Showing: 1 - 10 of 58 RESULTS

The Oathbreaker (Part Three)

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

Bu hikaye,
The Awesome Heist ‘dan
sonra yer alır..

 

İnfaz, yapmasını en iyi bildiğiniz şey. Evet, Tarakadahan, yardım geldi. Ama bu sandığınız gibi dışarıdan olmadı. Kafese tıktığınız kızım, sizden çok daha akıllı ve öngörülü çıktı.. Lütfen, sizi rahmetli eşim ve lordum olan Delia Karakash’ın varisiyle tanıştırayım..”, der Lady Alisia gizleyemediği bir mutlulukla ve sandalyesinden kalkar, omuzlarından eteklerine kadar dökülen ağır, zincirli örme zırha rağmen süzülür, ve bulundukları misafir odasını, oturma odasına bağlayan kapıyı aralar.

“Lady’im. Lütfen, buyurmaz mısınız?”

Alisia kapıyı iter ve üzerinde biraz büyük duran, yere kadar uzanmış ince altın sim işlemeli, yeşil ile koyu çivit mavisi bir elbise içerisinde Inshala belirir.

 

Burada not edilmesi gereken bir nokta varsa, o da Lady Alisia’nın, kendi kıyafetleri arasından küçük Inshala için özellikle seçtiği elbiseye kızcağızın eriyen gözlerle ‘enfes’ ifadesini kullandığıdır.

Not edilmesi gereken bir başka husus ise, “Hazır olun. Karkashi geliyor.”, diye içeri giren Aager Fogstep’in, Inshala’yı yeni elbisesiyle gördüğünde çarpılmış bir şekilde yerinde çakılıp kaldığıdır.

Karalar içindeki adam, “Ben.. Ummm..”, demiş ve susup kalmıştı.

Aager, hafif sarhoş olmuş bir şekilde kendisine geldiğinde, Lady Alisia’nın gülümsediğini, anneannenin kıkırdadığını, Moira’nın Inshala’ya ‘bu iş tamamdır’ işareti yaptığını, Maira’nın sırıttığını, Madine’nin ise ona ‘acayip acayip’ baktığını görür.

Aager boğazını temizler.

“Hazır mısınız.. uhh.. Lady Inshala?”, diye afallar biraz.

“Hazırım, Aager Fogstep.”, diye sakin, ağırbaşlı ve ölçülü bir şekilde cevap verir kız.

En azından dışarıdan görünen budur.

Aager zihninde kızın eriyen sesini duyar;

“Çok şirin bi elbise öyle değil miii? Hareket ettiğimde her yerimi okşuyo ama ki!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

İri, çelik adımlar, askeri bir intizamla sahibini, uzun, taş koridor boyunca taşır. Koridorun her iki yanında sıralanmış muhafızlar, duyularıyla algılayamadıkları bir gücün kendilerini itiyormuş hissiyle sırtlarını duvarlara yaslarken, ellerindeki mızrakları ve bellerindeki kılıçların kabzalarını da farkındasız bir tedirginlikle daha sıkı kavrarlar. İri adımları, daha genç bir çift çelik adımlar takip etmektedir ve efendisinin donuk, ölü bakışlarının aksine, gencin suratında acımasız, kin dolu bir ifade vardır..

Çelik adımlar, koridorun sonundaki kapıya vardıklarında bir an dururlar. Adamların ilki aklına bir şey gelmiş gibi önce kapıya, sonra da düşünceli bir ifadeyle boğuk, kör testere gibi bir sesle homurdanır..

“Yabancılar..”

Sesin sahibi uzun bir teyakkuzla olduğu yerde durur. Neden sonra bir omzunu silker ve düşüncelerini ‘an’a geri getirir.

İri, çelik bir yumrukla kapıyı, bu kale, bu şehir ve içinde yaşayan herkes ve her şey; Durkahan benim, der gibi döver..

..ancak kapıyı açan olmaz.

Kapıya cevap veren de olmaz!

Adam ikici defa çalmaz zira ilki ‘nezaketen’ yapılmış bir jestten ibarettir.

Evin efendisi izin almaz, izin de istemez..

İri, çelik yumruğu ile kapının kulpunu kavrar ve sessiz bir hışımda açar kapıyı..

“Lord Tarakadahan Karkashi. Bu odaya izinsiz giriyorsunuz.”, der Lady Alisia oturduğu sandalyeden kalkmadan ve sakin bir sesle.

“Kapını çaldım. Nezaketime karşılık verme zahmetinde bulunmadın.”, diye cevap verir Tarakadahan Karkashi, kör testere gibi hırıltılı sesiyle.

“Cevap vermedim çünkü size cevap verme zorunluğum yok, Karkashi.”, diye soğuk bir sesle karşılık verir Lady Alisia.

Lord Tarakadahan sessiz bir ânı, üstünün gelmiş olmasına rağmen oturduğu yerden kalkmayan kadını süzerek geçirir. Kadının giymiş olduğu kalın deri kayışlar, çelik omuzluk ve göğüslüklerden oluşan örme zincirli zırhını ve oturmuş olduğu açıdan sadece kabzasını görebildiği kılıcı da not eder. Sonra ağır hareketlerle başını ve yüzünün tamamını kaplayan miğferini çıkartır.

Lord Tarakadahan Karkashi, sadece alın ve çene yapısı ile kardeşi Delia Karakash’a benzerlik gösterir. Delia’nın aksine Karkashi’nin saçları omuzlarına kadar uzanmıştır ve yüzünde, alnının saç hizasından alt dudağına kadar çatallanarak inen eski bir yaranın izi görünmektedir. Ancak Karkashi’nin kardeşinden farkı bunlarla sınırlı değildir. Rahmetliyi, gözlerindeki merhametli, sevgi dolu, cömert ve kanaatkar bakışlarından tanıyan Lady Alisia, Karkashi’de o vasıfların hiç birisini göremez.

Lord Tarakadahan Karkashi’nin gözlerinde acımasız, nefret dolu, aç ve uğursuz bir hıyanetin kötürüm parıltısını görür sadece..

“Lady Alisia. Kızınızın ahmaklığına eşlik etmeye mi karar verdiniz? Akılsızca yaptıklarına karşılık yine de onun yaşamasına izin verdim. Bütün çocuklarının yaşamasına izin verdim. Karşılığında sizin bana eşlik etmeniz dışında da herhangi bir şey istemedim. Hürmetimi ve merhametimi bu şekilde mi geri ödeyeceksin?”

“Bir kadını, çocuklarının hayatlarıyla gemlemek ne zamandan beri merhamet oldu? Siz bu teklifle bana geldiğinizde, hürmetin de anlamını bilmediğinizi öğrenmiş oldum.”, diye cevap verir Lady Alisia.

“Belli ki dışarıdan yardım gelmiş size. Kibrinizi buna borçlusunuz. Size teklifimi ilk yaptığımda bu tavrınızı ortaya koyabilmiş olsaydınız, sizi olmasa da saygımı kazanmış olurdunuz. Anlaşılan her ikisini de infaz etmem gerekecek.”, diye sanki kendi kendisiyle konuşuyormuş gibi mırıldanır Karkashi.

“İnfaz, yapmasını en iyi bildiğiniz şey. Evet, Tarakadahan, yardım geldi. Ama bu sandığınız gibi dışarıdan olmadı. Kafese tıktığınız kızım, sizden çok daha akıllı ve öngörülü çıktı.. Lütfen, sizi rahmetli eşim ve lordum olan Delia Karakash’ın varisiyle tanıştırayım..”, der Lady Alisia gizleyemediği bir mutlulukla ve sandalyesinden kalkar, omuzlarından eteklerine kadar dökülen ağır, zincirli örme zırha rağmen süzülür, ve bulundukları misafir odasını, oturma odasına bağlayan kapıyı aralar.

“Lady’im. Lütfen, buyurmaz mısınız?”

Alisia kapıyı iter ve üzerinde biraz büyük duran, yere kadar uzanmış ince altın sim işlemeli, yeşil ile koyu çivit mavisi bir elbise içerisinde Inshala belirir..

Aager sevdiği kızı arkasından takip etmez. Bunun stratejik gerekliliğini bilse de kız ondan plapmatik.. frapnatik.. pragnanik.. off yaa.. “Pragmatik?”.. evet, ondan işte.. olmasını rica eder..

Bu yüzden Aager Fogstep odada değildir.

Aager, koridorda..

..an itibariyle de Lord Tarakadahan Karkashi ve onunla gelen genç şövalyenin hemen arkasındadır!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aager, Inshala’sından hiç bir korku hissi algılayamaz. Küçük kız, neredeyse katetonik denebilecek bir sükunetle Lord Tarakadahan Karkashi’ye bakar. Kızın kalabalıklardan ve sosyal şeysilerden bu denli korkmasına karşın, tekil anlamda, Durkahan’daki en tehlikeli, acımasız ve ölümcül adamın karşısında ise gözünü bile kırpmayışını Aager ister istemez biraz olsun hayret verici bulur.

“Kuduz hayvanlardan korkmana gerek yok, sevgilimi Aager Fogstep, zira onlar kestirilemezler. Ancak korktuğunu sezerlerse hemen saldırırlar. Bu adamda bir şeyler yanlış. Ama bize burada saldırmayacak çünkü bunun ona hiç bir faydası yok. Bize burada saldırırsa halkını karşısına almış olur. O, halkının kendisinden korkmasını istiyor. Ama onlara ihtiyacı olduğunu da biliyor.”

Aager kızın açıklamasını ‘makul’ bulsa da, yine de kılıç ve hançerini kınlarına sokmaz ve saklandığı karanlıkta sessizce beklemeyi tercih eder. Gerçekte ise ortada bir kan dökülecek ise, Aager bunun burada, dar ve kuytu ortamda gerçekleşmesini tercih eder çünkü kendi silahları kısa kılıç ve hançerlerden oluşuyor olması tam da böyle, hareket ekonomisi vermeyen ortamlar için uygundur. Ve görebildiği kadarıyla genç şövalyede uzun bir kılıç, Karkashi’nin ise belinde ağır, küt döküm bir gürz ve elinde taşıdığı, geniş ortamlarda yıkım getirecek koca bir teber mevcuttur.

Aager içeriden, Inshala’nın “Merhaba, Tata Amca.”, dediğini duyar!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aager yüzünü buruşturur ve gülmemek için yılların verdiği bütün zihinsel gücünü değerlendirmek zorunda kalır. Lady Alisia’dan kontrolüz bir ‘fırk’lama kaçar ve Aager oturma odasında bekleyen anneanne, Moira ve diğer kızların kıkırtılarını duyar.

“Evin efendisiyle doğru konuş, sürtük!”, diye nefret dolu bir hışımla tıslar Lord Tarakadahan Karkashi’nin arkasında duran genç şövalye.

“Sus Scrofa!..”

..diye Inshala’nın sesi çınlar içeride.

“Hatırladın!”, der Aager mutlu bir şekilde.

“Söylediğin her şeyi diniyorum ama ki..”, diye kızın sevindirik cevabı gelir zihninde.

Lord Tarakadahan’nın tepkisi ise beklenmedik olur. Sağ tokadı bir anda fare kapanı gibi geriye şaklar ve elinin tersiyle genç şövalyenin burnunu kırar!

Bu beklenmedik ‘tokat’ karşısında genç adam geriye tökezler ve yere eğildiğinde ağzından ve burnundan bir anda kan boşalır.

“Hanımlara karşı nasıl konuşman gerektiğini asla öğrenemedin, Klaus —her ne kadar çocukça ve kendini bilmez olsalar da..”, der testere gibi hırıltısıyla.

Gözlerini Lady Alisia ve Inshala’dan ayırmadan ekler.

“Temizle suratını. Halıyı pisletiyorsun.. Şimdi.. Dikkatimi çekmeyi başardınız, Lady’im. Kimdir bu genç bayan?”

“Bu, Karkashi, Lady Inshala Frostmane Hooman ve kendisi Lady Moira’nın resmi kız kardeşi, ve benim de kızım olur.”, diye cevap verir Alisia.

Karkashi’nin tek kaşı kalkar ancak hayrete dair bunun dışında başka herhangi bir ifade belirmez yüzünde.

“Lütfen. Beni aydınlatmanızı bekliyorum, Lady’im.”, diye sabırlı bir tonla bekler.

“Kocam öldükten çok kısa bir süre sonra, kızım Moira bu genç hanımefendiyi kız kardeşi ve ardalı olarak sahiplendi. Tıpkı Delia’nın kızımı ardalı olarak ilam ettiği gibi.. Ve bunu da bir tapınak baş muhafızı, bir şerif ve High Woods Ri’si, Grandaleren’ın kızı, Prenses Alor’Nadien ne Feymist hanımefendi şahitliğinde notarize ettirdi. Belge burada, çoğaltıldı, ilgili tüm mercilere kaydı geçti ve şehir genelinde de ilam edildi.”, der Alisia ve bunu söylerken yüzünde haşin bir ifade belirir ve eli de kılıcının kabzasına iner.

“Öyle görünüyor ki yokluğumda boş durmamışsın, Alisia. Bu saçmalığı nereden ve nasıl hortladığını bilmiyorum ama adamlarımı zindana tıkmış olman, senin için bile fakir bir davranış.”

“Hayır, Karkashi. Sen artık evin sahibi değilsin ve suçlarının hesabını vereceksin..”, diye tıslar Lady Alisia ve yavaşça kılıcını kınından sıyırır.

“Lady Alisia.. Lütfen.. Bana kılıç çekerseniz, yetim çocuklarınız aynı zamanda öksüz kalırlar. Onları daha fazla üzmek istemediğinizden eminim.”

“Çocuklarım önce babalarını, sonra da annelerini örnek alacak, ve bizim adımlarımızdan yürüyecekler.. Ve o adımlar, asla senin peşinden olmayacak.”

“Alisia.. Bahsettiğiniz belge her ne ise, evin sahibi tarafından onaylanmadığı sürece geçersizdir. Ne kadar şahit getirseniz de bu gerçek değişmeyecek.. Lady Moira söz konusu ilamı yaptığında daha babasının sorumluluklarını resmi olarak üstlenmemişti. Kardeşimin kalkanı ve kılıcını, uğradığı baskında kaybolmuş olduğu gibi, mühür yüzüğü de çalınmıştı. Dolayısıyla üstündeki isimlere rağmen, belgelerinizin hiç birisinin geçerliliği yok! Size kılıcınızı indirmenizi sağlık veririm. Adamlarıma yaptığınız onursuz muameleyi daha sonra gözden geçireceğiz..”, der Tarakadahan, taş gibi bir ifadeyle.

“Bu mühür yüzüğü mü?”, diye araya girer Inshala gülümseyerek. “Çok güzel bi yüzük. Benim parmaklarım için biraz fazla büyük ama bu da biraz normal, sanırım; benim parmaklarım ince ki!”

Geldiğinden beri Lord Tarakadahan Karkashi’nin yüzünde ilk defa bir ifade belirir;

ŞOK!

Olduğu yerde çakılmış, önce küçük, boynuzlu kıza, sonra da elinde tuttuğu iri yüzüğe bakar.

Karkashi’nin çenesi, sert bir şey çiğniyormuş gibi gerilir ve sağ gözünde farkındasız bir tik atmaya başlar..

..ve sessizce, “Onu nerede buldun, küçük kız?”, diye kör testere sesi hırıldar.

“Senin evinde! Bodrumundaki büyük yuvarlak şeysilerin birisinin içinde gizli bir kutun varmış. Kutunun içinde de bi çok ilginç başka şeyler de vardı Tata amca ama söz, size ait hiç bi şeye dokunulmadı.. Sadece Delia babamıza ait olan bu yüzüğünü, kalkanını ve kılıcını aldık..

..ve bi kucak dolusu da kağıt. Fardashi amca kağıtlara baktı ve içlerinde bi sürü isimlerin olduğunu söyledi, sonra da isimleri toplamak için gitti.”

“Benim evime izinsiz mi girdiniz?”, diye yanan gözlerle kıza bakar.

“Tenkik olarak—”

“—Teknik olarak..”

“Evet, tenkit olarak buradaki kimse senin kasana girmedi ama ki. Siz bunları saklamış olmasaydın naapardık inanın bilmiyorum. Sayende bütün kağıtlara yüzükteki resmi işaretleyebildik.”

Aager ister istemez Inshala’sının anladığı şekliyle lafı çevirmesine biraz hayret eder. Özellikle de kızın bu güne kadar yalanlara gösterdiği tepkileri göz önünde bulundurduğunda. Kardashi’nin az gerisinde sinmiş olan Aager, kızın açıkça bir şekilde yaptıklarını kabul edeceğini düşünürken, kızın ilginç bir şekilde lafı kıvırmasını biraz rahatsız edici bulur. Evet, gerçekte kız yalan söylememiştir. Kızın yaptığı daha ziyade laf cambazlığı ile sınırlıdır ama yine de bu Aager’i rahatsız eder işte!

“Ummm.. Bebeğim?”, diye tereddüt ederek sorar Aager.

“Efendim, sevgilimi.”

“Adama söylediğin şey, çok da doğru değil aslında.”

“Evet. Tata amcaya kelimelerle pusu kurdum ki! Tıpkı senin yaptığın gibi.”

Aager ister istemez bir eliyle yüzünü kapatır ve küçük, saf kızı nasıl bozduğunu düşünür.

“Lord Tarakadahan Karkashi. Sizi eşim ve lordum olan Delia Karakash’ı öldürmek amacıyla pusu kurmak, Delia’nın haklı ardalı olan Lady Moira’ya komplo kurarak hapse attırmak, çocuklarımın hayatlarını tehdit ederek beni hiç istemediğim bir evliliğe zorlamak ve sevgili eşim ve lordum olan Delia’nın öldürülmesinden önce ve sonra gerçekleştirdiğiniz bütün suç ve zulümlerden sorumlu ve suçlu buluyorum. İki gün içerisinde açık mahkemede yargılanacaksın. Gökler yardımcın olsun.. Yüzbaşı Fardashi..”

“Hanımım.”, der yüzbaşı ve yanında, ölü gözlerle amcasına süzen Moira olduğu halde Lady Alisia’nın arkasında belirir.

“Bu adamın üstünden silahlarını ve zırhını alın zira kendisi artık bir şövalye değil, öz kardeşini öldürmüş bir hain ve bundan sonra da böyle anılacak. Sonra da onu, kızımı tıktığı kafese koyun.”, diye kati bir şekilde emreder.

“Beni adi bir suçlu gibi zindana attıramazsın, Alisia.”, diye hırlar Kardashi.

“Sen kızımı o zindana atarken hiç tereddüt göstermemiştin, Karkashi. Dahası, seni adi bir suçlu olarak o zindana koymayacağız.. Seni adi bir hain olarak o zindana tıkacağız.”, diye acımasızca cevap verir Lady Alisia.

“Ben bir paladin’im. İtham ettiğiniz suçlardan yargılanamam.”, der adam taşlaşmış bir ifadeyle.

Buna cevap Inshala’dan gelir.

“Hayır, Tata amca. Senin ne olduğunu bilmiyorum ama sen bir paladin değilsin.”, der kız sakince.

“Sen nereden bilebilirsin? Bir paladin olmanın koşul ve kurallarını bildiğini bile sanmıyorum.”, diye testere sesile hırlar Tarakadahan.

“Bilmiyorum zaten ki..”, diye aynı sükûnetle cevap verir Inshala. “..ama bildiğim bir şey varsa, o da denge!..”

“Denge?”, diye şaşırmış bir ifadeyle iki kaşı da kalkar Karkashi’nin.

“Evet, denge. Lady Moira ablam bir paladin. Onunla ilk karşılaştığımda bunu o kadar açıkça görmüştüm ki, beni ışığıyla yakacağını sanmıştım. Moira ablam o kadar paladin ki, bütün dengemi alt üst ediyor.”, diye açıklar kız.

“Bunun benimle ne ilgisi var?”

“Lütfen bana söyler misiniz, Tata amca, neden şu anda bu oda da tam bir denge var o zaman? Siz içeri girdiğinizden beri Moira ablamı hissedemiyorum!”

“Muhteşem!”, diye ünler Aager, zira Inshala’sının bir druid olarak ‘denge’ sezisini hiç aklına gelmemiştir.

“Ama biraz da üzücü.. İnsanların başka insanlara kötülük yapmak için gösterdikleri çaba, gerçekten üzücü..”, diye cevap verir Inshala.

Tarakadahan Karkashi uzun bir süre yerinde kıpırdaman durur.

Sonra, büyük bir gürültüyle elindeki teberi bırakır.

HAYIR!“, diye kindar bir hışımla çığlar genç şövalye ve belindeki kılıca davranır..

..ve bu hayatında yaptığı son şey olur;

Klaus’un boğazı boydan boya açılır.

Açık kırmızı kan, iç bunaltıcı bir hırıltı eşliğinde saçılır, ve genç şövalye ne olduğunu anlayamadan gözleri kayar..

Aager Fogstep, Karkashi’nin, Klaus diye hitap ettiği adamı yavaşça yere bırakırken,

“Sadece bir defa..”, diye acımasızca mırıldanır..

Karalar içindeki adam, kestiği gencin yerde titreyip, son tepinişlerini ifadesizce seyreder ve odadaki herkese, Drashan ile Durkahan arasındaki farkı da göstermiş olur; Drashan’da sadece ölüm ve kalım vardır, ve ‘onur’ opsiyonel bile değildir..

Aager dipsiz, kara gözlerle yerde titreyen leşi seyreder, sonra başını kaldırır ve ‘Sıra sende. Tercihini yap. Burada, yada başka bir yerde. Benim için fark etmez!’, der gibi Karkashi’ye bakar.

“Lord Tarakadahan. Gürzünüz, kalkanınız, zırhınız ve şövalyelik armanız..”, diye rica eder Yüzbaşı Fardashi ve elinde kalın zincir ve prangalarla Karkashi’ye yaklaşır. Fardashi’nin bu ‘ricası’ üzerine koridorda ne kadar muhafız varsa, mızrak ve kılıçları doğrultulmuş bir şekilde Karkashi’ye dönerler.

Delia’nın ağabeyi bir süre sessizce karalar içindeki adamı süzer ve an itibariyle koşulların kendisi için verimli olmadığına kanaat getirmiş gibi, yavaşça çelik elini kemerine indirir, basit bir sıkma hareketiyle kemerin tokası mandallarından kurtulur ve kemer, taşıdığı gürz ve kemere kopçalanmış şövalyelik arması, ağır bir gürültü eşliğinde yere düşer.

Kardashi başını yerdeki ölü adama çevirir ve dudakları tiksintiyle gerilmiş bir halde onu seyreder.

“Hiç düşünmeden davranmaların hususunda seni defalarca uyarmıştım, oğlum. Bir piç olarak doğdun, bir köpek gibi de öldün..”, diye sessizce mırıldanır.

 

Karkashi acı bir şekilde gülümser.

 

Sonra Lady Alisia’ya bakar, ardından da yanında duran küçük kıza.

“Mahkemede beni suçlayanlarımla yüzleşme talebinde bulunacağım, Lady’im. O güne kadar sevdiklerinize sarılıp onlarla koklaşın ve tanıdıklarınızla helalleşip vedalaşın. Çünkü kızına gösterdiğim merhameti, size göstermeyeceğim.”

 

 


Sus Scrofa; (Latince) Sus: Domuz. Scrofa: Yaban. Sus Scrofa; Yaban Domuzu, swine, sow.

Aager, Klaus’u öldürdükten sonra söylediği, “Sadede bir defa..”, ifadesi, bir kaç gün önce, gecenin bir yarısı Durkahan’a yaklaşırken Inshala’nın, “İnsanlar beni görünce hep taş atıyorlar ki!..”, diye dile getirdiği korkusuna verdiği, ‘söz’ kabilindeki cevabıydı. Aager, Klaus’un Inshala’ya ettiği hakareti ‘bir’ olarak kabul eder ve ona ‘ikinci’ bir şans tanımaz. Klaus kılıcına dokunduğu anda onu öldürür.

 

 

 
 

The Awesome Heist

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

Bu hikaye,
The Oathbreaker (Part Two) ‘dan
sonra yer alır..

 

Bunu yapmak istediğinden gerçekten emin misin, bebeğim?”, diye sorar Aager.

“Bilmem. Daha önce hiç yapmadığım için bi fikrim yok ki!”, der biraz tedirgin bir şekilde Inshala. “Gelmemi istemiyor musun? İstemiyorsan bu beni biraz üzer ama anlarım da. Beraber aptal olma sözü vermiştik ve ben sözümde durmak istiyorum.”

“Bu yapacağımız şey sadece tehlikeli değil, aynı zaman da yakalanırsak bizi demir kafeslere koyarlar.. önce öldürmezlerse tabii.”

“Ama biz, zaten bize ait olmayan bir şey almayacağız ki. Biz sadece bize ait olup, başkalarının bizden aldığı şeyleri geri alıyor olacağız. En azından Delia babama ait olan şeyleri.. Neden bundan dolayı bizi demir kafeslere koysunlar ama ki?”

“Çünkü Delia babandan o şeyleri izinsiz aldılar ve ona pusu kurup öldürdüler. Bunlar iyi insanlar değiller, Inshala.”

“İnsanları gerçekten anlamıyorum, Aager Fogstep. Kötülük yapmak için verdikleri bunca emeği kafam almıyor.”

“Hepsi kötü değil, bebeğim. Sadece bazıları. Annen iyi bir insana benziyor. Anneannen de. Moira da iyi bir insan. Diğer kız kardeşlerin de. Cümeyt’de iyi bir çocuk. Fey’ler de olduğu gibi. Bazılarımız iyi, bazılarımız kötü..”

“Fey’lerin bu konuda tercih hakları çok daha kısıtlı ama ki. Hangi türden fey olduğumuz, bizim iyi olup olmayacağımızı belirleyebiliyor.”

“Ummm.. Bundan emin misin, bebeğim?”, diye nazikçe sorar Aager ve susar.

Inshala, Aager’in neden bahsettiğini anlaması biraz vakit alır ve anladığında kendisi de susar ve uzun bir süre düşüncelere dalar. Neden sonra mutsuz bir ifadeyle cevap verir.

“Ben.. Ben bilmiyorum, Aager Fogstep. Belki yaşım küçük olduğu için daha kötü değilimdir. Bundan on sene sonra, yüz sene sonra, üç yüz sene sonra ne olacağımı kim bile bilir ki? Belki sana bir şey olur ve ben de çok kızarım ve artık yokluğundan dolayı canım çok yanar da gözlerim döner, sonra da çok kötü şeyler yaparım.. Yada sadece yarım fey olduğum için bozukumdur ki.. Babamı hiç görmedim ve kim olduğunu da bilmiyorum. Bir gün karşılaşırsak neden bana bunu yaptığını sormak isterim. Mab’e sordum bir sefer.. babamın kim olduğunu.. Yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade oluştu ve sadece ‘Sonra..’, dedi —bana iş teklifi için yine rüyama geldiğinde. Arada bir uğruyor Mab. Herhalde bulunduğu yerde konuşup muhabbet edecek fazla kimsesi yok ve benimleyken kendisini rahat hissediyor çünkü ondan bir şey istemeyen az kişiden birisiyim. İstediğim zaman da karşılığını fazlasıyla veriyorum.. Geldiğinde çayları ben yapıyorum, abur cuburları da o getiriyor. Sonra Sessiz Ormanımda açık hava sineması izliyoruz.”

Aager, kızın Sessiz Ormanını bilir ancak açık hava sineması nedir bilmez. Kızın korkularını da bildiğini sanır ama bu tahmininde ise ne denli isabetsiz olduğunu anlar..

Aager, şu anda olduğu gibi, kızın konudan konuya atlayarak konuşurken ki haline asla müdahale etmez, onun sözünü kesmez ve araya girmez çünkü böyle anlarda kızın anlatısı her zamankinden bile daha saf, kasıtsız ve katışıksızdır ve onun gerçek iç dünyasını, Gemini ile bağlandığında gördüklerinden çok daha yakıcı bir ayılışla sergiler.

“Bir defasında Titania abla da geldi ziyaretime. Bana Mab’e misilleme olarak geldiğini söyledi ama bence merak ettiği için gelmişti. Ona da çay yaptım.”, der ve kıkırdar. “Sonra yine geldi ama tam o esnada Mab’de oradaydı. İkisinin öylece durmuş birbirlerine attıkları bakışlar fena kızgındı. Sonra ben ikisine de misafirim olduklarını, kurbağalarımı ve ateş böceklerimi korkuttuklarını ve ormanımda ikisine de yetecek kadar yer olduğunu söyledim. İkisi de fena utandılar. Sonra ikisine de çay yaptım ki bu beni biraz uğraştırdı çünkü Titania abla sıcak papatya çayını seviyor, Mab ise fena demli ve acı buzlu çayı tercih ediyor. Titania abla geçen gelişinde eli boş geldiği için bu sefer fırından yeni çıkmış, sıcak mutlu kurabiyeler ve çilek getirmişti. Mab’de vanilyalı dondurma ve kremalı pasta almıştı. Çilekleri kremalı pastanın üstüne yerleştirdim ve servis yaptım, ikisi de pastaya yılana bakar gibi baktılar ama servisi ev sahibi olarak ben yapıtığım için yediler. Sonra da ben ortalarında, üçlü koltuğa oturduk ve Termikatör İki’i seyrettik. Bittiğinde sanıyorum ikisi de filmden fena-çok etkilenmiş olsalar, dünyanın o hale gelmemesi için ortak bir konsül oluşturabileceklerini söylediler ve bu sefer de konsüle başkanlık yapmam için, ikisi de bana iş teklifinde bulundu! Onlara düşünmem ve Aager’ime sormam gerektiğini söyledim. Titania abla bundan pek hoşlanmadı ama nedense Mab çok mutlu oldu.”

Aager ister istemez ‘fırk’lar.

Kızın korkuları gibi, anlatısı da farkındasız bir içtenlikle olduğu kadar, aynı zamanda da komik ve eğlencelidir. Kızın garip, çapraz bir espri anlayışı vardır.. Özellikle içeriğinin monumental anlamda yer sarsıcı ve yaz ile kış kadar da zıt tarafları ‘misafir’ ettiğini düşününce.

Kız, konu komşu ziyaretinden bahseder gibi, krallardan, kraliçelerden, hatta imparatorlardan bile daha güçlü, ‘ilkler’ anlamda, Yaz ve Kış gibi ‘temel’ güçleri hayal dünyasında konuk etmiş ve işin belki de en ilginç yanı, söz konusu ‘hayal aleminin’, gerçeklikten belki de çok daha gerçek olmasıydı!

“Asıl konumuza geri dönersek, yani amcamdan babamıza ait şeyleri geri almanın doğru olup olmadığı sorusuna nasıl çözebileceğimize dair aklıma bir çözüm geldi ama bunun için önce annemden bir şeyler rica etmem gerekecek ki bunun için onu nasıl ikna edebileceğimi düşünmem lazım.

İçeri girme meselesine gelirsek, bu senin bildiğin bir şey zaten ki! Bana da gösterebilirsin. Ve nereye basmam, nerede durmamam, nelerden sakınmam gerektiğini bana söylersin, bende aynını yaparım.”

Aager kızın ‘aynını’ yapacağından hiçbir kuşku duymaz. Sorun, bunun yeterli olup olmadığıdır.

“Güneş’in batmasına bir saatten az var. Bizim güneş doğmadan üç saat önce, gece muhafızlarının en yorgun ve dikkatsiz oldukları zaman girmemiz lazım. Gece yarısı gibi çıkarız yola. İstersen Moira’nın sana verdiği odasında uyu biraz.”, diye önerir Aager kıza.

“Moira ablamın odası çok güzel ama ki! Dışarıdan bakıldığında güçlü, kuvvetli, tuttuğunu koparan, demir dışında elbise giymeyen biri gibi görünüyor ama dolabında bi sürü dantel şeysili, fırfırlı eflatun, açık mavi, lacivet, yeşil ve pembe elbiseleri var. Birkaçını denemem için bana verdi. Çok bayıldım ki. Bazıları içinde yürürken, sanki peşimden küçük pembe bulutlar takip ediyormuş gibi hissettiriyor.”, diye erimiş bir sesle Moira ablasının elbiselerini tarif eder Inshala.

“Duvarlarında da garip, yüzleri ve kollarında resimler boyalı, Moira ablamın ‘Demir Hatun’, dediği poster şeysilerinden asılı. Bana biraz ürkütücü geldi, açıkçası. Ablam istemezsem onları indirebileceğimi söylediği için bende indirdim ama atmadım. Hepsini güzelce rulo yapıp dolabın arkasına sıkıştırdım.”, diye, yüzünde ciddi bir ifadeyle Moira ablasının odasını tarif eder Inshala.

“Sonra bana şifonyer diye çekmeceli daha küçük bir dolap gösterdi. Ama şifon’un ne yediğini söylemedi! İçinde Moira ablama ait iç çamaşırlar vardı! İnsanların içlerine çamaşır giydiklerini bilmiyordum! Bana çok ilginç geldi ve deneyip deneyemeyeceğimi sordum. Önce biraz yadırgadı ama sonra ‘İstersen dene. Benim, senindir.’, dedi. Kenarlarında minik dantel çiçekleri olan—”, diye, yüzü biraz pembeleşmiş bir şekilde Moira ablasının iç çamaşırlarını anlatmaya başlar Inshala.

“—Ummm.. bebeğim..”, der Aager boğazını temizleyerek.

“Efendim, Aager Fogstep.”

“Bana.. Moira ablanın.. uhhm.. iç çamaşırlarını anlatmamanı tercih ederim.”, diye aksi istikamete bakarak cevap verir karalar içindeki adam.

Inshala bir anda yaptığı şeye ayılır ve yüzü pembeden kırmızıya geçer.

“Ben.. ben çok özür dilerim. Moira ablamın odasını bana vermiş olmasından dolayı o kadar heyecanlanmıştım ki, ne dediğime dikkat etmeden konuştum.”, diye inler kız.

“Sorun değil. Hadi git ve biraz uyu. Gece zorlu bir gece olacak.. Ben de yiyecek bir şeyler bulayım.”

“Peki.”, der Inshala küçük, utanmış bir sesle. “Ama önce anneme gidip ondan rica etmem gereken şeyi istemem lazım.”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Kesinlikle olmaz!”, diye kaşlarını çatmış, yumruklarını kalçalarına dayamış bir şekilde hışmeder Lady Alisia.

“Ama.. anne.. bu çok önemli..”, diye rezil olmuş bir ifadeyle inler Inshala.

“Yanlış yapıyosun, Fey abla..”, der Cümeyt, kendinden emin bir şekilde. “Gözlerini kocaman açacaksın, kaşlarını bükeceksin, alt dudağını öne çıkaracaksın —bak, işte böyle— ve yapabiliyorsan da ağlayacaksın ama sessizce. Bağırarak ağlarsan yada kendini yerden yere atarsan asla kabul etmezler!”

“Ama.. ama böyle yapınca annemizi kandırmış olmuyor muyuz?”, diye hayretle çocuğa bakar Inshala.

“Hayır olmuyorsunuz!”, diye sesiyle orman yangınları başlatacak bir hararetle kızar Alisia.

“Bak. İşe yaramaya başladı bile.”, der Cümeyt cin gibi parlayan gözlerle.

“Ama.. Sadece kızmasını sağladık ki..”, der Inshala.

“Bu işler böyle olur, Fey abla. Önce kızarlar, sonra sana kızdıkları için üzülürler, sonra da ne istersen yaparlar!”, diye pişkin pişkin sırıtır Cümeyt.

Lady Alisia, hemen önünde gerçekleştirilen utanmaz ‘komployu’ hayretle izler.

“Benden ne istediğinin farkında mısın, Inshala?”, diye tıslar en sonunda.

“E.. evet anne. Bu yüzden sana geldim ama ki. Senin yapman lazım.. Kendi ellerinde.. Yoksa olmaz.”, diye kaşlarını büker, gözlerini kocaman açar ve alt dudağını pörtletir Inshala.

“Bu.. inanılır gibi değil!”, diye ellerini havada sallar kadın.

“Biliyorum, anne. Ama gerekli. Yoksa bütün plan suya düşer. Aager’im bu ifadeyi kullanıyor bazen ama bir planın suya nasıl düşeceğini bilmiyorum. Belki de kağıda yazılı olduğu içindir ve bu yüzden suya düşüyordur. Ama kağıda yazılıysa, neden onu suyun üstünde tuttuğumuz kısmını anlamış değilim. Tutmazsak hiç düşmez ki!”, der Inshala biraz aklı karışmış bir şekilde.

Lady Alisia uzun bir süre sessizce Inshala’ya, sonra Cümeyt’e, sonra da tekrar kıza bakar.

“Tencere-Kapak!”, der en sonunda burnundan soluyarak.. “Öğretmenini doğru seçmişsin, genç bayan.. Öyle olsun bakalım. Seni kırmayacağım ve bu isteğini yapacağım.”

“Bu akşama lazım, anne.”

Kadın tekrar burnundan solur.

“Tamam. Yapacağım, dedim.. Gidin başımdan artık!”, diye yanan gözlerle ikisini de def eder başından.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Sana demedim mi? Çantada keklik!”, diye kıkırdar küçük Cümeyt, Fey Ablasının elini tutmuş peşinden sürüklerken.

Inshala, neden kekliklerin bir çantaya tıkıştırıldığını anlamaz. Dahası, ortada ne bir keklik, ne de bir çanta vardır ama bu konuda küçük Cümeyt’e de bir şey sormaz çünkü bunun da muhtemelen şu sosyal şeysilerden biri olduğu kanaatine varır. Planların suya düşmesi gibi..

“Bence harika bir iş çıkardın, Efendi Cümeyt. Tek başıma asla kabul ettirtemezdim ki!”, der Inshala mutlu bir şekilde.

 

“Sen bana takıl, Fey Abla. Sana anneleri, anneanneleri ve ablaları nasıl parmaklarında oynatacağının bütün gizli tekniklerini gösterebilirim.”

Inshala ‘fırk’lar.

“Çak, abla!”, der Cümeyt ve elini kaldırır.

Inshala durur bir an..

 

“Nereye?”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ne istediler?”, diye sorar anneanne.

Lady Alisia ona söyler.

Anneanne kıkırdar.

“Neden uğraştırdın ki kızı o kadar? Kabul edeceğin belliydi.”

“Hemen kabul etseydim bir kıymeti olmazdı, anne. İkisi de nasıl bir heyecanla geldiler, görmeliydin.”, der yüzünde mutlu bir ifadeyle Alisia.

“Bu yanını benden almadığını biliyorum, Alisia. Bu tam rahmetli babanın yapacağı bir şeydi.”, diye esefle söylenir anneanne.

“Öyle deme, anne. Buraya ciddi bir hazırlıkla geldiler ve mücadelesini de verdiler.. Anlaşmalı tiyatro gibiydi. Bu şekilde hem her istediklerini alamayacaklarını öğrenmiş, hem ön hazırlığın kıymetini anlamış, hem de zaferin keyfini tatmış oldular.”, der Lady Alisia gülümseyerek.

“Yemedin, yani..”

“Lütfen, anne. Sadece Moira’da yedim. Ondan sonra üç tane daha büyüttüm.”, der Alisia gülerek.

“Çok acımasızsın, kızım. Çoook!”, der anneanne..

..ve tekrar kıkırdar.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bekçi Fardashi fena halde bozulmuş bir ifadeyle Aager’e, sonra da Inshala’ya bakar. “Lanet olsun be adam, ben bir kanun adamıyım. Senin böyle bir şey yapmana göz yumamam. Dahası, bir de beni planının parçası haline getirerek suç ortağı yapıyor olacaksın. Yetmiyormuş gibi, bu küçük kızı da tehlikeye atacaksın!”

“Sizden her hangi bir suça ortaklık etmenizi istemiyorum, Yüzbaşı Fardashi, çünkü teknik olarak ortada bir suç yok. Bizim yapacağımız şey, bazı eşyaları sahiplerine iade etmek, o kadar.”, der Aager sakince. “O ‘küçük’ kıza gelince; Inshala ömrünü uçsuz bucaksız bir ormanda ve yaşlı bir adam dışında, on altı yaşına kadar tek başına yediğini ya topraktan yolarak yada avlayarak geçirdi. İnan bana iş hayatta kalmaya ve beceriye geldiğinde izcileriniz dahil, bu şehirde o küçük kızın bilgi ve becerilerine sahip ikinci bir kişiyi daha bulabileceğinizi sanmıyorum.”

“Küçük kız konusunda sana inanıyorum, Efendi Aager. Ancak bu yine de bana yanlış geliyor. Bir kişinin evine ondan izinsiz girmek kanunlara aykırı. Aranması gerekiyorsa da, önce arama izni almamız gerekiyor!”, diye burnundan solur Fardashi.

“Yüzbaşı Fardashi.. Lütfen size engel olmayayım.. Siz gidin ve ilgili mercilerden, şehirdeki en güçlü paladin lordunun evine girip arama yapmak istediğinizi, sebeplerinizle açıklayıp ikna etmeye çalışın. Bir şekilde bunu, iyimser bir tahminle önümüzdeki dört sene içerisinde başardığınızı düşünsek bile, niyetinizi şehirde bilmeyen kalmamış olacağını da, sanırım hatırlatmama gerek yok.”

Fardashi’nin suratı kararır.

“Ama illaki kıymetli kanunlarınıza sadık kalmak istiyorsanız, sizin yardımlarınız olmaksızın da bu işi ikimiz yapabiliriz. Ancak böyle yapmamız halinde küçük Inshala’ya bir şey olursa, bu yersiz inadınızı hatırlarsınız diye umuyorum..”, der Aager sessizce.. ve acımasızca..

Fardashi’nin suratı daha da kararır.

“Serenity Home kasabasının sizin gibi bir adamı şerif yardımcısı yaptığına inanamıyorum!”, diye hırlar.

“Size, ‘zorla üstüme yıkılan bir meslekti ve alternatifim giyotindi!’, derken bunu espri olsun diye söylememiştim, Yüzbaşı.. Şimdi. Yardım edecek misiniz, yoksa biz kendi başımıza mı halledeceğiz bu işi ve siz de Lady Alisia’ya, kızını nasıl gecenin bir yarısı, azılı düşmanının evini soymaya müsaade ettiğinizi açıklayacaksınız?”, der Aager sakince..

“Lady Alisia’ya böyle bir şeyi açıklamaya hiç niyetim yok, Efendi Aager. Ancak geri döndüğümüzde, ki dönersek, bu yaptığınızı da, evin hanımefendisini şantaj malzemesi olarak kullanmanızı da konuşacağız.”, der fırtına bulutlarını andıran bir ifadeyle.

Aager uzun bir an yaşı geçmiş yüzbaşıyı, ölü gözlerle süzer.

Konuştuğunda sesi hala yanıltıcı bir şekilde sakin gibidir..

“Hayır, Yüzbaşı.. Böyle bir konuşma olmayacak. Orken’ler Arashkan’ı yerle bir ederken oradaydım.. Orken’ler High Woods’u yakıp Bari Na-ammen’i de yerle bir ederken oradaydım ve kış bittiğinde doğuya, Serenity Home’a gidecekler. Şayet o kasabayı ve ardından da o bölgeyi ele geçirirlerse oyun biter çünkü onları oradan kimse bir daha söküp atamaz. Oraya yerleşip çoğalacaklar ve önümüzdeki yirmi yıl içerisinde ortada bir Vodgar, Koruxan, Palantine, Endless Watch, Durkahan, Solace ve Korduba’s Watch kalmayacak ve Heaven’s Hand, Tranquil ve Dwarwick’de onları birkaç yıl farkla takip edecek. Burada harcadığımız her gün bu sonu hazırlamış oluyoruz ve siz bana izin belgelerinden bahsediyorsunuz.. Dünya yanmak üzere, Yüzbaşı, dolayısıyla sizin ‘konfor anlayışınıza’ uyum sağlayamazsam kusuruma bakmayın, zira sadece krallık değil, insanlığın sonundan bahsediyoruz burada..”, diye sessiz bir ateşle harlar.

Yaşlı adam, yaşına uymayacak bir şekilde haşlanmış olmanın getirdiği bütün ağırlığını hisseder ama daha bir şey diyemeden Inshala ona yanaşır, ayak parmaklarının üstünde durur ve adamcağızın boynuna sarılır!

“Aager’imin kusuruna bakmayın Fardashi Amca. Çok büyük bir sorumluluk altında. Serenity ve çevresindeki insanların onun getireceği yardıma çok ihtiyaçları var. Lütfen.. İhtiyacımız olmasaydı böyle bir şeyi asla sizden istemezdik çünkü siz iyi bir insansınız.”, diye fısıldar yumuşak sesiyle.

Fardashi biraz utanır.

“Sen.. harika bir kızsın.. Nasıl oldu da böyle karanlık bir adamla..”, diye hayretle sorar.

“..Ben onunum, Fardashi Amca. Bunu size ilk söylediğimde, ben de doğruyu söylüyordum. Bizim aramızdaki bağı ölümlülerin ölçüleriyle değerlendirirseniz, bu size de yazık olur, bize de..”, der Inshala sarıldığı adama. “Bu gece bize yardım edecek misiniz? Lütfen edin çünkü Aager’ime bir şey olmasını istemiyorum!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Gecenin karanlığında sinmiş bir grup, sessizce işareti beklemektedir. Birden bir baykuş sesi duyulur. Baykuş sanki aynı şeyi tekrarlıyor gibidir; ŞİMDİ! ŞİMDİ! ŞİMDİ!..

“Vakit geldi. Her ne yaparsanız yapın, yakalanmayın. Ve yüzlerinizden o salak kese kağıtlarını da çıkarmayın.”, diye kendi kese kağıdı maskesi altında rezil olmuş bir Yüzbaşı Fardashi, teyit almak için adamlarına döner ve, “Kormack? Sen misin?”, diye sorar.

“Kormak benim, Yüzbaşı, o Tarwick.. İş salaklığa gelince kimse Tarwick’i geçemez, efendim.”, diye boğuk bir ses gelir başında kese kağıtlı bir başka adamdan.

“Hey!”, diye ünler Tarwick kendi kese kağıt maskesinin altından, ama bu maskenin üzerinde karikatürize edilmiş bir surat çizilidir. “Alındım. Ben maskemi sevdim. Siz de bi surat çizmelisin, efendim..”

“Tarwick. Sence neden bu aptal şeyleri kafamıza geçirdik?”, diye kese kağıdının altından boğuk bir seslerle burnundan solur Fardashi.

“Ummm.. Yüzümüz görünmesin diye?”

“Evet, Tarwick. Ama bütün bekçiler arasında bir senin maskende ‘surat’ var. Sence birileri bunu fark etmez mi?”, diye sabırla sorar yüzbaşı.

“Fark etsin. Sonuçta kesekağıdına çizilmiş bi surat. Onlar bizim kim olduğumuzu bilmeyecekler ama hepiniz benim Tarwick olduğumu bileceksiniz.. Önemli olanda bu, öyle değil mi efendim?”, diye sorar Tarwick.

“Yüzbaşı.. Sanırım Bekçi Tarwick ilk defa mantıklı bi şey söyledi.”, der bir başka kese kağıdı!

Yüzbaşının yüzü yine kararır ancak başındaki kese kağıdından dolayı kimse bunu görmez.

En sonunda esefle derin bir nefes verir ve Tarwick’e döner.

“Neyle çizdin onu?”, diye sorar.

“Bununla efendim. Su geçirmez ve suda erimez marker!”

“Ver şunu bana.”, diye hırlar Fardashi ve Tarwick’in elinden kapar markeri ve Kormack’e uzatır.

“Umm.. Ne yapacağım bununla efendim?”, diye şaşırmış bir şekilde sorar Kormack, ama onunda ifadesi kese kağıdının altında kaybolur.

“Benim maskeme bir surat çiz.. Çabuk ol! Sonra herkes elden ele dolaştırsın markeri ve yanındaki adama bir surat çizsin!”, diye homurdanır.

Kormack seri hareketlerle yüzbaşının ‘suratını’ çizer ve arkadan boğuk kıkırtılar duyulur..

Aradan beş dakika geçer ve Yüzbaşı Fardashi patlamamak için dişlerini gıcırdatır zira bekçiler aralarında hangi suratı istediklerini tartışmaktadırlar.

Aradan bir beş dakika daha geçtiğinde baykuş,

HADİ AMA YAAA! HADİ AMA YAAA! HADİ AMA YAAA!

..diye ağlamaklı bir şekilde ötmeye başlamıştır.

“Tamam. Yeter! Sizi ‘suratsız’ reziller!”, diye küfreder yüzbaşı ve elindeki iğreti sopayla Lord Tarakadahan Karkashi’nin evine doğru hücum eder!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

En sonunda!”, diye hırıldar Aager ve gecenin bu abuk saatinde Lord Tarakadahan Karkashi’nin evinin önünde toplanmış, başlarında kese kağıtları, ellerinde iğreti sopalara tutturulmuş pankartlarla “Kahrolsun Karkashi!”, “Zalim Karkashi dışarı, adalet içeri!”, “Çık dışarı Karga Karkashi!”.. diye beceriksiz sloganlar atmaya çalışan ‘isyancıları’ seyreder.

“Karga Karkashi?”, diye ‘fırk’lar Aager.

“Sanırım onu söyleyen Fardashi Amca.”, diye sessizce kıkırdar Inshala. “Aramızda konuşurken ağzımdan kaçtıydı.”

“Kafiyeli olmuş..”, der Aager. “..ve sanırım gösteri başlıyor!”

Lord Tarakadahan Karkashi’nin evi, gerçekte devasa bir malikanedir ve Aager bu kadar gösterişi biraz artılı bulur zira Tarakadahan bir paladindir ve normal şövalyelerden farklı olarak, paladinlerin ‘mazbut’ yeminleri vardır.

Malikanenin örme demir kapıları açılır ve oldukça kalabalık bir muhafız bölüğü dışarı çıkar ve slogan atan ‘isyancıların’ üstüne çullanır..

İsyancılar kaçar!

İsyancılar kaçmaya başlayınca muhafız bölüğü onların peşine takılır ve kısa bir zaman içerisinde iki grup da gözden kaybolur.

Ancak aradan iki dakika bile geçmeden, yolun öbür tarafından bir grup daha isyancı peyda olur ve onlarda başlarında kese kağıtları, ellerinde de iğreti pankartlarla saçma sapan sloganlar atmaya başlarlar.

Kısa bir süre sonra, malikanenin örme kapısında bir grup muhafız birliği daha belirir ve onlar da isyancıların üstüne yüklenirler..

Ancak bu isyancılar da kaçarlar.

Aradan çok kısa bir zaman geçer ve üçüncü bir grup isyancı daha peyda olur ve bir önceki grubun bıraktığı yerden devam ederler!

“Yuh!”, diye ünler Aager. “Fardashi kaç tane bekçi getirdi?”

“Güzellikle rica etmenin faydaları, Aager Fogstep.”, diye mutlu bir şekilde cevap verir Inshala.

“Bu kabul edilebilir bir açıklama. Senin kadar güzel bir kız benden de böyle bir şey rica etse, ben de Karkashi’ye isyan ederdim!”, diye sırıtır Aager.

“Bu hiç komik değil, Aager Fogstep.”, diye fena alınmış bir şekilde kızar Inshala. “Başka kaç tane güzel kız var peşinde ve senden neler rica ediyor bakalım?!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Geri döndüğümüzde Yüzbaşı Fardashi’den özür dilesem iyi olacak.”, diye sessizce mırıldanır Aager. “Bütün itirazlarına rağmen koca malikaneyi boşaltmayı başardı küçük gösterisiyle.”

“Bütün evi arayamayız ama ki.”, der Inshala. “Çok büyük.”

Aager karanlıkta, Lord Tarakadahan’ın çalışma odasında sessizliğe bürünür ve düşünmeye başlar.

“Ne düşünüyorsun, Aager’im?”, diye fısıldar kız adamın zihninde.

“Fısıldamana gerek yok, bebeğim. Böyle konuştuğumuzda kimse bizi duyamaz ki.”

“Başkaları duyar diye fısıldamıyorum ama ki. Senin dikkatini dağıtmamak için fısıldıyorum.”, diye tekrar fısıldayarak cevap verir.

“Aradığımız şeyler bu odada değiller, sanırım. Ben olsam nereye saklardım, onu düşünüyordum.”

“Ama sen kız kardeşine ne kadar kızmış olsan da bence onu gerçekten öldürmezdin ki eşyalarını alıp saklayasın.”, der kız biraz şaşırmış gibi.

“Hiç yardımcı olmuyorsun, bebeğim.”, diye gülümseyerek söylenir Aager.

“Hayvanlar saklamak istedikleri şeyleri genelde toprağa gömerler. Belki de Karkashi amca da toprağa gömmüştür eşyaları.”

“Bu mümkün, ama olası değil.”, der Aager. “Toprağa gömerse birileri gelip onu bulabilir ve bu olursa Karkashi’nin ruhu bile duymaz. Bence onun gibi kontrol hastası bir adam, o kadar önemli şeylerin saklı olduğu yeri de kontrolü altında tutmak ister. Ama bence sen de haklısın, bebeğim.”

“Toprak evin içinde mi yani?”, diye hayretle sorar Inshala.

“Hayır..”, der Aager ve sırıtır. “Ama toprağın altında gömülü oda da; evin kilerinde!”

“Küçük karanlık odalardan hiç hoşlanmıyorum ama ki.”, diye mızmızlanır kız. “Benim tam zıttım gibi.. Büyük, ferah ormanlar —Ritüel Ormanımı özledim. Burada annem, anneannem, Moira ablam, Cüneyt, Maira, Madine ve Fardashi Amca var ama.. yine de özledim işte..”

“İşimiz bittiğinde geri döneceğiz, bebeğim, söz.”

“Ama Moira ablamın bana verdiği ‘ardal’ şeysi hala bende.. Ya gitmeme izin vermezlerse?.. Ya kalıp bütün işleri benim yapmam gerektiğini söylerlerse? O zaman ne olacak ama ki?”

“Tarakadahan’la olan işimizi bitirince her şey biraz rahatlayacaktır. Sen de istersen bir başkasını ardalın yaparsın yada Moira’ya geri verirsin.. Merak etme, güzelim.”

“Bana ‘güzelim’, dedin!”, diye hayretle ünler kız.

“Çünkü öylesin,”, der Aager ciddi bir şekilde.

“Bebeğin değil miyim artık?”, diye sorar kız biraz üzgün, biraz da mutlu bir şekilde.

“Sen her zaman bebeğim olacaksın, güzelim.”, diye gülümser Aager.

“Benim.. kafam karıştı, Aager Fogstep. Kaç tane şeyin olacağım?”

“Olabildiğince çok!”, der Aager. “Ama şimdi gidip kileri bulalım.”

“Bir gün oturup, bana ‘olabildiğince çok’larını anlatman gerekecek, Aager Fogstep. Yoksa bana bunlardan biriyle seslenir ve ben de bilmezsen, dönüp bakmaya bilirim ve bu da seni üzer, sanırım ki!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aager, dur!”, diye tıslar Inshala.

Aager bir ayağı havada olduğu halde kıpırdamadan durur. “Ne oldu? Bir şey mi duydun?”, diye sessizce fısıldar.

“Hayır. Ama bir şey hissediyorum. Karanlık bir şey.. Odanın içinde ve sanırım birçok yerinde..”, diye acil hissi veren bir sesle cevap verir kız. “İki adım geriye gel, lütfen.”

Aager tereddüt etmeden iki adım geri atar.

“Görebiliyor musun?”, diye sorar kıza.

“Hayır. Sadece hissediyorum. Kötü bi şey bu. Can yakmak ve kurutup öldürmek için yapılmış bir çeşit muhafaza büyüsü, sanırım. Kim evinin kilerinde böyle fena bi büyü koyar ki yaa? Bu büyü çok acımasız!”

“Çalınmasını istemediği şeyleri saklamak isteyen biri —belli ki.. Paladinlerin böyle büyüler yapabildiğini bilmiyordum.”

“Yapamazlar zaten ki. En azından benim bildiğim kadarıyla. Onların inançlarına aykırı. Hele böylesi fena olan bir büyü.. Belki bir büyücüye yaptırmıştır.”, der Inshala ama sesindeki ton, kendisinin de buna pek inanmadığı izlenimini vermektedir.

“Başkasına yaptırmış olsa bile, potansiyel bir soygunu önlemek yada hırsızı etkisiz hale getirmek için yapılmış olması gerekirdi. Yakmak yada kurutup öldürmek için değil.”, diye tiksintiyle hırıldar Aager.

“Aralarda çok küçük boşluklar sezinliyorum. Sanıyorum geçebilirim.”, der kız.

“Hayır!”, diye kati bir sesle fısıldar Aager. “Kesinlikle olmaz. Bu çok tehlikeli.”

“Ahh, Aager Fogstep. Bunun çok tehlikeli olduğunu bilmediğimi mi düşünüyorsun?”, der kız ve Aager’e döner.

“Inshala..”, diye itiraz etmeye çalışır karalar içindeki adam.

“Beni sevdiğin için tehlikeye atlamamı istemiyorsun. Bu.. çok güzel bir duygu. İnan bana.. Ama sevgin kadar saygına.. ve güvenine de ihtiyacım var ama ki!”

Aager sessiz bir dakika boyunca kendi yüzünü seyreden kıza bakar.

Sonra derin, esef dolu bir nefes verir.

“Öyle olsun bakalım, genç, güzel, sevgilimi bebeğim..”, diye hafif burnundan soluyarak konuşur. “Ama sana bir şey olursa döndüğümüzde seni fena haşlayacağımı bilmeni isterim.”

Inshala kıkırdar..

..ve bir anda kızın durduğu yerde küçük, pofuduk kuyruklu bir sincap belirir..

Sincap.. bir kaç dakika boyunca hummalı bir evhamla ellerini, tüylü yanaklarını, kulaklarını, burnunu ve uzun, tüleri kuyruğunu temizler!

“Umm.. bebeğim?”, der Aager imalı bir tonla.

“Efendim, Aager’im.”, diye cevap gelir kızdan.

“Büyülü tuzaklı oda?”, diye nazikçe hatırlatır Aager kıza.

Sincap olduğu yerde donakalır ve kızıl-kahve tüylerine rağmen utancından kıpkırmızı olmuş izlenimini verir.

“Ben.. özür dilerim.. Tüy bakımı çok önemli.. Yapmayınca pireler musallat oluyor ama ki!”, diye küçük bir sesle cevap verir, sonra karanlık, büyülü tuzaklı kilere girer..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Sanırım bi şey buldum..”, diye Inshala’nın kendisini göremese de sesini duyar zihninde Aager.

“Nasıl bir şey?”, diye sorar karalar içindeki adam.

“Umm.. Burada çok kocaman yuvarlak, fıçı gibi bi şey var. İçine girdim.. Diğerlerinin içlerinde insanların içtiği, kötü kokulu şeysiden var ama bunun içi tamamen boş ve kuru.. Sanırım kandırmaca bir fıçı bu çünkü bunun içi sadece biraz küf kokuyor o kadar. Ve sanırım birisi arada bir girmiş bunun içine. Fıçının zemini tozlu ama tozun içindeki ayak izlerini görebiliyorum.”, diye bulunduğu yeri tarif eder Inshala.

“Oralarda bir yerde, muhtemelen en arkada gizli kapı gibi bir şey olmalı. Kapıyı açmak için de bir yerlerde kol, düğme yada benzer bir mekanizma olmalı. Onu bulmalısın, bebeğim..”

“Buldum ki!”, der Inshala mutlu bir şekilde.

“Nasıl yani?”

“Büyülü tuzaklar ve muhafazalardan sonra, gizli kapıyı açmak için menakizmayı saklama ihtiyacı duymamışlar sanırım.”, der kız.

“—Mekanizmayı..”

“Evet. Ondan işte..”

“Nasıl bir şey? Neye benziyor?”

“Umm.. yan yana ve alt alta duran küçük, kutu gibi taşlar var fıçının en arkasındaki iç duvarında.. Taşların üzerlerinde de şekilli bir şeyler var.”

“Hmm.. tarif edebilir misin, peki?”

“Birinci taşın üstünde düz, ayakta duran bi çizgi var. İkincisindeki çizgi soldan sağa doğru gidiyor, sonra aşağı dönüyor, sonra sola gidiyor, oradan tekrar aşağı gidiyor ve sonra da tekrar soldan sağa gidiyor!”, diye ilginç bir şekilde oldukça temiz bir tarif yapar kız.

“Üçüncü taş ise.. umm. üçüncü taşı tarif etmek istemiyorum!”, diye rahatsız olmuş izlenimi veren, kısık bir tonla geçiştirmeye çalışır Inshala.

“Niye? Neye benziyor?”

“Ummm.. üstüne oturduğumuz şeye!”, der cılız bir sesle.

“Pek anlayamadım. Tabureye mi benziyor?”

“Hayır. Üstüne oturduğumuz şeye!”, diye tekrarlar Inshala.

“Sandalye?”, diye aklı karışmış bir şekilde sorar Aager.

“Hayır ama yaaa..ÜSTÜNE OTURDUĞUMUZ ŞEYE, diyorum ama ki!”, diye inler kız.

Aager kaşlarını çatar ve düşünmeye başlar. Üstüne oturduğumuz şey..

“Özür dilerim, güzelim ama çıkaramadım.”, diye itiraf eder en sonunda.

Kızdan bir an hiçbir cevap gelmez.

Geldiğinde ise bu fevkalade küçük ve utanmış bir sesle olur.

“Nopoya benziyo!”

“Nopo?”

“Evet, nopo..”

Aager kendisini, sınıfın geri zekalısı gibi hisseder..

..ve en sonunda ayılır!

Kızın ‘öpmek’ kelimesini utandığı için ‘nöpmek’, diye kullandığını hatırlar.

“Aaaa.. Sanırım anladım..”, der en sonunda ve gülmemek için var gücünü kullanır.

“Sana çok kızdım, Aager Fogstep. Bana güldüğünü ta buradan hissedebiliyorum ki!”, diye hışmeder kız.

“Ben.. ben özür dilerim, Inshala.. Bu sadece.. beni biraz şaşırttın, o kadar..”, diye eli ağzında, gözlerini sımsıkı kapamış bir şekilde cevap verir Aager.

Inshala, karalar içindeki adama doğru ‘hıf’lar.

Sonra da diğer taşları tarif eder.

Kız tarifleri bitirdiğinde Aager bunun bir çeşit rakam kombinasyonlu kasa olduğunu düşünür. Genç hırsız, böyle şeylerden hayal meyal bahsedildiğini duymuş gibidir ama daha önce hiç karşılaşmamıştır ve karşılaşan biriyle de tanışmamıştır. Bu tür güvenlik kasaları hakkında sahip olduğu fakir bilgiler, bu tür kasaların fevkalade dayanıklı oldukları, ilgili kombinasyonu bilmeyenin, kasanın içindekilere ulaşma ihtimalinin sıfır kadar düşük olduğunu, ve kasanın yerleştirildiği duvarla beraber götürülmediği sürece de çalınamayacağıdır —ki kasanın bu şekilde götürülmesi, içindekilere hala ulaşılamayacağı gerçeğini ortadan kaldırmayacağıdır..

“Taşlardan dört tanesi yeni gibi sanki!”, diye birden ünler Inshala. “Şimdi fark ettim.”

“Nasıl, yeni gibi?”

“Diğerleri tozlu. Dört tanesinde çok daha az toz var!”

“Bu iyi işte. Dört kombinasyonlu bir şifre!”, diye ünler Aager.

“Dört konbinam soslu şifre nedir?”, diye sorar kız.

“Bu, ancak doğru sıralamaya göre o ‘yeni’ taşlara basıldığında gizli kapının açılacağı, demek..”

“Ama bu 5,040 farklı sıralama eder ki!”, diye bir anda söyleyi verir Inshala.

“Ne?”, der Aager hayretle.

“5,040 sıralama.. Bunların hepsini denememiz günlerce sürer.. ki bu da tekrar olmazsa. Olursa 10,000 sıralama eder ama ki!”

“Nasıl hesapladın o kadar kobinasyonu bir anda?”, diye şok olmuş bir ifadeyle sorar Aager zira kendisi için bu, bir düzine kağıt, bir okka mürekkep, bir sürü tüylü kalem ve bir-iki saat gerektirecek bir işlemdir.

“Bilmem ki. Bir anda aklımda oluverdi işte.”, der kız muallak bir sesle.

“Sekiz rakamlı sıralamalı kombinasyon nedir peki? —Tekrarsız..”, diye sorar birden Aager.

“40,320.. Niye ki?”

“On iki.. On iki rakamlısı nedir?”

“479,001,600!”

Aager bastırılmış bir kahkaha atar!

“Muhteşemsin, Inshala!”

“Ummm.. Bilmem.. Sanırım.. Belki..”, diye hala bir şey anlamamış gibi cevap verir.

“Evet. Kesinlikle muhteşemsin. Ama şimdi bize 5,040 sıralamadan sadece bir tanesi lazım..”, der ve bunun ne olabileceğini düşünmeye başlar. “Bana düşünmem için biraz zaman lazım.”

Inshala ise düşünmez zira Aager’in neden bahsettiği hakkında ancak muallak bir fikri vardır. Dolayısıyla yapacak bir şeyi olmayan her sincabın yaptığını yapar; ellerini, tüylü yanaklarını, kulaklarını, burnunu ve uzun, pofuduk kuyruğunu temizlemeye başlar!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ummm.. Aager Fogstep..”, diye inler Inshala ve sesi bir şeylerden fena halde rahatsız olduğu izlenimi verir.

“Ne oldu?”, diye sorar Aager.

“Burada, yanımda pis bi lağım faresi var!”, der kız tiksinmiş bir sesle.

“Hepi topu bir fare, Inshala. Sana ne zararı dokunabilir ki?”

“Hepi topu bi fare değil bu, Aager Fogstep!”, diye hışmeder kız. “Bu bir LAĞIM FARESİ! Bu şeyin nerelerde gezdiği hakkında her hangi bir fikrin var mı?”

“Evet.. Uhhm.. Lağımda?”

“Bu şey, tam bir mikrop yuvası! Yapıştı bana ve benden haraç istiyor!”

“Haraç?”, der Aager ve yine dudakları gülmemek için gerilir.

“Bu hiç komik değil ama ki!”, diye fena halde bozulmuş bir şekilde tıslar Inshala. “Yanımda sadece biraz yiyecek var ve onları da bu pis şeye veremem.”

“Inshala.. Sen şimdi bana küçük bir lağım faresi tarafından itilip kakıldığını mı söylüyorsun? Mab bunu duysa ne der acaba?!”, diye sırıtarak cevap verir Aager.

Ortam bir anda sessizleşir.

Sonra Inshala’nın olduğu yerden bir sincabın çırtlamaları gelir!

“Sen.. sen bana baksana sen!”, diye haşin bir sesle harlar Inshala. “Sen bana zorbalık mı yapmaya kalktın sen? Aager’imin önünde rezil ettin beni ki!”

Koca fıçının içinde sivri sinek vızıltısını andıran, kürdan büyüklüğünde ‘yıldırımlar’ inmeye başlar ve bir farenin kulak zırlatan çığlıkları duyulur.

Inshala sıçanla amansız bir mücadeleye girer ve Aager, karanlıkta zorlukla seçebildiği kibrit başı harlamasını andıran bazı kıvılcım ve ışık parıltıları görür.

SNARE, diye kükrer Inshala.. YIK EVİ ŞU REZİL VE UTANMAZ ŞEYİN ÜSTÜNE!

HAYIR! SNARE YOK! LÜTFEN SNARE OLMASIN.. BU HİÇ ADALETLİ BİR KAVGA OLMAZ SNARE GELİRSE!“, diye telaşla tıslar Aager..

Kavga bir iki dakika daha devam eder ve en sonunda kiler tekrar sessizliğe bürünür.

“Inshala?”, diye karanlığa seslenir Aager.

Fıçının içinden boğuk, nefes nefese kamış bir sincabın çırtlamaları duyulur.

“Pis adi, şerefsiz, mendebur, mel’un ve hergele şey!”, diye burnundan solur Inshala..

“Umm.. Inshala?.. O lafları nereden duydun? Benden duymadığını biliyorum.”

“Sonuncusunu Moira ablamdan duydum. Diğerlerini Madine’den öğrendim.. Çok zengin bir kelime haznesi var o kızın.”

“…”

“Ama aldım en sonunda!”

“Aldın? Neyi aldın?”

“Bu mel’un şey, bir lağım faresi olmasının yanısıra aynı zamanda da bu evin kalıcı müdaimlerinden ve hem adi bir zorba ve hem de pis bir hırsız ve evin sahibinin buraya geldiğini defalarca görmüş. Dahası, hangi taşlara basılması gerektiğini de bildiğini söylüyor!”

“Hangileriymiş?”

“7-5-3-9!”

“Hmm.. Bu mantıklı.. Sanırım..”, diye mırıldanır Aager düşünceli bir şekilde.

“Nedir bu sayı?”

“Benim tahminim, bu Lord Tarakadahan Karkashi’nin doğum yılı..”

“Mantıklı olan tarafı nedir, ama ki?”

“İnsanlar şifreleri genelde çok iyi bildikleri kelimelerden yada sayılardan seçerler. Alışkanlıklarımız, bir anlamda bizi buna zorlar. Taşlara o sırasıyla basabilir misin peki?”

“Hayır basamam, Aager Fogstep!”, der Inshala, hala soluk soluğa kalmış bir şekilde.

“Uhhm.. Neden ki? Yetişemiyor musun?”

“Hayır. İçinde o.. şeysiden var!”

“Anlamadım?”

“O şeysiden var, diyorum işte. Nopodan var. Bir nopoya dokunamam, çok ayıp!”

Aager bükülmüş dudaklarını birbirine yapıştırır ve yine gülmemek için gözlerini sıkar.

“Belki.. lağım faresinden isteyebilirsin..?”, diye önerir neden sonra.

Inshala’dan derin, esef dolu bir nefes gelir.

“Bunu ondan isteyeceğim, Aager Fogstep, ama sırf sen istediğin için. Ama bilmeni isterim ki ben başkalarının nopolarına dokunan sürpük kızlardan değilim.

“Değilsin, bebeğim.. Teşekkür ederim..”

Inshala, gıcırdayarak açılan kasanın içine bakar ve mutlu bir ifadeyle, bulduğu bir çok değerli taş, mücevher ve başka şeyler arasından sadece üç şeyi alır ve rahmetli efendisinden kendisine kalma büyülü kesesinin içine bırakır. Bunların dışında, bir kenarda duran kalın bir dosya gözüne takılır..

Kız imtana ile dosyayı açar ama dosyanın içinde sadece birçok papirüs kağıtlarından oluşan bir deste vardır. Küçük yüzünde muallak bir ifadeyle kağıtlara bakar ama yazılardan hiçbir şey anlamaz. Sonra umarsızca omuzlarını silker..

..ve onları da alır.

Kasanın kapısını tekrar kapatmadan önce aynı keseden, temiz mendillerle sarılı bir şeyler çıkartır ve kasanın içine bırakır.

Tam kapısını kapatacakken durur, “Annem yaptı!”, der ve mendillerin içindeki şeylerden bir tanesini alır.. Sonra “Aager’siz olmaz!”, der ve bir tane daha alır.. Sonra da “Off yaa!”, der ve üçüncü bir tane daha aşırır ve kasanın kapısını kapatır.

Kız, aldığı şeylerden sonuncusunu pis lağım faresine uzatır.

“Bir daha ki sefere nazik olmasını öğren, tamam mı? Ve kızlara karşı da bir daha zorbalık yapma.. bazılarımız biraz deliyizdir!”, der ve tekrar bir sincap olarak kilerden ayrılır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aager ve Inshala kol kola girmiş, gün doğumuna yarım saat kala Durkahan iç kalesine geri dönerler. Daha doğrusu, Aager omzunda küçük, pofuduk kuyruklu bir sincapla tek başına geri döner. Kol kola kısmı sonra gelir..

Karalar içinde sessizce kalenin koridorlarından geçen, sonra da surlara çıkan dik merdivenlere yönelen adamı görüp de yadırgayan herhangi bir gece muhafızı olmuşsa da, Lady Alisia’nın ‘yeni’ kızının ‘sözlüsüne’ gıklarını çıkarmazlar ve bulaşmazlar.

Aager surların en tepesine tırmandığında güneş doğmak üzeredir.

İç kalenin surları burada bir bahçeyi de barındırmaktadır ancak bahçe bariz bir şekilde bakımsız kalmış gibidir.

Karalar içindeki adam sessizce bahçeyi geçer, surların kenarına kadar gelir ve doğuya bakar..

..çünkü oralarda bir yerlerde, bir-bir buçuk aylık atla gidiş mesafesinde Serenity Home durmaktadır ve günleri de sayılıdır..

..ve bu gerçek, genç adamı nedense yiyip bitirmektedir.

Aager, omzunda oturan sincabın kolundan aşağı, dolanarak indiğini hisseder.

Sonra..

..sıskası çıkmış, çöp gibi ince bir el, koluna girer ve Inshala’da doğan güneşi seyreder.

“Serenity Home.. Onu evin olarak seçmişsin, Aager’im. Ve orayı sağ salim tekrar görmeye can atıyorsun. Bu güzel bir şey.”, diye fısıldar Inshala.

“Drashan dışında bildiğim tek yer.”, der Aager özlü bir şekilde.

 

“Drashan doğduğun yer, sevgilimi Aager Fogstep. Ama orasını asla ‘evin’ olarak görmedin. Serenity’ye özlem hissediyorsun. Bu duygunu ben de içimde hissediyorum. Artık ait olduğunu ‘hissettiğin’ bir toprağın var. Serenity Home senin ülken.. Güzel olan bu.”, diye cevap verir yumuşak sesiyle Inshala.

 

“Huh.. Beni benden iyi tanıyabilen.. ve anlayabilen.. ve hissedebilen birisinin olabileceğini asla düşünemezdim. Teşekkür ederim, Inshala.”, der Aager sade ve içten bir sesle.

“Ülkenin bir parçası olmama izin verdiğin için ben teşekkür ederim, Aager.”, diye tamamlar kız.

“Adım.. Bana, acil bir durum olmadığı halde bu ilk defa sadece adımla hitap edişin. Daha önce hep Aager Fogstep, diyordun.”

 

“Adını söylemeyi seviyorum. Hepsini ve tamamını. Ama sadece adını söylemek, seni daha çok ‘benim’, hissettiriyor ve ben.. bunu yaparken utanıyorum.. Bu yüzden hep Aager Fogstep, diye sesleniyorum sana.”, der kız pembeleşmiş bir ifadeyle.

 

“Seninim. İstediğin zaman Aager diyebilirsin.”, diye cevap verir Aager.

 

“Bunu biliyorum çünkü daha önce de söylemiştin. Ama bilmek, hissetmek ve bunu söyleyebilmek farklı şeyler. Ayıp gibi, ama tam olarak değil.”, der kız zorlanarak.

 

“Bu gece harika iş çıkardın.”, der Aager, kızı zorlandığı konudan kurtarmak için.

“Pis fare..”, diye homurdanır kız. “Aslında fareleri severim. Ormanda her zaman vardır. Ama buradakiler çok kabalar ve bir druid’in ne olduğunu bile bilmiyorlar.”

Aager gülümser.

“Karnım acıktı.”, der Inshala.

“Gidip bir şeyler getirebilirim istersen.”, diye önerir Aager.

“Gerek yok ama ki. Yanımda yiyecek bi şey var.”, der kız ve bohçasından kocaman, karış büyüklüğünde bir kurabiye çıkartır, onu ağzıyla tutarken bir tane daha çıkartır.

“Bu da seninkisi.”, der ve çıkarttığı ikinci kurabiyeyi Aager’e uzatır.

Aager koca kurabiyeyi alır ve bir parça ısırır.

Kurabiye tatlıdır ama boğazı kesecek kadar değil, hafif kararmıştır ama kesinlikle yanık değildir. Ve serttir ama taş gibi de değil..

Tam Aager’in hoşuna giden haliyle.

Yanında duran kız, kendi kurabiyesinden bir kıtırık daha alır ve “Mmmmmm..”, diye mutlu bir ses çıkartır.

“Güzel kurabiye. Hoşuma gitti.”, der Aager ve kendisi de ‘kıtırt’, diye bir ısırık alır.

“Annem yaptı.”, der Inshala aynı mutlu ifadesiyle.

“Bir dakika.. Dün gece annenden isteyeceğini söylediğin şey bunlar mıydı?”, diye sorar Aager.

“Evet. Bu sabah yaptığımız hırsızlık değil de bir çeşit takas olsun diye yaptırdım anneme bunları.”, diye açıklar Inshala.

“Umm.. Lord Tarakadahan Karkashi’nin gizli kasasından aldıklarımızın yerine kurabiye mi bıraktın?”, diye ‘fırk’lamamak için çırpınır Aager.

“Tabii.. Ona ait olmamış olsa da, saklayacak kadar değer verdiği bir şeye karşılık, annemin yaptığı kurabiyeleri takas ettim. Bundan daha kıymetli bir takası düşünemiyorum.”, der Inshala gülümseyerek.

“Eminim, Tarakadahan boşalmış kasasına bakarken kurabiyeleri keyifle yiyecektir.”, der Aager ve içinde tutamadığı kahkahayı serbest bırakır.

 

“Neden yemesin ki? Annemi istiyordu. Onu alamayacak ama en azından annemin kendi elleriyle yaptığı kurabiyeleri yiyecek;

 

Annem bu kurabiyeleri kime vereceğimi biliyordu çünkü ona söyledim, ama sırf ben rica ettiğim için yine de yaptı. Ona kurabiyelerin ‘büyük bir takas’a değecek kadar güzel ve duygulu olması gerektiğini söyledim. Annem kale mutfağına indiğinde bütün aşçıları kovaladı ve bu kurabiyeleri yapmaya başladı. Sanıyorum yaparken de babamız aklına geldi çünkü hem ağladı, hem de gülümsedi..

 

Üzülmesin diye yanına girmedim. Ama yalnız kalmasın diye de mutfağın kapısının hemen dışarısında bekledim. Annelerin büyülü güçleri var sanırım çünkü benim orada olduğumu hisseti ve pişince onları bana getirdi. Verdiğinde ise omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibi bir hali vardı ve bana, “Oldu mu, güzelim?”, diye sordu. Bende ona olduğunu, amcamın bu takasın önemini kavrayamayacak kadar aptal olması halinde, takası da, kurabiyeleri de hak etmediğini, çünkü bunların paha biçilmez kurabiyeler olduğunu düşündüğümü söyledim ona. Galiba bu onun hoşuna gitti çünkü yüzü bi garip oldu. Önce güldü, sonra bana sarılıp tekrar ağlamaya başladı..

 

Amcam bu kurabiyelerin anlamını yada kıymetini bilmeyebilir, ama takas gerçek ve biz hala alacaklıyız çünkü annem bunlara babamız için hissettiklerini koydu..

 

..ve bu, hiçbir para ile satın alınmaz.”

 

“Doğru.”, diye hayretle başını sallar Aager.

 

Aager ve Inshala, uzun bir süre kıtlatarak yedikleri kocaman kurabiyeler dışında huzurlu bir sessizlik içerisinde enfes bir şafağı, Durkahan kalesinin yüksek surlarından seyrederken, farkında olmadan, yaşadıkları dünyada sadece ikisinin paylaştığı muhteşem bir ‘an’ı ve anıyı da oluşturmuş olurlar.

 

“Girelim mi içeri?”, diye sorar Inshala esneyerek. “Gece soygunlucuğu yorucu bir işmiş..”, diye de utanarak itiraf eder.

“Birazdan. Moira ablanın senden bir ricası olacak. Güneş doğarken kendisiyle burada buluşmamızı istemişti.”, der Aager ve karalar içindeki adamın sözleri kehanetmiş gibi merdivenlerin başında Moira belirir. Kız bir süre etrafına bakınır ve ikisini gördüğünde elini sallar ve arkasını tekrar dönüp elini birisine doğru uzatır.

 

Moira yanlız değildir.

 

Kızın hemen arkasında anneannesi durmaktadır. Moira yaşlı kadının bir koluna girer ve kadıncağıza yardım eder. Kadının diğer kolunda ise Lady Alisia vardır. Üç kadın sessiz adımlarla Aager ve Inshala’ya yaklaşırlar.

Lady Alisia, mutfaktaki fincanı kıranın kim olduğunu bilen gözlerle ikisini de süzer.

“Gece gece neler yaptığınızı bilmek istediğimden bile emin değilim.”, diye mırıldanır kadın.

“Uzun bir süre sır olarak kalacak bir şey değil, Hanımefendi.”, der Aager kırık bir gülümsemeyle ancak sergilemek istediği mutlu ifadeyi tam olarak veremez.

Belli ki ‘gülümseme’, Aager’in bilmediği, ancak ivedilikle öğrenmesi gereken şeyler arasındadır.

“Geldiğiniz için teşekkür ederim.”, der Moira ve beraberinde getirdiği bohçadan, küçük, süslü bir kutu çıkartır. Kız yavaşça kutuyu açar ve açık yüzünü Inshala’ya çevirir.

Inshala, kutunun içindeki şeyi görür görmez mutlu bir çığlık atar.

“Bu.. Bu Grove’daki Titania’nın Ağacına ait bir kestane! Aylar önce, Serenity’den ayrılırken sana vermiştim..”

“Evet, kız kardeşim. Niyetim gelir gelmez bunu buraya, Sur Bahçesine gömmekti. Ama onun yerine bir sürü aptalca şeyler yapmayı tercih ettim ve faturasını da bütün sevdiklerime ödettim. Sonra, bu kestaneyi en başta bana veren sen geldin ve bizi kurtardın, sevgili Inshala.

Ve sen, Efendi Aager, kız kardeşime baktın, ona sevgini ve saygını verdin, ve onu tekrar hayata ve sağlığına kavuşturdun.. Ama en önemlisi, onun kendisine güvenmesini ve etrafındakilere verdiği sevgiyi kendisine de vermeyi öğrettin.. Müteşekkirim.”

Aager bir şey dememeyi tercih eder. Sadece başıyla onaylar.

Inshala’sı ise “Ablaaammm!”, diye Moira’ya sarılır.

Moira, gözleri dolmuş bir şekilde kıza bakar.

Lady Alisia elini kızın bir omzuna koyar, anneanne de küçük kızın başını okşar.

“Bu ağaç babamızı.. ve hayatı pahasına koruduğu Durkahan’ı temsil edecek. Ama bu ağacı, bu bahçeye dikmeyi hak eden birisi varsa o da sensin Inshala ‘la Fey’ Frostmane Hooman..”

 

. . .

 

Inshala, küçük, süslü kutunun içindeki kestaneyi alır ve eliyle eşelediği çukura yerleştirir, sonra da nazikçe üstünü toprakla örter.

Ardından, yüzünde mutlu bir ifadeyle Moira ablasına bakar.

“Hazır mısın abla?”, diye sorar ona.

“Hazırım, kız kardeşim..”, der Moira.

Inshala doğuya ve doğan güneşe bakar.

Sonra da karanlığın git gide aydınlandığı göğe..

Kızın küçük, çilek kırmızısı dudaklarından, daha çok bir şarkıyı andıran büyülü kelimeler dökülmeye başlar. Kız şarkısını bitirdiğinde Sur Bahçesi yemyeşil çimenler ve kırmızı, lila ve naif, silik pembe karanfil çiçekleriyle kaplıdır.

Olanları hayret ve hayranlıkla seyreden herkes Inshala’nın, “Delia Babamız için..”, dediğini duyar ve bahçeye huzurlu bir sükunet çöker..

Inshala tekrar doğuya bakar..

…ve fısıldar.

“Titania abla.. Sıra sende..”

 

 


 

 
 

The Oathbreaker (Part Two)

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

 

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

 

Bu hikaye,
The Oathbreaker (Part One) ‘dan
sonra yer alır..

 

 

Bekçi Fardashi. Senin bu saatte ne işin var burada? Aslına bakılırsa, herhangi bir saatte ne işin var burada? Rütben, yersiz itirazlarından dolayı yüzbaşılıktan gece bekçiliğine alçaltılmamış mıydı senin?”, diye horlayan bir üslupla konuşur, Durkahan Kalesinin kapısındaki muhafız komutanı.

Yaşını almış Bekçi Fardahsi, takdir edilecek bir sabır örneği gösterir ve pırıl pırıl parlayan zırhlar içindeki genç sarışın ‘komutanı’ fiskesiyle yere sermez. Ona yaşlı bir kurdun, haddini aşmış bir eniğe baktığı gibi bakar.

“Hayır, Komutan Gartalius, bir omurgam olduğu için yüzbaşılıktan gece bekçiliğine indirgenmiştim. Bunu senin anlamanı beklemiyorum çünkü sende bir omurga yok!”, der Fardashi ve komutana nahoş bir şekilde sırıtır.

“Bakıyorum, düşük standartlarında da herhangi bir değişiklik olmamış, Fardashi.”, diye bozulduğunu örtbas etmeye çalışır Komutan Gartalius. “Arkadaşların da senin gibi; paçavralar içinde bir çapulcu ve küçük sürtüğü!”

Aager Fogstep kendisine ‘çapulcu’ denmesinden pek haz almaz, ancak bu iptidai hakaret teşebbüsünü de pek umursamaz zira kendisi kendisini tanımlaması gerekirse, ‘çapulcu’ gibi isabetsiz bir ifadeyi kullanmazdı zira hayatında bir çok suç, daha da çok günah işlemiş olmasına karşın, çapulculuk bunların arasında asla yer almamıştır.

 

Aager standartları olan biridir!

 

Aager’i kızdıran, koluna sımsıkı tutunmuş saf ve temiz kıza atfedilen ağır hakaret bir yana, bunu ona açıklamak zorunda kalabileceğidir..

“Ummm.. Aager Fogstep.. ‘Sürpük’, nedir?”, diye kızın utanmış sesini duyar zihninde..

..ve kendi kendisine ‘Hay Shit!’, diye hışmeder!

“Bunu.. sonra açıklasam?”, diye lafı geveler ağzında.

“Bana söylemeyeceksin.”, der kız.

“Söylemek istemiyorum. Ahmağın söylediği, hoş bi şey değildi.”, diye cevap verir.

“Her bana söylenen şeyi böyle mi geçiştireceksin, Aager Fogstep?”

“Kötü kız, demek.. Bir nevi..”, der ve kendince olayı kapatır.

 

“Üç..”, der Bekçi Fardhasi, Komutan Gartalius’un gözlerinin içine bakarak.

“Üç ne?”, diye afallayarak sorar Gartalius.

“İki..”, der yaşını almış bekçi.

“İki?”

“Bir..”, der Fardahsi ve yaşlı bekçinin kolu, omzundan itibaren geniş bir ark çizer, ve iri yumruğu Komutan Gartalius’un alnının ortasına iner!

Gartalius, kafasına balyoz yemiş öküz gibi olduğu yere yığılır..

 

Kale kapısında duran muhafızlardan zapt edemedikleri kıkırdılar duyulur.

“Şahitsiniz, öyle değil mi?”, der Fardashi ciddi bir şekilde. “Onu uyardım.. Hem de üç kere!”

“Kesinlikle, efendim. Tam bir centilmen gibi.”, diye sırıtır muhafızlardan biri.

“Bu da bi yöntem.”, der Aager arkadan, takdir eden bir sesle. “Ama neden bu kadar beklediğinizi anlamış değilim.”

“Bana hakaret ettiği sürece güvendeydi, çünkü üstümdü —teknik olarak. Size hakaret ettiğinde, Ritüel Ormanlarından gelen iki diplomata ve Lady Alisia Sivara’nın kişisel bir dostu ve konuğuna hakaret etmiş oldu. Eminim uyandığında, kim olduklarını öğrenmeden bir ‘beyefendi’ olarak tanımadığı yabancılara hakaret etmemesi gerektiğini birileri kulağına çıtlatacaktır.”, diye cevap verir Bekçi Fardashi mutlu bir şekilde.

Aager ciddi bir ifadeyle, “Doğru.. doğru..”, diye tasdik eder.

 

“Hiç bi şey anlamadım, Aager Fogstep. Madem sarı kafalı adamı dövecektiniz, neden baştan yapmadınız? İnsanların bu sosyal şeysiyle her şeyi karma karışık hale getirmelerini anlayamıyorum bir türlü.”, diye söylenir Inshala.

“Anlaşılmayacak bir şey yok aslında, bebeğim. Bu biraz benimle senin yemek yapmamıza benziyor. Ben bir patatesi çubuğa geçirip yakmayı yeterli görebiliyorum ama sen aynı patatesten, içinde soğan, tavşan eti, tuz, baharat ve bir sürü başka şeysiler katarak sıcak bir yemek yapabiliyorsun. Sonuçta ikisi de yemek. Ama hangisi daha lezzetli?”, der Aager makul bir şekilde.

“İnsanları neden anlamadağımı artık anladım, Aager Fogstep. İnsalar, insanları ‘lezzetli’ olsun diye dövüp öldürüyorlar!”, der kız esefle.

 

“Beyler, bu görmediğiniz bey ve hanımefendi, Ritüel Ormanlarından gelmeyen özel diplomatlar değiller.. Saygıdeğer Komutan Gartalius’un başına bu güzel kış sabahında güneş geçmiş olması da biraz üzücü bir durum. Kendisi gibi naif bir beyefendinin başını daha iyi koruması gerekir.”, der Fardashi, kapıdaki muhafızlara.

“Kesinlikle öyle, görmediğimiz Bekçi Fardashi!”, der muhafızlardan biri.

“Komutanımızın şapkasız dışarı çıkmaması konusunda kendisini uyaracağız —uyandığında..”, der bir diğeri.

“Naif kişiler, şükela gösterilerde şarkı söylemeliler..”, diye sıkıştırır birisi araya.

“Sanırım örgü ve dikiş, komutanımızın nazik mizacına daha uygun..”, diye itiraz eder bir başkası. “Şarkı söyleyerek komutanımızın kendisini rezil etmesini istemeyiz.”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Anne.. Anne..! ANNEEE..!!”, diye büyük bir heyecanla annesinin, son iki ay ve birkaç gündür nadiren terk ettiği odasının kapısını döver bir çift küçük yumruk!

Ancak içeriden herhangi bir ses gelmeyince kızıl-kumral kıvırcık bukle saçlı çocuk tekrar annesinin kapısını yumruklar.

“Anne yaaa!.. Aç şu kapıyı. Bu çok önemli..!”, diye mızmızlanır çocuk.

“Cümeyt..”, diye bir kadının yorgun sesi duyulur kapının ardından. “..kapılara vurmakla ilgili ne demiştik?”

“Ama anne, bu gerçekten çok accayip önemli!”, diye yalvararak cevap verir çocuk buna.

 

İçeriden esefle verilen bir nefes ve ardından yumuşak halının üzerinde gezinen boğuk ayak seslerinin yaklaştığı duyulur. Kapının kilidi birkaç defa döner ve açıldığında beliren kadın sesi kadar yorgundur, ama daha çok ruhu bitmiş gibi bir hali vardır. Kadın, belki bir zamanlar fevkalade güzelken, çok kısa bir zaman içerisinde bunu kaybetmiş birisinin izlerini taşımaktadır. Buna rağmen mesafeli duruşu ve zarif, neredeyse siyah denebilecek koyu mor kadife kesim uzun elbisesi ve sade inci kolyesi dışında herhangi başka bir takı, mücevher yada makyajsız hali ile yine de oldukça çarpıcı bir dokunulmazlığı var gibidir. Kadında görünür tek ‘kusur’, kapının önünde duran küçük çocuğunki gibi kızıl-kumral saçları sadece çok hafif dağınıktır, o kadar.

 

“Bu kadar önemli olan nedir, küçük meleğim? Annen üzgün ve yalnız kalmaya ihtiyacı var.”, der çocuğa çok hafif gülümseyerek.

“Babam dönünce seni mutlu eder ki! Bütün üzgünlüğünü alır götürür.. O olduğu zaman hepimiz hep gülüyorduk!”, diye cevap verir çocuk kendinden emin bir şekilde..

..ve kadının gözleri dolar.

Yavaşça ve zarif bir şekilde dizlerinin üzerine çöker ve çocuğa sarılır.

“Baban çok uzaklara gitmek zorunda kaldı, meleğim. Ve çok uzun bir zaman da geri gelmeyecek.”, diye ağıt dolu bir sesle fısıldar sarıldığı çocuğa.

“Ben anlamıyorum, anne. Amcamla evleneceğini söylüyorlar ve Moira ablamı da götürdükleri günden beri görmedim. Kime sorarsam sorayım, nerede olduğunu söylemiyorlar bana.. ‘Git, çocuk.’, ‘Sen anlamazsın, çocuk’, deyip kovalıyorlar beni.”, diye alt dudağını pörtleterek isyan eder küçük çocuk.

“Bunları sonra konuşuruz, meleğim. Şimdi.. Nedir seni buraya getiren çok önemli şey?”, diye konuyu değiştirir kadın.

Çocuğun yüzü bir anda aydınlanır ve kendisini annesinin kollarından kurtarıp heyecanla yerinde zıplamaya başlar.

 

 

“Geldi.. O geldi anne.. Gözlerimle gördüm..”, diye neredeyse çığlar.

“Kim? Kim geldi, meleğim?”, diye sorar kadın.

“Artık kimse benle oynamadığı için bende yine odamdaki pencerenin başına oturup dışarıyı seyrediyordum ve onun geldiğini gördüm!”

“Cümeyt.. Kim geldi?”

“Fey ablam!”

“O kim, Cümeyt?”

“Off anne yaa.. Hani Moira ablamın aldığı yeni Fey ablam var ya, o geldi işte!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bekçi Fardahsi, kapıyı nazikçe tıklatır ve yüzünde vakur bir ifadeyle belker ancak aradan neredeyse hiç vakit geçmez ve, “Gelin.”, der yorun bir ses.

Fardashi seri bir şekilde üstünü başını düzeltir, boğazını temizler, omuzlarını geri atar, derin bir nefes alır ve yavaşça kapıyı açar.

“Lady Alisia. Bazı.. beklenmedik misafirleriniz var. Kendileri oldukça uzaktan gelmişler ve.. sanıyorum bazı sorunlarınıza çözüm, bazı acılarınıza da merhem olabilecek misafirler..”, der içten, ve umutlu bir sesle.

“Fardashi. Lütfen. Aramızda resmiyete gerek yok. Bunu siz de pek ala biliyorsunuz. Ancak misafirlerimizi de bekletmeyelim.”, der Lady Alisia yorgun, ama benzer bir içtenlikle.

Bekçi Fardashi yarım döner, ve arkasında duran iki kişiyi de eliyle içeri buyur eder.

Aager nazikçe Inshala’nın elini tutar ve fena halde tedirgin kızla odaya girer.

 

Oda, Aager’in beklediği gibi büyük ve gösterişli değildir. Aslına bakılırsa, Durkahan’nın First Lady’sinin misafir odası oldukça küçüktür. Odanın ortasında çok da büyük olmayan, üstünde yere kadar serpilen örtülü bir masa, içi muhtelif büyüklükte kitaplarla dolu bir kitaplık, şifonyer, bir kaç varok süslemeli vazo ve çenesinde kesik izi olan, yakışıklı bir adamın yağlı boya portresinden ibarettir. Buna rağmen oda temiz, sade, zevkle ve feminen renklerle dekore edilmiştir.

Belli ki Moira’nın babası, rahmetli Delia Karakash, gerçekten söylentiler kadar dürüst, israftan kaçınan, gözü tok bir adamdır ve dul eşi de buna açıkça saygı göstermiş, olgun bir kadındır.

Odanın yumuşak dekoruna aykırı duran tek şey, köşede ki şövalyede asılı duran eski ama bakımlı çelik zırhtır. Aager, zırhtaki iki eksiği de fark eder; kalkan ve kılıç.

Odada, Bekçi Fardashi’nin konuştuğu kadın dışında başkaları da vardır ve diğerlerinin varlığı odayı, olduğundan daha da küçültmüştür.

 

“Hanımefendi.”, der Aager ve kadını başıyla selamlar. Sonra onun hemen yanında dimdik oturan yaşlı kadını, Lady Alisia’nın diğer yanında oturan ve Moira’nın kız kardeşleri olduğunu düşündüğü iki genç kızı da selamlar ve elinden tuttuğu kızı takdim eder.

“Sizlere takdim etmek isterim; Birinci Themalsar Savaşı gazisi, rahmetli Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig’in vekili, öğrencisi ve evlatlığı, Ritüel Ormanlarının koruyucusu, Serenity Home’un sevgisi, Themalsar’ın sonu, Inshala’s Grove’un sahibesi, Kış’ın gözdesi, Yaz’ın neşesi, High Woods Ri’si Grandaleren’in kızı Alor’Nadien ne Feymist hanımefendi ve Silent Hills’in varisi Prens Gnine Tinkerdome beyefendinin yakın dostu ve Lady Moira Alisia Jean’nin kız kardeşi; Inshala ‘la Fey’ Frostmane Hooman..”

 

Oda içeri girdiklerinde sessiz idiyse, artık tam bir ölü sessizliğe bürünür ve herkes hayret ve merakla önce karalar içindeki adama, sonra da adamın koluna yapışmış, utancından yerin dibine girmek istiyormuş gibi duran küçük, sıskası çıkmış kıza bakarlar.

“A.. Aager.. Sadece ‘Inshala’ yeterliydi ama ki!”, der kız anca duyulur bir sesle.

“Hayır, bebeğim.”, diye itiraz eder Aager. “Senin kim olduğunu ve buraya bir dilenci gibi gelmediğini açıkça bilmeliler.”

“Öyleyse Moira ablamın kız kardeşini görsünler.”, diye fısıldar Inshala ve önce sağ, sonra da sol topuzunu salar..

..ve kızın upuzun, ipeğimsi saçları kendiliğinden çözülüverir.

Inshala ‘la Fey’ Frostmane başını kaldırır ve ilk defa açıkça bir şekilde, hiç tanımadığı bir grup insanın önünde kendisini boynuzlarıyla teşhir eder.

“Ben.. Ben buyum teyze..”, der kız, Lady Alisia’ya bakarak. “Moira ablam benim bu halimi gördü ama yine de bana kötü sözler söylemedi, bana taş atmadı ve benden tiksinmedi.. Bana sarıldı, benim onun saçlarını yıkamama ve örmeme izin verdi ve bana, içinde onun kız kardeşim olduğunu söyleyen bir kağıt verdi.. Ben.. Ben bunun ne anlama geldiğini bilmiyorum çünkü efendim dışında kimsem olmadı ve ormanımda tek başıma yaşadım.. Moira ablayla karşılaşıncaya kadar. Beni istemezseniz sorun değil. Bu benim sevmediğim, ama bildiğim bir duygu. Ama izninizle, ablamı koydukları kafesten çıkarmak istiyorum çünkü o benim ablam. Buraya ablam için geldim ve onsuz da gitmeyeceğim!”

Inshala, tanımadığı bu insanlarla biraz fazla uzun konuştuğunu düşünür ve yine utanarak başını eğer.

“Öncelikle..”, der Lady Alisia, gizleyemediği bir hayretle. “Bana teyze diye hitap etmezsen pek sevineceğim.”

“Ö.. Özür dilerim. Ben sosyal şeysilerini çok iyi bilmiyorum. Aa.. Aager Fogstep bana öğretmek için elinden geleni yapıyor ama sanırım ben iyi bir öğrenci değilim. Sadece ablayı, abiyi, amcayı ve teyzeyi biliyorum çünkü herkes benden büyük.”

“Moira seni kız kardeşi ilam ettiyse, bu seni gerekten sevdiği, saydığı ve takdir ettiği içindir. Moira’mın bu ilamını gönülden destekliyorum. Bana ister Alisia, istersen de ‘anne’ diye hitap edebilirsin.”, der kadın ciddi bir şekilde.

“Ben.. size adınızla hitap edemem.. Bu çok ayıp olur. Ama ‘anne’yi de bilmiyorum. Daha önce hiç kullanma fırsatım olmadı..”

“Ah yavruuum..”, deyiverir Ladi Alisia’nın yanında oturan yaşlı kadın.

“Öğrenmek ister misin, peki? ‘Anne’yi?”, diye yumuşak bir şekilde sorar Alisia.

Inshala olduğu yerde, yıldırım çarpmış gibi kala kalır..

..ve titremeye başlar. Kızın fal taşı gibi açılmış gözlerinden iri yaşlar süzülmeye başlar ve kızın eli ayağına karışır.

Lady Alisia yerinden kalkar ve süzülerek kızın önünde belirir ve onu kollarına alır.

 

Aager yutkunur.

Çünkü Aager annesizliği çok iyi bilir.

 

“Gel küçük hanım, seni anneannen, diğer kız kardeşlerin ve meleğimle tanıştırayım.”

“Pe.. Peki.. Anne..”, der Inshala yaşlı gözlerle..

..ve hayatında ilk defa.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tatataratan.. Katarakatan.. Kabataratan..”, diye başlar Inshala ama bir türlü telaffuz edemediği isimden ötürü yüzü yine kıpkırmızı kesilir ve yerin dibine geçmek için uygun bir yer arıyormuş gibi utanç içerisinde başını yere eğer..

“Karkashi.. Sen Karkashi de, bebeğim.”

Odada bulunan, saçları, dudakları ve gözlerinin etrafı garip bir şekilde siyaha boyanmış genç kızdan acımasız bir kıkırtı gelir.

“Buna bayıldım. Bundan sonra amcama Kabataratan diyoruz!”, diye gülmeye devam eder kız.

“Madineee..”, diye hiç tasvip etmediğini belirten bir tonla küçük kızını azarlar Lady Alisia. “İnsanlara isim takmak konusunda ne demiştik?”

“Amcamın önce insan olması lazım, anne. O tam bi hayvan!”, diye tiksintiyle cevap verir Madine ve önünde duran Inshala’nın boynuzlarına alık alık bakmaya devam eder. “Boynuzlarına dokunabilir miyim?”

“Ben..”, der Inshala ve afallar.

“Madine. Bu çok ayıp.”, der annesi.

“Hoyrat kız! Nerden buldunuz bunu, Alisia? Hiç edep görmemiş yamyam gibi!”, der anneanne ve cık cık’lar.

Kız ise umarsızca omuzlarını siker.

“Bence süperler, anne. Ben de istiyorum!”

“İstemek ve onlarla doğmak, apayrı şeyler, güzel Madine.”, der fısıltılı sesle Inshala. “Ama müsait bir zamanda söz onlara dokunabilirsin.”

“Yesshh!”, der Madine yumruğunu havaya sallarayak. “Zafer!”

Lady Alisia esefle gözlerini yuvarlar, sonra Inshala’ya döner.

“Rahmetli eşimin ağabeyi, buna izin vermeyecektir.”, der kıza.

“Madine’nin boynuzlarıma dokunmasına mı? Neden ki?”, diye şaşırmış bir şekilde sorar Inshala.

“Aaa.. Hayır, güzel kızım.. Komutayı almana izin vermeyecektir.”, diye nazikçe düzeltir Alisia.

Inshala ise herhangi bir tereddüt göstermeksizin, “Rahmetli babamız, vefatıyla komuta denen şeysini Moira ablama bırakmadı mı?”, diye sorar.

“Evet, güzelim. Kendisi gibi Moira’da bir paladin olduğu için komutayı ona bırakacağına dair, vefatından çok önce, kesin talimatlar bırakmıştı.”

“Moira ablam da bu kağıtta o komuta şeysini, artısı olarak—”

“—Ardalı..”

“Ardalı olarak bana bıraktığını söylemiyor mu?”

“Evet, güzelim, ama..”

“O zaman, Kabataratan— Karkashi amcanın bu konuda söyleyecek bir şeyi yok çünkü komuta şeysi onda değil. Asla da olmadı çünkü onu ben bu kağıtta ve bohçamda taşıyordum.. bunca zamandır! Haberim olsaydı onu size daha önce getirirdim ki..”

 

Lady Alisia, önünde duran sıskası çıkmış kıza şaşkınlık içerisinde bakar zira kızın bazı kelimeleri gerçek mi, yoksa mecazi anlamda mı kullandığını çıkaramaz.

Gerçekte ise Inshala ‘komuta’, ‘komuta zinciri’ ve ‘ardalı’ gibi kelimeleri, ne gerçek, ne de mecazi anlamlarda değerlendirmektedir çünkü kızın bu kelimelerin ne olduklarına dair en ufak bir fikri yoktur. Onun iç bu kelimeler; “Bende, ve cebimde!” —ile sınırlıdır..

..ve bu da, ilginç bir şekilde yeterlidir!

Bir başka açıdan bakıldığında, kızın bu kelimelerin ne olduklarını bilmeyişi, bu kelimelerin askeri, politik, ekonomik ve sosyal yaptırım gücünden de habersiz olduğu, dolayısıyla insanların, söz konusu güçleri elinde bulunduranlara karşı besleyebilecekleri korkuyu da algılayamaz.

Kızın, Tatataratan.. Katarakatan.. Kabataratan.. Hay lanet.. —Karkashi’den de herhangi bir şekilde çekinip korkmaması biraz da bundan kaynaklanmaktaydı!

 

“Şimdi.. Ablamı buraya getirmelerini rica edin, lütfen. İtiraz eden olursa da, komuta şeysinin Tata amcada değil, bende olduğunu söylersiniz.”, der Inshala ve elindeki rulo edilmiş papirüsü bayrak gibi sallar. Sonra da, “Yine itiraz eden olursa, Aager’imle beraberber Ritüel Ormanlarından gelme iki ‘dipkopatın’ neler yapabileceğini onlara gösteririz.”, diye mutlu bir şekilde devam eder.

Sözünü bitirdiğinde kaşlarını çatar ve kararlı bir sesle, daha önceki sözlerini tekrarlar.

“Buraya Moire ablam için geldik. Onsuz da gitmeyeceğiz. Arashkan ve High Woods yok edildiler, anne. Büyük bir yıkım geliyor ve insanların bir araya gelmeleri gerekiyor. Tata amcanın oyunlarına ayıracak ne benim, ne de Aager’imin vakti var..”

Lady Alisia hayretle küçük kıza bakar ve kısa, çok kısa bir anlığına bu sıskası çıkmış ‘çocuğun’ geçmişini.. ve —ürkütücü bir şekilde— geleceğini görür gibi olur ve hem korkar, hem de.. sevinir?

Alisia, Inshala’ya dair her ne gördüyse bu, kadının aylar önce kaybettiği bir şeylerin de kıpraşmasına sebep olur.

Kadın oturduğu sandalyede doğrulur, sonra da yavaşça ayağa kalkar ve dimdik durduğu yerden, Bekçi Fardashi’ye döner.

“Yüzbaşı Fardashi..”, diye kati bir güçle seslenir yaşlı bekçiye.

“Hanımım?”

“Sanıyorum, kızım bulunduğu kafeste yeterince tevkif edildi. Güvendiğiniz adamlarınızla gidin ve kızımı buraya getirin.”, diye emreder.

“Emredersiniz, Hanımım.”, der Yüzbaşı Fardashi mutlu bir sırıtışla.

“Hazır gitmişken, şehir ilamcısına da birini gönderin. Moira’mın kız kardeşinin ve benim de yeni kızımın kim olduğunu tüm sıfatlarıyla bütün Durkahan bilsin. Buna engel tanımayın! ‘Tata’nın oyunlarına son verme zamanı geldi.”

Yüzbaşı Fardashi yumruğunu göğsüne vurur ve yeniden doğmuş, genç bir delikanlı gibi enerjik adımlarla odadan sırıtarak ayrılır..

 

Fardashi’nin gitmesinden sonra, Lady Alisia tekrar Inshala’ya döner ve kıza uzun bir süre sessizce bakar. Sonra karalar içerisinde ki Aager’i inceler.

 

“Siz.. kızımın nesi oluyorsunuz?”, diye nazik bir şekilde sorar Aager’e.

“Onunum.”, der Aager sakince ve başka da herhangi bir açıklama yapmaz.

Alisia’nın bir kaşı kalkar ve kıza döner.

“Onunum.” der kız da, biraz pembe bir yüzle ama o da herhangi bir başka açıklama yapmaz.

Alisia’nın kendi yüzünde, ancak çileden çıkmış bir annenin yüzünde oluşabilecek bir ifade belirir.

“Siz.. arkadaş mısınız?, diye sorar imalı bir şekilde.

“Bırak çocukları, Alisia. Daha yeni geldiler ve sen kıza hesap mı soruyorsun?”, diye azarlar anneanne kendi kızını.

“Bilinmesi gereken bir husus bu, anne. Daha sonra yanlış dedikodularla uğraşmak zorunda kalırız ve Karkashi de bunu seve seve kızın aleyhinde kullanır.”, diye açıklar kadın.

“Yaşlı Efendim bana ‘küçük kestanem’, derdi. Aager ise bana ‘bebeğim’ ve ‘güzelim’, diyor. Ben de ona ‘sevgilimi’, diyorum ve içimde onun hayat ağacını taşıyorum! Evet biliyorum, biraz kafa karıştırıcı ama hepsi hoşuma gittiği için sesimi çıkarmıyorum.”, diye çenesinden alnına kadar kızarmış bir şekilde mırıldanır Inshala.

Anneanne kıkırdar.

“Aa.. Aager bana ‘Fogstep’ sözü de vermişti bi sefer ama ki..”, diye ekler kız.

“Sözlüsünüz yani. Bu güzel. Düğün ne zaman? Bir tarih belirlediniz mi?”, diye sorar kadın.

“Alisia! Bırak şunları! Daha yeni geldiler ve sen çocuklara düğün merasimi düzenledin bile!”, diye kızar anneanne.

Alisia taktik değiştirir ve kızı klinik gözlerle süzer sonra da kaşları çatılı bir şekilde, “Kızıma bundan daha iyi bakacağını umuyorum, Efendi Aager.”, der.

Aager yutkunur.

“Elimden geleni yapıyorum. Kendisi de daha çok yemek yiyeceğine dair bana söz verdi.”, diye afallar.

Anneanne yine kıkırdar..

..ve odadaki, yere kadar uzanan masa örtüsünün altından küçük, kızıl-kahve kıvırcık bukleli bir kafa belirir.

“Seeeeen çoooook güzeeeelsiiiiiiiiin!”, diye fal taşı gibi açılmış gözlerle alık alık Inshala’ya bakar bukleli kafa!

“Cümeyt!”, diye söylenir Lady Alisia. “Senin odanda beklemen gerekmiyor muydu?”

“Odam çok sıkıcı, anne. Ve Fey ablamı görmem gerekiyordu. Çok, ama çoook şiriiiin! Bizde kalabilir miiii?!”, diye inler çocuk ve masanın altından fırladığı gibi Inshala’nın kucağına atlar!

Inshala hayretle karışık küçük bir çığlık atar ve çocuğu havada yakalar.

“Çok da nefis kokuyor anneeee!”, diye derin bir nefes çeker çocuk.

 

Lady Alisia fena halde utanmış bir şekilde öylece yerinde kalakalır, Madine ‘fırk’lar, anneanne kıkırdar, ve o ana kadar hiçbir şey söylememiş olan, Moira’nın bir küçüğü, Lady Maira ise gülümser.

 

“Ben.. çok özür dilerim, kızım.”, diye afallar Lady Alisia. “Moira ilk senden bahsettiği günden beri ‘Fey abla, Fey abla’, diye her gün senin gelmeni bekledi ve penceresinin başından da ayrılmadı.”

“Özür dileyecek bir şey yok ama ki, efendim.”, diye mutlu bir şekilde cevap verir Inshala ve kucağındaki çocuğa sımsıkı sarılır. “Bence Efendi Cümeyt’te çok nefis kokuyor. Siz istemezseniz, bende kalabilir ki!”

Cümeyt kıkırdar ve annesine döner, “Kalabilir miyim, anne? Nooolur!”, diye inler.

“Cümeeeyt.”, der annesi esefle. “Birbirimizi görecek ve tanıyacak, umuyorum ki çok zamanımız olacak. Ama önce hepimizin yapması gereken önemli bazı işleri var.”

Çocuk annesini dinliyor gibi yapar, ama afacan gözleri bir anda parlar ve Inshala’ya dönüp, “Odamı görmek ister misin? Çok oyuncaklarım var. Beraber oynayalım mı?”, diye enik gözlerle Inshala’yı eritir.

“Benim hiç oyuncağım olmadı. Tabii görmek isterim. Ama önce annemizden izin alalım mı?”, diye sorar.

Belli ki Cümeyt kendi kapasitesini doğru tespit etmiş bir çocuktur ziraFey Ablasını erittiği bakışların aynını annesine yönelttiğinde kadıncağız sadece ellerini ‘Vaz geçtim!’, der gibi havada sallar.

Cümeyt, “Yesshh!”, diye mutlu bir zafer narası atar ve elinden kaptığı gibi Inshala’yı peşinden sürükler gibi odasına götürür.

 

“Ben.. ben de oynayabilirim biraz, değil mi?”, diye kızın içten sesini duyar Aager zihninde.

“Lütfen, bebeğim.”, diye gülmemek için çaba sarf eden bir sesle cevap verir karalar içindeki adam.

 

Aradan saatler geçer ve hava kararmaya başladığında dışarıdan şehir çığırtkanlarının Moira’nın, Inshala ile ilgili ilamı hala hayal meral duyulmaktadır. Bu esnada Aager’de Lady Alisia’ya, Serenity Home yangınından, suçluların peşine düşmelerinden, grubun diğerler üyelerinden, politik duruşu itibariyle özellikle de Prenses Alor’Nadien ne’den bahseder. Sonra Themalsar harabelerine varmalarından, oradaki savaşlardan ve en nihayetinde de Themalsar’ın kendisiyle yüzleşmelerinden ve Moira’nın fevkalade güçlü dişi bir iblisle mücadele edişini ve kırık bir kolla iblisi nasıl tutup yere çaldığını anlatır. Ardından küçük Inshala’nın harabeleri nasıl yerin dibine geçirdiğini ve bunun kızı nasıl ölümün eşiğine getirdiğini, tökezleyerek tekrarlar. Son olarak da Arashkan ve Bari Na-ammen’de olanları, iki şehrin de Orken orduları karşısında nasıl yakılıp yıkıldığını anlatır..

Anlatımını bitirdiğinde oda da tam bir sessizlik hakim olur.

“Vah vah vah.. O el kadar kıza insanların yaptığı kötü muameleye rağmen, onun gösterdiği büyüklük.. Ne kadar üzüldüm, anlatamam.”, diye dolu gözlerle inler anneanne.

“Demek bu hali sonradan oldu.”, der Lady Alisia ve o da gözlerini siler. “Rahmetli eşim bunu duymuş olsaydı, o sıskası çıkmış kızın önünde saygı ve hürmetle eğilirdi. Durkahan paladinleri utansın ve gerçek ‘fedakarlığı’ görsünler.”

“Anne. Bu..  Orken’ler Arashkan ve Bari Na-ammen’i yok ettilerse, sıra Vodgar’a gelecektir. Ondan sonra da Koruxan ve biz varız.”, diye korkmuş bir sesle araya girer Maira.

“Orken’lerin bu istikamete yönelmeden önce arkalarını denize vererek kendilerini güvence altına almak isteyeceklerini düşünüyoruz. Bunu yapmazlarsa iki taraftan da saldırıya uğrarlar ve bu da onların sonu olur. Serenity Home’un konumu bu yüzden çok önemli.”, der Aager. “Arkadaşlarımız, o bölgedeki potansiyelleri değerlendirmek için gittiler. Bir kısmı da, Orken’lerin Arashkan’ı bir üst olarak kullanamamaları için çaba gösterecekler. Ancak Orken’ler toplu bir şekilde Serenity’ye saldırırlarsa, o bölgenin tamamı düşer ve onları oradan kazımak imkansız hale gelir. Onlar Serenity’ye saldırırken, arkalarında Arashkan ve Bari Na-ammen olmadığı, Vodgar şehrinin de önünde, onları oyalamak için bir ordu bıraktıkları için kendilerini serbest ve güvende hissediyor olacaklar. Durkahan, Koruxan ve Palantine şehirleri bu açıklığı değerlendirebilirler. Prenses Alor’Nadien ne’nin annesi, Lady Nadine Graciousward, Koruxan ve Palantine şehirlerine, oradaki yetkilileri uyarmak ve onlardan yardım almak için gitti çoktan.”

Aager devamını da getirmek ister ancak kapı açılır ve kapının önünde Yüzbaşı Fardashi belirir.

Yüzbaşının alnı yarılmış, bir kaşı da açılmıştır. Üstü başı kan ve pislik içerisindedir ama buna rağmen sırıtarak içeri girer.

“Hanımım. Halimin kusuruna kalmayın, ancak aşağıdaki soytarılar sözden anlamamakta ısrar ettiler.”, der mutlu bir şekilde.

“Fardashi.. İyi misiniz?”, diye ayağa kalkar Lady Alisia.

“Bunlar mı?”, diye alnını ve kaşını gösterir ve tekar sırıtır. “Bunlar hiç bi şey. Siz asıl aşağıdakilerin halini görmelisiniz.”

“Ne oldu böyle?”, diye sorar Alisia.

“Biz kızımızı istedik. Onlar hayır, dediler. Biz verin, dedik. Onlar vermemekte ısrar ettiler. Biz de zorla aldık. Arada küçük bazı arbedeler çıkmış olabilir.. Şu anda, kale zindanlarının önceki misafirleri ile muhafızları yer değiştirmiş durumda!”

“Yüzbaşı Fardashi.. Kaç kişiyi—?”

“Hanımım, inanın olabildiğince nezaket gösterdik. Fevkalade zorunlu bırakılmadığımız sürece de sadece ‘odunlarla’ yetindik. Nevarki bazıları aldıkları ‘paralara’ fazla sadık çıktılar. Durkahan’ın satılmışlara karnı tok, ve yer de yok!”, der Fardashi kati bir sesle.

Lady Alisia vaz geçmiş bir nefes verir.

“Kızım?”

“Getiriyorlar, Hanımım. Zindan da çok iyi beslememişler ve yaraları kötü kapanmış. Onlara müdahale ediliyor. Bir şeyler de yedikten sonra kendi ayakları üzerinde yürür halde görünmesinin daha doğru olacağını söyledi bize ve bizde bunun oldukça akıllıca olduğunu düşündük.”

“Amcam zindanda fareleri daha iyi besliyor..”, diye yorgun bir ses gelir yüzbaşının arkasından ve kapıda Moira belirir..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Moira.. değişmiştir. Serenity Home’da tanıdıkları uzun boylu, geniş omuzlu ve sıktığı zaman kollarında, koştuğu zaman da bacaklarında beliren bariz kasları gitmiş, yanakları çökmüş, gözlerindeki parıltı sönmüş, etrafında da kara halkalar oluşmuştur. Kızın saçları darmadağınık ve tutam tutam birbirine yapışmış halde öylece durur kapıda.

“Aşağıdaki gösteriniz seyre değerdi, Yüzbaşı Fardashi. Tekrar izlemek için kalan mal varlığımdan vaz bile geçebilirim.. Merhaba anne. Yorgun görünüyorsun. Annanneciğim.. Seni üzmediler ya? Maira. İyi gördüm seni. Emo ve Cümeyt neredeler?”

 

Odadaki herkes kıpırdamadan hayret ve dehşetle Moira’dan geriye kalan yıkıma bakarlar. Sadece Aager hareket halindedir ve o da sadece bu aile içi buluşmaya dahil olmak istemediği ve kadınlara biraz mahremiyet vermek için bir duvara, ve köşeye doğru sessizce süzülür ve orada kıpırdamadan durur.

 

Lady Alisia dolu gözlerle kızına sarılır.

Yaşlı anneanne, torunu Maira’nın yardımıyla yerinden zorlukla kalkar ve ikisi de Moira’nın yanına gelir ve onlar da kıza sarılırlar.

“Üzgünüm, bebeğim.”, diye inler Alisia. “Amcan.. bazı tehditlerde bulundu.. Göz ardı edemeyeceğim tehditler..”

“Sorun değil, anne. Hata bendeydi. Aptal gibi davrandım, sonuçlarını da hepinize çektirdim. Amcamın vereceği çok hesap var ama bunu ben yapamam. Elimden tüm haklarımı aldı ve bunu yapmasına kendi akılsızlığımla ben izin verdim..”, der Moira bezgin sesiyle.

 

“Moira ablan geldi, bebeğim. Ama çok yorgun ve bitkin görünüyor. Sanıyorum onu yatmaya gönderecekler. Gitmeden görsen iyi olur.”, diye fısıldar Aager zihninden.

“Hemen geliyoruz, Aager’im.”

 

“Efendi Aager.. Sizi görmedim.. Lütfen nezaketsizliğimi bağışlayın.. Kız kardeşim.. Kendisi nerede?”

“Kız kardeşin burada, abla.”, diye küçük bir ses duyulur Moira’nın arkasından.

Moira sese döner ve karşısında Inshala’yı, ve kızın sıskası çıkmış omuzlarında oturmuş, kızı boynuzlarından kavramış Cümeyt’le bulur! İkisinin hemen yanında ise büyük ablasına alık alık bakan Madine durmaktadır.

“Bakıyorum Cümeyt, Fey ablasını bulmuş.”, der Moira, yüzünde kayık bir gülümsemeyle.

“Buldu, abla. İkimiz beraber, güzel Madine’yi da aldık yanımıza, Cümeyt’in oyuncaklarıyla oynadık. Madine’de bana albüm denen büyülü şeysilerini gösterdi. İçinden garip sesler geliyordu.. Biraz ürkütücüydü, açıkçası.”, diye sakince anlatır Inshala, ama kızın gözleri hiç de sakin değildir.

 

Kızın gözleri sislenmiştir. Ama o sislerin ardında hırlayan, hırçın, hatta vahşi bir fırtına kudurmaktadır;

Inshala fena halde kızmıştır.

Kız daha fazla sükûnetini koruyamaz, Cümeyt omzunda olduğu halde gelir ve Moira ablasına sarılır.

 

“Teşekkür ederim, kız kardeşim. Ben, yöntemimde hatalıydım. Ama bütün Durkahan yine de sustu, ve olanları sessizce kenardan seyretmeyi tercih etti. Bana sadece sen, ve Efendi Aager geldiniz..”

“Aslında diğerleri de geleceklerdi ama hepimizin hemen gitmesi gereken yerler vardı. Neler olduğunu sen biraz dinlendikten sonra anlatırız, abla ki.”

Moira başını kaldırır ve Aager’e bakar.

“Sonra.. Amcanızın burada olmayışı lehimize işledi ve onun kaledeki taraftarları gafil avlandılar ancak bu uzun sürmeyecektir. Geldiğinde senin de hazır, dinlenmiş ve gücünün en azından bir kısmını toplamış olman gerekiyor. Annen, anneannen ve kardeşlerinle onun arasındaki son kalkan sen olacaksın.. Bizi geçerlerse..”

Moira’nın kaşları çatılır. Bir iki defa buna itiraz edecek gibi olur ama sonra vaz geçer.

“Anne, Maira.. Siz ikiniz Moira’yı benim odama götürün. Orada güzelce yıkayın, sonra da benim yatağıma yatırın. Yiyecek bir şeyler de gönderteceğim.”, diye kati bir ifadeyle konuşur Lady Alisia.

“Gel kızım..”, der anneanne ve Moira’nın elinden tutar. “Bu yaşlı kadını çok yorma. Bir hanımefendiye yakışmayacak kadar pis kokuyorsun..”

Maira kıkırdar.

“Sen de gel ve bi işe yara..”, diye Madine’yi de azarlar anneanne.

Madine ise gözlerini yuvarlar ve peşlerinden gider.

“Şimdi. Cümeyt.. Sen de in istersen ablanın sırtından artık. Kızcağız uzun yoldan geldi ve yorgun. Bu gece ikiniz de benim odamda kalacaksın.”

Cümeyt yine küçük yumruklarından birini havaya çakar ve “Yesshh!”, diye ünler, Inshala’nın sırtından iner ve annesinin odasına doğru koşar. Ancak içeri girmeden önce durur ve Inshala’ya seslenir.

“Seninle tanıştığıma çok sevindim Fey abla. Oyuncaklarımla oynadığın için de çok teşekkür ederim. İstersen onları seninle paylaşabilirim. Benim için sorun olmaz.”, der ciddi bir şekilde.

“Teşekkür ederim Efendi Cümeyt. Çok nazik ve cömertsiniz.”, diye mutlu bir şekilde cevap verir kızıl-kahve bukleli çocuğa.

“Seni çok sevdi, sevgili Inshala. Bu güne kadar babası ve Moira dışında hiç kimseye bu kadar yakınlık göstermedi. Kimsenin de sırtına çıkıp oynamadı.”, der Alisia gülümseyerek.

“Çok sıcak bir ruhu var halbuki. İlgisini, heyecanını ve sevgisini hissetmesi çok keyifli bir ruh. O kadar açık, tarafsız ve yargısız ki..”

“Çocuklar öyle doğarlar, güzelim. Genelde yargıları biz onlara öğretiriz.”, diye cevap verir kadın, sonra hala kapıda bekleyen yüzbaşıya döner. “Yüzbaşı Fardashi. Bu kapıya ve kalenin bu kanadına tanıdığınız ve güvendiğiniz adamlarınızdan yerleştirirseniz çok sevinirim.”

“Çoktan yapıldı, Hanımım. Kalenin gerisinde de muhafızlar genel temizlik devriyelerine başladılar. Bütün kale baştan aşağı sabaha kadar, oda oda aranacak ve turlanacak. Kulelerde de askerler hazırda bekliyorlar. İlgili birileri.. gelmeye kalkarlarsa, bunu ya bir orduyla, kendi şehrine saldırarak yapacak, yada tek başına gelecek ve adaletin karşısına çıkacak.”, der yaşlı yüzbaşı.

“Teşekkür ederim, Yüzbaşı. Aileme hep iyiliğiniz dokundu. İnat etmemiş olsaydınız, sizi çoktan bir komutan yapmıştım.”

“Hanımefendi, lütfen.. Kendilerine komutan diyen o şımarık zibidilerin arasına koyarsanız beni, iki günde kafayı yerim. Hayatta tahammül edemediğim yegane şey, kendini bilmez ahmaklar.”

“Bir anda bütün asilzadeler de dahil, emir komuta zincirinin en üstündeki kremalı tabakanın tamamını tarif ediverdiniz, Yüzbaşı.”, der Lady Alisia gülümseyerek.

“Ben kremadan hoşlanmam, Hanımım..”, der Fardashi, bir an durur, sonra da ekler, “..ama kremanın üstündeki çileklerin her zaman taze olduğunu söylerler..”

Lady Alisia tekrar gülümser.

“Her şey hazır, Hanımım. Top, Karkashi’de.”, der yaşını geçmiş yüzbaşı.

“Bir şey dışında..”, diye cevap verir Lady Alisia.

Fardashi, tek kaşı kalkmış bir şekilde ona bakar.

“Eski zırhım, yüzbaşı.. Sizden onu babamın evinden getirtmenizi rica edeceğim. Evlendiğimde onu bir daha giymek zorunda kalmayacağımı umuyordum. Koşullar bana aksini gösterdi.”

“Lady Alisia.. Çok uzun zaman oldu elinize kılıç almayalı. Merak etmeyin. Sizi koruyacağız..”, diye güvence vermeye çalışır, Fardashi.

“Hayır, Yüzbaşı Fardashi.. Bir Durkahan hanımefendisi kendisini korur.. Yada elinde kılıcıyla ölür.”

 

 


 

 

 
 

The Oathbreaker (Part One)

 

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

 

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

 

Bu hikaye,
Shared Dreams (Part Two) ‘dan
sonra yer alır..

 

 

Ya korkarsam? Ben korkak değilim—”

—Olduğunu hiç düşünmedim.

“Ama ya panik yaparsam? Ben panik de değilim ama ya bir şeyleri yakıp yıkarsam?”

—Panik yapacağını da sanmıyorum.

“Ya yıldırım indirirsem yanlışlıkla?”

—O zaman hak etmiş olurlar.

“Ya benden hiç hoşlanmazlarsa?”

—Senden önce benden hoşlanmazlar..

“İnsanlar beni görünce hep taş atıyorlar ki!..”

—Sadece bir defa!

“..Ve beni bi hayvan gibi kafese kapatırlarsa ya?”

—Seni kafese tıkmaya çalışacak ahmağın başına gelecekleri görmek için para bile veririm!

“Sus Scrofa!..”

— !..

“..Kendi öz yeğenini bile kafese kapatmış ama ki!”

—Sorunlu bir durum, evet.

“Ya boynuzlarımdan dolayı bana iblis der ve beni diri diri yakmaya kalkarlarsa?”

—Kalkarlarsa oturturuz!

“Belki buradaki insanların farklı alışkanlıkları vardır.”

—Bu mümkün ama olası dışı..

“Hem sen nereden biliyorsun ama ki? Buraya daha önce gelmediğini biliyorum. Yakmak yerine belki de diri diri gömüyorlardır!”

—Duyulmuş bir uygulama değil.

“Ayrıca sana da iyi davranacaklarını hiç sanmıyorum.”

—Sorun olmaz.

“Senin bi şefif yardımcısı—”

—Şerif..

“Ondan işte.. Ya senin bi şefif yardımcısı olduğuna inanmaz ve seni de kafese atarlarsa? Şimdiden söyliyim, seni kafese atarlarsa fici—”

—Feci..

“Feci yaparım! Sarmaşıklarla onları boğar, toprakları kaydırıp evlerini kırıştırıp büzüştürrüm, sularla da boğarım ki! Sana yam bakan—”

—Yan bakan..

“Yan bakan.. olsun, ne kadar fey arkadaşım varsa hepsini çağırırım ki! Bakalım kulaksız naapacaklar! Ama bana küflü şeyler derlerse—”

—Küfrederlerse..

“Küflü şeysilerden işte.. onlardan ederlerse ya ne olacak o zaman ama ki? Ben bana küflü söylenmesinden hiç hoşlanmıyorum. Çok kırıcı oluyor ve çok da ayıp ki!”

—O zaman bunu yapana ‘Sus Scrofa’, dersin. Çıksın işin içinden o zaman.

 

Inshala ‘la Fey’ Frostmane, Aager Fogstep ile Durkahan şehrinin iki saat kadar doğusunda ‘inmişler’ ve ikisi de yorucu uçuşa ve batan güneşe rağmen şehre doğru yürümektedir..

..Ve şehir, kendi gece ışığında git gide yaklaşırken, Inshala’nın da, paniğin kıyısında seyreden, pek hoşnutsuz homurdanmaları da aralıksız bir şekilde artmaktadır.

Aager ise sıskası çıkmış kızın bütün sayıp sıraladıklarına sessiz bir gülümsemeyle eşlik eder.

 

“Ben bitli miyim?”, diye sorar en sonunda kız, yüzünde fevkalade saf ve içten bir ifadeyle.

Aager gülmemek için çok zorlanır.

“Gel bi bakalım.”, der ciddi bir şekilde.

Kız ayak sürüyerek, çekingen ve başını eğmiş yere bakarak karalar içindeki adama yanaşır.

Aager kızın eğilmiş başını inceliyormuş gibi bir süre sessizce kıpırdamadan durur.

Sonra, “Hayır. Hiç yok.”, der ve nazikçe kızın saçlarını öper.

Kıpkırmızı bir suratla Inshala başını kaldırıp karalar içindeki adama alık alık bakar.

“Bence beni iyi hissettirmek için öyle diyorsun, Aager Fogstep.”, der kaşlarını çatarak.

“Bunu nereden bilebilirsin ki?”, diye sorar Aager sırıtarak.

“Bence beni nöpmek için bahane arıyordun! Karanlıkta bitleri nasıl göreceksin ama ki?”, diye hışmeder Inshala.

“Nöpmek?”

“Nöpmek.. Öbürünü diyemiyom çünkü utanıyom!”, diye itiraf eder kız cılız bir sesle.

Aager ‘fırk’lar.

“Bence beni kandırdınız, Aager Fogstep. Çok ayıp ki!”

“Bir daha olmaz, o zaman. Söz!”, der Aager ciddi bir şekilde.

 

İkisi de tekrar yürümeye başlar ve aradan sessiz bir yarım saat kadar geçer ve Durkahan şehrinin yüksek meşalelerle aydınlatılmış kapıları görünür.

 

“Geldik.”, der Aager, biraz rahatlamış bir sesle.

Gerçekte Aager ne karanlıktan, ne de vahşi doğadan korkar. Nevarki ve tıpkı Inshala için ‘doğanın’ bir norm olması gibi, şehirler de Aager için bir normdur.

Biri insan, diğeri fey melezi Durkahan’ın devasa kapılarına yaklaşırken Inshala birden durur.

Aager dönüp kıza baktığında kızın başını eğmiş öylece durduğunu görür.

“Bir şey olmayacak. Sorun çıkarsa şehre başka yollardan gireriz.”, der Aager kıza.

“Hayır.”, diye cevap verir kız Aager’e.

“Hayır?”

“Hayır.. Sözünü kabul etmiyorum, Aager Fogstep”, der Inshala kısık ama kararlı bir sesle.

“Ummm..”, diye kararsız bir şekilde bakar kıza, karalar içindeki adam.

“Az önce bana verdiğin sözü.. Kabul etmiyorum!”, der ve sıska kollarını kararlı bi şekilde göğüslerinin altında bağlar.

“Ben.. pek anlayamadım—”, diye afallayarak bakar Aager kıza.

 

Kız ise bu sefer kaşlarını çatmış, küçük, çilek kırmızısı dudaklarını mutsuz bir şekilde büzüştürmüş, minik yumruklarını sıkmış, şirin bir hışımla karalar içindeki adama tıslar..

 

“BENİ BİR DAHA NÖPMEMENİ İSTEMİYORUM, AAGER FOGSTEP.. VE BUNUN BİR DAHA OLMAMASIYLA ALAKALI VERDİĞİN SÖZÜ DE KABUL ETMİYORUM!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Güneş battı ve şehir kapıları da kapandı, delikanlı. Güneş doğduğunda kapılar tekrar açılacak.”, der iri cüsseli, yaşını biraz almış muhafız.

“Peki kapılara yetişemeyenlerin kalabileceği bir yer var mı?”, diye sorar Aager sakince.

 

Muhafız, karalar içindeki adama uzun bir süre sesini çıkarmadan bakar. Yaşını geçmiş bekçi bu yaşına, yaptığı işe rağmen gelebilmiş olmasını ahmaklığa değil, belli ki aklını kullanarak gelmiştir ve önünde duran adamın yüzünü yüksek meşaleler sayesinde görebilse de, gördüğü surattaki ‘ifadesizlik’, adamın ‘öldürmeye hazır’ duruşu, üzerinde taşıdığı ‘pratik ve yakın mesafe’ silahları ve kapkara ölü gözleri başka bir hikaye anlatmaktadır. Yaşını almış muhafızın kafasını karıştıran şey ise, karalar içindeki adamın yanında durmuş, utanç ve korku içerisinde yere bakan sıskası çıkmış, ‘komik saçlı’ küçük kızdır.

Bekçi, karalar içindeki adamı hesaba katarak küçük kıza, varsa yardıma ihtiyacı olup olmadığını sormak ister, ama işin kafa karıştıran kısmı da buradadır; kız adamın koluna, ‘Öldürseniz ayıramazsınız!’, der gibi yapışmıştır.

Bekçi en sonunda omuzlarını silker.

Hayatta bir çok şey görmüşlüğü olmuştur ama herkesin farklı sorunları vardır. Karalar içindeki adam sıkıntı biri olsa da belli ki kıza düşkündür zira kızın tutunduğu kola rağmen, adam kızın çok hafif önünde, kıza karşı yapılabilecek olası bir müdahaleden koruyacak şekilde durmaktadır..

..ve kız da adama.. eh.. ‘yapışmıştır’ işte!

 

“Elli yarda ileride kamp kurabilirsin, delikanlı.”, diye önerir en sonunda.

Aager, şehir kapısının dibinde olmadığı sürece herhangi bir yerde kamp kurabileceğini bilir, ancak Inshala’nın düzgün bir yatakta uyumasını ister. Temiz bir handa ve temiz bir yatakta. Kendisi yerde yatmaya zaten alışıktır..

“Bekçi efendi. Küçük hanım uzun bir yolculuktan geldi ve bitkin durumda. Sıcak bir tabak yemeğe ve sağlığına kavuşabilecek bir ortama ihtiyacı var. Kendisinin girmesine izin verirseniz, ben dışarda kalmaya razıyım.”, der Aager.

‘Küçük hanım’, yapıştığı kolu daha da sıkar.

“Olmaz. Beraber yada hiç.”, diye fısıldadığı duyulur.

Bekçinin iki kaşı da kalkar ve hayretle komik saçlı küçük kıza bakar.

“Buraya ne için geldiniz, küçük hanım?”, diye sorar, yumuşak bir sesle.

Inshala gıkını çıkarmaz ve öylece kıpırdamadan durur.

“Hanımefendi biraz çekingendir, bekçi efendi.”, diye açıklamaya çalışır Aager. Sonra Inshala’ya doğru eğilir ve kulağına fısıldar. “Bekçiyle konuşabilirsin, bebeğim.”

Kız bir süre daha sessizliğini korur, sonra az evvelki kısık sesiyle cevap verir.

“Ablam. Onu görmeye geldik. Birileri onu kafese koymuş. Biz onu o kafesten çıkaracağız.”

Yaşlı bekçi duydukları karşısında daha şaşırmış bir şekilde küçük kıza bakar.

“Adı nedir ablanın, küçük kız?”, diye sorar.

“Moira. Ablamın adı Moira Alicia Jean Hooman, bekçi amca. Benim adım da Inshala Frostmane Hooman..”

Yaşını almış bekçi küçük, sıskası çıkmış kıza yıldırım çarpmış gibi bakar.

“Lady Moira’nın, sizin adınızda bir kız kardeşi olduğunu bilmiyordum.”, der sesini alçaltarak.

Inshala yavaşça bohçasına elini sokar ve içinden biraz kırışmış, rulo halinde sarılı bir papirüs çıkartır ve ‘bekçi amcaya’ uzatır.

 

 

Bekçi papirüsü açar ve yanan yüksek meşalelere rağmen zorlukla okur..

..okudukça da ağzı açık kalır.

Bitirdiğinde papirüsü seri bir şekilde tekrar yuvarlayıp küçük kıza uzatır ve kısık ama kararlı bir sesle konuşur.

“Sizi içeri sokacağım, küçük hanımefendi ve birer diplomat olarak adınızı kayda geçeceğim. Ablanızı kafesinden kurtarmak için fazla zamanınız yok. Bu gece dinlenin, sonra gelip beni bulun. ‘Bekçi Fardashi’, diye kime sorarsanız size yerimi tarif ederler. Benden başka da kimseye kendinizi tanıtmayın ve bunu da bir başkasına göstermeyin. Ortam yaklaşan ‘düğün’ sebebiyle yeterince gergin. Şehirde bir isyan çıkması an meselesi!”

“Peki bekçi amca. Dipkopat nedir bilmiyorum ama teşekkür ederim ki!”, diye fısıltıyla söz verir Inshala.

Bekçi bir an sorgulayan gözlerle Aager’i tekrar süzer.

“Siz küçük hanımefendinin nesi oluyorsunuz? Sormam da bir sakınca yoksa.”, diye sorar.

“Onunum.”, der Aager basitçe ve başıyla koluna yapışmış kıza işaret eder.

Yaşlı bekçinin tekrar kaşları kalkar ve küçük kıza bakar.

“Onunum..”, der küçük kız ve karalar içindeki adama biraz daha sokulur.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Durkahan şehri, Arashkan kadar büyük bir şehir değildir. Arashkan’da olduğu gibi Durkahan’ın geniş bulvarları, süslü havuzları, bir kaç mahalle büyüklüğünde parkları, sarayları, kibirli heykelleri, tiyatroları yada geceleri şehri aydınlatan büyülü sokak lambaları yoktur. Durkahan şehrine sadece nazaketen ‘şehir’ denebilirdi zira —ve gerçekte— Durkahan bir kale idi..

Kalın, yüksek duvarları, milimetrik aralıklarla yükselen gözlem, okçu ve mancınık kuleleri, askeri bir intizamla ve blok halinde inşaa edilmiş evleri, sanki teker teker, ordu protokol dosyasına uygunluğu günlük olarak ölçülüyormuş izlenimi veren çiçek bahçeleri ve çocukların bile ayaklarını rap rap rap diye vurarak koşuşturduğu bir kale idi.

Durkahan’a ‘kale’ değil de şehir denilmesinin, nezaket dışındaki tek sebebi, büyüklüğü ve dört yüz bine yakın bir nüfusu barındıran sivil halkının oluşuydu!

O ve evlerin çoğunda dam yada çatı yerine, şehrin genel katı havasını hayret verici bir şekilde yumuşatan ‘kubbelerin’ oluşudur..

Buna rağmen Durkahan’da her şey; genel yaşam, ‘zorunlu’ eğlenceler, evlilikler, gösteriler, ticaret ve tarım —kısaca her şey, ‘askeri bir intizam’a göre hazırlanmış gibiydi.

Muhtemelen bu sebepten ötürü Aager Fogstep bu şehre bayılmıştı.. ilginç bir şekilde.

Evet, Aager bir hırsız, katil, infazcı, göreceli anlam ve içeriği yeterince zorlandığında da bir kanun adamıydı ama bütün bunların görünen ve görünmeyen kümülatif ortak paydası ise ‘düzen’ idi..

Şaşılacak bir durum, öyle değil mi?

Aager düzeni seven biriydi!

Obsesif denebilecek derecede.

Bu güne kadar Aager için bir çok şey söyleyebilecek az sayıda hayatta olan insan vardı belki ama kimse karalar içindeki adamı ‘kirli’ yada ‘pasaklı’ olmakla suçlayamazdı.

Aager’in Serenity Home’daki kendisine tahsis edilmiş küçük tek göz evi oldukça sade bir dekora sahipti. Bu ‘sadeliği’ biraz açmak gerekirse..

Aager’in evi boşlu!

Yere serilmiş tiril bir hasır, sade çalışma masası, bir adet sandalye, eşyalarını imtina ile yerleştirdiği küçük bir sandık ve stratejik olarak evin tek penceresinin hemen altına yatırılmış sert, yün battaniye örtülü yer yatağı.

Ve hepsi de, her zaman simetrik bir şekilde de düzenli.

O kadar.

Karalar içindeki adamın evini merak eden Serenity halkı adamın evini görseler, şüphesiz hayal kırıklığına uğrar yada evin bir ‘düzmece’ olduğunu düşünür ve komplo teorileri babında, “Eeee? Cesetler nerde?”, diye homurdanırlardı —sessizce, tabii..

Benzer bir yaklaşımla, sevdiği kızın zaman zaman kötürüm, çoğu zaman ise katatonik denebilecek evhamlı halinin onu rahatsız etmeyişi de muhtemelen bundan kaynaklanmaktaydı.

Aager ve Inshala söz konusu olduğunda hangisi tencere, hangisi kapak, tartışılabilir di belki ama, ortada kesin olarak bir tencere-kapak durumusu vardı işte!

Öbür yanda, Inshala şehri gördükçe hayal kırıklığı geometrik olarak artar zira sıskası çıkmış kız hayatını ormanda ve doğa ile iç içe geçirmiştir ve doğada düz çizgiler, doksan derecelik köşeler, muntazam daireler asla yoktur. İşin aslı da, bu şekiller insanların kendilerini rahat hissetmeleri için doğaya ‘düzen konforu’ altında empoze etmeye çalıştığı bir şeydir ve bir başka gerçeği de farkındasız bir korkuyla görmezlikten gelme çabasından ibarettir;

Doğa sınır tanımaz ve insanların kurallarını da, kanunlarını da umursamaz.

Ve gün gelir, doğa vahşi fiskesini insanlara hissettirir ve onların küplerini, düz çizgilerini, doksan derecelik açılarını, muntazam dairelerini ve muhteşem arklarını ezer ve ‘düzenli konforlarını’ deprem ve yanar dağ, sel, heyelan, çığ, hortum, kasırga ve fırtınalarıyla yıkar, yakar, kaldırır ve götürür, olmadı gömer!

Nokta.

İnsanoğlunun anlamadığı, doğaya şekil vermeye çalışmanın ne denli bir kibir, doğanın üzerinde yürüdüğümüz dünyanın kendisi ve insanların da sadece geçici birer misafir oluduğu gerçeğidir.

Birisi genç Inshala’ya ‘ironi’ nedir diye sorsa, ve kızcağız da ironinin ne olduğunu biliyor olsa, muhtemelen kendi anladığı dilden;

“İnsanın doğaya şekil vermeye çalışmasıdır.”

..diye tanımlardı zira insanın doğaya şekil verme çabası, doğanın doğasına aykırıydı!

Evet, Inshala yüksek, kalın duvarların, köşeli kulelerin ve blok evlerin, muallak bir şekilde de olsa, stratejik değerinin farkındadır ama yinede baktığı her yerde gördüğü ‘taş manzara’, kızcağızı çileden çıkarmaya yetecek kadar da depresiftir.

 

“Çok iyi yaaa.”, diye mutlu bir şekilde mırıldanır Aager. “Bir mahalleyi öğrendin mi, bütün şehri öğrenmiş oluyorsun. Mahallelerin isimleri bile yok. Sadece konumlarına göre sıra ve sütun numaraları var. Excel tablosu gibi!”

“Aager Fogstep. Lütfen beni uzanabileceğim bir yere götür. Sanıyorum kusacağım!”, diye inler histerik bir sesle Inshala.

“İyi misin, bebeğim? Hasta mı oldun yoksa?”, diye sorar Aager.

“Evet. O kadar taş var ki burada, her şey üstüme üstüme geliyor sanki. Evimi.. Ritüel Ormanlarımı özleyi verdim bir anda!”, diye inler kız.

Aager ‘nedenler’le yada ‘nasıl’larla uğraşmaz, gün batmış olmasına rağmen hala uyumamış şehirde bulduğu ilk bekçiye, yakındaki en temiz hanın yerini sorar ve kızı aldığı tarife götürür. Hana varır varmaz, hiç vakit kaybetmeden kız için de, kendisi için de birer sıcak banyo söyler, büyük porsiyonlu sıcak yemek siparişi verir ve ayrı yataklı temiz bir de oda tutar.

Aager, kor kömürlerle ısıtılan taş küvette fazla oyalanmaz ve temizlenmiş olarak Inshala’nın yıkanıp çıkmasını bekler.

 

Bir saat kadar!

 

Aager’in gıkını çıkarmadan beklemesinin bir çok sebebi vardır ancak bunların başında, içeriden gelen Inshala’nın mırıldandığı mutlu şarkısıdır.

Kız çıktığında saçları da, teni de parlıyor gibidir.

“Haklıymışsın, Aager Fogstep.”, der Inshala huzurlu bir ifadeyle.

“Ummm.. Hangi konuda?”, diye sorar Aager.

“Bende gerçekten bit yokmuş ki!”

 

Aager, Inshala’ya odasına kadar eşlik eder, sonra aşağı inip iki tabak dolusu büyük porsiyon sıcak yemeği alır ve odasına döner.

Kapıyı açtığında Inshala’yı yatağına yüz üstü kapaklanmış uyur halde bulur.

 

Aager farkındasız bir süre elindeki tabakla durur ve yorgunluktan bitmiş kızı seyreder. Sonra derin bir nefes alır ve bir yandan kıza seslenirken, bir yandan da onu yavaşça sırtüstü döndürür, sonra da doğrultur.

“Nefarki mama yaa. Çohuykum farr!”, diye mırıldanır kız.

“Yemek getirdim, bebeğim. Şunu ye, sonra tekrar uyursun.”, der Aager sessizce.

“Çokaçı mama çok da uykum varr kii..”, diye mızmızlanır kız.

 

Deja vu!

 

Aager ister istemez gülümser.

Hancının verdiği ağır, ahşap tabağa uzanır, sulu yemekten dolu bir kaşık alır, kızın ağzına yaklaştırır ve..

“Hadi aç ağzını.”, diye fısıldar..

..ama “Ham yap!”, demeyi reddeder.

Genç adam bir sonraki on dakika boyunca sessiz bir ısrarla kıza tabaktaki ‘bol kepçe’ yemeğin tamamını yedirir, bitince kalkar ve odadaki gardıroptan ikişer tane battaniye ve yorgan indirir ve kızı içinde kaybolacak şekilde bir güzel sarar.

Sonra kendi tabağını alır, yemeğini ‘ivedilikle’ ve ‘bekleme yapmadan’ temizler ve kendisi de uyumak için diğer yatağa yönelir ancak arkasından..

“..Aafer Fogshtep?”, diye uykulu bir şekilde Inshala’nın mırıldandığını duyar.

“Buradayım, bebeğim.”, der Aager fısıldayarak.

“Haayır ama ki..”, der Inshala muallak bir sesle.

“Burada deil, ordasın..”, diye derin, esef dolu bir nefesle uykulu bir şekilde söylenir.. sonra tekrar kendinden geçer..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bekçi Fardashi? Kendisini evinde bulabilirsiniz ama bu saatte onu rahatsız etmenizi hiç tavsiye etmem. Geçen ay kısa çubuğu çekti ve gece bekçiliği görevinde. Bu da onu huysuz bir ihtiyar yapıyor. En son uyandıranın kafasında odun kırmıştı.”, der karşılaştıkları ilk devriye bekçisine sorduklarında.

“Haklı olabilirsiniz, bekçi efendi. Ancak bu bir aile meselesi ve kendisine bazı haberler getirdik.”, diye pürüzsüz bir şekilde, oracıkta uydurduğu yalanı söyler Aager Fogstep.

Bekçi karalar içindeki adama, taşıdığı silahlara.. ve adamın omzuna oturmuş, saplantılı bir evhamla kendisini temizlemekle meşgul küçük sincaba, “Eh.. Bugün de yeni bi şey görmüş oldum!”, der gibi bakar.

Sonra bir omzunu silker.

“Kıdemli Bekçi Fardashi’nin evini C.12/E ‘de bulabilirsiniz. Siz yenisiniz sanırım şehirde?”, diye sorar karalar içindeki adama.

“Evet.”, der Aager sakince. “Şehre yeni geldik.”

“Kıdemli Bekçi Fardashi’yi nereden tanıyorsunuz?”, diye nazikçe sorar bekçi.

“Tanımıyorum. Yolda gelirken torunu olduğunu düşündüğüm küçük bir kızın elinden tutmuş yaşlı bir teyzeyle karşılaştım. Kendisi bana nereye gittiğimi sordu, ben de buraya, Durkahan şehrine iş bulmak için gitmekte olduğumu söyleyince benden Bekçi Fardashi adında birisini bulup ailesiyle ilgili bir haberi iletip iletemeyeceğimi sordu. Bunu yapmam karşılığında Fardashi’nin bana iş bulmam hususunda yardım da edebileceğini söyleyince, ben de kabul ettim.”, diye hikayesini genişletir Aager.

 

Karalar içindeki adamın omzundaki sincap kendisini temizlemeyi bırakır ve alık alık Aager’e bakar!

 

“Ama..!”, diye Inshala’nın hayret dolu sesini duyar Aager zihninde. “Ne zaman böyle bir teyze ve küçük torunuyla karşılaştık ki? Ben neden hatırlamıyorum?”

“Ummm.. Sonra, bebeğim.”, der Aager biraz utanarak ve kıza bugüne kadar asla yalan söylememiş olmasına rağmen, yalanın gerçekte mesleğinin bir parçası olduğunu nasıl anlatacağını düşünür bir an.

 

Sincap, Aager’in başının üstüne tırmanır ve bekçiye haşin bir şeyler çırtlatır!

Bekçi hayretle karalar içindeki adama ve tepesinde durmuş, kendisini ‘azarlayan’ küçük kemirgene bakar.

“Uhhh.. Hayvanınızın nesi var?”, diye sorar.

“Kendisine Bekçi Fardashi ile işimiz bittiğinde fındık alacağım sözünü vermiştim. Sabırsızlanıyor.”, diye aynı sükûnetle bir yalan daha söyle Aager.

Sincap biraz daha çırtlar!

“Onunla konuşabiliyor musunuz?”, diye hayretle sorar bekçi.

“Öyle olduğunu düşünmek isterim.”, der Aager, utanmaz bir sırıtışla. “Sincabım kafamı kemirmeye başlamadan önce işimi halletsem iyi olacak, sanırım. Size iyi günler dilerim, bekçi efendi.”

“Ummm.. Size de iyi günler, yabancı. Hayvanınızı ivedilikle besleseniz iyi olacak. Çok kızmışa benziyor!”, der bekçi ve yüzünde hayret ifadesiyle devriyesine devam eder.

 

“Çok.. çok.. AMA ÇOK AYIP, AAGER FOGSTEP! O abiyi kandırdın!”, diye inler Inshala.

Aager güler.

“Aaaa.. Hayır sevgilim Inshala. O adamı kandırmadım. Ona yalandan bir hikaye söyledim.”, der ‘dürüstçe’.

“Ama.. ama sen yalan söylemezsin. Söylediğini hiç görmedim ama ki!”, diye söylenir kız hayal kırıklığı gizleyemeden.

“Sana veya arkadaşlarıma neden yalan söyleyeyim ki? Bu doğru olmaz.”, der Aager aynı dürüst ifadesiyle.

“Ama.. ama yalan kötü bir şey ki!”, diye inler kız.

“Evet. Ama gerekli bir şey aynı zamanda.. Bazen..

“Niye ki ama?”

“Tanımadığımız kişilere bütün sırlarımızı veremeyiz de ondan. Dahası, Lady Moira hapiste. Bu da onun düşmanları olduğu anlamına geliyor. Moira’nın düşmanları, bizim de düşmanlarımız ve kimin dost, kimin düşman olduğunu daha bilmiyoruz, öyle değil mi?”, diye açıklar Aager.

 

Inshala uzun bir süre bunu kafasında evirip çevirir ve anladığı olmasa da, bildiği bir şeylerle bağdaştırmaya çalışır. Neden sonra bir anda ayılı verir.

 

“Pusu! Bu bir çeşit pusu!”, diye ünler.

“Efendim?”, diye aklı karışmış bir şekilde sorar Aager zira yalan ile pusu arasında herhangi bir alaka kuramaz.

“Ben avlanırken.. Eskiden.. Kedim varken.. Avıma sessizce yaklaşır ve ona pusu kurardım —ki geldiğimi göremesin diye. Çünkü görürse o gece aç yatmak zorunda kalıyordum. Senin yaptığın da sözlerle pusu! Düşman geldiğimizi göremesin diye onlara kelimelerle pusu kuruyorsun! Bayıldım buna Aager Fogstep. Sen bir kedi olmalıydın! Hiç şüphem yok, harika bir avcı olurdun!”, diye mutlu bir şekilde açıklar küçük kız.

“..!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Kayık bir surat ve elinde kalın bir odunla kapıda belirir yaşını almış Bekçi Fardashi. Uzun bir süre önünde duran karalar içindeki adama, ve omzuna oturmuş yanaklarını, başını, kulaklarını, elleri ve uzun, pofuduk kuyruğunu temizlemekle meşgul sincaba bakar ve kış uykusundan zamansız uyanmış bir ayı gibi homurdanır.

“Beni bulun dediğimde bu saati kastetmemiştim! Görev teslimini daha bir saat önce yapmıştım ve eve dönmüş güzel güzel uyuyordum!”, diye söylenir yaşlı bekçi.

“Özrümü kabul edin, Bekçi Fardashi. Saat konusunda kesin ayrıntı vermemiştiniz.”, der Aager.

Yaşlı bekçi ‘hıh’lar, sonra Aager’in arkasına ve etrafına bakınır.

“Küçük kız nerede?”, diye sorar.

“İsterseniz içeride konuşalım. Duyduğum kadarıyla zamansız uyandırılma konusunda belirgin bir şöhretiniz varmış.”, der Aager düz bir suratla.

Bekçi Fardashi kaşlarını çatar.

“Ukala bekçilere ne olur bilir misin, delikanlı?”, diye homurdanır.

“Hayatımda hiç bekçilik yapmadım, efendim. Ama bir çok ukala bekçinin kafasını odunla kırmışlığım oldu.”, der Aager aynı nötr ifadesiyle.

Fardahsi’nin çatılı kaşlarından bir tanesi kalkar.

“Ben Serenity Home kasabasının şerif yardımcısıyım, efendim. Kasaba bekçilerini disipline edip hizaya getirmek görevlerim arasındaydı.”, diye özlü bir şekilde açıklar karalar içindeki adam.

“Pek de şerif yardımcısına benzemiyorsun.”

“Zorla üstüme yıkılan bir meslekti, o kadar. Alternatifim giyotindi!”, der Aager ve sırıtır!

Bekçi Fardahsi ‘fırk’lar.

“Gel içeri. Ayaklarını paspasa silersen sevinirim. Temizlikçi kadın, işi olmasına rağmen temizlemekten hiç hoşlanmıyor ve dırdırı ölümcül.. Cadaloz kadın!”, diye homurdanarak söylenir.

 

Aager, omzunda ‘küçük’ Inshala olduğu halde Bekçi Fardhas’i’nin peşinden içeri girer.

Fardashi’nin evi, Aager’in tek göz evi gibidir. Boş ve düzenli. Ancak Aager’in aradaki nüansa ayılması biraz daha uzun sürer;

Kendi evi boş denebilecek kadar sadedir ve olan az eşyalar ise oldukça spesifik bazı amaçlara hitap edecek şekilde ‘düzenlenmiştir’. Bu düzenlemelerden bazıları estetik anlamda sadedir, çünkü Aager eşya kalabalığından hoşlanan biri değildir, bazıları pratik açıdan oldukları yerlere konmuşlardır, yatağının camın hemen altına yerleştirilmesi gibi bazıları da mesleki ‘temkin’den kaynaklanmadır. Ancak ve en nihayetinde bunların hepsi de Aager’in kişisel tercihlerinden kaynaklanmaktadır.

Bekçi Fardashi’nin ‘düzeni’ ise, tamamen belirli bir protokol icabı sade ve boştur ve Aager işin bu kısmından pek de haz etmez.

Evet, Aager’in kişisel egotistik alışkanlıkları yada lüksleri olduğu söylemez, ancak bunların eksikliği de genç adamın kendi tercihidir ve Aager bu tercihini hiç değerlendirmemiş dahi olsa, yine de onların ‘askeri’ protokollerce idame edilmesini de kabul edilebilir bir hayat tarzı olarak kendisine uygun göremez.

Aager aynı zamanda küçük Inshala’sının kendi evini gördüğünde ne düşüneceğini merak eder. Acaba kız o küçük, tek göz evi gördüğünde ona ‘boş’ mu diyecek, yoksa ‘sade’ mi?

Yada kızı azıcık tanımışsa —ki Aager, Inshala’sını biraz olsun tanıdığını düşünür— kız evi gördüğünde muhtemelen ‘İçinde ne olduğu değil, olan ile neler hayal edebildiğimizdir önemli olan ama ki!..’, gibi bir şey diyeceğini düşünür..

Bununla beraber Aager kızcağızın kendi küçük, tek göz evinde de tıkılıp kalmasını istemez ve kendi kendisine bir karar verir; Serenity Home’a döner dönmez biraz para biriktirip yan arsayı da alıp, orada kız için güzel bir bahçelik yapacaktır. İçinde çiçekleri, ve ortasında da büyük, kocaman dalları ve iri yaprakları olan bir de ağacın olduğu bir bahçelik..

 

“Evime hoş geldiniz, Efendi..?”, diye sorar Fardashi.

“Aager.. Aager Fogstep, efendim.”, der genç, karalar içindeki adam.

“Fogstep.. Farstep’le bir akrabalığın var mı? Kendisi pek tanınmış mümtaz bir zattı.. Oldukça da dindar..”, der Fardashi düşünceli bir şekilde.

“Çok uzaktan, efendim.”, diye yanıtlar Aager, hiç bozuntuya vermeden. Buna rağmen zihninin derinliklerinde bir kadının dolgun, imalı, ve şuh kahkahasını duyar gibi olur.

“Genç hanımefendi neredeler? Kendisi güvenli bir yerdedir umuyorum.”, diye sorar yaşını almış bekçi temkinli bir şekilde. “Soruyorum, çünkü kimliği ortaya çıkarsa bu.. bazı zatların pek de hoşuna gitmeyebilir ve kendisini.. konuşma fırsatı vermeden susturmak isteyebilirler.”

“Bunun şimdilik sorun olacağını sanmıyorum, Bekçi Fardashi.”, diye sırıtır Aager ve sessizce, “Bebeğim, sıra sende..”, der.

Karalar içindeki adamın omzundaki sincap odanın ortasındaki masanın üstüne sıçrar, oradan da sandalyeye..

..ve Bekçi Fardashi, “Ne..?”, diyemeden, küçük Inshala’yı sandalyenin üzerinde oturur halde bulur!

“Merhaba bekçi amca.. Size amca diyebilirim di mi? Biliyorum gerçekte amcam değilsiniz ama size adınızla hitap etmek bana biraz ayıp olur gibi geliyor.”, der Inshala küçük, utanmış bir sesle.

“Ummm.. Sanırım diyebilirsin, küçük hanım.”, diye afallar yaşlı bekçi.

“Görünüşüm sizi yanıltmasın.”, der Inshala. “Ben on yedi yaşındayım!”

“Özür dilerim. Bu kadar büyümüş olduğunuzu düşünmemiştim. Benim hatam..”, der Fardashi.

Inshala mutlu bir şekilde gülümser.

“Evinize bayıldım bekçi amca. Derli toplu, temiz ve çok ferah..”

“Öyle mi düşünüyorsun? Bana sanki bir iki parça bi şey daha alsam gibime geliyor.”, der Bekçi Fardahsi ve etrafına bakınarak başını kaşır.

“Daha çok eşya, daha az hava demek değil mi ama ki?”, diye sorar Inshala.

 

Aager gülümser.

Kızın bakış açısı.. gerçekten farklıdır.

 

“Sanırım öyledir.”, der Fardashi, aklı biraz karışmış bir şekilde.

“Neden siz oturmuyorsunuz? Aager’imle konuşurken bende size bi güzel çay yaparım.”, diye önerir ve cevabını beklemeden köşedeki küçük sobaya doğru yönelir.

“Bu çok.. hayret verici bir hanımefendi..”, der Fardashi, biraz utanmış, biraz da hayanlıkla kızın ardından bakakalır.

“Tahmin edemeyeceğiniz kadar.”, diye tasdik eder Aager.

“Cehaletimin kusuruna bakmayın ama nedir kendisi?”, diye sorar merakla.

“Hanımefendi bir fey melezidir, Efendi Fardashi.. Yarı fey, yarı insan.. Zorlu ve oldukça da sıkıntılı bir geçmişi var. Bu yüzden görünüşünü fazla mevzu etmezseniz, kendisine iyilik etmiş olursunuz.”, der Aager sakin bir şekilde.

“Tabii.. Tabii.. Özür dilerim.. Sadece fevkalade güzel olması bir yana, aynı zamanda da nazik ve düşünceli. Benim gibi huysuz bir adamın bomboş evini överek büyük nezaket gösterdi. Tam insanlar bile bunu yapamadılar.”, der adamcağız, tekrar başını kaşıyarak.

“Tam insanların o kıza neler yaptıklarını bilmek istemezsiniz, Bekçi Fardashi.”, diye cevap verir Aager istemsiz bir soğuklukla.

“Tahmin etmek çok da zor olmasa gerek. Yazık. ‘İnsanlığı’ eksik gördüklerimizden görmek.. bizler adına acınası bir durum.”, diye sesli bir şekilde düşünür yaşlı bekçi. “Rahmetli Delia Karakash’ın kızı Lady Moira, küçük hanımefendiyi resmi bir şekilde sahiplendiyse, gerçekten kendisini çok değerli görmüş olmalı.. Merakımın da kusuruna bakmayın ama Lady Moira ile nerde—?”, diye sorar Fardahsi.

“Themalsar Harabeleri..”, der Aager kısaca. Sonra belki de bunun yeterli olmayabileceğini düşünerek, konuyu biraz açar. “Kendisiyle Serenity Home kasabasında tanıştık ve bir grup gençle beraber, kasabamıza saldıran bazı suçluları bulmak için yola çıkmıştık. İzcilerimiz sayesinde kaçakları Themalsar’a kadar takip ettik ve o pis yere girmek zorunda kaldık. Uzun ve kanlı çatışmalar sonunda da Themalsar’ın kendisiyle yüzleştik. Lady Moira o savaşta büyük cesaret örneği sergiledi ve kaçık papazın çağırdığı bir iblis ile neredeyse teketek dövüştü. Harabelerde işimiz bittiğinde kendisi, Inshala’nın ailesiz ve tek başına ormanda büyüyüp yaşadığını öğrenince, olduğu onurlu hanımefendi gibi, onu sahiplendi. Kasabaya geri döndüğümüzde de bunu resmileştirdi.”

“Tam Lady Moira’lık bir davranış; onurlu ve alicenap. Tıpkı babası gibi..”, der Fardahsi, başıyla onaylayarak. “Peki kendisini nasıl kurtarmayı düşünüyorsunuz? Fazla vaktiniz yok. Rivayetler doğru ise, amcası düğünden sonra o kızı yaşatmayacağı yönünde ki bu da oldukça adî ve onursuz bir davranış, özellik de bir Paladin Lordu için.”

“Sizin bir öneriniz var mı?”, diye sorar Aager.

“Ben basit bir bekçiyim, Efendi Aager. Kıdemli olmam sadece bu işi çok uzun yıllar boyunca yapıyor oluşumdan kaynaklanıyor. Bununla beraber, sanıyorum sizi iç kaleye, Lady Moira’nın annesi, Lady Alisia Sivara’nın yanına sızdırabilirim. Ancak bunu yaptığımız anda, kendimizi kanunen kabul edilebilir bir pozisyonda bulundurmamız gerekir.”, diye düşünceli bir şekilde konuşur Fardashi.

“Buyur bekçi amca.”, der Inshala ve hazırladığı çaydan bir fincan yaşlı bekçinin önüne, ikinci bir finanı Aager’in önüne, sonuncusunu da kendisine alır ve tekrar sandalyesine oturur.

“Teşekkür ederim güzel hanımefendi. Kendi evimde bana hizmet ettirerek beni utandırdınız.”, der Bekçi Fardashi, yüzü biraz kızarmış bir şekilde.

“Küçük bir kıza hizmet etmeniz size ayıp olmaz mıydı, bekçi amca?”, der Inshala gülümseyerek. “Şimdi. Kabul edilebilir pozisyon nedir?”

“Teknik olarak, evet, siz Lady Alisia’nın kızı, Lady Moira’nın da kız kardeşisiniz. Ama şehirde kimse sizi tanımıyor. Bu yüzden ortaya çıktığınız anda sizi susturmaya çalışacaklardır. Bunun gerçekleşmemesi için, hem sizin, hem Lady Alisia’nın hem de Lady Moira’nın etrafında güvenebileceği muhafızların olması gerekiyor. Dahası, Lady Moira’nın geri döndüğünde amcasına isnad ettiği suçlamalar ve sonrasında kaybettiği düellodan dolayı, kanunen Lady Moira’nın herhangi bir söz hakkı kalmadı.. Korkarım Lady Moira onurunu tekrar kazanması gerekecek; önce amcasına karşı yaptığı suçlamaların geçerli olduğunu ispatlayarak, sonra da tekrar dövüşerek. İlkini yapamaz çünkü hapiste. İkincisini hiç yapamaz çünkü ilkinde olduğu gibi hem hapiste, hem de zaten kaybettiği ilk düelloyu, bir aydır bulunduğu hapisten bitkin bir şekilde çıktığında hiç yapamaz. Şu anda eline bir kılıç tutuşturulsa, kendi hayatı için bile dövüşebileceğini sanmıyorum, bırakın amcasına karşı tekrar dövüşmeyi ki, Lord Tarakadahan Karkashi, yabana atılabilecek biri değil. Hem çok güçlü, hem de yeğeninden çok daha tecrübeli bir savaşçı.”

Inshala anlatılan bütün karamsar tabloya rağmen mutlu bir şekilde çayını hüpletir.

“Ama ben, bu kağıda göre..”, der ve Moira’nın kendisin kız kardeşi olarak ilam ettiği papirüsü çıkarıp “Moira ablamdan sonra komuta zinciri aydalı olarak—”

“—Ardalı..”

“—Ardalı olarak bana geçmiş olmuyor mu?”, diye sorar.

“Komuta zinciri, ne?”

“Sonra anlatırım, bebeğim..”

“Bu o sosyal şeysilerden biri di mi?”

“Gibi, gibi..”

“Ummm.. Evet. Teknik olarak..”, der Fardahsi.

“Tenkit olarak, ne peki?”

“Teknik olarak.. Nasıl anlatsam.. Sen sincaba dönüştüğünde mesela, sadece teknik olarak o anda bir sincapsın ama aynı zaman da değilsin çünkü gerçekte Inshala’sın..”

“Kafam karıştı, Aager Fogstep.”

“Benim de, bebeğim!”

“Yani bana inansalar da inanmasalar da, Moira ablamı bu kağıtta söylenen şeyleri doğrulaması için çağırttırabilirim, öyle değil mi?”, diye sorar Inshala, ve çayından bir yudum daha hüpletir.

“Evet. Bunu yapmak zorunda kalırlar. Dahası, yapmaktan başka çareleri olmaz.. Ama daha önce onu öldürürlerse iş yine yatar.”, der yaşlı bekçi ciddi bir şekilde.

“Bunun sorun olacağını pek sanmıyorum bekçi amca. Ablamın sağ salim yanıma getirilmesi sorumluluğunu, Tatatatadan.. Tadadadarakan.. Takakaraman..”, diye uğraşır Inshala ve yüzü kıpkırmızı kesilir.

Yaşlı bekçi ister istemez güler.

“—Tarakadahan.. Sen, Karkashi diye çağır, güzelim.”

“Karkashi.. amcaya vereceğim. Onuru söz konusu olduğu için de, ablamın kılına bile dokunamayacaklar. Ablam geldiğinde bu kağıdı onaylayacak, bende artısı olarak—”

“—Ardalı..”

“Ardalı olarak ablama yapılan muameleden dolayı çok kızdığımı ve bundan dolayı da Karkashi amcayı sorumlu tuttuğumu söyleyeceğim.”, der Inshala.

“Lord Karkashi bu suçlamaları kabul etmeyecektir.”, der yaşlı bekçi kati bir şekilde.

“Ben de onu sorumsuzluk ve korkaklıkla suçlarım ki.. Bu şekilde ona kelimelerle pusu kurmuş olurum ve hiçbirimiz de aç yatmak zorunda kalmayız!”

Oda bir anda sessizleşir.

“Bebeğim.. Onu korkaklıkla suçladığında ne olacağını biliyorsun, değil mi? Bunun iyi bir fikir olduğundan emin misin?”

“Moira ablama ne olduysa bana da aynısı olacak, sevgilimi Aager Fogstep. Aradaki fark, ben yalnız değilim çünkü benim Aager Fogstep’im var. Ve sen de sadece Aager Fogstep değil, aynı zamanda da Kış Askerisin ki!”, der kız ve Aager’in zihninde kıkırdar. “Eminim Mab’in de bu konuda söyleyecek bir çift lafı olacaktır çünkü şu anda biz kış aylarındayız; Mab’in gücünün zirvede olduğu mevsimde, dolayısıyla onun da onuru söz konusu.. Mab, Kış Askerini, kendi yeğenini bile kafese koyan bir ölümlüye yedirtmeyecektir. Mab, kış fey’lerinin hükümdarıdır ve efendisi olduğu bütün feyler gibi o da demir kafeslerden nefret eder. Dahası, Mab’in söyleyecek sözü varsa, Titania ablanın da ekleyecek bir şeyleri olacaktır.”

 

Aager’in beyni duruverir..

 

..zira kız, Themalsar harabelerinin yerin dibine geçirilmesi için Mab ile yaptığı anlaşma, ardından Titania’nın da Mab’e misilleme olarak harabelerin üzerinde yepyeni bir koruluk bitirmesinin aynını yapmak niyetindedir. Aradaki tek fark, daha öncekinin aksine bu seferkini anlaşmasız bir şekilde, Mab’in onurunu mevzu ederek yapacaktır!

Aager, kızın bunu gerçekleşmesi halinde bunun Mab’i ne kadar kızdırabileceğini düşünemez bile..

Aslında düşünür ve aklına bunu tanımlayabilecek sadece bir kelime gelir; MONÜMENTAL!

Aager zihninde elini yüzüne vurup esefle başını salladığını hayal eder zira bu yetmiyormuş gibi, kız bir de Titania’yı işin içine, ve kendisine hiç sormadan, İKİNCİ defa dahil ettirecektir!

Ve Aager Fogstep, kızın neden kendisine ‘la Fey’ diye hitap ettiğini bir anda anlayıverir..

Kız ‘la Fey’ adını kendi kendisine vermemiştir.

Bu ismi, bir anlamda ‘doğa’ ona vermiştir çünkü kızın aklı bir insanınki gibi değil, bir fey gibi çalışmaktadır; anlaşmalar, almalar, vermeler ve takaslar —denge!

Aager bir başka şeye daha ayılır ve belki de bunun sebebinin Kış Askeri oluşundan kaynalanabiliyor olabileceğini düşünür;

Kızın böyle düşünmesi gerçekte çok ‘doğal’dır ve ortada suçlanacak bir durum da yoktur. Bu, bir kediyi kedi gibi düşünmekle suçlamak kadar anlamlıdır ancak..

Evet, Inshala’sı bir insandır ve bunu vurgulamak için deliler gibi çırpınmaktadır ve olmak için gösterdiği çaba ise, tam anlamıyla ‘insanüstü’dür.. Ama her ne yaparsa yapsın, kız aynı zamanda da bir feydir. Ve bu, basit anlamda yüzde elli – yüzde elli meselesi de değildir;

Kız, ikisinin iç içe geçmiş ve her iki yarısının da bir şekilde yüzde ellinin üzerinde olduğu, muhteşem bir denge örneğidir aynı zamanda.

Aager bunu anlayıverir..

..ve anladığında da kıza olan bütün bakış açısının değiştiğini hisseder..

Kız hakkında, daha önce boş yada muallakta kalan noktalar, yavaş yavaş yerlerine oturmaya başlar.

Aager asla “Neye bulaştım?”, diye düşünmez.

Ama belki, “Neden daha önce bulaşmadım ki?”, diye düşünmüş olabilir zira bu yeni ‘sahne’ çok, ama çok daha tehlikeli..

..ve eğlenceli olacaktır!

 

Ve Aager Fogstep hayatında ilk defa insanlara, ‘ölümlüler’ gözüyle bakar..

 

. . .

 

Aager ve Inshala, Bekçi Fardashi’nin evinden ayrıldıklarında öğleni çoktan geçmiş, ikindi olmuştur. Aager, kaldıkları hana geri dönmek için yönelir. Fardashi ile yaptıkları, Moira ve ailesine ulaşmak için Durkahan’ın iç kalesine girme planı, ertesi sabah erkenden, daha kimsenin tam olarak uyanmadığı saatleri gerektirir ve karalar içindeki adam, kendisinin de, sevdiği kızında sıkı bir yemek ve deliksiz bir de bir uyku çekmelerini ister. Ancak yaşlı bekçinin kapısından çıktıkları an kız kollarını göğüslerinin altında bağlar ve Aager’e çatılı kaşlarla bakar.

“Bekçi amcayla işimiz bitti, Aager Fogstep.”, der imalı bir ses tonuyla.

“Ummm.. Evet, bitti..”, diye tedirgin bir şekilde cevap verir Aager.

Kız biraz daha çatar kaşlarını ve tehditkar bir sesle tıslar..

“Fındıklarım, Aager Fogstep.. Fardashi amca ile işimiz bittiğinde sokaktaki bekçiye bana vereceğini söylediğin fındıklarımı rica edeyim!”

 

 


Sus Scrofa; (Latince) Sus: Domuz. Scrofa: Yaban. Sus Scrofa: Yaban Domuzu, swine, sow.

 

 

 
 

Shared Dreams (Part Two)

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

 

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

 

Bu hikaye,
Eski Efendim, Sahibim
ve Çok Daha Fazlası..
‘dan
sonra yer alır..

 

 

Inshala ‘la fey’ Frostmane, “Sanırım, uçurma sırası bende..”, derken, Aager kızın gerçekte ne kastettiğini hiç düşünmemişti. İşin aslına biraz olsun anlayışlı bir gözle bakıldığında, genç Aager’in o anda pek az şey düşünebilecek durumda olduğunu anlamak çok da zor olmasa gerek.. kollarındaki sıskası çıkmış kız dışında..

Serenity Home kasabası şerifi Standorin Shieldheart gibi kendisini tanımış nadir kişilerden değil de daha genel anlamda ve sadece ‘tanışmış’ yada ‘karşılaşmış’ —ve hala nefes alanlar— onun hakkında, ‘cani’ veya ‘katil’, biraz daha temkinli olanlar, ‘tehlikeli’, aklı başında olanlar ise muhtemelen çenelerini kapatıp susmayı tercih ederlerdi.

Halbuki kimsenin, tam olarak mantıklı olmasa da, kabul edilebilir bir şekilde ‘düşünemediği’, bütün karanlık geçmişine, çok küçük yaştan itibaren gördüğü en kötü ve traumatik muamelelerin bileylediği biri olmasına rağmen Aager Fogstep’in, en nihayetinde, yirmi dört yaşında genç bir adam olduğudur..

..ve hayatta yaşayacak daha bir çok ‘ilk’lerin de kendisini beklediğidir.

Birisi gelip kendisine sorma cesaretini gösterse Aager muhtemelen bir cevap vermez, ancak içinden, ve fevkalade samimi bir itirafla hayatını en çok etkileyen ve ‘monumental’ bir anlamda değiştiren şeye açık bir isim de koyabilirdi;

Inshala ‘la fey’ Frostmane Hooman..

..ve çok da uzak olmamasını dilediği bir gün, + Fogstep!

Aager, bu sıskası çıkmış, evhamlı, kötürüm, içine kapanık, vahşi, saf, farkındasız bir sevgiyle dolu, çocuksu, temiz kalpli, içli, literal anlamda ölümüne sadık, garip, anlaşılmaz bir bilgeliğe sahip, olağanüstü bir hayal gücü ve daha da imkansız bir ‘iç’ dünyası olan, hem şirin, hem de tamamen kendisine özgü güzelliğini ılık bir meltem gibi etrafına yayan bu kızla tanışması, onu tanıması, bir anda ayağı takılmışçasına ona ‘düşmesi’, ve en nihayetinde de ona olan duygularına boyun eğmesi, genç adamın hayatında başına gelen belki de en muhteşem şeydi.

Ve bu küçük kız onu mütemadiyen yeni ilklerle tanıştırmaktadır..

—Sanırım, uçurma sırası bende, dediğinde olduğu gibi..

Aager hangi ara bir ‘bulut’a dönüştüğünü anlamaz. Sadece kollarındaki kızın yavaş yavaş kaybolmaya başladığını, daha doğrusu dağılıp uçuşmaya başladığını gördüğünde başından aşağı kaynar suların boşaldığını hisseder.

Panik içerisinde haykırmasına engel olan tek şey, kızdan ‘uçup giden’ gördüğü son şeyi, kendisine gülümseyen gözleri ve çilek kırmızısı küçük dudaklarıdır.

Kız ona, “Gel, Aager Fogstep. Beraber aptal olalım.. ve uçalım!”, diye fısıldamış ve esen rüzgara kapılıp gözden kaybolmuştu.

Aager neler olduğunu, kendisi de dağılıp aynı rüzgarda sürüklendiğinde anlamıştı.

Ve evet, Aager burada ‘anlamıştı’ ifadesini fevkalade gevşek anlamda kullandığının da farkındadır.

Inshala’nın ‘bulutu’, Aager’inkiyle beraber Durkahan istikametinde, yerden yüzlerce yarda yukarıda, ‘gerçek’ bulutların arasından hayret verici bir hızla uçmuştu. Öyle ki, ilk defa gördüğü Vodgar şehrinin neredeyse hiçbir ayrıntısını algılama fırsatı bile olmamıştı.

Koca ‘mistikler şehrinin’ üzerinden, öylesine uçup geçmişlerdi..

Bu yep yeni tecrübe Aager’i korkutmuş mudur bilinmez. Ama gün batımına bir saat kadar kala tekrar yere konduklarında genç adamın saçları hala diken diken olmuş bir şekilde durmaktadır.

Aager, sevdiği kızın kendisine böyle şeyler yapmadan önce en azından uyarması gerektiğinin ‘nazikçesini’ düşünürken kız ona sırıtır, sonra olduğu yerde hafifçe salınır, ardından gözleri kayar ve olduğu yere yığılır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aager yaktığı kamp ateşinin yanına çömmüş, Lady’nin zorla eline tutuşturduğu küçük, kararmış tencede sıcak bir şeyler pişirmektedir.. “Al şunu ve kıza doğru dürüst bir şeyler pişir. Sıskası çıkmış zaten. Sıcak, sulu yemekler!”, diye çatılı kaşlarla emretmişti Lady. “Geri geldiğinizde o kızın en az beş kilo aldığını görmezsem, külahları değişiriz!”

Lady’nin yüzündeki ifade ve sesindeki tehditkar vurgular yetmiyormuş gibi, genç adama bakarken bir elinde tuttuğu koca gürzü diğer avucunun içine indirip durmuştu.

Ve Lady, ortada hiçbir kuşku kalmaması için, “Bilmem anlatabiliyor muyum?”, diye de eklemişti..

Aager, Lady’ye sırıtmamış, sadece yüzünde ciddi bir ifadeyle “Tabii, efendim. Ezici bir farkla!”, demişti.

Ve daha ‘en az’ beş kilo aldırması gereken kız, battaniyelere sarılı ve kendinden geçmiş bir şekilde ateşin yanında uyumaktadır.

Aager küçük tenceredeki yemeğin kaynayıp fokurdamasını seyrederken bir yandan da uyuyan kızın nefesini dinler.

Yemeğin ‘yeterince olduğunu’ düşündüğünde, sırt çantasından sabahki ezik teneke bardaklarla benzer bir kaderi paylaşmış bir çift teneke çukur tabak çıkartır, yemekten birazını tabaklardan birine döker, sonra yavaşça uyuyan kızın yanına gelir.

Aager bir süre, elindeki tabakla durmuş bir şekilde yorgunluktan bitmiş kızı seyreder. Sonra derin bir nefes alır ve bir yandan kıza seslenirken, bir yandan da onu yavaşça doğrultur.

“Nefarki mama yaa. Çohuykum farr!”, diye mırıldanır kız.

“Yemek hazırladım, bebeğim. Şunu ye, sonra tekrar uyursun.”, der Aager sessizce.

“Çokaçı mama çok da uykum varr kii..”, diye mızmızlanır kız.

Aager ister istemez gülümser.

Teneke tabağa doğru uzanır, sulu yemekten bir kaşık alır, kızın ağzına yaklaştırır ve..

“Hadi aç ağzını.”, diye fısıldar..

..ama “Ham yap!”, demeyi reddeder.

Genç adam bir sonraki on dakika boyunca sessiz bir ısrarla kıza tabaktaki yemeğin tamamını yedirir. Sonra tekrar onu battaniyelere sarar, kendi bacağını kıza yastık yapar, kız uyurken kendi yemeğini yer ve battaniyelerin altında küçük bir topak olmuş kızla yalnız geçirdikleri ilk yolculuğun ilk gecesinde, ilk nöbetini tutar.

 

Aager nöbeti devretmeye karar verdiğinde güneş çoktan doğmuş ve ateşi de tekrar canlandırmıştır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Hafif kayık gözlerle Inshala önce eline tutuşturulan yanık patatese ve yanında duran tarçınlı kırmızı çalı çayına, sonra da acı kahvesini yudumlarken kendi ‘yanık’ patatesini çiğneyen adama bakar. Seyredildiğini fark eden adam, kıza döner.

“Günaydın, genç bayan.”, der çok hafif yorgun bir sesle.

Kız sessizce adama bakmaya devam edince adamın hafif kaşları çatılır.

“Ne oldu? Bi sorun mu var?”, diye sorar kıza.

“Patates?”, diye esefle inler Inshala.

“Umm.. Evet.. Ne oldu ki? Patatesi sevdiğini sanıyordum.”

“Patates severim, Aager Fogstep. Ama iki gün üst üste sadece patates yiyecek kadar değil.”, diye söylenir kız alt dudağını pörtleterek. “Ve sanırım dün gece bana yedirdiğin şey de patatesti..”

“Umm.. Evet.. Niye ki? Patates iyidir. Besler ve tok tutar. Milyonlarca fakir hatalı olamaz ya!”, diye biraz alınmış bir sesle cevap verir Aager.

“Patates tok tutar, evet. Ancak tek başına sanıldığı kadar besleyici değildir ama ki!”, der ve Aager’e kederli bir bakış atar.

“Lady bütün yemeklere patates koyar..”, diye kendisini savunmaya çalışır karalar içindeki adam.

“Lady abla aynı zamanda yemeklere ince kıyılmış soğan, küt kesim havuç, Laila ablanın getirdiği tavşan ve bıldırcınlardan yaptığı kuş başı et, tuz ve baharat da koyar. Ayrıca patlıcan, kabak, fasulye, lahana, yeşil biber, semiz otu, pazı, ıspanak, pırasa, karnabahar, sarımsak ve maydanoz da atar.”, diye sıralar Inshala ciddi bir şekilde.

“Umm.. Bu mümkün.. Sanırım.. Hazırlanırken devamlı üç bayanın başında toplandığı bir yemeğin içine neler tıkıştırıldığına bakacak kadar canımdan bezmedim daha.”, diye cılız bir şekilde itirazını yapar Aager.

 

Inshala yorgun bir ıkınmayla ayağa kalkar, derin, esef dolu bir nefes verir, sonra kendi küçük bohçasına uzanır, içinden, sırasıyla iki ahşap oyma bardak, aynı elden çıkma iki oyuk tabak, iki de düz tabak, iki kaşık, iki de çatal çıkartır. Ardından daha da ufak bir kese çıkartıp, kullanmayı düşünmediği çukur tabak ve kaşıkları tekrar bohçasına yerleştirir.

Aager hayretle oyma kap kacaklara bakar.

Kız ise küçük, mutlu bir mırıltıyla ufak keseden çıkardığı elma, şeftali, yeşil biber, domates ve salataları önce ürkütücü bir evhamla yıkar, sonra biberler hariç hepsini, saplantılı denebilecek bir imtina ile doğrayıp ince bir zarafetle dizer düz tabaklara. Biberleri ise ateşin üstünde, onları yakmadan gezdirir sonra da tabakların kenarına yatırır.

Aager, biraz alınmış, biraz da utanmış bir ifadeyle kızı seyrederken, kız her iki tabağın üzerinde küçük birer çimçik tuz ve nane serpiştirir ve karalar içindeki adamın aksine yüzünde fevkalade mutlu bir ifadeyle, hazır tabaklardan birisini ona uzatır, diğerini ise kendi önüne koyar.

 

“Umm.. Teşekkür ederim. Ama ben böyle bir servisi yapabileceğimi pek sanmıyorum —taze beyaz peyniri nerden bulduğunu sormaya bile korkuyorum.”, der Aager elindeki ahşap, el oyması tabağa bakarken.

“Bu güne kadar benim için yaptıklarından dolayı müteşekkirim, Aager Fogstep. Ama beraberliğimizi tek yönlü, ve yanık patatesler üzerine kuramayız.”, der genç kız mutlu bir ciddiyetle.

“Sorun değil di.. Yoldayken yemek benim için hep ‘ivedilikle ye’ ve ‘bekleme yapma’ ile sınırlı olan bir zorunluluktan ibaretti sadece.”

“Yemek bir zorunluluk. Beraberliğimiz ise, ikimizin de ‘her ne’ ve ‘her şey’ pahasına yapmayı seçtiğimiz bir tercih. Zorunluluklarda tercih yoktur, zira açlığa ‘yapmıyorum’ diyemeyiz. Ben seni ilk gördüğümde dikkatimi çekmiştin zira varlığımı fark eden ilk kişi sen olmuştun. Bütün kötü huylarım —ve boynuzlarıma rağmen beni seçen sendin. Bunu yapmamış olsaydın, bu beni çok, ama çok üzerdi, ama yine de bu konuda hiçbir şey yapamazdım çünkü seni istediğim kadar, senden korkuyordum da.. Sen beni istememiş olsaydın bu canımı çok yakardı ve muhtemelen de beni kırardı ama yine de sen, beraberliğimize ‘yapmıyorum’ diyebilirdin..

Sen.. benimle ‘beraberliği’ seçtin, sevgilimi Aager Fogstep. Ve benim de buna göstermem gereken çabada ‘ivedilik’ olmamalı. Ama öyle görünüyor ki ‘bekleme’ olmalı..

Her ne kadar ben beraberliğimizin ivedilikle olmasını, ve bekleme yapmayı da hiç istemesem de..

Benim için, senin elinden geleni yaptığını görüyorum, Aager Fogstep.

Benim için elinden gelmeyeni de yaptığını biliyorum.

Emek ve çaba göstermemde bana daha azını layık görme lütfen ama ki..”, der Inshala sessiz bir hışım.. ve azimle..

 

Uzun bir süre ikisi de kendi düşüncelerine dalmış bir şekilde yemeklerini yerken, Aager acı kahvesini yudumlar, Inshala’da tarçınlı kırmızı çalı çayını hüpletir.

 

“Sanıyorum ki bu, kötü yemek yaptığımı söylemenin en muhteşem şekliydi!”, diye mırıldanır Aager.

Inshala’nın yüzü kızarır, küçük, çilek kırmızısı dudakları bükülür, sıskası çıkmış omuzları hoplar.. ve kız kontrolsüz bir şekilde ‘fırk’lar.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ne kadar geldik?”, diye sorar Aager kahvaltıdan sonra.

Inshala’nın kaşları çatılır ve düşünmeye başlar. Uzun bir sessizlikten sonra, “Sanırım iki yüz elli ile üç yüz mil kadar uçtuk. Biraz zorlarsak, yarın akşama doğru Durkahan’a ve Moira ablaya ulaşmış oluruz.”, diye cevap verir.

Aager kıza hayretle bakar, zira bildiği hiçbir at yada gemi, en iyi koşullar altında bile bu kadar mesafeyi yedi-sekiz saatte gidebileceğini düşünemez.

“Bu.. hayret verici bir mesafe!”, diye, kıza duyduğu hayranlığı gizlemeden ünler.

 

Inshala’nın yüzü kıpkırmızı oluverir.

 

“Bununla beraber, ‘biraz zorlamamıza’ da gerek olduğunu düşünmüyorum. Durkahan’a iki gün sonra ulaşsak da olur gibime geliyor.”, diye sesli bir şekilde düşünür Aager. “Senin bugün dinlenmeni istiyorum. Dün indiğimizde ayakta duramıyordun.”

“Biraz yoruldum o kadar!”, diye solgun bir şekilde sırıtır Inshala.

 

Aager kıza çatılı kaşlarla bakar.

 

“Yaaa.. Her itiraz edişimde bana öyle mi bakacaksın ama ki?”, diye inler kız.

“Sadece haklı olduğumda, sevgili Inshala. Uçarken kendinden geçip bayılırsan ne olacağını düşünüyorsun?”, diye hafif burnundan soluyarak konuşur karalar içindeki adam.

“O zaman, ağır ağır yere doğru süzülürüm ki!”, diye mutlu bir ifadeyle cevap verir Inshala.

 

Aager biraz daha sessiz bir hışımla kıza bakar.

Taki kızın omuzları çöküp pes edinceye kadar..

 

“Bu yaptığın çantaj ötesi bir şey, Aager Fogstep.”, diye somurtur kız.

“Sen söz konusu olduğunda risk almaya niyetim yok, bebeğim. Yapacağın planları, bunu da hesaba katarak yaparsan beni pek mutlu edersin.”, der Aager çok az sert bir tonla.

Kız alt dudağını pörtletir, sonra yenik bir edayla tekrar battaniyelerinin altına girer.

 

Aradan bir kaç dakika geçer.

 

“Uyuyamıyorum, Aager Fogstep!”, diye mızmızlanır kız.

“Neden? Gözlerini kapatırsan bunu yapabileceğini düşünüyorum.”, der Aager, kaşları çatılı bir şekilde.

“Bacağına ihtiyacım var. Alıştırdın, artık başımı ona yaslamayınca uyuyamıyorum ama ki!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

In.. Inshala? Bebeğim? Sen misin?”, diye yankılanır rutubetli bir karanlıkta ve soğuk, taş zeminde oturmuş sesin sahibi..

“Evet, abla.”, diye cevap verir Inshala fısıltıyla.

“Neden fısıldıyorsun ki? Burada bizi kimse duymaz. İlk bir kaç gün beni çıkarmaları için çok bağırdım. Sonra da yaralarım acıdığı için bağırdım. Ziyaretime sadece annem geldi.. Bir defa.. Ona kızının hala hayatta olduğuna inandırmak için sadece bir defa beni görmesine izin verdiler..”, diye acı bir şekilde konuşur sesin sahibi.

Inshala biraz tedirgin olur zira konuşan kişinin, tanıdığı kişi olup olmadığına tam olarak emin olamaz. Tanıdığı kişi kendinden emin, dolgun ve dobra bir kızın sesine sahipken, bu kızın sesi ise bitkindir. Bitkin, yılgın ve onurunu kaybetmiş bir kızın sesidir..

“Etrafında gözetim büyüleri var. Beni fark etmesinler diye fısıldıyorum.”

 

Karanlığın içinden zincir şakırtısı, ardından acı bir ‘fırk’lama duyulur.

 

“Gözetim büyüleri mi var? Amcam gerçekten beni bir şey sanıyor olmalı..”, diye hafif histerik bir kahkaha atar kız.

“Sana ne oldu böyle? Ne yaptılar sana, Moira ablam?”, diye telaşla sorar Inshala.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Burası fazla karanlık. Kendini bana bırak ablam..”

“Ben zincirlerle kelepçelenmiş durumdayım, sevgili küçük Inshala. Zincirler, kelepçeler ve demir parmaklıklar.. Adî bir hırsız muamelesi görüyorum.. Kaçacakmışım gibi ayaklarıma pranga bile vurdular, şerefsiz köpekler..”, diye bitkin bir sesle hışmeder Moira.

“Ben yanında değilim abla. Bu da gerçek değil.. Sesime doğru gel. Gözetim büyülerinden dolayı ben daha fazla yaklaşamıyorum.”

“O zaman olduğun yerde kal, güzelim. Benim kaderim belli oldu. Bu zindanda yaşlanacağım, ve bu zindanda da öleceğim.”, der Moira yılmış bir şekilde.

“Abla..”, der Inshala ve sesi biraz sertleşir. “Ben ormanda kör bir nefretle herkesi yakmaya çalışırken göğe ellerini açıp benim aklımı başıma getiren bir Moira hatırlıyorum. Ben çadırda ölmüşken bana inanıp, beni geri getirmek için bütün gücünü, inancını ve sevgisini bağışlayan bir Moira hatırlıyorum. Ben Serenity kasabasında bana sarılıp, bana bir aile veren Moira ablamı hatırlıyorum. O Moira ablam asla yılmaz, asla vazgeçmezdi. Yoksa bana yenilgiyi kabul ettiğini mi söylüyorsun? Çok ayıp abla.. Senden bunu hiç beklemezdim.”

 

Uzun bir sessizlik olur Inshala’nın bu konuşmasından sonra.

 

“Bu.. bu biraz ağır olmadı mı, Inshala?”, diye burnundan solur Moira.

“Alındıysan, sesime gel ve bunu yüzüme söyle abla..”, diye hararetli bir şekilde Inshala’da burnunu çeker.

“Öyle olsun bakalım, kız kardeşim. Ama yanına geldiğimde sırf küçük olduğun için seni azarlamayacağımı düşünüyorsan yanılıyorsun. Buna inanmıyorsan, Maira, Madine ve Cümeyt’e sorabilirsin..”

 

..ve Moira bir anda kendisini, hiç beklemediği, olağan üstü bir mekanda buluverir.

Moira uzun bir süre olduğu yerde kala kalır ve etrafındaki imkansızlığa alık alık bakar.

Neden sonra, hemen ilerisinde kendisine el sallayan küçük kızı fark eder ve kaşları çatılı bir şekilde ona doğru iri adımlarla yürümeye başlar.

Ancak küçük kızın yanına vardığında, çatık kaşları çözülür ve nedense üstüne garip bir sükunet çöker; küçük Inshala değişmiştir..

Ve bu değişim kızın görünüşünde değildir tamamen.

Bu değişim, kızın duruşundadır.

Evet, kız hala sıskası çıkmış, çöp gibidir ama yüzünde hafif pembe, mutlu bir ifade vardır. Ve bir ilk olarak, kızın boynuzlarını gizleme ihtiyacı duymaksızın onları sergilemiş olması, Moira’nın, kız kardeşi olarak ilam ettiği bu kızda ciddi bazı değişimler yaşadığına ikna eder.

Kızın yanakları gibi gözleri de parlamaktadır.

“Huh..”, diye ünler Moira. “Büyümüşsün..”

“Daha fazla küçülürsem bu biraz garip olmaz mıydı, abla?.”, diye gülümser Inshala.

“Ve güzelleşmişsin.”, diye keyifle itiraf eder Moira ablası.

“Senin kadar değil, abla.”, diye cevap verir Inshala.

Moira gülümser.

“Maira kim abla? Ve Madine.. Bir de Cümeyt vardı sanırım..”, diye sorar Inshala.

“Maira senin öbür ablan. Benim bir küçüğüm.. On dokuz yaşında kendisi ve bugüne kadar eli kılıca değmemiş, prensini bekleyen aklı bir karış havada bir kızdır. Madine ise senden iki yaş küçük ve daha ‘hayır’ evresini aşamamış tam bir baş belası emo’dur. Sabahtan akşama kadar kulağında kulaklık mart ayı kedilerini andıran müzikler dinler, siyah mürekkeple saçlarını ve dudaklarını boyar, ve her şeye omuz silkip, ‘hayır’ der.. Dediğim gibi, tam bir baş belası. Cümeyt ise daha dokuz yaşındaki en küçük erkek kardeşin ve bu dünyaya yanlışlıkla gelmiş bir melektir aynı zamanda. Bir gün onunla tanışmanı çok isterim. Onu çok seveceğinden eminim. O da seni çok sevecektir.

“Benden kolay kolay kimse hoşlanmaz ki abla.”, der sessizce Inshala.

“Senden sadece anneme bahsettim, güzelim. Anneme ve Cümeyt’e.. Ben zindana atılıncaya kadar seninle tanışmak için sabahtan akşama kadar zıp zıp yerinde duramadı. Ve pencerelerin başında oturup, belki gelirsin diye her gün saatlerce ‘Fey’ ablasını bekledi.”, der Moira acı bir şekilde gülümseyerek. “Şimdi. Burası neresi ve senin bu güzelliğini kime borçluyuz? Kime teşekkür etmem gerekiyor?”

“Burası benim rüyam. Sana söylemiştim ama ki! Biz şu anda bir rüyadayız ve aslında ikimiz de uyuyoruz, abla.”, diye açıklar Inshala.

“Rüya, ha?”

“Ben.. Themalsar’dan sonra bazı şeylerimi kaybettim.. Kedimi ve.. başka bir şeylerimi daha.. Dolayısıyla artık bağlı olduğum druid halkasını da terk etmek zorunda kaldım. Uzun bir süre efendim gibi Orman Halkasına bağlanmak istedim ama ona bağlanırsam devamlı efendimi hatırlayacağım için buna cesaret edemedim. Bu yüzden ben de Rüya Halkasını seçtim kendime.. Yada halka beni seçti.. Bizde seçim ve tercih olayı biraz karmaşık bir ilişki, abla. Ve buradayken, rüyamdayken, görmeyi çok istediğim kişilerle bazen konuşabiliyorum.”

“Hmmm.. herkesin marifeti ve becerisi farklıdır. Ama seni azıcık tanımışsam, bu tercihinde başarılı olacağına kati olarak inanıyorum. Sana yakışmış ve öyle görünüyor ki yaramış da..”

“Aslında bana yarayan başka bir şeydi, abla.”, diye yüzü kızarmış bir şekilde mırıldanır Inshala.

“Kim?”, diye gülümser Moira.

“AAGER FOGSTEP.”, diye cılız bir fısıltıyla itiraf eder kız.

“Hah!”, diye ünler Moira. “Biliyordum. Themalsar sonrası o on gün yanından ayrılmayışına müşahade etmemiş olsam bile biliyordum!”

“Ne?.. Nasıl?”, diye utanç içerisinde sorar Inshala.

“Çünkü ablalardan hiçbir şey kaçmaz!”, diye sırıtır Moira.

“Yaaaa..”, diye itiraz eder kız.

“Bize katıldığın günden beri senin ona nasıl baktığını, gözlerinle onu devamlı izleyişini ve devamlı ona sessizce sokulup hışmetmelerini büyük bir ilgiyle seyrettim. İnsanlar bir paladin gördüğünde, genelde bizlere çelik zırhlar içindeki kanun aptalı gözüyle bakarlar. Ama o zırhların ardında, en nihayetinde ‘biri’ olduğunu göz ardı ederler. Ve o ‘birinin’ de kör olması gerekmiyor. Her şey bir yana, sendeki bir şeylerin, o adamı rahatsız ettiğini de görme fırsatım oldu. Öyle görünüyor ki Efendi Aager, sen söz konusu olduğunda neyin kendisini rahatsız ettiğini anlamış durumda. Sanıyorum bundan dolayı kendisine teşekkür etmem gerekecek.”

“Ben.. ben pek anlamadım, abla.”, diye itiraf eder Inshala.

“Sevgi, benim küçük Inshala’m, beraberinde bir çok duyguyu da getirir. Utanma, korkma, tedirgin olma, rahatsızlık duyma.. bit yeniği gibi. O bit bizi bir kere ısırdığında, birden o kişinin her hareketini fark etmeye başlarız. Bazen o kişiden korkarız, bazen kaçarız, bazen de uzun bir süre o kişiye uyuz oluruz.. Ve o kişi her ne yaparsa yapsın, yaptıkları devamlı gözümüze batmaya başlar.”

“Ben.. Aager Fogstep’i, beni bir bit ısırdı diye mi sevdim yani?”, diye hiç inanmamış gibi kaşlarını çatar Inshala. “Ben bitli değilim ama ki. Devamlı yıkanıyorum ve saçlarımı temiz tutuyorum!”

Moira ister istemez kıkırdar.

“Bitlere kafanı fazla yorma, güzelim. Zamanı gelince anlar ve gülersin. Ama senin adına ne kadar sevindiğimi bilemezsin. Efendi Aager.. en az göründüğü kadar karanlık bir adam.. Ancak bu onun tamamını tanımlamıyor. Geçmişimiz her zaman bizimle beraberdir. Ancak o geçmişin bizi gütmesine izin verip vermememiz ise bizim elimizdedir. Ve belli ki Efendi Aager bu konuda doğru EN AZ BİR tercih yapmışa benziyor..”, diye gülümser Moira.

 

Inshala, ‘bit’ meselesine fena halde takılır, zira kendisini bildi bileli asla, AMA ASLA bitlenmemiştir. Dahası, ‘sevgilimi’ Aager Fogstep için hissettiği duyguların, pis bir böcük yüzünden olmuş olmasına aşırı derecede rahatsız edici bulur.

FEVKALADE AŞIRI DERECEDE!

Ancak Moira ablasıyla paylaştığı ‘rüya’dan uyanmadan önce, belli ki bazı şeyleri öğrenmesi gerekecektir. Bu yüzden, en azından şimdilik ‘bit’ meselesini, fena halde zorlansa da, şimdilik rafa kaldırır.

 

“Sana ne olduğunu anlat bana, abla. Seni en son gördüğümde Durkahan şehrine doğru yola koyulmuştun.”, diye sorar Inshala.

Moira derin, esef dolu bir nefes çeker.

“Ben tam bir aptalım, güzel Inshala’m. Babama olanlara o kadar kızmıştım ki, şehre varır varmaz, doğru düzgün, elle tutulur, kanunen kabul edilir, somut herhangi bir delil aramadan gidip amcamı her kesin ortasında babama suikast düzenlemekle suçladım ve olduğum ahmak gibi, bir de ona meydan okudum. Themalsar’da olanlar belli ki beni fazla havalara sokmuş zira amcam fena halde kızdı ve meydan okumamı geri çekmem konusunda beni uyardı.. Ama ben, bütün kibrimle kendisini korkaklıkla suçladım ve bunu yaparak ona benimle yüzleşmekten başka seçenek de bırakmamış oldum..”, der ve susar Moira.

 

Inshala devamını duymaya can atar ama büyük bir bilgelik örneği göstererek beklemeyi tercih eder.

Neden sonra Moira tekrar derin bir nefes daha çeker ve anlatmaya devam eder.

 

“Ve amcam beni muhteşem bir şekilde yerden yere vurdu. Zırhını bile doğru düzgün çizemedim.. Beni öldürebilirdi ama belli ki başka planları vardı.. annemi içeren planları. Annem Durkahan’da tanınmış, sevilen ve onurlu bir aileden gelen bir hanımefendidir ve amcam ona, kendisiyle evlenmesi halinde hayatımı bağışlayacağı sözünü verdi. Bu şekilde tıpkı benim amcama herhangi bir tercih hakkı bırakmadığım gibi, amcam da anneme herhangi bir seçenek bırakmamış oldu.. Sayemde!”

“Ama.. ama seni hapsetmiş ki!”, diye inler Inshala.

“Eh.. onu herkesin önünde babamı öldürmekle, sonra da korkaklıkla suçladıktan sonra ortalıkta elimi kolu sallaya sallaya dolaşır bir şekilde bırakamazdı ya. Beni hapsederek, annemin sadakatini de güvence altına almış oldu, adi hergele!”, diye hışmeder Moira.

“ABLAAA!”, diye şok olmuş bir ifadeyle söylenir Inshala.

“Ne..? Pardon. Sanırım senin yanında o tür kelimeler kullanmamalıydım, özür dilerim.”

“Söylediğin şeyin ne olduğunu bilmiyorum ama söyleme şeklinden, çok fena bir şey olduğuna eminim.”, diye kızarmış bir yüzle yere bakar Inshala.

“Ne diyebilirim ki.. Hapis hayatı beni çok değiştirdi.”, der Moira sırıtarak.

“Düğün ne zaman?”, diye sorar Inshala.

Moira boğazından nahoş bir ses çıkartır.

“Tam olarak emin değilim. Karanlıkta günleri takip etmek oldukça zor. Sanırım yedi yada sekiz gün sonra.. Veya beş.. Dediğim gibi, emin değilim. Haftalardır zincire vurulmuş bir şekilde zindanda tutuluyorum.”

“Biraz zamanımız var yani.”, der Inshala rahatlamış bir şekilde.

“Zaman? Neye zamanınız var?”

“Biz Vodgar denen şehrin batısında, Dark Forest civarında bir yerlerdeyiz ve geliyoruz.”, der küçük kız mutlu bir sesle.

“Dark Forest’da iseniz buraya gelmeniz en az sekiz-on gün sürer, güzelim. Ve sanıyorum amcam annemi garanti ettikten sonra, pek de şaşırtıcı olmayacak bir şekilde beni de ‘utancımdan’ intihar ettirtecektir.”

“Mucizelerden ümidini kesmemelisin, abla.”, diye sırıtır Inshala.

“Sen.. sen bayağı değişmişsin kız kardeşim. Ancak sorun mucizelerde değil, durumumun imkansızlığında..”, der Moira yılgın bir sesle.

“Öyle deme, abla. İmkanlı durumlarda gerçekleşen şeylere mucize denemez ama ki! Daha dün sabah High Woods’un hemen güneyindeydik ki!”

“Ne? Nasıl?”, diye hayretle bakar Moira, önünde sırıtarak duran küçük kıza.

“Sonra. Fazla zamanımız kalmadı. Uyurken vakit farklı işliyor. Uyanmadan sana olan biten bazı şeyleri anlatmam laz—”

 

“GÖZETİM BÜYÜLERİMİZİ BİR ŞEY İSTİLA ETTİ!”

“SALDIRI ALTINDAYIZ!”

“LORD KARKASHI’YE HABER VERİN!”

..diye bir ses gürler ve Inshala’nın ‘rüya’ alemi dağılmaya başlar.

 

Panik olmuş bir şekilde Inshala, Moira ablasına bakar ancak kızın yüzü donuklaşmış, bedeni de çoktan silikleşmeye başlamıştır.

“Abla.. Abla dayan.. Yoldayız ve geliyoruz!”, diye çığlar kaybolan Moira’ya..

..ve Inshala kan ter içerisinde uyanır!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Inshala korkuyla yerinden fırlar.

Onun sıçramasıyla Aager de bir anda kızın arkasında, kısa ve keskin kılıçları çekilmiş bir şekilde peyda olur.

Karalar içindeki adam, yarı ayık, yarı uyku halinden, farkındasız bir refleks ve hayret verici bir hızla, göz açıp kapayıncaya kadar, tam savaş pozisyonuna geçmiştir.

“Ne oldu?”, diye sessizce sorar sırtını verdiği kıza.

“Moira.. Moira ablam.. Başı fena halde dertte. Hemen gitmemiz lazım.”, diye inler Inshala.

Aager’in buna gösterdiği, neredeyse katatonik denebilecek kadar soğuk kanlı tepkisine birazcık olsun hayran kalmamak pek de mümkün değildir.

Fogstep, nedenler yada niçinlerle vakit harcamaz.

Inshala’nın battaniyesini kapar, seri bir devinimle topak halinde yuvarlayıp kendi çantasına tıkıştırır, kızın küçük bohçasını da alır ve yarım dakikadan daha kısa bir süre içerisinde, orada birilerinin kamp yapmış olabileceğine dair pek az iz bırakacak kadar temizlenmiş bir alan bırakır ardında.

“Gidelim.”, der kıza sessizce.

Ve Inshala, neden ilk gördüğü andan itibaren bu adama takılıp kaldığını anlamış olur;

 

GÜVEN.

 

MUTLAK..

 

..VE KATIŞIKSIZ.

 

“Teşekkür ederim.”, diye fısıldar karalar içindeki adama, küçük kız..

..ve ikisi de dağılıp rüzgarda uçuşmaya başlar.

Dağılmaya ramak kala Inshala’nın yüzünde hafif utanmış, daha çok mutsuz bir ifade belirir. Gerçeği, sadece gerçeği öğrenmek isteyen birisinin azmini taşıyan gözlerle ellerini tutan karalar içindeki adamın gözlerinin içine bakar..

“Ne oldu, bebeğim?”, diye Aager’in dingin fısıltısını duyar zihninde.

“Sana bir şey soracağım, Aager Fogstep, ama bana doğruyu söyleymeni istiyorum.. Ne kadar acı olsa da..”, diye kızın umutsuz sesli yankılanır adamın içinde.

“Sana istediğim kadar iyilik yapamadım, Inshala. Ama her zaman doğruyu söyledim..”, diye aynı fısıltıyla cevap verir karalar içindeki adam.

“Ben.. Ben senin için bir zorunluluk muyum?”

“Evet.”, der Aager açık ve çıplak bir hışımla. “Seni gerçekten tanıdığım andan itibaren.. Ve bunun asla değişmemesi için de elimden gelen, ve gelmeyen, ne varsa da yapmaya kararlıyım.”

“Ama neden?”, diye sorar kız ağlamaklı bir sesle.

“Çünkü sen daha azına layık değilsin, bebeğim.”

“Ama.. ama ben bitli kızın tekiymişim ki!”

“Bitler korkulacak şeyler değil, Inshala. Ve sen de olduğunu da hiç sanmıyorum.”, diye cevap verir Aager çatılı kaşlarla.

“Nerden biliyorsun ama?”

“Uyurken bacağıma yasladığın başını, yüzünü.. ve saçlarını saatlerce.. günlerce seyretme fırsatım oldu.”

Birden kızın yüzünde güneş açmış gibi bir ifade belirir.

“Ah Moira abla.. Beni kandırdın.. Ben bitli değilmişim ki!”, diye ışıl ışıl bir ifadeyle gülümser..

..ve kendisini rüzgara bırakır.

 

 

Kaşla göz arasında Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane ufukta kaybolmuştur çoktan..

 

 


 

 

 
 

Shared Dreams (Part One)

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

 

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

 

Bu hikaye,
Eski Efendim, Sahibim
ve Çok Daha Fazlası..
‘dan
sonra yer alır..

 

 

Gecenin karanlığında, yoğun ağaç ve çalıların ardında hayal meyal parıldayan bir çift yeşil, cam gibi saydam göz, kısılmış bir şekilde yaşlı adamı takip etmektedir. Gözlerin sahibi, yetişkin bir insanı kapıp götürebilecek kadar güçlü ağzını açar ve uzun, ıslak, zımparamsı diliyle ağzın yanlarından aşağı doğru meyleden nerdeyse üçer karış uzunluğundaki hançer dişleri sessiz bir şapırtıyla yalar, sonra koca küt burnunu ıslatır, iyi göğsünün derinliklerinden, gök gürlemesini andıran bir hırıltı kaçar. Üç yüz küsür kiloluk muazzam cüssesine rağmen yine de yer çekimini inkar edercesine bir fısıltıyla dev patisini bir adım daha ileri atar ve tüm kasları sıçramaya hazır bir şekilde gerilir..

“Efendi Cathber..”, diye, hırıltılı, imalı bir ses duyulur ve yaşlı adamın yanında karalar içinde bir adam peyda oluverir. “..Sizi bulduğuma pek sevindim.”

Yaşlı ‘Efendi Cathber’ bir an irkilir, karalar içindeki sinsi adamı görünce temkinli bir şekilde rahatlar.

“Merhaba, genç..?”, diye vızıltıyı andıran kısık ve kırık bir sesle sorar yaşlı adam.

“Aager.. Aager Fogstep, efendim..”, diye tanıtır kendisini karalar içindeki sinsi görünümlü adam.

“Aaaa.. Efendi Aager. Saygı değer Şerif Standorin sizden bahsetmişti.”, diye dişlek bir şekilde sırıtır Efendi Cathber.

 

Aager Fogstep, Efendi Cathber’i farkındasız bir evhamla inceler. Yaşlı adam sadece yaşını geçmiş değil, yaşını geçeli yüz yıllar geçmiş biri gibidir zira kel kafasında saç kalmamış ve bu hali çok, ama çok uzun zaman önce gerçekleşecek kadar ‘güneş görmüş’tür. Uzun, ak sakalları neredeyse beline kadar inmiş ve çöp gibi kolları, yırtık cübbesinden görünen sıska bacakları ve kambur haliyle acınası bir haldedir.

Aager gördüklerine rağmen doğal temkini elden bırakmaz. Şerif Standorin, Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman ve iki İzci Efendileri, Devien ve Moorat’in bu yaşlı adam hakkında konuşurken gösterdikleri saygıya bakılırsa, söz konusu saygı adamın yaşı ile sınırlı değildir.

Aager rivayet ve dedikodulara özellikle kulak kabartan biri değildir. Sadece göz ardı edecek kadar ahmak ve kibirli değildir, o kadar.

Ve kümülatif rivayetlere de bakılırsa, bu iki büklüm görünümlü yaşlı adam, Themalsar Savaşında bulunmuştur.. sekiz yüz elli yıl önce!

 

“Şerif sizin geleceğinizi, ve belki de şahsım gibi muhabbet etmeyi pek seven birisinin varlığının sizi mutlu edeceğini düşündü.”, der Aager ve bunu söylerken hicvetmez, gülümsemez ve kaşlarını çatmaz.

Düz ve tam anlamıyla ifadesiz bir yüzle söyler.

O güne kadar o yüzde ‘mutlu’ herhangi bir ifade asla oluşmamış biri gibi..

..Ve kapkara gözleriyle ormanın karanlığını süzer.

 

“Standorin her zaman çok düşünceli bir çocuktu..”, diye sırıtır Efendi Cathber.

“Evet, efendim.”, diye onaylar Aager muallak bir şekilde. “İsterseniz yola koyulalım. Mesafe biraz uzun.”

“Hayırdır, genç Aager. Tedirgin gibisiniz.”, diye neşeli bir kıkırtıyla sorar Efendi Cathber.

“Emin değilim, efendim.”, diye cevap verir karalar içindeki adam, sözlerini, gözleri gibi kısmış bir şekilde.

“Endişelenmenize gerek yok Efendi Aager. Vahşi ve yırtıcı hayvanlar benim gibi yaşlı bir adama musallat olmazlar zira onların istediği şey bende yok; Et!”, der ve kıs kıs gülmeye başlar Cathber ve garip bir adınımla, hoplaya topallaya yürümeye başlar.

 

Aager Fogstep yaşlı adamın elli adım kadar ilerlemesine izin verir. Sonra sesiz, hırıltılı sesiyle tıslar.

“Her ne isen, çık ortaya. Orada olduğunu biliyorum!”

 

Karalar içindeki adam uzun bir süre kıpırdamadan öylece durur yerinde, ama ormandan herhangi bir cevap gelmez.

Efendi Cathber’e yetişmek için döndüğünde arkasından çok hafif, anca duyulur bir ses gelir.

Aager hayatını ölüm ile raks ederek geçirmiş biridir. Nevarki ölüme bu kadar yaklaşmış olduğunu bildiği sadece iki anısı vardır.

Arkasından duyduğu ses ise o iki anıdan tamamen farklı bir ölümdür zira bu insanî değil, tamamen vahşi, kural ve kuramlardan beri, göğsünü sıkıştıran, derin bir hırıltının sesidir.

 

Aager, yaşlı Cathber’in peşinden gitmeye başlar. Ancak, ve belli etmeden, belindeki keskin bıçaklardan bir tanesini, kınıyla birlikte yere ‘düşürür’..

..ve kendisine has sessiz adımlarla gözden kaybolur.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Inshala ‘la fey’ Frostmane, yüzünde mutlu bir ifadeyle gözlerini açar. Saf ve şaşkın bir şekilde etrafına bakınır ancak beklediği gibi masmavi bir gökyüzünü göremez. Kaşları hafif çatılır ve başını döndürüp etrafına bakınınca kendisinin bir mağaranın içinde olduğuna ayılır ve küçük bir kedi gibi gerinirken yavaş yavaş neden bu mağarada olduğunu hatırlamaya başlar ve bir anda irkilir. Hafif panik içerisinde kalkar yerinden küçük, sıskası çıkmış kız.

“A.. Aager?”, diye hem tedirgin, hem de korkudan pır pır atan kalbini zapt etmeye çalışır bir telaşla seslenir.

“Buradayım, küçük bayan.”, diye Aager’in hırıltılı sesini duyar ve bir anda kızın içine su serpilmiş gibi rahatlar.

“Ben.. ben gittiğini sandım!”, deyi verir küçük kız.

“Sensiz nereye gidebilirim ki?”, diye ciddi bir şekilde cevap verir karalar içindeki Aager ve oturduğu ateşin başından kalkar ve küçük kıza döner. Elinde bir çubuğa saplanmış ve kötü bir şekilde de yakılmış patatesi ve hafif ezilmiş teneke bir bardağı kıza doğru uzatır. “Dikkat et. Patates sıcak. Adını telaffuz edemediğim ‘şeysi’ çayın da..”

Kız çok kısa bir anlığına, Aager’in gerçekten önünde olup olmadığına emin olmak istiyormuş gibi ona alık alık bakar, sonra yaptığı şeye ayılır ve kızarmış bir ifadeyle patatese uzanır..

..ve küçük bir ‘Ayy!’ sesiyle elini yakar.

Aager gülümser ama bunu sessizce yapar. Kızın ‘şeysi’ çayını onun yanına bırakır, ateşten kendisi de bi çöp yanık patates kapar, kıza bıraktığı teneke bardaktan daha da vahim bir halde olan bir başka bardağa acı kahve doldurur ve küçük kıza doğru meyledip onun yanına çömer.

“Bu ‘şeysi’ çayı değil ki ama. Tarçınlı kırmızı çalı çayı —Rooibos!”, diye düzeltir Inshala ister istemez ve ezik teneke bardaktan keyifle bir yudum hüpletir.

“Ve bunu benim ezberlememi bekliyor olman, hayret verici.”, diye sırıtır Aager.

“Neden olmasın ki?”, der ve soymaya çalıştığı sıcak patatesle elini tekrar yakar. “Uff.. çok sıcakmış ama.”

“Biraz beklersen yeterince soğur.”, der Aager.

“Ama çok acıktım!”, diye mızmızlanır küçük kız.

 

Aager sessizce uzanır ve sıcak patatesi alır, haşin bir-iki hareketle yanık kabukları yolar ve patatesi ikiye böler..

..ve ikiye bölünmüş patates bir anda soğur!

 

“Teşekkür ederim.”, der Inshala mutlu bir şekilde. “Ama bitkiler hakkında bilgilere nerede ne zaman ihtiyaç duyulur bilinmez, öyle değil mi Aager Fogstep?”

 

Aager bir anda eskiyi hatırlar. Çok eskiyi..

Drashan kadar eskiyi.

Aager, daha genç bir delikanlıyken yanında çalışmaya başladığı Primrose’u hatırlar.

“Simyanın kökü, sadece hangi maddeleri nelerle karıştırdığında ne elde edeceğini öğrenmek değil, her maddeyi, her bitkiyi ve her sıvıyı bilmeyi gerektirir. Bunu asla unutma delikanlı. Simya tehlikeli bir bilimdir ve ona gerekli saygıyı göstermezsen, seni öldürür..”

Primrose böyle başlamıştı ona verdiği ilk derse.

Ve gerçekte Aager kırmızı çalı çayına Rooibos denildiğini de bilir. Sadece Inshala’nın sesinde ona huzur veren bir tını vardır ve karalar içindeki adam o tınıyı duymaktan hoşlandığı için kıza itiraz etmektedir..

 

“Herkesin gittiğine hala inanamıyorum.”, der Inshala bir anda ve sesinden bu konuda mutsuz olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

“Herkesin gitmesi gereken yerler var. Umarım akıllı davranırlar ve sağ salim, tek parça halinde tekrar görebiliriz onları.”, diye mırıldanır Aager.

“Tedirginsin.”, der küçük kız bir anda.

“Evet. Bu, Udoorin’i ilk defa tek başına bırakmışlığım olacak.”

“Udoorin abi senden çok şey öğrendi ama ki! Ve yanında Lorna ve Anglenna ablalar da var.”, diye teskin etmeye çalışır Inshala, Aager’i.

“Bakıyorum ‘Ördek Dudak’la aranı yapmışsın, küçük bayan.”, diye gülümser Aager.

“O ördek dudaklı değilmiş ki. Annesi yüzünden devamlı kızgınmış. Gitmeden önce uzun uzun konuştuk.. Ben onun saçlarını örerken. Çok güzel saçları varmış yaaa.. İpek gibi.. Ve çok uysal!”, diye kaşları hafif çatılı bir şekilde anlatır Inshala.

“Uysal mı? Anglenna mı uysal?”, diye biraz şaşırarak sorar karalar içindeki adam.

“Hayır yaa.. Saçları çok uysal! Elime aldığımda, nasıl örmek istiyorsam o yöne, sanki kendi kendilerine hareket ediyormuş gibi şekil alıyorlardı.”

“Bremorel ablanın saçları da çok güzel ama onunkiler biraz kendisi gibi; hırçın ve inatçı! Nasıl yaparsam yapayım, o şekle girmemek için çaba sarf ediyorlardı sanki. Zaten ördükten bir saat sonra da Bremorel abla devamlı saçlarıyla oynadığı için, çözülüyordu yine. Themalsar’dayken beni çileden çıkarmıştı!”, diye alt dudağını pörtleterek söylenir küçük kız.

Aager gülümser.

“Anglenna ablanın annesinin onun saçlarını hiç örmediğini biliyor muydun? Pis cadaloz şey!”, diye hışmeder bir anda. “Benim bi kızım olsa, her gün örerdim onun saçlarını ki!”

 

Genç adam dayanamaz ve kıkırdar!

Aager.. kıkırdar!

 

Küçük kız patatesini bitirdiğinde biraz kendisine gelmiş gibidir. Ilımaya başlamış tarçınlı kırmızı çalı çayını da bitirip kalkmaya meyleder ama Aager kızın eline bir tane daha yanık patateslerden tutuşturur!

Kız önce patatese bakar, sonra da Aager’e.

“Ama ben doydum ki!”, diye sevindirik bir şekilde sırıtır.

“İlkini kendin için yedin. Bunu ise benim için yiyeceksin.”, der Aager.

Kız alt dudağını tekrar pörtletir.

“Ama ben doydum ki yaaa..”, diye sızlanır.

“Lütfen, Inshala. Biraz kendine gelmen lazım artık.”, der karalar içindeki adam ciddi bir ifadeyle.

“Kendimdeyim ki!”, diye söylenir küçük kız.

“Inshala. Lütfen. Benim için yeyiver.”

“Ama.. ama bu çantaş!”, diye mızmızlanır Inshala.

“Çantaş?”

“Çatnaj.. Şatnaç.. Jantaş..”, diye afallar ve kızın yüzü fena halde kızarır.

“Umm.. Şantaj?”, diye nazik bir şekilde önerir Aager.

“Evet, ondan işte!”, der kıpkırmızı suratla. “Çantaj! Senin yaptığın bu ama ki!”

“Pek sayılmaz, ama artık beraberiz ve bize bakacak bir Lady yok yanımızda. Zayıf düşmeni istemeyiz, öyle değil mi?”

“Düşersem beni tutarsın.”, der kız ve karalar içindeki adamın bir anda yüzünde oluşan ifadeden biraz korkar. O ifadeyi daha önce bir defa görmüştür ve tekrar görmek asla istez. Daha doğrusu, ‘sevgilimi’ olan bu adamın yüzünde o ifadenin bir daha oluşmasını istemez ve ivedilikle patatesin kabuklarını yolar ve büyük teşebbüsle hepsini ağzına tıkıştırmaya çalışır.

“Mfff mffım fıfafım fi!”, diye bir şeyler söyler.

Aager sesini çıkarmaz. Yavaşça kıza uzanır ve bir eliyle nazikçe kızı çenesinden tutarken, diğer eliyle de cebinden çıkardığı temiz bir bezle kızın yüzünü ve küçük dudaklarını temizler.

“Hepsini bir anda tıkıştırmamanı tercih ederdim. Seninle çok uzun bir hayatı paylaşmayı diliyorum, güzel Inshala. Ama bunun için sağlığına da biraz imtina göstermen gerekiyor. Bunu artık kendin için değil, bizim için yapmalısın.”, der sessizce, ve bunu da kendi gözlerini kızın muhteşem gözlerinden ayırmadan söyler.

Kızcağızın gözleri dolar.

Ve ağzına tıkıştırdığı patatesi zorlukla yutar.

“Ben.. ben özür dilerim. Üçüncü patates için hazırım ki!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bir yerlerden at bulmamız gerekecek. Yolumuz oldukça uzun. Ta Durkahan’a kadar yürümeye kalkarsak oraya vardığımızda iş işten geçmiş olur.”, diye söylenir Aager. “Ve her yerde Orken sürüleri varken nereden nasıl at bulabileceğimizi bilmiyorum.”

“Ben.. ben hiç ata binmedim..”, der Inshala küçük bir sesle. “Düşersem her yerim kırılır ki.”

“Öğrenmesi çok da zor değil, küçük bayan. Olmadı almayı düşündüğümüz gibi iki at alırız, sen arkamda oturursun, at yorulduğunda diğerine geçeriz. Bu şekilde iki misli yol almayız ama yine de Orken’lerle aramızdaki mesafeyi ciddi bir şekilde de açmış oluruz.”, der karalar içindeki adam.

Inshala bir an durağanlaşır ve yüzünde mutsuz bir ifade belirir.

“Korkulacak bir şey yok. Ve yanlış bilmiyorsam sen atlarla konuşa da bilirsin.”, der Aager ve gülümser, ancak bunun küçük kızın üzerinde olumlu herhangi bir etkisini görmeyince biraz kafası karışır zira hayvanlar söz konusu olduğunda bu kızın çekinebileceğini düşünemez.

“Ne oldu, bebeğim? Sanıyorum ki sorun atlarla ilgili değil.”, diye düşünür küçük kızın zihninde.

Kız yine cevap vermeyince Aager onun yanına gider ve nazikçe kızı kendisine doğru döndürür.

“Sorun nedir? Bilmeden yanlış bir şey söyledim sanırım..”

“Sorun yok. Ve sen yanlış bir şey söylemedin Aager Fogstep.”, diye kızın sesini duyar zihninde Aager.

“Inshala. Seni rahatsız eden bir şey olduğunu hissedebiliyorum. Bir birimize açık olacaktık.”, der nazikçe kıza.

“Ben.. ben ne zaman ‘küçük bayan’ olmaktan kurtulacağım?”, diye bir anda ağlamaya başlar kız. “Beni hep küçük olarak mı göreceksin?”

 

Aager hayretle kıza bakar, sonra onu kollarına alır.

Sıskası çıkmış kız daha içli bir şekilde ağlar.

“Halbuki artık on altı yaşında bile değilim. Bari Na-ammen yolunda on yedime basmıştım!”, diye içli bir şekilde inler kız.

Aager kıza sarılmaya devam eder ama söyleyecek doğru bir şey bulamaz.

“Hep küçük olarak kalmak istemiyorum. Themalsar’dayken bana küçük muamelesi yapmıyordun halbuki. O kadar mı çirkinim artık?”, der boğuk bir sesle ve hıçkırmaya başlar.

“Inshala..”, diye kızı teskin etmeye çalışır Aager.

“O zaman bana dobraca ve denginmişim gibi bakıyordun. Şimdiyse bana küçük bir kıza bakar gibi bakıyorsun..”, diye inlemeye devam eder Inshala.

“Inshala..”, diye tekrar kıza seslenir Aager.

“Sıska olmam benim suçum değil ama ki.. Söz daha çok yemek için elimden geleni yapacağım. Sosyal şeysini de çok öğrendim ve o zaman ki gibi yabanî de değilim artık. Sebebini bir türlü anlayamasam da, sırf hoşuna gittiğini söylediğin için bu pis boynuzları bile gizlemiyorum.”

“Inshala..”, diye tekrarlar kendisini Aager.

“Daha ne yapmam gerekiyor benim küçük olmadığımı görebilmen için? Bilmediğim şeyleri yapamam ama ki! Beni hala küçük olarak görüyorsun ama büyük görmen için ne yapmam gerektiğini söylemiyorsun!”

“Inshala..”, diye cılız bir sesle dener şansını Aager.

“Kavgalarda da artık aptal bir dağ keçisi gibi dalmıyorum düşmanın arasına bile.. Lady abla diğerlerine nasıl kızıyorsa bana da aynısını kızıyor. Merisoul abla ise bana ‘cilve’ yapmam gerektiğini söyledi ama cilvenin ne olduğunu söylemedi. Sana aptal bir kız olduğumu söylemiştim. Bilmiyorum bir çok şeyi ama öğrenirim ki. Neyim eksik benim? Birileri size anlatmış her şeyi ama benim etrafımda anlatacak kimsem yoktu. Anlatmadığınız şeyleri nasıl bilebilirim ama ki?”

INSHALA!”, diye sert bir şekilde seslenir Aager kıza en sonunda.

Kızın sesi bir anda kesilir Aager’in zihninde ve iri, dolu gözlerle öylece kendisini sarmış adama bakar.

E.. Efendim..”, diye korkmuş bir şekilde kekeler kız.

“Sana, küçük bir kıza sarılıyor gibi mi sarılıyorum?”, diye çatılı kaşlarla sorar kıza karalar içindeki adam.

“Bi.. Bilmem.. Senin hiç başkasına sarıldığını görmedim ki..”, diye söylenir kız.

Aager hiçbir şey söylemez bunun üzerine. Kıza sadece, yüzünde beliren hafif ürkütücü gülümsemeyle bakar..

..ve Inshala bir anda ayılıverir.

“Ben başkalarına dokunmayı seven biri değilim, Inshala. Dahası, başkalarının da bana dokunmasından hoşlanmıyorum ve buna pek az tahammül gösterebiliyorum. Sebebini sorarsan, bilmiyorum. Belki de kimseye, onlara sarılacak kadar güvenmediğim içindir. Yada sadece huysuz adamın teki olduğum için.. Hayatımda karşılaştığım ve buna istisna gösterebildiğim, sadece bir kişi oldu ve o da sensin ve bunun sebebi de sadece sana güvenmemle sınırlı değil.

Tıpkı aptallara tahammül edemediğim, ama seninle beraber aptal olmak beni tahmin edemeyeceğin kadar mutlu ettiği gibi. Tıpkı dans etmekten hoşlanmadığım ve bu güne kadar hiç ilgilenmemiş olmama rağmen seninle dans etmenin bana ‘doğru’ gelmesi gibi.. Ben şarkı da dinlemem çünkü benim için şarkı sadece bir vakit kaybı ve şarkı söylenen ortamlar aynı zamanda gardımızı da indirmemize sebep olduğu için. Ama senin o mırıldandığın şarkı beni eritiyor ve beni uçuruyor..

Şimdi sana bunları ‘küçük’ bir kızla yapabileceğimi düşündüren nedir?

Seni Themalsar’dayken de küçük bir kız olarak görmedim, Themalsar sonrasında da, gerçek yaşını öğrendiğimde de..

Dahası, her ırkın olgunluğa ulaşmasının yaşı farklıdır. Bir elf on altı yaşındayken teknik olarak hala bir ‘bebek’tir. Yüz yaşına kadar da bir çocuktur.

Ben bir insanım ama çocuk olma lüksümü beş yaşımdayken çoktan geride bırakmıştım. Tahmin ediyorum, sen bundan bile önce terk etmek zorunda kaldın. Bununla beraber, içine doğduğumuz koşullar her ne olursa olsun, yine de hem bedensel, hem duygusal, hem de zihinsel olgunluğa ulaşmamız yine de yıllara dağılan bir süreç.

Ben bir çok kavgaya girdim. Çoğunu istemedim ama zorunlu bırakıldım çünkü kavga etmememin bir zayıflık olduğu sanılan bir ortamda doğdum. Aynı şekilde bir çok da can aldım, bir çokları da benim canımı almaya çalıştı. Dolayısıyla kavga etmeyi ve can almayı çok iyi beceren birisi oldum.

Peki bu beni olgun birisi mi yapıyor? Kız kardeşim için bir zamanlar canımı bile verirdim. Ama sana yaptığı şeyden sonra onu ellerimle öldürmek istedim ve üçümüz arasında olgun davranabilen bi sen vardın ve sen bana seni ‘küçük’ bir kız olarak gördüğümü sanıyorsun..

Hayır, Inshala. Seni bir çok muhteşem şey olarak görüyorum ama ‘küçük kız’ bunların arasında yer almıyor. Nevarki sen de benimle aynı kırık kaderi paylaşıyorsun. İkimiz de çok küçük yaşta, çok kötü şeylerle karşılaştık, daha da kötü şeylere maruz bırakıldık. Ama karşılaştığımız şeyler ikimizi de gerçekte olgunlaştırmadı. Sadece keskinleştirdi..”

 

Inshala başını karalara bürünmüş adamın göğsüne gömer ve utanmış bir şekilde söylenir.

 

“Ben.. Ben özür dilerim. Seni kızdırdım. Etrafımda olup biten bir çok şeyi daha anlamıyorum ve bunlardan bazılarını ise korkarım hiç anlamayacağım. Ama senin anlattıklarının bir kısmını anladım.. Sanırım.. Anlamadıklarımı zamanla anlayacağım, söz!.. Olgunlaşınca..”, der kız mutsuz bir sesle.

 

Aager kollarıyla sarıp sarmaladığı kıza nazikçe seslenir.

“Bana bak, Inshala.. Gözlerime bak..”

Kız utanç içerisinde omuzlarını silker ve başını gömdüğü yerden kaldırmaz.

Genç adam bir eliyle kızın çenesini avcunun içine alır ve yüzü kendisine doğru çevirir.

Kız buna ancak çok kısa bir anlığına mukavemet gösterir, sonra kendi rızasıyla başını kaldırır, ıslak gözler ve kızarmış yüzle can attığı ürkütücü adama bakar.

 

Aager yavaşça eğilir ve kızı öper.

 

Başta ne olduğunu anlayamaz Inshala..

..ama birden, belki de içsel bir dürtüyle ayılıverir.

Ve sıskası çıkmış, çöp gibi kollarından beklenmeyecek bir güçle karalar içindeki adamın boynuna sarılır.. ve o öpücüğe doğru erir..

 

Karalar içindeki adam, o öpücükte kızın ‘küçük’ görünümün ne denli yanıltıcı olduğunu anlar..

..ve kızın gözlerinin ardında fokurdayan fırtınanın kaynayıp taştığını duyar gibi olur.

 

O fırtınanın içinde, iki ay kadar önce Gemini ile bağlandığında ziyaret ettiği kızın ‘hayal dünyasında’ gördüğü ‘Sessiz Orman’daki kurbağaların büyük bir gürültüyle vırakladıklarını, ateş böceklerinin ise mutlu bir heyecanla bir oraya, bir buraya vızıldadıklarını görür.

 

‘Şafak Sahili’nde ise güneş çok daha parlak, çok daha ‘hayat dolu’ yükselmektedir sanki..

Ve yükselen altın şafakta manta balıklarının, çılgın raksına müşahede eder.

 

Denizin, bir pasta dilimi gibi bölündüğü sahilde ise, dev ‘Shala’nın muazzam bir ivme ile denizden fırlayıp, daha da muazzam bir coşkuyla kendisini tekrar denize salışını, akıl almaz bir hayretle seyreder.

 

Ve kızın, uçsuz bucaksız dağlarında, yüzlerce.. belki de binlerce flamingo, bir anda havalanır, ve bütün gök yüzünü kaplayan zarif bir daire halinde uçmalarını izler.

 

Kızın kendisini götürdüğü yerler arasında belki de en manidar değişim, mis gibi ‘temiz’ ve insan elinden beri olan buzullarda gerçekleşir.

Uçsuz bucaksız buz dağlarında, kulak çınlatan bir çatırdama sesi duyulur ve zirvelerden biri ortadan ikiye bölünür, muhteşem bir çığ eşliğinde, yeri göğü inleten bir homurtuyla çöker..

 

 

Inshala gözlerini açar ve kendisini hayetle izleyen adama bakar.

“Bu.. Bu beklediğim bir şey değildi sevgilimi Aager Fogstep.”, diye pespembe olmuş bir şekilde fısıldar.

Aager boğazını temizler.

Zira bu, kendisinin de beklediği bir şey değildir.

Aager’in içindeki ses, ona fena tehditkar bir şekilde tıslar.

“Sus! Sakın bir şey söyleyip bu anı batırma! Yaptığın şeyi yaparak tüm kontörlerini harcadın. Top, onda artık.”

Aager yutkunur ve kollarındaki kızın muhteşem gözlerindeki fırtınanın sanki biraz durağanlaştığını —hayır, durağanlaştığını değil, ‘sakinleştiğini’ görür gibi olur.

Kızın aralanmış, olgun çilek renkli küçük dudakları çok hafif yukarı doğru bükülür ve nefes nefese bir sesle fısıldar.

“Sanırım uçurma sırası bende Aager Fogstep..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aager Fogstep burnundan soluyarak yaralı izci kızların kaldığı çadırdan çıkar ve içeriden gelen kıkırtılar da fokurdayan hışmına hiç yardımcı olmaz. Karalar içindeki adam yumruklarını sıkar ve gecenin karanlığına doğru haşin bir küfür savurur..

Şu anda Drashan’da olmuş olsa, ikisinin de gırtlağına bıçağını dayamış, saçma salak açıklamalar, bahaneler ve abuk sabuk şeyler dinlemek zorunda kalmış olmaz, tüm gerçeği, bütün çıplaklığı ile öğrenmiş olurdu.

Ama işin püf noktası da bu değil miydi zaten; burası Drashan değildi ve bu insanlar ‘özgür’dü. Onun işi de bu insanların özgür kalmaları sağlamak için çabalamaktı. Ve sağladığı söz konusu ‘özgürlük’lerin an itibariyle işine gelmemesi, kızması için yeterli bir sebep miydi?

Aager farkında olmadan, eski ‘marifetleri’ olmasa da, eski ‘perspektif’ini değiştirmesi gerektiğine ayılır.

Karalar içindeki adam başını kaldırır ve gecenin karanlığında göz kırpan yıldızlara bakar ve derin bir nefes alır.

Evet, Drashan onun geçmişidir. Ama geleceği değil.

Ve kendisi ya bu gerçeğe boyun eğecektir, yada inatla etrafındakilerle boynuz tokuşturacaktır.

Aager bir an geri dönüp, bir çift suçluyu sorguluyormuş gibi terletmeye çalıştığı yaralı izci kuzenlerden özür dilemeyi düşünür ama bundan vaz geçer.

Bu işi zamana bırakmayı tercih eder ve zaman aralarını ya düzeltecektir, yada düzeltmeyecektir.

Karalar içindeki genç adam bulgularını —yada bulmadıklarını— Şerif Standorin’le paylaşmak için, son yirmi küsur yıldır bu ormana musallat olan kurt müptelasından kurtulmuş olmanın verdiği mutluluk ve neşeyle herkesin toplandığı büyük kamp ateşine doğru meyleder..

..ancak ayağı ‘çın’layan bir şeye çarpar.

 

Aager gece karalığında neyi tekmelediğini tam olarak göremez.

Sessizce eğilir ve tekmelediğinde ‘çın’layan şeye bakar..

..ve

‘Huh!’, diye ünler.

 

 

Sonra..

 

yavaşça..

 

kınıyla birlikte çadırın önüne bırakılmış..

 

 

hançerini alır..

 

 


 

 

 
 

Changes..

Timeline:

178 yıl öncesinden itibaren..

 

Değişim.

 

Kolay gelmez.

Genelde bize sormaz.

Geldiğinde de istenmez.

 

Değişim.

 

Gelmiş ise, alışkanlıklarımızın hayatımızın kendisi olarak belirlediğimizi ve artık yerimizde saydığımızı bize anlatır.

Geçmişe fazla bağlanmışsak bizi kırar.

Geçmişimiz yok ise bizi yanıltır.

 

Değişim.

 

Geldiğinde itiraz ediyor, onu suçluyor, mukavemet gösteriyor, korkuyor ve ona karşı mücadele ediyorsak, bilinmeli ki gerçek sorumluyu aynada görebilirsin çünkü durduğumuz yer, hayatta olduğumuz halde çoktan gömüldüğümüz yerdir.

 

Bu hikaye kronolojik olarak,
A Bard’s Tale XIII, “Searing Perspective” ‘den
sonra başlar,
ve “Annen için üzgünüm..” ‘den
önce biter.

 

 

Yine mi gidiyorsun, Lenna?”, diye sorar, uzun boylu, yakışıklı high elf.

“Bunun seni ilgilendirdiğini hiç sanmıyorum, Armathelius Riverblade. Dahası, adımla samimi olabileceğin kadar arkadaş değiliz. Aslına bakılırsa, arkadaş bile değiliz.”,  der, önünde duran elf kadar uzun boylu kız soğuk bir şekilde.

 

Armathelius, kendisinin ‘Lenna’ diye hitap ettiği, bir çoklarının ise ‘Buz Kraliçesi’ olarak lakaplandırdığı, fevkalade olduğu kadar, ‘erişilmez’ güzellikteki elf kıza uzun bir süre sessizce bakar. İçinde buruk bir kırıklık hissetse de bunu yüzüne yansıtmaz. Gerçekte yansıtıp yansıtmamasının da pek bir önemi yoktur zira kız onu umursamadığı gibi, ona bakma zahmetinde, yada nezaketinde, bile bulunmaz..

 

“Ri Grandaleren, kızının peşinden seni gönderdiğini duydum.”, der neşeli olmaya çalışan bir üslupla.

“Ri’mizin şahsıma verdiği herhangi bir özel emir varsa, bu tam olarak odur; ÖZEL! Ve ne seni, ne de bir başkasını ilgilendirir.”, der ‘Lenna’ adındaki kız, ve bunu söylerken de ne soğuk sesinden, ne de tavrından herhangi bir taviz vermez.

 

Genç Armathelius yine susar ve silik yeşil gözleriyle önünden umarsız bir eda ile süzülen muhteşem kızı seyreder.

 

“Prenses Alor’Nadien ne’yi sağ salim getir.”, der sessizce arkasından.

‘Lenna’ bir an durur.

“Prenses hazretlerine bir zarar vereceğimi düşünüyor olman çok ilginç, Armathelius. Ona ilgi duyduğunu bilmiyordum.”, der genç elfe buz gibi bir gülümseyişle.

“Prensesin sağlığı ve mutluluğu dışında, şahsına özel bir ilgim yok, Lenna.”, der elf sakin bir sesle.

Kız, adamın kendisine tekrar ‘Lenna’ diye hitap etmesinden dolayı kızar ve platin sarısı kaşlarını çatar.

“Beni ilgilendiren..”, der Armathelius, “..ona bir şey olması halinde, Prensesimizin saraydan ve Bari Na-ammen’den ayrılmasına kendisi sebep olmuş olmasına rağmen, Ri’mizin tez canlı davranması ve bundan seni sorumlu tutması.”

“Pek düşüncelisin, Lordum!”, diye hicveder ‘Lenna’.

Kaşlarını çatma sırası saki Armathelius’a geçmiştir.

“Annen sonsuza kadar yaşamayacak, Lenna. Daha ne kadar onun gölgesinde ve kuklası olarak kalacaksın? Kendi hayatını kendin idare etme zamanın gelmedi mi?”, diye sert bir şekilde cevap verir.

‘Lenna’ daha önce andırmıyor idiyse de, yüzünde beliren ifadeyle artık kesin olarak ‘Buz Kraliçesi’nin kendisi gibidir.

“Sanıyorum ki haddinizi aştınız, Lordum Armathelius. Dikkat edin. High Lady Angrellen hakkında konuşurken gösterdiğiniz saygısızlık, size çok pahalıya mal olabilir.”, diye burnundan soluyarak tıslar.

“Özür dilerim, High Lady Anglenna. Niyetim sizi üzmek değildi.”, der Armathelius aynı sert üslupla. “Bununla beraber, gitmeden önce bir şeyi size söylemeyi kendime görev bilirim.”

“Lütfen. Size ve ‘görevinize’ engel olmayayım, Lordum.”, diye nezaketsiz bir şekilde hırlar elf kızı.

“Annen evrenin merkezi değil.. Dahası, Bari Na-ammen’in kendisine borcu varmış gibi davranması ve bu güzel şehri yıkıcı tavırları ile bezdirmesi, korkarım gittiğinde seni de kendisi gibi yalnız bırakacak. Ve bir elfin yalnızlığı, bir insanın yalnızlığına benzemez, Lenna.”, der genç elf, ama bunu söylerken sesi az önceki gibi sert değildir artık.

“Sanıyorum, bu ‘bir şey’den daha fazla oldu, Lordum.”, diye buzul kırılmasını andıran bir şekilde karşılık verir High Lady Anglenna.

“Hayır, Lenna. Söylediğim şeylerin hepsi ‘bir’ şeydi.. Ve gerçekte de ‘aynı’ şeydi..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Lenna ayak seslerini çok geç fark eder ve bir anda, önünde duran devasa yaratık, içinde bulunduğu kanlı arena, ve bir türlü yaratığı devirmekten aciz kalan ‘ahmaklar’ gözleri önünden kayar..

Buna rağmen, her nasılsa ‘prenses’ Lorna’nın, fal taşı gibi açılmış gözlerle kendisine baktığını görüverir..

..nevarki Lorna’nın korkuyla kendisine bakışlarını geç fark ettiği gibi, arkasından gelen ayak seslerini de çok geç fark etmiştir.

Prensesin kendisine neden öyle baktığını da, ardından yaklaşan ayak seslerinin neye tekabül ettiğini de ancak büyük, içi doldurulamaz bir nefret ve tiksinti içeren tıslamayı duyduğunda anlar;

 

“FELISIA FREMERI’İ HATIRLA!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bana adını ver, iblis tohumu. Bir iyilik istiyorsan karşılığını da vermen gerektiğini çok iyi biliyor olman gerekir.”, diye büyük bir hırsla tıslar High Lady Anglenna.

Uzun, buzullar kadar soğuk ve erişilmez bir güzelliğe sahip elf kızın önünde duran, ve yüzünde kayıp bir ifadeyle kendisini süzen ‘iblis tohumu’, sessizce ona cevap verir.

“Evet. Ben bir iblis tohumuyum. Kötülük doğamda var. Ben bununla doğdum ve öldüğümde de bu, kötülüğün elinden olacak. Peki senin bahanen ne?”, diye hüzünle cevap verir ‘iblis tohumu’.

“ADIN!”, diye hışımla fısıldar Anglenna.

“Sana adımı vereceğim. Ama bu bir iyilik karşılığında bir başka iyilik için olmayacak. Bu, bir kötülüğe engel olmak için yapılmış bir iyilik olacak..”

ADINI VER!“, diye aynı tavizsiz sesle emreder High Lady.

Merisoul Xyrotwu, kendisine tepeden bakan elf kadına hüzünle, ve büyük bir kayıpla bakar.

 

“Ad Ara..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Hayattayken kibrimizle görmediğimiz, ihtişamımızda fark etmediğimiz, ve belki de en kötüsü; umursamadığımız şeyler, ölürken dikkatimizi çekiyor olması ne kadar ilginç.”

High Lady Anglenna’nın zihninden geçen son şey buydu.

Yanında durduğu derin, krater gibi çukurun içine düşmekte olan, High Spires’ın efendisi Philius’un, Prensesi korumaları için gönderdiği elflerden bir tanesinin, kan içerisindeki cesedi..

Devasa yaratığın yer sarsan kükreyişi ve etrafa kudurmuş bir şekilde bakan gözlerinden birisine, muhteşem bir zarafetle süzülerek saplanan, o izci çapulcusu kızın attığı ok..

..ve Anglenna’nın, öyle bir atışı Bari Na-ammen elflerinin bile gerçekleştiremeyeceği gerçeğini kendisine itiraf edişi..

Kendisine Aager diyen, karalar içindeki melun herifin, devasa yaratığın sırtında, düşmeden koşmasını..

O küçük, ne idüğü belirsiz aklı eksik kızın, “Gel, Snare! Bana gel! Gel güzelim.. Sen doğanın köküsün.. Sen varsın!”, diye kendisi gibi küçük ve cılız bir sesle arenanın ortasına çağırdığı muazzam ‘ağacın’ yerden yükselişini ve kalın, sarmaşıklı kollarıyla dev sürüngeni yakalayıp olduğu yere çakmasını..

Udoorin denen yeni yetmenin manyammış kahkahalarını..

Muhtemelen o terbiyesiz bücürün attığı, ve kızıl bir sabun köpüğü gibi genişleyen ateş topunu.

Parçalanmış cesetlerin başında uçuşan sineklerin vızıltılarını..

..Ve uzakta, cesetlerden bir tanesinin hareket edip altından çıkan uzun, esmer saçlı kızı..

High Lady Anglenna bu ayrıntıları etken olarak değil, tamamen bir seyirci olarak izlemişti.

Kendisini şaşırtan, gördüğü ayrıntılar değil, bunları fark etmiş olmasıydı.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

High Lady Anglenna, paylaştığı masada oturan diğerlerini, etrafındaki mutlu şöleni, çalgıcıları, koşuşturan çocukları, önündeki nefis yemekleri ve az ileride oturan kasaba şerifini umursamadan gözlerini diktiği kaçak kıza büyük bir hışımla tıslar..

“Bu senin için ‘Lenna abla’, değil, High Lady Anglenna!”

Lenna ‘ablasının’ karşısında, örülmüş up uzun sim siyah saçlı, içsel bir zarafetle oturan kız başını yere eğmiş, utanç içerisinde ve anca duyulur bir sesle cevap vermişti..

“Bu da beni sizin için, Prenses Alor’Nadien ne yapmıyor mu, abla?”

 

Anglenna kıp kırmızı olmuş bir şekilde öylece kalakalmıştı oturduğu masada.

 

Geriye dönüp baktığında, prensesin bir fısıltı kadar sessizce söylediği sözlerde hiçbir tereddüt, pısırıklık, eziklik, geri adım atma yada zayıflık duymamıştı. Buna rağmen söylediklerini ‘onun hayrına’ sessizce söylemişti.

Halbuki kendisi olayı, olabildiğince kamuya mal etmişti!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Serin bir rüzgar, High Lady Anglenna’nın sırtını okşar ve uzun, selvi boylu kadın, arkasından gelen bir yük ile bir adım ileri tökezler.. Ve arkasından, neredeyse doğduğu günden itibaren bildiği bir kokuyu sezinler.

Bu koku kendisinde her zaman ve her nedense, ve ancak hayatın kendisine tekabül eden bir sıcaklığı, şefkati, aidiyet duygusunu, ve içsel bir koruma dürtüsü uyandıran, Prenses Alor’Nadien ne’nin kokusudur..

Ve nedense Prenses ona, Anglenna’ya, arkadan sarılmıştır..

..kanlı cesetlerle dolu arenanın ortasında!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Lady Merisoul! Damda olduğunuzu ve beni duyduğunuzu biliyorum.”, diye seslenir Anglenna karanlığın içinden, ancak kendisine herhangi bir ses yada cevap gelmez. Zorlukla ayakta duran ‘Buz Kraliçesi’, sanki bir gecede erimiş ve yüzündeki solgun ifadeye bakılırsa da, gözü kararıp olduğu yerde yığılıp kalmasına ramak kalmıştır.

“..Lütfen.”, diye fısıldar High Lady.

“‘Lütfen’, her zaman işe yarar.”, diye mutlu bir cevap gelir damdan. “Ve bir ‘Lady’ seviyesine güncellendiğime göre benden bir şey istiyor olmalısın.”

“Evet. Korkarım yardımınıza ihtiyacım var.”, diye zorlukla cevap verir Anglenna ve başıyla kıpırdamadan sarkan koluna işaret eder.

“Nooldu sana böyle? Kumrular yarım saat önce döndüler. O şapşal çocuğun yüzündeki ifadeye bakılırsa sanıyorum mutlu bir akşam geçirmiş olmalılar. Prensesine sarılmasına bakılırsa, oldukça mutlu bir akşam!”

“Bir.. bir hanımefendi böyle şeyleri konuşmaz..”, der Anglenna, gergin ifadesiyle.

“Neyse ki ben ne bir ‘leydiyim’, ne de bir ‘hanımefendi’.. Ne olduğunu bana anlatacak mısın?”, diye High Lady’nin omzuna dokunur..

..ve dokunmasıyla, Anglenna’nın sıkılmış dişleri arasından boğuk bir inleme kaçar.

“Omzun ezilmiş ve kırılmış..”, der ve High Lady’nin solmuş yüzüne sırıtır. “Biliyor musun, hep senin bu pahalı elbiselerini parçalamak istemişimdir!”, diye ekler ve ani bir hareketle elf kızın elbisesini, omuz dikişlerinden söker!

“..Kolundaki morluklara bakılırsa, onun da en az üç yerinde çatlak var. Diğer elinle göğsünü tutuşuna bakılırsa, kırık kaburgalar, duruşuna bakılırsa, sırtında bana göstermediğin en az bir darbe, ve sanırım kalçanda da bi sorun var.. Ne yaptın sen? Kendini bir yaban domuzu sürüsünün önüne mi attın? Bu kendini öldürtmek için kötü bir tercih, zira başaramazsan.. Eh.. Bu hale gelirsin işte!”

“Eline düştüm ve beni iyileştirmene ihtiyacım var!”, diye inler High Lady sıkılmış gözleri arasından acı yaşlar dökülürken.

“Neden Lady Magella’ya gitmiyorsun? Yada küçük Inshala’ya? Lady seni beleşe tamir eder. Aslına bakılırsa Inshala’da.. Ama ona gidersen bundan sonra o kıza, olduğu insan gibi davranman gerekir ki, bu da o kadar büyük bir kayıp sayılmaz senin için..”, der Merisoul.

“İkisine de.. gidemem..”, diye cevap verir Anglenna, acı içerisinde.

 

Merisoul’un bal renkli kaşlarından biri kalkar.

 

“Neden?”, diye sorar açık bir merakla.

“Birincisi, küçük Inshala burada değil, Heaven Parkında.. Efendi Aager’le birlikte kırılmış bir şeyleri onarmaya çalışıyorlar! Lady’ye de gidemem çünkü.. çünkü ona gidersem Prenses bu halimi görür!”, diye zorlukla konuşur Anglenna.

“Görsün.. Seni ilk defa yaralanmış görmüyor ki. Ne oldu? Onları takip ettiğinden haberdar olmasını mı istemiyorsun yoksa? Sana bunun iyi bir fikir olmadığını ima etmeye çalışmıştım sanırım. Hemde daha bu gece!”

“Hayır, genç Merisoul. Onun üzülmesini istemiyorum..”, diye sessizce inler high elf asilzade..

 

Merisoul ‘fırk’lar!

 

“Bu senden duyabileceğim en muhteşem yala— doğru olsa gerek!”, diye ünler succubi melezi. “Sen gerçekten samimisin..”

“Bunun için sana ne borçlanacağım, küçük iblis?”, diye diş gıcırdatır Anglenna, artık kapadığı gözleriyle ekşittiği suratı, acısının sınıra ulaştığını göstermektedir.

 

“Aaa.. Acı.. Bunun ne olduğunu daha bildiğini sanmıyorum. Ama bu gece küçük sürprizler ve mutluluklarla dolu gibi görünüyor!”, der bir başka ses ve Anglenna sesin içinde hissettiği kini algılar ve gözlerini açar.

Merisoul’un arkasında o çocuk durmaktadır.. Dar—bişey! Ahmak Philius’un piçi!..

..ve adamın suratındaki katışıksız nefreti, ve elindeki uzun hançeri fark eder.

 

“Sevgili Soul, müsaadenle bu zevki bana bırakırsan pek mutlu olacağım..”, diye kindar bir fısıltıyla tıslar Darly Dor.

“DARLY!”, diye kamçı gibi emir verir Merisoul ve Darly olduğu yerde çakılır. “Sana maşa olmakla ilgili söylediklerimi bu kadar mı çabuk unuttun?”

“Çok kısa bir anlığına daha maşa kalabilirim..”, diye dişlerini gıcırdatır Darly vahşi bir ifadeyle.

“Senin.. Philius’un piçi olman dışında.. kim olduğunu.. bilmiyorum.. Benimle ne alıp veremediğini de.. bilmiyorum..”, diye zorlukla konuşur High Lady.

“Hayatın o kadar çok arkadaşlarla mı dolu ki can sıkıntısından kendine düşman arıyorsun, dişi elf!”, diye nahoş bir üslupla konuşur Merisoul. “Dahası, aşağılamaya çalıştığın o çocuk, Efendi Philius’un eşinden olma öz evladı ve adı da resmi kayıtlarda mevcut. Bunun da anlamı, teknik olarak bu çocuğun asilzadelik mertebesi seninkiyle aynı! Yanlış biliyor olabilirim ama kendisine yaptığın bu hakaret, ya onun kabul edeceği bir haraç ödemeni, ya da teke tek bir düello da onunla karşılaşmanı gerektirir! Şimdi, ikiniz de daha fazla ‘bana’ borçlanmak istemiyorsanız bu saçmalığa hemen bir son vereceksiniz. Şansını zorlamak isteyen varsa, lütfen, sizlere engel olmayayım. Ama şunu da söyleyeyim, ben haraç kabul etmem, düellolarla da uğraşmam. Benim fiyatım ‘ruhlarınız’dır!”

 

High Lady’de, Darly Dor’da susarlar.

 

“Darly, bıçağını koy yerine ve kendinden geçmek üzere olan High Lady’yi kucakla ve onu dama çıkarmama yardım et.”, diye emreder Merisoul.

 

“Asla! Bu şirret yılana—”, diye nefret dolu bir ifadeyle başlar Darly..

“—Anneni daha ne kadar utandıracaksın Darlius?”, diye tıslar Merisoul!

 

Darly sessizce Anglenna’ya yaklaşır, kırık omzunu kendisine sabitleyecek şekilde tutar, seri bir hareketle uzun boylu high elf kızı kucaklayıp kaldırır.

Anglenna’dan bir inleme duyulur.

“Kes sesini şirret yılan!”, diye neredeyse tükürür Darly.

“Seni.. gerçekten tanımıyorum.. benim ne yaptığımı düşünüyorsan da.. yapmadım.. benim bir yaptırım.. gücüm yok.”, diye acı dolu bir inleme daha duyulur High Lady’den sonra elf kız kendinden geçer.

“İşte bu yüzden sana ‘piyonlarla uğraşan maşa’ olma demiştim, ama sen biraz kalın kafalı çıktın. Babanın.. Philius’un evinde senin bir yaptırım gücün var mı? Kaçmamış olsaydın bile..”

 

Darly, istemsizce uzun boylu elf kadını biraz daha rahat edeceği şekilde kavrar.

 

“Hayır. Olmazdı. O gücü ancak Ri bana verebilirdi. Tıpkı babama verdiği gibi.”

“Anglenna da sadece bir maşa! Annesinin küçük, süslü, söz dinleyen, şirin maşası.. Bunu gerçekten anladığında, bir sonraki adım için gel bana, ama daha önce değil.. Şimdi, uzat kızı şuraya. Bu damda bi dükkan açmadığımız kaldı!”

 

. . .

 

“İyi misin?”, diye sorar Merisoul yorgun bir şekilde.

“Kolum acımıyor, rahat nefes alabiliyorum, kalçamda da sadece küçük bir sızı var o kadar.”, diye derin bir nefes alır High Lady Anglenna uzandığı yerden.

“Sırtından bunu çıkardım..”, der succubi melezi ve High Lady’ye yaklaşık üç karış uzunluğunda, baş parmak kalınlığında iki ucu da sivri bir ‘çivi’ gösterir. “Sanıyorum bunlardan bir tane daha önce görmüştüm.. Two-Day Woods’dan geçerken bize yapılan baskında!”

“Çocuk nerede?”, diye sorar Anglenna.

“Ehemmiyet sıralamanda ciddi sorunların var senin, kızım!”, der Merisoul hafif sırıtarak.

“Onun benim hakkımda bu denli yanlış şeyler düşünmesini istemen.”, der Anglenna donuk bir şekilde.

“Çevrendekilerin senin hakkında ‘yanlış’ düşüncelerin olabileceğine inanmakta zorluk çekiyorum..”, diye hicveder Merisoul. “..acaba neden?”

“Sana ne borçlandım?”, diye sorar High Lady usanmış bir sesle..

“Biliyor musun, ben bu iyilik denen şeysinin ne olduğunu ancak hayal meyal anlıyorum, ama senin HİÇBİR fikrin yok!”, der succubi melezi acı bir şekilde.

 

High Lady Anglenna uzandığı yerden tepesinde duran uhrevi güzellikteki kızı, koyu yeşil gözleriyle uzun bir an süzer. Neden sonra ona anlaşılması zor bir sesle konuşur.

“Sen sadece yedi yıl bir çukurda kaldın.. Bir asır ve yetmiş sekiz yıl.. Ve ben hala çukurdayım, genç Merisoul!”

 

Merisoul Xyrotwu sessizce High Lady’ye bakar. Ancak gördüğü, önünde uzanmış uzun boylu, platin sarısı saçlı yorgun elf kadın değildir. Succubi melezi, kızın içine bakar, ve onun kalbini görür. Gördüğü şey karşısında ise hayrete düşer zira burnu kalkık asilzadenin kırık vücudundan daha kötü durumda olan bir kalbi vardır.

 

“Anlat bana..”, der Merisoul sessizce. Ama sanki o sessizliğin içinde bükülmez, çelik gibi bir emir vardır. “..bana çukurunu anlat —ki ben de çıkmana yardım edeyim!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

ÇINNNK!

High Lady Anglenna hayatının belki de sonuna kadar bu sesi unutmayacaktır; altın zincirler arasından sıyrılarak et ve kemiğe saplanan uzun, keskin çeliğin ıslak sesi.. Kendisi hiçbir zaman pek de mücevher yada takı kullanan biri olmamıştı. Hele potansiyel olarak bir yerlere takılma ihtimali olan uzun, ince, işlemeli altın zincirler. Bu tür zincirleri bildiği sadece bir kişi kullanıyordu..

Prenses Alor’Nadien ne.

Anglenna birden içine düşen ateş ve korkuyla arkasını döndüğünde Prensesi kendisine sarılmış, gözleri acıyla kısılmış ve bir şeyler fısıldar bulmuştu.

 

“Üzgünüm abla.. Elimden ancak bu kadarı geldi.. Seni kurtaramadım.. Beni affet..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Alor’Nadien ne, tahtı sana bırakacak.”

High Lady Anglenna sessiz bir hayretle yarı uzanmış, yarı doğrulmuş olduğu damda, önünde duran uhrevi güzellikteki, kuzgun kanatlı meleze bakar.

“Bu.. kabul edilemez bir şey. Alor’Nadien ne o kadar sorumsuz olamaz!”, diye fısıldar Anglenna.

“Bu sorumsuzluk değil, babasıyla arasındaki sürtüşmenin sonucu olarak kendisine bırakılan seçenekler arasında en kansız olabileceğini düşündüğü şey olduğundan..”, diye konuşur Merisoul sessizce. “Ahmak babası yüzünden artık taht yolu ona kapandı. Bunu sen de pek âla biliyorsun. Şayet Lorna tahtı babasından almak istiyorsa, bunu onun elinden zorla ve ‘ezerek’ almalı ve ikimizde sevgili prensesin bunu yapmayacağını biliyoruz çünkü ezip geçmek onun ruhuna, karakterine ve kimliğine aykırı. Bu da tahtı, prenses dışında alabilecek geride sadece üç kişi bırakıyor.. İlki annen —ki buna Grandaleren hiçbir şart altında izin vermeyecektir ve annenin yaşı da taht için çok geç artık. Diğer seçenek ise sensin.”

Anglenna, önünde duran ve bu güne kadar en nazik bir ifadeyle ‘muallak’ olarak tanımlayabileceği kıza öylece bakakalır.

“Üç kişi dedin. Diğeri kim?”

“Diğerini ifşa etmek bana düşmez zira bu benim sırrım değil. Ve onun tahta geçmesi halinde bütün elf ırkının toplu sinir krizi geçireceğinden de eminim.”, diye kıkırdar Merisoul mutlu bir şekilde.

Anglenna başını kaldırır ve gecenin karanlığına ve yıldızlara uzun bir süre bakar. Sonra başını eğer ve sessizce konuşur.

“Ben.. ben tahtı istemiyorum. İsteyenlerin kendilerine ve etraflarındakilere ne kadar zarar verdiklerini açık bir şekilde görecek kadar uzun yaşadım.”

“Annen.. High Lady Angrellen.. bu cevabından pek de hoşlanmayacaktır.”

“Annemin bu güne kadar herhangi bir şeyden hoşlandığını görmüşlüğüm olmadı. Bir şeyden daha hoşlanmaması pek de büyük bir fark yaratmayacaktır. Eminim zamanla buna alışacaktır.”, diye hafife almaya çalışır uzun boylu elf kadın, ama içinin titremesine de engel olamaz.

“Cesurca.. ve ahmakça söylenmiş bir şey.”, der Mersioul düşünceli bir sesle.

 

Anglenna yorgun bir şekilde omuzlarını silker.

 

“Bugüne kadar Alor’Nadien ne’yi herkes yalnız bıraktı; annesi, babası, annem, ben ve halkı.. Ne kadar acı değil mi? Onu yalnız bırakmayanlar ise yabancılar oldu; elflere tahammül bile edemeyen bir yarı elf izci, bastı bacak bir cüce, Drashan’lı bir kesici, bir iblis tohumu, bir dwarf ve ne idüğü belirsiz, küçük, sıskası çıkmış bir kız.. Dahası, onu asla terk etmeyecek, yeni yetme, aptal bir insanoğlu!”, diye acı bir şekilde söylenir ve bunu söylerken ilk defa elf kadının ‘insanî’ duyguları olabileceğine dair bir belirti görünür; Anglenna Sunsear’ın gözleri dolar..

 

“Halbuki High Woods kalbi olarak onu seçmişti. Öyle görünüyor ki halkım bunun anlamını unutmuş durumda.”, diye devam eder elf kadın.

 

“Tarihimiz.. İlk Rise’miz.. Elorellen Feymist.. Adalar Krallığı ilk kurulduğunda üç kusal high elf kardeşten biri.. High Woods’a geldiğinde orman onu kalbi olarak seçmişti. Elorellen Feymist’de bu sebepten dolayı oraya yerleşti ve Bari Na-ammen’de bu yüzden orada kuruldu.

 

Ve ben High Woods’un kalbi değilim. Bari Na-ammen’de ne bir sevgilim, ne sevenim, ne de bir dostum var. Sahip olduğum tek şey düşmanlarım.. Ben kimin Rise’si olabilirim?

 

Alor’Nadien ne.. O gerçek bir sevgili. O sadece High Woods’un kalbi değil, genç Merisoul. O halkının da kalbi..

 

O.. Bari Na-ammen’in kalbi..

 

Evet. O kızı herkes yalnız bıraktı. Ama ben onu asla yalnız bırakmayacağım. Ne onu, ne de onun neslini..”

 

Merisoul, antika dükkanında ilginç bulduğu bir parçaya bakar gibi Anglenna’ya bakar.

“Annen buna izin vermeyecektir.”, diye sessizce uyarır elf kadını.

 

Anglenna başını doğrultur ve önünde duran kanatlı varlığa, Ad Ara’ya bakar. Tavrı az önceki hali ile aynıdır ancak yüzünde, herkesin kendisinden bildiği, ‘soğuk’ ifade yoktur. Sanki yerini, içinde biraz daha azim, kararlılık, inanç ve katilik içeren bambaşka bir.. ‘şeye’ bırakmıştır.

Anglenna Sunsear, hayatında belki de ilk defa kendisi üzerine yüklenen ‘Buz Kraliçesi’ kimliğini kırar ve yerini, içinde gerçek ve içten ‘ifadelerin’ olduğu bir kimliğe bırakır.

 

BEN ONU ASLA YALNIZ BIRAKMAYACAĞIM..

NE ONU, NE DE ONUN NESLİNİ..“, diye yanarak tekrarlar kendisini.

HER NE PAHASINA OLURSA..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Alor’Nadien ne.. Güzelim.. Bebeğim.. Neden? Hedef bendim, sen değil! Beni vurması gerekiyordu.. Neden..? Neden girdin araya?”, diye inler Anglenna ve hayatında ilk defa içinde bir şeylerin kırıldığını, ardından da parçalanıp, asla bir daha geri gelmeyecek şekilde, sele kapılmış cesetler gibi kendisinden uzaklaşarak gözden kaybolduğunu hisseder..

“Çün.. çünkü sen benim.. ablamsın..”, diye kanlı, fokurdayan bir sesle Lorna’nın cılız sesini duyar Anglenna..

..ve Udoorin belirir yanlarında.

 

Genç adamın yüzü mutlak bir kayıp ile buruşmuş, kan içerisindeki, kırılmış prensesini kucaklamış, utanmadan ağlamaktadır.

 

“Güzel.. Dorin.. ablam sana.. emanet. Onu.. onu kurtar. Ve.. Darly.. bu onun suçu değildi.. Lütfen..”, diye anca duyulur, kanlı bir fısıltıyla yalvarır Alor’Nadien ne..

 

..sonra, yüzünde mutlu bir ifade varmış gibi sessizce solup kaybolur..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Gelin güzellerim, burası artık güvenli değil..”, diyerek Nadine, peşine taktığı kızını, yeğenini ve yoldaşlarını, sarayın gizli tünellerinden geçirirken karşılaştıkları elf muhafızlarına, arkalarında bıraktıkları taht salonunu işaret ederek “Hainler.. Hainler taht salonunda.. Hainleri yakalayın!”, diye emirler yağdırır ama ‘hainler’ derken kocasından mı, yoksa High Lady Angrellen’den mi, yoksa her ikisinden mi bahsediyor anlaşılmaz.

“Geldiğinizi ilk duyduğumda o kadar sevinmiştim ki.. Korkarım, sizler adına vermeyi düşündüğüm şöleni ertelememiz gerekecek zira burası artık güvenli değil.”, der nefes nefese kalmış bir şekilde.

Rise’nin sözlerini tasdik edercesine, arkalarında büyük bir patlama olur ve her yer sarsılır.

Taht salonu yıldırımlar, ateş yağmurları ve mebus büyülerle sallanırken, her iki tarafın askerlerine ait kılıç şakırtılarına ölenlerin boğuk çığlıkları karşır..

Yan odalardan birine sızdıklarında bir anda Nadine, Lorna ve grubun etrafında elliye yakın elf muhafızı belirir ve her şey durur.

Gruptaki herkes bir anda gerilirken Udoorin’in yüzü kararır ve sessizce sevdiği kızın arkasına geçip devasa baltalarını kaldırır.

Muhafızların başı Rise’ye yaklaşır ve önünde, tek dizi üstüne düşer.

 

“Hanımım..”, der boğuk bir sesle. “Aramıza katıldığınızdan beri bizim için yaptıklarınızı bazılarımız gördü. Ri’mize baş kaldıramazdık ama prensesimize yapılanlara da göz yummadık.

 

Prensesimiz, Bari Na-ammen’in sükuneti için hakkı olan tahtından vazgeçişini ve ayrılışını gördük.. Hiçbir ırkın tarihinde görülmemiş bu fedakarlıktan sonra, burada bulunanlar ve dışarıda hazırda bekleyen bine yakın muhafız, aramızda ona gizli bir sadakat yemini ettik; geri geldiği gün, her ne olursa olsun onun önünde, yanında ve arkasında olacağımıza dair.

 

Öyle görünüyor ki andımızın sınanma zamanı geldi. Sayımız fazla değil, ama buradaki her elf’in canı sizindir.. Bir gün bize geri döneceğinize ve Bari Na-ammen’i tekrar yükselteceğinize dair inancımızdan dolayı bizler önden gideceğiz ve sizin için yolu açacağız zira High Lady Angrellen’in kişisel muhafızları her yerdeler ve prensesimizi gördükleri yerde öldürme emri aldılar.

 

Onları aştığımızda ise önümüze Orken sürüleri çıkacak çünkü buraya bir soykırım için geldiler ve şehir sarılmış durumda.”, der muhafızların başı. Sonra derin bir nefes alır, başını kaldırır ve Rise’sine bakar.. Alor’Nadien ne’ye.

 

“Bugün Bari Na-ammen’in son günü. Bugün, bu güzel ülke dünyaya veda ederken lütfen bizi iyilikle anın.”, diye çekilmiş bir ifadeyle Lorna’ya yalvarır.

 

Gözleri dolmuş olan Lorna’nın yüzünde en az önündeki muhafız kadar çekilmiş bir ifade mevcuttur. Prenses, yumuşak, boğuk ama kararlı bir sesle konuşur.

“Adın ne senin asker? Seni ve sadıklarımı anıp hatırlaya bilmem için bana isimlerinizi söyleyin.”, der.

Muhafızların başı, yavaşça elini göğüs zırhlığının içine sokar ve düzgünce katlanıp mühürlenmiş kalın bir papirüs çıkartır.

“Sadıklarınızın hepsi burada, hanımım.”, der ve ayağa kalkar. Kısa, kesin bir emir verir ve muhafızlar yek vücut haykırır.

 

RİSE ALOR’NADİEN NE..”

RİSE ALOR’NADİEN NE..”

RİSE ALOR’NADİEN NE..”

 

Sonra hepsi kılıçlarını çeker ve dönüp seri adımlarla prensesleri için yolu açmaya başlarlar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Anglenna kendisini içi boş kırba gibi hissetmektedir. Ne kadar büyü reservi varsa hepsini bir kaç dakikada boşaltmış ve ancak bu şekilde hayatta kalmış olmanın verdiği gerçekte tatmin edici bir hazzı da yoktur.

Elf kadın, uzun, platin sarısı saçları dağılmış, üstü başı kan ve pislik içerisinde, etrafını çevreleyen iri cesetlere bakar; Orkenler!

Arashkan’ın ortasında, Heaven Parkta Orken’lerin ne işi olabilir, diye düşünmeye çalışır, ancak zihni kadar bedeni de boşalmış gibidir.

Belki dostarı vardır çekingesiyle, High Lady orada daha fazla oyalanmaması gerektiğini düşünür ve tam dönüp gidecekken hemen arkasında, kendisine meyletmiş cesedi fark eder.

“Bunu ben öldürmedim. Aslına bakılırsa, arkamdan geldiğini bile bilmiyordum.”, diye sessizce mırıldanır.

Anglenna zorlukla eğilip cesedi döndürdüğümde, koca Orken’in tam alnının ortasına saplanmış oku görür.. ve içsel bir çekim mi, yoksa doğal bir fakındalıktan mı, kız okun üstündeki elf işlemeleri fark eder.

“Huh!”, diye ünler kendi kendisine.

Elf kadın uzanır ve oku çekip çıkarmaya çalışır ancak ok, beklediği mukavemeti göstermez ve bir anda yaratığın kalın kafatasından kurtulunca Anglenna dengesini kaybeder ve biraz utanç verici bir şekilde kıçının üstüne düşer.

 

Anlaşılan bu gece şu, her şeyin yanlış gittiği gecelerden biridir..

 

Elf kadın, ‘bir gören oldu mu’, diye etrafına bakınmaz çünkü buna ayıracak ne gücü, ne de takati kalmıştır.

Bendensel olduğu kadar zihinsel bir çaba gösterek ayağa kalkar ve etrafına bakınır..

..ve az ileride, kendisine ait olmayan bir Orken cesedini daha görür.

Anglenna, Orken cesedine yaklaştığında, benzer ‘leş’lerin, tesbih taneleri gibi kendisine doğru sıralandığına ayılır..

..ve hepsinin ya alnının ortasında, yada kafalarının tam arkasında ilişmiş okları fark eder.

 

Anglenna, uzun bir süre tükenmiş haliyle varlıklarından bile haberdar olmadığı cesetlere bakar ve bu gece hala hayatta oluşunun tek mesulünün, kendisine çarpık bir sorumluluk duygusundan dolayı yardım etmiş, ancak konuşmak bile istemeyecek kadar da uyuz olan izci onbaşıyı düşünür.

Evet. Bu ‘leşler’ kesin olarak Laila’nın marifetidir zira o güne kadar tanıdığı ve bildiği, ‘headshot’ fetişi olan tek izci odur.

 

Elf kız, yorgun ve bitkin bir şekilde parktan ayrılmak için yürümeye başlar. Yürürken ister istemez parmaklarını, elindeki okun üzerindeki fevkalade ince yapılmış süsleme ve işlemelerin üzerinde gezdirir..

..ve bir şeye daha ayılıverir.

Anglenna oku göz hizasına getirir ve platin sarısı kaşları hayretle kalkar.

“Huh!”, diye gördüğü şey karşısında ünler.

MELETHRIL ELANDI!

“Bir kız bu kadar şanslı olabilir mi, yaa? Önce Silendenien en Eruanna, şimdi de bu! Nereden ve nasıl buldun bu kayıp mirası ki?”

 

Anglenna Sunsear, kendisini hiç bu kadar bedensel, zihinsel ve duygusal olarak yorgun, tükenmiş ve kötü hissettini hatırlayamaz.

Annesinin görmeyeceğinden emin olduğu zamanlarda olduğu gibi gözleri dolar..

..ve yine o zamanlarda olduğu gibi babasını, Selvius Brightleaf’i hatırlar..

 

Etrafındaki herkesin sarılabileceği, güvenebileceği, sırtını yaslayabileceği ve ağlayabileceği bir omzu vardır..

O karanlık, Drashan’lı kesicinin bile!

Kendisi dışında herkesin..

Evet.. Gerçekten bir elfin yalnızlığı, bir insanın yalnızlığına benzemiyormuş..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Muhafızların başı, Rise Alor’Nadien ne’ye son bir defa daha bakar, sonra gözleri yavaşça bir başkasına kayar.. Genç, yakışıklı high elf muhafız nefesini tutmuş bir şekilde platin saçlı kızı süzer..

 

Armathelius Riverblade içinde hissettiği kırık sevgiyi.. ve hüznü.. gizlemeye çalışır.

Çok hafif bir şekilde ‘Lenna’ya başıyla veda eder..

..ve adamlarının peşinden koşar.

..ve gözden kaybolur.

 

Çok uzaklardan, ormanın derinliklerinden, tanıdık, iç ürpertici savaş borularının vahşi ulumaları duyulur..

Tıpkı Arashkan da olduğu gibi, efendileriyle beraber Orken sürüleri gelmiştir!

..ve onlarla beraber Themalsar’ın kehaneti gerçekleşir; neredeyse bin yıllık durağanlığın getirdiği uyuşukluk, ihtişam körlüğü ve entrika, meyvesini vermiştir.

Bari Na-ammen için hesap günü, nihai yıkım ile gelmiştir..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Uzun boylu, platin saçlı high elf kız mutlak bir hezimet içerisinde, saklandıkları loş mağaranın bir köşesine çekilmiş, sessizce yüz yetmiş sekiz yıllık bir yalanı değerlendirmektedir; High Lady Anglenna Sunsear..

Ve geçmişe doğru baktığında, yaşadığı yalanı, annesi High Lady Angrellen’i ve..

..o kadar!

 

Hayatında annesi ve onun kurguladığı yalan dışında hiçbir şey yoktur.

Ama kaybettiği şeylerin listesi o kadar uzundur ki..

Beraber geçirebilecekken kaçırdığı bir ömür dolusu Alor’Nadien ne, onun annesi Nadine, kendi babası Selvius Brightleaf, Armathelius Riverblade, potansiyel onca arkadaş, bu küçük grup, High Woods ve Bari Na-ammen..

İşin en acı yanı, kendisine yakınlık ve, çarpıkça da olsa, anlayış gösteren tek kişi, kendisinden zorla adını ‘yolduğu’ o iblis tohumudur.

Anglenna listeye kuzeni Lorna’yı eklemez çünkü o kızın kendisine olan akıl almaz düşkünlüğünün sebebini bir türlü anlayamaz. İronik bir şekilde, kendisi kendisiyle karşılaşmış olsa, kendisini ivedilikle ve arkadan bıçaklar, ve bundan dolayıda bi gıdım bile rahatsızlık hissetmeyeceğini kendi kendisine itiraf eder..

 

High elf kız, Anglenna yalanının gerçekte kendisini ne denli yalnız ve tekil anlamda boş kıldığını tüm çıplaklığı ile anlar ve gözleri dolar.

Saklandıkları loş mağaranın köşesinde sessizce ağlamaya başlar..

Anglenna ağlarken ne kadar vakit geçtiğini bilemez, ancak küçük bir şeyin sessizce eteğinin ucunu çekiştirdiğine ayılır.

Başını o yöne çeverdiğinde, Inshala adındaki küçük kızın, zarif el hareketleriyle eteğinin, muhtemelen High Woods’dan kaçarken yırtılmış kenarıyla bir şeyler yaptığını görür.

Anglenna hayretle küçük kıza bakar zira bu kızın elbisesini tamir etmeyi bırakın, kendisine yaklaştığını bile gören olmamıştır.

“Ne yapıyorsun sen?”, diye burnunu çekerek sorar kıza.

Kız başını kaldırmadan işine devam eder, ancak çok sessiz ve utangaç bir fısıltıyla, “Elbiseni yanlış giymişsin, abla. Onu tamir ediyorum.”, der.

Sonra yavaşça ayağa kalkar, kıpkırmızı olmuş bir suratla Anglenna’ya bakar..

..ve hayretle kendisine seyreden high elfe sarılır!

“Gerçek kaybı, ve bununla gelen acıyı hissettin. Artık bizdensin abla. Şimdi.. Saçlarının bu hali ne böyle? Bir High Lady’ye hiç yakışmıyor.”, diye ciddi bir ifadeyle söylenir Inshala.

“Bari Na-ammen artık yok ve ben de bir High Lady değilim.”, der Anglenna, dolu gözlerle.

“Bizi biz yapan, başkalarının bize taktıkları ya da yakıştırdıkları isimler ve sıfatlar değildir, abla. Bizleri sevenlerin bizi nasıl gördükleridir önemli olan. Bunu.. Bunu bana Aager Fogstep öğretti. Hadi gel.. Sen bana kendini anlat, bende saçlarını öreyim..!”

 

 


 

Sadıkların Listesi:

 

Silendenien en Eruanna: Silendenien’in Zarafeti, Gracious Warning.

Melethril Elandi: Lover’s Arrow.

Kırba: Genelde hayvan derisinden yapılma ve su taşımak için kullanılan bir nevi kese (water skin).

 

 

 
 

Lie By Omission..

Timeline:

There is no good time for a Lie.

Only good timing!

 

A FEW WEEKS AGO, ON THE ROAD TO ARASHKAN,
SOMEWHERE BETWEEN SIM TOWN AND MISTY FOREST
NEAR THE GREAT ARASHKAN LAKE.

I feel sick!”, came the groaning voice of a girl from the shuddering wagon. She was an innocently beautiful girl, with a diminutive, sad face, long, honey-brown hair, raven-black wings, and dark, crowning horns. She lay in a fetal position under a rough, scratchy woolen blanket as she moaned dramatically.

“You were sick yesterday. And the day before that. And the one just about before that as well.”, came the voice of the broad-shouldered she-dwarf in heavy armor, and heartlessly. She was already tethering at the end of her patience; she had been trying to compose a prayer —a feat that was quite a challenge, the way the wagon shook and rumbled like a drunken Mox!

“But she is ill..”, said the third person in the wagon; this one, a pretty and skinny girl, and she spoke with a small, scared voice.

She wasn’t lean, nor slender.

Just skinny.

One would think she had been saved from a concentration camp merely a day or two ago.

“And I do believe she totally deserved it.”, scowled the she-dwarf.

“But.. Sister Lady.. Please..”, pleaded the skinny girl.

“Should have kept her hands off my boy. Did she? Nooo..”, the dwarf, ‘Lady’, growled at the skinny girl, Inshala.

“She didn’t know..”, whined the girl.

“What she said; I didn’t’ know!”, came the voice of the girl from under the blanket.

“And that makes it alright, I suppose?”, scowled the she-dwarf, even more.

“Perhaps you should pin a note on your ‘boys’, ‘I AM THE TEMPLE PROPERTY! – HANDS OFF!‘ Or better, yet; ‘OFF LIMITS‘.”, replied the girl in a miserable voice and without a trace of sarcasm. “I promise, I would never have touched him.”

The underlying twisted logic in that was not lost on ‘Lady’, the she-dwarf. Had the ‘boy’ not been a temple guardian, he would have been dead —’used’, and then devoured by the half-succubi girl lying sick under the blanket.

Lady sighed.

There was no arguing with Merisoul. She was what she was; a half-born, a scion of succubi, and devouring the souls of their victims were in their nature. True, the girl had managed to curb her appetites rather admirably since the day they had met, but Thomas —the young temple guard, had almost fallen for the beauty of the succubi.

To be fair, the half-born was not sick because Thomas had been a temple guardian, but because the boy had long fallen for another beauty; the stubborn, pugnacious, aggressive, and troublesome girl, Bremorel Songsteel..

..and the succubi, as seductive as they were, would get branded and sick or poisoned should they ever try to touch, let alone devour a soul who was truly in love.

Funny how that went; beauty always seemed to cause trouble, and eventually, burn —someone!

And boys always seemed to go for the wrong girls..

Yes.

Lady loved Bremorel like she were her own, like all those she had taken under her wings, but the girl was trouble.. and troubled. She had been so, ever since her parents had been killed by a band of marauding orcs and brought to the town orphanage.

In time, it was possible she would have recovered as time healed many things by way of clouding old memories..

..had the girl not actually witnessed the butchery, and she had been only four at the time.

Lady decided she should perhaps be a tad more lenient to those under said wings.

“Are you getting worse?”, she asked finally.

“What I am getting, is a smell and it is going to make me retch!”, said the girl and with a sudden motion, she picked herself up and leaned over the side of the wagon and..

..retched!

For a long moment, she stared at the sick as the wagon moved on.

“I puked.”, she said clinically. “That was mildly revolting, considering I am not even actually, sick! Not physically anyway. You would think a fiend like myself wouldn’t even have a soul, to be spiritually ill.. Shows how much all the great Heavens and their saints know!”

The skinny girl reached up to her with the itchy blanket and put it around her shoulders, shredded a piece of her own thread-bare skirt, and wiped the sick off her face.

“Why don’t you lie down and get some sleep.”, she said and drew her back into the wagon.

“Can’t. The smell..”, she moaned.

“Smell? What smell? I don’t smell anything?”, the skinny girl said.

“It’s coming from ahead. I think someone needs a bath.. and thoroughly!”

“Ummm.. who?”, asked Inshala tentatively.

“That Udoorin boy..”

Inshala stuffed her head under the blanket..

..and snorted.

..and she kept on snorting!

The gnome driving the wagon also snorted. But unlike the skinny girl, Inshala, who was trying to keep it down so she wouldn’t be heard —because she was a polite young girl, the gnome, Gnine, on the other hand, barked out with glee.

“Ow, this is just too good not to repeat.. Repeatedly!”, he said, kicking his feet into the air.

“You repeat that, and I will hurt you, boy..”, came the growling voice of Lady. “..repeatedly!”

Gnine cackled some more.

“Would you like me to tell him? I totally can.”, the gnome said with mirth.

“How altruistic of you.”, said Lady and very much wanted something heavy in her hand.

“The ladies shouldn’t be burdened with this. It would break the boy’s heart! Can you imagine his face if someone told him he stank, right in front of Princess Lorna?”, smirked Gnine.

“By all means, do that, Master Gnine.”, said Merisoul from inside the wagon. “I am sure he will enjoy dismantling you. Not that there is much of you to dismantle.”

“Oh no, my pretty Soul. He will do nothing as long as the princess is anywhere in sight. He can’t!“, the gnome said evilly.

“But.. don’t you share a tent with him?”, asked Inshala innocently.

“Well.. as inconvenient as that might be, it might still be worth it.”, replied Gnine a bit dubiously, now.

“Or not.”, added Merisoul.

“You will do no such thing, midget!”, flared Lady. “I will inform the boy and he can take a bath in the lake. We will make an early camp.”

 

A FEW HOURS LATER..

“Hey, you.”, said Merisoul, as she approached Lorna while holding a large ‘puking tub’ in her arms.

“Hello, Merisoul. How are you today? Are you feeling any better?”, asked Princess Alor’Nadien ne politely, turning to look at her.

Merisoul looked down at her ‘tub’, then at Lorna.

“It’s only half full, so I suppose I am a bit better.”, she said, as she swayed.

“Please sit.”, she said and turned back to look at something in the distance.

“You can’t see him from here, you know.”, Merisoul said with a straight face.

Princess Alor’Nadien ne blushed.

“What? No. I was not trying to peak. That would be very inappropriate. And unkind to Sir Dorin.”, said Lorna, her face still bright red.

“A bit early to ‘Sir’ him, don’t you think?”, and there wasn’t a trace of amusement in her voice.

“I.. we refer to one another so. I would rather he called me Alor’Na or just Lorna. But he insists on living the habit of ‘ladying’ me, hence I reply in kind. He is a good man.”, Lorna said, still blushing.

“He is also alone..”, inserted Merisoul.

“Alone?”, Lorna asked, a bit confused.

“Yes. A young, healthy male, and not bad to look at, out of his armor, taking a bath, in a lake, and alone. I imagine any number of young, Arashkan country girls are having a great time ogling at him.”, Merisoul replied.

Lorna’s face changed..

..from a bright, blush red to a dark, furry red!

“That is.. that is just rude!”, she fumed.

“I agree. Totally rude.. but fun. Probably. Unless someone takes steps. Once one of them musters enough courage though, it’s over; she will jump into the lake for the boy, followed by her numerous competitors.”, the Merisoul mused. “They say the Dryadkin entrap by their charm, but nothing beats an Arashkan country girl to a young, husky, and healthy male specimen such as your Udoorin!”

“They had better not!”, flared the princess in a rather uncharacteristic way.

“I mean, I wouldn’t mind going there myself —to make sure he stays safe, I mean, but I am in a vulnerable state at the moment and young human males are a tad too scrumptious to pass. Ranger Corporal Laila could too, I suppose, but she and young Udoorin are like brother and sister, so that would be a bit awkward. The gnome would end up getting water-logged, then beached because he would enrage young Udoorin. Inshala is out of the question; she belongs to that not-so-nice Aager and Lady just shouldn’t be staring at a naked man while he bathes.. Now that’s just wrong. That leaves you. Unless you want to risk him.”

“I..”, stammered Lorna, returning back to a blush.

“I mean, all the fights and bloodletting we have been through all these months and losing him now to some country strumpets sounds like such a poor trade, and a waste to me.”, the succubi half-born added.

“But I am on watch duty.”, struggled the princess.

“I can cover for you.”, offered Merisoul. “And trust me when I say, no one wants to be anywhere near my ‘puke tub’. It’s toxic!”

“I won’t be intruding upon him, will I?”, asked Lorna hesitantly.

“Intrude away, darling, I am sure he won’t mind. Not that there is anything he could do about it; he is naked, in a lake, and alone, after all, probably about to be ambushed by any number of sunny, buxom, country girls..”

Princess Alor’Nadien ne took off at a run!

Aager Fogstep walked up to Merisoul as he stared after the princess, running towards the lake.

“What’s gotten into her?”, he murmured.

“She is off to watch duty.”, replied Merisoul.

 

This event triggers the story: A Bard’s Tale X, Dorin’s Day

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

SEVERAL MONTHS AGO, DEEP DOWN
IN DUNGEONS, UNDER THE RUINS OF THEMALSAR.

Aager Fogstep did not like dealing with people. Not at a personal level. He preferred to orchestrate things in such a way that others did the interacting and the conversing. When things came to his attention on a personal level, it usually meant someone was about to be deleted.

Hence he smoothed over to the two ranger cousins and growled at them in his low, implicating voice.

“You two better talk with that girl.”

The two ranger cousins, Laila Wolvesbane and Bremorel Songsteel stared at one another and the younger of the two, ‘Bree’ made a face which she took no trouble hiding from the sinister-looking man in his dark clothes.

There was, apparently, some dislike between the two cousin-ranger-girls and Aager.

Laila never showed him any animosity. Not openly. Perhaps being half of an elf called her to be more subtle. Hence she preferred a passive-aggressive stance. Bree, on the other hand, did not bother with such subtleties and showed her displeasure as she did everything else; openly and savagely..

“What girl?”, asked Bremorel bluntly.

If Aager was taken aback by the girl’s attitude, he didn’t show.

Because he didn’t care.

Aager Fogstep had had his empathy washed out of his system by the time he was five.. back at Drashan.

“That strange girl.”, he said in his quiet, growling voice.

“That doesn’t narrow anything down. You could easily be referring to—”, she began.

“—You?”, finished Aager, causing her to scowl, and her cousin, Laila, to snort. “But no. You are odd enough without talking to yourself. I was referring to that.. little Inshala girl.”

Bremorel fumed furiously at the man standing before her.

“If you want to be taken seriously, and shown the respect you deserve, you must display it to others, and freely, young Morel Songsteel.”, he said.

Apparently, not caring did not equivalate to ‘accepting’ open displays of disrespect nor insolence, for Aager Fogstep.

Laila put a hand on her cousin’s shoulder, then she turned to Aager, and said, “What are we going to talk to her about? She isn’t exactly chatty, you know. Other than sneaking up to us and mumbling a few words, then taking off again, she hasn’t spoken to us at all.”

“My point, exactly. She has some.. issues. Serious issues that must be addressed.”

“Why don’t you talk to her then?”, inserted Bremorel spitefully.

“Don’t be asinine. That girl avoids me like the plague.”, snapped Aager.

“Can’t imagine why!”, she sneered.

“Bree.. Please.”, said Laila reprovingly.

Aager, however, gazed at the young woman for a long, silent moment with dead eyes.

Then he spoke;

 

“There is nothing to imagine, young Morel. I wasn’t given this job because of my people skills. I was given it to make sure the said people were safe enough to do all the stupid things they do. I do not defy nor deny my shortcomings. I am a heartless murderer with enough corpses to rope all the way back to Drashan.. I have no past worth remembering, nor a future worth living.. When I kill, I feel nothing. No shame, no remorse. Much like I see no reason for joy when I breathe.. Yet, I show courtesy because those that don’t, are cut first. I see little practical merit for ‘life’, yet do my best to keep those around me safe and alive.. What awaits me in my future, is nothings short of a noose..

 

So tell me, young Morel..

 

What’s your excuse for being insufferable?”, he snarled savagely.

 

Bremorel’s face flushed.

Laila sighed.

“What do you want us to tell her? What kind of issues does she have?”, she asked.

“I wouldn’t know. I could safely say, she needs.. friends. Talk to her. Be her friend.”

Laila cocked an eyebrow at the man in dark clothes.

Even Bremorel was astonished.

Aager Fogstep; the soulless, friendless, exempt-of-all-human-emotions man, was asking them to befriend someone!

“You want us? To be friends? With that girl?”, she asked incredulously.

“Yes.”, he growled. “From what I heard, you two became friends quite after you met. You should know, how.”

“Yea.”, spat Bremorel in a voice that reeked with sarcasm. “Have Udoorin insult my cousin again and we’ll take Inshala with us to beat him! Should make us and her, all cuddly!”

“Ow. Do you like that girl?”, came a soft voice from somewhere above them, and Merisoul Xyrotwu landed right next to them!

Aager Fogstep just stared at the half-succubi.

“No.”, he snarled.

“I don’t believe you!”, she said happily.

“And I don’t really care what you believe.”, he very nearly spat.

“You do know that I can read your feelings, right?..”, she began.

“Neither my thoughts nor my feelings are any of your business.”, Aager growled.

“..And they are all a jumble. A confused mess. Mangled in disarray!”, she finished.

“By all means, repeat the same thing using synonyms.”, he said in an infuriated voice.

“Actually, they all mean different things.”, Merisoul said in an explanatory way. “True. They are, at times, used interchangeably, but in reality, there are nuances. In your case, they all apply independently.

Aager decided this was just about the best time for an acceptably decent retreat and still keep some of his dignity intact. The silly, intrusive girl with the raven wings was a heaven for garbage trivia, making arguing with her, a pointless, but infuriating exercise..

She was exactly the kind of person he avoided at all costs.

The only ‘good’ thing about his birthplace, Drashan, was people like this girl would never last. They would, sooner than later, irritate someone —anyone— and be cut and make everyone else happy.

Other than pirates, murderers, thieves, cutthroats, scoundrels, and whores, it was likely Drashan had the highest concentration of pragmatic and practical people then any other place!

He looked at the ranger cousins one last time.

“She needs friends. Desperately, and soon. Not me..“, he growled and left.

 

This event triggers the stories:
Sen iyi biri değilsin!
and Day One.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A FEW MONTHS AGO, INSIDE AND NEAR THE
ENTRANCE OF THE RUINS OF THEMALSAR.

Tell me, little fiend, have you any last words before you face your doom?”, said the beautiful Archangel of Wrath, Priceptine, as he gazed down upon the broken body of the pretty girl with the long, honey-brown hair, sagging raven-wings, diminutive face, sad, soulful eyes, and the crowning horns. She lay there bruised and bleeding, but still clutching to the dented locket that had been the Archangel’s jail for some eight hundred years.

“To which doom, are you referring to, if I may ask? The one where some Mortals threw me into a pit when I was but two and kept me in there until I was ten?

Or the doom where an incubus had his way with my mother, who died two days after giving birth to me?

Or the doom where I was forced to endure Hell for years? I hope not. Hell is a bore..

Or perhaps you are referring to the doom where the Angel whom I set free, gets to beat me out of ‘gratitude’?”, replied the barely alive young girl.

Apparently, this was not the answer Priceptine, the Archangel of Wrath was expecting. From a demon, something declarative like “I will see you in Hell!”, was more fitting.

“You did not free me out of the goodness of your heart.”, he snarled.

“How could I? I didn’t even know what was in the locket. Had I known the Archangel of Wrath would be my collocutor, I would never have opened it.”, she said, and without a trace of shame.

“So. You admit your intentions?”, he scowled.

“What is there to hide? No one sane would release a being, knowing he will beat you to pulp the moment he’s out. That would be insane!”

Priceptine glared down at the little fiend girl. She was either very smart, cunning, and devious.. or just stupid.

“I think an apology is in order here.”, sniffed the girl.

AN APOLOGY?“, snarled Priceptine.

“Of course. Something to compensate for the smiting, the lack of gratitude and rewards.. I did set you free. And I am a bit appalled about the lack of base courtesy, as well..”

“You did not release me intentionally, nor with good intentions.”, he grinded his teeth.

“As a matter of fact, I did open the locket with the intention of releasing its prisoner in hopes of being rewarded. That sounds like a perfectly good intention to me.. And any fiend or demon would have complied with those terms. But I suppose such rules of courtesy do not apply to Angels.. Or Mortals! I find the similarity arbitrary and quite disturbing.”, she said.

One must candidly admire the cool in the girl’s attitude; there she was, lying in the rubble, with one arm broken, any number of ribs shattered, at least one lung punctured, and bleeding from multiple wounds and still had the audacity to mouth off and make demands.. from The Archangel of Wrath himself!

“You are a brazen one, aren’t you?”, mused the Archangel.

“There are only brasiers and blazes where I come from. Just more of the same, where I am about to go.”, she replied.

“There will be no rewards. I can’t be rewarding fiends, no matter how smart they think they are. Would set off a very wrong presidency.”, he said.

“Yea. An Angel showing gratitude to a helpless girl who saved him from nearly a millennia of entrapment, as opposed to beating the crap out of her. What could possibly be misunderstood, there?”

“Make your last words, fiend. I tire of your mouth.”, Priceptine said in a weary tone.

“Just out of curiosity, are you going to beat me onto death? Because that is exactly what you have done, thus far; beat me. And in the most literal sense; using your fists.. Much like drunken Mortals beat their wives.. Where is your mighty weapon? I’d rather you run me through with it and get it over with. Beating is a little degrading.. Or perhaps you’d prefer murder by strangulation; less effort there, and not as messy as the other options. You will just have to watch as the light of life fades from my eyes!”

The Archangel of Wrath fumed and glared down at the pretty fiend.

“Right. Last words it is, then.”, the broken, bruised, and bleeding girl said.

“A BARGAIN!”

Priceptine scowled.

Then smiled.

So, the devious little fiend wanted to play games, did she?

“A bargain it is. What is your name, little fiend? I shall need it to seal the deal. Can’t have you getting bored nor sidetracked, now can we?”

“Merisoul Xyrotwu.”, replied the little demon girl promptly.

“Happy Soul Zero Two.. An interesting name for a fiend. I see your soul, little girl and there is no ‘happy’ in it.. Only the desire and cravings for ‘happy’, bound by your inner lust.”, he murmured thoughtfully. Then he smiled and his face became even more beautiful. “But that is not your real name, little fiend, is it?”

“How would you know?”, asked the little demon.

“You gave it too soon and too quick! A demon’s name is the most precious thing they have. You truly must be new in Hell!”, he smiled even more.

“Well, bugger.”, grudged Merisoul Xyrotwu.

“So, little fiend.. What shall it be? Your name and a bargain, or no name and Oblivion?”

The little demon, Merisoul sighed.

“My name is;

 

AREZME XIRISO NU LEI KAREXY ROTXIN GWUE
NIMONORA LUNADORA GWHISHAVA XALISHA
ERRA LILU ALURA NIM DARELLE FEL ESSA WIXEN
BWANDA AD ARA LYNN SELENE BELLA XENARA
DWENDELIEN DE VIENE YLARA X LAKUNA ELLE ISLA
SERRAPHYN EDET VIELLA XILLESSE DEMI

 

..and it shall never be repeated to another. And for the record, I am not a fiend. I am more along the lines of a demon. A half-born succubi, to be more precise. The differences are minor, from an Angelic point of view, I suppose, but they are there, from a cumulative end.”

Priceptine, The Archangel of Wrath stared at the little fiend.. demon.. succubi-whatsit, for a long moment.

“Your name.. It is a bit ostentatious, don’t you think? Your mother must have been an ambitious woman.”, he said finally.

“I wouldn’t know. She died, remember? But she hated demons and their cults. She gave me that name so I would never be controlled nor ever be used by any demon as she had been.”, she replied and there was something eternal, sadness and loss, in her voice. Perhaps the only time she had shown any genuine emotion since their meeting.

“The bargain, my Lord.”, she said, to skim over her broken heart and what leaked out, whenever she was reminded of her mother.

“The bargain..”, agreed the Archangel.

“You shall defy all your former ties and bonds. You shall enter my service and be ‘good’. You shall never devour the soul of another mortal, and should you try, you shall be smitten by my very hand. You shall spend your days, saving the lives of others, tooth and nail.

You shall commit yourself onto the path of danger to save others, but never with the deliberate intention to end your own life. You shall serve me so long as you live, and until you make true and honest mortal friends. You shall do everything in your power to make them better and you shall do this without ever using your succubi heritage.

Do you, <INSERT THE VERY LONG, VERY OSTENTATIOUS NAME HERE>, accept these terms?”. Priceptine said with a very harsh, demanding voice.

Merisoul Xyrotwu stared at the Archangel.

“Alright. As Mortals say, ‘You have shown me the stick. It’s time for the carrot.’

The Archangel gave her a humorless smile.

“There are no carrots, Miss Fiend. Only the stick!”

Merisoul’s eyes teared.

For these demands were very, very harsh demands. They would effectively close every door from her past, and not really open any new ones. Such a bargain would seal her own doom in the hands of her ‘former’ Master, and in a horrible way, should she ever be found.

And should she refuse these harsh demands, however, this Angel would end her. But at least it would be quick, and ‘mercifully’ painless. She knew Angels did not do the torture thing.

She opened her small, cherry-red mouth in defiance.

“I accept.”

 

This event triggers many stories and:
A Demon’s Plan (Part One)
A Demon’s Plan (Part Two)
A Demon’s Plan (Part Three) – Release the Horde!
A Demon’s Plan (Part Four) – All End.
and The Best Of Bargains, in particular.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A FEW DAYS AGO, BEHIND AN INN,
IN THE SLUMS OF ARASHKAN CITY.

She’s right you know. You should tell her..”

The man in dark clothes tensed, then cursed with recognition.

“Shit!”

“A bit obscene, but essentially accurate..”, replied the soft, beautiful voice.

And out of the darkness, an angelic girl glided down and gently settled in front of the seething man..

She had flowing, honey-brown hair, baby pink skin, black, raven-like wings, a small, pouting mouth, and a pair of dark, possibly black or dark purple horns that appeared more like an elegant crown. She wore a dark, strapless dress that looked as if it were trimmed with soft, black feathers. Her slender feet, however, were naked, yet unstained as though dirt shied from them..

“I doubt this is any of your concern, Merisoul Xyrotwu..”, gnarled the man.

“..don’t you have a Darly you should be concerned with?”, the man continued with contempt, though it wasn’t clear to whom his distaste was directed at; the beautiful girl, or this, Darly person..

“My poor Darly..”, said the girl sadly. “..He has attached himself to a fairy dream where there are no faeries. He has idealized the woman he once loved so much, her death has beset him on a path he can not abandon.. And no other woman can match such blind and purified ideal, I am afraid. But we are not here to talk about my beautiful Darly are we? Now tell me, when have I ever given you a reason for you to hold me in such contempt, Aager Fogstep?

I am not some cuisine you can eat the parts you favor and discard the parts you find distasteful. I find it quite unjust that you would thank me when it suits you, but try and banish me when it doesn’t..”

The face of the man, Aager Fogstep, turned ugly. He bit into the words as he snarled at the girl. “And when have I ever given you the impression that I was a ‘just’ person?!”

The majestic creature paused for a moment and gazed sadly upon the boiling man before her.

And then, the beautiful girl stepped directly in front of the man, reached up to him with one, small hand, and touched his face as if to caress him..

..and the moment she did, wisps of smoke started from her. The feathers on her black, raven wings curled, her hair danced as if hit by a vertical gust and her dress sagged..

 

Love!..

..she cried in pain.

 

I feel the love you have for her..

 

It Burns..

 

And the hate you feel for yourself..

 

It Pains!

 

She.. she is so much stronger and resilient than you think, Aager Fogstep!

 

Do not deny yourself, your love, nor your pain from her, for she has not..

And just like that, the girl caught fire!

The man in dark clothes just stood there, shocked and petrified as the girl in blazing fire crumbled into the ground..

YOU FOOL! YOU DAMNED FOOL!.. WHAT HAVE YOU DONE!“, cried the man with fear and panic.

“I am damned.. and a fool.. But I have made my choice.. Now go..”, a shriek in terrible agony came from the figure, ablaze and crumbled. “Go to her, please.. for she needs your love now more than ever.. Do not make my sacrifice go in vain!”

But the man in dark clothes did not go.

He raised his hands into the night sky as if in prayer.. and called..

“Inshala. My dearest. Merisoul needs you in a most desperate way. She is dying!”

And out of the night, something tiny darted up to the man and landed next to him. It was a small, baby owl..

The owl spun in on itself and suddenly turned into the sweetest looking little girl..

She had very long, soft hair that swept down to her knees, two beautiful, curving horns, deep, forlorn eyes, a small, cherry red mouth, and slightly elfish looking ears. She was also dangerously skinny.

The little girl summoned gallons and gallons of water that came gushing out of the cobblestones and drowned the blazing girl’s fire.

Then she raised one hand in a graceful arc and tiny little sparkling golden motes rained down upon the severely burned girl and the burnt crisps started falling off her, displaying fresh, baby pink, tender skin under them..

And then she turned around to face the man in dark clothes as he stared at the little, skinny girl like she was his last breath on earth.

And the little girl returned that gaze like she had only one more breath left to take, and she wanted him to have it!

Then came Merisoul’s shrieks of total loss;

CURSE YOU! DOUBLE CURSE YOU, AAGER FOGSTEP! I WAS OUT! I WAS ALMOST OUT AND YOU RUINED EVERYTHING!

 

This event triggers the story: Lilly Venom: “İş Teklifi”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

SEVERAL MONTHS AGO,
DURING THE LATE HOURS OF CELEBRATION AT SERENITY HOME
UPON THE RETURN OF THE HEROES FROM THE RUINS OF THEMALSAR.

Well, hello there, scrumptious!”, smiled the beautiful girl, Merisoul, at the young man, holding his dislocated shoulder. “I could fix that shoulder for you, and make you feel happy, elated, and very, very exhilarated, all in one package.”

The young man ogled at the ‘otherworldly’ beautiful girl.

He was very nearly tempted to call her an Angel because nothing worldly could possibly be THIS pretty. But he was a polite young man. And as beautiful as this young woman was, he was already fixated on another, even though that other had rebuffed and rebuked him this very evening, sending him off in total defeat and dejection.

“Thank you ma’am.”, he said. “But this suffering of mine is merely part of the learning process.”

“Owww.. Polite and honest.”, observed the angelic Merisoul Xyrotwu, happily.

“As everyone should be.”, replied the young man earnestly.

“Very true. I totally agree. As a matter of fact, I want to keep agreeing with you. Privately!”, she said, blasting the young man’s mind with the full-blown power of her succubi heritage.

“I..”, the young man stammered. “That sounds.. wro—”

“—Right, doesn’t it? Come now. This night should end with some happiness, don’t you think? Everyone is celebrating. Why should you fall short? Why should you be denied of some fun?”, said the beautiful girl and started to respite with excitement and her modest, nubile breasts heaved.

Slowly, carefully, she took a silent but deliberate step towards the boy and reach up to his, not-quite-adult face..

..and something flickered!

It happened so fast, that no one quite saw the long, single streak of lightning that came down the night sky..

..and landed on the slender, otherworldly beautiful young woman, smashing her into the cobblestones of the town.

With the rubble and dust settled, the young man stared in baffled amazement at the nearly charred girl, lying face down and clutching her ‘palm’ of all places and squirming in pain.

“Are you.. are you alright, ma’am?”, he asked, a bit foolishly.

The charred girl waved one hand in a, ‘move along, nothing to see here’, sort of way.

“Perhaps I should call Lady Magella. I heard about a very pretty young woman to have joined their party during her sojourn into the malignant ruins of Themalsar. You must be her.”, he said.

“No, no.. Please don’t call her.”, mumbled the girl. “I believe I have had enough help from your town’s temple for one evening.”

“Well, if you are sure. I should get going anyway. And put some ice on my shoulder. This night has been a hopeless loss for me. I thought she felt something, back there, when she agreed to dance with me and when she was staring at me in the eyes when D.D. Dexter and her cousin were singing. All these years of self-training and she still knocked me around like I was a little boy!”

“You should probably get yourself someone a bit sane, young Thomas.”, groaned Merisoul.

“You know my name?”, asked the young man.

“I know many names. And yours just happens to be one of them. Your dream girl is mad as a hatter and it is very unlikely that will change.”, the burnt girl said, still clutching her one palm.

“Change? She is perfect. I wouldn’t want her to change. I am calm for the both of us. She is all fire. Both are needed in a.. uhhh.. relation..”, his voice trailed off with embarrassment.

“She is broken, boy. You can’t fix her and she is too scared to even try.”

“I do not need to fix her. That is not my place. I can only show her what she could be, or have, or want. She is smart. I am sure she will eventually submit to her own.”, the young man said with patient confidence. “In the end, though, I have but one heart and it’s all hers. It’s always been hers. She can have it, break it, burn it, or destroy it.. It’s up to her.”, he said quietly.

“Anyway. Good night ma’am..”, he added, and with a forlorn expression, he turned around and left, walking in the general direction of the town temple.

“One down. One to go.. There must be an easier way to do this.”, she moaned in pain, staring at the peculiar ‘brand’, still eating at her palm.

“You know, I could cut you right here, and now, and no one would even know about it, you unwholesome little skank!”, hissed a harsh voice, from somewhere above her.

Merisoul could barely pick her head up to see the fuming Bremorel Songsteel, her eyes blazing with some crazy fire, as she held her great, cold blade in her hand.

This had been a painful evening but Merisoul Xyrotwu knew, she just knew, it wouldn’t end there, yet..

“You did not just beat that young, lovely bantam. You humiliated him by physically assaulting him and slamming him into the ground. You did not just break him. You destroyed him. You sent him off refused and dejected. And the moment you did that, he became ‘fair game’!”, the crispy girl in the smoking hole groaned.

“I rebuffed him because he thought he could get familiar with me just because he picked me up to a dance. All these years and he still hasn’t learned, I am not an easy catch.”, fumed the young woman, brandishing her great sword for emphasis.

“Yea..”, agreed Merisoul. “It must be very important for everyone to know you are not an easy catch. What are you? Twelve?”

Bremorel glared down at the burnt girl.

“You know, there is a special kind of hole for girls like you, in Hell.”

“What? Girls can’t have their own opinions?”, Bremorel snapped.

“Mortals don’t get to have opinions in Hell. And girls have rather limited use there. I do not think you want me to spell it out for you as to what those ‘uses’ may be. Suffice to say, cooking, cleaning, dusting, sewing, sweeping, and changing the diapers of imps, lemures, and dretches for eternity is not fun!

But don’t fret. I was done with your boy, the moment I touched him.”, Merisoul said, and in agony, she opened her branded palm and showed it to the fuming girl.

Bremorel stared at the little ‘skanks’ palm in amazement. It seemed like a stylized ‘rose’, and it was still orange-red as it simmered and glowed.

“What the hell is this?”, she flared.

“This.. is the Mark of Love. Or a Fool’s Brand, depending on your point of view. Whenever one of my kind touches a Mortal who is truly in love, we get ‘marked’ —’branded’. If we are lucky, it’s just the mark. If not, we get sick and poisoned for days.. Weeks, sometimes..

The boy is in love and thoroughly, you are an idiot and vastly, and I am the fool who paid the price, and heavily..”, she said in a voice like she wanted to cry.

For a long moment, Bromorel Songsteel glared at the simmering brand, and at the crisped girl in the smoking hole.

“You deserved it.”, she said finally, and quite heartlessly.

“Apparently, but not satisfactorily.”, moaned the girl in the hole, and with dreaded anticipation.

“I WARNED YOU!”

The terrible voice of the Archangel of Wrath boomed in her head.

“No, no.. I am thoroughly ashamed—”, she squeaked in a panicked voice.. to no avail..

..and the smiting Fist of Wrath came down from the Heavens— 

“Well, bugger!”, groaned the crispy Merisoul..

—and smashed the succubi-whatsit, fifteen feet deeper into the ground.

 

This event triggers the stories:
Düş Kapanı,
Evim yok..
and Önemli olan..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A MONTH OR SO AGO,
LATE ONE EVENING, ON THE ROAD TO
THE GREAT ARASHKAN CITY.

I am sorry Master Aager.”, Merisoul said, holding up her ‘puking pot’. “I have not been well of late and it is likely I will be doing a lot of unladylike, retching noises all night long. I am afraid you will have to park dear little Inshala somewhere else this evening. Possible near the campfire. And keep her company as well, in case she wakes up and finds herself to be alone. She does that a lot, you know, wake up and find herself alone.”

Aager Fogstep stared steadily at the beautiful, half-born succubi girl, then at her empty puking pot, then back at the girl, as he held the sleeping Inshala in his arms. He was amazed at how the hybrid hadn’t even flinched nor blushed in the slightest at the glaringly blatant lie she had just told.

“You don’t have to try so hard, Merisoul.”, he said, in his low, growling voice.

“Hence, I did not. You are a smart man.. for a Mortal, and would have suspected me of something, however I did my presentation.”, she replied, and with a straight face.

“Why bother at all, then?”, Aager asked.

“One must follow the motions. It is polite, if nothing else, Master Aager.”, she sniffed as if stating the obvious. “I wouldn’t want you to think less of me by giving you the wrong impression, after all.”

“Which would be?”, asked Aagar.

“That, I didn’t think you were worth any effort..”, she smiled.

“I appreciate the courtesy. But you are missing the point.”, he said.

“Ow?”

“Why bother.. AT ALL?”

“Ahh.. Habit, I suppose. A bad one, yes, but we all have our little vices we like to indulge, now and then.”, she replied.

“No.”, Aager said quietly.

“No?”, asked Merisoul, a bit confused.

“No..”, repeated Aager. “That’s not it. Not the main reason, anyway.”

 

“What could I possibly want of you, Master Aager?

 

The thing you most admire, treasure, and care..

 

The thing that you most desire, hunger, and love..

 

The thing that perpetually astonishes and astounds you..

 

And the only thing that has ever given any meaning and joy to your desolate heart..

 

..is already in your hands, and literally.

 

From her, I have never made any demands but sought a bit of love and friendship, which she has given without command, freely and without reservation. Sad, really..”, she said softly.

 

“Sad?”

“Sad.. that nons have ever given her any, yet she gives it to others so earnestly, even though she does not truly understand what it is, nor just how precious what she gives is..

Only gives.. I am not sure if that makes hers just the more precious, or foolish. It hurts me to look at her.”, she mused.

Aager looked down at the little girl in his arms and inadvertently smiled because she was dreaming and probably visiting something she liked in that dream because her face was calm, peaceful, and adorned with a smile of her own. He was still amazed that of all people, this little, scared girl would find peace in a dreadful man such as himself. He certainly would never have..

He looked up at the other girl, still holding her puking pot.

“You are good, Miss Merisoul. One obvious reason followed by another, not quite so blatant tailored specifically for me.. Very good, indeed, but no..”, he said..

Merisoul squinted at Aager and bit her lower lip.

“You are.. Afraid!”, he said quietly.

“And you are rude, Master Aager.”, she said, as she pouted and crossed her arms. “You don’t have to be like that all the time, you know. All the trouble and effort I put into the planning and application and you demolished it just because you could. Not a quality a girl would find admirable. Sometimes, it’s better to be bested by a well-planned conversation —or seduction.. It is the polite thing to do.”

“Perhaps. Too late to rewind now.”, Aager replied, trying to suppress a stifle. Then he scowled a bit. “The fact remains. What is it you are afraid of? You hide it well, but not from someone who knows that look.”

“You don’t know what you are asking of me?”, hissed Merisoul.

“No, I don’t, because you haven’t told me yet.”, said Aager, calmly. “Personally, I think you are quite mad. But what I think is irrelevant in this matter. Only that you are ‘ours’, and that my Inshala loves you. I am sure there are any number of others in this odd group that would be willing to share your burden. It is possible this will not help you, but it will make things a lot more bearable for you. At least you won’t have to retch all night to make us think you are still sick.”

Slowly, he turned around and left the tent, to sit out the night next to the campfire with the skinny little girl sleeping in his arms.

Merisoul Xyrotwu lowered her crossed arms, tossed the puking pot aside, and smiled.

“Saw through all but the real reason, Master Aager.”, she whispered. “But as smart, cunning, and devious as you are, at the end of the day, you are only a Mortal.”

“The main reason was always the joy in your arms. Love her, and cherish her. For she is one of a kind..”

 

This event triggers the stories:
Gemini,
Gemini, “Epilogue”,
and Gemini, “Slo-mo”
which in turn trigger the events in
Nefret Dökümü,
Ben, MAB,
Farstep,
and 1:33:017 – Elveda, Felishia..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A WEEK AGO,
EARLY ONE EVENING, RIGHT OUTSIDE AN INN
IN THE SLUMS OF THE GREAT ARASHKAN CITY.

Merisoul Xyrotwu watched the huge man in filthy looking clothes swaying drunkenly, from the roof she was perched, as he staggered down the street towards the inn they were stationed. She stared down at the man with a puzzled expression on her small, otherworldly beautiful, yet ‘sad’ face.

“What is he doing, I wonder?”, she mused quietly.

“He thinks he is incognito. ‘Undercover’..”, snorted the young, handsome man, lying on his side, next to the pretty girl.

And the light of comprehension shown on her face, making it appear even more angelic.

“Aaah.. Well, you can’t blame him for trying, Darly. He just isn’t cut for that line of work.”, she smiled.

“Actually, you can cut him in two, and neither half would be any good for that line of work.”, said the young Darly, with a vindictive voice. “He has ‘LAWMAN’ written all over him.”

“Perhaps. That isn’t really anything so bad, though, is it? I am sure the fact that he is the son of a renowned sheriff had some effect on the princess’s choice. Being the sheriff of Serenity Home is nothing to sneeze at. It is a highly regarded position, you know. It does not return much of what you Mortals call ‘money’, but it does garner a lot of respect. At least that is the conclusion I have come to, after extended observation of the relative Mortal social titles.”, said Merisoul happily.

Darly snorted but did not dispute the pretty girl.

Her observations had indeed had a certain accuracy to them. He had barely heard of Serenity Home before his.. uninformed venture into that town some months ago. Later, much later, he had learned that the original founders of the town had all been old, but very much renown and powerful men and woman themselves, who had settled there, some five hundred years ago, sort of as a peaceful retire, and in time, the town had grown slowly but steadily. It had had the potential to become a city nearly three centuries ago but had never bothered. The denizens of Serenity Home did not want a city to live in.

Just, serenity..

“Why do you think Master Aager put him up to this job, then?”, she wondered. “It is obvious, our dear Udoorin will never make a good.. spy..”

“Because he thinks he is smarter than everyone else..”, sneered Darly.

“Don’t do that, Darlius.”, said the girl, absently.

“Don’t do what?”, asked Darly.

“Sneer. It isn’t something that looks good on your beautiful face.”, she said, still absently, as if she was thinking on another matter.

Darly shut up.

“But your observations about that dreadful man are quite accurate, even without the sneer.”, she said..

..and hopped down the three-story roof!

Slowly, she glided down, her raven wings spread, and with her honey-brown hair lashing, her slender arms open, and her dark purple-black, strapless dress fluttering, she looked magnificent.

Like something out of a fantastic dream.

Slowly but surely, she landed next to the huge man, Udoorin, who only flinched slightly.

“Umm.. Hello Lady Merisoul.”, he said politely.

“That is so sweet. The way you are always so polite to me.”, she said with genuine elation.

“Well. It is polite to be polite.. to ladies..”, he coughed uncomfortably.

“You do know I am not really a Lady, right?”, Merisoul said.

“I must disagree. You have everything that makes a woman, a Lady; elegance, refinement, care, loyalty, and a beautifully honest heart.”, replied the young man.

“Wow.. And the things people say about you.. However, I think your definition of  ‘a Lady’ might be a little overcrowded, but that’s not my point. Ladies do not bear horns, nor sprout wings.”, she pointed out.

“Some do have ‘crowns’ and some are just angelic!”, Udoorin said honestly.

“That.. is the nicest thing, anyone has ever said to me, young Udoorin.”, said Merisoul and she had a strange, astounded expression on her face. “No wonder she likes you.”

“I.. what?”, blushed the young man.

“Though she feels neglected.”, she said quietly.

“Neglected?”, Udoorin said, and there appeared fear in his eyes.

“Yes.. Your venture into the slums for information about that Gar Thalot is admirable, considering the late hours you put into it. But Princes Alor’Nadien ne is not a girl you can ever neglect.”, she said.

“I.. this is sort of a private matter, Lady Merisoul.”, he blushed, some more.

“Yes. But I share a room with her and I tire the way she ‘sighs’ every other breath, though understandable, considering she has been stuck in that none-too-clean room for days. I think you should go and get cleaned up, and take her out.”, she offered.

“It is a bit late for a walk and the slums aren’t exactly scenic.”, frowned Udoorin.

“I was thinking more along the lines of Heaven Park, then the slums, Sir Udoorin. The area is heavily patrolled due to that, Gar Thalot you seek, so it should be safe.

It is a beautiful night, dear Udoorin, and the princess could use some much-needed attention and care, wouldn’t you agree? I hear the park itself is quite charming at nights, with many paths, ponds, benches, and fresh air.”, she said brightly.

“You.. you really think she would like that?”, asked the young man, with an embarrassed tone.

“Like? No, boy.. She would love it. She is part-elf from High Woods, after all. She does not show it, for your benefit, but I am sure she misses the woods. Inshala goes there all the time. Sleeps there sometimes too. Oh, and remember not to take your axes with you.. They would totally ruin the mood. Take your father’s sword instead..”, replied.

“Oww..”, young Udoorin said, with a ‘dawning’ voice. “Well, I should probably hurry along then. Need to get cleaned up. The stink of the last inn will require quite a bit of scrubbing to wash off..”

“Don’t dawdle, Sir Udoorin. She tends to sleep early when she has nothing to do..”

Young Udoorin thanked the ‘angelic’ girl with the ‘crown’ and politely excused himself and took off, with a haste that would have rivaled any decent charge!

 

This event triggers the story:
Geleceğin Adımları

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A FEW MONTHS AGO ONE EVENING,
IN THE BEAUTIFUL GROVE
WHERE THE RUINS OF THEMALSAR ONCE WAS.

LADY!” screamed Aager in panic and there were so much pain, loss, devastation, and desperation in that scream. A scream that cut right through the peaceful night and echoed in the grove. A pain that begged for help.. and for life!

“Make way!”, Lady Magella’s gruff voice was heard outside the tent and the she-dwarf parted the flaps and pushed her way inside, followed closely by the young paladin girl, Moira Hooman. The tent was only so big, hence the others could wait outside with sick worry for they knew, Aager never screamed. Not even when he had been cursed horribly by Themalsar himself, just a few days ago, and had very nearly died. Laila and Bremorel’s heads pushed through the flaps as Gnine, Lorna, Merisoul, and Udoorin waited outside.

“She.. she just stopped..”, shrieked the man in dark clothes as he held the little, skinny girl, Inshala, in his arms. “She just stopped breathing.. SHE IS NOT BREATHING!

Lady knelt down next to him and felt for the skinny girl’s pulse.

“Help her.. PLEASE.. WHATEVER THE PRICE, I SHALL PAY!“, he cried desperately.

“I don’t charge to save my children, boy. You should know that by now.”, scowled Lady, but there were tears in her eyes. “She has no pulse. Foolish girl.. She gave her all to burry that mad dog’s temple into the ground and raise this grove. And now she has nothing left. Her heart gave out.”

“Ow my Dear Heavens!”, the stricken voice of Lorna was heard from outside.

“Lady, can’t you do something?”, asked Liala with a horrified expression.

“Anything?”, asked Bremorel reflecting her cousin’s voice.

“The power of your faith will heal her, My Lady.”, said Moira with a nearly broken voice.

Lady did not say anything.

She closed her eyes, silently murmured a prayer, and repeated it over and over, and slowly reached out to the skinny little girl and released her prayer..

..and nothing happened.

Her shoulders slumped.

For she had expected this.

“She is still not breathing..”, said Aager in a scared whisper. “Why? Why will you not fix her, Lady? Is it because of some wrong I did you?”

“I.. I can not heal her, boy.. She is not wounded!”, said Lady as quiet tears rolled down her eyes. “I am so sorry.”

Aager just stared at Lady and there was nothing..

..absolutely nothing in those eyes.

Whatever he had ever felt, or may have felt, ever in his life, was just..

..gone!

“No.”, said Moira from behind Lady. “Inshala is a fighter. She does not give up. She never gives up. All she needs is some help.”

The young, comly paladin woman raised both hands into the air in plea and whispered.

“Dear Heavens. Hear my voice. This little girl gave everything she had to remove a vile and evil woe that plagued these lands for centuries. SAVE HER. I BEG OF YOU! SHE DESERVES LIFE AND LOVE. SHE DESERVES A FAMILY. A FATHER AND MOTHER. SHE DESERVES SISTERS AND AUNTS AND UNCLES AND GRANDS.. SAVE HER, AND I GIVE MY MOST SOLEMN OATH, THAT I SHALL GIVE HER THE REST!

And the tent suddenly was awash with bright, golden light.

Moira laid her hands on the skinny girl and gave her everything she had; her sincerity, her love, and her tears..

..yet the skinny girl still did not move, nor did she breathe.

“No.. Nooo..”, wept Moira as she crumbed on her knees.

And outside, Gnine looked thunderstruck.

Udoorin’s face was drawn and tears ran shamelessly down his eyes as he held the princess crying openly into his embrace.

Laila and Bremorel just stared at the unmoving form of the skinny little Inshala, pale, and gone, yet seemingly sleeping in Aager’s arms.

“Why?”, asked Aager silently. “Why give her to me, then take her back so soon? Why blame her for my sins?”

And there were little words to describe his silent wrath.

“Don’t.”, a voice whispered.

“I believe I must.”, said Merisoul back and there was no voice in her reply..

..only the shape of the reply echoed in her mind.

“You owe these Mortals nothing.”, said the voice.

“Owe?”, she asked. “Who shall pay, if no one is willing?”

“Doesn’t have to be you.”, said the voice, with the slightest trace of a plea.

“Didn’t have to be her. Yet that little girl did. And now she is dead. And should I do nothing when I can do something, her death shall be on my head.”

“Why, though?”, asked the voice.

 

“Because she was so afraid of me, yet she was the first to accept and adopt me, and in the face of death, did she do so.. And like me, she understands so little of love, yet unlike me, she has a chance to find it. I shall make sure she attains that potential.

 

“But.. but you will die! Don’t do this..”, the voice now begged.

“It is an acceptable risk. I am young and healthy. There’s a chance I can be brought back. She has none.”, Merisoul whispered back.

“He will not accept this. You know that right? Your bargain was that you commit yourself in the path of danger to save others, but never with the deliberate intention of taking your own life!”, pleaded the voice desperately.

“I do not intend to deliberately take my own life. I intend to deliberately trade it with her death, for a heart must beat to love..”, said Merisoul..

 

..and stepped into the tent.

 

This event triggers the events and the emotional breakdowns and rises of Aager and Inshala in the story:
Day One” (from days four to nine)..
and leads to “Hiçbiri..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A FEW MINUTES AGO,
ON TOP OF THE WESTERN BATTLEMENTS
OF THE GREAT ARASHKAN CITY.

After weeks in this city, I forgot how much I missed the outdoors and the woods.”, murmured Laila Wolvesbane, as she toyed with the handle of her beautifully carved elven longbow. “It is so quiet up here. One could see the stars so clearly.”

“I suppose so.”, Merisoul said. “A bit on the boring side though. Don’t you think?”

“Boring is good. I like boring.”, said Liala sternly, as she carefully scanned the walls. “We do not want any excitement tonight. If we get caught, this will leave a black mark on my record that will never come off. Collaborating with a known rebellion and helping incite his revolt! Would go excellent in my CV; Laila Wolvesbane: helps thieves, cut-throats, thugs, and insurgents! I would have trouble finding a job at a sanitary dig post!”

“I doubt.”, said Merisoul. “You are smart, observant, can see relevant details no one else can, always cool-headed even under pressure, can shoot threads though needles from 600 yards, and boldly pretty. Love your bangs, by the way.. No.. No one will put you to a sanitary dig post if it is what I think it is.”

Laila was startled a bit.

True, that she had never really chatted with this peculiar, or perhaps ‘quaint’ girl and that was the politest way she could readily define her.. as opposed to weird, off, creepy, odd, mad, and happily insane!

What had startled her was, the girl, Merisoul sounded.. well.. down to earth!

Something very much unlike her usual self.

“Mind I ask you something?”, Merisoul asked, further surprising Laila.

Merisoul never asked if she could ask.

She just said things.

Whatever that crossed her mind.

“I suppose..”, replied Laila, carefully.

“Who is D.D. Dexter?”..

..aaaand she was back to weird, creepy, off, and odd, again.

How in the blazes did she even know about D.D. Dexter, let alone relate him to her?

“I am guessing you already know, who he is.”, Laila said.

“I do.”, she replied. “But more importantly, do you?”

Laila cocked an eyebrow at the pretty girl with the angelic face, crowning horns, and raven wings.

“Saw him trice.”, said the succubi half-born, quietly.

“The first time was just before the celebrations and the dancing began, back at your Serenity Home, arguing with his friend, Thomas, so he would divert your cousin Bremorel. I am guessing his plan was to get you alone, so he could brave up to ask you for a dance. The plan worked, more or less, though young Thomas was arguing with your D.D. Dexter more for show, really.. I could practically see how he yearned for your cousin. Yearned and feared her. He was actually trembling when he went up to her. It was so adorable. I am guessing he would have slopped into a puddle and oozed all the way back to his temple in dejected embarrassment had she said, no. To be fair, he did ooze all the way back to his temple in dejected embarrassment at the end, even though she’d said, yes, the way she man-handled the poor boy.

The second time was when the two of you were singing together at the festivities and I must say, you two have beautiful voices and they blend very well. ‘Seamlessly’, I believe the word is.. His, slightly raspy and masculine, yours, contralto, as the Mortals call it.

And the last time, when we were leaving the town, two days later. He was hiding in the bushes, watching you go. He looked.. sad. ‘Forlorn’, to be more precise.”

Laila was a private sort of girl and D.D. Dexter was not someone she wanted to share with anyone. Certainly not as a ‘pass-time’ topic.

“I still don’t hear any significant question in any of that.”, she said, seeking verbal room to maneuver herself and the odd girl away from the current conversation, and the potentials it carried.

“Ahh.. My bad.”, said Merisoul Xyrotwu. “Though my question is a rather simple one, really.”

“Ow?”, asked Laila, not quite sure she wanted to hear it.

“What’s the holdup?”

 

This event triggers the story:
“The Marshal and The Bard”
(a work for the distant future..)

 

 


 

 

 
 

Eski Efendim, Sahibim
ve Çok Daha Fazlası..

Timeline:

Acı, beraberinde tecrübeyi de getirir.

Tecrübe ile bilgi, bilgiden de bilgelik doğar..

Bazen —nadiren— bilgelik beklenmedik bir ‘sezgiyi’ doğurur. Bu sezgi, insanları olmasa da, insanın doğasını, dünyayı değil, dünyanın doğasını, evreni değil, ama evrenin doğasını anlamamızı sağlar.

Bazen de, çektiğimiz acıların bedeli kabilinde bizlere bir isim sunar..

 

Bu hikaye,
“Annen için üzgünüm..” ‘ün
devamıdır..

 

 

KARDAX’ TRAKXA..

..diye, içinde korku barındıran bir fısıltı duyulur ve herkes Merisoul’a bakar. Kız, durduğu yerde neredeyse titriyor gibidir. Hissettiği korku o kadar açık bir şekilde görülmektedir ki, her an saldırıya uğrayacakmış gibi tetikte ve hazır bir şekilde durmaktadır.

“Angrellen.. Gizli anlaşmalar yaptığı efendisinin adı..”, diye soluk bir ifadeyle fısıldar succubi melezi.

“Karda—”, diye Nadine ismi ağzına almaya başlayınca, MerisoulHAYIR!“, diye tıslar ona. “SAKIN O İSMİ TEKRARLAMAYIN. DUYUP GELEBİLİR!..

“Nerden bili—?.. Nasıl—?!”, diye afallayarak sorar Lady.

“O BENİM ESKİ EFENDİM, SAHİBİM VE ÇOK DAHA FAZLASI İDİ..!”

..der Merisoul, daha da korkmuş bir fısıltıyla.

Kızın korkusu, onu tanıyan herkesi rahatsız eder zira bu garip, kanatlı, uhrevi bir güzelliği barındıran varlığın korku mefhumundan bile haberdar olduğu görülmemiştir bugüne kadar.

Kız korkulu ifadesiyle Aager’e bakar.

“İstediğim koşullar altında olmadı.. ama paylaştım işte. Ve bunun yükümü nasıl hafifleteceğini hala düşünemiyorum.”, diye hayıflanır.

Sonra da Anglenna’ya döner.

 

“Gerçekte annen sen doğmadan çok, ama çok uzun yıllar önce kayıp bir vakıa idi zira ve tıpkı ‘Ad Ara’da olduğu gibi ‘O’ günübirlik plan yapmaz. Annenle anlaşması en az kardeşiyle olan husumeti kadar eski idi. Ve babanın şüpheli ölümü de gerçekte o kadar şüpheli bir ölüm değildi. Babanı, Selvius Brightleaf’i annen eski efendim ile yaptığı anlaşmanın zorunlu bir parçası olarak, Malocchio adında mel’un bir entropy büyüsü ile kurban etti. Biliyorum çünkü ‘O’ anlaşmalarını her zaman ya kanla ya da canla mühürler. Ancak bu şekilde kendisiyle anlaşma yapanların bağlılığını, sadakatini ve andını sınamış ve mühürlemiş olur..

Bunu yaparak farkında olmadan iki elf arasındaki en kutsal ve en mahrem olan bir andı da bozmuş oldu; eşini, sevgisini ve kardeşi Grandaleren’in çocukluk arkadaşı olan Selvius’u ‘efendisine’ kurban etti. Farkında olmadığı bir başka şey ise, bütün Bari Na-ammen’deki en yetenekli generalini de ortadan kaldırmış oldu..

Selvius bugün hayatta olmuş olsaydı, Grandaleren’i de, eşi Angrellen’i de umursamaz, ikisinin de askerlerine el koyardı ve dağınık elf ordularını toplayıp ülkesini etkili bir şekilde müdafaa ederdi. Evet, muhtemelen High Woods yine yanar ve Bari Na-ammen de yine yıkılmış olurdu, ama ülkesi elflere kalmış olurdu..”, diye sessizce konuşur Merisoul.

 

“Bu.. bu mümkün değil. Annemin birçok hatası oldu ama böylesi haince bir ihanet.. imkansız! Sırf ben Rise olmam için mi?”, diye diretir Anglenna.

Merisoul, herkesin kendisine hayretle bakışını farketmemiş gibi bir süre sessizce Anglenna’ya bakar. Sanki içinden, ne kadarını ifşa etsem acaba, diye bir karasızlık ya da iç çekişme yaşamaktadır. Neden sonra küçük omuzlarını silker ve yüzündeki tereddüt yerini kararlı bir ifadeye bırakır; ‘sevdikleri’ arasında bu asık suratlı, kendini beğenmiş, kibirli elf’i de katar zira o, kendisine ‘dost’ diyen bir başka ölümlünün kuzeni ve ablasıdır!

 

“Annen güç sevdalısı bir kadındı. Ve bu konuda aşırıya gitti. Babası, enRi Lienierre Moonlight, senin ve kuzenin Alor’Nadien ne’nin dedesi ve Lady Nadine’nin hiç görmediği kayın pederi, ondaki bu hırsı gördü ve tedirgin oldu. Kendisinden sonra onun Rise olması halinde onun güce olan bu açlığını, komşularına saldırarak ve onları istila ederek gidermeye çalışağını anladı.

 

enRise Lienierre biliyordu ki, bunun olması ve ilk durak olarak kaçınılmaz bir şekilde annenin Arashkan’a saldırması halinde, Krallıktaki tüm dengeleri bozacak ve bu da Bari Na-ammen’in sonu olacaktı zira Angrellen’in Arashkan’a saldırması ile Vodgar mistikleri, Palantine milisleri, Koruxan şövalyeleri ve Durkahan paladinleri High Woods’a gelecek ve büyük bir hışımla Bari Na-ammen’i yerle bir edeceklerdi. Bu da kaçınılmaz olarak, kuzeydeki Tranquil Elfleri ile Heavens Hand’deki insanlarla aralarındaki kutsal anlaşmaların bozulmasına ve savaşa sebep olacaktı. Durkahan paladinleri de onlara yardım edemeyeceklerdi çünkü Bari Na-ammen’e olanlardan dolayı onlara da Solace elfleri saldıracaktı çünkü elf’ler bir aptallığa toplu bir aptallıkla karşılık vermeyi pek seven bir ırktır!..

 

Bunun mutlak sonucunda da Heavens Hand, Tranquil, Dwarwick, Korduba’s Watch, Durkahan, Vodgar, Arashkan, Bari Na-ammen, Solace ve arada ne kadar köy ve kasaba varsa yok olacak, Demon Wall düşecek ve Lanetli Gullem ve efendisinin önünde durabilecek kimse kalmayacaktı. İblisler, onları durduracak güç kalmadığı için, önce Kutsal Celestial Dağını istila edecek, sonra da tüm kıtaya yayılabileceklerdi. Eldar’lardan bilinen ve hayatta kalan olmadığı için de, Kadim Ejderleri uyandırabilecek kimse de olmayacak ve daha önceki başarısız teşebbüslerinin aksine bu sefer, bu dünya iblislerin eline geçecekti..

 

enRi Lienierre, Krallıktaki dengeleri yakinen bilen ve anlayan, bilge bir Ri idi. Ne yazık ki kızı Angrellen için, sadece hayatındaki yaptığı tercihlere bakarak bile aynı şey söylenemez.. Bu yüzden onun yerine sırası olmamasına rağmen tahtını ikinci çocuğu olan Grandaleren’e bıraktı ve bu tercihinin Grandaleren’in sözde ‘başarıları’ ile hiçbir ilgisi yoktu. Temelde bu onun için sadece, ‘kötü’ ile ‘beceriksiz’ arasında yapılmış bir tercih idi.. Themalsar bir konuda haklıydı; o tahtı hak eden ve içini gerçekten doldurabilecek sadece bir kişi vardı, o da kardeşlerden en küçüğü, rahmetli teyzen Silendenien’di.

 

Bazen düşünüyorum da, Themalsar’ın varlığının tek sebebi, onu öldürmek için miydi, diye, zira bu tam ‘O’nun yapacağı tarzda bir şey. Themalsar’a onu öldürterek, gerçekte Bari Na-ammeni de öldürmüş oldu.

 

‘Sırf senin Rise olman’, annenin kardeşi Grandaleren’e karşı yaptığı plan idi.. Ama bu ‘O’nun planı değildi. Onun planı ise Bari Na-ammen’i ve elf’leri yok etmekti.. Ve bunu da başardı..”

 

 

..diye bitirir Merisoul.

 

Mağaraya ağır ve kötürüm bir sessizlik çöker ve uzun bir süre duyulan tek şey, yanan ateşin çıtırtılarıdır. Kaskatı kesilmiş Anglenna ise, yüzünde oluşmuş dehşet ifadesiyle sadece önünde duran yarı iblise bakmaktadır.

 

“Hikayenin devamı ise malum.”, der ve tekrar omuzlarını silker Merisoul. “Grandaleren Ri oldu ve güç sevdalısı ablası büyük bir kin ve husumetle neredeyse bin yıl onunla, dolayısıyla da Bari Na-ammem’le uğraşmış oldu ve bu süre zarfında da farkında olmadan Bari Na-ammen’i de eritip bitirdiler.

Yazık. Eski efendim benim peşime düştüğünde, ona karşı sizin elflerinizi sürmeyi düşünmedim değil. Ama görüyorum ki bu seçenek de artık benim için kapandı.”, diye hayıflanır güzel succubi melezi.

 

Kısılmış gözleri ve sıkılmış dişleri arasından, zorlukla zaptedebildiği duygularının oynaştığı solgun yüzü gerilir ve kısık bir sesle sorar Anglenna.

“Nereden biliyorsun bunları?”

Succubi melezi bir süre ona bakar ve sonra, ancak duyulur bir sesle cevap verir.

“KARDAX GÜNLÜKLERİ..”

Ardından, high elf’e yaklaşır.. ve ona marifetlerinden bir tanesini daha sergiler; Anglenna’ya, annesinin sesiyle konuşur;

“‘HAYIR! GİDEMEZSİN! SEN RİSE OLACAKSIN.. OLMALISIN! YÜZYILLAR ÖNCE, SEN DAHA DOĞMADAN BU BANA VAADEDİLDİ..! — biz saraydan kaçarken kullandığı ifade buydu.”, der hüzünlü bir şekilde. Sonra ani bir hareketle belinden çektiği bıçağı ile kendi avucunu yarar ve fışkıran kıpkırmızı kanı yumruğu ile sıkıp Anglenna’nın gözlerinin içine bakar.

“Bu kan.. ve sana verdiğim üzerine yemin ederim ki doğruyu söylüyorum.. Benden şüphe ediyorsan, kanımın gerisi de sana aittir. Buradakiler şahit; kararına kendi rızamla boyun eyeceğim”, der kati bir sesle ve kanlı bıçağı aldığı gibi Anglenna’nın eline tutuşturur. Sonra eli de, bıçağı da, kaldırdığı çenesinin altına, incecik boğazına dayar. Ardından kendi ellerini yana salar, gözlerini kapatır ve elf’lerin yüksek lehçesinde fısıldar.

 

“Canım ve kanım senin elinde, Selvius kızı Anglenna Brightleaf..”

 

Anglenna ise kıpırdamadan öylece durur. Neden sonra omuzları titremeye başlar. Önünde duran yarı iblisin boğazına dayanan kanlı bıçağı yere düşürür. İnatla yumruklarını, dişlerini ve gözlerini sıksa da, yaşlarına yine de hakim olamaz.

High Lady Anglenna, hıçkırıklarla ağlamaya başlar.

Nadine ve cazibesi*, ayağa kalkarlar ve biri yeğenine, diğeri ise kuzenine ve ablasına sarılırken, Merisoul Xyrotwu’nun yüzünde büyük bir hayal kırıklığı ifadesi belirir.

 

“Yapmayın, Haş Teyze. Olur böyle şeyler!”, diye bir laf kaçar Udoorin’in ağzından..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ne yapacaksın şimdi, anne?”, diye üzgün bir şekilde sorar Lorna annesine.

LailaAager’le mağaranın dışında kendilerini gizlemiş nöbet tutmaktadır. Mağaranın içindekiler ise kendi iç dünyasının sessizliğine çekilmiştir.

Inshala, Merisoul’un elini sararken bir yandan da neden böyle şeyler yaparak mütemadiyen kendisini kesip doğradığı ile ilgili onu fısıltılarla azarlamaktadır.

Nadine gözlerini mağarada olanların üzerinde gezdirir..

Lady kaşlarını çatmış, burnundan soluyarak bir yandan kendisine Merisoul diye hitap edilen yarı iblise, bir yandan da eski dostlarından sağ kalan tek kişi, Nimbletyne Tinkerdome’un yeğeni Gnine’ın, bir köşede tekrar ortaya çıkardığı piposunu tüttürüşünü seyretmektedir.

Sevgili Alorna’sına deli gibi vurulmuş olan iri genç Udoorin ise az ileride, taşıdığı bir sürü silahlarını, önüne serdiği bir battaniyenin üzerine yaymış, elinde yağlı bir paçavra beziyle ve çocuksu bir hevesle ‘oyuncaklarını’ temizlemektedir.

Yeğeni Angrellen ise kendi köşesine çekilmiş, yüzünde belli etmemeye çalıştığı bir kahır ifadesiyle oturmaktadır.

Merisoul ile işi biten Inshala’nın Nadine hala bu küçük, sıskası çıkmış kızın ‘la Fey’ olduğuna inanamaz— yerinden kalkıp büyük bir evhamla ellerini yıkayışını seyreder. Sonra kız yavaş, tedirgin adımlarla Anglenna’nın yanına sokulur. Küçük kız yüzü kızarmış, utangaç bir ifadeyle ona fısıldar.

“Elbiselerini yanlış giymişsin abla..”, der ve Anglenna’nın, yolda, kaçışları esnasında sökülüp yırtılmış eteğinin kenarını, küçük bir büyü ile tamir eder. Nadine’nin haberi yoktur ama gerçekte bu, Inshala’nın Anglenna ile ilk konuşmasıdır. Sonra da kendisine hayretle bakan yeğenine, içtenlikle ve sımsıkı sarılır.

“Gerçek kaybı, ve bununla gelen acıyı hissettin. Artık bizdensin abla. Şimdi.. Saçlarının bu hali ne böyle? Bir High Lady’ye hiç yakışmıyor.”, diye ciddi bir ifadeyle söylenir Inshala.

“Bari Na-ammen artık yok ve ben de bir High Lady değilim.”, der Anglenna, dolu gözlerle.

“Bizi biz yapan, başkalarının bize taktıkları ya da yakıştırdıkları isimler ve sıfatlar değildir, abla. Bizleri sevenlerin bizi nasıl gördükleridir önemli olan. Bunu.. Bunu bana Aager Fogstep öğretti. Hadi gel.. Sen bana kendini anlat, bende saçlarını öreyim..!”

Nadine gülümser.

Evet. Bu küçük, sıskası çıkmış kız, ‘la Fey’dir.

Sonra aklına o ürkütücü kesici gelir; Aager Fogstep.

Hayır, diye düşünür. Onun gerektiğinde kestiğinden emindir ama o bir kesici değildir zira onun, ‘la Fey’ ile arasındaki bağı fark etmiştir. ‘la Fey’in o adama mutlak anlamda güvendiğini görmek çok da zor değildir. Anlaması zor ve ürkütücü olan ise, bunun gerçekten doğru oluşudur!

Nadine son olarak hiç tanışmadığı Silendenien’in meşhur yayını taşıyan alımlı yarı elf, Laila’yı düşünür. Kız, şu anda bile Aager ile beraber dışarıda bir yerde saklanmış, mağaranın girişini, dolayısıyla da grubu korumaktadır.. Tıpkı bir izci gibi, diye gülümser Nadine.

Belli ki Silendenien’in yayı, Bari Na-ammen elflerinin sandığı gibi ırkına ya da niceliğine değil, niteliğine göre efendisini seçmektedir —ki bu da izci Laila için söylenebilecek her şeyi söylemiş oluyordu.

 

“Çılgın, deli, kaçık, hayret verici ve.. OLAĞANÜSTÜ dostların var. Onları koru ve onların da seni korumasına izin ver. Artık ben bir Rise değilim, ama sen hala bir prensessin, güzelim..”, diye nazikçe kızına hatırlatır Nadine.

“Ben hiçbir zaman bir prenses değildim, anne.”, der yumuşak sesiyle Lorna.

“Hayır, bebeğim. Sen her zaman bir prensestin. Gün gelecek ve kader sana doğum hakkını geri verecek. O zamana kadar kendini, kimliğini ve onurunu korumalısın zira bunu kullanmak isteyecek mebus kişiler olacak.”, diye bilgeliğini kızıyla paylaşır Nadine.

“Bizimle gelebilirsin..”, diye önerir Lorna.

“Korkarım bu benim için pek de mümkün değil. Göründüğümden çok daha yaşlıyım. Ama yapacak bir şeyler bulabilirim sanırım. Önce High Woods ve Bari Na-Ammen’den kurtulan olmuşsa, onları bulup Vodgar ve Durkahan şehirlerine yönlendirmem lazım.”, der Nadine hüzünlü bir şekilde.

“Sen de mi Durkahan’a gideceksin? Eminim şehir senin gibi tanınmış bir sorceress’i hoş karşılayacaktır.”, der Lorna.

“Bu.. bu mümkün değil..”, diye cevap verir annesi.

“Neden?”

“Delia.. ve onun anısı.. Bu.. bu benim için yüzleşebileceğimden fazla..”, diye kaybolmuş bir sesle yanıtlar Nadine.

“Bir şeye ihtiyacın olacak mı peki? Saraydan elin boş ayrılmak zorunda kaldın, anne.”, diye üzgün bir şekilde sorar Lorna.

“Beni merak etme, bebeğim.”, der Nadine ve, “Krallığın, daha tahsil etmediğim 500,000 altın borcu var bana.”, diye buruk bir şekilde gülümser.

Hayret içerisinde annesine bakar Lorna. “Nasıl?”

“Arcanton!..”, der kadın sessizce. “Ne kadar ilginç değil mi? Onunla mücadele ederken, her an ölümle burun buruna idim, ama kendimi çok daha hayatta hissediyordum. O zamanlar her şey çok daha basitti. Renkler daha canlı, sevgiler daha ateşli, şarkılar daha güzel, yediğimiz kuru kamp yemekleri bile daha lezzetliydi. Otuz yıl sonra, renkler soldu, sevgiler öldü, şarkılar sustu ve yemeklerin de tadı kaçtı.. Hayattan keyif aldığım her şeyimi yitirdim.

Arcanton’un küçük, altı yaşlarında bir yeğeni vardı.. O sefil büyücüyle işimiz bittiğinde, zindanlara kapatılmış olarak bulmuştuk onu. Minik, pabuç kadar bir şeydi.

Onu en son gördüğümde, yüzünde hüzünlü bir ifade vardı. Hangi ahmak, küçük bir kızı, hem de kendi öz yeğenini öyle bir yere getirir ki? Onu oradan çıkardığımı hatırlıyorum. Kucağımda öylece oturmuş, saatlerce bana küçük bir kedi yavrusu gibi sarılıp ağlamıştı.. O gün bana çok şeyi öğretti; amcasının o küçük, masum çocuğa yaptıklarından dolayı gerçek, katışıksız nefreti, Delia’nı gidişinden dolayı mutlak, içi doldurulamaz kaybı, o küçük kızdan dolayı ise şefkati ve merhameti ve.. ve bir anne olmak istediğimi o zaman anladım. Halbuki o güne kadar aklımın ucundan bile geçmemişti. Kızı ailesinin yanına, bir mektupla gönderdim. O kızın büyüyüp, amcasının günahlarını telafi etmesi için Melshieve Akademisine gönderilip eğitilmesini, ve tüm masraflarını da karşılayacağımı yazmıştım. Ne oldu ona acaba, diye hep merak etmişimdir.”

“Beni neden göndermediniz?”, diye sorar istemsizce Lorna.

“Baban..”, diye iç çeker kadın. “Her nedense Akademiye karşı kişisel bir tavrı vardı. Ama işin aslı, bu konuda ben de ona karşı istediğim performansı göstermedim. Sen doğduğun andan itibaren, bir anda her şeyim değişti. Dünyaya, olaylara ve hayata bakışım.. Bir anda bütün ‘ben’lerim gitti ve geriye sadece ‘sen’lerim kaldı. O anda anladım ki hayatım asla bir daha aynı olmayacak ve gerçekte de onun ne kadar boş ve sığ bir olduğuna ayıldım. O gün bir şeye daha uyanmış oldum; o güne kadar ne denli rastgele ve günübirlik yaşamış olduğum. O gün ilk defa hayatımda mutlak bir amacım, hedefim ve istikametim olmuş oldu..”

Nadine dolu, içten gözlerle kızına bakar ve gülümser.

 

Ana kız uzun bir süre sessizce, birbirlerine sarılı olarak otururlar.

 

“Onunla tanıştım.”, der Lorna, neden sonra. “Arcanton’un küçük yeğeniyle.”

“Nasıl?”, diye sorar Nadine hayretle. “Ne zaman?”

“Nasıl olduğunu hiçbir zaman tam olarak öğrenemedim. Buraya gelmeden önceydi. Arashkan’da. Gecenin bir yarısı..”, der ve yüzü kızarır, “Dorin ile kaldığımız hana geri dönüyorduk ve o beni bekliyordu. Sokağın ortasında. Bana seslendi, kendisini tanıttı ve bana senin, onun için yaptıklarını anlattı. Ve onu amcasının zindanlarından kurtardığın için asla sana teşekkür etme fırsatı bulamadığından dolayı ne kadar üzgün olduğunu söylememi istedi. Ve.. ve sana, kendisine gösterdiğin sevgi ve şefkatten ötürü teşekkür etmemi istedi, sonra da geldiği gibi gecenin karanlığında kayboldu.”

Nadine Graciousward’un gözleri dolar.

“Küçük, sevgili Arcantonic Palecog.. Onun hala hayatta olduğunu bilmek o kadar mutlu bir haber ki.. Keşke.. keşke Delia’da bundan haberdar olsaydı. Bu onu o kadar mutlu ederdi ki..”

“Hayatımda gördüğüm en sevimli ve en şirin şeydi, anne. Ona sarıldığımda cebime koyup götürmeyi o kadar çok istedim ki.”, diye gülümser Prenses.

“Alor’Naaa..”, diye nazikçe azarlar Nadine kızını. “O bir oyuncak bebek değil..”

“Özür dilerim anne. Ama o kadar minik, o kadar şirin ve güzeldi ki. Ve ona sarıldığımda sıcacık kokuyordu.”, diye utanmış bir ifadeyle gülümser kızı.

 

“Artık hazırsın o zaman..”, der Nadine, yarı mutlu, yarı ciddi bir sesle.

 

“Hazır?”, diye sorar Lorna.

Nadine hiçbir şey söylemez. Sadece sessizce kızına, sonrada, yavaşça, kızına talip olan gence bakar.

Lorna’nın yüzü kırmızıdan, pembenin muhteşem bir tonuna bürünür.

 

Neden sonra kızı, “Ne yapacaksın peki?”, diye sessizce tekrar sorar.

“Hiçbir fikrim yok! Kendimi otuz yıl önce, Delia’dan ayrıldığımdaki gibi hissediyorum. Ne bir evim, ne de bir ailem var artık..”, der kadın asil bir hüzünle.

“Serenity Home!”, der gür bir ses. “Sizi orada, tam olarak nasıl karşılanmak istiyorsanız, o şekilde karşılayacaklardır.”, diye ciddi bir şekilde konuşur Udoorin. Genç adam, yüzünde klinik bir ifadeyle elinde tuttuğu koca baltalarından birini incelemektedir.

Sonra tatmin olmuş bir şekilde baltayı indirir ve başını kaldırıp sevdiği kızın annesine bakar. “Yeni bir başlangıç için daha iyi bir yer düşünemiyorum. Ve eminim sizin gibi zarafetiyle bilinen bir hanımefendi orada fark yaratacaktır. Serenity kızları size bayılacak!”

Udoorin’in bu beklenmedik önerisi Lorna’nın çok hoşuna gider. Ama onu gerçekte etkileyen şey, Udoorin’in söylediği şeyi ifade ediş şeklidir.

Udoorin, kızın annesini, tanınmış bir sorceress oluşundan, muazzam büyü gücünden ya da bir Rise olmuş olmasından dolayı elinde barındırdığı politik konumundan değil, Bari Na-ammen öncesi genç kızlığına ait kimliğinden ve zarafetinden vurmuştur..

Lorna, bu kaba saba görünümlü gencin kendisini bir daha şaşırtışından dolayı hafif pembeleşmiş, bir o kadar da mutlu bir ifadeyle bakar ona. Sonra annesine döner.

“Bu harika bir fikir, anne. Ve eminim Efendi Nimbletyne Tinkerdome da seni çok özlemiştir.”

“Serenity Home..”, diye tadına bakar Nadine.

 

 


enRise: eski (former) Rise.

Nadine ve cazibesi: Alor’Nadien ne (Nadine’nin Cazibesi, Lorna), Nadine ve kızı.

Malocchio: İtalyanca ‘Kem Göz’. Oyun terminolojisi açısından mel’un, yıkıcı ve neredeyse her zaman ölümcül olan, yasak bir büyü. Yapılması çok güç, ancak yapılabildiğinde, yapılış şekline ve yapanın niyetinin ‘içtenliğine’ bağlı olarak büyünün sonuçları, hedefin kalp krizi geçirmiş gibi olduğu yerde yığılıp kalması ile göğüs kafesinin tamamını dışa doğru parçalayacak şekilde kalbin patlaması arasında değişkenlik gösterebilir.

 

 

 
 

Annen için üzgünüm..

Timeline:

Lorna’nın annesi Nadine, grubu Bari Na-Ammen sarayının gizli geçitlerini kullanarak kaçırmıştır. Grup, saatler süren koşturmadan sonra, High Woods dışındaki bazı tepelerde saklanmış, şimdi ise high elf’lerin öz vatanı olan bu kadim ormanın yanışını seyretmektedir.

 

Bu hikaye, “Sana Themalsar’ı getirdim, baba..” dan
birkaç saat sonra, aynı günün batımında yer alır.

 

 

Duralım artık. Öyle görünüyor ki Rise olmak beni formdan düşürmüş”, diye acı bir şekilde gülümseyerek söylenir NadineUdoorin, kadın rahat oturabilsin diye kendi pelerinini çıkarıp yere serince, Lorna ona bakışlarıyla teşekkür eder.

Nadine, kızının yanından ayrılmayan iri gence uzun bir süre bakar. “Eveeet. Demek kızıma niyetlisin.”, diye ciddi bir sesle konuşur.

Udoorin bir anda olduğu yerde durur.

“O bana tahammül etmeye devam ettiği sürece..”, diye mırıldanır.

Udoorin’in babası, sert biri olmuş olsa da, gerçekte oğluna çok düşkün bir adamdır. Ne var ki Udoorin genç yaşta annesini kaybetmiş olmasından dolayı bazı yanları eksik kalmış gibidir. Özellikle bayanlara nasıl hitap etmesi gerektiği konusunda. Daha doğrusu onların yanındayken biraz daha rahat olmasını.. Sadece iki erkeğin yaşadığı bir evde Udoorin, bir annenin şefkat dolu eğitici elinden mahrum kalmıştır. Bu yüzden, ne zaman bir bayanla konuşsa, bunu ıkına sıkına yapmış, tercihler arasında hiç konuşmamak varsa, bu yolu seçmiştir. Belli ki Udoorin, bu konuda biraz yabanidir.

“Şanslı bir adamsın. Alor’Na’nın inadı kadar anlayışı da vardır.”, diye gülümser Nadine.

“Anneee..”, diye kızarmış bir yüzle söylenir Lorna.

“Seninle bu konuda sonra konuşacağız kızım. Şu anda annen meşgul..”, der ve Udoorin’in gözlerinin içine bakmaya devam eder.

“Şu anda bunun sırası mı, anne?”, diye hayıflanır Lorna. “High Woods saldırı altında ve Orkenler herkesi öldürüyor.”

“High Woods saldırı altında ve Orkenler herkesi öldürüyor ve bizim bu konuda yapabileceğimiz hiçbir şey yok güzelim. Hayıflanıp dizlerimi dövmek isterdim ama, baban daha biz tanıştığımızda kayıp bir vakıa idi. Ablasıyla olan çekişmesinde ne yazık ki sen de, ben de, Anglenna’da sadece birer dipnot olduk, o kadar.”, der acımasız derecede pratik bir yaklaşımla.

“Şimdi.. konumuza geri dönelim.”, der ve Udoorin’e döner. “Bilesin ki genç adam, Alor’Na’mı senden daha güzel ve zeki nice asilzadeler istedi de vermedim..”

“Lorna ikimize yetecek kadar güzel. Ve toplam zekamız burada ki herkesinkinden daha fazla.”, diye sessiz ama kararlı bir şekilde cevap verir.

Nadine’nin iki kaşı da havaya kalkar. Bir süre daha önünde zorlanan genci süzer ve “Aferim sana.”, diye ona gülümser. “Sade, dürüst, hiç düşünmeden verilmiş içten bir cevap. Kızımı sevdiğini görmek çok da zor değil. Ama onu kendinle bir bütün olarak görüyor olman.. bu gerçekten çok.. ay inanılır gibi değil.. doğru kelimeyi bulamıyorum bile. Belki de kendi evliliğimde hiç görmediğim içindir..”

Yaşına rağmen hala genç bir kızın güzelliğini barındıran enRise* bir an sessizleşir. Sonra delici bakışlarını yine Udoorin’e yöneltir. “Kızımın yanında olacaksın hep, değil mi? Bugün babasını kaybetti. Ama gerçekte onu hiç tanımadı. Kendisi içine kapanık, aşırı sessiz ve fevkalade inatçı bir kızdır. Buna rağmen her zaman onu koruyup kollayacak mısın?”

Udoorin, nadiren göstermeyi tercih ettiği sosyal cesaretini sergiler. Uzanır ve nazikçe Lorna’nın elini tutar, onu yanına çeker ve hiç sektirmeden “Evet.”, der kısaca.

“Sevdim bu çocuğu.”, der Nadine ikisine de gülümseyerek.

“O bir çocuk değil, anne..”, diye mırıldanır Lorna.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Lady, bir yandan daha ‘kim’ ve ‘niyet’ meselesine cevap bulamadığı Nadine’yi dinlerken, bir yandan da arkalarında bıraktıkları yanan ormanı ve ormandan gelen çatışma seslerine göz kulak olur.

Arada bir gelen harlı patlamalar, elflerin ortaya koydukları direnişin imzasını taşımaktadır. Küçük oyuncak askerlerı andıran dağınık elf grupları, üzerlerine çullanan iri Orken sürülerini vur-kaç taktikleriyle yavaşlatmaya çalışırken, arkalarındaki çocuk ve yaşlıların kaçmaları için onlara zaman kazandırmaya çalışmaktadırlar. Elfler için birçok şey söylenebilir, ama şu anda görünen manzara karşısında cesaretlerine hayran kalmamak mümkün değildir. Kadın, erkek – hiçbir fark gözetmeksizin, ormandaki bütün elfler o anda birer savaşçıdır ve hiçbiri çığlık atmaz, korku içerisinde kaçışmaz; okları, kılıçları, teberleri, glavyeleri ve büyüleriyle hepsi Orken sürülerinin üzerine bir şeylerle saldırmaktadır.

Tek sorun, bu yeterli değildir, o kadar!

“Zavallılar.”, diye söylenir Lady. Elflere karşı özel bir husumeti olmasa da, özel bir sevgisi de yoktur. Ama kimse Orken’lerin elinde parçalanmayı hak etmez, diye düşünür.

“Zavallı ahmaklar!”, diye düzeltir bir ses arkasından.

Lady dönüp baktığında, Nadine’nin hemen arkasından ormanda olup biteni seyrettiğini görür.

“Otuz yılımı verdim onları kabuklarından çıkarmak için. Direttiler ve çıkmadılar. Şimdi de ölüyorlar.”, diye garip bir şekilde konuşur Nadine. Sesinde sadece hüzün değil, mutlak kayıp ve emsalsiz bir hiddet vardır sanki.

“Laila.”, diye seslenir Lady. “Udoorin’i al ve uygun, saklı bir kamp yeri bul.”

“Kendi başıma daha hızlı bulurum, abla.”, der Laila.

“Tartışma benimle şimdi. Al Udoorin’i ve git. Kimse tek başına bir yere gitmeyecek artık. Hareket halinde Aager ve Inshala, Lorna ve Udoorin, Gnine ve Merisoul, Lenna ve Laila. Ben de Rise Nadine Hanımefendiye eşlik ediyor olacağım. Durduğumuzda ise, Merisoul ve Inshala, Laila ve Aager, Lorna ve Lenna, Udoorin ve Gnine. Rise hanım da benimle olacak. “, diye kati bir sesle konuşur. Lady’nin gruplamada yaptığı tercihlere bir kaç yüz ekşitmesi gelse de, asıl eşleştirme pek az kimsenin gözünden kaçar ve bu Aager’in takdirini cezbeder. Annesi için dile getirilmemiş imalardan dolayı Lorna rahatsız olur ama şimdilik sesini çıkarmamayı tercih eder..

Sonra Nadine’ye bakar ve “Hanımefendi. Konuşmamız gereken şeyler var.”, der.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yanan High Woods’a yukarıdan bakan tepelerin derinliklerinde Laila, belki bir zamanlar bir ayıya ait olabilecek, boş bir mağara bulur. Alışmışlığın verdiği serilikle izci kız, Udoorin ve Aager mağarayı temizler ve ortasında bir ateş yakarlar. Daha sonra Udoorin iri taşlar tedarik ederken Laila’da topladığı çalı çırpı ile mağaranın ağzını olabildiğince kapatıp gizlerler.

Bu esnada Inshala ve Merisoul battaniyeleri sererken, Lady de yanlarında taşıdıkları çuvallardan çıkardığı patates, soğan ve havuçları kesip-doğrayıp beraberlerinde getirdikleri küçük tencerenin içine atmaya başlar. Herkes olağan bir pratiklikle, kimse bir diğerinin ayağına basmayacak şekilde işlerini yapar ve enRise Nadine, Lorna ve Anglenna’ya sadece kenardan olanları seyretme işi düşer.

“Neden siz de yardım etmiyorsunuz?”, diye sorar Nadine kızı ve yeğenine.

“Bana bakmayın. Onları zehirlemek istemediğime daha yeni yeni inanıyorlar.”, der Anglenna.

“Bana yaptırmıyorlar. Prenses olduğumu bilmiyorlarken bile yaptırmıyorlardı. Bir sefer yemek yapayım dedim, sanırım pek beğenmediler çünkü bir daha istemekten imtina ettiler.”, diye hayıflanır Lorna.

Anglenna kenardan ‘fırk’lar.

“Ne? Gerçekten o kadar mı kötüydü?”, diye sorar Lorna.

“Lorna.. Senden nefret ettiğim günlerde, beni iyi hissettiren tek şey, yapıp da etrafındakilere zorla yedirdiğin yemeklerindi!”, diye gülmemek için zorlanır Anglenna.

“O kadar mı kötüydü?”, der Lorna, açıkça alınmış bir şekilde.

“Hayır. Hala o kadar kötü.. Udoorin’e acıyorum açıkçası. Resmen aç kalacak çocuk! Onun seni asla bırakmayacağına, çocuğun tabağını doldurdukça gıkını çıkarmadan yiyişinden anladım. Ama yerken ki yüz ifadesi paha biçilmezdi..”, diye mutlu bir sesle cevap verir Anglenna ama mutluluğunun zorlama olduğu görülmektedir. Belli ki Anglenna hala annesini düşünmektedir.

“Korkarım bu benim hatam.”, der enRise Nadine. “Sen küçükken eğitimin için sana o kadar yüklendik ki, en temel şeyleri ihmal ettik.”

“Yemek hazır. Herkes elini yüzünü yıkayıp gelsin. GNINE TINKERDOME! SÖNDÜR O PİS ŞEYİ HEMEN!.. O çubuğu burada yakarsan aldığım gibi kırarım onu..!”, diye parlar Lady.


Gnine Ninehundredandnintynine
Tinkerdome’un piposu

“Bir büyücü ile piposu arasına girilmez. Bunu bilmiyor musun, kadın?!”, diye homurdanır Gnine.

EFENDİM?“, diyen Lady’nin darağacı gibi sesini duyunca, “Yok bişi..”, diye cılız bir cevap verir ve hemen piposunu boşaltıp iç cebine saklar.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Eveeet. Sanırım herkes doydu ve biraz olsun dinlendi. Ve bazı şeyleri konuşma zamanı geldi..”, diyerek hiç uzatmadan, dolambaçlı yollara başvurmadan konuya girer Lady. “Bize olmasa da, en azından kızınıza bir açıklama borçlusunuz. Biz Lorna ile hiç beklenmedik koşullar altında tanıştık. Kendileri fevkalade hanımefendi bir kız olması bir yana, hepimizin sevdiği ve değer verdiği birisi. Ağırbaşlılığı ve dinginliği ile devamlı etrafına umut ve basiret yaydı. İçine kapanık ve çekingen olmasına rağmen bunu bize bir yük olarak taşıtmadı. Ama ben içten ağlayan biri gördüğümde bunu anlayacak kadar uzun yaşadım. Geçmiş günlerde ve özellikle de Bari Na-ammen sarayında gördüklerimden sonra, bunun sorumlusu olarak sadece iki kişi düşünebiliyorum ve yalnız bir taneniz buradasınız.”

 

Söylediklerini sakince söyler gözükmesine rağmen, kendisini tanıyanlar Lady’nin gerçekte çok kızgın olduğunun farkındadırlar. Lady, beraberinde olanları çocukları olarak gören biridir ve çocukları söz konusu olduğunda asla şaka yapmaz. Onu kızdıran şey de aslında budur; Lorna’nın annesi ve babasından gördüğü sorumsuz ve basiretsiz muamele..

 

“Benim için her şey otuz yıl kadar önce başladı. Şu işe bakın. Ben bile, sanki Bari Na-ammen’den önce yokmuşum gibi konuşuyorum.. Ondan önce Arcanton’u yenmiş ve def etmiş, görülmüş en güzel sorceress, zarafet abidesi Nadine Graciousward olarak tanınıyordum. Bunca yıl ve gördüklerimden sonra, bu sıfatlar o kadar anlamsız ve çocukça geliyor ki..”, diye acıyla eskiyi yad eder Nadine. Bir süre zihnini toparlamaya çalışıyormuş gibi durur, sonra devam eder.

“O zamanlar ben de bir grup maceraperestle beraber, o iblis senin, bu zindan benim, dolaşıp kötüleri yok edip yanlışları düzeltiyorduk.. Ben ve birkaç dost.”

Nadine’nin burnunun ucu kızarır ve gözleri dolar.

“Bu yüzden Delia, Lord Paladin Delia Karakash, öldürüldüğünde bunun anlamı benim için çok daha.. farklı oldu. O, ben, birkaç arkadaş ve senin amcan..”, der Gnine’a bakarak. “..evet. Senin amcan, Nimbletyne TİNKERDOME! Nerede bir sorun olmak üzereyse, altından bir Tinkerdome çıkıyor mutlaka.”, der hüzünlü bir şekilde gülümseyerek.

“Amcam hiç maceralara gitmedi ki? Nereden tanıyorsunuz onu? Bu imkansız bir şey!”, diye hayret eder Gnine.

“Aaaa.. en sevdiği yeğeninden bile sır saklayacak biri ancak Nimbletyne olabilirdi. Ama her grubun bir hırsıza ihtiyacı vardır!”

Udoorin mağarayı sarsacak bir kahkaha atar. “Biliyordum! Biliyordum onda bir şeylerin kitabına uymadığını! Nerede bir sorun çıksa, onu köşelerde bir yerde görürdük.. Babam buna bayılacak!”, der mutlu bir şekilde.

 

Laila ve Lady de hayretle Gnine’a bakarlar. Ama işin gerçek içeriğini Aager anlar; bunca yıl Serenity Home istihbaratıyla uğraşan kendisine bile çaktırmayacak kadar geçmişini ve ne olduğunu saklayabilen yaşlı hırsıza saygı duyar.

Dahası, Gnine’ın Sim Town ve Arashkan’da amcası kılığında dolaşması dolayısıyla başına gelenler bir anda anlam kazanıverir!

 

“Tabii, bu yıllar önceydi. Yaptığı en son iş, kendisi için bile biraz fazla çetrefilli idi ve bacağını sakatladı. Buna rağmen devam etmek niyetindeydi ama kardeşinin, ailesiyle beraber Tinker Hills’de bir göçükte öldüklerini duyunca onun için bütün eğlencenin tadı kaçmış oldu. Kahrolmuş bir şekilde, kardeşi ve ailesinden hayatta kalan tek kişi olan yeğenini bulmak için bizden ayrıldı. Daha sonra duyduk ki, onu bulmuş ve onunla beraber pek de tanınmadığı, Serenity Home denen bir kasabaya yerleşmiş.”, diye yılları derleyen bir ifadeyle anlatır Nadine.

“Delia ve ben.. biz o zamanlar çok yakındık ve.. bir birimize çok.. bağlıydık. Bana öyle bakma kızım. Bunlar babanla tanışmamızdan çok önce olan şeyler. Ama birden Arcanton belası hortlayıverdi. Kimse o kaçık büyücüye bulaşmak istemiyordu. Ahmak, iblis kapısı açmanın bir yolunu bulmuştu ve ivedilikle durdurulması gerekiyordu. Onunla yüzleştik ve yendik. Ne var ki, Delia onu şehir mahkemesine teslim edip suçlarının cezasını çekmesini istiyordu. Gerçekte ise, Arcanton hapiste tutulabilecek biri değildi. Halen onu zapt edebilecek bir hapis olduğunu sanmıyorum. Delia ile tartıştık ve Arcanton bundan istifade kaçmaya çalıştı. Üç arkadaşımı kaybettim o gün. İkisini kaçmaya çalışan Arcanton öldürdü, Delia’yı ise Arcanton’u ben cehenneme ‘def’ edince kaybettim. Ayrıldık ve bir daha görüşmedik. Çok istedim.. Bilemezsiniz ne kadar çok istediğimi.. ama kendimde o cesareti bulamadım. Ben babanla tanışıp evlendiğimde aradan yıllar geçmiş oldu.

Sonra Delia, Karcass belasını öldürdü ve Durkahan Kalesi ve Şehrinin Lord Paladin’i oldu. Halbuki masa başı işi, onun en korkulu kabusuydu..”, der Nadine, hüzünlü bir gülümsemeyle. “Yıllar sonra duydum ki evlenmiş ve bir kızı olmuş.. ve Delia’nın kızıyla benim kızım, Nimbletyne Tinkerdome’un yeğeniyle beraber, rahmetli teyzen Silendenien’in meşhur yayını taşıyan bir izci, bir Drashan kaçaklısı, bir kasaba şerifinin sınanmamış oğlu, bir iblis, Argail Smitefast’in torunu ve ‘la Fey’ adında küçük bir kız, kocamın —muhteşem Grandaleren ve ordularının— beceremediğini başarmışlar; Themalsar’ı yok etmişler. Bu.. o kadar ironik bir şey ki..”, der ve yüzünü elleriyle kapatır.

“İyi misin, anne?”, diye annesinin yanına gelir Lorna.

“İyiyim güzelim. Sadece anılarım.. o kadar yorgunlar ki..”, der Nadine ellerinin arasından.

“Yollarımız Delia ile ayrılınca, ben bir serseri gibi, başıboş bir şekilde yalnız takılmaya başladım. Kendimi o kadar yalnız ve boş hissediyordum ki.. İşte o sıralar High Woods Ri’si Grandaleren’in daveti geldi. Açıkçası ben gitmek istemedim ve belki vazgeçer umuduyla uzun bir süre ertelemeye çalıştım ama baban ısrarlıydı. Ben de en sonunda kabul ettim. Baban istediğinde ikna etmesini iyi bilen biriydi.

Kendisine daveti için teşekkür edip, beraber bir akşam yemeğinden sonra ayrılacaktım.. Niyetim buydu. Ama işler çok farklı gelişti. Başta her şey çok güzeldi. Ama her zaman içimden ‘Neden?’, diye sordum. Bütün meziyetlerime ve cazibeme rağmen, neden bir high elf Ri’si bir insanla evlensin ki, diye sormadım değil. Otuz yıl sonra sebebini öğrenmiş oldum, sanırım..”, der ve sessizce ağlar.

Lorna annesine sarılır.

Merisoul, arkada oturduğu yerden kalkar ve ikisinin yanına gelir. Beklenmedik zamanlarda, beklenmedik davranışlarından birini daha sergiler; bulundukları mağaranın imkan verdiği sınırlı alanında kanatlarını açar ve önünde duran anne ve kızını kanatlarıyla sararak onları kucaklar.

Merisoul, kendisini hayretle seyredenleri umursamaz ama Lady’ye bakar ve “Doğruyu söylüyor. Ve duyguları da en az kızının ki kadar samimi!”, der.

“Teşekkür ederim Merisoul. Senden bunu istediğim için özür dilerim.”, der Lady, içi biraz olsun rahatlamış bir şekilde.

Lorna annesinden ayrılır ve yüzünde tam bir şok ifadesiyle Merisoul ve Lady’ye bakar. “Bizi.. Bizi kandırdınız..”, der, tam bir hayal kırıklığıyla.

Lady öne çıkar ve Merisoul’u sahiplenir.

“Hayır, sevgili Lorna. Seni asla aldatmadık, kandırmadık ve senden hiçbir zaman da kuşku duymadık. Ama Arashkan da olanlardan sonra, kimseye güvenmemiz için bir sebebimiz yoktu. Ve anneni sen tanısan da, biz tanımıyoruz. Dahası, seni baban itelemiş olabilir. Ama annen de buna göz yumdu. Ona güvenmemiz için herhangi bir sebep bulamadım açıkçası. Aklıma, Merisoul’un eşsiz kabiliyetlerinden biri geldi; ‘duygu okuma’.. Anneni okudu ve duygularını tasdik etti.”, diye açıklar.

Lorna ne diyeceğini bilemez gibi öylece durur. “Seni dostum sanmıştım..”, der Merisoul’a yarı ağlamaklı bir sesle.

“Dost..”

..der Merisoul ve durur. Succubi melezi, sanki ilk defa yediği bir şeyin tadını değerlendiriyor gibidir.

Neden sonra yukarı bakar ve “Bir ölümlü beni ‘dost’ kabul etti. Bu sayılıyor, değil mi?”, der, gizemli bir şekilde.

Lady ise iş gereksiz yere çığırından çıkmaması için atılır. “Sevgili Lorna. Lütfen. Bu sana karşı yapılmış bir şey değil. Aslına bakılırsa annene bile karşı yapılmış bir şey değil. Güvenceye ihtiyacımız vardı, onu da bulduk. Akledip Arashkan’da bunu değerlendirmiş olsaydık, belki olaylar çok daha farklı gelişirdi, öyle değil mi?”

“Onlar haklı kızım.”, der Nadine, burnunu çekerek. “Ancak kurnazlığınıza hayran kaldım, Lady. Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi..”, diye de takdirini saklamaz.

“Sadede gelmek gerekirse..” diye devam eder kadın. “..babanla evlendim ve bir anda kendimi saray entrikaları ve ablasıyla arasındaki bin yıllık husumetin içinde buluverdim. Ve zamanla onun herkesi ikna ettiği gibi bir sorceress değil, bir warlock olduğunu öğrendim.”

İMKANSIZ! Annem benim ve sizin gibi bir sorceress idi!”, diye ünler Anglenna.

“Üzgünüm sevgili Anglenna, ama bu doğru değil.. Belki çok, çok eskiden, yüz yıllar önce öyle idi, ama ben onunla tanıştığımda artık bir sorceress değildi. Sanırım bunu Grandaleren de biliyordu.”, der Nadine ve kızına dönerek “Bu yüzden ikimizde sen bir warlock olunca o kadar tepki gösterdik. Ne yazık ki, birbirimizin bildiğini bilmiyorduk, dolayısıyla tepkilerimiz makul bir seviyede olmadı. Sen, birbirinden bağımsız ama aynı istikamette, iki aşırı tepkiyle bir anda muhatap oluverdin. Baban, ablasından dolayı, ben ise teyzenin seni etkilemiş olabileceğinden korktuğum için.. Babanla da oturup doğru düzgün pek bir şey konuşmadığımız için, ikimiz de gerçekte neler olup bittiğini asla öğrenemedik. Zaten sen gittikten sonra da hiç konuşmadık.”, der enRise.

“..ve her şeyin senin açından patlak vermesinin altında yatan sebep ise, teyzendi. Hiç farketmeden ailemizi mahvetti. Kadının Bari Na-ammen’e yanlışlıkla verdiği zarar, bilinçli olarak gösterdiği çabalardan daha büyük oldu.”, diye ekler. Sonra Anglenna’ya bakar.

“Annen için çok üzgünüm, sevgili yeğenim.”, der içtenlikle. “Angrellen zeki bir kadındı. Yapabileceği onca iyiliğe rağmen, sırf kardeşine duyduğu, bitmek tükenmek bilmeyen husumetinden dolayı, yapmamayı tercih etti. Aynı sebepten dolayı da yanlış varlıklarla gizli anlaşmalar yaptı ve ahmak kocamla farkında olmadan, Bari Na-ammen’i yok ettiler.”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Nadine’nin son sözleriyle mağaraya opresif bir sessizlik çöker..

Merisoul Xyrotwu gözlerini kısmış, bir yandan, yaşına rağmen güzelliğinden ve zarafetinden pek az şey kaybetmiş olan kadına, bir yandan da sessizce Anglenna’yı süzmektedir. Kimsenin fark etmediği, kızın gözleri gerçekte bir iç çatışmayı saklamaktadır. Neden sonra, yapması gerektiği şeyin kaçınılmaz ve nihai noktasına varmışcasına, melezin küçük omuzları çöker, kaşları ağlamaklı bir şekilde bükülür ve alt dudağını pörtletir, zira kimsenin bilmediği gerçek; Xyrotwu’nun, içinde bulundukları mağarayı paylaştığı ölümlülerle beraberliği ve onlarla yaptıkları bir şekilde hasıraltı edilebilirken, bundan sonra ağzından çıkacaklar, onun kaderini de, tarafını da, küçük bir kızken Ad Ara adındaki bir meleğin ona bahşettiği ‘son nefesi’ ile sadece içsel bir şekilde hissettiği, ama hiç bir zaman tam olarak anlayamadığı ‘sevgi’ denen şeyi kimlere vermeyi seçeceğini de mühürlemiş olacaktı.

İşin şaşırtıcı yanı kendisini, paylaştığı mağaradakilere hiçbir şekilde borçlu hissetmemesiydi..

Merisoul bu konuda istemsizce duraklar zira az evvelki tespiti tam olarak doğru değildir..

Lady.. Lady bir Tapınak Koruyucusu idi ve kendisi gibi bir iblis tohumunu aforoz edip cehenneme geri gönderebilecekken bunu yapmamıştı. Dahası, bir tapınak muhafızı olarak bunu yapması gerekirken yine de yapmamıştı.

Gnine.. O bücür güç istediğinde ona ‘adını’ vermişti —en azından bir kısmını. Ama o bücür bunu değerlendirip kendi çıkarı için kullanmamıştı. Halbuki ona verdiği kısmi isimle bile cüce, Merisoul üzerinde güç iddia edebilirdi.

Hiç bir zaman kendisini istekli bir şekilde muhatap almamış olan izci kız Laila bile, onun gerçekte ne olduğunu bilmese de, hiç şüphesiz bazı kuşkuları vardı mutlaka ve bu konuda ondan beklediği gibi sırtına saplanması gereken oku, bir türlü yayından fırlatmamıştı.

Lorna ise kendisine sevgi ve saygı dışında bir şey göstermemişti. Yetmiyormuş gibi bir de kendisini bir ‘dost’ kabul etmişti..

Inshala.. Sevgili küçük Inshala.. Etrafında olup bitenlerin çoğunu anlamasa da, kendisinden korksa da, umarsızca, kör bir cesaretle onu —bir iblisi— korumuş ve bunun acısını çekmişti..

Şapşal Udoorin bile.. Önüne çıkan her şeyi olabilecek en küçük parçalarına indirgeyen Udoorin bile ona her zaman nezaket göstermişti.

Ve o pis adam.. Aager! Evet, kendince Merisoul’a bir sınır çizmiş ve sevgili Inshala’sını sahiplenmişti ama, sevgi bu değil miydi zaten; bir şekilde karşılıklı sahiplenme? Dahası, onu anlamak için de çaba göstermişti. Evet, belki bunu ‘Serenity Home güvenliği’ için yapmıştı, ama Merisoul bunun kötü bir bahane olduğunu anlayabilecek kadar o adamı okuyabilmişti. Özellikle Inshala’dan sonra, adamın iç dünyası tamamen değişmişti. Ama en nihayetinde adam, çözemediği bu succubi melezine ‘güvenmeyi’ seçmişti..

 

Hayır.

Merisoul paylaştığı mağaradakilere hiçbir şey borçlu değil, değildi..

Onlara ÇOK ŞEY borçluydu..

 

Acaba..

Acaba Ad Ara, bunların hepsini hesaplamıştı da Merisoul’un efendisinden öcünü bu şekilde mi alacaktı?

HAYIR!, diye düşünür Xyrotwu.

O ‘nefesi’ hissetmişti ve kendisi gibi hislere ve hislerin nüanslarına ayık bir yaratık için bu gözden kaçabilecek bir ayrıntı değildi.

O nefesin içinde sadece katışıksız, karşılıksız, koşulsuz, engin ve sonsuz bir ‘sevgi’ vardı.

O nefesin içinde Ad Ara’nın bin altı yüz yıl çektiği acılardan, gördüğü eziyetlerden kendisinde muhafaza etmeyi başardığı tek şey vardı.

O nefesin içinde asla unutmadı, unutamadığı ve unutmayacağı, zihinsel sarayının derinliklerinde, annesinin portresinin arkasında gizlediği kasanın içinde sakladığı ve ‘Arşiv No. ARZME-0000001olarak muhafaza ettiği ‘SIFIR BİR’ vardı.

 

O nefesin içinde Ad Ara’nın kendisi vardı..

 

‘Sıfır İki’ kararını verir ve bu şekilde kendi cinayetini de işlemiş olur.

Mağaranın içinde, küçük, yılmış, sonu feci bir ölümle biteceğinden kati olarak emin olan bir ‘veda’ sesi fısıldar;

 

KARDAX’ TRAKXA..

 

 

 

 


 

enRise: eski (former) Rise.