Showing: 1 - 10 of 49 RESULTS

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” IX

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” VI ‘in
devamıdır..

 

 

15.07.7591 B.Y.S (-16 Yıl)
Temmuz ortası.
Ritual Ormanları..

 

Yaşlı adamın aradığı şeyi bulması biraz zaman alır. Aslına bunun için tanıdığı küçük fey’lerden yardım istemek zorunda kalır zira genç hobbit isteyerek olmasa da, istemeyerek hafif bir ‘ayak’ izine sahiptir.. Parmak boyunda kanatlı küçük fey perileri yaşlı adamın etrafında uçuşurken büyük bir işi başarmış olmanın verdiği mutlulukla vızıldarlar. 

“Onu buldum, Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig!”, diye sivrisinek gibi tiz bir sesle çığlar bir tanesi.

“Onu önce ben gördüm, Whimsi Lola!”, diye cızıldar bir diğeri.

“Ahahahahaaa.. İkinizde hatalısınız..”, diye gülmeye başlar üçüncüsü.

“Nedenmiş o?”, diye hayretle sorar Whimsi Lola..

“Çünkü ben onu ikinizden bile önce gördüm!”, der gururla üçüncüsü.

“Aslına sen de hatalısın Biberbell!”, der dördüncüsü.

“Nedenmiş o?”, diye hayretle sorar Biberbell..

“Çünkü senden önce ben gördüm!”, diye güler dördüncüsü Biberbell’e..

 

..ve aralarında kavga etmeye başlarlar!

 

Yaşlı adam esefle elini yüzüne götürür, sonra derin bir nefes alır.

“Hanımlar.. Beyler.. Lütfen.. Sizler gibi olgun ve yetişkin fey’lere hiç yakışmıyor bu didişmeniz..”

“Ama önce ben gördüm!”, diye tekrarlar kendisini Whimsi Lola.

“Hayır ben gördüm!”, der diğer üçü koro halinde..

 

..ve tekrar kavga etmeye başlarlar.

 

“Whimsi Lola, Biberbell, Kindernest ve Little Dimple! Hepinize şeker sözü vermiştim, öyle değil mi?”, diye sorar yaşlı adam.

“EVET!”, diye haykırır dördü de birden.

“O zaman senden başlayalım Biberbell. Ne gördün?”

“Ayak izleri.. Çok küçük, muhtemel bücür bir şeye ait. Ama dwarf değil. Onların ayakları devrilmiş kütük gibi! Elf de değil. Onlarınkiler çok ince.. İnsan hiç değil, çünkü onlarınkini bulmak için bizi çağırmazdın! Evet. Kesinlikle farklı bi şeyin ayak izleriydi bunlar..”, diye mutlu bir şekilde vızıldar Biberbell.

“Ne oldu peki ayak izlerine?”, diye sorar yaşlı adam.

“Ne mi oldu? Hiç bi şey olmadı.. Öylece duruyorlardı..”, der Biberbell aklı biraz karışmış bir ifadeyle.

“Nereye gidiyorlardı ayak izleri?”, diye biraz daha açıklamalı sorar yaşlı adam.

“Uhhmm.. Öylece duruyorlardı, Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig.. Ayak izleri sahibi olmadan hiç bi yere gidemezler ama ki!”

“Şapşal!”, der Whimsi Lola, Biberbell’e..

“Neden ki?”, diye sorar peri ona hayretle.

“Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig, ayak izleriyle ilgilenmiyor. Nereye gittikleriyle ilgileniyor!”, diye küçümseyen bir ifadeyle bakar ona Whimsi Lola.

“Nereye gittiği gördün mü peki?”, diye sorar yaşlı adam.

“İşte tam şuraya!”, der Whimsi Lola ve doğuya işaret eder.

“Güzel—”, der yaşlı adam ve o istikamete doğru yürümeye başlar.

“—Sonra şuraya.”, der ve güneye işaret eder.

“Teşekkür ederi—”, der yaşlı adam.

“—oradan da şuraya..”, der ve eliyle geniş bir daire çizerek batıyı, sonra da kuzeyi gösterir.. ve tekrar doğuya işaret eder.

“Sen tam bi aptalsın, Whimsi Lola.. Kumse Böceği kadar aklın yok senin!”, der Kindernest, ve Whimsi Lola’ya acımaklı bir ifadeyle bakar.

“Alındım.”, diye somurtur Whimsi Lola.

“Sen ne gördün peki?”, diye sorar yaşlı adam.

“Ayak izleri her yerde, Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig. Avımız pek kurnaz çıktı. Ahahahahaa.. Ama beni kandıramadı. Ayak izleri bir kokarcaya tesadüf etmiş. Aralarında muhteşem bir mücahele gerçekleşmiş ve sanırım kokarca kazanmış!”, der Kindernest gururla.

“Hmmm.. Bunu duyduğuma.. üzüldüm.. yada sevindim..”, der yaşlı adam. “Ayak izleri nereye gitti muharebeden sonra?”

“Bilmem. Ortada kızgın bi kokarca vardı Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig!”, der parmak kadar peri, bu her şeyi açıklıyormuş gibi.

“Sizler..”, der Little Dimple ve üçüne de tiksintiyle bakar. “Üçünüzün de 3 puanlık zekanız var!”

 

Bunun üzerine üçü de düşünceli bir ifadeyle susup hesap yapmaya başlarlar.

 

“Bu o kadar da kötü değil ki.”, der Biberbell. “9 puan eder!”

“Hayır şapşal!”, der Kindernest. “36 eder bence!”

“Ahhaaa.. neden sizin puanlarınız o kadar düşük belli oluyor!”, diye ünler Whimsi Lola.

“Nedenmiş?”, diye sorar ikisi de.

“Çünkü 9 da değil 36 da.. TAM 333 EDER!, diye sırıtır ikisine de..

Little Dimple ağzı açık bir şekilde üçüne de bakakalır..

“Sen ne buldun, Little Dimple?”, diye pes etmek üzere olan bir sesle sorar yaşlı adam.

“Ben bunların ayak izlerinin peşine takıldığını görününce peşlerinden gitmedim çünkü üçü de aptal bunların!”, der bilmiş bir ifadeyle.

“Ne yaptın peki?”, diye sorar küçük bir umutla yaşlı adam.

“Ben mi..?”, der Little Dimple. “Ben onların geri döndüklerinde kendilerini rezil etmelerini bekledim.. Nasıl? Haksızmıymışım?”

 

Yaşlı adam, Efendi Cathber, hiç sesini çıkarmadan kemer niyetine beline bağladığı sicimden sarkan küçük keseciklerden birisine uzanır ve içinden dört adet limon, ahududu, çilek ve nane şekeri alır ve tekrar didişmeye başlayan küçük, parmak boyundaki perilere uzatır.

Dört peri de serçe ‘cık’laması gibi küçük birer çığlık atıp şekerlere dalarlar.

Dördü de bir avuca sığacak fey tarafından imha edilmiş Cathber, aradığı şeyi kendi kendisine bulmak için yola koyulur.

 

“Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig.”, diye seslenir, ağzı gözü mora boyanmış ve yapış yapış olmuş Whimsi Lola.

“Cathber, kafî..”, der yaşlı adam.

“Neden? Artık Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig değil misin?”, diye hayretle sorar Whimsi Lola.

“Ne vardı, Whimsi Lola?”, der bezmiş bir sesle Cathber.

“İlgini çeker mi bilmiyorum ama, aha şu tarafta oturmuş ağlayan küçük bi çocuk vardı..!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bulunması hiç de kolay biri değilsin, delikanlı.”, diye homurdanır yaşlı adam. “Ve bunun bana ne kadar pahalıya mal olduğunu söylemeyeceğim bile.” 

Brom Bumblebrim, gözlerini siler, burnunu çeker, boğazını temizler ve..

..öylece çömdüğü ağaç kütüğünün üstünde kıpırdamadan oturmaya devam eder. Birkaç defa akıllı bir şeyler söylemek için yeltenir ama akıllıca hiçbir şey gelmez aklına.

Geldiğinde de söylemek istemez..

“Sorun değil, sorun değil. Önemli olan seni sağ salim bulmuş olmam.”, der Efendi Cathber ve gelip kendisi de devrilmiş kütüğün üstüne oturur, sakince uzun, ince bir pipo çıkartır, belindeki sicime bağlı keseciklerden birini aralar ve içinden çıkardığı tütünü pipoya doldurur. Tütünün kafi derecede sıkışmış olduğunu kontrol etmek için birkaç defa içine çeker, sonra sessizce bir şeyler mırıldanır ve pipo tütmeye başlar.

Uzun bir süre yaşlı adam ve genç hobbit sessizce otururlar ve genel anlamda ‘hiçbir şeyi’ seyrederler.

Neden sonra genç hobbit tekrar boğazını temizler ve boğuk bir sesle mırıldanır.

“Senin pipo kullandığını bilmiyordum, Efendi Cathber.”

“Aaaa.. Evet.. Bilmiyor olman normal, zira çocukların yanında kullanmıyorum. Kötü etki oluşturmasın diye..”, der yaşlı adam ciddi bir ifadeyle.

“Ne değişti?”, diye sorar genç hobbit.

“Sen..”, der yaşlı adam. “..bana ‘büyük’lerin oyununu oynadığını gösterdiğinde..”

Genç hobbit bıyık altı yapılmış bu iltifata bir şey söylemez.

“Hikayende boşluklar var olduğunu görmek çok da zor değildi. Ama itiraf edeyim, delikanlı, bunların daha ziyade kimseyle paylaşmak istemediğin, bir goblin fosseptik çukurunda saklanmak zorunda kalmış olmak gibi utanç verici şeyler olabileceğini düşünmüştüm. Titania? TITANIA?!“, diye hayretle söylenir yaşlı adam. “Bırakın kendisini görüp konuşmuş olmayı, bir çok ölümlü onun varlığından bile haberdar değil.”

“Keşke benim de hiç haberim olmamış olsaydı..”, diye mırıldanır Brom.

“Neden? Bu büyük bir onur.”

“Onurun bana bir faydası yok, Efendi Cathber. Onurun, kaybettiğime de bir faydası yok..”

 

“Sen kaybettiğinin, gerçekten gittiğini mi sanıyorsun?”, diye sorar yaşlı adam.

 

“Gitmedi mi?”

 

“Gidenlerin de kaybolduğunu mu düşünüyorsun?”, diye devam eder Cathber. “Kaybettiğimizi sandığımız şeyler, sadece merkezimizde kendimiz olduğumuz sürece gitmiş olurlar. Merkezimizde gittiğini düşündüğümüz kimseler olduğunu farzedersek, sence gerçekte kim gitmiş oluyor, o zaman?”

 

Brom başını kaldırır ve alık alık yaşlı adama bakar.

 

“Merkezimize onları, sevdiğimizi söylediğimiz kişileri koyduğumuzda, gerçekte biz onlardan gitmiş oluyoruz.. Peki onlardan biz gittiğimizde, kayıp mı olmuş oluyoruz? Bana hala buradasın gibime geliyor Efendi Hobbit, zira burada değilsen, ben kendi kendime konuşuyorum şu anda ve açıkça da bir deliyim! Yaşlılara ‘deli’ demek, ayıptır..

 

Brom, acayip bir şey yemiş gibi bir ifadeyle yaşlı adama bakar.

Efendi Cathber ise kıkırdar.

“Hadi kalk. Yola koyulsak iyi olacak. Hava kararmadan arbalet mesafesinden çıkmış olmak istiyorum”, diye sırıtır, genç hobbit’e.

“O kadar kızdılar, demek!”, der Brom homurdanarak.

“Uhhmm.. Kızmak.. oldukça hafif kalıyor. Ben olsam, ağızdan köpürmek, yemekhaneyi yerle bir etmek, masa-sandalye ele geçirilebilecek ne varsa paramparça etmek —gibi ifadeler kullanırdım. Ama bunların hepsi olumlu sonuçlar. Bir dwarf kızdığında sessizce duruyorsa bu iyi değildir.”

“Neden?”

“Kızdığı şeyi içine atıyor demektir. Bu sağlıklı değil.. Bizim için..”

“Margaret hanım sözünde duracak mı?”, diye sorar Brom.

“Evet. Annem sözünde duracak, çünkü sözünden döndüğü duyulmuş değil!”, diye neredeyse hırlar bir ses ve arkalarından ayak sesleri yaklaşır.

“Shit!”, diye küfreder genç hobbit.

“Makul, ama isabetsiz!”, der bir başka ses ve buna bir üçüncü ses kıkırdar.

 

Dridges Motherswolfie, Britney ve Dritmey Tosser ikizleri eşliğinde yaklaşırlar.

“Benimle ağız dalaşına geldiyseniz, hiç havamda değilim.”, der Brom kaşları çatılı bir şekilde. “Bana dalacaksanız, buna hemen başlayın, zira sizinle hiç uğraşacak halde değilim!”

 

Dridges olduğu yerde durur.

İkizler de küçük kız kardeşlerinin arkasında dururlar.

Üçü de kaşlarını çatarak küçük hobbit’e bakarlar.

 

“Bende ‘Efendi Cathber’ var. İstediğiniz kadar kaşlarınızı çatabilirsiniz.”, der Brom alt çenesini öne çıkartarak!

“Hadi yaa..”, diye söylenir yaşlı adam.

“Dwarf’lar hakkında gerçekten kötü ve hor şeyler düşünüyor olmalısın, Efendi Hobbit.”, der en sonunda Dridges.

“Dwarf’lardan sadece kötü ve hor şeyler gördüm, Dridges hanım.”, diye cevabı yapıştırır Brom.

Dridges durur. Sonra derin bir nefes alır ve sakin bir sesle konuşur.

“İlk karşılaşmamızda doğru davranmadım, Efendi Hobbit. Özür dilerim. Geri almam mümkün değil. Ama almak isterim; Ben Argail Smitefast kızı Margaret Madish kızı Dridges Motherswolfie..”, der sessizce.

“Ben de Argail.. Off yaa.. Onunkiyle aynı işte.. Son kısmını Britney Tosser diye değiştir, yeter!”, der Britney.

“Benimkini de onunkiyle aynı yap. Hatta sonunu bile değiştirmene gerek yok, ‘B’ yerine ‘D’, ‘N’ yerine ‘M’ koy, yeter..”, der Dritmey.

“Burada ne işiniz var?”, diye sorar yaşlı Cathber.

“Aslında birkaç tane işimiz var, Efendi Cathber. İlki, gideceğiniz belirli bir mesafeye kadar size eşlik etmek, ikincisi, kız kardeşlerimizden ikisini bulamıyoruz. Onları arıyor olacağız. Üçüncüsü ise biraz daha kişisel.. Efendi Hobbit’in.. bizler hakkındaki oluşmuş yanlış izlenimlerini.. belki düzeltebilmek..”, diye sıkılgan bir ifadeyle mırıldanır Dridges.

“Pratik ve alicenap bir yaklaşım.”, der Efendi Cathber. “Annenin haberi var mı peki burada olduğunuzdan?”

Dridges biraz daha sıkılgan bir ifadeyle cevap verir.

“Biz.. Uhhmm.. Merkeze bildirdik.. Eminim onlar da anneme bildireceklerdir.”

“Yürü, kız.”, diye dürter Britney, ikizini. “Annemin mevcut halinde bizi burada bulmasını mı istiyorsun?”

“Bence Brit haklı. Buradan ivedilikle tüysek iyi olacak.”, der Dritmey ve tedirgin bir ifadeyle arkasına bakar.

“Efendi Cathber, isterseniz bu konuşmanın devamını sonraya bıraksak.. Örneğin iki gün kadar sonraya!”, der Dridges ve ikiz kız kardeşleriyle beraber koşmaya başlarlar.

“Gençler.. ve yaptıkları akıl almaz şeyler..”, der yaşlı Cathber esefle ve Brom’un omzuna dokunur, ve dwarf kızların arkasından yürümeye başlar.

Brom Bumblebrim, tam bir dakika boyunca olduğu yerde durur..

“Lanet olsun..”, diye hışmeder..

..sonra o da kızların arkasında koşmaya başlar.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yani birisinin yaptığını bütün bir halka mı mal etmemiz gerekiyor, Efendi Brom? Bu halkın tamamına haksızlık olmuyor mu?”, diye sakin bir şekilde konuşur kamp ateşinin başında Dridges Motherswolfie. 

Brom sesini çıkarmaz.

En başta bunun akıllıca olabileceğini düşündüğü için bu taktiği kullanmayı tercih etmiştir ama Dridges ısrarlıdır. Aslına bakılırsa Dridges hem ısrarlıdır, hem de inatçı, dik kafalı, dediğim dedik, söylediğini sonuna kadar savunan, sonu geldiğinde de vurup öldüren, sonra da öldüğünde emin olmak için birçok defa daha vuran bir kızdır.

Sorun; kız öldüğünden bir türlü emin olamadığı için konudan geriye kalan cesedi gömmektense, vurmaya devam etmektedir!

“Bana destek olun, kızlar, haksız mıyım?”, diye, yetmiyormuş gibi bir de ikizleri de işin içine katmaya çalışır. Neyse ki Efendi Cathber’in bilgeliği, Dridges’in inadından daha engindir ve ne zaman kamp kursalar, yaşlı adam yorgunluktan şikayet edip, hemen gidip yatmayı tercih eder.

Brom, oturduğu yerde ‘uyuya kalmış’ taklidi yaparsa bununla paçayı yırtıp yırtamayacağını düşünür.

“Bana bakma.”, der Britney. “Ben önüme silahla biri çıkarsa, önce vurup, sonra soru sormayı tercih ederim.”

“O ne dediyse..”, diye Dritmey’de ikizini destekler.

Dridges buna da alınmaz, sükunetini koruyarak konuşmaya devam eder.

“Annem sözünde duracak ve kendisine verilen süre içerisinde Gulls Perch’e gidecek ve orada kendisine verilecek ceza her ne ise, buna da katlanacak. Bir anneden daha fazla ne istenebilir ki?”, diye söylenir. “Bizler de, bize gösterilen yere bir tane karakol kuracağız ve dönüşümlü olarak nöbette duracağız. Sanıyorum on beş günde bir gerçekleşir bu dönüşüm. Daha azı pratik değil, daha fazlası ise erzak sorununu doğurur.”

“Hmm hıh..”, diye muallak bir ses çıkartır Brom.

“Sonra da sanıyorum ağabeyim için bir ferman çıkartılacaktır. Belki Palantine’dan kafa avcıları bile çağrılabilir. Bu işi kendi içimizde halletmeyi tercih ederdim ama zaten dışarı saçıldı..”

“Hmmpphh..”

“Ardından ben Niketix’e dedim ki, ‘Torkan’a ilgin varsa git söyle. Seni beğendiyse gelsin ve annemden istesin. Güçlü ve niyetli mi diye, annemle babamın yaptığı gibi aranızda bi dövüş yaparsınız, ikiniz de hoşnut olursanız, bu iş tamamdır!”

“Hpphhnnmm…”

“Efendi Brom!”, diye fena alınmış bir şekilde ünler Dridges.

“Hhıh? Ne?”, diye kendine gelir Brom.

“Beni dinlemiyorsunuz bile..”, der kız.

“Ben.. evet.. dinlemiyordum..”, diye itiraf eder genç hobbit.

“Sizi anlamıyorum, Efendi Brom..”, diye inler kız.

“Neden? Neyimi anlamıyorsunuz?”, diye sorar Brom.

“Gösterdiğim bütün çabaya rağmen, sizin gösterdiğiniz ilgisizlik, hayret verici..”, der Dridges.

“Hanımefendi..”, der Brom bezmiş bir sesle. “Sizin ilgi göstermeniz, benim de aynı şeye benzer bir ilgi göstermemi gerektirmiyor. Sizi ben çağırmadım, kendiniz geldiniz. Dahası, son altı gündür durmaksızın bana bir şeyler anlatıp duruyorsunuz. Ama anlamadığınız şey, benim söylediklerinizle ilgilenmiyor olmam. Bunun anlaşılmayan tarafı nedir? Bir şeyi yeterince ısrar etmeniz halinde bir savaşı kazanabilirsiniz ama bu bir savaş değil, ortada da bir ordu yok. Anneniz de, sizler de onurlu olabilirsiniz —kendinizce.. ama en nihayetinde bu beni ilgilendirmiyor. Sizin onurunuz, yada eksikliği, benim sorunum değil, sizin sorununuz. Bunu anlamanız gerek.”

Dridges bozulur.

Fena halde.

Kızcağız gerçekten bu inatçı hobbit’in gönlünü alabilmek için sağlam çaba göstermiştir, ama belli ki bunun için 1 yıl, 6 ay ve 28 + birkaç gün geç kamıştır..

“Onu.. O kızı.. Gerçekten sevmişmiydiniz?”, diye sorar beklenmedik bir şekilde.

“Bunun sizi ilgilendirdiğini pek sanmıyorum, Dridges hanım.”, der Brom resmi ve soğuk bir ifadeyle.

“Susacağım, Efendi Hobbit. Ama bana onu anlatırsanız. Susacağım ve bir daha da açmayacağım bu konuyu..”, der kız samimi bir ifadeyle.

Brom’un bu konuyu kimseyle konuşmak gibi bir niyeti yoktur.. Hele bir dwarf’la.. Ama tam bunu ona söyleyecekken, küçük çadırında uyumuş olması gereken yaşlı Cathber’ın paslı sesi duyulur.

“Muhteşem Gökler adına, evlat. Anlat da sussun artık!”

İkizler ‘fırk’lar.

Brom uzun bir süre sessizce önündeki ateşe bakar.

 

Neden sonra ağzından,

“Aremela Berrybush..”

..kaçar.

 

“Bambaşka bir varlıktı. Saf bir hayal gücü, tertemiz bir kalbi, güçlü bir farkındalığı ve sessiz bir sevgisi vardı.. Nasıl anlatsam.. ‘ılık’ bir ruhtu onunkisi.. Ne soğuk ve mesafeli, ne de yaklaştığında yakan cinsten.. Dokunuşu da kalbi gibiydi.. Huzur veren, ama aynı zamanda süzülen.. Devamını isteten.. Sanki çölün ortasında, kurumuş dudaklara dokunan ilk yudum gibi.. Ve her zaman ‘mutlu’ idi. En kötü anımızda, canımızın en acıdı zamanlarda bile.. Mutlu ve hayat dolu. Şekere bandırılmış çilek gibiydi. Enfes ve.. tarifsiz..

Yanında olduğu ve olmadığı arasındaki fark, o kadar hissedilirdi ki..

Eksik kaldığım yanlarımı yüzüme vurmadığı gibi, kendi zayıflıklarını da benden saklamadı çünkü kendisinin, benim zayıflıklarımı örteceğine güvendi. Tıpkı kendi zayıflıkları konusunda onun da bana güvendiği gibi.. Boş bir kupayı dolduran şerbet gibiydi.. ama doldurduğunda, kupanın varlığına anlam veren bir şerbet..

Sonra.. birden alındı elimden.. Avucumdan akan suyu tutmaya çalışır gibi tutunmaya çaşıltım ona ama akıp gidiverdi..

Bunun.. hangi kısmını anlamanı bekleyebilirim ki? Hangi ceza, hangi karakol, hangi ferman telafi edebilir ki bunu, Dridges hanım? Senin söyleyebileceğin ne olabillir ki beni iyi hissettirsin? Onun yokluğu karşısında dwarf’lar için ne hissettiğimin gerçekte ne önemi olabilir ki?

Özrün, haklın ve onurunuz için gösterdiğin çabaya ilgisiz kaldığımı söylüyorsun. Aremela Berrybush yok artık ve senin halkın da, onurunuz da umrumda değil..”

 

Brom Bumblebrim ateşin başından kalkar ve sessizce kendi küçük çadırına gider.

 

“Wow.. Eridim, kız..”, der Dritmey.

“Wow.. Aynen..”, diye mırıldanır Britney.

“Ben..”, der ve tökezler Dridges.

“Annem bundan bulsun bi tane bana, anında satarım seni, kız!”, der Dritmey.

“Oha..”

“Buna ‘şah-mat’ derler, kızlar. Bir ozana, elinden alınmış sevgisini soramazsınız. Bu ahmaklığı yaptığınız anda, onun duyguları ve sözleri altında ezilmeyi de hakketmiş olursunuz. Şimdi gidin ve yatın, bu yaşlı adam da uyusun artık!”, diye Cathber’in paslı sesi gelir çadırından.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bu olayı takip eden günler, inatçı bir sessizlik içerisinde geçer ve Efendi Cathber bu acıklı duruma ‘sesini’ çıkarmasa da, yüzündeki ciddi ifadeden, onunda mutlu olmadığı bellidir. Genç Brom ise olaya mutlu yada mutsuz, herhangi bir gözle bakmaz. Kararlı bir umarsızlıkla yoluna devam eder.

Sessizliğe sadece ikizler pek uyum sağlayamazlar. Sanki arada bir neden sessizce yürüdüklerini unutmuşçasına, sonu kıkıdılarla biten bir şeyler konuşurlar.

Onuncu güne gelindiğinde yeni bir fırtına, beklenmedik bir hızla oluşmaya başlar ve Efendi Cathber kızlara durmalarını ve kendilerine gösterilen yerde beklemelerini söyler.

İkizler bunu sorgulamazlar ama Dridges bunun nedenini sorar.

“Çünkü, sevgili Dridges, Efendi Brom ile yapmamız gereken bir iş var.”, der Cathber.

“Ama neden? Bizim yapamayıp da onun yapabileceği ne olabilir ki?”, diye kaşlarını çatarak sorar Dridges.

“Çok şey var, sevgili Dridges.”, diye cevap verir yaşlı adam sabırlı bir şekilde.

“Ne gibi mesela?”, der dwarf kız inatçı bir ifadeyle.

“Sanırım bunun cevabını birkaç gün önce verdi sana..”, diye taşı gediğine koyar Efendi Cathber.

Driges susar.

Asık bir suratla kız kardeşlerinin yanına gider.

“Kızım, her şeye de bulaşman gerekmiyor.”, der Britney.

“Aynen..”, diye katılır Dritmey. “..Onların bizim her işimize karışmaları halini düşünebiliyor musun?”

Britney kıkırdar.

“Görmek isterdim ama..”

“Neden bizi dışlıyorlar ki?”, diye alınmış bir ifadeyle sorar küçük kız kardeşleri.

“Dridges..”, der Dritmey. “Sen gerçekten iyi niyetli ve harika bir kızsın. Ama daha gençsin, halkımız dışında neredeyse hiç başkalarıyla karşılaşmadın ve onlarla doğru dürüst bir iletişimin olmadı, dolayısıyla bazı şeyleri bilmiyorsun ve anlamıyorsun.”

“Aynen..”, diye onaylar Britney.

“Ne gibi?”, diye daha da alınmış bir şekilde sorar Dridges.

“Ne gibisinin bir önemi yok, ve zaten olayın püf noktası da bu. Şu anda sen bizim komutanımızsın. Onların değil. Ne Efendi Cathber’e, ne de Efendi Brom’a emir verebilirsin.”, diye açıklamaya çalışır Dritmey.

“Evet.”, diye onaylar Britney.

“Onlara hiçbir emir vermedim ki.”, diye itiraz eder Dridges.

“Dahası..”, der Dritmey ve devam eder. “Her ikisine de, nezaketen bir şeyin sebebini sorman dışında, hiçbir konuda sebep göstermelerini talep edemezsin. Bunu anlıyor musun?”

“O ne dediyse..”, der Britney. “Ayrıca şu gördüğün karabulutlar sana ne söylüyor?”

“Yağmur yağacağını?”, diye azıcık hicveder Dridges.

“Bu doğru.”, der Britney. “Bizim üzerimizde ne var peki?”

Dridges bir elindeki çelik çerçeveli kalkana, diğer elindeki enli kılıca, giydiği örme çelik zırha, sonra da ablalarının ellerindeki koca balta ve onların üzerindeki zırhlara bakar ve ayılır.

“Aynen..”, der Dritmey. “Her ne yapacaklarsa, bunu o fırtınanın içinde yapacaklar. Bize açıklama yapmaları gerekmiyor çünkü biz gerçekte onların grubunun bir parçası değiliz. Kendi kendimizi, muallak sebepler göstererek onlara yamadık. Bize, ‘gidin artık’, derlerse de gitmez durumunda kalırız. Bunu dememelerinin tek sebebi de gösterdikleri nezaket.”

“Tamamen..”, diye ikizini onaylar Britney. “Sen iyi niyetlisin ama bazen biraz falza zorluyorsun. Her şey zorla düzelmez. Efendi Hobbit’in bizimle olan sorunu ‘varlığımızla’ değil, ‘yokluğumuzla’ hallolacak bir durum, gibime geliyor.”

“Hiçbir şey yapmayacak mıyız yani?”, diye sorar Dridges.

“Yaptık zaten.”, der Britney.

“Aynen..”, diye onaylar Dritmey. “Onlara eşlik etme sebebimizi söyledik. Ortada olmayan tehlikelere karşı onları koruduk ve özrümüzü diledik. Sonuç itibariyle Efendi Brom’un özrümüzü kabul edip etmemesi tamamen ona kalmış.”

“Akıllı konuştun, kız.”, der Britney.

“Aynen..”, der Dritmey.

 

Tam o sırada ileriden, kara bulutların olduğu yerden beklenmedik bir ışık harlaması, hemen ardında da keskin ve dehşet bir patmala sesi gelir..

..üç dwarf’da, gökten inen dev bir yumruğun kendilerini yapıştırmış gibi yere çakılırlar.

 

“Kör oldum!”, diye panik içerisinde çığlık atar Britney.

“Sağır oldum!”, diye inler Dridges.

“Aynen..”, diye bağırır Dritmey!

 

Efendi Cathber topallaya zıplaya yürüyüşüyle, Brom da elinde tuttuğu, daha yeni ‘çarpılmış’ yıldırım asasıyla geri döndüklerinde üç kızı da yere yapışmış, gözleri kamaşmış, kulakları sağır halde bulurlar. Yaşlı adam alt dudağını büzüştürerek yığılıp kalmış kızlara bakar.

“Sanki uyarsamıydık?”, diye mırıldanır.

Brom ise pis bir sırıtışla süzer ıslak toprakta kıvranan dwarf’ları ve..

“Çaylaklar!”, diye güler acımasızca.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Gerçekten uğramak istemediğinden emin misin?”, diye sorar yaşlı Cathber. “Serenity Home naif bir kasabadır. Huzur içinde yaşamak isteyen herkese de kapıları açıktır. Kendisiyle tanışma fırsatım olmadı ama, kandan bıkmış bir ork bile varmış orda. Demircinin yanında, sabahtan akşama kadar demir dövmekten de mutluymuş. Başta biraz yadırganmış ama kendi halinde, sessiz, sorun çıkarmayan ve, inanabilirsen, oldukça da nazikmiş. Senin gibi zeki bir hobbit için burası iyi bir tercih.” 

“İlgin için teşekkür ederim, Efendi Cathber.”, der Brom. “Ancak huzur kişinin içinde varsa, nerede yaşadığının pek az önemi olabilir. Bunu Serenity kasabasını ve çevresine sağladığı huzuru küçümsediğimden değil, benim daha gidip görmem gereken yerler var olduğunu hissettiğim için söylüyorum. Belki bir gün yolum düşer ve uğrarım buraya..”

“Yine kendi aralarında biz yokmuşuz gibi konuşuyorlar.”, diye alınmış bir şekilde söylenir Dridges. 

“Demek kabul ettin en sonunda..”, der Cathber mutlu bir şekilde.

“Efendi Cathber ve Efendi Hobbit’in, ikimiz arasındaki konuşmalara burunlarını soktuğunu görüyor musun hiç?”, diye sorar Britney.

“Anlamadım?”, der Brom.

“Hayır görmüyorum. Kim ikinizin dırdırı arasına girmek ister ki?”, diye sorar Dridges.

“Efendi Brom.. Lütfen..”, der yaşlı adam.

“O ayrı bir mesele ve konumuzun da dışında.”, diye cevap verir Dritmey sırıtarak.

“Belki.. Olabilir.. Daha tam emin değilim..”, der Brom.

“Aynen..”, diye kıkırdar Britney.

“Gezdiğin ve gördüğün, diyeceğim ama sanki her geçen gün bana daha çok; ‘Gönderildiğin ve gösterildiğin’, gibi gelen olaylardan sonra, emin olman için daha neyi beklediğini merak ediyorum..”, der Efendi Cathber nazikçe.

“Hayret verici bir şekilde samimiler.”, der Dridges düşünceli bir şekilde. “Rivayetlere göre Efendi Cathber kimseyle özel bağ kurmazmış. Çok uzun yaşayan insanlarda oluşan bir sorun bu sanırım.”

“Haklısın. Muhtemelen.. Ama haklı olmakla bu olası gerçeğe boyun eğebilmek, iki tamamen farklı şeyler.”, diye cevap verir genç hobbit.

“Bence bizi dahil etmiyorlarsa, bunun bir sebebi olmalı.”, der Dritmey.

“O da var.”, diye makul bir şekilde kabul eder yaşlı Cathber.

“Evet.”, der Britney. “Efendi Cathber bize nazik davranıyor ama sorumlulukları, yalnızlığını aşıyor. Ve hiçbirimiz bunu anlayacak kadar para almıyoruz!”

“Hadi geri dönelim..”, diye önerir genç Brom. “Bu konuşma fazla karıştı birbirine..”

“Aynen..”, der Dritmey.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

İzci Efendisi Davien.”, diye nazikçe selamlar yaşlı Cathber, uzun boylu, yakışıklı, sarı-kumral saçlı half-efl’i. “Görüşmeyeli biraz zaman oldu.”

Küçük grup Serenity Home kasabasının uzak tarlalarınının kıyısından teğet çizmeleri üzerine beş gün geçmiştir ve üç dwarf kız akıllanmış olarak güvenli bir mesafede beklerken, yaşlı Cathber ve genç hobbit bir fırtına daha avlamışlardı. Sonra, genel yön olarak doğuya, ormanda zigzaglar çizerek yollarına devam etmişlerdi.

Bu süre boyunca aralarındaki kasılmış hava biraz olsun yumuşamıştı. Bunun en belirgin sebebi, Dridges’in sözünde durması ve ikizlerin anlatacak çok hikayeleri olmasıydı. Belli ki bu iki kız gerçekte kaş çatıp, balta sallamak kadar dedikodu, abuk hikaye ve kıkırdamayı sevmekteydiler. Beraberlikleri o kadar uzun olmamış olsa da Brom ikizlerden hoşlandığını kendi kendisine itiraf eder. Gerçekte genç hobbit’in Dridges’le de bir alıp veremediği yoktur ve kız önceki ısrarlı halini bırakınca, onun da cana yakın, samimi ve doğal bir cazibesi olduğunu kabul eder. Üç kız, hobbit’in içini döktüğü o geceden sonra, askeri bir imtina ile her akşam kamp yerini önceden hazırlamışlar, ateşi yakmışlar ve yemeği de pişirmişlerdi. Üç dwarf da, yük olmak değil, sessiz bir anlaşma varmış gibi kendi yüklerini çekmeye başlamışlardı. Dahası, genç Brom bunu çok daha sonra fark edecektir, kızların imtina ile seçtikleri kamp noktaları ‘kolay müdafaa edilebilir’ yerlerdi ve kendi aralarında dönüşümlü olarak da nöbet tuttuklarıydı!

Gün içerisinde de Dridges onlara hep yakın bir mesafede dururken, ikizler ise gittikleri yol boyunca, ellerinde dev baltalarıyla, kendi özel zigzaglarını çizdikleriydi.

İşin bir başka ilginç yanı da, üçü arasında kimin ne yapacağına her zaman Dridges’in karar vermesiydi. Ve kız bu durumu kendi çıkarına kullanmamış, ablalarından istediği herşeyi önce kendisi denemiş, güvenliğini ve pratikliğini sınamış, ancak ondan sonra onları bir emir olarak vermişti. Brom hayretle kızın devamlı ne nasıl optimize edilebileceği üzerine kafa yormasını, akşam olduğunda ve kamp kurulumu ve yemek işleri bittiğinde, kızın küçük papirüs parçalarına, üstüne fevkalade muntazam dörtgenler, halkalar ve uzun, yön çizgileri çizişini seyretmişti.

Genç hobbit bir gece dayanamamış ve sormuştu kıza ne yaptığını..

“Bu, dört kol saldırı düzenidir. Buna karşı kullanılabilecek müdafaa taktikleri oldukça sınırlıdır; düşman sana ne atarsa dişlerini sıkarsın ve düşmanın sana atabileceği etkili cephanenin, senin adamlarından önce bitmesini umut edersin.. Ben buna karşı uygulanabilecek etkili, can ve mal kaybı açısından düşük masraflı, optimal bir kuşatma kırıcı taktiği geliştirmeye çalışıyorum, Efendi Brom.”

“Yaaa..”, diye anlamış gibi başıyla onaylamış, muallak bir cevap vermiş.. ve tüymüştü Brom. Kim bilir.. Kız o karma karışık şemayı anlatmaya karar da verebilir di, genç hobbit’e!

Bu süre içerisinde Brom aklına takılan bir başka mevzuyu konuşmak için Efendi Cathber’a yanaşmıştı ama bunu, fırtına avına çıktıklarında, dolayısıyla yalnızlarken sormuştu.

“Onlara söylemedin.”, der Brom.

“Neyi kime söylemedim?”, diye sorar yaşlı adam.

“Fırtınada ne yaptığımızı..”

“Aaa.. Hayır söylemedim ve senin de bundan kimseye bahsetmemeni rica edeceğim.”, diye temkinli bir şekilde cevap verir Efendi Cathber.

“Neden? Güvenilir kızlar, gibime geldiler.”, der Brom hayretle.

 

“Onların sadakatlerini sorgulamıyorum, Efendi Hobbit. Ama ve en nihayetinde geri döndüklerinde üstlerine gördüklerini rapor etmek zorunda kalacaklar ve birincisi, burunlarının dibinde böylesi yıkıcı bir potansiyelin olduğunu öğrendiklerinde, kendileri de aynısından isteyecekler ve ben, bana verilmiş kalan günlerimi fırtına peşinde koşarak geçirmek istemiyorum. İkincisi, bunu sadece Heavens Hand için yapıyorum çünkü orada gerçek ihtiyaç var. Üçüncüsü ise, kızlar.. ve muhtemelen rapor verecekleri şahıslar güvenilir olsalar da, o kadar bin dwarf’un hepsinin aynı oranda ağızlarını sıkı tutmalarını beklemek iyimser bir şekilde ‘hayal perestçe’ bir beklenti olurdu. Dahası, bize bahsedilen baskın, biraz fazla iyi planlanıp uygulanmışdı. Baskını yapanların, vardiyalardan ve muhafızlardan haberdar oldukları belliydi. Bunun en belirgin göstergesi, çalınan belgelerin nerede olduklarını bilmeleriydi.. Orasının ne kadar büyük olduğunu düşününce, bunu görmesi çok daha kolay oluyor..  Bunları bize söylemediler tabii, ama söylemelerine de gerek yoktu, öyle değil mi? Bu yüzden Elder Hills’e ilk vardığımızda o kadar hırçın ve paranoyak davrandılar..”

 

Efendi Cathber’in bu sonuç odaklı, pragmatik ve birazda ürkütücü yorumu, genç hobbit’in dünyada olup bitenleri görebilmesi açısından iyi bir ‘çuvaldız’ etkisi yapmıştı.

 

“Merhaba, Efendi Cathber. Evet, sanırım en son görüşmemiz üzerine iki yıl, dört ay ve bir kaç gün geçmiş olmalı..”, diye yüzünde mutlu ve muallak bir ifadeyle cevap verir İzci Efendisi Davien.

“Davien..”, der yaşlı Cathber. “Sanırım, dedikten sonra bu kadar kesin bir süre veremezsin.”

“Özür dilerim. Etrafımdakiler, biraz aptal olduğumu düşününceler hepimiz daha mutlu oluyoruz.”, diye cevap verir Davien ciddi bir şekilde.

Efendi Cathber kıkırdar.

Brom’un ise tek kaşı kalkar ve hayretle izci efendisine bakar zira bir yıl kadar önce, haydut kampında onu ilk gördüğünde, kendisi de onun biraz saf ve.. uhhmm.. aptal olduğunu düşünmüştür.

“Moorat bunu biliyor mu?”, diye sırıtır Cathber.

“Bildiğini sanıyor. Ama onun bildiğini benim bildiğimi sandığını sanmıyorum!”, diye cevap verir İzci Efendisi Davien aynı ciddiyetle.

Yaşlı adam tekrar kıkırdar.

“Ne işin var burada peki?”

“Sizi bekliyordum, Efendi Cathber. Yaşlı Tapınak Baş Muhafızı Demos Lightshand, bir görü uykusuna yattı ve sizin olacağınız yeri gördü rüyasında. Beni çağırıp seni bulmamı ve Oger’s Foot’a gitmeniz gerektiğini söylememi söyledi..”, der Davien yine muallak ifadesine bürünerek.

Buna tek kaşını kaldırarak cevap verir Cathber.

“Elçiye zeval olmaz. Bana sizi bulup bunu size söylemem istendi, o kadar.”, der izci efendisini.

“Ne kadar vaktim var?”, diye sorar yaşlı adam canı açıkça sıkılmış bir şekilde.

“Demos bu konuda pek bir şey söylemedi. Ama sorunun oradaki oger’lerin matronu ile alakalı olduğu izlenimini edindim.”

“Demos’un Oger’s Foot ile ne gibi bir alakası olabilir ki? Onun ilgi ve yetki alanı içerisinde bile değil..”, diye burnundan solur yaşlı adam.

“Değil zaten. Ama oger’ler bazı saldırılarda bulunmuşlar ve sanıyorum yaşadıkları tepelerin darlığından şikayet ediyorlarmış.”, der Davien. “Şerif Standorin’in kılıç eli kaşınmaya başladı yine ve Serenity Home Belediye Başkanı Yuleman, oger’lerle yeni bir çatışmanın başlamasını istemiyor. Olaylar ivme kazanamadan belki siz müdahale edebilirsin diye sizi bulmamız istendi. Moorat izcileriyle seni aramaya gittikten sonra ben de Demos’a gittim ve seni bulması için ondan ricada bulundum. Bu şekilde ormanı bir ucundan diğerine koşmak zorunda kalmamış oldum.”, der Davien ve sırıtır. “Moorat eli boş döndüğünde yüzündeki ifadeyi görmek ilginç olacak!”

“Ne kadar vaktim var?”, diye sorar Cathber. “Elimde bitirmem şart olan bir işim var ve onu yarıda bırakamam..”

Davien omuzlarını silker.

“Bu ay sonuna kadar bir şeyler yapılmış olsa iyi olur. Yoksa Şerif adamlarını —ve bizleri toplayıp Oger’s Foot’a yürüyecek.”

Yaşlı Cathber burnundan solur.

“Standorin’i severim. Ama her şey, her zaman kılıçla çözülemez..”

“Size katılıyorum, Efendi Cathber. Çoğu zaman oklarla çözülebilir!”, diye ciddi bir ifadeyle cevap verir Davien.

Yaşlı adam ona fena pis bir bakış atar.

“Hey!..”, der Davien sırıtarak. “Ben sadece aptal bir izciyim..”

“Serenity Home’a geri dön ve Yuleman ile konuş. Beni bulduğunu ve işi halledeceğimi, ama bunun için bir aydan daha fazla zamana ihtiyacım olduğunu söyle. Dediğim gibi, elimde bitirmem gereken bir işim var ve onu yarıda bırakamam.”

Tam o esnada çalılar büyük bir gürültüyle açılır ve küçük, sıska bir kız koşarak gelir yanlarına. Kızın, uzun koyu kahverengi saçları, masmavi gözleri ve uçları hafif sivri kulakları vardır. Kızın üstünde, belki daha o sabah temiz ve pek şirin olan elbisesinin her yeri yırtılmış, üstü başı toz, toprak ve çamur içerisindedir ve elleri, kolları ve sıska bacakları da yara ve berelerle doludur!

Kız nefes nefese kalmış bir şekilde söylenir.

“Koştum, İzci Efendisi Davien amca! Ve hepsinden de önce buldum!”, der ve sırıtarak küçük yumruğunda sımsıkı tuttuğu, içi saman çöpleriyle dolu pis bir çorabı gösterir.

“Küçük Laila!”, diye ünler Davien. “Senin ne işin var burada?”

“Bu sabah, izci acemilerine bu çorabı ilk bulanın, sizin çırağınız olmayı hakkedeceğini söylediğinizi duydum. Bütün izci acemilerinden önce buldum ve getirdim!”, der küçük Laila gururla sırıtarak.

“Bu harika bir beceri. Beni ormanın ortasında nasıl buldun peki?”, diye hayretle sorar Davien.

“Bu beni biraz düşündürdü çünkü sizi bulamazsam, çorabı bulmuş olmamın bir anlamı kalmamış olacaktı, onun için önce sizi bulmalıydım İzci Efendisi Davien amca. İzci Acimelerinin yanından ayrıldıktan soran sizin Demos babamızı ziyaret ettiğinizi gördüm ve belki o bilir diye gidip ona sordum. Demos babamız da bana sizin nerede olabileceğinizi söyleyince ben de koşup çorabı aradım ve onu da buldum. Sonra da buraya koştum!”, diye nefes nefese anlatır kız..

Davien, ağzı açık bir şekilde kızın pratik, çözüm odaklı düşünme şekline hayret eder.

 

Yaşlı Cathber kıkırdar.

“Küçük kız, senin Moorat’e çektiğin numarayı sana yapmış!”

Brom ‘fırk’lar.

Arkada bekleyen üç dwarf kız ise alık alık küçük, sıska kıza bakarlar.

 

“Bence bir sonraki İzci Çırağına, potansiyel olarak da gelecekteki İzci Mareşaline bakıyoruz.”, der Efendi Cathber.

Küçük Laila’nın yüzü güneş gibi aydınlanır ve daha da gururlanarak sırıtır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bu hiç iyi bir zamanlama olmadı bizim için, Efendi Hobbit.”, der yaşlı Cathber kaşları çatılı bir şekilde. “Sanıyorum biraz acele etmemiz gerekecek ve..”

“Ve?”, diye sorar Brom.

“Ve korkarım birlikteliğimizin de sonuna yaklaşıyoruz..”, diye bitirir yaşlı adam yüzünde mutsuz bir ifadeyle.

Genç Brom hayretle yaşlı Cathber’e bakar.

“Neden ki?”, diye sorar ister istemez. “Fırtına avıyla işimiz bittiğinde, Oger’s Foot’a yine beraber gideriz.”

“İlk girişimiz sadece bir ziyaret idi ve gerçekte Reise Grulganiste’nin de üstü kapalı uyarısıydı. Belli ki durum göründüğünden çok daha ciddi ve her ne kadar becerikli olsanız da, Efendi Brom, kızgın oger’ler bir hobbit için sağlıklı bir yer değil. Oğlu Cabot eline geçen her fırsatı değerlendirmek isteyecektir ve inan bana, o vahşinin eline geçen bir fırsat olmak istemezsin!”, der Efendi Cathber fena kızmış bir şekilde.

“Demek beraberliğimiz sona erecek.”, der Brom boğuk bir sesle.

“Beraberliğimiz asla sona etmeyecek, delikanlı. Sadece birlikteliğimiz sonra erecek.”, diye cevap verir yaşlı adam nazikçe.

“Aradaki farkı göremiyorum, Efendi Cathber.”, der genç hobbit kırık bir ifadeyle.

“Aradaki fark; sevgi, saygı ve dostluk ile ayrılmamızda, Brom Bumblebrim. Ve beraberliğimiz süresince paylaşıp bir birimize kazandırdıklarımızda.. Ve doğrusunu söylemem gerekirse, ki söylemekte hiçbir maruzat görmüyorum, ben çok şey kazandım, daha da çok şey öğrendim.”, der Efendi Cathber.

“Benden ne öğrenmiş olabilirsiniz ki?”, diye sorar Brom.

 

“Yalnızlığın, sandığım kadar eğlenceli ve tatmin edici olmadığı öğrendim. Yediyüz küsür yıl kadar geç olsa da bunu fark etmiş olmam bence önemliydi. İnsan, yeterince yalnız kalınca, zamanla başkalarına ‘harcanabilir’ gözüyle bakmaya başlayabiliyor. Özellikle de benim yüklenmeyi seçtiğim sorumlulukları göz önünde bulundurduğumuzda.

Ve benim evimi tamir ederek, bana evimin.. ve Tamara’mın sıcaklığını hatırlatmış oldun. Geri dönüp baktığımda, sevgilim ve eşim Tamara’nın asla benim hayatımı bu şekilde geçirmiş olmamı taship edeceğini düşünüyorum. Evet, bazı şeyler benim için artık çok geç artık. Bir eş ve çocukların —içinde mutlu insanların olduğu bir ev.. Ama en azından evime geri döneceğim ve döndüğümde de içinde en az bir kişi, tam olarak mutlu olmasa da, mutmain olacak.

Bu kulağa sadece küçük bir avutma gibi gelebilir. Ama, ve gerçekte bu farkın ne denli büyük olduğunu da sadece senin gibi bir hobbit fark edebilirdi, ve önemli olan da bu..

Ve son olarak, insan benim kadar uzun yaşayınca, görülebilecek her şeyi gördüğünü, bilinebilecek her şeyi öğrendiğini, duyulabilecek de her şeyi duyduğu yanılgısına düşebiliyor. Sen, Efendi Brom, bu yaşlı adama, ölmeden önce bu konuda ne kadar da yanılmış ve eksik olduğunu göstermiş oldun.. Bunun kıymetinin bir karşılığı yoktur!”

 

Brom Bumblebrim, yaşlı adamın bu itiraflarını biraz sevinç, ama daha çok garip bir iç burukluğu ile dinler, zira Efendi Cathber’in söyledikleri şeylerin hepsi, yaşadığı o uzun hayatın sonunun da yaklaştığını ima etmektedir.

 

“Bana ağıt yakma, Efendi Hobbit. Ağıt, bir kaybın göstergesidir. Ben, uzun ve dolu bir hayat yaşadım. İstediğim şeylerle dolu değildi belki ama, yine de, ve en azından başkalarının mutlu, sağlıklı ve en önemlisi de; güvenli bir şekilde yaşamaları için uğraştım. Bana ağıt yakarsan, bütün emeklerime de ağıt yakmış olursun.. Hadi gel.. Burnum yeni bir fırtına kokusu alıyor..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

11.09.7591 B.Y.S (-16 Yıl)
Eylül ortası.
Sonsuz Beyaz..
(Büyük Kuzey Tundraları)

Genç Brom’un, yaşlı Cathber’le vedalaşması acıklı bir sahnedir ve ilginç bir şekilde de genç hobbit’le ilk karşılaştıkları o ıslak gecede, Arashkan ırmağının kıyısında kamp kurduğu yerde gerçekleşir.

 

“Sevgili Brom.. Seni ilk aldığım yere tekrar bırakıyorum.. Sana acılarını unutmanı söylemeyeceğim. Bunu senden isteyemem.. ve açıkçası istemem de. Bizi biz yapan kazançlarımız değil, kayıplarımızdır, zira bir şey bizim için bir kayıp ise, o şey bizim için değerlidir. Seninle geçirdiğim ayları unutmayacağım ve seni her zaman sevgiyle hatırlayacağım.”

 

Brom ne kadar istediysede, bir türlü ağzından bir şey çıkmamıştı. Sadece dolu gözlerle yaşlı adama sarılmış ve öylece adamın uzaklaşmasını seyretmişti.

Dridges ve ikizler de bir kenarda durmuş göz yaşları içerisinde yaşlı adamın gidişini izlemişlerdi.

 

O akşam Dridges, Britney, Dritmey ve Brom sessiz bir kamp kurarlar ve pek az konuşup erken yatarlar.. En azından Brom ve ikizler yatar. Üç kız, kendi aralarında belirledikleri sıralamaya göre Dridges nöbette durur.

Brom sabah ilk ışıkla uyandığında, kahvaltının çoktan hazır olduğunu görür ve burnunu büzüştürür, zira niyeti kendi yoluna, kuzeye doğru koyulmaktır ve bunu da yalnız başına yapmak niyetindedir..

Genç hobbit kahvaltısını yaptıktan sonra Dridges’e döner.

“Sizler ne yapmayı düşünüyorsunuz? Ben kuzeye gideceğim.”, der sakince.

“Bu hayret verici!”, der Dridges mutlu bir şekilde. “Zira biz de kuzeye gideceğiz..”

Brom kaşlarını çatar.

“Ben bayağı kuzeye gideceğim.. Çok kuzeye..”

“Sorun değil, Efendi Brom. Biz de muhtemelen biraz daha fazla kuzeye gideceğiz.”, diye gülümseyerek cevap verir kız.

Brom, daha bi çatar kaşlarını.

“Sizin ne işiniz var kuzeyde?”

“Britney, kız kardeşlerimizin izlerine rastladı geçen gün. Onların peşinden gidiyor olacağız. Beraber gitmemizi istemiyorsanız, bunu açıkça söyleyebilirsiniz, Efendi Brom, alınmamaya çalışırız..”, der Dridges güzel gülümsemesini sergileyerek.

Yandan ikizler kıkırdar.

Brom kaşlarını daha bi çatmak ister ancak tampon çoktan duvara dayanmıştır! Kızlar, kendisinin onlara ‘git’ diyemeyecek kadar nazik olması üzerine plan yapmışlardır ve aynı planla onu köşeye sıkıştırmayı da başarmışlardır.

Kızlar gerçekten bazen fena pislik yapabilen varlıklardır!

Genç hobbit sesini çıkarmadan küçük çadırını toplar ve sırt çantasına tıkıştırır.

Kampı dağıtan ikizler de hazır bir şekilde beklerler ve Dridges’in bir işaretiyle ikizler önden koşmaya başlarlar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bir açıdan genç Brom’un üç dwarf kız kardeşle olmuş olması iyidir. Kendi evindeyken yalnız takılmış olması onu fazla rahatsız etmemiştir bugüne kadar ama zaten kendi küçük dünyasını doldurduğu sıcak şöminesi, annesinin yadigar fincanları, tüten çaydanlığı, mutlu kurabiyeleri, kitapları, Lir’i ve..

“Muhteşen Gökler adına!”, diye ünler Brom. “Hayatımı hoşuma gittiğini düşündüğüm ve bana keyif veren eşyalarla doldurmuşum ve gerçekte yalnız, zavallı bir hobbitmişim!”

“Efendim?”, der Dridges hemen arkasından.

“Uhhmm.. yok bişi..”, der Brom hemen, ve biraz da utanarak.

“Benimle konuşabilirsin, biliyorsun, değil mi? Seni yargılamam, seni ısırmam, seni horlamam.. Aynı istikamette gittiğimiz günlerimiz sona erdiğinde de zaten bir daha görüşme ihtimalimiz de olmayacak, dolayısıyla yapmayacağımı söylediğim şeyleri yapsam bile sana ne zararı dokunabilir ki?”, diye sorar kız.

“Isırma kısmı hariç.”, der Brom.

“Isırma kısmı hariç..”, diye onaylar Dridges. Sonra muzurca gülümser. “Ama duyduğum kadarıyla bazı erkekler bundan hoşlanırlarmış..”

“Bazı kızlar da hoşlanırmış!”, der ikisinin de arkasından bir ses —Britney.

“Ben hoşlanırım.. Beni istediğin zaman ısırabilirsin, Efendi Hobbit!”, der onun da arkasından Dritmey!

 

Brom kaçar!

 

Ve arkasından kahkahalarla.. ve acımasızca ikizlerin güldüğünü duyar.

“Siz ikiniz..”, der Dridges esef dolu bir sesle. “Adam olmazsınız!”

“Adam neden olalım ki?”, diye sorar Britney.

“Aynen..”, diye onaylar Dritmey. “Neden adam olalım ki? Bak.. adam kaçtı!

 

“Onların kusuruna bakma.”, der Dridges, tıkanmış hobbit’e yetiştiğinde. Kızın üzerinde kalkanı, iri, enli kılıcı ve ağır örme zincir zırhı olmasına rağmen Brom’un peşinden koşmuş ve tıkanmış olmak bir yana, nefes nefese bile kalmamıştır. “Eğlenmeyi seviyorlar ve canları sıkıldı, o kadar. Şimdi düşündüm ve sebebini anladım sanırım.”

“Ne.. neyin sebebini anladın..”, der genç hobbit soluk soluğa.

“Biz bir şeylerle karşılaşırız diye devamlı nöbet ve devriye yapıyoruz gece gündüz ama bir kaç hayvan dışında hiç bi şey yok! Bunun sebebini anladım sanırım..”, der kız.

“Neymiş sebebi?”

“Efendi Cathber.. Kaç yüz yıldır bu ormanları bi aşağı, bi yukarı dolanıyor ve sanırım bundan dolayı da ‘tehlikeli’ pek de bir yaratık yok ormanda.. Var olanlar da kendilerine çeki düzen verip kimseye bulaşmıyorlar.”, diye açıklar Dridges. “Ama bu konumuzun dışında sanırım. Biz senden ve anlatmak istediğin şeylerden bahsediyorduk.”

“Biz böyle bir şeylerden mi bahsediyorduk?”, diye hayretle kıza bakar Brom.

Kız bir omzunu silker.

“Bahsetmek üzereydin.. ikizler gelmemiş olsalardı.”

Brom ‘fırk’lar.

Bu kız gerçekten ısrarlıdır.. ve tuttuğunu bırakmaya da niyeti yoktur.

Genç hobbit önündeki seçenekleri değerlendirir; ya kızı öteleyecek ve gereksiz yere kalbini kıracak, yada konuşacak ve hiç olmazsa başından ‘güvenli’ bir şekilde savacak.

Bununla beraber Brom, kızın asabi biri olduğuna inanmaz. İnatçı, dik kafalı, ısrarcı, çabuk alev alan, evet.. Ama asabi yada kontrolden çıkabilecek biri değil.

Pes etmişçesine derin bir nefes verir Brom.

“Hayatım.. Geri bakıp düşündüğümde ne denli boş olduğunu anladım. Az evvel ünlediğimde bunu fark etmiştim.”

“Bana boş biri gibi gelmedin, Efendi Brom.”, der kız samimi bir sesle.

“Brom.. sadece Brom, kafî.. Ben sanıldığı kadar efendi değilim.”, der Brom.

“Peki o zaman, Brom.. Ama sana bu şekilde sadece sen istediğin için hitap edeceğim. Efendi olmadığına inandığım için değil.”

“Bunu da nerden çıkartıyorsun? Sana efendi olduğum izlenimini hangi ara verdim?”, diye sorar genç hobbit.

“İlk karşılaştığımızda.. Beni yerin dibine geçirdiğinde..”, der kız sessizce.

“Seni yerin dibine geçirdim ve sen benim ‘efendi’ olduğumu o zaman mı anladın?”, diye alık alık bakar kıza Brom.

“Evet. Beni yerin dibine geçirdin çünkü tanışmamızdan önce sebeplerin vardı. Tanışmamızda ise ben de sana zaten var olan sebeplerini destekleyecek her malzemeyi verdim ve bunun karşılığında da hakkettiğimi aldım. Ama sen beni yerin dibine geçirmekle yetindin. Beni göme de bilirdin ama bunu yapmadın. Nerede durman gerektiğini bildin. Gerçekte efendi biri olduğunu işte o zaman —daha doğrusu üzerinde biraz düşününce anladım, zira iş bana kalmış olsaydı, ben kendimi çoktan gömmüş olurdum.. “, der kız biraz utanmış bir şekilde.

 

Brom’un tek kaşı ister istemez kalkar.

Kızın bakış açısı, açıkçası biraz çarpıktır.. ve fazla iyimserdir.. Ama oradadır ve ikizlerin onun için ‘gerçekten iyi niyetli bir kız’ olduğuyla ilgili söylediklerinin belki de boş olmayabileceğine ayılır.

 

“Beni hala kazanmaya mı çalışıyorsun, Dridges hanım?”, der gülümseyerek.

“Ben sana Brom diye hitap edeceksem, sanıyorum Dridges de kafî gelecektir. Ancak asıl konumuza dönersek, neden kendi hayatının boş olduğunu düşündüğünü merak ediyorum. Beraber geçirdiğimiz bu bir ayda öğrendiğim kadarıyla ta Bowling Hills’den buraya kadar yürüyerek, beklenmedik bir çok şeyi görerek ve daha da çok şeyi yaşayarak gelmişsin. Benim gördüğüm sadece iki yer var; Scowling Hills —ki orası doğduğum yer, ve Elder Hills, eğitim aldığım yer..”

“Neden bir taktik generali olmaya karar verdin?”, diye sorar Brom.

“Ben vermedim. Dedem bu kararı verdi ve bana, halkımızın ve geleceğimizin buna şiddetle ihtiyacı olduğunu söyledi. Dedem ‘öylesine’ konuşan biri değildir ve bir anda üstüme böyle bir sorumluğu yükleyince, bana da kabul etmekten başka pek de seçenek kalmamış oldu. Gerçekte ben resim çizmeyi çok seviyordum ve hepimizin aldığı genel savaş eğitimi dışında da kılıç kullanmak gibi bir niyetim de yoktu. Ben.. kan dökmeyi sevmiyorum.. Başkasının yüzünde acı gördüğümde bu beni rahatsız ediyor.. Ve birilerine rica da bile bulunamıyorum artık çünkü herkese emir vermem gerekiyor.. Şimdi ise kendi öz ablalarıma emir vermem bekleniyor benden. Bunun bana ne kadar ağır geldiği ise hiç sorulmadı bile. Ablalarımın bundan mutlu olmaları ise daha da ağırıma gidiyor. Hiçbir kız, ablalarına emir vermemli..”

“Deden, Efendi Argail, biraz fazla mı ciddiye alıyor bazı şeyleri?”, diye kenarından sorgulamaya çalışır Brom.

 

“Önceleri ben de öyle düşünüyordum. Ama geçtiğimiz yıllarda, aldığım eğitim sürecinde, bize gelen istibaratlarda ve özellikle de bize karşı yapılan baskında, gerçekte onun kendisini ne kadar gemlediğini düşünmeye başladım. Bizler güzel ve rahat ortamlarda yaşamaya alışmışız. Halbuki bunun bizim çabalarımızla hiçbir ilgisi bile yok. Efendi Cathber, dedem.. ve unutulmuş birçok büyük insan, dwarf, gnome ve elf’lerin yapmış oldukları büyük fedakarlıkların üzerine oturmuş, onların canları ve kanları pahasına verdikleri emeklerin keyfini çıkartıyoruz, o kadar. Ve dedem haklı.. Bir şey gerçekten yaklaşıyor.. Büyük bir şey.. İsimsiz ve gözün göremediği bir şey. Bunu sadece çok, ama çok küçük bilgi kırıntılarını bir araya getirdiğimizde görebiliyoruz. En azından çok azımız. Ben daha göremiyorum. Sadece o şey, her ne ise, içimi ürpertiyor o kadar. Gün geldiğinde, kılıcımı, kalkanını, zırhımı ve zamanla alacağım madalya ve apoletlerimi bir kenara atıp, tekrar resim çizeceğim. Ama önce bunu hakketmem ve gerekli güvenli ortamı da hazırlamam gerekiyor..”, der Dridges.

 

“Biraz karanlık bir tablo bu, sanki.”, diye söylenir genç hobbit.

 

“Karanlık zaten. Ama biz de zaten buna karşı hazırlık yapıyoruz. Diğer ırklar ne yapıyorlar bilmiyorum. Ama biz —ki burada ‘biz’ derken, sadece dwarf’ları kastetmiyorum, Ritual Ormanlarında yaşayan herkes, Serenity Home, Tinker Hills, bir zamanlar Silent Hills ve bütün bunların çevresinde yaşayan halklar, bilerek yada bilmeyerek, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde bu amaca çalışıyorlar. Otuz bin dwarf’u besleyip giydirmek, eğitip sağlıklı tutmak kolay bir iş değil.. Ve beni de o otuz bin ve buna bağlı olacak daha bir çok, yüzlerini bile görmediğim, ve muhtemelen de görmeyeceğim, sadece gömeceğim hayatların nerede nasıl ölmelerine karar verme işi için yetiştiriyorlar!”, der Driges, Brom’a bakarak ve konuşmanın kendi payına düşne kısmını bitirir..

 

“Olaylara bu açıdan bakıldığında, kendi hayatımın gerçekten boş olduğuna kati olarak inanmış durumdayım, Dridges..”, der Brom sırıtarak.

 

“Dridges.. Dridges!”, diye Britney’in acil sesi duyulur ileriden.

 

Dridges, Brom’a bir defa daha bakar, sonra ablasının seslendiği yöne doğru koşar.

 

“Ne oldu..?”, diye sorar Dridges.

Dritmey, elinde bir şey tutmaktadır. Yuvarlak ve renkli boncukları olan bir şey.

Dridges, ablasının elindeki şeye bakar ve ayılır.

“Bu onun—”, der hayretle.

“—saç tokası, evet.”, diye bitirir Britney, hemen yanında.

“Neredeler peki?”, diye sorar Dridges etrafa bakarak.

“Bilmem.”, der Britney. “Ama burada kamp yapıldığına dair bazı izler var. O iki şapşalın kamp kuracak kadar pratik eğitimleri olduğunu bile bilmiyordum!”

“Ne yöne gitmişler peki?”, diye sorar kız kardeşi.

“Emin değilim. Ama kuzeye yönelmişler buradan. Geri zekalı kuş beyinliler. Ne işleri var burada ve neden kuzeye gidiyorlar ki?”

“Eee..? Ne yapacağız şimdi? Devam edecek miyiz?”, diye sorar Dritmey.

Dridges bir an düşünür. Sonra başını sallar.

“Hayır, geri döneceğiz. Zaten gelmiş olmamız gerekenin çok daha uzağına geldik. Buranın kuzeyi Themalsar Harabeleri ve dedemden izinsiz annem ve babam bile gidemezler oraya..”

“Ne yani? Onları kendi başlarına mı bırakacağız?”, diye hayretle bakar kız kardeşine Britney.

“Onlar zaten kendi başlarına ve bizim gitmemiz yasak olan yere gittiler. İzin almadan onların peşinden oraya gidemeyiz. Hazırlanın, geri dönüyoruz. Bunu anneme bildirmeliyiz. Sonra da dedeme hızlı kurye gönderip emirlerini beklemeliyiz.”, der kız kardeşi.

“Dridges!”, diye ünler Dritmey.

“Bu bir emirdir, Birinci Sınıf Er Dritmey!”, diye tıslar Dridges.

Birinci Sınır Er Dritmey.. ve ikizi, Britney, hayretle küçük kız kardeşlerine bakarlar. Sonra ikisinin de kaşları çatılır ve haşin bir ifadeyle ikisi de selama durup, “Emredersiniz Onbaşı Dridges!”, diye dişeri arasından hırlarlar ve dönüp koşmaya başlarlar.

İkisi de Brom’un yanından geçerken, ona da selam verirler.

“Kendinize iyi bakın, Efendi Hobbit. Bizden kurtuldunuz en sonunda..”, diye sırıtır Britney.

“Aynen..”, diye onaylar Dritmey, kendisi de sırıtarak..

..ve pek kısa bir süre içerisinde de ormanda, ağaçların arasında kaybolurlar.

“Sizden o kadar da kurtulmak istemiyordum aslında..”, diye mırıldanır genç hobbit.

“Bunun duyduğuma sevindim, Brom.”, der Dridges. “Başta senin fikrini değiştirmek için çok uğraştım ve sanıyorum, bunun karşılığında sadece başını ağrıtıp canını sıkmayı başardım. Ama daha sonraki tek amacım arkadaşın olabilmekti.”

“Ve korkarım olmayı da başardın, Dridges..”, der Brom.

“Bunda korkacak bir şey gerçekten yok, zira ben ısıran kızlardan değilim.”, diye gülümseyerek cevap verir Dridges.

“Eminim ısırsaydın da bu iyi niyetle olurdu.”, der Brom ve o da gülümser. “Kendine iyi bak, Dridges. Seni tanımak kolay olmadı, ama tanıdığım için de memnunun.”

“Sen de kendine iyi bak, Brom. Seni tanımak kolay oldu zira kendini ifade etmek istediğinde bunu çok iyi yapıyorsun.. Zor olan güvenini ve saygını kazanmaktı.”, diye gülerek cevap verir Dridges, sonra kalkanını sırtına atıp sıkıca bağlar, enli kılıcını kontrol eder..

..ve Brom’a sarılır.

“Duygularını benimle paylaştığın için de teşekkür ederim. Bunun benim için anlamını bilemezsin, zira dwarf’lar duygularını paylaşan bir halk değildir.”, der ve dönüp ablalarının arkasından koşar, bir kaç dakika sonra, o da gözden kaybolur.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Brom’un, yalnızlıktan gerçekten hoşlanmadığını anlaması sadece üç gün sürer. Bu kendisini, Ritual Ormanlarından ayrılmasıyla daha da belirgin bir şekilde gösterir. Efendi Cathber ile geçirdiği bir yılı aşkın süre ona kendini daha iyi tanımasına sebep olduğu gibi, kendisi hakkında bilmediği bir çok şeyi de fark etmesini sağlamıştı.. Genç hobbit, engin Ritual Ormanlarını, Themalsar Harabelerinden sadece üç-dört günlük bir mesafade bırakır ve harabelerin olabildiğince uzağından geçmeye karar verir. Bu karar onu Endless Sea denizinin kıyısına kadar getirir ve sebebini bilmese de, kuzeye yönelir. Halbuki kuzeyde hiçbir şey yoktur.. Sonsuz Beyaz dışında.. 

Gulls Perch’in doğusunda karşılaştığı çok eski şehir kırıntısına benzer bir yıkıntıyla burada da karşılaşır ve o zaman kulak misafiri olduğu iki kızın konuşmalarında olduğu gibi, bu şehir de hayattayken sanki bir kıyı şehri değil, bir zamanlar bir ticaret yolu üzerinde duruyormuş izlenimi veren bir şehirdir.

Brom, bu haraberlerde fazla oyalanmaz. Zorunlu olarak geçirmek durumda kaldığı bir gece dışında da harabe şehri hemen terk eder. Themalsar’a olan uzaklığına rağmen, bu şehir.. aslına bakılırsa bu bölgenin tamamı ‘ölü’ gibidir. Dahası, her an o ‘ölülerin’ toprağı deşip çıkacağı hissi veren uğursuz bir arazidir.

 

Genç hobbit titrer ve olabildiğince hızlı adımlarla..

..kar’a basar!

 

Brom Bumblebrim, hiç farkında olmadan Büyük Kuzey Tundra’ları sınırlarına gelmiştir. Genç hobbit önce soğuk, buz gibi kara bakar, sonra başını kaldırır ve gözlerini ufukta gezdirir.

Brom, uzaklarda.. çok uzaklarda, sislerin arasında gizlenmiş, hayal meyal görünen uçsuz bucaksız dağlara bakar..

Buranın, daha önce görmediği bir berraklığı var gibidir.

 

Berraklığı,

Vahşiliği,

Ölümcül soğukluğu,

Acımasızlığı,

‘Yürü yada öl!’, diyen kati kuralları,

Gizemi,

İçsel, hayvanî bir yanı..

Uçsuz,

Ve bucaksız..

Muhteşem bir beyazlığı vardır..

 

Brom, evinden ayrılığı geceden şu an’a kadar bu gerçekleşmediyse, ikinci adımını attığında hayatının tamamen ve tekrar değişeceği hissine kapılır..

..ve kalçasında, tam olarak göremediği yerinde, nazik bir sızı hisseder.

“Ben de ne zaman kendini göstereceğini merak ediyordum..”, der sessizce.

Genç hobbit, aynı sızıyı tekrar hisseder.

“Ne? Geri mi dönmemi istiyorsun yoksa? İstemiyorsun.. Peki o zaman ne istiyor— Aaaa.. Bu tercihi bana bırakıyorsun.. Beni buraya kadar sürükledikten sonra, bu seçimi bana bırakıyor olman biraz geç değil mi? —ki bu da olayın tamamını dile getirebileceğim en nazik hali..”

 

Brom durur ve kısılmış gözlerle tekrar Büyük Sonsuz Beyaz’a bakar.

 

“Aremela Berrybush..”, der sessizce ve aradan geçen zamana rağmen içinin hala cızladığına..

..memnun olur!

“Ona olanlardan dolayı seni suçlamamalıydım..”

 

Brom, içinde zonklayıp ağrıyan şeyi, yeni ve.. olgun bir hüzünle karşılar ve ufuktaki sisli dağlara bakmaya devam eder..

..ve daha önce zihninin derinlikerinde başlayan bir şarkı, uzun yolculuğunun da bitmek üzere olduğunu, son kıtalarıyla hatılatır kendisine sanki..

 

 

 

Time.
 
Never gentle,
and never kind.
It is what tells us
that the moment we are born,
we have started dying..
It is there,
it is inevitable,
it is unyielding and
unforgiving.
Tic by toc,
it graves away,
leaving less than what we were.
Whatever we have built,
it shall down.
Whatever we have done,
it shall sow..
One would think we’d give life
the meaning it deserves..
 
Time.
 
It is the link between places, spaces,
events, and relations
by the simple expedience of
relating the past to the future..
It gives meaning..
 
Time.
 
This song!

 

 

 

Gerçekte uzun yolculuğu bitmek üzeredir. İki yıl önce kendisini evinden, sıcak şöminesinden, annesinin kıymetli fincanlarından, mutlu kurabiyelerinden, kitaplarından, pek sevdiği bahçesinden, güllerinden ve en nihayetinde de huzurundan alınıp, ta buraya kadar getirilmiştir. Buna rağmen devam edip etmeyeceği ise garip bir şekilde ona bırakılmıştır.

Sanki birileri ona..

“Seni buraya kadar getirdik.”

“Sana dünyada neler olup bittiğini, dahası..”

“..nelerin olabileceğini gösterdik..”

“Sana korkunç..”

“..ve muhteşem şeyler gösterdik..”

“Sana bu dünyada pek az ölümlünün bildiği sırları fısıldadık..”

“En önemlisi ise, sana aşkın naif çileklerini tattırdık.”

“Ve sana aşkla birlikte gelen en büyük kaybı ve yıkımı yaşattık..”

“Seni aldık, seni eydik, büktük..”

“..sonra da tekrar doğrulttuk..”

“Artık hazırsın..”

..demektedir.

 

Brom Bumblebrim derin, buz gibi, içinde Sonsuz Beyaz olan bir nefes çeker..

..ve ikinci adımını atar.

 

 

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları, bu hikaye ile sonra ermiş bulunuyor. Genç Brom, bundan sonra asla tahmin edemeyeceği kişilerle karşılaşacak, hiç beklemediği olaylarla yüzleşecek ve farkındasız bir şekilde de, küçük bir hobbit’in, bütün bir krallığın tarihini nasıl etkileyebileceğini göstermiş olacak..

 


 

 

 
 

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” VII

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” VI ‘in
devamıdır..

 

 

16.05.7591 B.Y.S (-16 Yıl)
Mayıs ortası.
Ritual Ormanları..

 

Güzel, naif bir aile.. Ve kızları, küçük Morel, pek şeker bi şeydi. Muhteşem bir hayal gücü var. Bana büyüyünce, teyzesini öldüren kurtlara karşı savaşan ateşli bi savaşçı olacağını söyledi. Sonra da beraber oynadığımız teatral hikayede şövalyeyi canlandırdı.”, der Brom sessizce.

Yaşlı Efendi Cathber eşliğinde Brom, ertesi sabah erkenden Dim Lodge’dan ayrılmışlar ve geniş çaprazlar çizerek batıya yönelmişlerdi. Oduncu köyünden ayrılmalarından sonra yaşlı adam sabırlı bir sessizliğe bürünmüş ve inatla ilk konuşanın Brom olmasını beklemişti sanki.. Yaşlı adamla yeterince uzun bir süredir beraber olan genç hobbit, adamın bu hamlesinin farkına varır ve karşıt bir sessizlik içerisine girer ancak yedi yüz küsür yaşındaki ‘hafif deli’ adamın ezici sabrı karşısında yenik düşer.. Yada yenik düşmeyi tercih eder, çünkü nezaket bunu gerektirir!

Yaşlı Cathber ise sessizliği ilk bozan Brom’a bu konuda bir şey söylemez, sadece kendi kendisine gülümsemekle yetinir —çünkü kendisine tekabül eden nezaket de bunu gerektirir..

“Eee..?”, diye sorar yaşlı adam. “Sevgili küçük Morel şövalyeyi oynadıysa, sen kimi canlandırdın?”

 

Brom derin, esef dolu bir nefes verir.

“Hikayenin sonda kurtarılan prensesi!”

Yaşlı adam kıkırdar..

 

“Teyzesi.. Seraphim.. Gerçekten kurtlar mı öldürdü onu?”, diye yine sessizce sorar Brom.

Esefle dolu nefes verme sırası yaşlı adama geçmiş gibidir.

 

“Seraphim Silverdûne.. Tel’Shee dim’Ora’ – Nurturing Heaven, buranın hemen batısındaki orman elf köyünde doğmuş, peri kızı gibi bir elf’di.. Başından kum gibi dökülen altın saçlı, gülümsediğinde güneş gibi açan, ince ruhlu, tertemiz bir kalbi olan, cesur, gördüğüm nadir kızlardan biriydi ve küçük Morel’in annesi, Seleina’nın da pek yakın arkadaşıydı.. Sanırsın ki elf’ler elf’lerle, insanlar da insanlarla birlikte olurlar.

Seraphim mantar, Seleina’da biberiye toplarken ormanda hasbel kader karşılaştılar ve beklenmedik bir şekilde, iki topluluk da komşu olmalarına, ticaret dışında da hiçbir etkileşimleri olmamasına rağmen arkadaş, dost, sırdaş ve ‘kız kardeş’ oldular.

Ormancılar bu durumu pek de umursamadılar. Bu onların çok da tahammülkar olmalarından değil, işleri dışında pek az şeyle ilgilenmelerinden dolayıydı. Elf’ler ise.. Elf’ler, Seraphim’in bir ‘insan’la arkadaşlık etmesini hiç hoş karşılamadılar ve ona yaptırım uygulamaya kalktılar. Ama o bunlara boyun eğmedi ve arkadaşı ve sırdaşı olan Seleina’dan vaz geçmedi ve en nihayetinde de tabusal uzaklaştırmaya mahküm edildi..

Ahmaklık..

Zavallı Seraphim buruk bir şekilde evinden ve elf’lerden ayrıldı ve Dim Lodge’a ve Seleina’nın ailesiyle beraber yaşamaya başladı.. ve Aramsis’in ağabeyi olan Darien’e vuruldu.. Darien ise Seraphim’i ilk gördüğü andan itibaren gözü başka hiçbir şey görmez olmuştu zaten. Bir anlamda, bir ailenin iki çocuğu olan iki erkek kardeş, bir başka ailenin iki çocuğu olan iki ‘kız kardeş’le evlenmiş oldular..”

 

Efendi Cathber uzun bir süre sessizliğe bürünür.

“Sonra ne oldu?”, diye merakla sorar Brom.

 

“Sonra.. Seraphim ve Darien’in, Laila adında fevkalade güzel bir kızları oldu ve Seraphim kendi köyünden uzaklaştırılmasından beri ilk defa, ve bir anne olarak tekrar bir güneş gibi parlamaya başladı.. Genç Darien’i görmeliydin. Sanıyorum gururdan biraz daha kasılmış olsaydı, kırılıp ortadan ikiye bölünecekti.. Eşi ve kızını o kadar seven gördüğüm nadir erkeklerden biriydi ve bence gurulanmakta da haklıydı.. Kardeşi Aramsis ve Seleina ise o kadar şanslı olmadılar zira zavallı Seliena iki defa düşük yaptı. Sevgili, küçük Morel’e ebelik yapmamın da sebebi biraz bundan kaynaklanıyordu. Sevgili Seliana’yı pek seviyordum ve kendi elde edemediğimi onun sahip olmasını çok istiyordum..”

 

“Darein ve Seraphim’in kızı, Laila.. ona da mı sen ebelik yaptın?”, diye sorar Brom.

Cathber’den buna uzun bir süre cevap gelmeyince Brom kahkayı basar.

“Muhteşem Gökler adına, Dim Lodge’da ebelik yapmadığın biri var mı, senin?”, diye gülerek sorar genç hobbit.

“Lütfen, Efendi Hobbit.. Öyle deyince kulağa hiç hoş gelmiyor. Dim Lodge oduncuları dünyanın en naif insanları sayılmazlar. Ancak oradalar ve benim açımdan pek önemli olan bir görevi icra ediyorlar..”, diye söylenir yaşlı adam.

“Nedir o görev?”

“Dimwoods elf’lerinin, kendi dünyalarına çekilip çevreleriyle, dolayısıyla da dünyanın geri kalanıyla da olan etkileşimlerinin kesilmesini sırf varlıklarıyla engellemiş oluyorlar.”, diye açıklamaya çalışır Efendi Cathber.

“Dur bir dakika..”, der Brom ve kafasında hızlı bir hesap yapar ama denklemin bir sonuca varması için gerekli bir hanesi eksiktir. “Dim Lodge, ne zamandır orda duruyor?”

“Bayadır.. Neden sordun?”, der Cathber biraz temkinli bir şekilde.

“Ahhaaa! Hiçbir yerin ortasındaki o köy.. Themalsar savaşından sonra kuruldu, öyle değil mi?”, diye sorar Brom.

“Evet.. Ne olmuş ki? Themalsar savaşı oldukça uzun yüz yıllar önce oldu.. Ve o köyün kurulduğu yer de ‘hiç bir yer’ değil.”, diye alınmış sesle cevap verir yaşlı adam.

“O köyün kurulmasını sen sağladın!”, diye ünler Brom birden.

“Ben.. uhhmm.. bu konuda bazı şahsiyetleri.. ikna etmiş olabilirim.. zamanında..”, diye, cılız, utanmış bir ifadeyle söylenir Cathber.

“Muhteşem Gökler adına! Bu ormanda elinin değmediği bir şey var mı?”, diye hayretle sorar genç hobbit.

“Vardır, herhalde.. Orman mütemadiyen nefes alan ve değişken bir bütündür.”, diye geçiştirmeye çalışır yaşlı adam.

“Ama neden?”, diye sorar genç hobbit.

“Uhhmm.. sorduğun soru biraz muallak, Efendi Hobbit. Biraz daha spesifik sorarsan sanki kendimi daha az utandırmış olacağım.”, diye söylenir Cathber.

“Peki o zaman.”, der Brom. “Neden orada, hiçbir yerin kıç kıyısında bir köy kurdurttun ve neden her yerde parmağın var?”

 

“Uhhmm.. Öncelikle, ‘hiçbir yerin kıç kıyısı’ ifadene alındım. O bölge ağaç bakımından fevkalde verimli bir bölge. İşlenen ağaçlardan elde edilen kerestelerden ev, mobilya, at arabası, gemi, silah, mancınık ve daha bir çok şeyde kullanılabilecek üç farklı ağaç türünün uyum içerisinde yetiştiği bir bölge. Diğer sebebini zaten söyledim. Elf’ler biraz fazla kendi içlerine kapanmaya başlamışlardı. Themalsar Savaşında bunun zararlarını çok acı bir şekilde gördük. Kimse kimseyle konuşmuyordu. Kimse kimseye inanmıyordu. Kimse kimsenin sıkıntılarını umursamıyordu.. Ve düşman bu durumu aleyhimize çok iyi bir şekilde kullandı. Savaş bir – iki yılda lehimize bitebilecekken, dört – beş yıl sürde ve neredeyse aleyhimize bitiyordu.. O savaşın bugün bile kaç ‘on bin’ hayata mal olduğu bilinmiyor.. Ben sadece bunun bir daha tekrarlanmasını istemiyordum ve ellerimi havada sallayıp hayıflanmaktansa bu konuda bir şeyler yapmaya karar verdim, ve yaptım da. Neden her şeye burnumu sokmamla alakalı soruna gelirsek, bu.. şimdi cevap verebileceğim bir soru değil, Efendi Hobbit. Belki bir gün. Sadece şimdi değil.”, der Efendi Cathber ve genç Brom bu yaşlı adama, yaptıklarına, uzak görüşlülüğüne ve, bir anlamda, acımasızca alıp uyguladığı kararlara hayret eder.

 

“Hikayenin devamını dinlemek istiyor musun, istemiyor musun?”, diye biraz utanmış, biraz da deşifre olmuş olmanın verdiği rahatsızlıkla söylenir yaşlı adam.

“Tabi ki dinlemek istiyorum.”, der Brom ister istemez.

 

Laila doğduktan sonra Seraphim’in ailesi için işler biraz değişmeye başladı. Çocuklar ve torunlar.. bazen bir topluğun tüm inadını kırabiliyorlar. Ne kadar ilginç, öyle değil mi? Bir bebeğin, dünyadaki en aciz varlığın, böylesi muazzam bir etkisi olabilmesi.. Halbuki, Seraphim’e yapılanlardan dolayı elf’lerle şahsen görüşmeye gitmiştim ve söylediklerim bir kulaklarından girip diğerinden çıkmıştı.. Sevgili Seraphim’in geri dönmesine izin vermediler. Ama o kızcağız da artık dönmek istemiyordu. Dim Lodge’da bir evi, aşık olduğu bir erkeği ve yepyeni bir dünyası olan bebek Laila’sı vardı.. Neden geri dönsün ki? Bebek Laila büyümeye başlayınca elf’ler de ister istemez bazı kıpraşmalar oldu. Kızın kendi öz kültüründen tamamen kopuk, daha da kötüsü, annesine yapılanlardan sonra, elf’lere düşman olarak büyümesini istemiyorlardı ve en sonunda, küçük Laila’yı da getirmesi koşuluyla Seraphim’in ailesini ziyaret etmesine müsaade ettiler..

Dediğim gibi..

Ahmaklık..

O kız yaz demeden, kış demeden dört yıl boyunca neredeyse her ay küçük Laila ile birlikte iki gün süren o yolculuğu yaptı. Nevarki bir seferinde Seraphim’in babası hastalandığı için, elf’lerle ticaret yapan küçük bir grupla çıktı yola. Hava fevkalade soğuk olduğu için de Laila’yı almadı yanına. Ve yolda kurtların saldırısına uğradılar. Gruptan ağır yaralanmış bir şekilde sadece iki kişi kurtulabildi ve ne yazık ki Seraphim kurtulanlar arasında değildi.

Elf’ler cenazenin kendi köylerinde yapılmasını istediler —oldukça da yüzsüzce bir şekilde. Zavallı Darien ormancılarla elf’ler arasında bir sorun çıkmasın diye büyün hiddetini içine attı ve buna sesini çıkarmadı. Laila’yı kardeşi Aramsis ve  teyzesi Seleina’ya bıraktı ve elf’lerin köyüne, cenazeye gitti. Seliena o an hamileydi ve kız kardeşine olanlardan ötürü de tam anlamıyla perişan olmuştu. Cenazede elf’ler Seraphim’e olanlardan dolayı Darien’i suçlamaya kalktılar ve genç Darien’de onlara bir ormancı olmanın ne demek olduğunu harika bir şekilde göstermiş oldu. Tabii bu güzel Seraphim’i geri getirmediği gibi üzüntüden mahvolmuş Seleina’nın da düşük yapmasına sebep oldu. Zavallı kız. Elf’ler, dostu, sırdaşı ve kız kardeşi olan Seraphim’in cenazesine gelmesine izin verilmedikleri gibi, kızcağız bir de bebeğinden oldu.

Darien o kışı Dim Lodge’da kızı, küçük Laila ile geçirdi, ilk bahar geldiğinde de nesi varsa toplayıp Dim Lodge’dan ayrıldı ve kızıyla beraber Serenity Home’a yerleşti. En nihayetinde ve ahmakça inatları yüzünden elf’ler hem kızlarından, hem de torunlarından oldular.. oldukça da onursuz bir şekilde.. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, elf’lerle ormancıların arasınının da ciddi bir şekilde açılmasına ve nefret odaklı sürtüşmelere sebep oldular. Sadece bu olayla, aralarında barış ve iletişim olması için verdiğim yüzlerce yıllık emeği neredeyse yok ettiler.

 

“Bu.. çok acıklı bir hikaye..”, der Brom sessizce ve düşünceli bir şekilde.

“Evet, Efendi Hobbit. Acıklı ve trajik bir hikaye. Aynı zamanda da ahmaklığın nelere mal olduğunu gösteren bir hikaye. İlginçtir, güzel Seraphim’in ölümünden sonra tam dört yıl boyunca neredeyse hiç durmaksızın Nurturing Heaven’a yağmur yağdı..”, der Efendi Cathber kindar bir sesle.

“Bunu senin yaptığını biliyorlarmıydı peki?”, diye sorar Brom ister istemez.

“Tahmin ettiklerinde eminim ama evim onların köyünden sadece bir gün mesafede olmasına rağmen bir kere bile bu konuda gelip benden bir talep yada ricada bulunmadılar. Sanıyorum yapacak başka işlerim olmasaydı, bugün bile o yağmur devam ediyor olurdu.. Elf’ler ‘başlarına geleni’ sabırla çekmeyi tercih ettiler ama dört yılın sonunda tarlaları da, ekinleri de tamamen mahvolmuştu ve ironik bir şekilde de Dim Lodge oduncularına muhtaç kaldılar.”, diye ekler Cathber, yüzünde haşin bir sırıtışla.

 

“Laila!”, diye ünler genç Brom birden. “Darien onu bir izci olarak yetiştirilmek üzere İzci Efendisi Davien’e vermek istiyordu!”

“İlginç..”, der Cathber ve dibinde yürüyen genç hobbit’e tek kaşı kalkmış bir şekilde bakar.

“İlginç olan nedir?”, diye sorar Brom.

“Senin bundan haberdar olman! Özellikle de bunun oldukça.. hatta fevkalade spesifik bir bilgi olduğunu düşünürsek..”, der yaşlı adam..

Brom birden gafına ayılır ve susar.

Efendi Cathber gülümser.

“Sorun değil, sorun değil.. Anlatmak istemiyorsan anlatmazsın, olur biter. Ama yolumuz uzun ve konuşmak daha keyiflidir.

 

Genç hobbit uzun bir süre sessizliğini korumayı tercih eder. Ama en sonunda başından geçenleri bu yaşlı ve ‘hafif kaçık’ adama anlatmaya karar verir. En azından bir kısmını.

Brom ilk ısırılışının ayrıntılarına girmez. Aslına bakılırsa ısırıldığı hiçbir durumdan bahsetmez ve olayı ‘içime doğdu’ yada ‘hobbit’lere özel bir yeti’ olarak geçiştirmeyi tercih eder. Nedenini kendisi de bilemez ama içinden bir ses, sanki bundan kimseye bahsetmemesi gerektiğini söyler ona —en azından şimdilik.

Genç hobbit evinden ayrılmasını, kuzeye, zigzaglar çizerek gidişini, yolda karşılaştıklarını, günlerce takılıp kaldığı haydut kampını ve Şerif Standorin, İzci Efendileri Davien ve Moorat’in o kampı basmalarını, oradan kaçışını, Croaking Mire’da başına gelenleri, pis ve bulanık suyun içine düşmesini, orada karşılaştığı dehşet yaratık ve ‘Muhafız’ kısmını atlayarak anlatır. Benzer bir şekilde Tinker Hills’e ‘uğradığını’, oradan da Miasmire’da yaşadıklarını, ‘merakından’ ve ‘hazır gelmişken’ görmek için Gulls Perch’in kenarından ‘teğet’ geçmesinden bahseder. Son olarak da Arashkan Irmağının kenarında kamp yapmak için durmasını ve yaşlı adamla karşılaşmasını, ‘İşte tam o sırada da siz çıkageldiniz!’, diye anlatır ve hikayesini bitirir.

“Bu.. fevkalade bir hikaye Efendi Hobbit.”, der yaşlı Cathber. “Ve bunu benimle paylaştığın için teşekkür ederim.”

Brom tedirgin bir şekilde omuzlarını silker. Yaşlı adamın, anlatığı hikayeye inandığından emindir. Yaşlı adamın, anlatığı hikayedeki boşlukları fark ettiğinden de emindir. Ama bunları sorgulamamasından dolayı da memnun olur zira hikayesini, böylesi sansürlenmiş olarak anlatmış olması bile kendisi için büyük bir adımdır..

 

Cathber ve Brom, iki gün sonra Tel’Shee dim’Ora’Nurturing Heaven’a varırlar.

Yaşlı adamın kendisine Seraphim Silverdûne’ün trajik hikayesini anlatması sonrasında, elf’leri ve köylerini çok merak ediyor olmasına rağmen genç Brom oraya uğramak noktasında isteksizdir. Cathber ondaki bu isteksizliğini gördüğünde, ilginç bir şekilde onu zorlamaz, benzer bir isteksizlikle kendisi de gitmez. Onun yerine güneye, yaşlı adamın evine doğru yönelirler..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Uhhmm.. Senin evin bu mu?”, diye tek kaşı kalkmış bir şekilde sorar genç hobbit, önünde duran harabeye bakarak. Sonra söylediği şeyin kulağa nasıl gelebileceğine ayılır ve düzeltir..

“Bu mu senin evin?”

..diye!

“İlkini tercih ederdim, Efendi Hobbit..”, der yaşlı Cathber alınmış bir şekilde.

“Ben.. özür dilerim.. Ne dediğimi bilmiyorum.”, der Brom utancından kıpkırmızı olmuş bir suratla.

“Sorun değil, sorun değil. Benim gibi yalnız başına yaşayan deli bir berduşun, herhangi bir hobbit’in eviyle kıyaslanabilecek bir evi olması mümkün değildi zaten.”, der esefli bir sesle.

“Yani..”, deyiverir Brom ve daha da kızarmış yüzünü elleri arasında gizler.

“Bu yaşlı adamı daha fazla yerin dibine geçirme istersen!”, der Cathber biraz kızarak.

“İstemem. Söz.”, diye cılız bir sesle cevap verir genç hobbit.

 

Genç Brom, yaşlı adamın evine bakar ve içi cızlar. Evin kapısı yarı açıktır ve sarkık vaziyettedir. Çatısı çökmüş ve kiremitleri dökülüp her yere saçılmıştır. Duvarlarında bariz delikler vardır ve çöken çatı yüzünden de evin küçük pencereleri de dışa doğru pörtlemiştir..

 

“Uzun zamandır gelmemiştim buraya.”, der yaşlı adam sanki kendi kendisine konuşuyormuş gibi. “Evi dahi olsa, insanın geri dönmek için bir sebebi olmayınca.. eh.. bu hale geliyor işte. Bu da sana bir ders olsun Efendi Hobbit. Bir erkeğin ‘çatısı’ vardır ve sadece o çatının efendisidir. Bir evi ‘ev’ yapansa kadındır. Eminim bu ifademden hoşlanmayacak birileri olacaktır ama önce yedi yüz yıl benim yaşadıklarımı yaşasınlar, benim gördüklerimi görsünler, bende olmayanları da kendi hayatlarından çıkarsınlar, ondan sonra gelip bana vaaz etmeye kalksınlar!”

Yaşlı adam, yan yatmış açık kapısını doğrultur ve yerine oturtmaya çalışır. Çok kısa bir anlığına bunu başarmış gibi görünür ama kapı çatırdar.. ve tamamen çürümüş bir şekilde yere dökülür.

“Hmmm..”, der Efendi Cathber. “Sanırım bu sefer biraz fazla uzak kaldım. Kaç yıl oldu? Dört mü, beş mi? Hayır, sanırım altı yada sekiz yıl ama on iki olma ihtimali daha fazla sanki.. Tamam. Buldum.. On altı sene! Evet. Sanırım biraz fazla uzak kalmışım..”

 

Brom hayretle adama bakar ve kendisinin evinden, bırakın on altı seneyi, altı ay bile uzak kalabileceğini düşüne—

Genç hobbit hayretle olduğu yerde kalakalır zira evinden ayrılalı iki yıl ve dört ay geçmiştir bile!

Brom tam anlamıyla şok olmuş bir şekilde, öylece durur..

İki yıl, dört ay!

Bu.. bir hobbit’in evinden, bahçesinden, çiçeklerinden, annesinin yadigar fincanlarından, şöminesinin sıcaklığından, kitaplarından ve keyifli tembel hayatından uzak kaldığı ve belki de hiç duyulmamış bir süredir..

Bu basit hesap.. ve sonucu, genç hobbit’in bir anda korkmasına sebep olur. Sanki erişilemez, yıkılamaz, içsel ve kendisini bir hobbit yapan en temel tabularının yıkılması anlamına geldiğini hisseder. Ve ısırılmasına da tamamen bir başka açıdan bakmasına sebep olur.

 

“Öylece orada duracak mısın, delikanlı? Yoksa gelip biraz işin ucundan tutacak mısın?”, diye sorar yaşlı adam umutsuzca evine bakarak. Sonra adamın yaşlı omuzları çöker, ve evinin kapısından ayrılır.

“Gel, Efendi Hobbit. Herhangi bir şeye başlamak için biraz geç oldu. Bu gün burada kamp kuralım. Yarın, tazelenmiş bir şekilde kalktığımızda bakarız. Şayet en ufak bir umut ışığı görürsek, işe başlarız. Umut yoksa güneye, yolumuza devam ederiz..”, der yaşlı adam yenilgiyle.

Brom sesini çıkarmadan gider, kuru çalı çırpı ve dal toplar ve ufak bir ateş yakar. Sonra yakınlardaki bir çayırdan su getirir ve yaşlı adamın sepetinden biraz patates, biraz patlıcan, biraz da mantar çıkartır, gözü bir anlığına, aylar —neredeyse bir yıl— önce, ilk bu sepeti açtığında gördüğü ve bir şekilde hala tap taze kalmayı başarmış olan çileklere takılır, daha önce defalarca olduğu gibi yine gözlerini kaçırır, sepetin kapağını kapatır ve tekrar ateşin başına gelir. Sırt çantasından küçük kamp tenceresini çıkartıp içine önce su koyar, sonra da patatesleri, panlıcanları ve mantarları doğrayıp tencerenin içine atar ve kaynamasını beklerken de çadırını çıkartıp kurar.

Bütün bunlar olurken yaşlı Cathber ise devrilmiş bir ağaç kütüğünün üstüne oturmuş, kayıp bir ifadeyle evinden kalan harabeye bakar.

Genç Brom, yemek hazır olunca iki tabağa yemeği boca eder, tabaklardan birini sessizce yaşlı adamın yanına bırakır, diğerini ise kendisi alır, ateşin başına oturur ve yemeye başlar.

Ateş başında geçen her gece, muhabbet gecesi değildir. Bazıları sadece sessizce geçirilen gecelerdendir ve belli ki bu gece, o gecelerden olacaktır..

Brom, bir yandan yemeğini yerken, bir yandan da yaşlı adamı seyreder ve bir anda adamın yüzündeki ‘kayıp’ ifadenin derinliklerine ulaşıverir;

Bu yaşlı, mazbut, hafif deli gibi görünen ve tamamen bir berduş hayatı yaşayıp bu uçsuz bucaksız ormanı, içinde yaşayan ağaçları, bitkileri, hayvanları, insanları, elf’leri, oger’leri, dwarf’ları ve genç hobbit’in daha görmediği ve muhtemelen de hiçbir zaman haberi bile olmayacak varlıkları korurken o kadar çok şeyinden vazgeçmiştir ki..

Adam, hayatında sevdiği tek kadını, beraber katıldıkları büyük bir savaşta gönderildiği afaki bir misyonda kaybetmiş ve bir daha bir başka kadının sıcaklığında huzur aramamış, devamlı görüp gözettiği ormanı dolayısıyla pek az uğradığı evi de artık bir harabeye dönmüştü..

Bu yaşlı ve yalnız adam şu anda bile belki sadece bir şeyi düşünmekteydi;

“Elime ne geçti?”

Yaşadığı 740 küsur yıl sonunda ve bütün yaşadığı ve yaşattıklarına karşın gösterebileceği hiçbir şeyi yoktu. Ne bir hayatı, ne bir sevgilisi, ne bir anıtı, ne de emeklerinin mirasıçısı olabilecek bir çocuğu..

Brom, kendi evinde, keyifli şöminesinin başında, annesinin antika fincanından çayını yudumlarken okuduğu kitaplarıyla yalnızlığın keyfini çıkarmasına karşın, ve çok da aceleye getirmemesi koşuluyla yine de bir gün güzel, mutlu bir kız bulma, ve zamanı gelince de çocukları olacağı umuduyla yaşamıştı. Yaşlı Cathber için ise bu asla olmamış ve belli ki artık olma ihtimali de yoktur..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yaşlı Cathber, çekiç seslerine uyanır. Gece geç saatlere kadar oturmuş, sonra da derin bir hüzünle, öylece ateşin yanına kıvrılıp yatmış, şimdi de şiddetli bir baş ağrısıyla gözlerini açar ve etrafına bakınır. Sabah bitmek üzeredir ve öğlenin gelmesi de an meselesidir. Cathber ıkınarak kalkar ve, “Nedir bu gürültü böyle? Yaşlı bir adama kimsenin saygısı kalmadı mı artık?”, diye kış uykusundan erken uyanmış bir boz ayısı gibi asabice homurdanır.

“Günaydın, Efendi Cathber!”, diye genç hobbit’in aşırı mutlu sesini duyar ve sabahları ‘şirin’ kalkan gençler hakkında tam olarak ne düşündüğünü söylenmeye başlar.

“Kahvaltın, ateşin hemen yanında. Evinin arkasında biraz üzüm buldum. Hala hayatta olduklarını görünce toplayıp onlardan da koydum tabağa!”, der Brom aynı ‘şirin’ sesiyle.

Efendi Cathber yine homurdanır ama adı geçen tabağı görünce ister istemez susar. Tabağın yanında duran bir kova suyla ellerini ve yüzünü yıkar, sonra da oturup genç hobbit’in onun için hazırladığı kahvaltıyı yemeye başlar. Kalan son üzümleri de bitirince biraz kendine gelmiş gibi etrafına bakınır ve..

..öylece kalakalır.

Yaşlı adam hayretle evinin, yerine yeniden monte edilmiş kapısına, sökülüp, tamir edilip, tekrar yerlerine takılmış olan küçük pencerelerine,  kırılıp dökülenlerin yerinde yeni, doldurma tahta ve odunlarla kapatılmış duvarlarına bakar.

Başını kaldırdığında ise genç hobbit’i çatıda, kiremitlerle uğraşır halde bulur.

“Sen.. ne yapıyorsun evime?”, diye sorar hayretle.

“Bir şey mi dediniz, Efendi Cathber? Çok uzaktasınız. Dediğiniz şeyleri duyamıyorum.”, diye abartılı bir şekilde bağırır Brom.

Cathber kaşlarını çatar.

Tekrar ıkınarak ayağa kalkar ve genç hobbit’in üzerinde çalıştığı çatıya yaklaşır.

“Sana, evime ne yaptığını sordum.”, der yaşlı adam biraz asabice.

“Dün akşam siz, sabah olunca ‘en ufak bir umut ışığı varsa..’, demiştiniz..”, der Brom.

“Evet, demiştim.”, der yaşlı Cathber.

“Bende en ufak bir umur ışığı gördüm ve siz biraz yorgundunuz dün akşam, bende sizi uyandırmadan başlamaya karar verdim. Korkarım ben bir marangoz olmadığım için bazı yerleri ahşaptan ‘vitray’ tekniği kullanarak kapattım. Bir ara ormancılardan gelip onları düzgün ve kalıcı bir şekilde tamir etmelerini istemeniz gerekecek. Eminin rica ederseniz, buna gönüllü olacak bir kaç tanesi çıkacaktır. Kiremitlerin bazıları da kullanılamaz halde kırılmışlar. Onların yerine de az ileride ki çayın kenarında bulduğum geniş ve yassı taşları yerleştirdim ve aralarını da içine saman karıştırılmış çamurla kapattım. Gönüllü gelecek ormancılardan onları da tamir etmelerini isteyebilirsiniz.”, diye cevap verir Brom.

Cathber biraz daha kaşlarını çatar ama bir şey demez.

Yaşlı adam sesini çıkarmayınca Brom biraz rahatlamış bir şekilde tekrar kiremitleri çakmaya başlar. İşi bittiğinde kayarak aşağı atlar.

“İçeriyi de biraz süpürüp temizlersek, oturulabilir bir hale getirmiş oluruz. Müsait olduğunuzda ormanın bu tarafında ufak bir yağmur yağdırırsanız, nereler akıtıp sızdırıyor, görmüş oluruz.”, der. “Sonra da bahçeyle uğraşırız. Ben marangoz olmayabilirim ama bahçe olayından çok iyi anlarım.”

“Neden?”, diye sorar Cathber.

“Ne, neden?”, diye anlamamış gibi Brom’da yaşlı adama sorar.

Cathber, genç hobbit’e sessizce bakar.

Brom omuzlarını silker.

“Ben bir hobbit’im, Efendi Cathber. Bu ne demek biliyor musun?”, der ciddi bir sesle.

“Bu oldukça muallak bir soru Efendi Hobbit—”, diye başlar Cathber ama Brom araya girer.

“Bir hobbit, üç temel elementten oluşur, Efendi Cathber.”, der aynı ciddiyetle. “Birincisi; tembelliği, ikincisi; konforu.. üçüncüsü ise; EVİ! Bu üç elementin olduğu her yerde mutlaka bir hobbit vardır!”

“Bunun benim evime yaptıklarınızla alakasını kuramadım, Efendi Hobbit.”, der Cathber tek kaşı kalkmış bir şekilde.

 

“Siz tembellik nedir bilmezsiniz ve tembelin halinden de anlayamazsınız, Efendi Cathber. Bildiğinizi sandığınız şeye de gerçekte tembellik denemez. Konfor ise bugüne kadar sizin yakınınızdan bile geçmemiş belli ki.. Dolayısıyla sizden asla doğru düzgün bir hobbit olmaz! Ama bir ev, Efendi Cathber.. Herkesin ‘evim’ diyebileceği bir yeri olmalı.. Ve sizinki yıkılmış. Bir hobbit olarak, tembel fakiri olmanıza tahammül edebilirim. Konfor yoksulu oluşunuza da müsamaha gösterebilirim. Ama buna—”, der genç hobbit ve evi gösterir. “—sessiz kalmam mümkün değildi!”

 

Yaşlı Cathber alık alık önünde duran hobbit’e bakar ve söyledikleri şey zavallı adamcağızın zihnini çarpıtır!

Neden sonra mırıldanır.

“Uğraşınız için teşekkür ederim, Efendi Brom. Ama nadiren uğradığım bir yerdi burası..”

“‘Kimin kime faydası dokunur, kimin kime yardımı olur hiç belli olmaz bu dünyada..’ Bunlar sizin sözlerinizdi.. Zamanı gelince hepimiz, istesek de, istemesek de gideceğiz. Ama bir hobbit olarak son dakikama kadar tembel ve konforlu bir şekilde ve şu anda içinde olmasam da yine de bunun eviminde olmasını istiyorum. Gerçekte siz nadiren buraya uğramıyorsunuz, Efendi Cathber. Siz, buraya gelmemek için çaba gösteriyorsunuz..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bunu takip eden iki hafta boyunca genç Brom ve yaşlı Cathber evin tamiri ve bahçe düzenlemesiyle uğraşırlar. Bittiğinde evin hala herhangi bir hobbit’in eviyle kıyaslanacak durumu yoktur, ama üç temel elemente de sahiptir; tembelce ve konforlu bir şekilde oturulabilir ‘ev’..

“Hmmph!”, diye homurdandır yaşlı Cathber, göreceli bir konforla yanan küçük şöminenin önünde çarpık sandalyesinde oturmuş, elinde bir kenarı çatlamış eski fincandan sıcak çayını yudumlarken.

“Ne oldu?”, diye sorar genç hobbit, kendi oturduğu yerden, ayaklarını şömineye doğru uzatmış, bir başka fincandan kendi sıcak çayını hüpletirken. Genç hobbit’in fincanı çatlak değildir ve yaşlı adamın fincanı ile aynı setin parçası da değildir. Bu fincan, ortalama bir alıcının gözünde sadece burun kıvırtacağı kadar yıpranmıştır. Bir antikacı ise, üstünde bir zamanlar incelikle işlenmiş, pembe varak çiçekleri görecek ve fincanın yüzlerce yıllık ve paha biçilmez olduğunu, ağzı sulanarak itiraf edecektir —en azından kendisine!

“İtiraf etmeliyim ki bu yağmur altında ıslanmaktan daha keyifli.”, der adam.

“Di mi ama?”, diye keyifle sırıtır Brom ve çayından bir yudum daha hüpletir.

“Fazla rahat..”, der Cathber ve kendisi de çayını yudumlar.

“Ahhaaa..”, der genç hobbit. “Zamanla alışacağından eminim. Ama her ‘ilaç’ gibi, bunun da işe yaramasına izin vermelisin..”

Yaşlı adam ‘fırk’lar..

..ve aralarında duran küçük, iğreti tehpanın üzerindeki kil tabaktan bir kurabiye daha alır.

“Hamur işinden, bahçeden anladığın kadar anlıyorsun. Bu kurabiyeler harika. Hele onları bir fırında değil de bu acınası şöminede yaptığını düşününce..”

“Tembeller, dünyadaki en kuvvetli hayal gücüne sahip insanlardır..”, diye kendisi de kurabiyelerden bir tanesine uzanır, hafif çayına bandırır, sonra yemeye başlar.

“Eminim bunun için mantıklı bir açıklaman vardır.”, der Cathber.

“Tabii.”, der genç hobbit, tekrar sırıtarak. “Tembel olmaya devam edebilmek için, ‘bunu en çabuk ve en kestirme yoldan nasıl yaparım da tekrar şöminemin önünde mutlu bir şekilde oturabilirim?’ düşüncesinin üstesinden gelemeyeceği bir hayal gücü yoktur bu dünyada..”

Yaşlı adam kıkırdar.

“Teşekkür ederim, Efendi Hobbit.”, der Cathber. “Bunca yıldan sonra ilk defa ‘evim’ oldu.. Evim ve baktığımda rastgele çalı çırpı yerine düzenli bir ‘bahçem’..”

“Ben teşekkür ederim, Efendi Cathber. Sayenizde kendi başıma asla göremeyeceğim şeyleri gösterdiniz bana.”, diye samimi bir şekilde cevap verir Brom.

 

Cathber bunun üzerine sessizleşir.

Şömineden mutlu çatırtılar gelir.

Dışarıda hava kararır.

Uzun bir süre fincan, hüpletme ve kurabiye ‘kıt’latması dışında hiçbir ses duyulmaz.

 

“İstersen..”, der düşünceli bir şekilde yaşlı adam, neden sonra. “Seni evine gönderebilirim..”

“Ne? Nasıl yani?”, diye irkilir genç hobbit birden ve elindeki antika fincanı neredeyse düşürür.

“Benim ne olduğumu sanıyorum ki artık tahmin etmişsindir. Hoş, gizlemek için özel bir çaba da sarf etmemiştim doğrusu.”, der Efendi Cathber.

“İlk karşılaştığımızda, fırtınayı çağırdığınızı söylediğinizde bazı kuşkularım oluşmadı değil. Ayrıca burası için devamlı ‘ormanım’ ifadesini kullanmanız, başlı başına bir ilamdı.. Ama siz mevzu etmediğiniz için ben de nezaketsizlik etmek istemedim.”, diye itiraf eder genç hobbit.

“Bundan dolayı ayrıca teşekkür ederim.”, der yaşlı adam. “İstersen.. kapımın önündeki çınar ağacından, senin evinin bahçesindeki çınara bir kapı açabilirim. Teknik olarak hedef ağaca dokunmuş yada en azından onu görmüş olmalıydım, ama beraber olduğumuz bu son bir yıl boyunca bahçenden ve bahçendeki ağaçlardan, ve özellikle de çınarından o kadar çok bahsettin ki, görmüş gibi ayrıntılarını zihnimde canlandırabiliyorum.”

Brom hayret.. ve özlemle oturduğu yamuk sandalyede kalakalır.. Konuşmak için bir kaç defa ağzını açar ama herhangi bir ses çıkmaz.

Dahası, hemen yanınada peyda olan garip.. ve biraz da ürkütücü bir ‘hissin’ varlığına ayılır ve o his ona bu tercihin tamamen kendisine ait olduğunu ve önündeki ‘dönmek’ ile ‘devam etmek’ arasındaki iki seçenek ona kati bir şeyler söyler.

Geri dönerse evine, sıcak şöminesine, annesinin yadigar fincanlarına, kitaplarına, kıtır kurabiyelerine, ve muhtemelen de tembel, konforlu evinde mutlu bir şekilde yaşayıp gideceğini..

Devam etmesi halinde ise, evinden ayrıldığı geceden beri karşılaştığı bütün şeylerin aynısını ve çok daha fazlasını yaşayacağını, dahası bir gün geri döndüğünde, evine dair adı geçen şeylere kavuşmasına rağmen, muhtemelen bir daha mutlu olmayabileceğini söyler ona..

 

Brom Bumblebrim, kendisini dikkatle izleyen yaşlı Cathber’a bakar.

“Neden ben?”, diye soruverir.

Yaşlı adam, ona sessiz bir dakika boyunca bakar. Sonra gözlerini kısarak cevap verir.

“Sorunu yanlış kişiye soruyorsun, Efendi Hobbit. Ama düşünmen gereken asıl şey, sorduğun soru da değil.”, der ona.

“Nedir peki düşünmem gereken şey?”, diye sorar Brom kayıp bir sesle.

Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig sırıtır.

“ÇÜNKÜ sen..”, der.

Genç hobbit kaşlarını çatar.

“Hiç bi şey anlamadım.”, der hafif gıcık olmuş bir ifadeyle.

Yaşlı adam omuzlarını silker, yanında duran tabaktan bir kurabiye daha alır, kendi çayına bandırır ve ağzına atar.

“Ben de anladığımı söylemedim zaten!”, diye kıkırdar.

“Hiç yardımcı olmuyorsunuz, Efendi Cathber..”, diye homurdanır Brom.

 

“Sana bir seçenek verdim, delikanlı. Sanıyorum, sadece bu seçeneği sana sunmuş olarak bazı şeyleri anlama fırsatı da doğurmuş oldum. Gerisini senin düşünmen lazım.

Ben, bana verilen seçeklerden, bunca yüz yıl sonra ‘Elime ne geçti?’, diye sorulduğunda vereceğim cevap, ‘Hiç bir şey!’ olacak. Ama zaten yaptıklarım da asla benimle ve benim elde edeceğim kazançlarımla ilgili olmadı. Yaptıklarımı, ‘yaşadığımız dünya, ve bu dünyanın geleceği’ için yaptım.

Ben göçüp gittiğimde ve üzerinden yeterince zaman geçtiğinde bu dünyada kimse beni hatırlamayacak. Ama beni hatırlamayacak ‘özgür kimseler’ de olmuş olacak!”

 

Genç hobbit, muallak olduğu kadar da ‘kocaman’ olan bu cevap karşısında tökezler. Brom kendisini hiçbir zaman önemli biri olarak görmemiştir. Ancak evinden ayrıldığı geceden beri karşılaştığı şeyleri düşündüğünde; Croaking Mire’deki dehşet yaratığı, onun bu dünyada serbest kalmasını engellemek için binlerce yıldır başında nöbet tutan ‘Muhafızı’, büyülü korumaları dolayısıyla kimsenin giremediği Sessiz Gnome’ların köyünü ve orada yaşadıklarını, Gulls Perch’e girmesine ‘izin verilmiş’ olmasını, dünyada hayatta olan pek az ölümlünün oturup ‘muhabbet’ ettiği anne Titania’yı, onun vadisini kurtarmak için verdiği mücadeleyi ve bunun için yapmaz zorunda kaldığı şeyleri, güzel, saf ve olağanüstü Aremela’sını, ve garip bir ‘tesadüfle’ bu yaşlı adamla; yedi yüz kırk küsur yıl önce Themalsar’da savaşmış olan Cathber Gwet’chen Bolgrig ile karşılaşmasını düşünür.

 

“Göster bana.”, der sessizce.

Yaşlı adam ‘hımpf’lar ve yavaşça yerinden kalkar. Ağır adımlarla küçük kulübenin kapısını açar ve kararmakta olan akşam ışığında bile güzel görünen bahçesine çıkar.

Genç hobbit ise sessizce onu peşinden takip eder.

Yaşlı adam bahçesinin kenarındaki koca çınarın yanına geldiğinde nazikçe ağaca dokunur.

“Benden daha yaşlı bildiğim tek sen varsın. Tamara ile senin gölgende karşılaşmıştık, hatırlıyor musun?”, der yaşlı adam. Sonra Brom’a döner ve kıkırdar. “..Ve ilk kavgamızı da o zaman yapmıştık! İkimizde bu kıymetli ağacın hediye edeceği bir ‘asa’nın peşindeydik. İkimiz de asayı istiyorduk ve ikimizde hakkımız olduğunu düşündüğümüz o asadan vazgeçmek istemiyorduk. Tamara.. ateşli bir kızdı.. Ateşli ve inatçı.. Ben de inatçıydım ama sanırım onun kadar yakıcı bir güzelliğe sahip değildim!”

Brom, yaşlı Cathber’in eşinden bu kadar ‘mutlu’ bir şekilde bahsettiğine ilk defa müşahade eder.

“En sonunda ona, asayı alabileceğini, benim ise yeni bir asa için iki yüz yıl bekleyebileceğimi ve bunun sorun olmayacağını söyledim.”, der yaşlı adam ve dolu gözlerle gülümser. “Asayı o aldı. Ama ben de onu almış oldum! Hayatımda yaptığım en değerli, ve en güzel takastı bu..”

Brom gülmek ister ama nedense sadece kendi gözlerinin de dolduğunu hisseder.

“Senden küçük bir ricada bulunacağım, Tamara; bu delikanlının evine bir kapı açman. Geçtiğimiz bu bir yılda bana hayata dair unuttuğum o kadar çok şeyi bana farkında olmadan hatırlattı. Ve bükülmüş evimi tekrar ayağa kaldırdı. Bence eve dönmek istiyorsa, bunu hakketti..”

Brom, yaşlı adamın ağaca eşinin adıyla hitap etmesini hayretle karşılar ve bir anda bu dünya hakkında ne kadar az şey bildiğini anlayıverir. Dahası, adamın neden evine dönmek istemediğine de ayılır.

Genç hobbit, Efendi Cathber’in ağaca neden ‘Tamara’ diye hitap ettiğini anlamaz. Ama her eve döndüğünde yada her kapısını açtığında ilk gördüğü şeyin o ağaç olması bu yaşlı adamı ne denli kahredebileceği konusunda bazı tahminleri vardır. Genç hobbit, kendisinin de bir gün bir ağaca ‘Aremela’ diye hitap edip etmeyeceğini düşünür..

Yada..

..yeleğinin pek az kullandığı iç cebinde sakladığı toğumları, hobbit evinin arka bahçesine ektiğinde yetişeceğini umduğu çileklere..

Aremela..

..diye mi hitap edecekti?

 

Yaşlı çınar birden esner gibi gerilir.

Ve gövdesinde, bir insanın eğilerek, bir hobbit’in ise hoplaya zıplaya geçebileceği bir gedik açılır..

Brom hayretle gediğin içinde Bowling Hills’i, sonra Greener Kasabasını, en sonunda da evinin güzel bahçesini, bahçesindeki ağaçlarını, çiçeklerini ve ailesinin ona bıraktığı güllerini ve.. evini görür..

Genç hobbit göz yaşları içerisinde dizlerinin üzerine çöker..

..zira Brom Bumblebrim kararını çoktan vermiştir.

 

Evet.

Bir gün evine, sıcak şöminesine, kitaplarına, annesinin yadigar fincanlarına, mutlu çörek ve kurabiyelerine, bahçesine ve güllerine geri dönecektir. Döndüğünde ise mutlu olup olmayacağı kati değildir. Ama evine tekrar ayak bastığında, iç cebinde sakladığı çilek tohumlarının, o tohumlar için verilen hayatın ve yapılan fedakarlığın hakkını da vermiş olarak dönmüş olacaktır.

 

“Gördüm ve teşekkür ederim, Efendi Cathber.”, der Brom sessizce.

“Gitmeyeceksin.”, der yaşlı adam ve bunu bir soru olarak sormaz.

“Bir gün, evet. Daha değil.. Evim ve tembel konforum hiçbir yere gitmiyorlar. Ama ben şimdi gidersem, elime bir daha geçmeyecek, ve belki de sadece küçük bir hobbit’e ihtiyaç duyulabilecek fırsatları da kaçırmış olacağım.”

 

Efendi Cathber, yüzünde belirmiş bir kahırla yavaşça kapanan gediği seyreden küçük dostuna bakar, ve  gülümser.

Bir elini genç hobbit’in omzuna koyar ve, “Bilgelik sana erken yaşta gelmiş, Efendi Hobbit.”, der nazikçe.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Genç Brom, yaşlı Cathber’le bir kaç gün daha kulubede kalırlar. Sonra da tekrar ‘fırtına avı’ için yola koyulurlar. İş daha bitmemiştir ve bir hobbit, başladığı işi yarıda bırakmaz. 

“Evinize tekrar döneceğinizi umuyorum, Efendi Cathber. Ve bunun için de sizden bir on altı yıl daha beklememenizi rica ediyorum.”, der Brom.

“Bu yolculukta bir şeyler öğrenen tek kişi sen değilsin, delikanlı.”, der Cathber sırıtarak. “Bana tembelliği olmasa da,  evimin kıymetini ve konforunu göstermeyi başardın. Ki bu da beni üçte iki hobbit yapıyor.”

“Bu kabul edilebilir bir oran, efendim.”, diye başıyla onlar genç hobbit.

Cathber kıkırdar.

“Sırada neresi var?”, diye sorar Brom.

“Sırada güneydeki komşularımız var; Elder Hills dwarf’ları..”

“Aaaaa.. Dwarf’lar.. Bu iyi..”, der Brom kaşları çatılı bir şekilde.

Yaşlı Cathber’in tek kaşı kalkar.

“Neden?”

Genç hobbit’in suratında haşin bir ifade belirir.

“Çünkü onlara söyleyecek bir çift lafım var!” 

 

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” VIII ile
devam edecek..

 


Brom Bumblebrim, hiç farkında olmadan bu yaşlı ve yalnız adama, sadece bir kaç ay sonra ve çok uzaklardan bir çocuk gönderecektir..

Bu çocuk boynuzlu doğacak ve bundan dolayı annesi taşlanarak köyünden kovulacak ve saklandığı ormanda da yaralarından dolayı ölecektir. Anneyi ve kasılmış kolları arasında tuttuğu ve hala hayatta olan küçük bebeğini birisi bulacaktır. O kişi de Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig’in kendisi olacaktır.

Yaşlı Cathber hayretle ‘kendisine sunulan’ bu bebeği alacak ve asla sahip olamadığı bir şeyi, kızı ve emeklerinin mirasıçısı olarak yetiştirecektir.

Efendi Cathber bu kıza ‘Tanrı’nın izniyle’, anlamına gelen ‘Inshala’ adını verecek ve bu küçük, sevimli yaratık büyüyecek, hem babası, hem de efendisi olarak gördüğü Cathber’in ölümünden sonra Rituel Ormanını sahiplenecek ve ‘bir sonraki nesil’ olarak onun mirasını devam ettirecektir..

Bu hikaye için bkz. “i, inshala. i, belong” 

 

 

 
 

The Fog, The Path And The Door.
Knock, More And Ascend..

Timeline:

The Orken Horde have arrived on the doorsteps of Serenity Home. Many have gathered to defend the ‘serenity’ of this once peaceful and quiet town but it is doubtful they will be enough.

The remains of the once glorious Arashkan, the beautiful Bari Na-ammen, and the mystical Vodgar cities are all that stand between the annihilation of humanity. The numbers, however, say otherwise.

It is clear, Serenity Home needs her allies;
known, unknown, and forgotten..

And fast!

 

The heroes scatter all around the kingdom to find those allies. Some go to other cities, some to their own people to get help.

And some go where they shouldn’t..

Gnine Tinkerdome, Laila Wolvesbane, and Merisoul Xyrotwu travel to Silent Hills and quietly enter the Demon Fog to find a way to pass the slithering fog and enter the Silent Halls. The only clue they have is the strange riddle that Nadine Graciousward gave them.

 

into the hills
silent and hollow
chase the path
and through the fog
find the door
knock
more
and hallow
blood for blood
soul for soul
and
life for life
trade and be king
freely given
and
ascend

 

This story takes place a few short weeks after
Eski Efendim, Sahibim
ve Çok Daha Fazlası..

 

 

Are you sure this is the way?”, asked the gnome with a tight voice as the heavy fog settled around them once more, hiding the hills, the trees, the bushes, and finally, the earth itself.

“I have no idea, Master Gnine..”, replied the girl with the honey-brown hair, the crowning horns, and the raven-black wings, smartly.

 

There was a sullen silence..

..followed by a snort from the silent half-elf ranger girl, Laila.

 

The gnome, Gnine, turned around and scowled at Laila, then at the otherworldly beautiful girl, Merisoul, and scowled at her as well.

“This is no time for levity, Miss Mersoul.”, he said through clenched teeth.

“I don’t do levity, Master Gnine. This, you should know by now. Sweet Laila knows that I don’t, don’t you love?”, replied Merisoul brightly.

Laila coughed.

“I am not getting involved in this.”, she said and coughed again.

Merisoul shrugged and added, “And you really don’t have to ‘miss’ me all the time, you know. I will admit it is endearing, but methinks this is not quite the right time.”

 

Gnine ignored her wish and her remark. He scowled at her, some more..

..and at Laila as well, just so she wouldn’t feel left out.

 

“You said you knew the way!”, he nearly flared.

“No. I said I could find the way, given enough time..”, she corrected.

“We don’t have time.”, Gnine growled.

“Perhaps you should have decided to become a king a bit sooner, then, no?”, she smiled down at him.

“I didn’t know I had a kingdom, nor the fact that I could become her king!”, said Gnine in an exasperated tone.

“Well. There you have it then. Neither of us were sufficiently prepared and none of us knew we had to come here. This is where we admit we were caught with our pants down, I suppose, except I don’t’ have any pants and never owned one; always thought them to be a bit constricting and refraining for my taste, really..”, she said happily.

“Merisoul. PLEASE!”, said Gnine.

Laila snickered.

“‘Please’, always helps.”, Mersoul replied a bit seriously. “However, the fact remains; much like you, my dear Gnine Tinkerdome, I never came this way before either. I said I could find the way in, which is possibly true. All things considered, I am likely the only ‘friendly’ demon you are ever going to find, to get you in and through the Demon Fog.”

 

Gnine loved Merisoul.

She was pretty.

She was oddly fun.

She had an uncanny memory for events, conversations, and strange trivia.

She gave a ‘novel’ meaning to many unimportant or seemingly insignificant things.

And she was delicately accurate in whatever she did, be it blasting —or smoldering her enemies, or helping a friend..

..or even deceiving the said friend.

She would walk through fire to save what she thought was worth saving.. literally..

But she did have her exasperating moments, as well, and pushing her never helped..

Not in the long run, nor in the overall scheme of things.

 

Hence, Gnine Tinkerdome took a deep breath, slowly let go of his steam, and asked the raven winged half-succubi;

“How shall we proceed, then?”

“Smart move..”, complimented Laila.

Merisoul Xyrotwu smiled at her, then looked down at the gnome.

“I am sorry Master Gnine. I truly am. I really am not going out of my way to make things harder for you. Some things just are as hard as they are.. Period.

When the curse of the Demon Fog was laid upon these hills and your ancestors, Mortal counterparts had to be used so the curse would ‘stick’, per se. Otherwise, it would have dissipated a long, long time ago.

It is through those ‘willing’ Mortals the fog persists and said Mortals were not going to put something that could be thus easily cracked, now were they.”, Merisoul tried to explain.

“So, in other words.. what, exactly?”, asked Gnine.

“She means, we are screwed..”, inserted the ranger girl, in a low, noncommittal tone.

“Not quite.”, disagreed Merisoul.

“How so?”, asked Gnine.

“The Mortals who helped anchor the curse on this, ‘mortal’ end, used hard-to-decipher words to make it impossible for the anchor —the curse itself— to be broken. I suppose using a long array of random numbers, some sixteen or thirty digits would have sufficed and made it truly impossible to crack, but we are talking about Mortals who are, forever, subject to hubris, hence they put conditional rhymes and riddles. And you can always find the answer to a riddle.. provided you do it in the correct, sequential order.”

“Why?”, the gnome asked as a lump settled deep down his stomach for he felt a mind-numbing, and possibly a logic-murdering explanation coming his way.

“Because, my dear Master Gnine, it is the nature of hubris, which is the culmination of arrogance, pride, and vanity, to want to be noticed, much like serial killers leave calling cards behind. They want to be admired on how clever they are and how they have managed to elude capture for as long as they have.”, she replied happily.

 

Gnine stared at the girl with a sick expression, because that made ‘solving’ the riddle near impossible.

Laila chewed at a finger as she stared into the sticky fog and seemed like she wanted to be anywhere else but here.

 

“Do not despair, Master Gnine.”, Merisoul smiled at the gnome. “The riddle says;

 

into the hills
silent and hollow
chase the path
and through the fog
find the door
knock
more
and hallow

 

And here we are, in the hills, which are silent and empty. And we have thus followed the path into the fog.”

Laila rolled her eyes and silently ‘ho boy’ed at the half-succubi girl’s monumental misuse of logic.

“And the door?”, asked Gnine, looking around. “I see no door..”

“Well. If you had, that would have been too easy, and for just about anyone to find. I am thinking, the door is not a door, but a frame of mind. You of all people should know, Master Gnine, what appears, may not be. And what may not be, may be..” Merisoul said and looked at the gnome with expectation and anticipation..

 

..And it dawned in Gnine’s mind and he gave a sharp hiss..

 

“The bloody door is almost a metaphor. Very nearly an illusion.. It is the ‘unexpected’. It is right here; anywhere and everywhere!”

“Very astute, Master Gnine. I suspect you will make an excellent king someday.. What you have defined is, in fact, the very core of all power evil thrives upon; all its promise.. is an illusion!”

 

“Eh?”, baffled Laila.

Gnine, on the other hand, stared at the half-succubi girl with stunned admiration as true comprehension slowly dawned in his eyes.

 

“All those months ago..”, he gasped. “..back at that bloody demon pit, right after we killed Themalsar.. You tried to warn me.. Ow. My. Gosh! You tried to warn me and I never understood you were trying to tell me all along!”

“It’s alright, my dear Master Gnine. That self-same irony was lost upon myself, for I had descended into the same ruins for nothing other than to find power. And power I found. Just not the one I had considered, nor the kind I would have ever wanted, seeing as who and what I am.. Yet, here I am, working for one master, against a former master who will find me in the end, and suffer me pain like never felt, nor seen before.”

 

Gnine looked up at the otherworldly young woman, stepped up to her, and hugged her.

 

“Then we shall drill a hole into his Hell and come rescue you, my dear Merisoul.. Bet Udoorin would love that kind of carnage. Me, I prefer nuking from afar.. We shall bring his own walls down around him and make him suffer as he has made you suffer.”

Merisoul looked down at the gnome with surprise and astonishment.

 

“But.. Why?”, she asked.

 

“Because, my dear Soul, as inconvenient as we Mortals are, we are also headstrong, mule-headed, you might even say.. What’s more, WE LOVE and WE PROTECT OUR FRIENDS..“, he finished fiercely.

“What he said.”, added the ranger girl stoically and put a hand on the half-succubi’s shoulder.

 

Mersoul Xyrotwu rocked where she stood, as two ‘Mortals’, one little gnome, and one pretty ranger girl declared her, so blatantly, and honestly, a ‘friend’..

 

“Then I shall make it so, that you get your home, your people, your kingdom, and your destiny back, Master Gnine.”, she whispered, drew a step back, and knocked on the fog!

 

Knock.

Knock. Knock.

Knock.

Knock. Knock. Knock.

Knock.

 

KNOCK!..

 

..and the fog parted, revealing a dark, broken tunnel..

..and there were shadows in the tunnel..

..many shadows..

..and they moved..

..closer..

..and closer..

 

Gnine tensed.

Laila instantly cocked an arrow and drew her bow.

But the otherworldly beautiful half-succubi did not tense nor prepare.

“There’s no need, love.”, she said to the ranger corporal!

And then she smiled.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Hello, mirima..”, she whispered.

“Hello, doll..”, replied a soft, husky voice..

 

..and the leading shadow formed into a ravishingly pretty girl with short, tanned hair, one amber-brown, the other pale green eye, and long, elegant antler-like horns.

 

“Took you long enough.”, said the ravishing girl with the antler horns.

“Took a while to convince my friends and get here..”, replied Merisoul.

 

The ravishing girl looked down at the ogling gnome and at the stunned ranger-girl and smirked.

 

“You seem short on friends, or is he just short?”, she said with an amused voice.

“Friends come by quality, mirima, not by quantity.. and he is the right height for his kind. The others are busy elsewhere.”, explained Mersioul.

“And this? Pretty isn’t she..”, she smiled.

Laila fidgeted uncomfortably while Merisoul looked past her, and into the dark tunnel.

“What are they doing here?”, she asked a bit surprised.

“The Mortal anchors set the conditions, doll.”, replied the girl with the antlers.

 

find the door
knock
more
and hallow
blood for blood
soul for soul
and
life for life
trade and be king
freely given
and
ascend

 

“You knocked and I opened The Door, but you needed more.. and these..”, she said, pointing at the many shadows in the tunnel, “..are the ‘more’. They all knew you. All I did was tell them about what you had done, and they all decided they wanted to trade their blood, their life, and what soul they had, and given freely, to ascend..”

 

Merisoul stared at her and perhaps for the first time, a thunderstruck expression cast on her face..

 

“Sweetheart..”, she began, but the antler-girl butt in.

“..Told them it wouldn’t be so much fun as it would be painful, and that they would actually have to get real jobs and work for their ascension, yet here they all are.

You always did say Auntie Irine wasn’t treating her trainees right.

Perhaps she should have indeed employed and nursed us better, rather than having us suffer the extremes of her ‘education program’.. nor indulged herself upon us, the way she did..

But then, if she could have, she wouldn’t have been the bloody demon bitch that she was and none of us would have had to endure this mess in the first place as we would never have been.

Now. Are you going to introduce us or what?”

 

Merisoul sighed.

“Thank you.”, she said softly.

 

“No, doll, thank you. For the first time, we are free, and for the first time, we will have our will to our own. We will have real lives and should we wish, real mates; true loves, and lovers.. We will burn, not in flesh, but in our hearts.. And worthy pains they will be; that of birth, of life, and of death.. And perchance, understand what was bereft of our birthright; COMPASSION..”

 

“Sweetheart.. He will never forgive me. He CAN’T. This, I know. And this, I have accepted. But he will never let you be, either. One by one, he will hunt you all down.”, said Merisoul with tears in her eyes.

“Then we shall look upon it as a down payment for our ascension!”, replied the antler-girl, and harshly.

 

Once more, Merisoul signed.

 

Then she looked down at the befuddled gnome and the creeped out ranger-girl standing next to him and said, “Mirima, these are two of my friends, who have also claimed me as their friend; Master Gnine Tinkerdome and Ranger Corporal Laila Wolvesbane. Master Gnine, Corporal Laila, this my BFF, Lanna Temez.. “

“..Also known as Perigren Ostlanna Temez. Nice to meet you two, I think.”, Lanna said with her soft, husky voice.

“Umm.. You are welcome?”, replied Gnine. “Nice to meet you too, I hope.”

Laila could only nod.

 

Perigren Ostlanna Temez smiled at the abashed gnome and the somewhat dumbstruck ranger-girl for a moment, then, just like that, she was all business, once again.

 

“Alright, you lot!.. Form a line, give your oaths before The First among the Lost to Rise, the King of these halls, and the Witness; She-Who-Stands-Between and go.. Hence you shall be bound only by your own oath and be free to fight for your ascension.”, she said and looked down, once more at Gnine.

Then, without warning, she slashed open her right palm, using her bare fingers..

She squeezed, and upon her bloody fist, she solemnly oathed;

 

“This blood, I, who has been known as Perigren Ostlanna Temez for the whole of my life, do freely give. I, Perigren Ostlanna Temez, who shall go forth with my brothers and sisters to fight, side by side with, and for Mortals, to pit my life, and against the odds, in hopes to redeem my soul, be free and ascend..”

 

Gnine Tinkerdome just stared at the antler-girl.

Laila had thought she’d prepared herself for ‘wierd’ when she’d decided to come here with Gnine and Merisoul but this had just gone off her charts.

 

“Where will you all go?”, asked Merisoul curiously?

Lanna Temez smiled at Merisoul.. smirked, really.

“To the one that burned you!. The young throw-away bantam, Thomas..” she said. “I arranged to ask him and he said he would keep us all hidden and safe, in his temple, of all places, until the fighting started. He thought we’d make excellent teams for surgical strikes against enemy HQs, though I am not quite sure what that really means!”

“You.. you spoke with Thomas? Thomas Dimwood?”, blurted Laila.

“Not in person, pretty girl.. Not yet, anyway. But I suspect I shall. I just must meet the boy who burned our Merisoul.”, she said happily.

Merisoul sighed.

 

And then a tall, young, pretty young man with pale hair and impressive, curving horns stepped up, gorged open his palm, squeezed it into a bloody fist, and spoke with a cool, rusty voice.

“This blood, I, who has been known as Hal Mali Volent Pierce for the whole of my life, do freely give. I, Hal Mali Volent Pierce, who shall go forth with my brothers and sisters to fight, side by side with, and for Mortals, to pit my life, and against the odds, in hopes to redeem my soul, be free and ascend.. Hi Soul!”

“Hey, Hal.. Thank you.”, Merisoul said.

“No, girl, thank you.”, smiled Hal..

..and walked off, and disappeared in the fog.

Laila stared after the handsome creature with a thunderstruck expression.

“I thought all you succubi were girls.”, she mumbled.

 

“Ow, no, sweet Laila.”, smiled Merisoul with a glassy expression. “We were made to sow discord among Mortals..

 

All Mortals..

 

I think, deep down, you also know; of the two genders, which is the stronger and the truly dangerous one.

 

Should you ever want to destroy a people, you need not kill their men, devastate their lands, nor slaughter their animals, but merely degrade, deprave, degenerate, immoralize, and corrupt their women..

 

And we are not succubi, which is a word used to describe our heritage. The females of our real counterparts are called ‘Succubus’ and the males are called an ‘Incubus’..

 

My mother.. she was a beautiful mortal woman. She got caught in a cult led by an Incubus, who was my father.”

 

“I.. I am sorry. I didn’t mean to..”, faltered Laila.

“It’s alright, love. Not your fault. I loved my mother because I remember her whispering warm words to me when I was born. She died two days later. She is probably the only one that I have known to have loved me unconditionally and uncritically. Perhaps I shall find my father, one day, and discuss what he did to her.. at length.”

“I’d be happy to come along.”, Laila offered. “I myself love a good, long discussion with bow charts and pointy, directional arrows.”

 

 

“I apologize for the inconvenience, Master Gnine.. “, said Lanna Temez seriously. “But the oaths to ascension must be observed and properly.”

“It’s perfectly alright, my dear.”, replied Gnine with a spooked and amazed voice as he watched the long line of the prettiest, most beautiful and striking, very young women, and the very nearly as pretty, beautiful and devilishly handsome young boys come filing out of the dark tunnel.

 

“This blood, I, who has been known as Mathilda Ravish Demure for the whole of my life, do freely give. I, Mathilda Ravish Demure, who shall go forth with my brothers and sisters to fight, side by side with, and for Mortals, to pit my life, and against the odds, in hopes to redeem my soul, be free and ascend.. Hey, you!”

“Hey, Demure. I am sorry about Blenda. She was truly a loss.”

“I am sorry too. She never did learn to keep her trap shut though. A girl should always know when to shut up and when to mouth off, particularly where Demogorgon is concerned.”, replied Mathilda with a shrug and walked off into the fog..

 

“This blood, I, who has been known as Constance Alure Smithen for the whole of my life, do freely give. I, Constance Alure Smithen, who shall go forth with my brothers and sisters to fight, side by side with, and for Mortals, to pit my life, and against the odds, in hopes to redeem my soul, be free and ascend..”, said another, rather alluring, soft-eyed creature with flowing, silky black hair, and long, beautiful horns, followed by a particularly bewitching girl with glowing red hair, mesmerizing eyes, pretty little horns and distinctly curving figure wearing expressly fashionable.. almost see-throughs..

“What she said..”, she blurted..

“Demelze..”, the antler-girl said with a reproving tone. “..you know that won’t work. A binding must have your full name, your intentions, and your dedication in it, put to words, and properly.”

“She’s right, dear.”, confirmed Merisoul. “You must start this with the correct perspective and reasons.. Doing what we have just done, then losing it all on a technicality would be a sorrow way to go.”

“You can’t even give us a definitive outcome for this lasting and binding excursion but you want me to be definitive in my application?”, she whined.

“Mortals never get any ‘definitive’ in anything they do, sweet Demelze. Why should we?”, asked Lanna Temez. “Which is sort of the point..”

“I don’t understand..”, said Demelze with a deflated pout.

“Neither do I. But I do know exactly what’s waiting for us back there, and so do you.”, replied Temez as she pointed back at the dark tunnel.

Demelze sighed, nailed the skin of her palm open, and said;

“This blood, I, who has been known as Cee Lingerith Demelze for the whole of my life, do freely give. I, Cee Lingerith Demelze, who shall go forth with my brothers and sisters to fight, side by side with, and for Mortals, to pit my life, and against the odds, in hopes to redeem my soul, be free and ascend..”

..and she skimped into the fog as well.

“That one’s going to be trouble.”, said Temez, staring after the Cee ‘Lingerith’ Demelze.

“Yes..”, agreed Merisoul. “..can you but imagine me in those skimpy things?”

“Did. Any number of times..”, smirked Lanna, and barked a silvery laugh.

Laila let out a blushed snort.

“Mirima..”, said Merisoul reproachfully.

“Yes, yes, I know. You’d look spectacular in them, though.”

“Perhaps. But then, so would you. So would any girl, Mortal and not. Which, sort of ruins the whole thing for me; to get appreciated for only my appearance in a particularly revealing bit of cloth that has nothing to do with my mind, my heart, my feelings, my wants, my ideals, nor my desires. It turns me from a living, breathing, thinking being, into a specific object with a specific use.. Which is what we were back there to begin with..”, she said and nodded at the tunnel.

“Fun, though.”, Lanna smiled.

“Fun, and demeaning.. When I want to capture a man, it must be a permanent arrangement, and without the use of my heritage. It must be because he wants me as a person who has the free will to say ‘no’ at any given time.”, replied Merisoul.

“You never say, ‘no’, doll..”

“Yes, I do.. I just prefer not to.. I like to arrange things in a way that I do not have to say ‘no’ because I don’t like seeing sad faces around me and ‘no’ makes people unhappy. Hence, I balance my integrity with their conformity.”

“That’s a lot of work..”, said the antler-girl thoughtfully.

“Saying ‘no’ outright is easy. It requires little to no effort but a tint of courage. ‘No’, also is a heart and deal-breaker. Once it’s out, it is always out there. Why break something when it can be avoided by giving just a bit more effort on my part. We give so much more effort to the truly insignificant and the inconsequential to attain equally pointless ends. Why should it become an issue when I take the time and effort in trying not to break a heart? I find those who don’t or just can’t be bothered, corrosively sad and destitute.

Don’t get me wrong, sweetheart. My rates aren’t really all that high. I only crave mutual wanting that isn’t limited to certain interactions.. That, I can take from any man.. The mutual wanting I desire is that of the heart.. And for that to happen, I must first understand the heart. I think that is a reasonable rate, don’t you think?”

“Then.. how will I know if I have that mutual wanting?”, Lanna Temez asked and the shadow of an unfathomable fear cast on her beautiful face.

“Do not fret, sweetheart. You already have it.”

“How? How do you know?”

“Because you still hurt, dear.. Years have gone and you still simmer and still burn!”

 

Gnine Tinkerdome watched the long line of Half-Borns coming out of the tunnel, a count of perhaps over two hundred of them, listened to their bloody oaths and stared after them as they walked into the fog and disappeared in it, with awed fascination.

But he was so much more enthralled by the point of view upon which his friend, Merisoul Xyrotwu, based her whole life and perspective upon.

It was eerie, uncanny, delicate, dedicated, extreme and..

..by the Heavens, it had bloody worked!

 

Then the final half-succubi came; a boy that seemed no more than six or eight, dragging what appeared to be a stuffed imp, of all things. He was holding the hand of an older Half-Born girl with sharp features; sharp red lips, high cheekbones, a bold nose, a sharp, pointy chin, sharp amber-like eyes, and even sharper horns and a slim, curling tail.

She looked down at the boy then at Temez, Merisoul, and Gnine with a vicious scowl.

“I wasn’t going to leave him behind.. They beat him a few too many times and he’s not been right ever since. I suspect he is on their list for termination. No Mortal would want a disagreeable little slut with a creepy tail like me, anyway. I shall find me a home and look after him. Somewhere far and remote. He will never be right, but I will bloody make sure he always has ample food to eat, me to play tickle-tackle-toes and be stupidly happy!”

Merisoul stepped up and hugged the vicious girl.

“And that ‘kindness’ shall be your redemption, then, my beautiful Berete Hamna Vir.. I shall miss you..”

“No, you won’t!”, snorted Berete.

“I might..”, smiled Merisoul.

“Good ‘nuf for me..”, replied the vicious girl. Then she looked down at the little boy and softly spoke to him. “Say, ‘goodbye’ to your kin Merisoul and Temez, Dar Derune.”

“I don’t like the word, ‘kin’. It means ‘hate’ in one of the many Mortal tongues. I shall prefer ‘hug’. It means the same in every language, and everywhere..”, murmured the little boy vaguely, and hugged Merisoul.

“Goodbye, Merisoul.”, he whispered into her tummy..

“Goodbye, my little luv.”, said Merisoul softly. “I shall miss you.”

“I shall miss you too. You were always nice to me even though you had no reason to be. It.. it always felt like you had an angel in you.. I shall always remember, and cherish that..”, he mumbled.

Then he turned to Lanna and stared at her with big, solemn eyes.

“I want to hug you too, Temez. But I do not know if I should because you were always my favorite. I do not want you to misunderstand.”, he said with a barely audible voice.

Temez bent down to the boy, and enclosed him whole, in her arms.

“I shall bloody understand as I please, my beautiful little field..”

“Goodbye to you too, then, mirima Temez. Too bad I am broken and can’t be fixed.”

“Goodbye, Dar Derune. You were all of our favorite and we are all broken!”, sniffled Lanna. “We shall see each other again, one day. If not then, surely it will be beyond Oblivion.”

“Oblivion..”, mused the boy. “..isn’t as far as it sounds, really. I could wait!”

Then the vicious girl and the little boy gave their oaths as well and were soon gone into the fog.

 

“Well. That’s it, then.”, said Lanna Temez.

“That’s it, then..”, agreed Merisoul quietly.

 

Perigren Ostlanna Temez reached up hugged Merisoul.

 

“I shall miss you, Arezme Ara Serraphyn, my Best Fiend Friend, my sister, and my merry soul..”, she said..

 

..and she sobbed.

 

“And I shall dearly miss you as well, mirima Lanna Temez, my Best Fiend Friend, my sister, and my free soul..”, whispered Merisoul back, and for a long, long moment, she held her, and fiercely.

Then they parted..

 

Lanna Temez looked down at Gnine.

“We have cleared what we could, on our way here. Until you find yours, whatever else you face down there, is an enemy. This wasn’t the best we could do, it was merely the only thing we could do.. Through them, you must go to reach your people, and claim your hills, your halls, your throne, your heritage, your kingdom, and your destiny, Master Gnine Tinkerdome. I bid you and yours, a farewell..”

Gnine gave a solemn nod at her.

“Thank you, Lanna Temez. You shall be remembered.”

“No! My kind was a mistake that must never be remembered..”, she said harshly.

“If my friend Merisoul here is any indication of your kind, then you are but the best mistake ever to have happened.. Hence, you shall never be forgotten.”, replied Gnine.

Lanna gave Gnine a queasy stare.. Then she smiled.

“Mortals can indeed be inconvenient at times..”, she said with the same smile.

“Yes. Yes, they can, indeed..”, agreed Merisoul.

“Thank you for being my Merisoul’s friend, pretty Laila. Your kind —rangers, have always been a bane for my kind; always the first to face evil, and always the last thing we see.. You have no idea how important it is to have you as her friend. Now, I truly know she is not alone.”, Temez said seriously to Laila.

“She is welcome. And so are you.”, Laila replied. “For I know what it is to be alone.”

 

Perigren Ostlanna Temez, now only mirima Lanna Temez, gave Merisoul one last look, but no last words..

Slowly she turned..

..and walked into the Demon Fog, after her brothers and sisters.

 

 

It would seem, the great ‘Project Discord’, Aunt Irine had hatched many, many years ago had inadvertently backfired and quite horribly so, once she was, perhaps unwittingly, taken out of the equation.

The fruits of her centuries-old work to create a very special and uniquely dedicated Hell Legion to sow dissension among Mortals had just walked off.. to fight against her own master.

And Kardax’Trakxa “The Face” now had a genuine reason to hate her and her progeny..

 

 

into the hills
silent and hollow, we have ventured
chased the path
and through the fog
found the door
knocked
more
and hallowed the grounds
with our blood
freely gave our souls
and
our lives
and returned the king
and fight, we shall
to earn our ascension..

 

 

..whispered Merisoul, and with Gnine Tinkerdome leading the way and Laila Wolvesbane following closely, they entered the dark, musty tunnel starting down into the still and muted vaults of Silent Hills, to give back her voice.

 

 


 

 

 
 

Changes..

Timeline:

178 yıl öncesinden itibaren..

 

Değişim.

 

Kolay gelmez.

Genelde bize sormaz.

Geldiğinde de istenmez.

 

Değişim.

 

Gelmiş ise, alışkanlıklarımızın hayatımızın kendisi olarak belirlediğimizi ve artık yerimizde saydığımızı bize anlatır.

Geçmişe fazla bağlanmışsak bizi kırar.

Geçmişimiz yok ise bizi yanıltır.

 

Değişim.

 

Geldiğinde itiraz ediyor, onu suçluyor, mukavemet gösteriyor, korkuyor ve ona karşı mücadele ediyorsak, bilinmeli ki gerçek sorumluyu aynada görebilirsin çünkü durduğumuz yer, hayatta olduğumuz halde çoktan gömüldüğümüz yerdir.

 

Bu hikaye kronolojik olarak,
A Bard’s Tale XIII, “Searing Perspective” ‘den
sonra başlar,
ve “Annen için üzgünüm..” ‘den
önce biter.

 

 

Yine mi gidiyorsun, Lenna?”, diye sorar, uzun boylu, yakışıklı high elf.

“Bunun seni ilgilendirdiğini hiç sanmıyorum, Armathelius Riverblade. Dahası, adımla samimi olabileceğin kadar arkadaş değiliz. Aslına bakılırsa, arkadaş bile değiliz.”,  der, önünde duran elf kadar uzun boylu kız soğuk bir şekilde.

 

Armathelius, kendisinin ‘Lenna’ diye hitap ettiği, bir çoklarının ise ‘Buz Kraliçesi’ olarak lakaplandırdığı, fevkalade olduğu kadar, ‘erişilmez’ güzellikteki elf kıza uzun bir süre sessizce bakar. İçinde buruk bir kırıklık hissetse de bunu yüzüne yansıtmaz. Gerçekte yansıtıp yansıtmamasının da pek bir önemi yoktur zira kız onu umursamadığı gibi, ona bakma zahmetinde, yada nezaketinde, bile bulunmaz..

 

“Ri Grandaleren, kızının peşinden seni gönderdiğini duydum.”, der neşeli olmaya çalışan bir üslupla.

“Ri’mizin şahsıma verdiği herhangi bir özel emir varsa, bu tam olarak odur; ÖZEL! Ve ne seni, ne de bir başkasını ilgilendirir.”, der ‘Lenna’ adındaki kız, ve bunu söylerken de ne soğuk sesinden, ne de tavrından herhangi bir taviz vermez.

 

Genç Armathelius yine susar ve silik yeşil gözleriyle önünden umarsız bir eda ile süzülen muhteşem kızı seyreder.

 

“Prenses Alor’Nadien ne’yi sağ salim getir.”, der sessizce arkasından.

‘Lenna’ bir an durur.

“Prenses hazretlerine bir zarar vereceğimi düşünüyor olman çok ilginç, Armathelius. Ona ilgi duyduğunu bilmiyordum.”, der genç elfe buz gibi bir gülümseyişle.

“Prensesin sağlığı ve mutluluğu dışında, şahsına özel bir ilgim yok, Lenna.”, der elf sakin bir sesle.

Kız, adamın kendisine tekrar ‘Lenna’ diye hitap etmesinden dolayı kızar ve platin sarısı kaşlarını çatar.

“Beni ilgilendiren..”, der Armathelius, “..ona bir şey olması halinde, Prensesimizin saraydan ve Bari Na-ammen’den ayrılmasına kendisi sebep olmuş olmasına rağmen, Ri’mizin tez canlı davranması ve bundan seni sorumlu tutması.”

“Pek düşüncelisin, Lordum!”, diye hicveder ‘Lenna’.

Kaşlarını çatma sırası saki Armathelius’a geçmiştir.

“Annen sonsuza kadar yaşamayacak, Lenna. Daha ne kadar onun gölgesinde ve kuklası olarak kalacaksın? Kendi hayatını kendin idare etme zamanın gelmedi mi?”, diye sert bir şekilde cevap verir.

‘Lenna’ daha önce andırmıyor idiyse de, yüzünde beliren ifadeyle artık kesin olarak ‘Buz Kraliçesi’nin kendisi gibidir.

“Sanıyorum ki haddinizi aştınız, Lordum Armathelius. Dikkat edin. High Lady Angrellen hakkında konuşurken gösterdiğiniz saygısızlık, size çok pahalıya mal olabilir.”, diye burnundan soluyarak tıslar.

“Özür dilerim, High Lady Anglenna. Niyetim sizi üzmek değildi.”, der Armathelius aynı sert üslupla. “Bununla beraber, gitmeden önce bir şeyi size söylemeyi kendime görev bilirim.”

“Lütfen. Size ve ‘görevinize’ engel olmayayım, Lordum.”, diye nezaketsiz bir şekilde hırlar elf kızı.

“Annen evrenin merkezi değil.. Dahası, Bari Na-ammen’in kendisine borcu varmış gibi davranması ve bu güzel şehri yıkıcı tavırları ile bezdirmesi, korkarım gittiğinde seni de kendisi gibi yalnız bırakacak. Ve bir elfin yalnızlığı, bir insanın yalnızlığına benzemez, Lenna.”, der genç elf, ama bunu söylerken sesi az önceki gibi sert değildir artık.

“Sanıyorum, bu ‘bir şey’den daha fazla oldu, Lordum.”, diye buzul kırılmasını andıran bir şekilde karşılık verir High Lady Anglenna.

“Hayır, Lenna. Söylediğim şeylerin hepsi ‘bir’ şeydi.. Ve gerçekte de ‘aynı’ şeydi..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Lenna ayak seslerini çok geç fark eder ve bir anda, önünde duran devasa yaratık, içinde bulunduğu kanlı arena, ve bir türlü yaratığı devirmekten aciz kalan ‘ahmaklar’ gözleri önünden kayar..

Buna rağmen, her nasılsa ‘prenses’ Lorna’nın, fal taşı gibi açılmış gözlerle kendisine baktığını görüverir..

..nevarki Lorna’nın korkuyla kendisine bakışlarını geç fark ettiği gibi, arkasından gelen ayak seslerini de çok geç fark etmiştir.

Prensesin kendisine neden öyle baktığını da, ardından yaklaşan ayak seslerinin neye tekabül ettiğini de ancak büyük, içi doldurulamaz bir nefret ve tiksinti içeren tıslamayı duyduğunda anlar;

 

“FELISIA FREMERI’İ HATIRLA!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bana adını ver, iblis tohumu. Bir iyilik istiyorsan karşılığını da vermen gerektiğini çok iyi biliyor olman gerekir.”, diye büyük bir hırsla tıslar High Lady Anglenna.

Uzun, buzullar kadar soğuk ve erişilmez bir güzelliğe sahip elf kızın önünde duran, ve yüzünde kayıp bir ifadeyle kendisini süzen ‘iblis tohumu’, sessizce ona cevap verir.

“Evet. Ben bir iblis tohumuyum. Kötülük doğamda var. Ben bununla doğdum ve öldüğümde de bu, kötülüğün elinden olacak. Peki senin bahanen ne?”, diye hüzünle cevap verir ‘iblis tohumu’.

“ADIN!”, diye hışımla fısıldar Anglenna.

“Sana adımı vereceğim. Ama bu bir iyilik karşılığında bir başka iyilik için olmayacak. Bu, bir kötülüğe engel olmak için yapılmış bir iyilik olacak..”

ADINI VER!“, diye aynı tavizsiz sesle emreder High Lady.

Merisoul Xyrotwu, kendisine tepeden bakan elf kadına hüzünle, ve büyük bir kayıpla bakar.

 

“Ad Ara..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Hayattayken kibrimizle görmediğimiz, ihtişamımızda fark etmediğimiz, ve belki de en kötüsü; umursamadığımız şeyler, ölürken dikkatimizi çekiyor olması ne kadar ilginç.”

High Lady Anglenna’nın zihninden geçen son şey buydu.

Yanında durduğu derin, krater gibi çukurun içine düşmekte olan, High Spires’ın efendisi Philius’un, Prensesi korumaları için gönderdiği elflerden bir tanesinin, kan içerisindeki cesedi..

Devasa yaratığın yer sarsan kükreyişi ve etrafa kudurmuş bir şekilde bakan gözlerinden birisine, muhteşem bir zarafetle süzülerek saplanan, o izci çapulcusu kızın attığı ok..

..ve Anglenna’nın, öyle bir atışı Bari Na-ammen elflerinin bile gerçekleştiremeyeceği gerçeğini kendisine itiraf edişi..

Kendisine Aager diyen, karalar içindeki melun herifin, devasa yaratığın sırtında, düşmeden koşmasını..

O küçük, ne idüğü belirsiz aklı eksik kızın, “Gel, Snare! Bana gel! Gel güzelim.. Sen doğanın köküsün.. Sen varsın!”, diye kendisi gibi küçük ve cılız bir sesle arenanın ortasına çağırdığı muazzam ‘ağacın’ yerden yükselişini ve kalın, sarmaşıklı kollarıyla dev sürüngeni yakalayıp olduğu yere çakmasını..

Udoorin denen yeni yetmenin manyammış kahkahalarını..

Muhtemelen o terbiyesiz bücürün attığı, ve kızıl bir sabun köpüğü gibi genişleyen ateş topunu.

Parçalanmış cesetlerin başında uçuşan sineklerin vızıltılarını..

..Ve uzakta, cesetlerden bir tanesinin hareket edip altından çıkan uzun, esmer saçlı kızı..

High Lady Anglenna bu ayrıntıları etken olarak değil, tamamen bir seyirci olarak izlemişti.

Kendisini şaşırtan, gördüğü ayrıntılar değil, bunları fark etmiş olmasıydı.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

High Lady Anglenna, paylaştığı masada oturan diğerlerini, etrafındaki mutlu şöleni, çalgıcıları, koşuşturan çocukları, önündeki nefis yemekleri ve az ileride oturan kasaba şerifini umursamadan gözlerini diktiği kaçak kıza büyük bir hışımla tıslar..

“Bu senin için ‘Lenna abla’, değil, High Lady Anglenna!”

Lenna ‘ablasının’ karşısında, örülmüş up uzun sim siyah saçlı, içsel bir zarafetle oturan kız başını yere eğmiş, utanç içerisinde ve anca duyulur bir sesle cevap vermişti..

“Bu da beni sizin için, Prenses Alor’Nadien ne yapmıyor mu, abla?”

 

Anglenna kıp kırmızı olmuş bir şekilde öylece kalakalmıştı oturduğu masada.

 

Geriye dönüp baktığında, prensesin bir fısıltı kadar sessizce söylediği sözlerde hiçbir tereddüt, pısırıklık, eziklik, geri adım atma yada zayıflık duymamıştı. Buna rağmen söylediklerini ‘onun hayrına’ sessizce söylemişti.

Halbuki kendisi olayı, olabildiğince kamuya mal etmişti!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Serin bir rüzgar, High Lady Anglenna’nın sırtını okşar ve uzun, selvi boylu kadın, arkasından gelen bir yük ile bir adım ileri tökezler.. Ve arkasından, neredeyse doğduğu günden itibaren bildiği bir kokuyu sezinler.

Bu koku kendisinde her zaman ve her nedense, ve ancak hayatın kendisine tekabül eden bir sıcaklığı, şefkati, aidiyet duygusunu, ve içsel bir koruma dürtüsü uyandıran, Prenses Alor’Nadien ne’nin kokusudur..

Ve nedense Prenses ona, Anglenna’ya, arkadan sarılmıştır..

..kanlı cesetlerle dolu arenanın ortasında!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Lady Merisoul! Damda olduğunuzu ve beni duyduğunuzu biliyorum.”, diye seslenir Anglenna karanlığın içinden, ancak kendisine herhangi bir ses yada cevap gelmez. Zorlukla ayakta duran ‘Buz Kraliçesi’, sanki bir gecede erimiş ve yüzündeki solgun ifadeye bakılırsa da, gözü kararıp olduğu yerde yığılıp kalmasına ramak kalmıştır.

“..Lütfen.”, diye fısıldar High Lady.

“‘Lütfen’, her zaman işe yarar.”, diye mutlu bir cevap gelir damdan. “Ve bir ‘Lady’ seviyesine güncellendiğime göre benden bir şey istiyor olmalısın.”

“Evet. Korkarım yardımınıza ihtiyacım var.”, diye zorlukla cevap verir Anglenna ve başıyla kıpırdamadan sarkan koluna işaret eder.

“Nooldu sana böyle? Kumrular yarım saat önce döndüler. O şapşal çocuğun yüzündeki ifadeye bakılırsa sanıyorum mutlu bir akşam geçirmiş olmalılar. Prensesine sarılmasına bakılırsa, oldukça mutlu bir akşam!”

“Bir.. bir hanımefendi böyle şeyleri konuşmaz..”, der Anglenna, gergin ifadesiyle.

“Neyse ki ben ne bir ‘leydiyim’, ne de bir ‘hanımefendi’.. Ne olduğunu bana anlatacak mısın?”, diye High Lady’nin omzuna dokunur..

..ve dokunmasıyla, Anglenna’nın sıkılmış dişleri arasından boğuk bir inleme kaçar.

“Omzun ezilmiş ve kırılmış..”, der ve High Lady’nin solmuş yüzüne sırıtır. “Biliyor musun, hep senin bu pahalı elbiselerini parçalamak istemişimdir!”, diye ekler ve ani bir hareketle elf kızın elbisesini, omuz dikişlerinden söker!

“..Kolundaki morluklara bakılırsa, onun da en az üç yerinde çatlak var. Diğer elinle göğsünü tutuşuna bakılırsa, kırık kaburgalar, duruşuna bakılırsa, sırtında bana göstermediğin en az bir darbe, ve sanırım kalçanda da bi sorun var.. Ne yaptın sen? Kendini bir yaban domuzu sürüsünün önüne mi attın? Bu kendini öldürtmek için kötü bir tercih, zira başaramazsan.. Eh.. Bu hale gelirsin işte!”

“Eline düştüm ve beni iyileştirmene ihtiyacım var!”, diye inler High Lady sıkılmış gözleri arasından acı yaşlar dökülürken.

“Neden Lady Magella’ya gitmiyorsun? Yada küçük Inshala’ya? Lady seni beleşe tamir eder. Aslına bakılırsa Inshala’da.. Ama ona gidersen bundan sonra o kıza, olduğu insan gibi davranman gerekir ki, bu da o kadar büyük bir kayıp sayılmaz senin için..”, der Merisoul.

“İkisine de.. gidemem..”, diye cevap verir Anglenna, acı içerisinde.

 

Merisoul’un bal renkli kaşlarından biri kalkar.

 

“Neden?”, diye sorar açık bir merakla.

“Birincisi, küçük Inshala burada değil, Heaven Parkında.. Efendi Aager’le birlikte kırılmış bir şeyleri onarmaya çalışıyorlar! Lady’ye de gidemem çünkü.. çünkü ona gidersem Prenses bu halimi görür!”, diye zorlukla konuşur Anglenna.

“Görsün.. Seni ilk defa yaralanmış görmüyor ki. Ne oldu? Onları takip ettiğinden haberdar olmasını mı istemiyorsun yoksa? Sana bunun iyi bir fikir olmadığını ima etmeye çalışmıştım sanırım. Hemde daha bu gece!”

“Hayır, genç Merisoul. Onun üzülmesini istemiyorum..”, diye sessizce inler high elf asilzade..

 

Merisoul ‘fırk’lar!

 

“Bu senden duyabileceğim en muhteşem yala— doğru olsa gerek!”, diye ünler succubi melezi. “Sen gerçekten samimisin..”

“Bunun için sana ne borçlanacağım, küçük iblis?”, diye diş gıcırdatır Anglenna, artık kapadığı gözleriyle ekşittiği suratı, acısının sınıra ulaştığını göstermektedir.

 

“Aaa.. Acı.. Bunun ne olduğunu daha bildiğini sanmıyorum. Ama bu gece küçük sürprizler ve mutluluklarla dolu gibi görünüyor!”, der bir başka ses ve Anglenna sesin içinde hissettiği kini algılar ve gözlerini açar.

Merisoul’un arkasında o çocuk durmaktadır.. Dar—bişey! Ahmak Philius’un piçi!..

..ve adamın suratındaki katışıksız nefreti, ve elindeki uzun hançeri fark eder.

 

“Sevgili Soul, müsaadenle bu zevki bana bırakırsan pek mutlu olacağım..”, diye kindar bir fısıltıyla tıslar Darly Dor.

“DARLY!”, diye kamçı gibi emir verir Merisoul ve Darly olduğu yerde çakılır. “Sana maşa olmakla ilgili söylediklerimi bu kadar mı çabuk unuttun?”

“Çok kısa bir anlığına daha maşa kalabilirim..”, diye dişlerini gıcırdatır Darly vahşi bir ifadeyle.

“Senin.. Philius’un piçi olman dışında.. kim olduğunu.. bilmiyorum.. Benimle ne alıp veremediğini de.. bilmiyorum..”, diye zorlukla konuşur High Lady.

“Hayatın o kadar çok arkadaşlarla mı dolu ki can sıkıntısından kendine düşman arıyorsun, dişi elf!”, diye nahoş bir üslupla konuşur Merisoul. “Dahası, aşağılamaya çalıştığın o çocuk, Efendi Philius’un eşinden olma öz evladı ve adı da resmi kayıtlarda mevcut. Bunun da anlamı, teknik olarak bu çocuğun asilzadelik mertebesi seninkiyle aynı! Yanlış biliyor olabilirim ama kendisine yaptığın bu hakaret, ya onun kabul edeceği bir haraç ödemeni, ya da teke tek bir düello da onunla karşılaşmanı gerektirir! Şimdi, ikiniz de daha fazla ‘bana’ borçlanmak istemiyorsanız bu saçmalığa hemen bir son vereceksiniz. Şansını zorlamak isteyen varsa, lütfen, sizlere engel olmayayım. Ama şunu da söyleyeyim, ben haraç kabul etmem, düellolarla da uğraşmam. Benim fiyatım ‘ruhlarınız’dır!”

 

High Lady’de, Darly Dor’da susarlar.

 

“Darly, bıçağını koy yerine ve kendinden geçmek üzere olan High Lady’yi kucakla ve onu dama çıkarmama yardım et.”, diye emreder Merisoul.

 

“Asla! Bu şirret yılana—”, diye nefret dolu bir ifadeyle başlar Darly..

“—Anneni daha ne kadar utandıracaksın Darlius?”, diye tıslar Merisoul!

 

Darly sessizce Anglenna’ya yaklaşır, kırık omzunu kendisine sabitleyecek şekilde tutar, seri bir hareketle uzun boylu high elf kızı kucaklayıp kaldırır.

Anglenna’dan bir inleme duyulur.

“Kes sesini şirret yılan!”, diye neredeyse tükürür Darly.

“Seni.. gerçekten tanımıyorum.. benim ne yaptığımı düşünüyorsan da.. yapmadım.. benim bir yaptırım.. gücüm yok.”, diye acı dolu bir inleme daha duyulur High Lady’den sonra elf kız kendinden geçer.

“İşte bu yüzden sana ‘piyonlarla uğraşan maşa’ olma demiştim, ama sen biraz kalın kafalı çıktın. Babanın.. Philius’un evinde senin bir yaptırım gücün var mı? Kaçmamış olsaydın bile..”

 

Darly, istemsizce uzun boylu elf kadını biraz daha rahat edeceği şekilde kavrar.

 

“Hayır. Olmazdı. O gücü ancak Ri bana verebilirdi. Tıpkı babama verdiği gibi.”

“Anglenna da sadece bir maşa! Annesinin küçük, süslü, söz dinleyen, şirin maşası.. Bunu gerçekten anladığında, bir sonraki adım için gel bana, ama daha önce değil.. Şimdi, uzat kızı şuraya. Bu damda bi dükkan açmadığımız kaldı!”

 

. . .

 

“İyi misin?”, diye sorar Merisoul yorgun bir şekilde.

“Kolum acımıyor, rahat nefes alabiliyorum, kalçamda da sadece küçük bir sızı var o kadar.”, diye derin bir nefes alır High Lady Anglenna uzandığı yerden.

“Sırtından bunu çıkardım..”, der succubi melezi ve High Lady’ye yaklaşık üç karış uzunluğunda, baş parmak kalınlığında iki ucu da sivri bir ‘çivi’ gösterir. “Sanıyorum bunlardan bir tane daha önce görmüştüm.. Two-Day Woods’dan geçerken bize yapılan baskında!”

“Çocuk nerede?”, diye sorar Anglenna.

“Ehemmiyet sıralamanda ciddi sorunların var senin, kızım!”, der Merisoul hafif sırıtarak.

“Onun benim hakkımda bu denli yanlış şeyler düşünmesini istemen.”, der Anglenna donuk bir şekilde.

“Çevrendekilerin senin hakkında ‘yanlış’ düşüncelerin olabileceğine inanmakta zorluk çekiyorum..”, diye hicveder Merisoul. “..acaba neden?”

“Sana ne borçlandım?”, diye sorar High Lady usanmış bir sesle..

“Biliyor musun, ben bu iyilik denen şeysinin ne olduğunu ancak hayal meyal anlıyorum, ama senin HİÇBİR fikrin yok!”, der succubi melezi acı bir şekilde.

 

High Lady Anglenna uzandığı yerden tepesinde duran uhrevi güzellikteki kızı, koyu yeşil gözleriyle uzun bir an süzer. Neden sonra ona anlaşılması zor bir sesle konuşur.

“Sen sadece yedi yıl bir çukurda kaldın.. Bir asır ve yetmiş sekiz yıl.. Ve ben hala çukurdayım, genç Merisoul!”

 

Merisoul Xyrotwu sessizce High Lady’ye bakar. Ancak gördüğü, önünde uzanmış uzun boylu, platin sarısı saçlı yorgun elf kadın değildir. Succubi melezi, kızın içine bakar, ve onun kalbini görür. Gördüğü şey karşısında ise hayrete düşer zira burnu kalkık asilzadenin kırık vücudundan daha kötü durumda olan bir kalbi vardır.

 

“Anlat bana..”, der Merisoul sessizce. Ama sanki o sessizliğin içinde bükülmez, çelik gibi bir emir vardır. “..bana çukurunu anlat —ki ben de çıkmana yardım edeyim!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

ÇINNNK!

High Lady Anglenna hayatının belki de sonuna kadar bu sesi unutmayacaktır; altın zincirler arasından sıyrılarak et ve kemiğe saplanan uzun, keskin çeliğin ıslak sesi.. Kendisi hiçbir zaman pek de mücevher yada takı kullanan biri olmamıştı. Hele potansiyel olarak bir yerlere takılma ihtimali olan uzun, ince, işlemeli altın zincirler. Bu tür zincirleri bildiği sadece bir kişi kullanıyordu..

Prenses Alor’Nadien ne.

Anglenna birden içine düşen ateş ve korkuyla arkasını döndüğünde Prensesi kendisine sarılmış, gözleri acıyla kısılmış ve bir şeyler fısıldar bulmuştu.

 

“Üzgünüm abla.. Elimden ancak bu kadarı geldi.. Seni kurtaramadım.. Beni affet..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Alor’Nadien ne, tahtı sana bırakacak.”

High Lady Anglenna sessiz bir hayretle yarı uzanmış, yarı doğrulmuş olduğu damda, önünde duran uhrevi güzellikteki, kuzgun kanatlı meleze bakar.

“Bu.. kabul edilemez bir şey. Alor’Nadien ne o kadar sorumsuz olamaz!”, diye fısıldar Anglenna.

“Bu sorumsuzluk değil, babasıyla arasındaki sürtüşmenin sonucu olarak kendisine bırakılan seçenekler arasında en kansız olabileceğini düşündüğü şey olduğundan..”, diye konuşur Merisoul sessizce. “Ahmak babası yüzünden artık taht yolu ona kapandı. Bunu sen de pek âla biliyorsun. Şayet Lorna tahtı babasından almak istiyorsa, bunu onun elinden zorla ve ‘ezerek’ almalı ve ikimizde sevgili prensesin bunu yapmayacağını biliyoruz çünkü ezip geçmek onun ruhuna, karakterine ve kimliğine aykırı. Bu da tahtı, prenses dışında alabilecek geride sadece üç kişi bırakıyor.. İlki annen —ki buna Grandaleren hiçbir şart altında izin vermeyecektir ve annenin yaşı da taht için çok geç artık. Diğer seçenek ise sensin.”

Anglenna, önünde duran ve bu güne kadar en nazik bir ifadeyle ‘muallak’ olarak tanımlayabileceği kıza öylece bakakalır.

“Üç kişi dedin. Diğeri kim?”

“Diğerini ifşa etmek bana düşmez zira bu benim sırrım değil. Ve onun tahta geçmesi halinde bütün elf ırkının toplu sinir krizi geçireceğinden de eminim.”, diye kıkırdar Merisoul mutlu bir şekilde.

Anglenna başını kaldırır ve gecenin karanlığına ve yıldızlara uzun bir süre bakar. Sonra başını eğer ve sessizce konuşur.

“Ben.. ben tahtı istemiyorum. İsteyenlerin kendilerine ve etraflarındakilere ne kadar zarar verdiklerini açık bir şekilde görecek kadar uzun yaşadım.”

“Annen.. High Lady Angrellen.. bu cevabından pek de hoşlanmayacaktır.”

“Annemin bu güne kadar herhangi bir şeyden hoşlandığını görmüşlüğüm olmadı. Bir şeyden daha hoşlanmaması pek de büyük bir fark yaratmayacaktır. Eminim zamanla buna alışacaktır.”, diye hafife almaya çalışır uzun boylu elf kadın, ama içinin titremesine de engel olamaz.

“Cesurca.. ve ahmakça söylenmiş bir şey.”, der Mersioul düşünceli bir sesle.

 

Anglenna yorgun bir şekilde omuzlarını silker.

 

“Bugüne kadar Alor’Nadien ne’yi herkes yalnız bıraktı; annesi, babası, annem, ben ve halkı.. Ne kadar acı değil mi? Onu yalnız bırakmayanlar ise yabancılar oldu; elflere tahammül bile edemeyen bir yarı elf izci, bastı bacak bir cüce, Drashan’lı bir kesici, bir iblis tohumu, bir dwarf ve ne idüğü belirsiz, küçük, sıskası çıkmış bir kız.. Dahası, onu asla terk etmeyecek, yeni yetme, aptal bir insanoğlu!”, diye acı bir şekilde söylenir ve bunu söylerken ilk defa elf kadının ‘insanî’ duyguları olabileceğine dair bir belirti görünür; Anglenna Sunsear’ın gözleri dolar..

 

“Halbuki High Woods kalbi olarak onu seçmişti. Öyle görünüyor ki halkım bunun anlamını unutmuş durumda.”, diye devam eder elf kadın.

 

“Tarihimiz.. İlk Rise’miz.. Elorellen Feymist.. Adalar Krallığı ilk kurulduğunda üç kusal high elf kardeşten biri.. High Woods’a geldiğinde orman onu kalbi olarak seçmişti. Elorellen Feymist’de bu sebepten dolayı oraya yerleşti ve Bari Na-ammen’de bu yüzden orada kuruldu.

 

Ve ben High Woods’un kalbi değilim. Bari Na-ammen’de ne bir sevgilim, ne sevenim, ne de bir dostum var. Sahip olduğum tek şey düşmanlarım.. Ben kimin Rise’si olabilirim?

 

Alor’Nadien ne.. O gerçek bir sevgili. O sadece High Woods’un kalbi değil, genç Merisoul. O halkının da kalbi..

 

O.. Bari Na-ammen’in kalbi..

 

Evet. O kızı herkes yalnız bıraktı. Ama ben onu asla yalnız bırakmayacağım. Ne onu, ne de onun neslini..”

 

Merisoul, antika dükkanında ilginç bulduğu bir parçaya bakar gibi Anglenna’ya bakar.

“Annen buna izin vermeyecektir.”, diye sessizce uyarır elf kadını.

 

Anglenna başını doğrultur ve önünde duran kanatlı varlığa, Ad Ara’ya bakar. Tavrı az önceki hali ile aynıdır ancak yüzünde, herkesin kendisinden bildiği, ‘soğuk’ ifade yoktur. Sanki yerini, içinde biraz daha azim, kararlılık, inanç ve katilik içeren bambaşka bir.. ‘şeye’ bırakmıştır.

Anglenna Sunsear, hayatında belki de ilk defa kendisi üzerine yüklenen ‘Buz Kraliçesi’ kimliğini kırar ve yerini, içinde gerçek ve içten ‘ifadelerin’ olduğu bir kimliğe bırakır.

 

BEN ONU ASLA YALNIZ BIRAKMAYACAĞIM..

NE ONU, NE DE ONUN NESLİNİ..“, diye yanarak tekrarlar kendisini.

HER NE PAHASINA OLURSA..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Alor’Nadien ne.. Güzelim.. Bebeğim.. Neden? Hedef bendim, sen değil! Beni vurması gerekiyordu.. Neden..? Neden girdin araya?”, diye inler Anglenna ve hayatında ilk defa içinde bir şeylerin kırıldığını, ardından da parçalanıp, asla bir daha geri gelmeyecek şekilde, sele kapılmış cesetler gibi kendisinden uzaklaşarak gözden kaybolduğunu hisseder..

“Çün.. çünkü sen benim.. ablamsın..”, diye kanlı, fokurdayan bir sesle Lorna’nın cılız sesini duyar Anglenna..

..ve Udoorin belirir yanlarında.

 

Genç adamın yüzü mutlak bir kayıp ile buruşmuş, kan içerisindeki, kırılmış prensesini kucaklamış, utanmadan ağlamaktadır.

 

“Güzel.. Dorin.. ablam sana.. emanet. Onu.. onu kurtar. Ve.. Darly.. bu onun suçu değildi.. Lütfen..”, diye anca duyulur, kanlı bir fısıltıyla yalvarır Alor’Nadien ne..

 

..sonra, yüzünde mutlu bir ifade varmış gibi sessizce solup kaybolur..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Gelin güzellerim, burası artık güvenli değil..”, diyerek Nadine, peşine taktığı kızını, yeğenini ve yoldaşlarını, sarayın gizli tünellerinden geçirirken karşılaştıkları elf muhafızlarına, arkalarında bıraktıkları taht salonunu işaret ederek “Hainler.. Hainler taht salonunda.. Hainleri yakalayın!”, diye emirler yağdırır ama ‘hainler’ derken kocasından mı, yoksa High Lady Angrellen’den mi, yoksa her ikisinden mi bahsediyor anlaşılmaz.

“Geldiğinizi ilk duyduğumda o kadar sevinmiştim ki.. Korkarım, sizler adına vermeyi düşündüğüm şöleni ertelememiz gerekecek zira burası artık güvenli değil.”, der nefes nefese kalmış bir şekilde.

Rise’nin sözlerini tasdik edercesine, arkalarında büyük bir patlama olur ve her yer sarsılır.

Taht salonu yıldırımlar, ateş yağmurları ve mebus büyülerle sallanırken, her iki tarafın askerlerine ait kılıç şakırtılarına ölenlerin boğuk çığlıkları karşır..

Yan odalardan birine sızdıklarında bir anda Nadine, Lorna ve grubun etrafında elliye yakın elf muhafızı belirir ve her şey durur.

Gruptaki herkes bir anda gerilirken Udoorin’in yüzü kararır ve sessizce sevdiği kızın arkasına geçip devasa baltalarını kaldırır.

Muhafızların başı Rise’ye yaklaşır ve önünde, tek dizi üstüne düşer.

 

“Hanımım..”, der boğuk bir sesle. “Aramıza katıldığınızdan beri bizim için yaptıklarınızı bazılarımız gördü. Ri’mize baş kaldıramazdık ama prensesimize yapılanlara da göz yummadık.

 

Prensesimiz, Bari Na-ammen’in sükuneti için hakkı olan tahtından vazgeçişini ve ayrılışını gördük.. Hiçbir ırkın tarihinde görülmemiş bu fedakarlıktan sonra, burada bulunanlar ve dışarıda hazırda bekleyen bine yakın muhafız, aramızda ona gizli bir sadakat yemini ettik; geri geldiği gün, her ne olursa olsun onun önünde, yanında ve arkasında olacağımıza dair.

 

Öyle görünüyor ki andımızın sınanma zamanı geldi. Sayımız fazla değil, ama buradaki her elf’in canı sizindir.. Bir gün bize geri döneceğinize ve Bari Na-ammen’i tekrar yükselteceğinize dair inancımızdan dolayı bizler önden gideceğiz ve sizin için yolu açacağız zira High Lady Angrellen’in kişisel muhafızları her yerdeler ve prensesimizi gördükleri yerde öldürme emri aldılar.

 

Onları aştığımızda ise önümüze Orken sürüleri çıkacak çünkü buraya bir soykırım için geldiler ve şehir sarılmış durumda.”, der muhafızların başı. Sonra derin bir nefes alır, başını kaldırır ve Rise’sine bakar.. Alor’Nadien ne’ye.

 

“Bugün Bari Na-ammen’in son günü. Bugün, bu güzel ülke dünyaya veda ederken lütfen bizi iyilikle anın.”, diye çekilmiş bir ifadeyle Lorna’ya yalvarır.

 

Gözleri dolmuş olan Lorna’nın yüzünde en az önündeki muhafız kadar çekilmiş bir ifade mevcuttur. Prenses, yumuşak, boğuk ama kararlı bir sesle konuşur.

“Adın ne senin asker? Seni ve sadıklarımı anıp hatırlaya bilmem için bana isimlerinizi söyleyin.”, der.

Muhafızların başı, yavaşça elini göğüs zırhlığının içine sokar ve düzgünce katlanıp mühürlenmiş kalın bir papirüs çıkartır.

“Sadıklarınızın hepsi burada, hanımım.”, der ve ayağa kalkar. Kısa, kesin bir emir verir ve muhafızlar yek vücut haykırır.

 

RİSE ALOR’NADİEN NE..”

RİSE ALOR’NADİEN NE..”

RİSE ALOR’NADİEN NE..”

 

Sonra hepsi kılıçlarını çeker ve dönüp seri adımlarla prensesleri için yolu açmaya başlarlar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Anglenna kendisini içi boş kırba gibi hissetmektedir. Ne kadar büyü reservi varsa hepsini bir kaç dakikada boşaltmış ve ancak bu şekilde hayatta kalmış olmanın verdiği gerçekte tatmin edici bir hazzı da yoktur.

Elf kadın, uzun, platin sarısı saçları dağılmış, üstü başı kan ve pislik içerisinde, etrafını çevreleyen iri cesetlere bakar; Orkenler!

Arashkan’ın ortasında, Heaven Parkta Orken’lerin ne işi olabilir, diye düşünmeye çalışır, ancak zihni kadar bedeni de boşalmış gibidir.

Belki dostarı vardır çekingesiyle, High Lady orada daha fazla oyalanmaması gerektiğini düşünür ve tam dönüp gidecekken hemen arkasında, kendisine meyletmiş cesedi fark eder.

“Bunu ben öldürmedim. Aslına bakılırsa, arkamdan geldiğini bile bilmiyordum.”, diye sessizce mırıldanır.

Anglenna zorlukla eğilip cesedi döndürdüğümde, koca Orken’in tam alnının ortasına saplanmış oku görür.. ve içsel bir çekim mi, yoksa doğal bir fakındalıktan mı, kız okun üstündeki elf işlemeleri fark eder.

“Huh!”, diye ünler kendi kendisine.

Elf kadın uzanır ve oku çekip çıkarmaya çalışır ancak ok, beklediği mukavemeti göstermez ve bir anda yaratığın kalın kafatasından kurtulunca Anglenna dengesini kaybeder ve biraz utanç verici bir şekilde kıçının üstüne düşer.

 

Anlaşılan bu gece şu, her şeyin yanlış gittiği gecelerden biridir..

 

Elf kadın, ‘bir gören oldu mu’, diye etrafına bakınmaz çünkü buna ayıracak ne gücü, ne de takati kalmıştır.

Bendensel olduğu kadar zihinsel bir çaba gösterek ayağa kalkar ve etrafına bakınır..

..ve az ileride, kendisine ait olmayan bir Orken cesedini daha görür.

Anglenna, Orken cesedine yaklaştığında, benzer ‘leş’lerin, tesbih taneleri gibi kendisine doğru sıralandığına ayılır..

..ve hepsinin ya alnının ortasında, yada kafalarının tam arkasında ilişmiş okları fark eder.

 

Anglenna, uzun bir süre tükenmiş haliyle varlıklarından bile haberdar olmadığı cesetlere bakar ve bu gece hala hayatta oluşunun tek mesulünün, kendisine çarpık bir sorumluluk duygusundan dolayı yardım etmiş, ancak konuşmak bile istemeyecek kadar da uyuz olan izci onbaşıyı düşünür.

Evet. Bu ‘leşler’ kesin olarak Laila’nın marifetidir zira o güne kadar tanıdığı ve bildiği, ‘headshot’ fetişi olan tek izci odur.

 

Elf kız, yorgun ve bitkin bir şekilde parktan ayrılmak için yürümeye başlar. Yürürken ister istemez parmaklarını, elindeki okun üzerindeki fevkalade ince yapılmış süsleme ve işlemelerin üzerinde gezdirir..

..ve bir şeye daha ayılıverir.

Anglenna oku göz hizasına getirir ve platin sarısı kaşları hayretle kalkar.

“Huh!”, diye gördüğü şey karşısında ünler.

MELETHRIL ELANDI!

“Bir kız bu kadar şanslı olabilir mi, yaa? Önce Silendenien en Eruanna, şimdi de bu! Nereden ve nasıl buldun bu kayıp mirası ki?”

 

Anglenna Sunsear, kendisini hiç bu kadar bedensel, zihinsel ve duygusal olarak yorgun, tükenmiş ve kötü hissettini hatırlayamaz.

Annesinin görmeyeceğinden emin olduğu zamanlarda olduğu gibi gözleri dolar..

..ve yine o zamanlarda olduğu gibi babasını, Selvius Brightleaf’i hatırlar..

 

Etrafındaki herkesin sarılabileceği, güvenebileceği, sırtını yaslayabileceği ve ağlayabileceği bir omzu vardır..

O karanlık, Drashan’lı kesicinin bile!

Kendisi dışında herkesin..

Evet.. Gerçekten bir elfin yalnızlığı, bir insanın yalnızlığına benzemiyormuş..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Muhafızların başı, Rise Alor’Nadien ne’ye son bir defa daha bakar, sonra gözleri yavaşça bir başkasına kayar.. Genç, yakışıklı high elf muhafız nefesini tutmuş bir şekilde platin saçlı kızı süzer..

 

Armathelius Riverblade içinde hissettiği kırık sevgiyi.. ve hüznü.. gizlemeye çalışır.

Çok hafif bir şekilde ‘Lenna’ya başıyla veda eder..

..ve adamlarının peşinden koşar.

..ve gözden kaybolur.

 

Çok uzaklardan, ormanın derinliklerinden, tanıdık, iç ürpertici savaş borularının vahşi ulumaları duyulur..

Tıpkı Arashkan da olduğu gibi, efendileriyle beraber Orken sürüleri gelmiştir!

..ve onlarla beraber Themalsar’ın kehaneti gerçekleşir; neredeyse bin yıllık durağanlığın getirdiği uyuşukluk, ihtişam körlüğü ve entrika, meyvesini vermiştir.

Bari Na-ammen için hesap günü, nihai yıkım ile gelmiştir..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Uzun boylu, platin saçlı high elf kız mutlak bir hezimet içerisinde, saklandıkları loş mağaranın bir köşesine çekilmiş, sessizce yüz yetmiş sekiz yıllık bir yalanı değerlendirmektedir; High Lady Anglenna Sunsear..

Ve geçmişe doğru baktığında, yaşadığı yalanı, annesi High Lady Angrellen’i ve..

..o kadar!

 

Hayatında annesi ve onun kurguladığı yalan dışında hiçbir şey yoktur.

Ama kaybettiği şeylerin listesi o kadar uzundur ki..

Beraber geçirebilecekken kaçırdığı bir ömür dolusu Alor’Nadien ne, onun annesi Nadine, kendi babası Selvius Brightleaf, Armathelius Riverblade, potansiyel onca arkadaş, bu küçük grup, High Woods ve Bari Na-ammen..

İşin en acı yanı, kendisine yakınlık ve, çarpıkça da olsa, anlayış gösteren tek kişi, kendisinden zorla adını ‘yolduğu’ o iblis tohumudur.

Anglenna listeye kuzeni Lorna’yı eklemez çünkü o kızın kendisine olan akıl almaz düşkünlüğünün sebebini bir türlü anlayamaz. İronik bir şekilde, kendisi kendisiyle karşılaşmış olsa, kendisini ivedilikle ve arkadan bıçaklar, ve bundan dolayıda bi gıdım bile rahatsızlık hissetmeyeceğini kendi kendisine itiraf eder..

 

High elf kız, Anglenna yalanının gerçekte kendisini ne denli yalnız ve tekil anlamda boş kıldığını tüm çıplaklığı ile anlar ve gözleri dolar.

Saklandıkları loş mağaranın köşesinde sessizce ağlamaya başlar..

Anglenna ağlarken ne kadar vakit geçtiğini bilemez, ancak küçük bir şeyin sessizce eteğinin ucunu çekiştirdiğine ayılır.

Başını o yöne çeverdiğinde, Inshala adındaki küçük kızın, zarif el hareketleriyle eteğinin, muhtemelen High Woods’dan kaçarken yırtılmış kenarıyla bir şeyler yaptığını görür.

Anglenna hayretle küçük kıza bakar zira bu kızın elbisesini tamir etmeyi bırakın, kendisine yaklaştığını bile gören olmamıştır.

“Ne yapıyorsun sen?”, diye burnunu çekerek sorar kıza.

Kız başını kaldırmadan işine devam eder, ancak çok sessiz ve utangaç bir fısıltıyla, “Elbiseni yanlış giymişsin, abla. Onu tamir ediyorum.”, der.

Sonra yavaşça ayağa kalkar, kıpkırmızı olmuş bir suratla Anglenna’ya bakar..

..ve hayretle kendisine seyreden high elfe sarılır!

“Gerçek kaybı, ve bununla gelen acıyı hissettin. Artık bizdensin abla. Şimdi.. Saçlarının bu hali ne böyle? Bir High Lady’ye hiç yakışmıyor.”, diye ciddi bir ifadeyle söylenir Inshala.

“Bari Na-ammen artık yok ve ben de bir High Lady değilim.”, der Anglenna, dolu gözlerle.

“Bizi biz yapan, başkalarının bize taktıkları ya da yakıştırdıkları isimler ve sıfatlar değildir, abla. Bizleri sevenlerin bizi nasıl gördükleridir önemli olan. Bunu.. Bunu bana Aager Fogstep öğretti. Hadi gel.. Sen bana kendini anlat, bende saçlarını öreyim..!”

 

 


 

Sadıkların Listesi:

 

Silendenien en Eruanna: Silendenien’in Zarafeti, Gracious Warning.

Melethril Elandi: Lover’s Arrow.

Kırba: Genelde hayvan derisinden yapılma ve su taşımak için kullanılan bir nevi kese (water skin).

 

 

 
 

Lie By Omission..

Timeline:

There is no good time for a Lie.

Only good timing!

 

A FEW WEEKS AGO, ON THE ROAD TO ARASHKAN,
SOMEWHERE BETWEEN SIM TOWN AND MISTY FOREST
NEAR THE GREAT ARASHKAN LAKE.

I feel sick!”, came the groaning voice of a girl from the shuddering wagon. She was an innocently beautiful girl, with a diminutive, sad face, long, honey-brown hair, raven-black wings, and dark, crowning horns. She lay in a fetal position under a rough, scratchy woolen blanket as she moaned dramatically.

“You were sick yesterday. And the day before that. And the one just about before that as well.”, came the voice of the broad-shouldered she-dwarf in heavy armor, and heartlessly. She was already tethering at the end of her patience; she had been trying to compose a prayer —a feat that was quite a challenge, the way the wagon shook and rumbled like a drunken Mox!

“But she is ill..”, said the third person in the wagon; this one, a pretty and skinny girl, and she spoke with a small, scared voice.

She wasn’t lean, nor slender.

Just skinny.

One would think she had been saved from a concentration camp merely a day or two ago.

“And I do believe she totally deserved it.”, scowled the she-dwarf.

“But.. Sister Lady.. Please..”, pleaded the skinny girl.

“Should have kept her hands off my boy. Did she? Nooo..”, the dwarf, ‘Lady’, growled at the skinny girl, Inshala.

“She didn’t know..”, whined the girl.

“What she said; I didn’t’ know!”, came the voice of the girl from under the blanket.

“And that makes it alright, I suppose?”, scowled the she-dwarf, even more.

“Perhaps you should pin a note on your ‘boys’, ‘I AM THE TEMPLE PROPERTY! – HANDS OFF!‘ Or better, yet; ‘OFF LIMITS‘.”, replied the girl in a miserable voice and without a trace of sarcasm. “I promise, I would never have touched him.”

The underlying twisted logic in that was not lost on ‘Lady’, the she-dwarf. Had the ‘boy’ not been a temple guardian, he would have been dead —’used’, and then devoured by the half-succubi girl lying sick under the blanket.

Lady sighed.

There was no arguing with Merisoul. She was what she was; a half-born, a scion of succubi, and devouring the souls of their victims were in their nature. True, the girl had managed to curb her appetites rather admirably since the day they had met, but Thomas —the young temple guard, had almost fallen for the beauty of the succubi.

To be fair, the half-born was not sick because Thomas had been a temple guardian, but because the boy had long fallen for another beauty; the stubborn, pugnacious, aggressive, and troublesome girl, Bremorel Songsteel..

..and the succubi, as seductive as they were, would get branded and sick or poisoned should they ever try to touch, let alone devour a soul who was truly in love.

Funny how that went; beauty always seemed to cause trouble, and eventually, burn —someone!

And boys always seemed to go for the wrong girls..

Yes.

Lady loved Bremorel like she were her own, like all those she had taken under her wings, but the girl was trouble.. and troubled. She had been so, ever since her parents had been killed by a band of marauding orcs and brought to the town orphanage.

In time, it was possible she would have recovered as time healed many things by way of clouding old memories..

..had the girl not actually witnessed the butchery, and she had been only four at the time.

Lady decided she should perhaps be a tad more lenient to those under said wings.

“Are you getting worse?”, she asked finally.

“What I am getting, is a smell and it is going to make me retch!”, said the girl and with a sudden motion, she picked herself up and leaned over the side of the wagon and..

..retched!

For a long moment, she stared at the sick as the wagon moved on.

“I puked.”, she said clinically. “That was mildly revolting, considering I am not even actually, sick! Not physically anyway. You would think a fiend like myself wouldn’t even have a soul, to be spiritually ill.. Shows how much all the great Heavens and their saints know!”

The skinny girl reached up to her with the itchy blanket and put it around her shoulders, shredded a piece of her own thread-bare skirt, and wiped the sick off her face.

“Why don’t you lie down and get some sleep.”, she said and drew her back into the wagon.

“Can’t. The smell..”, she moaned.

“Smell? What smell? I don’t smell anything?”, the skinny girl said.

“It’s coming from ahead. I think someone needs a bath.. and thoroughly!”

“Ummm.. who?”, asked Inshala tentatively.

“That Udoorin boy..”

Inshala stuffed her head under the blanket..

..and snorted.

..and she kept on snorting!

The gnome driving the wagon also snorted. But unlike the skinny girl, Inshala, who was trying to keep it down so she wouldn’t be heard —because she was a polite young girl, the gnome, Gnine, on the other hand, barked out with glee.

“Ow, this is just too good not to repeat.. Repeatedly!”, he said, kicking his feet into the air.

“You repeat that, and I will hurt you, boy..”, came the growling voice of Lady. “..repeatedly!”

Gnine cackled some more.

“Would you like me to tell him? I totally can.”, the gnome said with mirth.

“How altruistic of you.”, said Lady and very much wanted something heavy in her hand.

“The ladies shouldn’t be burdened with this. It would break the boy’s heart! Can you imagine his face if someone told him he stank, right in front of Princess Lorna?”, smirked Gnine.

“By all means, do that, Master Gnine.”, said Merisoul from inside the wagon. “I am sure he will enjoy dismantling you. Not that there is much of you to dismantle.”

“Oh no, my pretty Soul. He will do nothing as long as the princess is anywhere in sight. He can’t!“, the gnome said evilly.

“But.. don’t you share a tent with him?”, asked Inshala innocently.

“Well.. as inconvenient as that might be, it might still be worth it.”, replied Gnine a bit dubiously, now.

“Or not.”, added Merisoul.

“You will do no such thing, midget!”, flared Lady. “I will inform the boy and he can take a bath in the lake. We will make an early camp.”

 

A FEW HOURS LATER..

“Hey, you.”, said Merisoul, as she approached Lorna while holding a large ‘puking tub’ in her arms.

“Hello, Merisoul. How are you today? Are you feeling any better?”, asked Princess Alor’Nadien ne politely, turning to look at her.

Merisoul looked down at her ‘tub’, then at Lorna.

“It’s only half full, so I suppose I am a bit better.”, she said, as she swayed.

“Please sit.”, she said and turned back to look at something in the distance.

“You can’t see him from here, you know.”, Merisoul said with a straight face.

Princess Alor’Nadien ne blushed.

“What? No. I was not trying to peak. That would be very inappropriate. And unkind to Sir Dorin.”, said Lorna, her face still bright red.

“A bit early to ‘Sir’ him, don’t you think?”, and there wasn’t a trace of amusement in her voice.

“I.. we refer to one another so. I would rather he called me Alor’Na or just Lorna. But he insists on living the habit of ‘ladying’ me, hence I reply in kind. He is a good man.”, Lorna said, still blushing.

“He is also alone..”, inserted Merisoul.

“Alone?”, Lorna asked, a bit confused.

“Yes. A young, healthy male, and not bad to look at, out of his armor, taking a bath, in a lake, and alone. I imagine any number of young, Arashkan country girls are having a great time ogling at him.”, Merisoul replied.

Lorna’s face changed..

..from a bright, blush red to a dark, furry red!

“That is.. that is just rude!”, she fumed.

“I agree. Totally rude.. but fun. Probably. Unless someone takes steps. Once one of them musters enough courage though, it’s over; she will jump into the lake for the boy, followed by her numerous competitors.”, the Merisoul mused. “They say the Dryadkin entrap by their charm, but nothing beats an Arashkan country girl to a young, husky, and healthy male specimen such as your Udoorin!”

“They had better not!”, flared the princess in a rather uncharacteristic way.

“I mean, I wouldn’t mind going there myself —to make sure he stays safe, I mean, but I am in a vulnerable state at the moment and young human males are a tad too scrumptious to pass. Ranger Corporal Laila could too, I suppose, but she and young Udoorin are like brother and sister, so that would be a bit awkward. The gnome would end up getting water-logged, then beached because he would enrage young Udoorin. Inshala is out of the question; she belongs to that not-so-nice Aager and Lady just shouldn’t be staring at a naked man while he bathes.. Now that’s just wrong. That leaves you. Unless you want to risk him.”

“I..”, stammered Lorna, returning back to a blush.

“I mean, all the fights and bloodletting we have been through all these months and losing him now to some country strumpets sounds like such a poor trade, and a waste to me.”, the succubi half-born added.

“But I am on watch duty.”, struggled the princess.

“I can cover for you.”, offered Merisoul. “And trust me when I say, no one wants to be anywhere near my ‘puke tub’. It’s toxic!”

“I won’t be intruding upon him, will I?”, asked Lorna hesitantly.

“Intrude away, darling, I am sure he won’t mind. Not that there is anything he could do about it; he is naked, in a lake, and alone, after all, probably about to be ambushed by any number of sunny, buxom, country girls..”

Princess Alor’Nadien ne took off at a run!

Aager Fogstep walked up to Merisoul as he stared after the princess, running towards the lake.

“What’s gotten into her?”, he murmured.

“She is off to watch duty.”, replied Merisoul.

 

This event triggers the story: A Bard’s Tale X, Dorin’s Day

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

SEVERAL MONTHS AGO, DEEP DOWN
IN DUNGEONS, UNDER THE RUINS OF THEMALSAR.

Aager Fogstep did not like dealing with people. Not at a personal level. He preferred to orchestrate things in such a way that others did the interacting and the conversing. When things came to his attention on a personal level, it usually meant someone was about to be deleted.

Hence he smoothed over to the two ranger cousins and growled at them in his low, implicating voice.

“You two better talk with that girl.”

The two ranger cousins, Laila Wolvesbane and Bremorel Songsteel stared at one another and the younger of the two, ‘Bree’ made a face which she took no trouble hiding from the sinister-looking man in his dark clothes.

There was, apparently, some dislike between the two cousin-ranger-girls and Aager.

Laila never showed him any animosity. Not openly. Perhaps being half of an elf called her to be more subtle. Hence she preferred a passive-aggressive stance. Bree, on the other hand, did not bother with such subtleties and showed her displeasure as she did everything else; openly and savagely..

“What girl?”, asked Bremorel bluntly.

If Aager was taken aback by the girl’s attitude, he didn’t show.

Because he didn’t care.

Aager Fogstep had had his empathy washed out of his system by the time he was five.. back at Drashan.

“That strange girl.”, he said in his quiet, growling voice.

“That doesn’t narrow anything down. You could easily be referring to—”, she began.

“—You?”, finished Aager, causing her to scowl, and her cousin, Laila, to snort. “But no. You are odd enough without talking to yourself. I was referring to that.. little Inshala girl.”

Bremorel fumed furiously at the man standing before her.

“If you want to be taken seriously, and shown the respect you deserve, you must display it to others, and freely, young Morel Songsteel.”, he said.

Apparently, not caring did not equivalate to ‘accepting’ open displays of disrespect nor insolence, for Aager Fogstep.

Laila put a hand on her cousin’s shoulder, then she turned to Aager, and said, “What are we going to talk to her about? She isn’t exactly chatty, you know. Other than sneaking up to us and mumbling a few words, then taking off again, she hasn’t spoken to us at all.”

“My point, exactly. She has some.. issues. Serious issues that must be addressed.”

“Why don’t you talk to her then?”, inserted Bremorel spitefully.

“Don’t be asinine. That girl avoids me like the plague.”, snapped Aager.

“Can’t imagine why!”, she sneered.

“Bree.. Please.”, said Laila reprovingly.

Aager, however, gazed at the young woman for a long, silent moment with dead eyes.

Then he spoke;

 

“There is nothing to imagine, young Morel. I wasn’t given this job because of my people skills. I was given it to make sure the said people were safe enough to do all the stupid things they do. I do not defy nor deny my shortcomings. I am a heartless murderer with enough corpses to rope all the way back to Drashan.. I have no past worth remembering, nor a future worth living.. When I kill, I feel nothing. No shame, no remorse. Much like I see no reason for joy when I breathe.. Yet, I show courtesy because those that don’t, are cut first. I see little practical merit for ‘life’, yet do my best to keep those around me safe and alive.. What awaits me in my future, is nothings short of a noose..

 

So tell me, young Morel..

 

What’s your excuse for being insufferable?”, he snarled savagely.

 

Bremorel’s face flushed.

Laila sighed.

“What do you want us to tell her? What kind of issues does she have?”, she asked.

“I wouldn’t know. I could safely say, she needs.. friends. Talk to her. Be her friend.”

Laila cocked an eyebrow at the man in dark clothes.

Even Bremorel was astonished.

Aager Fogstep; the soulless, friendless, exempt-of-all-human-emotions man, was asking them to befriend someone!

“You want us? To be friends? With that girl?”, she asked incredulously.

“Yes.”, he growled. “From what I heard, you two became friends quite after you met. You should know, how.”

“Yea.”, spat Bremorel in a voice that reeked with sarcasm. “Have Udoorin insult my cousin again and we’ll take Inshala with us to beat him! Should make us and her, all cuddly!”

“Ow. Do you like that girl?”, came a soft voice from somewhere above them, and Merisoul Xyrotwu landed right next to them!

Aager Fogstep just stared at the half-succubi.

“No.”, he snarled.

“I don’t believe you!”, she said happily.

“And I don’t really care what you believe.”, he very nearly spat.

“You do know that I can read your feelings, right?..”, she began.

“Neither my thoughts nor my feelings are any of your business.”, Aager growled.

“..And they are all a jumble. A confused mess. Mangled in disarray!”, she finished.

“By all means, repeat the same thing using synonyms.”, he said in an infuriated voice.

“Actually, they all mean different things.”, Merisoul said in an explanatory way. “True. They are, at times, used interchangeably, but in reality, there are nuances. In your case, they all apply independently.

Aager decided this was just about the best time for an acceptably decent retreat and still keep some of his dignity intact. The silly, intrusive girl with the raven wings was a heaven for garbage trivia, making arguing with her, a pointless, but infuriating exercise..

She was exactly the kind of person he avoided at all costs.

The only ‘good’ thing about his birthplace, Drashan, was people like this girl would never last. They would, sooner than later, irritate someone —anyone— and be cut and make everyone else happy.

Other than pirates, murderers, thieves, cutthroats, scoundrels, and whores, it was likely Drashan had the highest concentration of pragmatic and practical people then any other place!

He looked at the ranger cousins one last time.

“She needs friends. Desperately, and soon. Not me..“, he growled and left.

 

This event triggers the stories:
Sen iyi biri değilsin!
and Day One.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A FEW MONTHS AGO, INSIDE AND NEAR THE
ENTRANCE OF THE RUINS OF THEMALSAR.

Tell me, little fiend, have you any last words before you face your doom?”, said the beautiful Archangel of Wrath, Priceptine, as he gazed down upon the broken body of the pretty girl with the long, honey-brown hair, sagging raven-wings, diminutive face, sad, soulful eyes, and the crowning horns. She lay there bruised and bleeding, but still clutching to the dented locket that had been the Archangel’s jail for some eight hundred years.

“To which doom, are you referring to, if I may ask? The one where some Mortals threw me into a pit when I was but two and kept me in there until I was ten?

Or the doom where an incubus had his way with my mother, who died two days after giving birth to me?

Or the doom where I was forced to endure Hell for years? I hope not. Hell is a bore..

Or perhaps you are referring to the doom where the Angel whom I set free, gets to beat me out of ‘gratitude’?”, replied the barely alive young girl.

Apparently, this was not the answer Priceptine, the Archangel of Wrath was expecting. From a demon, something declarative like “I will see you in Hell!”, was more fitting.

“You did not free me out of the goodness of your heart.”, he snarled.

“How could I? I didn’t even know what was in the locket. Had I known the Archangel of Wrath would be my collocutor, I would never have opened it.”, she said, and without a trace of shame.

“So. You admit your intentions?”, he scowled.

“What is there to hide? No one sane would release a being, knowing he will beat you to pulp the moment he’s out. That would be insane!”

Priceptine glared down at the little fiend girl. She was either very smart, cunning, and devious.. or just stupid.

“I think an apology is in order here.”, sniffed the girl.

AN APOLOGY?“, snarled Priceptine.

“Of course. Something to compensate for the smiting, the lack of gratitude and rewards.. I did set you free. And I am a bit appalled about the lack of base courtesy, as well..”

“You did not release me intentionally, nor with good intentions.”, he grinded his teeth.

“As a matter of fact, I did open the locket with the intention of releasing its prisoner in hopes of being rewarded. That sounds like a perfectly good intention to me.. And any fiend or demon would have complied with those terms. But I suppose such rules of courtesy do not apply to Angels.. Or Mortals! I find the similarity arbitrary and quite disturbing.”, she said.

One must candidly admire the cool in the girl’s attitude; there she was, lying in the rubble, with one arm broken, any number of ribs shattered, at least one lung punctured, and bleeding from multiple wounds and still had the audacity to mouth off and make demands.. from The Archangel of Wrath himself!

“You are a brazen one, aren’t you?”, mused the Archangel.

“There are only brasiers and blazes where I come from. Just more of the same, where I am about to go.”, she replied.

“There will be no rewards. I can’t be rewarding fiends, no matter how smart they think they are. Would set off a very wrong presidency.”, he said.

“Yea. An Angel showing gratitude to a helpless girl who saved him from nearly a millennia of entrapment, as opposed to beating the crap out of her. What could possibly be misunderstood, there?”

“Make your last words, fiend. I tire of your mouth.”, Priceptine said in a weary tone.

“Just out of curiosity, are you going to beat me onto death? Because that is exactly what you have done, thus far; beat me. And in the most literal sense; using your fists.. Much like drunken Mortals beat their wives.. Where is your mighty weapon? I’d rather you run me through with it and get it over with. Beating is a little degrading.. Or perhaps you’d prefer murder by strangulation; less effort there, and not as messy as the other options. You will just have to watch as the light of life fades from my eyes!”

The Archangel of Wrath fumed and glared down at the pretty fiend.

“Right. Last words it is, then.”, the broken, bruised, and bleeding girl said.

“A BARGAIN!”

Priceptine scowled.

Then smiled.

So, the devious little fiend wanted to play games, did she?

“A bargain it is. What is your name, little fiend? I shall need it to seal the deal. Can’t have you getting bored nor sidetracked, now can we?”

“Merisoul Xyrotwu.”, replied the little demon girl promptly.

“Happy Soul Zero Two.. An interesting name for a fiend. I see your soul, little girl and there is no ‘happy’ in it.. Only the desire and cravings for ‘happy’, bound by your inner lust.”, he murmured thoughtfully. Then he smiled and his face became even more beautiful. “But that is not your real name, little fiend, is it?”

“How would you know?”, asked the little demon.

“You gave it too soon and too quick! A demon’s name is the most precious thing they have. You truly must be new in Hell!”, he smiled even more.

“Well, bugger.”, grudged Merisoul Xyrotwu.

“So, little fiend.. What shall it be? Your name and a bargain, or no name and Oblivion?”

The little demon, Merisoul sighed.

“My name is;

 

AREZME XIRISO NU LEI KAREXY ROTXIN GWUE
NIMONORA LUNADORA GWHISHAVA XALISHA
ERRA LILU ALURA NIM DARELLE FEL ESSA WIXEN
BWANDA AD ARA LYNN SELENE BELLA XENARA
DWENDELIEN DE VIENE YLARA X LAKUNA ELLE ISLA
SERRAPHYN EDET VIELLA XILLESSE DEMI

 

..and it shall never be repeated to another. And for the record, I am not a fiend. I am more along the lines of a demon. A half-born succubi, to be more precise. The differences are minor, from an Angelic point of view, I suppose, but they are there, from a cumulative end.”

Priceptine, The Archangel of Wrath stared at the little fiend.. demon.. succubi-whatsit, for a long moment.

“Your name.. It is a bit ostentatious, don’t you think? Your mother must have been an ambitious woman.”, he said finally.

“I wouldn’t know. She died, remember? But she hated demons and their cults. She gave me that name so I would never be controlled nor ever be used by any demon as she had been.”, she replied and there was something eternal, sadness and loss, in her voice. Perhaps the only time she had shown any genuine emotion since their meeting.

“The bargain, my Lord.”, she said, to skim over her broken heart and what leaked out, whenever she was reminded of her mother.

“The bargain..”, agreed the Archangel.

“You shall defy all your former ties and bonds. You shall enter my service and be ‘good’. You shall never devour the soul of another mortal, and should you try, you shall be smitten by my very hand. You shall spend your days, saving the lives of others, tooth and nail.

You shall commit yourself onto the path of danger to save others, but never with the deliberate intention to end your own life. You shall serve me so long as you live, and until you make true and honest mortal friends. You shall do everything in your power to make them better and you shall do this without ever using your succubi heritage.

Do you, <INSERT THE VERY LONG, VERY OSTENTATIOUS NAME HERE>, accept these terms?”. Priceptine said with a very harsh, demanding voice.

Merisoul Xyrotwu stared at the Archangel.

“Alright. As Mortals say, ‘You have shown me the stick. It’s time for the carrot.’

The Archangel gave her a humorless smile.

“There are no carrots, Miss Fiend. Only the stick!”

Merisoul’s eyes teared.

For these demands were very, very harsh demands. They would effectively close every door from her past, and not really open any new ones. Such a bargain would seal her own doom in the hands of her ‘former’ Master, and in a horrible way, should she ever be found.

And should she refuse these harsh demands, however, this Angel would end her. But at least it would be quick, and ‘mercifully’ painless. She knew Angels did not do the torture thing.

She opened her small, cherry-red mouth in defiance.

“I accept.”

 

This event triggers many stories and:
A Demon’s Plan (Part One)
A Demon’s Plan (Part Two)
A Demon’s Plan (Part Three) – Release the Horde!
A Demon’s Plan (Part Four) – All End.
and The Best Of Bargains, in particular.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A FEW DAYS AGO, BEHIND AN INN,
IN THE SLUMS OF ARASHKAN CITY.

She’s right you know. You should tell her..”

The man in dark clothes tensed, then cursed with recognition.

“Shit!”

“A bit obscene, but essentially accurate..”, replied the soft, beautiful voice.

And out of the darkness, an angelic girl glided down and gently settled in front of the seething man..

She had flowing, honey-brown hair, baby pink skin, black, raven-like wings, a small, pouting mouth, and a pair of dark, possibly black or dark purple horns that appeared more like an elegant crown. She wore a dark, strapless dress that looked as if it were trimmed with soft, black feathers. Her slender feet, however, were naked, yet unstained as though dirt shied from them..

“I doubt this is any of your concern, Merisoul Xyrotwu..”, gnarled the man.

“..don’t you have a Darly you should be concerned with?”, the man continued with contempt, though it wasn’t clear to whom his distaste was directed at; the beautiful girl, or this, Darly person..

“My poor Darly..”, said the girl sadly. “..He has attached himself to a fairy dream where there are no faeries. He has idealized the woman he once loved so much, her death has beset him on a path he can not abandon.. And no other woman can match such blind and purified ideal, I am afraid. But we are not here to talk about my beautiful Darly are we? Now tell me, when have I ever given you a reason for you to hold me in such contempt, Aager Fogstep?

I am not some cuisine you can eat the parts you favor and discard the parts you find distasteful. I find it quite unjust that you would thank me when it suits you, but try and banish me when it doesn’t..”

The face of the man, Aager Fogstep, turned ugly. He bit into the words as he snarled at the girl. “And when have I ever given you the impression that I was a ‘just’ person?!”

The majestic creature paused for a moment and gazed sadly upon the boiling man before her.

And then, the beautiful girl stepped directly in front of the man, reached up to him with one, small hand, and touched his face as if to caress him..

..and the moment she did, wisps of smoke started from her. The feathers on her black, raven wings curled, her hair danced as if hit by a vertical gust and her dress sagged..

 

Love!..

..she cried in pain.

 

I feel the love you have for her..

 

It Burns..

 

And the hate you feel for yourself..

 

It Pains!

 

She.. she is so much stronger and resilient than you think, Aager Fogstep!

 

Do not deny yourself, your love, nor your pain from her, for she has not..

And just like that, the girl caught fire!

The man in dark clothes just stood there, shocked and petrified as the girl in blazing fire crumbled into the ground..

YOU FOOL! YOU DAMNED FOOL!.. WHAT HAVE YOU DONE!“, cried the man with fear and panic.

“I am damned.. and a fool.. But I have made my choice.. Now go..”, a shriek in terrible agony came from the figure, ablaze and crumbled. “Go to her, please.. for she needs your love now more than ever.. Do not make my sacrifice go in vain!”

But the man in dark clothes did not go.

He raised his hands into the night sky as if in prayer.. and called..

“Inshala. My dearest. Merisoul needs you in a most desperate way. She is dying!”

And out of the night, something tiny darted up to the man and landed next to him. It was a small, baby owl..

The owl spun in on itself and suddenly turned into the sweetest looking little girl..

She had very long, soft hair that swept down to her knees, two beautiful, curving horns, deep, forlorn eyes, a small, cherry red mouth, and slightly elfish looking ears. She was also dangerously skinny.

The little girl summoned gallons and gallons of water that came gushing out of the cobblestones and drowned the blazing girl’s fire.

Then she raised one hand in a graceful arc and tiny little sparkling golden motes rained down upon the severely burned girl and the burnt crisps started falling off her, displaying fresh, baby pink, tender skin under them..

And then she turned around to face the man in dark clothes as he stared at the little, skinny girl like she was his last breath on earth.

And the little girl returned that gaze like she had only one more breath left to take, and she wanted him to have it!

Then came Merisoul’s shrieks of total loss;

CURSE YOU! DOUBLE CURSE YOU, AAGER FOGSTEP! I WAS OUT! I WAS ALMOST OUT AND YOU RUINED EVERYTHING!

 

This event triggers the story: Lilly Venom: “İş Teklifi”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

SEVERAL MONTHS AGO,
DURING THE LATE HOURS OF CELEBRATION AT SERENITY HOME
UPON THE RETURN OF THE HEROES FROM THE RUINS OF THEMALSAR.

Well, hello there, scrumptious!”, smiled the beautiful girl, Merisoul, at the young man, holding his dislocated shoulder. “I could fix that shoulder for you, and make you feel happy, elated, and very, very exhilarated, all in one package.”

The young man ogled at the ‘otherworldly’ beautiful girl.

He was very nearly tempted to call her an Angel because nothing worldly could possibly be THIS pretty. But he was a polite young man. And as beautiful as this young woman was, he was already fixated on another, even though that other had rebuffed and rebuked him this very evening, sending him off in total defeat and dejection.

“Thank you ma’am.”, he said. “But this suffering of mine is merely part of the learning process.”

“Owww.. Polite and honest.”, observed the angelic Merisoul Xyrotwu, happily.

“As everyone should be.”, replied the young man earnestly.

“Very true. I totally agree. As a matter of fact, I want to keep agreeing with you. Privately!”, she said, blasting the young man’s mind with the full-blown power of her succubi heritage.

“I..”, the young man stammered. “That sounds.. wro—”

“—Right, doesn’t it? Come now. This night should end with some happiness, don’t you think? Everyone is celebrating. Why should you fall short? Why should you be denied of some fun?”, said the beautiful girl and started to respite with excitement and her modest, nubile breasts heaved.

Slowly, carefully, she took a silent but deliberate step towards the boy and reach up to his, not-quite-adult face..

..and something flickered!

It happened so fast, that no one quite saw the long, single streak of lightning that came down the night sky..

..and landed on the slender, otherworldly beautiful young woman, smashing her into the cobblestones of the town.

With the rubble and dust settled, the young man stared in baffled amazement at the nearly charred girl, lying face down and clutching her ‘palm’ of all places and squirming in pain.

“Are you.. are you alright, ma’am?”, he asked, a bit foolishly.

The charred girl waved one hand in a, ‘move along, nothing to see here’, sort of way.

“Perhaps I should call Lady Magella. I heard about a very pretty young woman to have joined their party during her sojourn into the malignant ruins of Themalsar. You must be her.”, he said.

“No, no.. Please don’t call her.”, mumbled the girl. “I believe I have had enough help from your town’s temple for one evening.”

“Well, if you are sure. I should get going anyway. And put some ice on my shoulder. This night has been a hopeless loss for me. I thought she felt something, back there, when she agreed to dance with me and when she was staring at me in the eyes when D.D. Dexter and her cousin were singing. All these years of self-training and she still knocked me around like I was a little boy!”

“You should probably get yourself someone a bit sane, young Thomas.”, groaned Merisoul.

“You know my name?”, asked the young man.

“I know many names. And yours just happens to be one of them. Your dream girl is mad as a hatter and it is very unlikely that will change.”, the burnt girl said, still clutching her one palm.

“Change? She is perfect. I wouldn’t want her to change. I am calm for the both of us. She is all fire. Both are needed in a.. uhhh.. relation..”, his voice trailed off with embarrassment.

“She is broken, boy. You can’t fix her and she is too scared to even try.”

“I do not need to fix her. That is not my place. I can only show her what she could be, or have, or want. She is smart. I am sure she will eventually submit to her own.”, the young man said with patient confidence. “In the end, though, I have but one heart and it’s all hers. It’s always been hers. She can have it, break it, burn it, or destroy it.. It’s up to her.”, he said quietly.

“Anyway. Good night ma’am..”, he added, and with a forlorn expression, he turned around and left, walking in the general direction of the town temple.

“One down. One to go.. There must be an easier way to do this.”, she moaned in pain, staring at the peculiar ‘brand’, still eating at her palm.

“You know, I could cut you right here, and now, and no one would even know about it, you unwholesome little skank!”, hissed a harsh voice, from somewhere above her.

Merisoul could barely pick her head up to see the fuming Bremorel Songsteel, her eyes blazing with some crazy fire, as she held her great, cold blade in her hand.

This had been a painful evening but Merisoul Xyrotwu knew, she just knew, it wouldn’t end there, yet..

“You did not just beat that young, lovely bantam. You humiliated him by physically assaulting him and slamming him into the ground. You did not just break him. You destroyed him. You sent him off refused and dejected. And the moment you did that, he became ‘fair game’!”, the crispy girl in the smoking hole groaned.

“I rebuffed him because he thought he could get familiar with me just because he picked me up to a dance. All these years and he still hasn’t learned, I am not an easy catch.”, fumed the young woman, brandishing her great sword for emphasis.

“Yea..”, agreed Merisoul. “It must be very important for everyone to know you are not an easy catch. What are you? Twelve?”

Bremorel glared down at the burnt girl.

“You know, there is a special kind of hole for girls like you, in Hell.”

“What? Girls can’t have their own opinions?”, Bremorel snapped.

“Mortals don’t get to have opinions in Hell. And girls have rather limited use there. I do not think you want me to spell it out for you as to what those ‘uses’ may be. Suffice to say, cooking, cleaning, dusting, sewing, sweeping, and changing the diapers of imps, lemures, and dretches for eternity is not fun!

But don’t fret. I was done with your boy, the moment I touched him.”, Merisoul said, and in agony, she opened her branded palm and showed it to the fuming girl.

Bremorel stared at the little ‘skanks’ palm in amazement. It seemed like a stylized ‘rose’, and it was still orange-red as it simmered and glowed.

“What the hell is this?”, she flared.

“This.. is the Mark of Love. Or a Fool’s Brand, depending on your point of view. Whenever one of my kind touches a Mortal who is truly in love, we get ‘marked’ —’branded’. If we are lucky, it’s just the mark. If not, we get sick and poisoned for days.. Weeks, sometimes..

The boy is in love and thoroughly, you are an idiot and vastly, and I am the fool who paid the price, and heavily..”, she said in a voice like she wanted to cry.

For a long moment, Bromorel Songsteel glared at the simmering brand, and at the crisped girl in the smoking hole.

“You deserved it.”, she said finally, and quite heartlessly.

“Apparently, but not satisfactorily.”, moaned the girl in the hole, and with dreaded anticipation.

“I WARNED YOU!”

The terrible voice of the Archangel of Wrath boomed in her head.

“No, no.. I am thoroughly ashamed—”, she squeaked in a panicked voice.. to no avail..

..and the smiting Fist of Wrath came down from the Heavens— 

“Well, bugger!”, groaned the crispy Merisoul..

—and smashed the succubi-whatsit, fifteen feet deeper into the ground.

 

This event triggers the stories:
Düş Kapanı,
Evim yok..
and Önemli olan..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A MONTH OR SO AGO,
LATE ONE EVENING, ON THE ROAD TO
THE GREAT ARASHKAN CITY.

I am sorry Master Aager.”, Merisoul said, holding up her ‘puking pot’. “I have not been well of late and it is likely I will be doing a lot of unladylike, retching noises all night long. I am afraid you will have to park dear little Inshala somewhere else this evening. Possible near the campfire. And keep her company as well, in case she wakes up and finds herself to be alone. She does that a lot, you know, wake up and find herself alone.”

Aager Fogstep stared steadily at the beautiful, half-born succubi girl, then at her empty puking pot, then back at the girl, as he held the sleeping Inshala in his arms. He was amazed at how the hybrid hadn’t even flinched nor blushed in the slightest at the glaringly blatant lie she had just told.

“You don’t have to try so hard, Merisoul.”, he said, in his low, growling voice.

“Hence, I did not. You are a smart man.. for a Mortal, and would have suspected me of something, however I did my presentation.”, she replied, and with a straight face.

“Why bother at all, then?”, Aager asked.

“One must follow the motions. It is polite, if nothing else, Master Aager.”, she sniffed as if stating the obvious. “I wouldn’t want you to think less of me by giving you the wrong impression, after all.”

“Which would be?”, asked Aagar.

“That, I didn’t think you were worth any effort..”, she smiled.

“I appreciate the courtesy. But you are missing the point.”, he said.

“Ow?”

“Why bother.. AT ALL?”

“Ahh.. Habit, I suppose. A bad one, yes, but we all have our little vices we like to indulge, now and then.”, she replied.

“No.”, Aager said quietly.

“No?”, asked Merisoul, a bit confused.

“No..”, repeated Aager. “That’s not it. Not the main reason, anyway.”

 

“What could I possibly want of you, Master Aager?

 

The thing you most admire, treasure, and care..

 

The thing that you most desire, hunger, and love..

 

The thing that perpetually astonishes and astounds you..

 

And the only thing that has ever given any meaning and joy to your desolate heart..

 

..is already in your hands, and literally.

 

From her, I have never made any demands but sought a bit of love and friendship, which she has given without command, freely and without reservation. Sad, really..”, she said softly.

 

“Sad?”

“Sad.. that nons have ever given her any, yet she gives it to others so earnestly, even though she does not truly understand what it is, nor just how precious what she gives is..

Only gives.. I am not sure if that makes hers just the more precious, or foolish. It hurts me to look at her.”, she mused.

Aager looked down at the little girl in his arms and inadvertently smiled because she was dreaming and probably visiting something she liked in that dream because her face was calm, peaceful, and adorned with a smile of her own. He was still amazed that of all people, this little, scared girl would find peace in a dreadful man such as himself. He certainly would never have..

He looked up at the other girl, still holding her puking pot.

“You are good, Miss Merisoul. One obvious reason followed by another, not quite so blatant tailored specifically for me.. Very good, indeed, but no..”, he said..

Merisoul squinted at Aager and bit her lower lip.

“You are.. Afraid!”, he said quietly.

“And you are rude, Master Aager.”, she said, as she pouted and crossed her arms. “You don’t have to be like that all the time, you know. All the trouble and effort I put into the planning and application and you demolished it just because you could. Not a quality a girl would find admirable. Sometimes, it’s better to be bested by a well-planned conversation —or seduction.. It is the polite thing to do.”

“Perhaps. Too late to rewind now.”, Aager replied, trying to suppress a stifle. Then he scowled a bit. “The fact remains. What is it you are afraid of? You hide it well, but not from someone who knows that look.”

“You don’t know what you are asking of me?”, hissed Merisoul.

“No, I don’t, because you haven’t told me yet.”, said Aager, calmly. “Personally, I think you are quite mad. But what I think is irrelevant in this matter. Only that you are ‘ours’, and that my Inshala loves you. I am sure there are any number of others in this odd group that would be willing to share your burden. It is possible this will not help you, but it will make things a lot more bearable for you. At least you won’t have to retch all night to make us think you are still sick.”

Slowly, he turned around and left the tent, to sit out the night next to the campfire with the skinny little girl sleeping in his arms.

Merisoul Xyrotwu lowered her crossed arms, tossed the puking pot aside, and smiled.

“Saw through all but the real reason, Master Aager.”, she whispered. “But as smart, cunning, and devious as you are, at the end of the day, you are only a Mortal.”

“The main reason was always the joy in your arms. Love her, and cherish her. For she is one of a kind..”

 

This event triggers the stories:
Gemini,
Gemini, “Epilogue”,
and Gemini, “Slo-mo”
which in turn trigger the events in
Nefret Dökümü,
Ben, MAB,
Farstep,
and 1:33:017 – Elveda, Felishia..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A WEEK AGO,
EARLY ONE EVENING, RIGHT OUTSIDE AN INN
IN THE SLUMS OF THE GREAT ARASHKAN CITY.

Merisoul Xyrotwu watched the huge man in filthy looking clothes swaying drunkenly, from the roof she was perched, as he staggered down the street towards the inn they were stationed. She stared down at the man with a puzzled expression on her small, otherworldly beautiful, yet ‘sad’ face.

“What is he doing, I wonder?”, she mused quietly.

“He thinks he is incognito. ‘Undercover’..”, snorted the young, handsome man, lying on his side, next to the pretty girl.

And the light of comprehension shown on her face, making it appear even more angelic.

“Aaah.. Well, you can’t blame him for trying, Darly. He just isn’t cut for that line of work.”, she smiled.

“Actually, you can cut him in two, and neither half would be any good for that line of work.”, said the young Darly, with a vindictive voice. “He has ‘LAWMAN’ written all over him.”

“Perhaps. That isn’t really anything so bad, though, is it? I am sure the fact that he is the son of a renowned sheriff had some effect on the princess’s choice. Being the sheriff of Serenity Home is nothing to sneeze at. It is a highly regarded position, you know. It does not return much of what you Mortals call ‘money’, but it does garner a lot of respect. At least that is the conclusion I have come to, after extended observation of the relative Mortal social titles.”, said Merisoul happily.

Darly snorted but did not dispute the pretty girl.

Her observations had indeed had a certain accuracy to them. He had barely heard of Serenity Home before his.. uninformed venture into that town some months ago. Later, much later, he had learned that the original founders of the town had all been old, but very much renown and powerful men and woman themselves, who had settled there, some five hundred years ago, sort of as a peaceful retire, and in time, the town had grown slowly but steadily. It had had the potential to become a city nearly three centuries ago but had never bothered. The denizens of Serenity Home did not want a city to live in.

Just, serenity..

“Why do you think Master Aager put him up to this job, then?”, she wondered. “It is obvious, our dear Udoorin will never make a good.. spy..”

“Because he thinks he is smarter than everyone else..”, sneered Darly.

“Don’t do that, Darlius.”, said the girl, absently.

“Don’t do what?”, asked Darly.

“Sneer. It isn’t something that looks good on your beautiful face.”, she said, still absently, as if she was thinking on another matter.

Darly shut up.

“But your observations about that dreadful man are quite accurate, even without the sneer.”, she said..

..and hopped down the three-story roof!

Slowly, she glided down, her raven wings spread, and with her honey-brown hair lashing, her slender arms open, and her dark purple-black, strapless dress fluttering, she looked magnificent.

Like something out of a fantastic dream.

Slowly but surely, she landed next to the huge man, Udoorin, who only flinched slightly.

“Umm.. Hello Lady Merisoul.”, he said politely.

“That is so sweet. The way you are always so polite to me.”, she said with genuine elation.

“Well. It is polite to be polite.. to ladies..”, he coughed uncomfortably.

“You do know I am not really a Lady, right?”, Merisoul said.

“I must disagree. You have everything that makes a woman, a Lady; elegance, refinement, care, loyalty, and a beautifully honest heart.”, replied the young man.

“Wow.. And the things people say about you.. However, I think your definition of  ‘a Lady’ might be a little overcrowded, but that’s not my point. Ladies do not bear horns, nor sprout wings.”, she pointed out.

“Some do have ‘crowns’ and some are just angelic!”, Udoorin said honestly.

“That.. is the nicest thing, anyone has ever said to me, young Udoorin.”, said Merisoul and she had a strange, astounded expression on her face. “No wonder she likes you.”

“I.. what?”, blushed the young man.

“Though she feels neglected.”, she said quietly.

“Neglected?”, Udoorin said, and there appeared fear in his eyes.

“Yes.. Your venture into the slums for information about that Gar Thalot is admirable, considering the late hours you put into it. But Princes Alor’Nadien ne is not a girl you can ever neglect.”, she said.

“I.. this is sort of a private matter, Lady Merisoul.”, he blushed, some more.

“Yes. But I share a room with her and I tire the way she ‘sighs’ every other breath, though understandable, considering she has been stuck in that none-too-clean room for days. I think you should go and get cleaned up, and take her out.”, she offered.

“It is a bit late for a walk and the slums aren’t exactly scenic.”, frowned Udoorin.

“I was thinking more along the lines of Heaven Park, then the slums, Sir Udoorin. The area is heavily patrolled due to that, Gar Thalot you seek, so it should be safe.

It is a beautiful night, dear Udoorin, and the princess could use some much-needed attention and care, wouldn’t you agree? I hear the park itself is quite charming at nights, with many paths, ponds, benches, and fresh air.”, she said brightly.

“You.. you really think she would like that?”, asked the young man, with an embarrassed tone.

“Like? No, boy.. She would love it. She is part-elf from High Woods, after all. She does not show it, for your benefit, but I am sure she misses the woods. Inshala goes there all the time. Sleeps there sometimes too. Oh, and remember not to take your axes with you.. They would totally ruin the mood. Take your father’s sword instead..”, replied.

“Oww..”, young Udoorin said, with a ‘dawning’ voice. “Well, I should probably hurry along then. Need to get cleaned up. The stink of the last inn will require quite a bit of scrubbing to wash off..”

“Don’t dawdle, Sir Udoorin. She tends to sleep early when she has nothing to do..”

Young Udoorin thanked the ‘angelic’ girl with the ‘crown’ and politely excused himself and took off, with a haste that would have rivaled any decent charge!

 

This event triggers the story:
Geleceğin Adımları

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A FEW MONTHS AGO ONE EVENING,
IN THE BEAUTIFUL GROVE
WHERE THE RUINS OF THEMALSAR ONCE WAS.

LADY!” screamed Aager in panic and there were so much pain, loss, devastation, and desperation in that scream. A scream that cut right through the peaceful night and echoed in the grove. A pain that begged for help.. and for life!

“Make way!”, Lady Magella’s gruff voice was heard outside the tent and the she-dwarf parted the flaps and pushed her way inside, followed closely by the young paladin girl, Moira Hooman. The tent was only so big, hence the others could wait outside with sick worry for they knew, Aager never screamed. Not even when he had been cursed horribly by Themalsar himself, just a few days ago, and had very nearly died. Laila and Bremorel’s heads pushed through the flaps as Gnine, Lorna, Merisoul, and Udoorin waited outside.

“She.. she just stopped..”, shrieked the man in dark clothes as he held the little, skinny girl, Inshala, in his arms. “She just stopped breathing.. SHE IS NOT BREATHING!

Lady knelt down next to him and felt for the skinny girl’s pulse.

“Help her.. PLEASE.. WHATEVER THE PRICE, I SHALL PAY!“, he cried desperately.

“I don’t charge to save my children, boy. You should know that by now.”, scowled Lady, but there were tears in her eyes. “She has no pulse. Foolish girl.. She gave her all to burry that mad dog’s temple into the ground and raise this grove. And now she has nothing left. Her heart gave out.”

“Ow my Dear Heavens!”, the stricken voice of Lorna was heard from outside.

“Lady, can’t you do something?”, asked Liala with a horrified expression.

“Anything?”, asked Bremorel reflecting her cousin’s voice.

“The power of your faith will heal her, My Lady.”, said Moira with a nearly broken voice.

Lady did not say anything.

She closed her eyes, silently murmured a prayer, and repeated it over and over, and slowly reached out to the skinny little girl and released her prayer..

..and nothing happened.

Her shoulders slumped.

For she had expected this.

“She is still not breathing..”, said Aager in a scared whisper. “Why? Why will you not fix her, Lady? Is it because of some wrong I did you?”

“I.. I can not heal her, boy.. She is not wounded!”, said Lady as quiet tears rolled down her eyes. “I am so sorry.”

Aager just stared at Lady and there was nothing..

..absolutely nothing in those eyes.

Whatever he had ever felt, or may have felt, ever in his life, was just..

..gone!

“No.”, said Moira from behind Lady. “Inshala is a fighter. She does not give up. She never gives up. All she needs is some help.”

The young, comly paladin woman raised both hands into the air in plea and whispered.

“Dear Heavens. Hear my voice. This little girl gave everything she had to remove a vile and evil woe that plagued these lands for centuries. SAVE HER. I BEG OF YOU! SHE DESERVES LIFE AND LOVE. SHE DESERVES A FAMILY. A FATHER AND MOTHER. SHE DESERVES SISTERS AND AUNTS AND UNCLES AND GRANDS.. SAVE HER, AND I GIVE MY MOST SOLEMN OATH, THAT I SHALL GIVE HER THE REST!

And the tent suddenly was awash with bright, golden light.

Moira laid her hands on the skinny girl and gave her everything she had; her sincerity, her love, and her tears..

..yet the skinny girl still did not move, nor did she breathe.

“No.. Nooo..”, wept Moira as she crumbed on her knees.

And outside, Gnine looked thunderstruck.

Udoorin’s face was drawn and tears ran shamelessly down his eyes as he held the princess crying openly into his embrace.

Laila and Bremorel just stared at the unmoving form of the skinny little Inshala, pale, and gone, yet seemingly sleeping in Aager’s arms.

“Why?”, asked Aager silently. “Why give her to me, then take her back so soon? Why blame her for my sins?”

And there were little words to describe his silent wrath.

“Don’t.”, a voice whispered.

“I believe I must.”, said Merisoul back and there was no voice in her reply..

..only the shape of the reply echoed in her mind.

“You owe these Mortals nothing.”, said the voice.

“Owe?”, she asked. “Who shall pay, if no one is willing?”

“Doesn’t have to be you.”, said the voice, with the slightest trace of a plea.

“Didn’t have to be her. Yet that little girl did. And now she is dead. And should I do nothing when I can do something, her death shall be on my head.”

“Why, though?”, asked the voice.

 

“Because she was so afraid of me, yet she was the first to accept and adopt me, and in the face of death, did she do so.. And like me, she understands so little of love, yet unlike me, she has a chance to find it. I shall make sure she attains that potential.

 

“But.. but you will die! Don’t do this..”, the voice now begged.

“It is an acceptable risk. I am young and healthy. There’s a chance I can be brought back. She has none.”, Merisoul whispered back.

“He will not accept this. You know that right? Your bargain was that you commit yourself in the path of danger to save others, but never with the deliberate intention of taking your own life!”, pleaded the voice desperately.

“I do not intend to deliberately take my own life. I intend to deliberately trade it with her death, for a heart must beat to love..”, said Merisoul..

 

..and stepped into the tent.

 

This event triggers the events and the emotional breakdowns and rises of Aager and Inshala in the story:
Day One” (from days four to nine)..
and leads to “Hiçbiri..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A FEW MINUTES AGO,
ON TOP OF THE WESTERN BATTLEMENTS
OF THE GREAT ARASHKAN CITY.

After weeks in this city, I forgot how much I missed the outdoors and the woods.”, murmured Laila Wolvesbane, as she toyed with the handle of her beautifully carved elven longbow. “It is so quiet up here. One could see the stars so clearly.”

“I suppose so.”, Merisoul said. “A bit on the boring side though. Don’t you think?”

“Boring is good. I like boring.”, said Liala sternly, as she carefully scanned the walls. “We do not want any excitement tonight. If we get caught, this will leave a black mark on my record that will never come off. Collaborating with a known rebellion and helping incite his revolt! Would go excellent in my CV; Laila Wolvesbane: helps thieves, cut-throats, thugs, and insurgents! I would have trouble finding a job at a sanitary dig post!”

“I doubt.”, said Merisoul. “You are smart, observant, can see relevant details no one else can, always cool-headed even under pressure, can shoot threads though needles from 600 yards, and boldly pretty. Love your bangs, by the way.. No.. No one will put you to a sanitary dig post if it is what I think it is.”

Laila was startled a bit.

True, that she had never really chatted with this peculiar, or perhaps ‘quaint’ girl and that was the politest way she could readily define her.. as opposed to weird, off, creepy, odd, mad, and happily insane!

What had startled her was, the girl, Merisoul sounded.. well.. down to earth!

Something very much unlike her usual self.

“Mind I ask you something?”, Merisoul asked, further surprising Laila.

Merisoul never asked if she could ask.

She just said things.

Whatever that crossed her mind.

“I suppose..”, replied Laila, carefully.

“Who is D.D. Dexter?”..

..aaaand she was back to weird, creepy, off, and odd, again.

How in the blazes did she even know about D.D. Dexter, let alone relate him to her?

“I am guessing you already know, who he is.”, Laila said.

“I do.”, she replied. “But more importantly, do you?”

Laila cocked an eyebrow at the pretty girl with the angelic face, crowning horns, and raven wings.

“Saw him trice.”, said the succubi half-born, quietly.

“The first time was just before the celebrations and the dancing began, back at your Serenity Home, arguing with his friend, Thomas, so he would divert your cousin Bremorel. I am guessing his plan was to get you alone, so he could brave up to ask you for a dance. The plan worked, more or less, though young Thomas was arguing with your D.D. Dexter more for show, really.. I could practically see how he yearned for your cousin. Yearned and feared her. He was actually trembling when he went up to her. It was so adorable. I am guessing he would have slopped into a puddle and oozed all the way back to his temple in dejected embarrassment had she said, no. To be fair, he did ooze all the way back to his temple in dejected embarrassment at the end, even though she’d said, yes, the way she man-handled the poor boy.

The second time was when the two of you were singing together at the festivities and I must say, you two have beautiful voices and they blend very well. ‘Seamlessly’, I believe the word is.. His, slightly raspy and masculine, yours, contralto, as the Mortals call it.

And the last time, when we were leaving the town, two days later. He was hiding in the bushes, watching you go. He looked.. sad. ‘Forlorn’, to be more precise.”

Laila was a private sort of girl and D.D. Dexter was not someone she wanted to share with anyone. Certainly not as a ‘pass-time’ topic.

“I still don’t hear any significant question in any of that.”, she said, seeking verbal room to maneuver herself and the odd girl away from the current conversation, and the potentials it carried.

“Ahh.. My bad.”, said Merisoul Xyrotwu. “Though my question is a rather simple one, really.”

“Ow?”, asked Laila, not quite sure she wanted to hear it.

“What’s the holdup?”

 

This event triggers the story:
“The Marshal and The Bard”
(a work for the distant future..)

 

 


 

 

 
 

Eski Efendim, Sahibim
ve Çok Daha Fazlası..

Timeline:

Acı, beraberinde tecrübeyi de getirir.

Tecrübe ile bilgi, bilgiden de bilgelik doğar..

Bazen —nadiren— bilgelik beklenmedik bir ‘sezgiyi’ doğurur. Bu sezgi, insanları olmasa da, insanın doğasını, dünyayı değil, dünyanın doğasını, evreni değil, ama evrenin doğasını anlamamızı sağlar.

Bazen de, çektiğimiz acıların bedeli kabilinde bizlere bir isim sunar..

 

Bu hikaye,
“Annen için üzgünüm..” ‘ün
devamıdır..

 

 

KARDAX’ TRAKXA..

..diye, içinde korku barındıran bir fısıltı duyulur ve herkes Merisoul’a bakar. Kız, durduğu yerde neredeyse titriyor gibidir. Hissettiği korku o kadar açık bir şekilde görülmektedir ki, her an saldırıya uğrayacakmış gibi tetikte ve hazır bir şekilde durmaktadır.

“Angrellen.. Gizli anlaşmalar yaptığı efendisinin adı..”, diye soluk bir ifadeyle fısıldar succubi melezi.

“Karda—”, diye Nadine ismi ağzına almaya başlayınca, MerisoulHAYIR!“, diye tıslar ona. “SAKIN O İSMİ TEKRARLAMAYIN. DUYUP GELEBİLİR!..

“Nerden bili—?.. Nasıl—?!”, diye afallayarak sorar Lady.

“O BENİM ESKİ EFENDİM, SAHİBİM VE ÇOK DAHA FAZLASI İDİ..!”

..der Merisoul, daha da korkmuş bir fısıltıyla.

Kızın korkusu, onu tanıyan herkesi rahatsız eder zira bu garip, kanatlı, uhrevi bir güzelliği barındıran varlığın korku mefhumundan bile haberdar olduğu görülmemiştir bugüne kadar.

Kız korkulu ifadesiyle Aager’e bakar.

“İstediğim koşullar altında olmadı.. ama paylaştım işte. Ve bunun yükümü nasıl hafifleteceğini hala düşünemiyorum.”, diye hayıflanır.

Sonra da Anglenna’ya döner.

 

“Gerçekte annen sen doğmadan çok, ama çok uzun yıllar önce kayıp bir vakıa idi zira ve tıpkı ‘Ad Ara’da olduğu gibi ‘O’ günübirlik plan yapmaz. Annenle anlaşması en az kardeşiyle olan husumeti kadar eski idi. Ve babanın şüpheli ölümü de gerçekte o kadar şüpheli bir ölüm değildi. Babanı, Selvius Brightleaf’i annen eski efendim ile yaptığı anlaşmanın zorunlu bir parçası olarak, Malocchio adında mel’un bir entropy büyüsü ile kurban etti. Biliyorum çünkü ‘O’ anlaşmalarını her zaman ya kanla ya da canla mühürler. Ancak bu şekilde kendisiyle anlaşma yapanların bağlılığını, sadakatini ve andını sınamış ve mühürlemiş olur..

Bunu yaparak farkında olmadan iki elf arasındaki en kutsal ve en mahrem olan bir andı da bozmuş oldu; eşini, sevgisini ve kardeşi Grandaleren’in çocukluk arkadaşı olan Selvius’u ‘efendisine’ kurban etti. Farkında olmadığı bir başka şey ise, bütün Bari Na-ammen’deki en yetenekli generalini de ortadan kaldırmış oldu..

Selvius bugün hayatta olmuş olsaydı, Grandaleren’i de, eşi Angrellen’i de umursamaz, ikisinin de askerlerine el koyardı ve dağınık elf ordularını toplayıp ülkesini etkili bir şekilde müdafaa ederdi. Evet, muhtemelen High Woods yine yanar ve Bari Na-ammen de yine yıkılmış olurdu, ama ülkesi elflere kalmış olurdu..”, diye sessizce konuşur Merisoul.

 

“Bu.. bu mümkün değil. Annemin birçok hatası oldu ama böylesi haince bir ihanet.. imkansız! Sırf ben Rise olmam için mi?”, diye diretir Anglenna.

Merisoul, herkesin kendisine hayretle bakışını farketmemiş gibi bir süre sessizce Anglenna’ya bakar. Sanki içinden, ne kadarını ifşa etsem acaba, diye bir karasızlık ya da iç çekişme yaşamaktadır. Neden sonra küçük omuzlarını silker ve yüzündeki tereddüt yerini kararlı bir ifadeye bırakır; ‘sevdikleri’ arasında bu asık suratlı, kendini beğenmiş, kibirli elf’i de katar zira o, kendisine ‘dost’ diyen bir başka ölümlünün kuzeni ve ablasıdır!

 

“Annen güç sevdalısı bir kadındı. Ve bu konuda aşırıya gitti. Babası, enRi Lienierre Moonlight, senin ve kuzenin Alor’Nadien ne’nin dedesi ve Lady Nadine’nin hiç görmediği kayın pederi, ondaki bu hırsı gördü ve tedirgin oldu. Kendisinden sonra onun Rise olması halinde onun güce olan bu açlığını, komşularına saldırarak ve onları istila ederek gidermeye çalışağını anladı.

 

enRise Lienierre biliyordu ki, bunun olması ve ilk durak olarak kaçınılmaz bir şekilde annenin Arashkan’a saldırması halinde, Krallıktaki tüm dengeleri bozacak ve bu da Bari Na-ammen’in sonu olacaktı zira Angrellen’in Arashkan’a saldırması ile Vodgar mistikleri, Palantine milisleri, Koruxan şövalyeleri ve Durkahan paladinleri High Woods’a gelecek ve büyük bir hışımla Bari Na-ammen’i yerle bir edeceklerdi. Bu da kaçınılmaz olarak, kuzeydeki Tranquil Elfleri ile Heavens Hand’deki insanlarla aralarındaki kutsal anlaşmaların bozulmasına ve savaşa sebep olacaktı. Durkahan paladinleri de onlara yardım edemeyeceklerdi çünkü Bari Na-ammen’e olanlardan dolayı onlara da Solace elfleri saldıracaktı çünkü elf’ler bir aptallığa toplu bir aptallıkla karşılık vermeyi pek seven bir ırktır!..

 

Bunun mutlak sonucunda da Heavens Hand, Tranquil, Dwarwick, Korduba’s Watch, Durkahan, Vodgar, Arashkan, Bari Na-ammen, Solace ve arada ne kadar köy ve kasaba varsa yok olacak, Demon Wall düşecek ve Lanetli Gullem ve efendisinin önünde durabilecek kimse kalmayacaktı. İblisler, onları durduracak güç kalmadığı için, önce Kutsal Celestial Dağını istila edecek, sonra da tüm kıtaya yayılabileceklerdi. Eldar’lardan bilinen ve hayatta kalan olmadığı için de, Kadim Ejderleri uyandırabilecek kimse de olmayacak ve daha önceki başarısız teşebbüslerinin aksine bu sefer, bu dünya iblislerin eline geçecekti..

 

enRi Lienierre, Krallıktaki dengeleri yakinen bilen ve anlayan, bilge bir Ri idi. Ne yazık ki kızı Angrellen için, sadece hayatındaki yaptığı tercihlere bakarak bile aynı şey söylenemez.. Bu yüzden onun yerine sırası olmamasına rağmen tahtını ikinci çocuğu olan Grandaleren’e bıraktı ve bu tercihinin Grandaleren’in sözde ‘başarıları’ ile hiçbir ilgisi yoktu. Temelde bu onun için sadece, ‘kötü’ ile ‘beceriksiz’ arasında yapılmış bir tercih idi.. Themalsar bir konuda haklıydı; o tahtı hak eden ve içini gerçekten doldurabilecek sadece bir kişi vardı, o da kardeşlerden en küçüğü, rahmetli teyzen Silendenien’di.

 

Bazen düşünüyorum da, Themalsar’ın varlığının tek sebebi, onu öldürmek için miydi, diye, zira bu tam ‘O’nun yapacağı tarzda bir şey. Themalsar’a onu öldürterek, gerçekte Bari Na-ammeni de öldürmüş oldu.

 

‘Sırf senin Rise olman’, annenin kardeşi Grandaleren’e karşı yaptığı plan idi.. Ama bu ‘O’nun planı değildi. Onun planı ise Bari Na-ammen’i ve elf’leri yok etmekti.. Ve bunu da başardı..”

 

 

..diye bitirir Merisoul.

 

Mağaraya ağır ve kötürüm bir sessizlik çöker ve uzun bir süre duyulan tek şey, yanan ateşin çıtırtılarıdır. Kaskatı kesilmiş Anglenna ise, yüzünde oluşmuş dehşet ifadesiyle sadece önünde duran yarı iblise bakmaktadır.

 

“Hikayenin devamı ise malum.”, der ve tekrar omuzlarını silker Merisoul. “Grandaleren Ri oldu ve güç sevdalısı ablası büyük bir kin ve husumetle neredeyse bin yıl onunla, dolayısıyla da Bari Na-ammem’le uğraşmış oldu ve bu süre zarfında da farkında olmadan Bari Na-ammen’i de eritip bitirdiler.

Yazık. Eski efendim benim peşime düştüğünde, ona karşı sizin elflerinizi sürmeyi düşünmedim değil. Ama görüyorum ki bu seçenek de artık benim için kapandı.”, diye hayıflanır güzel succubi melezi.

 

Kısılmış gözleri ve sıkılmış dişleri arasından, zorlukla zaptedebildiği duygularının oynaştığı solgun yüzü gerilir ve kısık bir sesle sorar Anglenna.

“Nereden biliyorsun bunları?”

Succubi melezi bir süre ona bakar ve sonra, ancak duyulur bir sesle cevap verir.

“KARDAX GÜNLÜKLERİ..”

Ardından, high elf’e yaklaşır.. ve ona marifetlerinden bir tanesini daha sergiler; Anglenna’ya, annesinin sesiyle konuşur;

“‘HAYIR! GİDEMEZSİN! SEN RİSE OLACAKSIN.. OLMALISIN! YÜZYILLAR ÖNCE, SEN DAHA DOĞMADAN BU BANA VAADEDİLDİ..! — biz saraydan kaçarken kullandığı ifade buydu.”, der hüzünlü bir şekilde. Sonra ani bir hareketle belinden çektiği bıçağı ile kendi avucunu yarar ve fışkıran kıpkırmızı kanı yumruğu ile sıkıp Anglenna’nın gözlerinin içine bakar.

“Bu kan.. ve sana verdiğim üzerine yemin ederim ki doğruyu söylüyorum.. Benden şüphe ediyorsan, kanımın gerisi de sana aittir. Buradakiler şahit; kararına kendi rızamla boyun eyeceğim”, der kati bir sesle ve kanlı bıçağı aldığı gibi Anglenna’nın eline tutuşturur. Sonra eli de, bıçağı da, kaldırdığı çenesinin altına, incecik boğazına dayar. Ardından kendi ellerini yana salar, gözlerini kapatır ve elf’lerin yüksek lehçesinde fısıldar.

 

“Canım ve kanım senin elinde, Selvius kızı Anglenna Brightleaf..”

 

Anglenna ise kıpırdamadan öylece durur. Neden sonra omuzları titremeye başlar. Önünde duran yarı iblisin boğazına dayanan kanlı bıçağı yere düşürür. İnatla yumruklarını, dişlerini ve gözlerini sıksa da, yaşlarına yine de hakim olamaz.

High Lady Anglenna, hıçkırıklarla ağlamaya başlar.

Nadine ve cazibesi*, ayağa kalkarlar ve biri yeğenine, diğeri ise kuzenine ve ablasına sarılırken, Merisoul Xyrotwu’nun yüzünde büyük bir hayal kırıklığı ifadesi belirir.

 

“Yapmayın, Haş Teyze. Olur böyle şeyler!”, diye bir laf kaçar Udoorin’in ağzından..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ne yapacaksın şimdi, anne?”, diye üzgün bir şekilde sorar Lorna annesine.

LailaAager’le mağaranın dışında kendilerini gizlemiş nöbet tutmaktadır. Mağaranın içindekiler ise kendi iç dünyasının sessizliğine çekilmiştir.

Inshala, Merisoul’un elini sararken bir yandan da neden böyle şeyler yaparak mütemadiyen kendisini kesip doğradığı ile ilgili onu fısıltılarla azarlamaktadır.

Nadine gözlerini mağarada olanların üzerinde gezdirir..

Lady kaşlarını çatmış, burnundan soluyarak bir yandan kendisine Merisoul diye hitap edilen yarı iblise, bir yandan da eski dostlarından sağ kalan tek kişi, Nimbletyne Tinkerdome’un yeğeni Gnine’ın, bir köşede tekrar ortaya çıkardığı piposunu tüttürüşünü seyretmektedir.

Sevgili Alorna’sına deli gibi vurulmuş olan iri genç Udoorin ise az ileride, taşıdığı bir sürü silahlarını, önüne serdiği bir battaniyenin üzerine yaymış, elinde yağlı bir paçavra beziyle ve çocuksu bir hevesle ‘oyuncaklarını’ temizlemektedir.

Yeğeni Angrellen ise kendi köşesine çekilmiş, yüzünde belli etmemeye çalıştığı bir kahır ifadesiyle oturmaktadır.

Merisoul ile işi biten Inshala’nın Nadine hala bu küçük, sıskası çıkmış kızın ‘la Fey’ olduğuna inanamaz— yerinden kalkıp büyük bir evhamla ellerini yıkayışını seyreder. Sonra kız yavaş, tedirgin adımlarla Anglenna’nın yanına sokulur. Küçük kız yüzü kızarmış, utangaç bir ifadeyle ona fısıldar.

“Elbiselerini yanlış giymişsin abla..”, der ve Anglenna’nın, yolda, kaçışları esnasında sökülüp yırtılmış eteğinin kenarını, küçük bir büyü ile tamir eder. Nadine’nin haberi yoktur ama gerçekte bu, Inshala’nın Anglenna ile ilk konuşmasıdır. Sonra da kendisine hayretle bakan yeğenine, içtenlikle ve sımsıkı sarılır.

“Gerçek kaybı, ve bununla gelen acıyı hissettin. Artık bizdensin abla. Şimdi.. Saçlarının bu hali ne böyle? Bir High Lady’ye hiç yakışmıyor.”, diye ciddi bir ifadeyle söylenir Inshala.

“Bari Na-ammen artık yok ve ben de bir High Lady değilim.”, der Anglenna, dolu gözlerle.

“Bizi biz yapan, başkalarının bize taktıkları ya da yakıştırdıkları isimler ve sıfatlar değildir, abla. Bizleri sevenlerin bizi nasıl gördükleridir önemli olan. Bunu.. Bunu bana Aager Fogstep öğretti. Hadi gel.. Sen bana kendini anlat, bende saçlarını öreyim..!”

Nadine gülümser.

Evet. Bu küçük, sıskası çıkmış kız, ‘la Fey’dir.

Sonra aklına o ürkütücü kesici gelir; Aager Fogstep.

Hayır, diye düşünür. Onun gerektiğinde kestiğinden emindir ama o bir kesici değildir zira onun, ‘la Fey’ ile arasındaki bağı fark etmiştir. ‘la Fey’in o adama mutlak anlamda güvendiğini görmek çok da zor değildir. Anlaması zor ve ürkütücü olan ise, bunun gerçekten doğru oluşudur!

Nadine son olarak hiç tanışmadığı Silendenien’in meşhur yayını taşıyan alımlı yarı elf, Laila’yı düşünür. Kız, şu anda bile Aager ile beraber dışarıda bir yerde saklanmış, mağaranın girişini, dolayısıyla da grubu korumaktadır.. Tıpkı bir izci gibi, diye gülümser Nadine.

Belli ki Silendenien’in yayı, Bari Na-ammen elflerinin sandığı gibi ırkına ya da niceliğine değil, niteliğine göre efendisini seçmektedir —ki bu da izci Laila için söylenebilecek her şeyi söylemiş oluyordu.

 

“Çılgın, deli, kaçık, hayret verici ve.. OLAĞANÜSTÜ dostların var. Onları koru ve onların da seni korumasına izin ver. Artık ben bir Rise değilim, ama sen hala bir prensessin, güzelim..”, diye nazikçe kızına hatırlatır Nadine.

“Ben hiçbir zaman bir prenses değildim, anne.”, der yumuşak sesiyle Lorna.

“Hayır, bebeğim. Sen her zaman bir prensestin. Gün gelecek ve kader sana doğum hakkını geri verecek. O zamana kadar kendini, kimliğini ve onurunu korumalısın zira bunu kullanmak isteyecek mebus kişiler olacak.”, diye bilgeliğini kızıyla paylaşır Nadine.

“Bizimle gelebilirsin..”, diye önerir Lorna.

“Korkarım bu benim için pek de mümkün değil. Göründüğümden çok daha yaşlıyım. Ama yapacak bir şeyler bulabilirim sanırım. Önce High Woods ve Bari Na-Ammen’den kurtulan olmuşsa, onları bulup Vodgar ve Durkahan şehirlerine yönlendirmem lazım.”, der Nadine hüzünlü bir şekilde.

“Sen de mi Durkahan’a gideceksin? Eminim şehir senin gibi tanınmış bir sorceress’i hoş karşılayacaktır.”, der Lorna.

“Bu.. bu mümkün değil..”, diye cevap verir annesi.

“Neden?”

“Delia.. ve onun anısı.. Bu.. bu benim için yüzleşebileceğimden fazla..”, diye kaybolmuş bir sesle yanıtlar Nadine.

“Bir şeye ihtiyacın olacak mı peki? Saraydan elin boş ayrılmak zorunda kaldın, anne.”, diye üzgün bir şekilde sorar Lorna.

“Beni merak etme, bebeğim.”, der Nadine ve, “Krallığın, daha tahsil etmediğim 500,000 altın borcu var bana.”, diye buruk bir şekilde gülümser.

Hayret içerisinde annesine bakar Lorna. “Nasıl?”

“Arcanton!..”, der kadın sessizce. “Ne kadar ilginç değil mi? Onunla mücadele ederken, her an ölümle burun buruna idim, ama kendimi çok daha hayatta hissediyordum. O zamanlar her şey çok daha basitti. Renkler daha canlı, sevgiler daha ateşli, şarkılar daha güzel, yediğimiz kuru kamp yemekleri bile daha lezzetliydi. Otuz yıl sonra, renkler soldu, sevgiler öldü, şarkılar sustu ve yemeklerin de tadı kaçtı.. Hayattan keyif aldığım her şeyimi yitirdim.

Arcanton’un küçük, altı yaşlarında bir yeğeni vardı.. O sefil büyücüyle işimiz bittiğinde, zindanlara kapatılmış olarak bulmuştuk onu. Minik, pabuç kadar bir şeydi.

Onu en son gördüğümde, yüzünde hüzünlü bir ifade vardı. Hangi ahmak, küçük bir kızı, hem de kendi öz yeğenini öyle bir yere getirir ki? Onu oradan çıkardığımı hatırlıyorum. Kucağımda öylece oturmuş, saatlerce bana küçük bir kedi yavrusu gibi sarılıp ağlamıştı.. O gün bana çok şeyi öğretti; amcasının o küçük, masum çocuğa yaptıklarından dolayı gerçek, katışıksız nefreti, Delia’nı gidişinden dolayı mutlak, içi doldurulamaz kaybı, o küçük kızdan dolayı ise şefkati ve merhameti ve.. ve bir anne olmak istediğimi o zaman anladım. Halbuki o güne kadar aklımın ucundan bile geçmemişti. Kızı ailesinin yanına, bir mektupla gönderdim. O kızın büyüyüp, amcasının günahlarını telafi etmesi için Melshieve Akademisine gönderilip eğitilmesini, ve tüm masraflarını da karşılayacağımı yazmıştım. Ne oldu ona acaba, diye hep merak etmişimdir.”

“Beni neden göndermediniz?”, diye sorar istemsizce Lorna.

“Baban..”, diye iç çeker kadın. “Her nedense Akademiye karşı kişisel bir tavrı vardı. Ama işin aslı, bu konuda ben de ona karşı istediğim performansı göstermedim. Sen doğduğun andan itibaren, bir anda her şeyim değişti. Dünyaya, olaylara ve hayata bakışım.. Bir anda bütün ‘ben’lerim gitti ve geriye sadece ‘sen’lerim kaldı. O anda anladım ki hayatım asla bir daha aynı olmayacak ve gerçekte de onun ne kadar boş ve sığ bir olduğuna ayıldım. O gün bir şeye daha uyanmış oldum; o güne kadar ne denli rastgele ve günübirlik yaşamış olduğum. O gün ilk defa hayatımda mutlak bir amacım, hedefim ve istikametim olmuş oldu..”

Nadine dolu, içten gözlerle kızına bakar ve gülümser.

 

Ana kız uzun bir süre sessizce, birbirlerine sarılı olarak otururlar.

 

“Onunla tanıştım.”, der Lorna, neden sonra. “Arcanton’un küçük yeğeniyle.”

“Nasıl?”, diye sorar Nadine hayretle. “Ne zaman?”

“Nasıl olduğunu hiçbir zaman tam olarak öğrenemedim. Buraya gelmeden önceydi. Arashkan’da. Gecenin bir yarısı..”, der ve yüzü kızarır, “Dorin ile kaldığımız hana geri dönüyorduk ve o beni bekliyordu. Sokağın ortasında. Bana seslendi, kendisini tanıttı ve bana senin, onun için yaptıklarını anlattı. Ve onu amcasının zindanlarından kurtardığın için asla sana teşekkür etme fırsatı bulamadığından dolayı ne kadar üzgün olduğunu söylememi istedi. Ve.. ve sana, kendisine gösterdiğin sevgi ve şefkatten ötürü teşekkür etmemi istedi, sonra da geldiği gibi gecenin karanlığında kayboldu.”

Nadine Graciousward’un gözleri dolar.

“Küçük, sevgili Arcantonic Palecog.. Onun hala hayatta olduğunu bilmek o kadar mutlu bir haber ki.. Keşke.. keşke Delia’da bundan haberdar olsaydı. Bu onu o kadar mutlu ederdi ki..”

“Hayatımda gördüğüm en sevimli ve en şirin şeydi, anne. Ona sarıldığımda cebime koyup götürmeyi o kadar çok istedim ki.”, diye gülümser Prenses.

“Alor’Naaa..”, diye nazikçe azarlar Nadine kızını. “O bir oyuncak bebek değil..”

“Özür dilerim anne. Ama o kadar minik, o kadar şirin ve güzeldi ki. Ve ona sarıldığımda sıcacık kokuyordu.”, diye utanmış bir ifadeyle gülümser kızı.

 

“Artık hazırsın o zaman..”, der Nadine, yarı mutlu, yarı ciddi bir sesle.

 

“Hazır?”, diye sorar Lorna.

Nadine hiçbir şey söylemez. Sadece sessizce kızına, sonrada, yavaşça, kızına talip olan gence bakar.

Lorna’nın yüzü kırmızıdan, pembenin muhteşem bir tonuna bürünür.

 

Neden sonra kızı, “Ne yapacaksın peki?”, diye sessizce tekrar sorar.

“Hiçbir fikrim yok! Kendimi otuz yıl önce, Delia’dan ayrıldığımdaki gibi hissediyorum. Ne bir evim, ne de bir ailem var artık..”, der kadın asil bir hüzünle.

“Serenity Home!”, der gür bir ses. “Sizi orada, tam olarak nasıl karşılanmak istiyorsanız, o şekilde karşılayacaklardır.”, diye ciddi bir şekilde konuşur Udoorin. Genç adam, yüzünde klinik bir ifadeyle elinde tuttuğu koca baltalarından birini incelemektedir.

Sonra tatmin olmuş bir şekilde baltayı indirir ve başını kaldırıp sevdiği kızın annesine bakar. “Yeni bir başlangıç için daha iyi bir yer düşünemiyorum. Ve eminim sizin gibi zarafetiyle bilinen bir hanımefendi orada fark yaratacaktır. Serenity kızları size bayılacak!”

Udoorin’in bu beklenmedik önerisi Lorna’nın çok hoşuna gider. Ama onu gerçekte etkileyen şey, Udoorin’in söylediği şeyi ifade ediş şeklidir.

Udoorin, kızın annesini, tanınmış bir sorceress oluşundan, muazzam büyü gücünden ya da bir Rise olmuş olmasından dolayı elinde barındırdığı politik konumundan değil, Bari Na-ammen öncesi genç kızlığına ait kimliğinden ve zarafetinden vurmuştur..

Lorna, bu kaba saba görünümlü gencin kendisini bir daha şaşırtışından dolayı hafif pembeleşmiş, bir o kadar da mutlu bir ifadeyle bakar ona. Sonra annesine döner.

“Bu harika bir fikir, anne. Ve eminim Efendi Nimbletyne Tinkerdome da seni çok özlemiştir.”

“Serenity Home..”, diye tadına bakar Nadine.

 

 


enRise: eski (former) Rise.

Nadine ve cazibesi: Alor’Nadien ne (Nadine’nin Cazibesi, Lorna), Nadine ve kızı.

Malocchio: İtalyanca ‘Kem Göz’. Oyun terminolojisi açısından mel’un, yıkıcı ve neredeyse her zaman ölümcül olan, yasak bir büyü. Yapılması çok güç, ancak yapılabildiğinde, yapılış şekline ve yapanın niyetinin ‘içtenliğine’ bağlı olarak büyünün sonuçları, hedefin kalp krizi geçirmiş gibi olduğu yerde yığılıp kalması ile göğüs kafesinin tamamını dışa doğru parçalayacak şekilde kalbin patlaması arasında değişkenlik gösterebilir.

 

 

 
 

Annen için üzgünüm..

Timeline:

Lorna’nın annesi Nadine, grubu Bari Na-Ammen sarayının gizli geçitlerini kullanarak kaçırmıştır. Grup, saatler süren koşturmadan sonra, High Woods dışındaki bazı tepelerde saklanmış, şimdi ise high elf’lerin öz vatanı olan bu kadim ormanın yanışını seyretmektedir.

 

Bu hikaye, “Sana Themalsar’ı getirdim, baba..” dan
birkaç saat sonra, aynı günün batımında yer alır.

 

 

Duralım artık. Öyle görünüyor ki Rise olmak beni formdan düşürmüş”, diye acı bir şekilde gülümseyerek söylenir NadineUdoorin, kadın rahat oturabilsin diye kendi pelerinini çıkarıp yere serince, Lorna ona bakışlarıyla teşekkür eder.

Nadine, kızının yanından ayrılmayan iri gence uzun bir süre bakar. “Eveeet. Demek kızıma niyetlisin.”, diye ciddi bir sesle konuşur.

Udoorin bir anda olduğu yerde durur.

“O bana tahammül etmeye devam ettiği sürece..”, diye mırıldanır.

Udoorin’in babası, sert biri olmuş olsa da, gerçekte oğluna çok düşkün bir adamdır. Ne var ki Udoorin genç yaşta annesini kaybetmiş olmasından dolayı bazı yanları eksik kalmış gibidir. Özellikle bayanlara nasıl hitap etmesi gerektiği konusunda. Daha doğrusu onların yanındayken biraz daha rahat olmasını.. Sadece iki erkeğin yaşadığı bir evde Udoorin, bir annenin şefkat dolu eğitici elinden mahrum kalmıştır. Bu yüzden, ne zaman bir bayanla konuşsa, bunu ıkına sıkına yapmış, tercihler arasında hiç konuşmamak varsa, bu yolu seçmiştir. Belli ki Udoorin, bu konuda biraz yabanidir.

“Şanslı bir adamsın. Alor’Na’nın inadı kadar anlayışı da vardır.”, diye gülümser Nadine.

“Anneee..”, diye kızarmış bir yüzle söylenir Lorna.

“Seninle bu konuda sonra konuşacağız kızım. Şu anda annen meşgul..”, der ve Udoorin’in gözlerinin içine bakmaya devam eder.

“Şu anda bunun sırası mı, anne?”, diye hayıflanır Lorna. “High Woods saldırı altında ve Orkenler herkesi öldürüyor.”

“High Woods saldırı altında ve Orkenler herkesi öldürüyor ve bizim bu konuda yapabileceğimiz hiçbir şey yok güzelim. Hayıflanıp dizlerimi dövmek isterdim ama, baban daha biz tanıştığımızda kayıp bir vakıa idi. Ablasıyla olan çekişmesinde ne yazık ki sen de, ben de, Anglenna’da sadece birer dipnot olduk, o kadar.”, der acımasız derecede pratik bir yaklaşımla.

“Şimdi.. konumuza geri dönelim.”, der ve Udoorin’e döner. “Bilesin ki genç adam, Alor’Na’mı senden daha güzel ve zeki nice asilzadeler istedi de vermedim..”

“Lorna ikimize yetecek kadar güzel. Ve toplam zekamız burada ki herkesinkinden daha fazla.”, diye sessiz ama kararlı bir şekilde cevap verir.

Nadine’nin iki kaşı da havaya kalkar. Bir süre daha önünde zorlanan genci süzer ve “Aferim sana.”, diye ona gülümser. “Sade, dürüst, hiç düşünmeden verilmiş içten bir cevap. Kızımı sevdiğini görmek çok da zor değil. Ama onu kendinle bir bütün olarak görüyor olman.. bu gerçekten çok.. ay inanılır gibi değil.. doğru kelimeyi bulamıyorum bile. Belki de kendi evliliğimde hiç görmediğim içindir..”

Yaşına rağmen hala genç bir kızın güzelliğini barındıran enRise* bir an sessizleşir. Sonra delici bakışlarını yine Udoorin’e yöneltir. “Kızımın yanında olacaksın hep, değil mi? Bugün babasını kaybetti. Ama gerçekte onu hiç tanımadı. Kendisi içine kapanık, aşırı sessiz ve fevkalade inatçı bir kızdır. Buna rağmen her zaman onu koruyup kollayacak mısın?”

Udoorin, nadiren göstermeyi tercih ettiği sosyal cesaretini sergiler. Uzanır ve nazikçe Lorna’nın elini tutar, onu yanına çeker ve hiç sektirmeden “Evet.”, der kısaca.

“Sevdim bu çocuğu.”, der Nadine ikisine de gülümseyerek.

“O bir çocuk değil, anne..”, diye mırıldanır Lorna.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Lady, bir yandan daha ‘kim’ ve ‘niyet’ meselesine cevap bulamadığı Nadine’yi dinlerken, bir yandan da arkalarında bıraktıkları yanan ormanı ve ormandan gelen çatışma seslerine göz kulak olur.

Arada bir gelen harlı patlamalar, elflerin ortaya koydukları direnişin imzasını taşımaktadır. Küçük oyuncak askerlerı andıran dağınık elf grupları, üzerlerine çullanan iri Orken sürülerini vur-kaç taktikleriyle yavaşlatmaya çalışırken, arkalarındaki çocuk ve yaşlıların kaçmaları için onlara zaman kazandırmaya çalışmaktadırlar. Elfler için birçok şey söylenebilir, ama şu anda görünen manzara karşısında cesaretlerine hayran kalmamak mümkün değildir. Kadın, erkek – hiçbir fark gözetmeksizin, ormandaki bütün elfler o anda birer savaşçıdır ve hiçbiri çığlık atmaz, korku içerisinde kaçışmaz; okları, kılıçları, teberleri, glavyeleri ve büyüleriyle hepsi Orken sürülerinin üzerine bir şeylerle saldırmaktadır.

Tek sorun, bu yeterli değildir, o kadar!

“Zavallılar.”, diye söylenir Lady. Elflere karşı özel bir husumeti olmasa da, özel bir sevgisi de yoktur. Ama kimse Orken’lerin elinde parçalanmayı hak etmez, diye düşünür.

“Zavallı ahmaklar!”, diye düzeltir bir ses arkasından.

Lady dönüp baktığında, Nadine’nin hemen arkasından ormanda olup biteni seyrettiğini görür.

“Otuz yılımı verdim onları kabuklarından çıkarmak için. Direttiler ve çıkmadılar. Şimdi de ölüyorlar.”, diye garip bir şekilde konuşur Nadine. Sesinde sadece hüzün değil, mutlak kayıp ve emsalsiz bir hiddet vardır sanki.

“Laila.”, diye seslenir Lady. “Udoorin’i al ve uygun, saklı bir kamp yeri bul.”

“Kendi başıma daha hızlı bulurum, abla.”, der Laila.

“Tartışma benimle şimdi. Al Udoorin’i ve git. Kimse tek başına bir yere gitmeyecek artık. Hareket halinde Aager ve Inshala, Lorna ve Udoorin, Gnine ve Merisoul, Lenna ve Laila. Ben de Rise Nadine Hanımefendiye eşlik ediyor olacağım. Durduğumuzda ise, Merisoul ve Inshala, Laila ve Aager, Lorna ve Lenna, Udoorin ve Gnine. Rise hanım da benimle olacak. “, diye kati bir sesle konuşur. Lady’nin gruplamada yaptığı tercihlere bir kaç yüz ekşitmesi gelse de, asıl eşleştirme pek az kimsenin gözünden kaçar ve bu Aager’in takdirini cezbeder. Annesi için dile getirilmemiş imalardan dolayı Lorna rahatsız olur ama şimdilik sesini çıkarmamayı tercih eder..

Sonra Nadine’ye bakar ve “Hanımefendi. Konuşmamız gereken şeyler var.”, der.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yanan High Woods’a yukarıdan bakan tepelerin derinliklerinde Laila, belki bir zamanlar bir ayıya ait olabilecek, boş bir mağara bulur. Alışmışlığın verdiği serilikle izci kız, Udoorin ve Aager mağarayı temizler ve ortasında bir ateş yakarlar. Daha sonra Udoorin iri taşlar tedarik ederken Laila’da topladığı çalı çırpı ile mağaranın ağzını olabildiğince kapatıp gizlerler.

Bu esnada Inshala ve Merisoul battaniyeleri sererken, Lady de yanlarında taşıdıkları çuvallardan çıkardığı patates, soğan ve havuçları kesip-doğrayıp beraberlerinde getirdikleri küçük tencerenin içine atmaya başlar. Herkes olağan bir pratiklikle, kimse bir diğerinin ayağına basmayacak şekilde işlerini yapar ve enRise Nadine, Lorna ve Anglenna’ya sadece kenardan olanları seyretme işi düşer.

“Neden siz de yardım etmiyorsunuz?”, diye sorar Nadine kızı ve yeğenine.

“Bana bakmayın. Onları zehirlemek istemediğime daha yeni yeni inanıyorlar.”, der Anglenna.

“Bana yaptırmıyorlar. Prenses olduğumu bilmiyorlarken bile yaptırmıyorlardı. Bir sefer yemek yapayım dedim, sanırım pek beğenmediler çünkü bir daha istemekten imtina ettiler.”, diye hayıflanır Lorna.

Anglenna kenardan ‘fırk’lar.

“Ne? Gerçekten o kadar mı kötüydü?”, diye sorar Lorna.

“Lorna.. Senden nefret ettiğim günlerde, beni iyi hissettiren tek şey, yapıp da etrafındakilere zorla yedirdiğin yemeklerindi!”, diye gülmemek için zorlanır Anglenna.

“O kadar mı kötüydü?”, der Lorna, açıkça alınmış bir şekilde.

“Hayır. Hala o kadar kötü.. Udoorin’e acıyorum açıkçası. Resmen aç kalacak çocuk! Onun seni asla bırakmayacağına, çocuğun tabağını doldurdukça gıkını çıkarmadan yiyişinden anladım. Ama yerken ki yüz ifadesi paha biçilmezdi..”, diye mutlu bir sesle cevap verir Anglenna ama mutluluğunun zorlama olduğu görülmektedir. Belli ki Anglenna hala annesini düşünmektedir.

“Korkarım bu benim hatam.”, der enRise Nadine. “Sen küçükken eğitimin için sana o kadar yüklendik ki, en temel şeyleri ihmal ettik.”

“Yemek hazır. Herkes elini yüzünü yıkayıp gelsin. GNINE TINKERDOME! SÖNDÜR O PİS ŞEYİ HEMEN!.. O çubuğu burada yakarsan aldığım gibi kırarım onu..!”, diye parlar Lady.


Gnine Ninehundredandnintynine
Tinkerdome’un piposu

“Bir büyücü ile piposu arasına girilmez. Bunu bilmiyor musun, kadın?!”, diye homurdanır Gnine.

EFENDİM?“, diyen Lady’nin darağacı gibi sesini duyunca, “Yok bişi..”, diye cılız bir cevap verir ve hemen piposunu boşaltıp iç cebine saklar.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Eveeet. Sanırım herkes doydu ve biraz olsun dinlendi. Ve bazı şeyleri konuşma zamanı geldi..”, diyerek hiç uzatmadan, dolambaçlı yollara başvurmadan konuya girer Lady. “Bize olmasa da, en azından kızınıza bir açıklama borçlusunuz. Biz Lorna ile hiç beklenmedik koşullar altında tanıştık. Kendileri fevkalade hanımefendi bir kız olması bir yana, hepimizin sevdiği ve değer verdiği birisi. Ağırbaşlılığı ve dinginliği ile devamlı etrafına umut ve basiret yaydı. İçine kapanık ve çekingen olmasına rağmen bunu bize bir yük olarak taşıtmadı. Ama ben içten ağlayan biri gördüğümde bunu anlayacak kadar uzun yaşadım. Geçmiş günlerde ve özellikle de Bari Na-ammen sarayında gördüklerimden sonra, bunun sorumlusu olarak sadece iki kişi düşünebiliyorum ve yalnız bir taneniz buradasınız.”

 

Söylediklerini sakince söyler gözükmesine rağmen, kendisini tanıyanlar Lady’nin gerçekte çok kızgın olduğunun farkındadırlar. Lady, beraberinde olanları çocukları olarak gören biridir ve çocukları söz konusu olduğunda asla şaka yapmaz. Onu kızdıran şey de aslında budur; Lorna’nın annesi ve babasından gördüğü sorumsuz ve basiretsiz muamele..

 

“Benim için her şey otuz yıl kadar önce başladı. Şu işe bakın. Ben bile, sanki Bari Na-ammen’den önce yokmuşum gibi konuşuyorum.. Ondan önce Arcanton’u yenmiş ve def etmiş, görülmüş en güzel sorceress, zarafet abidesi Nadine Graciousward olarak tanınıyordum. Bunca yıl ve gördüklerimden sonra, bu sıfatlar o kadar anlamsız ve çocukça geliyor ki..”, diye acıyla eskiyi yad eder Nadine. Bir süre zihnini toparlamaya çalışıyormuş gibi durur, sonra devam eder.

“O zamanlar ben de bir grup maceraperestle beraber, o iblis senin, bu zindan benim, dolaşıp kötüleri yok edip yanlışları düzeltiyorduk.. Ben ve birkaç dost.”

Nadine’nin burnunun ucu kızarır ve gözleri dolar.

“Bu yüzden Delia, Lord Paladin Delia Karakash, öldürüldüğünde bunun anlamı benim için çok daha.. farklı oldu. O, ben, birkaç arkadaş ve senin amcan..”, der Gnine’a bakarak. “..evet. Senin amcan, Nimbletyne TİNKERDOME! Nerede bir sorun olmak üzereyse, altından bir Tinkerdome çıkıyor mutlaka.”, der hüzünlü bir şekilde gülümseyerek.

“Amcam hiç maceralara gitmedi ki? Nereden tanıyorsunuz onu? Bu imkansız bir şey!”, diye hayret eder Gnine.

“Aaaa.. en sevdiği yeğeninden bile sır saklayacak biri ancak Nimbletyne olabilirdi. Ama her grubun bir hırsıza ihtiyacı vardır!”

Udoorin mağarayı sarsacak bir kahkaha atar. “Biliyordum! Biliyordum onda bir şeylerin kitabına uymadığını! Nerede bir sorun çıksa, onu köşelerde bir yerde görürdük.. Babam buna bayılacak!”, der mutlu bir şekilde.

 

Laila ve Lady de hayretle Gnine’a bakarlar. Ama işin gerçek içeriğini Aager anlar; bunca yıl Serenity Home istihbaratıyla uğraşan kendisine bile çaktırmayacak kadar geçmişini ve ne olduğunu saklayabilen yaşlı hırsıza saygı duyar.

Dahası, Gnine’ın Sim Town ve Arashkan’da amcası kılığında dolaşması dolayısıyla başına gelenler bir anda anlam kazanıverir!

 

“Tabii, bu yıllar önceydi. Yaptığı en son iş, kendisi için bile biraz fazla çetrefilli idi ve bacağını sakatladı. Buna rağmen devam etmek niyetindeydi ama kardeşinin, ailesiyle beraber Tinker Hills’de bir göçükte öldüklerini duyunca onun için bütün eğlencenin tadı kaçmış oldu. Kahrolmuş bir şekilde, kardeşi ve ailesinden hayatta kalan tek kişi olan yeğenini bulmak için bizden ayrıldı. Daha sonra duyduk ki, onu bulmuş ve onunla beraber pek de tanınmadığı, Serenity Home denen bir kasabaya yerleşmiş.”, diye yılları derleyen bir ifadeyle anlatır Nadine.

“Delia ve ben.. biz o zamanlar çok yakındık ve.. bir birimize çok.. bağlıydık. Bana öyle bakma kızım. Bunlar babanla tanışmamızdan çok önce olan şeyler. Ama birden Arcanton belası hortlayıverdi. Kimse o kaçık büyücüye bulaşmak istemiyordu. Ahmak, iblis kapısı açmanın bir yolunu bulmuştu ve ivedilikle durdurulması gerekiyordu. Onunla yüzleştik ve yendik. Ne var ki, Delia onu şehir mahkemesine teslim edip suçlarının cezasını çekmesini istiyordu. Gerçekte ise, Arcanton hapiste tutulabilecek biri değildi. Halen onu zapt edebilecek bir hapis olduğunu sanmıyorum. Delia ile tartıştık ve Arcanton bundan istifade kaçmaya çalıştı. Üç arkadaşımı kaybettim o gün. İkisini kaçmaya çalışan Arcanton öldürdü, Delia’yı ise Arcanton’u ben cehenneme ‘def’ edince kaybettim. Ayrıldık ve bir daha görüşmedik. Çok istedim.. Bilemezsiniz ne kadar çok istediğimi.. ama kendimde o cesareti bulamadım. Ben babanla tanışıp evlendiğimde aradan yıllar geçmiş oldu.

Sonra Delia, Karcass belasını öldürdü ve Durkahan Kalesi ve Şehrinin Lord Paladin’i oldu. Halbuki masa başı işi, onun en korkulu kabusuydu..”, der Nadine, hüzünlü bir gülümsemeyle. “Yıllar sonra duydum ki evlenmiş ve bir kızı olmuş.. ve Delia’nın kızıyla benim kızım, Nimbletyne Tinkerdome’un yeğeniyle beraber, rahmetli teyzen Silendenien’in meşhur yayını taşıyan bir izci, bir Drashan kaçaklısı, bir kasaba şerifinin sınanmamış oğlu, bir iblis, Argail Smitefast’in torunu ve ‘la Fey’ adında küçük bir kız, kocamın —muhteşem Grandaleren ve ordularının— beceremediğini başarmışlar; Themalsar’ı yok etmişler. Bu.. o kadar ironik bir şey ki..”, der ve yüzünü elleriyle kapatır.

“İyi misin, anne?”, diye annesinin yanına gelir Lorna.

“İyiyim güzelim. Sadece anılarım.. o kadar yorgunlar ki..”, der Nadine ellerinin arasından.

“Yollarımız Delia ile ayrılınca, ben bir serseri gibi, başıboş bir şekilde yalnız takılmaya başladım. Kendimi o kadar yalnız ve boş hissediyordum ki.. İşte o sıralar High Woods Ri’si Grandaleren’in daveti geldi. Açıkçası ben gitmek istemedim ve belki vazgeçer umuduyla uzun bir süre ertelemeye çalıştım ama baban ısrarlıydı. Ben de en sonunda kabul ettim. Baban istediğinde ikna etmesini iyi bilen biriydi.

Kendisine daveti için teşekkür edip, beraber bir akşam yemeğinden sonra ayrılacaktım.. Niyetim buydu. Ama işler çok farklı gelişti. Başta her şey çok güzeldi. Ama her zaman içimden ‘Neden?’, diye sordum. Bütün meziyetlerime ve cazibeme rağmen, neden bir high elf Ri’si bir insanla evlensin ki, diye sormadım değil. Otuz yıl sonra sebebini öğrenmiş oldum, sanırım..”, der ve sessizce ağlar.

Lorna annesine sarılır.

Merisoul, arkada oturduğu yerden kalkar ve ikisinin yanına gelir. Beklenmedik zamanlarda, beklenmedik davranışlarından birini daha sergiler; bulundukları mağaranın imkan verdiği sınırlı alanında kanatlarını açar ve önünde duran anne ve kızını kanatlarıyla sararak onları kucaklar.

Merisoul, kendisini hayretle seyredenleri umursamaz ama Lady’ye bakar ve “Doğruyu söylüyor. Ve duyguları da en az kızının ki kadar samimi!”, der.

“Teşekkür ederim Merisoul. Senden bunu istediğim için özür dilerim.”, der Lady, içi biraz olsun rahatlamış bir şekilde.

Lorna annesinden ayrılır ve yüzünde tam bir şok ifadesiyle Merisoul ve Lady’ye bakar. “Bizi.. Bizi kandırdınız..”, der, tam bir hayal kırıklığıyla.

Lady öne çıkar ve Merisoul’u sahiplenir.

“Hayır, sevgili Lorna. Seni asla aldatmadık, kandırmadık ve senden hiçbir zaman da kuşku duymadık. Ama Arashkan da olanlardan sonra, kimseye güvenmemiz için bir sebebimiz yoktu. Ve anneni sen tanısan da, biz tanımıyoruz. Dahası, seni baban itelemiş olabilir. Ama annen de buna göz yumdu. Ona güvenmemiz için herhangi bir sebep bulamadım açıkçası. Aklıma, Merisoul’un eşsiz kabiliyetlerinden biri geldi; ‘duygu okuma’.. Anneni okudu ve duygularını tasdik etti.”, diye açıklar.

Lorna ne diyeceğini bilemez gibi öylece durur. “Seni dostum sanmıştım..”, der Merisoul’a yarı ağlamaklı bir sesle.

“Dost..”

..der Merisoul ve durur. Succubi melezi, sanki ilk defa yediği bir şeyin tadını değerlendiriyor gibidir.

Neden sonra yukarı bakar ve “Bir ölümlü beni ‘dost’ kabul etti. Bu sayılıyor, değil mi?”, der, gizemli bir şekilde.

Lady ise iş gereksiz yere çığırından çıkmaması için atılır. “Sevgili Lorna. Lütfen. Bu sana karşı yapılmış bir şey değil. Aslına bakılırsa annene bile karşı yapılmış bir şey değil. Güvenceye ihtiyacımız vardı, onu da bulduk. Akledip Arashkan’da bunu değerlendirmiş olsaydık, belki olaylar çok daha farklı gelişirdi, öyle değil mi?”

“Onlar haklı kızım.”, der Nadine, burnunu çekerek. “Ancak kurnazlığınıza hayran kaldım, Lady. Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi..”, diye de takdirini saklamaz.

“Sadede gelmek gerekirse..” diye devam eder kadın. “..babanla evlendim ve bir anda kendimi saray entrikaları ve ablasıyla arasındaki bin yıllık husumetin içinde buluverdim. Ve zamanla onun herkesi ikna ettiği gibi bir sorceress değil, bir warlock olduğunu öğrendim.”

İMKANSIZ! Annem benim ve sizin gibi bir sorceress idi!”, diye ünler Anglenna.

“Üzgünüm sevgili Anglenna, ama bu doğru değil.. Belki çok, çok eskiden, yüz yıllar önce öyle idi, ama ben onunla tanıştığımda artık bir sorceress değildi. Sanırım bunu Grandaleren de biliyordu.”, der Nadine ve kızına dönerek “Bu yüzden ikimizde sen bir warlock olunca o kadar tepki gösterdik. Ne yazık ki, birbirimizin bildiğini bilmiyorduk, dolayısıyla tepkilerimiz makul bir seviyede olmadı. Sen, birbirinden bağımsız ama aynı istikamette, iki aşırı tepkiyle bir anda muhatap oluverdin. Baban, ablasından dolayı, ben ise teyzenin seni etkilemiş olabileceğinden korktuğum için.. Babanla da oturup doğru düzgün pek bir şey konuşmadığımız için, ikimiz de gerçekte neler olup bittiğini asla öğrenemedik. Zaten sen gittikten sonra da hiç konuşmadık.”, der enRise.

“..ve her şeyin senin açından patlak vermesinin altında yatan sebep ise, teyzendi. Hiç farketmeden ailemizi mahvetti. Kadının Bari Na-ammen’e yanlışlıkla verdiği zarar, bilinçli olarak gösterdiği çabalardan daha büyük oldu.”, diye ekler. Sonra Anglenna’ya bakar.

“Annen için çok üzgünüm, sevgili yeğenim.”, der içtenlikle. “Angrellen zeki bir kadındı. Yapabileceği onca iyiliğe rağmen, sırf kardeşine duyduğu, bitmek tükenmek bilmeyen husumetinden dolayı, yapmamayı tercih etti. Aynı sebepten dolayı da yanlış varlıklarla gizli anlaşmalar yaptı ve ahmak kocamla farkında olmadan, Bari Na-ammen’i yok ettiler.”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Nadine’nin son sözleriyle mağaraya opresif bir sessizlik çöker..

Merisoul Xyrotwu gözlerini kısmış, bir yandan, yaşına rağmen güzelliğinden ve zarafetinden pek az şey kaybetmiş olan kadına, bir yandan da sessizce Anglenna’yı süzmektedir. Kimsenin fark etmediği, kızın gözleri gerçekte bir iç çatışmayı saklamaktadır. Neden sonra, yapması gerektiği şeyin kaçınılmaz ve nihai noktasına varmışcasına, melezin küçük omuzları çöker, kaşları ağlamaklı bir şekilde bükülür ve alt dudağını pörtletir, zira kimsenin bilmediği gerçek; Xyrotwu’nun, içinde bulundukları mağarayı paylaştığı ölümlülerle beraberliği ve onlarla yaptıkları bir şekilde hasıraltı edilebilirken, bundan sonra ağzından çıkacaklar, onun kaderini de, tarafını da, küçük bir kızken Ad Ara adındaki bir meleğin ona bahşettiği ‘son nefesi’ ile sadece içsel bir şekilde hissettiği, ama hiç bir zaman tam olarak anlayamadığı ‘sevgi’ denen şeyi kimlere vermeyi seçeceğini de mühürlemiş olacaktı.

İşin şaşırtıcı yanı kendisini, paylaştığı mağaradakilere hiçbir şekilde borçlu hissetmemesiydi..

Merisoul bu konuda istemsizce duraklar zira az evvelki tespiti tam olarak doğru değildir..

Lady.. Lady bir Tapınak Koruyucusu idi ve kendisi gibi bir iblis tohumunu aforoz edip cehenneme geri gönderebilecekken bunu yapmamıştı. Dahası, bir tapınak muhafızı olarak bunu yapması gerekirken yine de yapmamıştı.

Gnine.. O bücür güç istediğinde ona ‘adını’ vermişti —en azından bir kısmını. Ama o bücür bunu değerlendirip kendi çıkarı için kullanmamıştı. Halbuki ona verdiği kısmi isimle bile cüce, Merisoul üzerinde güç iddia edebilirdi.

Hiç bir zaman kendisini istekli bir şekilde muhatap almamış olan izci kız Laila bile, onun gerçekte ne olduğunu bilmese de, hiç şüphesiz bazı kuşkuları vardı mutlaka ve bu konuda ondan beklediği gibi sırtına saplanması gereken oku, bir türlü yayından fırlatmamıştı.

Lorna ise kendisine sevgi ve saygı dışında bir şey göstermemişti. Yetmiyormuş gibi bir de kendisini bir ‘dost’ kabul etmişti..

Inshala.. Sevgili küçük Inshala.. Etrafında olup bitenlerin çoğunu anlamasa da, kendisinden korksa da, umarsızca, kör bir cesaretle onu —bir iblisi— korumuş ve bunun acısını çekmişti..

Şapşal Udoorin bile.. Önüne çıkan her şeyi olabilecek en küçük parçalarına indirgeyen Udoorin bile ona her zaman nezaket göstermişti.

Ve o pis adam.. Aager! Evet, kendince Merisoul’a bir sınır çizmiş ve sevgili Inshala’sını sahiplenmişti ama, sevgi bu değil miydi zaten; bir şekilde karşılıklı sahiplenme? Dahası, onu anlamak için de çaba göstermişti. Evet, belki bunu ‘Serenity Home güvenliği’ için yapmıştı, ama Merisoul bunun kötü bir bahane olduğunu anlayabilecek kadar o adamı okuyabilmişti. Özellikle Inshala’dan sonra, adamın iç dünyası tamamen değişmişti. Ama en nihayetinde adam, çözemediği bu succubi melezine ‘güvenmeyi’ seçmişti..

 

Hayır.

Merisoul paylaştığı mağaradakilere hiçbir şey borçlu değil, değildi..

Onlara ÇOK ŞEY borçluydu..

 

Acaba..

Acaba Ad Ara, bunların hepsini hesaplamıştı da Merisoul’un efendisinden öcünü bu şekilde mi alacaktı?

HAYIR!, diye düşünür Xyrotwu.

O ‘nefesi’ hissetmişti ve kendisi gibi hislere ve hislerin nüanslarına ayık bir yaratık için bu gözden kaçabilecek bir ayrıntı değildi.

O nefesin içinde sadece katışıksız, karşılıksız, koşulsuz, engin ve sonsuz bir ‘sevgi’ vardı.

O nefesin içinde Ad Ara’nın bin altı yüz yıl çektiği acılardan, gördüğü eziyetlerden kendisinde muhafaza etmeyi başardığı tek şey vardı.

O nefesin içinde asla unutmadı, unutamadığı ve unutmayacağı, zihinsel sarayının derinliklerinde, annesinin portresinin arkasında gizlediği kasanın içinde sakladığı ve ‘Arşiv No. ARZME-0000001olarak muhafaza ettiği ‘SIFIR BİR’ vardı.

 

O nefesin içinde Ad Ara’nın kendisi vardı..

 

‘Sıfır İki’ kararını verir ve bu şekilde kendi cinayetini de işlemiş olur.

Mağaranın içinde, küçük, yılmış, sonu feci bir ölümle biteceğinden kati olarak emin olan bir ‘veda’ sesi fısıldar;

 

KARDAX’ TRAKXA..

 

 

 

 


 

enRise: eski (former) Rise.

 

 

 
 

Sana Themalsar’ı Getirdim, Baba..

Timeline:

High Woods’daki saklı high elf şehine varılmış ve Alor’Nadien ne (Lorna), babası ve Bari Na-ammen Ri’si Grandaleren Feymist’in yüzleşme zamanı gelmiştir.

Taht salonu tıka basa high elf soylularıyla doludur ve herkes, kendisini Lorna olarak dünyaya tanıtarak özünü reddeden prensesin açıklamalarını dinlemek için merakla bekleşmektedirler.

Bekleyenler arasında, yüzünde pek de gizleyemediği bir zafer ifadesiyle, Anglenna’nın annesi High Lady Angrellen de bulunmaktadır..

Bu hikaye, Arashkan şehrinde olan olaylar ve şehrin yok edilmesinden sonra yer alır.

 

 

Muhteşem taht salonunun ikiz kapıları açılır, altın işlemeli mor renkler içerisinde altı muhafız içeri girer ve ardından Bari Na-ammen Ri’si Grandaleren ve Rise’si Nadine içeri girerler.

Eşinin elini nazikçe tutmuş olan Ri, ağır, gösterişli adımlarla tahtına yaklaşır, eşini kendi tahtının yanındaki tahta yönlendirir, sonra da kendisininkine kurulur.

Ri Grandaleren Feymist, yaşına rağmen güzelliğinden pek az ödün vermiş bir elftir ama fiziksel görünümü, artık anlamsızlaşmış gibidir. Gözlerinde bıkkınlık ve usanç dışında, sanki derinliklerinde melun bir ateş yanmaktadır. Oturduğu tahtında etrafındakileri hiç umursamadan kıyafetleriyle ilgilenir; altın ve beyazlardan oluşan kraliyet cübbesini düzeltir, bir eliyle neredeyse beyazmış gibi görünen uzun, sarı saçlarını arkaya atar, tacını düzeltir, parmaklarındaki yüzüklerle oyalanır, bir şey düşünüyormuş gibi poz verir ve temelde önünde duranlara bakmadan ve onların varlığını umursamadan bu şekilde birkaç dakika geçirir. En sonunda yanında oturan Rise hafifçe boğazını temizleyerek onun uyarır.

Yanında oturan Rise Nadine Graciousward Feymist, tarifi zor bir kadındır. Muhteşem görünümü, sadece alımlı yüzü yada dolgun fiziğiyle sınırlı değildir. Bu kadının güzelliği ayrıntılarda daha belirgindir. Kadın sadece güzel değil, aynı zamanda fevkalade çarpıcı ve etkileyici yüz hatlarına sahiptir. Nevarki Nadine’yi ‘büyüleyici’ yapan gerçekte bunlar değil, hareketlerindeki ekonomik zarafettir. Nadine Graciousward, bir insan olmasına rağmen, her nasılsa yanındaki elften çok daha asil ve konumunun sahibi gibi tahtında oturmaktadır. Kocası üstü başıyla uğraşırken, o ise önünde duranların ayrıntılarını çoktan görmüş ve aralarındaki hikayeleri okumuş gibidir.

Nadine önce kızına bakar ve ister istemez gözleri dolar. Kızı, aylar öncesine kıyasla daha da incelmiş ve erimiş gibidir ama ondan geriye kalan, artık bebek yağlarından kurtulmuş, daha kararlı, muhtemelen çok daha inatçı, çelik bakışlı biridir. Sevgili Lorna’sı oldum olası ciddi bir kız olmuştur. Ne var ki şu anda önünde duran kız, baktığı şeyleri değil, daha da ötesini gören bir ifadeyle babasının, onunla ilk tanıştığı anki kopyası gibidir.

Lorna güzelliğini annesi olduğu kadar babasından da almıştır. Göz rengi, çok hafif çilli burdu ve küçük ağzı annesininki gibidir. Çok uzaklara bakan ifadesi ise babasını andırırken, sevgisi, samimiyeti, tutkusu, şefkati, içine kapanık olmasına rağmen etrafına yaydığı umut ve dinginliği, doğal zarafeti ve içsel cazibesi ise tamamen kendisindendir.. Nadine içini çeker. Küçük bebeği büyümüş ve daha küçücük bir kızken vadettiği güzelliğine ulaşmıştır. İç çekişi, bugünkü karşılaşma her nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, onu artık burada tutamayacağını anlamasındandır..

Onun hemen arkasındaki, aralarında ancak belirgin bir anlayış ortaklığının müsaade edebileceği bir yakınlıkta duran, kızına yapılabilecek en ufak hakarete, muazzam bir farkla ve olabilecek en kanlı şekilde cevap vermek için sadece bahane arayan iri gence bakar. Genç adam elf standartlarına göre pek de yakışıklı değildir ve bu Nadine’yi biraz şaşırtır. Kızına bu çocuk göz kulak oluyorsa, demek ki Alor’Na’sı onda yüzeysel ve geçici bir çekim değil, başka meziyetler bulmuş olmalıydı. Nadine, gencin çok kısa bir anlığına kızına attığı bakışı görür ve aradaki bağları kurar. Gencin kıza anlık bakışında bile yüzünün kızarmasından, çocuğun içine düşmüş olduğu vehametini ve kızı karşısında tam anlamıyla kayıp bir vakıa olduğunu görür ve içinden mutlu bir şekilde geçirir, ‘Belki de Alor’Na’m benden şanslı çıkar. Arkanı yaslayabileceğin ve güvenebileceğin birisini bulmuş olmana ne kadar sevindiğimi bilemezsin bebeğim. Ne yazık ki bunların ikisi de bana verilmedi.. ama görüyorum ki sen bulmuşsun. Bulduğun şeyi tut ve ona sımsıkı sarıl!

Rise grubun diğer üyelerini de gözden geçirir. Nadine, Anglenna’yı yakinen tanır.. Kızın zeki olduğunu, daha ilk tanıştıklarında fark etmiştir. Ne var ki annesinin kızın üzerindeki etkisi katidir. ‘Anasının küçük, süslü papağanı‘, diye geçirir içinden üzülerek, zira elindeki muazzam potansiyele rağmen, o güne kadar Angrellen ne dediyse, Anglenna da onları tekrarlaması dışında kendisine özel hiçbir varlık göstermemiştir.. ‘Belki annesinin gölgesinden ayrılmış olması ona yaramıştır.‘, diye umut eder.

Nadine, Anglenna’nın annesi Angrellen’den korkmaz. Geçmiş otuz yılda onunla sayısız defa yüzleşmiş ve her defasında da üstesinden gelmiştir. Yaptıkları en son atışmada, ‘Sanırdım ki senin gibi bin beşyüz yıl yaşamış biri, biraz daha akıllı olurdu.. Görüyorum ki yaşın sana beraberinde bilgeliği de getirmemiş!‘, demiş ve suratı kıpkırmızı kesilmiş kadını başından savmıştı. Bu olay, o kadınla en son konuşması olmuştu. Angrellen konusunda kendisini tedirgin eden tek şey, kadının uslanmaz ve usanmaz kini ve inadınır..

Gözleri dişi dwarf’a takılır. Dwarf’ın yüzünde, hiçbir saçmalığa tahammül etmeyeceğine dair kati bir ifade vardır. Nadine dwarfları sever, zira çoğunluğu ya ak, yada karadır. Edindiği bilgilere göre bu dwarf, meşhur Serenity Home kasabasının yetkin tapınak koruyucusu, Lady Magella olmalıdır. Bu da onu ‘iyi’lerden yapıyor olmalıydı. Dwarf’ın etrafına yaydığı güven ve hayal meyal hissedilir kutsal nitelik bile kızının doğru kişilerde arkadaşlık bulduğu iç rahatlığını verir.

Rise Nadine, izci kızı ve yanında duran gnome’u süzer. İzci kılık kıyafeti konusunda belli ki umarsızdır, ama oldukça alımlı, cüretkar bir güzelliğe sahiptir ve bulunduğu yere rağmen, kimliğini bir kalkan gibi bürünmüş, etrafındakilere kafa tutarcasına bakmaktadır. Nadine iç çeker ve ‘Elflerden dilin mi yandı güzel kız? Dert etme, benim de yandı!‘, diye hicveder içinden. Nadine açısından işin sevindirici yanı, bu güzel, alımlı izci, kızı gibi bir yarı elftir. Rise bundan dolayı mutlu olur. Kızının, kendisi gibi yarı elflerle karşılaşmış ve onlarla arkadaşlık etmiş olduğunu görmesi içini rahatlatmıştır. Kızının sessiz ve içine kapanık oluşunun en büyük sebebinin, etrafında kendisiyle özdeşleşebileceği dengi elflerin olmayışı olduğundan her zaman rahatsız olmuş, bu yüzden onunla olabildiğince zaman geçirmiştir.

Ve bir gnome. Tabii ya.. Ortada bir sorun varsa, bir gnome nasıl eksik olabilirdi ki?‘, diye buruk bir gülümsemeyle geçirir içinden. Gnome, bütün Bari Na-ammen sarayının ihtişamını tek bakışla içine çekmiş, kullanılabilir en küçük parçalarına ayırmış, teker teker incelemiş, elde ettiği analiz sonuçlarını, muhtemel kimyasal tetkikleriyle birleştirip tahminleriyle kıyaslamış ve aradaki farkı pek de ilgi çekici bulmamış bir mucidin burun kıvıran ifadesiyle etrafına bakmaktadır. Dahası, avucunu kaşıyıp durmasından, aklından yapmayı düşündüğü ve muhtemelen de sadece kendisinin komik bulacağı, abuk sabuk bir şeylerin geçtiği kesindir, çünkü yanında duran izci kız devamlı onu dürtüp durmaktadır!

Onların arkasında, omuzlarının üstünden görünen, kuzguni kanatlı bir yaratık —bir kız— durmaktadır. Kız, Nadine’ninkine bile kafa tutacak bir güzelliğine sahiptir. Nadine’nin kuşku götürmez, dünyevi güzelliğine, kızı Alor’Na’sının şeffaf, büyüleyici cazibesine, izci kızın kafa tutan, yırtıcı çekimine, yeğeni Anglenna’nın ise ‘ulaşılamaz buzullar’ı andıran soğuk, mesafeli ve keskin güzelliğine karşın, bu kızın güzelliği uhrevidir. Kız etrafına saf gözlerle bakınmaktadır ve arkadaşlarının kaçınılmaz tedirginliğinden tamamen beri bir şekilde durmaktadır.

Eyvahlar olsun!‘, diye hayıflanır içinden Rise. ‘Saraya bir iblis mi getirdin kızım? Baban bundan hiç hoşlanmayacak..

Nadine, iblisin arkasındaki son iki kişiyi süzer. Biri karalar içerisinde, etrafında olan herkesi —ama herkesi; geçtikleri koridorlar ve salondaki muhafızları, danışmanları, diğer asilleri, yukarıda, balkonda gizlenmiş okçuları ve kalın, kadife duvar perdelerinin arkasında yer alan ek muhafızları, ortalıkta dolaşan hizmetçileri ve yardımcıları da dahil, HERKESİ— sayılarını, silahlarını, potansiyel saldırma sıralarını, kapasitelerini ve gözlerindeki niyeti acımasız bir ekonomiyle süzmektedir. Belli ki bu adam politikanın kendisiyle değil, oluşturabileceği potansiyel sonuçlarıyla ve bunlara karşı alabileceği önlemlerle ilgilenmektedir. Karalar içindeki adamın kurduğu plan her ne ise, ardında olabildiğince çok ceset bırakacak bir plan olduğu kesindir!  ‘..Ve paralı kesiciler mi?, diye geçirir içinden. Ama sonra, çok kısa bir anlığına adamla göz göze gelir ve adamın başını anca fark edilir bir şekilde, ‘hayır’ anlamında salladığını görür. ‘Demek paralı kesici değilsin. Nesin peki?‘, diye merak eder.

Adam, çok hafif yana kayar..

Nadine’nin gözleri, onun arkasına saklanmış ve önünde duran adamın koluna yapışmış küçük, sıskası çıkmış kıza takılır.

 

Bu kız..

Nadine bu kızla daha önce karşılaşmamıştır ancak rüzgarlar tıpkı bu kızın tarifine uyan birinin adını fısıldamıştır ona.. la.. la fey.. LA FEY!

Bu küçücük kız Inshala ‘la Fey’ Frostmane olmalıydı!

 

Ah Alor’Na’m.. la Fey senin dostun ise, başka dosta ne gerek var! O kızın adını ve yaptıklarını rüzgarlar ve yağmurlar, ağaçlar ve çiçekler, kurtlar ve geyikler, kartallar ve kargalar, dinlemesini bilen herkese taşıdılar..

Nadine Graciousward, bir anda geleceği görür gibi olur ve korkar.

Kızının, böylesi bir grubun parçası olmasının bir rastlantı değil, kaderin müdahalesi olabileceği konusunda kati bir inanış oluşur içinde. Ve inatla kızına bakmaktansa üstü başıyla ilgilenen kocasını dürter..

 

 

Ri Grandaleren Feymist, yavaşça başını kaldırır ve uzun bir süre sessizce önünde duranlara bakar. Durgun gözleri, grubun her üyesini teker teker inceler ve en sonunda kızına bakar ama bir şey söylemez. Rahatsız edecek kadar uzun bir süre kızını inceler ve neden sonra bıkkın, yorulmuş ve kızgın bir ifadeyle konuşur;

“Saraydan kaçtın Alor’Nadien ne. Bu sana ne getirdi? Hepimizi bu şekilde teşhir etmeye değer miydi? Bu rezilliğe gerek var mıydı? Yetmiyormuş gibi, benliğini ve aslını reddedip kendine başka bir isimle çağırarak bizleri utandırman gerekli miydi?”

Babası konuşmaya başlayınca, Lorna başını yere eğmiştir. Anca duyulur, yumuşak sesiyle ona cevap verir;

“Ortada bir rezillik varsa bunun mümessili ben değilim, baba. Ben yolumu seçtim ama yolunu seçen herhangi bir elf’e gösterilen tahammül ve saygı bana gösterilmedi. Bunu yaparak farkında olmadan beni elflerinden daha az görmüş olmadın mı, baba? Onların sahip oldukları haklara da sahip olmadığımın vurgusunu yapmış olmadın mı?

Hoşnutsuzluğunu genele ilan ederek, bir baba ile kızı arasındaki kalması gereken bir meseleyi, bu olayda hiçbir aidiyeti olmayanların, kendilerini buna dahil etme yüzünü ve cesaretini onlara vermiş olmadın mı?

Bunu yaptığın anda bir çatışmanın kaçınılmaz olacağını bilmene rağmen, yine de yaptın.. Bu çatışmanın hiç gerçekleşmemesini istediğim için ayrıldım.. Elflerine verdiğin hakları benden esirgediğin için ayrıldım, baba. Ve beni elflerinden gayrı gördükten sonra artık sadece annem için Alor’Nadien ne (Nadine’nin Cazibesi) olarak kalabilirdim ama halkına Rise olamazdım. Bunu sen kendi elinle yaptın, baba..

Geri geldiğimde seni ve annemi bir daha görmek ve aramızda sevgi ve saygının hala var olduğu bilmeye ihtiyacım olduğu için ve bir barış olmasını umduğum için geldim.. Buraya Arashkan halkını neden yalnız bıraktığınızı sormaya geldim. Onlar saldırı altındayken, neden güvenli bir mesafeden seyretmeyi tercih ettiğinizi sormaya geldim. Ve neden kıyımdan kaçan Arashkan mültecilerini hudutlarından def ettiğinizin hesabını sormaya geldim, baba.. Ama görüyorum ki, buraya gelişim sadece seni son bir defa görmüş olmak içinmiş.. Zira komşuları öldürülürken buna sessiz kalan bir Ri’nin kızı olamam. Ve ben Alor’Nadien ne olamayacaksam, burada bana bir yer yok, baba..”

Alor’Nadien ne Feymist’in sesi bütün salonda çınlar ve Bari Na-ammen’in ve High Woods elflerinin son prensesi, kahır dolu bir cesaretle deklere eder;

“Veliahtlık hakkımı sevgili ablam ve kuzenim, High Lady Anglenna’ya bırakıyorum!”

Salon bir anda derin iç çekişler ve hayret nidaları ile çalkalanır. Bir anda herkes konuşmaya başlar ve ortalık karışır. Rise Nadine’nin yüzünde şok ve hayret ifadesi belirirken, Grandaleren’in yüzü ise tamamen kararır.

Neden sonra Grandaleren bir elini kaldırır ve salon sessizleşir. Tamamen bıkkın, tükenmiş ve kayıp bir ifadeyle;

“Buna değdi mi peki? Güttüğün yol seni halkından etti. Buna karşılık ne kazandırdı?”

Lorna başı eğik bir şekilde “Onlar her zaman benim halkımdı. Onları elimden sen aldın, baba.. Nevarki Arashkan halkını def ettiğinde, burada asla bir yerimin olamayacağını da bana söylemiş oldun. Ben bir elfim, baba. Ama ben aynı zamanda bir insanım. Ve öyle görünüyor ki senin ülkende insanlara yer yok!”, der fısıltı gibi bir sesle.

Ve geldiklerinden beri ilk defa Lorna eğik başını kaldırır ve doğrulur. Kızın gözleri sanki içten bir ateşle yanmaktadır. Babasına bakar ve sesi bütün taht salonunda yankılanır;

“Ne kazandırdığına gelince; buradaki bütün elflere tanınan özgür irade hakkım ve bana saygı duyan sevgili dostlarım dışında hiçbir şey..

Ama sana ve halkına elim boş gelmedim..

Sana onurunu getirdim..

Sana Themalsar’ı getirdim, baba..”

Lorna sağ elini pençe yapar ve Thelmasar’ın ruhunu cesedinden kopardığı zaman yaptığı hareketi yineler ve yerden kapkara, kötürüm bir duman eşliğinde bir şey yükselir. Salondaki elf muhafızlar bir anda silahlarını çekip atılacakmış gibi ileri doğru meylederler ancak derin, kaynayan, vahşi bir ses taht salonunun pencerelerini titretecek şekilde gürler;

“KİM PRENSESE DOKUNURSA ÖLÜR!”

Udoorin, iki elinde de dev baltaları olduğu halde, önünde duran kızı kuşatmış, yüzünde, az önce söylediği şeyi yapacağına dair hiçbir kuşku bırakmayan bir ifadeyle durmaktadır!

Salon sessizliğe bürünür.

Neden sonra çok derinlerden gelen ölü, metalik bir kıkırdama duyulur.

 

 

Aaaaaa… Grandaleren.. uzun zaman oldu.”, der, Lorna’nın çağırdığı kirli dumanın içinden peyda olan Themalsar’ın lanetli ruhu.

“Bakıyorum halkına Ri olmuşsun. Merak ediyorum, bunu hangi sayısız başarısızlığından dolayı sana verdiler? Hangi ahmak senin gibi beceriksiz bir komutanı, göçmüş babana Ri olarak önerdi?”

Yerinde taş kesilmiş Grandaleren, ‘hayalet görmüş’ gibidir! Neden sonra dili çözülür ve kati bir sesle ona cevap verir;

“Ben seninle savaştım ve seni yok ettim!”

“Hayır yaşlı adam.. Ne olacağını bildiğin halde yine de ölüme gönderdiğin elflerin benimle savaştılar. Sen ise babanın sana verdiği şeref muhafızlarının arkasından, askerlerinin katledilişlerini seyrettin.. ve duvar süslerimi kırmanız dışında da gerçekte hiçbir şey başaramadın. Küçük kız kardeşin bile senden daha erkekti. O ve lanet izcilerinin yaptıkları baskınlar olmasaydı, savaş sürdüğü kadar sürmez ve sen, küçük ittifakınla beraber daha ilk yıl yok edilmiş olurdunuz. En sonunda o dişi elfi pusuya düşürüp öldürdüğümde hepinizin etrafı sarılmış olarak avucumun içine, tam istediğim yere düşmüş oldunuz. Son anda Durkahan paladinleri yardımınıza yetişmemiş ve kuşatmamı yarmamış olsalardı, tarihi sen değil ben yazmış olacaktım..”

“Yalan söylüyorsun, melun ruh!”, diye haykırır Grandaleren!

“Ben artık bir ruh bile değilim. Senin yapamadığın işi, horladığın bu küçük kız yaptı. Ve senin gibi işi eline yüzüne bulaştırıp yarım bırakmadı. Asla bir daha çağrılamayacak şekilde ruhumu lanetleyerek bedenimden kopardı. Ben artık yokum. Kati ve tamamen.. ve senin aksine, yalanlara da ihtiyacım kalmadı. Yalanlar hayatta olanlar içindir. Benim gibilere bir ederi yok! Sen o tahtı asla haketmedin. Arkandan şimdi bile sırıtan korkak ablan da. Aranızda Rise olmayı hak eden iki kişiden birini ben öldürdüm.. Bu şekilde sekiz yüz yıl beklemiş olsam da, elflerden öcünü almış oldum zira sizler dünyadan elini ayağını çekmiş, kendi ihtişamınızla kör olmuş ve durağanlaşıp çürümeye yüz tutmuş bir halksınız.”, der Themalsar ve sonra kin dolu bir sesle ekler;

“Merak ediyorum, hangimiz gerçekte ölü.. sen mi, yoksa ben mi? Nihai yıkım geldiğinde en azından ben, sevdiklerimin gözlerim önünde kesilmelerini seyretmek zorunda kalmayacağım!”

“Senin asla sevdiğin birisi olmadı, şer tohumu!”, diye hırlar Grandaleren. Themalsar konuştukça elfin donuk gözleri yanmaya başlamıştır. Kaskatı kesilmiş bir şekilde tahtına yapışmış, önünde duran lanete büyük bir kinle bakmaktadır.

“Tıpkı senin gibi.. Tahtı ablana bırakmamak için bir insanla evlenip çabucak büyüyen bir yarı elf yapmadın mı? Gerçekte o tahtı hak eden küçük kız kardeşini ben öldürdüm. Sen ise kendi öz kızının doğum hakkını, zayıflığın, beceriksizliğin ve kibrinle yok ettin. Yüzyıllar önce bana katılman karşılığında babanın tahtını sana vaad ettiğimde, onurun yada babana olan sevginden değil, kibrinden dolayı beni reddetmiştin. Ama görüyorum ki hiç hak etmediğin bir şöhretle o tahta oturmuşsun. Aradan sekiz yüz yıl geçti ve bana öldürttüğün elflerin hala eski sayılarına kavuşamamış..”, der manyakça kıkırdayarak. “Bu da senin çok uzun olan başarısızlıklarının sadece en sonuncusu olacak çünkü artık ölümün yaklaştı yaşlı bunak!.. Ve ardında gururla bırakabileceğin ne bir başarın, ne bir eserin, ne de bir veliahtın var. Ülken ve halkın, seninle son bulacak.”

Themalsar’ın kirli, mel’un ruhu yerden daha da yükselir ve Grandaleren’e küçümser bir tiksintiyle bakar ve ona muazzam, iç titreten bir horlayışla hitap eder;

“İblis efendilerim alınır diye, senin kadar başarısız bir elfi kurban olarak bile kullanmazdım tapınağımda—”

Büyük salon, beklenmedik, kulak çatlatan bir ışıkla aydınlanır ve ardından yer sarsıcı bir gök gürlemesiyle sarsılır ve salondaki bütün pencereler, bir anda dışa doğru patlar! Herkes parlak ışığın etkisiyle kısa bir süreliğine kör olur. Neden sonra görebildiklerinde, Themalsar’ın az önce durduğu yerde derin bir yarık oluşmuş ve yarık kekremsi bir kokuyla tütmektedir.

“Geber, kahrolası papaz!”, diye Grandaleren’in boğuk hırıltısı duyulur..

..ve salon kati bir sessizliğe bürünür!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Sessizliği çınlayan bir ses bozar. Tahtlardan birinden elf işlemeli bir halka, parlak mermer zeminde yuvarlanarak salonu yarılar ve iç gıcıklayıcı bir şekilde olduğu yerde uzun bir süre döner ve en sonunda durur.. Bu halka Rise Nadine’nin tacıdır. Nadine ayağa kalmış buz gibi bir ifadeyle etrafındakileri süzer ve bakışları etrafındakilerin içine korku salar. Gözlerini gezdirdiği bütün elfler başlarını öne eğip, dizlerinin üstüne çökerler.

“Yıllar önce buraya ilk davet edildiğimde bana bunun kötü bir fikir olduğu söylenmişti. Ama ben, elfler ve insanların barış içerisinde ve ortak yönetim altında yaşayabileceğine inanmıştım. Aradan geçen otuz yılda bunun olamayacağı bana sayısız defa gösterilmiş olmasına rağmen ben yine de inat ettim. Her gün arkamdan söylenenleri duymazdan, yapılanları ise görmezden geldim. Ama kızımı sizin kibrinize yedirmeyeceğim.”, diye Nadine’nin kati sesi bütün salonda yankılanır. Sesi soğuk ve mesafelidir, ama gözlerinde dış görünüşünden hiç beklenmeyecek, vahşi bir ateş yanmaktadır.

Rise Nadine eşine, Grandaleren’e döner ve ona ancak, hayatını adadığı ama hepsinin bir yalan olduğunu anlayan bir kadının yüzünde oluşabilecek bir ifadeyle bakar.

“Politik evliliklerde sevgi olmaz. Sadece çıkar ilişkisi vardır. Ama ben politik bir çıkar için seninle evlenmedim zira şahsım dışında kimseyi temsil ederek gelmedim. Buraya senin kişisel davetlin olarak geldim ve ısrarın üzerine evlendim. Sana bir kadının verebileceği bütün sevgiyi ve saygıyı verdim. Sana bir kadının erkeğine verebileceği en mükemmel çocuğu bahşettim. Ve sen onu köpeklerine yem etmeye kalktın. Ya bu saçmalığa hemen, şimdi bir son verir ve bir Ri gibi davranırsın, yada ben bir Ri ile değil, basiretsiz bir ahmakla evlendiğim gerçeğiyle buradan kızımla ayrılırım, zira burada kızımın hakkı olan bir geleceği yoksa, benim durmam için de bir sebebim yok demektir.”

“Ama her ne olursa olsun, kızıma kötü niyetle bakan yada ona el kaldırmaya çalışan olursa, onu kendi ellerimle ait oldukları cehenneme ‘def’ edeceğim. VE ŞUNU İYİ BİLESİNİZ Kİ BEN ‘DEF’ ETTİĞİMDE GERİ DÖNÜŞ, İKİNCİ BİR ŞANS YADA KODESTEN ÇIKIŞ KARTI OLMAZ. BUNU OTUZ BEŞ YIL ÖNCE ARCANTON ÇOK ACI BİR ŞEKİLDE ÖĞRENDİ. İTİRAZI OLAN VE BENİ SINAMAK İSTEYEN VARSA, ŞİMDİ, ŞU ANDA ÖNE ÇIKSIN..!“, diye Nadine’nin, içi ölüm ve daha beteriyle dolu hırlaması duyulur.

 

High Lady Angrellen öne çıkar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yeter, anne!”, diye bir ses çınlar salonda ve High Lady Angrellen olduğu yerde kalır.

Yüzünde hiçbir tereddüt olmaksızın Anglenna, herkesin kendisini görebileceği bir şekilde öne çıkar.

“Taht bana ait değil zira varis ben değilim. Hiçbir zaman olmadım. Prenses Alor’Nadien ne, o tahtın tek ve gerçek varisi. Bunu, hayatımı defalarca kurtarmadan önce biliyordum. Ama kendime itiraf edemedim. O artık benim hasmım değil. O benim arkadaşım. O benim kız kardeşim ve onun hakkını yedirmeyeceğim, anne! Bari Na-ammen, senin ve amcamın gizli çekişmesinden yeterince zarar gördü. Bunu dünyada olup bitenlere baktığımda gördüm. Bütün işaretler orada ama biz iç çekişmelerimize o kadar gömülmüşüz ki, bu gerçeğe tamamen kör olmuşuz. Ama artık bunun bitmesi lazım. Themalsar’ın bahsettiği nihai yıkım yaklaşıyor. Orken sürüleri, efendileriyle geliyorlar. Bütün büyük şehirlerde önce birlik ve beraberliği fesat ve çıkar çatışmaları ile bozup sonra da yıkımlarını getiriyorlar. Bunu gözlerimle gördüm. Bu yüzden artık durmalısın anne. Çünkü ben senin anlamsız mücadelenin bir parçası olmayacağım. Düşman geldiğinde, tahtda kimin oturduğuna bakmayacak. Seni de herkesle beraber kesecekler..”

Anglenna annesinin gözlerinin içine bakar ve çok büyük bir umutla beklediği anlayışı da, ayılışı da göremez. Omuzları çöker ve dönüp Lorna’ya, “Gel kardeşim. Gidelim. Burada sadece inatla geçmişlerine ve kibirlerine tutunmuş ölüler var. Bize, gelen felaketle savaşacak taze insanlar lazım ve onlardan burada yok!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

HAYIR! GİDEMEZSİN! SEN RİSE OLACAKSIN.. OLMALISIN! YÜZYILLAR ÖNCE, SEN DAHA DOĞMADAN BU BANA VAADEDİLDİ..!“, diye bir feryat kopar salonda ve herkes mutlak bir umutsuzlukla dile gelmiş bu sözlerin sahibine döner..

.. High Lady Angrellen, belkide sekiz yüzyıl filizlenmesini beklediği umutlarının parmakları arasından kayarak yok oluşunun verdiği panikle ağzından kaçırdığı sözler karşısında taş kesilmiş bir şekilde öylece durur..

Nadine, ayağa kalkar ve salonu terk eder. Güzelliği ve zarafetiyle nam yapmış kadın tacını geride bırakır ama kızını değil. Onu elinden tuttuğu gibi taht salonunun yan kapılarından birine yönlendirirken, diğerlerine de acil bir fısıltıyla “Gelin güzellerim, burası artık güvenli değil..”, diyerek kendisini takip etmelerini söyler. Anglenna’nın tereddütünü görünce, “Gel yeğenim. İnan bana, birazdan olacakları görmene gerek yok.”, der ve diğer eliyle onu da kolundan tutar ve salondan çıkarır.

Annesi Nadine eşliğinde Lorna, Udoorin ve Anglenna, Lady, Laila, Gnine, Merisoul, Aager ve “Nooldu yaa?!”, diye yüzünde şaşkın bir ifade olan Inshala hızla koşarken, Grandaleren’in “En sonunda kendini ele verdin, seni huysuz cadı..”, diye haykırdığı duyulur.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Gelin güzellerim, burası artık güvenli değil..”, diyerek Nadine, peşine taktığı kızını, yeğenini ve yoldaşlarını, sarayın gizli tünellerinden geçirirken karşılaştıkları elf muhafızlarına, arkalarında bıraktıkları taht salonunu işaret ederek “Hainler.. Hainler taht salonunda.. Hainleri yakalayın!”, diye emirler yağdırır ama ‘hainler’ derken kocasından mı, yoksa High Lady Angrellen’den mi, yoksa her ikisinden mi bahsediyor anlaşılmaz.

“Geldiğinizi ilk duyduğumda o kadar sevinmiştim ki.. Korkarım, sizler adına vermeyi düşündüğüm şöleni ertelememiz gerekecek zira burası artık güvenli değil.”, der nefes nefese kalmış bir şekilde.

Rise’nin sözlerini tasdik edercesine, arkalarında büyük bir patlama olur ve her yer sarsılır.

Taht salonu yıldırımlar, ateş yağmurları ve mebus büyülerle sallanırken, her iki tarafın askerlerine ait kılıç şakırtılarına ölenlerin boğuk çığlıkları karşır..

Yan odalardan birine sızdıklarında bir anda Nadine, Lorna ve grubun etrafında elliye yakın elf muhafızı belirir ve her şey durur.

Gruptaki herkes bir anda gerilirken Udoorin’in yüzü kararır ve sessizce sevdiği kızın arkasına geçip devasa baltalarını kaldırır.

Muhafızların başı Rise’ye yaklaşır ve önünde, tek dizi üstüne düşer.

“Hanımım..”, der boğuk bir sesle. “Aramıza katıldığınızdan beri bizim için yaptıklarınızı bazılarımız gördü. Ri’mize baş kaldıramazdık ama prensesimize yapılanlara da göz yummadık. Prensesimiz, Bari Na-ammen’in sükuneti için hakkı olan tahtından vazgeçişini ve ayrılışını gördük.. Hiçbir ırkın tarihinde görülmemiş bu fedakarlıktan sonra, burada bulunanlar ve dışarıda hazırda bekleyen bine yakın muhafız, aramızda ona gizli bir sadakat yemini ettik; geri geldiği gün, her ne olursa olsun onun önünde, yanında ve arkasında olacağımıza dair. Öyle görünüyor ki andımızın sınanma zamanı geldi. Sayımız fazla değil, ama buradaki her elf’in canı sizindir.. Bir gün bize geri döneceğinize ve Bari Na-ammen’i tekrar yükselteceğinize dair inancımızdan dolayı bizler önden gideceğiz ve sizin için yolu açacağız zira High Lady Angrellen’in kişisel muhafızları her yerdeler ve prensesimizi gördükleri yerde öldürme emri aldılar. Onları aştığımızda ise önümüze Orken sürüleri çıkacak çünkü buraya bir soykırım için geldiler ve şehir sarılmış durumda.”, der muhafızların başı. Sonra derin bir nefes alır, başını kaldırır ve Rise’sine bakar.. Alor’Nadien ne’ye.

“Bugün Bari Na-ammen’in son günü. Bugün, bu güzel ülke dünyaya veda ederken lütfen bizi iyilikle anın.”, diye çekilmiş bir ifadeyle Lorna’ya yalvarır.

Gözleri dolmuş olan Lorna’nın yüzünde en az önündeki muhafız kadar çekilmiş bir ifade mevcuttur. Prenses, yumuşak, boğuk ama kararlı bir sesle konuşur.

“Adın ne senin asker? Seni ve sadıklarımı anıp hatırlaya bilmem için bana isimlerinizi söyleyin.”, der.

Muhafızların başı, yavaşça elini göğüs zırhlığının içine sokar ve düzgünce katlanıp mühürlenmiş kalın bir papirüs çıkartır.

“Sadıklarınızın hepsi burada, hanımım.”, der ve ayağa kalkar. Kısa, kesin bir emir verir ve muhafızlar yek vücut haykırır.

“RİSE ALOR’NADİEN NE..!”

“RİSE ALOR’NADİEN NE..!”

“RİSE ALOR’NADİEN NE..!”

Sonra hepsi kılıçlarını çeker ve dönüp seri adımlarla prensesleri için yolu açmaya başlarlar..

Çok uzaklardan, ormanın derinliklerinden, tanıdık, iç ürpertici savaş borularının vahşi ulumaları duyulur..

Tıpkı Arashkan da olduğu gibi, efendileriyle beraber Orken sürüleri gelmiştir!

..ve onlarla beraber Themalsar’ın kehaneti gerçekleşir; neredeyse bin yıllık durağanlığın getirdiği uyuşukluk, ihtişam körlüğü ve entrika, meyvesini vermiştir.

Bari Na-ammen için hesap günü, nihai yıkım ile gelmiştir..

 

 


Ri: High Elf’lerin krallarına verdikleri ünvan.

Rise: High Elf’lerin kraliçelerine verdikleri ünvan. Okunuşu; Ri-Se şeklinde, iki heceli bir kelimedir.

Hikayenin sonunda muhafızlar;

“RİSE ALOR’NADİEN NE..!”

..diye haykırırken karma bir kullanımda bulunmuşlardır: Prenseslerini, ‘kraliçe’ anlamında ‘Ri-Se’ ve tek heceli kullanımıyla ‘ayağa kalkmak, doğrulmak, yükselmek’ olan ‘RISE‘.

‘KRALİÇE ALOR’NADİEN NE..!

ve

YÜKSEL ALOR’NADİEN NE..!‘, olarak.

 

 

 
 

After Her..

Timeline:

This is a recollection of certain events taking place from around the Themalsar War to centuries later and ending somewhere amongst the ruined lands of Demon Plains and Arcanton Mordenon’s faulty demon gate..

This is a story on how the letter-scroll Prince Gordigon gave to Arcantonic Palecog traveled through time and space to end up back in the hands of the little gnomic girl after she lost it during their hurried flight from the war zone of Themalsar.

It is also, however, a projection of the story
Left Behind (18+)

 

 

Brom Bumblebrim gets bit, again, by whatever it is that keeps biting him on occasion as he brushes by the Tinker-guy on his way out of the Great Arashkan Library. And on an impulse, he burglarizes him, unwittingly taking back the letter-scroll that Tonic had lost, some 800 years ago, just past Ogre’s Foot during their first prophecy.

Stories:
Birthright (18+) – first part,
Quiet In The Library

 

As to how the scroll comes by the gnome, Gnine Tinkerdome is an adventure all by itself;

About a week after its loss, the scroll is first discovered by one of the scores of scouts belonging to the Durkahan Paladins and the Koruxan Knights heading towards the battle against Themalsar. The document is handed over to the Keeper of Durkahan Archives who is killed, some two weeks later, along with hundreds of other military personnel during their final push against the Themalsar’s forces when goblin sappers strapped with fused bombs charge out of their hidden trenches and into the ranks of the Durkahan Paladins and Koruxan Knights..

 

When the war finally ends, the paladins, the knights, the elves, and the dwarves refuse to loot the bloody, stinking, corpse infested battlefield. They collect their dead and wounded, and head home, leaving the Arashkan Military to deal with the mess.

The not-so-happy Arashkan Army loots everything they can find and take them back to their own city, inadvertently raising the economical level and power of the city by tenfold while all documents and writs found are sent to The Great Arashkan Library to be sifted and eliminated; a long and tedious process that unwittingly forms the foundations of ARIS, Arashkan Intelligence Service.

Some of the writs and documents are forwarded to the department of history, and some are handed over to the military, while others are sealed and archived in the royal palace vaults.

 

Many centuries later, a disreputable and quite a drunkard professor is excommunicated from the University of Arashkan for selling antique books and documents in the black-market, also finds himself on the wrong side of the law for forgery and falsifying official documents.

Afraid of being locked in jail or worse, he seeks sanctuary among the Thieves Guild of the same city. The thieves ‘hire’ him to work for them in their ‘information department’, for a small fee to prove his loyalty; the professor is to bring his whole batch of pilfered antique books and documents.

Story: Birthright (18+) – second part

 

Unfortunately, the conflict between the thieves guild and the cutters known as Them Friggin Bastards escalate and turn into a bloody, open street warfare after the seemingly unexpected murder of a high standing aristocrat, a Lady Felisia Fremeir, over some stolen ‘royal gifts’. The professor, along with his marketable antiques are ‘shelved’ and put on hold, and shortly after, are totally forgotten when the professor’s liver finally gives in and he dies of over abuse of alcohol.

Story: Neye bulaştın, Felishia? (18+)

 

A few years later, a young half-elf thief named Darly ‘Darlius’ Dor searching for a means to avenge his unspoken lover, the Lady Felisia Fremeir brings his ‘friends’; Aager Fogstep, Laila Wolvesbane, Inshala Frostmane, Merisoul Xyrtowu, and Gnine Tinkerdome to the ‘information department’ of the thieves guild to ‘help’ them in their search to find the whereabouts of the highly wanted and elusive rebellion, Gar Thalot.

During their hours-long excavation among thousands and thousands of documents and bits and pieces of parchments with various information on the city, the city denizens and officials alike, the keen ranger corporal Laila Wolvesbane stumbles on a very old letter-scroll. To the great surprise of everyone in the group, the letter is written by a Prince Gordigon Tinkerdome some 800 years ago to his father, King Drine Tinkerdome of Silent Hills. The letter-scroll is handed over to Gnine Tinkerdome, also a member of the same company.

Story: Birthright (18+) – second part

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Historically, when the Demon Fog settles over Silent Hills, some few colonies of gnomes do manage to escape the disaster. The majority of these gnomes travel far south and west, never to be heard of again as they are hunted down and slain by some very large, orc-like creatures, possibly the first-ever sighting of the Greater Orken. Some few, though, secretly settle at Tinker Hills to form their own small and ‘silent’ community. Nearly three hundred years later, a highly intelligent, and dangerously proactive young gnome is born into this community; Gnine Tinkerdome.

 

Burning with curiosity about his possible heritage, and with the help of his bond, Whimsi Lola, the gnome, Gnine, starts to secretly break into The Great Arashkan Library in hopes of finding more information in the restricted, official archives, where he meets a rather unscrupulous hobbit named Brom Bumblebrim, who, upon a familiar sting, burglarizes the gnome and inadvertently retrieves the letter-scroll and returns it to Tonic..

Story: Quiet In The Library

 

This, seemingly minor ‘hiccup’, would constitute the basis of the obsession in the little gnomic girl, Tonic, and inadvertently trigger the events that would lead to the story; Left Behind (18+), some 180 years in the future, pushing and urging her to find a way to open an Astral Gate where time and space get distorted, to get back to her one and only love; Prince Gordigon Tinkerdome..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

In an unprecedented irony, Tonic follows her uncle, Arcanton Mordenon’s researches on ‘gates’ , and after decades of trials and errors, she finally constructs her own functional gate. Not a gate leading to the Abyss to summon demons, however, but something ultimately more destructive; an Astral Gate.. A plane of pseudo-existence where time, space, and matter are torn apart, shredded, and corroded down to their base moments, units and elements..

 

What becomes of Arcantonic Palecog after she steps through the Astral Gate to get to her prince is never quite clear. Rumors assume her to have been, inevitably torn apart in the Astral Void, as she sought, for relative centuries, to find a counter exit point to reach the moment she met her desire. But rare historical records found after the lifting of the Demon Fog in Silent Hills’ long-forgotten and crumbled vaults, however, mention one of their greatest kings to be a King Gordigon Tinkerdome son of King Drine Tinkerdome son of King Knine Tinkerdome and speak of his fiery little queen.. The identity of the said queen, however, is never discovered as it seems to have been diligently never recorded!..

Interestingly, the name of King Gordigon’s firstborn is recognized in The Silent Archives; a beautiful little gnomic girl named Seressa Ton Wraiven!

Story: Left Behind (18+)

 

Having fulfilled its prophetic purpose, the letter-scroll thus finds its way back, like the song, ‘Time’,

 

‘..Linking places, spaces, events, and relations by the simple expedience of relating the past to the future..’

 

to its true owner; Arcantonic Palecog!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

As for her pair, Seressa Wraiven slowly deteriorates into the madness of hopeless despair at the loss of her pair and is rumored to have last been seen roaming mindlessly, like the broken ghost of her former self around the devastated and rotting lands north of Durkahan City and Kahan Mountains, among the ruins of Demon Plains, ferally seeking a way to get passed the endless sea of undead and fiends, streaming out of Arcanton’s faulty demon gate.. and enter it, in hopes of finding a way, through the Abyss, to her pair or to just end it all..

Story: Post Left Behind (18+)

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Late one night, many hundreds of leagues away, a certain hobbit gets bit, perhaps one final time as he dons his lorica, his sword, his cap, and his cloak.

 

“There really was no need, my friend..”, Brom Bumblebrim mumbled quietly.

“I had already made up my mind.”

 

He hauls his backpack, grabs a simple, nondescript walking stick, and picks up his antique lyre, gives a final, mournful look at the empty depths of his home..

..and leaves.

 

Once more, he drops a note to his, now quite a bit older friend, Gamwise Samgee. Unlike the note he scrabbled nearly two centuries ago, this one would be a bit longer;

 

My dear Gamwise Samgee,

 

Due to quite expected reasons, I will be leaving and I am afraid there will be no coming back this time. You will find the deed for my home and everything I own, all listed and cataloged, in the small chest, in the study; my garden, my lands, my roses, my phloxes, my cherries, my books, my songs, my mother’s tea cups.. have all been transferred to your name and properly notarized. I would greatly appreciate that the aforementioned lands and properties stay in your family and never be sold and the roses, the phloxes, and the cherries are allowed to remain.

 

I have but two boons to ask of you; a package containing various odds and end, and a staff I had been trying to mend and repair for the past few years.. You will find them both hidden behind the seed sacks, down in the cellar. The package and the staff are to be taken to a certain house at Salt Woods. You will find the exact location marked on the map I left with the package. I am afraid you will personally have to make this trip as you are the only one I can trust for this delivery. You will have to approach the site from the north side and use a password to safely enter as the boundaries of the house is heavily warded.

 

 

For my second boon;

 

Live, my friend.

 

Live and be happy.

 

 

Well, that’s it, then..

 

I must now part with the acceptance of a curse to find what I should have taken when I had the chance. The time for me to shed my cowardice, my ignominy, and my disgrace has arrived.

 

I shall take up the mantle of my love and my passion, and wear it, even though I do not deserve it. I go to redeem my self of a sin I did by abandoning my heart for reason.

 

I leave to seek a lost soul and to right a wrong. A wrong I let happen one hundred and eighty years ago..

 

Farewell, my dear friend.

 

Yours truly,
Knight Laureate Brom Bumblebrim.

 

 

P.S. Be particularly gentle with the staff, if you would, please. I had meant to finish it before this journey, but I am afraid, my time is up.

 

When people come to call and ask about my grandfather’s rusty old sword collection, they will want to know if they are magic. Never answer that question. Always smirk —silently. The way I did. It will drive them crazy, but the legend must go on!

 

The password for the wards is;

 

“The Wonder In Pinks”..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

For many days and deep into the nights, he traveled north, skirting The Savage Plains and Endless Watch. He passed Tinker Hills, then Silent Hills, and decided to skim by Serenity City, rather than stay. He didn’t want this venture to turn into a parade. And just when he’d passed Gulls Perch, there she was..

Standing at the side of the road was a particularly grim-looking tundra elf barbarian bearing deep, frostbite scars, whirling dark blue storm tattoos, long, snow braids, and wearing the mark of a Riserin —the sign of the Princess of Ironfrost.

“You decided then..”, she said gruffly.

The hobbit nodded mutely.

“Took you bloody long enough.”, she scowled.

“Didn’t want you to come.”, he said quietly.

“Didn’t care what you wanted!”, she said bluntly. “You don’t get to make choices for others, Brom. Made her choice for her that one time, and look where it got you. Where it got her!

“We both paid the price.”, he replied inaudibly.

“Seems like only she paid any price.. ALL THE PRICE!“, the barbarian girl glowered. “You know, you are a lucky little hobbit, and my friend, because I so want to beat you into the ground, right here, right now!”

“Yea..”, replied the hobbit morosely. “..lucky me.”

“When you made her choice, you abandoned her, Brom. You made us abandon her. Do you think she would be the way she ended up, had you been with her?”, she said mercilessly.

“There really isn’t anything that you can say, that I haven’t already said to myself, Cora.”, Brom replied quietly.

“That is possible. But I shall give it my best!”, she bit savagely.

 

 

A few days later, when they were passing Misty Forest, they came out of the filmy haze like a pair of wraiths and joined them; a cold, sinister-looking man in dark, patchy clothes, holding the hand of a very pretty, ‘still needs some filling’ little girl with sad, forlorn eyes, strawberry lips, long, silky hair, and beautiful, curving horns. The man silently nodded at them and they start walking in the same direction.

“Dear, dear Brom.”, said the skinny girl, with misty eyes. “The heart wins when the mind submits. He wanted to beat you. But I said please, don’t. He asked me why he shouldn’t and I reminded him how I had to sneak up to him all those times and whispered into his ear, just to get his attention, the first time we met, and he barely took notice of me..”

“I noticed you. Four years before we ever met. You had my attention. Grilled those two, mule-headed ranger girls, Laila and Morel, for hours, but they refused to give me anything about you.. When we met, you were just too young..”, the sinister-looking man, Aager, growled. “I didn’t want to make choices for you. Nor take away your options..”

 

“Yet, by doing that, did you not do just that? Take away my choices?”

 

..she replied, but there was no rancor, nor rebuff in her voice. Inshala turned to Brom and spoke with a conversational, matter of fact voice.

 

“I had decided I wanted him. He knew I wanted him. He knew he wanted me. Yet he decided it was better for me to wait. He wanted me to stay as a baby, not a girl. And wait we did..” Then softly she added. “And lost years.. Years I wanted him.. Nothing is as sweet as the moment you want something.. One can live with regrets, but never with lost opportunities.

 

I carry no regrets. But I do miss the lost opportunities.”

 

“Told him pretty much the same things, all those years ago.. just more bluntly.”, inserted Cora. “But our hobbit here is a bit thick in the skull!”

 

They passed the ruins of Arashkan and decided not to stop at High Woods, even though Inshala very much wanted to.

They traveled further west, resupplied at Vodgar, and followed the road passed Dark Forest.

They took a boat across Kahan Lake and beached at the dying shores of Demon Plains..

Carefully they traveled towards the dreary lands and there, at the very edge of the Demon Plains, they beheld the slight figure of another tired and desolate soul.

 

The beautiful heart of High Woods silently rose and told them that she has thus passed her legacy and her heritage to others and that she would accompany them in their sojourn to help find a friend and perhaps, find her twin sister as well.

With a steely determination, she would join them, and perchance her own Dorin..

“Is this what he would have wanted, my Queen?”, asked Brom sadly.

 

“I am queen, no longer, dear Brom. I shed my burdens ere I came. Nons shall take pride over my death, nor carry my burden as a trophy.”

 

..replied Alor’Nadien ne with her soft, brushing voice.

 

“You will always be my Queen and hold the throne of my heart.”, said the hobbit sincerely.

 

“Methinks your heart’s throne already has her queen, dear Brom, but my King is not here and by his stone, my grief is no longer bearable.

 

I have been offered many prospects since then; other kings and princes, merchants, and royalty. They never understood; I have never wanted to be queen. Yet I chose to be one for he was there to bear its burden with me. Much like he chose to be king, for that was the only way we would be allowed to be together. And by his hollow seat, day and night, year after year, for a century and more, I sat, appearing like the person I no longer am; strong, alive, and willing.

 

I no longer hold the strength nor the will to carry on. And I see no point to stay any longer, my friend. Where he is, he awaits. Where I go, will be there.”

 

“The fight. Who will—”, asked Brom, words failing him now.

“If the fight has come down to a tired, broken soul such as I, then surely we are lost already. New hands with vigor must pick up that mantle now, and bear its burdens. Not these tired hands.”, she replied solemnly.

“What of High Woods, my Queen?”

 

“My youngest granddaughter, Alor’Derune, the Allure of Dorin, has been chosen and the mantle passed. I shall miss the heart and the breath of my forest. The spirit of High Woods promised I would cherish and prosper. So I have. From the ashes of my forest, I have lived to see my kingdom reborn, and by my King’s love, my children and their children strive. But everything must come to a close. We thought we saved so many but lost so much more. We gave our all, and more until we had none..

 

I relish my moments in this life. And I cherried my beloved friends. But like my King, most are gone, now. This life no longer offers me favors, nor passions. Thus I yearn for the other and for over a century now, I have counted my days. I have kept him waiting because he asked this one boon of me; that I live and be happy.

 

I have lived, but he did not know, he had bereft me of all happiness when he left. Nay. I think I have kept my promise. It is time he honors his and accepts me.”

 

Brom quietly nodded. That was all he could do. When a person talked in a language one could understand, but not relate, one knew, they were on two, very different levels of perception; the Queen of High Woods, Alor’Nadien ne Feymist Shieldheart was already gone. What stood here, was nothing but her shade.

 

Yes.

They had given their all.

And more.

But such was the required sacrifice of the few, select mortals to save their world from annihilation.

 

“It’s a bit late to start. We have lost the noon sun. Will make them stronger as the hour’s pass. Might as well make camp early, and start at first light.”, Brom said.

“Did I ever tell you how much I hate ghosts, wraiths, and zombies? Ow, and demons.. Especially the ones with the long, barbed tentacles..”, he added with a voice that was barely audible.

“Yea.”, replied Cora said from somewhere behind him. “They always go for the little, fat ones!”

Brom snorted.

He squinted at the distant lands, dead and rotting. He took a deep breath and faced his preening destiny.

For a long, long moment, Brom thought of the very tall, very dark girl that had ruined him for everyone else..

He remembered the time when she had whispered into his mind. The time when he and Cora had thought they were going up against a terrible demon, all those years ago, on Ice Wolf Horde’s request. It had also been the time they had first met.. Thinking back, she could have whispered at Cora, yet she had opted to whisper to him.

He remembered the way she had flopped and klutzed, face down into the snow, displaying all her curvy glory in pinks.. After nearly two hundred years, he could still remember that image, and so vividly..

He remembered when she had gone up against Cora in defense of her pair, Tonic, at Mount Dreadmaw, and had so dearly paid the price.

And he remembered the way she had blushed so furiously and had been so embarrassed that time when he had caught her with Tonic’s foot in her mouth.

“This isn’t what it looks like!”, she had blurted in unveiled panic, with Tonic’s foot still in her mouth. “I am not eating her!”

Brom wondered why she had feared that he would think her eating Tonic.

Had she done something silly as she often did, in her past, and someone had said something stupid to her? What kind of a demented idiot would be so cruel, he wondered.

 

And suddenly he knew he needn’t seek the cruel idiot far away.

That cruel idiot was right here.

 

Then, just like that, he started to shake.

And silently, Brom Bumblebrim wept..

..he wept while staring at the dead lands where ‘The Wonder in Pinks’ was off, somewhere, not even sure if she were alive. Her beautiful mind gone, as she crept and crawled in the filth of the rotating land towards the demon gate.

 

“I will not offer comfort by saying it isn’t your fault. Because as sure as it is, it is mine as well, Brom Bumblebrim. When you chose to do what you did, I chose to stand by you. Many things could have been different if I had ignored you and just picked you up and threw you at her! Knowing her, she would have caught you, and kept you.. along with her dignity and sanity..

You are not the first to think less of themselves and feel unworthy, Brom. And Seressa was a great soul..”, Cora said.

“She always was. And like the coward I am, I turned away from her, thinking she deserved better, deserved more.. Never bothered to ask her what she wanted. Just like all the other animals out there who never bothered to ask her what she felt.. I sinned her, Cora..”, Brom shuddered as he wept. “I burned her when I abandoned her.. I did her wrong and now, I dragged you into this.. I deserve everything you want to do to me.”

“Well, when you say it like that, makes me wonder just what kind of a girl you think I am. Shall I fetch my whip? Would you rather pole lashing or have me do it while you are stretched on a rack!”, she said mildly. “As for the dragging, I doubt you could drag me anywhere even if you tried.. That’s what friends are for; being dragged without being told. It was my choice to be your friend, Brom, and so was accepting you as mine. You were there when I was down. You let me lean on you. Yes, I never cried on your shoulder, but I did know that your shoulder was always available should I ever needed it.. Now I am here for you to lean back. Doesn’t mean I am not pissed off at you. This one, though, I am doing for her.”, she said.

She looked down at the shuddering hobbit, removed her heavy fur cloak, and settled it over him.

“Go on. Get some sleep. I will cover the first watch with that Aager-guy. He is worse than I am. I didn’t use to talk because I was so ‘can’t be bothered’ and ‘cool’. He doesn’t even care about cool. The only one I have ever seen him smile is his wispy little wife. Wonder if I should ask him just how old he is.. and why! Pain to get him to talk.. And creepy as hell, the way those two just ogle at one another like newly eloped teens, without ever saying a single word.”

“Tomorrow is going to be one, long day..”, sniffed Brom.

“Yes.”, agreed Cora. “Tomorrow, we enter Demon Plains and retrieve a friend. Two, if we are lucky.”

Then she looked at the shade of the Queen of High Woods, Alor’Nadien ne, lost in her own sorrows; loved ones and friends..

“But I mean to leave no one behind. A girl of her stature and grace needs a proper stone and a decent shrine. Not a ditch in the ground..”

 

 


The twin sister referred to here, is the recorded kinship of Arcantonic Palecog as a Feymist, on the day Alor’Nadien ne is born, by Nadine Graciousward. Both of their names are entered into the royal archives of Bari Na-ammen on the same day, making them, ‘technically’, sisters and twins..

 

The staff Brom refers to, is the Staff of Blooms that belonged to Seressa Wraiven since shortly after her graduation from the Academy of Melshieve.

During the story, Left Behind (18+), Seressa breaks the staff in wroth and despair, never wanting to see the beautiful, pink cherry blooms that it would sprout. During one of his visits to check in on her, Brom finds the broken pieces of the staff and takes them, in the hopes that he could fix it, and return it to Wraiven, proving to her that the broken can be made whole again and that nothing is beyond repair.

 

 

And that is the summed up story behind the mystery of how in the blazes did that letter even get here.. Good luck discerning any sense out of that paradoxical loop! This is where an unforeseen variable is introduced into a perfectly linear equation, turning it into an infinite loop, causing it to either freeze or crash your processor.