Showing: 1 - 2 of 2 RESULTS

A Bard’s Tale IX
“Bane”

Timeline:

Bu hikaye 27 yıl önce Dimwoods civarında dünyaya gelen, bir yarı-elf ile başlar. Görünürde korunmuş ve sevilmiş bir kızın, gerçekte yaşadığı olayları, tanıştığı insanları ve geçirdiği değişimlerini anlatır. Bu kızın adı Laila’dır ama soyadı Wolvesbane değildir.. daha değil!

Wolvesbane efsanesi, eylem ve cesaretin bir araya gelişi ile başlayacak, acıyla dağlanıp, kati kararlılıkla mühürlenecek ve ancak bu şekilde kaderini yazacaktır.

 

 

Üzgünüm abi..”

Laila’nın gerisin geriye baktığında hatırladığı en eski anısı budur. Hayal meyal hatırladığı amcasının kapıdan babasıyla bir şeyler konuştuğu.. ve babasının boğuk sesi.

“Ben yokken kızıma göz kulak olabilir misiniz?”

“Tabii ki abi. Seleina ona bayılır. Kendisi de en az benim kadar onun gibi bi kızımız olsun istiyor ama..”, diye yarım bırakır amcası. Sonra büyük bir umutla “Belki bu sefer olur.. nasip işte. Sen bizi düşünme. Bizde cenazeye gelmek isterdik ama doğum yakın ve benim başında durmam gerekiyor.”

“LANET OLSUN!”, diye babası kahır dolu bir sesle duvara yumruk atar.

Bu, küçük Laila’nın babasında gördüğü ilk ve tek hiddet dolu davranışıdır. “Onlara defalarca söyledim. Her kış o kurtlar daha da cesaretlenip iniyor dağlardan, diye. Her kış birilerine saldırıyorlar, diye. Ellerinde bölgenin en iyi avcıları var ama hiçbir şey yapmadılar.. Ben.. Ben kızıma ne diyeceğim şimdi..?”, der ve kardeşine sarılıp küçük bir çocuk gibi ağlar.

“Babaa.. aalama lüffen. Sen ne isteysen yapayım. Yeteyki sen aalama..”, diye neden ağladığını bilmesede, küçük Laila yinede babasını teskin etmeye çalışır çünkü küçük Laila’ya göre babalar ağlamamalıdırlar ve ağlatılmamalıdırlar..

Küçük Laila akıllı bir kızdır.

 

✱ ✱ ✱

 

Laila atının sırtında biraz hareket ederek yukarıdan aşağı kasılmış omuzlarını, sırtını, belini ve bacaklarını hareket ettirir. Etrafına karşı devamlı ayık olmayı o kadar uzun bir süredir yapıyor oluşu, onda düşünce ve anılarını, olağan hareket ve konuşmalarından bağımsız bir şekilde değerlendirme yetisi vermiştir..

..ve bunu bir alışkanlık haline getirmemesi gerektiğini kendisine telkin etmek için artık çok geçtir; Laila on altı yaşından beri bunu yapmaktadır!

 

✱ ✱ ✱

 

Yıllardır dağ kurtları kışın Rook dağlarından  Dimwoods’a iner, birilerinin ahırlarına dalar, birkaç koyun öldürür ve onları sürükleyerek geri inlerine götürürlerdi. Bu, kendileri gibi Dimwoods’da yaşayan bütün ormancılar için bir dert oluştursa da, panik yaratacak bir sorun değildi. Ta ki, kurtlara engel olmaya çalışan bir ormancı ve ailesi parçalanıncaya kadar.. İşte o zaman işler bir anda ciddileşmişti. Sorun, bu konuda yardım alabilecekleri Dimwoods elflerini ikna etmekteydi.

O yılı takip eden her yıl kurtlar dağdan inmeye başladığında artık işler çığırından da çıkmaya başlamıştı. Babasıyla beraber diğer ormancılar defalarca kurtlara ellerindeki baltalarla pusu kurmuş ancak kurtlar her nasılsa onları atlatıp başka dağ geçitlerini kullanmış ve ahırlara ve içindeki koyunlara saldırmışlardı..

Laila ve babası için ise olayların çehresi, akrabalarını ziyaret için orman elfi köyüne giden annesi ve birkaç arkadaşı, yolda kurtlarla karşılaşınca tamamen değişmişti. Bu karşılaşma annesinin hayatına mal olmasının yanında, küçük Laila’nın hayatını da tamamen değiştirmişti.

Bu olayı takip eden yıllarda, ne yaptığı işler, ne de elde ettiği başarılar, Laila için annesinin eksikliğini gideremişti zira onu en çok yaralayan şey, annesinden hatırlayabildiği tek şeyin eksikliğiydi; onun yumuşak, içinde çok hafif bir hüznü barındıran, sevgi dolu ve küçük Laia’ya her zaman bir şarkıymış gibi gelen sesiydi.

Annesinden ona kalan bu kadardı işte..

Laila’nın, annesi dışındaki elflerden pek haz almayışının altında yatan sebepte belki buydu; onların, kendi toplulukları dışında kalanlara umarsız oluşları. Bu umarsız tavırlarıydı onların, en nihayetinde annesinin ölümüne sebep olan.

 

✱ ✱ ✱

 

Laila gözünün ucuyla, az gerisinden gelen Anglenna’ya bakar.

Kadın sanki ‘Şu gördükleriniz ve önümüzdeki altı gün görecekleriniz.. hepsi benim nezaketim ve müsaadem ile buradalar!’ yüz ifadesiyle, etrafında olup bitene karşı tamamen umarsız bir tavırla atını sürmektedir.

Kadının, onunla dile getirilmemiş bir derdi vardır ama Laila bunun ne olduğunu kestiremez. Bunu özellikle son günlerde onun kendisine attığı ve fark edilmediğini sandığı bakışlarından anlamıştı Laila.

“Shit!”, diye geçirir içinden. “Sevgili Lorna’ya musallat olduğu yetmiyordu, şimdi de bana mı taktı bu?”

Nedense Laila bir anda, yıllar önce ormanda yaptıkları bir pusu eğitimi sırasında, ‘bit çalısı’ diye isimlendirilen bir çalının altına saklandığı ve bunun sonucunda da her bir yerine yapışan çalı kenelerini hatırlar ve yüzünü buruşturur.

“Ördek dudaklı salak elf!”, diye mırıldanır ve içinden geçtikleri Two Day Woods’a dikkatini yöneltir.

 

✱ ✱ ✱

 

Laila’nın geçmişten hatırladığı en eski anısı budur işte.

Babası, annesinin cenazesinden yumrukları çatlamış, alt dudağı patlamış ve bir kaşında yeni dikişlerle dönmüştü.. Laila, ancak yıllar sonra bunun sebebini tahmin edecektir.

O kışı, babasının sessizliğine ortak olarak geçirmiş ve karlar eridiğinde de babası, var olan az dünyalıklarını toplamış ve kızıyla beraber güneye, Serenity Home denen kasabaya yerleşmişlerdi.

Eski ormancı günlerinden hatırladığı sınırlı hatıraları, annesinin şarkı gibi gelen, şefkat ve sevgi dolu sesi, dağdan inen kurtlar ve babasının eski ormancı arkadaşlarından birisinin karısının gizemli bir şekilde ortadan kayboluşundan ibaretti.

Yıllar sonra bile, Laila herkes gibi kadının kocası tarafından öldürülmüş, sonra da gizlice ormanda bir yere gömülmüş olabileceğine inanmamıştı. Nitekim, ortadan kayboluşundan yıllar sonra kadının bir anda peyda olduğu haberi gelmişti.

Haberi geldiğinde on – onbir yaşlarına gelmiş olan Laila, olayın ayrıntılarını Serenity Home’da bile duymuştu zira gelen haberler büyük, toplu hararete sebep olmuştu; kadın, ortadan kayboluşu üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen, paramparça olmuş paçavralar ve kanlı yaralar içerisinde, topallayarak ve kucağında bir bebek olduğu halde ormancılara geri dönmüş ama bu, zavallı kadına bir kurtuluş vermemişti.

Batıl inançların hüküm sürdüğü ormancılar, kadını taşlamış ve küçük köylerinden ormanın derinliklerine kadar kovalamışlardı. Geri döndüklerinde ise kadını da, bebeğini de yanlarında getirmemişlerdi.. Serenity Home’da hararete sebep olan da budur ve ilk defa adamlarıyla beraber şerif Standorin, bu acımasızlığı cezalandırmak için Dimwoods kadar uzak bir yere gönderilmişti.

Şerif geri geldiğinde üzüntüyle, kadının ormanda gömülü olduğu mezarı bulduklarını ama bebeğe dair hiçbir ize rastlamadıklarını rapor etmişti.

Bu olaydan sonra ormancılar, şerif Standorin’i bir daha görmemek için ellerinden geleni yapmışlardı!

 

Serenity Home’a gelmelerini takip eden yıllarda büyüdükçe güzelliği, alımlı havası, ağırbaşlılığı ve doğal, elf zarafeti daha belirgin bir hale gelen Laila, kızlar arasında merak uyandırır ve birçoğu ile arkadaş olur. Ancak onunla arkadaş olmak isteyenler sadece kızlar değildir. Erkekler arasında ilk arkadaşı, arsız, haylaz, yaramaz, başı mütemadiyen bir beladan diğerine giren cana yakın, sevdiklerine bağlı ve yüksek dozda espri anlayışı olan, Gnine adında bir cücedir. Beraber geçirdikleri süre boyunca Gnine, Laila’yı akla hayale gelmedik belalara sokacak ve ikisi de farkında olmadan şerifin kara listesine kalıcı bir şekilde girecektir.

Yaklaşık aynı yıllarda kurtlardan illallah diyen ormancılardan bazıları daha Serenity Home’a yerleşmek için Dimwoods’dan ayrılmış, ancak ormanda geçen uzun yolculuk, kayıpsız olmamıştır.

Bir ork sürüsü, yalnız buldukları bir aileye saldırmış ve fark etmedikleri uyuyan bir çocuk dışında herkesi katletmişlerdi. Geçirdiği travmadan dolayı yıllarca konuşmayacak olan küçük çocuk bulunmuş ve Serenity Home yetimhanesine getirilmişti.

Haberi duyan şerif, yine adamlarıyla ormana, ork sürüsünü bulmaya çıkmışlar, ancak orklar bu sefer de Laila’nın çok iyi bildiği ormancı köylerinden birine saldırmış ve arkalarında birçok ölü ve yaralı bırakarak kaçmışlardı. Ölüler arasında acı bir şekilde Laila’nın amcası ve teyzesi de vardır.

Orklar ancak iki hafta sonra, İzci Efendileri Davien Hart ve Moorat Maelstrom tarafından izleri sürülecek ve öldürüleceklerdir.

Bu olaydan sonra babası eve küçük bir kız çocuğu getirecek ve Laila’ya, “Bu senin kuzenin Morel. Artık o senin kız kardeşin. Ona göz kulak ol ve ablalık yap.”, diyecektir.

Uzun yıllar Laila bu küçük kıza tiksintiyle bakacaktır çünkü bu kız, çok unutmak istediği hatıralarını canlandıran bir ormancının kızıdır, pistir ve neden babasının bu şeyi evlerine getirdiğini merak etmektense, daha çok buna içerleyecektir.

Annesinin ölümünden sonra Laila’nın babasına olan düşkünlüğü artmış ve onu bu küçük, sümüklü kızla paylaşmak gibi bir niyeti yoktur!

“Neden senin adın Morel? Ellerin mor değil..”, diye burnunu çeker Laila.

“Biymem. Saçım kayfe yengiymiş dooduuumda.. ondan veymişley bu işmi bana..”, diye omuz silker küçük Morel.

“Ne salakça bi isim.”, der Laila ve önünde duran kıza yukarıdan bakar.

Morel’le Laila arasında dokuz yaş farkı vardır ve Morel daha üç, üç buçuk yaşlarındadır. Ama bir şehirli olmadığını ve muhtemelen de asla olmayacağını daha o yaşta kuzenine gösterir; oturduğu yerden kalkar ve önünde duran kızın dizine tekme atar!

“Bi daa işmimle alay edeysen seni ısıyyım!”, diye müthiş bir hışımla Laila’ya bakar..

Laila tırsar, zira onun gözünde bu küçük velet manyağın tekidir!

O günden sonra Laila nereye giderse gitsin, kaybolmuş bir sokak kedisi gibi Morel de onu takip eder. Aralarında medeni denebilecek hiçbir muhabbet gerçekleşmez. Olan iletişimler de genelde ya hırlamalı ya da harlamalı, birinin diğerini aşağılaması, diğerinin de öbürünü ısırmasıyla sonuçlanan ürkütücü bir iletişim anlayışı ile sınırlıdır.

Morel, Gnine ile karşılaşınca oldukça şaşırır ve ondan ister istemez etkilenir.

“Bu ne?”, diye Gnine’a işaret ederek sorar Morel.

“O bir cüce seni cahil bücür!”, diye horlar Laila, bir türlü peşini bırakmayan Morel’i.

“Ben bücüy diiiilim. Küçüüüm. O bücüy!”, diye Gnine’ı gösterir. “İkimizde aynı boydayız. Onu bana vey!”, der ve bir anda Gnine’ı sahiplenerek Laila’yı çileden çıkartır.

“Onu sana veremem..!”, diye açıklamaya çalışır Laila.

“ONU BANA VEY DİDİM SANA!”

Laila, ileriki yıllarda Morel’in gözlerindeki manyak ışıltıyı bir çok defa görecektir. Ancak onu ilk defa bu olayda fark eder.

“Al yaa.. senin olsun!”, diye olayı kapatmaya çalışır.

“Nooluyo yaa?!”, diye şaşırmış, biraz da ürkmüş bir şekilde sorar Gnine.

“Kusura bakma Gnine. Ama sen artık onunsun.”, der Laila cüceye acıklı bir ifadeyle.

 

 

Laila ile Morel aralarındaki bu husumet yıllarca devam edecektir. Morel on iki yaşlarındayken ve şimdiden ‘kasabanın belalısı’ ünvanını kazanmış bir mebus olarak yine kuzenini takip ettiği bir gün her şey beklenmedik bir gelişmeyle tamamen değişir.

Artık genç bir kız olan Laila, iki yıl önce çok heves ettiği izcilere katılmış ve Efendi Davien Hart ile ormanda yaptıkları en son uzun devriyeden yeni dönmüştür. Onun dönüşünü bir lanet gibi bekleyen Morel, yine kuzeninin peşine takılmış git gide büyüyüp genişleyen kasabada dolaşmaya çıkmışken birden iri cüsseli bir çocuk, arkadaşlarıyla beraber Laila’ya bulaşırlar.

“Hey, sivri kulak!”, diye kahkaha atar biri tanesi.

“‘Bulanık’. Bunun cinsine verilen isim bu!”, diye arkadaşıyla beraber gülmeye başlar iri olan çocuk.

“Bence eşek kulakları var bunun. Kim alır böyle bi kızı?!”, der üçüncüsü.

Normalde Laila kendisine laf atanları fazla kale almaz. Ama Serenity Home gibi bir yerde, bu üç ahmağın hakaretleri kişisel değil, ırksal olması kızı bir anda mahveder. Kendisi bir insan değildir. Ama babası ve aptal kuzeni birer insandır. Kendisi, bu kasabayı ve halkını korumak için izci olmuş ve bu salaklar onunla alay etmektedirler!

Laila dişlerini sıkar ve gözlerini kapatır ve sakinleşmeye çalışır. Bu üç dangalağı dövmesi halinde Efendi Davien bunu hiç iyi karşılamaz, diye düşünür çünkü Davien’e göre bir izci ile bir paladin arasındaki tek far, izcilerin daha sessiz olmalarıdır!

Laila gözlerini kapamış ve sakinleşmeye çalışırken bir anda ortalık çığlıklar ve acıyla karışık kırılma sesleriyle çalkalanır. Gözlerini açtığında çocuklardan birisinin burnu kırılmış, diğeri de hayalarını tutmuş bir şekilde acıyla durduğu yerde zıplamaktadır. Ele başları olan iri çocuk ise yerde tepinmektedir çünkü kuzeni, çocuğun koluna yapışmış, dişlerini hasmının omzuna geçirmiş, koparırcasına ısırmaktadır ve iri çocuk ne yaparsa yapsın, kendisine diş geçirmiş kızdan bir türlü kurtulamaz.

Manyamış kızın dişleri arasından hırıltılı kelimeler dökülür; “Kimse.. kuzenimle.. dalga.. geçemez.. O bir.. izci.. seni salak.. çocuk!”

Bu kelimeler, Laila’nın kafasında bir şimşek gibi çakar ve gözleri döner zira iri çocuk can havliyle kuzeninin neresine gelirse vurmaktadır.

Laila çocuğa dalar..

Laila o gün, ‘manyamanın hazzı’na varır!

Laila o gün, annesini kaybetmesinden beri içinde birikmiş hiddeti boşaltır. Ve bununla kuzeninin kaynayan ve kanayan iç dünyasına anlık bir bakış atmış olur zira kendisi annesinin yokluğunu hala hissediyor olsa da, gerçekte onun ölümünü görmemişti. Kuzeni ise saklandığı yerden anne ve babasının kesilmelerini seyretmiş ve birileri gelip onu buluncaya kadar da saatlerce onların kan gölünde oturup, travmatik bir şok içerisine ağlamıştı!

Laila o gün, kuzenini yeniden tanır..

İki kuzen, iri oğlanın neresine gelirse yumruk, tekme, dirsek, çimçik ve ısırık atarlar. Ama bir türlü doymazlar.. ve tam o esnada, iri çocuğun bir arkadaşı daha gelir.

Tamamen gözü dönmüş Morel, hiç bir uyarıda bulunmadan ona da dalar ve çocuğu aldığı gibi önce duvara, sonra da yere çalar.

“Sanırım bu kadarı yeter!”, diye bir ses gelir..

..ve ipi kesilmiş bir kukla gibi Morel yere yığılır!

Elinde bir odunla, kasaba şerifi Morel’in tepesinde durmaktadır. Tam Laila bu konuda ahmakça bir şeyler yapacakken,

“Efendin Davien’e rapor ver izci!”, der şerif sakince.

Ve Laila’nın aklı bir anda geri geliverir.

“Emredersiniz efendim!”, der yüzü kıpkırmızı olmuş bir şekilde ve kendi cenazesini kaldırmak için efendisinin yanına gider.

Şerif, yerde baygın yatan kızı yakasından tuttuğu gibi karakola götürürken adamları da diğer çocuklarla ilgilenir.

Bu olay, kuzenlerin birbirlerine olan husumetlerini de, bakış açılarını da tamamen değiştirir.

Efendisi, Laila ile uzun bir konuşma yapar ve utanç içerisinde kalmış kızı evine gönderir.

Ertesi gün, her bir yanı morarmış, yüzünde de kocaman bir el iziyle, bir önceki gün kavga ettikleri iri genç, kapılarında belirir ve utanç içerisinde Laila’dan ve babasından özür diler. Çocuk, bir sonra ki gün tekrar gelir ve oldukça yüzsüz bir şekilde kendisiyle takılmak istediğini deklare eder ve aralarında beklenmedik bir arkadaşlık başlar.

Bir hafta sonra nezaretten çıkan Morel, kuzenini o çocukla görünce sinir krizi geçirir ve kendisini ihanete uğramış gibi hisseder. Çocuğa tekrar dalmadan önce Laila araya girer ve çocuğun kendisinden özür dilediğini ve düşman olmaktansa arkadaş olmayı teklif ettiğini anlatır.

Morel buna hiçbir şekilde inanmaz ve kendisine Udoorin diyen bu çocuğa, aralarına sızmaya çalışan bir ‘ajan’ muamelesi yapar.

Ancak Udoorin eli boş gelmemiştir..

“Bence senin kadar cesur bir kıza Morel ismi yetersiz..”, der ciddi bir şekilde.

“Yaaa..”, diye cevap verir Morel, çocuğa. “Yoksa ismimle dalga mı geçmeye çalışacaksın?”

“Hayır.”, der Udoorin, kati bir şekilde. “Babama verdiğim bir andım var; kimseyle bir daha dalga geçmeyeceğim. Faturası çok ağır oluyor!”

“Nooldu? Kolun geçmedi mi hala?”, diye sırıtır, şeytani bir şekilde Morel.

“Hayır geçmedi. Ve muhtemelen de izi kalacak.”, diye biraz içerler çocuk.

“Sen bunu hak ettin.”, diye hırlar kız ona.

“Morel.. Lütfen. Yeter artık.”, diye nazikçe azarlar Laila kuzenini.

Morel susar ama kuşku dolu bakışlarını çocuktan ayırmaz.

“Bence..”, der çocuk tekrar ana konuya dönerek. “.. senin adın ‘Bremorel’ olmalı!”

“Ne demek o?”, diye iyice kısmış gözleriyle Udoorin’i süzer.

“‘Kahraman’, ‘Cesur’, ‘Ateşli’ demek..”, diye açıklar Udoorin.

“Cesur olabilirim ama kahraman değilim. Ateşim de yok çünkü hasta değilim!”, diye parlar Morel.

“Sorun değil.”, der Udoorin alttan alır bir sesle. “Hangisini istersen..”

“Bremorel..”, diye tadına bakar gibi tekrarlar Morel.

“Bence harika bir isim. Sırf bundan dolayı el sıkışıp barışmalısınız.”, der Laila teşvik eder bir sesle.

Morel gerçekten bu isimde bir kusur bulmak için çabalar ama tatminkar bir şey bulamaz ve pes eder.

En sonunda “Neden?”, diye kuşkuyla sorar Morel çünkü içsel olarak bu iltifatı bir ‘rüşvet’ olarak görmektedir.

“Eeeee.. Ne de olsa üç buçuk çocuğu dövdün ve bu sıfatı hak ettin..”, der Udoorin.

“Benim hesabıma göre DÖRT kişiydiniz.”, diye itiraz eder Morel.

“Biz üç kişiydik. ‘Buçuk’ bizimle değildi. Orada yanlışlıkla bulunan öksüzün biriydi..”, diye açıklar Udoorin.

“NE?!”, diye Laila da, Morel de oldukları yerde çakılıp kalırlar zira ikisi de ‘öksüz’ olmanın ne demek olduğunu çok iyi bilirler.

“Dim.. dim— bişey.. Dimwood. Thomas Dimwood. Hatırladım şimdi.”, der Udoorin ve ekler “Hala hastanede. Ben iyi kurtulmuşum. Çocuğun kafasını kırmışsın. İki gün hiç uyanmadı bile!”

Laila ve Morel, o anda ‘eylem’ ve ‘sonuçları’nın ne demek olduğunu anlayı verirler. İkisi de fena halde utanır ve üzülür.

Udoorin, hayret içerisinde iki kızın birbirine sarılıp ağlamasını seyreder, sonra tırsar ve sessizce oradan uzaklaşır.

O gece Morel kuzeniyle paylaştığı amcasının evinden sessizce sıvışır, gizlice kasaba hastanesine gider ve adı Thomas olan öksüzün kaldığı odayı bulur.

Saatler sonra perişan bir halde ve ağlamaktan şişmiş gözlerle Morel geri döner..

Ertesi gün uyandığında Thomas Dimwood yatağının başında bir ‘düş kapanı’ asılmış bulur. Düş kapanının altına kırık harflerle yazılmış bir de paçavra iliştirilmiştir. Paçavranın üstünde;

ÖRZÜ DİLEREM

ÖRÜZ DİLLİRİM

ÖZRÜ DİLİREM

 

..yazılıdır.

Bremorel, yeni adını hiçbir zaman cesaretinden dolayı taşımaz. Hayatı boyunca onu, yaptığı şeyin faturası olarak omuzlayacaktır.. Harcadığı çocuğa verdiği düş kapanı ise, anne ve babasından ona kalan tek hatırasıdır.

O gece, kasaba hastanesindeki Thomas’ın odasında karalayıp tekrar tekrar yazmaya çalıştığı özrü, ona iki şeyi daha öğretecektir; birincisi, ön planlamanın değeri, ikincisi ise okuma yazmayı iyi bilmenin, beklenmedik anlarda oluşturabileceği önemi..

Bremorel, kuzeninden en kısa zamanda okuma-yazmayı, en azından kendi adını ve ÖRÜZ DİLLİRİM.. ÖZRÜ DİLİREM.. —hay lanet olasıca—  ‘ÖZÜR DİLERİM’i doğru bir şekilde yazabilecek kadar öğrenir.

Birkaç gün sonra şerif Standorin, yanında birkaç muhafızıyla beraber gelir ve Laila’nın babasına “Harcanamayacak kadar değerli” oluşuyla alakalı bir şeyler söyleyip Bremorel’i götürürler. Laila, kuzeninin eğitilmesi için İzci Efendisi Moorat Maelstrom’a teslim edildiğini öğrenir ve bundan dolayı hem çok sevinir hemde üzülür, zira daha yeni bulduğu kız kardeşi ve kuzenini sadece uzun aralıklardan sonra görebilecektir.

 

Arashkan’a varınca Bree’ye mutlaka bi düş kapanı almam lazım’, diye geçirir içinden Laila ve tekrar silkinerek kasılmış vücudu canlandırır. Yarı elf izci atını sever ama uzun süre bir ata binme işine daha hala alışamamıştır ve her ne kadar bu şekilde daha az yorulsa da, gerçekte koşmayı tercih eder.

Bir süre durur sonra aklında, olacağını tahmin ettiği konuşmayı geçirir:

 

“Bree, bak sana Arashkan’dan ne getirdim.”

“Bu ne?”

“Düş kapanı.”

“…”

“Hani senin vardı da vermiştin ya birine..”

“Kızım sen iyi misin? Onu verdiğimde on iki yaşındaydım! Neyin kafasını yaşıyosun?!”

“Niye yaa.. bana iyi bi fikir gibi geldiydi..”

“Ta Arashkan’a kadar gittin ve ala ala bi düş kapanı mı aldın? Kuzum, mantarlarla alakalı bir şeyler diyesim geliyor ama, bu mantar olayını bile aşmış artık!”

Laila, kendi kendisine ‘fırk’lar. Konuşma tam olarak böyle olmasa da üç aşağı, beş yukarı bu ayarda olacağından emindir.

 

✱ ✱ ✱

 

Bunu takip eden yıllarda, Laila ve kuzeni, Serenity Home civarındaki ormanlarda, tepelerde ve Serenity Irmağı boyunca koruyuculuk, izcilik, avcılık, Scowling Hills, Tinker Hills, Elder Hills ve Dimwoods gibi uzun mesafe kuryecilik ve rehberlik işleri yaparlar. Nadiren de olsa aynı iş üzerinde olduklarında, ister bu beraberlikleri güzel ağustos gecelerinde olsun, isterse yağmur ve çamurda olsun, ikisi de hayatlarının en güzel anılarını yaparlar.

Bu anılardan bir tanesinde, ikisi beraber bazı mesajları Elder Hills dwarflarına götürürken, Laila acıkır ve bulduğu bazı mantarları yer..

..ve kuzenine, Dexter adındaki bir çocuğa, Gnine’ın amcasına, şerife ve izci efendisi Davien’e olan aşkını, avazı çıktığı kadar bağırarak ilan eder ve tam olarak nece olduğu anlaşılamayan bir dilde şarkı söylemeye başlar..

Ne olduğunu anlamayan kuzeni ise alık alık ona bakarken, Laila bir anda üstündeki her şeyi çıkarıp Serenity Irmağına atlar ve akıntının gücüyle bir anda gözden kaybolur..

..ve ırmak boyunca üç mil aşağı sürüklenir!

Laila yarı boğulmuş bir şekilde ırmaktan sürünerek çıktığında ayılmış, rezil olmuş ve üstsüz bir şekilde, elinde elbiseleriyle kendisine doğru koşan kuzenine, bu konuda asla birisine bir şey anlatmaması konusunda, müthiş tehditler ve yalvarışlarla mevta anası üzerine yemin ettirir..

 

 

Yirmi dört yaşına geldiğinde, kışın Dimwoods’a inen kurt ve kaybolan kadın ve kız vakıaları artık tahammül edilemez bir hale gelmiştir. Serenity Home belediye başkanı Arthandos Yuleman, Dimwoods’un kasabanın hukuki etki alanı dışında kalıyor olmasını umursamaz ve Dimwoods elflerinden kendi göndereceği izcilere destek ister.

Dimwoods elflerinden destek gelir, ancak beklenenden daha az olur bu destek çünkü elfler, kendi başlarına bela olmuş yeni ork sürüleriyle uğraşmaktadırlar. Aralarında Davien, Moorat, şerif Standorin ve kendisini tanıtmayan, karalar içerisinde biri, Laila ve genç Bremorel’in de olduğu toplam on sekiz izci ve avcı, Dimwoods’un kuzeyindeki Rook dağlarına doğru yola koyulurlar.

Oldukça uzun, zorlu ve yorucu bir yolculuktan sonra Dimwoods’un kuzeyine ulaşan grup, dağlara çıkmadan önceki son gecelerini geçirirler ormanda.

Bremorel, olağan dışı bir şekilde tedirgindir ve kuzeninin dibinden ayrılmaz.

“Nooldu Bree? Seni hiç böyle görmedim.”, diye sessiz kampta fısıltıyla sorar Laila, kuzenine.

“Bilmiyorum. Bu kadar uzağa hiç gelmemiştim ve.. bi şey var.. ormanda.. sanki bi şey bizi izliyor.. yada takip ediyor emin değilim.”, diye geri fısıldar Bremorel.

Laila’nın bir kaşı kalkar istemsizce. Evet, kendisi de son iki gündür ensesindeki tüyleri gıdıklayan bir hisle dolaşmaktadır ama buna anlam verebilecek kadar tecrübeli değildir. Ya da bu konuda kuzeni ondan daha iyidir. Laila, kuzeniyle barıştıktan sonra, bir daha asla ona karşı kıskançlık, yadırgama yada içerleme gibi şeyler hissetmemiştir. Dahası, izcilik gibi her an hayatın dengede olduğu bir meslekte, herhangi birilerinin, olası bir tehlikeyi fark etmiş olması, kimin fark etmiş olmasından daha önemlidir, diye düşünür.

“Shhh..!”, diye bir uyarı tıslaması gelir hemen arkalarından ve iki izci de oldukları yerde dona kalırlar zira arkalarına kadar sokulan her kimse, onu hiçbir şekilde duymamışlardır.

İki izci de başlarını çevirip baktıklarında, soluk kamp ateşini yansıtan bir çift kapkara göz dışında hiçbir şey göremezler. Bu, şerifin, çıktığı bir yolculuktan döndüğünde beraberinde getirdiği gizemli adamdır.

Laila, ‘Biri bana baksa, aklına gelecek ilk şey bir ‘ok’ olurdu herhalde.’, diye düşünür. ‘..Biri bu adama baktığında ise, aklına gelecek ilk şey kesin bir hançer olur!’

“İzleniyoruz. Bu üçüncü gece.. Sen Laila’sın. Yaş 24. Boy 164. Tahmini kilo 55. Oku iyi kullanıyorsun. Baban hayatta. Anneni üç yaşında kaybettin ve mantarlara karşı özel bir iştahın olduğu gibi, ayrıntıları görme konusunda da özel bir yeteneğin var. Ama kaybetme korkusu senin ilerlemene engel oluyor —ki bu da geçmişini düşünürsek anlaşılabilir bir durum olmakla beraber, bir o kadar da ahmakça.. Sahip olduğumuzu sandığımız hiçbir şey gerçekte bizim değildir —ki bu da senin çoktan anlamış olman gereken bir durum.. geçmişini düşünürsek..!”, diye acımasızca hırıldar adam.

Sonra Bremorel’i işaret ederek, “Sen Morel’sin. ‘Bre’yi sana şerifin oğlu Udoorin taktı. Bunun dışında adına atanmış bir ismin yok çünkü sokak kavgaların dışında gösterebileceğin herhangi bir erdemin yok! Yaşın 15. Boyun 167. Tahmini kilon 58 ama büyümeni daha tamamlamadın ve muhtemelen bunun üzerine bir kaç kilo daha ekleyeceksin. Sen de oku iyi kullanıyorsun ama muhatabına yakın mesafeden bir şeyle vurma seçeneğin varsa bunu tercih ediyorsun çünkü kızgınsın. Anneni de, babanı da bir ork saldırısında kaybettin ve bu da senin kızgınlığının temelini oluşturuyor. İyi bir izci olmak istiyorsan, bu kızgınlığını aşmalısın yoksa genç yaşta ölürsün. Bu da Serenity Home güvenliği açısından acı bir kayıp olur..!”, diye fısıldar adam tamamen duygusuz, ekonomik ve analitik bir sesle..

İki izci de hayret içerisinde bu ürkütücü adamın, anca duyulur bir hırıltıyla hayatlarını bir anda okuyuşunu dinlemiş ve öylece ağızları açık kalmıştır.

“Sen de hafif kaçıksın galiba?!”, diye sinirlenmiş bir şekilde tıslar Bremorel.

“Heyhat ki umrumda değil!”, diye hiç sektirmeden cevap verir adam.

“Kimsin sen?”, diye sorar Laila, ister istemez.

“Yüzünü saklamış birine kim olduğunu soracak kadar aptal olamazsın, Laila Silverdenú!”, diye hırıldar adam.

“Bu.. bu adı nereden duydun? Bu annemin kızlık soyadı! Babam ve benim dışında kimse bilmiyor bunu..”, diye hayretle karışık bir hiddetle sorar Laila.

“Güzel bir isim. Kullanmalısın. Annenle beraber ölmemeli.”, der ve kızın sorusunun tamamen üstünden atlar adam.

“Kuzenimi üzersen senin canını yakarım, adi herif!”, diye bir anda parlar Bremorel.

“Hayır.”, der adam kısaca .

“Hayır, ne?”, diye afallar biraz Bremorel.

“Hayır..”, diye tekrarlar adam ve başka bir açıklama daha yapmaz.

Kuzenler tekrar birbirlerine bakarlar.

Neden sonra adam, “Gitti.”, der ve geldiği gibi kendisi de kaybolur.

O geceden sonra, kuzenler bu adamın Aager Fogstep olduğunu, kasabaya yeni geldiğini, şerifin sağ kolu olduğunu, artık bütün izci raporlarının ona getirileceğini ve Udoorin’in kafasındaki kırıktan da onun sorumlu olduğunu öğrenirler! Dahası, bu ‘temizlik’ operasyonunun Serenity Home için olası bir güvenlik açığının kapatılması dışında, gerçekte bir planlama, koordinasyon, uygulama ve optimizasyon denemesi olduğunu ve bütün bunlarda karar verme, idare etme ve yönlendirmesinden de, Aager adındaki bu adamın sorumlu olduğunu öğrenince, tam anlamıyla şok olurlar.. ve korkarlar. Bu operasyon, belli ki basit bir kurt avı olmayacaktır.

 

✱ ✱ ✱

 

Laila acı bir şekilde ‘hıh’lar. Ta o zaman, işin içinde Gnine varsa, işlerin muhteşem bir şekilde yanlış gidebileceğini öğrendiği gibi, işin içinde Aager olduğunda ise, işlerin olabildiğince tehlikeli.. ve kanlı olacağını öğrenmiştir.

Laila hiçbir zaman Aager’e ısınamamıştır ve Aager’de bunu kolaylaştıracak bir şey yapmamıştır. Bu yüzden Themalsar çıkışında olan olaylardan sonra Inshala’ya bu adamın bakacağını öğrendiğinde Lady’ye şiddetle itiraz etmişti. Lady’yi ikna edemeyince de, gece gündüz Inshala’nın kaldığı çadırın dışında, etkili bir mesafede, kuzeniyle beraber pusu kurmuşlardı.

O zaman kendi aklından ne geçtiğinden kendisi de pek emin değildi ama Inshala’nın o çadırda ölmesi halinde, Aager’in de canlı çıkmayacağından emin olacaktı..!

Neden o zaman öyle düşündüğünü de bilemiyordu ama Inshala ile arasında dile getirilmemiş bir ‘anlayış’ ve içsel bir geçmiş vardı sanki..

 

✱ ✱ ✱

 

Neyi bekliyoruz?”, diye mırıldanır Bremorel.

“Bilmiyorum ama vardır bir sebebi. Günlerdir at koşturur gibi ormanda pestilimizi çıkardılar. Şimdiyse öylece duruyoruz.”, der Laila düşünceli bir şekilde.

Kurt avı için toplanmış grup, Rook dağlarının eteklerinde üç saat sessizce beklerler.

Neden sonra arkalarından gelen ayak seslerini duyunca silahlarını doğrultup hazıra geçerler.

Loş ormandan kısık, eskimiş bir ses gelir.

“Merhaba kamptakiler.. Ben Cathber Gwet’chen Bolgrig. İzninizle size katılmaya geldim.”

Şerif derin bir nefes alır ve “Efendi Cathber. Lütfen. Buyrun gelin. Kamp ateşimiz her daim sizindir..”, der saygılı bir şekilde.

Çalılar ayrılır ve sıskası çıkmış, paçavra denebilecek kadar eski cübbeler içerisinde yaşlı bir adam belirir.

Yaşlı adamın upuzun, aklaşmış saçları, upuzun aklaşmış sakallarına karışmıştır ve her şeyden çok bir berduşa benzemektedir.

Kamburu çıkmış adam, ağır adımlarla kamp ateşine yaklaşır, asasına yaslanır ve gülümser. Yaşlı adamın derin, mavi gözleri, bedeninin aksine hayat doludur.

“Gecikmeden dolayı üzgünüm, ne var ki benim yaşıma gelince, kuyudan su çekmeye gitmek bile üç günlük yiyecekle hazırlık yapmamı gerektiriyor.”, der gülümseyerek.

“Yorulduysanız başlamadan burada dinlenebiliriz isterseniz.”, diye teklifte bulunur şerif.

“Korkarım dinlenme işi ben istemesem de pek yakında olacak zaten.”, der kederli bir sesle.

Laila nedense adamın sesindeki kederin kendisi için olmadığı hissine kapılır.

“Beyler.. ve bayanlar.”, der şerif. “Bilmeyenler için; bu kadim şahıs, Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig. Kendisi Dimwoods’un daim druidlerindendir.. Bu baskında olağanüstü bir şeylerle karşılaşmamız halinde kendileri bizden yardımlarını esirgemeyecek.”

Şerif, Aager’e bakar ve karalar içindeki adam başıyla onaylayınca, “Hemen yola çıkıyoruz. Üç grup şeklinde konuşlanacağız. İzci Efendi Davien, İzci Efendi Moorat ve ben dağlara çıkan ana geçitten gireceğiz. Efendi Aager ve adamlarım sol geçidi tutacaklar. Efendi Cathber de sağ geçidi tutacak. Sağ geçit en dik geçit olduğu için, kurtların olası inine kuş uçuşu en yakın ama dikine yamacı dolayısıyla da oradan gelmeleri en az ihtimal olan geçit.”, der kararlı bir sesle.

Sonra kuzenlere döner.

“İzci Laila. İzci Morel. Sizin işiniz, her ne olursa olsun Efendi Cathber’i korumak. Hiçbir koşul altında ona herhangi bir zarar gelmemesi lazım. Dediklerimi anlıyor musunuz?”, diye yakıcı bakışlarla iki kızı süzer.

“Evet, efendim!”, der Laila.

“Evet, efendim!”, diye cevap verir Bremorel.

Şerif sesini alçaltır ve kızlara sessizce fısıldar. “Bayanlar. Biz.. bizler geri dönmeyebiliriz. Bunun gerçekleşmesi durumunda, yerime Efendi Aager geçecek. Kıdemli izci olarak sen, Laila, Serenity Home izcilerinin başında olacaksın. İzci Morel ise senin ikincin olacak. Siz ikinizi en kolayı olduğundan dolayı sağ girişi tutma işini vermedim. Evet. O giriş en olası dışı çıkış noktası kurtlar için. Ancak burada uzun yıllar kendisini saklamış mel’un bir durum var. Ne olabileceğinden tam emin değiliz ancak kuşkularımız var. Bize bir şey olması halinde, Belediye Başkanı Yuleman sizleri bilgilendirecek. Elimde sizin gibi 10 tane daha okçu olsaydı avcılara gerek bile kalmazdı..”, der ciddi bir sesle. “İzciler. Görevinizin başına.. Efendi Cathber’i hayatta tutun ve bizden başka o geçitten her ne inerse vurun!”

“Evet, efendim..”, diye biraz korkmuş bir şekilde cevap verir Laila.

“Evet, efendim!”, diye Bremorel de korku dolu cevap verir ama onun sesinde biraz da heyecan vardır.

Şerif, izci efendilerle öne çıkar. “Sizlere altı yüz sayımlık süre vereceğiz, sonra biz ana geçitten gireceğiz. Bol şans!..”, der ve iki grubu da gönderir.

“İzci Morel. Sen önü al.”, diye talimat verir Laila, kıdemli izci olarak. “Efendi Cathber. Siz aramızda durun lütfen. Ben arkadan ikinizi de koruyacağım.”

“Emredersin, Kıdemli İzci Laila”, diye sırıtır Bremorel.

“Üç güzel kızın koruması altına kendimi fevkalade güvende hissediyorum..”, der yaşlı druid gülümseyerek.

“Üç?”, diye sorar arkasından Laila.

“Aaaaa.. Üç mü dedim? Sürç-ü lisanımın kusuruna bakmayın. Yaşlılık işte. İlk giden akıl olurmuş, derler..”, diye gülümsemeye devam eder Cathber.

İki izci kız, ellerinde uzun yayları yarı-gerilmiş ve oku hazır bir şekilde ilerler ve kendi geçitlerinin önüne gelirler.

“Laila. Yardım et şu taşlardan bir kaçını yuvarlayalım, az da olsa bi barikat oluşturmuş oluruz. Sonra sen şu büyük olanın üstüne çıkarsın, büyücü barikatın arkasında durur, ben de önünde..”, diye fısıldar Bremorel, kuzenine.

“İyi fikir.”, diye Laila’da fısıldayarak cevap verir. Sonra sesli bir şekilde, “İzci Morel. Şu taşları barikat için değerlendirelim. Efendi Cathber barikatın arkasında durur. Sende onu barikatın önünden koruyacaksın. Kimsenin o barikatı geçmesine izin verilmeyecek!”, der kati bir sesle.

Bremorel ‘fırk’lar.

İki izci seri hareketlerle, biraz ıkınarak da olsa, istedikleri taşları yuvarlayarak göreceli bir barikat oluştururlar.

Laila da, Bremorel de hem korku, hemde büyük bir beklentinin getirdiği heyecanla yerlerini alırlar zira burası, çok uzun yıllar önce ikisine de büyük kayıp ve acılara sebep olan kurtlarla karşılaşabilecekleri yerdir.

Bremorel sadağındaki oklardan birkaçını çıkartır ve hemen yanına, yere saplar. Sonra sırtında taşıdığı iri kılıcın kemerini çözer ve onu da barikat olarak yığdıkları taşlara, rahatça ulaşabileceği bir yere yaslar. Laila ise sırtındaki sadağı tamamen çözer ve üzerinde durduğu iri taşta saplayabileceği bir yer olmadığı için, bacağına bağlar ve açısını düzeltir.

..ve hava birden kararır.

..ve beklenmedik bir hızla soğur!

Laila iç çeker. “Neler oluyor böyle? Birden kış mı geldi?”, diye korkmuş bir şekilde sorar yaşlı adama.

“Bir açıdan öyle.”, der Cathber. “Şerifin istihbaratı doğru çıkmış gibi görünüyor. Burada mel’un bir güç var ve havayla oynamak istiyor.”

Yaşlı adam gözlerini kısar ve bir an düşünür. Sonra izcilere “Sanırım buraya gelmek için yaptığım uzun yolculuk boşuna olmayacak.”, der çocukça bir mutlulukla. “Genç bayanlar.. Benim bu şer büyüye müdahale etmem gerekiyor ve bu benim bütün dikkatimi alacak. Buna müdahale etmediğim takdirde, hasmımız büyüsüyle üç geçitteki herkesi dondurabilecek ve donarak ölmek hiç keyifli bir şey değil. Ancak müdahale ettiğim takdirde de muhatabımız bunu fark edecek ve korkarım kurtlarını bizim üzerimize salacak. Onları benden uzak tutmanız konusunda size güvenebilir miyim?”

“Evet, efendim!”, der Laila.

“Evet, efendim!”, diye cevap verir Bremorel aynı ses tonuyla.

“Rahat olun genç bayanlar. Ben efendiniz de değilim şerifiniz de..”, diye sevecen bir şekilde kıkırdar yaşlı druid.

..Sonra ellerini havaya kaldırır ve anlaşılmaz bir şeyler mırıldanmaya başlar. Yaşlı adam mırıldandıkça Laila ilk defa hayatında bir büyü ‘görür’. Hayal meyal, hortum gibi bir hava dalgalanması adamın kollarında toplanmaya başlar ve adam kollarını savurdukça bu dalgalanma da büyük bir uğultuyla yayılmaya başlar.

Laila geçidin yukarısından kurt ulumaları duyar.

“Geliyorlar.. geliyorlar.. GELİYORLAR!”, diye çığlık atar Bremorel dehşet içerisinde.

“Bremorel. Lütfen sakin ol. Bu işi tek başıma yapamam. Sana ihtiyacım var!”, diye kendisi de korkmuş bir şekilde bağırır kuzenine..

..ve kurtlar dik yamaçtan atlayarak gelirler!

Bremorel ilk okunu panik içerisinde savurur ve ok tamamen alakasız bir yere gider ve gözden kaybolur.

MOREL. SAKİN OL. NİŞAN AL. ÖLDÜR!“, diye bağırır Laila ona ve kendisi de uzun yayını kaldırır, ipine taktığı oku yanağına kadar çeker, hedefini seçer.. ve salar..

..neredeyse iki yüz yarda uzaktaki küçük, tüylü, oyuncak bir köpeği andıran şekillerden biri devrilir!

Laila bir oku daha yanağına getirir ve onu da salar.. ve bir oyuncağı daha devirir..

Laila arka arkaya bütün oklarını çekip, kendilerine kudurmuş bir şekilde yaklaşan gri-beyaz kurtlara gönderir. Onun bıraktığı boşlukları da Bremorel doldurur. On beş, yirmi yarda kala Bremorel sadağını Laila’ya fırlatır, kılıcını çeker ve çılgınca bir korkuyla kurtların arasına dalar.

BREE!”, diye dipsiz bir çığlık kopar Laila’dan ve biten oklarının yerine Bremorel’in sadağındakileri değerlendirmeye başlar.

Ortalık, yaşlı druid’in, uğultusu artık her bir yanı kaplamış büyüsü, acı vıyaklamaları, ulumalar, hırıltılar ve Bremorel’in çıldırmış çığlıklarıyla dolmuştur.

Laila’nın en son gördüğü şey, kuzeni Bremorel’in dev bir kürk yığını altında kayboluşudur. Duyduğu en son şey ise “BREE—“, diye haykıran kendi sesidir zira arkasından bir şey, bütün ağırlığıyla ona saldırmış ve Laila dengesini kaybedip yanlış bir şekilde aşağı düşmüş ve başını çarpıp kendinden geçmiştir.

Karanlığın içinde yüzerken hayal meyal bir kaplanın vahşice kükreyişi ile daha önce hiç duymadığı bir başka yaratığın gürleme sesini duyar gibi olur ve sanki iki ses, kanlı bir kapışmanın içinde gibidirler zira Laila kükreme ve gürleme sesleriyle beraber, yırtılma, parçalanma ve ağır darp sesleri de duyar.

Neden sonra bütün sesler kesilir ve küçük, yumuşak ve bir o kadar da hırçın bir sesin “Kaçtı..”, dediğini duyar..

 

 

“—yaşayacaklar sanırım.”

“—emin misin? bunun kafası kırılmış, öbürünün de ısırılmadık yeri kalmamış.”

“—ısırıklar oldukça ciddi. ama pek azının izi kalacaktır. kızın harikulade bir mukavemeti var.”

“—ama aptal. neden hepiniz bir ağacın tepesine çıkmadınız ki? herkesin görebileceği ve saldırabileceği bir meydanın ortasında büyü yapmanın bana anlatmadığın kutsal bir yanı mı var..?”

“—bu.. aklıma bile gelmedi.”

“—aaaaa.. bunu sevdim. çok güzel bir yüzü var. kirpiklerine bak şunun.. ayyy.. ne kadar da uzun. keşke benim de kirpiklerim böyle olsaydı.. bu bizde kalabilir mi?”

“—olmaz, benim güzel kestanem. onların yapması gereken başka işler var.”

“—ama saçları çok berbat. ikisinin de. bunlar tarak nedir hiç duymamışlar mı? yada sabun?! ikisi de berbat kokuyor. hem güzel, hem de kokuyorlar! bu nasıl bir ahmaklıktır ki?”

“—haydi kestanem. ben bununla ilgilenirken sende öbürüne bakıver.”

“—öbürü.. öbürü bir ormancı gibi kokuyor. ben ormancıları hiç sevmem.”

“—ama o bir ormancı değil. ikisi de koruyucu izci ve saygımızı da, değerimizi de hak ediyorlar.”

“—ay tamam. ama bu saçların hali ne böyle yaa. inanılır gibi değil. ayrıca ikisi de kıyafetlerini yanlış giymişler!”

 

Laila bir çift simsiyah gözün kendisine ciddi bir ifadeyle bakıyorken uyanır. Aager Fogstep onun başında oturmuş, kendisine gelmesini beklemektedir. Laila uyandıkça daha çok yerinden acılar gelmeye başlar.

“Hayatta olmana sevindim, izci.”, der Aager.

“Neden?”, diye zorlukla sorar Laila. “‘Serenity Home güvenliği açısından acı bir kayıp’ mı olurdum?”, diye de hicvederek ekler.

“Bu doğru. Ama babanız da Serenity Home kasabasında yaşayanlar arasında.”, diye anlamlı bir şekilde hatırlatır adam ona.

“Bree.. Bree nasıl?”, diye yerinden fırlamaya kalkınca bir an gözü kararır ve olduğu yere yığılır.

“Aaaa.. bence üstünüze bir şeyler almadan kalkmasanız sizin için çok daha az utanç verici bir durum oluşturur.”, diye saklı yüzün arkasından sırıtıyormuş gibi bir sesle konuşur adam.

Laila o anda üstündeki kalın battaniyeleri farkeder.

“Korkarım ikinizin de o kadar çok yaranız vardı ki, yüzeysel müdahale mümkün değildi. Çoğuna Efendi Cathber baktı. Gerisi zamanla iyileşecektir.. Şimdi.. Bana bir durum raporu lazım..”

“Kurtlar geldi. Kurtları öldürdük!”, der Laila, biraz fazla kısaca..

Aager bir süre önünde yatan kıza bakar.

“Ve..?”, der neden sonra.

“Ve.. o kadar işte.”, diye alt çenesini öne çıkararak cevap verir Laila.

“İzci Laila.. Sizi bulduğumuzda, etrafınızda bir çift fazladan ayak izi tespit ettik. Dördüncü ayak izi, hepinizinkinden küçüktü. Efendi Cathber’e sorduğumda neden bahsettiğimiz hakkında hiçbir fikri olmadığını söyledi.”

“Efendi Aager. Takdir edersiniz ki ben baygındım. İzci Morel ise benden önce düştü. Şayet Efendi Cathber’e bir yalancı olduğunu söylemeyecekseniz, bence de neden bahsettiğiniz hakkında hiçbir fikrim yok!”, der Laila acı içerisinde.

Az ileriden Bremorel’in bezgin sesi duyulur. “Kıdemli izci ne dediyse, aynen.. Ayrıca gömleğimi kim çıkardıysa bilsin ki bitti o ve mezarını hazırlasın!”

Aager bir süre daha önünde yatan kıza bakar. Sonra burnundan solur. “Anlıyorum. Ama sorun değil. O küçük ayak izlerinin sahibini bulacağım bir gün.”, der ve kalkıp gider.

 

 

Laila, battaniyelere sarılı bir şekilde toplanmış kalabalığın yanına ağır adımlarla yaklaşır. İzci Efendisi Davien ona yaklaşır. “İyi misin Laila?”, diye samimi bir sesle sorar.

“Evet.. Hayır.. Bugün değil.. Belki yarın, efendim.” diye cevap verir.

Davien gülümser. “‘Evet’, deyinceye kadar soracağım o zaman.”, der ve elini öğrencisinin omzuna koyarak onun yüzüne bakar. “Bugün, burada, olağanüstü bir iş çıkardınız. Senden beklentilerimin hepsini gerçekleştirdin. Eminim Moorat’da aynını kuzenin için düşünüyordur.”, der ve kalabalığı yararak onu herkesin görebileceği bir şekilde, ortasında en az üç düzine ölü kurdun olduğu meydana getirir.

Çirkin yüzünde muhteşem bir sırıtış olan Moorat “En son sayım; kırk iki leş!”, der. “İnanılır gibi değil..”

“Efendiler..”, diye söz alır yaşlı Cathber. “Bugün, çok uzun hayatımda görmediğim bir efsaneye şahit oldum. Yaşaması için bu efsaneye bir isim koymalıyız, diye düşünüyorum. İzci Bremorel’in, çeliğini şarkı söyler gibi kullandığını gördüm. Bundan sonra kendisi Bremorel Songsteel olarak anıla.”, der ve herkes sevinç çığlıkları atar.

Kendi battaniyelerine sarılmış Bremorel, olduğu yerde çivilenmiş bir şekilde kalakalır.

“Ve izci Laila.. Kendisi bugün kurtların yıkımı oldu. Bundan sonra kendisi Laila Wolvesbane olarak tanına..”, der mutlu bir şekilde..

..ve herkesin sevinç haykırışları karşısında Laila’nın gözleri dolar. Annesi artık huzur içinde yatacaktır ve kurtlar bir daha Dimwoods’a musallat olamayacaklardır.

 

 

Şerif Standorin öne çıkar. Herkesin sevinç dolu yüz ifadelerinin aksine, onun yüzünde ciddi bakışlar görünür.

“Evet. Bugün, izcilerimizin becerileri ve cesaretleri sayesinde, Dimwoods kurt illetinden kurtulmuş oldu. Ne var ki kurt saldırıları, kaybolan kadınları açıklamıyor, zira kurtlar sürükledikleri insanları canlı götürmediler. Kaybolan kadınların, kayboldukları yerde mücadele edildiğine dair izlere rastlanmış olsa da, öldürülüp götürüldüklerine dair hiçbir kan izine rastlanmadı. Bu kadınlar ya ormanda şifalı ot toplarken, yada evlerinden, yataklarında uyurken kaçırıldılar. Ve hepsi de hesaplanmış bir şekilde yalnızken alındılar.. Mücadelenin varlığı, bu kadınların kendi rızalarıyla gitmiş olabilme ihtimalini imkansız hale getiriyor. Bu kadınlar, rızaları dışında ve zorla kaçırıldılar ve Rook dağındaki bir mağaraya götürüldüler ve orada şer bir yaratığın mel’un şehvetine kurban gittiler.”, der şerif sert bir şekilde.

Bir anda ortalık hayret nidalarıyla kaynamaya başlar.

Şerif elini kaldırır ve sükuneti sağlar. Sonra İzci Efendileri Davien ve Moorat’ı işaret ederek, “Ana patikadan çıktığımızda bu mağarayı bulduk ve içinde onlarca kadına ait kemik kalıntılarına rastladık. Belli ki bu mel’un yaratık, bu kadınlarlardan sıkılınca onları parçalayıp yemekten sakınmamış..”, diye açıklar. Şerifin yüzünde muazzam bir kin ve tiksinti ifadesi belirmiştir.

“Soru, nasıl olup da bu yaratığın neredeyse yirmi beş yıl aranıza hiç fark edilmeden sızıp bu kadınları kaçırabildiği?”

Efendi Aager sessizce kalabalığın arkasında belirir..

“Cevap..”, der hırıltılı sesiyle, “O yaratık asla o kadınları kaçırmak için köylere inmedi. Bunu başkasına yaptırdı..”

 

..ve önünde duran bir adamın boğazını boydan boya yarar!

 

Bir anda ortalık tamamen karışır.

Şerif, sakince kılıcını çeker.

Ormancılardan biri öne çıkar. “Bu imkansız. Bu adamı ben otuz yıldır tanıyorum..”, diye haykırır.

Aager, elinde kanlı bıçağı olduğu halde yine hırlayarak konuşur.

“İzci Laila. Lütfen gelir misiniz?”

Laila temkinli bir şekilde karalar içindeki acımasız adama yaklaşır.

“Sizden rica edeceğim, zira bu sizin daha iyi yapabileceğiniz bir şey. Bu leşi koklayın ve bulgularınızı bizimle paylaşın.”, der Aager.

Laila bu beklenmedik istem karşısında oldukça şaşırır. Yavaşça eğilir ve derin bir nefes alır ama burnuna adamın yarılmış gırtlağından fışkıran kan dışında herhangi bir koku gelmez.

Tam, ‘Sadece kan..”, diyecekken bir anda birbirine karışmış başka iki koku daha alır.. Islak köpek ve biberiye!

Laila yavaşça doğrulur. Nedense kendisini fena halde kızmış hisseder. Sıktığı dişlerinin arasından “Kurt ve kadın parfümü!”, der. “Bu adam uzun yıllar kurtların yakınında bulunmuş. Öyle ki, kokusu üstüne kalıcı bir şekilde sinmiş. Ve algıladığım parfüm kokusu, biberiye bitkisinden yapılmış. Bu bitkiyi elf’ler parfümlerinde kullanmazlar. Bunu sadece ormancı kadınları kullanır. Burada karısı ya da kızı olan herkes bunu bilir.”, diye kati bir sesle konuşur.

“Teşekkür ederim İzci Laila Wolvesbane.. Bugün Serenity Home ve Dimwoods halkına yapmış olduğunuz katkılar asla unutulmayacak.”, der anca duyulur bir sesle. Sonra eğilir ve ölü adamın cebinden bir kese çıkartır.

Aager keseyi, herkesin duyacağı şekilde sallar. İçinde ne olduğuna dair pek az şüphe bırakacak şıngırdama sesleri duyulur. Sonra keseyi, itiraz eden adama fırlatır.

Adam keseyi yakalar ve ağzını açıp içine baktığında surat ifadesi bir anda değişir. Kesenin yarısını bir avucuna boşaltır ve herkes pırıl pırıl parlayan altınlara bakar.

“Sizce bir oduncu bu kadar altını ne kadar zamanda kazanır?”, diye sorar Aager.

“Ka.. kazanamaz..”, diye kekeler adam.

“Dürüstlüğünüz için teşekkür ederim.”, der Aager.

Sonra şerife dönüp “Bu operasyon bitmiştir efendim.” diye ekler ve onun sağına geçip ait olduğu yerini alır.

Şerif onu başıyla onaylar ve “Bu altınlar, otuz yıldır bu belaya kurban gitmişlerin yetimlerini uzun yıllar besleyecek ve onlara yeni kıyafetler sağlayacak”, der ve itiraz eden adama doğru elini açar. Adam, yüzü kızarmış bir şekilde altınları tekrar kesenin içine boşaltır ve keseyi şerife verir.

Şerif eliyle havada bir daire işareti yapar. “Burada işimiz bitti. Yaratığı bulamadık ama geri gelmeyecektir çünkü artık teşhir oldu.. Toparlanın. Gidiyoruz.”

Ormancılar meydanda yığılmış kurtlara bakıp, “Bunları ne yapalım?”, diye sorarlar.

Şerif ise yerde son tepinişlerini yapan adama bakar ve “Bütün köpekleri yakın.”, der acımasızca.

 

O akşam ormancılar kampı erken kurarlar zira iki genç kahraman izcinin yaraları ağırdır.

Kurulan çadırlardan birinde iki kuzen inleyerek olanları, kendi açılarından birbirlerine anlatmaktadırlar.

Çadırlarının dışında birisinin boğazını temizleme sesini duyunca ikisi de susar.

Bremorel, Laila’ya “Sen konuş..”, diye fısıldar.

Laila ağrıyan başını sallar, bunu yaptığına pişman olur ve “Hayır sen konuş..”, diye inler.

“Kıdemli sensin. Sen konuş!”, diye hırlar Bremorel, Laila’ya.

“Kıdemli benim. Sana emrediyorum; sen konuş!”, diye emreder Laila.

Bremorel kuzenine pis bir bakış atar, sonra “NE VAR?!“, diye bağırır çadırın başında bekleyen kişiye.

Laila eliyle yüzünü kapatır.

Çadırın girişi aralanır ve Efendi Aager içeri girer.

Laila bu adamdan git gide nefret etmeye başlamıştır zira onun gözünde bu adam, kan kokusu almış bir kene gibidir.

Aager saygılı bir şekilde “İzci Laila, İzci Morel..”, diye ikisini de selamlar.

“Merak ediyorum Efendi Aager..”, diye gıcık olduğunu hiç saklamayan bir üslupla sorar Bremorel. “..neden herkes gibi sizde bana Bremorel diye hitab etmiyorsunuz da, zaman aşımına uğramış bir ismi kullanmakta ısrar ediyorsunuz? Dahası, neden Udoorin’in kafasını kırdınız? Onun gibi güçlü biri bugün bir fark yaratabilirdi..”

Aager bir süre sessizce Bremorel’e bakar. “Resmi kayıtlar, sizin doğduğunuzda size verilen isimlerle ilgilenir. Takma adınızla değil. Tercih ettiğin ve kullanılmasını istediğin isim bu ise, hayatlarını seni korumak için kaybetmiş olan anne ve babanın sana verdiği ismi, kayıt odasına başvurarak sildirebilir ve yerine bir sokak kavgasından dolayı edindiğin lakabı girebilirsin..”, diye sakince açıklar Efendi Aager.

“Sayın Udoorin’e gelince.. Onun durumu sizi hiçbir şekilde ilgilendirmediği gibi, onun bugün burada olması halinde bu çadırda iki kahraman değil, üç ceset olurdu. Ki buna Efendi Cathber gibi önemli bir şahsiyeti dahil etmiyorum. Genç Udoorin, sizin almış olduğunuz formasyonu ve eğitimi almış değil. Sizlerin bugün sergilemiş olduğunuz başarılar, tamamen aldığınız eğitim ve disiplinin eseridir. Bugün, aldığınız eğitim sayesinde bir izci ile bir ormancı, bir izci ile bir avcı arasındaki açık farkı göstermiş oldunuz. Bu sebepten dolayı bir ormancı yada bir avcının asla göremeyeceği saygıyı, bir izci olarak gittiğiniz her yerde göreceksiniz.. Genç Udoorin bu gerçeğe daha ayılmış değil ve bir kasabanın güvenliğini, başıboş bırakılmış bir çocuğun keyfine teslim edemem.

“Fark yaratmaya gelince.. Fark yaratmasını beklediğim iki kişi de zaten buradalar ve işlerini mükemmel bir şekilde de yaptılar. Bundan sonra beraber çalışıyor olacağız. Birlikte, buna benzer birçok operasyon yapacağız. Dolayısıyla birbirimizi tanıyor olmamız önemli. Ki bu da buraya gelme sebebimle yakından alakalı.”, der Aager ve keskin bakışlarıyla önünde yatan iki genç kızı süzer.

“Şimdi..”, der adam, “..hanginiz bana dördüncü kişiden bahsedecek?”

“Bana bakma..”, der Bremorel. “Ben kurtların altında, ölmekle meşguldüm!”

“Bilmiyorum dedim sana. Baygındım!”, diye hırlar Laila. Gerçekte Laila, Efendi Aager’e neden baygınken hayal meyal duyduğu konuşmaları anlatmadığını kestiremez. Ama nedense bahsetmek istemez.

“Peki.. O zaman bana bir şeyi açıklar mısınız?”, diye sakince sorar Aager. “Nasıl oluyorda bir savaştan, üstünüz başınız paramparça olmuş olmasına rağmen, Belediye Başkanı Yuleman’ın küçük kızı Serendith hanımefendinin işlettiği berber dükkanından çıkmış gibi, lavanta sabunuyla yıkanmış ve örülmüş saçlarla bulduk sizi?”

 

✱ ✱ ✱

 

Laila pis bir şekilde sırıtır.

O gece kuzenler, Efendi Aager’in sorularını, akıl almaz, gitgide mantıktan uzaklaşan, bir birinden kopuk, saçma sapan açıklamalarla savuşturmuşlar ve Aager’in aksine, iki kız da çok eğlenmiştir..

Laila, sebebini bilmese de yapmıştı bunu. Bremorel ise kuzenine destek olmak ve sırf Aager’e gıcıklık olsun diye.. Nihayetinde, Efendi Aager’e rapor vermeleri gerekiyor olsa da, ona ait değillerdi ve onun altında da çalışmıyorlardı.

O gece iki kuzen tek cephe olmuş, izci olmanın bağımsız ayrıcalığına varmışlardı.

Ve o geceden sonra iki kuzen, bütün işlere bir takım olarak gönderilmişlerdi.

Laila sağ kulağındaki küpeyle oynar. Bu küpe, kenarları altın işlemeli, zarif, elf gümüşünden yapılma bir küpedir ve kuzeninde de bu küpenin ikizi vardır. Laila iki küpenin de Gnine’ın amcası Efendi Tinkerdome’un usta ellerinden çıktığını çok sonra öğrenecektir. Küpelerin her biri ayrı birer kutuda kendilerine bir ulak tarafından ulaştırılmış ama Laila gerçekte bu küpeleri kimin gönderdiğini de, siparişlerinin de Efendi Tinkerdome’a kimin verdiğini hiçbir zaman öğrenemez.

Bremorel’le ilk kez kutuları açtıklarında, küpelerin güzelliği ve inceliğine iki kızda hayran olmuştur. Dahası, küpelerin kendilerine özel yaptırılmış olduğunu Laila anlamış ve kuzenine anlatmıştır zira birisinin üzerinde, elflerin yüksek lehçesinde “Wolvesbane”, diğerininde ise “Songsteel” yazmaktadır. Küpelerin ucundaki iri dişlerin anlamını, kutuların içinde buldukları not açıklamıştır;

ALFA’NIN DİŞLERİ

 


Laila ve Bremorel’in, Aager’e sunduğu sebepler;

 

 

 
 

A Bard’s Tale VIII
“Aager”




Timeline:

Bu hikaye 24 yıl önce, Drashan’nın sefil varoşlarında yaşayan, ne idüğü belirsiz bir adam ve alımlı eşinin yaşadıkları derme çatma bir evde başlar. Bu evde küçük bir oğlan çocuğu dünyaya gelir. Hayatta kalan kimse bu çocuğa ne isim verildiğini hatırlamaz. Ancak yıllar sonra o varoşlardan hırsızlar loncasına genç bir delikanlı katılır. Bu gencin çelik gibi refleksleri, keskin bıçakları, pragmatik bir zekası ve acımasız, kapkara bir ruhu vardır. Birçok kişi onun neden kesiciler loncası yerine hırsızlara katıldığını merak eder. Bu genç, ona yanlış yapanları kesmeden önce kendisini Aager Fogstep olarak tanıtacaktır.

 

 

Sana Drashan’ı anlatayım..

Aager hasta çadırında oturmuş, dışarıda yeni aydınlanmaya başlamış güneşin cılız ışığında hayal meyal görebildiği kızın fırtına grisi muhteşem gözlerine bakarak “Drashan hırsızlar, kiralık katiller, şerefi olmayan paralı askerler, hayat kadınları, sübyancılar, keşler ve daha akla gelebilecek hangi türden pislik varsa bulabileceğin, yüksek denizlerin en azılı ve en acımasız korsanlarının hükmettiği bir günah şehridir..”, diye hırlayan bir fısıltıyla anlatır.

 


 

Paçavralar içerisindeki adam, bitmiş yüz ifadesiyle kapıyı arkasından çarparak dışarı çıkar. Çok kısa bir süre başını kaldırır ve geceyi kıran dolunayı seyreder, sonra da pis sokaklarda kendini kaybeder.

Kapı yine açılır ve alımlı, orta yaşlarında bir kadın, feryad ederek adamın adını haykırır ama adam çoktan çürümüş, lağım kokan varoş sokaklarda kendini kaybetmiştir ve bir daha da geri gelmeyecektir.

Kadın, arkasından sokağa dökülen silik mum ışığını ile aydınlanmış tek göz evin kapısında hıçkırıklarla ağlayarak yere yığılır.

Neden sonra kendisini zorlukla yerden kaldırır ve bir gecede ilmiği sökülmüş hayatını nasıl toparlayacağını karakara düşünerek içeri girer. Kapıyı ardından kaparken, içeriden tiz bir bebek ağlamasına karışmış bir başka ses, “da da?!”, diye merakla sorar.. Kadın sesin geldiği yöne, “Artık da da yok meleğim!”, der ve kapıyı çeker.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Küçük çocuk, kız kardeşini elinden tutmuş onu masanın olduğu yere zorlukla götürür. Ikına sıkına onu sandalyeye çıkartır, “Kıpıydama. Geycem şimdi!”, der. Sandalyesinde usluca oturan kız ona güneş gibi gülümser ve “Piki”, der.

Çocuk, kız kardeşinin düşmeyeceğinden emin olduktan sonra, diğer sandalyeyi itiştire çekiştire kız kardeşininkinin yanına sürükler. Sonra ıhlaya poflaya kendisini çektiği sandalyeye çıkartır ve mutlu bir şekilde “Oydu işte!”, der ve annelerinin onlar için masada bıraktığı soğumuş tasın içindeki un, patates ve suyla yapılmış fakir yiyeceği tahta kaşıkla alır, önce bir kaşık kız kardeşine verir, sonra da kendisi bir kaşık alır. Bu şekilde tası yarılayınca çocuk “Tamam. Doyduk!”, der kati bir sesle. Kendisinden bir yaş küçük olan kızın yüzü buruşur. “Ben doymadım ama ki!”, der mutsuz bir şekilde.

Çocuk son derece ciddi bir ifadeyle, “Annem ne zaman geliy bimiom. Geyinisini soyna yeyiz. O zaman daha çok doyayız!”, diye kız kardeşini ikna eder.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Kapı büyük bir gürültüyle parçalanır ve içeri iki adam bir kadın girer. Tek göz ev sessiz ve karanlıktır. Kapının gürültüsüne tepki gösteren kimse olmamıştır.

Adamlardan biri —sıska olanı— suratını ekşitir. “Bok kokuyo anasını satayım!”, diye söylenir.

Kadın ona zehir dolu bir ifadeyle, “Anasını satamazsın çünkü onu öldürdün!”, der ve sıska adamın buna verdiği cevabı umursamadan içeri süzülür. Elindeki fenerin kapağını aralar ve içeriyi aydınlatır. “Sen..”, diye sıska adama dönerek “..tut şunu.”, der ve feneri adamın eline tutuşturur. Biraz etrafa bakınır, sonra da “İşte! Şurdalar. Hoghart, kontrol et bak yaşıyolar mı?”

Hoghart denen adam, diğerleriyle eve gelen üçüncü kişidir. Belki bir zamanlar güçlü bir güreşçiymişte, yaşıyla beraber kendini salmış gibi kaba yağ bağlamış iri cüssesini zorlukla kapıdan içeri sokar ve homurdanır “Neden ben? Çocukları sevmem bile..”

Kadın keskin, sivri burunlu, kısık yeşil gözleri ve birbirine yapıştırdığı ince dudaklarıyla yaşını geçmiş bir akbabayı andıran suratını olduğundan daha da hırçın bir ifadeye salar ve gıcırdattığı dişleri arasından “Çünkü Amram’ın eli boş dönenlere ne yaptığını öğrenmek istemiyorum! Kadının iki çocuğu varmış. Biri oğlan. Onu sen alacaksın ve büyüteceksin. Zamanı gelince de Amram’a teslim edeceksin. Kızı ben alacağım. Büyüdüğünde güzel kalırsa, belki şatodaki efendilere satarız. Yoksa benim kızlarla iş yapmaya devam eder..”

Hoghart köşede, ot ve samandan yapılmış acınası yatağa yaklaşır ve sıskası çıkmış çocuklara tiksintiyle bakar. Erkek olan, kıza sımsıkı sarılmış ve öylesine kaskatı kesilmiştir. İri adam çocuğa tekme atar ama çocuktan herhangi bir tepki gelmeyince, “Hassittir! Ölmüş bunlar..”, diye homurdanır.

“Hayır seni koca ahmak. Sadece açlık ve susuzluktan bitmiş durumdalar.”, diye adama küfür eder gibi konuşur kadın.

Adam eğilir, bir eliyle çocuğu, diğeriyle de kızı enselerinden tutup kaldırır. Sonra döner ve kızı kadına fırlatır. Yaşına rağmen beklenmedik bir çeviklik örneği sergileyen kadın kızı yakalar ve adama pis bakışlar altından “Sen hayvanın tekisin!”, diye ona doğru tükürür.

İri adam sadece dudağının kenarını burkar ve “Sen de hayatını benim gibi hayvanların altında geçirmiş bir orospusun..”, diye acımasızca sırıtır.

Eve ilk giren sıska adam, “İki sevgilinin arasında girmek gibi olmasın ama, paramı rica edeyim. İki tane, istediğiniz gibi yetiştirmeye müsait çocuk! Sanırım üçer altın ederler.”, der ve bir elinde feneri havada tutarken, diğeriyle de avucunu açarak kadına doğru yaklaşır.

Akbaba suratlı kadın, hiç sektirmeden döner ve seri bir hareketle kucağında tuttuğu kızın altından, elbisesinin içinde sakladığı ince uzun hançerini çıkardığı gibi adama sokar!

Sıska adamın suratında şaşırmış, aptalca bir ifade belirir ve sessizce yere yığılır.

Acı içinde kıvranan adamdan boğuk, fokurdulu bir inleme duyulur;

“Anlaşmıştık!..”

Kadın adama yaklaşır ve “Bu sana ders olsun, seni salak piç kurusu.. Öldürdüğün kadın eskiden benim kızlarımdan biriydi ve loncaya haracını hiç sektirmeden ödüyordu..”, der ve hançerini adamdan çıkartır sonra tekrar sokar.. ve adamda hiçbir hayat belirtisi kalmayıncaya kadar da hançerini çekip batırmaya devam eder.

İri adam, yere düşmüş fenerin zorlukla aydınlattığı suratında, iki kaşını da kaldırmış, “Bakıyorum pek de paslanmamışsınız, Madam!”, der pişkin bir üslupla.

Kadın, ancak yerdeki adamla işi bitince ayaktaki iri adama döner; “Benim hiçbir yerim paslanmadı, seni koca hergele..”, diye tıslar ona. Ardında bıraktığı adamın gözlerinde, yanaklarında, Adem elmasında, kalbinde, karnında, dalağında ve hayalarında açık, derin delikler oluşmuştur.. Kadın işini cerrahi bir incelikle yapmış ve ardında bir ceset değil de, bir sanat eseri bırakmış gibidir.

“Öyle görünüyor.”, diye makul bir şeye onay veriyormuş gibi başını sallar adam. Sonra da “Bu gece ne yapıyorsun?”, diye arsızca sırıtır ona..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bacak kadar çocuk bir köşeye sinmiş, patlamış dudağını parmağı ile bastırmaktadır. Bir önceki hafta, yediği yumruk dolayısıyla çenesi yerinden çıkmış ve hala geçmemiştir. Canı fena halde yanıyor olmasına rağmen, çocuk sadece çökmüş ve morarmış gözlerini sıkar ve ağlamaz. Geçen dört yıl boyunca öğrendiği ilk şey, efendisinin romunu sessizlik içerisinde içmekten hoşlandığıdır.

Çocuk, bu dört yıl içerisinde her gün zorunlu bir şekilde, üzerindeki kısa şort ve lime lime olmuş gömlekle, hava koşulları gözetilmeksizin sokağa atılmış ve gece döndüğünde eve mutlaka bir şeyler aşırmış yada çalmış olarak dönmesi gerektiğini, olabilecek en acı şekilde öğrenmiş, buna rağmen neredeyse her gün yine de dayak yemiştir.

Çocuğun vücudunda kırılmamış kemiği, morarmamış yeri kalmamıştır. Ve sahibi Hoghart bu süre içerisinde, çocukları sevmediği ile ilgili sözlerinin belagat olmadığını günlük dayaklarıyla ispat etmiş, ama buna rağmen çocuğun inatçı ve isyankar ruhunu kırmayı başaramamıştır zira bu çocuk, sahibinden yediği dayağa rağmen onun ayaklarına kapanan bir köpek değil, gün be gün sertleşen küçük, vahşi bir kaplanın ruhuna sahiptir.

Drashan sokaklarında geçirdiği dört yıl onda çelik gibi reflekslerin ve tikli gibi bir zekanın harlanmasına sebep olmuştur.

Çocuk patlamış dudağına bastırdığı parmağını çeker ve sızan kanı engellemez. Acı her zaman onun en yakın dostu olmuştur. Acı olduğunda, zekasının da daha etkili çalıştığını öğrenmiştir. Küçük iç dünyasında bir plan oluşturur ve ertesi gün yine dışarı atıldığında çaldığı her şeyi gizli zulasına götürür. Güç toplamak için o gün şansını zorlar ve iki ekmek, üç elma ve bir saat kovalanmasına sebep olsa da, küçük bir paket de pastırma çalmayı başarır. Bunların hiç birini efendisine götürmez. Hepsini kendisi tıkınır!

Gece geç saatte eve döndüğünde her zaman yaptığı gibi şöminenin başına geçer ve olacakların başlamasını bekler..

Efendisi, sızdığı yerden burnuna gelen keskin çemen kokusuna uyanır. Önündeki masanın üstünde birikmiş boş, ucuz rom şişelerini etrafa saçarak, geçen dört yılda daha da irileşmiş cüssesini zorlukla kaldırır ve kanlanmış, bulanık gözlerini şöminenin başında duran çocuğa diker..

“Pastırma! Güzeeel..”, diye sırıtır.

“Pastırma yok efendim.”, diye sakince cevap verir çocuk.

“Bana yalan söyleme çocuk. Kokusunu alıyorum.”, diye hırlar koca adam.

“Bugün sokaklarda loncanın mıntıka temizliği vardı. Bende yakalanmamak için bütün gün saklanmak zorunda kaldım. Acıkmıştım. O yüzden çaldığım ekmek ve pastırmaları yedim!”, der çocuk sakin bir şekilde.

Bu cevap karşısında iri adamın tepkisi hiç iyi olmaz. Muazzam bir kükreyişle ve tamamen kestirilebilir bir şekilde çocuğun üstüne atlar..

Ve çocuk, seri bir hareketle ateşin yanında duran paslı şömine demirini kaptığı gibi, adamın ıskalaması imkansız derecede iri gözlerinden birine sokar!

Adamdan, ancak boğazlanan bir domuzun çıkarabileceği, tiz, acı dolu bir çığlık yükselir. Bir elini yuvasından sökülmüş kanlı gözüne götürürken dengesizce geri adım atar.. ve yerdeki rom şişelerinden birinin üstüne basar.

Bir anda adamın tüm dengesi kaybolur ve büyük bir gürültüyle gerisin geriye düşer ve olduğu yerde kalır.

Çocuk hiç vakit kaybetmeden adamın üstüne atlar ve elindeki çubuğu önce adamın karnına, sonra da hayalarına batırır.. ama adamdan hiçbir tepki gelmez. Çocuk temkinli bir şekilde adamın üstünden iner ve ona yaklaşır. Adamın koca kafasının, imkansız bir açıyla durmakta olduğunu görünce gerçeği anlar; adam düşerken başını masaya vurmuş ve kendi ağırlığıyla boynunu kırmıştır.

Çocuk derin bir nefes alır ve ‘oh’lar ama adama “Aptal” demesi dışında hakaret etmekle yada tekme atmakla uğraşmaz. Daha yedi yaşında olmasına rağmen, oldukça pragmatik bir perspektife sahip olan çocuk, saçma sapan işleri, saçma sapan kişilere bırakmayı tercih eden biridir, o kadar.

Seri hareketlerle, adamın evde gizli sandığı zulasını, eline geçirdiği bir bohçaya doldurur. Sonra evdeki sınırlı gaz yağını masaya ve adamın üstüne boşaltır, sonra da sömineden aldığı bir parça yanan odunu odanın ortasına atar. Bir ömür boyu tüketilmiş romdan, üstüne dökülmüş gaz yağının da etkisiyle, adam anında alev alır ve alevler etkili bir hızla bütün eve yayılır.

Çocuk, efendisinin zulasını, hala elinde tuttuğu şömine demirinin kancasına takıp omzuna atmış bir şekilde gecenin karanlığında kendisini kaybeder.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bunu takip eden yıllarda çocuk, kanlı bıçaklı bazı kavgalardan sonra kendisini diğer sokak çocuklarına kabul ettirecek ama temkinli bir şekilde onların başına geçmeyecektir.

Onbir yaşına geldiğinde aklını başından alan bir dansöz/simyacının yanına çırak olarak girecektir. Herkesin Dansöz Primrose olarak tanıdığı bu yirmili yaşlarında görünen uzun, hafif dağınık kumral saçlara ve dolgun kıvrımlara, derin, koyu mavi gözlere ve küçük pembe bir ağza sahip güzel genç kız, aynı zamanda fevkalade zekidir ve yanına almayı düşündüğü çırağı, bir çok genç arasından zekalarına ve algı kapasitelerine göre seçmektedir. Çocuğu tercih etme sebebi de bu olmuştur.

Çocuk, Primrose’a fena halde kendisini kaptırır. Aralarında bir şey geçmez ama ondan hayat hakkında —bazıları yaşına göre belkide fazla erken olsada— birçok şey öğrenir. Hayat dışında Primrose ona okuma ve yazmayı, büyü ve büyü teoremleri, simya, matematik, felsefe, erkek ve kadın biyolojilerini ve temel fizik kuramlarını da öğretir. İkisinin de farklı iki hayatı vardır. Primrose gündüzleri simya ve ilaç yapmakla uğraşırken, gece olduğunda Drashan’ın göreceli lüks hanlarından birinde dansöz olarak çalışır. Çocuk ise gündüzleri onunla dükkanında çalışıp öğrenirken, geceleri ise bu pis şehrin sefil sokaklarında kendisini ispatlamaya devam eder ve asla unutmadığı kız kardeşini arar.

Onbeşine vardığında artık genç bir delikanlı olmuş ve Primrose’dan ‘Büyülü El Çabukluğu’ tekniğinin yanı sıra başka büyüler de öğrenmiştir. Ancak kimseye bu marifetlerinden bahsetmeyecektir.

Bir sonraki yılın kışı Primrose, beklenmedik bir aceleyle toparlanır ve Drashan’da bir daha görülmez. Bu olay, genç adama fena halde çarpar. Hayatında bağlandığı kadınları sanki birisi elinden bilinçli bir şekilde almaktadır. Yine bu olaydan sonra kendi kendisine, asla bir kadına daha bağlanmama yemini eder ve Hırsızlar Loncasına kaydolur.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Genç, sessiz, mesafeli, acımasız ve kötürüm bir adama dönüşmeye başlar. Kendisine yamuk yapan kimseye acıma göstermez ve bunu yapan ilk adamı delik deşik ettikten sonra, Primrose’un kitaplarından birinin köşesinde gördüğü bir ismi hatırlar, Aager Farstep.. Genç adam, acımasız gözlerle yerde yatan adama bakar ve “Gittiğin yerde, seni kimin gönderdiğini sorduklarında onlara Aager Fogstep, dersin!”, diye büyük bir kinle hırlar..

Bu olaydan sonra Hırsızlar Lonca’sında adı anılmaya başlar. Kimse onunla uğraşmak istemez ama bir çok da düşman edinir. Düşmanları kendi loncasıyla da sınırlı kalmaz. Sürtüşme ve rekabetin bitmek bilmediği Drashan’da, tacirler, kaçakçılar, korsanlar, köpekler, büyücüler gibi birçok başka lonca daha vardır. Ancak Hırsızlar Loncasının en büyük rakibi Kesiciler Loncasıdır.

Kesicilerle hırsızlar arasındaki amansız mücadele, genelde ardında birçok ceset bırakır. Kendisine Aager Fogstep diyen gencin katılmasıyla bu sürtüşmenin boyutu da, cesetlerin sayısı da artar. Aager Fogstep birçok kesiciyi öbür dünyaya gönderir. Hepsinin en son gördüğü onun yüzü, duydukları en son şey de onun adıdır.

Kesiciler arasında özellikle bir tanesi Aager’in dengi ve ölümcül hasmı olur. Cılız, sıskası çıkmış, örümcek gibi bir kızdır bu. Kaba güç konusunda Aager’le başa çıkamasa da, kız ondan daha çevik ve onun soğuk ve mesafeli mizacının aksine, dişi bir hırçınlığa sahiptir. Çünkü Aager onun birçok arkadaşını öldürmüştür..

Bu kız Lilly Venom olarak tanınır.

Aager, birçok gece bu kızla gece damlarda karşılaşmış ve onunla dövüşmüştür. Onu iki defa bıçaklamış olmasına rağmen kız hayatta kalmayı başarmış ve kız da Aager’e küçük, ince bir çizik atarak adının neden Venom olduğunu ortaya koymuştur. Bu olaydan sonra Aager bir hafta ölümün pençesinde kıvranmış ve sadece Primrose’dan öğrendiği simya bilgisi onu kurtarmıştır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yirmi yaşına geldiğinde, kız kardeşi hakkında bilgi almak için sorgulamak istediği, ancak bir türlü yalnız yakalayamadığı ve artık iyice yaşlanmış Madam’ın evi oldukça şüpheli koşullar altında yanar.

Garip, söndürülemez yangın, etraftaki evlere de sıçrar ve en sonunda kendi kendisini tükettiğinde, neredeyse üç düzine ev yanmış, aralarında Madam’ın kendisi ve çalıştırdığı birçok kızında olduğu ellisekiz kişi ölmüştür.

Bu olay, bir anda Aager’in psikolojisini tamamen yok eder. Kız kardeşini canlı bulma ihtimalinin artık kalmadığına inanarak kendi kendisini imha edeceği bir yola giriverir. Normalde almayacağı aptalca riskler almaya başlar. Tıpkı asla almayacağı ve yasaklı işleri almaya başladığı gibi.

Bunu fark eden loncadaki bazı düşmanları onu ortadan kaldırmak için bir plan yaparlar ve ona korsanlar şatosunda gerçekleştirecekleri bir iş teklifiyle gelirler.

Aager’in gözü dönmüştür. Artık hiçbir şey ona zevk vermediği gibi, herhangi bir şeyden zevk almak gibi bir niyeti de yoktur zira bunca yıl onun devam etmesi için itekleyen tek güç, bir gün küçük kız kardeşini bulmakken, bu hayali, yangınla beraber sönmüştür.

Diğer hırsızlarla beraber korsanların şatosuna giren Aager’in görevi bellidir; zulayı çalacak adamdan malı almak, sonra da diğerlerinin dikkat dağıtmak için oluşturacakları karmaşa esnasında zulayla beraber tüyecek ve belirlenen evde buluşacaktır.

Her şey planlandığı gibi gider. Hırsız, çaldığı zulayı Aager’e teslim eder ve diğer hırsızlarla kargaşa çıkarmak için belirlenen yere koşarak uzaklaşır… ancak kargaşa asla gerçekleşmez. Dahası, korsanlar olaydan haberdar edilmişlerdir ve bir anda üzerinde taşıdığı zulayla beraber, Aager kendisini etrafı sarılmış bulur.

Aager, neden Korsan Şatosunun, yasaklı işlere dahil edildiğini acı bir şekilde öğrenir. Drashan, Korsan Şatosundan idare edilir ve Drashan’da mutlak söz, bu şatoda yaşayan acımasız korsanlara aittir. Günlerce gördüğü işkence ve dayaktan sonra, bir sabah kendisini bağlı bir şekilde, toplanmış büyük kalabalığın ortasında duran idam sehpanın üzerinde ki giyotin ve celladın önünde bulur!

Ama Aager bu idamda yalnız değildir. Yanına baktığında, bu işi planlayıp onu çağıranların hepsi orada, onunla beraberdirler. “Ahmaklar..”, diye mırıldanır sessizce. ‘Benden öc almak istediniz ve bunun için korsanları mı kullanmaya çalıştınız, sizi gerizekalılar, korsanlar kimseye alet olmazlar..’, diye geçirir içinden.

Cellat onu kolundan tuttuğu gibi başını giyotine sokar. Aager’in yanındakilerden iç çekmeler ve ağlaşılar gelirken, Aager ‘bu dünyanın gördüğü son şey, benim korkmuş suratım olmayacak”, der ve yüzünde inatçı, inkarcı ve isyankar bir ifade belirir..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Anlaşma kabul edildi şerif.. Gerçekte sizin küçük kasabanızla ilgilenmedik hiç, ama bazı şeylerin yazılı olması her zaman iyidir. Yanlış anlaşılmalara engel olur en azından.”, diye sırıtır, neredeyse iki metreye ulaşmış boyuyla etrafındaki herkesi cüce gibi gösteren korsan.

“Size tamamen katılıyorum Sayın Başkan Kördog!”, diye efendice cevap verir, kendisine ‘şerif’ diye hitap edilen adam.

Dev korsan, bir anda kendisi gibi dev bir kahkaha atar ve “Sayın Başkan haa?! Bunu çok sevdim..”, diye elindeki iri maşrapa gibi kupayı kaldırır ve başına diker. Onunla beraber olan odadaki herkes onu taklit ederek anlaşmayı mühürlemiş olurlar. Şerif de nazikçe kupasını kaldırır ve tadımlık birkaç yudum alır.

Drashan korsanlarıyla bir “Barış ve Ortak Saldırmazlık” anlaşması yapma fikri Serenity Home belediye başkanı Arthandos Yuleman’dan çıkmıştır. Bir ay kadar önce izcilerin, Serenity Irmağının boşaldığı Endless Sea’de, bazı tanımadık ancak muhtemel korsan gemilerinin dolandığı haberi gelmiş, bunun üzerine Yuleman, ‘onlar saldırmadan biz saldıralım’ mantığı ile kasaba şerifini Drashan’a, barış anlaşması yapması için göndermiştir. Gerçekte kimse korsanların bu anlaşmayı kabul edeceklerine inanmamıştır. Ancak Yuleman geçmişte olduğu gibi bu alanda ne denli kurnaz birisi olduğunu, şu sözleriyle göstermiş olacaktır; “Kabul edecekler çünkü tarihlerinde asla birileri onlarla ‘resmi’ bir anlaşma yapmadı. İstedikleri kadar kanunsuz olduklarını söylesinler, temelde kimse devamlı kaos, huzursuzluk ve hukuksuzluğu sevmez. Gençliğimizde hırçın olabiliriz, ancak yaşlandığımızda sessiz, sakin bir ortam ararız. Ve duyduğum kadarıyla başlarındaki azılı korsan, eskisi gibi genç biri değil artık ve eminim gördüğü onca hazinenin ona veremeyeceği tek tatmini biz onlara sunmuş olacağız: ‘resmi bir makam tarafından tanınmışlık’.. ve tabii, zaten yapmadıkları bir şeyi yapmamaya devam etmeleri için bizden yıllık haraç alacaklar. Dahası, yanlışlıkla da olsa, bizim doğu kıyılarımızı da korumuş olacaklar.. Evet, bu Arashkan’daki prenslerin pek de hoşlarına gitmeyecek ama onlar burada değiller ve korsanların saldırması halinde bizi koruyamayacaklarını da çok iyi biliyorlar..”

Şerifin gözleri, bulundukları şatonun yüksek pencerelerinden birine takılır ve istemsizce ayağa kalkar ve dışarıya bakar. Arkasından ‘Başkan’ Kördog ona son derece mutlu bir sesle, “Şerif, bu anlaşmayla bizleri pek de memnun ettiniz. Yıllık haracınız ödendiği müddetçe kimse sizin sahillerinize yaklaşamayacak.. Dile benden ne dilersen. Hazinemizde çok kıymetli parçalar var. Haremimizde de..”, diye gür bir kahkaha daha atar.

Şerif gözlerini kısmış hala camdan dışarıya bakmaktadır. Neden sonra bir eliyle camdan dışarıyı işaret eder ve “Onu..”, der.

Kördog şaşırmış bir halde ayağa kalkar, şerifin yanına gelir ve o da camdan aşağı bakar. Dışarıda, şatonun önünde büyük bir kalabalık toplanmış, bir idamın gerçekleşmesini seyretmektedirler. Kördog gözlerini kısar ve yanındaki adama bakar. “Neden? O adamı tanıyor musun?”, diye sorar.

Bara’baras Kördog devasa hacmiyle gerçekten etkili bir adamdır. Bütün iri ve medeniyet öksüzü davranışlarına rağmen, gerçekte çok kurnaz ve uyanık biridir ve şatonun denize bakan yamacı, ona göründüğü gibi muamele etmeye kalkan aptalların cesetleriyle doludur. Şerif cesetlerden habersizdir, ancak bu dev yarması adamın, Serenity Home’dan getirdiği anlaşmayı enine boyuna okuyup, nüansları anında yakaladığına müşahade etmiştir. Bara’baras oyun oynanacak biri değildir!

Şerif, yanında duran dev korsanın gözlerinin içine bakar ve “Daha önce hiç görmedim.”, der. Kördog ona inanmış gibi görünmez. “Hiç tanımadığın bir adamı neden idamdan kurtarasın ki?”

Şerif omuzlarını silker. “Onun kim olduğuyla ilgilenmiyorum. Kalitesiyle ilgileniyorum. Yanında duranların hepsi ya ağlıyor, yada ölümü ve yenilgiyi kabul etmiş durumdalar. Pes etmişler.. Onun yüzünde ise inkar var. Yolun sonuna gelmiş ve hala inat edip kafa tutuyor! Serenity Home sessiz, sakin bir kasabadır. Bizde bu türden insanlar yok. Benim bu adamın hırsına ihtiyacım var.”, der sakince.

Dev korsan bu açıklamayı çok beğenir. Eliyle bir işaret yapar ve kirli cübbeler içerisinde bir genç, bir anda yanında peyda olur. “Cellata haber ulaştır hemen; ona, o mahkumla daha işimin bitmediği söyle.. Onu bana getirsinler.”, diye emreder. Cübbeli gencin beti benzi atmış bir şekilde korsanın önünde eğilir ve “Emredersiniz efendim. Ya diğerleri?”, diye kekeler.

“Diğerleriyle ne yapılması gerektiğini cellat biliyor zaten..”, der umarsızca.

Cübbeli genç hemen pencerenin yanına koşar. Bir süre gözlerini kısarak konsantre olur ve eliyle cellata doğru bir büyü gönderir.

 

İDAMI SURDURUN, STOP.
GİYOTİNDEKİ ADAMI SAYIN KÖRDOG
SORGULANMASI İÇİN İSTİYOR, STOP.
DİĞERLERİNİ İDAM EDEBİLİRSİN, STOP.

 

Dev korsan, gür sesiyle kapıdaki adamlarına emirler yağdırmaya başlar; “Genci sıkıca bağlayıp bir kutuya kapatın. Sonra da rıhtıma, saygıdeğer şerifin geldiği gemiye yükleyin ve kaçmadığından da emin olun..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Kulak gıcırdatan bir sesle tahta kutunun çivilenmiş yanı açılır.

Şerif başını kutunun içine sokmaz. “Vakti geldi. Çıkabilirsin.”, demekle yetinir.

Kutunun içinden hafif bir hareketlenme sesi gelir, sonra içinden, lime lime olmuş kıyafetleri pislik içerisinde, saçı başı birbirine karışmış, her bir yanı daha yeni kabuk bağlamış yaralar, kırbaç yanıkları ve muhtemel işkence izleriyle kaplı olan genç bir adam yuvarlanarak çıkar. Gencin elleri, kolları, bacakları ve ağzı bağlıdır ama buna rağmen yerçekimini inkar edercesine, sadece beden ağırlığını kullanarak ayağa kalkar.. ve sessiz bir kinle önünde duran adama bakar.

Şerif belinden çıkardığı bir bıçağı ona doğru yavaşça atar ve genç adam bıçağı neredeyse dokunmadan yakalar. Seri bir hareketle önce ayak ve bacaklarını bağlayan ipleri, sonra da kolları ve ellerindekileri doğrar. En son ağzındakini, yolarcasına söküp atar ve bıçağı düz bir açıyla bırakır. Bıçak, sivri ucu yere saplanacak şekilde toprağa gömülür.

Gencin kendisini çözerken tercih ettiği sıralama şerifin dikkatinden kaçmaz ve bunu sessizce takdir eder. Gördüğü birçok aptalın, önce ağzını açmakla uğraştığına şahit olmuştur.. ‘Aptallar ve bir türlü kapalı tutamadıkları ağızları.. Güzeeel. Aptal değilsin. Ama akıllı mısın?’, diye geçirir içinden.

Bir süre şerif ve genç birbirlerini sessizce süzüp tartarlar. En sonunda genç, “Bunun için sana ne ödemem gerekiyor?”, diye sorar.

Şerif, gencin sorusunu da takdir eder zira ‘ben yapmadım’larla yada ‘kendisini açıklamakla’ vakit harcamamış, durumunun tam olarak farkında olan biri gibi konuşmuştur. Ama çok daha önemlisi, önünde duran genç, ‘borç’ duygusuna sahiptir.

Şerif omuzlarını silker. “Hiçbir şey.”, der sakince.

“Kimse Drashan korsanlarının elinden idamlık bir mahkumu ‘hiçbir şey’ için kurtarmaz.”,  diye hırlar genç adam.

Şerif gence bakar ve “Benim senden istediğim hiçbir şey yok, zira teknik olarak sen zaten ölüsün. Benim korsan adasında olmamın seninle uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Senin açından, imkansız koşulların bir araya gelmesi sonucunda ben oradaydım ve dahası, senin bana verilmeni isteyebilecek bir pozisyondaydım.. Bu koşulları tatmin edebilecek ve senin bana verebileceğin neyin var?”, diye sakince sorar.

Genç adam bu cevap karşısında biraz şaşırır. Cevap, hoşlanabileceğinden fazla çetrefillidir. Bu adamın Drashan’dan olmadığına o anda karar verir. Drashan’da ölüme susamış ahmaklar dışında kimse böyle cümleler kurmaz. Ölümüne susamış bir ahmağın, böyle cümleler kuracak kadar da vakti olmaz!

“Görebildiğim kadarıyla önünde iki seçenek var; Birincisi, kafana göre takılıp buradan ayrılman —ki Drashan’a asla geri dönmemen koşuluyla. İkincisi ise benimle Serenity Home kasabasına gelip sağ kolum olman —ki bu da, sana kasabanın güvenliği için eleman ve sorumluluklar, tamamen sana ait bir ev ve makul bir de maaş anlamına geliyor olacak. Serenity Home büyüyen bir kasaba ve artık bir şehir olması an meselesi. Şerif olarak ben kasabamın görünür güvenliği ile ilgileniyor olacağım, sen ise görünmeyen, potansiyel tehlikelere karşı ayık olacaksın. Hem kasabadaki görevliler, hem de kasabanın çevresindeki tepeler ve ormanlardaki izciler devamlı olarak sana rapor verecekler. Ben ve iki kişi dışında senin gerçekte ne iş yaptığını bilen başka kimse olmayacak. Dolayısıyla edindiğin başarılar seni meşhur etmeyecek. Bu oldukça büyük sorumluluk gerektiren bir pozisyon.”, diye sakince açıklar şerif.

“Sen hiç tanımadığın idamlık mahkumlara böyle sorumluluk gerektiren pozisyonları mı önerirsin?”, diye turşu gibi bir surat ifadesiyle sorar genç adam.

“Hayır.”, der önünde duran adam. “Sen ilksin!”

Sonra derin bir nefes alır ve kıt öğrencisine bariz olan bir şeyi anlatmaya çalışan öğretmen havasıyla, “Hayatta birisini gerçekten tanıyabileceğin pek az olay vardır ve bu olayları yaşarken de nadiren tanımak istediğin kişiyle beraber olursun. Bunun en uç noktalarından biri, bir savaş alanı, diğeri ise bir idam sehpasıdır. Benim karanlık işlerden anlayan rastgele birine ihtiyacım yok. Sevmediklerini arkadan vuran yada satanlara da. O kalibrede olanların hepsi o gün idam edildiler. Hakkında edinebildiğim sınırlı bilgilere göre sana verilen görevleri her zaman eksiksiz tamamlayan biriymişsin ama hoşlanabileceğimden biraz fazla acımasız bir şöhretin var. Bununla beraber, asla keyfi cinayet işlememişsin.. Bana vazgeçmeyen, verilen görevi yapıp yapmadığını anlamak için peşinden takip etmek zorunda kalmayacağım ve farkında olmasada onuru olan biri lazım. O da sensin.”, der şerif ve atına doğru yürümeye başlar.

Atına ulaştığında kendini semerine çeker ve arkasını dönmeden hemen ileride duran, çoktan semerlenmiş diğer atı işaret ederek “Seçim senin. Her halükarda at sende kalacak. Semerde eşyalarından geriye kalanlar duruyor —Kördog’un nezaketi.. Korkarım eski bir şömine demiri dışında pek bir şey bırakmamışlar. Bunun dışında elf örgüsü, su geçirmez bir battaniye ve bir hafta yetecek kadar da yiyecek var.”, der, genç adama atını döndürür ve manalı bir şekilde geldikleri Endless Sea ve Drashan’ı ima ederek işaret eder, “Arkada neyi bıraktığını ve seni neyin beklediğini biliyorsun..”, der. Sonra da gidecekleri, Serenity Home kasabası istikametini gösterir. “Önünde ise bir fırsat var.. pek az insanın elde edebileceği türden bir fırsat; yeni, temiz bir sayfa.. sicilsiz bir başlangıç. Ama benimle gelmeye karar verir ve gümüş takımlarım ortadan kaybolursa, seni hapse kendi ellerimle tıkarım!”, der ve atını tekrar döndürüp mahmuzlar.

Birkaç dakika sonra şerif arkasından bir atlının yaklaştığını duyar. Gelen atlının suratında ekşi bir ifade vardır. “Beni tercih etme sebeplerini, seni heyecanlandırdığı kadar ilgi çekici bulmasam da, yine de anlayabilirim. Ama sekiz gün daracık bir kutuya tıkılmam gerekiyor muydu?”

“Bugüne kadar kimse Bara’baras Kördog’un idamlarından kurtulabilmiş değil. Seni bana vererek zaten zedelemiş olduğu şöhretini daha fazla riske atamazdı. Kimsenin seni görmemesi gerekiyordu.”, diye cevap verir şerif. Sonra omuzlarını silker ve “Alternatifi çapaya bağlanmandı..”, diye ekler ve atının semer çantasından çıkardığı bir bohçayı ona doğru atar.

“Akşam olmadan kamp kurarız. Sende yıkanırsın. Kokuyorsun. Ve rüzgar arkamızdan bile esmiyor!”, der şerif.

Genç adamın yüzü kararır. Buna söyleyeceği birçok şey vardır ama şerif devam eder; “Bohçada sabun ve tapınak bekçilerimizin hazırladığı bir merhem var. Yaralarını hemen iyileştirmez ama acını dindirir, iltihaplanmaları engeller ve kabuk bağlamış yaralarının kaşıntılarını tahammül edilir hale getirir.”

Bu sözler üzerine Aager ister istemez perspektifini biraz olsun değiştirmek zorunda kalır. Bugüne kadar kimse ona bedava çamur bile vermemiştir.

Uzun bir süre şerif ve hırsız sessizlik içerisinde atlarını sürerler. Neden sonra genç, “Eee.. sana ne diye hitab edeceğim?”, diye sorar.

“Şerif!..”, diye cevap verir adam.

Genç adam yüzünü göğe kaldırıp gözlerini yuvarlar..

“Peki ben sana ne diye hitab edeceğim?”, diye sorar şerif.

Genç adam bir an ‘Hırsız..’, diyesi gelir ancak bu ukalalığı kendisine yakıştıramaz.

“Aager.. Aager Fogstep.”, der kısaca, sonra sessizce ekler, “Ve senin gümüş takımın yok çünkü olsaydı bunu bana söylemezdin..”

Şerif bu cevaba gülümser ve ‘Evet, kesinlikle aptal değil.’, diye geçirir içinden. Sonra, “Aager Fogstep…”, der sesli bir şekilde. “Aager Farstep’le bir akrabalığın yoktur sanırım. Kendisi oldukça dindar bir tapınak muhafızıydı..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

İlk cinayetimi de o zaman işledim. Sanırım yedi yaşındaydım. Adamın kim olduğunu hatırlamıyorum. Ama adamın gözüne soktuğum kanlı şömine demirini çok iyi hatırlıyorum. …”

Aager durur ve Inshala’ya bakar. Kız, sıskası çıkmış bacaklarını göğsüne çekmiş, battaniyenin altında küçük bir topak oluşturmuş halde Aager’e bakmaktadır. Ellerini ağzına götürmüş ve yanaklarından süzülen iri taneli yaşlarla taş kesilmişçesine kıpırdamadan öylece ona bakmaktadır. ..

Aager, daha bir tabureye zorlukla çıkabildiği an ile günlerce bir gemide, çivilerle mühürlenmiş bir kutunun içinde Drashan’dan kaçırıldığı ana kadar yaşadığı bütün zorlukları, acıları ve her anını ölüm korkusuyla geçirdiği yirmi yılını neredeyse nekrotik bir şekilde zihninden geçirir. Annesi ve sorumluluğunu ona bıraktığı küçük kız kardeşi aklına gelir. Sevgili kız kardeşi.. Sorumluluğu ona bırakılmış ve o, onu kaybetmişti..

Aager bunların ayrıntılarını, dolu gözlerle büyülenmiş gibi onu, fokurdayan bir fırtınanın ardından seyreden kıza anlatmak niyetinde değildir.

Daha değil..

Ama sorumluluğu altına almaya karar verdiği bu eşsiz kızı kaybetmeye de hiç niyeti yoktur.

(devamı için bkz. Hikaye: Day One)

 

 


Aager Fogstep, Serenity Home kasabasına yerleşir ve Şerif Standorin’i yalancı çıkarmaz. Aldığı ilk maaşla da ona bir gümüş takım hediye eder.