Showing: 1 - 10 of 16 RESULTS

A Bard’s Tale XII
“Tinker This! – III – Finalé”

Timeline:

Bir gnome ve onun sorun çıkarma kapasitesi ve bela potansiyelini anlatan bir hikaye: Gnine Tinkerdome.

Arashkan şehrine vardıktan kısa bir süre sonra, beklenmedik bir şekilde kaçırılan Gnine, kendisini şehir arenasının altındaki zindanlarda, zincirlenmiş bir şekilde bulur.

Karanlıkta sabahın, sonrasında ise muhtemelen arenaya çıkmayı ve hayatı için tek başına mücadele vermeyi beklerken geçmişi ve o güne kadar yaptıklarını değerlendirir..

..zira ölümü beklerken yapacak başka bir şeyi yoktur.

Bu hikaye, Gnine Tinkerdome hikayeler serisinin üçüncüsü ve belki de hayatının sonuncusudur..

Hikaye,
A Bard’s Tale XII, “Tinker This! – II” den sonra yer alır.

 

 

Kaçma edepsiz büc—”

“Kes şunu artık!”, diye harlar Gnine kendi kendisine.

Karanlıkta oturduğu soğuk, pis zeminde dişlerini sıkar. Bileklerini dikenleriyle yolan büyülü prangalara rağmen ellerini yumruk yapar ve onları da sıkar.

Gnine hayatında birçok şey olmuştur..

Ne var ki, gerçekte iki şey bunlar arasında asla yer almamıştır;

Korkaklık ve bücürlük!

 

“Kendi kendine konuştuğunun farkındasın, değil mi?”, diye hafif hırıltılı, tok bir kadının sesi gelir karanlıkta.

“Evet, noolmuş?”, diye cevap verir Gnine.

“Bunu sadece delilerin yaptığını bildiğini umuyorum..”, diye gülüyormuş gibi bir ses tonuyla gelir kızın sesi.

“Hayır..”, der Gnine.

“Hayır?”

“Hayır.”, diye tekrarlar Gnine ama bu sefer sesi daha katidir.

 

İster sesli, ister sessiz, herkes kendi kendisine konuşur. Ya geçmiş diyalogların işimize gelen, rafine edilmiş versiyonlarını tekrarlarız, ya da gelecekte olabileceğini düşündüğümüz, ancak ve muhtemelen asla gerçekleşmeyecek konuşmaları canlandırırız.

..diye açıklar gnome.

Karanlıktan bir ‘fırk’lama sesi duyulur..

“Hiçbir şey seninle basit olmuyor, Efendi Tinkerdome. Seçeneklerin arasında bu yok sanırım!”, der kız.

“Ne diyebilirim ki? Ben basit biri değilim.. Olmak için de çaba sarf etmedim —ki bu da kendi içerisinde başlı başına bir ironi; çaba sarf ettiğiniz anda ‘basit’, zaten daha ‘karmaşık’ oluvermiş oluyor!”

“Sen hangisini canlandırıyorsun peki, geçmişi mi, geleceği mi?”, diye aynı, gülüyormuş izlenimi veren tonla sorar tok, cüretkar sesiyle kız.

Gnine, kızın mesleğine olmasa da, onun yüzü ve duruşundaki asî, gözüpek, küstah, cüretkar hatlarının kümülatif cazibesine hayran olmuştur.

Dahası, kızın kendisine özel, o keskin zarafetle çizilmiş yüz hatlarının aksine çıkan hırıltılı, gırtlaktan gelen, tok ve dolgun sesinin oluşturduğu tezat, Gnine’ı nedense büyülemiştir.

Sanki yüzler ve sesler dağıtılırken birileri bir yerde beklenmedik bir hata yapmış ve ona tamamen yanlış bir ses vermişler ancak farkında olmadan, belki de bir milyonda bir olabilecek bir karşımı da gerçekleştirmişler ve ortaya hiç kimsenin beklemediği bu yakıcı kombinasyon çıkmıştır.

Ortam farklı olmuş olsa, Gnine bu kızın sesini muhtemelen bir salak gibi sabahtan akşama kadar dinleyebileceğini düşünür.

Tek sorun; sabah neredeyse olmuştur ve akşamı da olmayacaktır!

..ve Gnine, geçmişini değiştiremeyeceğini bildiği için, onu tekrar yazmakla uğraşmaz. Sadece elinde bir fırsat olmuş olsa, yaptığı şey dolayısıyla özür dilemenin dışında bir isteği yoktur. Geleceği ise.. bir şekilde eline fırsat geçerse, yine özür dilemenin dışında da bir dileği yoktur.

 

✱ ✱ ✱

 

Bugün ne oluyoruz?”, diye sorar küçük, daha çok kocaman bir pamuk şekeri bulutunu andıran pembe saçlı şirin gnome.

 

“Bugün”, der küçük Gnine, “Berduş olacağız!”

“Umm.. Bir; Berduş ne? İki; Neden?!”, diye sorar minik kız.

“Sevgili Terrah Doodlebellz, berduşluk dünyanın en asil mesleğidir.. öyle ki, istediğin yere gider, istediğin şeyi yapar, istediğin gibi giyinir, istediğin yerde yatar, istediğin yerde kalkarsın..”, diye grant bir şekilde sırıtarak açıklar genç Gnine..

“Bana daha çok, izin verilen yere gider, bulduğunu giyer, bayıldığı yerde yatar, ayıldığı yerden kalkar, gibi geldi.”, der cıvıldayan sincap gibi sesiyle Terrah Doodlebellz.

 

✱ ✱ ✱

 

Bugün ne oluyoruz?”, diye sorar küçük, şirin gnome.

Kızın pembe, tüleri, saçma sapan saçları, muhtemelen annesinin zoruyla taranmaya çalışılmış, ancak sabahın erken saatleri olmasına rağmen daha şimdiden isyan belirtileri göstermektedir.

“Bugün”, der küçük Gnine, “Kelle Avcısı olacağız!”

“Umm.. Bir; Kelle Avcısı ne? İki; Neden?!”, diye sorar minik kız.

“Sevgili Terrah Doodlebellz, kelle avcılığı dünyanın en heyecanlı ve tehlikeli mesleğidir.. öyle ki, kanundan kaçmayı başarmış ne kadar çapulcu, ne kadar hain, ne kadar katil, ne kadar cani varsa, onların peşi—”, diye grant bir şekilde sırıtarak açıklarken genç Gnine, Terrah Doodlebellz araya girer ve..

“Peki ne kadar..?”, diye kıkırdayarak sorar.

Gnine hiç bozuntuya vermez.

“Du bi dakka, ona da geleceğim.. —peşine düşer ve onları adalete teslim eder. Yada kellesini getirir.. hangisi daha hafifse!”, diye tamamlar Gnine.

 

✱ ✱ ✱

 

“Sevgili Terrah Doodlebellz, bilesin ki izcilik dünyanın en keskin mesleğidir.. öyle ki, kötünün karşına ilk ve son çıkan her zaman onlar olur..”, diye grant sesle açıklar genç Gnine..

 

. . .

 

“..bilesin ki, sevgili Terrah Doodlebellz, avukatlık dünyanın en eğlenceli ve rezil mesleğidir.. öyle ki, herkes senden nefret eder, taki sana ihtiyaç duyuncaya kadar.. ve işeri bitince de kaldıkları yerden nefret etmeye devam ederler! En iyi yalanları onlar söyler, en büyük gözyaşları onlara aittir, ‘dram’ onlar için icat edilmiş bir kelimedir. Zırnık onur ya da şerefleri yoktur ama bunun da zaten hiçbir önemi yoktur zira paraya para demezler!”, diye grant bir şekilde açıklar genç Gnine..

 

. . .

 

“Sevgili Terrah Doodlebellz, bilesin ki çöpçülük dünyanın en mütevazi mesleğidir.. öyle ki, toplumun en pis işini yapar, en az parasını alır ve eşin de gerçekte senin bir yazar kasa memuru olduğunu sanır!”, diye açıklar Gnine..

 

. . .

 

“..Bilesin ki hırsızlık dünyanın en eski ikinci mesleğidir!.. öyle ki, icabında fakirlerden çalıp zenginlere verir, zenginlerden çalıp kendi cebine koyar..”, diye sırıtarak açıklar genç Gnine..

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Bugün ne oluyoruz?”, diye sorar küçük, şirin gnome.

Belli ki kız bugün annesi onu ele geçiremeden evden sıvışmayı başarmıştır zira bulutumsu saçları tam anlamıyla ivmesini almış da terminal hıza ulaşmış bir ayaklanmayı andırmaktadır!

Kız nedense bugün daha bi zıpzıptır ve bir türlü yerinde duramaz.

“Bugün”, der küçük Gnine, “İstihkam Eri olacağız!”

“Umm.. Bir; İstihkam Eri ne? İki; Neden?!”, diye sorar minik kız.

“Sevgili Terrah Doodlebellz, istihkam eri dünyanın en çılgın, en milimetrik ve en güvenilmez mesleğidir.. öyle ki, bir araya getirdiğin yanıcı kimyasallar, büyük ihtimal elinde patlar, elinde patmamazsa muhtemelen koyduğun yerde, sen yeterince uzaklaşamadan patlar—”, diye grant bir şekilde sırıtarak açıklarken genç Gnine, Terrah Doodlebellz araya girer..

“Gnine! Madencilerin barut fıçılarından birisini mi aşırdın yoksa..?!”, diye haykırır bir anda yüzünde dehşet ifadesi oluşmuş Terrah Doodlebellz.

Gnine’ın bir kaşı kalkar..

“Elbette. Ne sandın beni, içi boş bir fıçıyı mı ateşliyecektim?”, diye hafif alınmış bir ifadeyle cevap verir Gnine.

Terrah Doodlebellz, yüzünde korku dolu bir ifadeyle döner ve evine doğru koşmaya başlar..

..ama oraya yetişemez.

 

Yer altından, derinlerden bir yerden, davulun tek vurgusunu andıran bir ses gelir.

 

 

Ardından, muazzam bir harlamayla yer, ayağa kalkmaya çalışan dev bir gergedanın sırtındaymış gibi ağır çekim yükselir.. sonra da, üstündeki her şeyi beraberinde aşağı sürükleyerek çöker!

 

✱ ✱ ✱

 

Eveeet! En sonunda hatırlamak istemediğin anıyı hatırladın..”, der karanlıktan Lilly Venom.

“Neden bahsettiğin hakkında en ufak bir fikrim yok!”, der Gnine boğuk bir sesle.

“Hiç şüphesiz..!”, diye cevap verir imalı bir şekilde Venom. “Bana o küçük süprüntü hakkında verdiğin ukala konuşmadan sonra, sana anlayış gösteresim gelmiyor, Efendi Tinkerdome.”

 

Bana anlayış göstermene gerek yok, sevgili Lilly.. Aslına bakılırsa ihtiyacım da yok!”, der Gnine sakince. “Olan oldu.. Döndürülemez, geri getirilemez, değiştirilemez, eklenip çıkartılamaz, modifiye edilemez, kaynatıp kurutulamaz ve soğutulup dondurulamaz bir şekilde.. Ve geçmişte kaldı. Bu konuda anlayış gösterilmeye ihtiyacım olmadığı gibi, gösterilmesi gerektiğini de düşünmüyorum.

Uzaklardan bir yerden, çok cılız bir şekilde bir horozun ötüşü duyulur..

“Aferin sana. Sabahı etmeyi başardın.”, diye hicveder Venom.

“Son yemeği, son uykuya tercih ederdim zaten.”, der Gnine omuzlarını silkerek.

 

✱ ✱ ✱

 

Arenanın devasa, kalın parmaklıklı kapısı ağır bir ritüelle yükselir.

Tam bir gündür zifiri karanlıkta oturmuş olan cücenin gözleri, yükselen dev kapının ardından süzülen gün ışığı ile kamaşır. Ellerini gözlerine siper eder ve alışıncaya kadar gözlerini kırpıştırır.

Neden sonra arkasından hafif hırıltılı, cüretkar ve feminen bir fısıltı, “Yapmayı düşündüğün şeyi yapmaya kararlı mısın, Efendi Tinkerdome?”

Fısıltı, dışarıdan gelen kalabalığın heyecan dolu haykırışlarında neredeyse kaybolur.

“Evet..”, der Gnine.

Arenanın iki yüz altmış yardalık boyunun diğer tarafında bir başka demir parmaklıklı kapı daha yükselmektedir.

Kapının ardından, neredeyse dört metre boyunda, bir elinde bir şövalye-biçer, diğerinde ise iki buçuk metre uzunluğunda çıbanlı bir gürz olan iki kafalı bir dev belirir.

“..sanırım.”, der Gnine.

“Sen tahmin ettiğimden daha farklısın, Efendi Tinkerdome.”, der fısıltı.

“Teşekkür ederim.”, diye cevap verir Gnine.

“..ve ahmaksın!”, diye ekler Venom.

“Olabilir. Ama kimse bir Tinkerdome’u eğlencesi olarak kullanmayacak. Bu bir prensip meselesi.”, der Gnine kararlı bir sesle.

“Ne zamandan beri Nimbletyne Tinkerdome için prensipleri bu kadar önemli oldu?”, diye inanmaz bir sesle sorar Venom.

Gnine bir süre sessiz kalır.

Ancak uzun bir aralıktan sonra cevap verir.

“Göçükten beri ..”, der ve ekler;

“Ve Lilly.. Lütfen o kıza bir daha süprüntü deme!”

“Derdin bu mu şimdi?”, diye tıslar Venom.

“Az sonra çıkıp arenanın ortasında oturmam dışında yapacak başka bir şeyim yok.”, der Gnine. Karşılaşacağı dev yaratıktan dolayı yüzü çekilmiş cüce, çok kısa, düşünceli bir aradan sonra sessizce devam eder.

“Hayatımda en azından iki yanlışı düzeltme fırsatım oldu..”

“İlki neydi?”

“Themalsar!”

Lilly Venom olduğu yerde durur..

Kız, hiç beklemediği ancak çok önemli bir gerçeğin farkına varmış olmanın verdiği hışımla harlar;

“Nimbletyne Tinkerdome hiçbir zaman Themalsar’a gitmedi! KİMSİN SEN?

“Hiçbir zaman Nimbletyne Tinkerdome olduğumu söylemedim.”, der Gnine omuzlarını silkerek. “Kim olduğuma gelince, o da bu akşamın hikayesi olsun, sevgili Lilly..”, diye gülümser, yüzünde ironik bir ifadeyle.

Hayret içerisinde Gnine’a bakar Lilly Venom.

Gnine ‘Ninehundredandninetynine’ Tinkerdome arkasına bakmadan, “Çok öznel, özel ve özgün bir sesin var. Gitmeden bunu söylemek isterim.”, der.

Sonra sessizce geçmişe ve belki gerçekleşir umuduyla da geleceğe özür diler ve arena meydanına açılan devasa, parmaklıklı kapıdan çıkar.

 


Şövalye-biçer: İki-iki buçuk metre boyunda, gelen atlı şövalyeleri biçmek için kullanılan dev kılıç.

 

Çıbanlı gürz: Çividen çok küt çıbanları andıran, bir çeşit çıkıntılı gürz.

 

 

 
 

A Bard’s Tale XII
“Tinker This! – II”

Timeline:

Bir gnome ve onun sorun çıkarma kapasitesi ve bela potansiyelini anlatan bir hikaye: Gnine Tinkerdome.

Arashkan şehrine vardıktan kısa bir süre sonra, beklenmedik bir şekilde kaçırılan Gnine, kendisini şehir arenasının altındaki zindanlarda, zincirlenmiş bir şekilde bulur.

Karanlıkta sabahın, sonrasında ise muhtemelen arenaya çıkmayı ve hayatı için tek başına mücadele vermeyi beklerken geçmişi ve o güne kadar yaptıklarını değerlendirir..

..zira ölümü beklerken yapacak başka bir şeyi yoktur.

Bu hikaye, Gnine’ın hikayeler serisinin ikincisidir ve
A Bard’s Tale XII, “Tinker This! – I” den
hemen sonra yer alır.

 

 

Kaçma edepsiz bücür!”

Karanlık zindanın soğuk zemininde oturan Gnine, bu ifadeye ne kadar alışkın oluşunu bile, oldum olası sinir bozucu bulmuştur..

Birincisi, asla kendisinin bir bücür olduğunu düşünmemiştir ve kendisini bir bücür olarak görmemiştir.

Gnine bir bücür değil, bir gnome’dur.

‘Bücür’, küçük ‘insanlar’ için kullanılan bir tanımlamadır zira ve en nihayetinde bücür olmayan bir gnome yoktur, dolayısıyla bu, anlamsız ve biraz da düşüncesizce kullanılan bir ifadedir.

Gnine bu ifadeyi oldum olası PC bulmamıştır!

Gnine bir anda Anglenna’ya ‘sivri kulak’ diye hitab etmemesi gerektiğini, zira kategorik olarak bunun kendisi gibi bir gnome’a ‘bücür’ denmesinden pek de bir farkı olmadığına ayılır.

Genç gnome derin bir iç çeker. ‘Şu işe bak. Sefil bir zindanda ölümü bekliyorum ve ırksal hakaretler üzerine felsefe yapıyorum.. İşsizlik nelere kadir!’, diye düşünür.

 

✱ ✱ ✱

 

Sen kimsin?”, diye sorar genç gnome, önünde dikilip durmuş kıza.

Bu, genç Gnine’ın, annesini, babasını, altı erkek ve dokuz kız kardeşiyle yaşadıkları Tinker Hills’deki evlerine yeni komşu gelmiş gnome ailesinin on iki üyesinden birisiyle ilk karşılaşmasıdır.

“Benim adım Terrah..”, der küçük gnome kız sincap gibi bir sesle Gnine’a.

“Terrah Doodlebellz.”

Küçük kızın tüy gibi hafif, pamuk şekeri pembesi saçları,  saçma sapan bir şekilde her bir yana savrulmuştur. Çekik, iri, parlak silik-yeşil gözleri, daha çok bir düğmeyi andıran burnu, küçük, kırmızı ağzı, bir bebeğinkini andıran mini minnacık parmakları ve mütemadiyen nefes nefese kalmış, tiz sesiyle harika şirin bir yumağı andırmaktadır..

..ve Gnine’a altı atlı bir araba gibi çarpmıştır!

Gnine, kendisinden muhtemelen sadece iki yaş küçük olan bu fevkalade şirin yaratığa anında vurumuş ve öylece, alık alık ona baka kalmıştır.

“Sen.. çok şirinsin!”, diye ünler istemsizce.

Önünde duran küçük kız, pembenin muhteşem bir tonu ile minik, kedi-patisini andıran pabuçlarından tüy-saçlarının uçlarına kadar kızarır.

“Te.. Teşekkür ederim!”, diye fena halde utanmış bir şekilde afallar.

Muhtemelen ikisi de farkında değildir, ama o gün, ağzından kaçırdığı bu basit gibi görünen ifadeyle Gnine Tinkerdome da, Terrah Doolebellz de kalıcı bir arkadaş edinmiştir.

Gnine, ailesini ondan alan ve hayatını tamamen değiştiren göçükten sonra, en az annesi, babası, altı erkek ve dokuz kız kardeşi kadar Terrah Doodlebellz’i de özlemiştir zira göçük ile yıkılan evler arasında, onunkisi de mevcuttu..

 

✱ ✱ ✱

 

Uyumuyorsun!”, der hafif hırıltılı, tok, cüretkar bir kadın sesi karalığın içinden sessizce.

“Nereden biliyorsun uyumadığımı? Sen bir insansın. Karanlıkta görme özelliğin yok!”, diye söylenerek cevap verir Gnine.

“Sen de bir gnome’sun ve belli ki aklını kullanma özelliğin yok!”, diye cevap gelir.

“Neden yaa?”, diye yine söylenir Gnine alınmış bir şekilde.

“Bana cevap vererek, ilk söylediğimi tasdik etmiş oldun!”, diye ‘fırk’lar tok ses.

Gnine kaşlarını çatar ve buna verecek ‘muhteşem’ bir cevap düşünür ama tatmin edici bir şey gelmeyince yüzü kararır.

“Neden bir kesici olmayı seçtin?”, diye bir şey, bir anda frensizce bir şekilde ağzından kaçar.

Uzun bir süre, öldürdüğü adamın yerini almış kızdan bir ses çıkmaz.

Neden sonra kızın yüzü Gnine’ın dibinde belirir.

“Neden öğrenmek istiyorsun?”, diye sorar kız ona.

“Neden soruyorsun, neden öğrenmek istediği mi? Bu önemli mi?”, diye kendisi de sorar.

“Tabii önemli. Önemli olmasa sorar mıydım?”, diye hırlar kız ona.

“Ben nerden bilebilirim ki? Seni yeterince tanımıyorum.. Senin için neyin önemli olup olmadığını bilme ihtimalim nedir sence?”, diye cevap verir Gnine ama kızın cevabını beklemeden ekler; “Yaa bak.. sorulara soruyla cevap verme işini ertesi sabaha kadar yapabilirim ama bıçağı olan sensin. Neden bana senin kısmını söylemiyorsun? Ben de sana benim kısmını söyleyim. Sen cevabını almış olursun, bende hayatta kalmış olurum.. ironik bir şekilde!”, diye hicveder Gnine hafifçe, içinde bulunduğu duruma ithafen.

Kız derin bir nefes alır sonra burnundan soluyarak tıslar; “Çünkü nedenler her zaman önemlidir. Öldürmediğim nadir ‘müşterilerim’, doğru nedenlerinden ötürü hala hayattalar. Hayatta kalmaya devam etmeleri de doğru nedenlerin devamına bağlı olduğunu bilmelerinden kaynaklanıyor!”

“Ne yani, sen bir çeşit vicdan şerifliği mi yapıyorsun?”, der Gnine, şansını zorlayan bir üslupla.

“Benim vicdanım yok!.. Şimdi.. Nedenimi rica edeceğim!”, der kız tekrar burnundan soluyarak.

“Ben geçmişimde çok şey denedim. Bugün yaptığım işi yapıyor olmamın sebebi de bunların kümülatif sonuçları, sanırım..”, diye cevap verir Gnine. “Senin, yaptığın şeyi yapmana sebep olan sonuçları merak ettim.”

Venom bir süre önünde, zincire vurulmuş, soğuk taşların üstünde oturan cüceye bakar.

“Bu çenesi düşük halin, fabrika ayarın mı yoksa sadece ben özel miyim?”, diye sorar soğuk bir şekilde.

“İkisi de.., sanırım.”, diye hiç bekletmeden cevap verir cüce.

Venom’un gözleri kısılır.

“Hey.. Bana kızma.. Ben söylediklerimin arkasındayım.. ama konumuzun biraz dışına çıktık sanırım.”

“Benim geçmişim de çok şey deneme lüksüm olmadı. Ya bunu yapacaktım, ya da Madam’ın emrinde, hayatımı leş kokan hayvanların altında geçirecektim!”, der kız hırıltılı bir sesle.

“Evet.. *Öhöm!*.. Fazla bir şansın yokmuş, sanırım. Ama Terrah Doodlebellz’in dediği gibi; ‘Üçüncü seçenek, aramak istemediğimiz seçenektir!'”, der Gnine sessizce. Terrah’yı şu anda, şimdi hatırlamış olması ona dokunmuştur nedense.

“Hayatını tok geçirmiş biri gibi konuştun, cüce.”, diye hırlar Venom.

“Çocukken göçük altında geçirdiğim altı günü hesaba katmazsak, evet, genelde tok geçirdim hayatımı. Bu beni bir şekilde suçlu mu yapıyor? Ya da söylediklerimi kusurlu mu kılıyor?”, diye sorar Gnine, kıza.

Gnine, retorik sorusuna cevap beklemez ve devam eder.

“Tokluk ile haksızlık, açlık ile doğruluk arasında hiçbir alaka ve birbirini destekleyen bağ yoktur. Aç insanların, tok’ların yapmayı tercih ettikleri davranışları seyrederken, yaptıklarını, yapanların iradelerine değil, midelerine bağlamaları, anlaşılır olmakla beraber, kusurlu bir yaklaşım.. ve ironik!

..ve kötü bir bahane.”

“Bahane mi?”, diye sorar kız. Tinkerdome’dan aldığı bu açıklama, Venom’un beklentilerinin oldukça üzerindedir ve onu rahatsız etmiştir.

 

Evet. Aramak istemediğimiz üçüncü seçeneği aramamamız için bir bahane. Açlar, tokları, tok olmakla suçlar ve ana hedef ve sebep olarak da bunu onların tok oluşlarına bağlarlar. Asla bir başka sebep ya da seçenek aramazlar. Çoğunlukla da bir başka seçenek yok gibi görünür ama sayısız ‘sebepler’ hala oradadır. Tokluğun kendisinin gerçekte bir sebep değil, kümülatif bir sonuç oluşu gibi.. Bizim dar bakış açımızı istismar etmek isteyenler de, bize seçeneklerimizin sadece bize sunulmuş haliyle sınırlı olduğunu ikna etmeye çalışmaları gibi.. Söz gelimi, yarınki turnuvaya çıktığımızda, hiç dövüşmemeyi seçebiliriz. Ve karşımızdakileri de buna ikna edebilirsek sanırım ortalık yeterince karışmış olur.

..der Gnine, sanki en başta istediği ve planladığı buymuş gibi..

Venom ‘fırk’lar.

Ama bir an sonra pis zeminde sırıtarak oturan cücenin söylediklerinde samimi olduğunu görür ve öylece kalakalır.

“Bu.. kimsenin işine gelmez..”, der Venom sessizce.

“Benim hayatımdan bahsettiğimizi düşünürsek, burada, şu anda, düşüncesi gerçekte önemli olan tek kişi benim. Ama kimse zahmet edip de bana bir şey sormadığına göre, sanırım ben de onlara neyin işlerine gelip gelmeyeceğini sormayacağım!”, der Gnine umarsızca.

“Seni öldürürler.”, diye cevap verir Venom kati bir sesle.

Gnine omuzlarını silker ve bu hareketiyle bileklerine bağlı pranga ve zincirler istemsizce şıngırdar.

Şıngırtı, Gnine’ın söylediklerini, söyleyeceklerine bağlıyormuş gibi, manalı bir şekilde karanlık zindanda yankılanır.

“Bu, sevgili Lilly, zaten olacak!”

 


 

 
 

A Bard’s Tale XII
“Tinker This! – I”

Timeline:

Bir gnome ve onun sorun çıkarma kapasitesi ve bela potansiyelini anlatan bir hikaye: Gnine Tinkerdome.

Arashkan şehrine vardıktan kısa bir süre sonra, beklenmedik bir şekilde kaçırılan Gnine, kendisini şehir arenasının altındaki zindanlarda, zincirlenmiş bir şekilde bulur.

Karanlıkta sabahın, sonrasında ise muhtemelen arenaya çıkmayı ve hayatı için tek başına mücadele vermeyi beklerken geçmişi ve o güne kadar yaptıklarını değerlendirir..

..zira ölümü beklerken yapacak başka bir şeyi yoktur.

Bu hikaye, Gnine’ın hikayeler serisinin ilkidir.

 

 

Kaçma edepsiz bücür!”

Gerisin geriye baktığında, bu Gnine “Ninehundredandninetynine” Tinkerdom’un bir zamanlar belki de en sık duyduğu şeydi. Tabii, arkasından! Aklı başında hiçbir gnome, kendisine “Kaçma edepsiz bücür”, diye bağırılırken durup beklemez.

Burada ‘akıllı’ ifadesini de olabildiğince geniş ve göreceli bir şekilde kullandığımızın farkındasınızdır, diye umuyoruz. Sanırım, ‘hayatta kalma içgüdüsü’, daha yerinde olurdu..

..ve Gnine Tinkerdome’un hayatta kalma içgüdüsü ta küçük yaştan itibaren oldukça gelişmiş olduğunu söyleyebiliriz.

Buna rağmen şu anda, şimdi, Gnine’ın morali oldukça düşüktür zira ilk defa yakalanmış, zincire vurulmuş ve karanlık bir zindana atılmıştır.

Dahası, nedenini bile bilmemektedir.

“Shit!”, diye küfür eder cesurca.. Lady burada olmadığına göre, istediğim kadar da küfür edebilirim nasıl olsa, diye düşünür Gnine acı bir şekilde.

“Shit..!”, diye yineler kendisini. “Zindandayım ve daha bir şey bile yapmadım!”

Acı dolu deneme-yanılmalarla bileklerine takılmış, oradan da duvardaki koca bir halkaya geçirilmiş prangaların, bir şekilde büyü yapmasını engellediğini anlamış, zincirleri saatlerce çekiştirmesi de hiçbir sonuç vermemiştir. Öyle ki, karanlıkta bir yerden bıkmış bir ses, “KES ARTIK ŞUNU“, diye bağırmıştır.

Gnine, karanlıktaki adamdan bilgi almaya çalışsa da, öğrendiği ve kesin olan tek şey, Arashkan şehrinin arenasının altındaki zindanlardan birinde olduğudur.

“Ne yani, beni arenaya mı çıkartacaklar?”, diye hayret içerisinde inler Gnine.

Karanlıktaki sesin sahibinin kıkırdadığını duyar.

“Hayır evlat. Sen sadece yemsin. Benim yaşamam için senin ölmen gerekecek. Seni öldürmek için harcayacakları saniye, benim hayatta kalmama yetecek saniye olacak!”

Bu laf üzerine Gnine’ın yüzü, fena halde alınmış bir şekilde kararır.

Hiçbir şey olmazsa, en az üç saniye ayakta ve hayatta kalacağını düşünür.

 

✱ ✱ ✱

 

Genç gnome, geçmişini düşünür.

Annesini, babasını, altı erkek ve dokuz kız kardeşini..

Bu kadar çok kardeşi olunca, annesi de, babası da en sonunda yılmış, dokuzuncu çocukları olan kendisine “Gnine” adını vermişlerdi. Kendisinden sonra doğan kardeşlerine ise; “Thein”, “Efelen”, Twerf”, Thirkeen”, “Fortin” ve “Fifthein” diye isimlendirmişlerdi.

Gnine bu konuda her zaman en şanslısının kendisini olduğunu düşünmüştü. “Twentein” ya da “Thirteinensleven” gibi bir şey de olabilir di, diye geçirmişti alkından.

Beklenmedik, şiddetli bir patlama ve akabinde gerçekleşen göçükte, Tinker Hills’deki yer altı evleri, bir çok başka evle beraber çökünce, Gnine kendisini bir anda yapayalnız kalmış olarak bulmuştu..

Biraz şimdiki gibi.

Yapayalnız, aç, karanlıkta ve ölümü bekler bir vaziyette.

En azından o zaman zincirlenmemişti hiçbir yere.

Biraz düşününce, günler sonra çıkarılıncaya kadar, tıkılı kaldığı göçükte de pek kıpırdıyamamıştı, dolayısıyla zincir onun için bir upgrade’di diyebiliriz aslında!

Yine geri dönüp baktığında, annesinin, babasının, altı erkek ve dokuz kız kardeşinin hayatta olması karşılığında şansından feragat edip “Thirteinensleven” olmayı tercih ederdi..

 

✱ ✱ ✱

 

Kaçma edepsiz bücür!”

Gnine, bu ifadeyi arkasından kaç defa duyduğunu hatırlayamaz. Hatırladığı bir şey varsa, o da bu ifadeyi tam olarak hak etmiş olmasıydı..

..muhtemelen!

Gnine hayatında bir çok şey denemişti. Bir çok farklı iş, kılık, meslek.. birisinde hoşuna giden bir şey mi gördü, hemen gördüğü kişinin kılığına girer ve onun gibi olmaya çalışırdı.

Sorun; kılığına girdiği kişinin sahip olduğu tecrübelerden mahrum olmasıydı. Dolayısıyla büründüğü kimliğin işini yapmaya kalkınca da, ortalık bir anda beklenmedik bir kargaşa eşliğinde karışmıştı.

Kılığına girdiği ve denediği ilk mesleği, ironik bir şekilde, Tinker Hill’s arenasında boks şampiyonluğuydu. Daha on bir yaşındaydı ve hayatının en fena dayağını yemişti. Hıncını alamayan Gnine, turnuva çıkışında kendisini döven gence, iplerden, makaralardan, katran ve samandan oluşan karmakarışık bir tuzak hazırlamış, ancak olay beklediği gibi gelişmemiş ve çıkan yangında yedi çadırın yanmasına sebep olmuştu.

“Kaçma edepsiz bücür!” ifadesini de ilk defa o zaman duymuştu..

 

✱ ✱ ✱

 

Gnine karanlıkta çok cılız bir ses duyar. Bu sesi duymasının sebebi, son iki, üç ayda edindiği zorlu tecrübelerden kaynaklandığını anladığında birden irkilir ve ilk ateş topu kullandığında yaptığı yanlış hesaplamanın sonuçlarını gördüğünde tepesine basan korkuyu hisseder.

Karanlıkta birisi, fevkalade sessiz adımlarla ilerlemektedir.

“Aager?!”, diye tıslar Gnine istemsiz bir umutla.

Hayatında ilk defa o asık yüzlü, pis bakışlı, mel’un herifi gördüğüne mutlu olur.

Ama karanlığın içinden gelen ses çok hafif hırıltılı, dolgun, tok ve bariz bir şekilde feminen bir sestir.

“Aager? Aager Fogstep mi?”, diye kıkırdar ses.

Gnine olduğu yerde dona kalır ve yaptığı hatadan dolayı kendi kendisine lanet eder.

“Shit!”, diye de üstüne küfür eder zira iş işten geçmiştir artık.

Karanlıktaki dolgun, çok hafif hırıltılı ses “Çok ayıp sayın Tinkerdome, ama isabetli!”, der ve sanki Gnine’ın tam dibinde gibidir.

“Bu şehirde beni tanımayan birileri var mı yaa? Siz kimsiniz?”, diye tıslar Gnine.

“Herkes değil. Sadece seni öldürmek isteyenler..”, diye bir cevap gelir karanlıktan.

“Belli ki siz beni tanıyorsunuz. Ama ben sizin kim olduğunuzu bilmiyorum. Nezaket, iki kişi karşılaştıklarında birbirlerini tanıtmasını gerektirir. Kimsin sen?”, diye ısrar eder Gnine.

“Fogstep’in neden sana sinir olduğunu anlamak çok da zor değil. Bu sadece bir tahmin ama sanıyorum ki seni defalarca boğmak istemiştir!”, der ses gülüyormuş gibi. “Ölüm arenasının altındasın. Pis bir zindana, zincirlenmiş bir şekilde tıkılmış durumdasın ve nezaket bekliyorsun..”

“Bu bir prensip meselesi..”, diye ‘hıf’lar Gnine.

“Seni buraya prensiplerin.. ve aptallığın getirdi Tinkerdome! Ve aptalların prensipleri para etmez..”, der kadın ve..

“..Bir saniye!”, diye ekler ironik bir şekilde ve kadının sesi uzaklaşır..

Bir an ortam sessizleşir.

Gnine nefesini tutmuş, iyice kulak kabartmış, karanlıkta bir şeyler duymaya çalışır.

..ve duyar!

İleriden, daha önce konuştuğu adamın olduğu yerden hafif bir darp ve ardından da bir inleme sesi gelir ve ortam yine sessizleşir.

Gnine yutkunur..

Neden sonra, hemen dibinde küçük bir mum yanar ve Gnine ilk kez, kendisiyle konuşan kadını görür.

Gnine ister istemez, “Wow.. ne kadar güzelsin!”, diye ünler!

Önündeki parmaklıkların diğer yanında duran kadın, yirmili yaşlarındadır ve gerçekte geleneksel anlamda güzel olmaktan çok, solgun bir cazibesi vardır.

Gnine’ın görebildiği kadarıyla kızın üzerinde sade, gösterişsiz, daha çok işlevsel amaçlı kıyafetler mevcuttur. Kızın elindeki kanlı ince hançer ve belindeki kısa kılıç dışında görünürde herhangi bir başka silahı yoktur. Gnine, kıza baktıkça onun ayrıntılarını daha belirgin bir şekilde farkeder; sıska, uzun kol ve bacaklarını, ince belini, düz, uzun saçlarını, zarif olduğu kadar sahibine hafif cüretkar bir hava veren burnunu, dolgun, acı dudaklarını ve keskin, cansız gözlerini.. Bu ayrıntılar, tekil olarak ele alındığında, her biri sanki bir başka kişiyi anlatmaktadır. Ancak kümülatif bir şekilde bakıldığında ise kızın bambaşka bir hikayesi olduğunu açıkça bir şekilde söylemektedir ne var ki Gnine, kızın çok küçük yaştan gerekli ve elzem besinlerden mahrum kalmış birisi olması dışında bu hikayenin ne olabileceğini çıkaramaz zira hayatında o kadar acı çekmemiştir.

“Teşekkür ederim küçük adam. Namın kadar kıvrak bir dilin varmış. Sırf bu yüzden arenada sana yardım edeceğim. Ama şunu unutma. Sen bir hedefsin.. Benim için değil ama başkaları için öylesin. Benim için ise sadece bir yemsin o kadar. Benim hedefim Gar Thalot. Onun muhteşem adalet arayışı ve ideolojileri için sana ve senin arkadaşlarına ihtiyacı olacak. Bunun için de senin buradan canlı çıkman gerekiyor. Arenadan canlı çıkmanın tek yolu da kazanmaktır!”, der kız cüretkar bir üslupla.

“Her halükarda, ya öldürdüğün o adam için bir saniyelik yem, ya da senin Gar Thalot’una ulaşabilmen için bir yem olacağım, öyle mi? Alternatiflerim bunlar mı? Ya yem olmak, ya da yem olmak!”, diye hicveder Gnine.

“Aaa.. Sana alternatif sunuyormuşum gibi bir izlenim mi verdim? Özür dilerim. Benim hatam!”, diye sırıtır kız Gnine’a soğuk bir şekilde.

“O adamı neden öldürdün peki?”, diye hafif tırsmış bir sesle sorar Gnine.

“Onunla mı arenaya çıkmayı tercih ederdin, sevgili ‘bir saniye’?”, diye gülümser kız, aynı ifadeyle.

“Aaa.. hayır, tabii ki hayır.. Öleceksem bunu güzel bir kızın yanında yapmayı tercih ederim!”, diye hızlı bir şekilde cevap verir Gnine.

Kız ‘fırk’lar.

“Şimdi.. bana Arashkan’a beraber geldiğin arkadaşlarını anlat. Özellikle de Aager Fogstep ve onun yanından ayrılmayan o küçük süprüntüyü..”, der kız gülümsemesine devam ederek ama kızın gülümsemesinin ulaştığı soğukluk nedense Gnine’ın içinde bir ürperti oluşmasına sebep olur.

Buna rağmen yine de kendisine engel olamaz..

“O ‘süprüntünün’ bir adı var; Inshala ‘la Fey’ Frostmane ve lütfen ona karşı biraz daha saygılı konuş! O tahmin edemeyeceğin kadar iyi bir insan. Fevkalade iyi niyetli, içten, sevimli, duygusal ve sevdiklerini hayatı pahasına koruyan bi kız o..”, der Gnine kızmış bir şekilde.

“O bir insan bile değil—”, diye başlar önünde duran kız ama Gnine “O bir insan!”, diye kati bir sesle onun sözünü keser ve “Senden de, benden de ve gördüğüm insanların hepsinden de daha bi insan o..”, diye harlar, kendisini frenliyemez ve devam eder..

 

Bir insanı insan yapan, kendisine sorulmadan, içine doğduğu ve bunun için hiçbir emek sarf etmediği bir bedene sahip olmak kadar ucuz ve basit bir şey ise, buradaki tek ‘insan’, az evvel umarsızca bir başka insanı öldürmüş olarak bi sen varsın. Ama bir insanı insan yapan onun kalitesi, duyguları, erdemleri, imkansızlıklar ve zorluklar karşısında yaptığı tercihleri ve sıfatları ise, o kız hepimizden daha bi ‘insan’.

Kızın, cılız mum ışığında oluşan gölgelerin oynaştığı yüzünde anlaşılmaz bir ifade oluşur.

Kız bir süre sessizce bu ifadeyle zincirlere bağlı cüceyi süzer. Neden sonra, “Öyle görünüyor ki, Fogstep gibi bir hayvanı adam etmek için, gerçek bir ‘insan’ gerekliymiş.. Kimin aklına gelirdi..?!”, der acı bir şekilde.

“Yaaa bakın. Belli ki Aager’i pek sevmiyorsunuz —ki bu da anlaşılır bir durum. Aager kendisini sevdirmek için etrafındakilere pek de sebep veren biri sayılmaz ama adamın zorlu bir geçmişi varmış. En azından geldiğim yerde duyduğum rivayetler bu yönde.”, diye açıklamaya çalışır Gnine.

“Zorlu geçmişi olan tek kişi Fogstep değil.”, der kız kindar bir sesle. “Her neyse.. dinlensen iyi olur cüce. Yarın asıl senin için zorlu bir gün olacak ve öleceksen, bu senin uykunu alamamış olmandan kaynaklanmasa iyi olur. Bu zindana sızmak için az çaba sarf etmedim..”

“Ee, girilebiliyorsa neden geldiğin yerden geri çıkıp kaçmıyoruz o zaman.”, diye sorar Gnine.

Kız cüceye uzun bir süre öylece bakar,

“Çünkü..”, der neden sonra burnundan soluyarak, “..bir bacadan girmek için kendini yer çekimine bırakman yeterlidir. Ama bu geri çıkabileceğin anlamına gelmez! Buranın yapısı da öyle.. Büyülü muhafızları girenlere karşı ayıktır ama yeterince iyi isen, yine de atlatabilirsin. Geri çıkmak ise apayrı bir konu. Büyülü muhafızlar girenleri sadece yakalamak için hazırlanmışlar. Çıkanları ise yok etmek üzerine kurulmuşlar!”

“Tamam.. Tamam.. kızma. Kaşların çatıkken de güzelsin ama gülümsediğinde çok daha harika oluyorsun!”, der Gnine, alttan alır bir üslupla.

“Sen hafif kaçıksın, galiba!”, der kız cüceye hayret içerisinde.

“Senin Bremorel diye bir kız kardeşin mi var?”, diye sorar Gnine ister istemez. “O da hep aynı ifadeyi kullanırdı da!”

Kız başını eğer ve “Benim sadece bir ağabeyim vardı.. çok küçükken.. Onu aldılar ve para karşılığı sattılar.”, der kız sessizce.

“Çok üzgünüm. Ben de küçükken annemi, babamı, altı erkek ve dokuz kız kardeşimi bir göçükte kaybettim. Bununla beraber, hala kendini bana tanıtmadın.”, der Gnine.

Kız çok hafif başını kaldırır.

“Benim adım.. Venom.. Lilly’s Venom..

 

 


Gnine: Nine / Dokuz
Thein: Ten / On
Efelen: Eleven / On Bir
Twerf : Twelve / On İki
Thirkeen: Thirteen / On Üç
Fortin: Forteen / On Dört
Fifthein: Fifteen / On Beş
Twentein: Twenty / Yirmi
Thirteinensleven: Thirty Seven / Otuz Yedi

 

 

 
 

A Bard’s Tale XI
“Power Word: NO!”

Timeline:

“Bu bir hikaye değildir. Bunu baştan söyleyeceğim. Bu bir anlatıdır ve kayıt altına alınmasına da en baştan karşıydım. Ne var ki, bunları anlatmak istediğim kişi burada değil ve elimde bunları kendisine ulaştırabileceğim başka bir imkanım yok.

Burada yazılı olan anlatıya veya yorumlara itiraz eden ya da aleyhimde kullanmak isteyen olursa, hepsini reddedeceğimi de en baştan şuracıkta dile getireyim – bu yaşıma gelmeyi başardım, mutlu bir şekilde gideceğimden ve ardımdaki zor ve çetrefilli işi de, en aklı selim kişilere bırakacağımdan dolayı.. eh.. mutluyum!”

“Bu anlatıda geçen yer ve isimleri değiştirmedim zira bunu yapmam halinde, korkarım ki anlatacaklarımdan daha çok sahiplerinin isimlerinin değişmiş olması onları daha çok kızdıracaktır..”

“Sevgili Magella. Bilmelisin ki bunları anlatmamın, yegane olmasa da, temel sebebi; gideceğimiz yere, geldiğimiz yeri unutarak varamayız. Bu sana son nasihatım zira sen ve arkadaşların çıktığınız ölümcül maceradan döndüğünüzde, sanırım ben de kendi ölümcül macerama çoktan başlamış olacağım.”

“Sen gelinceye kadar yerime vekil olarak genç Thomas Dimwoods’u bırakıyorum.. Eminim bundan dolayı benden pek hoşnut olmayacaktır zira izci kızla gittiği misyondan döndüğünde eskisi gibi artık kitaplarının arkasında saklanamayacağını ve kendisini büyük kararların ve daha da büyük sorumlulukların beklediğini öğrenecek..”

“Gideceğim yerde sizleri özleyeceğim..”

“SERRAPHYN EDET VIELLA XILLESSE DEMI”

 

“Bu nedir bilemiyorum.”

“Beni yanlış anlamamaya çalış sevgili Magella. O tür düşüncelerim olmayalı belki kırk yıl olmuştur ama dün gece rüyamda bir kız gördüm.

“Hayatımda hiç böylesi saf, güzel ve.. hüzünlü bir varlık görmemiştim. Bir melekti sanki ve bunu bana tekrarlayıp durdu..”

“..ve unutmamamı telkin etti.”

“Uyanınca ağladım..”

“Neden bana söyledi ki?”

“Ben burada olmayacağım!”

 

Serenity Home Tapınak Baş Muhafızı
Demos Lightshand

 

 

Efendi Argail Smitefast.

Sevgili Magella’nın anne tarafından dedesi.. Bu gördüğünüz zat, geçmiş kahramanlıklarıyla tanınan biri değildir zira kahramanlığa pez az ihtiyaç duymuştur. Kendisiyle tanışma fırsatım olduğu için kendimi her zaman şanslı hissetmişimdir.. Bunu söylerken, şansa asla inanmadığımı da hesaba katın lütfen. Onun sayesinde Scowling Hills ve Elder Hills’deki bir çok dwarf ile tanışma fırsatım oldu – ister istemez..

Evet, ‘ister istemez’ diyorum zira sizlerde benim kadar çok dwarf’la tanışmış ve beraber olduysanız, bunu oldukça ılımlı bir değerlendirme olarak kabul edeceksinizdir. Ne kastettiğimi anlamıyorsanız, bir dwarf’a danışın ama yanınızda saklanacak bir dağ getirmeyi ihmal etmeyin!

Kendisiyle ilk tanıştığımda ben yirmi yaşlarımda, genç bir tapınak koruyucusuydum. Efendi Argail ise çoktan yaşını almış, bilge, her zaman ciddi ve geçit vermeyen bir dağ gibiydi.. en azından ilk karşılaşmamızda benim üzerimde bıraktığı etki buydu.

Kendisiyle en son görüşmemizde ise ben seksen iki yaşındaydım ve beni çağırdığında yanına gidebilmem için ulaklarla beraber tahtırevan da göndermemiş olsaydı, gıcırdayan eklemlerimle o yolculuğu yapmam pek de mümkün olmazdı. Yanına vardığımda hala yaşını almış, bilge, her zaman ciddi ve geçit vermeyen bir dağ gibiydi.. Ben yaşlanmış ve erimiştim, o ise neredeyse hiç değişmemişti. Aradaki tek fark gözlerindeydi.

Efendi Argail yorulmuştu..

..ve sanırım kalmak için artık bir sebep bile aramak istemiyordu.

 

Ben her sabah, ‘Aaa.. hala hayattayım.. ne güzel.. Bugün ne yapsam acaba..’, diye düşünürken, o ise bıkmıştı.

Açıkçası bu beni fazlasıyla üzdü ama sebebini sormadım. Bir dwarf’a bazı şeyleri sormazsınız..

Bu basit bir nezaket meselesi değil sadece.. ve gerçekte soramayacağınızdan dolayı da değil.

Sormanız halinde alabileceğiniz cevaptan dolayı!..

..ve aldığınız cevabın sizin üzerinize yıkabileceği potansiyel sorumluluklardan dolayı.

 

Beraber uzun bir süre yürüdük. Ya da o yürüdü, ben ise tahtırevan ile onun peşinden koşturuldum.

Ancak Scowling Hills’in en sapa yamaçlarından birine geldiğimizde durduk. Uzun süre sessizce oturduk ve neden sonra “Sana birini vereceğim. Onu alıp bir tapınak muhafızı olarak yetiştir.”, dedi.

Açıkçası bu beklediğim bir şey değildi. Bir dwarf’a bazı şeyleri neden sormamanız gerektiğini ve bunun sizin üzerinize yıkabileceği ‘potansiyel sorumluluklardan’ ne demek istediğimi sanırım daha iyi anlıyorsunuzdur şimdi..

Efendi Argail, tek bir ifadeyle dört yüz küsür yıl yaşama potansiyeline sahip bir varlığın sorumluluğunu bana vermişti..

Ve ben ona aklından geçenleri sormamıştım bile!

“Bunu seve seve yaparım Efendi Argail. Ne var ki Tapınak Muhafızlığı bir çağrıdır. Demirci yada fırıncı çıraklığına benzemez.”, diye açıklamaya çalıştım. Ben seksen iki yaşındaydım ve kendimi gezmiş, görmüş ve bilge sanıyordum. Önümde oturan dwarf ise neredeyse dört yüz otuz yaşındaydı.. O an anladım ki, yaş ile kibir arasında birinin diğerini götürdüğü gibi bir ilişki yokmuş.

Efendi Argail bana öyle bir bakış attı ki, kendimi on iki yaşımda gibi hissettim.

“Sana vereceğim çocuğu al ve yetiştir. Dostluğumuzun hatrına bunu benim için yap, Muhafız Demos Lightshand! Her evlilik sevgiyle başlamaz. Bazen sevgi ve saygı sonradan oluşur. Onun çağrısı da sonradan gelecektir. Ama o burada olduğu sürece bu mümkün değil. Bizler elimizden geleni yaparız, kader kendi elini gösterinceye kadar. Benim elimden gelen de onu sana teslim etmek.”

Böyle bir şeye ne denir ki?

Dayanamadım ve kaçınılmaz soruyu sordum.

“Neden?”

Efendi Argail yine bana baktı ama bu sefer bakışlarında yine o yorulmuşluğu gördüm.

“Büyük bir şey geliyor.. Karanlık, mebus bir şey. Son iki yüz yıldır takip edip ipuçları arıyorum. Bulduklarım, ancak gözümün ucuyla görebildiğim şeyler, daha fazlası değil.  Ne var ki, her kış çıkışı daha da yaklaştığını kemiklerimde hissediyorum ve fazla zamanımız kalmadı. Karanlık, zorlu günler bizi bekliyor. Bunu benim klanime anlatmaya çalıştım ama dinleyen sadece bir kişi çıktı. Onu da sana veriyorum zira burada kalması halinde, diğerlerinin inadı ve ahmaklığı ona da bulaşacak ve burada harcanacak. Ve benim, bir sonraki jenerasyonu bekleyecek vaktim kalmadı.”

Bir dwarf’ın, inattan yılmış olduğunu ilk defa seksen iki yaşımda görmüş oldum..

Hayat sürprizlerle dolu, öyle değil mi?

“Peki”, dedim. “Kimdir bu ‘çağrılan’?”

Beni taşıyan ulaklardan biri öne çıktı.

Üstü başı yara bere içerisinde, koyu kızıl saçları darmadağınık ve yolunmuş, bir kaşı daha yeni yeni iyileşmeye başlamış, burnunda kurumuş kan pötürcükleri olan bir dişi dwarf’dı bu.. Üstündeki yırtıklara, çamur ve kana bakılırsa, sanırım beni almaya gelmenin daha o sabahında bir kavgadan çıkmış gibiydi.

Bana ve.. sanırım dedesi olan Efendi Argail’e yanan gözleriyle fena pis bakışlar atarak elindeki koca teberi hırsla sağa sola savurdu ama sanırım bu kızın içindeki hırsı gideremedi çünkü bir anda az ilerdeki iri bir kayaya daldı.

Kız, çığlıklar ve bilmek istemediğim dwarfça bir şeyler haykırarak, tüm varlığıyla kendisini o iri kayaya attı.

İşi bittiğinde kayanın pek azı kalmış, nabzeden kaşındaki yara ise tekrar patlamıştı..

Sonra kız teberinden geri kalanı yere sapladı, dedesinin elini öptü ve yanıma geçip nefes nefese kalmış olmasına rağmen sessizce durdu.

Ne yalan söyleyim. O teberle beni ikiye ayıracağını düşünmedim değil. Kaşları çatılı bir şekilde o kadar pis bakışlar atmıştı ki..

Bununla beraber, kızın içinde hissettiği hiddeti bütün varlığı ile dışına vurması, ama sonrasında ise büyüklerinin kararına boyun eğmesindeki kümülatif bilgeliğe hayran kalmadım değil;

Kızın hiddetini dökmesine müsaade edilmesi, Efendi Argail’in bilgeliğiydi. Ama en nihayetinde boyun eğen kızın kendisiydi ve o bilgelik de tamamen ona aitti!

O anda bu pasaklı kızı sevdim ve ona saygı duydum.

“Bu Lady Magella.”, diye tanıttı torununu Efendi Argail. “Adı bu! Kendisine vermeye çalıştığımız, hakettiği hiçbir başka adı kabul etmedi. Sanırım her aileden bir cins çıkıyor!”, dedi homurdanarak.

Sonra doğruldu, geniş omuzlarını gerip devam etti.. ama bana değil, kaşları çatılı duran torununa konuşuyor gibiydi.

“Teberini teslim etti. Kendisi artık senin çırağındır.. Dikkatli ol, çok inatçıdır. Aynı zamanda da dik kafalıdır. Ve bunu söylerken mecaz bile kullanmıyorum! Her şeye itiraz eder ve kızdığında gözü döner. İki teyzesi, dört kız kardeşi, bir amcası ve iki de erkek kardeşinin muhtelif yerlerini kırmışlığı var. Diğer klanlerle aramızdaki kavgalarda yaptıklarını, sizin gibi muhterem bir zatın yanında söylemesem daha iyi olur.. Bazılarının asla çocukları olmayacak dersem sanırım bu kafi olacaktır. Kendisine bağırılmasından ve hakaret edilmesinden hiç hoşlanmaz. Huysuzun tekidir ama zekidir. Bir şey aklına yatarsa onu sahiplenir. Sahiplendiği şeyleri de korur. Onlara zarar vermek isteyen olursa da.. kendisine verdiğim tavsiye, yapacağı şeyi senin yanında yapmaması oldu.. Sana tavsiyem ise yapacağı şeyi, yapacağı zaman yakınında olmamandır!”

Böylesi bir PR‘a ne denir ki?

 

✱ ✱ ✱

 

Efendi Durken Lostbeard.

Sevgili Magella’nın baba tarafından dedesi.. ve başımın… sanırım burada biraz PC olmam gerekirse, ‘belası’ şeklinde ifadelendirmemem gerekiyor ama dürüst olmanın dışında başka bir şey olamayacak kadar yaşlandım artık, dolayısıyla; ‘başımın belası’ bir zattı kendisi.

Daha ilk Scowling Hills’e gittiğimde Efendi Argail ve bununla tanıştım ve sanırım sakalına ne olduğunu sorma hatasında bulundum.

Dedim ya, bir dwarf’a bazı şeyleri sormazsınız.. Ancak kendi müdafaam adına söylemem gerekirse, o zamanlar toy bir çocuktum.

Kendisine bu soruyu sormamla birlikte az daha altmış kiloluk bir savaş çekicini yiyecektim!

Dikkat ederseniz, ‘başıma’ demedim zira o kadar büyük bir demir kütlesini yediğinizde, bunun kafanız ile sınırlı kalması hiçbir zaman bana mümkün gibi gelmemiştir.

Efendi Durken’in hemen yanında duran Efendi Argail müdahale etmemiş olsaydı, sanırım dwarf’lara yapacağım hutbem, biraz erken bitecekti..

Efendi Argail, Efendi Durken’in eline koca bir maşrapa tutuşturup, ona hırıltılı sesiyle “Bi salaklık yapmadan git, kendini bunun içinde boğ!”, deyip gönderdi.

Efendi Durken pis bir şekilde önce bana, sonra da maşrapaya baktı. Ciddi bir iç hesaplaşmadan sonra maşrapayı tercih etti ve ben ‘ederim’ konusunda biraz alınmadım değil!

Acemiliğim ile sorduğum bu soru, meğerse birçok dwarf arasında dile getirilmemiş bir esprinin final noktasını oluşturmuş ve Efendi Durken maşrapasıyla gittikten sonra, birden ortam onlarca dwarf’ın kahkahalarıyla sarsıldı ve herkes omzuma vurup elimi sıkmak istedi. Elimi sıkmaları sorun olmadı ama şu dwarf’ların sırta vurma olayı o gece bitirdi beni neredeyse. Serenity Home’a döndüğümde omuzlarımdan bel hizama kadar sırtım mosmor olmuştu.

Bu olaydan sonra öğrendiğim bir kaç önemli şey oldu;

Birincisi, dwarf’lara bazı şeylerin sorulamayacağını, ikincisi, benim ebedi olarak Efendi Durken’in kara listesine girdiğimi, üçüncüsü ise dwarf isimlerinin, gerçekte bir şeylerin kısaltması olduğunu.

Söz gelimi Efendi Argail Smitefast (hızlı ceza). Genelde sakin olmakla beraber, daha sonraları öğrendim ki, kızdırıldığında bu hatayı yapan kişiye hiç geciktirmeden cezasını verdiği. Dwarf’lardan bahsettiğimiz için de bunun anlamı elli ile yüz elli kilo ağırlığındaki bir savaş baltası, topuzu yada çekicin, muhatabının kafasına geçirilmesi şeklinde olduğu..

Bir diğer örnek olarak, Edendi Durken (drunken/sarhoş) Lostbeard (sakalı kayıp / kayıp sakal) anlamlarına geldiğini ve birgün içkiyi yine fazla kaçırdığında birisinin keskin bir bıçakla adamcağızın neredeyse dört yüz yıllık sakalını kesmesi üzerine ona bu adın verildiğini öğrenmiş oldum.. Sırtımdaki morluklarla beraber!

“Sarhoş ve sakalını kaybetmiş”

Lightshand (ışığın eli) ismini de neden sonra Efendi Argail vermişti bana.

Bunu yaptığında kendimi pek onure olmuş hissettim. Ancak geri dönüp baktığımda, belki de bana yaptığı bu jest, daha o zamanlar bana teslim etmeyi düşündüğü torunu için bir altyapı hazırlığı idi..

Yanlış anlaşılmasın. Efendi Argail iyi bir dwarf idi. Ama bu kurnaz ve ileri görüşlü olmadığı anlamına gelmiyor. Dahası, bugüne kadar kurnaz ya da ileri görüşlü olmak ile iyilik arasında birbirini yıpratıcı bir ilişki görmedim.

Aptallık ile kötülük arasında gördüm ama..

Ne kadar ironik, değil mi?

 

✱ ✱ ✱

 

Gellator Bluntaxe (kör balta).

Sevgili Magella’nın rahmetli babası.. Ne yazık ki hayattayken onun hakkında kendi ağzından duyup da size aktarabileceğim hiçbir şeyim yok. Ve rivayetlere göre karısının da yokmuş zira bugüne kadar “kocam şöyle dedi” ya da “kocam şunu sever”, babında bir ifade kullandığını duyan yokmuş. Bilinen bir şey varsa dilsiz olmadığı.

Bir kenara çömer ve saatlerce sizi dinler.. ya da öyleymiş izlenimi verir.

Daha da ürkütücü hali ise..

..bir kenara çömer ve saatlerce size.. bakar.

Aynen resimde ki haliyle gördüğünüz gibi!

Rivayetlere göre, madenlerde gerçekleşen bir göçükte geçirdiği ve birkaç gün sonra da ölümüne sebep olan kazadan sonra, ölüm döşeğinde konuşmuş sadece.

Ezilmiş kaburgalarından dolayı zorlukla nefes alabilmesine rağmen eşine, “Seni sevdim, kadın. Bugüne kadar konuşmadım çünkü hiçbir zaman senin kadar zeki olmadım ve ağzımdan seni üzecek aptalca bir şey çıkar diye korktum!”, demiş..

Böylesi bir bilgeliğe ne denir ki?

Eminim sevgili Magella hala babasının yasını tutuyordur. Ancak kendisinin ona çekmemiş olmasından dolayı hep şükretmişimdir. Bana katılmasından sonra sadece dört ay, on yedi gün geçti ilk cümlesini duyduğumda.

O da, “Eee..? Sana ne diycem?” idi..

 

✱ ✱ ✱

 

Margaret Madish (delimsi), sevgili Magella’nın annesi. Size onun hakkında sadece bir şey söylemem gerekirse, o da Margaret’in muhteşem bir kadın olduğudur.

Zeki, nazlı, dik kafalı, alımlı, çekici, çarpıcı, güçlü, deli, inatçı, gözüpek, bıyık altı bir espri anlayışı olan ve.. utangaç – inanabilirseniz şayet!

Buna inanmadıysanız eğer, sizlere inanmayacağınız bir başka şey daha anlatayım;

Margaret’in, kocasıyla ilk karşılaşmaları (ve birinin diğerine kafa tutması) sonucu tam elli iki saat balta ve çekiçle birbirlerine vurmaya çalıştığını biliyor muydunuz? – sırf inat olsun diye!

Margaret ile tanıştığımızda kendisi bana bu hikayeyi, fevkalade romantik ve puslu bakışlarla, mutlu, genç bir kız edasıyla anlatmıştı. Elli iki saat boyunca da Gellator’un ağzından tek bir laf alamamış. En sonunda babaları bunları birbirine uygun görmüş ve Gellator’dan da ses çıkmayınca, ikisini evlendirmişler.

Bundan Efendi Argail mi daha mutlu oldu, yoksa Efendi Druken mi pek emin değilim ama sanırım başarılı bir evliliğin sırrı, mutlu bir şekilde deli bir kadın ve sesi çıkmayan bir erkekte yatıyor.

İkisinin de birbirinden şikayet ettiğini duymadım bugüne kadar. Duyan birini de tanımıyorum.

Sevgili Magella bana katıldıktan sonra her ay ondan benim sağlığımı ve kızının gelişimini soran en az bir mektup aldım. Ben de kendisine kızının sağlığı, eğitimi, gelişimi, ruh hali, notları ve karnelerini içeren cevaplar gönderdim.

Böyle ilgili bir anneye ne denir ki?

Dediğim gibi; Margaret muhteşem bir kadındı..

 

✱ ✱ ✱

 

Yulanda Madsteam (çılgın buhar). Hayatımda bu kadın kadar duman ve buhar seven ve ağzı bozuk bir başkasıyla karşılaşmadım. Ağzından iki şeyin asla eksik olduğunu görmedim; birincisi el sarması tütünü, diğeri ise saydırdığı küfürleri. Eminim ikisininde asla farkında değildi. Kendisi fevkalade çalışkan, kafasını koyduğu işe verip yapmayı seven, ahmakların dedikodularıyla vakit harcamayan bir kadındı. Aklı başında kimsenin ona bulaştığını duymadım. Çoğunlukla da sosyalleşmezdi zaten. Kendisini burada zikretmemin sebebi, bunca yıl boyunca onu sadece iki defa görmüş olmamdı. İlki, Efendi Argail’in beni resmi olarak bütün klane tanıtmak istediğinde adıma verilen şölende, diğeri ise Efendi Argail’in sevgili Magella’yı bana teslim ettiğinde ona veda etmek için gelenler arasında yer aldığındaydı.

Ayrılırken muhteşem bir belagat ile ne saydırmıştı bana ama..

Neyse ki ben söylediği şeylerden hiçbirini anlamadığım için sadece gülümsemiştim. Sanırım bu yüzden yaşlı gözlerle bana sarıldı!

 

✱ ✱ ✱

 

Rashafel Rottenfate (çürük kader).

Sevgili Magella’nın sevdiği nadir akrabalarından biri de yengesi Rashafel’dir. Her ne kadar bunun sebebini asla anlayamamış olsam da. Kadın zır delinin tekiydi. Kem gözlüydü ve bir cadıydı!

Evet, öyleydi sevgili Magella, boşuna itiraz edeyim deme! Bana sadece bir defa baktığını gördüm ve ardından düşüp ayağımı burktum. Kadın olağan bir şekilde dolaşırken etrafındaki eşyaların kaçıştığını kendi gözlerimle müşahade ettim.

Sanırım elinde bir balta, çekiç, gürz, kılıç yada bıçakla dolaşmayan karşılaştığım tek dwarf oydu. Neden gerekli görsün ki?

 

✱ ✱ ✱

 

Quin Stabsez (hızlı bıçaklayan). Onun hakkında bildiğim bir şey varsa, fevkalade asabi bir kadın olduğu.. ve benden de pek hoşlanmadığı. Tabii, daha sonra öğrendim ki, Quin teyze kimseden hoşlanmazmış ve klande bıçaklamadığı kişi yokmuş!

Resimde gördüğünüz hali, benim şahsen yüzleştiğim haliydi ve yaptığım tek şey, mis gibi kokan, fırından yeni çıkmış sıcacık ekmeklerden birine elimi uzatmaktı.

Beni de bıçaklayacaktı ama üç dwarf üstüne atladı ve buna engel oldular, sağolsunlar. Sevgili Stabez teyze de benim yerime onları bıçakladı!

Sanıyorum ki benden hoşlanmamasının sebebi de bu. Elinden ‘kaçırdığı’ tek kişi bendim.

Eminim, sevgili Magella’yı götürmek üzereyken veda etmek için gelenler arasında onun da olmasının, gizliden gizliye eline beni bıçaklamak için bir fırsat çıkabileceği umuduydu.

Mel’un kadın!

Öldüğümde tabutumun içinde onun ekmek bıçağını bulmayı tam olarak bekliyorum!

 

✱ ✱ ✱

 

Uzun hayatımda anlamadığım, hafzalımın almadığı birçok olay ve birçok kişiyle karşılaşmışlığım oldu. Ama bunların en başında hiç kuşkusuz Patunia Longstare (uzun bakış) teyze vardı.

Kendisine bir şey sorulması halinde, şanlıysanız saatlerce, değilseniz günlerce olduğu yerde durup ufuk çizgisini seyrederdi. Dwarf’ların çoğunluğunun yer altında yaşadıklarını göz önünde bulundurursanız, ‘ufuk çizgisini’ saatlerce seyretmenin nasıl imkansız olduğuna hiç şüphesiz sizlerde benim gibi ayılacaksınız.

İlk defa Scowling Hills’e geldiğimde Efendi Argail herkesi teker teker tanıtırken, bu kadının önüne gelip durdu ve “Bu da kızlarımdan Patunia Longstare”, dedi ve beni kolumdan tuttuğu gibi bir sonrakine geçti. O an bunu biraz yadırgamıştım. Daha sonra, dört gün sonra, dwarf’ların yanından ayrılırken Patunia teyzeyi olduğu yerde durmuş, hala ufuk çizgisine bakar bulduk!

Rivayetlere göre kadın evlendiğinde, adama bakmış.. bakmış.. bakmış.. ve bakmış. Öyle ki yeni kocası utancından intihar etmiş!

Bu hikayeyi bana Efendi Argail anlattı. Dolayısıyla ciddi miydi, yoksa kendisine özel bir espri anlayışından mıydı asla işin aslını öğrenemedim.

 

✱ ✱ ✱

 

Marideth Brave (cesur). Tam olarak adı üstünde biri. Yada gözü kara. Dwarf’lar söz konusu olunca aradaki farkı anlamak gerçekten çok güç olabiliyor. Ancak ok kullanan gördüğüm nadir dwarf’lardan biriydi kendisi. Ve onu çok iyi kullandığını bir çok farklı kaynaktan duydum. Hatta bir sefer bir grup goblin, aşağı ahırlara musallat olmuş ve o esnada oradan geçen Merideth bir okla iki goblini, ikinci bir okla üç goblini, üçüncü okuyla da beş goblini öldürmüş.

İşin ilginci hepsini de başlarından vurmuş ve bu şekilde ‘Gobilardo’ diye bir oyunun da mucidi olmuş!

Yaşlı bir adama gülmeyin. Hiçbir şey olmazsa, ayıptır. Ben her zaman, bana söylenen şeylere açık gözlerle bakan biriydim. Bir dwarf’ı yalancılıkla suçlamak hem büyük bir kabalık, hemde sağlığınız açısından da iyi bir şey değil. Özellikle de çok iyi ok kullanıyorsa..

Gösterdiğim anlayış ve nezaketle ben yüz altıncı yaşımı bitirdim..

Siz kaç yaşındasınız?

 

✱ ✱ ✱

 

Jinshe Pinwheel (oklava) teyze. Mütemadiyen bana bakıp, kısık, ince sesiyle “Bana rahmetli kocamı hatırlatıyorsun.”, deyip duruyordu. Neden sonra öğrendim adını nasıl kazandığını. Meğer Elder Hills yolu üzerinde bir orc sürüsünün saldırısına uğramışlar ve Jinshe teyze elindeki oklava ile tam on bir tanesinin başını ezmiş.

Hazır başlamışken, işe yaramaz kocasını da aradan çıkarmış!

Bunu duyduktan sonra bir daha onun mutfağına uğramamaya karar verdim.

Doğru olanı mı yaptım acaba?

Yoksa yaptığımı bir saygısızlık olarak görüp de peşime takılır mı?

 

✱ ✱ ✱

 

Gertruth Heavyhands (eli ağır) teyze.

Bu kadını dwarfların mutfaktalarında pek görmedim. Kendisini sadece, madenlere inen dwarf’ların, çocuklarını bıraktıkları kreşlerde görevlendirildiğine müşahade ettim. Görev yaptığı kreşler, sessiz çocukları olan tek kreşti. Nedenini sadece tahmin edebiliyorum. Bundan bir tane de bizim yetimhaneye alsak mı diye düşünmedim değil.

 

✱ ✱ ✱

 

Drejeret Quik (hızlı) teyze ve Yor Whatoo (ne/kim) amca/teyze..

Drejeret teyzeyi ilk gördüğümde bana sanki fazladan yağlarım varmış da alınması gerekiyormuş gözüyle bakmıştı. Son gördüğümde ise artık sıskası çıkmış yaşlı bir adamdım ve bana hala alınması gereken fazlalığım varmış gözüyle bakıyordu!

Yor amca? teyze? abla?.. açıkçası Yor’un ne olduğunu asla kestiremedim. Diğer dwarf’ların da pek kestirebildiklerini sanmıyorum zira bazıları onu ‘Yor Amca’ diye çağırırken, bazıları ise ona ‘Yor Teyze’ diye hitap ediyordu. Şanslı bir adam/kadındı sanırım. Kavgalara davet edildiği gibi, kadın günlerinde dedikodulara da çağrılıyordu. Onu elinde iki buçuk yardalık bir kılıçla da gördüm, ‘biz kızlar arasında’ örgü örerken de..

Sevgili Magella’nın muhtelif teyzeleri, amcaları, kız ve erkek kardeşleri hakkında edindiğim bilgilerin çoğunu Yor ‘teyze’den öğrendiğimi tahmin edemediniz, değil mi? Sevgili Magella da tahmin edemedi ve bildiğim bazı şeyleri nasıl bildiğimi, büyük bir hayret ve hayranlıkla bilgeliğime verdi.

Sanırım bu konuda kendisine bir özür borçluyum. Yaşlı bir adamın bu küçük eğlencesini hoş görür diye umuyorum!

Ne var ki, her Scowling Hills’e gelişimde ‘Kız gel, sana yeni dedikodularım var!’, deyip beni bir kenara çekmeleri sayesinde öğrendiklerimi bu anlatıya dahil etmeyeceğim..

Yor teyzenin anlattıklarını herkes bilmese sanki daha hayırlı olur gibime geliyor.

 

✱ ✱ ✱

 

Goric Boarshoulders (domuz/iri omuzlu) amca.. Kendisiyle pek az karşılaşmışlığım oldu. Öyle ki, bir gün Efendi Argail ile (gizliliği dolayısıyla ayrıntılarını burada paylaşamayacağım) bir toplantı için buluşacaktım ve birden Goric amca karşıma dikili verdi. Homurtularla karışık “Ona iyi bak!”, dedi bana.

O zamanlar Efendi Argail’den bahsettiğini sanmıştım ve “Tabii, benden ona bir zarar gelmez.”, dedim.

Bana ormanı andıran kaşları altından, kısılmış derin gözleriyle öylece baktı.

Neden sonra ‘hıf’layıp gitti.

Bu Goric amcayla yaptığım tek iletişimdi.

Geriye bakıp da bu karşılaşmamız üzerine düşündüğümde, Goric amcanın gerçekte Efendi Argail’den değil, sevgili Magella’dan bahsettiğini anladım.

İşin ilginci, Efendi Argail’in, sevgili Magella’yı bana teslim edişine daha yirmi sekiz yıl vardı!

Belli ki Efendi Argail, sevgili Magella hakkındaki kararını çok uzun bir zaman önce vermişti.

O sadece doğru kişinin gelmesini bekliyordu.. ve sanırım onun güvenilir biri olduğunu kendi gözleriyle görmek istiyordu.

 

✱ ✱ ✱

 

Ferrainin Redbear (kızıl ayı) ve Bruden Burnthammer (yanık çekiç) amcalar. İsimlerinden de tahmin edeceğiniz gibi, ikisi de savaşçı ruhlu, cesur, az konuşan, ciddi.. ve bir o kadar da deli iki dwarf!

Yanlış anlamayın. Ben insan standartlarına göre ‘deli’ diyorum. Bunca yıl sonra bile bir dwarf’un, bir başka dwarf’a deli ya da kaçık dediğini, müstesna bir kişi dışında, duymuşluğum olmadı. Dwarf’lar daha ziyade, ‘biraz heyecanlı’ ifadesini kullanırlar.

Şimdi düşünüyorum da, insan standartlarında baktığımızda, sanırım bizim yetimhanemizde de bu iki dwarf amcanın ruhunda ve ‘biraz heyecanlı’, Morel adında yetim bir kızımız vardı. Bir seferinde giriştiği bir kavgayı ayırmak için müdahale etmeye çalıştığımda benim üzerime bile yürümüştü.. O zamanlar çok küçüktü tabii. Şimdi büyüdü ve kasabamızın yetkin izcilerinden biri oldu.

Korkarım, Thomas’ın o kızda gözü var.

Cesur çocuk, şu Thomas!

 

✱ ✱ ✱

 

Lamideth Doncross (kızdırma) ile Britney ve Dritmey Tosser (savurur) ikizleri..

Sevgili Magella’nın en büyük ablası ve ikiz ablaları.

Yıllar içerisinde sevgili Magella’nın genelde ablaları, kız kardeşleri ve biri hariç erkek kardeşleriyle iyi geçindiğini ve hepsini sevdiğini öğrendim. Ancak Lamideth’e düşkünlüğü her zaman kendisini göstermiştir.

Lamideth’de sevgili Magella’ya, lakap takmadan ve ona, onun istediği şekilde hitap eden belki de tek akrabasıydı. Scowling Hills’den ayrılıken, içten göz yaşı döken sanırım yine Lamideth idi.

İkizler ise vedalaşmaya ellerindeki baltalarıyla gelişleri yeterli mesajı vermiyormuş gibi, kaşları çatık, bana manalı bir şekilde bakmalarından, onlara söyleyeceğim hiçbir şeyin, alınan kararda benim bir payımın olmadığına ikna edemeyeceğimi anlamıştım. Daha sonra duydum ki, sevgili Magella’nın gidişine üçü de o kadar üzülmüşler ki, o bölgeye üç yıl bir tane bile orc ya da goblin yaklaşmaya cesaret edememiş.

Böylesi bir sevgiye ne denir ki?

 

✱ ✱ ✱

 

Nikelix Carver (oyucu) ve Dridges Motherswolfie (anasının kurdu). Sevgili Magella’nın küçük kız kardeşleri. Ayrılırken oturup hüngür hüngür ağlayarak ablalarının gidişini seyretmişlerdi.

Zavallı kızlar..

Sanıyorum ki, sevgili Magella ablası Lamideth’e nasıl yakın ve düşkün idiyse, Dridges de sevgili Magella’ya o kadar yakın ve düşkündü.

Nikelix, dwarf’ların tabiriyle ‘biraz heyecanlı’ bir kızdı.

Dridges ise bütün savaşçı ruhuna rağmen aklı başında, uslu, söz dinleyen hanım hanımcık genç bir bayandı. Bu güne kadar karşılaştığım en ‘olgun’ kişiliğe sahip dwarf’lardan biriydi dersem sanırım hiç de yanılmış olmam.

Uzun bir süre, Efendi Argail sevgili Magella ile beraber Dridges’i de eğitim için teslim etseydi ne muhteşem olurdu, diye düşünmeden edemedim. Tabii, o zamanlar bilmiyordum; Efendi Argail sevgili Magella’yı bir tapınak koruyucusu olarak eğitmem için bana teslim ettikten meğer bir ay sonra Dridges’i de,  Elder Hills’e bir ordu taktik komutanı eğitimi için göndermiş..

Efendi Argail’in deyişiyle; “Savaşçı bulmak kolay. Bizden çok var! Olmayan şey ise bilgelik ve taktik zeka.. Ve ikisini de parayla satın alamazsın. Bunlar bizim içimizden çıkmalı ve genç yaştan eğitilmeli..”

 

✱ ✱ ✱

 

Lillias Absentwhot (unutkan hıı?!) ve Jeina Blond (sarışın).. Sevgili Magella’nın diğer iki kız kardeşleri. Hayatımda hiç Lillias kadar zeki, şirin, düşünceli, aynı zamanda da unutkan, aklı karışık ve gittiği yere bakmayan biriyle karşılaşmadım.

Klanın tüm hesap ve muhasebe işlerinden, madenlerden çıkarılan her gram demir, bakır ve gümüşten, el değiştiren her parça altından o sorumluydu..

Bu zavallı kızın kaç defa farkında olmadan yanan şöminelerin içine yürüdüğünü, ok talim alanına girdiğini, tepelerden aşağı yuvarlandığını ve günlerce yemek yemeyi unuttuğunu bilemezsiniz. Sanırım bu sebepten dolayı kız kardeşi Jeina’yı onun peşine taktılar.

Jeina’yı nasıl anlatsam..

“Belirli tekil bir anda, belirli tekil bir şeye odaklanabilme kabiliyeti olağanüstü bir kızdı..!”

Evet. Sanırım bu fevkalade usturuplu oldu zira o kızı üzmek istemem.

Bütün sınırlı erdemlerine rağmen, hep mutlu bir kızdı.

Bundan daha büyük bir erdeme ne gerek olabilir ki?

Omuzunda koca baltasıyla sabahtan akşama kadar küçük kız kardeşi Lillias’ın peşinden giderek, hem klanın bütün hesap ve muhasebe işlerinin yanmadan veya bir yamaçtan aşağı yuvarlanmadan işlenmiş olmasını sağlıyor, hem de kimsenin bu denli tekil bir şekilde yapamayacağı bir işi becerebilmenin mutluluğunu yaşıyordu. Bu şekilde kimseye hesap vermek zorunda olmadığı gibi, mutfak ve maden işlerinden de tamamen muaf kalmış oluyor..

Bu her zaman bana akıllı bir pazarlık gibi gelmiştir. Ve açıkçası, sınırlılığını bu kadar iyi değerlendirebilen bir başkasıyla karşılaşmışlığım olmadı.

 

✱ ✱ ✱

 

Grugreth Twonutz (falza çatlak).. Kız kardeşlerden sonuncusu ve en belalısı.. Daha önce belirtmişimdir. Dwarf’lar kendi aralarıda, deli, manyak, kaçık gibi ifadeler kullanmazlar. Ilımlı bir şekilde ‘biraz heyecanlı’ ifadesini tercih ederler. Yine daha önce de buna bir istisna olduğunu da ifade etmiştim. İşte o istisna Grugreth Twonutz!

Scowling Hills’de, dwarflar kendi aralarında konuşurken ‘o manyak’, ‘o kaçık’ ya da ‘zır deli’, diye birisinden bahsediyorlarsa, bilin ki Grugreth Twonutz’dan konuşuyorlardır..

Duyduğum —ve kenara çekilip ciddi bir şekilde uyarıldığım— kadarıyla da, tam bir belalı..

..klinik anlamda.

Efendi Argail’in ondan bahsederken oturup ağladığını gördüm!

İşin ilginci, geçinebildiği tek kişi de ablası sevgili Magella’ymış ve o gittikten sonra durumu sadece daha da kötüleşmiş ve elli yaş altı, kendi demirci dükkanı olan bilinen tek dwarf’da Grugreth Twonutz! Kız demirci dükkanında sabahtan akşama kadar ya demir döver —ya da alakasız bir yerde sizi!

Bir seferinde Efendi Argail’e espri olsun diye onu goblin ve orc’ların üstüne salabileceğini önermiştim..

Yaşlı dwarf ise yüzünde fevkalade ciddi bir ifadeyle, “Hiçbir şey Grugreth Twonutz’ı haketmiyor.”, demişti..

Sonra da oturup ağlamıştı.

 

✱ ✱ ✱

 

Lamark Earthbound (toprağa bağlı), Harakoon Evilscowl (çatık kaş) ve Romilus “Mad” Ussa (deli Ussa.. ya da Medusa).. Sevgili Magella’nın iki ağabeyi ve küçük erkek kardeşi.

Lamark’la, Efendi Argail’ın tanıştırması esnasında bir defa görmüşlüğüm oldu. Kalabalıklardan ve gürültüden pek haz etmeyen, sessiz, kendi başında bir dwarf. Zamanının çoğunu yerin altındaki demir madenlerinin derinliklerinde geçirmeyi tercih eden biri olduğunu başkalarından öğrendim zira tanışmamızda bana sadece başını sallayıp bir şeyler homurdanmış, sonra da adıma verilen yemeğe bile katılmadan tekrar madenlere inmişti.

Harakoon’nun ise hayatımda gördüğüm en fena çatık kaşlara sahip kişiydi —ki diğer dwarf’lar için bile biraz fazlaymış bu. Sanırım sırf bu yüzden Efendi Argail kendisinden sonra yerine onun geçmesini istiyordu. Bu yüzden Harakoon pek az toplantıyı kaçırırdı ve bütün teyzeler, amcalar, kız kardeşler ve erkek kardeşler arasında en sık onu görmüşlüğüm oldu.

Tabii, bu benimle konuştuğu anlamına gelmiyor. Harakoon ağzı sıkı bir dwarf’du ama biraz fazla kuşkucu ve duygusaldı. Teorik olarak sevgili Magella’nın benim yanıma, Dridges’in de Elder Hills’e gönderilmesini onaylasa da, sanırım gerçekte bunu pek kabullenemedi.

Efendi Argail’in yerinde Harakoon olsaydı, olaylar muhtemelen çok daha farklı olur ve ben de sevgili Magella ile belki de hiç tanışmamış olurdum.

Romilus’a gelince..

Hatırlarsın, bir sefer Serenity Home konsül üyelerinden Haradin Franderson’dan laf açılmıştı ve sen onu ‘Romilus’un bir kopyası’, diye tarif etmiştin.

Sevgili Magella, bunca yıldır konsül üyeleriyle o veya bu sebeplerden dolayı muhatap olmuşluğum oldu ama hiç kimsenin bu kadar isabetli bir tespitte bulunduğunu görmedim.

‘İçten pazarlıkçı’, ‘kaypak’ ve ılımlı bir ifadeyle ‘güvenilmez’, sanırım ikisini de doğru bir şekilde tarif ediyor. Kendisi Scowling Hills Belediye Başkanı Shimeel Brassbeard’ın yakın arkadaşıydı ve sevgili Magella ve Dridges’in başına da az iç açmamıştır.

Kendince zengin olmanın hızlı bir yolunu bulduğunu sanıp, Brassbeard’e iki kız kardeşlerden birini yamamaya kalkınca işler bir anda savaş alanına dönmüştü.

Geriye dönüp baktığımda, iyi ki o zaman Scowling Hills’de değildim diye düşünmüşümdür zira bana Demos LIGHTSHAND boşuna demediler!

Kandırarak Brassbeard’in yanına getirdiği kız kardeşlerden, Romilus da, belediye başkanı da hiç beklemedikleri bir tepkiyle karşılaşmışlardı.

Sevgili Magella, derin bir nefes almış ve toprağın derinliklerindeki demir madenlerinde bulunan ağabeyi Lamark’ın bile duyacağı şekilde “HAYIR”, diye kükremiş, sonra da Romilus’a dalmıştı..

Sanırım klanden ve Scowling Hills’den ihraç edilen bugüne kadar duyduğum tek dwarf da Romilus oldu ve yaptığı bu ahlaksızlıktan dolayı kendisine “Mad” Ussa.. (manyak Ussa) yada Medusa adı verildi.

Ama bunların hepsini sen zaten biliyorsun, sevgili Magella.

Bilmediğin şey ise, Romilus’un geri dönmüş olduğu..

Klane geri katılabilmek için yapmadığı şey kalmadı. Reddedilince de Scowling Hills kıyılarında seyredip sorun çıkarmaya başladı. Korkarım yanlış kişilerle dostluk kuracak ve çok büyük sorunlara sebep olacak zira Scowling Hills’in içini de, dışını da Romilus çok iyi biliyor.

 

✱ ✱ ✱

 

“Yoruldum.. Sanırım artık dinlenebilirim.. Bu anlattıklarım, sevgili Magella’ya geçmişiyle ilgili söylemek istediğim mesajı verecektir.”, der yaşlı Demos, bitmiş bir sesle.

Loş ve küçük odasındaki iğreti yatağında sırt üstü yatmış yaşlı tapınak muhafızı, hırıltılı bir nefes alır.

Hemen yanı başındaki bir tabureye çömmüş, diz sehpasının köşesine tutturduğu cılız bir mum ile efendisinin anlatısını kaleme alan genç katip dışında gecenin bu saatinde tapınaktaki herkes, Serenity Home’un gerisi gibi uyumaktadır.

“İsterseniz yarın devam edelim efendim.”, diye önerir genç katip.

“Bitti zaten, çocuğum. Hepsini yazdın değil mi?”

“Evet Efendim. Harfi harfine..”

“Güzel.. güzeel.. Ne zaman temize çekip Arashkan’a gidecek ulağa verebilirsin?”

“İsterseniz yarın sabah erkene yetiştirebilirim.”

“Gerek yok. Seni uykundan daha fazla etmeyelim. Yarından sonraki günün sabahı da olur. Bakarsın ekleyecek bir şeyler gelir aklıma.”

“Tabii Efendim. Siz nasıl isterseniz.”

“Haydi git sen de dinlen artık. Ama önce mutfağa uğra ve bir şeyler atıştır. Bütün gün benim gibi yaşlı bir bunağın saçmalıklarını dinledin ve öğünlerini kaçırdın..”, der Demos ve yorulmuş bir şekilde gülümser.

“İnanın ben çok eğlendim, Efendim. Sizin ve saygıdeğer Lady Magella’nın böylesi bir geçmişi olduğunu bilmiyordum..”

“Bu, sevgili Magella’nın geçmişi değildi evlat. Onun geçmişini şekillendiren kişilerdi sadece. Ama en nihayetinde dedesi Efendi Argail’in kararına boyun eğen de, beni efendisi olarak kabul etme nezaketini gösteren de yine kendisiydi.. Bu bilgelik her zaman ona aitti.

Belki sen de bir gün bilge bir dwarf’la karşılaşırsın ve anlatacak böylesi bir hikayen olur. En nihayetinde bizim işimiz ‘iyilik’tir ve iyilik, kitaplarda değildir. Kitaplarda sadece tarifler ve reçeteler vardır.. İyilik, tapınağımızın korunaklı duvarlarında da değildir çünkü bizim tekelimizde olan bir şey değildir. İyilik, orada.. dışarıdadır..”, der Demos iyice kısılmış sesiyle.

“Evet Efendim. Kesinlikle haklısınız.”

“Şimdi bu yaşlı adama bir battaniye daha getir, sonra da mutfağa git ve bir şeyler ye..”, der Demos.

“Tabii Efendim. Hemen getiriyorum.”, der genç tapınak katibi ve diz sehpasını kenara koyup yerinden fırlar.

Genç katip elinde yedek battaniye ile geri döndüğünde, Demos Lightshand yüz altı yıllık adanmış hayatını sessizce geride bırakmış, kendi ölümcül macerasına çoktan başlamıştır..

 


 

 
 

Kamp Ateşi III, “Aftermath”

Timeline:

Grup, Two-Day Woods’da yaşadıkları beklenmedik baskın, sonrasında ortaya çıkan potansiyel komplo olasılığı ve Merisoul’un yaptıklarından sonra sessizce birkaç saat daha yol almış sonra da aynı sessizliği koruyarak kamp kurmuş ve genel olarak herkes kendi halinde bir kenara çekilmiştir.

Bu hikaye, Kimse..‘den birkaç saat sonra yer alır.

 

 

High Lady Anglenna Sunsear, bugün hayatının dönüm noktalarından birini yaşamıştır. En azından kendisine bunu itiraf edecek kadar dürüsttür. Her ne kadar kendisi daha önce maceralara gitmiş olsada genelde bunu yalnız yapmayı tercih etmiştir.

Daha önceleri, herhangi bir çatışma durumuyla yüzleşmesi halinde, olasılıkları düşünmüş, tartmış ve olabilecek en mantıklı ve akılcı yolu seçmiş, dolayısıyla da çoğunlukla çarpışmamayı tercih etmiştir. Ayrıca yalnız olunca kimseye güvenmek zorunda kalmadığı gibi, kendisinin akılcı yaklaşımlarını takdir edemeyecek aptallarla da uğraşmak zorunda kalmamak baştan en akılcı tercih değil miydi zaten?

Ne var ki bu grupla beraberken, gerçekte bir ‘takım’ olmayı da sıfırdan öğrenmek zorunda kalmış olmasının olağan sıkıntılarının yanısıra, grupta normal, akıllı ve elit birisinin olmayışı ise kendisini gibi bir High Lady’yi çileden çıkarmıştır.

Söz gelimi o rezil cüce!

Bir hanımefendiyle konuşmasını bilmediği gibi bilinçli bir şekilde ortaya koyduğu edepsizce tavırlar, Anglenna gibi iyi eğitimli ve anlayışlı bir soylunun bile gösterebileceği hoşgörü sınırını zorlamıştır.

“Terbiyesiz!”, diye geçirir içinden.

Anglenna, etrafındakilere isim ve lakap takmak gibi basit alışkanlıkları olan biri değildir. Sadece onların seviyeleri ve ederleriyle ilgilenen bir bayandır, dolayısıyla ona göre ‘terbiyesiz’, cüce için kafi bir seviyedir.

Ve onun dostuymuş gibi davranan yarı-insan izci kız. High Lady Anglenna, kızın elindeki yayı gördüğünde izci için iyi şeyler düşünmemiştir. “Acaba..”, diye geçirmişti aklından, “hangi elf mezarlığını soydun da o elf yayını yağmaladın?” —sırf bu düşünce bile Anglenna’nın canı yanıncaya kadar dişlerini sıkması için yeterli olmuştu.

Sonra o sefil orkenler saldırdığında kızın yayındaki bir hareketlenme onun dikkatini çekmiş ama gelişen olaylar ve sonrasında gerçekleşen şeyler, gördüğünü düşündüğü şeyi karambole getirmiş ve olayı unutmuştu. Ancak akşam olup da her şey durulunca, Anglenna düşünmek için kamp ateşinden uzaklaşmış, oturup kendisini olaya verme fırsatı bulmuş ve o elf yayının neden kendisine tanıdık geldiğini merak etmeye başlamıştır.

Anglenna bu yayı daha önce görmüştür!

Bari Na-ammen‘deki saraylarında, annesin koleksiyon odasında asılı yağlıboya portrelerinin birinde, sima olarak annesine çok benzeyen, ancak annesinin uzun ve ince duruşunun aksine, atletik görünümlü, hafif dalgalı kumral saçlı, silik yeşil gözlü genç bir high elf kız elinde bu yayla poz vermiştir!

Esse Enyalie -o Melda Silendenien Anor Galad
(Sevgili Silendenien Sunlight Anısına)

Çok eskiden gördüğü yay ile izcinin elindeki yayın ayrıntılarını düşünmeye başladığında, ikisi arasındaki benzerlik, tesadüf olamayacak kadar fazla olduğu kanaatine varır. Dahası, aralarındaki mübasil, benzerliği aşıp ‘aynılık’ seviyesinde olduğunu fark eder.

Karanlığın içinde Anglenna, bu seviyesiz yarı-insana, yeni bir nefretle bakmaya başlar zira kızın keyfi bir şekilde kullandığı yay gerçekte 830 yıl önce, Themalsar savaşında hayatını kaybetmiş teyzesinin meşhur silahıdır ve high elf tarihinde iz bırakmış olan bir yaydır bu!

Bu yay herhangi bir elf yayı değil, high elf’lerin kültürel mirasıdır. Özelde ise yay bir aile yadigarıdır.

Bu yay, rahmetli küçük teyzesi Silendenien’in meşhur “Silendenien en Eruanna”nın ta kendisidir.

 

Silendenien en Eruanna; Selendenien’in Zarafeti!
“Gracious Warning”

 

High Lady Anglenna fena halde kızmıştır çünkü iş sadece yarı-insan çapulcusunun high elflerin kültürel mirasını çalmasıyla sınırlı değildir. Anglenna, Lorna’nın o yayı kendisi gibi fark ettiğinden ve kimliğini de tahmin ettiğinden emindir. Kız buna rağmen, izcinin onu sahiplenmesine göz yummuş yada olayı bilinçli bir şekilde görmezden gelmiştir.

High Lady Anglenna, Lorna’nın saraydan kaçışını, kızın şımarıklığına verilip, bir şekilde hasır altı edilebileceğini, ancak bu açık hırsızlığa göz yumma karşısında Ri’nin, onu bütün imtiyazlarından azledip sürgün etmekten başka çaresi kalmayacağını düşünür.

“Görünen o ki, küçük Lorna’mızın prenseslik günleri sona ermek üzere..”, diye gülümseyerek mırıldanır.

Sen hafif kaçıksın galiba!“, diye aniden bir ses gelir Anglenna’nın arkasından.

Anglenna bir anda sıçrar yerinden. Arkasından böyle sinsice yaklaşılmış olmasından dolayı müthiş bir şekilde kızmıştır. Hiddeti davranışlarına yansır ve keskin bir hareketle arkasını döner ve “Kimdir o arkamda şeref—”

Karanlığın içinden gelen ses Anglenna’nın cümlesini tamamlar; “—sizce pusu kuran?”

“Bu bir deja vu değilse ne olayım!”, diye devam eder aynı ses mutlu bir şekilde. “Sanırdım ki, ilk seferden sonra etrafında olup bitenlere daha bi ayık olursun..”

“Göster kendini!”, diye tehditkar bir sesle tıslar Anglenna.

“Bundan emin misin? Bu gün beni yeterince gördüğünü düşünüyorum”, diye cevap verir Merisoul aynı mutlulukla.

High Lady Anglenna bu sefer gerçekten irkilir çünkü daha birkaç saat önceki orken baskını ve sonrasında bu manyak kızın yaptıklarını ve ondan sonra da hayatında ilk defa demonik dili duymanın verdiği korkuyu daha ne atlatabilmiş, ne de hazmedebilmiştir.

Merisoul kanatlarını çırparak karanlığın içinden, neredeyse High Lady’nin tepesine düşer ve yerinde donmuş kadını yukarıdan aşağı süzerken etrafında dolanır. “Farkındasın değil mi? Sende bir şeyler bozuk! Kırık!”, diye uykulu bir sesle sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi mırıldanır.

Anglenna kendisinin bu şekilde umarsızca muhatap alınmasından hiç hoşlanmaz. “Başkalarının kırık olduğunu senin söylemen biraz ironik!”, diye hırlar.

“Di mi?”, der Merisoul. “Düşünsene. Bunun benden geliyor olması bile senin ne kadar ciddi sorunların olduğunu dile getirmiş olmuyor mu? Zira o ironinin diğer ucunda da sen varsın.”, diye high elf’in etrafında dolanmaya devam eder.

“Kes şunu!”, diye sert bir şekilde çıkışır Anglenna.

“Neden ki? Sen bize katıldığından beri gözlerinle bunu herkese yapıyorsun. Aramızdaki fark; ben sadece senin elbiselerine bakıyorum. Onlar çok.. pahalılar. O kadar ki, parçalayasım geliyor!”, diye sırıtır succubi melezi.

“Ne cüretle!”, diye dehşetle ünler Anglenna.

Merisoul hafif burnunu çeker ve “Cüret, korkakların cesaretidir.”, diye sırıtmaya devam eder. “Ben cüret nedir bilmem. Cesaret de nedir bilmem. Ben sadece yaparım ve yaptığım şeye ne isim verildiğini de önemsemem ama bu konumuzun dışında zira endişe etmen gereken bir durum yok. Elbiselerini yırtmakla vakit harcamayacağım. Seni senden çok seven tek kişiye zarar vermek isteyen birinin, belli ki pahalı elbiseler ardında saklanması gerekiyor.

Rahmetli annem dışında benim hiç sevenim olmadı. O da sadece iki gün sürdü çünkü üçüncü gün kendisi ölmüştü! Ben sevginin de ne olduğunu bilmem, sadece gördüğümde tanırım o kadar. İçsel savunma mekanizması da diyebiliriz. Succubus olmakla alakalı bir durum —ki bu da konumuzla sadece uzaktan alakalı.

Baskından sonra herkes bir başkasının yarasıyla uğraşıp acısını dindirmeye çalışırken, seni o küçük büyünle elbiselerini dikip ütülerken gördüm. Ben konuşmaya başladığımda bile, herkes bir başkasını kurtarmak için çabaladı. Ortada sahipsiz kalan sadece sen vardın. Bu bile sana bir şeyler söylemiş olmalıydı. Hayır. Niyetim bir şeylerini yırtmak olsaydı, bunu elbiselerine yapmazdım.”

Anglenna bir anda tam bir kaçıkla muhatap olduğu gerçeğine ayılmış ancak geri adım atmak niyetinde de değildir.

“Beni tehdit mi ediyorsun?”, diye gözleri kısılmış bir şekilde, kaçık kıza sorar.

“Birisini sadece ondan bir şey istiyorsan tehdit edersin. Ben senden hiçbir şey istemiyorum. Bana verebileceğin neyin var ki?”, diye uzunca süzer Merisoul önünde duran asilzadeyi. “Irkın benim işime yaramaz. Oldum olası elflere sinir olmuşumdur. Siz üç gün yaşıyorsunuz diye, bir gün yaşayan diğer ölümlülere yukardan bakma hakkınızın olduğunu düşünüyorsunuz. Hal bu ki, on bin yıl karşısında bir ile üç gün arasında hiçbir fark yok!

Ünvanına da ihtiyacım yok. Geldiğim yerde de, gideceğim yerde de hiçbir ederi yok —ve anlatmak istediğim şeyin özü de bu.”

Anglenna istemsizce yerinde kalakalmıştır zira hayatının hiçbir anında bu kadar kati bir şekilde hiçleştirilmemiştir.

“Küstahsın!”, der asilzade, iki kaşını da kaldırmış bir şekilde.

Merisoul küçük omuzlarını silker ve ağzından şarkı gibi, elf’lerin yüksek lehçesiyle cevap verir ona;

 

“Eyvah ki umrumda değil!”

 

“Bugün anlattığım hikaye.. Gerçekten oldu. Yaşadığın şu dünyada hangi güçlerin hareket ettiğini bilmeni umut ediyordum ama, sanırım senin hakkındaki beklentilerimi biraz fazla yukarıda tutmuştum. Öyle görünüyor ki sanıldığı kadar zeki değilmişsin!”, diye ‘hıf’lar Merisoul.

“Bu hakaretin bedelini ödeyeceksin.”, diye kinci bir şekilde cevap verir Anglenna.

“Muhtemelen.. ama bunun için çok uzun bir sıranın en sonuna geçmelisin. Umarım çok sabırlısındır çünkü bu hayatının en uzun bekleyişi olacak ve daha sıra sana gelmeden sen çoktan yaşlanmış, ölüm döşeğinde Gri Sahiller’de olmayı diliyor olacaksın.

Ben ise senden çok uzun yıllar sonra öleceğim. Sıranın başındaki tarafından, ancak yüzyıllar sürecek eziyetlerden sonra..

Benim Gri Sahiller‘im olmayacak ve kimse benim arkamdan ağıt yakmayacak çünkü küllerim nisyana atılmış olacak ve adımla beraber, varlığım, anılarım, ruhum ve benim için değerli olan ölümlülerle yaşadıklarım o mutlak boşluğun kati sonsuzluğunda solup gidecek.”, diye donuk bir ifadesizlikle omuz silker Merisoul.

Anglenna bu cevap karşısında hayret ötesi duygular içerisinde kalır. Ve çok uzun zamandır hissetmediği bir şeyi, kısacık bir an da olsa hisseder içinde: acı!

Kendisini gerçekte rahatsız eden şey, önündeki bu uhrevi güzellikteki delinin, kendi ölümünden ve yok oluşundan bu kadar kati ve bir o kadar da umarsız bir umutsuzlukla konuşuyor olmasıdır.

“Lafı fazla uzattım sanırım”, diye devam eder melez kız. “..ve asıl mesele elimizden kaçmak üzere zira birazdan Lady gelip bizi yemek yemeye zorlayacak.”

“Neymiş asıl mesele?”, diye zorlama bir soğuklukla cevap verir Anglenna çünkü bu kıza neyi nasıl söylerse söylesin, duvardan seken kuru bezelye gibi kızdan sekmektedir.

“Lorna —Alor’Nadien ne.. Onu rahat bırak. Ve onu incitme.”, der ve kısa bir bekleyişten sonra “Lütfen.”, diye ekler, beklenmedik bir içtenlikle.

“Neden? Neden ona yada sana bu iyiliği yapmam gerekiyor? Bana karşılığında ne vereceksin?”, der asilzade kindar bir şekilde.

Merisoul durur ve ona bakar.

Uzun bir aradan sonra sessizce, “Silendenien en Eruanna..”, der.

“O sana ait değil ki veresin. Hiçbir zaman olmadı. Dahası, o sende bile değil. Elinde olmayanla mı pazarlık yapıyorsun? Sen beni aptal mı sanıyorsun?”, diye hırlar Anglenna.

“Tahmin edemeyeceğin kadar.”, diye cevap verir melez. “Ama bu da konumuzun dışında.. Mevcut sahibesi, hayatının tamamını yaşayıp huzur içinde ölümü beklerken döşeğinde, ona seninle yaptığım bu pazarlıktan bahsedeceğim ve o da sana gerçekte kimin asil olduğunu gösterecek ve elflere iadesi için onu bana kendi rızasıyla verecek. Bu da o yayı elflere geri götürebilmen için eline geçecek tek fırsat olacak çünkü onu o kızın elinden zorla yada hile ile almaya çalışılması halinde, aile yadigarınızı da, hiç sevmediğim saraylarınızı da, yaşadığınız ormanla beraber cehennem ateşiyle yakıp küllerini de, gördüğü son şey yok olmuş ülkesi olan efendine kendi ellerimle götüreceğim! Bir iblisin cehennem ateşini görüğünü hiç sanmıyorum. O ateş, siz ölümlülerin çağırdığı şirin ateş toplarına benzemez..”

Anglenna, bu muazzam tehdit karşısında içi ürperir ve sessizce anlaşmayı kabul etmek zorunda kalır.

“Peki ya Lorna? Yayın iadesi çapulcuyu aklayabilir ama o küçük budalayı değil. Onun için ne vereceksin?”, diye kati bir sesle konuşur Anglenna.

“Çapulcu dediğin o kız, neredeyse Themalsar’ın suratını parçalamıştı. Budala dediğin kızın, Themalsarı öldürebilmesi için gerekli koşulları da o çapulcu dediğin kız hazırlamıştı.”, diye mırıldanır Merisoul ama bunu sanki karşısında duran kadına değil, yanlarında olmayan birine söylüyor gibidir.

NE VERECEKSİN?“, diye tekrarlar Anglenna kati üslubuyla.

Merisoul durur ve asilzadeye daha uzun bir süre bakar, sonra daha da sessizce,

“Adımı..”, der.

Anglenna özellikle büyü ve büyü teoremleri hakkında eğitimli bir kadındır. İblisler ve onların sır olarak sakladıkları isimleri hakkında da açık bilgilere sahiptir. Kendisine teklif edilen şey karşısında hayrete düşer zira bu fiyatın ederi ‘paha biçilmez’dir.

Anglenna acımasızca, “KABUL. AMA BU ANLAŞMADAN KİMSEYE SÖZ ETMEYECEKSİN.“, diyerek kendisini garantiye alır. “BİR İYİLİK KARŞILIĞINDA ADIN.. ŞİMDİ.. BANA ADINI VER!

“Sana adımı vereceğim.. Ama bu, bir iyilik karşısında yapılan bir pazarlık değil. Bu, bir kötülüğü durdurmak için yapılan bir pazarlık..”, diye önünde duran high elf’e, yapılan pazarlığın doğru tanımını sessizce hatırlatır.

Merisoul Xyrotwu’nun yüzünde içler acısı bir ifade belirir. Geldiği gibi karanlığın içinde kaybolmadan önce High Lady Anglenna’ya verdiği sözü tutar;

“Adım Ad Ara.”

. . .

“Kızlar! Çocuklar!.. Udoorin, oğlum hadi sen de gel. Yemek hazır..”, diye Lady’nin sesi duyulur.

 

Inshala o gün yaşananlardan oldukça rahatsız olmuştur. Önce Orken baskını olmuş, Lorna abla altından düşmüş ve yaralanmış, Udoorin abi ise neredeyse ölmüş, Laila abla canını dişine takmış dakikalarca yaratıkların lideriyle kıyasıya savaşmış, Merisoul abla da arabadan düşmüş ve canı yanmış, cüce Gnine bile yara almadan kurtulamamışdı. Ve “Lady’yi de neredeyse kaçırıyorlardı..”, diye geçirir içinden. Kendisi ise, üzerlerine ağ atıldığını fark ettiği anda bir serçeye dönüşmüş ve dikine havalanıp uzaktaki bir ağacın dalları arasına konmuş sonra da eski haline dönüşüp etrafa büyüler yağdırmaya başlamıştı. Aslında niyeti mızrağını kapıp diğerlerine yardıma gitmekti ama Aager kendisinden güvende olmasını istediği için o da güvende olmuştu işte..

Inshala, bu güvende olma olayını biraz can sıkıcı bulmakla berber, o an için doğru karar olduğunu da kendi kendisine itiraf eder zira bedeni hala eski gücüne ulaşmaktan çok uzaktır ve mızrağını kapmış olsa bile, onu saplayacak gücünün bile olduğunu düşünmemektedir. Bu yüzden ve Aager ondan güvenli olmasını rica ettiği için savaşı yukarıdan seyretmiş ve gerekli yerlerde müdahale etmişti.. ama bu da nesi? Aager’in kendisi o yaratıklardan üç tanesiyle birden dövüşmekteydi!

Inshala, Aager’i seyrettiği aylar boyunca onun böyle bir ahma— şey yaptığını hiç görmemiştir ve adam koca yaratıklarla kıyasıya dövüştüğünü sadece seyretmek zorunda bırakılmıştı.

“Ama hayır yaa!”, diye inlemiş çünkü yaratıklardan biri dev baltasını yine ona isabet ettirmiş, Aager’in çelik gibi refleksleri olmasa en az üç defa ölmüştü, diye panik içerisinde ona doğru bir büyü daha yapmıştı. Inshala o an tepesinden kaynar suların boşaldığını hissetmişti. Hissettiği bir başka şey daha vardı; acı.

Kız, geçmiş hayatında defalarca acıyla muhatap olmuştu. Zaten acıyla gözlerini dünyaya açmamış mıydı? Onu görenler ona acı vermek için devamlı peşinden gelmemiş miydi? Acı onun yakından tanıdığı kankasıydı.

Ama bu hissettiği şey, daha öncekilere hiç benzemiyordu çünkü bu yeni acıyı etinde değil, içinde bir yerde hissetmişti. Inshala deliler gibi ağaçtan aşağı bodoslama atlamak ve yaratıkların arasına dalmak istemiş ancak ‘o’ kendisinden güvende olmasını istemişti!

Şimdiyse gece olmuş, herkes yemeklerini yemiş ve olağan dışı bir sessizlik içerisinde kendi dünyalarında kaybolmuşlardı. Inshala da küçük, garip, hem ürkütücü, hem de heyecan verici yeni dünyasında kaybolmak için ayağa kalkmış ve sessiz adımlarla, kimseyi rahatsız etmeden ve çoğu zaman olduğu gibi minik bir topak halinde ‘o’nun yanına oturmuştu.

Uzun süre yan yana sessizce oturduktan sonra kız cesaretini toplayıp, “Konuşabilir miyiz? İstediğimiz şey hakkında? İstediğimiz zaman?”, diye afallar ve yüzü kızarır. “Özür dilerim. Bu sosyal şeysinin kurallarını bilmiyorum. Diğer.. şeysinin de kurallarını bilmiyorum. Kendi haklarımı da, senin haklarını da bilmiyorum. Ö.. özür dilerim. Ben aptalın tekiyim.”, diye iyice kızarmış yüzünü sıskası çıkmış dizlerinin arasında gizler. Kızın dizleri arasından boğuk bir ses gelir; “İnsanların bölgelerini nasıl işaretlediğini bilmiyorum!”

Aager oturduğu yerde çakılıp kalmıştır. Kızın söyledikleri karşısında kendisinin ne gibi hissettiğine bile bir isim koyamaz.

Boğazını temizler ve “İnan ki bu toplulukta sana.. şeysi konusunda akıl verecek en son kişiyim. Ama bi şekilde bu.. şeysini birbirimizde bulduk. Bildiğim tek şey, birbirimize ‘uzanma’ hakkına sahip olduğumuz. Demek istediğim, istediğini sorabilirsin.”, der ve yüzünü yanında oturan küçük tiefling’e döndürür, dizlerinin içinde gizlenmiş, elf’lerinkini andıran, ancak onlarınkinden daha ince ve kısa olan kulaklarına yaklaştırır. “Ve kendine bir daha aptal dediğini duyarsam, sanırım sana kızmam gerekecek.”, diye fısıldar.

Kız hayretle başını kaldırır, Aager’e döner ve beklemediği bir şekilde bir anda onunla burun buruna gelirler. Kızın fırtına grisi gözlerinde vahşice bir şeyler oynaşmaya başlar. Küçük yüzünde, kendisinin de tam olarak anlamadığı bir heyecan ifadesi belirir ve istemsizce alt dudağını ısırır.

Aager yutkunur.

Sonra kıza fevkalade başarısız bir gülümseme teşebbüsünde bulunur ve boğuk bir sesle “İstediğin zaman, istediğin yerde, her koşul altında duygularım ve düşüncelerim senindir.”, der ve yüzünü zorlukla kızdan çevirir ve yere bakar. “Sadece bir insan olduğumu ve bir çok hatalarımın olabileceğini unutmamanı istiyorum. Sana söylediğim bir şey seni üzer yada rahatsız ederse, tekrar sormanı isterim çünkü seni üzmek niyetlerim arasında yok.”

Inshala gülümser. Bu ürkütücü adamın kendisiyle ıkına sıkına konuşmasının sebebini anlamaz ama bu onu içsel bir şekilde de mutlu eder.

Adama, kendisinin bir insan bile olmadığını hatırlatmak ister ama bu dürtüsüne engel olur. Nedense bu ürkütücü adam, kendi hatalarını dile getirme konusunda acımasızca bir dürüstlük gösterirken, iş onun —Inshala’nın— hatalarına gelince dile bile getirilmesinden hoşlanmamaktadır.

Kız, buradaki adaletsizliğin farkındadır ancak neye itiraz edeceği konusunda aklı biraz karışıktır. Bu yüzden bu konuyu şimdilik bir kenara koyar ve asıl derdine yoğunlaşır.

“Bu..”, der, derin bir nefes alır, göğsüne saplanan acıyı yüzünü buruşturarak bastırır ve “..bu da bizi aynı bölgeyi paylaşan aynı sürünün bir parçası yapıyor sanırım.”

Aager, kızın eşsiz bakış açısı karşısında çok şaşırır. Bir an düşünür. Kusur aramak isteyen biri için bu tarif fazlasıyla ilkeldir. Ancak olaya samimi bakılırsa kızın yapmış olduğu tanım, son derece saf ve katışıksız olduğu gibi, bir o kadar da isabetlidir.

“..yani artık ‘beraber’ aptal olabiliriz mi demek oluyor bu?”, diye aşırı sakin bir sesle sorar Inshala.

Aager akıllı biridir. Tehlikeye ve tuzaklara karşı her zaman doğal bir farkındalığı olmuştur ve şu anda içindeki uyarı zilleri delice çalmaya başlamıştır.

“Ummm..”, diye zaman kazanmaya çalışır. Sonra da “Ne demek istediğini pek anlayamadım.”, der temkinli bir şekilde.

O HAYVANLARIN SENİ KÖŞEYE SIKIŞTIRMASINA NASIL GÖZ YUMDUN? BU SEN DEĞİLSİN. BU BENİM!

Kız, küçük yumruklarını sıkmış, kıpkırmızı olmuş yüzüyle fena kızmış yavru bir kediyi andırmaktadır. Fevkalade haşin.. ve son derece şirin!

“Ummmm..”, diye afallar Aager zira bu sözleri gerçekten beklemediği gibi, kızın attığı ‘yumruk’ da beklemediği bir açıdan gelmiştir.. Bugüne kadar kimse ona, kendisini tehlikeye attığı için azar geçmemiştir. Aager’in içindeki ses ona başının belada olduğunu, kıs kıs gülerek söyler!

“Ummm.. Daha önce olsa böyle bir risk almazdım. Ama Lady’yi kaçırmalarına da izin veremezdim. Ve.. yaptığım şey o an çok mantıklı gelmişti!”

‘İşte şimdi batırdın!’, diye kahkahalarla dalga geçmeye başlar Aager’in içindeki ses.

Aager’in içindeki ses, her nedense son bir aydır, sanki bunca yıl olduğu pragmatik ses olmaktan sıkılmış ve kendisine yeni bir eğlence bulmuş gibidir. Ve o ses Inshala’nın tarafını tutmaktan keyif alırken, Aager’in afallamarını ise fevkalade eğlenceli bulmakadır!

“Ben oradaydım ama sen bunu sezemedin sanırım —bu duruma acilen bir çözüm getirmeliyiz.”, diye söylenir Inshala.

Sonra da frensiz bir şekilde başlar; “Ama yinede.. Seni çok uzun bir zamandan beri seyrediyorum.. evet, bunun beni biraz deli gibi gösterdiğinin farkındayım. En azından bir sefer Bremorel abla bunu yaparken beni yakaladığında öyle demişti. Ama o zaman seni, bazı ölü yaratıkları keserken ve Udoorin abiyle tartışırken seyrediyordum dolayısıyla dikkatim biraz dağınıktı. Yoksa beni asla yakalayamazdı! Benim tanıdığım Fogstep oydu. Ama düşünürsek, sen hiçbir zaman benim beklediğim gibi davranmadın. O zaman bile. Kestirilemez bir havan vardı. Bunu kaybedemezsin!

Gnine çok zeki biri, bir cüce için bile. Ama bazen fazla heyecanlanıyor. Laila abla çok akıllı ve ayrıntıları görme konusunda neredeyse hepinizden daha iyi. Ama onun sorunu da bu sanırım. Ayrıntılarda takılıp olayların bütününü göremeyebiliyor. Udoorin abi iyi bir çocuk, sanırım. Açıkçası onunla neredeyse hiç konuşmadım. Üzerinde çok fazla demir var. Lorna abla’nın onu eğitiyor olmasından çok mutluyum —ki bu da onun dikkatini dağıtıyor. Lady abla ise bu konuda yalnız bırakılmalı ve rahatsız edilmemeli. Yoksa dikkati dağılır ve hepimiz kanayarak ölürüz. Merisoul abla ise çok.. çok karmaşık. Kestirilemez. Sen de kestirilemezsin ama seninkisi daha çok.. plapmatik.. plannanik.. ondan işte. Onu seviyorum ama onunkisi.. karmaşık işte! Bense sadece apta— duygusalım. O tavuskuşu da çok fazla yükseklerden uçuyor. Yere indiğinde onun hakkında daha iyi şeyler düşünebilirim belki.”, diye çok hızlı bir şekilde sıralar Inshala. Kız bitirdiğinde nefes nefese kalmıştır.

Aager bir anda bir şeye ayılır; kız anlattıkları frensiz bir şekilde anlatmamıştır. Kız anlattıklarını ‘panik’ içerisinde anlatmıştır!

Bunu, kızın her zaman ki halinden farklı olarak, saçlarının dağınık ve çözülmüş oluşundan da açıkça görebilmektedir.

Aager bir anlığına bunun sebebinin, onun yanındayken saçlarını rahat bir şekilde salıp boynuzlarını da saklama ihtiyacı duymayacak kadar ona güvenmesinden kaynaklandığına inanmak ister.

“Öncelikle..”, diye ağır bir şekilde konuşmaya başlar Aager “Birbirimizle bir şekilde iletişimde olmamız konusunda haklısın. Bu sadece savaşlarda değil, diğer zamanlar içinde geçerli. Senin nerede olduğunu kestiremediğim de bu benim.. dikkatimi dağıtıyor.”, diye itiraf eder boğuk bir şekilde.

“Son bir aya kadar, benim tek derdim hayatta kalmaktı —ki bu da oldukça pragmatik bir bakış açısı gerektiriyordu. Ne var ki daha sonra işin içine sen giriverdin ve bir anda işler değişti. Hayatıma bir anda kükreyerek girmiş oldun!”, der ve içinden yaptığı kelime tercihi dolayısıyla gülümser.

“—ki bu da, bu güne kadar o çok değer verdiğim ‘sadece hayatta kalmak’ bakış açımı sorgulamamı gerektirdi. İşin gerçeği, bende bu konularda tecrübeli değilim. Sana kadar, ihtiyacım bile olmadı. Sanırım ikimizde alışıncaya kadar biraz acı çekeceğiz.”, der Aager sakin bir şekilde.

“Ben acı çekebilirim ki! Acı çekme konusunda çok iyiyimdir!”, der Inshala mutlu bir şekilde. “Ama benden güvende olmamı isteyip kendin tehlikeye atılınca.. bana acı veriyor. Bu yeni acıya bir isim veremiyorum. Bunu anlatacak bir kelime de bulamıyorum. Bu acı ellerimde, kollarımda, başımda, sırtımda yada ayaklarımda olmadı—”

Aager, hangi koşullar altında kızın ellerinden, kollarından, başından, sırtından ve ayaklarından acı çekmiş olabileceğini düşünür ve yüzü kararır. Bir anlığına içinde birilerini öldürme ihtiyacına dair muazzam bir duygu belirir. Yüzünde oluşan ‘bunun bedelini sizlere ödeteceğim’ ifadesini zorlukla bastırır.

“—Karnımdaydı sanki ve hiç hoşuma gitmedi.” Inshala’nın az önceki mutlu ifadesi bir anda kaybolmuş, yüzünde kesinlikle korkunun da olduğu karmakarışık ifadeler oluşmuştur.

“Sen öyle davranınca benimde, her şeye kafasıyla vurarak çözmeye çalışan aptal bir dağ keçisi gibi davranasım geliyor. Ben bir kediyim. Ben avımı seyrederim. Ona sinsi sinsi yaklaşır ve tek hamleyle üstüne atlar öldürürüm.”, der artık tamamen mutsuz bir ifadeyle. “Sana çok kızmak istiyorum ama buna hakkım yok.”, der. Sonra sesini, suçlu biri gibi kısar, “..çünkü Lady’ye birilerinin o koca çelik çivileri attığını farkettiğimde, ben de onu korumak için üstüne atlamıştım, dolayısıyla sana kızacak yüzüm de yok!”, diye itiraf eder.

Bir süre sessizce yumulduğu yerde kımıldamadan durur, sonra yüzünü yine dizlerinin arasına saklar ve “Kedimi özledim. Kedim olsaydı saklanmak zorunda kalmazdım..”, der küçücük bir sesle ve ağlamaya başlar.

Kızın söyledikleri, sesindeki kayıp hissi ve sonrasında da ağlaması, Aager’e birçok açıdan ve birçok şekilde dokunur. Aager bir anda birçok şeye de ayılıverir; kızın gerçekten kedisini çok sevdiğine, onu bütün kalbiyle özlediğine ve onsuz kendisini tam anlamıyla bir boşluktaymış gibi hissediyor olduğuna ve herhangi birinin değil, Aager’in önünde ağlayabilecek kadar ona güvendiğine.

Aager, günah dolu hayatında, yapmış olabileceği hangi ihtimal dışı iyilikten dolayı bu küçük, güzel ve içli tiefling’in kendisine bahşedilmiş olabileceğini merak eder.

Acımasızlığı ile bilinen bu ürkütücü adam, yanında topak halinde oturan küçük, sıskası çıkmış kıza doğru tek eliyle ‘uzanır’, onu kendisine çekerek pelerininin içine alır ve omzuna yaslar. Kız sakinleşip kendinden geçinceye kadar da onu sımsıkı tutar ve bırakmaz.

 

✱ ✱ ✱

 

Aager nazikçe küçük tiefling’i kucaklar ve onu, Merisoul ile paylaştığı çadırına kadar sessizce taşır. Çadırın girişini araladığında, içeride Merisoul’u uyanık bir halde görür. Kız sadece uyanık değil, ayakta ve tasını kucaklamış ona bakmaktadır. “Özür dilerim ama korkarım bu çadır bu akşam müsait olmayacak. Tasım yine dolmuş durumda ve sanırım bütün gece kusacağım!”

Melez, dramatik bir hareketle bir elinin tersini alnına götürür ve “Kendimi hiç iyi hissediyorum. Sevgili Inshala uyuyacaksa onu bu gece burada yapabileceğini hiç sanmıyorum.”, der kulağa samimi gibi gelen bir sesle.

Aager, Merisoul’a pis bir bakış atar çünkü kızın samimiyetinin tamamen yalan olduğunu onun gözlerindeki bakışlardan.. ve boş tasdan açıkça görebilmektedir ama sesini çıkarmaz.

Merisoul ise aynı ifadeyle, “Sanırım dışardaki ateşi paylaşmak zorunda kalacaksınız. Ama bunu alabilirsin.”, der ve Aager’e, Inshala’nın battaniyesini uzatır.

Aager bir eliyle sıskası çıkmış kızı kucaklarken, diğeriyle de battaniyeyi alır. Tam dönmüş gidecekken durur  ve arkasındaki succubi-melezine bakmadan “Bütün gece kusacağını sanmıyorum..”, der sessizce. “Bir derdin var. Paylaş onu. Bizler senin dostunuz.”

Aager bile kendi sözlerine şaşırmıştır zira başkalarının kişisel sorunlarına bulaşmak gibi bir huyu yoktur. Aslına bakılırsa bir başkasına ‘dostu olduğunu’ da bugüne kadar söylemişliği yoktur.

İstemsizce kucağında uyuyan kıza bakar ve değişimin kimden geldiğini anlar zira her iki durumu ve daha fazlasını yalancı çıkaran kişi şu anda kollarında uymaktadır! Gözlerini sarıldığı kızın uyurken ki huzur dolu yüzünden ayırmadan konuşmaya devam eder;

“Bir şeyden fena halde korktuğunu biliyorum. Saklamayı çok iyi beceriyorsun ama o bakışları yaşamış birinden değil. Yükün her ne ise, tamamını kendin taşımak zorunda olmayabilirsin. Burada onun bir kısmını yüklenmeye gönüllü olacak birileri vardır mutlaka. Bu korkunu gidermeyebilir, ama hiç olmazsa tahammül edilebilir hale getirir.”, der. Sonra omuzlarını silker ve “En azından bizi ikna etmek için bütün gece kusmak zorunda kalmazsın!”, diye ekler ironik bir şekilde.

“Benden ne istediğini bilmiyorsun..”, diye Merisoul’un umutsuz fısıltısı gelir arkasından.

“Hayır bilmiyorum çünkü daha söylemedin!”, der Aager hiç istifini bozmadan.

Aager çadırın girişine doğru yürümeye başlar. “Doğruyu söylemem gerekirse”, der çadırın girişini aralarken, “..bence sen tam bir kaçıksın! Ama bizimsin. Asla anlayamayacağım sebeplerden dolayı Lady ve Inshala seni seviyorlar. Gnine’ın da sana saygı duyduğunu biliyorum. Kepazenin saygı duymadığı kız yok zaten.. Etrafındakilere eteğine yeni bulaşmış ıslak çamura baktığı gibi bakmasa, muhtemelen sarı kafaya da saygı duyardı! Prenses’in de seni sevdiğini ve sana güvendiğini biliyorum. Sen.. her ne kadar sevginin ne olduğunu bilmiyormuş gibi davransan da, bence onun ne olduğunu hepimizden daha iyi anlıyorsun.”, der ve gördüğü bir rüyadan dolayı kıpraşan göz kapaklarıyla yüzü son derece mutlu bir ifadeye bürünmüş küçük kıza tekrar bakar ve istemsizce gülümser.

Neden sonra Aager başıyla o yüzün sahibine işaret ederek “Bundan dolayı da sana müteşekkirim..”, diye sessizce ekler ve çadırdan ayrılır.

 

Laila “Bane” Wolvesbane yüksek bir yamaçtan aşağısını seyretmektedir. Aşağıda bir ufuktan diğerine uzanan, muazzam büyüklükte bir vadi bulunmaktadır. Laila, iç titreten bir kükreme duyar ve kendisini yere atar. Hemen üstünden geçen, sürü halinde koca kanat sesleri duyar. Başını kaldırdığında, iğrenç görünümlü, kapkara, yarasa kanatlı, diken kuyruklu yüzlerce yaratığın, gök gürültüsünü andıran kükremelerle aşağıdaki vadiye daldığını görür. Tekrar vadiye baktığında, yaratıklar küçük oyuncak askerleri andıran, insan, elf ve dwarf’lardan oluşan bir orduya saldırdıklarını görür. Laila bulunduğu yerden bile ölenlerin çığlıklarını duyabilmektedir.

Ufkun diğer ucundan derin, uzun ve Laila’nın tüylerini diken diken eden boru sesleri duyar. O yöne baktığında ise, vadinin neredeyse tamamını kaplamış bir başka ordu daha görür. Bu ordu, on binlerce dev orken’den oluşmaktadır. Orken’ler, katışıksız bir nefret ve olağanüstü bir hızla insanlara saldırırlar. Elf’ler, insanlara yardım etmek için binlerce oku havaya salarken dwarf’lar da stratejik bir şekilde yanlardan yardıma koşarlar. Ama Laila önündeki dehşet karşısında bunların bile yeterli olmayacağını açıkça görebilmektedir zira ufku dolduran orken’lerin devamı hala uluyarak gelmektedirler.

Korku içerisinde donup kaldığı manzara karşısında titreyen yeri çok geç farkeder. Laila cesaretini toplar ve ayağa kalkar.

“Arkanızda! Arkanızda!”, diye haykırırken elleriyle de elflerin dikkatini çekmeye çalışır ama bunun bir faydası olmaz. Laila, elf’lerin arkasındaki ufukta beliren yeni toz bulutuna ve o bulutun içinde gizlenen yeni orduya işaret eder ama bununda bir faydası olmaz.

“Zamanı geldi, küçük kız!”, der izcinin arkasından bir ses hırlayarak.

Laila kedi gibi sıçrar. Yere indiğinde kılıçlarını çekmiş hazırda beklemektedir. Ama elinde koca savaş baltasıyla ona doğru yaklaşan yaratık karşısında donup kalır.

“Seni.. Seni öldürmüştüm ben!”, der korku içerisinde.

Koca orken lideri ona, kesilmekten paramparça olmuş dudaklayla sırıtır. Yaratığın bir gözü kör olmuş, başının bir yanı yarılmış ve göğsünde en az yarım düzine kılıç yarası olduğu halde ona doğru tökezleyerek yaklaşır. “Bizi öldürebilirsin ama bitiremezsin. Biz alırız. Biz keseriz. Biz yıkarız. Biz kırarız.. ARTIK BİZ VARIZ!“, der anca anlaşılır bir sesle zira yaratığın ağzından zifti andıran kanı fokurdayarak dökülmektedir…

 

“Pssst!”

 

Laila dehşet içerisinde uyanır!

 


 

 
 

Kimse..

Timeline:

Two-Day Woods’da grup beklenmedik bir baskına uğramıştır.

Oldukça tehlikeli anlar yaşayan kahramanlar, zorlu bir mücadeleden sonra, baskını yapan Greater Orken’lerden birini canlı yakalamayı başarmış, ancak kin ve nefret dolu yaratıkdan fazla bilgi alamadıkları gibi, onu öldürüp öldürmeme ikileminde kalmışlardır.

Bu hikaye, Kamp Ateşi II, “20,000 ft.” den
üç gün sonra yer alır.

 

 

SENİ ÖLDÜRECEĞİM, KÜÇÜK KALDIRIM LOŞKASI! *

 

Yaralı Orken, Gnine’ın yaptığı büyülü sarmaşıklarla bağlanmış, olduğu yerde yatmaktadır. Gerilmiş kaslarıyla sarmaşıkları ısrarla zorlayan yaratık, basitçe ‘iri’ olarak tarif edilemezdi. Bu yaratığın cüssesini, sadece sıkıştırılmış yaylardan oluşmuş gibi duran gergin kasları ve patlamaya hazır duygu seli değil, bakışlarında odaklanmış katışıksız nefrettir onu gerçekte olduğundan daha büyük gösteren.

Yaratık, o nokta bakışlarda iki şeyi açık ve kati bir şekilde söylüyormuş gibidir;

 

BU BAĞLARDAN KURTULACAĞIM.

HEPİNİZİ KESECEĞİM.

 

Aager hayatında bir çok manyak, kaçık, sapık, cani ve her baharattan katil ile karşılaşmıştır. Ne var ki, yerde bağlı yatan bu yaratığın yaydığı aura onun için bile bir ilktir. Lorna ve Merisoul’un, fanatikler hakkında anlattıklarını yüzeysel olarak anlamış olsada, gerçekte anladığı şey oldukça sınırlıdır zira fanatiklik, anlatıldığı kadarıyla, çok büyük ve tamamen tek taraflı ‘kesin’lerden ve ‘kati’lerden oluşmaktadır.  Dolayısıyla kendisi gibi pragmatik ve kinik birisi için bu son derece yüzeysel anlaşılan, abstrakt bir mefhumdur.

Lady ve Gnine’ın bilgi almak için ortaya koydukları çabalara rağmen yaratık sadece artan bir nefretle onlara bakmış ve en sonunda da içindeki açık niyeti, hor seslerle ortaya koymuştur;

“SENİ ÖLDÜRECEĞİM, KÜÇÜK KALDIRIM LOŞKASI!”

Bu tehditin grup üzerindeki etkisi, her nasılsa kendisinden çok hakaretinde gizlenmiştir. Lady’nin yüzü bembeyaz olmuş, Laila keskin bir nefes çekmiş, Lorna elini ağzına götürmüş, Anglenna bir kaşını kaldırmış, bir anda ruhunun lanetlenmiş olduğunu öğrenmiş gibi bir ifadeyle yaratığa bakmaktadır. Udoorin elindeki kanlı baltasını sımsıkı tutmuş, Lady’den emir bekliyormuş gibi öldürmeye hazır dururken, Gnine’ın yüzünde çirkin bir ifade oluşmuştur. Aager’in gözlerinde ise öldürmek için hedefine kitlendiğinde peyda olan o donuk bakışları görülmektedir. Sadece Inshala ne olduğunu anlamamış, saf bir şekilde, “Kaldırım loşkası nedir yaa?”, diye fısıltılı bir sesle sorar.

Merisoul kanatlarını yavaşça açar ve önünde duran Laila, Lorna, Aager ve Inshala istemsizce kenara çekilirler.

Succubi melezinin gözlerinden kırmızı, kirli bir ışık yayılmaya başlamıştır.

Koca Orken ise bağlı yattığı yerden Lady’ye kitlenmiş, hırlı gırtlak sesleriyle, ağzından kan ve salya saçarak ona muazzam bir kinle bağırmaktadır;

“SENİN KOLLARINI KOPARIP ACINI SEYREDECEĞİM. YETERİNCE ÇEKTİĞİNE İNANDIĞIMDA, BACAKLARINI KOPARACAĞIM. SEN HALA YAŞIYORKEN ONLARI SENİN GÖZLERİNİN ÖNÜNDE YİYECEĞİM. SENİN İNADINI VE İNANCINI YIKINCAYA KADAR ETİNİ KEMİKLERİNDEN AYIRMAYA DEVAM EDECEĞİM! YÜKSELİŞİMİZE ŞAHİT OLDUĞUNDA ARTIK TAMAMEN KIRILMIŞ OLACAKSIN. ANCAK O ZAMAN SENDEN GERİYE KALANI DİRİ DİRİ YAKACAĞIM VE ÖLMENE İZİN VERECEĞiM!”

Merisoul yaratığın tepesinde durmuş onun kudurmuş lanetlerini izler. Sonra sakin ve soğuk bir sesle “Sanmam.”, der.

Orken’in gözleri bir anda tepesinde duran kıza odaklanır ve gözleri yuvalarından fışkırıyormuş gibi çığlık atar.

SEN ‘O’ SUN!

“Sen de ölüsün!”, ..

.. der Merisoul umarsızca ve beklenmedik bir hızla kılıcını çekip ucunu dev Orken’in kalbine batırır.

Sonra da kılıcı sokmaya başlar.. yavaşça!

Lady müdahale etmek için ileri atılır ama succubi melezi keskin bir sesle “HAYIR!”, diye tıslar, açık kanatlarını büyük hareketlerle çırpmaya başlar ve kimsenin yaklaşmasına izin vermez.

Merisoul bütün ağırlığını vererek kılıcını sessizce batırmaya devam eder. Koca yaratık acıyla böğürür. Ağzından, burnundan ve göğsünden fışkıran katranımsı kanı her yana sıçrarken bütün vücudu titrer ve topuklarıyla yeri tekmelemeye başlar.

Merisoul kılıcı sapına kadar batırdığında yaratığın kanlı suratıyla yüz yüze gelmiştir. Kız onun gözlerinin içine bakar ve “Gittiğin yerde efendine söyle, onu bulacağım ve bulduğumda da sözlerini ona yedireceğim!”, diye tıslar ve geri çekilir.

Doğrulduğunda kılıcı olduğu gibi göğsünde bıraktığı yaratık, kendi kanıyla boğulurken çırpınmaya devam eder.

Herkes Merisoul’un bu beklenmedik cinayeti karşısında hayret ve dehşet içerisinde kalakalmıştır.

Kız, soğuk ve soluk bir ifadeyle Lady’ye bakar. Yüzüne gözüne sıçramış orken kanı yanaklarından aşağı süzülürken “Ben asla iyi olmak istemedim. Buna zorlandım ve her gün bunun pişmanlığı ile yaşıyorum çünkü iyiliğin ne olduğu bana asla anlatılmadan üstüme yıkıldı. Bunun olmasıyla da gerçekte beni ben yapan özgür iradem de elimden alınmış oldu..”, der hırlayarak.

Melezin gözleri hala aynı kötürüm ışıkla parlamaktadır ama yüzündeki soğuk bakışlar yerini bıkkın bir ifadeye bırakır.

“Ama buradayım ve sana fazlasıyla borçlandım, Margaret Madish ve Gellator Bluntaxe kızı Lady Magella! Kimse Merisoul borçlarını ödemez, diyemeyecek. Ve kimse sana bu hayvanın söylediklerini tekrarlamayacak. Onun sana söyledikleri bir ölümlünün bir başka ölümlü için hissettiği basit bir nefreti ifade eden sözler değildi. O cümleler bir iblisin meşhur sözleriydi ve bu aşağılık ondan alıntı yaptı..

Şimdi sana pek az ölümlünün bildiği bir hikaye anlatayım;

Bir zamanlar, Ad Ara* adında bir melek vardı. Kendisi ve erdemleri hakkında pek çok şey söylenebilir, ancak onu en iyi anlatan şey ise hayata ve ölümlülere olan sonsuz sevgisi ve iblislere karşı verdiği amansız mücadelesiydi.

Ad Ara, binlerce yıl iblislere karşı savaştı ama bir tanesi devamlı elinden kaçmayı başardı.

Melek, binlerce yıl bu iblisin kurduğu planları, tuzakları ve amaçlarını bozup durdu. Öyle ki ‘Ad Ara’ adı bile artık bu iblisi çıldırtmaya yetiyordu. İblis, Ad Ara’dan o kadar nefret ediyordu ki, onu varlığının tek amacı haline getirdi ve onu ele geçirmek için bir plan yaptı. Planın işe yaraması için 400 yıl bekledi ve beklediği fırsat eline geçti. İblis planın işe yaraması için meleğin gözünü boyadı; 400 yıl boyunca akılsızca saldırıyor imajını besledi ve bunun için sayısız minyonu feda etti. Ona karşı yaptığı son saldırıda ise, meleğin ordusuna sızdırdığı ölümlüler Ad Ara’yı arkadan vurdular. Uzun, kanlı bir mücadele sonunda melek ağır bir şekilde yaralandı ve sonunda da esir düştü. İblis, nefret ettiği meleğin ordusuna hainleri sızdırması 400 yıl aldı ve gerçek plan da buydu.

Ad Ara, yaralı, acı içerisinde ve zincirlere vurulmuş halde, saçından sürüklenerek iblisin önüne getirildiğinde meleğe söylediği ilk şey, bu sefil yaratıktan duyduğun sözler oldu..

İblis, Ad Ara’ya 1600 yıl akla hayale gelmedik, isim konulmamış eziyetlerde bulundu ve sonunda da onu yok etti!”

Merisoul, Lady’nin gözlerinin içine bakar. Yüzünden damlayan kirli kanı umursamadan yerde son nefesini veren yaratığa işaret eder. “Bu hayvanlar, iyilik ve kötülük üzerine felsefe yapmazlar. Doğru ile yanlış arasında fark gözetmezler. Onur ve şeref onlar için düşmanlarında gördükleri bir zayıflıktan ibarettir. Onlar saldırır. Öldürür. Alır. Kullanır. Kırar!”

Succubi melezi yavaş, abartılı ve belli belirsiz şuh bir tavırla küçük kırmızı dudaklarına bulaşmış siyah kanı diliyle yalar ve “Bu bir ölümlü kanı değil. Bunda iblis tadı var! Senin duyduğun sadece kötü bir ork tercümesi idi ama o sözleri yine de onlara birileri verdi ve bu hayvanlar kendilerini o lanetle kutsadılar. Aslı..”, der ve melezin gırtlağından onlarca çakalın bir anda ürüdüğü, boğuk, hor kelimeler dökülmeye başlar. Uluyarak yayılan kelimelerle, güneşin üstüne perde atılmışçasına bir anda orman kararır. Herkes, beynine saplanan dayanılmaz, ani bir acıyla suratını buruşturur ve dizlerinin üstüne çöker. Buna tek istisna, kutsal bir ışık halesiyle parlamaya başlayan Lady’dir, ancak onun yüzü de bembeyaz olmuş, inadına ayakta duruyor gibidir. Laila hıçkırıklarla yere kapanmış, Udoorin gözlerini sımsıkı kapamış, içsel bir koruma dürtüsüyle önünde yere yığılmış olan Lorna’ya kalkan olmaya çalışırken hemen yanlarında duran Gnine, bütün zihinsel gücünü kullanarak Laila’ya ulaşmak için çabalamış, ama bunu başaramadan o da olduğu yere yığılıp kalmıştır. Anglenna, aniden ipleri kesilmiş bir kukla gibi olduğu yere serilmiş, Inshala küçücük bir topak haline dönüşmüş, ona sarılıp korumaya çalışan olan Aager’in kulaklarını elleriyle kapatmaya çalışırken kendinden geçmiş, Whimsi Lola ve Jay ise acınası birer çığlık atıp dehşet içerisinde kaçmışlardır.

Merisoul Xyrotwu demonik dilin korkunç cazibesi ile konuşmaya başlamıştır;

AH AD ARA! SENİN ÖNÜMDE BU ŞEKİLDE DİZ ÇÖKTÜĞÜNÜ GÖRMEK BANA SANDIĞIN MUTLULUĞU VERMİYOR ÇÜNKÜ GÖZLERİNDEKİ İNKARI VE İNANCININ GÜCÜNÜ GÖREBİLİYORUM. SENİ YAKALADIM AMA SADECE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ ALMIŞ OLDUM. SENİNLE İŞİM BİTTİĞİNDE, GERÇEKTE BANA ESİR DÜŞMENİN NE DEMEK OLDUĞUNU ANLAYACAKSIN.

AH AD ARA! BİLESİN; ÖNCE SENİN KANATLARINI KIRACAĞIM Kİ BURADAN ASLA KAÇAMAYACAĞINI VE ARTIK GERİ DÖNECEK BİR YERİN OLMADIĞINI ANLAYACAKSIN. SONRA KOLLARINI KOPARIP ACINI SEYREDECEĞİM Kİ BİR DAHA ASLA BANA KARŞI ELİNİ KALDIRAMAYACAĞINA AYILMIŞ OLACAKSIN. YETERİNCE ACI ÇEKTİĞİNE İNANDIĞIMDA İSE BACAKLARINI KOPARACAĞIM VE SEN HALA AYIKKEN ONLARI SENİN GÖZLERİNİN ÖNÜNDE YİYECEĞİM. BU DA SENİ SONSUZA DEK BURADA KALACAĞINA İKNA ETMİŞ OLACAK. SENİN İNADINI VE İNANCINI YIKINCAYA KADAR ETİNİ KEMİKLERİNDEN AYIRIP ÇOCUKLARIMI SENİNLE BESLEYECEĞİM!

AH AD ARA! BENİM YÜKSELİŞİMİ, ÇÜRÜDÜĞÜN KARANLIK ZİNDANLARDAN ACIYLA SEYREDECEKSİN. YÜZYILLAR SONRA, DÜŞÜŞÜNÜN GERÇEKTE O ÇOK SEVDİĞİN SEFİL ÖLÜMLÜLERİN SEBEP OLDUĞUNU FARK EDECEK VE UMUTSUZLUĞUN NE ANLAMA GELDİĞİNİ ÖĞRENECEKSİN. İŞTE O ZAMAN TAMAMEN KIRILMIŞ OLACAK VE BUNUNLA DA KATİ SONUNUN GELMİŞ OLDUĞUNU BİLECEKSİN. ANCAK O ZAMAN SENDEN GERİYE KALAN ERDEMSİZ CESEDİNİ DİRİ DİRİ YAKACAĞIM VE ÖLMENE İZİN VERECEĞiM!

AH AD ARA! ÖLÜMÜN BİLE ACINI BİTİRMEYECEK ZİRA KÜLLERİNİ NİSYANA ATACAĞIM VE GERÇEKTE BANA ESİR DÜŞMENİN DAHA EVLA OLDUĞUNU, SONSUZLUĞUN BOŞLUĞUNDA ÖĞRENECEKSİN.

 


* Loşka; Orkça hayat kadını, yosma, sahipsiz/aşiretsiz kadın. Özelde ise ‘kullanılmak’ için kaçırılan kadınlara verilen hakaret amaçlı lakap.

* Ad Ara; “Ad” – Noble/Asil/Soylu. “Ara” – Girl name; She who brings rain (serenity) / Kız adı; O ki yağmur (huzur) getirir. “Ad Ara” – “The noble ‘she’ who brings rain (serenity)”, “Yağmur (huzur) getiren soylu/asil kız.”

 

 

 
 

Kamp Ateşi II, “20,000 ft.”

Timeline:

Grup, Arashkan şehri yolu üzerindeki Scowling Hills’in hemen güneyinde, Serenity Home’a malzeme taşıyan bir kervana saldırmış yeşil bir ejderha ile karşılaşır. İlginç bir taktik kullanan kahramanlar ejderhayı alt etmeyi başarırlar. Gruba yeni katılmış olan High Lady Anglenna, neredeyse elini bile kıpırdatmadan onlara bu beklenmedik zaferi kazandırmıştır.

Bu hikaye, ejderha ile yaptıkları savaş sonrasında, olay yerinden bir kaç saat ileride kurdukları kampta gerçekleşir.

 

 

Gnine hala ejderha ile yaptıkları savaşın etkisinden kendisini kurtaramamıştır. Ve heyecandan elleride hala titremektedir. Koca ejderhayı bir iki dakika gibi kısa bir süre içerisinde öldürmeyi hiç beklemiyorlarken bunun gerçekleşmiş olması genç gnome’un vücut kimyasını bozmuştur. Sanki, ejderhayı gördüklerinde vücudunda salgılanan adrenalin, daha amacına ulaşamadan ortada savaşılacak bir düşmanın kalmadığını fark edince ayaklanıp isyan etmiş sonra da arkadaşlarını çağırıp parti vermeye karar vermiştir!

Gnine tekrar derin bir nefes alır ve sakinleşmek için kendisini zorlar. Lady’nin arkadan “Evladım iyi misin? Neden titriyorsun sen? Hasta mı oldun yoksa. Gel bir ateşine bakayım.”, dediğini duyar. Gnine, hiç bozuntuya vermeden “Yok bi şey!”, der.

Arabanın içinden Merisoul’un “Araba sen titremeden de yeterince sallanıyor..”, diye homurdandığı duyulur.

Gnine arabadan gelen konuşmaları da, söylenmeleri de umursamaz. Geçen saatlere rağmen yaşadığı şeyleri hazmetmekle meşgul olmayı tercih eder.

Laila atını arabaya yaklaştırır ve eliyle geldiği yöne işaret eder; “Lady. Bir buçuk mil ileride kamp için uygun bir yer buldum. Cılız da olsa bir akarsuyu bile var. Buz gibi soğuk ama harika bir tadı var.”, diye seslenir.

Lady hafif kaşlarını çatarak sesli bir şekilde düşünür, “Hmm. Orada duralım o zaman. Hepimiz biraz dinlenebiliriz sanırım.”

Laila atını çevirir ve tam dönüp tekrar gidecekken, sanki Gnine’ın yüzünde gördüğü bir şey dikkatini çekmiştir. Yavaşça atını arabaya paralel bir şekilde sürmeye başlar. “Sen iyi misin?”, diye sorar cüceye.

Gnine biraz bıkkın bir ifadeyle “Neden herkes bana iyi olup olmadığımı soruyor? İşiniz yok mu sizin?”, diye huysuzca cevap verir.

Laila bir süre ona sessizce bakar. Sonra “Gnine. Biz eski dostuz. Lütfen. Böyle yapma. Ve lütfen böyle de olma.”, diye ona yumuşuk bir ifadeyle söylenir.

Gnine utanır zira Laila haklıdır. O ve Bremorel, onun en eski ve en yakın arkadaşlarıdır. Teknik olarak, Bremorel bile aralarına sonradan katılmıştır. “Özür dilerim Laila. Her zamanki gibi haklısın. Sadece yaşadığım bazı şeylerin etkisinden kurtulamadım ve hazmetmeye çalışıyorum, o kadar.”

Laila ona “Özrün kabul edildi. Ama sadece seni sevdiğim için. Hadi paylaş benimle aklından geçenleri. Senin kadar zeki olmayabilirim ama hazımsızlık çektiren şeyleri ortadan kaldırma konusunda çok iyiyimdir”, der gülümseyerek.

Gnine da istemsizce gülümser. Gerçekte grupta kimse kendisini Laila kadar iyi tanımıyordur. Tıpkı Laila’yı onun  kadar iyi kimsenin tanımadığı gibi.. “O türden bir şey değil yaa. Sadece ejderha olayı beni biraz etkiledi.”, der sessizce.

Laila biraz düşünür. “Hayır. Sorun bu değil.”, der kati bir sesle.

Gnine’ın kaşları kalkar; “Nasıl değil?”, diye sorar Laila’ya.

Laila ona sırıtır. “Ejderha beni etkiledi. Seni etkileyen şey ise başka bir şey.”

Gnine yüzünü buruşturur. “Ne yani, beni neyin etkilediğini benden daha mı iyi biliyorsun?”

“Tabii. Hayatımda sürdüğüm en kolay izler hep senin yüzünde olmuştur! Bu yüzden küçükken bile başının belada olduğu zamanları da hep bilmişimdir.”, diye sırıtmaya devam eder.

“Küçükken başımın belada oluşunu, çığlık atarak kaçıyor olmamdan anlamış olmayasın?”, diye yüzünü daha da buruşturarak cevap verir Gnine. Belli ki aklına küçükken çığlık atarak kaçtığı bir anısı gelmiştir..

“O da var.”, diye ‘fırk’lar Laila. Belli ki aynı anıyı kendisi de hatırlamıştır.

“Neymiş peki yüzümdeki izler, Bayan Bilmiş?!”, diye gözlerini kısarak yanında atını doğal bir zarafetle süren kıza bakar.

Laila, yüzünde bilgeç bir ifadeyle “O kadarını da sen bul. Ben sadece iz sürerim. İzlerin aklından geçenleri sadece bir büyücü bilebilir. O da ben değilim.”, der Gnine’a imalı bir şekilde bakarak. “Ama ejderha seni sadece heyecanlandırdı.. Ve hepimizi korkuttuğu gibi seni de korkuttu. Seni etkileyen şey başka bir şeydi ve bu ejderha ile savaşmamızdan önce oldu..”

 

Akşam olmak üzeredir. Grup, Laila’nın bulduğu küçük akarsunun hemen yanına kamp kurmuştur. Akarsuyun bulundu yer, yoğun ağaç ve çalılardan dolayı loş ve biraz da rutubetlidir. Ancak hava son derece temiz ve hayat doludur. Güneşin son ışıkları etrafı morumsu bir haleyle büyülerken, kamp ateşinden saçılan ışık ise herkesin yüzünde turuncu-altın renklerle oynaşmaktadır.

Kahramanlar oturmuş, Inshala, Lady ve Laila’nın hazırladığı etli sebzeli güvecin pişmesini beklemektedir. Bir ara Lorna da yardım etmek istemiş ama Lady onun bu isteğini nazikçe geri çevirmiştir. İçinden ‘Anglenna’yı daha fazla acite etmeye gerek yok’, diye geçirirken, dışından “Üç kişi bile fazlayız bu ateşin başında. Hadi sen git otur. Güveç de neredeyse hazır zaten.”

“Nefis kokuyor, ne var bunun içinde?”, diye merak ederek ateşe doğru yaklaşır Udoorin.

Tam Inshala ağzını açıp güvecin içinde ne olduğunu söyleyecekken, Laila kızı dirseği ile dürtüp başını hafifçe sallar, “Kimse içine koyduğun böceklerden haberdar olması gerekmiyor. Afiyetle yesinler işte.”, diye ona fısıldar.

Inshala biraz şaşırır. “Ama kumse böcekleri çok lezzetlidirler ki! Çok da faydalıdırlar.”

Laila bile Inshala’nın böcekleri avucunda toz edip yemeğe katarken gördüğünde biraz zorlanmıştır ama bir izci olması dolayısıyla bazen garip şeyler yemek zorunda kaldığı da olmuştur. “Sen yine de söyleme. Kimse ‘lezzeti’ görmez ama herkes ‘böcek’te takılır.”, diye ona temkinde bulunur.

Muhtemelen ejderha ile yaptıkları savaşın etkisinden olsa gerek, herkes büyük bir iştahla çok lezzetli güveçten yer. Udoorin doymaz, önce ikinci, sonra da üçüncü kaseyi de alır.

Yemek bitince Inshala ve Laila ortalığı toparlarken Lorna ve Udoorin ormana doğru yürümeye başlarlar. Anglenna onlara doğru önce keskin bakışlar atar sonra oturduğu yerde gözlerini kapatıp büyülü bir transa geçer.

Biraz ileride Gnine piposunu doldururken, zihinsel bir rica ile Whimsi Lola’yı yanına çağırır. Whimsi, neredeyse görünmeyecek kadar hızlı çarpan kanatlarının çıkardığı hafif vızıltı sesiyle Gnine’ın yanına gelir ve onun omzuna konar.

Gnine ona sorar, “Uçmayı çok seviyorsun sanırım?”

Whimsi omuzlarını silker. “Yürümekten daha eğlenceli.”, der ama sırıtmaktan da kendisini alamaz.

Gnine, bir gözü doldurmaya çalıştığı piposunda, diğeri ise omzunda oturan küçük peride “O koca yeşil ejderhanın sırtına binip uçmak ister miydin? Jay’den çok daha hızlı uçabildiğine bahse girerim.”, diye konuya temkinli bir şekilde girer.

Whimsi: “Hmm.. Kişi bindiği şeyle arkadaşlık kurmak ister. En azından ben böyle düşünüyorum. Ya da belki de Jay, arkadaş olması kolay bir ejderhacık. O koca ejderha ise midesinden başka bir şey düşünmüyordu sanki ve biraz da aptaldı. Jay ise hem çok akıllı ve hem de çok cesur. Konuşamıyor ama ne anlatmak istiyorsa bunları resimlerle sana gönderebiliyor. Miss Merisoul ona çok düşkün olduğu için onu hiç tehlikeye atmıyor —ki bu da biraz komik bence, kendi yaptığı abuklukları düşünürsek. Benim için bir şey fazla güvenli ise, kesin can sıkıcıdır.. Jay’de sırf sahibesini sevdiği için kendisine söyleneni yapıyor ve tehlikeye fazla atılmıyor. Akıllı, cana yakın, küçük bir ejderhayı, aptal, koca bir ejderhaya tercih ederim. Üstüne üstlük, ikimiz beraber göze batmadan uçabiliryoruz. Bunu o koca ejderha ile yapmaya çalıştığımızı düşünebiliyor musun?”, diye kıkırdar.

Gnine: “Siz ejderhaya doğru uçarken senin gözlerinden baktım. Kesinlikle neden Jay ile dolaşırken bu kadar zevk aldığını artık daha iyi anlıyorum. Ama bir yandan da düşünmeden edemiyorum; o yeşil ejderha Jay’den çok daha hızlı ve çok daha yukarıdan uçarken neler hissedeceğimi. Ejderha ile arkadaşlık kurmamıza gerek yok, bir kere sırtına binebilsek bile yeterdi..”, diye iç çeker ve gün boyu kendisini asıl etkileyen şeyi dile getirmiş olur.

Gerçekte Gnine, dünyaya Whimsi Lola’nın gözünden ilk defa baktığında az daha sürdüğü arabadan düşmüştü. Küçük perinin uçuyor olmasını bilmek ile dünyaya onun gözlerinden bakmak arasındaki uçurumu, muhteşem bir  vertigo duygusuyla yaşamış sonra da bir daha ayrılmak istememişti. Peri, çılgınlar gibi çığlıklar atarken Jay ile beraber imkansız sortiler yapışını seyrettiği görüntüler, Gnine kadar zeki ve hayal gücü gelişmiş birisi için bile yepyeni bir tecrübeydi.

Yepyeni, olağanüstü ve… MUHTEŞEM!

O kadar ki, hayatında gördüğü en büyük yaratıkla karşılaşmış olması, bu yaratığın hayatında gördüğü ilk ejderha olmuş olması ve hatta söz konusu ejderha ile savaşmış olması bile onu, Whimsi Lola uçarken onun gözlerinden dünyayı seyrettiğinde hissettiği heyecanı ona yaşatamamıştı. Laila haklıydı. Onu etkileyen şey kesinlikle ejderha değildi.

“Acaba böyle bir şeyi gerçekten yapabilir miydik?”, diye geçirir içinden ve kendisini ejderhanın sırtında, “Daha hızlı.. daha hızlı!”, diye bağırırken hayal eder.

Whimsi, Gnine’ın omzunda, bir anda ayılmışçasına “Aaayyy canım.. Tabii yaaa.. Sen hayatın boyunca hep yerlerde süründün, doğru ya! Buna hemen bi çözüm bulmalıyız. Ay inanamıyorum hayatında hiç uçmadığına.. BU.. BU Bİ SUÇ!”, diye minik yumrukları sıkmış, onları şiddetle sallayarak bağırır!

Gnine: “Her ne kadar bir gnome olmamdan kaynaklı olarak yere yakın olmayı tercih etsem de, maceracı ve eğlenceye düşkün yapım uçmayı çok sevdi. Uçma ile ilgili büyüler olduğunu biliyorum, ama hiç öğrenmemiştim…”, diye hayıflanır.

Whimsi: “Hmm..”, diye düşünceli bir şekilde söylenir. “Belki Jay’i biraz büyütebiliriz ama nesneler büyüyünce aynı oranda güçlendiklerini pek görmedim. Muhtemelen kendisini yerden bile kaldıramayabilir.. SENİ daha da küçültebilir miyiz? Sen bi büyücüsün.. bunu yapamaz mısın?”, diye merakla Gnine’a bakar.

Gnine: “Kendi.. Kendimi küçültmek mi? Bunu hiç düşünmemiştim. Bir şeyleri olduğundan daha farklı gösterebilirim, ama kendimi küçültüp küçültemeyeceğimi hiç bilmiyorum. Bununla ilgili bir şeyler biliyor musun, benimle paylaşabileceğin bir bilgelik var mı?”

Whimsi Lola gözlerini kısar ve yandan Gnine’ı keser. “Bilgelik mi? Benden bilgelik istediğinin farkındasın değil mi?!”, diye alt dudağını pörtletmiş, sanki Gnine’ın aklından kuşku duyar gibi ona bakmaya başlar.

Sonra aklına komik bir şey gelmiş gibi kıkırdar. “Sana aptal erkek kardeşimden bahsetmişimdir. Onun favori eğlencesi, ormandaki hayvanları küçültüp sonra sırtlarına binmekti. Bi gün şaka olsun diye bunu iki üçüz kız kardeşlerimden birine yapmaya kalktı ama büyü geri sekti.. Şapşal az daha kendi kedisine yem oluyordu..”, der. Sonra durur ve ekler, “Belki böyle bi büyü bulabilirsen, kendini küçültür, Jay’i de sadece biraz büyültebilirsen.. sanırım olabilir. Ama Jay için önce Miss Merisoul ile konuşman lazım. Ki bu da bi pazarlık demek. Ama o pazarlıkları sever. Biraz garip bişi kendisi. Başında bi ARANIYOR ödülü olduğunu biliyor muydun?”

Gnine en son duyduğuna çok şaşırır. “Ö- Ödül mü?”, diye ünler. “Nasıl bir ödül? Kim neden Merisoul’u arasın ki? Kendisinin ilginç ama bir o kadar da bilge birisi olduğunu biliyorum. Belki de ekipte onu en çok ciddiye alanlardan biri benimdir. İnsanlar Meri’nin değerini yeteri kadar bilmiyor bence. Bildiğim büyülerden bir tanesini Merisoul’un bana öğrettiğini biliyor muydun?”

Whimsi, Gnine’ın omzundan bir anda şimşek hızıyla vızlar ve onunla göz göze gelecek şekilde havada durur. “Miss Merisoul mu bilge?”, diye imkansız bir şey duymuş gibi ‘fırk’lar. “Bilge kişileri tespit etme konusunda pek de becerikli değilsin, öyle değil mi?”, diye tek gözünü kısarak Gnine’a bakar. “Siz ölümlülerin para dediği şeyden açıkçası pek de fazla anlamıyorum.  Ama duyduğum kadarıyla Miss Merisoul’un bulunması için birileri içinde bi sürü yuvarlak şekilleri olan paralar vermeyi göze almış durumda.. Köyden ayrılmadan, la Fey şarkısını söylemeden çok önce çıktı bu ödül. Yaklaşık bir aydır var. Ben hala Mab’e ait olsaydım gider onu fitlerdim. Ama artık ona ait olmadığım için fitlemem de gerekmiyor!”, der ‘oh’layarak.

Gnine duydukları karşısında daha bir şaşkına dönmüştür. “Merisoul bunu biliyor mu?”, diye sorar merakla.

Whimsi minik omuzlarını silker. “Bilmem. Jay olmasa aslında onunla hiç konuşmazdım. İblis kanı var onda ve.. bi şeyler yanlış o kızın içinde. Kırık! Bozuk!.. Ödül de olağan dışı kanallardan gelmiş duyduğum kadarıyla. Biz de bunun anlamı; haberi önce loş ve kuytu feyler duymuş, bizde onlardan duymuşuz, demek oluyor. Kuytu feyler, karanlık ve yer altı yaratıklarına yakındırlar ama kimse ödülü kimin koyduğunu bilmiyor. Benim edindiğim izlenim ise, bilenler var ama adını söylemeye cesaret edemiyorlar. Sanırım ona kısaca ‘The Face’, diyorlarmış.”, der ve bir anda aklına bir şey gelmiş gibi parmaklarını şıklatır.

“Aslında bunları la Fey’e de sorabilirsin. O, Mab ile konuşabiliyor. Daha doğrusu, Mab ona kancayı takmayı çok istiyor. Özellikle Themalsar harabelerinde yaptıklarından sonra. Ama la Fey, orada yaptığı büyü için ihtiyaç duyduğu gücün bedelini Mab’e, kendisinden talep edildiği gibi “en çok sevdiği üç şeyden ikisini” feda ederek ödedi zaten. Bu yüzden Mab, herhangi bir hak iddia edemiyor la Fey üzerinde.”

Gnine duydukları karşısında tam anlamıyla hayret içerisinde kalmıştır. İşin en ilginç yanı Whimsi Lola’nın, efendisinin dedikodusunu yapan iki hizmetçi üslubuyla anlattıklarını dillendirmesidir. “Siz fey’ler bu kadar çok şeyi nasıl biliyorsunuz? Haberler size ormandan mı geliyor, bir çeşit ilham gibi mi geliyor? Bir türlü anlamıyorum. Yoksa kendi istihbarat ağınız mı var?”, diye merakla sorar.

Whimsi, Gnine’ın neden bahsettiği hakkında en ufak bir fikri olmayan birinin yüz ifadesiyle ona bakar. “Umm.. bu söylediklerimi herkes biliyor zaten ki!”, der aklı biraz karışmış bir şekilde. “Belki de Inshala’ya sormalısın bu soruyu..”

Gnine kısık bir sesle “Inshala… Onu seviyorum, ama işin aslı biraz ondan korkuyorum da.”, diye itirafta bulunur.

Whimsi buna biraz şaşırır. “Inshala çok iyi bi kız. En büyük kusuru, kendi değeri hakkında en ufak bir fikrinin olmayışı. Ama Rituel Forest’ın bir ucundan diğerine yürüyerek gitsin, bütün orman yaratıkları ona selam verir. İnsanlar ona iyi davranmadılar ama o yine de iyi olmayı tercih etti ve ormanımızı kurtardı. Onun sevdiklerini tehdit etmediğin sürece korkacak pek bir şey olduğunu sanmıyorum ve emin ol, senin ondan korktuğundan daha fazla o senden korkuyordur. Etrafındakilerle konuşurken bir ara onun gözlerini seyret. Eminim ne dediğimi anlayacaksın.”

Gnine, Inshala mevzusunu şimdilik bir kenara koyar. “Fey’lerle konuşmak, sizin konuştuklarınızla konuşabilmek istiyorum. Ormanın ruhu mu, yoksa fey network’ü mü bilmiyorum. Ama ben de sizin ağınıza dahil olmak istiyorum.”

Whimsi düşünceli bir şekilde “E konuşuyorsun ya işte.. benimle!”

 

Lorna, Udoorin ile ormanda beraber yürümüşler, uzun süreli sessizliklerin arasına ikiside hayattan beklentilerini, ailelerini ve birbirleri hakkındaki duygu ve düşüncelerini serpiştirmişler ve ikiside mutlu ve utangaç bir şekilde birbirlerine verdikleri sözleri teyit etmişlerdir.

Bundan sonra ise Udoorin’in koruma iç güdüsü devreye girmiş ve oluşabilecek potansiyel söylentileri engellemek için kampa geri dönmeyi teklif etmiştir.

Gerçekte Udoorin, kendisi hakkında oluşabilecek söylentileri hiçbir şekilde umursamaz ve yanında sessizce yürüyen bu çekingen, utangaç, duygu yüklü, inatçı olduğu kadar da yumuşak huylu kızla daha saatlerce yürüyüp konuşmak istemektedir. Hayatında kimseye anlatmadığı şeyleri bu narin kızla paylaşmış ve daha da paylaşmak ister. Öyle ki gün doğumunu her gün onunla seyretmek, en büyük hayalidir.  Ne var ki bu kız hakkında birilerinin olmadık bir şeyler söylemesi halinde kendisini zaptedebileceğine de inanmaz. İçinden ‘Sanırım Lady, ‘potansiyel bir ahmaklığa karşı’ derken böyle durumları kastediyordu’, diye geçirir.

Yanyana kamp yerine gelirler. Udoorin, Lorna’ya kendisiyle bu muhteşem yürüyüşü paylaştığı için teşekkür eder. Lorna’nın yüzü kızarır ve anca duyulur bir sesle tekrar etmeleri gerektiği ile ilgili utangaç bir şeyler mırıldanır.

Lorna, Udoorin’in iri cüssesinin gidişini seyreder. Sonra tam çadırına gidecekken, aklına bir şey gelir ve Lady’nin olduğu yere doğru yönelir.

Lady, Lorna’nın geldiğini görür ve “İkiniz de akıllı davranıyorsunuz, değil mi?”, diye ona gülümser.

Lorna’nın yüzü bir anda kıpkırmızı olur. “LADY!”, diye panik içerisinde ünler.

Lady nazikçe kıkırdar. “Takılıyorum sadece güzel kızım. Udoorin’i bu kadar mutlu gördüğümü hiç hatırlamıyorum.”

“Ama ben bir şey yapmıyorum. Neden bu kadar mutlu ki?”, diye merak eder Lorna.

“Sen onunla konuşurken mutlu değil misin?”, diye sorar Lady.

“Ummm..”, diye kekeler biraz. “Sanırım. Evet. O dışarı yansıttığından çok farklı biri. Onun kadar utangaç birisiyle hiç karşılaşmadım.”

“Sevgili Lorna, Udoorin utangaç değil. Sadece sen onun için üstesinden gelebileceğinden daha değerlisin.”, diye açıklar Lady. “Ama sanırım sen bunun için gelmedin yanıma.”

“Evet”, der Lorna ve durur. Sormak istediği şey, gerçekte çok da hoşuna giden bir konu değildir ama Lorna, etrafındakilerin duygu ve düşüncelerini dikkate almayı tercih eden biridir. Girdikleri savaşların aksine, sosyal çatışmaları oldum olası pek haz etmez ve onlardan olabildiğince sakınmaya çalışmıştır. Bu konuda ilginç bir şekilde Udoorin ile benzerlik göstermektedir. Girdikleri savaşları ise sadece ‘yapılması gerek’ olarak görür ve kendisinden beklenenleri, olabildiğince eksiksiz yapmaya çalışmıştır.

“Söyle kızım. Kendimi en kötüsüne hazırladım”, diye Lady, Lorna’ya cesaret vermeye çalışır.

Lorna gülümsemeye çalışır. “Sizinle bir konuyu özel olarak konuşmak istiyordum..”, der ve durur. Sonra derin bir nefes alır ve “..savaşlarda iblis çağrılması hakkındaki düşüncelerini öğrenmek husunda.”, diye hızlı bir şekilde sorar en sonunda.

Lady biraz şaşırır. Grubun ne kadar hızlı ilerlediğini, sırf bu soru bile teyit etmektedir. Dahası, önünde duran bu sıska kızın, iblis çağırabilecek kadar da güçlü olabileceğine ayılmak onu biraz tedirgin eder zira iblisler son derece zeki, kurnaz, vahşet heveslisi ve fevkalade tehlikeli yaratıklardır. Lady, onları çağırmak için sadece güçlü bir ‘niyet’in yeterli olmayacağını, çağrıldıktan sonra da her saniye onları kontrol altında tutabilecek çok güçlü bir farkındalığın da şart olduğunu iyi bilir. Tıpkı kısacık bir an bile bu kontrolün kaybolması haline iblisin özgür kalacağını ve ilk iş olarak da kontrolü kaybetmenin şokunu yaşayan büyücüye bütün hiddetiyle saldırıp onu öldüreceğini, sonra da ya kendisi de öldürülünceye yada geldiği yere geri ‘def edilinceye’ kadar önüne çıkan her şeyi parçalayacağını bildiği gibi..

Lady, iblis çağırmanın, konumu yanlış hesaplanmış bir ateş topuna benzemediği çok iyi bilen biridir.

“İblisler.. Onları birer silah olarak değerlendirirsen, kesinlikle çok etkili olabilirler. Ancak şunu göz önünde bulundurmalısın, güzel kızım; iblisler üstün derecede zeki yaratıklardır. Nasıllığını bilmiyorum ama bir şekilde şer amaçla ortaya çıkmışlardır. Öbür yandan silahlar ise sadece birer araçtırlar. Düşün bir kere. Birileri senin aklını, duygularını, inançlarını ve özgür iradeni hiçe sayarak seni büyü ile çağırsa ve seni, sana rağmen kendi şer amaçları için savaşmaya alet etse ne hissedersin?”, diye sorar Lady.

Lorna sessizce ‘hmm’lar, zira benzer tartışmaları babasıyla da defalarca yapmıştır. Her ne kadar babasına bu konuda fazla itiraz etmemiş olsa da, gerçekte annesi gibi kendisi de olaylara çoğunlukla daha bir hedef odaklı yaklaşmayı tercih etmiştir. Lorna bir çok konuda annesine çekmiş olsa da, onun sadece bir insanda görülebilecek türden bir sabırsızlığa da yenik düştüğünü, babasına hak vermek zorunda kalacak kadar da sık müşahade etmiştir. Ama babası da, annesi de şu anda burada değillerdir. Güvendiği ve sevdiği Lady’ye fikrini sormuştur ama aldığı şey, duymak istediği şey değildir ve her ne kadar Lady bu konudaki tavrını oldukça net bir şekilde ortaya koymuş olsa da, Lorna açısından, Lady’yi üzmesi dışında bunun bağlayıcı herhangi bir yanı yoktur.

Allor’Nadien ne Feymist bir anda durur.. Ve kendinden utanır.

Sadece basit bir sosyal çatışmayı engellemek için değil, fikrini önemsediği için onu almaya gittiği kişiden ‘her şeyi daha iyi bildiğimi düşünecek kadar mı kibirliyim artık?’, diye geçirir içinden.

“Bu.. ama bu çok kötü bir şey!”, diye beklenmedik bir şekilde Inshala peyda olur. “Eğer biri beni yapmak istemediğim bir şeye zorlasa, yeri açar ve onu toprağın altına gömerdim. O kadar bi gömerdim ki, geri çıkması 135 yıl sürerdi!”, diye hararetli bir şekilde tıslar.

“Neden 135?”, diye bir başka ses daha kendisini olaya dahil eder.

Merisoul merakla onlara yaklaşır.

“Ama özel bir konuşma olacaktı bu..”, diye mırıldanır Lorna çaresiz bir şekilde.

“Bilmem!”, diye itiraf eder Inshala. “Bir an bana çok etkili bir sayı gibi geldi..”

“Kesinlikle öyle”, diye onaylar Merisoul. “Ama asıl konuya geri dönecek olursak, çağrılmak o kadar da kötü bişi değil bence. Oldukça ‘cool’ bi durum aslında. Yani.. tabii.. duş alırken bir anda çağrılmak çok da cool sayılmaz. Yada uyurken. Çok lezzetli bir şey yerken de değil aslında.. ve ya şey ederken..”

Lady bir elini yüzüne çarpar.

Merisoul, frensiz bir şekilde devam eder “Aslında ben bir sefer çağırılmıştım. Hemde tam ben çok fena bir şekilde sıkılmışken başıma geldi. Neyse ki çağıran büyücü, beni eğlence için çağıracak kadar akıllı çıktı. Ama sonrasında başına gelecekleri bilecek kadar değil sanırım.”, diye kıkırdar.

Lorna ‘fırk’lar.. LORNA, ‘FIRK’LAR!

Inshala merakla Merisoul’a bakar. “Eğlence? Ne tür bir eğlence? Böğürtlen avına mı çıktınız, yoksa karga dalışı mı yaptınız? Böğürtlene bayılırım. Ama yeni keşfettiğim bir şeyi daha çok sevdiğimi fark ettim: ÜSTÜ KREMALI ÇiLEK!

“Karga dalışı da nedir?”, diye Inshala’ya sorar Merisoul.

Inshala bir anda heyecanlanır. “Önce bir kargaya dönüşüyorsun. Sonra havalanıp yükseliyorsun. Ama çok yukarılara. Yirmi bin fit kadar yukarılara. Biliyorsun bu, kargalar için biraz fazla yüksek çünkü kargalar pek de göçmen kuşu sayılmazlar, onun için normalde o kadar yükseğe çıkamazlar. Zaten çıktığında nefes alamazsın, başın döner, gözlerin kararır ve taş gibi düşmeye başlarsın. Kendine geldiğinde yere çakılmak üzeresindir. Son anda kanatlarını açar ve yere konarsın. Müthiş bir tecrübe! Hiçbir şey böyle bir tecrübe kadar insana kendisini hayatta hissettirmez! Tabii ilk denememde biraz hazırlıksız yakalandım ve gözlerimi kapatmayı unuttum. Yere konduğumda gözlerim öyle kurumuştu ki, saatlerce kapatamadım. Burnum, yanaklarım, kulaklarım, ellerim, kollarım ve bacaklarım da rüzgar sürtünmesinden dolayı hep yanmıştı.”, diye heyecanla ve kıkırdayarak anlatır Inshala. “Saatlerce oturamadım ve gözlerimi de kapatamadım!”

Merisoul, Inshala’ya yepyeni bir hayranlıkla bakarken Lady ve Lorna -ve biraz ileride bütün konuşmalara kulak misafiri olan Aager– ise duydukları karşısında kıza sadece dehşet içerisinde baka kalmışlardır.

Neden sonra Lady, Inshala’ya cılız bir sesle “Ne.. Neden böyle bir şey yapasın ki, kızım yaa?!”, diye sorar.

“Bilmem. O an çok eğlenceli olur diye düşünmüştüm. Tabii, o zaman küçüktüm. Şimdiki gibi değilim. Artık gözlerimi kapatmayı biliyorum!”, der Inshala mutlu bir şekilde.

“Ve ben tehlikeli bir hayatım olduğunu sanıyordum.”, diye kendi kendine mırıldanır Aager.

Merisoul ise ona “Bu harika eğlenceli bir şey, evet. Ama benim kastettiğim böyle bir şey değildi. Dediğim gibi, canım çok sıkılmıştı ve bir anda çağrılınca ben de kendimi olaya verdim ve beraber—”

Tam Merisoul yediği haltın ayrıntılarına dalacakken Lady araya girme zamanının geldiğini düşünür; “Şimdi susma vaktin geldi sanırım!”, diye ciddi bir sesle onu ikaz eder.

Biraz şaşırmış, biraz da alınmış olan Merisoul, “Ama niye ki? Gerçekleri açık ve net bir şekilde ortaya koymazsak, yanlış yönlendirmelerle bağlanmış oluruz.”, diye olayın önemini anlatmaya çalışır.

Lady kati bir sesle, “Merisoul Xyrotwu.. lütfen. Ortada bir yanlış yok. Ortada bir yönlendirme yada bir bağlanma da yok. Aslına bakılırsa ortada hiçbir şey yok ve Inshala bazı şeyleri kendisi keşfetmeli.. Senin veya bir başkasının yardımı olmadan. Eminim bu konuda bir şeyleri merak etmeye başladığında sorabileceği ve güvendiği birisini bulabilir.”, diye onu uyarır, sonra da “Ve umarım bu sen de olmazsın, ben de..”, diye ekler.

Az ileride Aager, “Shit!”, diye sessizce küfreder. “Teşekkür ederim Lady, topu bana attığın için!”, diye dişlerini gıcırdatarak söylenir..

Merisoul, koyu altın renkli kaşlarını çatmış, alt dudağını pörtletmiş, küskün bir halde söylene söylene gider; “Alet olmak o kadar da kötü bişi değil ki. Bunu söyleyecektim sadece. Ben çağrıldığımda hiçte alınmamıştım..”

 

Merisoul omuzlarını silker ve ormanın puslu karanlığında bir yürüyüşe çıkmaya karar verir zira sevgili Lorna’nın açtığı konu, bir süredir ihmal ettiği başka olduğu kadar da benzer bir konuyu ona hatırlatmıştır.

Uzun süre yoğun, karanlık ormanda, göz gözü görmez ağaçların ve yol vermez inatçı çalıların arasından düz bir enlem boyunca sessizce yürür. Ağaçların seyreldiği bir noktaya geldiğinde durur ve kuzgun siyahı kanatlarını, uçmak istiyormuş gibi açar. Başını alışık, zarif bir hareketle savurur ve bal rengi saçlarını arkaya atar ve açıklığın müsaade ettiği gece karanlığına zıtlık, ışıl ışıl parıldayan yıldızlara bakar. Algısı hassas burnuna tanıdık kokular gelir: bir saatten daha kısa bir süre önce Udoorin ve Lorna buradan geçmişlerdir.. İşin ilginci -ve gerçeği- aldığı kokuların beş duyularla hiçbir ilgisi yoktur. Merisoul daha çok ‘duyguların’ kokusunu alabilmektedir. Aşk, kin, kıskançlık, gıpta, nefret, yalnızlık, kaybolmuşluk gibi.. Duygular ne kadar yoğunsa, ‘kokusu’ da o kadar yoğun, dolayısıyla da onun için algılaması da hep o kadar kolay olmuştur.

Merisoul derin bir iç çeker; Udoorin ve Lorna, yoğun duygularla buradan geçmişler ama önce kendisi gibi onlar da burada durmuşlardır. Merisoul ileride, yerde yatan bir ağaç kütüğüne istemsizce işaret eder ve kendi kendine söylenir; “Burada durmuşlar. Bir şeyler konuşmuşlar. Sonra Udoorin çok heyecanlanmış.. Aaa! Şapşal çocuk, kızın elini tutmuş —en sonunda yaa! Amma pısırık çıktı bu oğlan! Sonra gidip bir süre şuradaki kütüğe oturmuşlar.”

Melezin belki de en iyi yaptığı şey, istediği zaman kendisine bile konuyu değiştirebilmesi ve zihninden bir şeyleri çıkarabilmesidir! Merisoul, Udoorin’i de, Lorna’yı da zihninden çıkartır.

..Ama bu sefer de Aager ve Inshala aklına gelir.

Hayır, onlar buradan geçmemişlerdir. Sadece, ne zaman kendi imkansız durumunu düşünse, bu ikisinin durumu da geliverip durur aklına. Onlarda olup kendisinde bir türlü olmayan şeyin ne olabileceğini, çok kısa bir saniye merak eder ama o kadar. Sadece bir saniye.

Merisoul bu konuyu asla bir saniyeden fazla düşünmez. Evrende karadeliklerin varlığından bahsedildiğini duymuştur ve bu konu her nasılsa kendisi gibi lanetlenmiş bir succibi melezi için tam anlamıyla bir karadelikdir. Çünkü daha fazla düşünürse, o deliğin yerçekimine kapılıp içindeki delilikte kaybolacağından korkar. Aslında succubi’lerin asla gerçek anlamda kimseyi sevemeyişi ve sevginin de ne olduğunu bir türlü anlayamamalarının ardında yatan sebep de budur.. Ama nedense o deliğin ve deliliğin Merisoul için ayrı bir cazibesi vardır. İşte bu yüzden bu konu, Merisoul’un zihinsel zindanlarında ‘Arşiv No. ARZME-0000002’ olarak kilit altında durmaktadır.

Merisoul daha önce defalarca yaptığı gibi gökyüzüne doğru güzelliğini buruşturarak, “Senden nefret ediyorum. Her şeyi mahvettin. Senin yüzünden yalnızım..”, diye büyük bir hınçla tıslar ama isyanına herhangi bir cevap gelmez. Merisoul başını yere eğer. Uhrevi güzellikteki yüzü, saf bir hüzünle dolar ve küçük, kırmızı dudakları titremeye başlar.

Merisoul’un yanaklarından, ancak bir ölümlünün yaşamış olabileceği acının gözyaşları süzülmeye başlar.

Kız, puslu karanlığın içinde bir süre öylece ebedi yalnızlığını döker. Sonra elinin tersiyle yanaklarını siler ve silkinir. Olduğu yerde, esnek vücudunu canlandırmak istercesine gerinir ve kendisine gelir. Merisoul Xyrotwu’nun kaşları çatılır, az önceki saflık yüzünden kaybolur ve yerini kararlı bir ifadeye bırakır.. Bir anda elinde, sayısız gizli ceplerinden çıkarı verdiği, hafif altın sarısı ile ateş tutuncusu karışımı ışık saçan, avuç büyüklüğünde, 12’ye 15’e 8’lik, cam bir şişe peyda olur. Merisoul şişeyi yavaşça yüzüne yaklaştırır.

Şişenin içinde hayal meyal bir şey vardır sanki.. ve hareket ediyordur!

“Merhaba güzelim. Uzun zaman oldu. Hala diretiyor olman içler acısı.. Senin için çok üzülüyorum!”, diye yumuşak, ürkütücü bir tatlılıkla fısıldar. Sonra bir şey dinliyormuş gibi şişeyi bir kulağına yaklaştırır ve bir süre öylece durur. Sonra hafif gülümser ve “Ama böyle söylenmek senin gibi güçlü bir büyücüye hiç yakışmıyor. Tekrar deneyelim mi?

 

AREZME XIRISO NU LEI KAREXY ROTXIN GWUE
NIMONORA LUNADORA GWHISHAVA XALISHA

 

..ismini kimden duydun?”

 


AREZME XIRISO NU LEI KAREXY ROTXIN GWUE
NIMONORA LUNADORA GWHISHAVA XALISHA

 

 

 
 

Kamp Ateşi I “Dedikodu”

Timeline:

Grup, Serenity Home saldırısını araştırmak amacıyla ikinci defa yola koyulur. Bu hikaye Onaylandı‘dan bir saat kadar sonra kamp yaptıkları ilk gece yer alır.

 

 

Laila’nın ormanda bulduğu bir açıklıkta kurulmuş iki çadırın hemen ilerisinde neşeli bir kamp ateşi yanmaktadır. Herkes ateşin etrafında toplanmış, Inshala’yı, yeni ailesi dolayısıyla kutlamış ve oluşan genel sevinç havasının etkisiyle keyifle yemeklerini yiyip muhabbet etmektedirler.

Udoorin ve Lorna ateşin biraz ilerisinde, yan yana oturmuş sessizce konuşmaktadır. Udoorin’in yüzünde ciddi olmaya çalışan, ama bunu bir türlü başaramayan birisinin istemsiz sırıtışı oynaşırken, Lorna’nın yüzü ise biraz kızarmış ve çok hafif bir gülümsemeyle yere bakmaktadır.

Aager, her zamanki yerini Inshala’ya bırakmış, onun arkasında durmaktadır. Laila küçük kızın önünden geçerken, neşeli ama bir o kadar da samimi bir şekilde “Lady’im”, der. Inshala’nın yüzü kızarır. Gnine da kızın önünden geçer ve daha çok muzurca bir şekilde “Lady’im..”, der.

Inshala’nın yüzü daha çok kızarır ve “Lütfen ama yaa. Ben lady filan değilim ki. Ben sadece Inshala’yım.”, diye hayıflanır.

Kenarda oturan Lady Magella’dan bir ‘hıf’lama sesi duyulur.

“Artık değil güzel kızım. Ablan Moira’yı her zaman sevmişimdir. Ama sana yaptığı bu güzellik, paha biçilmez.”, der mutlu bir ses tonuyla.

Inshala buna itiraz edecek gibi olur ama arkasından gelen bir fısıltı, kızın gözlerinin parlamasına seber.

“Lady bir konuda yanılıyor; sen hiçbir zaman ‘sadece’ Inshala değildin.”, diye Aager fısıldar.

 

✱ ✱ ✱

 

Grubun genel neşesine katılmayan iki kişi vardır. Merisoul çadırlardan birinde uzanmış, arada bir, bir hanımefendiye hiç yakışmayacak şekilde öğürüp, başının yanında duran kasenin içine çıkarmaktadır.

Mutlu kamp ateşinden oldukça uzakta, karanlık ormanda yalnız başına duran High Lady Anglenna Sunsear ise diğer gönülsüzdür!

High Lady Anglenna, gerilmiş dudakları, kısılmış gözleri ve genel olarak hoşnutsuz bir yüz ifadesiyle ‘Prensesi’ süzmektedir. “Böyle birşey ne görülmüş, ne de duyulmuş! Bir elf prensesi, bir kasaba çömezinin yanında oturmuş fısır fısır muhabbet ediyorlar. Ri Grandaleren bunu duyduğunda yerin dibine geçecek. Hepimizi rezil etti!”, diye sıkılmış dişleri arasından hiddetle söylenmektedir.

“Ben olsam o kadar da acımasız olmazdım”, diye bir ses gelir karanlığın içinden.

High Lady Anglenna bir anda irkilir. Arkasından böyle sinsice yaklaşılmış olmasından dolayı müthiş bir şekilde kızmıştır. Hiddeti davranışlarına yansır ve keskin bir hareketle arkasını döner ve “Kimdir o arkamda şerefsizce pusu kuran?!”, diye karanlığı ısırır.

“Şerefsiz, biraz aşırı oldu kızım!”, der Lady.

High Lady Anglenna hiddetini frenleyemez. “Bana böylesi avami bir üslup ile hitap edemezsin! Ben bir High Lady’yim”, der, buz gibi bir ifadeyle.

Lady omuzlarını silker. “Bende Serenity Home Tapınak Baş Sorumlusu ve Mütehassıs Vaizesi Lady Magella’yım ve benim ünvanlarım çok daha fazla, ama lütfen, size engel olmayayım. Ben size High Lady olarak hitap ederim, sizde bana az önce sıraladığım ünvanlarımla hitap edersiniz ama dönüp bakmazsam beni suçlamayın..”, diye gülümseyerek cevap verir ve devam eder;

“Sizinle atışmaya gelmedim. Niyetim sessizce yaklaşmak da değildi. Üzerimdeki zırhı göz önünde bulundurursanız, marifet bende olmayan kabiliyetlerimde değil, sizin dikkatsizliğinizden kaynaklanıyor olduğunun eminim farkında olacaksınızdır.”, diye mutlu bir şekilde ekler.

High Lady Anglenna’nın yüzü kararır zira olaya hangi açıdan bakarsa baksın, Tapınak Baş Sorumlusu haklıdır.

“Neden ikimiz de birbirimize bir iyilik yapmıyoruz? Ben sizi adınızla çağırayım, siz de beni ‘Lady’ diye çağırın.”, diye bir çıkış yolu gösterir Lady.

“Neden ünvanlarından feragat eden sadece ben oluyorum, LADY’İM?“, diye kızar High Lady Anglenna.

“Aa.. özür dilerim. Bildiğinizi sanıyordum. ‘Lady’ benim adım!”

 

✱ ✱ ✱

 

Gnine, gözlerini kısmış karanlık ormana bakmaktadır. Sesli bir şekilde “Ne konuşuyorlar acaba?”, diye mırıldanır. Laila ateşin yanından kalkar ve onun yanına gelir. O da karanlığa bakar merakla.

“Ondan hiç hoşlanmadım!”, diye ilan eder Inshala. “Kızın dudaklarında bir sorun var.”

Laila’nın bir kaşı kalkar ve “Nasıl yani?”, diye sorar.

“Ördek dudakları gibi!”, diye saf bir şekilde açıklar.

Inhala’nın arkasından bir ‘fırk’lama sesi gelir. Gnine ise açık bir kahkaha atar.

“Ne konuştuklarını duymak ister misiniz?”, der boğuk, hırıltılı bir ses.

Dördü de sesin geldiği yöne baktıklarında, Merisoul çadırından biraz tökezleyerek çıkmış, elinde tuttuğu tası ile Anglenna ve Lady’nin konuştukları yere bakmaktadır.

“İyi misin abla?”, diye sorar Inshala.

“Hayır. Hiçbir şekilde iyi değilim.”, der succubi melezi ve bunu söylerken pek de sağlığından bahsediyor gibi değildir.

“Niye kalktın ki o zaman?”, diye sorar Laila.

“Tasım doldu!”

 

✱ ✱ ✱

 

Laila, Gnine, Aager ve Inshala, ateşin hemen yanında, stratejik bir açıyla oturmuş olan Merisoul’un etrafına toplanmış, hayret, hayranlık ve gıpta ile kızın sergilediği garip ve birazda ürkütücü marifeti seyretmektedirler.

Merisoul, ormanda konuşan Anglenna ve Lady’yi görecek, ama bunu bariz bir şekilde yapıyor izlenimi vermeyecek bir şekilde oturmuş, ikisinin konuşmalarını, el hareketleri ve yüz ifadeleri de dahil, neredeyse mükemmel bir şekilde mimiklemektedir!

Lady [Merisoul] : .. Neden ikimiz de birbirimize bir iyilik yapmıyoruz? Ben sizi adınızla çağırayım, siz de beni ‘Lady’ diye çağırın.

Anglenna [Merisoul] : Neden ünvanlarından feragat eden sadece ben oluyorum, LADY’İM?

Lady [Merisoul] : Aa.. özür dilerim. Bildiğinizi sanıyordum. ‘Lady’ benim adım!”

Anglenna [Merisoul] : …

Gnine’dan bir ‘fırk’lama sesi gelir. Laila ise elini ağzına götürmüş, hoplayan karnından dışarı çıkmaya çalışan kahkahayı bastırmak için ciddi çaba sarfetmektedir. Aager’in sessizce “Tokat!”, dediği duyulur. Inshala ise Merisoul’a fal taşı gibi açılmış gözlerle bakmaktadır.

Lady [Merisoul] : Hepimizin burada olmak için sebepleri var. Ama genel amacımız aynı. Siz neden buradasınız?

Anglenna [Merisoul] : Bunun sizi ilgilendirdiğini pek sanmıyorum.

Lady [Merisoul] : Bilakis. Beni tamamen ilgilendiriyor. Ben Tapınak Baş Sorumlusuyum ve bu çocuklar benim tapınağım.

Laila’nın “Ayyy, canım benim!”, dediği duyulur. Inshala ise bir anda çözülüveren burnunu çeker. Gnine biraz utanır. Aager bile, kısa bir anlığına içinde bir şeylerin kıpırdadığını hisseder.

Lady [Merisoul] : ..ve onlara bir şey olmasına izin vermeye hiç niyetim yok, fiziksel yada duygusal. Ve siz, an itibariyle, en az birisine husumetle, diğerlerine de yukarıdan bakıyorsunuz. Teknik olarak Ri’nin size verdiği görevi başardınız. Lorna’yı – Alor’nadien ne’yi, buldunuz. Yapmanız gereken geri dönüp durumu sargı değer babasına iletmek. Ama bunu yapmadınız ve hala buradasınız.

Sorumlu olduğum çocuklara, sevgili Lorna’da dahil. Kendisine karşı bir husumetiniz varsa, bu bir şekilde ortaya çıkacaktır. Ancak ben önlemi, potansiyel bir ahmaklığa tercih eden birisiyim.

“Lady’ye on puan daha”, diye sırıtarak fısıldar Gnine.

Anglenna [Merisoul] :  O şımarık kız babasını inkar etti. Saraydan kaçtı. Annesinin kalbini kırdı. Onun zincirlenip sürüklenerek götürülmesi gerek.

Gnine şaşkın bir ifadeyle, “Saray?”, diye sorar.

Lady [Merisoul] : Sevgili Lorna neredeyse iki aydır bizimle. Bütün prensesliğine rağmen kendisi hiçbir özel muamele talebinde bulunmadı. Bizimle beraber çarpıştı. Bizimle beraber kanadı. Bizimle beraber ekmek kırdı.

Gruptakiler hakkında en sağlıklı, tarafsız ve objektif yorumları Efendi Aager’den alabilirsin. Ancak onun bile sevgili Lorna için ‘şımarık’ ifadesini kullanacağını sanmıyorum. Lorna özgür bir kız. Hapisten kaçmadıysa, saraydan sadece ayrılmış olabilir. Annesinin de kırılacak bir kalbi varsa, onu affedecek kadar da bir kalbi olduğuna eminim. Ve yanlış bilmiyorsam Rise Nadine Graciousward bir insan. Sizin kasabadakilere göstermiş olduğunuz tavırlara bakılırsa, Rise’nin de bir istisna oluşturduğunu düşünemiyorum. Dolayısıyla sevgili Lorna’nın annesinin bu durumla herhangi geçerli bir ilgisini olduğunu sanmıyorum.

Karanlığın içinden, “Lady haklı..”, diye Aager’in onayı duyulur.

Anglenna [Merisoul] : Beni tanımıyorsunuz. Kim olduğumu bile bilmiyorsunuz ve burada gelmiş ahkam kesiyorsunuz..

Lady [Merisoul] : Söylediklerinizden sadece ahkam kestiğim kısmı doğru. Sizi tanımam ise benim sorunum değil. Kendinizi tanıtmak sizin sorumluluğunuzda. Etrafınızdakilerin sizi tanımak için merak ve azimle çaba sarf edeceklerini düşünüyorsanız, dünyada yalnız kalmaya mahkumsunuz.. Ne olduğunuzu ise çok iyi biliyorum..

Anglenna [Merisoul] : Neymiş o?

Lady [Merisoul] : Bir yabancı!

Anglenna [Merisoul] : …

Lady [Merisoul] : Buraya, sizinle konuşmak için gelmiştim. Siz hariç buradaki herkesin ortak bir amacı var. Benim için önemli olan sizin ne zaman bize ayak bağı olacağınızı kestirmekti ve zorluk çıkarmadığınız tek konu da bu oldu!

Laila’dan “Offf…”, diye canı yanmış gibi bir ses gelir. “Bree bile hayatında kimseye bu kadar sert vuramıştır!”

Lady [Merisoul] : Sizin, sevgili Lorna’mız hakkında ne düşündüğünüzün açıkçası pek de bir önemi yok zira bir kişi hariç gruptaki herkesi kendinize yabancılaştırmayı başarmış durumdasınız. Sizin ne düşündüğünüzü önemseyen ve hafzalımın alamadığı bir şekilde gerçekten sizi seven ve size saygı duyan tek kişi de, en çok horladığınız kişinin ta kendisi.. Ve siz, işin içindeki gerçek ironiyi göremiyorsunuz.

Annglenna [Merisoul] : Nedir göremediğim?

Lady [Merisoul] : Ri’niz, Lorna’nın babası,  yüzyıllar önce İttifak ordularıyla beraber elflerin başında Themalsar’a gitti ama onu öldüremedi. Ardında on binlerce kendi vatandaşının cesetlerini bırakıp geri döndü ve kabuğuna çekildi. Bir açıdan olayı eline yüzüne bulaştırdı bile diyebiliriz.. Muhteşem Ri’nin yarım bıraktığı iş yüzünden geçtiğimiz yüzyıllar boyunca o tapınakta dört büyük ayaklanma oldu ve bu da, iyimser hesapmalara göre, en az üç yüz bin hayata mal oldu.. Yüzyıllar sonra, senin hor gördüğün o kız Themalsar’ı öldürdü. Gerçekten öldürdü. Kuduz köpek gibi her bir yana büyüler savurup iblisler çağırırken, o sıska kız Themalsar’ın vücudunu boydan boya yardı.

Aile içi münakaşalara istenmediği sürece karışmaktan hoşlanmam, ne var ki işin gerçeği, o kız, babasının yarım bıraktığı işi tamamladı ve bunu yaparak Ri’nizin de, high elflerin de onurunu kurtarmış oldu.

Size tavsiyem onunla da, diğerleriyle de daha yakından ilgilenmeniz çünkü yolumuz fazlasıyla tehlikeli ve buradaki herkes bir diğerinin hayatını defalarca kurtarmış durumda. Sizin hayatınızı da kurtarmaları için onlara, sadece sevgili Lorna’nın size olan anlaşılmaz düşkünlüğü dışında da bazı sebepler verin.

Laila, “Lady, şırfıntıyı resmen tabuta soktu”, der sırıtarak. Gnine da kendi sırıtışıyla ona eşlik eder.

Lady [Merisoul] : Şimdi ben geri döneceğim. Hepimiz için biraz dua edip sonra da uyumaya çekileceğim. Ama önce başkalarının özel konuşmalarını dinlemenin ne kadar ayıp olduğunu –

Merisoul bir anda “Oops”lar ve elindeki tasla çadırına kaçar ve ateşin etrafı bir anda boşalır!

 

✱ ✱ ✱

 

Udoorin, Lorna ile ateşin yanına gelirler. Lorna etrafa bakınır. Udoorin ise “Nooldu ya? Nereye kayboldu herkes bir anda?”, diye şaşkınlık içerisinde o da etrafına bakınırken ormanın içinden High Lady Anglenna’nın yaklaştığını görür.

“Hey, Haş Teyze!”, diye elini sallar ona, “Sizin gibi yaşlı bir hanımefendi ormanda refakatsiz dolaşmamalı!”

 


Haş: ‘H’ harfinin söylenme şekli. Udoorin, ‘High Lady’ ünvanını biraz fazla ağız dolusu bulduğu için kısaltmaya gitmiş ve Angelenna’nın yüz yetmiş küsür yaşında olduğunu öğrenmesinden sonra da ona ‘teyze’ deme ihtiyacı duymuştur!

 

 
 

Onaylandı

Timeline:

Şölen bitmiş, grup ertesi gün belediye başkanı, şerif ve bazı anahtar belediye konsül üyeleriyle özel bir toplantı yapar. Toplantı sonucunda bazı gerçekler ortaya çıkar ve grubun ivedilikle büyük Arashkan şehrine gitmek için yola çıkmaları gerekir. Kaçınılmaz ayrılık vakti gelmiştir.


Bu hikaye “Hiçbiri..” ve
A Bards Tale II “Bremorel”” den
sonra yer alır.

 

Moira, Lady’ye yaklaşır, üzerindeki ağır zırhtan dolayı büyük bir gürültüyle tek dizi üzerine çöker ve ona hürmetle “Lady Magella, şahsıma gösterdiğiniz sabır ve anlayıştan dolayı size minnettarım. Büyüklüğünüzü asla unutmayacağım. Beraber geçirdiğimiz süre boyunca bilgeliğinizle hep yolumu aydınlattınız ve bana varlığınızla güç verdiniz. Siz her zaman inancımın miğferi olacaksınız.”, der ve ona sarılır. İkisininde gözleri dolmuştur.

Lady ise Moira’ya sadece “Kendine iyi bak kızım.”, diyebilir.

Araba sallanır ve Lady kendisine gelir. Aylarca uzaktan gelen bir kızın kendisini bu denli etkilemiş olmasını fazla yadırgamaz. İnançları onu bu güne kadar hep yeni şeylerle karşılaştırmış ve yeni zorluklarla sınamıştır ama nedense bazıları ona diğerlerinden çok daha ağır gelmektedir.

Başını kaldırır ve gökyüzüne bakar. Gün, olağanüstü bir şekilde güzeldir. Masmavi gökyüzünde kuşlar uçuşup dururken kendisini bir deli kıza bu kadar bağlamış olmasına yine de hayret eder ve onu bir şekilde yalnız bırakıp göndermiş gibi hissetmektedir. ‘Bizsiz ne yapacak şimdi?’, diye hayıflanır içinden.

Whimsi Lola, Jay’in sırtına bağladığı sarmaşıklardan ve ince dallardan yaptığı ve daha çok avuç büyüklüğündeki bir sepeti andıran semerin içine oturmuş çılgınca bir hızla, naralar atarak kuşların arasına dalar ve kahkahalarla yeni bir sorti için yükselir..

Moira döner ve Lorna’ya bakar. Aralarında sessiz bir konuşma geçiyormuş gibi birbirlerinin gözlerine bakarlar sonra Moira ona da sarılır ve kulağına fısıldar; “Gün gelir ve seni geri almazlarsa, evim evindir.. Bari Na-ammen seni geri istemeyecek kadar basiretsiz ise, Durkahan seni seve seve alır zira bizim bir prensesimiz hiç olmadı..”

Lorna, semerine yan oturmuş, her zamanki sessizliği ile düşüncelerine dalmıştır. Harika bir gündür ve sürdüğü doru kısrak bile biraz heyecanlıdır ama kızın içinde bir ürperti vardır ve bu duygudan bir türlü silkinemez. Yanındaki iri yağız aygırın sırtındaki koca adam ona doğru eğilir ve sessizce “İyi misin?”, diye sorar.

Lorna, içindeki ürpertiye rağmen yine de Udoorin’e gülümser. “Teşekkür ederim sevgili Dorin”, diye geri fısıldar. “Karşılaştığımız günden beri bana hep iyi oldun, bunu hak edecek bir şey düşünemesem de..”

Udoorin biraz kızarır. “Leydim.. Lorna. Sana.. Sana iyi davranmadım. Sadece hak ettiğini düşündüğüm şekilde davrandım. Yaptığım ayıpları hor görmedin ve beni itelemedin. Bunun.. bunun sebebinin her zaman benimkiyle aynı olmasını umut ettim. Sen.. sen, seni yargılayanların hep ötesinde kaldın ve onları da hor görmedin. Bu yolculuğumuz bizleri nerelere götürür bilemiyorum ama.. ama işimiz bittiğinde seninle geri gelmeyi çok isterim.”, der. Udoorin fevkalade ciddidir teklifinde.

Bu sefer Lorna da biraz kızarır. “Bu yolculuk çok uzun sürecek. Bunu içimde hissedebiliyorum. Bir şey var. Yaklaşıyor. Korkunç bir şey. İsim veremiyorum çünkü daha bir adı yok. Ama geliyor. Bu yolculukta nelerle karşılaşırız bilmiyorum ve hayatta kalabileceğimizden bile emin olamıyorum. Ama gün gelirde bir şekilde şerefimiz ve onurumuzla geri dönersek ben de bunun seninle olmasını isterim.”, diye yumuşak bir sesle cevap verir.

‘Şeref ve onur’, diye mırıldanır Udorin.

Moira, Lorna’nın hemen yanında duran Udoorin’e döner ve ona resmi bir üslup ile “Samdorin ve Daniella oğlu Barbadorin ve Katishka oğlu Standorin ve Limnia oğlu Udoorin.. Tanıdığım birçok şövalyeden daha üstün bir şerefin var zira bana kafa tuttun ve kazandın! Seninle tanışmak ve yan yana çarpışmak benim için bir onurdu.”, der ve ona elini uzatır.

Udoorin biraz kızarır ama hiç istifini bozmadan, “Lord Paladin Delia Karakash Hooman ve Lady Alisia Sivara kızı Lady Moira Alisia Jean Hooman.. gerçek onur benimdi. Varlığınız, asaletiniz ve gösterdiğiniz cesaret ile bana örnek oldunuz. Sizinle omuz omuza çarpışmış olmak muhteşemdi!”, diye cevap verir ve kendisine uzatılan eli sıkar.

“Efendi Gnine!”, diye cüceye döner Moira. “Seninle beraber macera her zaman keyifliydi. Seni özleyeceğim”, der ve büyük bir gürültüyle yine yere iner ve ona da sarılır. Gnine fena halde utanmıştır ama yine de kendisine engel olamaz ve “Ben gruptaki en şanslı adamım!”, der sırıtarak..

Araba yine sallanır ve Gnine bir an dağılmış dikkatini tekrar yola verir.

‘Eveeet!’, diye düşünür Gnine. Gruptaki bütün kızların neredeyse hepsi sarıldı bana diye tekrar sırıtır. Arabanın arkasından bazı homurtular gelince “Kral yolu yamuk yaptırdıysa, suç bende değil!”, diye homurtulara cevap verir.

“Sorun kralda mı, yolda mı yoksa arabayı sürerken aklı Rook Dağında olan cüce de mi?”, diye arabanın içindeki battaniyelerin altında uyumaya çalışan kanatlı iblis mırıldanır.

“Sevgili Merisoul”, diye yarı iblise döner Moira. “İyi olmanın bir anlaşması yoktur. Bizi tercihlerimiz bağlar ve bizi iyi ya da kötü yapan da budur. Seni ve eşsiz perspektifini özleyeceğim.”, der ve tarihte belki bir ilk yaşanır; bir paladin, bir succubi melezini kucaklar.

Sonra kuzenlere döner ve hiçbir mahcubiyet göstermeden ikisine de beraber sarılır. “Bu yolculuğumuz benim için büyük bir kazanç oldu. İki kız kardeş ve bir de küçük kız kardeş kazandım. Bu dünyadaki en zengin kişi benim!”, der gözleri dolmuş bir şekilde. Moira’nın bu beklenmedik ilamı karşısında Laila ve Bremorel yutkunurlar. Onlarında gözleri dolmuştur.

Laila etrafı kolluyormuş gibi başını çevirir ve kimseye çaktırmadan gözlerini siler. Hem Moira, hem de Bremorel! Bugünün bedeli ona çok ağır gelmiştir. Atı kişneyince bir eliyle uzanır ve onun uzun, kızıl-kestane rengi boynunu okşayıp sakinleştirir ve bir gün nasıl bu kadar güzel olup da kendisini bu kadar kötü hissettirebilir, diye geçirir içinden.

Grubun gerisinden bir atlı hızla yaklaşır. Aager, Gnine’ın sürdüğü arabanın yanına gelir ve Lady’ye “Lady. İsterseniz buralarda duralım. Zaten geç çıktık yola. Erkenden yatıp gün doğmadan hemen önce kalkıp yola çıkarsak en azından bir düzene de oturmuş oluruz.”, der.

“Efendi Aager”

Moria, karanlık adama yaklaşır. Hafif gülümseyerek, “Arada bir tökezlemek çok da kötü bir şey değil, öyle değil mi?”, der gülümseyerek. “Kız kardeşimi sana emanet ediyorum çünkü aramızda hedef odaklı kalmayı başaran tek kişi hep sen oldun. Biz bazen -çoğu zaman- yanlış hedefler peşinde koştuk ama sen asla ana hedeften caymadın. Umuyorum ki aynı kapasiteni kız kardeşim için de gösterirsin.”

Aager durur. Bir şeyler söylemek ister ama önündeki kızın deklarasyonu o kadar büyüktür ki, tekabülünü düşünmekte zorlanır ama kati bir üslup ile “Görecek!”, der ve Moira ile el sıkışır sonra da hafif kenara çekilir.

“Bu mantıklı.”, diye sesli bir şekilde düşünür Lady, ısrarla sallanan arabanın içinden ve homurdanır “Sevgili cücemiz sayesinde bütün kireçlerim çözüldü!”

Aager istemsizce ‘hık’layınca Lady’den pis bir bakışı hak etmiş olur. Merisoul’un kafası bir anda Lady’nin yanında belirir. Kız arabanın yanından sarkar, bir hanımefendiye hiç yakışmayacak şekilde öğürür.. ve midesini boşaltır. Kız yere bıraktığı pise bakar ve “Kustum!”, der. Hemen arkasında duran Inshala, kızın sırtını sıvazlamaktadır.

Aager, devamından sakınmak için atıyla kenara çekilir..

Aager kenara çekilince, Moira onun arkasında saklanan kıza yaklaşır. Ona hiçbir şey söylemez, sadece sarılır. Neden sonra göğüs zırhının içinden hışırtıyla çıkardığı bir şeyi onun eline sıkıştırır ve “Bu senin.”, der. Inshala’da küçük yumruğunda sakladığı bir şeyi ona verir ve “Bu da senin abla..”, diye karşılık verir.

Moira ondan ayrılmadan önce “Artık yalnız değilsin ve bundan dolayı o kadar mutluyum ki. Kalbimde her zaman senin özel bir yerin olacak çünkü sen muhteşemsin!”, diye ona fısıldar. Inshala’nın sıskası çıkmış omuzları hoplar ve kızcağız iri göz yaşları yanaklarından süzülerek sessizce ağlamaya başlar çünkü ablası Moira onun muhteşem olduğunu düşünmektedir.

Moira geri çekilir ve Aager az evvel durduğu yere geri gelir ve Inshala’yı tekrar saklar.

Inshala, Merisoul’u arabaya geri çeker ve matarasından ıslattığı bir bezle onun ağzını, yüzünü ve ellerini temizler. “Hadi gel uzan biraz. Dinlenmelisin.”, der ve onu yavaşça battaniyelerin üzerine yatırır.

Merisoul ona “Beni kâle alma. Benim durumum dinlenmeyle ya da ilaçla geçecek bir durum değil, çekerek geçecek bir durum. Bunu yukarıdaki kalpsiz çok net ifade etti bence.”, der dramatik bir şekilde.

Inshala biraz gülümser ve “Olsun. Yukarıdaki kalpsiz sana bir şey yaptığında sonuçlarının seninle sınırlı kalmadığını, sıkıntısını hepimize çektirdiğini artık öğrenmeli.”, diye cevap verir.

“Bunu bildiğinden eminim. Mühür, yıldırım, yumruk ve akabinde rezil edilme yetmiyormuş gibi üstüne bir de sizden dolayı da kendimi kötü hissetmemi bekliyor!”, diye hicveder Merisoul.

“Haklı olabilir.”, diye Lady hafif iğneli bir ifadeyle lafı sokuşturur. “Thomas’a dokunmamalıydın. Ona dokunmamış olsaydın belki de bunların hiçbiri başına gelmemiş olurdu.”

“Belki de çocuğun alnına ‘BEN TAPINAĞIN MALIYIM’, diye yazmalıydınız! O zaman dokunmazdım ona..”, diye homurdanır Merisoul.

Lady derin bir nefes alır ve bıkkın bir şekilde burnundan solur. Bu kızla tartışmak imkansız gibidir. Merisoul için yapabileceği fazla bir şey yoktur. Kendisinin işlemiş olabileceği hangi günahtan dolayı mütemadiyen deli kızlarla sınandığını ister istemez merak eder. “Inshala, nedir o elindeki bohça? Arabaya bindiğinden beri bırakmadın onu bir türlü elinden.”

Inshala büyük bir mutlulukla “Bir elbise.. Sanırım!”, der.

Lady’nin bir kaşı yukarı kalkar. “Sanırım da ne demek? Açıp bakmadın mı?”

“Bana hediye edildi. Yuleman amcanın kızı benim için dikmiş ama açmaya kıyamıyorum.”, diye sırıtır.

“Bu harika bir şey. Ama aç da görelim.. Merak ettim şimdi.”, diye ikna etmeye çalışır Lady kızı.

 

✱ ✱ ✱

 

Grup, Laila’nın uygun gördüğü bir yere kamp kurar. Gece bastırmasına bir saatten fazla vardır. Aager ve Laila kamp alanının etrafını kontrol etmek için ayrılırlar. Udoorin de homurdanarak çadırları kurar ve ateş için odun toplamaya gider. Lady, Anglenna ve Lorna ile konuşurken, Whimsi Lola, Gnine’ın omzuna kurulmuş, merakla onun cebinden çıkardığı yepyeni bir pipoyu beceriksizce doldurmaya çalışarak, kötü bir alışkanlığa başladığını cesurca herkese ilan edişini seyretmektedir. Jay, yorgunluktan pestili çıkmış ve sahibesinin koynuna girmiş uyumaktadır. Merisoul da onunla beraber çadırında uzanmış oflayıp durmaktadır. Fırsattan istifade, Inshala gözden kaybolur.

Udoorin odunlarla dönüp kamp ateşini yaktığında, Laila ve Aager de kampa geri gelmiştir. Aager gözleriyle kampı tarar ve aradığını bulduğunda iki kaşı da havaya kalkar.

Inshala, çalıların arasından sıyrılarak gruba yaklaşır. Üzerinde oldukça zarif, sırtı biraz cesurca kesimli, kolları ve omuzları serbest, kenarları altın işlemeli soluk yeşil ipek bir elbise giymektedir. Elbisenin, aynı kumaştan yapılmış krem renginde bir pelerini ve koyu, pastel yeşili bir de korsesi mevcuttur.

Inshala yüzünde harika bir ifade vardır ve sanki eski cesaretini geri kazanmış gibi, bir hanımefendiye yakışır bir eda ile yanlarına gelir.

..ve herkesin ortasında dönerek “Nasıl? Güzel di mi?”, diye topuklarının üstünde zıplar!

Lady buruk bir şekilde gülümser zira yeni elbisesiyle kız çok güzel görünsede, gerçekte kızın erimiş halini daha bir vurguluyor gibidir.

Lorna, “Harika görünüyorsun.”, diye onu takdir eder. Laila, “Ben de isterim!”, diye atlar. Anglenna’nın bir kaşı kalkar. Udoorin sırıtırken Gnine ise utanmaz bir şekilde ıslık çalar.

Aager.. Aager afallar!

Ve karanlıkta yanan tek mumun ışığında büyülenip kalan bir güve gibi öylece yerinde kalakalır.

Inshala yüzü kızarmış bir şekilde kendisinden gözlerini ayıramayan adama yaklaşır ve ona, sımsıkı tutmaktan dolayı biraz büzüşmüş bir parşömen uzatır ve “Bu nedir?”, diye sessizce sorar. Aager istemsizce kıza biraz daha bakar sonra parşömeni alır, okumak için ateşin yanına gelir. Büzüşmüş kağıdı itina ile açar ve bir anda olduğu yerde kalakalır. Aager elindeki şey karşısında hayretle uzun bir ıslık çalar ve “Lady!”, diye seslenir.

Lady ona yaklaşınca parşömeni ona uzatır. Bir anda herkes merak eder ve Lady’nin üzerinden kağıda bakarlar.

Lorna gülümser.

Ortam bir anda sessizleşir!..

 


 

 

 
 

A Bard’s Tale II
“Bremorel”

Timeline:

Bu hikaye “Hiç Biri” ile yaklaşık aynı zamanda gerçekleşir.

 

Yeni NPC’ler:

  • Thokan Silversong: Serenity Home kasabası müzisyeni (human, yaş 56, bard)
  • D.D. Dexter “Raptor” Summersong: Thakon Silversong’un öğrencisi (half elf, yaş 28, bard)
  • Thomas Dimwood: Serenity Home kasabası tapınağının en kıdemli bakıcısı (human, yaş 21, cleric)
  • Moorat Maelstrom: Serenity Home kasabasının iki Master Ranger’larından biri ve Bremorel’in efendisi. (human, yaş 56, ranger)
  • Davien Hart: Serenity Home kasabasının iki Master Ranger’larından diğeri ve Laila’nın efendisi. (half elf, yaş 64, ranger)
  • Arthandos Yuleman: Serenity Home kasabası belediye başkanı (human, yaş 62)
  • Standorin Shieldheart: Serenity Home şerifi, Udoorin’in babası (human, yaş 56, fighter)
  • Demos Lightshand: Serenity Home tapınak bekçisi (human, yaş 102, cleric)

Şölende Laila ile dans edebilmek için onu kuzeninden ayırması gerektiğini anlayan kişi, kasaba müzisyeni Thokan Silversong‘un umut veren öğrencisi D.D. Dexter “Raptor” Summersong isimli genç bard’dır.

Bu fikrin uygulanması için önce Bremorel’in, Laila’dan uzaklaştırılması gerekmektedir ve D.D. Dexterbunun için arkadaşı Thomas Dimwood’dan yardım ister. Dimwood fazla itiraz edemez ve bombanın üstüne atlayarak kendisini feda eder; Bremorel’e korku içerisinde yaklaşır ve onu dansa kaldırır.

D.D. Dexter Summersong, iyi giyimli, yakışıklı, düzgün diksiyonlu, harika, dolgun bir sese sahip karizmatik bir gençtir.

Onun arkadaşı Thomas Dimwood ise, Serenity Home’un kuzeyindeki engin ormanların Dimwood bölgesindendir. Ailesi seyahat esnasında yağmacı orc baskıncılarına kurban gider ve hem yetim, hem de öksüz kalmış ve kasaba tapınağına bağlı yetimhanede büyümüştür.

Gerçekte Bremorel’in geçmişi de Thomas’dan çok da farklı değildir. Bremorel’in ailesi de aynı orc çapulcuları tarafından Thomas’ın ailesinden sadece bir hafta arayla öldürülmüştür. Thomas’dan farklı olarak Bremorel, tapınağa veya yetimhaneye sadece çok soğuk havalarda uğramıştır. Vaktinin çoğunu ya kuzeni Laila ile ormanda, ya Laila’nın evinde ya da sadece ormanda, kuzeni ile yaptığı ağaç evinde takılarak geçirmeyi tercih etmiştir.

On iki yaşında, birini hastanelik edecek şekilde üç çocuğu fena halde dövdükten sonra, şerif olaya el koymuş ve Bremorel bir hafta nezarette kalmış ve bu şekilde Serenity Home kasabası tarihinde nezarete atılan ilk çocuk olma ünvanını kazanmıştır.

O güne kadar, haftada ortalama üç kavgaya karışan genç kız en sonunda, geçmiş günahlarına kefaret olarak Hunt Master Moorat Maelstrom’un yanına verilir.

İki yıl önce ise LailaHunt Master Davien Hart’ın yanına verilmiştir.

Thomas Dimwood, genç yaşında yetimhaneye keyfince gelip giden bu kızdan çok etkilenmiş ama ondan çok da korkmaktadır. Onun dikkatini nasıl çekerim diye düşünürken aklına Bremorel’in kuzeni gelir ve ondan kendisine bu konuda yardımcı olmasını istemek için gittiğinde, kötü bir şanssızlık eseri o anda genç Udoorin, Laila’ya yeni duyduğu ve ne anlama geldiğini bilmediği bir laf etmiş ve onun faturasını ödemektedir. İki kız arasında yediği yumruk, tekme, tırmık ve ısırıklar karşısında yerde kıvranan Udoorin’den hıncını alamayan Bremorel, arkadaşına yardıma geldiğini sandığı Thomas’a dalar. Thomas, sessiz, sakin ve efendi bir çocuktur ve o güne kadar hiç kavga etmemiştir. Bremorel’in ilk yumruğu onu duvara çarpar, ikinci yumruğunu ise hatırlamaz bile. İki gün sonra hastanede uyanır!

Bu olaydan sonra, zincirleme birkaç şey gerçekleşir:

  1. Udoorin bir daha asla Laila’ya bulaşmaz.
  2. Udoorin bir daha asla anlamını bilmediği küfürleri kullanmaz.
  3. Udoorin bir daha asla küfür kullanmaz.
  4. Udoorin kızların, erkeklerde olduğu gibi adil dövüşmediklerini öğrenir.
  5. Udoorin eve döndüğünde babasından hayatındaki ilk ve tek dayağı yer ve ertesi gün, yüzünde koca bir el iziyle Laila’nın evine gelir ve onun babasından da, Laila’dan da özür diler.
  6. Udoorin başta Bremorel’den uzak dursada, Laila ile arkadaş olur ve zamanla Bremorel ile aralarındaki buz da çözülür ve onunla da arkadaş olur.
  7. Bremorel, Serenity Home tarihinde nezarete atılan ilk çocuk olur.
  8. Bremorel bundan kısa bir süre sonra Hunt Master Moorat Maelstrom’un yanına verilir.
  9. O günden sonra Thomas, Bremorel’i bir daha görme fırsatı elde edemez.

Aradan yıllar geçer ve şölen gecesi D.D. Dexter kuzenleri ayırma planını yaparken gerçekte Thomas Dimwood, Bremorel’i dansa kaldırmaya gönüllü olur!

Dans esnasında Thomas, Bremorel’i herkesin partnerine yaptığı gibi döndürmeye kalkar ama Bremorel buna sessizce itiraz eder ve kendisi yerine Thomas’ı döndürdüğü gibi bir de onu yere çalar..

Utanç ve acı içerisindeki Thomas’ı Lady tamir eder ve ona, imkansızlıklar karşısında pes edip etmeme tercihinin, bilgelik yolundaki ilk adım olmasıyla ilgili mutlu bir vaazda bulunur.

Thomas şölenden ayrılır. Tam bir yenilgi içerisinde tapınağa geri dönerken, gecenin karanlığında Merisoul Xyrotwu ile pek de tesadüfi olmayan bir karşılaşma yaşar.

Uhrevi güzelliğe sahip olan bu succubi melezi karşısında Thomas’ın hiçbir şansı yoktur.

Merisoul, teknik detaylara imtina gösteren biridir ve onun gözünde bu çocuk ‘atılmıştır’ ve ‘reddedilmiştir’, dolayısıyla da adil bir avdır.

“Merhaba şeker çocuk”, diye fısıldar Merisoul büyülü sözlerle. Thomas, olduğu yerde çivilenmiştir..

“Yoksa istemediler mi seni.. Çok ayıp!”, diye ekler Merisoul, alt dudağını pörtleterek.

Thomas, karşısındaki kıza alık alık bakar.

Merisoul “Seni istemiyorlarsa ben alırım. Sen hiç üzülme. Birlikte çok eğlenece—”, derken bir yandan ona doğru uzanır..

Şölen dolayısıyla kimse Merisoul’un beklenmedik, acı dolu çığlığını duymaz ve hemen ardından çakan, tek dal yıldırım’ı da görmez.

Thomas, tam anlamıyla yerle bir olmuş, acı içerisinde kıvranan yaratığa bakar ve nezaketle “Hanımefendi, iyi misiniz?”, diye sorar.

Merisoul, kömür olmuş bir kolunu, yamulmuş bedeninden ayırır ve ‘Burada görülecek bir şey yok. Lütfen devam ediniz!”, der gibi sallar.

Thomas döner ve gider.

Merisoul şanssızlığına lanet eder. Çocuğun bir tapınak görevlisi olduğunu, dahası, tapınağın koruması altında olacak kadar da güçlü bir inancı olabileceğini hiç düşünmemiştir..

Acı içerisinde bu durumdan nasıl kendisini kurtaracağını düşünürken biri gelmiş, tepesinde durmaktadır.

 

Bremorel, elinde çeliği buzla kaplanmış kocaman kılıcıyla Merisoul’a acımasızca bakmaktadır. “Farkındasın değil mi? Seni şuracıkta öldürsem kimsenin haberi bile olmaz, seni küçük şırfıntı!”

Bremorel’in gözleri manyak bir ateşle yanmaktadır.

“Sana iyi niyetle gelmiş genç, bakir bir erkeği herkesin içinde kaba gücünle yerden yere vurarak rezil ettin. Sonra da onu başından savdın. Sen onu bitirmekle kalmadın. Sen onu kırdın! O artık adil bir av..”, diye mırıldanır Merisoul, yüzükoyun tüttüğü yerden.

“Ben onu kırdım çünkü sırf beni dansa kaldırdığı için havalara girdi. Ben kolay lokma değilim ve aradan geçen yıllar ona bu dersi öğretmemiş belli ki.”, diye burnundan solur Bremorel.

“Belli ki..”, diye onaylar Merisoul, kıvrandığı yerden. “Senin kolay lokma olmadığını herkesin bilmesi çok önemli olmalı. Kaç yaşındasın sen, sekiz mi?.. Ama dert etme. Ona dokunduğumda olay benim için bitmişti zaten..”, diyerek avucunu açıp Bremorel’e gösterir.

Bremorel önce kuşkuyla, sonrada şaşkınlık içerisinde Merisoul’un avucuna bakar.  İblisin yanmamış neredeyse tek yeri avucunun içidir ama orada da stilize edilmiş gülü andıran bir mühür vardır. Mühür hala turuncu, kor ateşle tütmektedir!

Bremorel kaşlarını çatar. “Nedir bu?”, diye sorar.

“Bu.. bu aşkın mührüdür. Bizden biri, gerçek aşkın koruması altındaki birine musallat olduğumuzda şanslıysak sadece yanarız ve bunu aylarca taşırız. Şanssızsak zehirleniriz ve günlerce, bazen de haftalarca yatalak kalırız.. Çocuk aşık, sen salaksın ve ben de faturasını ödeyen aptalım!”, diye inler Merisoul.

Duydukları karşısında Bremorel’in bütün hiddeti kaybolur. Düşünceli bir şekilde baş parmağı ile alt dudağını kaşır. Sonra Merisoul’a yukardan acımasızca bakar ve “Müstahak sana!”, der.

Merisoul’dan kırık bir kıkırdama sesi gelir. “Daha değil!”, der ve gök yüzünden görünmez dev bir yumruk iner ve büyük bir gümlemeyle etrafa simsiyah tüyler saçarak Merisoul’u yerin dibine geçirir..

Kırılmış kaldırım taşları ve etrafta uçuşan yanık tüylerin ortasında açılmış bir çukurun içinden Merisoul’un boğuk, çatlak ve yenik sesi duyulur; “Şimdi.. oldu!..”

Bremorel, umarsız, hınç dolu bir kinle çukurun üstünden atlar ve arkasına bile bakmadan, izcilere özgü bir hızla tapınağa doğru koşar. ‘Belki o salağı ikinci bir dansa ikna edebilirim’, diye geçirir içinden. Sonra kaşlarını çatar, dişlerini sıkar ve haşin, kararlı bir sesle kendi kendine söylenir; “Ya da edemem.. ama benimle dans edecek!”

 

✱ ✱ ✱