benim yapmam gerektiğini söylerlerse? O zaman ne olacak ama ki?”

“Tarakadahan’la olan işimizi bitirince her şey biraz rahatlayacaktır. Sen de istersen bir başkasını ardalın yaparsın yada Moira’ya geri verirsin.. Merak etme, güzelim.”

“Bana ‘güzelim’, dedin!”, diye hayretle ünler kız.

“Çünkü öylesin,”, der Aager ciddi bir şekilde.

“Bebeğin değil miyim artık?”, diye sorar kız biraz üzgün, biraz da mutlu bir şekilde.

“Sen her zaman bebeğim olacaksın, güzelim.”, diye gülümser Aager.

“Benim.. kafam karıştı, Aager Fogstep. Kaç tane şeyin olacağım?”

“Olabildiğince çok!”, der Aager. “Ama şimdi gidip kileri bulalım.”

“Bir gün oturup, bana ‘olabildiğince çok’larını anlatman gerekecek, Aager Fogstep. Yoksa bana bunlardan biriyle seslenir ve ben de bilmezsen, dönüp bakmaya bilirim ve bu da seni üzer, sanırım ki!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aager, dur!”, diye tıslar Inshala.

Aager bir ayağı havada olduğu halde kıpırdamadan durur. “Ne oldu? Bir şey mi duydun?”, diye sessizce fısıldar.

“Hayır. Ama bir şey hissediyorum. Karanlık bir şey.. Odanın içinde ve sanırım birçok yerinde..”, diye acil hissi veren bir sesle cevap verir kız. “İki adım geriye gel, lütfen.”

Aager tereddüt etmeden iki adım geri atar.

“Görebiliyor musun?”, diye sorar kıza.

“Hayır. Sadece hissediyorum. Kötü bi şey bu. Can yakmak ve kurutup öldürmek için yapılmış bir çeşit muhafaza büyüsü, sanırım. Kim evinin kilerinde böyle fena bi büyü koyar ki yaa? Bu büyü çok acımasız!”

“Çalınmasını istemediği şeyleri saklamak isteyen biri —belli ki.. Paladinlerin böyle büyüler yapabildiğini bilmiyordum.”

“Yapamazlar zaten ki. En azından benim bildiğim kadarıyla. Onların inançlarına aykırı. Hele böylesi fena olan bir büyü.. Belki bir büyücüye yaptırmıştır.”, der Inshala ama sesindeki ton, kendisinin de buna pek inanmadığı izlenimini vermektedir.

“Başkasına yaptırmış olsa bile, potansiyel bir soygunu önlemek yada hırsızı etkisiz hale getirmek için yapılmış olması gerekirdi. Yakmak yada kurutup öldürmek için değil.”, diye tiksintiyle hırıldar Aager.

“Aralarda çok küçük boşluklar sezinliyorum. Sanıyorum geçebilirim.”, der kız.

“Hayır!”, diye kati bir sesle fısıldar Aager. “Kesinlikle olmaz. Bu çok tehlikeli.”

“Ahh, Aager Fogstep. Bunun çok tehlikeli olduğunu bilmediğimi mi düşünüyorsun?”, der kız ve Aager’e döner.

“Inshala..”, diye itiraz etmeye çalışır karalar içindeki adam.

“Beni sevdiğin için tehlikeye atlamamı istemiyorsun. Bu.. çok güzel bir duygu. İnan bana.. Ama sevgin kadar saygına.. ve güvenine de ihtiyacım var ama ki!”

Aager sessiz bir dakika boyunca kendi yüzünü seyreden kıza bakar.

Sonra derin, esef dolu bir nefes verir.

“Öyle olsun bakalım, genç, güzel, sevgilimi bebeğim..”, diye hafif burnundan soluyarak konuşur. “Ama sana bir şey olursa döndüğümüzde seni fena haşlayacağımı bilmeni isterim.”

Inshala kıkırdar..

..ve bir anda kızın durduğu yerde küçük, pofuduk kuyruklu bir sincap belirir..

Sincap.. bir kaç dakika boyunca hummalı bir evhamla ellerini, tüylü yanaklarını, kulaklarını, burnunu ve uzun, tüleri kuyruğunu temizler!

“Umm.. bebeğim?”, der Aager imalı bir tonla.

“Efendim, Aager’im.”, diye cevap gelir kızdan.

“Büyülü tuzaklı oda?”, diye nazikçe hatırlatır Aager kıza.

Sincap olduğu yerde donakalır ve kızıl-kahve tüylerine rağmen utancından kıpkırmızı olmuş izlenimini verir.

“Ben.. özür dilerim.. Tüy bakımı çok önemli.. Yapmayınca pireler musallat oluyor ama ki!”, diye küçük bir sesle cevap verir, sonra karanlık, büyülü tuzaklı kilere girer..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Sanırım bi şey buldum..”, diye Inshala’nın kendisini göremese de sesini duyar zihninde Aager.

“Nasıl bir şey?”, diye sorar karalar içindeki adam.

“Umm.. Burada çok kocaman yuvarlak, fıçı gibi bi şey var. İçine girdim.. Diğerlerinin içlerinde insanların içtiği, kötü kokulu şeysiden var ama bunun içi tamamen boş ve kuru.. Sanırım kandırmaca bir fıçı bu çünkü bunun içi sadece biraz küf kokuyor o kadar. Ve sanırım birisi arada bir girmiş bunun içine. Fıçının zemini tozlu ama tozun içindeki ayak izlerini görebiliyorum.”, diye bulunduğu yeri tarif eder Inshala.

“Oralarda bir yerde, muhtemelen en arkada gizli kapı gibi bir şey olmalı. Kapıyı açmak için de bir yerlerde kol, düğme yada benzer bir mekanizma olmalı. Onu bulmalısın, bebeğim..”

“Buldum ki!”, der Inshala mutlu bir şekilde.

“Nasıl yani?”

“Büyülü tuzaklar ve muhafazalardan sonra, gizli kapıyı açmak için menakizmayı saklama ihtiyacı duymamışlar sanırım.”, der kız.

“—Mekanizmayı..”

“Evet. Ondan işte..”

“Nasıl bir şey? Neye benziyor?”

“Umm.. yan yana ve alt alta duran küçük, kutu gibi taşlar var fıçının en arkasındaki iç duvarında.. Taşların üzerlerinde de şekilli bir şeyler var.”

“Hmm.. tarif edebilir misin, peki?”

“Birinci taşın üstünde düz, ayakta duran bi çizgi var. İkincisindeki çizgi soldan sağa doğru gidiyor, sonra aşağı dönüyor, sonra sola gidiyor, oradan tekrar aşağı gidiyor ve sonra da tekrar soldan sağa gidiyor!”, diye ilginç bir şekilde oldukça temiz bir tarif yapar kız.

“Üçüncü taş ise.. umm. üçüncü taşı tarif etmek istemiyorum!”, diye rahatsız olmuş izlenimi veren, kısık bir tonla geçiştirmeye çalışır Inshala.

“Niye? Neye benziyor?”

“Ummm.. üstüne oturduğumuz şeye!”, der cılız bir sesle.

“Pek anlayamadım. Tabureye mi benziyor?”

“Hayır. Üstüne oturduğumuz şeye!”, diye tekrarlar Inshala.

“Sandalye?”, diye aklı karışmış bir şekilde sorar Aager.

“Hayır ama yaaa..ÜSTÜNE OTURDUĞUMUZ ŞEYE, diyorum ama ki!”, diye inler kız.

Aager kaşlarını çatar ve düşünmeye başlar. Üstüne oturduğumuz şey..

“Özür dilerim, güzelim ama çıkaramadım.”, diye itiraf eder en sonunda.

Kızdan bir an hiçbir cevap gelmez.

Geldiğinde ise bu fevkalade küçük ve utanmış bir sesle olur.

“Nopoya benziyo!”

“Nopo?”

“Evet, nopo..”

Aager kendisini, sınıfın geri zekalısı gibi hisseder..

..ve en sonunda ayılır!

Kızın ‘öpmek’ kelimesini utandığı için ‘nöpmek’, diye kullandığını hatırlar.

“Aaaa.. Sanırım anladım..”, der en sonunda ve gülmemek için var gücünü kullanır.

“Sana çok kızdım, Aager Fogstep. Bana güldüğünü ta buradan hissedebiliyorum ki!”, diye hışmeder kız.

“Ben.. ben özür dilerim, Inshala.. Bu sadece.. beni biraz şaşırttın, o kadar..”, diye eli ağzında, gözlerini sımsıkı kapamış bir şekilde cevap verir Aager.

Inshala, karalar içindeki adama doğru ‘hıf’lar.

Sonra da diğer taşları tarif eder.

Kız tarifleri bitirdiğinde Aager bunun bir çeşit rakam kombinasyonlu kasa olduğunu düşünür. Genç hırsız, böyle şeylerden hayal meyal bahsedildiğini duymuş gibidir ama daha önce hiç karşılaşmamıştır ve karşılaşan biriyle de tanışmamıştır. Bu tür güvenlik kasaları hakkında sahip olduğu fakir bilgiler, bu tür kasaların fevkalade dayanıklı oldukları, ilgili kombinasyonu bilmeyenin, kasanın içindekilere ulaşma ihtimalinin sıfır kadar düşük olduğunu, ve kasanın yerleştirildiği duvarla beraber götürülmediği sürece de çalınamayacağıdır —ki kasanın bu şekilde götürülmesi, içindekilere hala ulaşılamayacağı gerçeğini ortadan kaldırmayacağıdır..

“Taşlardan dört tanesi yeni gibi sanki!”, diye birden ünler Inshala. “Şimdi fark ettim.”

“Nasıl, yeni gibi?”

“Diğerleri tozlu. Dört tanesinde çok daha az toz var!”

“Bu iyi işte. Dört kombinasyonlu bir şifre!”, diye ünler Aager.

“Dört konbinam soslu şifre nedir?”, diye sorar kız.

“Bu, ancak doğru sıralamaya göre o ‘yeni’ taşlara basıldığında gizli kapının açılacağı, demek..”

“Ama bu 5,040 farklı sıralama eder ki!”, diye bir anda söyleyi verir Inshala.

“Ne?”, der Aager hayretle.

“5,040 sıralama.. Bunların hepsini denememiz günlerce sürer.. ki bu da tekrar olmazsa. Olursa 10,000 sıralama eder ama ki!”

“Nasıl hesapladın o kadar kobinasyonu bir anda?”, diye şok olmuş bir ifadeyle sorar Aager zira kendisi için bu, bir düzine kağıt, bir okka mürekkep, bir sürü tüylü kalem ve bir-iki saat gerektirecek bir işlemdir.

“Bilmem ki. Bir anda aklımda oluverdi işte.”, der kız muallak bir sesle.

“Sekiz rakamlı sıralamalı kombinasyon nedir peki? —Tekrarsız..”, diye sorar birden Aager.

“40,320.. Niye ki?”

“On iki.. On iki rakamlısı nedir?”

“479,001,600!”

Aager bastırılmış bir kahkaha atar!

“Muhteşemsin, Inshala!”

“Ummm.. Bilmem.. Sanırım.. Belki..”, diye hala bir şey anlamamış gibi cevap verir.

“Evet. Kesinlikle muhteşemsin. Ama şimdi bize 5,040 sıralamadan sadece bir tanesi lazım..”, der ve bunun ne olabileceğini düşünmeye başlar. “Bana düşünmem için biraz zaman lazım.”

Inshala ise düşünmez zira Aager’in neden bahsettiği hakkında ancak muallak bir fikri vardır. Dolayısıyla yapacak bir şeyi olmayan her sincabın yaptığını yapar; ellerini, tüylü yanaklarını, kulaklarını, burnunu ve uzun, pofuduk kuyruğunu temizlemeye başlar!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ummm.. Aager Fogstep..”, diye inler Inshala ve sesi bir şeylerden fena halde rahatsız olduğu izlenimi verir.

“Ne oldu?”, diye sorar Aager.

“Burada, yanımda pis bi lağım faresi var!”, der kız tiksinmiş bir sesle.

“Hepi topu bir fare, Inshala. Sana ne zararı dokunabilir ki?”

“Hepi topu bi fare değil bu, Aager Fogstep!”, diye hışmeder kız. “Bu bir LAĞIM FARESİ! Bu şeyin nerelerde gezdiği hakkında her hangi bir fikrin var mı?”

“Evet.. Uhhm.. Lağımda?”

“Bu şey, tam bir mikrop yuvası! Yapıştı bana ve benden haraç istiyor!”

“Haraç?”, der Aager ve yine dudakları gülmemek için gerilir.

“Bu hiç komik değil ama ki!”, diye fena halde bozulmuş bir şekilde tıslar Inshala. “Yanımda sadece biraz yiyecek var ve onları da bu pis şeye veremem.”

“Inshala.. Sen şimdi bana küçük bir lağım faresi tarafından itilip kakıldığını mı söylüyorsun? Mab bunu duysa ne der acaba?!”, diye sırıtarak cevap verir Aager.

Ortam bir anda sessizleşir.

Sonra Inshala’nın olduğu yerden bir sincabın çırtlamaları gelir!

“Sen.. sen bana baksana sen!”, diye haşin bir sesle harlar Inshala. “Sen bana zorbalık mı yapmaya kalktın sen? Aager’imin önünde rezil ettin beni ki!”

Koca fıçının içinde sivri sinek vızıltısını andıran, kürdan büyüklüğünde ‘yıldırımlar’ inmeye başlar ve bir farenin kulak zırlatan çığlıkları duyulur.

Inshala sıçanla amansız bir mücadeleye girer ve Aager, karanlıkta zorlukla seçebildiği kibrit başı harlamasını andıran bazı kıvılcım ve ışık parıltıları görür.

SNARE, diye kükrer Inshala.. YIK EVİ ŞU REZİL VE UTANMAZ ŞEYİN ÜSTÜNE!

HAYIR! SNARE YOK! LÜTFEN SNARE OLMASIN.. BU HİÇ ADALETLİ BİR KAVGA OLMAZ SNARE GELİRSE!“, diye telaşla tıslar Aager..

Kavga bir iki dakika daha devam eder ve en sonunda kiler tekrar sessizliğe bürünür.

“Inshala?”, diye karanlığa seslenir Aager.

Fıçının içinden boğuk, nefes nefese kamış bir sincabın çırtlamaları duyulur.

“Pis adi, şerefsiz, mendebur, mel’un ve hergele şey!”, diye burnundan solur Inshala..

“Umm.. Inshala?.. O lafları nereden duydun? Benden duymadığını biliyorum.”

“Sonuncusunu Moira ablamdan duydum. Diğerlerini Madine’den öğrendim.. Çok zengin bir kelime haznesi var o kızın.”

“…”

“Ama aldım en sonunda!”

“Aldın? Neyi aldın?”

“Bu mel’un şey, bir lağım faresi olmasının yanısıra aynı zamanda da bu evin kalıcı müdaimlerinden ve hem adi bir zorba ve hem de pis bir hırsız ve evin sahibinin buraya geldiğini defalarca görmüş. Dahası, hangi taşlara basılması gerektiğini de bildiğini söylüyor!”

“Hangileriymiş?”

“7-5-3-9!”

“Hmm.. Bu mantıklı.. Sanırım..”, diye mırıldanır Aager düşünceli bir şekilde.

“Nedir bu sayı?”

“Benim tahminim, bu Lord Tarakadahan Karkashi’nin doğum yılı..”

“Mantıklı olan tarafı nedir, ama ki?”

“İnsanlar şifreleri genelde çok iyi bildikleri kelimelerden yada sayılardan seçerler. Alışkanlıklarımız, bir anlamda bizi buna zorlar. Taşlara o sırasıyla basabilir misin peki?”

“Hayır basamam, Aager Fogstep!”, der Inshala, hala soluk soluğa kalmış bir şekilde.

“Uhhm.. Neden ki? Yetişemiyor musun?”

“Hayır. İçinde o.. şeysiden var!”

“Anlamadım?”

“O şeysiden var, diyorum işte. Nopodan var. Bir nopoya dokunamam, çok ayıp!”

Aager bükülmüş dudaklarını birbirine yapıştırır ve yine gülmemek için gözlerini sıkar.

“Belki.. lağım faresinden isteyebilirsin..?”, diye önerir neden sonra.

Inshala’dan derin, esef dolu bir nefes gelir.

“Bunu ondan isteyeceğim, Aager Fogstep, ama sırf sen istediğin için. Ama bilmeni isterim ki ben başkalarının nopolarına dokunan sürpük kızlardan değilim.

“Değilsin, bebeğim.. Teşekkür ederim..”

Inshala, gıcırdayarak açılan kasanın içine bakar ve mutlu bir ifadeyle, bulduğu bir çok değerli taş, mücevher ve başka şeyler arasından sadece üç şeyi alır ve rahmetli efendisinden kendisine kalma büyülü kesesinin içine bırakır. Bunların dışında, bir kenarda duran kalın bir dosya gözüne takılır..

Kız imtana ile dosyayı açar ama dosyanın içinde sadece birçok papirüs kağıtlarından oluşan bir deste vardır. Küçük yüzünde muallak bir ifadeyle kağıtlara bakar ama yazılardan hiçbir şey anlamaz. Sonra umarsızca omuzlarını silker..

..ve onları da alır.

Kasanın kapısını tekrar kapatmadan önce aynı keseden, temiz mendillerle sarılı bir şeyler çıkartır ve kasanın içine bırakır.

Tam kapısını kapatacakken durur, “Annem yaptı!”, der ve mendillerin içindeki şeylerden bir tanesini alır.. Sonra “Aager’siz olmaz!”, der ve bir tane daha alır.. Sonra da “Off yaa!”, der ve üçüncü bir tane daha aşırır ve kasanın kapısını kapatır.

Kız, aldığı şeylerden sonuncusunu pis lağım faresine uzatır.

“Bir daha ki sefere nazik olmasını öğren, tamam mı? Ve kızlara karşı da bir daha zorbalık yapma.. bazılarımız biraz deliyizdir!”, der ve tekrar bir sincap olarak kilerden ayrılır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aager ve Inshala kol kola girmiş, gün doğumuna yarım saat kala Durkahan iç kalesine geri dönerler. Daha doğrusu, Aager omzunda küçük, pofuduk kuyruklu bir sincapla tek başına geri döner. Kol kola kısmı sonra gelir..

Karalar içinde sessizce kalenin koridorlarından geçen, sonra da surlara çıkan dik merdivenlere yönelen adamı görüp de yadırgayan herhangi bir gece muhafızı olmuşsa da, Lady Alisia’nın ‘yeni’ kızının ‘sözlüsüne’ gıklarını çıkarmazlar ve bulaşmazlar.

Aager surların en tepesine tırmandığında güneş doğmak üzeredir.

İç kalenin surları burada bir bahçeyi de barındırmaktadır ancak bahçe bariz bir şekilde bakımsız kalmış gibidir.

Karalar içindeki adam sessizce bahçeyi geçer, surların kenarına kadar gelir ve doğuya bakar..

..çünkü oralarda bir yerlerde, bir-bir buçuk aylık atla gidiş mesafesinde Serenity Home durmaktadır ve günleri de sayılıdır..

..ve bu gerçek, genç adamı nedense yiyip bitirmektedir.

Aager, omzunda oturan sincabın kolundan aşağı, dolanarak indiğini hisseder.

Sonra..

..sıskası çıkmış, çöp gibi ince bir el, koluna girer ve Inshala’da doğan güneşi seyreder.

“Serenity Home.. Onu evin olarak seçmişsin, Aager’im. Ve orayı sağ salim tekrar görmeye can atıyorsun. Bu güzel bir şey.”, diye fısıldar Inshala.

“Drashan dışında bildiğim tek yer.”, der Aager özlü bir şekilde.

 

“Drashan doğduğun yer, sevgilimi Aager Fogstep. Ama orasını asla ‘evin’ olarak görmedin. Serenity’ye özlem hissediyorsun. Bu duygunu ben de içimde hissediyorum. Artık ait olduğunu ‘hissettiğin’ bir toprağın var. Serenity Home senin ülken.. Güzel olan bu.”, diye cevap verir yumuşak sesiyle Inshala.

 

“Huh.. Beni benden iyi tanıyabilen.. ve anlayabilen.. ve hissedebilen birisinin olabileceğini asla düşünemezdim. Teşekkür ederim, Inshala.”, der Aager sade ve içten bir sesle.

“Ülkenin bir parçası olmama izin verdiğin için ben teşekkür ederim, Aager.”, diye tamamlar kız.

“Adım.. Bana, acil bir durum olmadığı halde bu ilk defa sadece adımla hitap edişin. Daha önce hep Aager Fogstep, diyordun.”

 

“Adını söylemeyi seviyorum. Hepsini ve tamamını. Ama sadece adını söylemek, seni daha çok ‘benim’, hissettiriyor ve ben.. bunu yaparken utanıyorum.. Bu yüzden hep Aager Fogstep, diye sesleniyorum sana.”, der kız pembeleşmiş bir ifadeyle.

 

“Seninim. İstediğin zaman Aager diyebilirsin.”, diye cevap verir Aager.

 

“Bunu biliyorum çünkü daha önce de söylemiştin. Ama bilmek, hissetmek ve bunu söyleyebilmek farklı şeyler. Ayıp gibi, ama tam olarak değil.”, der kız zorlanarak.

 

“Bu gece harika iş çıkardın.”, der Aager, kızı zorlandığı konudan kurtarmak için.

“Pis fare..”, diye homurdanır kız. “Aslında fareleri severim. Ormanda her zaman vardır. Ama buradakiler çok kabalar ve bir druid’in ne olduğunu bile bilmiyorlar.”

Aager gülümser.

“Karnım acıktı.”, der Inshala.

“Gidip bir şeyler getirebilirim istersen.”, diye önerir Aager.

“Gerek yok ama ki. Yanımda yiyecek bi şey var.”, der kız ve bohçasından kocaman, karış büyüklüğünde bir kurabiye çıkartır, onu ağzıyla tutarken bir tane daha çıkartır.

“Bu da seninkisi.”, der ve çıkarttığı ikinci kurabiyeyi Aager’e uzatır.

Aager koca kurabiyeyi alır ve bir parça ısırır.

Kurabiye tatlıdır ama boğazı kesecek kadar değil, hafif kararmıştır ama kesinlikle yanık değildir. Ve serttir ama taş gibi de değil..

Tam Aager’in hoşuna giden haliyle.

Yanında duran kız, kendi kurabiyesinden bir kıtırık daha alır ve “Mmmmmm..”, diye mutlu bir ses çıkartır.

“Güzel kurabiye. Hoşuma gitti.”, der Aager ve kendisi de ‘kıtırt’, diye bir ısırık alır.

“Annem yaptı.”, der Inshala aynı mutlu ifadesiyle.

“Bir dakika.. Dün gece annenden isteyeceğini söylediğin şey bunlar mıydı?”, diye sorar Aager.

“Evet. Bu sabah yaptığımız hırsızlık değil de bir çeşit takas olsun diye yaptırdım anneme bunları.”, diye açıklar Inshala.

“Umm.. Lord Tarakadahan Karkashi’nin gizli kasasından aldıklarımızın yerine kurabiye mi bıraktın?”, diye ‘fırk’lamamak için çırpınır Aager.

“Tabii.. Ona ait olmamış olsa da, saklayacak kadar değer verdiği bir şeye karşılık, annemin yaptığı kurabiyeleri takas ettim. Bundan daha kıymetli bir takası düşünemiyorum.”, der Inshala gülümseyerek.

“Eminim, Tarakadahan boşalmış kasasına bakarken kurabiyeleri keyifle yiyecektir.”, der Aager ve içinde tutamadığı kahkahayı serbest bırakır.

 

“Neden yemesin ki? Annemi istiyordu. Onu alamayacak ama en azından annemin kendi elleriyle yaptığı kurabiyeleri yiyecek;

 

Annem bu kurabiyeleri kime vereceğimi biliyordu çünkü ona söyledim, ama sırf ben rica ettiğim için yine de yaptı. Ona kurabiyelerin ‘büyük bir takas’a değecek kadar güzel ve duygulu olması gerektiğini söyledim. Annem kale mutfağına indiğinde bütün aşçıları kovaladı ve bu kurabiyeleri yapmaya başladı. Sanıyorum yaparken de babamız aklına geldi çünkü hem ağladı, hem de gülümsedi..

 

Üzülmesin diye yanına girmedim. Ama yalnız kalmasın diye de mutfağın kapısının hemen dışarısında bekledim. Annelerin büyülü güçleri var sanırım çünkü benim orada olduğumu hisseti ve pişince onları bana getirdi. Verdiğinde ise omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibi bir hali vardı ve bana, “Oldu mu, güzelim?”, diye sordu. Bende ona olduğunu, amcamın bu takasın önemini kavrayamayacak kadar aptal olması halinde, takası da, kurabiyeleri de hak etmediğini, çünkü bunların paha biçilmez kurabiyeler olduğunu düşündüğümü söyledim ona. Galiba bu onun hoşuna gitti çünkü yüzü bi garip oldu. Önce güldü, sonra bana sarılıp tekrar ağlamaya başladı..

 

Amcam bu kurabiyelerin anlamını yada kıymetini bilmeyebilir, ama takas gerçek ve biz hala alacaklıyız çünkü annem bunlara babamız için hissettiklerini koydu..

 

..ve bu, hiçbir para ile satın alınmaz.”

 

“Doğru.”, diye hayretle başını sallar Aager.

 

Aager ve Inshala, uzun bir süre kıtlatarak yedikleri kocaman kurabiyeler dışında huzurlu bir sessizlik içerisinde enfes bir şafağı, Durkahan kalesinin yüksek surlarından seyrederken, farkında olmadan, yaşadıkları dünyada sadece ikisinin paylaştığı muhteşem bir ‘an’ı ve anıyı da oluşturmuş olurlar.

 

“Girelim mi içeri?”, diye sorar Inshala esneyerek. “Gece soygunlucuğu yorucu bir işmiş..”, diye de utanarak itiraf eder.

“Birazdan. Moira ablanın senden bir ricası olacak. Güneş doğarken kendisiyle burada buluşmamızı istemişti.”, der Aager ve karalar içindeki adamın sözleri kehanetmiş gibi merdivenlerin başında Moira belirir. Kız bir süre etrafına bakınır ve ikisini gördüğünde elini sallar ve arkasını tekrar dönüp elini birisine doğru uzatır.

 

Moira yanlız değildir.

 

Kızın hemen arkasında anneannesi durmaktadır. Moira yaşlı kadının bir koluna girer ve kadıncağıza yardım eder. Kadının diğer kolunda ise Lady Alisia vardır. Üç kadın sessiz adımlarla Aager ve Inshala’ya yaklaşırlar.

Lady Alisia, mutfaktaki fincanı kıranın kim olduğunu bilen gözlerle ikisini de süzer.

“Gece gece neler yaptığınızı bilmek istediğimden bile emin değilim.”, diye mırıldanır kadın.

“Uzun bir süre sır olarak kalacak bir şey değil, Hanımefendi.”, der Aager kırık bir gülümsemeyle ancak sergilemek istediği mutlu ifadeyi tam olarak veremez.

Belli ki ‘gülümseme’, Aager’in bilmediği, ancak ivedilikle öğrenmesi gereken şeyler arasındadır.

“Geldiğiniz için teşekkür ederim.”, der Moira ve beraberinde getirdiği bohçadan, küçük, süslü bir kutu çıkartır. Kız yavaşça kutuyu açar ve açık yüzünü Inshala’ya çevirir.

Inshala, kutunun içindeki şeyi görür görmez mutlu bir çığlık atar.

“Bu.. Bu Grove’daki Titania’nın Ağacına ait bir kestane! Aylar önce, Serenity’den ayrılırken sana vermiştim..”

“Evet, kız kardeşim. Niyetim gelir gelmez bunu buraya, Sur Bahçesine gömmekti. Ama onun yerine bir sürü aptalca şeyler yapmayı tercih ettim ve faturasını da bütün sevdiklerime ödettim. Sonra, bu kestaneyi en başta bana veren sen geldin ve bizi kurtardın, sevgili Inshala.

Ve sen, Efendi Aager, kız kardeşime baktın, ona sevgini ve saygını verdin, ve onu tekrar hayata ve sağlığına kavuşturdun.. Ama en önemlisi, onun kendisine güvenmesini ve etrafındakilere verdiği sevgiyi kendisine de vermeyi öğrettin.. Müteşekkirim.”

Aager bir şey dememeyi tercih eder. Sadece başıyla onaylar.

Inshala’sı ise “Ablaaammm!”, diye Moira’ya sarılır.

Moira, gözleri dolmuş bir şekilde kıza bakar.

Lady Alisia elini kızın bir omzuna koyar, anneanne de küçük kızın başını okşar.

“Bu ağaç babamızı.. ve hayatı pahasına koruduğu Durkahan’ı temsil edecek. Ama bu ağacı, bu bahçeye dikmeyi hak eden birisi varsa o da sensin Inshala ‘la Fey’ Frostmane Hooman..”

 

. . .

 

Inshala, küçük, süslü kutunun içindeki kestaneyi alır ve eliyle eşelediği çukura yerleştirir, sonra da nazikçe üstünü toprakla örter.

Ardından, yüzünde mutlu bir ifadeyle Moira ablasına bakar.

“Hazır mısın abla?”, diye sorar ona.

“Hazırım, kız kardeşim..”, der Moira.

Inshala doğuya ve doğan güneşe bakar.

Sonra da karanlığın git gide aydınlandığı göğe..

Kızın küçük, çilek kırmızısı dudaklarından, daha çok bir şarkıyı andıran büyülü kelimeler dökülmeye başlar. Kız şarkısını bitirdiğinde Sur Bahçesi yemyeşil çimenler ve kırmızı, lila ve naif, silik pembe karanfil çiçekleriyle kaplıdır.

Olanları hayret ve hayranlıkla seyreden herkes Inshala’nın, “Delia Babamız için..”, dediğini duyar ve bahçeye huzurlu bir sükunet çöker..

Inshala tekrar doğuya bakar..

…ve fısıldar.

“Titania abla.. Sıra sende..”

 

 


 

 
 

The Oathbreaker (Part Two)

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

 

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

 

Bu hikaye,
The Oathbreaker (Part One) ‘dan
sonra yer alır..

 

 

Bekçi Fardashi. Senin bu saatte ne işin var burada? Aslına bakılırsa, herhangi bir saatte ne işin var burada? Rütben, yersiz itirazlarından dolayı yüzbaşılıktan gece bekçiliğine alçaltılmamış mıydı senin?”, diye horlayan bir üslupla konuşur, Durkahan Kalesinin kapısındaki muhafız komutanı.

Yaşını almış Bekçi Fardahsi, takdir edilecek bir sabır örneği gösterir ve pırıl pırıl parlayan zırhlar içindeki genç sarışın ‘komutanı’ fiskesiyle yere sermez. Ona yaşlı bir kurdun, haddini aşmış bir eniğe baktığı gibi bakar.

“Hayır, Komutan Gartalius, bir omurgam olduğu için yüzbaşılıktan gece bekçiliğine indirgenmiştim. Bunu senin anlamanı beklemiyorum çünkü sende bir omurga yok!”, der Fardashi ve komutana nahoş bir şekilde sırıtır.

“Bakıyorum, düşük standartlarında da herhangi bir değişiklik olmamış, Fardashi.”, diye bozulduğunu örtbas etmeye çalışır Komutan Gartalius. “Arkadaşların da senin gibi; paçavralar içinde bir çapulcu ve küçük sürtüğü!”

Aager Fogstep kendisine ‘çapulcu’ denmesinden pek haz almaz, ancak bu iptidai hakaret teşebbüsünü de pek umursamaz zira kendisi kendisini tanımlaması gerekirse, ‘çapulcu’ gibi isabetsiz bir ifadeyi kullanmazdı zira hayatında bir çok suç, daha da çok günah işlemiş olmasına karşın, çapulculuk bunların arasında asla yer almamıştır.

 

Aager standartları olan biridir!

 

Aager’i kızdıran, koluna sımsıkı tutunmuş saf ve temiz kıza atfedilen ağır hakaret bir yana, bunu ona açıklamak zorunda kalabileceğidir..

“Ummm.. Aager Fogstep.. ‘Sürpük’, nedir?”, diye kızın utanmış sesini duyar zihninde..

..ve kendi kendisine ‘Hay Shit!’, diye hışmeder!

“Bunu.. sonra açıklasam?”, diye lafı geveler ağzında.

“Bana söylemeyeceksin.”, der kız.

“Söylemek istemiyorum. Ahmağın söylediği, hoş bi şey değildi.”, diye cevap verir.

“Her bana söylenen şeyi böyle mi geçiştireceksin, Aager Fogstep?”

“Kötü kız, demek.. Bir nevi..”, der ve kendince olayı kapatır.

 

“Üç..”, der Bekçi Fardhasi, Komutan Gartalius’un gözlerinin içine bakarak.

“Üç ne?”, diye afallayarak sorar Gartalius.

“İki..”, der yaşını almış bekçi.

“İki?”

“Bir..”, der Fardahsi ve yaşlı bekçinin kolu, omzundan itibaren geniş bir ark çizer, ve iri yumruğu Komutan Gartalius’un alnının ortasına iner!

Gartalius, kafasına balyoz yemiş öküz gibi olduğu yere yığılır..

 

Kale kapısında duran muhafızlardan zapt edemedikleri kıkırdılar duyulur.

“Şahitsiniz, öyle değil mi?”, der Fardashi ciddi bir şekilde. “Onu uyardım.. Hem de üç kere!”

“Kesinlikle, efendim. Tam bir centilmen gibi.”, diye sırıtır muhafızlardan biri.

“Bu da bi yöntem.”, der Aager arkadan, takdir eden bir sesle. “Ama neden bu kadar beklediğinizi anlamış değilim.”

“Bana hakaret ettiği sürece güvendeydi, çünkü üstümdü —teknik olarak. Size hakaret ettiğinde, Ritüel Ormanlarından gelen iki diplomata ve Lady Alisia Sivara’nın kişisel bir dostu ve konuğuna hakaret etmiş oldu. Eminim uyandığında, kim olduklarını öğrenmeden bir ‘beyefendi’ olarak tanımadığı yabancılara hakaret etmemesi gerektiğini birileri kulağına çıtlatacaktır.”, diye cevap verir Bekçi Fardashi mutlu bir şekilde.

Aager ciddi bir ifadeyle, “Doğru.. doğru..”, diye tasdik eder.

 

“Hiç bi şey anlamadım, Aager Fogstep. Madem sarı kafalı adamı dövecektiniz, neden baştan yapmadınız? İnsanların bu sosyal şeysiyle her şeyi karma karışık hale getirmelerini anlayamıyorum bir türlü.”, diye söylenir Inshala.

“Anlaşılmayacak bir şey yok aslında, bebeğim. Bu biraz benimle senin yemek yapmamıza benziyor. Ben bir patatesi çubuğa geçirip yakmayı yeterli görebiliyorum ama sen aynı patatesten, içinde soğan, tavşan eti, tuz, baharat ve bir sürü başka şeysiler katarak sıcak bir yemek yapabiliyorsun. Sonuçta ikisi de yemek. Ama hangisi daha lezzetli?”, der Aager makul bir şekilde.

“İnsanları neden anlamadağımı artık anladım, Aager Fogstep. İnsalar, insanları ‘lezzetli’ olsun diye dövüp öldürüyorlar!”, der kız esefle.

 

“Beyler, bu görmediğiniz bey ve hanımefendi, Ritüel Ormanlarından gelmeyen özel diplomatlar değiller.. Saygıdeğer Komutan Gartalius’un başına bu güzel kış sabahında güneş geçmiş olması da biraz üzücü bir durum. Kendisi gibi naif bir beyefendinin başını daha iyi koruması gerekir.”, der Fardashi, kapıdaki muhafızlara.

“Kesinlikle öyle, görmediğimiz Bekçi Fardashi!”, der muhafızlardan biri.

“Komutanımızın şapkasız dışarı çıkmaması konusunda kendisini uyaracağız —uyandığında..”, der bir diğeri.

“Naif kişiler, şükela gösterilerde şarkı söylemeliler..”, diye sıkıştırır birisi araya.

“Sanırım örgü ve dikiş, komutanımızın nazik mizacına daha uygun..”, diye itiraz eder bir başkası. “Şarkı söyleyerek komutanımızın kendisini rezil etmesini istemeyiz.”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Anne.. Anne..! ANNEEE..!!”, diye büyük bir heyecanla annesinin, son iki ay ve birkaç gündür nadiren terk ettiği odasının kapısını döver bir çift küçük yumruk!

Ancak içeriden herhangi bir ses gelmeyince kızıl-kumral kıvırcık bukle saçlı çocuk tekrar annesinin kapısını yumruklar.

“Anne yaaa!.. Aç şu kapıyı. Bu çok önemli..!”, diye mızmızlanır çocuk.

“Cümeyt..”, diye bir kadının yorgun sesi duyulur kapının ardından. “..kapılara vurmakla ilgili ne demiştik?”

“Ama anne, bu gerçekten çok accayip önemli!”, diye yalvararak cevap verir çocuk buna.

 

İçeriden esefle verilen bir nefes ve ardından yumuşak halının üzerinde gezinen boğuk ayak seslerinin yaklaştığı duyulur. Kapının kilidi birkaç defa döner ve açıldığında beliren kadın sesi kadar yorgundur, ama daha çok ruhu bitmiş gibi bir hali vardır. Kadın, belki bir zamanlar fevkalade güzelken, çok kısa bir zaman içerisinde bunu kaybetmiş birisinin izlerini taşımaktadır. Buna rağmen mesafeli duruşu ve zarif, neredeyse siyah denebilecek koyu mor kadife kesim uzun elbisesi ve sade inci kolyesi dışında herhangi başka bir takı, mücevher yada makyajsız hali ile yine de oldukça çarpıcı bir dokunulmazlığı var gibidir. Kadında görünür tek ‘kusur’, kapının önünde duran küçük çocuğunki gibi kızıl-kumral saçları sadece çok hafif dağınıktır, o kadar.

 

“Bu kadar önemli olan nedir, küçük meleğim? Annen üzgün ve yalnız kalmaya ihtiyacı var.”, der çocuğa çok hafif gülümseyerek.

“Babam dönünce seni mutlu eder ki! Bütün üzgünlüğünü alır götürür.. O olduğu zaman hepimiz hep gülüyorduk!”, diye cevap verir çocuk kendinden emin bir şekilde..

..ve kadının gözleri dolar.

Yavaşça ve zarif bir şekilde dizlerinin üzerine çöker ve çocuğa sarılır.

“Baban çok uzaklara gitmek zorunda kaldı, meleğim. Ve çok uzun bir zaman da geri gelmeyecek.”, diye ağıt dolu bir sesle fısıldar sarıldığı çocuğa.

“Ben anlamıyorum, anne. Amcamla evleneceğini söylüyorlar ve Moira ablamı da götürdükleri günden beri görmedim. Kime sorarsam sorayım, nerede olduğunu söylemiyorlar bana.. ‘Git, çocuk.’, ‘Sen anlamazsın, çocuk’, deyip kovalıyorlar beni.”, diye alt dudağını pörtleterek isyan eder küçük çocuk.

“Bunları sonra konuşuruz, meleğim. Şimdi.. Nedir seni buraya getiren çok önemli şey?”, diye konuyu değiştirir kadın.

Çocuğun yüzü bir anda aydınlanır ve kendisini annesinin kollarından kurtarıp heyecanla yerinde zıplamaya başlar.

 

 

“Geldi.. O geldi anne.. Gözlerimle gördüm..”, diye neredeyse çığlar.

“Kim? Kim geldi, meleğim?”, diye sorar kadın.

“Artık kimse benle oynamadığı için bende yine odamdaki pencerenin başına oturup dışarıyı seyrediyordum ve onun geldiğini gördüm!”

“Cümeyt.. Kim geldi?”

“Fey ablam!”

“O kim, Cümeyt?”

“Off anne yaa.. Hani Moira ablamın aldığı yeni Fey ablam var ya, o geldi işte!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bekçi Fardahsi, kapıyı nazikçe tıklatır ve yüzünde vakur bir ifadeyle belker ancak aradan neredeyse hiç vakit geçmez ve, “Gelin.”, der yorun bir ses.

Fardashi seri bir şekilde üstünü başını düzeltir, boğazını temizler, omuzlarını geri atar, derin bir nefes alır ve yavaşça kapıyı açar.

“Lady Alisia. Bazı.. beklenmedik misafirleriniz var. Kendileri oldukça uzaktan gelmişler ve.. sanıyorum bazı sorunlarınıza çözüm, bazı acılarınıza da merhem olabilecek misafirler..”, der içten, ve umutlu bir sesle.

“Fardashi. Lütfen. Aramızda resmiyete gerek yok. Bunu siz de pek ala biliyorsunuz. Ancak misafirlerimizi de bekletmeyelim.”, der Lady Alisia yorgun, ama benzer bir içtenlikle.

Bekçi Fardashi yarım döner, ve arkasında duran iki kişiyi de eliyle içeri buyur eder.

Aager nazikçe Inshala’nın elini tutar ve fena halde tedirgin kızla odaya girer.

 

Oda, Aager’in beklediği gibi büyük ve gösterişli değildir. Aslına bakılırsa, Durkahan’nın First Lady’sinin misafir odası oldukça küçüktür. Odanın ortasında çok da büyük olmayan, üstünde yere kadar serpilen örtülü bir masa, içi muhtelif büyüklükte kitaplarla dolu bir kitaplık, şifonyer, bir kaç varok süslemeli vazo ve çenesinde kesik izi olan, yakışıklı bir adamın yağlı boya portresinden ibarettir. Buna rağmen oda temiz, sade, zevkle ve feminen renklerle dekore edilmiştir.

Belli ki Moira’nın babası, rahmetli Delia Karakash, gerçekten söylentiler kadar dürüst, israftan kaçınan, gözü tok bir adamdır ve dul eşi de buna açıkça saygı göstermiş, olgun bir kadındır.

Odanın yumuşak dekoruna aykırı duran tek şey, köşede ki şövalyede asılı duran eski ama bakımlı çelik zırhtır. Aager, zırhtaki iki eksiği de fark eder; kalkan ve kılıç.

Odada, Bekçi Fardashi’nin konuştuğu kadın dışında başkaları da vardır ve diğerlerinin varlığı odayı, olduğundan daha da küçültmüştür.

 

“Hanımefendi.”, der Aager ve kadını başıyla selamlar. Sonra onun hemen yanında dimdik oturan yaşlı kadını, Lady Alisia’nın diğer yanında oturan ve Moira’nın kız kardeşleri olduğunu düşündüğü iki genç kızı da selamlar ve elinden tuttuğu kızı takdim eder.

“Sizlere takdim etmek isterim; Birinci Themalsar Savaşı gazisi, rahmetli Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig’in vekili, öğrencisi ve evlatlığı, Ritüel Ormanlarının koruyucusu, Serenity Home’un sevgisi, Themalsar’ın sonu, Inshala’s Grove’un sahibesi, Kış’ın gözdesi, Yaz’ın neşesi, High Woods Ri’si Grandaleren’in kızı Alor’Nadien ne Feymist hanımefendi ve Silent Hills’in varisi Prens Gnine Tinkerdome beyefendinin yakın dostu ve Lady Moira Alisia Jean’nin kız kardeşi; Inshala ‘la Fey’ Frostmane Hooman..”

 

Oda içeri girdiklerinde sessiz idiyse, artık tam bir ölü sessizliğe bürünür ve herkes hayret ve merakla önce karalar içindeki adama, sonra da adamın koluna yapışmış, utancından yerin dibine girmek istiyormuş gibi duran küçük, sıskası çıkmış kıza bakarlar.

“A.. Aager.. Sadece ‘Inshala’ yeterliydi ama ki!”, der kız anca duyulur bir sesle.

“Hayır, bebeğim.”, diye itiraz eder Aager. “Senin kim olduğunu ve buraya bir dilenci gibi gelmediğini açıkça bilmeliler.”

“Öyleyse Moira ablamın kız kardeşini görsünler.”, diye fısıldar Inshala ve önce sağ, sonra da sol topuzunu salar..

..ve kızın upuzun, ipeğimsi saçları kendiliğinden çözülüverir.

Inshala ‘la Fey’ Frostmane başını kaldırır ve ilk defa açıkça bir şekilde, hiç tanımadığı bir grup insanın önünde kendisini boynuzlarıyla teşhir eder.

“Ben.. Ben buyum teyze..”, der kız, Lady Alisia’ya bakarak. “Moira ablam benim bu halimi gördü ama yine de bana kötü sözler söylemedi, bana taş atmadı ve benden tiksinmedi.. Bana sarıldı, benim onun saçlarını yıkamama ve örmeme izin verdi ve bana, içinde onun kız kardeşim olduğunu söyleyen bir kağıt verdi.. Ben.. Ben bunun ne anlama geldiğini bilmiyorum çünkü efendim dışında kimsem olmadı ve ormanımda tek başıma yaşadım.. Moira ablayla karşılaşıncaya kadar. Beni istemezseniz sorun değil. Bu benim sevmediğim, ama bildiğim bir duygu. Ama izninizle, ablamı koydukları kafesten çıkarmak istiyorum çünkü o benim ablam. Buraya ablam için geldim ve onsuz da gitmeyeceğim!”

Inshala, tanımadığı bu insanlarla biraz fazla uzun konuştuğunu düşünür ve yine utanarak başını eğer.

“Öncelikle..”, der Lady Alisia, gizleyemediği bir hayretle. “Bana teyze diye hitap etmezsen pek sevineceğim.”

“Ö.. Özür dilerim. Ben sosyal şeysilerini çok iyi bilmiyorum. Aa.. Aager Fogstep bana öğretmek için elinden geleni yapıyor ama sanırım ben iyi bir öğrenci değilim. Sadece ablayı, abiyi, amcayı ve teyzeyi biliyorum çünkü herkes benden büyük.”

“Moira seni kız kardeşi ilam ettiyse, bu seni gerekten sevdiği, saydığı ve takdir ettiği içindir. Moira’mın bu ilamını gönülden destekliyorum. Bana ister Alisia, istersen de ‘anne’ diye hitap edebilirsin.”, der kadın ciddi bir şekilde.

“Ben.. size adınızla hitap edemem.. Bu çok ayıp olur. Ama ‘anne’yi de bilmiyorum. Daha önce hiç kullanma fırsatım olmadı..”

“Ah yavruuum..”, deyiverir Ladi Alisia’nın yanında oturan yaşlı kadın.

“Öğrenmek ister misin, peki? ‘Anne’yi?”, diye yumuşak bir şekilde sorar Alisia.

Inshala olduğu yerde, yıldırım çarpmış gibi kala kalır..

..ve titremeye başlar. Kızın fal taşı gibi açılmış gözlerinden iri yaşlar süzülmeye başlar ve kızın eli ayağına karışır.

Lady Alisia yerinden kalkar ve süzülerek kızın önünde belirir ve onu kollarına alır.

 

Aager yutkunur.

Çünkü Aager annesizliği çok iyi bilir.

 

“Gel küçük hanım, seni anneannen, diğer kız kardeşlerin ve meleğimle tanıştırayım.”

“Pe.. Peki.. Anne..”, der Inshala yaşlı gözlerle..

..ve hayatında ilk defa.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tatataratan.. Katarakatan.. Kabataratan..”, diye başlar Inshala ama bir türlü telaffuz edemediği isimden ötürü yüzü yine kıpkırmızı kesilir ve yerin dibine geçmek için uygun bir yer arıyormuş gibi utanç içerisinde başını yere eğer..

“Karkashi.. Sen Karkashi de, bebeğim.”

Odada bulunan, saçları, dudakları ve gözlerinin etrafı garip bir şekilde siyaha boyanmış genç kızdan acımasız bir kıkırtı gelir.

“Buna bayıldım. Bundan sonra amcama Kabataratan diyoruz!”, diye gülmeye devam eder kız.

“Madineee..”, diye hiç tasvip etmediğini belirten bir tonla küçük kızını azarlar Lady Alisia. “İnsanlara isim takmak konusunda ne demiştik?”

“Amcamın önce insan olması lazım, anne. O tam bi hayvan!”, diye tiksintiyle cevap verir Madine ve önünde duran Inshala’nın boynuzlarına alık alık bakmaya devam eder. “Boynuzlarına dokunabilir miyim?”

“Ben..”, der Inshala ve afallar.

“Madine. Bu çok ayıp.”, der annesi.

“Hoyrat kız! Nerden buldunuz bunu, Alisia? Hiç edep görmemiş yamyam gibi!”, der anneanne ve cık cık’lar.

Kız ise umarsızca omuzlarını siker.

“Bence süperler, anne. Ben de istiyorum!”

“İstemek ve onlarla doğmak, apayrı şeyler, güzel Madine.”, der fısıltılı sesle Inshala. “Ama müsait bir zamanda söz onlara dokunabilirsin.”

“Yesshh!”, der Madine yumruğunu havaya sallarayak. “Zafer!”

Lady Alisia esefle gözlerini yuvarlar, sonra Inshala’ya döner.

“Rahmetli eşimin ağabeyi, buna izin vermeyecektir.”, der kıza.

“Madine’nin boynuzlarıma dokunmasına mı? Neden ki?”, diye şaşırmış bir şekilde sorar Inshala.

“Aaa.. Hayır, güzel kızım.. Komutayı almana izin vermeyecektir.”, diye nazikçe düzeltir Alisia.

Inshala ise herhangi bir tereddüt göstermeksizin, “Rahmetli babamız, vefatıyla komuta denen şeysini Moira ablama bırakmadı mı?”, diye sorar.

“Evet, güzelim. Kendisi gibi Moira’da bir paladin olduğu için komutayı ona bırakacağına dair, vefatından çok önce, kesin talimatlar bırakmıştı.”

“Moira ablam da bu kağıtta o komuta şeysini, artısı olarak—”

“—Ardalı..”

“Ardalı olarak bana bıraktığını söylemiyor mu?”

“Evet, güzelim, ama..”

“O zaman, Kabataratan— Karkashi amcanın bu konuda söyleyecek bir şeyi yok çünkü komuta şeysi onda değil. Asla da olmadı çünkü onu ben bu kağıtta ve bohçamda taşıyordum.. bunca zamandır! Haberim olsaydı onu size daha önce getirirdim ki..”

 

Lady Alisia, önünde duran sıskası çıkmış kıza şaşkınlık içerisinde bakar zira kızın bazı kelimeleri gerçek mi, yoksa mecazi anlamda mı kullandığını çıkaramaz.

Gerçekte ise Inshala ‘komuta’, ‘komuta zinciri’ ve ‘ardalı’ gibi kelimeleri, ne gerçek, ne de mecazi anlamlarda değerlendirmektedir çünkü kızın bu kelimelerin ne olduklarına dair en ufak bir fikri yoktur. Onun iç bu kelimeler; “Bende, ve cebimde!” —ile sınırlıdır..

..ve bu da, ilginç bir şekilde yeterlidir!

Bir başka açıdan bakıldığında, kızın bu kelimelerin ne olduklarını bilmeyişi, bu kelimelerin askeri, politik, ekonomik ve sosyal yaptırım gücünden de habersiz olduğu, dolayısıyla insanların, söz konusu güçleri elinde bulunduranlara karşı besleyebilecekleri korkuyu da algılayamaz.

Kızın, Tatataratan.. Katarakatan.. Kabataratan.. Hay lanet.. —Karkashi’den de herhangi bir şekilde çekinip korkmaması biraz da bundan kaynaklanmaktaydı!

 

“Şimdi.. Ablamı buraya getirmelerini rica edin, lütfen. İtiraz eden olursa da, komuta şeysinin Tata amcada değil, bende olduğunu söylersiniz.”, der Inshala ve elindeki rulo edilmiş papirüsü bayrak gibi sallar. Sonra da, “Yine itiraz eden olursa, Aager’imle beraberber Ritüel Ormanlarından gelme iki ‘dipkopatın’ neler yapabileceğini onlara gösteririz.”, diye mutlu bir şekilde devam eder.

Sözünü bitirdiğinde kaşlarını çatar ve kararlı bir sesle, daha önceki sözlerini tekrarlar.

“Buraya Moire ablam için geldik. Onsuz da gitmeyeceğiz. Arashkan ve High Woods yok edildiler, anne. Büyük bir yıkım geliyor ve insanların bir araya gelmeleri gerekiyor. Tata amcanın oyunlarına ayıracak ne benim, ne de Aager’imin vakti var..”

Lady Alisia hayretle küçük kıza bakar ve kısa, çok kısa bir anlığına bu sıskası çıkmış ‘çocuğun’ geçmişini.. ve —ürkütücü bir şekilde— geleceğini görür gibi olur ve hem korkar, hem de.. sevinir?

Alisia, Inshala’ya dair her ne gördüyse bu, kadının aylar önce kaybettiği bir şeylerin de kıpraşmasına sebep olur.

Kadın oturduğu sandalyede doğrulur, sonra da yavaşça ayağa kalkar ve dimdik durduğu yerden, Bekçi Fardashi’ye döner.

“Yüzbaşı Fardashi..”, diye kati bir güçle seslenir yaşlı bekçiye.

“Hanımım?”

“Sanıyorum, kızım bulunduğu kafeste yeterince tevkif edildi. Güvendiğiniz adamlarınızla gidin ve kızımı buraya getirin.”, diye emreder.

“Emredersiniz, Hanımım.”, der Yüzbaşı Fardashi mutlu bir sırıtışla.

“Hazır gitmişken, şehir ilamcısına da birini gönderin. Moira’mın kız kardeşinin ve benim de yeni kızımın kim olduğunu tüm sıfatlarıyla bütün Durkahan bilsin. Buna engel tanımayın! ‘Tata’nın oyunlarına son verme zamanı geldi.”

Yüzbaşı Fardashi yumruğunu göğsüne vurur ve yeniden doğmuş, genç bir delikanlı gibi enerjik adımlarla odadan sırıtarak ayrılır..

 

Fardashi’nin gitmesinden sonra, Lady Alisia tekrar Inshala’ya döner ve kıza uzun bir süre sessizce bakar. Sonra karalar içerisinde ki Aager’i inceler.

 

“Siz.. kızımın nesi oluyorsunuz?”, diye nazik bir şekilde sorar Aager’e.

“Onunum.”, der Aager sakince ve başka da herhangi bir açıklama yapmaz.

Alisia’nın bir kaşı kalkar ve kıza döner.

“Onunum.” der kız da, biraz pembe bir yüzle ama o da herhangi bir başka açıklama yapmaz.

Alisia’nın kendi yüzünde, ancak çileden çıkmış bir annenin yüzünde oluşabilecek bir ifade belirir.

“Siz.. arkadaş mısınız?, diye sorar imalı bir şekilde.

“Bırak çocukları, Alisia. Daha yeni geldiler ve sen kıza hesap mı soruyorsun?”, diye azarlar anneanne kendi kızını.

“Bilinmesi gereken bir husus bu, anne. Daha sonra yanlış dedikodularla uğraşmak zorunda kalırız ve Karkashi de bunu seve seve kızın aleyhinde kullanır.”, diye açıklar kadın.

“Yaşlı Efendim bana ‘küçük kestanem’, derdi. Aager ise bana ‘bebeğim’ ve ‘güzelim’, diyor. Ben de ona ‘sevgilimi’, diyorum ve içimde onun hayat ağacını taşıyorum! Evet biliyorum, biraz kafa karıştırıcı ama hepsi hoşuma gittiği için sesimi çıkarmıyorum.”, diye çenesinden alnına kadar kızarmış bir şekilde mırıldanır Inshala.

Anneanne kıkırdar.

“Aa.. Aager bana ‘Fogstep’ sözü de vermişti bi sefer ama ki..”, diye ekler kız.

“Sözlüsünüz yani. Bu güzel. Düğün ne zaman? Bir tarih belirlediniz mi?”, diye sorar kadın.

“Alisia! Bırak şunları! Daha yeni geldiler ve sen çocuklara düğün merasimi düzenledin bile!”, diye kızar anneanne.

Alisia taktik değiştirir ve kızı klinik gözlerle süzer sonra da kaşları çatılı bir şekilde, “Kızıma bundan daha iyi bakacağını umuyorum, Efendi Aager.”, der.

Aager yutkunur.

“Elimden geleni yapıyorum. Kendisi de daha çok yemek yiyeceğine dair bana söz verdi.”, diye afallar.

Anneanne yine kıkırdar..

..ve odadaki, yere kadar uzanan masa örtüsünün altından küçük, kızıl-kahve kıvırcık bukleli bir kafa belirir.

“Seeeeen çoooook güzeeeelsiiiiiiiiin!”, diye fal taşı gibi açılmış gözlerle alık alık Inshala’ya bakar bukleli kafa!

“Cümeyt!”, diye söylenir Lady Alisia. “Senin odanda beklemen gerekmiyor muydu?”

“Odam çok sıkıcı, anne. Ve Fey ablamı görmem gerekiyordu. Çok, ama çoook şiriiiin! Bizde kalabilir miiii?!”, diye inler çocuk ve masanın altından fırladığı gibi Inshala’nın kucağına atlar!

Inshala hayretle karışık küçük bir çığlık atar ve çocuğu havada yakalar.

“Çok da nefis kokuyor anneeee!”, diye derin bir nefes çeker çocuk.

 

Lady Alisia fena halde utanmış bir şekilde öylece yerinde kalakalır, Madine ‘fırk’lar, anneanne kıkırdar, ve o ana kadar hiçbir şey söylememiş olan, Moira’nın bir küçüğü, Lady Maira ise gülümser.

 

“Ben.. çok özür dilerim, kızım.”, diye afallar Lady Alisia. “Moira ilk senden bahsettiği günden beri ‘Fey abla, Fey abla’, diye her gün senin gelmeni bekledi ve penceresinin başından da ayrılmadı.”

“Özür dileyecek bir şey yok ama ki, efendim.”, diye mutlu bir şekilde cevap verir Inshala ve kucağındaki çocuğa sımsıkı sarılır. “Bence Efendi Cümeyt’te çok nefis kokuyor. Siz istemezseniz, bende kalabilir ki!”

Cümeyt kıkırdar ve annesine döner, “Kalabilir miyim, anne? Nooolur!”, diye inler.

“Cümeeeyt.”, der annesi esefle. “Birbirimizi görecek ve tanıyacak, umuyorum ki çok zamanımız olacak. Ama önce hepimizin yapması gereken önemli bazı işleri var.”

Çocuk annesini dinliyor gibi yapar, ama afacan gözleri bir anda parlar ve Inshala’ya dönüp, “Odamı görmek ister misin? Çok oyuncaklarım var. Beraber oynayalım mı?”, diye enik gözlerle Inshala’yı eritir.

“Benim hiç oyuncağım olmadı. Tabii görmek isterim. Ama önce annemizden izin alalım mı?”, diye sorar.

Belli ki Cümeyt kendi kapasitesini doğru tespit etmiş bir çocuktur ziraFey Ablasını erittiği bakışların aynını annesine yönelttiğinde kadıncağız sadece ellerini ‘Vaz geçtim!’, der gibi havada sallar.

Cümeyt, “Yesshh!”, diye mutlu bir zafer narası atar ve elinden kaptığı gibi Inshala’yı peşinden sürükler gibi odasına götürür.

 

“Ben.. ben de oynayabilirim biraz, değil mi?”, diye kızın içten sesini duyar Aager zihninde.

“Lütfen, bebeğim.”, diye gülmemek için çaba sarf eden bir sesle cevap verir karalar içindeki adam.

 

Aradan saatler geçer ve hava kararmaya başladığında dışarıdan şehir çığırtkanlarının Moira’nın, Inshala ile ilgili ilamı hala hayal meral duyulmaktadır. Bu esnada Aager’de Lady Alisia’ya, Serenity Home yangınından, suçluların peşine düşmelerinden, grubun diğerler üyelerinden, politik duruşu itibariyle özellikle de Prenses Alor’Nadien ne’den bahseder. Sonra Themalsar harabelerine varmalarından, oradaki savaşlardan ve en nihayetinde de Themalsar’ın kendisiyle yüzleşmelerinden ve Moira’nın fevkalade güçlü dişi bir iblisle mücadele edişini ve kırık bir kolla iblisi nasıl tutup yere çaldığını anlatır. Ardından küçük Inshala’nın harabeleri nasıl yerin dibine geçirdiğini ve bunun kızı nasıl ölümün eşiğine getirdiğini, tökezleyerek tekrarlar. Son olarak da Arashkan ve Bari Na-ammen’de olanları, iki şehrin de Orken orduları karşısında nasıl yakılıp yıkıldığını anlatır..

Anlatımını bitirdiğinde oda da tam bir sessizlik hakim olur.

“Vah vah vah.. O el kadar kıza insanların yaptığı kötü muameleye rağmen, onun gösterdiği büyüklük.. Ne kadar üzüldüm, anlatamam.”, diye dolu gözlerle inler anneanne.

“Demek bu hali sonradan oldu.”, der Lady Alisia ve o da gözlerini siler. “Rahmetli eşim bunu duymuş olsaydı, o sıskası çıkmış kızın önünde saygı ve hürmetle eğilirdi. Durkahan paladinleri utansın ve gerçek ‘fedakarlığı’ görsünler.”

“Anne. Bu..  Orken’ler Arashkan ve Bari Na-ammen’i yok ettilerse, sıra Vodgar’a gelecektir. Ondan sonra da Koruxan ve biz varız.”, diye korkmuş bir sesle araya girer Maira.

“Orken’lerin bu istikamete yönelmeden önce arkalarını denize vererek kendilerini güvence altına almak isteyeceklerini düşünüyoruz. Bunu yapmazlarsa iki taraftan da saldırıya uğrarlar ve bu da onların sonu olur. Serenity Home’un konumu bu yüzden çok önemli.”, der Aager. “Arkadaşlarımız, o bölgedeki potansiyelleri değerlendirmek için gittiler. Bir kısmı da, Orken’lerin Arashkan’ı bir üst olarak kullanamamaları için çaba gösterecekler. Ancak Orken’ler toplu bir şekilde Serenity’ye saldırırlarsa, o bölgenin tamamı düşer ve onları oradan kazımak imkansız hale gelir. Onlar Serenity’ye saldırırken, arkalarında Arashkan ve Bari Na-ammen olmadığı, Vodgar şehrinin de önünde, onları oyalamak için bir ordu bıraktıkları için kendilerini serbest ve güvende hissediyor olacaklar. Durkahan, Koruxan ve Palantine şehirleri bu açıklığı değerlendirebilirler. Prenses Alor’Nadien ne’nin annesi, Lady Nadine Graciousward, Koruxan ve Palantine şehirlerine, oradaki yetkilileri uyarmak ve onlardan yardım almak için gitti çoktan.”

Aager devamını da getirmek ister ancak kapı açılır ve kapının önünde Yüzbaşı Fardashi belirir.

Yüzbaşının alnı yarılmış, bir kaşı da açılmıştır. Üstü başı kan ve pislik içerisindedir ama buna rağmen sırıtarak içeri girer.

“Hanımım. Halimin kusuruna kalmayın, ancak aşağıdaki soytarılar sözden anlamamakta ısrar ettiler.”, der mutlu bir şekilde.

“Fardashi.. İyi misiniz?”, diye ayağa kalkar Lady Alisia.

“Bunlar mı?”, diye alnını ve kaşını gösterir ve tekar sırıtır. “Bunlar hiç bi şey. Siz asıl aşağıdakilerin halini görmelisiniz.”

“Ne oldu böyle?”, diye sorar Alisia.

“Biz kızımızı istedik. Onlar hayır, dediler. Biz verin, dedik. Onlar vermemekte ısrar ettiler. Biz de zorla aldık. Arada küçük bazı arbedeler çıkmış olabilir.. Şu anda, kale zindanlarının önceki misafirleri ile muhafızları yer değiştirmiş durumda!”

“Yüzbaşı Fardashi.. Kaç kişiyi—?”

“Hanımım, inanın olabildiğince nezaket gösterdik. Fevkalade zorunlu bırakılmadığımız sürece de sadece ‘odunlarla’ yetindik. Nevarki bazıları aldıkları ‘paralara’ fazla sadık çıktılar. Durkahan’ın satılmışlara karnı tok, ve yer de yok!”, der Fardashi kati bir sesle.

Lady Alisia vaz geçmiş bir nefes verir.

“Kızım?”

“Getiriyorlar, Hanımım. Zindan da çok iyi beslememişler ve yaraları kötü kapanmış. Onlara müdahale ediliyor. Bir şeyler de yedikten sonra kendi ayakları üzerinde yürür halde görünmesinin daha doğru olacağını söyledi bize ve bizde bunun oldukça akıllıca olduğunu düşündük.”

“Amcam zindanda fareleri daha iyi besliyor..”, diye yorgun bir ses gelir yüzbaşının arkasından ve kapıda Moira belirir..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Moira.. değişmiştir. Serenity Home’da tanıdıkları uzun boylu, geniş omuzlu ve sıktığı zaman kollarında, koştuğu zaman da bacaklarında beliren bariz kasları gitmiş, yanakları çökmüş, gözlerindeki parıltı sönmüş, etrafında da kara halkalar oluşmuştur. Kızın saçları darmadağınık ve tutam tutam birbirine yapışmış halde öylece durur kapıda.

“Aşağıdaki gösteriniz seyre değerdi, Yüzbaşı Fardashi. Tekrar izlemek için kalan mal varlığımdan vaz bile geçebilirim.. Merhaba anne. Yorgun görünüyorsun. Annanneciğim.. Seni üzmediler ya? Maira. İyi gördüm seni. Emo ve Cümeyt neredeler?”

 

Odadaki herkes kıpırdamadan hayret ve dehşetle Moira’dan geriye kalan yıkıma bakarlar. Sadece Aager hareket halindedir ve o da sadece bu aile içi buluşmaya dahil olmak istemediği ve kadınlara biraz mahremiyet vermek için bir duvara, ve köşeye doğru sessizce süzülür ve orada kıpırdamadan durur.

 

Lady Alisia dolu gözlerle kızına sarılır.

Yaşlı anneanne, torunu Maira’nın yardımıyla yerinden zorlukla kalkar ve ikisi de Moira’nın yanına gelir ve onlar da kıza sarılırlar.

“Üzgünüm, bebeğim.”, diye inler Alisia. “Amcan.. bazı tehditlerde bulundu.. Göz ardı edemeyeceğim tehditler..”

“Sorun değil, anne. Hata bendeydi. Aptal gibi davrandım, sonuçlarını da hepinize çektirdim. Amcamın vereceği çok hesap var ama bunu ben yapamam. Elimden tüm haklarımı aldı ve bunu yapmasına kendi akılsızlığımla ben izin verdim..”, der Moira bezgin sesiyle.

 

“Moira ablan geldi, bebeğim. Ama çok yorgun ve bitkin görünüyor. Sanıyorum onu yatmaya gönderecekler. Gitmeden görsen iyi olur.”, diye fısıldar Aager zihninden.

“Hemen geliyoruz, Aager’im.”

 

“Efendi Aager.. Sizi görmedim.. Lütfen nezaketsizliğimi bağışlayın.. Kız kardeşim.. Kendisi nerede?”

“Kız kardeşin burada, abla.”, diye küçük bir ses duyulur Moira’nın arkasından.

Moira sese döner ve karşısında Inshala’yı, ve kızın sıskası çıkmış omuzlarında oturmuş, kızı boynuzlarından kavramış Cümeyt’le bulur! İkisinin hemen yanında ise büyük ablasına alık alık bakan Madine durmaktadır.

“Bakıyorum Cümeyt, Fey ablasını bulmuş.”, der Moira, yüzünde kayık bir gülümsemeyle.

“Buldu, abla. İkimiz beraber, güzel Madine’yi da aldık yanımıza, Cümeyt’in oyuncaklarıyla oynadık. Madine’de bana albüm denen büyülü şeysilerini gösterdi. İçinden garip sesler geliyordu.. Biraz ürkütücüydü, açıkçası.”, diye sakince anlatır Inshala, ama kızın gözleri hiç de sakin değildir.

 

Kızın gözleri sislenmiştir. Ama o sislerin ardında hırlayan, hırçın, hatta vahşi bir fırtına kudurmaktadır;

Inshala fena halde kızmıştır.

Kız daha fazla sükûnetini koruyamaz, Cümeyt omzunda olduğu halde gelir ve Moira ablasına sarılır.

 

“Teşekkür ederim, kız kardeşim. Ben, yöntemimde hatalıydım. Ama bütün Durkahan yine de sustu, ve olanları sessizce kenardan seyretmeyi tercih etti. Bana sadece sen, ve Efendi Aager geldiniz..”

“Aslında diğerleri de geleceklerdi ama hepimizin hemen gitmesi gereken yerler vardı. Neler olduğunu sen biraz dinlendikten sonra anlatırız, abla ki.”

Moira başını kaldırır ve Aager’e bakar.

“Sonra.. Amcanızın burada olmayışı lehimize işledi ve onun kaledeki taraftarları gafil avlandılar ancak bu uzun sürmeyecektir. Geldiğinde senin de hazır, dinlenmiş ve gücünün en azından bir kısmını toplamış olman gerekiyor. Annen, anneannen ve kardeşlerinle onun arasındaki son kalkan sen olacaksın.. Bizi geçerlerse..”

Moira’nın kaşları çatılır. Bir iki defa buna itiraz edecek gibi olur ama sonra vaz geçer.

“Anne, Maira.. Siz ikiniz Moira’yı benim odama götürün. Orada güzelce yıkayın, sonra da benim yatağıma yatırın. Yiyecek bir şeyler de gönderteceğim.”, diye kati bir ifadeyle konuşur Lady Alisia.

“Gel kızım..”, der anneanne ve Moira’nın elinden tutar. “Bu yaşlı kadını çok yorma. Bir hanımefendiye yakışmayacak kadar pis kokuyorsun..”

Maira kıkırdar.

“Sen de gel ve bi işe yara..”, diye Madine’yi de azarlar anneanne.

Madine ise gözlerini yuvarlar ve peşlerinden gider.

“Şimdi. Cümeyt.. Sen de in istersen ablanın sırtından artık. Kızcağız uzun yoldan geldi ve yorgun. Bu gece ikiniz de benim odamda kalacaksın.”

Cümeyt yine küçük yumruklarından birini havaya çakar ve “Yesshh!”, diye ünler, Inshala’nın sırtından iner ve annesinin odasına doğru koşar. Ancak içeri girmeden önce durur ve Inshala’ya seslenir.

“Seninle tanıştığıma çok sevindim Fey abla. Oyuncaklarımla oynadığın için de çok teşekkür ederim. İstersen onları seninle paylaşabilirim. Benim için sorun olmaz.”, der ciddi bir şekilde.

“Teşekkür ederim Efendi Cümeyt. Çok nazik ve cömertsiniz.”, diye mutlu bir şekilde cevap verir kızıl-kahve bukleli çocuğa.

“Seni çok sevdi, sevgili Inshala. Bu güne kadar babası ve Moira dışında hiç kimseye bu kadar yakınlık göstermedi. Kimsenin de sırtına çıkıp oynamadı.”, der Alisia gülümseyerek.

“Çok sıcak bir ruhu var halbuki. İlgisini, heyecanını ve sevgisini hissetmesi çok keyifli bir ruh. O kadar açık, tarafsız ve yargısız ki..”

“Çocuklar öyle doğarlar, güzelim. Genelde yargıları biz onlara öğretiriz.”, diye cevap verir kadın, sonra hala kapıda bekleyen yüzbaşıya döner. “Yüzbaşı Fardashi. Bu kapıya ve kalenin bu kanadına tanıdığınız ve güvendiğiniz adamlarınızdan yerleştirirseniz çok sevinirim.”

“Çoktan yapıldı, Hanımım. Kalenin gerisinde de muhafızlar genel temizlik devriyelerine başladılar. Bütün kale baştan aşağı sabaha kadar, oda oda aranacak ve turlanacak. Kulelerde de askerler hazırda bekliyorlar. İlgili birileri.. gelmeye kalkarlarsa, bunu ya bir orduyla, kendi şehrine saldırarak yapacak, yada tek başına gelecek ve adaletin karşısına çıkacak.”, der yaşlı yüzbaşı.

“Teşekkür ederim, Yüzbaşı. Aileme hep iyiliğiniz dokundu. İnat etmemiş olsaydınız, sizi çoktan bir komutan yapmıştım.”

“Hanımefendi, lütfen.. Kendilerine komutan diyen o şımarık zibidilerin arasına koyarsanız beni, iki günde kafayı yerim. Hayatta tahammül edemediğim yegane şey, kendini bilmez ahmaklar.”

“Bir anda bütün asilzadeler de dahil, emir komuta zincirinin en üstündeki kremalı tabakanın tamamını tarif ediverdiniz, Yüzbaşı.”, der Lady Alisia gülümseyerek.

“Ben kremadan hoşlanmam, Hanımım..”, der Fardashi, bir an durur, sonra da ekler, “..ama kremanın üstündeki çileklerin her zaman taze olduğunu söylerler..”

Lady Alisia tekrar gülümser.

“Her şey hazır, Hanımım. Top, Karkashi’de.”, der yaşını geçmiş yüzbaşı.

“Bir şey dışında..”, diye cevap verir Lady Alisia.

Fardashi, tek kaşı kalkmış bir şekilde ona bakar.

“Eski zırhım, yüzbaşı.. Sizden onu babamın evinden getirtmenizi rica edeceğim. Evlendiğimde onu bir daha giymek zorunda kalmayacağımı umuyordum. Koşullar bana aksini gösterdi.”

“Lady Alisia.. Çok uzun zaman oldu elinize kılıç almayalı. Merak etmeyin. Sizi koruyacağız..”, diye güvence vermeye çalışır, Fardashi.

“Hayır, Yüzbaşı Fardashi.. Bir Durkahan hanımefendisi kendisini korur.. Yada elinde kılıcıyla ölür.”

 

 


 

 

 
 

The Oathbreaker (Part One)

 

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

 

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

 

Bu hikaye,
Shared Dreams (Part Two) ‘dan
sonra yer alır..

 

 

Ya korkarsam? Ben korkak değilim—”

—Olduğunu hiç düşünmedim.

“Ama ya panik yaparsam? Ben panik de değilim ama ya bir şeyleri yakıp yıkarsam?”

—Panik yapacağını da sanmıyorum.

“Ya yıldırım indirirsem yanlışlıkla?”

—O zaman hak etmiş olurlar.

“Ya benden hiç hoşlanmazlarsa?”

—Senden önce benden hoşlanmazlar..

“İnsanlar beni görünce hep taş atıyorlar ki!..”

—Sadece bir defa!

“..Ve beni bi hayvan gibi kafese kapatırlarsa ya?”

—Seni kafese tıkmaya çalışacak ahmağın başına gelecekleri görmek için para bile veririm!

“Sus Scrofa!..”

— !..

“..Kendi öz yeğenini bile kafese kapatmış ama ki!”

—Sorunlu bir durum, evet.

“Ya boynuzlarımdan dolayı bana iblis der ve beni diri diri yakmaya kalkarlarsa?”

—Kalkarlarsa oturturuz!

“Belki buradaki insanların farklı alışkanlıkları vardır.”

—Bu mümkün ama olası dışı..

“Hem sen nereden biliyorsun ama ki? Buraya daha önce gelmediğini biliyorum. Yakmak yerine belki de diri diri gömüyorlardır!”

—Duyulmuş bir uygulama değil.

“Ayrıca sana da iyi davranacaklarını hiç sanmıyorum.”

—Sorun olmaz.

“Senin bi şefif yardımcısı—”

—Şerif..

“Ondan işte.. Ya senin bi şefif yardımcısı olduğuna inanmaz ve seni de kafese atarlarsa? Şimdiden söyliyim, seni kafese atarlarsa fici—”

—Feci..

“Feci yaparım! Sarmaşıklarla onları boğar, toprakları kaydırıp evlerini kırıştırıp büzüştürrüm, sularla da boğarım ki! Sana yam bakan—”

—Yan bakan..

“Yan bakan.. olsun, ne kadar fey arkadaşım varsa hepsini çağırırım ki! Bakalım kulaksız naapacaklar! Ama bana küflü şeyler derlerse—”

—Küfrederlerse..

“Küflü şeysilerden işte.. onlardan ederlerse ya ne olacak o zaman ama ki? Ben bana küflü söylenmesinden hiç hoşlanmıyorum. Çok kırıcı oluyor ve çok da ayıp ki!”

—O zaman bunu yapana ‘Sus Scrofa’, dersin. Çıksın işin içinden o zaman.

 

Inshala ‘la Fey’ Frostmane, Aager Fogstep ile Durkahan şehrinin iki saat kadar doğusunda ‘inmişler’ ve ikisi de yorucu uçuşa ve batan güneşe rağmen şehre doğru yürümektedir..

..Ve şehir, kendi gece ışığında git gide yaklaşırken, Inshala’nın da, paniğin kıyısında seyreden, pek hoşnutsuz homurdanmaları da aralıksız bir şekilde artmaktadır.

Aager ise sıskası çıkmış kızın bütün sayıp sıraladıklarına sessiz bir gülümsemeyle eşlik eder.

 

“Ben bitli miyim?”, diye sorar en sonunda kız, yüzünde fevkalade saf ve içten bir ifadeyle.

Aager gülmemek için çok zorlanır.

“Gel bi bakalım.”, der ciddi bir şekilde.

Kız ayak sürüyerek, çekingen ve başını eğmiş yere bakarak karalar içindeki adama yanaşır.

Aager kızın eğilmiş başını inceliyormuş gibi bir süre sessizce kıpırdamadan durur.

Sonra, “Hayır. Hiç yok.”, der ve nazikçe kızın saçlarını öper.

Kıpkırmızı bir suratla Inshala başını kaldırıp karalar içindeki adama alık alık bakar.

“Bence beni iyi hissettirmek için öyle diyorsun, Aager Fogstep.”, der kaşlarını çatarak.

“Bunu nereden bilebilirsin ki?”, diye sorar Aager sırıtarak.

“Bence beni nöpmek için bahane arıyordun! Karanlıkta bitleri nasıl göreceksin ama ki?”, diye hışmeder Inshala.

“Nöpmek?”

“Nöpmek.. Öbürünü diyemiyom çünkü utanıyom!”, diye itiraf eder kız cılız bir sesle.

Aager ‘fırk’lar.

“Bence beni kandırdınız, Aager Fogstep. Çok ayıp ki!”

“Bir daha olmaz, o zaman. Söz!”, der Aager ciddi bir şekilde.

 

İkisi de tekrar yürümeye başlar ve aradan sessiz bir yarım saat kadar geçer ve Durkahan şehrinin yüksek meşalelerle aydınlatılmış kapıları görünür.

 

“Geldik.”, der Aager, biraz rahatlamış bir sesle.

Gerçekte Aager ne karanlıktan, ne de vahşi doğadan korkar. Nevarki ve tıpkı Inshala için ‘doğanın’ bir norm olması gibi, şehirler de Aager için bir normdur.

Biri insan, diğeri fey melezi Durkahan’ın devasa kapılarına yaklaşırken Inshala birden durur.

Aager dönüp kıza baktığında kızın başını eğmiş öylece durduğunu görür.

“Bir şey olmayacak. Sorun çıkarsa şehre başka yollardan gireriz.”, der Aager kıza.

“Hayır.”, diye cevap verir kız Aager’e.

“Hayır?”

“Hayır.. Sözünü kabul etmiyorum, Aager Fogstep”, der Inshala kısık ama kararlı bir sesle.

“Ummm..”, diye kararsız bir şekilde bakar kıza, karalar içindeki adam.

“Az önce bana verdiğin sözü.. Kabul etmiyorum!”, der ve sıska kollarını kararlı bi şekilde göğüslerinin altında bağlar.

“Ben.. pek anlayamadım—”, diye afallayarak bakar Aager kıza.

 

Kız ise bu sefer kaşlarını çatmış, küçük, çilek kırmızısı dudaklarını mutsuz bir şekilde büzüştürmüş, minik yumruklarını sıkmış, şirin bir hışımla karalar içindeki adama tıslar..

 

“BENİ BİR DAHA NÖPMEMENİ İSTEMİYORUM, AAGER FOGSTEP.. VE BUNUN BİR DAHA OLMAMASIYLA ALAKALI VERDİĞİN SÖZÜ DE KABUL ETMİYORUM!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Güneş battı ve şehir kapıları da kapandı, delikanlı. Güneş doğduğunda kapılar tekrar açılacak.”, der iri cüsseli, yaşını biraz almış muhafız.

“Peki kapılara yetişemeyenlerin kalabileceği bir yer var mı?”, diye sorar Aager sakince.

 

Muhafız, karalar içindeki adama uzun bir süre sesini çıkarmadan bakar. Yaşını geçmiş bekçi bu yaşına, yaptığı işe rağmen gelebilmiş olmasını ahmaklığa değil, belli ki aklını kullanarak gelmiştir ve önünde duran adamın yüzünü yüksek meşaleler sayesinde görebilse de, gördüğü surattaki ‘ifadesizlik’, adamın ‘öldürmeye hazır’ duruşu, üzerinde taşıdığı ‘pratik ve yakın mesafe’ silahları ve kapkara ölü gözleri başka bir hikaye anlatmaktadır. Yaşını almış muhafızın kafasını karıştıran şey ise, karalar içindeki adamın yanında durmuş, utanç ve korku içerisinde yere bakan sıskası çıkmış, ‘komik saçlı’ küçük kızdır.

Bekçi, karalar içindeki adamı hesaba katarak küçük kıza, varsa yardıma ihtiyacı olup olmadığını sormak ister, ama işin kafa karıştıran kısmı da buradadır; kız adamın koluna, ‘Öldürseniz ayıramazsınız!’, der gibi yapışmıştır.

Bekçi en sonunda omuzlarını silker.

Hayatta bir çok şey görmüşlüğü olmuştur ama herkesin farklı sorunları vardır. Karalar içindeki adam sıkıntı biri olsa da belli ki kıza düşkündür zira kızın tutunduğu kola rağmen, adam kızın çok hafif önünde, kıza karşı yapılabilecek olası bir müdahaleden koruyacak şekilde durmaktadır..

..ve kız da adama.. eh.. ‘yapışmıştır’ işte!

 

“Elli yarda ileride kamp kurabilirsin, delikanlı.”, diye önerir en sonunda.

Aager, şehir kapısının dibinde olmadığı sürece herhangi bir yerde kamp kurabileceğini bilir, ancak Inshala’nın düzgün bir yatakta uyumasını ister. Temiz bir handa ve temiz bir yatakta. Kendisi yerde yatmaya zaten alışıktır..

“Bekçi efendi. Küçük hanım uzun bir yolculuktan geldi ve bitkin durumda. Sıcak bir tabak yemeğe ve sağlığına kavuşabilecek bir ortama ihtiyacı var. Kendisinin girmesine izin verirseniz, ben dışarda kalmaya razıyım.”, der Aager.

‘Küçük hanım’, yapıştığı kolu daha da sıkar.

“Olmaz. Beraber yada hiç.”, diye fısıldadığı duyulur.

Bekçinin iki kaşı da kalkar ve hayretle komik saçlı küçük kıza bakar.

“Buraya ne için geldiniz, küçük hanım?”, diye sorar, yumuşak bir sesle.

Inshala gıkını çıkarmaz ve öylece kıpırdamadan durur.

“Hanımefendi biraz çekingendir, bekçi efendi.”, diye açıklamaya çalışır Aager. Sonra Inshala’ya doğru eğilir ve kulağına fısıldar. “Bekçiyle konuşabilirsin, bebeğim.”

Kız bir süre daha sessizliğini korur, sonra az evvelki kısık sesiyle cevap verir.

“Ablam. Onu görmeye geldik. Birileri onu kafese koymuş. Biz onu o kafesten çıkaracağız.”

Yaşlı bekçi duydukları karşısında daha şaşırmış bir şekilde küçük kıza bakar.

“Adı nedir ablanın, küçük kız?”, diye sorar.

“Moira. Ablamın adı Moira Alicia Jean Hooman, bekçi amca. Benim adım da Inshala Frostmane Hooman..”

Yaşını almış bekçi küçük, sıskası çıkmış kıza yıldırım çarpmış gibi bakar.

“Lady Moira’nın, sizin adınızda bir kız kardeşi olduğunu bilmiyordum.”, der sesini alçaltarak.

Inshala yavaşça bohçasına elini sokar ve içinden biraz kırışmış, rulo halinde sarılı bir papirüs çıkartır ve ‘bekçi amcaya’ uzatır.

 

 

Bekçi papirüsü açar ve yanan yüksek meşalelere rağmen zorlukla okur..

..okudukça da ağzı açık kalır.

Bitirdiğinde papirüsü seri bir şekilde tekrar yuvarlayıp küçük kıza uzatır ve kısık ama kararlı bir sesle konuşur.

“Sizi içeri sokacağım, küçük hanımefendi ve birer diplomat olarak adınızı kayda geçeceğim. Ablanızı kafesinden kurtarmak için fazla zamanınız yok. Bu gece dinlenin, sonra gelip beni bulun. ‘Bekçi Fardashi’, diye kime sorarsanız size yerimi tarif ederler. Benden başka da kimseye kendinizi tanıtmayın ve bunu da bir başkasına göstermeyin. Ortam yaklaşan ‘düğün’ sebebiyle yeterince gergin. Şehirde bir isyan çıkması an meselesi!”

“Peki bekçi amca. Dipkopat nedir bilmiyorum ama teşekkür ederim ki!”, diye fısıltıyla söz verir Inshala.

Bekçi bir an sorgulayan gözlerle Aager’i tekrar süzer.

“Siz küçük hanımefendinin nesi oluyorsunuz? Sormam da bir sakınca yoksa.”, diye sorar.

“Onunum.”, der Aager basitçe ve başıyla koluna yapışmış kıza işaret eder.

Yaşlı bekçinin tekrar kaşları kalkar ve küçük kıza bakar.

“Onunum..”, der küçük kız ve karalar içindeki adama biraz daha sokulur.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Durkahan şehri, Arashkan kadar büyük bir şehir değildir. Arashkan’da olduğu gibi Durkahan’ın geniş bulvarları, süslü havuzları, bir kaç mahalle büyüklüğünde parkları, sarayları, kibirli heykelleri, tiyatroları yada geceleri şehri aydınlatan büyülü sokak lambaları yoktur. Durkahan şehrine sadece nazaketen ‘şehir’ denebilirdi zira —ve gerçekte— Durkahan bir kale idi..

Kalın, yüksek duvarları, milimetrik aralıklarla yükselen gözlem, okçu ve mancınık kuleleri, askeri bir intizamla ve blok halinde inşaa edilmiş evleri, sanki teker teker, ordu protokol dosyasına uygunluğu günlük olarak ölçülüyormuş izlenimi veren çiçek bahçeleri ve çocukların bile ayaklarını rap rap rap diye vurarak koşuşturduğu bir kale idi.

Durkahan’a ‘kale’ değil de şehir denilmesinin, nezaket dışındaki tek sebebi, büyüklüğü ve dört yüz bine yakın bir nüfusu barındıran sivil halkının oluşuydu!

O ve evlerin çoğunda dam yada çatı yerine, şehrin genel katı havasını hayret verici bir şekilde yumuşatan ‘kubbelerin’ oluşudur..

Buna rağmen Durkahan’da her şey; genel yaşam, ‘zorunlu’ eğlenceler, evlilikler, gösteriler, ticaret ve tarım —kısaca her şey, ‘askeri bir intizam’a göre hazırlanmış gibiydi.

Muhtemelen bu sebepten ötürü Aager Fogstep bu şehre bayılmıştı.. ilginç bir şekilde.

Evet, Aager bir hırsız, katil, infazcı, göreceli anlam ve içeriği yeterince zorlandığında da bir kanun adamıydı ama bütün bunların görünen ve görünmeyen kümülatif ortak paydası ise ‘düzen’ idi..

Şaşılacak bir durum, öyle değil mi?

Aager düzeni seven biriydi!

Obsesif denebilecek derecede.

Bu güne kadar Aager için bir çok şey söyleyebilecek az sayıda hayatta olan insan vardı belki ama kimse karalar içindeki adamı ‘kirli’ yada ‘pasaklı’ olmakla suçlayamazdı.

Aager’in Serenity Home’daki kendisine tahsis edilmiş küçük tek göz evi oldukça sade bir dekora sahipti. Bu ‘sadeliği’ biraz açmak gerekirse..

Aager’in evi boşlu!

Yere serilmiş tiril bir hasır, sade çalışma masası, bir adet sandalye, eşyalarını imtina ile yerleştirdiği küçük bir sandık ve stratejik olarak evin tek penceresinin hemen altına yatırılmış sert, yün battaniye örtülü yer yatağı.

Ve hepsi de, her zaman simetrik bir şekilde de düzenli.

O kadar.

Karalar içindeki adamın evini merak eden Serenity halkı adamın evini görseler, şüphesiz hayal kırıklığına uğrar yada evin bir ‘düzmece’ olduğunu düşünür ve komplo teorileri babında, “Eeee? Cesetler nerde?”, diye homurdanırlardı —sessizce, tabii..

Benzer bir yaklaşımla, sevdiği kızın zaman zaman kötürüm, çoğu zaman ise katatonik denebilecek evhamlı halinin onu rahatsız etmeyişi de muhtemelen bundan kaynaklanmaktaydı.

Aager ve Inshala söz konusu olduğunda hangisi tencere, hangisi kapak, tartışılabilir di belki ama, ortada kesin olarak bir tencere-kapak durumusu vardı işte!

Öbür yanda, Inshala şehri gördükçe hayal kırıklığı geometrik olarak artar zira sıskası çıkmış kız hayatını ormanda ve doğa ile iç içe geçirmiştir ve doğada düz çizgiler, doksan derecelik köşeler, muntazam daireler asla yoktur. İşin aslı da, bu şekiller insanların kendilerini rahat hissetmeleri için doğaya ‘düzen konforu’ altında empoze etmeye çalıştığı bir şeydir ve bir başka gerçeği de farkındasız bir korkuyla görmezlikten gelme çabasından ibarettir;

Doğa sınır tanımaz ve insanların kurallarını da, kanunlarını da umursamaz.

Ve gün gelir, doğa vahşi fiskesini insanlara hissettirir ve onların küplerini, düz çizgilerini, doksan derecelik açılarını, muntazam dairelerini ve muhteşem arklarını ezer ve ‘düzenli konforlarını’ deprem ve yanar dağ, sel, heyelan, çığ, hortum, kasırga ve fırtınalarıyla yıkar, yakar, kaldırır ve götürür, olmadı gömer!

Nokta.

İnsanoğlunun anlamadığı, doğaya şekil vermeye çalışmanın ne denli bir kibir, doğanın üzerinde yürüdüğümüz dünyanın kendisi ve insanların da sadece geçici birer misafir oluduğu gerçeğidir.

Birisi genç Inshala’ya ‘ironi’ nedir diye sorsa, ve kızcağız da ironinin ne olduğunu biliyor olsa, muhtemelen kendi anladığı dilden;

“İnsanın doğaya şekil vermeye çalışmasıdır.”

..diye tanımlardı zira insanın doğaya şekil verme çabası, doğanın doğasına aykırıydı!

Evet, Inshala yüksek, kalın duvarların, köşeli kulelerin ve blok evlerin, muallak bir şekilde de olsa, stratejik değerinin farkındadır ama yinede baktığı her yerde gördüğü ‘taş manzara’, kızcağızı çileden çıkarmaya yetecek kadar da depresiftir.

 

“Çok iyi yaaa.”, diye mutlu bir şekilde mırıldanır Aager. “Bir mahalleyi öğrendin mi, bütün şehri öğrenmiş oluyorsun. Mahallelerin isimleri bile yok. Sadece konumlarına göre sıra ve sütun numaraları var. Excel tablosu gibi!”

“Aager Fogstep. Lütfen beni uzanabileceğim bir yere götür. Sanıyorum kusacağım!”, diye inler histerik bir sesle Inshala.

“İyi misin, bebeğim? Hasta mı oldun yoksa?”, diye sorar Aager.

“Evet. O kadar taş var ki burada, her şey üstüme üstüme geliyor sanki. Evimi.. Ritüel Ormanlarımı özleyi verdim bir anda!”, diye inler kız.

Aager ‘nedenler’le yada ‘nasıl’larla uğraşmaz, gün batmış olmasına rağmen hala uyumamış şehirde bulduğu ilk bekçiye, yakındaki en temiz hanın yerini sorar ve kızı aldığı tarife götürür. Hana varır varmaz, hiç vakit kaybetmeden kız için de, kendisi için de birer sıcak banyo söyler, büyük porsiyonlu sıcak yemek siparişi verir ve ayrı yataklı temiz bir de oda tutar.

Aager, kor kömürlerle ısıtılan taş küvette fazla oyalanmaz ve temizlenmiş olarak Inshala’nın yıkanıp çıkmasını bekler.

 

Bir saat kadar!

 

Aager’in gıkını çıkarmadan beklemesinin bir çok sebebi vardır ancak bunların başında, içeriden gelen Inshala’nın mırıldandığı mutlu şarkısıdır.

Kız çıktığında saçları da, teni de parlıyor gibidir.

“Haklıymışsın, Aager Fogstep.”, der Inshala huzurlu bir ifadeyle.

“Ummm.. Hangi konuda?”, diye sorar Aager.

“Bende gerçekten bit yokmuş ki!”

 

Aager, Inshala’ya odasına kadar eşlik eder, sonra aşağı inip iki tabak dolusu büyük porsiyon sıcak yemeği alır ve odasına döner.

Kapıyı açtığında Inshala’yı yatağına yüz üstü kapaklanmış uyur halde bulur.

 

Aager farkındasız bir süre elindeki tabakla durur ve yorgunluktan bitmiş kızı seyreder. Sonra derin bir nefes alır ve bir yandan kıza seslenirken, bir yandan da onu yavaşça sırtüstü döndürür, sonra da doğrultur.

“Nefarki mama yaa. Çohuykum farr!”, diye mırıldanır kız.

“Yemek getirdim, bebeğim. Şunu ye, sonra tekrar uyursun.”, der Aager sessizce.

“Çokaçı mama çok da uykum varr kii..”, diye mızmızlanır kız.

 

Deja vu!

 

Aager ister istemez gülümser.

Hancının verdiği ağır, ahşap tabağa uzanır, sulu yemekten dolu bir kaşık alır, kızın ağzına yaklaştırır ve..

“Hadi aç ağzını.”, diye fısıldar..

..ama “Ham yap!”, demeyi reddeder.

Genç adam bir sonraki on dakika boyunca sessiz bir ısrarla kıza tabaktaki ‘bol kepçe’ yemeğin tamamını yedirir, bitince kalkar ve odadaki gardıroptan ikişer tane battaniye ve yorgan indirir ve kızı içinde kaybolacak şekilde bir güzel sarar.

Sonra kendi tabağını alır, yemeğini ‘ivedilikle’ ve ‘bekleme yapmadan’ temizler ve kendisi de uyumak için diğer yatağa yönelir ancak arkasından..

“..Aafer Fogshtep?”, diye uykulu bir şekilde Inshala’nın mırıldandığını duyar.

“Buradayım, bebeğim.”, der Aager fısıldayarak.

“Haayır ama ki..”, der Inshala muallak bir sesle.

“Burada deil, ordasın..”, diye derin, esef dolu bir nefesle uykulu bir şekilde söylenir.. sonra tekrar kendinden geçer..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bekçi Fardashi? Kendisini evinde bulabilirsiniz ama bu saatte onu rahatsız etmenizi hiç tavsiye etmem. Geçen ay kısa çubuğu çekti ve gece bekçiliği görevinde. Bu da onu huysuz bir ihtiyar yapıyor. En son uyandıranın kafasında odun kırmıştı.”, der karşılaştıkları ilk devriye bekçisine sorduklarında.

“Haklı olabilirsiniz, bekçi efendi. Ancak bu bir aile meselesi ve kendisine bazı haberler getirdik.”, diye pürüzsüz bir şekilde, oracıkta uydurduğu yalanı söyler Aager Fogstep.

Bekçi karalar içindeki adama, taşıdığı silahlara.. ve adamın omzuna oturmuş, saplantılı bir evhamla kendisini temizlemekle meşgul küçük sincaba, “Eh.. Bugün de yeni bi şey görmüş oldum!”, der gibi bakar.

Sonra bir omzunu silker.

“Kıdemli Bekçi Fardashi’nin evini C.12/E ‘de bulabilirsiniz. Siz yenisiniz sanırım şehirde?”, diye sorar karalar içindeki adama.

“Evet.”, der Aager sakince. “Şehre yeni geldik.”

“Kıdemli Bekçi Fardashi’yi nereden tanıyorsunuz?”, diye nazikçe sorar bekçi.

“Tanımıyorum. Yolda gelirken torunu olduğunu düşündüğüm küçük bir kızın elinden tutmuş yaşlı bir teyzeyle karşılaştım. Kendisi bana nereye gittiğimi sordu, ben de buraya, Durkahan şehrine iş bulmak için gitmekte olduğumu söyleyince benden Bekçi Fardashi adında birisini bulup ailesiyle ilgili bir haberi iletip iletemeyeceğimi sordu. Bunu yapmam karşılığında Fardashi’nin bana iş bulmam hususunda yardım da edebileceğini söyleyince, ben de kabul ettim.”, diye hikayesini genişletir Aager.

 

Karalar içindeki adamın omzundaki sincap kendisini temizlemeyi bırakır ve alık alık Aager’e bakar!

 

“Ama..!”, diye Inshala’nın hayret dolu sesini duyar Aager zihninde. “Ne zaman böyle bir teyze ve küçük torunuyla karşılaştık ki? Ben neden hatırlamıyorum?”

“Ummm.. Sonra, bebeğim.”, der Aager biraz utanarak ve kıza bugüne kadar asla yalan söylememiş olmasına rağmen, yalanın gerçekte mesleğinin bir parçası olduğunu nasıl anlatacağını düşünür bir an.

 

Sincap, Aager’in başının üstüne tırmanır ve bekçiye haşin bir şeyler çırtlatır!

Bekçi hayretle karalar içindeki adama ve tepesinde durmuş, kendisini ‘azarlayan’ küçük kemirgene bakar.

“Uhhh.. Hayvanınızın nesi var?”, diye sorar.

“Kendisine Bekçi Fardashi ile işimiz bittiğinde fındık alacağım sözünü vermiştim. Sabırsızlanıyor.”, diye aynı sükûnetle bir yalan daha söyle Aager.

Sincap biraz daha çırtlar!

“Onunla konuşabiliyor musunuz?”, diye hayretle sorar bekçi.

“Öyle olduğunu düşünmek isterim.”, der Aager, utanmaz bir sırıtışla. “Sincabım kafamı kemirmeye başlamadan önce işimi halletsem iyi olacak, sanırım. Size iyi günler dilerim, bekçi efendi.”

“Ummm.. Size de iyi günler, yabancı. Hayvanınızı ivedilikle besleseniz iyi olacak. Çok kızmışa benziyor!”, der bekçi ve yüzünde hayret ifadesiyle devriyesine devam eder.

 

“Çok.. çok.. AMA ÇOK AYIP, AAGER FOGSTEP! O abiyi kandırdın!”, diye inler Inshala.

Aager güler.

“Aaaa.. Hayır sevgilim Inshala. O adamı kandırmadım. Ona yalandan bir hikaye söyledim.”, der ‘dürüstçe’.

“Ama.. ama sen yalan söylemezsin. Söylediğini hiç görmedim ama ki!”, diye söylenir kız hayal kırıklığı gizleyemeden.

“Sana veya arkadaşlarıma neden yalan söyleyeyim ki? Bu doğru olmaz.”, der Aager aynı dürüst ifadesiyle.

“Ama.. ama yalan kötü bir şey ki!”, diye inler kız.

“Evet. Ama gerekli bir şey aynı zamanda.. Bazen..

“Niye ki ama?”

“Tanımadığımız kişilere bütün sırlarımızı veremeyiz de ondan. Dahası, Lady Moira hapiste. Bu da onun düşmanları olduğu anlamına geliyor. Moira’nın düşmanları, bizim de düşmanlarımız ve kimin dost, kimin düşman olduğunu daha bilmiyoruz, öyle değil mi?”, diye açıklar Aager.

 

Inshala uzun bir süre bunu kafasında evirip çevirir ve anladığı olmasa da, bildiği bir şeylerle bağdaştırmaya çalışır. Neden sonra bir anda ayılı verir.

 

“Pusu! Bu bir çeşit pusu!”, diye ünler.

“Efendim?”, diye aklı karışmış bir şekilde sorar Aager zira yalan ile pusu arasında herhangi bir alaka kuramaz.

“Ben avlanırken.. Eskiden.. Kedim varken.. Avıma sessizce yaklaşır ve ona pusu kurardım —ki geldiğimi göremesin diye. Çünkü görürse o gece aç yatmak zorunda kalıyordum. Senin yaptığın da sözlerle pusu! Düşman geldiğimizi göremesin diye onlara kelimelerle pusu kuruyorsun! Bayıldım buna Aager Fogstep. Sen bir kedi olmalıydın! Hiç şüphem yok, harika bir avcı olurdun!”, diye mutlu bir şekilde açıklar küçük kız.

“..!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Kayık bir surat ve elinde kalın bir odunla kapıda belirir yaşını almış Bekçi Fardashi. Uzun bir süre önünde duran karalar içindeki adama, ve omzuna oturmuş yanaklarını, başını, kulaklarını, elleri ve uzun, pofuduk kuyruğunu temizlemekle meşgul sincaba bakar ve kış uykusundan zamansız uyanmış bir ayı gibi homurdanır.

“Beni bulun dediğimde bu saati kastetmemiştim! Görev teslimini daha bir saat önce yapmıştım ve eve dönmüş güzel güzel uyuyordum!”, diye söylenir yaşlı bekçi.

“Özrümü kabul edin, Bekçi Fardashi. Saat konusunda kesin ayrıntı vermemiştiniz.”, der Aager.

Yaşlı bekçi ‘hıh’lar, sonra Aager’in arkasına ve etrafına bakınır.

“Küçük kız nerede?”, diye sorar.

“İsterseniz içeride konuşalım. Duyduğum kadarıyla zamansız uyandırılma konusunda belirgin bir şöhretiniz varmış.”, der Aager düz bir suratla.

Bekçi Fardashi kaşlarını çatar.

“Ukala bekçilere ne olur bilir misin, delikanlı?”, diye homurdanır.

“Hayatımda hiç bekçilik yapmadım, efendim. Ama bir çok ukala bekçinin kafasını odunla kırmışlığım oldu.”, der Aager aynı nötr ifadesiyle.

Fardahsi’nin çatılı kaşlarından bir tanesi kalkar.

“Ben Serenity Home kasabasının şerif yardımcısıyım, efendim. Kasaba bekçilerini disipline edip hizaya getirmek görevlerim arasındaydı.”, diye özlü bir şekilde açıklar karalar içindeki adam.

“Pek de şerif yardımcısına benzemiyorsun.”

“Zorla üstüme yıkılan bir meslekti, o kadar. Alternatifim giyotindi!”, der Aager ve sırıtır!

Bekçi Fardahsi ‘fırk’lar.

“Gel içeri. Ayaklarını paspasa silersen sevinirim. Temizlikçi kadın, işi olmasına rağmen temizlemekten hiç hoşlanmıyor ve dırdırı ölümcül.. Cadaloz kadın!”, diye homurdanarak söylenir.

 

Aager, omzunda ‘küçük’ Inshala olduğu halde Bekçi Fardhas’i’nin peşinden içeri girer.

Fardashi’nin evi, Aager’in tek göz evi gibidir. Boş ve düzenli. Ancak Aager’in aradaki nüansa ayılması biraz daha uzun sürer;

Kendi evi boş denebilecek kadar sadedir ve olan az eşyalar ise oldukça spesifik bazı amaçlara hitap edecek şekilde ‘düzenlenmiştir’. Bu düzenlemelerden bazıları estetik anlamda sadedir, çünkü Aager eşya kalabalığından hoşlanan biri değildir, bazıları pratik açıdan oldukları yerlere konmuşlardır, yatağının camın hemen altına yerleştirilmesi gibi bazıları da mesleki ‘temkin’den kaynaklanmadır. Ancak ve en nihayetinde bunların hepsi de Aager’in kişisel tercihlerinden kaynaklanmaktadır.

Bekçi Fardashi’nin ‘düzeni’ ise, tamamen belirli bir protokol icabı sade ve boştur ve Aager işin bu kısmından pek de haz etmez.

Evet, Aager’in kişisel egotistik alışkanlıkları yada lüksleri olduğu söylemez, ancak bunların eksikliği de genç adamın kendi tercihidir ve Aager bu tercihini hiç değerlendirmemiş dahi olsa, yine de onların ‘askeri’ protokollerce idame edilmesini de kabul edilebilir bir hayat tarzı olarak kendisine uygun göremez.

Aager aynı zamanda küçük Inshala’sının kendi evini gördüğünde ne düşüneceğini merak eder. Acaba kız o küçük, tek göz evi gördüğünde ona ‘boş’ mu diyecek, yoksa ‘sade’ mi?

Yada kızı azıcık tanımışsa —ki Aager, Inshala’sını biraz olsun tanıdığını düşünür— kız evi gördüğünde muhtemelen ‘İçinde ne olduğu değil, olan ile neler hayal edebildiğimizdir önemli olan ama ki!..’, gibi bir şey diyeceğini düşünür..

Bununla beraber Aager kızcağızın kendi küçük, tek göz evinde de tıkılıp kalmasını istemez ve kendi kendisine bir karar verir; Serenity Home’a döner dönmez biraz para biriktirip yan arsayı da alıp, orada kız için güzel bir bahçelik yapacaktır. İçinde çiçekleri, ve ortasında da büyük, kocaman dalları ve iri yaprakları olan bir de ağacın olduğu bir bahçelik..

 

“Evime hoş geldiniz, Efendi..?”, diye sorar Fardashi.

“Aager.. Aager Fogstep, efendim.”, der genç, karalar içindeki adam.

“Fogstep.. Farstep’le bir akrabalığın var mı? Kendisi pek tanınmış mümtaz bir zattı.. Oldukça da dindar..”, der Fardashi düşünceli bir şekilde.

“Çok uzaktan, efendim.”, diye yanıtlar Aager, hiç bozuntuya vermeden. Buna rağmen zihninin derinliklerinde bir kadının dolgun, imalı, ve şuh kahkahasını duyar gibi olur.

“Genç hanımefendi neredeler? Kendisi güvenli bir yerdedir umuyorum.”, diye sorar yaşını almış bekçi temkinli bir şekilde. “Soruyorum, çünkü kimliği ortaya çıkarsa bu.. bazı zatların pek de hoşuna gitmeyebilir ve kendisini.. konuşma fırsatı vermeden susturmak isteyebilirler.”

“Bunun şimdilik sorun olacağını sanmıyorum, Bekçi Fardashi.”, diye sırıtır Aager ve sessizce, “Bebeğim, sıra sende..”, der.

Karalar içindeki adamın omzundaki sincap odanın ortasındaki masanın üstüne sıçrar, oradan da sandalyeye..

..ve Bekçi Fardashi, “Ne..?”, diyemeden, küçük Inshala’yı sandalyenin üzerinde oturur halde bulur!

“Merhaba bekçi amca.. Size amca diyebilirim di mi? Biliyorum gerçekte amcam değilsiniz ama size adınızla hitap etmek bana biraz ayıp olur gibi geliyor.”, der Inshala küçük, utanmış bir sesle.

“Ummm.. Sanırım diyebilirsin, küçük hanım.”, diye afallar yaşlı bekçi.

“Görünüşüm sizi yanıltmasın.”, der Inshala. “Ben on yedi yaşındayım!”

“Özür dilerim. Bu kadar büyümüş olduğunuzu düşünmemiştim. Benim hatam..”, der Fardashi.

Inshala mutlu bir şekilde gülümser.

“Evinize bayıldım bekçi amca. Derli toplu, temiz ve çok ferah..”

“Öyle mi düşünüyorsun? Bana sanki bir iki parça bi şey daha alsam gibime geliyor.”, der Bekçi Fardahsi ve etrafına bakınarak başını kaşır.

“Daha çok eşya, daha az hava demek değil mi ama ki?”, diye sorar Inshala.

 

Aager gülümser.

Kızın bakış açısı.. gerçekten farklıdır.

 

“Sanırım öyledir.”, der Fardashi, aklı biraz karışmış bir şekilde.

“Neden siz oturmuyorsunuz? Aager’imle konuşurken bende size bi güzel çay yaparım.”, diye önerir ve cevabını beklemeden köşedeki küçük sobaya doğru yönelir.

“Bu çok.. hayret verici bir hanımefendi..”, der Fardashi, biraz utanmış, biraz da hayanlıkla kızın ardından bakakalır.

“Tahmin edemeyeceğiniz kadar.”, diye tasdik eder Aager.

“Cehaletimin kusuruna bakmayın ama nedir kendisi?”, diye sorar merakla.

“Hanımefendi bir fey melezidir, Efendi Fardashi.. Yarı fey, yarı insan.. Zorlu ve oldukça da sıkıntılı bir geçmişi var. Bu yüzden görünüşünü fazla mevzu etmezseniz, kendisine iyilik etmiş olursunuz.”, der Aager sakin bir şekilde.

“Tabii.. Tabii.. Özür dilerim.. Sadece fevkalade güzel olması bir yana, aynı zamanda da nazik ve düşünceli. Benim gibi huysuz bir adamın bomboş evini överek büyük nezaket gösterdi. Tam insanlar bile bunu yapamadılar.”, der adamcağız, tekrar başını kaşıyarak.

“Tam insanların o kıza neler yaptıklarını bilmek istemezsiniz, Bekçi Fardashi.”, diye cevap verir Aager istemsiz bir soğuklukla.

“Tahmin etmek çok da zor olmasa gerek. Yazık. ‘İnsanlığı’ eksik gördüklerimizden görmek.. bizler adına acınası bir durum.”, diye sesli bir şekilde düşünür yaşlı bekçi. “Rahmetli Delia Karakash’ın kızı Lady Moira, küçük hanımefendiyi resmi bir şekilde sahiplendiyse, gerçekten kendisini çok değerli görmüş olmalı.. Merakımın da kusuruna bakmayın ama Lady Moira ile nerde—?”, diye sorar Fardahsi.

“Themalsar Harabeleri..”, der Aager kısaca. Sonra belki de bunun yeterli olmayabileceğini düşünerek, konuyu biraz açar. “Kendisiyle Serenity Home kasabasında tanıştık ve bir grup gençle beraber, kasabamıza saldıran bazı suçluları bulmak için yola çıkmıştık. İzcilerimiz sayesinde kaçakları Themalsar’a kadar takip ettik ve o pis yere girmek zorunda kaldık. Uzun ve kanlı çatışmalar sonunda da Themalsar’ın kendisiyle yüzleştik. Lady Moira o savaşta büyük cesaret örneği sergiledi ve kaçık papazın çağırdığı bir iblis ile neredeyse teketek dövüştü. Harabelerde işimiz bittiğinde kendisi, Inshala’nın ailesiz ve tek başına ormanda büyüyüp yaşadığını öğrenince, olduğu onurlu hanımefendi gibi, onu sahiplendi. Kasabaya geri döndüğümüzde de bunu resmileştirdi.”

“Tam Lady Moira’lık bir davranış; onurlu ve alicenap. Tıpkı babası gibi..”, der Fardahsi, başıyla onaylayarak. “Peki kendisini nasıl kurtarmayı düşünüyorsunuz? Fazla vaktiniz yok. Rivayetler doğru ise, amcası düğünden sonra o kızı yaşatmayacağı yönünde ki bu da oldukça adî ve onursuz bir davranış, özellik de bir Paladin Lordu için.”

“Sizin bir öneriniz var mı?”, diye sorar Aager.

“Ben basit bir bekçiyim, Efendi Aager. Kıdemli olmam sadece bu işi çok uzun yıllar boyunca yapıyor oluşumdan kaynaklanıyor. Bununla beraber, sanıyorum sizi iç kaleye, Lady Moira’nın annesi, Lady Alisia Sivara’nın yanına sızdırabilirim. Ancak bunu yaptığımız anda, kendimizi kanunen kabul edilebilir bir pozisyonda bulundurmamız gerekir.”, diye düşünceli bir şekilde konuşur Fardashi.

“Buyur bekçi amca.”, der Inshala ve hazırladığı çaydan bir fincan yaşlı bekçinin önüne, ikinci bir finanı Aager’in önüne, sonuncusunu da kendisine alır ve tekrar sandalyesine oturur.

“Teşekkür ederim güzel hanımefendi. Kendi evimde bana hizmet ettirerek beni utandırdınız.”, der Bekçi Fardashi, yüzü biraz kızarmış bir şekilde.

“Küçük bir kıza hizmet etmeniz size ayıp olmaz mıydı, bekçi amca?”, der Inshala gülümseyerek. “Şimdi. Kabul edilebilir pozisyon nedir?”

“Teknik olarak, evet, siz Lady Alisia’nın kızı, Lady Moira’nın da kız kardeşisiniz. Ama şehirde kimse sizi tanımıyor. Bu yüzden ortaya çıktığınız anda sizi susturmaya çalışacaklardır. Bunun gerçekleşmemesi için, hem sizin, hem Lady Alisia’nın hem de Lady Moira’nın etrafında güvenebileceği muhafızların olması gerekiyor. Dahası, Lady Moira’nın geri döndüğünde amcasına isnad ettiği suçlamalar ve sonrasında kaybettiği düellodan dolayı, kanunen Lady Moira’nın herhangi bir söz hakkı kalmadı.. Korkarım Lady Moira onurunu tekrar kazanması gerekecek; önce amcasına karşı yaptığı suçlamaların geçerli olduğunu ispatlayarak, sonra da tekrar dövüşerek. İlkini yapamaz çünkü hapiste. İkincisini hiç yapamaz çünkü ilkinde olduğu gibi hem hapiste, hem de zaten kaybettiği ilk düelloyu, bir aydır bulunduğu hapisten bitkin bir şekilde çıktığında hiç yapamaz. Şu anda eline bir kılıç tutuşturulsa, kendi hayatı için bile dövüşebileceğini sanmıyorum, bırakın amcasına karşı tekrar dövüşmeyi ki, Lord Tarakadahan Karkashi, yabana atılabilecek biri değil. Hem çok güçlü, hem de yeğeninden çok daha tecrübeli bir savaşçı.”

Inshala anlatılan bütün karamsar tabloya rağmen mutlu bir şekilde çayını hüpletir.

“Ama ben, bu kağıda göre..”, der ve Moira’nın kendisin kız kardeşi olarak ilam ettiği papirüsü çıkarıp “Moira ablamdan sonra komuta zinciri aydalı olarak—”

“—Ardalı..”

“—Ardalı olarak bana geçmiş olmuyor mu?”, diye sorar.

“Komuta zinciri, ne?”

“Sonra anlatırım, bebeğim..”

“Bu o sosyal şeysilerden biri di mi?”

“Gibi, gibi..”

“Ummm.. Evet. Teknik olarak..”, der Fardahsi.

“Tenkit olarak, ne peki?”

“Teknik olarak.. Nasıl anlatsam.. Sen sincaba dönüştüğünde mesela, sadece teknik olarak o anda bir sincapsın ama aynı zaman da değilsin çünkü gerçekte Inshala’sın..”

“Kafam karıştı, Aager Fogstep.”

“Benim de, bebeğim!”

“Yani bana inansalar da inanmasalar da, Moira ablamı bu kağıtta söylenen şeyleri doğrulaması için çağırttırabilirim, öyle değil mi?”, diye sorar Inshala, ve çayından bir yudum daha hüpletir.

“Evet. Bunu yapmak zorunda kalırlar. Dahası, yapmaktan başka çareleri olmaz.. Ama daha önce onu öldürürlerse iş yine yatar.”, der yaşlı bekçi ciddi bir şekilde.

“Bunun sorun olacağını pek sanmıyorum bekçi amca. Ablamın sağ salim yanıma getirilmesi sorumluluğunu, Tatatatadan.. Tadadadarakan.. Takakaraman..”, diye uğraşır Inshala ve yüzü kıpkırmızı kesilir.

Yaşlı bekçi ister istemez güler.

“—Tarakadahan.. Sen, Karkashi diye çağır, güzelim.”

“Karkashi.. amcaya vereceğim. Onuru söz konusu olduğu için de, ablamın kılına bile dokunamayacaklar. Ablam geldiğinde bu kağıdı onaylayacak, bende artısı olarak—”

“—Ardalı..”

“Ardalı olarak ablama yapılan muameleden dolayı çok kızdığımı ve bundan dolayı da Karkashi amcayı sorumlu tuttuğumu söyleyeceğim.”, der Inshala.

“Lord Karkashi bu suçlamaları kabul etmeyecektir.”, der yaşlı bekçi kati bir şekilde.

“Ben de onu sorumsuzluk ve korkaklıkla suçlarım ki.. Bu şekilde ona kelimelerle pusu kurmuş olurum ve hiçbirimiz de aç yatmak zorunda kalmayız!”

Oda bir anda sessizleşir.

“Bebeğim.. Onu korkaklıkla suçladığında ne olacağını biliyorsun, değil mi? Bunun iyi bir fikir olduğundan emin misin?”

“Moira ablama ne olduysa bana da aynısı olacak, sevgilimi Aager Fogstep. Aradaki fark, ben yalnız değilim çünkü benim Aager Fogstep’im var. Ve sen de sadece Aager Fogstep değil, aynı zamanda da Kış Askerisin ki!”, der kız ve Aager’in zihninde kıkırdar. “Eminim Mab’in de bu konuda söyleyecek bir çift lafı olacaktır çünkü şu anda biz kış aylarındayız; Mab’in gücünün zirvede olduğu mevsimde, dolayısıyla onun da onuru söz konusu.. Mab, Kış Askerini, kendi yeğenini bile kafese koyan bir ölümlüye yedirtmeyecektir. Mab, kış fey’lerinin hükümdarıdır ve efendisi olduğu bütün feyler gibi o da demir kafeslerden nefret eder. Dahası, Mab’in söyleyecek sözü varsa, Titania ablanın da ekleyecek bir şeyleri olacaktır.”

 

Aager’in beyni duruverir..

 

..zira kız, Themalsar harabelerinin yerin dibine geçirilmesi için Mab ile yaptığı anlaşma, ardından Titania’nın da Mab’e misilleme olarak harabelerin üzerinde yepyeni bir koruluk bitirmesinin aynını yapmak niyetindedir. Aradaki tek fark, daha öncekinin aksine bu seferkini anlaşmasız bir şekilde, Mab’in onurunu mevzu ederek yapacaktır!

Aager, kızın bunu gerçekleşmesi halinde bunun Mab’i ne kadar kızdırabileceğini düşünemez bile..

Aslında düşünür ve aklına bunu tanımlayabilecek sadece bir kelime gelir; MONÜMENTAL!

Aager zihninde elini yüzüne vurup esefle başını salladığını hayal eder zira bu yetmiyormuş gibi, kız bir de Titania’yı işin içine, ve kendisine hiç sormadan, İKİNCİ defa dahil ettirecektir!

Ve Aager Fogstep, kızın neden kendisine ‘la Fey’ diye hitap ettiğini bir anda anlayıverir..

Kız ‘la Fey’ adını kendi kendisine vermemiştir.

Bu ismi, bir anlamda ‘doğa’ ona vermiştir çünkü kızın aklı bir insanınki gibi değil, bir fey gibi çalışmaktadır; anlaşmalar, almalar, vermeler ve takaslar —denge!

Aager bir başka şeye daha ayılır ve belki de bunun sebebinin Kış Askeri oluşundan kaynalanabiliyor olabileceğini düşünür;

Kızın böyle düşünmesi gerçekte çok ‘doğal’dır ve ortada suçlanacak bir durum da yoktur. Bu, bir kediyi kedi gibi düşünmekle suçlamak kadar anlamlıdır ancak..

Evet, Inshala’sı bir insandır ve bunu vurgulamak için deliler gibi çırpınmaktadır ve olmak için gösterdiği çaba ise, tam anlamıyla ‘insanüstü’dür.. Ama her ne yaparsa yapsın, kız aynı zamanda da bir feydir. Ve bu, basit anlamda yüzde elli – yüzde elli meselesi de değildir;

Kız, ikisinin iç içe geçmiş ve her iki yarısının da bir şekilde yüzde ellinin üzerinde olduğu, muhteşem bir denge örneğidir aynı zamanda.

Aager bunu anlayıverir..

..ve anladığında da kıza olan bütün bakış açısının değiştiğini hisseder..

Kız hakkında, daha önce boş yada muallakta kalan noktalar, yavaş yavaş yerlerine oturmaya başlar.

Aager asla “Neye bulaştım?”, diye düşünmez.

Ama belki, “Neden daha önce bulaşmadım ki?”, diye düşünmüş olabilir zira bu yeni ‘sahne’ çok, ama çok daha tehlikeli..

..ve eğlenceli olacaktır!

 

Ve Aager Fogstep hayatında ilk defa insanlara, ‘ölümlüler’ gözüyle bakar..

 

. . .

 

Aager ve Inshala, Bekçi Fardashi’nin evinden ayrıldıklarında öğleni çoktan geçmiş, ikindi olmuştur. Aager, kaldıkları hana geri dönmek için yönelir. Fardashi ile yaptıkları, Moira ve ailesine ulaşmak için Durkahan’ın iç kalesine girme planı, ertesi sabah erkenden, daha kimsenin tam olarak uyanmadığı saatleri gerektirir ve karalar içindeki adam, kendisinin de, sevdiği kızında sıkı bir yemek ve deliksiz bir de bir uyku çekmelerini ister. Ancak yaşlı bekçinin kapısından çıktıkları an kız kollarını göğüslerinin altında bağlar ve Aager’e çatılı kaşlarla bakar.

“Bekçi amcayla işimiz bitti, Aager Fogstep.”, der imalı bir ses tonuyla.

“Ummm.. Evet, bitti..”, diye tedirgin bir şekilde cevap verir Aager.

Kız biraz daha çatar kaşlarını ve tehditkar bir sesle tıslar..

“Fındıklarım, Aager Fogstep.. Fardashi amca ile işimiz bittiğinde sokaktaki bekçiye bana vereceğini söylediğin fındıklarımı rica edeyim!”

 

 


Sus Scrofa; (Latince) Sus: Domuz. Scrofa: Yaban. Sus Scrofa: Yaban Domuzu, swine, sow.

 

 

 
 

The Malediction of ‘Rellen.. (Part Three)
“Three Dog Curse..”

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne ve Orken orduları karşısında krallığın birçok yerine dağılıp yardım ve müttefik bulmaya çalışacaklardır.

 

Bu küçük gruplardan bir diğeri de
Anglenna Sunsear, Alor’Nadien ne Feymist
ve Udoorin Shieldheart’dır..

 

Bu hikaye,
The Malediction of ‘Rellen.. (Part Two)
“Ülkem Arashkan”
dan
sonra yer alır..

 

 

Prenses Alor’Nadien ne.. Sizi sağ salim görmek o kadar güzel ki.”, diye içi rahatlamış bir ifadeyle karşılar Lorna’yı, High Spires’ın efendisi Philius. Sonra Udoorin’e döner ve “Sir Udoorin, Prensesimizin selameti için göstermiş olduğunuz çabayı ne kadar takdir ettiğimizi bilemezsiniz.”, diye genç adama gülümser.

İçeri en son giren Anglenna’yı ise uzun bir süre sessizce süzer.

“Efendi Philius. Duyduğum kadarıyla Arashkan askerlerine ve halkına kapılarınızı açmışsınız. Ve onları kurtarmak için askerlerinizi göndermişsiniz. Bunu duyduğumda ne kadar mutlu olduğumu bilemezsiniz.”, diye olası bir sürtüşmeye engel olmak için araya girer Lorna.

“Tabii.. tabii.. Aynı şehri.. ve aynı düşmanı paylaşıyoruz. Ancak fazla vaktimiz kaldığını sanmıyorum. Orken’ler şehrin kuzeyini temizledikten sonra sanıyorum, güneyimizdeki okçular birliğine daha ağır bir şekilde çullanacak ve rıhtımı ele geçirecekler.. Ancak ikisini de bitirdikten sonra bizi dört bir yandan kuşatmış olacaklar. Koruma büyülerimiz, an itibariyle mangonel taşlarına engel olabiliyor, nevarki büyülerimiz devamlı bir bombardımana uzun bir süre dayanamazlar. Bunu şu anda yapmamalarının tek sebebi, o dev mancınıkları yıkık binaların oluşturduğu moloz dolayısıyla daha şehre sokamamaları.”, diye durum tespiti yapar Philius. Sonra da Anglenna’ya döner. “Lady Anglenna. Burada bulunmanıza, koşulların oluşturduğu müstesna durum itibariyle göz yummuş durumdayım. Lütfen misafirperverliğimi sınamayın, ve istismar etmeyin.”

Efendi Philius’un acı uyarısı Anglenna’yı etkilediyde yada kızdırdıysa, elf kadın bunu yüzüne yansıtmaz.

“Misafirperverliğinizi sınamak niyetinde değilim, Efendi Philius. Bununla beraber, High Spries girişinde olduğu gibi Prensese veya Sir Udoorin’e herhangi bir saldırı daha gerçekleşecek olursa, buna en yakıcı karşılığı vererek müdahale edeceğimi de bilmenizi isterim.”

Anglenna’nın bu sözleri üzerine Philius’un yüzü kararır.

“Prensesimize yapılan suikast girişiminde emrin kimden geldiği konusunda bir tahminde bulunalım isterseniz, Lady Anglenna..”, diye burnundan soluyarak harlar Philius.

“Ben tahminlerle uğraşmam, Philius. Siz bana burada bulunma koşullarımı dile getirdiniz, bende bu koşulları hangi durumlarda sınayacağımı açıkça ifade ettim. Burası sizin eviniz. Evinizdeki annemin gönderdiği sıçanları temizlemekten acizseniz, bunu ben sizin için seve seve yaparım!”, diye önerir Anglenna buz gibi bir gülümsemeyle.

Udoorin avucunun içine sesli bir şekilde öksürür.

Lorna ise kendi gülümsemesini gizlemeyi başarır.

“Abla.. ve Efendi Philius.. Sanırım dışarıda yeterince düşmanımız var, öyle değil mi?”, diye nazikçe konuşur.

“Evet.. Tabii hanımım..”, der Philius terlemiş bir şekilde.

“Babamdan, Ri Grandaleren’den herhangi bir haber var mı?”, diye çok hafif bir tereddütle sorar Lorna.

“Hanımım..”, diye başlar Philius, yüzünde esef dolu bir ifadeyle. “..Korkarım babanızdan herhangi bir haber alabilmiş değiliz. High Woods’a Orken’lerin nasıl gizlice ve görülmeden sızabildiklerini bilmiyoruz. Ancak bir anda Bari Na-ammen’in kapılarında peyda oluverdiler ve şehri tamamen gafil avladılar. Orada neler olup bittiğine dair an itibariyle sadece muallak rivayetler var. Kesin olan, Bari Na-ammen’in neredeyse tamamının yerle bir edildiği, High Woods’da orman yangınlarının kontrolsüz bir şekilde yandığı, binlerce asker ve halkımızın öldüğü ve çatışmaların yer yer devam ettiği. Ancak rivayetleri de göz önünde tutarsak, söz konusu çatışmaların düzenli ordu değil, pek de etkili olmayan küçük gruplar halinde olduğu yönünde.. Bari Na-ammen’i, ve muhtemelen de babanız Ri Grandaleren’i kaybettik.”

Lorna’nın gözleri dolar, yanaklarından süzülen iri yaşları gizlemek için başını eğer ve olduğu yerde kıpırdamadan durur.

Udoorin sadece bir anlığına kıza meyleder ancak o da olduğu yerde durmayı tercih eder. Ancak Anglenna ile gözleri kesişir ve genç adam başıyla ona işaret eder.

Anglenna yavaşça Prenses Alor’Nadien ne’ye yanaşır, ve sessizce genç kuzenine sarılır..

..ve Anglenna ona sarıldığı anda kızın boğazından küçük bir hıçkırık kaçar.

Udoorin yerinde taş gibi bir ifadeyle kıpırdamadan dururken, Efendi Philius hayretle Anglenna’ya bakar..

..ve elini, belindeki kılıcın kabzasından çeker.

Neden sonra, arkası dönük olduğu Philius’a sessiz ve gizleyemediği bir korkuyla sorar Anglenna;

“Annem. High Lady Angrellen?”

Philius bir süre sessizliğini korumayı tercih eder. Sanki Anglenna ile daha fazla muhatap olmak istemiyormuşun iç muhasebesini yapıyor gibidir. Yüzü biraz yumuşar ama sesi vurgusuzdur.

“Kendisinden herhangi bir haber alınamadı. Bununla beraber, sizi o eğitti. Dolayısıyla onu en iyi tanıyan sizsiniz. Sizce Angrellen kendisine ön hazırlıklı bir kaçış planı yapmayacak biri midir?”

Anglenna buna cevap vermez.

Zira soru kendi kendisini cevaplar mahiyettedir. İşin Anglenna’yı acıtan yanı, annesi kendisine böyle bir plandan hiç bahsetmemiştir.

High Lady Angrellen öz kızını söz konusu bir kaçış planına dahil etmeyi asla düşünmemiştir.

Anglenna sevgili kuzenine sarılmış onu teskin etmeye çalışırken, gerçekte kuzeni de ona sarılmış ablasını teskin etmektedir..

 

Bulundukları oda uzun bir süre sessiz bir ağıt içerinde boğulur.

Neden sonra sessizliği kapının açılması bozar ve Anglenna arkasında Udoorin’in keskin iç çekişini duyar..

 

“Sen..”, diye ünler Udoorin. “Senin ne işin var burada?”

“Burası benim evim.”, der Darly Dor sırıtan bir sesle!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Udoorin hayretle Darly’e bakar.

“Ummm.. Seni en son burada gördüğümde..” diye afallar ve ne diyeceğini şaşırır.

“Açıkçası iş bana kalmış olsaydı, babamla aramdaki.. sorunları mezarıma kadar taşımaya razıydım. Nevarki kaldığınız hanın damında geçirdiğim geceler boyunca o garip kız, sessiz ve.. ne bileyim.. ‘uhrevi bir inatla’, beni babamla konuşmaya ikna etmeyi başardı.. Annem bile yıllarca uğraşmasına rağmen bunu başaramamıştı.”, diye acı bir hayretle mırıldanır genç hırsız.

“Merisoul.”, deyi verir Udoorin, ‘bu her şeyi açıklıyor’ anlamında.

“Hanımefendi nasıllar?”, diye sorar Darly, tek kaşı kalkmış bir şekilde Anglenna’ya sarılmış prensese bakarak.

“Üzgün. Babasının.. muhtemel acı kaybını az önce öğrenmiş durumda..”, der Udoorin ve Darly’nin arkasında, odaya girmemeyi tercih eden ikinci kişiye bakar.

“Lady Lilly..”

Lilly Venom ‘fırk’lar.

“Hangi ara beni leydi yaptınız? Sizin grupta normal bir kişi yok mu? Biriniz ‘ablam’ diye tutturdu, biriniz uyurken kafamı topuzla ezmeye çalıştı, şimdi de sen gelmişsin beni leydi’lemeye kalkıyorsun.”, diye söylenir Lilly Venom.

Udoorin iri omuzlarını silker.

“Aager’in kız kardeşisin. Sana leydi diye hitap etmezsem kafama odunla vurabilir. Ben çocukken bunu yeterince yaptı. Tekrar böyle bir alışkanlığa başlamasını gereksiz bir risk olarak görüyorum. Darly’nin burada olmasını anlarım da.. Senin..?”, diye Philius’a çaktırmamaya çalıştığı bir bakış atar.

“Efendi Philius benim kim olduğumu biliyor zira Arashkan’a en başta gelme sebebim kendisinin şahsi davetlisi olmamdı.”, der kız umarsız bir şekilde.

Udoorin’in hayretle kesici kıza, sonra da Efendi Philius’a bakar, ancak Philius kızın söylediklerini ne kabul eder, ne de inkar. Sessizce olduğu yerde, yüzünde tamamen nötr bir ifadeyle öylece durur.

“Kim için çağırdı?”, diye sorar Udoorin.

“Sen bir kanun adamının oğlusun, Efendi Udoorin. Kim için çağırıldığımı sana söylememi beklemiyorsun herhalde!”, diye keyifli bir hışımla tıslar Lilly Venom ve kısa.. çok kısa bir an gözü arkası kendilerine dönük olan Anglenna’ya kayar.

Udoorin’in gözleri kısılır.

Lilly’nin uyarısını görmüştür.

“Gnine’a, Gar Thalot için geldiğini söylemiştin..”, der Udoorin.

“Evet.”, der kesici kız utanmaz bir ifadeyle. “Ama hazır gelmişken 35,000 altın daha alabileceğimi düşünmüştüm. Sonra abimi gördüm. Tabii o zaman sadece azılı düşmanım Aager’di benim için. İçimden, Arashkan’ın ne denli ballı geldiğini düşünmüştüm. İki kodaman hedef ve bir de bonus..”

“Eminim abin, kendisini ‘bonus’ olarak görmene bayılacaktır.”, diye sırıtır Udoorin.

Kız umarsızca omzunu silker.

“Ona saydığım onca şeyi düşünürsek, bunu umursayacağını pek sanmıyorum. Ve tabii senin de bunu ona söyleyecek cesaretinin olduğunu düşünmüyorum!”, diye yapıştırır.

Darly ‘fırk’lar.

Udoorin gözlerini kısar.

“Bu yine de burada ne işin olduğunu tam olarak açıklamıyor.”, der genç adam.

“Darly..”, diye burnundan solur Lilly. “Şehir saldırıya uğradığında bir şekilde gelip buldu beni ve buraya gelmem konusunda beni ikna etmeyi başardı… Yılışık şey!”

“Buna alındım. Sana hiç yılışmadım.”, der Darly sırıtarak.

“Ne yapacaksın şimdi peki? Şehri terk etsen aslında bu senin için en iyisi.”, diye önerir Udoorin.

“En iyisi, ama aynı zamanda da en kazançsız seçenek bu benim için. Arashkan’a geldim ve başıma bela dışında bir şey gelmedi bu lanet şehirde. Elim boş gidemem. Ve ben, bana verilen işleri her zaman yaparım. Mesleki ahlak.. Ve elimde daha bitmemiş üç iş var; Arashkan’a çağrıldığım, geldikten sonra aldığım ve en son bana verilen iş..”, der Lilly Venom huzursuz edici bir gülümsemeyle..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Efendi Darlius.”, der Anglenna sakin bir resmiyetle.

“Darly.. Sadece Darly.. Ben ‘efendi’ birisi değilim ve senin tarafından ‘efendilenmek’ de istediğimi hiç sanmıyorum.”, diye cevap verir Darly soğuk bir üslupla.

“Darlius Philius Shadowcast..”, diye Prenses Alor’Nadien ne’nin boğuk sesi duyulur Anglenna’nın arkasından ve Lorna, kendisine biraz çeki düzen vermiş bir şekilde yaklaşır.

“Lütfen. Ablama karşı biraz anlayış göstermenizi istiyorum sizden —şahsi bir rica olarak.”

“Hanımım.. Ricanız, benim için emrinizdir.”, der Darly ve tek dizinin üstüne çöker.

“Lütfen. Böyle de yapmayın ve ayağa kalkın. Ben ülkesiz biriyim artık. Ben ülkemi de, halkımı da yüzüstü bırakmış biriyim ve prenses olmayı hak etmiyorum. Ben artık bir prenses değilim.”, der Lorna yüzü çekilmiş bir şekilde.

“Hanımım.”, der Darly tekrar ve olduğu yerden kalkmaz. “Ülkeniz ve halkınız, sizden çok önce yüz üstü bırakılmışlardı. Sorumluluğunuzu şimdi terk ederseniz, o zaman kim hakkıyla üstlenecek onu? Ülkeniz hala orada. Halkınız da sadece dağılmış durumda. Söyledikleriniz arasında doğru olan tek şey artık bir prenses olmadığınız, çünkü siz artık bir Rise’siniz. Ve zamanı gelince ülkenize geri döneceksiniz ve halkınız da size geri dönecek. Ancak bu şekilde High Woods tekrar yeşerecek ve yeni bir Bari Na’ammen yükselecek.”

Lorna hayretle önünde eğilmiş ‘hırsız’a bakar.

“Çocuk haklı.”, der Anglenna. “Sen Rise olmazsan, ben olmak zorunda kalırım ve emin ol kimse de bunu istemez.”

Elf kadın başıyla Darly’ye işaret eder.

“O beni öldürmek istiyor çünkü benden nefret ediyor.”, der ve Darly’nin babasına, Efendi Philius’a döner.

“Aynısını babasıda istiyor, ama o önce benim olabildiğince rezil olduğumu görmek istiyor.”, diye acı bir şekilde gülümser.

Philius’dan sonra Lilly Venom’u süzer.

“Kız ise cesedimden kâr etmek niyetinde.”, der ve onu da geçer.

Ve son olarak Udoorin’e bakar.

“Ben herhangi bir şekilde sizi zarar vermek niyetinde değilim, Haş Teyze!”, diye hızlı bir şekilde söyleyiverir Udoorin.

Anglenna gülümser.

“Bu doğru. Ancak bana gösterdiğin anlayışın, sadece nişanlına olan sevginden ve sadakatinden mütevellit olduğunu ikimiz de biliyoruz, genç adam.”, der ve tekrar Lorna’ya döner.

“Gördüğün gibi, benim bir Rise olmam mümkün olmakla beraber, bunun çok kötü bir fikir olacağı aşikar.”

“Beni unutmayın. Seni ben de öldürmek istiyorum!”, diye bulundukları odanın kapısı açılır ve kolu sargılı halde Largo içeri girer.

Efendi Largo keskin ve tecrübeli gözlerle içerdekileri süzer ve kıkırdar.

“Sadece bu odadaki iki kişiyi bile yakalayıp hapse attırsam zengin olurdum.”, der mutlu bir ifadeyle.

Lilly Venom ‘fırk’lar.

Darly ise sırıtır.

“Şimdi. Hazır herkes buradayken..”, diye satır başı yapar Largo ciddi bir şekilde. “Öncelikle, Efendi Philius.. Şehrin kuzeyindeki muhafız birliği ile ilgili en son haberler nedir?”

“Orken’ler çok kalabalık.”, der Philius. “Askerlerimin, muhafız birliğine ulaşması en iyi ihtimalle yarın akşama gerçekleşmiş olur. Bunu başarmaları halinde, onların ve oraya sığınmış halkın buraya getirilmesi ise iyimser bir tahminle en az bir gün sürecektir. Buna rağmen kayıplar astronomik olacaktır. Askerlerimin, oradaki muhafız ve sivillerin buraya getirilmesi ve rıhtıma yönlendirilmesi, şehrin güneyindeki okçu birliklerinin de aynı zamanda gemilere yüklenmesi oldukça zor olacak. Çıkacak kargaşada ve peşimizden koşturan Orken’lerle kıyım ve can kaybı, korkarım çok büyük olacak.”

Largo bir an düşünceli bir şekilde sessizliğe bürünür. Sonra karalı bir şekilde konuşur.

“Kayıplar kaçınılmaz, Efendi Philius. Rıhtımda bekleyen bütün gemi kaptanları plandan haberdar. Saldırı başladıktan kısa bir süre sonra şehrin kaderi belli olmuştu. Princeps Kaladin’in bize, ARİS’e verdiği son emir, olabildiğince muhafız ve sivilleri kurtarmamız yönünde olmuştu. Şehir, Arashkan Gölü dışında üç yandan kuşatıldığı için, gemilere adamlarımızı erkenden göndermiş ve kaptanları da hazır olmaları hususunda uyarmıştık.”

“İleri görüşlü bir plan.”, diye takdir eder Philius.

“Hayır, Efendi Philius. Bu sadece bir kaçış planı ve ileri görüşlü olan hiç bir yanı yok.”, der Largo acı bir şekilde.

“Şehir. Düşmanın eline geçmesi halinde, burayı hem kış için, hemde doğal bir üs olarak kullanmayacaklar mı?”, diye sessizce sorar Prenses Lorna.

Largo sessiz bir hışımla yumruklarını sıkar.

“Evet, Hanımefendi. Tamamen öyle olacak. Dahası, bizim aksimize onların surları tutacak sayıları da var. Krallığın bütün orduları bile gelse, onları bu şehirden kazımak onlarca yıl, on binlerce de hayata mal olacak.”, diye feci bir hakarete uğramış gibi konuşur Largo. “Üstüne üstlük bir de saraya girip, hala hayatta ise küçük Korodin’i bulmamız ve onu da sağ salim oradan çıkarmamız lazım.”

“Saray için bir çözümümüz yok, Efendi Largo.”, der Lorna sessizce. “Ancak şehrin asla Orken’lerin elinde kalmaması için bir çözümümüz olabilir.”

“Benim de küçük Korodin için bir çözümüm olabilir.”, der Lilly Venom ölümcül bir sırıtışla.

Largo’nun iki kaşı da kalkar ve hayretle iki kıza da bakar.

“Önce siz anlatın, Lilly hanım.”, der Lorna. “Benim söyleyeceklerimden sonra Efendi Largo’yu kaybetmiş olabiliriz.”

Udoorin buna gür sesiyle güler.

Anglenna’nın yüzünde ise nahoş bir gülümseme belirir.

“Durun tahmin edeyim. Bu sizin ‘yapacak işimiz var’, derken kast ettiğiz şeydi..”, der Largo acı bir şekilde hicvederek.

Lorna susmayı tercih eder.

Largo esefle derin bir nefes çeker ve Lilly Venom’a döner.

“Sizi dinliyorum, Lilly Venom..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bundan benim de haberim yoktu.”, der Darly Dor.

Lilly Venom yakışıklı hırsıza bin yardalık, horlayan bir bakış atar. “Neden bilesin ki? Sen sadece basit, yılışık bir hırsızsın!”

“Alındım.”, der Darly sırıtarak.

Lilly Venom, zihninde Darly’nin üstünü karalar ve Largo’ya döner.

“Geçit, yıllar önce kesiciler tarafından açılmıştı ve sizin acınası istihbaratınızın haberi olmamasına da hiç şaşırmadım. Bir gün işe yarar diye kazılmıştı ancak geri zekalı hırsızlar Arashkan’daki buldukları tüm kesicileri öldürdükleri için bundan haberdar olan pek de kimse kalmadı. Tıpkı hırsızlarda olduğu gibi, kesicilerinde kendilerime özel gizli bilgi kaynakları var. Geçit bir kaç yüz yarda uzunluğunda ve Arashkan kütüphanesinin, Heaven Parkı yanından başlıyor. Girmesi de, çıkması da oldukça zor bir geçit zira o mesafeyi tek sıra halinde, fevkalade sıkışık bir tünelden sürünerek gitmemizi gerektirecek. İri cüsseli birisi sıkışıp kalır ve tüneli tıkar. Ama bir çocuk için göreceli bir şekilde kolay olur. Kapalı, dar alanlarla sorunu olanlar varsa, onlar da hiç gelmesinler. Zırhsız, ve muhtemelen sadece birer hançerle girmeniz gerekecek.”, der kesici kız kati bir üslupla.

“Shit!”, diye küfreder Largo.

“Çok ayıp, Efendi Largo, ama isabetli!”, der Anglenna gülümseyerek.

Largo, uzun bir sessizlik içerisinde Lilly Venom’a bakar. Sonra bir karara varmış gibi konuşur.

“Öyle olsun, Lilly Venom. Kesiciler geçidini kullanacağız. Bunun için Efendi Philius’tan ve kendi muhafızlarımızdan gönüllü isteyeceğim.”, der.

“Akıllıca.”, diye cevap verir Lilly. “Çünkü çoğu —muhtemelen hiçbiri geri dönmeyecekler.”

“Bunu başarmamız halinde size ne borçlanacağım?”, diye sorar Largo kısılmış gözlerle.

“An itibariyle hiçbir şey, zira elinizde verecek bir şeyiniz yok.”, der Venom acımasızca. “Ama ileriki bir tarihte verebileceğiniz uygun bir şeyler düşünebiliriz, sanırım.”

Largo acınaklı bir ifadeyle, “Neden bunun bir gün gelipte beni bi tarafımdan ısıracağı hissine kapılıyorum?”, der.

Sonra Prenses Lorna’ya döner.

“Hanımefendi, sanıyorum sıra sizde.”, diye sorar Lorna’ya.

Lorna sesini çıkarmaz. Sadece yanında duran Anglenna’ya başıyla küçük bir onay verir.

Anglenna önce Efendi Largo’ya bakar. Sonra Darly’e döner.

“Tekrar; Efendi Darlius..”, der sakin bir resmiyetle genç, yakışıklı hırsıza.

Darly’nin kaşları çok hafif çatılır ama sesini çıkarmaz.

“Bize eski Hırsızlar Loncası’nın konumu ve ilgili yere en yakın girişi lazım..”, der Anglenna ve bunu herhangi bir ima yada vurgu yapmaksızın söyler.

Darly uzun bir süre aklı karışmış bir şekilde Anglenna’ya bakar, ancak kadının gerçekte neden bahsettiğine en sonunda ayılır.

SEN! SEN AKLINI KAÇIRMIŞ OLMALISIN! HAYIR! SEN AÇIKÇA MANYAKSIN, KADIN?!“, diye hayret.. ve nefretle ünler.

“Efendi Darlius. Lütfen ama.”, diye çok hafif bir tonla azarlar genç hırısızı, Lorna.

“Ben üzgünüm hanımım ama bu sefer sözlerimi geri alamayacağım! Bu şirret şeyin ne istediğini biliyor musunuz?”, diye yarı histeriyle neredeyse haykırır Darly.

“Evet.”, diye cevap verir Prenses Alor’Nadien ne sakin bir sesle. “Bu kararı ablam tek başına vermedi.”

“Neler oluyor? Eski Hırsızlar Loncası’nda ne var?”, diye sorar Efendi Largo.

Darly çenesini kapatır ve Largo’nun sorusuna cevap vermez.

“Bu şehri Orken’lerin eline bırakmayacak bir şey.”, der Anglenna.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Kafam karıştı.. Siz.. Üçünüz.. Eski Hırsızlar Loncası’na gireceksiniz ve oradaki bir laneti şehre salacaksınız. Doğru anlamış mıyım?” , diye yüzünde hayret ifadesiyle sorar Efendi Largo.

“Üç aşağı, beş yukarı, evet..”, diye cevap verir Udoorin sakince.

“Kusuruma kalmayın ama gerçekten aklım karışmış durumda.”, der Largo. “Bir lanet ne yapabilir ki? Bildiğim kadarıyla lanetler bölgesel, kişisel yada belirli davranış veya eylemleri gerçekleştiren kişilere musallat olurlar.”

“Tanımlamanız oldukça isabetli, ancak kümülatif olarak kapsayıcı değil.”, der Anglenna.

“Açıkla.”, der Largo kısaca.

“Bu lanet.. zamanla büyüyen, büyüdükçe de genişleyip güçlenen bir lanet. Özellikle de etrafında gasp edecek canlar olduğu sürece. Dağ, göl, ırmak gibi doğal engeller, lanetin daha da yayılmasına engel olabilir ancak lanet, ‘gasp ettiği’ canlara oranla ‘yaşayacaktır’.”

“Yani Arashkan’da yaşayan ne varsa onları yutacak, sonra da dünyanın gerisine yayılacak!”, diye hafif tırsmış bir ifadeyle ünler Largo.

“Hayır, Efendi Largo. Lanet şehir surlarına dayandığında duracaktır zira surlar hem fiziksel olarak yüksek ve kalınlar, hem de metafiziksel olarak ‘doğal sınır’ işlevi görürler. Bir şehrin surları, söz konusu şehrin kati olarak nerede başladığını ve bittiğini bize söyler. Yaşayan bütün canlıların bilinç altında oluşturduğu bir sınırdır bu; surların bir yanında iseniz şehrin ‘dışındasınız’, diğer yanında iseniz, ‘içindesiniz’..”, diye, verdiği dersin sonunda öğrencilerini sınava tabi tutacakmış izlenimi veren bir üslupla anlatır Anglenna. “Dahası, bu lanetin oldukça ‘basiretli’ bir farkındalığı var. Ve o farkındalıkla belirli bir bölgeyi —Arashkan’ı— sürü mantığı ile sahiplenecek ve kimsenin bu bölgeye girmesine de izin vermeyecek, ama kendisi de dışarı çıkmayacaktır.”

Odadaki herkes hayretle Anglenna’ya bakar.

Largo birkaç defa bir şeyler söylemek için meyleder ama ağzından herhangi bir şey çıkmaz.

“Bu lanet, kuru bir nazar değil, Efendi Largo. Bu lanet, ‘Üç Köpeğin Laneti’ ve bilinen tarihte hiç kullanılmamış bir lanet. ‘Ölü’ rivayetlere göre, bir başka zaman döngüsünde ve sadece bir defa kullanılmış.. ve sanırım o döngünün de sonunu getirmiş.”, diye bitirir high elf kadın.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Efendi Largo sessiz bir hışımla Darly’ye döner. “Şehirde böyle bir lanet vardı ve siz bunu otoritelere bildirmektense onu kendinize saklamayı mı tercih ettiniz? Tam olarak ne kadar salak olduğunuzu hayat etmeye çalışıyorum ancak kıyaslayabileceğim bir başka şey gelmiyor aklıma!”

Darly ölü gözlerle Largo’ya bakar.

Sonra aynı gözler Anglenna’ya seyreder.

“Laneti şehre biz getirmedik, Efendi Largo. Ve isteyerek de onu kendimize saklamadık. Lanet elimize yanlışlıkla geldi. Bizim yaptığımız —yapabildiğimiz tek şey, onu bulabildiğimiz her türlü muhafaza büyüsü, kum torbası, taş, tahta ve çiviyle saçıldığı mahzene kapatıp zaptetmekti. Yıllardır olduğu yerde muhafaza edildiğini düşünürsek, bunu da başardığımızı söyleyebilirim.”, diye cevap verir Darly soğuk bir ifadeyle.

Largo burnundan solur ve daha sert bir şekilde bastırır.

“Peki sizin elinize ‘yanlışlıkla’ nasıl geçti bu lanet?”

Darly az evvelki ölü gözlerini Anglenna’dan ayırmadan cevap verir.

“Felishia Fremeir..”

..ve Largo bir anda her şeye ayılır.

“Yıllar önce.. Ri Grandaleren’in gönderdiği hediyeler! Saraydaki Antikalar ve Hediyelerden sorumlu kişiye teslim edilmişti. Princeps Kaladin’in yeğeni Lady Felishia Fremeir’e. O gece hediyeler evinden çalınmış ve kendisi de ertesi gün öldürülmüş olarak bulunmuştu!”, diye ünler ve büyük bir hışımla Lorna’ya döner.

“O hediyeleri Princeps Kaladin’e babam göndermedi, Efendi Largo. Söz konusu hediyelerden haberdar bile değildi.”, diye sakin bir şekilde cevap verir Prenses Lorna.

“Peki kim—?”, diye sorar Largo ancak bir başka ses araya girer.

“O hediyeleri, gerçekte High Lady Angrellen göndermişti, Efendi Largo..”, der soluk bir sesle Anglenna.

Ve ortalık bir anda sessizleşir.

“Efendi Philius. Siz biliyor muydunuz? Bundan haberiniz var mıydı?”, diye hırlar Largo, Philius’a.

“Hediyelerin lanetli olduğundan? Hayır. Sevgili Angrellen hanımefendi yaptığı şeyleri ‘küçük’ gördüklerine asla açıklamazdı. Ve Angrellen kendisi dışında herkese küçük, değersiz ve harcanabilir gözüyle bakardı.. Öz kızının bile o zamanlarda lanetten haberdar olmadığını düşünürsek, sanırım kendileri de annesi hakkında daha isabetli sonuçlara varacaktır..”, diye nötr bir ifayle cevap verir Philius.


“Bunu size ima etmeye çalışmıştım, Efendi Darlius. Benim herhangi bir yaptırım gücüm yok.”, der Anglenna, genç hırsıza.

“Peki sizin, elinize nasıl geçti o hediyeler?”, diye sorar Largo, tekrar Darly’e dönerek.

“İlgili hanımefendinin evini soyduk.”, diye anca duyulur bir sesle cevap verir Darly ve odadaki herkes genç adamın kahrını da, utancını da görür. “Bir şekilde ‘Lanet Piçler’ olarak bilinen Kesiciler Lonca’sı da haberdar idiler hediyelerden. Biz hediyeleri, sadece pahalı hediyeler olarak kaldırdık. Sanıyorum kesicilerin bu konuda daha fazla bilgisi vardı ve Felishia hanımefendiyi öldürerek ondan almaya çalıştılar ancak birkaç saatle kaçırdılar zira biz çoktan hediyeleri yürütmüştük. Daha sonra hediyelerin mahiyeti ortaya çıktı ve eski lonca merkezimizi terk etmek zorunda kaldık. Yıllar önce sokaklara taşan kesicilerle hırsızlar arasındaki savaş da bu yüzden patlak verdi. Kesiciler yaptıkları işte çok iyiler, ama biz çok daha fazlayız. Yüzlerce ceset karşılığında Arashkan’ı kesicilerden temizledik ve onların gizli merkezine yerleştik.”

 

Largo elinde tuttuğu keskin, iri bir hançerle ayağa kalkar. Yüzünce fevkalade çirkin bir ifadeyle Darly’e ve Anglenna’ya bakar ve haşin bir sesle tıslar.

 

“İkinizi de şuracıkta öldürmemem için bana bir tane sebep gösterebilir misiniz?”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Efendi Largo, Anglenna’ya, ondan sonra da Darly’ye hayretle karışık bir hışımla bakar. Efendi Philius, kendisinden beklenmedik bir şekilde ve sessizce oğlunun yanına geçer ve bunu yaparak Largo’ya gerekli mesajı da vermiş olur. Benzer bir şekilde Prenses Lorna ve Udoorin’de Anglenna’nın, biri bir yanında, diğeri de öbür yanında gardlarını alırlar. İki sevgilinin de Largo’ya verdiği mesaj aynıdır;

ALAMAZSIN, BİZ DE VERMEYİZ!

“Demek böyle. High Spires’ın efendisi ve Bari Na-ammen’in prensesi suçluları, kaçakları ve hainleri koruyacaklar. Bunu dün biri bana söylemiş olsaydı önce yüzlerine güler, sonra da söyleyeni yere yapıştırırdım. Tarih bu yaptığınızı unutmayacak!”, diye dişleri arasından hırlar Largo.

“Efendi Largo.”, der sakin bir şekilde Prenses Alor’Nadien ne. “Ablamın, ne lanetin hazırlanmasında, ne de şehre getirilmesinde herhangi bir payı, emeği, niyeti veya azmi vardı. Kendisine de hediyelerin babam tarafından gönderildiği söylendi, söyleyen kişi de annesi olduğu için buna inandı. ARİS ne zamandan beri kişileri atalarının günahlarından dolayı cezalandırıyor? Efendi Darlius ise yaptığı cürüm dolayısıyla farkında olmadan, hediyelerin Princeps Kaladin’e ulaşması halinde kati olarak gerçekleşecek cinayetleri engellemiş, bu şekilde de High Woods ile Arashkan arasında başlayacak kaçınılmaz bir savaşı da önlemiş oldu. Ve kontrolsüz bir şekilde serbest kalacak olan bir lanetin de şehrinizi yutmasına mani olmuş oldu. Sanıyorum hiddetiniz anlaşılır olmakla beraber, aynı zamanda yersiz ve hedefi itibariyle de isabetsiz.”

Largo derin bir nefes alır.

Sonra da hançerini kınına geri yerleştirir ve prensese kırık bir şekilde gülümser.

“Hakkınızda söylenenler gerçekten eksik kalıyor, Hanımefendi.”, der.

“İnanın hakkımda neler söylendiğini bilmiyorum, Efendi Largo. Ancak bana baktığınızda gördüğünüz her ne ise, ben tam olarak o’yum. Daha fazlası değil”, der Lorna nazikçe gülümseyerek. “Şimdi. Efendi Darlius. Bizim gece hareket etmemiz daha avantajlı olacaktır. Ama sanıyorum sizin hareket etme vaktimiz geldi. Gitmeden önce bize eski loncanız, lanetin kıstırıldığı yer ve oraya ulaşabileceğimiz en kestirme girişin konumlarını atabilireseniz, biz de hazırlıklarımıza başlayabiliriz.”

 

Lilly Venom ve Darly Dor, Efendi Largo’nun küçük Korodin’i kurtarma operasyonuna, sekiz şehir muhafızı ve on iki elfle gönüllü olurlar. Efendi Philius, vedalaşma zamanı geldiğinde, yıllar sonra ilk defa oğluna sarılır, sonra da bozuntuya vermemeye çalışarak arkasını döner ve odadan çıkar.

Darly, babasının arkasından öylece bakakalır.

 

Onların ayrılmasından sonra Anglenna, Lorna ve Udoorin, gece olduğunda yola koyulacakları saate kadar kendilerine tahsis edilen odalara çekilirler. Güneş batmaya yakın üçü de yıkanmış ve dinlenmiş olarak tekrar ana salonda buluştuklarında Efendi Philius onları karşılar.

“Hanımın.. Bunu bir gün, Rise olduğunuzda, size takdim etmek amacıyla özel olarak yaptırmıştım. Öyle görünüyor ki çoktan Rise olmuşsunuz ve hediyemi geciktirmekte bir fayda görmüyorum.”, der Philius ve zarif, işlemeli bir sandığı prensesin önüne koyar ve imtina ile kapağını açar.

Sandığın içinde altın, gümüş ve mithral işlemeli muhteşem bir zırh vardır.

 

 

“Bu..”, diye afallar nadir anlarda olduğu gibi prenses. “Bu fevkalade bir hediye Efendi Philius.”

“Beni ilk ziyaret ettiğiniz zaman bunun siparişini vermiştim. Sanıyorum bu geceki girişiminizde işinize fazlasıyla yarayacaktır.”, der ve Udoorin’e döner.

“Sir Udoorin. Elflerin, High Woods’un ve rahmetli Bari Na-ammen’in sevigilisi ile hayatınızı paylaşmaya karar verdiğinizi yeni öğrendim. Dolayısıyla size özel bir hediye hazırlama vaktim olmadı.”

“Gerek de yoktu, Efendi Philius. Prenses Alor’Nadien ne’ye gösterdiğiniz sadakat benim için fazlasıyla kafi.”, diye biraz kızararak cevap verir Udoorin.

“Alicenapsınız, Sir Udoorin..”, der Philius gülümseyerek. “Bununla beraber, sevigili Rise’mizi kör halinizle koruyamaz ve ona göz kulak olamazsınız. Lütfen bu küçük hediyemi kabul ediniz. Eminim işinize yarayacaktır.”

 

 

Philius, küçük bir kutu çıkartır ve onunda kapağını açar. Kutunun içide şekli garip, üstünde bazı yazıtların kazındığı avuç büyüklüğünde açık yeşil bir taş vardır sadece.

“Ummm..”, der Udoorin.

“Bu bir Dönüştürme Taşıdır ve karanlıkta görmenize yardımcı olacaktır.”

“Aaaa.. Teşekkür ederim, Efendi Philius.”, der Udoorin ve yüzünde mutlu bir ifadeyle taşı alır.

“Üstünüzde barındırmanız yeterli olacaktır. Kaybetmediğiniz ve taşı imal eden büyücü hatatta olduğu sürece işinizi görecektir.”

Philius son olarak Anglenna’ya bakar.

“Hayır, Anglenna. Sana verecek hiçbir ‘hediyem’ yok. Asla da böyle bir niyetim olmadı..”, der haşin bir kinle.

Prenses Lorna bir şey diyecek gibi olur ancak Philius, pek de hoşnut olmadığı açıkça görülür bir gülümsemeyle bir elini kaldırır.

“..bununla beraber, ne yazık ki eşim Rimel Auburn benimle aynı fikide değil.. Yıllarca ve ısrarla senin için iyi şeyler söylemeyi tercih etti ve sanıyorum bazı noktalarda da haklı çıktı.”, der Efendi Philius ve uzun, ince bir kutu çıkartır. Kutunun kapağını kaldırır ve içinden büyülü rünlerle işlenmiş, on iki inçlik, ince, çarpık uçlu bir asa çıkartır.

 

 

“Bu, güzel eşim Rimel’in sana şahsi hediyesidir. Bunu iyi günlerde kullanın demek isterdim ama korkarım iyi günlerimiz sona erdi..”, der Philius, sonra tekrar Prenses Lorna’ya döner.

“Hanımım. En az bir geminin rıhtımda sizi beklemesi için elimden ne gelirse yapacağım, nevarki onların kumandası bize ait değil. Sanıyorum iki günden az vaktimiz kaldı. Sizlere hayırlı yolculuklar diliyorum.”

“Teşekkür ederim, Efendi Philius. Sizinle tanıştığımız günden beri yardımlarınızı esirgemediniz. Kaldığımız handa okumam için görderdiğiniz romanlar için de müteşekkirim.”, der samimi bir şekilde Lorna ve Philius’a gülümser.

Efendi Philius mahcup olur ve yüzü biraz kızarır.

“Başımız üzerinde yeriniz var, Hanımım.”, der utanmış bir şekilde.

“Efendi Philius.”, der Lorna son olarak. “Gitmeden önce Efendi Largo’ya kendim söylemek isterdim ancak yanlış anlaşılmaların oluşturduğu duyguların düzelmesi için yeterli zamanımız olmadı. Saraydan kendisi geri gelebilirse, onu gemilerin bir kısmını Arashkan ordusunu Orken kuşatmasından göl tarafından kurtarması gerektiği konusunda ikna etmelisiniz. Efendi Largo’nun geri gelmemesi durumunda, ilgili kişileri ikna etmek size düşecek. Arashkan’nın yaklaşık otuz bin askeri var o karargahta ve orda kalmak konusunda ısrar ederlerse, anlamsız yere telef olacaklar.”

“Hanımım, ordunun karargahı bir kaledir. Kaleden ayrılırlarsa nereye gidebilirler ki?”, diye sorar Philius.

“Serenity Home, Efendi Philius.. Onları Serenity Home’a yönlendirmelisiniz zira bizim de burada işimiz bittiğinde, biz de oraya gideceğiz. Orken’lerin kendilerini garanti altına alabilmeleri için sırtlarını güvence altına almaları şart. Bunun için de Serenity Home kasabası ve civarını almaları gerekli. O bölge kati olarak Orken’lerin eline düşmemeli. Ancak bu şekilde onları doğudan, batıdan, kuzeyden ve umuyorum ki güneyden sıkıştırabiliriz.”, der Lorna kati bir sesle. “Bu konuda da ilgilileri ikna etme işini size bırakıyorum.”

“Emriniz üzere, Hanımım. Elimden geleni ve daha fazlasını yapacağım.”, diye söz verir Philius.

Lorna derin bir nefes alır.

“O zaman size elveda, Efendi Philius. Sizi ve güzel eşinizi tekrar göreceğim günü iple çekiyor olacağım. Şayet iki gün içerisinde geri gelmezsek, daha fazla beklemeyin. Sizinle Serenity’de buluşuruz.”

 

Udoorin, prensesin yanına gelir, başıyla Philius’u selamlar ve beraber odadan çıkarlar.

Anglenna prensesinin peşinden gitmeden önce durur ve Philius bir an nefret ettiği aristokrat kızla yalnız kaldığına ayılırlar.

“Annemin uzantısı olarak seninle tanıştım, Philius. Onun.. annemin.. ağından kurtulabilmem için çok sevdiğim birisinin, kucağımda ölüşünü seyretmek zorunda kaldım.. Geçmişte sana yaptıklarım için özür dilerim. Affını beklemiyorum ama diliyorum. Elveda..”, der Anglenna ve sessizce dönüp kapıya yönelir.

“Prenses sana emanet, Anglenna..”, diye Philius’un yorgun sesini duyar arkasından. “Genç Udoorin iyi bir çocuk ve prensesimizi mutlu ettiğini görmek çok da zor değil.. Ama en nihayetinde ikiside genç ve daha bir çok şeyi göremeyebilirler. Zamanla öğreneceklerinden eminim, nevarki zaman, an itibariyle kıtlığını çektiğimiz bir şey..”

 

Anglenna tekrar Philius’a dönmez, sesini de çıkarmaz.

Sadece elindeki ince, çarpık uçlu asaya bakar ve başıyla onaylar..

..ve prensesinin ardından, Üç Köpek Lanetini Arashkan şehrine salmak için yola çıkar.

 

 


 

 

 
 

The Malediction of ‘Rellen.. (Part Two)
“Ülkem Arashkan..”

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne ve Orken orduları karşısında krallığın birçok yerine dağılıp yardım ve müttefik bulmaya çalışacaklardır.

Bu küçük gruplardan bir diğeri de
Anglenna Sunsear, Alor’Nadien ne Feymist
ve Udoorin Shieldheart’dır..

Bu hikaye,
The Malediction of ‘Rellen.. (Part One)
“All Out!”
dan
sonra yer alır..

 

High Lady Agnlenna Sunsear! Sizi burada görmek gerçekten pek şaşırtıcı. Bir grup ‘insanın’ hayatını kurtarmak için kendinizi tehlikeye atıyor oluşunuz bir yana, burada, bu yanan şehirde hala bulunduğunuzu görmek ayrıca hayret verici. Sizi Bari Na-ammen’de, kendi şehrinizi müdafaa ederken bile düşünemiyorum..”, der on-on iki kişi kalmış küçük muhafız birliğinden biri.

Anglenna sesi tanır ve yüzü buz gibi bir ifadeye bürünür..

..buz gibi ve bıkkın.

“Bir bu eksikti..”, diye sessiz bir hışımla burnundan solur.

Muhafızlar tedirgin bir şekilde bir birlerine, aralarında kendisine ‘bir bu eksikti’ diye hitap edilen adama, ve az evvel —ve muhtemelen sonları olacak iki Orken mangasından birisini vahşi bir kıyımla doğrayan iri adam ve ince, ‘zarif’ kıza, diğerini ise harlayan bir ateş halkasında kül eden, uzun boylu, platin-sarısı saçlı high elf kadına bakarlar.. ve ivedilikle kenara çekilirler.

“Abla?”, diye meraklı bir ifadeyle sorar Lorna.

“Abla.. Size ‘abla’ diye hitap edip samimi saygı ve gerçek sevgi gösterebilecek sadece bir kişi düşünebiliyorum, ‘saygıdeğer’ High Lady Anglenna.. O da Prenses Alor’Nadien ne’dir.”, der sesin sahibi ve muhafızların açtığı aralıktan, hafif dalgalı altın saçlı, derin mavi gözleri, biçimli geometrik hatları ve kalın kaşları ile muhtemelen pek çok kadının kalbini kırmış bir adam öne çıkar.

Anglenna ise öne çıkan bu yakışıklı, yakıcı ve çarpıcı adamı şuracıkta kül etsem da uzun, anlamsız, vakit kaybı ve bıktırıcı bir konuşmayı, hiç başlamadan bitirsem mi acaba, der gibi süzer.

Ancak, “Efendi Largo..”, diye tekrar burnundan solumayı tercih eder.

“Haş Teyze?”, diye bu sefer de Udoorin sorar. “Kimdir bu adam?”

Anglenna’nın kendisine ‘Efendi Largo’ diye hitap ettiği adam, ‘Haş Teyze’ ifadesini duyunca yüzü mutlu bir şekil alır ve ‘fırk’lar.

“‘Haş Teyze’.. Bunun sizi ne denli çileden çıkardığını ancak tahmin edebiliyorum, Anglenna.. Görmek için para bile verirdim ve eminim her kuruşuna da değerdi.”, der Largo sırıtarak.

Udoorin ellerindeki baltaları daha sıkı kavrar ve çok hafif bir şekilde Anglenna ve Lorna’ya doğru meyleder ve onun bu hareketi, Largo denen adamın gözünden kaçmaz.

“Buna gerek olduğunu sanmıyorum, Efendi Udoorin. Yada size ‘Prens’ Udoorin diye mi hitap etmeliyim?”, diye bu sefer de genç adama sırıtır.

Udoorin’in bir kaşı kalkar.

“Prens olduğumun farkında değildim..”, der sessiz bir tehditle.

“Prenses Alor’Nadien ne’nin müstakbel nişanlısının, nihai olarak bir prens olacağı sonucuna varmak çok da zor bir çıkarım değil, genç Udoorin Shieldheart.. Baban nasıl? Sağlığı yerindedir, umarım..”, diye sakin bir üslupla konuşur Largo.

“Kimsin sen?”, diye sessizce gürler Udoorin.

“Bu adam..”, der Anglenna, “..Ajan Largo. Kendisi ARİS’ten.”

“Aaa.. Bu ayrıntıyı sizinle paylaştığımı hiç hatırlamıyorum saygıdeğer hanımefendi.”, der Largo alınmış bir sesle.

Anglenna adama uzun bir an bakar.

“Silah kaçakçısı?.. SİLAH KAÇAKÇISI?! Kendini bana bir silah kaçakçısı olarak tanıttığında buna gerçekten inanacağımı düşünecek kadar aptal olamazsın, Ajan Largo.”, diye gözlerini kısmış bir şekilde adamı süzer.

“Kişi umut edebilir, öyle değil mi?”, diye sırıtır Largo.

“Umut, sadece senin gibi ahmaklar içindir.”, diye tiksintisini hiç saklamadan ifade eder high elf kadın.

“Buna alındım.”, der Largo. “Nevarki, Arashkan’ın bu halini göz önünde bulundurursak, bir ahmak olduğum, sanıyorum isabetli bir tespit. Şimdi.. İsterseniz Orken manga ve timlerinin cirit attığı burada değil, daha makul ve tercihen kapalı bir yerde konuşalım isterseniz..”

“Ya istemezsek?”, diye kaşları çatılı bir şekilde hırlar Udoorin ve Anglenna’nın önüne geçer. “Bizim yapacak işlerimiz var ve gereksiz konuşmalarla harcayacak vaktimiz yok.”

Anglenna’nın iki kaşı da kalkar ve arkasında durduğu genç adamın kendisini sahiplenişi hayretle seyreder.

“Yapacak ‘işiniz’.. her ne ise bunu yardım olmaksızın yapma ihtimaliniz nedir, genç Udoorin. Siz bu adamları kurtardınız. Bundan dolayı müteşekkirim. Vakitli gelişiniz olmasaydı, muhtemelen hepsi şu anda ölmüş olurdu. Bizden size bir zarar gelmez. Ancak şehirden ivedilikle ayrılmanızdan sonra, sayınız azalmış olarak tekrar geri dönmüş olmanız, merak uyandırmıyor değil.”, der Largo. Sonra da, “Hele buradaki saygıdeğer Anglenna hanımefendiyle geri dönmüş olmanız.. bazı soruları da beraberinde getiriyor..”

Anglenna sesini çıkarmaz..

..ve Lorna’ya küçük bir bakış atar.

Largo’nun gözünden bu da kaçmaz ve ‘enteresan’ bulduğu bir cihaza, yada ‘zamazingo’ya bakar gibi, tek kaşı kalkmış bir şekilde Anglenna’ya bakar.

“İlginiz ve koşullar altındaki misafirperverliğinizden ötürü müteşekkiriz, Efendi Largo. Sizden tek dileğim, işimizin çok uzun sürmemesi, zira vakit hususunda kaçınılmaz bazı kısıtlamamız var.”, der Lorna samimi bir üslupla.

“Leydim. Anlayışınız ve zarafetiniz, hakkınızdaki söylentileri fakir bırakıyor. Eşsiz güzelliğiniz ise kelimelere sığmaz. Lütfen, bu taraftan..”, der Largo ve nazikçe onları ve muhafızlarla birlikte seri adımlarla yanan şehrin doğu yakasına doğru yönlendirir.

Giderlerken toz ve dumandan zorlukla seçilen, Arashkan şehrinin merkezindeki koca sarayı görürler.

Görebildikleri kısmı itibariyle sarayın duvarlarında ciddi hasar ve yarıklar mevcuttur ve kulelerinden bazıları da kapkara duman eşliğinde harlanarak yanmaktadır.

“Birinci Lord, Princeps Kaladin?”, diye sorar Lorna yüzünde samimi merak ve korkuyla.

“Kendisinden haber alamadık ancak öldürüldüğüne dair dedikodular var. Sizinle karşılaşmadan önce bizler saraya sızmaya çalışıyorduk ancak Orken’ler bölgeyi fena halde sarmış durumdalar ve içeriden gelen çatışma sesleri ve patlamalara bakılırsa, mücadele hala devam ediyor. Princeps Kaladin’in kendisi olmasa da, en azından ve hayatta kalan küçük yeğenini kurtarmayı umut ediyorduk.”, diye ciddi bir ifadeyle cevap verir Largo.

“Princeps Kaladin’in oğlu ve kızlarına ne oldu?”, diye solgun bir ifadeyle sorar prenses.

“Oğlu, babası Kaladin’den önce, saldırının başladığı gece öldürüldü. Kızları ise zehirlenerek öldürüldüler.. Gar Thalot’un kendisi tarafından. Bu da Arashkan tahtına varis olabilecek sadece iki isim bıraktı bize..”, der Largo ve gizleyemediği bir hiddetle Anglenna’ya bakar. “Biri pek hürmetkar, sevgi dolu bir hanımefendi olan Felisia Fremeir adındaki yeğeni ve Korodin adındaki diğer yeğeni.. Ne yazık ki Leydi Felishia Fremeir, bir kaç yıl önce evinde öldürülmüş olarak bulundu. Dolayısıyla Korodin tek varis ve kendisi daha sekiz yaşında..”

“Çok üzgünüm Efendi Largo. Princeps Kaladin’i şahsen tanımasamda, babam kendisi hakkında her zaman iyi şeyler söylerdi. Oğlu Haradith ile bir sefer karşılaşmışlığım oldu. Saygımı cezbeden, zeki ve umut vadeden bir gençti. Kendisi, kız kardeşleri Ariles ve Ylara ile beni, High Spires’a geçen gelişimde ziyaret etmişlerdi. Genç ve toy bir prensese, bu alicenap davranışlarıyla büyük nezaket göstermişlerdi.”, der Lorna esefle.

Largo sesini çıkarmaz.

Uzun ve sessiz bir yürüyüşten sonra Largo, yanındaki şehir muhafızlarıyla durur.

“High Spires?”, diye hayretle sorar Anglenna.

“Evet. An itibariyle şehirde en güvenli yer burası. High Spires’ın efendisi Philius’un burada bildiğimiz, üç bine yakın askeri var. İki bin dokuz yüz doksan sekiz, kesin konuşmak gerekirse. Kanunen kendisine izin verilen asker sayısı bu. Ancak içeride bunun en az iki katı askeri olduğunu biliyorum. Princeps Kaladin bu konuda sesini çıkarmamayı tercih etmişti, çünkü Ri Grandaleren’e, dolayısıyla da Philius’a güvendi. Dahası, High Spires büyülü korumalarla çevrili.”, diye cevap verir Largo mekanik bir şekilde.

“Efendi Largo..”, der Anglenna, çekimser bir sesle. “Ben..”

“Sizin High Spires’dan, Philius’un kararı üzerine men edildiğinizi biliyoruz, saygıdeğer Anglenna.. Nevarki koşullar değişmiş durumda ve Philius’un, eşi ve halkıyla Arashkan’dan sağ salim çıkarabilmesi için bizimle iş birliği yapması gerekliydi ve kendisi bu konuda onurlu bir şekilde de sözünü tuttu. Buraya kaçak olarak sızdırdığı asker ve okçuların büyük bir kısmı şu anda şehrin kuzeyindeki muhafız birliği kampına yardım için gönderdi. Oradaki sekiz bine yakın muhafızı ve o bölgede hayatta kalmış halkın rıhtıma kaçabilmeleri için bir güvenlik koridoru oluşturmayı umut ediyor.”, diye açıklar Largo, sonra dişlerini gıcırdatarak ekler, “İçiniz rahat etsin, hanımefendi. Hayatta sizin için en önemli şeye herhangi bir zarar gelmemesi için elimizden geleni yapacağız..”

“Hayatta benim için neyin en önemli olduğunu bildiğinizi pek sanmıyorum, Efendi Largo.”, diye serin bir şekilde cevap verir Anglenna.

“Aaaa.. sizi tanıyan herkes, hayatta sizin için en önemli şeyin ne olduğunu bilir, hanımefendi.”, der Largo ve high elf kadına nahoş bir şekilde sırıtır.

“Neymiş, bildiğinizi sandığınız şey?”, diye tek kaşı kalkmış bir şekilde sorar Anglenna.

Largo bir omzunu silker.

“Kendiniz, hanımefendi. Kendiniz..”, diye cevap verir.

“Bu da beni gerçekte ne kadar az tanıdığınızı gösteriyor, Efendi Largo..”, diye soğuk bir sesle hışmeder Anglenna.

Largo tekrar omzunu silker.

“Sizi ne kadar tanımış olmamın artık bir önemi yok, hanımefendi, ve açıkçası umrumda da değil. Arashkan varken bu önemliydi ve eğlenceliydi.. Ama Arashkan artık yok ve oyun da bitti.!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Udoorin hiçbir tereddüt göstermez.

Dev balatasını kaptığı gibi fırlatır ve balta ölümcül bir ark çizer..

..ve elf muhafızın göğsünü, omurgasına  kadar açar..

Anglenna ise ondan sadece iki saniye kadar gecikir ve bir şeye uyanmış gibi aksi istikamete döner..

..ve silik yeşil gözlerinde vahşi bir kıvılcım çakar.

Kendi tarafından saldıran diğer elf hedefine iki adım kala birden çıra gibi alev alır, elindeki uzun, eğimli kılıcı düşürür ve kulak çınlatan bir çığlıkla yere yıkılır. Elf, bir dakika boyunca ağzından, gözlerinden, burnundan ve kulaklarından ateş kusar ve söndüğünde yerde sadece sıcaktan kuruyup çatırdamış kara kemikler ve bir yığın halinde kül kalmıştır!

Largo eşliğinde Prenses Lorna, Udoorin ve Anglenna, High Spires’ın girişine vardıklarında onları üç bine yakın tam teşkilatlı high elf asker karşılamış ve anında prenseslerini tanımışlardı.

Üç bine yakın elf asker, bir anda dizlerinin üstüne çökmüş ve sessiz bir saygı ile selama geçmişlerdi.

İlk ayağa kalkan, neredeyse bir ay önce karşılaştıkları manga komutanı Hariadin’den başkası değildi.

Hariadin, Prensesini saygıyla selamlamış ve kısa, keskin bir emirle askerleri, High Spires’a açılan bir ‘koridor’ oluşturmuşlardı.

Prenses, Udoorin, Anglenna, Largo ve şehir muhafızları High Spires’a girerken saldırı gerçekleşmişti..

Birliğinin içinden üç elf bir anda Prenses Lorna’ya saldırmıştı!

Sonuncusunu ise Largo, geçmiş yaşından beklenmedik bir çeviklik örneği göstererek elfin kılıcını, kolunu boydan boya yarması pahasına saptırır ve muhatabının adem elmasına yumruğunu indirir..

Elf yerinde bir and tökezler, sonra nefesi kesilmiş bir şekilde yere devrilir.

HAYIR!“, diye kati bir sesle emreder Largo ve suikastçıya inmekte olan kılıçlar bir anda dururlar.

“Canlı.. Onu canlı istiyorum!”, der ajan, sıkılmış dişleri arasından.

“Manga komutanı Hariadin! Elflerinizin neden kutsal prensinizi hedef aldığını bana açıklamak ister misiniz?”, diye kapkara bir suratla hırlar Udoorin.

Kaşla göz arasında gerçekleşen saldırı ve karşıt saldırı karşısında bir an dona kalan Hariadin, olayın gerçek tekabülüne uyanıverir.

“Hanımım..”, diye zorlukla hiddetine hakim olur bir sesle konuşur. “Olanlardan dolayı sizden şahsen özür dilerim. Bu.. bu kabul edilemez bir durum.. Bu askerleri yıllardır tanıyorum. Üçü de fevkalade çalışkan, aklı başında, bu güne kadar hiçbir taşkınlıkları olmayan, emir komuta zincirine sadık adamlardı!”

“—Ve annemin de köstebekleriydiler..”, diye sessiz bir nefretle ekler Anglenna. “Prenses Alor’Nadien ne.. Sizin ivedilikle ana binaya girmeniz gerekiyor. Annemin verdiği son emri hatırlıyorsunuz, değil mi?”

Bütün olup bitenleri hayret ve sonrasını da kahrolmuş bir ifadeyle seyreden Lorna sesini çıkarmadan, bir elini Udoorin’in koluna yaslar ve High Spires’a girerler.

Onları şehir muhafızları, acı ve kan kaybından zorlukla ayakta duran Largo’nun diğer koluna girip destek olan Anglenna takip eder.

“Bu benim için biraz utanç verici bir durum.”, diye inler Efendi Largo.

“Neden? Eminim sarhoş halini taşıyan ilk kadın ben değilim.”, diye soğuk bir ifadeyle tıslar Anglenna.

“Sorun da orda. Ben hayatta asla sarhoş olmadım.”, der Largo sıkılmış dişleri arasından.

“Sorun nedir o zaman?”, diye sorar Anglenna, ama bir yandan da soluk gözleriyle etrafı süzer.

“Utanç verici olan, sizin beni taşıyor olmanız..”, der adam mutsuz bir ifadeyle.

“Kes sesini Largo. Bilmelisin ki senden hiç hoşlanmıyorum. Ve her Arashkan’a geldiğimde peşime köpeklerini takmandan da hiç hoşlanmamıştım.”, diye hışmeder elf kadın.

“O ‘köpekler’ sadece sadakatlerinin gereğini yapıyorlardı. Tıpkı senin gibi. Aradaki farkı açıklamama gerek var mı?”, der Largo sessizce ama sesinde pek az kin vardır artık.

Anglenna susar.

Belli ki bilinçli bir şekilde yaptığı seçim, dolayısıyla da seçtiği ‘taraf’, o kadar kolay kabul görmeyecektir.

Açıkçası high elf asilzade bunu beklemiyor değildi, zira Anglenna Sunsear pratik, zeki ve hayata dair pek az hayalperest düşleri olan bir kızdır. Babası Selvius Brightleaf’in ani ve beklenmedik ölümü, ona bütün ‘mutlu’, ‘güzel’ ve ‘umut’ içeren düşünceleride yok etmişti ve annesi Angrellen’de bunun böyle kalması için elinden geleni ardına koymamıştı.

Yinede.. etrafındakilerin kendisine gösterdikleri kuşku, itibarsızlık ve neredeyse açık nefret, kızın canını yakıyordu.

Ve işin en ironik yanı ise, halen annesinin kuklası olduğu zamanlar da dahil, her zaman kendisine güvenen.. hayır, güvenmeyi seçen.. ve seven tek kişi, annesinin bütün husumetinin odağı olan kişinin kendisiydi;

 

Prenses Alor’Nadien ne..

 

..ve onun yanından ayrılmayan, daha bir ay öncesine kadar ‘aptal’ ve ‘hödük’ olarak gördüğü genç Udoorin.. Dorin.. Rin.. denen çocuktu!

‘Tencere-Kapak!’, diye mırıldanır Anglenna. ‘İkisi de ya kaçık, ya aptal, ya saf yada enayi..’

Sonra platin sarısı kaşları çatılır.

Hayır..

Kaçık? Belki.. Biraz.. Muhtemelen..

Özellikle de ikisinin mütemadiyen, ‘kol kola’ ve ürkütücü bir cesaretle en önden düşmanlarının arasına dalmaları göz önünde bulundurulduğunda..

Ama aptal, saf yada enayi değil.

Dürüst ve.. samimi..

..ve Anglenna birden High Woods’un neden bir yarı elfi ‘kalbi’ olarak seçtiğine ‘gerçekten’ anlayıverir..

..ve zincirleme kaza gibi Anglenna bir şeye daha ayılır..

High Woods’un, Prenses Alor’Nadien ne’yi ‘kalbi’ olarak seçmesiyle prensesin de Udoorin denen çocuğu ‘kalbi’ olarak seçmesinin altında yatan sebepler gerçekte aynıdır!

“İnanılır gibi değil!”, diye ünler Anglenna acı bir hayretle. “Bunca zamandır hep gözümün önündeydi ve ben göremedim bile..”

“Efendim?”, diye sorar Largo.

“Hiç hayatınızda, gözünüzün önünde olup da fark edemediğiniz muhteşem bir şey oldu mu, Efendi Largo?”, diye sorar Anglenna.

“Evet..”, der Largo kayıp bir ifadeyle.

“Ülkem Arashkan!”

 

 


 

 

 
 

The Malediction of ‘Rellen.. (Part One)
“All Out!”

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne ve Orken orduları karşısında krallığın birçok yerine dağılıp yardım ve müttefik bulmaya çalışacaklardır.

 

Bu küçük gruplardan bir diğeri de
Anglenna Sunsear, Alor’Nadien ne Feymist
ve Udoorin Shieldheart’dır..

 

Bu hikaye,
Eski Efendim, Sahibim
ve Çok Daha Fazlası..
‘dan
sonra yer alır..

 

 

HİÇ SANMIYORUM!“, diye vahşi bir gazapla kükrer Udoorin Shieldheart ve bir grup kadın ve çocuğun peşine takılmış Orken mangasının üstüne yükünü almış çığ gibi çöker.

Elindeki iki devasa baltayla önüne çıkan ilk Orken’in göğsünü omzundan böbreğine kadar çaprazlamasına yarar, hiç sektirmeden ikincisinin kolunu biçer, üçüncüsünün ise suratını çenesinin altından alnının tepesine kadar açar.

Dördüncüsünü ise herhangi bir zarafet göstermeksizin gırtlağından kavradığı gibi havalandırır, ve arkasından gelen diğer Orken’lerin üzerine yıkar..

..ve çıldırmış gencin ardında bir hayalet sessizliği ile Lorna Feymist belirir..

Genç adamın yardığı ilk Orken’i başından apış arasına kadar, bir de genç kız yarar, ve Orken, ancak şişlenmiş bir yaban domuzundan çıkabilecek bir böğürtüyle çığlar ve kara, katranımsı bir kan gölü içerisinde yere yığılır.

Lorna sevdiği adamın kötürüm bir rüzgar gibi yanlarından geçtiği bütün Orken’lerin arasından, kendisi de bir ölüm dansörü gibi raks ederek süzülür.. Elindeki üç yardalık, kara dumanlar içerindeki glavyenin yirmi inçlik çeliği, kolu kesik ikinci Orken’in boğazından geçer, üçüncüsünün üstünden sıçrar ve Dorin’in yanında belirirken geniş, ıslak bir ark çizer, ve birinin bacağı kopmuş, diğerinin ise içi boşalmış iki Orken daha devrilir.

“Tencere-Kapak. Bunların ikisi de aklını kaçırmış.”, diye esefle başını sallayarak söylenir Anglenna Sunsear. Ardından, “Dört, üç, iki.. ve bir..”, diye sessizce geri sayar ve bir anlığına high elf kızın silik yeşil gözlerinde bir kıvılcım çakar..

..ve genç adamı bir sonraki hamlede akıllarınca sarmayı düşünen gerideki yarım düzine Orken’in arasına harlayan, eti kemiğinden ayıracak bir ateş topu bırakır!

 

Udoorin, Lorna ve kuzeni Anglenna, küçük Inshala’nın açtığı bir geçit büyüsü ile tekrar Arashkan’a dönmüşlerdi. Ancak vardıkları Heaven Parkının güzelliğinden pek azı kalmıştır zira koruluğun neredeyse tamamı ya çoktan yanmış yada acı bir şekilde yanmaktadır. Üçlü, parktan çıktıklarında büyük bir hüzünle ölen Arashkan şehrini seyretmişlerdi.. Toz ve dumandan görebildikleri binalar ya yıkılmış yada cayır cayır yanmaktaydı. Şehrin her yerinden çatışma sesleri, çığlıklar, inlemeler ve koşuşan Orken’lerin kart sesleri duyulmaktaydı. Ancak hepsinden kötüsü ise cesetlerdi..

Anglenna, Lorna ve Udoorin nereye bakarlarsa baksınlar, her yere saçılmış cesetleri görürler; kıyılmış, ezilmiş, parçalanmış ve yanmış cesetler..

Erkek, kadın ve.. çocuk cesetleri.

 

“Buna.. Buna biz sebep olduk..”, diye inler Lorna boğuk bir hıçkırıkla.

“Hayır, kuzenim. Biz muhteşem bir oyuna alet edildik, ama ne bu kıyımın sebebi idik, ne de ona sebep olduk. Şehre saldıran neredeyse yüz bin, belki de daha fazla.. çok daha fazla Orken var.”, der Anglenna soluk bir ifadeyle. “Bizim imha ettiğimiz mangoneller sabah-akşam çalışmış dahi olsalar bu sürüyü durduramazlardı çünkü şehrin duvarlarını koruyacak bir ordu yoktu. Olan ise sadece muhafız birliklerinden ibaretti ve onlar da surların tamamını tutabilmek için yeterli değillerdi. Arashkan, istihbaratına güvendi ancak birileri bizi işlettiği gibi belli ki onları da kör bırakmayı başarmış.

Arashkan ve Bari Na-ammen; farklı içerikler, aynı sonuçlar..”

“Leydi Lorna, Haş Teyze, böyle açıkta durmayalım.”, diye kendi yüzü de kerpiç gibi olmuş bir ifadeyle konuşur Udoorin..

..ve tam o anda kadın ve çocukların çığlıklarını, ve böğüren Orken kahkahalarını duymuşlardı.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Teşekkür ederim, beyim. Size hayatlarımızı borçluyuz.”, diye ağlayarak sarılır oldukça genç yaşlardaki sıska, sarışın kız Udoorin’e. “Bizler Arashkan ‘Kayıplar Yetimhanesi’nin öğretmen ve bakıcılarıyız ve bunlarda sorumlu olduğumuz yetimler.”

Udoorin yüzü kızarmış bir şekilde öylece durur ve sıska kadının üzerinden Lorna’ya yalvarır gibi bir ifadeyle bakar. Lorna serin bir ifadeyle sessizce yaklaşır ve nazikçe kadını genç adamdan ayırır. “Hanımefendi. Burası siz ve yetimleriniz için güvenli bir yer değil. Gidebileceğiniz veya saklanabileceğiniz bir yer var mı?”

“Rıhtım.. Duyduğumuz kadarıyla oradaki okçu birlikleri hala mukavemet gösteriyorlarmış, hanımım. Bizlerde çocukları oraya götürüyorduk.”, diye titreyerek konuşur genç kadın.

“Kendiniz gidebilecek misiniz? Bizim şehrin öbür ucuna gitmemiz lazım.”, diye sorar Lorna.

“Gi.. Gidebiliriz sanırım, hanımım. Ancak duyduğumuz kadarıyla şehrin kuzey-batı kısmı, Richarc District, tamamen istila edilmiş ve yıkılış durumdaymış ve ayakta kalan bütün evler de yanıyormuş. Kuzeydeki askeri üstte ise direniş devam ediyormuş ama mücadele fevkalade kanlı geçiyormuş. Her yerde ölüler varmış, hanımım..”, diye çökmüş bir ifadeyle ağlayarak anlatır sıska kız.

“Alor’Na..”, diye seslenir Anglenna. “..Gitmemiz lazım.”

“Hanımefendi. Parkın içinden koşarak gidin okçular birliğine ve oradan da rıhtıma yönelin. Park çoktan yandığı için pek az düşmanla karşılaşacaksınızdır orada ve saklanma şansınız daha büyük olacaktır.”, diye acil talimatlar verir prenses ve Udoorin ve kuzeni Anglenna ile birlikte kuzeye, çarpışmaların en şiddetli —ve kanlı— geçtiği yerlerden birine doğru yollanırlar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tüm şehir saldırı altında, ayakta kalan herkes eline ne geçirirse bir şekilde savaşıyor ve bu şerefsiz çapulcu hayvanlar ise yağmalama yapmaya kalkıyorlar. Hiç olmazsa yerden bir taş alıp düşmana atsalar bile faydası olurdu!”, diye fena halde kızmış bir şekilde burnundan soluyarak harlar Udoorin, ellerine, kollarına ve yüzüne sıçramış kanları, artık kızıl-kahveye dönmüş bir paçavra beziyle silerken.

“Haklı olmakla beraber, buna vaktimiz yok, genç delikanlı.”, diye konuşur Anglenna. “Bu soytarıları tamamen es geçip yolumuza devam edebilirdik.”

“Haş Teyze..”, diye sakin olmak için ciddi bir çaba sarf ederek konuşur genç Udoorin, sol bacağından sızan kanı durdurmaya çalışırken. “Burada savaş halinde göz ardı edilebilecek anlık zarafetlerden bahsetmiyoruz. Yağmacılık krallığın tüm şehirlerinde kati olarak yasak ve cezası da idam olan bir suç.”

“Tekrar; haklı olmakla beraber..”, diye aynı serin tavrıyla cevap verir high elf kadın. “..onlarla uğraşmamız, vakit ve kaynak kaybından başka bir işe yaramadı, ve en nihayetinde de hiçbir kimseye de faydası olmadı, zira biz onları umursamamış olsaydık, Orken’ler onlara mutlaka yetişir ve keserdi.”

“Arada fark var..”, diye bacağından dolayı dişlerini sıkarak konuşur Udoorin.

“Arada fark varsa, bunu ben göremiyorum, genç Udoorin.”

“Orken’ler onları, herkesi kestikleri gibi kesmiş olurlardı.”, der Udoorin ve Haş Teyze’ye döner.

“BİZ İSE ONLARI CEZALANDIRDIK VE ONLAR ÖLÜRKEN, NEDEN ÖLDÜRÜLDÜKLERİNİ BİLEREK ÖLDÜLER!

 

Anglenna’nın tek kaşı kalkar ve hafif hayretle genç adama bakar, zira ‘aradaki fark’ oldukça ince, ve gerçekte de sadece teknik bir farktır. High elf kadını şaşırtan bu fark değil, bu gencin bu farktan haberdar olmasıdır!

Lorna yorgun olmasına rağmen, eliyle gülümsemesini gizler ve Udoorin’in yanına, bacağındaki yarayla ilgilenmek için yönelir, ancak kuzeninin yanından geçerken, “Seni uyarmıştım, abla. Udoorin bir vitrin. Dorin ise gerçek ve o söz konusu olduğunda beklentilerini düşük tutarsan, daim şaşkınlığa alışmalısın.”, diye gülümseyerek fısıldar.

 

Anglenna’nın keskin dudakları çok hafif yukarı doğru bükülür.

Bu bir şah oyunu olmuş olsa, vezirini kaybetmiş olurdu.

 

Lorna, Udoorin’in yanında dizlerinin üzerine çöker ve temkinli bir şekilde genç adamın bacağındaki yarayı inceler.

“Önemli bir şey değil, Lorna. Anlık dikkatsizlik sadece. Ve gökler aşkına, önümde öyle eğilmezsen pek sevineceğim.”, diye fena halde utanmış bir şekilde fısıldar Udoorin, prensese.

Lorna ise kaşlarını çok hafif çatar ve genç adamı süzer.

“Sevgili Dorin. Yaralı olan ben olmuş olsaydım sen aynını yapıyor olmaz mıydın?”, diye nazik bir hicivle sorar.

“Umm.. Bu o yüklü sorulardan biri değil mi? Hani, nasıl cevap verirsem vereyim, başımın belaya gireceği cins sorulardan..”, diye kızarmış bir şekilde söylenir genç adam.

“Eveeet.”, der kız ona muhteşem bir gülümseyişle. “Bununla birlikte, senin bana göstereceğin ilginin neden dengini benim de sana gösteremeyeceğimi hala söylemiş değilsin.”

“Umm.. sen bir prensessin ve hiç kimsenin önünde eğilmemelisin..”, diye anca duyulur bir sesle mırıldanır Udoorin.

“Ve sen de benim müstakbel eşim.. ‘kocam’ değil misin?”, diye sorar daha da kızarmış adama.

“Ben.. Umm.. Sen benim eşim olduğunda da olduğundan daha azı olmanı istemiyorum, sevigili Lorna. Sen asla kimsenin önünde eğilmemelisin.. Bari Na-ammen’e olanlardan sonra bu çok daha önemli oldu artık.”, diye anlatmaya çalışır Udoorin.

“Babamın bana yaptığının aynısını sen de mi bana yapacaksın, sevgili Dorin? Tercih hakkımı elimden alarak..”

“Lorna. Lütfen. İkisi hiçbir şekilde aynı değil. Ne içerik, ne de.. aynı değil işte. Aradaki farkı bana üzerinde biraz düşünecek vakit tanırsan söyleyebilirim. Şu anda aklıma gelmiyor. Sadece.. Sen seçilmiş birisin, Lorna.. Halkının ve High Woods’un seçtiği, kalplerin zenginliğisin.”

“Haklı olmadığını söylemeyeceğim sevgili Dorin. Ancak bana bakarken, lütfen sen de, senin benim zenginliğim olduğunu hatırlamanı diliyorum.”, diye ciddi, samimi ve çelik gibi bir inatla cevap verir prenses. Sonra bohçalarından birinden çıkardı sargı bezlerinden birini açar ve genç adamın bacağına sıkıca sarar, seri bir alışkanlıkla sargının ucunu yırtar, ve yırtık uçları birbirine bağlar.

“Seni seviyorum.”, deyiverir genç adam bir anda.

Kız olduğu yerde bir an nefesi kesilir.

Ve yüzünde pembenin muhteşem bir tonu peyda olur.

“Teşekkür ederim, sevgilim Dorin. Beni sevdiğini biliyorum. Ama yine de duyması, bilmesi kadar güzel. Teşekkür ederim.. Şimdi. Benden gizlemeye çalıştığın, kolunun iç tarafındaki yaraya da bir bakalım mı?”

 

“Genç muhabbet kuşlarının arasına girmek istemem. Nevarki bu yöne doğru yaklaşan bir bölük Orken var sanırım. İsterseniz devamını sonraya bırakalım.. mı?”, diye acımasızca gülümser Anglenna ikisine de.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Lorna devrilmiş duvara kulak çınlatan bir şiddetle çarpar ve gözleri kararır. Alnından sızan kan bir kaşında toplanır, sonra da sızarak uzun, ince bir çizgi halinde aşağı doğru akar ve gözünü yakar..

..ve kızın farkındalıkla ilişkisi kopar..

HAŞ TEYZE!“, diye paniğin gıdım mesafesindeki bir korkuyla kükrer Udoorin, ancak pozisyonunu korur ve önündeki Orken’i, bir, iki, üç darbeyle kolunu, dalağını ve suratı açar!

Genç adam kendi cüssesinden beklenmedik bir ivme ile kalan son üç Orken’in arasına dalar..

 

“Alor’Na?”, diye fısıldar Anglenna, duvarın dibine yığılmış kızın yanına çömelerek.

Lorna’dan anlaşılması güç bir şeyler duyulur.

 

Anglenna yavaşça, nazikçe kızın başını kaldırır ve küçük, sevgili kuzeninin kan içindeki yüzüne bakar ve içinde bir şeylerin sızladığını hisseder.

Bari Na-ammen’in son prensesinin yanan, pis bir şehirde, halkı bile olmayan bu insanlar için çarpışmıyor olmalıydı. O, ordusunun güvenliğinde ve çadırından olayları kumanda ediyor olmalıydı.

Çadırında ve güvende..

Tıpkı babası Grandaleren’in yüz yıllar önce Themaslar’da yaptığı gibi..

Ama hayır!

Lorna’sı önde ve ordusuz, güvenli olması bir yana, an itibariyle krallıktaki muhtemelen en tehlikeli yerde, canını dişine takmış ölümüne savaşmaktaydı..

 

“Alor’Na..? Bebeğim kalkmalısın. Burası uyumak için tekin bir yer değil.”, diye içinde korku ve aciliyet hissi barındıran bir sesle tıslar, ancak kızdan yine muallak bir mırıltı gelir.

Anglenna’nın gözleri kısılır.

AYAĞA KALK ALOR’NADİEN NE! PRENSİNİN SANA İHTİYACI VAR!..“, diye keskin bir sesle hışmeder.

 

Lorna yavaşça başını kaldırır.

Kanlı gözleri aralanır.

Ağır, sersem hareketlerle doğrulmaya çalışır..

..ve bir anda koybolur!—

 

Udoorin göğsüne isabet eden bir balta darbesinden kıl payı sakınır, ancak omzunu yaran tırtıklı kılıçtan kurtulamaz.

Yüzü acıyla ekşir ancak kararlı bir ifadeyle kendi dev baltalarını savurmaya devam eder; Udoorin, bu üç mel’un yaratığın kendisini aşıp Lorna’sına yada Haş Teyze’ye ulaşmalarına izin vermeye hiç niyeti yoktur.

 

—Ve yirmi adım ileride, Orken’lerin arkasında peyda olur..

 

Üç yardalık sapın ucundaki yirmi inçlik çeliği, bir tırpan gibi savurduğunda, Orken’ler ne olduğunu anlayamadan çoktan ölmüşlerdir;

Üç çirkin kafa, patır kütür yere yuvarlanır.

Bedenleri ise bir kaç saniye öylece oldukları yerde kıpırdamadan dururlar..

..sonra anlaşmışlar gibi üçü de öne doğru seyreder ve boğuk birer gürültüyle devrilirler.

 

“Geberesice köpekler!”, diye sesiz bir hışımla söylenir prenses!

“Alor’Naaa..”, diye hiç tasvip etmeyen bir tonla nazikçe azarlar Anglenna kuzenini.

Udoorin ise hayret içerisinde kıza bakakalır.

“Ne? İzci Onbaşıları Laila ve Bremorel’in böyle bağırdıklarını duydum. Bana yerinde kullanılmış bir ifade gibi geldi.”, diye asice Udoorin’e bakar prenses, hafif kayık gözlerle.

“Ummm..”, diye afallar Udoorin bir an, sonra sevdiği kıza yaklaşır ve kızın yüzünü çenesinden kavrayıp, içsel bir ateşle yanan yeşil gözlerinin içine bakar ve, “Evet. Dinlenecek bir yer bulsak iyi olur. Leydi Lorna başını fena çarpmış.”, diye klinik bir ifadeyle konuşur.

“Ben iyiyim ki!”, der Lorna genç adama ve şirin bir şekilde sırıtır.

“Haş Teyze.. Siz leydinin kolunun altına girin isterseniz. Sanırım sekiz muharebe bir gün için yeterli. Ben saklanabileceğimiz, güvenli bir kiler bulacağım.”

Prenses Lorna, genç adamın elini tutar ve başını avcuna yaslayıp gözlerini kapatır.

“Sadece biraz yorgunum.”, der ve yavaşça yana doğru meyleder.

 

Udoorin, kız devrilmeden onu yakalar ve kucağına alır.

“Sanırım o kileri ivedilikle bulsak iyi olacak.”, diye sessizce, ama kaşları hafif çatılı bir şekilde, kucağında kendinden geçmiş kızı seyrederek mırıldanır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Nasıl oldu?”, diye yüzünde endişeli bir ifadeyle sorar Udoorin.

“Emin değilim. Korkarım sağlık, annemin ilgisini cezbeden bir alan değildi.. Dolayısıyla bu konuda herhangi bir eğitim vermedi.”, der Anglenna hafif kayıp bir sesle.

“Ben iyiyim.”, diye mırıldanır Lorna ve göz kapakları kıpraşır.

Ve bir anda gözleri açılır.

Kızın alnındaki ince yarık kötü bir şekilde temizlenmiş ve kabuk bağlamıştır. Solgun ve çarpılmış bir ifadeyle gözleri, yakmaya cesaret edebildikleri küçük bir mum ışığında gizlendikleri kekremsi duman kokan kilerde gezinir.

Sonra Udoorin’de kitlenir.

“Yanıma gelip otursana sevgili Dorin.”, der kız neşeli bir sesle.

“Umm..” diye kızarmış bir ifadeyle Anglenna’ya bir bakış atar Udoorin.

“Hadi ama Rin!”, diye alt dudağını pörtletip mızmızlanır prenses.

“Rin?”, diye iki kaşı kalmış, dudakları bükülmüş bir şekilde sorar Anglenna.

“Umm.. Bunun sadece aramızda kalması gerekiyordu, Lorna..”, diye daha da utanmış bir şekilde mırıldanır Udoorin.

“Lenna ablam sır tutar ki. Öyle değil mi, abla?”, diye kelimeleri ağzında biraz yuvarlayarak söyler prenses.

“Evet. Artık eminin. Başını fazla şiddetli vurmuş. Prensesin bu güne kadar bana ‘Lenna’ diye hitap ettiğini hiç duymadım. Açıkçası böylesi samimi bir üslupla bana hitap etmesi pek şirin olmakla beraber, başını çarpmış olmanın verdiği sarsıntıyı düşünürsek, bunu biraz tedirgin edici buluyorum.”, diye söylenir düşünceli bir tonla Anglenna.

“Hadisene ama Rin!”, diye biraz kızmış, biraz da küskün bir ifadeyle söylenir prenses.

Udoorin sessiz bir tedirginlikle kızın yanına oturunca kız mutlu.. ve kayık bir şekilde genç adamın koluna girer, başını omzuna yaslar ve, “Bunu daha sık yapmalıyız. Yalnızlık çok hoşuma giden bir şey değil. Babamın sarayında hiç arkadaşım yoktu. Sadece Lenna ablam benimle oynardı. Sanırım bu yüzden içime kapanık oldum. İçime kapanmayı sevmiyorum, Rin.. Sarılmak ve sevilmek istiyorum.. Bu kadarını dahi hak etmiyor muyum?”, diye ağlamaklı bir şekilde söylenir.

Udoorin yutkunur.

Ve bir anda koluna tutunmuş kız hakkında tekil, ve ilginç bir şekilde de ‘sakil’ bir şeye ayılır.

Kızın bu hali, onun olduğunu düşündüğü halinin gerçekteki tekabülüdür.

Kız bugüne kadar, yetiştirilme tarzı, bir prenses oluşu, politik duruşu ve sayısız kısıtlamalar dolayısıyla her zaman kendisine hakim ve mukallit oluşu, ve öyle de görünmesi gerektiği için asla gerçek duygu ve düşüncelerini açıkça dile getirememiştir. Kız hayatı boyunca sadece elflere özel bir toplulukta yarı elf, diğer yarısı ise bir insan olarak, farkındasız bir tabuyla itelenmiş, ve bastırılmış duygularla yaşamıştır.

Udoorin fena halde bozulur..

..ama daha çok üzülür.

Omzundaki yaraya rağmen, kızın yapıştığı kolunu kurtarır ve onu sarar.

“Benimle içine kapanık olmana gerek yok, Lorna. İstediğin zaman sarılabilirsin, çünkü her zaman sevileceksin. Ve ben de hakkettiğini vermek için elimden geleni yapacağım.”, diye gür sesiyle fısıldar.

“Başımı göğsüne yasladığımda kalbini duyabiliyorum. Kalbin o kadar güçlü atıyor ki.. Ve sen konuşunca sesinin titreşimlerini ta içimde hissedebiliyorum..”, der kız muallak bir fısıltıyla.

“..ve o titreşim kulağımı gıdıklıyor!”, diye ekleyip ardından kıkırdar!

 

Anglenna dudaklarını büzüştürür —biraz da haklı olarak.

Sessiz, esef dolu bir nefes verir ve kendisi de dinlenmek için kilerin diğer ucuna yönelir ve ırkına özel olan trans haline geçer.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Alor’Nadien ne gözlerini karanlığa açar. Sebebini tam olarak hatırlayamaz ama başında fena bir ağrı vardır ve yavaşça elini alnına, saç hizasına götürdüğünde kötürüm bir şekilde kabuk bağlamış yaraya dokunur ve gözlerini sıkarak sessizce inler. Elini tekrar indirir ve uyurkenki olduğu yere yaslar..

..Udoorin’in göğsüne.

 

Alor’Nadien ne buna ayıldığında karanlığa rağmen yüzü kızarır ve ‘Umarım sevgili Dorin’i utandıracak bir şey yapmamışımdır.’, diye geçirir içinden —ama ne elini çeker, ne de yasladığı başını genç adamın göğsünden kaldırır.

“Nasılsın?”, diye bir ses gürler kulağını gıdıklayarak ve prenses istemsizce kıkırdar.

“Ö.. özür dilerim sevgili Dorin.”, diye utanmış bir şekilde fısıldar kız.

“Özür dileyecek bir şey göremiyorum, sevgili Lorna. Başına ağır bir darbe yedin ve biraz da kan kaybettin. Dinlenebilmen için buraya geldik. Bir şeyler yedikten sonra tekrar dışarı çıkmamız gerekecek. Yanlışlıkla düşman saflarının fazla gerisinde kalmak istemeyiz, öyle değil mi?”, diye kızı daha fazla utandırmamak için konuyu dağıtmaya çalışır Udoorin..

..ama kendisi de yerinden hareket etmez.

 

Lorna’nın, başını göğsüne yaslamış olması, genç adamın uyumasını imkansız hale getirmiş ve karanlık, kekremsi duman kokan kilerde kaldıkları saatler boyunca kızın başını, ve saçlarını koklamıştı.

Lorna’sının başı..

Udoorin, kızın kokusunu tarif edecek doğru kelimeleri bulmakta zorlanır.

‘Sıcak’.. Evet kızın başı, bir şekilde ‘sıcak’ kokmaktadır.. Yada ‘sıcaklığı’ çağrıştırmaktadır. ‘Sıcaklığı’, ‘içtenliği’ ve ‘samimiyeti’..

Ve doğaya özgülüğü, yağmur sonrası taze çim, temiz toprak ve.. başka bi şeysileri daha..

O başka ‘bi şeysiler’ her ne ise, Udoorin’in dilinin ucundadır ancak çıkmamak için inat etmektedir.

 

“Kendimden geçtiğimde.. yanlış bir şeyler söylemedim diye umuyorum.”, diye anca duyulur bir fısıltıyla mırıldanır kız.

“Güzel şeyler söyledin, sevgili Lorna.”, diye itiraf eder genç adam.

“Ne kadar rezil ettim kendi mi—?”, diye başlar Lorna..

“—Başka zaman, güzelim.”, diye bitirir Udoorin. “Daha geniş, baştan sonra kadar içini dökebileceğin bir zaman.”

“O kadar kötü, demek?”, diye, yerin dibine girmiş bir sesle yüzünü genç adamın göğsünde saklar prenses.

“Hayır, sevgili Lornam.. O kadar muhteşem.”, diye düzeltir Udoorin.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

HİÇ SANMIYORUM!“, diye vahşi bir gazapla kükrer Udoorin Shieldheart ve kilerden çıktıklarında karşılaştıkları bir grup şehir muhafızını fena halde sıkıştırmış Orken mangasının üstüne, kötürüm bir heyelan gibi çöker..

Elindeki iki devasa baltayla önüne çıkan ilk Orken’in başını ensesinin kökünden ayırır, ikincisinin omurgasını açar, varlığına ayılamamış üçüncüsünün ise kafasını kelek patlatır gibi ikiye yarar.

Dördüncüsü ne olduğunu anladığında iş işten geçmiştir çoktan. Manyamış bir şekilde çığlayan genç, iri Orken’i gırtlağından yakalar, baltasıyla yaratığın midesini yere boşaltır ve olduğu gibi hala hayatta olan Orken’lerin üzerine fırlatır!

..ve çıldırmış gencin ardında bir hayalet sessizliği ile Lorna Feymist belirir.

Hex Prensesi, Orken’lerin arasında ölümcül raksını yaparken, şehir muhafızlarının da gerisinden kart seslerle böğürerek yaklaşan bir başka Orken mangasının etrafında, neredeyse üç katlı bir bina yüksekliğinde alevden bir çember peyda olur bir anda..

..ve Anglenna, silik yeşil gözlerinin gerisinde beliren kızıl kıvılcımlar eşliğinde, sanki bir lir çalıyormuş gibi parmaklarını büyük bir zarafetle gezdirir havada;

Alev çemberi, ateşli bir neşeyle high elf büyücünün emrine gelir ve Orken’lerin üstüne kapaklanır..

 

Yok olan Arashkan şehrinde geçirecekleri zorunlu ikinci gün daha yeni başlamıştır ve Udoorin, Lorna ve Anglenna, daha şimdiden manyamıştır.

İşin ilginç yanı, Udoorin ve sevgili Lorna’sının ‘koordine’ çılgınlığı pek de yeni bir durum değildir.

Yeni ve gerçekte hayret verici olan, babası Selvius Brightleaf’i kaybetmesinden itibaren tüm eğitimini neredeyse 170 yıl annesi Angrellen’den alan Anglenna’nın soğuk, hatta mekanik denebilecek ‘mantık’ ve ‘hesabı’ terkedip bu duruma eşsiz bir mutlulukla ayak uydurmasıdır!

 

 


Rin: Lorna’nın, Udoorin için çok nadiren kullandığı, aralarındaki gizli takma isim; konfor, rahatlık, teselli, avutucu ve ‘mücevher’ anlamlarını taşır.

 

 

 
 

Shared Dreams (Part Two)

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

 

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

 

Bu hikaye,
Eski Efendim, Sahibim
ve Çok Daha Fazlası..
‘dan
sonra yer alır..

 

 

Inshala ‘la fey’ Frostmane, “Sanırım, uçurma sırası bende..”, derken, Aager kızın gerçekte ne kastettiğini hiç düşünmemişti. İşin aslına biraz olsun anlayışlı bir gözle bakıldığında, genç Aager’in o anda pek az şey düşünebilecek durumda olduğunu anlamak çok da zor olmasa gerek.. kollarındaki sıskası çıkmış kız dışında..

Serenity Home kasabası şerifi Standorin Shieldheart gibi kendisini tanımış nadir kişilerden değil de daha genel anlamda ve sadece ‘tanışmış’ yada ‘karşılaşmış’ —ve hala nefes alanlar— onun hakkında, ‘cani’ veya ‘katil’, biraz daha temkinli olanlar, ‘tehlikeli’, aklı başında olanlar ise muhtemelen çenelerini kapatıp susmayı tercih ederlerdi.

Halbuki kimsenin, tam olarak mantıklı olmasa da, kabul edilebilir bir şekilde ‘düşünemediği’, bütün karanlık geçmişine, çok küçük yaştan itibaren gördüğü en kötü ve traumatik muamelelerin bileylediği biri olmasına rağmen Aager Fogstep’in, en nihayetinde, yirmi dört yaşında genç bir adam olduğudur..

..ve hayatta yaşayacak daha bir çok ‘ilk’lerin de kendisini beklediğidir.

Birisi gelip kendisine sorma cesaretini gösterse Aager muhtemelen bir cevap vermez, ancak içinden, ve fevkalade samimi bir itirafla hayatını en çok etkileyen ve ‘monumental’ bir anlamda değiştiren şeye açık bir isim de koyabilirdi;

Inshala ‘la fey’ Frostmane Hooman..

..ve çok da uzak olmamasını dilediği bir gün, + Fogstep!

Aager, bu sıskası çıkmış, evhamlı, kötürüm, içine kapanık, vahşi, saf, farkındasız bir sevgiyle dolu, çocuksu, temiz kalpli, içli, literal anlamda ölümüne sadık, garip, anlaşılmaz bir bilgeliğe sahip, olağanüstü bir hayal gücü ve daha da imkansız bir ‘iç’ dünyası olan, hem şirin, hem de tamamen kendisine özgü güzelliğini ılık bir meltem gibi etrafına yayan bu kızla tanışması, onu tanıması, bir anda ayağı takılmışçasına ona ‘düşmesi’, ve en nihayetinde de ona olan duygularına boyun eğmesi, genç adamın hayatında başına gelen belki de en muhteşem şeydi.

Ve bu küçük kız onu mütemadiyen yeni ilklerle tanıştırmaktadır..

—Sanırım, uçurma sırası bende, dediğinde olduğu gibi..

Aager hangi ara bir ‘bulut’a dönüştüğünü anlamaz. Sadece kollarındaki kızın yavaş yavaş kaybolmaya başladığını, daha doğrusu dağılıp uçuşmaya başladığını gördüğünde başından aşağı kaynar suların boşaldığını hisseder.

Panik içerisinde haykırmasına engel olan tek şey, kızdan ‘uçup giden’ gördüğü son şeyi, kendisine gülümseyen gözleri ve çilek kırmızısı küçük dudaklarıdır.

Kız ona, “Gel, Aager Fogstep. Beraber aptal olalım.. ve uçalım!”, diye fısıldamış ve esen rüzgara kapılıp gözden kaybolmuştu.

Aager neler olduğunu, kendisi de dağılıp aynı rüzgarda sürüklendiğinde anlamıştı.

Ve evet, Aager burada ‘anlamıştı’ ifadesini fevkalade gevşek anlamda kullandığının da farkındadır.

Inshala’nın ‘bulutu’, Aager’inkiyle beraber Durkahan istikametinde, yerden yüzlerce yarda yukarıda, ‘gerçek’ bulutların arasından hayret verici bir hızla uçmuştu. Öyle ki, ilk defa gördüğü Vodgar şehrinin neredeyse hiçbir ayrıntısını algılama fırsatı bile olmamıştı.

Koca ‘mistikler şehrinin’ üzerinden, öylesine uçup geçmişlerdi..

Bu yep yeni tecrübe Aager’i korkutmuş mudur bilinmez. Ama gün batımına bir saat kadar kala tekrar yere konduklarında genç adamın saçları hala diken diken olmuş bir şekilde durmaktadır.

Aager, sevdiği kızın kendisine böyle şeyler yapmadan önce en azından uyarması gerektiğinin ‘nazikçesini’ düşünürken kız ona sırıtır, sonra olduğu yerde hafifçe salınır, ardından gözleri kayar ve olduğu yere yığılır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aager yaktığı kamp ateşinin yanına çömmüş, Lady’nin zorla eline tutuşturduğu küçük, kararmış tencede sıcak bir şeyler pişirmektedir.. “Al şunu ve kıza doğru dürüst bir şeyler pişir. Sıskası çıkmış zaten. Sıcak, sulu yemekler!”, diye çatılı kaşlarla emretmişti Lady. “Geri geldiğinizde o kızın en az beş kilo aldığını görmezsem, külahları değişiriz!”

Lady’nin yüzündeki ifade ve sesindeki tehditkar vurgular yetmiyormuş gibi, genç adama bakarken bir elinde tuttuğu koca gürzü diğer avucunun içine indirip durmuştu.

Ve Lady, ortada hiçbir kuşku kalmaması için, “Bilmem anlatabiliyor muyum?”, diye de eklemişti..

Aager, Lady’ye sırıtmamış, sadece yüzünde ciddi bir ifadeyle “Tabii, efendim. Ezici bir farkla!”, demişti.

Ve daha ‘en az’ beş kilo aldırması gereken kız, battaniyelere sarılı ve kendinden geçmiş bir şekilde ateşin yanında uyumaktadır.

Aager küçük tenceredeki yemeğin kaynayıp fokurdamasını seyrederken bir yandan da uyuyan kızın nefesini dinler.

Yemeğin ‘yeterince olduğunu’ düşündüğünde, sırt çantasından sabahki ezik teneke bardaklarla benzer bir kaderi paylaşmış bir çift teneke çukur tabak çıkartır, yemekten birazını tabaklardan birine döker, sonra yavaşça uyuyan kızın yanına gelir.

Aager bir süre, elindeki tabakla durmuş bir şekilde yorgunluktan bitmiş kızı seyreder. Sonra derin bir nefes alır ve bir yandan kıza seslenirken, bir yandan da onu yavaşça doğrultur.

“Nefarki mama yaa. Çohuykum farr!”, diye mırıldanır kız.

“Yemek hazırladım, bebeğim. Şunu ye, sonra tekrar uyursun.”, der Aager sessizce.

“Çokaçı mama çok da uykum varr kii..”, diye mızmızlanır kız.

Aager ister istemez gülümser.

Teneke tabağa doğru uzanır, sulu yemekten bir kaşık alır, kızın ağzına yaklaştırır ve..

“Hadi aç ağzını.”, diye fısıldar..

..ama “Ham yap!”, demeyi reddeder.

Genç adam bir sonraki on dakika boyunca sessiz bir ısrarla kıza tabaktaki yemeğin tamamını yedirir. Sonra tekrar onu battaniyelere sarar, kendi bacağını kıza yastık yapar, kız uyurken kendi yemeğini yer ve battaniyelerin altında küçük bir topak olmuş kızla yalnız geçirdikleri ilk yolculuğun ilk gecesinde, ilk nöbetini tutar.

 

Aager nöbeti devretmeye karar verdiğinde güneş çoktan doğmuş ve ateşi de tekrar canlandırmıştır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Hafif kayık gözlerle Inshala önce eline tutuşturulan yanık patatese ve yanında duran tarçınlı kırmızı çalı çayına, sonra da acı kahvesini yudumlarken kendi ‘yanık’ patatesini çiğneyen adama bakar. Seyredildiğini fark eden adam, kıza döner.

“Günaydın, genç bayan.”, der çok hafif yorgun bir sesle.

Kız sessizce adama bakmaya devam edince adamın hafif kaşları çatılır.

“Ne oldu? Bi sorun mu var?”, diye sorar kıza.

“Patates?”, diye esefle inler Inshala.

“Umm.. Evet.. Ne oldu ki? Patatesi sevdiğini sanıyordum.”

“Patates severim, Aager Fogstep. Ama iki gün üst üste sadece patates yiyecek kadar değil.”, diye söylenir kız alt dudağını pörtleterek. “Ve sanırım dün gece bana yedirdiğin şey de patatesti..”

“Umm.. Evet.. Niye ki? Patates iyidir. Besler ve tok tutar. Milyonlarca fakir hatalı olamaz ya!”, diye biraz alınmış bir sesle cevap verir Aager.

“Patates tok tutar, evet. Ancak tek başına sanıldığı kadar besleyici değildir ama ki!”, der ve Aager’e kederli bir bakış atar.

“Lady bütün yemeklere patates koyar..”, diye kendisini savunmaya çalışır karalar içindeki adam.

“Lady abla aynı zamanda yemeklere ince kıyılmış soğan, küt kesim havuç, Laila ablanın getirdiği tavşan ve bıldırcınlardan yaptığı kuş başı et, tuz ve baharat da koyar. Ayrıca patlıcan, kabak, fasulye, lahana, yeşil biber, semiz otu, pazı, ıspanak, pırasa, karnabahar, sarımsak ve maydanoz da atar.”, diye sıralar Inshala ciddi bir şekilde.

“Umm.. Bu mümkün.. Sanırım.. Hazırlanırken devamlı üç bayanın başında toplandığı bir yemeğin içine neler tıkıştırıldığına bakacak kadar canımdan bezmedim daha.”, diye cılız bir şekilde itirazını yapar Aager.

 

Inshala yorgun bir ıkınmayla ayağa kalkar, derin, esef dolu bir nefes verir, sonra kendi küçük bohçasına uzanır, içinden, sırasıyla iki ahşap oyma bardak, aynı elden çıkma iki oyuk tabak, iki de düz tabak, iki kaşık, iki de çatal çıkartır. Ardından daha da ufak bir kese çıkartıp, kullanmayı düşünmediği çukur tabak ve kaşıkları tekrar bohçasına yerleştirir.

Aager hayretle oyma kap kacaklara bakar.

Kız ise küçük, mutlu bir mırıltıyla ufak keseden çıkardığı elma, şeftali, yeşil biber, domates ve salataları önce ürkütücü bir evhamla yıkar, sonra biberler hariç hepsini, saplantılı denebilecek bir imtina ile doğrayıp ince bir zarafetle dizer düz tabaklara. Biberleri ise ateşin üstünde, onları yakmadan gezdirir sonra da tabakların kenarına yatırır.

Aager, biraz alınmış, biraz da utanmış bir ifadeyle kızı seyrederken, kız her iki tabağın üzerinde küçük birer çimçik tuz ve nane serpiştirir ve karalar içindeki adamın aksine yüzünde fevkalade mutlu bir ifadeyle, hazır tabaklardan birisini ona uzatır, diğerini ise kendi önüne koyar.

 

“Umm.. Teşekkür ederim. Ama ben böyle bir servisi yapabileceğimi pek sanmıyorum —taze beyaz peyniri nerden bulduğunu sormaya bile korkuyorum.”, der Aager elindeki ahşap, el oyması tabağa bakarken.

“Bu güne kadar benim için yaptıklarından dolayı müteşekkirim, Aager Fogstep. Ama beraberliğimizi tek yönlü, ve yanık patatesler üzerine kuramayız.”, der genç kız mutlu bir ciddiyetle.

“Sorun değil di.. Yoldayken yemek benim için hep ‘ivedilikle ye’ ve ‘bekleme yapma’ ile sınırlı olan bir zorunluluktan ibaretti sadece.”

“Yemek bir zorunluluk. Beraberliğimiz ise, ikimizin de ‘her ne’ ve ‘her şey’ pahasına yapmayı seçtiğimiz bir tercih. Zorunluluklarda tercih yoktur, zira açlığa ‘yapmıyorum’ diyemeyiz. Ben seni ilk gördüğümde dikkatimi çekmiştin zira varlığımı fark eden ilk kişi sen olmuştun. Bütün kötü huylarım —ve boynuzlarıma rağmen beni seçen sendin. Bunu yapmamış olsaydın, bu beni çok, ama çok üzerdi, ama yine de bu konuda hiçbir şey yapamazdım çünkü seni istediğim kadar, senden korkuyordum da.. Sen beni istememiş olsaydın bu canımı çok yakardı ve muhtemelen de beni kırardı ama yine de sen, beraberliğimize ‘yapmıyorum’ diyebilirdin..

Sen.. benimle ‘beraberliği’ seçtin, sevgilimi Aager Fogstep. Ve benim de buna göstermem gereken çabada ‘ivedilik’ olmamalı. Ama öyle görünüyor ki ‘bekleme’ olmalı..

Her ne kadar ben beraberliğimizin ivedilikle olmasını, ve bekleme yapmayı da hiç istemesem de..

Benim için, senin elinden geleni yaptığını görüyorum, Aager Fogstep.

Benim için elinden gelmeyeni de yaptığını biliyorum.

Emek ve çaba göstermemde bana daha azını layık görme lütfen ama ki..”, der Inshala sessiz bir hışım.. ve azimle..

 

Uzun bir süre ikisi de kendi düşüncelerine dalmış bir şekilde yemeklerini yerken, Aager acı kahvesini yudumlar, Inshala’da tarçınlı kırmızı çalı çayını hüpletir.

 

“Sanıyorum ki bu, kötü yemek yaptığımı söylemenin en muhteşem şekliydi!”, diye mırıldanır Aager.

Inshala’nın yüzü kızarır, küçük, çilek kırmızısı dudakları bükülür, sıskası çıkmış omuzları hoplar.. ve kız kontrolsüz bir şekilde ‘fırk’lar.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ne kadar geldik?”, diye sorar Aager kahvaltıdan sonra.

Inshala’nın kaşları çatılır ve düşünmeye başlar. Uzun bir sessizlikten sonra, “Sanırım iki yüz elli ile üç yüz mil kadar uçtuk. Biraz zorlarsak, yarın akşama doğru Durkahan’a ve Moira ablaya ulaşmış oluruz.”, diye cevap verir.

Aager kıza hayretle bakar, zira bildiği hiçbir at yada gemi, en iyi koşullar altında bile bu kadar mesafeyi yedi-sekiz saatte gidebileceğini düşünemez.

“Bu.. hayret verici bir mesafe!”, diye, kıza duyduğu hayranlığı gizlemeden ünler.

 

Inshala’nın yüzü kıpkırmızı oluverir.

 

“Bununla beraber, ‘biraz zorlamamıza’ da gerek olduğunu düşünmüyorum. Durkahan’a iki gün sonra ulaşsak da olur gibime geliyor.”, diye sesli bir şekilde düşünür Aager. “Senin bugün dinlenmeni istiyorum. Dün indiğimizde ayakta duramıyordun.”

“Biraz yoruldum o kadar!”, diye solgun bir şekilde sırıtır Inshala.

 

Aager kıza çatılı kaşlarla bakar.

 

“Yaaa.. Her itiraz edişimde bana öyle mi bakacaksın ama ki?”, diye inler kız.

“Sadece haklı olduğumda, sevgili Inshala. Uçarken kendinden geçip bayılırsan ne olacağını düşünüyorsun?”, diye hafif burnundan soluyarak konuşur karalar içindeki adam.

“O zaman, ağır ağır yere doğru süzülürüm ki!”, diye mutlu bir ifadeyle cevap verir Inshala.

 

Aager biraz daha sessiz bir hışımla kıza bakar.

Taki kızın omuzları çöküp pes edinceye kadar..

 

“Bu yaptığın çantaj ötesi bir şey, Aager Fogstep.”, diye somurtur kız.

“Sen söz konusu olduğunda risk almaya niyetim yok, bebeğim. Yapacağın planları, bunu da hesaba katarak yaparsan beni pek mutlu edersin.”, der Aager çok az sert bir tonla.

Kız alt dudağını pörtletir, sonra yenik bir edayla tekrar battaniyelerinin altına girer.

 

Aradan bir kaç dakika geçer.

 

“Uyuyamıyorum, Aager Fogstep!”, diye mızmızlanır kız.

“Neden? Gözlerini kapatırsan bunu yapabileceğini düşünüyorum.”, der Aager, kaşları çatılı bir şekilde.

“Bacağına ihtiyacım var. Alıştırdın, artık başımı ona yaslamayınca uyuyamıyorum ama ki!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

In.. Inshala? Bebeğim? Sen misin?”, diye yankılanır rutubetli bir karanlıkta ve soğuk, taş zeminde oturmuş sesin sahibi..

“Evet, abla.”, diye cevap verir Inshala fısıltıyla.

“Neden fısıldıyorsun ki? Burada bizi kimse duymaz. İlk bir kaç gün beni çıkarmaları için çok bağırdım. Sonra da yaralarım acıdığı için bağırdım. Ziyaretime sadece annem geldi.. Bir defa.. Ona kızının hala hayatta olduğuna inandırmak için sadece bir defa beni görmesine izin verdiler..”, diye acı bir şekilde konuşur sesin sahibi.

Inshala biraz tedirgin olur zira konuşan kişinin, tanıdığı kişi olup olmadığına tam olarak emin olamaz. Tanıdığı kişi kendinden emin, dolgun ve dobra bir kızın sesine sahipken, bu kızın sesi ise bitkindir. Bitkin, yılgın ve onurunu kaybetmiş bir kızın sesidir..

“Etrafında gözetim büyüleri var. Beni fark etmesinler diye fısıldıyorum.”

 

Karanlığın içinden zincir şakırtısı, ardından acı bir ‘fırk’lama duyulur.

 

“Gözetim büyüleri mi var? Amcam gerçekten beni bir şey sanıyor olmalı..”, diye hafif histerik bir kahkaha atar kız.

“Sana ne oldu böyle? Ne yaptılar sana, Moira ablam?”, diye telaşla sorar Inshala.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Burası fazla karanlık. Kendini bana bırak ablam..”

“Ben zincirlerle kelepçelenmiş durumdayım, sevgili küçük Inshala. Zincirler, kelepçeler ve demir parmaklıklar.. Adî bir hırsız muamelesi görüyorum.. Kaçacakmışım gibi ayaklarıma pranga bile vurdular, şerefsiz köpekler..”, diye bitkin bir sesle hışmeder Moira.

“Ben yanında değilim abla. Bu da gerçek değil.. Sesime doğru gel. Gözetim büyülerinden dolayı ben daha fazla yaklaşamıyorum.”

“O zaman olduğun yerde kal, güzelim. Benim kaderim belli oldu. Bu zindanda yaşlanacağım, ve bu zindanda da öleceğim.”, der Moira yılmış bir şekilde.

“Abla..”, der Inshala ve sesi biraz sertleşir. “Ben ormanda kör bir nefretle herkesi yakmaya çalışırken göğe ellerini açıp benim aklımı başıma getiren bir Moira hatırlıyorum. Ben çadırda ölmüşken bana inanıp, beni geri getirmek için bütün gücünü, inancını ve sevgisini bağışlayan bir Moira hatırlıyorum. Ben Serenity kasabasında bana sarılıp, bana bir aile veren Moira ablamı hatırlıyorum. O Moira ablam asla yılmaz, asla vazgeçmezdi. Yoksa bana yenilgiyi kabul ettiğini mi söylüyorsun? Çok ayıp abla.. Senden bunu hiç beklemezdim.”

 

Uzun bir sessizlik olur Inshala’nın bu konuşmasından sonra.

 

“Bu.. bu biraz ağır olmadı mı, Inshala?”, diye burnundan solur Moira.

“Alındıysan, sesime gel ve bunu yüzüme söyle abla..”, diye hararetli bir şekilde Inshala’da burnunu çeker.

“Öyle olsun bakalım, kız kardeşim. Ama yanına geldiğimde sırf küçük olduğun için seni azarlamayacağımı düşünüyorsan yanılıyorsun. Buna inanmıyorsan, Maira, Madine ve Cümeyt’e sorabilirsin..”

 

..ve Moira bir anda kendisini, hiç beklemediği, olağan üstü bir mekanda buluverir.

Moira uzun bir süre olduğu yerde kala kalır ve etrafındaki imkansızlığa alık alık bakar.

Neden sonra, hemen ilerisinde kendisine el sallayan küçük kızı fark eder ve kaşları çatılı bir şekilde ona doğru iri adımlarla yürümeye başlar.

Ancak küçük kızın yanına vardığında, çatık kaşları çözülür ve nedense üstüne garip bir sükunet çöker; küçük Inshala değişmiştir..

Ve bu değişim kızın görünüşünde değildir tamamen.

Bu değişim, kızın duruşundadır.

Evet, kız hala sıskası çıkmış, çöp gibidir ama yüzünde hafif pembe, mutlu bir ifade vardır. Ve bir ilk olarak, kızın boynuzlarını gizleme ihtiyacı duymaksızın onları sergilemiş olması, Moira’nın, kız kardeşi olarak ilam ettiği bu kızda ciddi bazı değişimler yaşadığına ikna eder.

Kızın yanakları gibi gözleri de parlamaktadır.

“Huh..”, diye ünler Moira. “Büyümüşsün..”

“Daha fazla küçülürsem bu biraz garip olmaz mıydı, abla?.”, diye gülümser Inshala.

“Ve güzelleşmişsin.”, diye keyifle itiraf eder Moira ablası.

“Senin kadar değil, abla.”, diye cevap verir Inshala.

Moira gülümser.

“Maira kim abla? Ve Madine.. Bir de Cümeyt vardı sanırım..”, diye sorar Inshala.

“Maira senin öbür ablan. Benim bir küçüğüm.. On dokuz yaşında kendisi ve bugüne kadar eli kılıca değmemiş, prensini bekleyen aklı bir karış havada bir kızdır. Madine ise senden iki yaş küçük ve daha ‘hayır’ evresini aşamamış tam bir baş belası emo’dur. Sabahtan akşama kadar kulağında kulaklık mart ayı kedilerini andıran müzikler dinler, siyah mürekkeple saçlarını ve dudaklarını boyar, ve her şeye omuz silkip, ‘hayır’ der.. Dediğim gibi, tam bir baş belası. Cümeyt ise daha dokuz yaşındaki en küçük erkek kardeşin ve bu dünyaya yanlışlıkla gelmiş bir melektir aynı zamanda. Bir gün onunla tanışmanı çok isterim. Onu çok seveceğinden eminim. O da seni çok sevecektir.

“Benden kolay kolay kimse hoşlanmaz ki abla.”, der sessizce Inshala.

“Senden sadece anneme bahsettim, güzelim. Anneme ve Cümeyt’e.. Ben zindana atılıncaya kadar seninle tanışmak için sabahtan akşama kadar zıp zıp yerinde duramadı. Ve pencerelerin başında oturup, belki gelirsin diye her gün saatlerce ‘Fey’ ablasını bekledi.”, der Moira acı bir şekilde gülümseyerek. “Şimdi. Burası neresi ve senin bu güzelliğini kime borçluyuz? Kime teşekkür etmem gerekiyor?”

“Burası benim rüyam. Sana söylemiştim ama ki! Biz şu anda bir rüyadayız ve aslında ikimiz de uyuyoruz, abla.”, diye açıklar Inshala.

“Rüya, ha?”

“Ben.. Themalsar’dan sonra bazı şeylerimi kaybettim.. Kedimi ve.. başka bir şeylerimi daha.. Dolayısıyla artık bağlı olduğum druid halkasını da terk etmek zorunda kaldım. Uzun bir süre efendim gibi Orman Halkasına bağlanmak istedim ama ona bağlanırsam devamlı efendimi hatırlayacağım için buna cesaret edemedim. Bu yüzden ben de Rüya Halkasını seçtim kendime.. Yada halka beni seçti.. Bizde seçim ve tercih olayı biraz karmaşık bir ilişki, abla. Ve buradayken, rüyamdayken, görmeyi çok istediğim kişilerle bazen konuşabiliyorum.”

“Hmmm.. herkesin marifeti ve becerisi farklıdır. Ama seni azıcık tanımışsam, bu tercihinde başarılı olacağına kati olarak inanıyorum. Sana yakışmış ve öyle görünüyor ki yaramış da..”

“Aslında bana yarayan başka bir şeydi, abla.”, diye yüzü kızarmış bir şekilde mırıldanır Inshala.

“Kim?”, diye gülümser Moira.

“AAGER FOGSTEP.”, diye cılız bir fısıltıyla itiraf eder kız.

“Hah!”, diye ünler Moira. “Biliyordum. Themalsar sonrası o on gün yanından ayrılmayışına müşahade etmemiş olsam bile biliyordum!”

“Ne?.. Nasıl?”, diye utanç içerisinde sorar Inshala.

“Çünkü ablalardan hiçbir şey kaçmaz!”, diye sırıtır Moira.

“Yaaaa..”, diye itiraz eder kız.

“Bize katıldığın günden beri senin ona nasıl baktığını, gözlerinle onu devamlı izleyişini ve devamlı ona sessizce sokulup hışmetmelerini büyük bir ilgiyle seyrettim. İnsanlar bir paladin gördüğünde, genelde bizlere çelik zırhlar içindeki kanun aptalı gözüyle bakarlar. Ama o zırhların ardında, en nihayetinde ‘biri’ olduğunu göz ardı ederler. Ve o ‘birinin’ de kör olması gerekmiyor. Her şey bir yana, sendeki bir şeylerin, o adamı rahatsız ettiğini de görme fırsatım oldu. Öyle görünüyor ki Efendi Aager, sen söz konusu olduğunda neyin kendisini rahatsız ettiğini anlamış durumda. Sanıyorum bundan dolayı kendisine teşekkür etmem gerekecek.”

“Ben.. ben pek anlamadım, abla.”, diye itiraf eder Inshala.

“Sevgi, benim küçük Inshala’m, beraberinde bir çok duyguyu da getirir. Utanma, korkma, tedirgin olma, rahatsızlık duyma.. bit yeniği gibi. O bit bizi bir kere ısırdığında, birden o kişinin her hareketini fark etmeye başlarız. Bazen o kişiden korkarız, bazen kaçarız, bazen de uzun bir süre o kişiye uyuz oluruz.. Ve o kişi her ne yaparsa yapsın, yaptıkları devamlı gözümüze batmaya başlar.”

“Ben.. Aager Fogstep’i, beni bir bit ısırdı diye mi sevdim yani?”, diye hiç inanmamış gibi kaşlarını çatar Inshala. “Ben bitli değilim ama ki. Devamlı yıkanıyorum ve saçlarımı temiz tutuyorum!”

Moira ister istemez kıkırdar.

“Bitlere kafanı fazla yorma, güzelim. Zamanı gelince anlar ve gülersin. Ama senin adına ne kadar sevindiğimi bilemezsin. Efendi Aager.. en az göründüğü kadar karanlık bir adam.. Ancak bu onun tamamını tanımlamıyor. Geçmişimiz her zaman bizimle beraberdir. Ancak o geçmişin bizi gütmesine izin verip vermememiz ise bizim elimizdedir. Ve belli ki Efendi Aager bu konuda doğru EN AZ BİR tercih yapmışa benziyor..”, diye gülümser Moira.

 

Inshala, ‘bit’ meselesine fena halde takılır, zira kendisini bildi bileli asla, AMA ASLA bitlenmemiştir. Dahası, ‘sevgilimi’ Aager Fogstep için hissettiği duyguların, pis bir böcük yüzünden olmuş olmasına aşırı derecede rahatsız edici bulur.

FEVKALADE AŞIRI DERECEDE!

Ancak Moira ablasıyla paylaştığı ‘rüya’dan uyanmadan önce, belli ki bazı şeyleri öğrenmesi gerekecektir. Bu yüzden, en azından şimdilik ‘bit’ meselesini, fena halde zorlansa da, şimdilik rafa kaldırır.

 

“Sana ne olduğunu anlat bana, abla. Seni en son gördüğümde Durkahan şehrine doğru yola koyulmuştun.”, diye sorar Inshala.

Moira derin, esef dolu bir nefes çeker.

“Ben tam bir aptalım, güzel Inshala’m. Babama olanlara o kadar kızmıştım ki, şehre varır varmaz, doğru düzgün, elle tutulur, kanunen kabul edilir, somut herhangi bir delil aramadan gidip amcamı her kesin ortasında babama suikast düzenlemekle suçladım ve olduğum ahmak gibi, bir de ona meydan okudum. Themalsar’da olanlar belli ki beni fazla havalara sokmuş zira amcam fena halde kızdı ve meydan okumamı geri çekmem konusunda beni uyardı.. Ama ben, bütün kibrimle kendisini korkaklıkla suçladım ve bunu yaparak ona benimle yüzleşmekten başka seçenek de bırakmamış oldum..”, der ve susar Moira.

 

Inshala devamını duymaya can atar ama büyük bir bilgelik örneği göstererek beklemeyi tercih eder.

Neden sonra Moira tekrar derin bir nefes daha çeker ve anlatmaya devam eder.

 

“Ve amcam beni muhteşem bir şekilde yerden yere vurdu. Zırhını bile doğru düzgün çizemedim.. Beni öldürebilirdi ama belli ki başka planları vardı.. annemi içeren planları. Annem Durkahan’da tanınmış, sevilen ve onurlu bir aileden gelen bir hanımefendidir ve amcam ona, kendisiyle evlenmesi halinde hayatımı bağışlayacağı sözünü verdi. Bu şekilde tıpkı benim amcama herhangi bir tercih hakkı bırakmadığım gibi, amcam da anneme herhangi bir seçenek bırakmamış oldu.. Sayemde!”

“Ama.. ama seni hapsetmiş ki!”, diye inler Inshala.

“Eh.. onu herkesin önünde babamı öldürmekle, sonra da korkaklıkla suçladıktan sonra ortalıkta elimi kolu sallaya sallaya dolaşır bir şekilde bırakamazdı ya. Beni hapsederek, annemin sadakatini de güvence altına almış oldu, adi hergele!”, diye hışmeder Moira.

“ABLAAA!”, diye şok olmuş bir ifadeyle söylenir Inshala.

“Ne..? Pardon. Sanırım senin yanında o tür kelimeler kullanmamalıydım, özür dilerim.”

“Söylediğin şeyin ne olduğunu bilmiyorum ama söyleme şeklinden, çok fena bir şey olduğuna eminim.”, diye kızarmış bir yüzle yere bakar Inshala.

“Ne diyebilirim ki.. Hapis hayatı beni çok değiştirdi.”, der Moira sırıtarak.

“Düğün ne zaman?”, diye sorar Inshala.

Moira boğazından nahoş bir ses çıkartır.

“Tam olarak emin değilim. Karanlıkta günleri takip etmek oldukça zor. Sanırım yedi yada sekiz gün sonra.. Veya beş.. Dediğim gibi, emin değilim. Haftalardır zincire vurulmuş bir şekilde zindanda tutuluyorum.”

“Biraz zamanımız var yani.”, der Inshala rahatlamış bir şekilde.

“Zaman? Neye zamanınız var?”

“Biz Vodgar denen şehrin batısında, Dark Forest civarında bir yerlerdeyiz ve geliyoruz.”, der küçük kız mutlu bir sesle.

“Dark Forest’da iseniz buraya gelmeniz en az sekiz-on gün sürer, güzelim. Ve sanıyorum amcam annemi garanti ettikten sonra, pek de şaşırtıcı olmayacak bir şekilde beni de ‘utancımdan’ intihar ettirtecektir.”

“Mucizelerden ümidini kesmemelisin, abla.”, diye sırıtır Inshala.

“Sen.. sen bayağı değişmişsin kız kardeşim. Ancak sorun mucizelerde değil, durumumun imkansızlığında..”, der Moira yılgın bir sesle.

“Öyle deme, abla. İmkanlı durumlarda gerçekleşen şeylere mucize denemez ama ki! Daha dün sabah High Woods’un hemen güneyindeydik ki!”

“Ne? Nasıl?”, diye hayretle bakar Moira, önünde sırıtarak duran küçük kıza.

“Sonra. Fazla zamanımız kalmadı. Uyurken vakit farklı işliyor. Uyanmadan sana olan biten bazı şeyleri anlatmam laz—”

 

“GÖZETİM BÜYÜLERİMİZİ BİR ŞEY İSTİLA ETTİ!”

“SALDIRI ALTINDAYIZ!”

“LORD KARKASHI’YE HABER VERİN!”

..diye bir ses gürler ve Inshala’nın ‘rüya’ alemi dağılmaya başlar.

 

Panik olmuş bir şekilde Inshala, Moira ablasına bakar ancak kızın yüzü donuklaşmış, bedeni de çoktan silikleşmeye başlamıştır.

“Abla.. Abla dayan.. Yoldayız ve geliyoruz!”, diye çığlar kaybolan Moira’ya..

..ve Inshala kan ter içerisinde uyanır!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Inshala korkuyla yerinden fırlar.

Onun sıçramasıyla Aager de bir anda kızın arkasında, kısa ve keskin kılıçları çekilmiş bir şekilde peyda olur.

Karalar içindeki adam, yarı ayık, yarı uyku halinden, farkındasız bir refleks ve hayret verici bir hızla, göz açıp kapayıncaya kadar, tam savaş pozisyonuna geçmiştir.

“Ne oldu?”, diye sessizce sorar sırtını verdiği kıza.

“Moira.. Moira ablam.. Başı fena halde dertte. Hemen gitmemiz lazım.”, diye inler Inshala.

Aager’in buna gösterdiği, neredeyse katatonik denebilecek kadar soğuk kanlı tepkisine birazcık olsun hayran kalmamak pek de mümkün değildir.

Fogstep, nedenler yada niçinlerle vakit harcamaz.

Inshala’nın battaniyesini kapar, seri bir devinimle topak halinde yuvarlayıp kendi çantasına tıkıştırır, kızın küçük bohçasını da alır ve yarım dakikadan daha kısa bir süre içerisinde, orada birilerinin kamp yapmış olabileceğine dair pek az iz bırakacak kadar temizlenmiş bir alan bırakır ardında.

“Gidelim.”, der kıza sessizce.

Ve Inshala, neden ilk gördüğü andan itibaren bu adama takılıp kaldığını anlamış olur;

 

GÜVEN.

 

MUTLAK..

 

..VE KATIŞIKSIZ.

 

“Teşekkür ederim.”, diye fısıldar karalar içindeki adama, küçük kız..

..ve ikisi de dağılıp rüzgarda uçuşmaya başlar.

Dağılmaya ramak kala Inshala’nın yüzünde hafif utanmış, daha çok mutsuz bir ifade belirir. Gerçeği, sadece gerçeği öğrenmek isteyen birisinin azmini taşıyan gözlerle ellerini tutan karalar içindeki adamın gözlerinin içine bakar..

“Ne oldu, bebeğim?”, diye Aager’in dingin fısıltısını duyar zihninde.

“Sana bir şey soracağım, Aager Fogstep, ama bana doğruyu söyleymeni istiyorum.. Ne kadar acı olsa da..”, diye kızın umutsuz sesli yankılanır adamın içinde.

“Sana istediğim kadar iyilik yapamadım, Inshala. Ama her zaman doğruyu söyledim..”, diye aynı fısıltıyla cevap verir karalar içindeki adam.

“Ben.. Ben senin için bir zorunluluk muyum?”

“Evet.”, der Aager açık ve çıplak bir hışımla. “Seni gerçekten tanıdığım andan itibaren.. Ve bunun asla değişmemesi için de elimden gelen, ve gelmeyen, ne varsa da yapmaya kararlıyım.”

“Ama neden?”, diye sorar kız ağlamaklı bir sesle.

“Çünkü sen daha azına layık değilsin, bebeğim.”

“Ama.. ama ben bitli kızın tekiymişim ki!”

“Bitler korkulacak şeyler değil, Inshala. Ve sen de olduğunu da hiç sanmıyorum.”, diye cevap verir Aager çatılı kaşlarla.

“Nerden biliyorsun ama?”

“Uyurken bacağıma yasladığın başını, yüzünü.. ve saçlarını saatlerce.. günlerce seyretme fırsatım oldu.”

Birden kızın yüzünde güneş açmış gibi bir ifade belirir.

“Ah Moira abla.. Beni kandırdın.. Ben bitli değilmişim ki!”, diye ışıl ışıl bir ifadeyle gülümser..

..ve kendisini rüzgara bırakır.

 

 

Kaşla göz arasında Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane ufukta kaybolmuştur çoktan..

 

 


 

 

 
 

Quiet In The Library

Timeline:

Arcantonic and Brom slip silently into the night to do somethings that might very well break the prophecy they were sent for.

Adamant that she must do what she set out to do, Brom has little choice but to help accompany the ‘cute little demon’ of a gnomic girl.

 

This story takes place on the same night as
“Benim gitmem lazım.”
The Returning of Shal -ah Galad
Geleceğin Adımları
“Not Yets” and POV’s (18+)
and right after
Between The Blinds.

 

 

THAT. WAS. AWSOOOOOME!“, Tonic half shrieked, half cackled with manic fervent and triumphant hysteria. “I can’t believe she held me.. No!.. She hugged me! The Riverin of High Woods, The Princess of Bari Na-ammen, the daughter of Ri Grandaleren and Rise Nadine Graciousward.. THE FUTURE QUEEN OF THE HIGH ELVES, Alor’Nadien ne Feymist herself, my twin sister by adoption, no less, and she hugged me! Oww my Gosh, she smelled so nice.. So warm.. And you know what? I think I will go visit her again, once this is all over. Just for more of that!”

“Girl.. She offered you the throne of Bari Na-Ammen, literally, and all you can think of is her hugs? I’ll be the first one to admit, she is a beauty, par to Wraiven, but really, now.. Your priorities are a tad eschewed.”, Brom said with a bemused tone.

“Look here, you little hobbit!”, she said pointing a tiny finger at him. “This here is the hair of a Princess. And not just any princes, but that of Alor’Nadien ne, herself! And not just a snippet, either. She gave me a whooooole strand!”

 

Her tiny finger, the one she was pointing at Brom, was nearly all black! Because her fingers were so small, and the Princess truly had had very long hair, flowing nearly all the way down to her feet. She had enlaced the hair around and around her finger until it had all but covered it.

And now, the little gnomic girl was skipping and hopping like she was the proud owner of one of the rarest wonders in the kingdom..

..which, she was!

 

“You are such a dork, Tonic.”, Brom smiled. “..And a fangirl!”

 

The two had left the huge Dorin guy and the beautiful, graceful, and pretty princess behind and were heading to their next, and hopefully, last stop for the evening; to the Great Arashkan Library.

Why was every officious building in the city named ‘Great’, Brom had wondered.

The Great Arashkan Courthouse, The Great Arashkan Library, The Great Arashkan Arena, The Great Spires, The Great First Lord Princeps Palace.. It wasn’t like there was another city just over the hill with a courthouse, a library, an arena, some spires nor another first lord that one would confuse, now, was there?

Or perhaps there were some ‘baby’ Arashkan courthouses, libraries, arenas, spires, and first lord palaces and hence, the ‘great’ ones had real and practical significance.

Brom couldn’t imagine a conversation where some stranger would ask; “Excuse me, mate, where’s the First Lord’s Palace?”, and get a reply, “Which one? I mean, we have so many!”.

Brom suspected, that conversation would devolve into something like;

“The ‘great’ one..”

“Yea, okay, but which one? We have a lot of ‘great’ first lords in Arashkan. You’ll have to be a bit more specific, mate!”

“How many First Lord’s do you have, in this city?”

“19,876 by the last count. We had a new First Lord spawn just the other day!”

 

Apparently, Brom’s live-imagination was at play again!

 

But there was, however, some truth in his creative perception. All these ‘greats’ didn’t make the city anymore endearing.. Only pompous! No one, it seemed, was near-honestly humble like hobbits in this world. Hobbits lived in nice, quiet, rolling hills. They didn’t build giant monuments, nor put awesome statues to impress others. Seemed a little like too much work for no gain at all. Hobbits made their homes in the hills and.. well.. they lived in them.. Happily too!

The near-honestly was because hobbits were just unenthusiastically lazy to be bothered by such frivolities!

Elves, humans, gnomes, dwarves.. none of them ever seemed satisfied with what they already had. Always they would thrive for more..

..and still, be unhappy.

Just how stupid was that?

 

“Brom.”, Tonic said sternly. “I know what she offered. Think of my history. I know what power is. I lived with my uncle for years. And I know what power can do to you. My uncle.. He had power. Lots and lots of it. Even his demons feared him and it really is hard to instill fear in a demon. And look what it brought him. Banishment to the depths of hell he is never coming back from. It is possible he is still alive. And burning perpetually there.. And Heavens willing, he should burn for more, and then some.”

“I.. can’t say I admire his disposition. But why? Why did Nadine banish him and not just kill him and be done with? Death seems kinda more permanent, don’t you think?”, asked Brom a bit taken aback by the little gnomic girl’s savage tone.

“No. Death is not always thus permanent. Not for guys like my uncle..”, she replied, her tone much more subdued now than just a moment before.

“Ow? How do you mean?”

“My uncle, Arcanton.. He made many deals with many beings.. Outsiders.. Creatures that do not belong to our plane of existence. Planes where time and space get distorted. You literally can’t kill those creatures, Brom. You can only banish them from your own reality and hope some fool will not summon them back.. At least not in your lifetime!”, Tonic said quietly.

“Hmm.. So Arcanton made deals with things out of our plane of existence. But so did Wraiven, come to think of it, did she not? I mean, The Raven Queen doesn’t exactly belong to our plane of existence either, you know.”, Brom said carefully.

“Seressa did not make deals with the Raven Queen, Brom. Not in the sense that my uncle did. My pairs soul is her own. And belongs only to her. I doubt under any circumstance would she give up her soul to anyone.. or anything! Seressa is bonded with the Raven Queen via a pact. She does her bidding in return for her queen sharing a part of her power and knowledge with her. It is sort of a mutually beneficial agreement between two parties. She can, if she wanted, dissolve that bond. Yes, she will lose the Raven Queen’s favor and the power she imparts to her, but the fact remains; she can end the bond..”, Tonic tried to explain.

“So she can.. But I still don’t see the difference.”, said Brom as he squinted into the night.

“The difference is, unless you got more balls than brains, you literally can’t break the deals you make with Outsiders. Once the deal is done, your soul is on the market! It’s ‘Going.. Going.. Going.. Gone!’“, she said seriously.

“Well, that sucks.. I suppose. I like it that Seressa is free. I like her free. And she should always be free. Social rhetorics do her enough injustice and chain her as it is. She doesn’t need any more constraints.”, Brom said quietly.

 

The two walked on for some time in companionable silence. As it turned out, they ended up going the longest possible way around, taking the streets between the Officers District and Heaven Park, behind the Archery Military Camp, and by the Lights Temple. For some reason, the First Lords Palace and the streets surrounding it seemed to be teaming with burly, scowling patrols and neither Brom nor Tonic needed any complications or altercations with the city’s law enforcement’s that late, that night.

 

“Don’t.”, Brom said finally.

“Don’t what?”, asked Tonic, a bit surprised.

“Don’t ask the question you have been meaning to ask all night, Miss Tonic.”, he said with a destitute voice.

“Actually, I wasn’t going to ask anything.. And you really don’t need to ‘Miss’ me you know. Every time you say ‘Miss Tonic’, it sounds like ‘I miss Tonic!’ in my head, and that’s just weird.. and creepy!”, she said.

“Well, now. That is weird.. And creepy..”, mused Brom, but it seemed his mind was elsewhere.

“I did wonder though..”, Tonic began.

“And that.. is what I meant when I said, ‘don’t’!”, Brom frowned.

“You know. It isn’t fair you get to do all these psychoanalysis on me and then fend me off when I want to ask you some personal questions.”, she sniffed.

“I am not the one with the accumulated issues, Miss— Tonic.”, replied Brom, but there was no heat nor beration in his voice.

“So only people with decent backgrounds get to analyze others, then?”, asked Tonic mildly.

“No.. There just isn’t anything there to analyze.”, Brom replied allusively.

“Ahh.. I see.. So it’s perfectly alright if I did ask you a few personal questions, then?”, said Tonic with a victorious smirk.

“What? No.. How did you even get to that conclusion, girl?”, replied the hobbit feeling exasperated.

“Using awesome logic!”, smirked Tonic again.

“Using logic..”, snorted Brom. “You are not going to let this go, are you, girl?”

“Nope.”, replied Tonic happily. “So.. What do you see in Seressa?”

“Thought I already told you that. Just this evening. At least twice.”, frowned Brom.

“Yes, and no. Your description of her was a bit.. too intimate and heartfelt.. One could argue it’d make an excellent book cover, let’s say.”, said Tonic tentatively.

“I don’t know what kind of books you are into, girl, but I would suggest you read something that has actual literature in them.”, Brom scowled now.

“So you don’t like her, then?”, she blurted.

“Now why wouldn’t I like her? I mean, what is there not to like?”, replied Brom honestly.

“So you do like her..”

“Ow. My. Gosh, girl. You are going to push this in your direction whatever I say!”, exclaimed Brom, waving his hands.

“I just want you to give me an honest, and straight answer. Is that too much to ask? I mean, we are friends, right?”, persisted the gnomic girl.

“Just because we are friends, that doesn’t mean we share everything..”, said Brom exasperated.

“But you said, ‘We suffer. We mourn. We sing and we celebrate.. We do. And what we do, we share!‘. Your words, not mine.”

 

Brom ‘hoo boy’ed.

The little demon was persistent.. and she stuck on him..

..like a tick!

 

“That is possibly the worst misuse of a friendly conversation, Miss Tonic!”, Brom said angrily. “But I will tell you, just to get you off my back!”

“Yeshh!”, Tonic fisted her hand into the air. “Victory!”

 

“When I see your pair.. No.. When I see Wraiven, I sometimes wish I was a taller man. And better looking, perhaps. ‘Cooler’, so to speak. Maybe a bit more muscular.. You know, the type girls like to ogle at.

 

I love everything about her and she sees me only as something that she can, perhaps, cute into her coin purse. Not that I would mind being pursed by her, but that will still not make her see me in the light that I would rather have her see me.. If that makes any kind of sense to you.

 

We are so impossibly different, yet she makes me simply not care. Which is the core of the problem. She doesn’t see me that way, period. I mean, what am I to her, really, but a bushy little hobbit?”, said Brom then fell silent. This night had offered him many wonders. Just not the ones he would have wished for.

 

Tonic stared at the back of the hobbit as they once more fell silent.

She had been surprised by this unscrupulous hobbit a few too many times this evening. But this last bit gave her a whole new insight about him because he hadn’t been staring at her pair for the simple visual pleasure of having ogled at a very beautiful, proportionately curvy, comely buxom, life inducingly vibrant, deservingly exhilarating, darkly mysterious, and honestly alluring figure, counter-underlined by some macho male animal instinct, but for something more. Something that was intimate. Something that had real depth.

Tonic suddenly felt angry and jealous.

For all her pretense otherwise, she didn’t feel like sharing her pair with anyone, even though she had taken her pair a bit too much for granted.

Then she felt shame.

The hobbit —No! Not the hobbit.. ‘Brom’, had done nothing but give his best to help a cranky, cantankerous, contrary, grumpy and surly little girl his all, and not just that evening, but carefully, every day, ever since they had met. And for some reason, Tonic didn’t think he’d done any of it to gain favor with her pair, by proxy. For all his seeming indifference towards everything, lack of base enthusiasm, exasperation level of sloth, and blatantly unscrupulous attitudes, he was smart, cunning, always seemed to show unsolicited kindness, and he was loyal, educated, and well-spoken, even though he hadn’t been to an academy such as Melshieve and thus far, he’d more than pulled his weight in fights.

Much better than she had!

Hells bells, he’d also played that lyre like a siren! She remembered all the times she’d thought he was just staring at her pair’s butt, while he had persistently claimed he was composing a song.. in his mind!

And he had been telling the truth all along.

‘The Endless White’.

The tune he had played, back at the inn that very evening was something that was simply ‘mad’..

..and Tonic had loved it!

And now she didn’t want to share her pair with him?

Like her pair was hers to give or not..

Just how arrogant was that?

 

“Yes.”, inner Tonic said. “You really are selfish, you know.”

“Whose side are you anyway?”, blazed Tonic but her heart hadn’t really been in it. She’d flared more out of ‘muscle reflex’ than true intent.

“Does it matter? It was you, who wanted to try ‘this way for some..’, wasn’t it? Now you want to quit? I wasn’t aware it would be this short. Must have missed the memo. Had I known you’d be this fickle, I wouldn’t have fought against it so hard, knowing you’d come around on the morrow..”, inner Tonic said, and she didn’t even bother with the sarcasm.

Tonic shut up.

From the inside!

 

No. The hobbit was not just ogling at a very beautiful, proportionately curvy, comely buxom, life inducingly vibrant, deservingly exhilarating, darkly mysterious, and honestly alluring figure.

Brom was staring at the heart of all that and desolately knew, he could never have it.

The ogling was just his way of fooling those around him..

..and himself.

 

“You could tell her.”, she braved mutely.

 

“To what end? There’s nothing neither of us can do about it, particularly if she doesn’t see me that way. If I tell her, all I will get is either the basic ‘You are my friend’, talk or the infamous ‘But I love you like a brother’, talk, which I would rather forgo and Heavens forbid, will never happen. However Seressa sees me, I never want her to love me like a ‘brother’..”, replied Brom, and not without a good dose of bitter disgust.

 

“So you are going to do nothing?”, asked Tonic incredulously.

 

“I never claimed to be a brave man, Tonic. As a matter of fact, I did say I was a coward, this very evening, I might add. Being refused by someone as awesome as Wraiven is not something I ever want to experience. I’d rather just ogle and make sure she sees me doing it.”, he said quietly.

 

“Make sure she sees you? Why? That doesn’t make sense.”, said Tonic befuddled.

“I don’t like sneak-peaking at her. Feels wrong. Feels like cheating.. Feels immoral —and yes, I am fully aware of the monumentally depraved irony there. That doesn’t change the way I feel, though.”, said Brom, frowning a bit.

 

“But.. but you are suffering and she doesn’t even know!”, bewailed Tonic.

“What’s got you so riled. It’s my problem. I’d rather look at that beautiful and wonderful, and beautifully wonderful girl with the impossible dream of a ‘chance’, than never to be able to look at her again when I get refused or be declared as ‘loved like a brother’!”, said Brom, gruffly.

Tonic ran up to Brom and stopped right in front of him and looked him in the eyes.

“That’s.. That’s just wrong, Brom.. and sad..”, she said with brimming eyes.

“Well. I am a sad sort of man. I got a problem, and I am using the cowardly way out. Nobody is feeling bad and no one is getting hurt..”, he said flatly.

“Accept you.”, she said quietly.

“Yea, well. There you have it. Chew on that psychoanalysis if you will, Miss Tonic.”, said Brom, brushed past the gnomic girl and with determined steps, started towards The Great Arashkan Library..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tell me again.”, said Brom with a mute, stoic voice. “What do I say to this Tinker-guy, again? And how in the blazes am I even going to get up to that window anyway? It must be at least fifty-five feet up there. Probably more, since this is a library. They would require higher ceilings to store all the books.”

 

Brom didn’t feel well. He had never wanted to divulge his feelings about the very tall, very dark girl to anyone. And certainly not to Tonic. Not because he thought she couldn’t keep the knowledge to herself, but perhaps, and because, he thought, she would keep it to herself.

“Damit.”, he thought. “Why now? Why tonight, of all nights?”

Had it been the tune he’d played to the audience that evening?

The one he’d named a tad grandly as; The Endless White.

He knew he should have named it just The White... or even White... but white was just too generic.

Or perhaps it was the song he’d sang after that; Time.

In all honesty, Brom Bumblebrim knew, he just knew, it wasn’t him, who’d written that song. Unlike any other song he had written, this one had ‘come’ to him.. and in the most literal sense possible. Word by word, the song had written itself in his mind and heart during his two-year sojourn from Bowling Hills, all the way to Shakehands.. Which is when he’d met Cora. But tonight had been the first time he had actually put it on display, so to speak. And now, the song was out..

..and out of its ‘time’, Brom thought with a sardonic inner snort.

Or perhaps it was because of having met an angelic being.. or seen that dark, very sinister-looking man he’d ended up feeling ‘distaste’ at best, then getting all his emotions totally eroded when he saw the same, sinister man looking at the sweet little skinny girl the way he had. And the look she had given him had been emotionally ruinous all by itself for Brom.

He was a bard, damit, and love was the bread and butter for all bards.. But the thing between those two.. he found he couldn’t define it..

..because he could not comprehend it.

It had been so.. nubile in its beauty..

So primevally intense.

There had been no decorum to it. Only base, raw, savage, and somehow, awe-inspiringly tender and desperately lonely longing in the look the two, very unlikely man and girl, were giving one another.

And they were giving it in a sense that was singularly unique! It made other people’s love seem like they were merely and briefly lending their hearts to others, while those two had already and literally given theirs.

So much so that what beat in one, was actually the heart of the other..

 

What man, woman —or bard— could truly comprehend that?

 

The intermixed irony that was put under the broad beam of a bright spotlight was not lost on Brom at all;

One, inhumane human, and one, infinitely humane, inhuman!

It was likely that very destitution the two had, that’d sparked the fire that had previously been a mere and happy little kindle..

..into searing pain.

 

“Damit!”

 

Tonic gave Brom an even look.

Whether she surmised what was really going through the hobbit’s mind, she kept it to herself.

For now, at least.

Which was a grace, all by itself.

 

“I have seen you climb walls before, Brom. That cloak of yours will more than suffice. If you want, though, I can give you a potion that will make you climb pretty much any surface. Another for you to pass through any gap, or to safely float down. I can send a rope all the way up there.. The window is in range.”, she listed methodically. “I suppose, if you want, I can bring out Mechaber. He can give you a fifteen feet head-start sort of a jump. But I haven’t really had the opportunity to field test that. And I can’t promise a quiet landing. Likely, it will bring a lot of patrols upon us. I am guessing you’d rather avoid that.”

“I am guessing, you would rather avoid that!”, scowled Brom.

“Yes. Yes, I would.. Very much.. The technology behind Mechaber is not out yet, and I would rather it didn’t. Not yet, and not until it’s perfected and certainly not until I install the self-destruct unit in it.”, she said seriously.

“The self— what?”, asked Brom incredulously.

“Self-destruct unit.. You didn’t think I would artifice something as dangerous and deadly as Mechaber and then hand it over to the irresponsible humankind, or have it stolen, now did you? I designed it. I must make sure it never falls into wrong hands..”, Tonic said like she was paraphrasing from a blood-signed doctrine!

“Ooookay.. Good, we got that cleared, then.”, Brom said.

“Mechaber is serious business, Brom. Nothing to joke about. The fact that you have seen it, let alone know about it is a sign of how much Seressa trusts you because if it were up to me, you’d have never seen, nor heard mention of it.. Well.. not for some time, anyway.”

“Ooookay.. Good to know where we stand too, then.”, Brom said with the same tone.

Tonic scowled.

“Look, just because you like someone, doesn’t mean you hand over the nuclear launch codes to them, alright!”, she said with an exasperated voice.

“The what lunch codes?”

“Never mind.”, said Tonic. “Read it in some silly futuristic sci-fi book.”

“Psychic-what? What are you talking about, girl? Just what the hell kind of books are you reading?”, Brom asked.

“Look, the story begins when a pretty Erossian spy falls in love with a mad and delusional Camerican nuclear scientist—”, the gnomic girl promptly began..

“Tonic!.. It’s late. I am tired and in all sorts of ways.. Let’s just get this over with, shall we? I am sure Cora and your pair have noticed we have been too quiet by now and gone to your room to check and see as to why! I think the story about some mad psychic-whatsit can wait, don’t you?”

“Right..”, said Tonic and blushed a bit. “Just tell him what I told you. Don’t loiter. Don’t chit chat. Get in. Tell him. Get out. And..”

Brom cocked one eyebrow.

“And?”

“..And, thank you. I made you do things tonight you would rather not have done.. At least not with me, nor for me.. So.. Thank you..”, she said with a small voice.

“You are welcome, Miss Tonic. And no, I wouldn’t have done any of this, not tonight, not ever, but not because of you. I just wouldn’t have done them because I would rather have taken a light snack, cleaned and tuned my lyre, and then went to sleep. Thanks to you, it is unlikely I will find any light snacks nor find the time to neither clean nor tune my lyre. And because it’s nearly the end of the night, I will not be getting any sleep either..”, Brom said.

Tonic frowned.. and felt a bit.. hurt..

“But I did do all the things I would rather have not, and I am now a better man for it.. All because of you.. So.. Thank you!”, he added with a smile.

Tonic’s eyes teared.

“Go.. Now.. Or I shall call you an ass and totally ruin the moment, Brom Bumblebrim!”, she sniffled.

 

Brom smirked, turned around, pulled his magic cloak around him..

..and started climbing up the side of The Great Arashkan Library like some odd lizard or possibly, an arachnid!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Who is there?”, a slightly tenoric male voice whispered harshly in the darkness.

“It is I, The Ghost of Silent Hills Past, Present, and Future!”, spoke Brom, with a hoarse, hollow voice as he produced a very high, very eerie, screaming tune from his lyre.

 

The poor antic instrument wept at her misuse.

 

Brom had found the ‘Tinker-guy’ with relative ease. The gnome was taller than Tonic but while the gnomic girl was proportionally slim, this gnome, the possible great, great, great-something grandson of Prince Gordigon was a bit on the stocky side. Though he looked quite young and robust and had keen, intelligent, and pursuing eyes.

Brom had thought of a dozen different ways of approaching the gnome, including stepping up to him and saying, “Hallo there, matie. Got somin te tell yer! Go there them Silent ‘ills an’ grab what’s there fer yer self and be quik ’bout tit! And while at tit, quit mawnin’ ’bout things ‘cuz non wuz yer falt! But I’d suggis yer watch yer arse cuz sum fellers wantsit!”

And now he was gnawing his knuckles, hiding a few rows, behind and above him, stuck on the ceiling!

 

“Whot?”, the gnome, Tinker-guy, said in a baffled and spooked voice.. And one of his hands formed claws as a huge ball of fire appeared in it!

 

“Ow crap!”, thought Brom. “A trigger happy fireballer!.. We are in a bloody library, damit! Who uses a fire hall in a library? That is a universal reason for contempt, almost akin to speaking aloud in a theater! Doesn’t he know there’s a special kind of hell for people like that? And this idiot is the heir to Silent Hills?”

He produced his own Wand of Ice, just in case the fool actually did fire his ball and he had to put out the fires!

 

And just then, they heard a monotonous, matronly voice echo.

 

“QUIET IN THE LIBRARY, OR YOU WILL BE FINED! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

 

“What the..”, said the gnome, Tinker-guy.

Brom snickered. Ow, this was going to be fun!

“It is I, The Ghost of Silent Hills Past, Present, and Future!”, he repeated, with the same hoarse, hollow voice.

“QUIET IN THE LIBRARY, 50 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“And I have come to give you tidings from the beyond, young Tinker-guy!”, hallowed Brom.

The gnome, Tinker-guy, cocked an eyebrow, his face puzzled.

“QUIET IN THE LIBRARY, 100 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“What the hell?”, the Tinker-guy said.

“QUIET IN THE LIBRARY, 150 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

Brom snickered, some more. If Tonic caught him doing this, she’d have his hide, and then some!

“You shall go to Silent Hills.. There you will find your kin..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 200 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“You must reclaim your heritage..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 250 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Ow. My. Gosh!”, exclaimed the Tinker-guy. “Can you please stop?!”

“QUIET IN THE LIBRARY, 300 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“No. I can’t!”, moaned Brom.

“QUIET IN THE LIBRARY, 350 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“For I..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 400 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“..am the Ghost of Silent..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 450 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“..Hills, Past..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 500 CREDITS! YOU ARE NOW BARRED FROM THE LIBRARY FOR A WEEK. PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“..Present and Future!”

“QUIET IN THE LIBRARY, 550 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Stop!”, cried the gnome!

“QUIET IN THE LIBRARY, 600 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“And you shall do my bidding..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 650 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Stop. Just stop!”, shrieked the Tinker-guy in desperation.

“QUIET IN THE LIBRARY, 700 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“No. I can’t..”, repeated Brom, his eyes shut, his face flushed and he had started doing strange, snorting, bubbling noises.

“QUIET IN THE LIBRARY, 750 CREDITS! YOU ARE NOW BARRED FROM THE LIBRARY FOR A MONTH. PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“You shall go to Silent Hills, and into the Demon Fog to reclaim your birthright..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 800 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“You must also know, young Tinker-guy..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 850 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Stop! You are going to get me permanently..”, cried the gnome.

“QUIET IN THE LIBRARY, 900 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

Brom could hardly breathe by now.

“..what befell you in the past..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 950 CREDITS! PLEASE BE ADVISED; YOU ARE NOW APPROACHING CONDEMN LIMIT. PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“..was not of your doing!”

“QUIET IN THE LIBRARY, 1000 CREDITS! YOU ARE NOW BANNED FROM THE GREAT ARASHKAN LIBRARY. PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Whot?”, exclaimed the gnome and there appeared a haunted expression on his face. A face that bespoke of shame, self-loathing, relief, pain lived, and pain endured..

“QUIET IN THE LIBRARY, 1100 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Those who put your heritage into desolation sent their minions to slay ye and yer line..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 1200 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

The gnome’s face paled. He tried to speak, but words utterly failed him.

“..to ensure, none would ever bring ‘voice’ to Silent Hills..”

And now, Brom wasn’t snickering anymore.

“QUIET IN THE LIBRARY, 1300 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Hence an evil plan they hatched.. A heinous plan.. And they brought down your home and buried you, and yours..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 1400 CREDITS! PLEASE PLEASE BE ADVISED; YOU ARE NOW APPROACHING CIVIL RIGHTS LIMIT. STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

Tears appeared in the Tinkey-guy’s eyes and ran down shamelessly.

“My mother? My father? My brothers and sisters by the dozen? Terrah Doodlebellz? All my friends? My neighbors? —They all died because of me?”

“QUIET IN THE LIBRARY, 1500 CREDITS! THE CIVIC GUARDS ARE ON THEIR WAY. PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT AND WAIT FOR DETENTION! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Nay, young Tinkerdome. They all died because someone slew them. They all died to kill your line. Make their sacrifice worth the world, young Tinkerdome..

Reclaim your Heritage.

 

Reclaim your Hills.

 

Reclaim your Kingdom.

 

Reclaim your Throne.

 

Reclaim your Destiny.

 

Reclaim your People.

 

And be a King!

 

 

And with a job well done, Brom Bumblebrim silently climbed down the ceiling.

Quite as a mouse, he brushed past the devastated Prince Gnine Tinkerdome, the great, great, great-something grandson of Prince Gordigon, got out the window, and skimmed down the walls of The Great Arashkan Library..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

WHAT DID YOU DO?!“, nearly shrieked Tonic in panic as she grabbed the hobbit and started running back the way they came. “The place is suddenly crawling with civic law enforcement!”

They ran past the Lights Temple, along the Archery Military Camp, and cut through the street between Heaven Park and Officers District.

“I said, just talk to him, say the things, and get out!”, spluttered the gnomic girl.

“Which is pretty much what I did, girl!”, panted Brom, his face flushed and he truly felt tired, both physically and emotionally. And he was scratching the upper end of one leg, near the buttock, just where he couldn’t see.

“What is the matter with you?”, Tonic asked, her eyes wild now.

“I got bit.. Again!..”, spat Brom, and mumbled to himself, “This is the last time I fall for a cute face!”, as they heard someone shout “HALT!“, from behind them.

“Whot?”

“Never.. mind.. Not a story.. for now..”, Brom said with a harsh scowl.

RUN, THEN!“, hissed Tonic.WE CAN’T GET CAUGHT DAMIT! OW. MY. GOSH!

Aaaand the gnomic girl was about to get hit with a full-blown panic now!

Something neither of them needed at that very moment.

“Calm.. down.. girl!”, said Brom harshly, as he huffed, and puffed.

 

The marching footsteps were getting closer.

HALT! HALT I SAY! HALT IN THE NAME OF THE FIRST LORD!“, repeated the same voice from behind, but much closer now, than before.

 

“Can.. you.. disappear?”, Tonic gasped as she ran next to Brom.

“Umm.. Yes.. But only myself!”, breathed Brom heavily.

“Ok, then.. Go.. Shoo! Vanish! Scram!”, she said.

“NO! Not.. leaving you.. Not happening..!”, Brom breathed.

“I can.. take care of.. myself.. damit!”, snarled Tonic.

“Together.. or not.. happening.. I.. never want to.. face a Wraiven.. with you.. missing!”, he gasped.

“Damit!”, she said, produced two vials with green, vaporish something in them, and a tightly packed clay sphere out of her artificer’s satchel. “Here, drink this in ten!”, she said and handed one of the vials to Brom, as she tossed the clay sphere behind her.

“You know, disintegrating civic guards is not a good idea, Tonic..”, Brom said lightly.

There was a stunning bang, and the civic guards on their heels dropped to their knees and slumbered face down.

“Neat..”, admired Brom.

“Won’t keep them down for long. Now shut up and drink! The effects of this potion should last about an hour, possibly more. I am usually generous —or heavy-handed— with ingredients, depending on your point of view.. Meet you at the inn.”, she said and topped her own vial.. and suddenly, Tonic fell apart!

“I like you, Brom Bumblebrim.”, she said in a warbling, escaping, gaseous, and fading voice. “If you are so bent on martyring alone, I shall abide by your wishes. But you shouldn’t decide for Wraiven without bothering to ask her. That truly is cowardly. And not really any different than all the other animals out there who only see the pinks and never wonder what’s in it.. I made that mistake and it cost me—”

Whatever it had cost Arcantonic, she couldn’t say.

Her form drifted away in a hazy wisp of smoke!

 

Brom scowled after the now gone gnomic girl.

“Inserting a last word right before the disappearing act.. Cheap, Miss Tonic. Very cheap! Well, I am warning you now, girl, there’s a whole slew of pain coming your way..”, he said darkly and drank his own vial..

 

It was the strangest sensation he had ever felt.

It was like his whole body was flying apart into tiny, dust-sized bits! He felt the hair on his bushy head rise on their ends, accept he had no hair left either. Every part of him just.. puffed into smoke, and he got carried off with the slightest wind.

Now all he had to do was somehow steer himself in the general direction of the inn, preferably away from the scores of civic guards.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Had a good evening, did you?” asked Cora as she stood in the hallway up the stairs to their rooms in the inn.

Her arms were crossed.

She was scowling at the little hobbit.

And her lips had that pout again.

Brom was smart enough not to comment on how cute Cora looked when she pouted.

Or rather, when she pouted while she was angry!

“Ummm.. Had a good evening yourself, did you?”, replied Brom, as he peered into their room.

 

The room was a wreck!

Everything, including bits of the floorboards, the windows, the window sills, the curtains, the flower pots, the walls, the feather bed, the nightstand, the lamps.. were either broken to bits or were cracked beyond repair. Feathers from the bed matres and the former pillows floated about and covered everywhere while food crumbs, empty and broken plates, bowls, and further cracked mugs and bottles were tossed and scattered haphazardly.

“This is not mere destruction.”, thought Brom in awe. “This is very nearly art! I could literally write an epic on this!”

 

“What did you do, Brom Bumblebrim?”, she fumed from her nose as she loomed over the hobbit, glaring down at him with her glacial blue eyes.

“Again with the ultimatum name use! What is it with my name and ultimatums, girl?”, asked Brom, frowning a bit. “And, I could ask you the same thing, Cora Sleet!.. What did you two do here?”

“We had a girls night. What does it look like? Seressa said we had to wreck the room at the end, so we did.. Was fun like I never had in my life!”, she replied seriously.

“And did you wear pinks too? I know for a fact, neither of you had pajamas!”, smirked Brom.

 

Cora’s eyes blazed and her face pinked.. just a little.. Barely visible, really, and if Brom hadn’t known the barbarian girl for as long as he had, he would have totally missed it.

 

“So.. how did you like it? The pinks, I mean..”, he asked blandly, and secretly kicked himself for having missed perhaps the only chance he would have ever gotten to see a Cora Sleet in Seressa’s mini pinks!

“It was a bit drafty but otherwise comfy!”, she replied with a straight face.

“Any chance for me to—?”, he asked.

“Never happen!”, Cora replied and now she really was scowling. “WHAT. DID. YOU. DO. BROM? We left you so you can calm Tonic. Not make her cry more!”

Brom sighed. He’d really wanted this to be kept between himself and the gnomic girl. Just to preserve her dignity, if nothing else. He didn’t want the cute little demon, as she at times became, to be seen as a ‘break down’ or a ‘cry baby’ and hence, an unreliable ‘loose end’, but there was no going around Cora when she got stubborn as she did now.

“Best way is to pull at it fast and sharp, and get it over with.”, he thought, took a deep breath, and spoke his piece.

 

“Before, she was crying for dubious and barely justifiable reasons.. I, on the other hand, gave her a genuine reason, so now, she is crying for real!”, said Brom and sure as he was a short, bushy-haired hobbit, his voice was now quite low, unsophisticated, and kind. “I am sorry Cora, but the current storm is inevitable. Once it blows, however, she will be done. She will then thank me because she will be feeling much, much better, and be stronger for it!”

 

Cora looked down at the hobbit. But the ice in her glacials were gone and she was looking at him, not with her looming glare, but with the one that said..

‘You and I..’

‘We are equals.’

 

“Something happened.”, she murmured softly.

“No.. Maybe..”, Brom replied evasively.

“Must I drag it out of you, my friend?”, she said with part annoyance, part amusement, and part.. wonder, perhaps?

“I’d rather you didn’t. This one isn’t about me, Cora.. Please.. Let this one go..”, he said without looking up at her.

“Grilled you, did she? Alright, then, go.. You look beat. Missed me in pinks, though.”, she smirked.

“Yea. Missed a lot in pinks tonight.”, he mumbled quietly and left for his room.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tonic, luv..”, said Seressa softly. “Do tell me what’s wrong. It pains me to see you thus.”

Seressa had silently entered the room they had planned on staying that evening like a whisper. She had skimmed the wooden floor, went over to the large, feather bed, scooped up her pair, and cuddled her in her arms.

And like a broken little girl, Tonic had clung onto her very tall, very dark pair and shook violently as she’d wept.

“Tell me, luv. I am your pair. We share.. Share me your hurt.. Please..”, she’d said into her ear.

Arcantonic Palecog clung to pair, spluttering with uncontrollable manic and desperate tears, unable to form words.

“He saved him.. He brought him back!”, was the only thing Seressa could discern out of her.

As to who had saved whom, or brought who back, Tonic’s comprehensibility had ended there.

Clutching something in one hand, she’d wept and wept until she’d slumbered right there in her pairs arms like a cotton doll, as the exhausting venture of the night, unbeknownst to her pair, had finally caught up to her.

Seressa had hugged her pair to her heart’s content, long, long past her slumber with all the love and compassion she could muster, then sighed, “My little luv. You mean the world to me. Please understand that.. And never cry. Be happy!“.

She got up, and lightly limped as she carried her pair, and slowly put her into her bed.

“Hmm..”, she frowned. “I could have sworn I had taken her shoes off before..”

Being careful with the left one, she unlaced her little, cup-sized boots, took them off, and put them down near the bed.

Then she went to the wardrobe and pulled down a heavy quilt and covered her pair with it. Tonic looked more like a sad little kitten, curled up the way she had. Even smaller, the way she slept in a feather bed six times her size and eight times her length.

Seressa walked up to the window and pulled the curtains and closed them. The sun would dawn soon and her pair needed sleep. So did she, for that matter.

The very tall, very dark girl wondered if her pair would mind if she curled right next to her. The feather bed was certainly big enough and the idea appealed to her.

It had been one hell of a night. If she’d known girls nights was this much fun, she’d have patronized Tonic into one, years ago. She did feel a bit guilty though. Her pair had been stuck here and crying all night while she and Cora had partied like there was no tomorrow. Seressa felt like she’d abandoned her pair at a moment of her dire need.

Then she inevitably smiled.

Damn, that barbarian girl knew how to party, though!

She thought she would also have to find a proper way to thank the hobbit, Brom, as well, for keeping Tonic company while she and Cora had dismantled a goodly part of the inn. Seressa loved her pair, but she was not totally blind to her shortcomings, either. She didn’t need to bet to guess her pair had probably made the hobbit’s life miserable during his stay with her.

 

Tonic sighed in her sleep and lost grip of the thing in her clutch. It rolled off the bed and dropped on the floor.

Seressa looked down and frowned.

It was a very, very old, tattered, and crumbled scroll now.

And it looked vaguely.. familiar somehow.

Seressa had a very good memory for things; what people said, their faces, and objects she’d seen, which was why she’d rarely bothered taking any notes back at the academy. She could recite the things her tutors and professors had said almost verbatim, and identify an innumerable variety of objects and readily label them.

It sure had drawn the envy of many of the other students to no end. Seressa had given them a good lesson on ‘humanity’ that being pretty and somewhat ‘silly’ and ‘honestly vain’, didn’t equivalate to ‘stupid’.

Seressa liked feeling ‘pretty’ and ‘beautiful’, and ‘pretty beautiful’, damit..

So, there!

 

Deep down, though, she knew her appearance was mere ointment for the blunt void she felt at never to have felt the love she desperately wanted. The love she wanted had to emanate from a man like the heat from the core of an oven. Like it had to be something that was tangible.

The only problem with that was, the oven was there, men just weren’t emanating the fire.

Only.. temperamental and ephemeral sparks..

Men, it seemed, were definitely into her. And that’s about it. They were never interested in what went through her mind, nor her heart. And none of them wanted a dark, lumbering klutz of a girl with horns, a tail, and a fetish for pinks looming over them for a mate. Only as a plaything, at best..

A curio.

Might as well be an obsidian doll!

Which is what she was now.

She didn’t mind the ‘play’ part. She was very nearly sure it’d be fun. But it was the ‘thing’ that turned the whole idea stale. She just refused to be a ‘thing’ for anyone.

And no one worthy should be seeing her as a thing anyway, right?

She’d gone after the pretty ones. When that failed, she’d gone after the smart ones.. Apparently, whether they were pretty or smart, neither equivalated to ‘heart’, where men were concerned.

But then, what did? What did really equivalate to a heart?

Seressa felt bitterly cheated in life.

And sorely confused.

She was given all these amenities.

They just weren’t of any use..

She perpetually felt like she was a beautiful flower who only attracted pests and wasps, but never the bumblebee..

 

She sighed, and silently she reached down and picked up the rather worn scroll and carefully, tenderly, even, she unrolled it, and with a shocked expression, she read the very old and tattered scroll that had somehow been preserved through centuries, persevered against impossible odds, and had traveled all the way from the depths of Ritual Forest, through a bloody, demon-infested war zone, to here, to find its way back to her pair..

 

“Dear, dear Bumblebrim..”, Seressa said softly with brimming eyes, and a curvy little smile, as she finally figured the ‘who’ in ‘whom’, and remembered too, when and where she had seen the old scroll before; some relative eight hundred years ago, when they were waiting for Tonic, and the Prince Gordigon had given this letter, rolled into a scroll, carelessly laced, but not cased, in the hopes that the ‘courier’ herself would read it!

“I have no idea how you did it, but you have given back my pair a life, and a world of joy.. Thank you, for you are truly, and inexplicably amazing, luv.”

 

 

 


 

 

 

 
 

And Just Beyond That (18+)

Timeline:

The prophecy has been heralded.

The choice has been made.

The die has been cast and fates, sealed.

The ‘Chosen Four’ have been sent, through place and time by the proxies of the Celestials to right the wrongs of the unholy Outsiders.

In a wild cacophony of tumbling and painful sliding through the jagged and jarring madness of time, the Tundra Walkers find themselves disoriented, in a place and time quite out of their own..

..by a gross number of centuries.

 

This story starts 16 years ago, in some tattered tent full of wispy old hags, at a place far, far north of the Great Northern Tundras, in a small village called Star Watchers and ends in the misty haze of the forgotten past, some 820 years further in the line of history.

This story is the (relative) continuation of
Kocakarı Hikayesi (18+)..

 

 

What the bloody hell is this?”, the sour voice of the little, pale gnome grudged as she lay flat on her back. “No one said anything about this much hazard! Hells bells, has the term ‘precaution’ or even ‘risk assessment’ ever occur to those stupid old farts? No wonder people seldom return from the past!”

“Old farts?”, snorted a boxy, feminine voice in the dark, from somewhere behind her, also lying on her back.

“Yea, picked it up at the academy. Some of the ghouls used to use that kinda slang. You wouldn’t know..”, she said with a groan.

“I know, what an ‘old fart’ is”, sniffed the voice in the dark, “what surprises me is the fact that you’d be into such vulgar slang. And the proper word is ‘nerd’, not ‘ghoul’..”

“Nerd, ghoul, same difference. Boys who have zero social lives who live underground, play weird games with imaginary characters and cooked up monsters and carry rule books with more reverence than they would carry their holy writs..”, bit back the pale gnome.

“Yea?”

“Yea..”

“Sounds fun. What was your character?”

Arcantonic Palecog scowled.

“If you must know, I had a very tall, very pretty barbarian girl with thick, white braids and jugs, that smashed everything in her path with a mindless rage..”, she said and hastily added, “..no offense intended!”, giving a sidelong gaze at Cora’s direction.

The squeaky snort of a hobbit came from off, the other side.

“Some taken..”, replied the tall barbarian girl with thick, white braids.

There was a bothersome pause.

“Umm.. Which part?”, asked Arcantonic, tentatively.

“Will let you know when I want something —in mindless rage!”

“Well, shit!”, grumbled the gnome.

“You truly surprise me at times, girl..”, snickered Seressa Wraiven as her dark face appeared over the gnome. “Are you hurt? Other than your head, you seem all in one piece.. Could carry you if you like..”

“You wish..”, said Arcantonic sourly.

“Very much.”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Someone’s coming”, Cora Sleet whispered harshly as she sprang up and helped the little hobbit to his feet.

Brom Bumblebrim dusted off his pants and coat and mumbled a silent thanks while the very tall, very dark figure of Seressa pulled up her pair.

Arcantonic did not thank.

She just scowled..

..some more!

 

The slow, irking hiss of a blade was heard as  Cora drew her long, great blade off her back and spread her legs, ready to fight whatever it was that was coming.

Out in the darkness, the marching of many boots in perfect order drew closer and a platoon of tall figures appeared.

Without a pause, the platoon split in two and surrounded the Walkers and than held their ground. They gave no sign of aggression, only that of determination.

They all wore similar, very elaborate and very beautiful plate armors, high winged helmets and carried a quiver of arrows, a short bow, a half size kite shield, and a long, slender, almost fragile-looking sword..

 

High Elves, thought Cora for a moment.

High Elves?, she baffled in the next.

‘Great Heavens, where are we?’

 

“Greetings, Messengers of the Celestials..”, said the leading elf with a curt, formal nod. “If you would be so kind, I pray, follow me and we shall take you to our lord. It is he, with whom you shall speak.”

Cora nodded back, more out of reverence than a formality, for these were High Elves, the highest and noblest of elves.

Without waiting for a reply, the leader of the high elf platoon turned did a quick hand motion, and walked off, back into the darkness..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

The sight was ghastly. That was the only word Cora could think of.

Ghastly!

They had traveled with the high elf platoon for the better part of sixteen hours, trooping, running, hiding, sneaking and.. fighting..

..and there was less than half of the platoon left.

Cora thought she knew how to fight. But what she knew was nothing like what she saw with these elves in their shiny, beautiful armor. One particular young elf had caught her eyes. He had had an angular face, a straight, noble sort of nose, a dedicated, rich mouth, prominent high brows, and long, braided, pale gold hair.

Cora was never the type of girl to lust over boys, even before the destruction of her village. But the look he had given her with his beautiful, soft, pale green eyes had been solemn, honest and.. flattering.

 

The young man had died in the next encounter with what she thought were mountain trolls. The brutish monsters had rushed right into the platoon and one of them had crushed the elf with his eight-foot club that had been thicker than Cora’s waist..

Cora had never seen a mountain troll before.

Cora would never see the young, beautiful elf again after that..

 

Tired and bloodied, they were met by more elven platoons and soon ushered to the top of a hill where stood a tall, deep maroon colored tent surrounded by more high elf guards in even greater looking armors, carrying long, curved, two-handed elven scimitars in silver embroidered purple mantles. Up at that hill, Cora and her friends saw the extent of their prophecy.. and the extent of the devastation taking place down below..

Row upon row of elven warriors in tens of thousands stood before and around the hill.

There, far across a very bloody field was another army of row upon row of orcs, goblins, ogres, giants, trolls, and what Cora surmised to be shambling ghouls, broken skeletons, moaning zombies, and barking demons and their numbers seemed to stretch as far as she could see.

And between the two armies was a field of death, all burned, scorched, even, and pitch-black smoke rose from broken and mutilated bodies scattered everywhere.

The sight she looked was nothing less than ghastly..

..and the more she looked, the more her face paled;

The hill they were standing on, was very much surrounded!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

On the hilltop, Cora and her companions beheld the bloody battlefield below as thousands of arrows formed an arching bridge over them and fell into the ranks of the enemy horde while elfish wizards and sorcerers launched their deadly spells, raining fire, fist-sized hails, and swirling multi-colored arcane missiles. Batches of temple guardians walked among the wounded, doing their best to keep them alive as groves of druids of many races sent bolts of lightning and hurricanes into the demon ranks.

Something very large groaned and with an earth-shaking thud, a hut sized rock landed in the middle of a platoon and instantly killed and buried the elves caught under it.

More boulders landed haphazardly into the elfish ranks. The crushed didn’t even have the time to scream.

Orders ran up and down the elf ranks and the first half of a dozen line of elves drew their swords, pulled up their shields, and started out as the following ranks crouched close behind them, bearing long halberds and glaives.

The demon horde charged..

“This way, if you would please.”, said the platoon leader and led Cora and her friends into the tent at the top of the hill.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

The tall elf guard in purple mantle opened the tent’s flaps for the company, then, without a word, turned and left for his post.

Although the inside of the tent was dimly lit, it appeared to be surprisingly comfortable and richly decorated. The ground was covered with a thick, red carpet that had elegant designs inlaid in it, barely a shade or two darker, or lighter than the base red. Many embroidered tapestries hung on the inside of the tent. There were two comfortable looking divans, many stools, and a large, portable table placed at the far end, covered with parchments, maps, markers, quills, and writing feathers.

A young, beautiful young elf girl slept peacefully on one of the divans. She had a striking figure, full and healthy. Her face had soft features; smooth skin, rich, vibrant, inviting lips, long eyelashes and brush free, slightly wavy, honey-colored hair and she was sleeping in her tight, elf woven lorica.

Cora heard a stifling sound from the other end of the tent, and for the first time, she saw the elf lord, sitting behind the portable table.

Cora did a double-take and silently ‘woa’ed for this was the most beautiful face in a living being that she had ever seen. She just stared at the elf lord..

 

“So, the Celestials have sent another batch of messengers.”, said the elf lord, in a barely hidden contempt. He had a beckoning voice, rather masculine and resonant but somehow musical in nature. If Cora heard this voice in any other male, she would likely have snorted. With this elf, however, it felt ‘just right’.

“A tundra elf barbarian, a hobbit from Bowling Hills by the looks of it, a half-demon and a deep gnome..”, he said.

“It seems the greats above shall not even bother to hide their pun!”

Cora and Brom bowed before the elf lord.

“We have been sent to right a wrong by the Seers of the Star Watchers, my lord.”, Cora said, in her soft, somewhat throaty voice.

And right then, Seressa and Arcantonic both produced something made from fine leather and folded from their belts, flipped them open, and showed the elf lord, a strange, arrogantly carved badge.

The elf lords eyebrows shot up.

“And what business interests does the Academy of Melshieve have here, in this blasted, forsaken battlefield?”, he said in a voice that sounded more tired than of any particular interest.

“Academy business.”, Seressa replied curtly, which was very much unlike her.

“We two are here to observe and preserve.“, added Arcantonic, in a similar curt tone.

“Of course you are..”, replied the elven lord bitterly. “Couldn’t have sent a few of your airships..”

“We are here only to observe and preserve.”, Seressa repeated her pair, speaking with a kindlier voice this time.

“I see.. You are free to observe. There will be no preserving done here today, or anytime soon, I am afraid. The situation stands thus; we are surrounded and outnumbered at a critical level. We can barely open small gaps in the enemy lines at the cost of too many lives that I’d care to count. A few months ago, we sent word to Koruxan, Vodgar, Palantine, and Durkahan pleading for their support. So far, we only have a quarter half of Arashkan forces here, dwarven armored platoons from Scowling and Elder Hills, wood elf support from Dim Woods, druids from Ritual Forest, and gnome sappers from Tinker Hills and Silent Hills.”, said the elven lord quietly.

He paused for a bit as if to gather his thoughts, took a deep breath, and continued.

“We had a great start. Our.. our own rangers kept on harassing the enemy lines from the sides and managed to get to their rear as well. We held the enemy at bay for three years and made them pay a good price for every step they took in any direction. But that was up until some two months ago. Our gnome sappers discovered something we never expected. Turns out, while we were entertaining ourselves up here, they were diligently digging miles and miles of tunnels right under and around us..

We destroyed all the tunnels we found, but not soon enough. And now, they are all around us and their numbers have been growing steadily every day.

For weeks we send messengers to the other cities and yet, no one has responded. I am afraid, we will not last the month. Enemy warlocks have warded the area, making it impossible for us to open portals for new troops to teleport in or take our wounded out, not to mention near to non of our summoning spells work, hence we can get the support of neither the elementals nor the fey.

I will be honest with you. You are not the first Celestial messengers that have arrived here. There were six other groups, though never this many at once. You are the seventh group and they all said it was their destiny to right a wrong. I hope your prophecy was better than theirs.”, he said in the same tired voice and Cora finally recognized the nuance.

The elven lord wasn’t just tired. His was the voice of a man who had lost all hope. It was a defeated man’s voice.

Cora felt a lump at the pit of her stomach.

And she felt a vast sympathy for this beautiful elf.

“If it is possible to reach these people, we shall..”, she said in fierce determination.

The elf lord looked up at Cora and for the briefest of moments, a smile appeared in his handsome face.

“I had heard our long lost brothers and sisters up in The Great Northern Tundra’s never gave their word for simple tasks. They gave them only for the worthy ones.. and always kept them. Had I, but a thousand like you..”

Cora tried very hard not to, but failed.. and blushed.

 

Just then, the tent flaps opened and an elf runner dashed inside and in a rushed, terror-stricken voice he said, “My Riverin Grandaleren. Themalsar approaches from the south..”

“What?”, said the elf lord in a shocked voice. “How?”

“By ships. He landed troops to the south by ships!..”, said the runner, his face even more drawn now.

“My Lord, they come!”, he whispered.

 

Riverin Grandaleren’s shoulders slumped. He turned to the four standing before him.

Cora’s mind reeled..

‘Riverin?’

That was a very old elven name for ‘prince’. It had never really been used by her people, only ‘Rive’ which meant something along the lines of ‘king’ or, more like, ‘chieftain’..

‘Good Heavens..’, she though. This was no mere elf lord. This was ‘her times’ Ri Grandaleren Feymist of the legendary Bari Na-ammen himself..

..and since he was warring this Themalsar, it had to mean, they had been sent back some 820 years, to the first Battle of Themalsar, as the humans called it..

It was better known among elves as;

“Maeth -o Nev Evan escence”

BATTLE OF NEAR EXTINCTION..

 

Some innate instinct also prompted Cora that they were at the very northeast edge of the Ritual Forest and that meant; just to their north was the Trapped Mountains.

Her mountains..

And just beyond that, her Ironfrost..

It was still there, ‘now’..

Her mother hadn’t been born yet, but her father had. He would be younger than she was now.. but alive..

None of her friends would be around for at least seven hundred years yet, but her home, her Ironfrost would be there.. Now..

For the first time since the death of her beloved father, her beautiful mother, her friends, and her people, the true impact of her loss hit her.

Cora Sleet’s eyes teared and silently, she mourned for Ironfrost and everything that it meant and encompassed for her.

It was so damned close. It was ‘this’ close.. Within her grasp to go, and to see.. And perhaps even to..

..reclaim.

 

If she could just go there, and perhaps warn them of their coming annihilation, even at the cost of being branded as a mad woman..

A hard two weeks trek right now would get her there —much less if she left alone! Yes, these strange ‘soft’ people had fought alongside her, but she owed them nothing..

Certainly not her Ironfrost..

 

And that is when it hit Cora; she was not with them because of some untold, unnamed or unpaid debt. She was with them because this was her future. This was her now and there really was no going back. These strange, soft, very much unbarbaric people were her new friends..

Her new family.

Her new.. Ironfrost!

And as if on cue, a small, warm, delicate hand reached up to her and held hers.

She looked down to see Brom Bumblebrim looking up to her, his eyes also glistening. He smiled at her and kindly patted her hand, squeezed it once, and let it go..

Yep..

This was her new Ironfrost, alright..

 

Brom, her talkative little brother who never shut up. Tonic, her grumpy little baby sister who hadn’t yet gotten passed her ‘NO’ phase, and Seressa, her other sister.. the odd one in the family. Every family had one of those, right? She had been the odd one in her family, hadn’t she? Many people had said so.. Yes, she certainly hadn’t been odd at Seressa’s level, nor had she ever worn laced, pink, almost see-through.. things! But there really was no scale for odity, was there? The moment you stepped out of the boundaries of common, you were odd.

And now she was given the new position as the eldest sister. Seressa had merely swooped down and happily claimed her abandoned seat!

Here, some eight hundred years in the murky mists of a forgotten time, in one of the bloodiest battlefields in known history, up against impossible odds, Cora Sleet had found her new family, and in doing so, she found herself.

 

GO.. NOW.. Our time is up. If Themalsar gets here, we will lose any chance to break any openings for you.”, said the prince harshly. He turned to the runner. “Get Selvius Brightleaf, my general, and Aramlerien, my master wizard here immediately. Then go and ask Master Cathber Gwet’chen Bolgrig, the head of the druid groves and General Drills, the gnome sappers’ general, if they would be so kind as to join us. Send for Decona Dwarwic, the dwarven dreadnaught leader as well. We will need her ‘meatgrinders’ sooner than planned.”

The prince paused for a notable breath.

“Please inform Archangel Priceptine of the situation and ask him if he would grace us with his presence and wisdom..”, he added somewhat grudgingly.

“At once, my Riverin..”, the runner bowed and dashed back out of the tent.

“Well, I suppose this was a short-lived encounter.”, Grandaleren said, with an ironic and bitter voice. “I would know your names if you would honor me.”

“No!”, jumped in Seressa. “No names.. I am sorry Riverin of Bari Na-ammen. But those are the rules; under no circumstance may our names be revealed nor recorded!”

“It appears the academy has an answer for everything. Just no solution. So be it. You will be noted as ‘a tundra elf’, ‘a hobbit’, and ‘an academy pair’ who were here to observe and preserve! Now, go..”

Cora and Brom bowed once more to the Prince of Bari Na-ammen and turned to leave.

 

And that is when Cora realized something else;

The beautiful elf girl sleeping on the divan in her linen-like lorica had not moved, at all..

In fact, she was not breathing.

 

The hoarse voice of the prince of the high elves came from behind them.

“Selendenien Sindarin.. My sister. She.. she was killed late last night by Themalsar himself. Her life ebbed away by Malocchio, an entropy death curse, particular to his master.. She was the heart of High Woods and the jewel of Bari Na-ammen. The Sunlight of Selendenien shall never bless this world again..”

Riverin Grandaleren choked.

“Now please.. Go.. Give this man a few moments of peace to grieve over a beloved one..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

The company moved silently and swiftly, hidden among burly dwarves and nibble gnomes.. That had been the plan; if they were to escape through the encircling army, they would have a better chance with the dwarves and gnomes, in particular, since the enemy was seeking high elves..

..And they had to use the tunnels dug by the gnome sappers.

Seressa had given one look at the small, tight, gnome size tunnels and groaned.

“Ow bugger..”, she’d said, “..not again!”

That had cheered Tonic a bit.

 

For three days, they ran, hid, slid, rolled, and tumbles through dark, musty, stuffy tunnels, and then over and under heavy brush and mud and reached somewhere near a cluster of rolling hills known as Ogre’s Foot, at which point they got ambush by half the ogre population living in the hills.

 

“Here..”, said a young, handsome gnome; the captain, of the gnomic company and the de facto leader of the dwarven contingency, as he handed a sealed, rolled-up parchment to Arcantonic. “..if you ever manage to get the chance, give this to my father please.”

Arcantonic just stared at the gnome boy.

“Who the hell are you and why are you giving this to me? You don’t even know me..”, she inadvertently blurted out.

Seressa smacked her forehead with her hand.

If the handsome gnome was taken aback by Tonic’s language or her brute attitude, he showed it with a dazzling, infectious smile.

“I, the hell, am Prince Gordigon Tinkerdome. Son of King Drine Tinkerdome and the apparent heir to the throne of Silent Hills.”, he said.

 

Arcantonic ogled at the gnome.

All things considered, he was a rather handsome devil. Pretty, even.

If the gnomes smile was dazzling, however, it certainly flew right past the gnomic girl standing before him.. and the infection failed all efforts on her as well.

 

“It is likely this is where you and your friends will depart, as we are surrounded, outnumbered and outsized, but not quite bested. We need to make enough of a ruckus here, so they won’t go looking for your, there!“, he said pointing at the general direction of Dim Woods.

“Hence, it is unlikely any of us shall survive. You, on the other hand, must, my lady!”

Arcantonic ogled at the gnome..

..some more!

Somewhere deep inside her mind, a squeaky, irritated voice said, “Did you.. Did he just ‘lady’ us?”

“Thought I’d give you this letter to be handed to my father, in case of an unexpected demise on my part, and if you would, I would also like to have your name, my lady, and your hand, of which, I promise, I shall keep only one, though I would very much like to keep both..”

“Yep..”, the squeaky voice in her mind confirmed. “..the idiot just ‘lady’ed us —again! And he wants our hand. Why does he want our hand?”

“I.. I can’t give you my name. That.. that is forbidden. And what do you want my hand for? Are they dirty?”, stammered Tonic as she blushed with a tone of pink that would have made her pair proud.

“Oh, for everything that’s good and not..!”, exclaimed Seressa with an exasperated voice, and smacked her forehead with her other hand..

Brom snickered from the side and Cora just stared at Tonic like she was some kind of strange contraption and she just couldn’t figure out what its purpose was.

“I do not know.”, smiled the gnome prince. “Hard to see from here. Must look at it from a closer angle.”

Whatever was going through Tonics mind at that very moment, it was hard to say.

Her face, however, said ‘What the hell kind of an idiot is this?’

Or perhaps, ‘Why is it always the weird ones?’

 

The prince reached out, took the little gnome girl’s hand, gracefully bent over and..

Seressa held her breath.

 

Brom bit his knuckles.

 

Cora cocked an eyebrow and eagled down on them..

 

..And Tonic smacked the prince of the gnomes..

..over the head..

..with her wrench!

 

WHAT THE HELL IS THIS?!“, she blared. “MY HANDS ARE DIRTY AND YOU WANT TO SNIFF THEM? WHAT KIND OF AN IDIOT ARE YOU?

With that, she stomped off..

 

The combined company of gnomes and dwarves burst out in gleeful laughter as the prince picked himself off the ground, very much dazed, obviously in pain and thoroughly embarrassed, he said “I suppose, I had that coming.. But wow, that there is one blazing girl and very hard to get; the best kind there is.. Too bad my times up. I would have loved to have stolen a kiss of ‘farewell to life’ from a girl as beautiful and fiery as her..”

The laughter died and every dwarf and gnome picked up their weapons and shields.

“Dwarves at the center. Sappers cover the flanks.. and careful with the mortars and the gnowitzers.. I want carpet-bombing thirty paces in front of the dwarves at all times. No need to be shy with the ammo.. Artificers, with me.. Boomsticks at the ready..”, he barked his orders.

Prince Gordigon Tinkerdome, son of King Drine and apparent heir to the throne of Silent Hills gave the still scowling Tonic one last, toothy glance than shrieked like a hawk.

“CHARGE!”

 

 



Ri:
elvish for king.

Rise: elvish for queen.

Riverin: elvish for prince (usually used for the likely future Ri).

Riserin: elvish for princess (usually used for the likely future Rise).

Selendenien Sindarin: one of the three children of the current king of the high elves of Bari Na-ammen, Ri Lienierre Moonlight. The eldest of the three is High Lady Angrellen Sunsear, followed by Riverin Grandarelen and the youngest, Ranger Marshal Selendenien Sindarin (Sunlight).

Malocchio: ‘Evil Eye’, in Italian. In-game terminology, an evil, forbidden, very destructive, and an almost always deadly spell. Anyone caught casting or possessing the spell is instantly executed in the Kingdom. Requires a complicated ritual to cast. The end result can vary depending on how it was cast, the intensity of the intent of the caster, and how badly the caster wants the intended to die. The end results can change from something as simple as a heart attack to causing the heart to physically explode, ripping open the rib cage of the person..