Showing: 1 - 5 of 5 RESULTS
dungeons and dragons komedi

Totally Secret Private
Conversations

Totally Secret Private
Conversations

Timeline:

Aager Fogstep ve Inshala ‘la Fey’ Frostmane go to battle against the villainous Lord Tarakadahan Karkashi for ‘justice’..

After a very long, painful, trying and murderous combat, the two come out victorious..

This story takes place a few days after;
The Oathbreaker (Part Three)
and a short while after the end of
I, Inshala. I, Belong.

 

 

Moira: Wow.. I can’t believe I played the role of ‘the damsel in distress’ in this story.. Way to go, paladin girl!

Lady Alisia: (sigh) You were the damsel in dress, daughter. I literally ended up in the role of the ‘princess that had to be saved from the evil overlord’!

Maira: At least the two of you ‘got’ a role.. I barely spoke two lines.. I feel like, ‘collateral damage’!

Grandmother: (snicker) I got to snicker at the lot of you, and I don’t even need a role to do that..

Madine: You guys suke!

Lady Alisia: Madine! What did we say about that kind of language?

Madine: (sigh) ‘We’, didn’t say anything, mother. ‘You’, said something’s.. a lot of things!

Lady Alisia: And apparently you didn’t listen.

Madine: If I listened to what you all had to say, I couldn’t find the time to breathe, mom!

Grandmother: (snicker)

Lady Alisia: (sigh)

Moira: Well. At least there was no Prince Charming’s.. That would have made it a total cliché!

Madine: It WAS a cliché, Moira.. ‘The Beauty and The Beast’, cliché..

Lady Alisia: Madine Hooman! You will NOT refer to your elder sister Inshala as a beast!

Madine: Eh? Whot? No, mom.. She was the awesome beauty, in the cliché!

Lady Alisia: What? Then who is the beast— Ow.. well.. that’s not nice either.. I am sure the boy has his.. good qualities.. Since my Inshala deemed him fit for herself..

Grandmother: (snicker)

Lady Alisia: .. though I can’t imagine what. They are like day and night!

Moira: You mustn’t judge him, mother.

Lady Alisia: Judge him? I am in no position to judge him, dear. I am just trying to understand.. and want what’s best for my ‘daughter’..

Grandmother: You just want them to wed a.s.a.p..!

Lady Alisia: (tight blush) Well.. gossips are bound to happen. Though they use separate beds, they still sleep in the same room. The girl will not sleep anywhere else. Not even after Moira gave her, her room!

Madine: She does sleep in Moira’s room, mother. Just wakes up in his! (snicker)

Lady Alisia: (sigh) And she is surprised every morning as to how she got there and I am inclined to believe her. She has an uncanny habit of speaking the truth.. At least the boy is headstrong. And.. well.. he will not let her get hurt.. in any way!

Moira: No. He will not, mother. The details of his past is unknown to me but as far as I have learned, he did not grow in a friendly neighborhood, and that is putting it extremely politely.. He was born, and in the streets at a very nearly half the age of Cümeyt and was forced to survive Drashan. I can’t imagine anyone to have lived through that and come out of it undented.. When we were camped outside of Themalsar waiting for poor Inshala to recover, he never left her side. He fed her, cleaned her, comforted her, took care of her.. It was creepy! But it was also beautiful as well because when we first met her, she was wild.. feral to be more honest about it. When he carried her out of that tent ten days later, however, it was like she was a whole new person, yet she wasn’t.. What came out was her all along, but it was him that brought that girl out of her.

Grandmother: Tsk, tssk! Poor boy.. Drashan is not a good neighborhood to grow indeed, Alisia. Leave the boy alone.. You have three other daughters. Have one of them wed off to quench your wont!

 

(sudden, deadly silence!)

 

Moira:

Maira:

Madine: (snicker) —As I was saying.. I was very nearly the side-sick in the story.. Missed it ‘cuz I was listening to ‘Queens of Srÿche” —the new album!

Grandmother: Continue listening to that devil-trash, and you will melt what little brain you have through your ears, girl. You should listen to the classics; Moth Darth or Beetle Hoffen or Jhohan Pah!

Madine: (eye roll) Ok, gramma, I am going to go now and eviscerate myself and then defenestrate off the main tower!

 

 

Cümeyt: (giggles from under the table, and whispers) Told you. Stick with me, Fey Sister and you will learn everything you want to know!

Inshala: (blushes, also from under the table) But.. but we are secretly listening in to a private conversation, little brother Cümeyt. Is this all together ‘right’?

Cümeyt: No, Fey Sister. This is a secret ‘family’ conversation. And since we are both also family, we can listen to it. Besides, you have the awesome power of ‘NEW’!

Inshala: (confused) New?

Cümeyt: (snicker) Yes. You are new! You can get away with pretty much everything. AND, you also saved my mom and my eldest sister, Moira, and I love them so much, I can’t let you miss ANY of the fun you should have!

Inshala: Ow..

Cümeyt: Yup! And there’s more.

Inshala: Uhhmm..

Cümeyt: Tomorrow, I get to show you another and this one’s a ‘totally-secret-private conversation’..

Inshala: You are scaring me, little brother Cümeyt.

Cümeyt: (giggle) Tomorrow, we get to listen to Madine have a kiss-chat with this new boyfriend she’s got! I found out she sent him a love letter (eww!) and the boy replied. Said, he didn’t know what ‘evisceration’ nor ‘defenestration’ meant, but he was fine with the rest.

Inshala: (a bit distressed) I.. don’t know if we should.. I mean— What is a ‘kiss-chat’?

Cümeyt: (smirk) It is a chat that ends with a kiss! Do you have kiss-chats with your boyfriend?

Inshala: (furious blush) I.. I am not sure if my Aager is my boyfriend. We.. belong..

Cümeyt: (disappointed) Ow.. that sounds.. a bit boring..

Inshala: (bright smile) I like.

Later that evening..

Inshala: Aager Fogstep?

Aager: I am here.

Inshala: I learned many new social-things today.

Aager: Ow?

Inshala: Yes. And I would very much like to kiss-chat them with you!

Aager:

dungeons and dragons modül the plot thickens Whispers; A Cabal

Çok Uzaklardaki Gullem

Çok Uzaklardaki Gullem

Timeline:

Adalar Krallığında ürkütücü bir sesizlik hakimdir.

Elf’ler, Dwarf’lar, İnsanlar, Gnome’lar ve adı geçmeyen diğer bütün ırkların hepsi sanki nefeslerini tutmuş, ölüm ve felaketin ön habercisi olan bu sessizliği dinlemektedir.. zira sessizlik sonrası gelecek fırtınanın adı bellidir.

Bir araya gelip hazırlık yapma zamanı gelmiştir.. yada bunun için biraz geç kalınmış da olabilir çünkü ‘düşman’ çoktan harekete geçmiş durumdadır. Bunun ilk göstergesi, gerçekte Büyük Arashkan Şehrinin, hemen sonrasında da kadim elf şehri Bari Na-ammen ve High Woods’un yok olması değildir. Bu iki ‘cinayet’in kendileri başlı başına hayret verici ve kahredici olsa da, en nihayetinde ve ‘büyük plan’ açısından iyimser bir şekilde sadece birer dip nottan ibarettirler.

Kötümser olarak ifade etmek gerekirse;

Bu bir başlangıçtır..

 

Sonun başlangıcı.

 

Ve uzaklarda bir yerde, unutulmuş binlerce yıldır bütün bunları ‘keyifsizce’ bir şekilde, Büyük Kuzey Tundralarının en ücra batı köşesindeki muazzam şatosundan seyreden Gullem bulunmaktadır..

Bu hikayenin ne zaman yer aldığı kati olarak bilinmemektedir.

Ancak kronolojik olarak;
A Demon’s Plan (Part Four) – All End.
ile
The Fog, The Path, And The Door.
Knock, More, And Ascend.
,
arasında bir zamanda gerçekleşmiş olması muhtemeldir.

 

Kapkara bulutların arasında, kızıl yıldırımlar vahşice çatallanarak harlamaktadır. Kara bulutların altında ise belki bir zamanlar koyu mor olan, ancak artık grinin ürkütücü tonlarıyla kirli pas renklerinin karıştığı devasa, demir bir şato bulunmaktadır ve şatonun büyüklüğü, ancak ‘göz alabildiğince’ ifadesi kullanılarak tarif edilebilirdi. Şatonun muhtelif yerlerinden, rastgele serpilmiş izlenimi veren ve daha çok kanlı birer mızrağı andıran sivri kuleleri ise, gökyüzünü kaplayan kirli bulutların arasında kaybolmuştur. Şatonun devasa, girintili kapısı dışında bir başka girişi görülmediği gibi, ana kulesinin kara bulutlara yakın bir noktasındaki tek delik dışında da herhangi bir penceresi yoktur. Bu pencereden ise, dışarı kızıl-sarı bir ışık süzülmektedir. Gecenin karanlığında duyulan sesler, şatodan gelen çığlıklar, vahşi havlamalar ve ne olduğunu kimsenin bilmek istemediği seslerden ibarettir..

Burası yaşlı, mel’un ve şer kelimelerinin gerçek sahibi olan lanetli Gullem’in şatosudur ve buraya canlılar ayak basmazlar. Ama cansız bir çok şey buradan sürüler ve tümenler halinde ayrılır ve güneye, Demon Wall adı verilen, insanların, elf’lerin ve dwarf’ların korumaya çalıştığı İblis Duvarına doğru yollanırlar.

Şatonun ana kulesinin tepesindeki, kızıl-sarı kötürüm bir ışıkla aydınlanan kemerli pencerede bir gölge belirir. Uzun, sıska ve uğursuz bir gölgedir bu.

Gölge, bıkkın, isteksiz ve kataraktlı gözlerle güneyi süzer. Güneyde, demir şatonun iki buçuk üç günlük mesafesinde Demon Gates/İblis Kapıları vardır. İblis Kapılarının ilerisinde ise uçsuz bucaksız, yarıklar ve çatlaklarla dolu, keskin kayalar ve zehirli gazlarla hayata dair hiçbir şeyin yaşamasına imkan vermeyen Fiend Pits/İblis Çorakları, onun da ilerisinde, yüksek uçurumların altında, Demon’s End/Sonsuz İblis vadisi bulunmaktadır. Bu vadide bir zamanlar belki bir medeniyet var olmuş olsa da, söz konusu medeniyetlerden geriye kalan şeyler sadece yüzlerce, daha gerçekçi bir tahminde bulunmak gerekirse, binlerce yıl önce yıkılıp talan edilmiş harabelerden ibarettir ve bu harabeler ise artık, adı konulmamış on binlerce yaratığa ev sahipliği yapmaktadır. Bu vadinin sonunda ise, Gullem’in görüyormuş gibi baktığı Demon Wall/İblis Duvarı durmaktadır ve yaşlı, uğursuz adamın keyifsizliğinin kaynağı da bu duvardır..

..son, yüzlerce, unutulmuş ve umutsuz yıldır!

 

“Bıktım..”, diye kendi kendine mırıldanır yaşlı adam yılgın bir sesle. “Ama ölümlüler bıkmadılar bir türlü..”

Melanet adamın arkasından bir inleme sesi gelir.

“Sen hala yaşıyor musun?”, diye arkasını dönmeden sorar Gullem.

“Ce.. cehennemde yanacaksın..”, der inleyen sesin sahibi anca duyulur bir fısıltıyla.

“Hayır, evlat. Ben cehennemin ta kendisiyim.. Hiç merak etmiyor musun ailene ne oldu, yada şehrin güvende mi, diye? Ben olsam merak ederdim..”, diye kendince kıkırdar lanetli adam.

“Onları.. bir gün göreceğim.. Ama seni bekleyen.. hiç kimsen yok..”, diye bitik bir şekilde hırıldar sesin sahibi.

“Benim kimseye ihtiyacım yok. Asla da olmadı..”, diye çirkefçe cevap verir Gullem. “Ve sana bak. Bütün sevenlerine rağmen buradasın. Aslına bakılırsa, sevdiklerinden ötürü buradasın..”

“Bu.. dünya nasıl biterse bitsin.. seni bekleyen son aynı.. İblisler def edildiğinde.. senin de sonun gelmiş olacak. İblisler bu dünyayı.. ele geçirseler de.. senin sonun.. yine gelmiş olacak.. çünkü efendilerinin.. seninle de işleri bitmiş olacak..”, diye zorlukla fısıldar ses. “En nihayetinde sen.. insanlığını ve insanları satmış bir.. hainsin.. Ve kimse bir haini sevmez.. ve ona güvenmez.. Bu dünya ile işleri.. bittiğinde, senin de defterini dürecek ve ipini kesecekler.. ve seni hayatta tutan güç her ne ise, o da son bulacak..”

Gullem arkasından gelen sese döner.

Yüzünde çirkin bir ifadeyle, kızıl-sarı kötürüm ışıkla aydınlanmış demir kulesinin devasa zindanında, karanlıkta kaybolmuş tavandan sarkan bir zincire tutturulmuş havada asılı duran dikenli kafesin içindeki erimiş tutsağına bakar..

..ve yüzündeki çirkin ifade yerini tamamen çirkef bir ifadeye bırakır.

Gullem bir omzunu silker ve pis bir kahkaha atar.

“Ama sen bunların hiç birisini göremeyeceksin..”

Demir dikenli kafesin içindeki bi deri bi kemik kalmış tutsak acı bir şekilde ‘hıh’lar.

“Verebildiğin.. en iyi cevap buysa.. bahsettiğim sonu.. zaten sende biliyorsun.. Sadece.. duymak istemiyorsun.. o kadar..”

Gullem bir elini pençe yapar ve kötürüm, kızıl-mor yıldırımlar kafesi ve içindekini vurur.

Kafesten acı içerisinde inleyen sesler yükselir..

..ama çığlık gelmez.

Dakikalar boyunca melanet yaşlı, demir dikenli kafesi, ve içindeki tutsağını kaynatır.. Kan ter içerisinde yıldırımları kestiğinde, kafesin demirleri kor halinde harlanmış, içindeki ‘şey’ ise yarı yanmış bir şekilde tütmektedir.

“Belki bu cevap daha çok hoşuna gitmiştir.”, diye horlayan bir sesle mırıldanır lanet Gullem ve tekrar tutsağına ve demir kafese arkasını döner ve kulenin penceresinden dışarıyı, İblis Duvarını seyretmeye başlar.

Aradan ne kadar süre geçer bilinmez. Bununda gerçekte çok da bir önemi yoktur.

“Teşekkür.. ederim..”, diye inleyerek gelir tüten ses.

Gullem nefret dolu bir ifadeyle başını kafese çevirir.

“Be.. Beni her.. yakışında.. günahlarımdan da.. arındırmış oluyorsun..”

 

Gullem demir dikenli ve paslı kafesin içindeki yarı kömür olmuş ‘şey’i oracıkta öldürmeyi düşünür. Ölümün eşiğine getirdiği ‘şey’den istediği bilgilere ihtiyacı olmamış olsa, onun buraya getirtilmesi için verdiği emeğe de, planlara da gerek kalmış olmaz, onu öldürüldüğü yerde bırakması yeterli olmuş olurdu.. Yada özellikle acı çekmesini istiyor idiyse, onu aşağıda, yerin çok derinliklerindeki zindanlarından birine tıkar, ve beyin emici iblislerine yedirmiş olurdu çoktan. Ama Gullem’in bilgiye ihtiyacı vardır ve tutsağında o bilgilerin var olduğundan da emindir. Sorun, onun cinsinin kati inançları vardır ve kırılmaları da oldukça zordur.

“Sorun değil, sorun değil..”, diye söylenir içinden habis Gullem. “Burada çok uzun bir süre kalacaksın.. Çooook uzun bir süre.. Seni ve inançlarını kırıncaya kadar.. Dünya da bir çok şey değişebilir, ama senin için bu gerçek değişmeyecek..”

 

Yaşlı melun adamın odasının kapısı tıklanır ve içeri, pıhtılaşmış kan kırmızısı cüppeler içerisinde bir ‘şey’ girer. Giren şey her ne ise, ancak genel hatlarıyla bir insanı andırmaktadır ancak sırtında koca bir kamburu, ayaklarından birisinde yenmiş, pırtık bir çizme, diğerinde ise öküz toynağı bulunmaktadır. Yaratık içeri girer ve kapüşonunun içinde olması gereken yüz yerine sadece karanlık bir boşlukla, kıpırdamadan Gullem’e bakar.

“Ne var?”, diye hırıldar yaşlı adam.

Ve sanki adamın emri, yaratığı canlandırmış gibi hareketlenir ve garip, yankılı, derinlerden gelen, bir hortlak ulumasını çağrıştıran, ve herhangi bir vurgu yada duygu içermeyen bir sesle konuşur.

 

“Geldi.”

 

Yaşlı adam tiksintiyle yaratığa bakar.

“Söyle geliyorum.”, der kısaca ve odasının köşesinde duran bir sandığa doğru yönelir.

Yaratık, kendisine verilen emri duyup duymadığına dair herhangi bir tepki göstermez. Bir anlığına yerinde kıpırdamadan durur, sonra sektiren adımlarla ‘tok’, ‘tok’, ‘tok’, diye toynağının yankılarıyla geldiği gibi çıkar odadan.

“Lanet Renfield’ler..”, diye neredeyse tükürür Gullem ve sandığı açar. Yaşlı, mel’un adam bir süre sandıktaki eşyaları süzer, sonra uzanıp, çarpık bir asa, kömür karası bir çubuk, iki yüzük, bir madalyon, ve ne oldukları anlaşılamayan bir-iki eşya daha alır ve sandığın kapağını kapatır.

Kapıya yönelmeden önce madalyonu boynuna geçirir, yüzükleri takar ve diğer eşyaları kirli cübbesinin muhtelif yerlerine saklar, kömür karası çubuğu da kemer niyetine kullandığı altın ve gümüş simli sicime sokuşturur sonra bir elinde asası olduğu halde kendisi de odasından ayrılır.

 

gullem-01

Yaşlı Gullem tam kapısını kapatacakken demir dikenli kafese, ve içinde hala tütmekte olan bitmiş tutsağına bakar.

“Benim canımı sıkmayı başardın. Sırf bundan dolayı, duvarı yıktığımda Korduba’s Watch’ı kuşatacağım, ama almak için özel çaba sarf etmeyeceğim. Ana ordularımla önce senin şehrine gideceğim ve ilk katliamımı orada yapacağım.. Bunu da senin ailenle başlayarak kutlayacağım. Bunun için sana tarih bile verebilirim. Ama bilmemen daha iyi. Merak kediyi öldürmüş derler. Seni öldürmeyecek ama delirmen için kâfi gelecek.. Herkesin bir kırılma noktası vardır. Bu da seninkisi olacak..”

✱ ✱ ✱

Face!..”, diye saygısızlığın ancak kıyısında denebilecek bir tonla hırıldar mel’un Gullem, devasa, loş ve boş salona indiğinde. “Hangi rüzgar attı seni buraya? Gelebilmen için harcamak zorunda kaldığımız büyü gücü ile yarım düzine iblis müfrezesi çekebilirdik cehennemden.”

Kardax’Trakxa “The Face”, ölümcül bir sükûnetle yaşlı adamın salona girişini seyreder. Aradan geçen onca yüz yıldan sonra yaşlı bunağın hala yanına bir güç asası, kendince kendisini koruyabileceğini sandığı bi düzine oyuncakları ve sihirli çubuğu ile gelmiş olmasına hem şaşırır, hem de bu durumu komik bulur.

Şaşırması, beceriksiz adamın her geldiğinde oyuncaklarıyla gelme noktasında gösterdiği azminden kaynaklanmaktadır. Ahmak bunak, aynı azmi Demon Wall surlarını yıkmak için değerlendirmiş olsa, ölümlülerin ‘Adalar Krallığı’ diye kibirle adlandırdıkları toprakların tamamı zapt edilmiş olurdu çoktan.

Komik bulmasının sebebi ise, bunağın kendisine karşı oyuncaklarının herhangi bir işe yarayacağını sanıyor olmasındandır.

 

“The Face”, içinden tiksintiyle ‘hıh’lar.

Bir ölümlüye yirmi altı bin yıl verseler dahi, kibrinden, ahmaklığından ve aptallığından hiçbir şey kaybetmemiş olmasını hayret verici bulur.

Ruhunu eline alıp sıktığında, yaşlı ahmağın surat ifadesini görmek pek keyifli olacaktır ve Kardax’Trakxa, bunağa neden kendisine “The Face” dendiğini o zaman hatırlatacaktır..

..iş işten tamamen geçtikten sonra —ki bu da an’ların en güzelidir, Trakxa için!

 

“Senden beklendiği gibi göndermen gereken raporlar gelmediği gibi, gelen düzensiz raporlar ise en iyi ihtimalle yarım yamalak, eksik, kusurlu, tutarsız ve yanlış yönlendirmelerle dolu.. Neredeyse bilinçli bir şekilde öyle hazırlanıyormuş gibi.”, der “The Face”.

“Rapor edilecek bir şey olduğu zaman, ve gerekli gördüğüm kadarını paylaşıyorum.”, diye kibirli bir kinle cevap verir mel’un adam.

“‘Gerekli gördüğüm kadarını..'”, diye düşünceli bir ifadeyle yaşlı bunağın cümlesini tekrarlar “The Face”. “Sanıyorum, Efendi Gullem cehennemle yaptığı antlaşmasını tamamen yanlış anlamış görünüyor.”

“Cehennemle yaptığım anlaşmamda sen yoktun, Trakxa. Yanlış hatırlamıyorsam o zaman sen daha basit bir iblis müfreze komutanıydın.”, diye hatırlatır Gullem küçümseyen bir ifadeyle.

“Eskiyi yad ederek kendine mutlu anılar oluşturma zamanın sona erdi bunak, zira işler artık değişti. Buraya gelme sebebim, sana bunu kati olarak hatırlatmak içindi, zira sen istediğimden biraz kıt çıktın ve bu döngüde geçen 7,600 yıl seni bu gerçeğe ayıltamamış belli ki. Önünde sadece iki seçenek var, ölümlü! Bunlardan birincisi; benden sana gelecek olan emirleri harfiyle yerine getirmen ve kati, özlü ve dakik bir imtina ile sonuçlarını rapor etmen, ikinci seçeneğin ise benim seni yok etmem.”, der “The Face” sakince.

“Buna cesaret edemezsin, Trakxa.. Tahtımı bana sen vermedin, Krolum’da Xora vermişti. Ve kendisiyle yaptığım antlaşmaya göre de ‘sonsuza’ kadardı..”, diye hırlar Gullem.

 

Kardax’Trakxa “The Face”, gerçek tiksintiyle bakar melanet Gullem’e, zira bu ahmak tam olarak tahmin ettiği kadar geçmişte takılıp kalmış bir sürüngenden ibarettir.

 

“Bu konuyu istersen Krolum’da Xora ile konuşalım. Kendisi acaba ne diyecek senin beceriksizliklerin hakkında.. Aaa.. sanırım Krolum’da Xora ölmüştü.. Ad Ara onu öldürdüğünde ben oradaydım, bunak. Bunları sana söylüyorum çünkü bu sana vereceğim son şans ve tek uyarı. Ve açıkçası Cehennemin, senin gibi bir fazlalığı beslemesi için herhangi bir sebep görmüyorum. Ama Xora benim eski kumandanımdı ve ondan ‘aptallığın’ ne olduğunu öğrenmiş olmamdan ötürü küçük de olsa bir boyun borcu hissetmiyor değilim.. Her ne kadar kendisini defalarca uyarmış olmama rağmen kendi aptallığının kurbanı olmuş olsa da..”, der “The Face” aynı sakin ve ‘alttan alan’ gibi görünen yanıltıcı sesiyle.

 

Yaşlı, mel’un Gullem öylece Kardax’Trakxa’ya bakakalır.

 

“Siz ölümlülerin ‘hayat’ dediği şey gereçekten kendi ironileriyle dolu. Sana ölümsüzlük vaad eden acımasız Krolum’da Xora, kendi ölümünü bile ön göremedi. Onu ‘merhamet’ meleği olan Ad Ara öldürdü. Ve ben de Ad Ara’yı öldürdüm.. 1,600 yıl süren, adı konulmamış işkencelerden sonra. Önce onun kanatlarını kırdım. Teker teker. Sonra onları yoldum. Ve köklerinden kopardım. Bir daha kaçamayacağını anlaması için.. Ve kaçabilse bile bir daha asla Göklere geri dönemeyeceğine ayılsın diye.. Sonra onun parmaklarından başladım. Onları kırdım, kopardım ve iblislerime yedirdim.. Kolları.. Sonra kollarını omuzlarından yırtıp kopardım. Canı o kadar yandı ki, çığlıkları bütün şatomda bir sanat eseri gibi yankılandı.. O güzel saçlarını yolup hatıra olsun diye kendime bileklik bile ördüm. Göğüslerini, onun gözlerinin içine bakarak kestim. Pek sevdiği ölümlülere benzerliğini de bu şekilde gömmüş oldum. Ve bacakları.. Evet bacakları en keyifli yerleriydi. Onları yüzerken o kadar çok ağladı ki, yanlış hatırlamıyorsam gözleri yuvalarından akmıştı. Ve ben bunları ona çok uzun bir süre yaptım.

 

Tam.

Bin.

Altı yüz.

Yıl.

Boyunca..

 

Halbuki ondan hoşlanmıyor değildim bile.”

 

..diye anlatır “The Face” sessiz ve korkunç bir sükunetle.

 

Yaşlı Gullem dehşet içerisinde önünde duran Cehennem Komutanına bakar.

 

“Şunu çok iyi anlamanı istiyorum, Gullem.”, der Trakxa, bir eğitmenin, biraz kıt bulduğu bir öğrencisinde kullanabileceği bir üslupla. “Ben ondan sanıldığı kadar nefret etmiyordum. Ben Ad Ara’dan sanıldığından çok daha fazla nefret ediyordum. Ama hoşlanıyordum da. Çünkü o becerikliydi. Giriştiği bütün mücadeleleri başarıyla ve en önde idame ve idare ediyordu. Ve asla bir melek olduğu için kendisini ‘garantideymiş’ gibi düşünmüyordu..

 

Kardax’Trakxa “The Face”, ilk defa yaşlı ahmağa bakar —gerçekten bakar.

Ve o bakıştaki tiksinti ve nefret o kadar yoğun ve derindir ki, bir ölümlüde asla görülemeyecek derecededir.

 

“Ve sen, Gullem.. Sen onun yanında tam anlamıyla bir ‘hiçbir şey’sin ve ona duyduğum saygıyı da sana karşı hissetmiyorum..”, diye sessizce tıslar.

“Ba.. bana bir şey olursa bu şato çöker ve yerle bir olur.. Ve Sonsuz İblis vadisindeki bütün iblis ve yürüyen ölü saldırıları durur. Bu dünyadaki tüm girişimleriniz de sekteye uğrar..”, diye kekeleyerek ve sırılsıklam terlemiş bir şekilde cevap verir Gullem.

Kardax’Trakxa “The Face”, ona acınası bir şekilde bakar.

“Ne kadar aptal olduğuna karar vermeye çalışıyorum, ama her ağzını açtığında bana yep yeni bir tavan seviyesi gösteriyorsun, yaşlı, ahmak, çürümüş bunak! Bütün bu toprakları yerle bir etme pahasına seni gözden çıkardım zaten. Sana bunu anlatmak için geldim bugün. Ama görüyorum ki sen gerçekten aptal ve kıtmışsın ve bir türlü sana ‘nazikçe’ anlatmaya çalıştıklarımı anlamamakta ısrar ediyorsun. Sen, Gullem, gözden düştün, ve gözden de çıkarıldın. Senin defterin son sayfasında ve ben sadece o sayfayı okusam mı, yoksa okumayıp ‘sobaya’ mı atsam diye düşünüyorum. Dediğim gibi. Bu sana olan tek ve son uyarım ve önündeki seçeneklerde belli.”. der..

 

..ve harekete geçer.

 

“The Face”, olağan üstü bir hızla ve hiçbir ön uyarı olmaksızın gelir ve melanet Gullem ne asasını, ne her bir yerine gizlediği büyülü eşyalarını, ne de belindeki sihirli sopasını değerlendirme fırsatı bulur.

Cehennem Komutanı onu gırtlağından tutmuş, içi saman çöpleriyle doldurulmuş bir bez bebeği kaldırır gibi havada ve gırtalağından tutar.

“Bu dünyadaki ‘bütün girişimelerimizi’, senin kadar beceriksiz bir aptala bırakacağımı düşünmeni de şahsıma yapılmış bir hakaret olarak görüyorum. Ben buraya çeki düzen vermeye geldim, bunak. Bunun için de sana ihticayım yok. Bunun için ya varlığınla yolumu açarsın, ya da sereceğim yolun altında kalırsın!”

 

Yaşlı Gullem, kan ter içerisinde kalmış ve morarmaya başlamış bir suratla bir elini beline götürür. Titreyen eliyle belindeki sihirli çubuğu çekip çıkartır ve kendisini gırtlağından yakalamış Cehennem Komutanına doğru yöneltir ve..

 

“ÖL..”

..diye tıslar..

..ve tetiği çeker!

 

Sihirli çubuktan uzun, ince, ve kötürüm bir hale, muazzam bir hızla “The Face”e isabet eder..

..ve İblis Komutanının göğsünde, kısa bir anlığına, girecek bir delik arayan kertenkele gibi oynaşır, sonra da kaybolur.

Kardax’Trakxa “The Face”, sırıtmaz, gülmez, yada küçümseyen herhangi bir şey söylemez. Dipsiz ifadesiyle, kendisine hayret.. ve korkuyla bakan mel’un adamı süzer.

 

“Vurduğundan emin misin, bunak? Bir daha denemek ister misin?”, der sakince.

Gullem bir daha dener, ancak bunun sonucu da ilkinden farklı olmaz.

“The Face”, diğer eliyle sakince uzanır ve yaşlı adamın elini, elinde tuttuğu sihirli çubuğu ve neredeyse kolunun tamamını kavrar..

..sonra da acımasız bir sükunetle sıkar!

 

Gullem en son ne zaman canının bu kadar yandığını hatırlamaz.. On bin? Yirmi bin? Yirmi altı bin yıl önce belki..

Bir önceki döngüde..

Kardax’Trakxa, yaşlı, lanet adamın çığlıklarını duymaz. Aynı sükunetle sıkmaya devam eder.

Aradan ne kadar süre geçtiği bilinmez ama kendi acı sümükleri, göz yaşları ve silik inlemeleri duyulan mel’un adamı “The Face”, akıl almaz gücüyle fırlatıp attığında, Gullem’in sol kolunda kullanılabilir, değerlendirilebilir, yada iyileştirilebilir hiçbir kas, tendon yada kemik kalmamıştır. Kol, dirsek altından itibaren çamura dönmüş, kanlı bir balçıktan ibarettir artık ve sihirli çubuktan da geriye, birkaç acınası kıymık dışında hiçbir şey kalmamıştır.

 

“Yarın yeni bir kapı aralayacaksın.”, der “The Face” sakin bir şekilde elindeki yaşlı adamdan geriye kalan kanlı pise bakarak. “Buraya üç komutanımı gönderiyor olacağım. Onlardan çay, kahve, kurabiye.. —hürmetten hiçbir şey esirgemeyeceksin. Burayı hizaya getirmek ve gerekli değişiklikler için öngörülen.. siz ölümlüler nasıl diyorsunuz? ‘Performans değerlendirmesinde’ bulunacaklar ve istenmeyen, eksik yada gereksiz görülen her şey ‘shred’ edilip ‘çöpe’ atılacak.. Umuyorum atılanlar arasında sen de olursun.”

Kardax’Trakxa “TheFace” bir omzunu silker ve yerde inleyen habis Gullem’e bakar.

“Ama bu da senin ‘elinde’..”, diye ekler soğuk bir şekilde gülümseyerek.

✱ ✱ ✱

Gözleri acıdan kanlanmış ve faltaşı gibi açılmış bir şekilde odasına döner habis Gullem ve sessiz bir kinle elinin olması gereken yerdeki kanlı ‘şeye’ bakar.

Yirmi altı bin yıldır var olan uzvu artık yoktur..

Zorlukla ve ayaklarını sürterek sandığının yanına kadar gelir, sonra olduğu yere çöker.

“İnlemeni.. uzaklardan duydum.. Gullem..”, der demir dikenli kafesin içindeki ses. “Efendilerin.. senden memdun değiller mi yoksa?”

“Değiller..”, diye acıyla itiraf eder yaşlı mel’un.

“Bunu.. bekliyor olman.. gerekirdi.. halbuki..”

Mel’un Gullem acıyla ‘hıh’lar ve kıvranarak sandığını açar, içini biraz karıştırır ve aradığı şişeyi bulur. Şişe, yuvarlak, koni şeklindedir ve bir buçuk – iki karış boyundadır ve muallak, çamurumsu yeşil bir sıvı içermektedir.

Lanetli adam şişenin tıpasını dişleriyle açar ve kafasına diker..

..ve sonuna kadar içer.

Uzun bir süre sonra elindeki acının ‘tahammül edilir’ bir hale geldiğini hisseder ancak elinde herhangi bir gelişme olmaz ve hala iğrenç bir balçığa benzemektedir.

“Belki bir birimize yardım edebiliriz..”, der neden sonra mel’un Gullem.

 

Demir dikenli kafesten boğuk, anlaşılması zor bir ses duyulur.

Kafesteki her kimse, ‘kıkırdamaktadır’..

 

“Sen.. Mel’un ve Hain Gullem.. Benden.. sana yardım.. etmemi mi.. istiyorsun?”

“Hayır.”, diye cevap verir sızlanır acıyla Gullem. “Kendine yardım etmeni istiyorum. Heavens Hand ve gerisindeki şehirler ve kaleler hakkındaki bilgin azımsanmayacak kadar çok. Bana istediğim bilgileri ver, beraber ikimiz de ‘Efendilerimizden’ kurtulmuş olalım..”

“Ben.. ‘Efendimden’ memnunum.. Sen.. olmasan da.. Benim.. sonum belli.. hain.. Bu.. değişmeyecek.. Kendi hayatımı kurtarmak için.. bu dünyada yaptığım en son şey.. bana güvenenlere ihanet etmek.. olmayacak..”, der fısıltılıyla demir dikenli kafesten gelen ses.

“Bu sadece kendini kurtarman için değil. Aileni kurtarmak için de bir fırsat.”, der mel’un adam.

“İnsanlığına.. ve insanlara.. ihanetinden sonra.. şimdi de adına ihanet ettiğin efendilerine mi.. ihanet edeceksin..?”, diye hayretle inler sesin sahibi. “İhanetlerinin.. bir sonu yok mu senin?”

Habis adamın kaşları çatılır. Büyük bir kinle demir dikenli kafese, ve içindeki yarı kömür olmuş ‘şeye’ bakar ve hırlar.

“Ben senin aklının alamayacağı kadar uzun bir zamandır bu dünyadayım. Ben kadim ejderlerin ateşinden kurtulmuş kadim bir zatım. Ben iki döngü arasındaki boşluktan kurtulabilmiş tek kişiyim. Ben—”, diye çığlar aynı kinle.

“—Sen.. sadece çok.. uzun bir süre iblislerle yatıp.. kalkmış bir hainsin, Gullem..”, diye inleyerek araya girer demir dikenli kafesin içinden gelen ses. “Kadim ejderlerden.. kurtulabilmiş tek kişi olman da.. sana hiçbir onur kazandırmamış.. Kendi kibrin ve müritlerin.. sana.. ölümsüz.. olduğun sanısı vermiş.. Ama bir gün.. bir anda.. elin gibi.. sen de kuruyacaksın.. Şunu.. anlamalısın.. habis.. Gullem.. Yaşadığın bütün.. bin yıllarına rağmen.. gerçekte.. hiçbir şeyin yok.. Varlığının tamamı.. iblislere.. ait.. Ve senden istediklerini.. hasat edecekleri gün.. geldi..”

 

Yaşlı, melanet Gullem’in suratı daha da çirkinleşir ve demir kafese, ve içindeki tutsağına kaynayarak bakar. Ancak medeni tutabildiği bir sesle ona hırlar.

 

“Bana oldukça sınırlı bazı tercihler verildi bugün.. Şimdi ben de sana benzer bazı tercihler de bulunacağım. Ya bana yardım eder ve buradan kurtulup tekrar halkına ve ailene dönersin, yada yok olursun.. Evet.. YOK OLURSUN! Seni Oblivion’a gönderirim ve oradan da pek kıymetli Göklerine hiçbir geçiş kapısı da yoktur!”


dungeons and dragons duygusal karakter analizi modül role play tarihçe the plot thickens Whispers; A Cabal

A Bard’s Tale VII
“1598. yıl”

A Bard’s Tale VII
“1598. yıl”

Timeline:

9 yıl önce..

 

Not: Bu hikayenin doğru anlaşılabilmesi için
önce “Kimse..” ve
Kamp Ateşi III, Aftermath
hikayelerinin okunmuş olması gerekir.

 

 

Merhaba..”

“Kimse yok mu?”, diye seslenir küçük kız karanlık zindanın boşluğuna.

“..benimle alay etmek için yeni bir çırak daha mı gönderdi?”

Zifiri karanlığın içinden kıtırlı, bitmiş bir ses ona cevap verir. Ses neredeyse anlaşılamaz derece de sessizdir ama fısıltı niyetiyle söylenmemiştir. Boğuk, hırıltılı ve ölüm döşeğindeki bir sestir bu.

“Alay? Neden alay edeyim ki? Seni tanımıyorum bile!”, diye şaşkın bir şekilde konuşur genç kız.

Karanlık delikteki her kimse, garip bir ses çıkartır. Genç kız neden sonra bunun belki de bir kahkaha olabileceği kanaatine varır ve bozulur. Kimse kendisine gülünmesinden hoşlanmaz ve küçük, genç kız da bir istisna değildir.

“Neden gülüyorsun bana ki?”, diye hafif alınmış bir tonla sorar.

“..sen, tanıştıktan sonra mı alay edersin?”, diye sorar ses ona.

“Bilmem. Hiç denemedim. Alay pek de hoşuma giden bir şey değil. Küçükken benimle çok alay ederlerdi..”, diye söylenir kız.

“..alay etmek için değilse, neden buradasın?”, diye sorar hırıtılı ses. Sesle beraber çok hafif bir zincir şakırtısı da duyulur.

“Yeni efendim beni en sonunda kendisine çağırdı. Ben de geldim. Yanında başkaları da vardı ama o devamlı bana bakıyordu. Sanırım beni çok beğendi çünkü herkesi katına çağırmadığını duydum. En azından bana öyle gibi geldi. Sonra, kendimi evimde gibi hissetmem için etrafı gezmemi istedi ama burası fena büyük bir yer ve benim hiç evim olmadı, onun için ben de kayboldum.”, diye uçarı bir şekilde konuşur genç kız. Ancak, bulunduğu yerin büyüklüğünü kaybolmasına sebep değil de, kaybolması için bir bahaneymiş gibi söyler.

“..evet. Efendin öyle biridir. Sadece özel olanları katına alır. Ama onun dekor anlayışından pek hoşlanacağını sanmıyorum.”, der bitik ses.

“Neden ki?”, diye sorar genç kız.

“Bu zindan onun favori mekanıdır..”, diye açıklar karanlığın içindeki dolu bir sesle.

“Evet, biraz iç bunaltıcı ama yinede bence efendim harika biri. En azından ben öyle düşünüyorum. Onu tanısan eminim sen de öyle düşünürdün. Seni kesin onunla tanıştırmalıyım!”, der genç kız mutlu bir şekilde.

Karanlıktan garip bir ses daha gelir. Bu seferki bir öncekinden bile zor anlaşılır durumdadır ama genç kız zekidir ve göremediği kişinin ‘kıkırdadığını’ düşünür.

“..efendinle tanışmışlığım var. Yıllar önce beni de evine getirmişti. Her ne kadar bu benim istediğim şekilde ve amaçla olmasada..”, der ve yine kıkırdar. “Onun kalıcı müdavimlerindenim. Ama korkarım daha fazla değil.”, diye “nihayet” havasıyla ekler, bitmiş sesin sahibi.

“Neden ki? Gitmen mi lazım?”, diye merakla sorar küçük kız.

“..hayır. Sadece ona verebileceğim bir şeyim kalmadı.. ve sürem de dolmak üzere.”, der ses umutsuzca.

“Aaa.. Buna çok üzüldüm. Sen iyi birine benziyorsun. İstersen efendimle senin adına burada kalabilmen hususunda konuşabilirim. Eminim beni kırmayacaktır.”

Delikten inleme gibi bir ses duyar genç kız ve biraz tedirgin olur.

“Siz iyi misiniz?”, diye sorar temkinli bir merakla.

“..sorduğun soruyu doğru kişiye, oldukça yanlış bir yerde soruyorsun küçük kız. Merak ediyom; belki sen de yanlış yerde olan doğru kişisindir!.”, diye genç kızın anlam yükleyemediği bir ses tonuyla konuşur karanlıktaki ses.

“Bilemem ki..”, diye muallak bir şekilde cevap verir kız. “Ben kayboldum!”

Zifiri karanlığın içindeki her kimse, uzun bir süre sessizce bir şeyleri dinliyor gibidir. Kızın büyüye hassas bir doğası vardır ve delikteki yabancıdan son derece cılız bir sezinin yayıldığını fark eder ve şaşırır. Dahası, sesin sahibi ne büyüsü yaptıysa, bunu fark edilmesin diye dikkatlice yapmadığını, elinden gelenin en iyisinin artık ve sadece bu olduğundan dolayı büyünün bu kadar zayıf olduğunu anlar.

Çukurdaki her kimse, tamamen bitmiş biridir.

Neden sonra ses, zorlukla aldığı derin bir nefesten sonra yine konuşur “..saf, temiz ve iyilik dolu. Evet. Kesinlikle yanlış yerdeki doğru kişi!”

“Sanmam.”, diye ‘hıf’lar küçük kız. “Efendim tercihleri konusunda oldukça hassastır.”

“..ve dürüst!”, diye ekler kırık ses.

Sahibini göremediği bu ses, küçük kızın iyiden iyiye merakını cezbetmiştir.

“..sen de benim olan bir şey var, bunu hissedebiliyorum.”, der bitik ses ve uzun bir aralıktan sonra, “Aaaaa..!”, diye ünler, bir şeyi anlamışçasına. “Sen kaybolmadın.. Seni buraya.. bir şey getirdi. Benden olan bir şey. Ve sen bunun farkında değilsin.”, der ses ona ve karşılaşmalarından beri ilk defa isimsiz varlıktan, hayal meyal bir hayat belirtisi belirmiş gibi sorar küçük kıza;

“Adın nedir senin?”

“Özür dilerim ama adımı size veremem. Bu konuda özellikle uyarıldık. Kimseye gerçek adımızı veremeyiz!”, diye nazikçe reddeder genç kız.

“..önemli değil.”, diye cevap gelir. “Uydur bir tane..”

“Hmmm..”, diye düşünür kız ve zihninde, çoook uzun isminin harflerinden makul, söylemesi kolay bir isim uydurmaya çalışır. Neden sonra kızın küçük, şimdiden uhrevî bir güzelliğe ulaşmış yüzü aydınlanır ve “Tamam. Buldum. Merisoul Xyrotwu!”, diye atar ortaya mutlu bir şekilde.

“.. Merisoul Xyrotwu.. Mutlu Ruh Sıfır İki! Ne kadar güzel bir isme sahip olduğunu tahmin bile edemezsin!”, der delikten gelen ses.

Merisoul bunu duyunca çok mutlu olur ve yüzü bir anda güneş gibi aydınlanır.

“Teşekkür ederim. Ama ben sizin kim olduğunuzu bilmiyorum.”, diye sesin sahibini yoklar.

Merisoul’un kaybolduğu yer, çok uzun bir koridor gibi bir yerdir. Koridor sanki sonsuza kadar gidiyordur ve her iki yanında da karanlık gedikler, çukurlar ve demir parmaklıklı kapılar mevcuttur. Konuştuğu bu ses dışında, önünden geçtiği diğer çukur yada parmaklıklardan hiçbir ses gelmemiştir. Belli ki efendisi burayı, sesin sahibi gibi, özel misafirleri için kullanmaktadır. Merisoul, efendisinin kendisine buradakilerden daha sıcak, daha cana yakın bir oda vereceğini umar. Şöyle, pencereli ve manzarası olan genişçe bir oda.. Çukur olmasın, diye geçirir içinden. Merisoul karanlık çukurlardan hiç hoşlanmaz çünkü karanlık çukurlarla ilgili yaşadığı kötü anıları vardır..

Mutlu Ruh küçük omuzlarını silker, çukur olayını zihninden atar ve hayaline devam eder; Ayrıca içinde oynayabileceği büyük, gömme küveti, üstünde hoplayıp zıplayıp tepinebileceği dev, yumuşak bir yatağı, parlak avizeleri, birçok güzel elbiseleri ve tam boy aynası olan bir oda. Bitişik bir de oyun odası da olsa ne kadar harika olurdu, diye geçirir içinden.

Kız zihninde, potansiyel odasının hayalini kurarken, delikteki ses onu tekrar bulunduğu ana geri getirir.

“..Ad Ara!”

Merisoul’un bir anda içi buz gibi olur. İri gözleri daha da büyür, minik, kırmızı dudakları hayret ifadesiyle aralanır ve daha gelişmemiş küçük, kuzguni kanatları gerilir ve titremeye başlar.

“Ama.. ama nereden bildin?”, diye korku içerinde sorar.

“..sende bana ait olan bir şeyin olduğunu söylemiştim.”, diye cevap verir ses ona yumuşak bir şekilde. “Annen çok özel bir kadın olmalı.”

“Annem öldü. Ben doğduktan üç gün sonra.”, diye hayıflanır küçük kız.

“..üzgünüm. Ama bilmelisin; sevdiklerimiz ve bizi sevenler, gerçekte asla bizi bırakıp gitmezler. Ve arkalarında mutlaka bizi korumak için bir iz bırakırlar. Sende de böyle bir izin varlığını hissediyorum. Bu iz seni buraya getirdi. Ve bu iz beni bulmanı sağladı.”, der ve yorulmuş, nefes almakta zorlanıyormuş gibi bir anlığına durur sonra devam eder, “Sen bana iyi davrandın ve nezaket gösterdin. Hemde burada. Bu katta. Bu yüzden sana bir tavsiyede bulunacağım, çünkü hayatım dışında verebileceğim başka hiçbir şeyim kalmadı; o ismi asla bir iblise tekrarlama. Asla!”

“Ummm.. peki..”, diye yarı-niyetle cevap verir kız.

“..söz ver bana! Bu iyiliği esirgeme benden!”, diye yalvarır karanlıktaki ses.

Merisoul biraz gerilir çünkü verilen sözler önemlidir ve bozulmaları her zaman ciddi sonuçlara ve daha da ciddi sorunlara yol açabileceğini bilen biridir..

“Peki.”, der en sonunda ve hayatının ilk pazarlığını ve anlaşmasını da yapmış olur, “Söz veriyorum.”

“Teşekkür ederim güzel kız. Bana gösterdiğin bu iyiliği sana geri ödemek isterim.”, der ses takatsizce.

“Buna gerek yok aslında. Efendim bana ihtiyacım olan bütün gücü verecek zaten.”, der mutlu bir şekilde.

“..efendin sadece almasını bilir, acı dışında vermesini bildiği başka bir şeyi de yoktur”, der karanlıktan gelen ses iyice yorulmuş bir şekilde. “Kendisini tekrar etmesi dışında bana bile verebileceği bir şeyi kalmadı zira elindekilerin tamamını, hiç esirgemeden üzerimde kullandı. Ve benden alabileceği sadece son bir şeyim kaldı. Onu da sana vermeyi tercih ederim. Benim sana vereceğim şeyi efendin sana veremez çünkü onda yok. Asla olmadı ve olmayacak.”

Merisoul’un aklı karışmıştır biraz. Ne yapacağını bilmediği gibi, ne yapması gerektiğini de bilemez. Yaşıtlarına ve hatta kendisinden çok daha büyüklere göre bile oldukça zeki bir kızdır. Ancak algısı, yaşı ve saflığı ile sınırlıdır.

“..hadi al. Kırma beni, ne olur.. Sana vereceğim şeyi kendi rızamla vereceğim. Uzat bana elini.”, diye fısıldar delikteki ses.

Merisoul biraz çekingen bir şekilde elini deliğin karanlığına sokar.

“..avucunu aç güzel kız, onu ben açamam zira benden ilk alınanlar arasında ellerim de vardı.”, diye git gide kaybolan bir sesle fısıldar delikteki varlık.

Küçük kız, soktuğu karanlık delikteki elini açar ve sanki birisi sıcak nefesiyle avucunu okşuyormuş gibi gelir..

..ve korkar! Kız, elinden vücuduna yavaşça yayılan ılık nefesin ne olduğunu ve bu nefesle kendisine neyin verilmiş olduğunu anlamaz ama içinde daha önce olupta atıl bırakılmış bir şeyin tekrar hayat bulduğunu ve olmayan bir başka şeyin de filizlendiğini hisseder.

“Ne.. ne verdin bana?!”, diye yarı paniklemiş bir sesle küçük bir çığlık atar.

“..sana.. son.. nefesimi verdim.. Annen.. gerçekten seni çok.. sevmiş olmalı..  Elveda.. Mutlu Ruh.. Sıfır.. İki.. Sıfır Bir’i.. unutma!..”, diye git gide solmaya başlar ses.

Merisoul bir anda kendisine verilen şeyin önemini ve daha fazlasını kavrayıverir. Küçük kalbi fena halde burkulur ve gözleri dolar.

“Ama.. ama neden bunu bana verdin ki? Beni tanımıyorsun bile..”, diye içlenir.

“..senin.. içine baktım.. ve bir.. melek gördüm..”, der neredeyse duyulmaz hale gelmiş ses.

“Peki seni bir daha görebilecek miyim?”, diye burnunu çekerek sorar Sıfır İki.

“..her zaman.. yanında olacağım.. meleğim!.. Ve.. teşekkür.. ederim—”, delikteki ses bir anda ve bir daha asla konuşmamak üzere kesilir.

Merisoul, olduğu yerde kalakalmıştır. Çok uzun bir süre, içinde sıcaklığını hissettiği elini göğsüne, pır pır atan küçük kalbinin olduğu noktaya yaslamış, diğerini de küçük ağzına götürmüş bir şekilde karanlık deliğe bakar. Sebebini anlayamaz ama içini muazzam bir hüzün kaplamıştır. Sanki evrenden, uhrevî zarafetteki bir güzelliğin, sonsuza dek kayıp oluşuna şahit olmuştur ve kendisini bir türlü bu ağır duygudan kurtaramaz.

Merisoul, daha annesinin rahmindeyken bilinciyle beraber algısı da ayılmış bir yaratıktır ve o andan itibaren gördüğü her şeyi hatırlar. Bu sebeptendir ki, daha annesinin rahmindeyken, aylarca onun yumuşak dokunuşlarını, sesini, sesindeki sonsuz sevgiyi ve annesinin ona tekrar ettiği isimlerini hatırlar. Tıpkı annesini sadece iki gün görmüş olmasına rağmen, aylarca karnındayken duyduğu sesin şefkat, sevgi ve hüzün dolu yüzünü hatırladığı gibi.

Merisoul, annesini kaybettiği günden beri ilk defa ağlar.. İri gözlerinden tane tane gözyaşları parıldayarak, pürüzsüz yanaklarından aşağı süzülür. Kız, önündeki uzun yıllar içerisinde büyüyecek, güçlenecek, evrenler ve boyutlar ve oralarda yaşayan, bir çok ölümlünün varlığından bile haberdar olmadığı şeyler hakkında bilgi edinecek ve efendisinin planlarında kendisine tahsis edilen önemli rol için uğraşacaktır. Ancak hayatının hangi anını yaşıyor olursa olsun,  ne zaman başını kaldırıp göğe baksa, gerçekte daha küçük bir kızken efendisinin zindanlarında kaybolduğunda karşılaştığı ve kendisine ‘Mutlu Ruh’ diye hitap eden varlığı düşünüyor olacaktır. Onunla yaşadığı kısa iletişim, hayatının geri kalanını, çoğu zaman kendisinin dahi fark etmeyeceği şekilde onu etkileyecektir. Her halükarda Merisoul, annesini, onun yumuşak, şefkat dolu sesini ve güzel ama hüzünlü simasını unutmadığı gibi, Ad Ara’yı da asla unutmayacaktır.

 

Küçük kız yutkunarak son bir defa daha karanlık çukura bakar ve sessizce fısıldar;

“Elveda, sevgili Ad Ara!”

✱ ✱ ✱

Merisoul yaşı itibariyle saftır ama olduğu yaratık itibariyle ise içsel, kurnazca bir bilgeliğe de sahiptir. İçindeki, hayatta kalması ile doğrudan ilintili olan bu bilgeliği ona, sanki bu olaydan efendisine bahsetmemesi gerektiği ile ilgisi bir şeyler söyler.


Merisoul, Ad Ara ile yaşadıklarını, engin zeka sarayında, ‘belki bir gün gerekir’ diye hazırladığı ve annesinin portresinin arkasına gizlediği kasasını ilk kez değerlendirir; bu olayı ‘Arşiv No. ARZME-0000001’ olarak paketler ve zihinsel kasasına itinayla yerleştirir ve kapısını da dikkatlice kilitler sonra da portreyi tekrar yerine asar..

✱ ✱ ✱

Merisoul, geldiğini düşündüğü yoldan geri döner, ancak yine kaybolur. Ağlamaklı bir şekilde saatlerce karanlık, dehliz gibi koridorlarda dolanır durur. Neden sonra uzaktan büyük bir şeyin, ağır adımlarla yaklaştığını duyar ve ardından gürlü, güçlü ve yakışıklı bir ses ona doğru yankılanır;

AH AREZME! GÜZEL MELEZ. ORTADAN KAYBOLMAMALISIN. BİLESİN Kİ; SENİNLE BERABER ÇOK BÜYÜK İŞLER YAPACAĞIZ!


Merisoul Xyrotwu, hikayenin geçtiği zamanda 14 yaşlarında, minyon bedeni daha gelişmemiş, küçücük bir kızdır.

Bu olaydan sonra Merisoul, Ad Ara’nın gerçek hikayesini, onun efendisiyle olan savaşlarını ve efendisinin onu esir alıp nasıl ona 1600 yıl işkence ettiğini öğrenir ve bütün bunlardan fazlasıyla etkilenir ve hayat ile ölümü.. ve belki de kaçınılmaz olarak, melekleri merak eder. Etrafındaki herkesi şaşırtacak bir şekilde de bu alanda çalışmalarına başlar ve divination (gök varlıkları ile iletişim bilimi) ve necromancy (ruh çağırıcılık ve ölüm bilimi) üzerine yoğunlaşır.

Merisoul, bu olayı takip eden dokuz yıl boyunca büyü, büyü teoremleri, zaman ve boyutlar hakkında ciddi bir eğitim alır ve hem zekası, hem de eşsiz bakış açısı kendisini göstermeye başlar. Aynı zamanda “cazibe kabiliyetlerini” de geliştirmek için zorunlu özel eğitimlerden geçer.

Belirli seviye ve yeterliliğe ulaştığında da, pratik tecrübe ve gerçek güç edinebilmek için terk edilmiş yerlere gitmeye başlar. Bunlardan biri de Themalsar harabeleridir ve burada başına beklenmedik bir şey gelir ve hayatı bir anda tamamen değişir. (bkz. Hikaye: A Bards Tale V, Pazarlık)

dungeons and dragons duygusal karakter analizi komedi modül role play the plot thickens Whispers; A Cabal

Kamp Ateşi III, “Aftermath”

Kamp Ateşi III
“Aftermath”

Timeline:

Grup, Two-Day Woods’da yaşadıkları beklenmedik baskın, sonrasında ortaya çıkan potansiyel komplo olasılığı ve Merisoul’un yaptıklarından sonra sessizce birkaç saat daha yol almış sonra da aynı sessizliği koruyarak kamp kurmuş ve genel olarak herkes kendi halinde bir kenara çekilmiştir.

Bu hikaye, Kimse..‘den birkaç saat sonra yer alır.

 

 

 

High Lady Anglenna Sunsear, bugün hayatının dönüm noktalarından birini yaşamıştır. En azından kendisine bunu itiraf edecek kadar dürüsttür. Her ne kadar kendisi daha önce maceralara gitmiş olsada genelde bunu yalnız yapmayı tercih etmiştir.

Daha önceleri, herhangi bir çatışma durumuyla yüzleşmesi halinde, olasılıkları düşünmüş, tartmış ve olabilecek en mantıklı ve akılcı yolu seçmiş, dolayısıyla da çoğunlukla çarpışmamayı tercih etmiştir. Ayrıca yalnız olunca kimseye güvenmek zorunda kalmadığı gibi, kendisinin akılcı yaklaşımlarını takdir edemeyecek aptallarla da uğraşmak zorunda kalmamak baştan en akılcı tercih değil miydi zaten?

Ne var ki bu grupla beraberken, gerçekte bir ‘takım’ olmayı da sıfırdan öğrenmek zorunda kalmış olmasının olağan sıkıntılarının yanısıra, grupta normal, akıllı ve elit birisinin olmayışı ise kendisini gibi bir High Lady’yi çileden çıkarmıştır.

Söz gelimi o rezil cüce!

Bir hanımefendiyle konuşmasını bilmediği gibi bilinçli bir şekilde ortaya koyduğu edepsizce tavırlar, Anglenna gibi iyi eğitimli ve anlayışlı bir soylunun bile gösterebileceği hoşgörü sınırını zorlamıştır.

“Terbiyesiz!”, diye geçirir içinden.

Anglenna, etrafındakilere isim ve lakap takmak gibi basit alışkanlıkları olan biri değildir. Sadece onların seviyeleri ve ederleriyle ilgilenen bir bayandır, dolayısıyla ona göre ‘terbiyesiz’, cüce için kafi bir seviyedir.

Ve onun dostuymuş gibi davranan yarı-insan izci kız. High Lady Anglenna, kızın elindeki yayı gördüğünde izci için iyi şeyler düşünmemiştir. “Acaba..”, diye geçirmişti aklından, “hangi elf mezarlığını soydun da o elf yayını yağmaladın?” —sırf bu düşünce bile Anglenna’nın canı yanıncaya kadar dişlerini sıkması için yeterli olmuştu.

Sonra o sefil orkenler saldırdığında kızın yayındaki bir hareketlenme onun dikkatini çekmiş ama gelişen olaylar ve sonrasında gerçekleşen şeyler, gördüğünü düşündüğü şeyi karambole getirmiş ve olayı unutmuştu. Ancak akşam olup da her şey durulunca, Anglenna düşünmek için kamp ateşinden uzaklaşmış, oturup kendisini olaya verme fırsatı bulmuş ve o elf yayının neden kendisine tanıdık geldiğini merak etmeye başlamıştır.

Anglenna bu yayı daha önce görmüştür!

Bari Na-ammen‘deki saraylarında, annesin koleksiyon odasında asılı yağlıboya portrelerinin birinde, sima olarak annesine çok benzeyen, ancak annesinin uzun ve ince duruşunun aksine, atletik görünümlü, hafif dalgalı kumral saçlı, silik yeşil gözlü genç bir high elf kız elinde bu yayla poz vermiştir!

 

Esse Enyalie -o Melda Silendenien Anor Galad
(Sevgili Silendenien Sunlight Anısına)

 

Çok eskiden gördüğü yay ile izcinin elindeki yayın ayrıntılarını düşünmeye başladığında, ikisi arasındaki benzerlik, tesadüf olamayacak kadar fazla olduğu kanaatine varır. Dahası, aralarındaki mübasil, benzerliği aşıp ‘aynılık’ seviyesinde olduğunu fark eder.

Karanlığın içinde Anglenna, bu seviyesiz yarı-insana, yeni bir nefretle bakmaya başlar zira kızın keyfi bir şekilde kullandığı yay gerçekte 830 yıl önce, Themalsar savaşında hayatını kaybetmiş teyzesinin meşhur silahıdır ve high elf tarihinde iz bırakmış olan bir yaydır bu!

Bu yay herhangi bir elf yayı değil, high elf’lerin kültürel mirasıdır. Özelde ise yay bir aile yadigarıdır.

Bu yay, rahmetli küçük teyzesi Silendenien’in meşhur “Silendenien en Eruanna”nın ta kendisidir.

 

Silendenien en Eruanna; Selendenien’in Zarafeti!
“Gracious Warning”

 

High Lady Anglenna fena halde kızmıştır çünkü iş sadece yarı-insan çapulcusunun high elflerin kültürel mirasını çalmasıyla sınırlı değildir. Anglenna, Lorna’nın o yayı kendisi gibi fark ettiğinden ve kimliğini de tahmin ettiğinden emindir. Kız buna rağmen, izcinin onu sahiplenmesine göz yummuş yada olayı bilinçli bir şekilde görmezden gelmiştir.

High Lady Anglenna, Lorna’nın saraydan kaçışını, kızın şımarıklığına verilip, bir şekilde hasır altı edilebileceğini, ancak bu açık hırsızlığa göz yumma karşısında Ri’nin, onu bütün imtiyazlarından azledip sürgün etmekten başka çaresi kalmayacağını düşünür.

“Görünen o ki, küçük Lorna’mızın prenseslik günleri sona ermek üzere..”, diye gülümseyerek mırıldanır.

Sen hafif kaçıksın galiba!“, diye aniden bir ses gelir Anglenna’nın arkasından.

Anglenna bir anda sıçrar yerinden. Arkasından böyle sinsice yaklaşılmış olmasından dolayı müthiş bir şekilde kızmıştır. Hiddeti davranışlarına yansır ve keskin bir hareketle arkasını döner ve “Kimdir o arkamda şeref—”

Karanlığın içinden gelen ses Anglenna’nın cümlesini tamamlar; “—sizce pusu kuran?”

“Bu bir deja vu değilse ne olayım!”, diye devam eder aynı ses mutlu bir şekilde. “Sanırdım ki, ilk seferden sonra etrafında olup bitenlere daha bi ayık olursun..”

“Göster kendini!”, diye tehditkar bir sesle tıslar Anglenna.

“Bundan emin misin? Bu gün beni yeterince gördüğünü düşünüyorum”, diye cevap verir Merisoul aynı mutlulukla.

High Lady Anglenna bu sefer gerçekten irkilir çünkü daha birkaç saat önceki orken baskını ve sonrasında bu manyak kızın yaptıklarını ve ondan sonra da hayatında ilk defa demonik dili duymanın verdiği korkuyu daha ne atlatabilmiş, ne de hazmedebilmiştir.

Merisoul kanatlarını çırparak karanlığın içinden, neredeyse High Lady’nin tepesine düşer ve yerinde donmuş kadını yukarıdan aşağı süzerken etrafında dolanır. “Farkındasın değil mi? Sende bir şeyler bozuk! Kırık!”, diye uykulu bir sesle sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi mırıldanır.

Anglenna kendisinin bu şekilde umarsızca muhatap alınmasından hiç hoşlanmaz. “Başkalarının kırık olduğunu senin söylemen biraz ironik!”, diye hırlar.

“Di mi?”, der Merisoul. “Düşünsene. Bunun benden geliyor olması bile senin ne kadar ciddi sorunların olduğunu dile getirmiş olmuyor mu? Zira o ironinin diğer ucunda da sen varsın.”, diye high elf’in etrafında dolanmaya devam eder.

“Kes şunu!”, diye sert bir şekilde çıkışır Anglenna.

“Neden ki? Sen bize katıldığından beri gözlerinle bunu herkese yapıyorsun. Aramızdaki fark; ben sadece senin elbiselerine bakıyorum. Onlar çok.. pahalılar. O kadar ki, parçalayasım geliyor!”, diye sırıtır succubi melezi.

“Ne cüretle!”, diye dehşetle ünler Anglenna.

Merisoul hafif burnunu çeker ve “Cüret, korkakların cesaretidir.”, diye sırıtmaya devam eder. “Ben cüret nedir bilmem. Cesaret de nedir bilmem. Ben sadece yaparım ve yaptığım şeye ne isim verildiğini de önemsemem ama bu konumuzun dışında zira endişe etmen gereken bir durum yok. Elbiselerini yırtmakla vakit harcamayacağım. Seni senden çok seven tek kişiye zarar vermek isteyen birinin, belli ki pahalı elbiseler ardında saklanması gerekiyor.

Rahmetli annem dışında benim hiç sevenim olmadı. O da sadece iki gün sürdü çünkü üçüncü gün kendisi ölmüştü! Ben sevginin de ne olduğunu bilmem, sadece gördüğümde tanırım o kadar. İçsel savunma mekanizması da diyebiliriz. Succubus olmakla alakalı bir durum —ki bu da konumuzla sadece uzaktan alakalı.

Baskından sonra herkes bir başkasının yarasıyla uğraşıp acısını dindirmeye çalışırken, seni o küçük büyünle elbiselerini dikip ütülerken gördüm. Ben konuşmaya başladığımda bile, herkes bir başkasını kurtarmak için çabaladı. Ortada sahipsiz kalan sadece sen vardın. Bu bile sana bir şeyler söylemiş olmalıydı. Hayır. Niyetim bir şeylerini yırtmak olsaydı, bunu elbiselerine yapmazdım.”

Anglenna bir anda tam bir kaçıkla muhatap olduğu gerçeğine ayılmış ancak geri adım atmak niyetinde de değildir.

“Beni tehdit mi ediyorsun?”, diye gözleri kısılmış bir şekilde, kaçık kıza sorar.

“Birisini sadece ondan bir şey istiyorsan tehdit edersin. Ben senden hiçbir şey istemiyorum. Bana verebileceğin neyin var ki?”, diye uzunca süzer Merisoul önünde duran asilzadeyi. “Irkın benim işime yaramaz. Oldum olası elflere sinir olmuşumdur. Siz üç gün yaşıyorsunuz diye, bir gün yaşayan diğer ölümlülere yukardan bakma hakkınızın olduğunu düşünüyorsunuz. Hal bu ki, on bin yıl karşısında bir ile üç gün arasında hiçbir fark yok!

Ünvanına da ihtiyacım yok. Geldiğim yerde de, gideceğim yerde de hiçbir ederi yok —ve anlatmak istediğim şeyin özü de bu.”

Anglenna istemsizce yerinde kalakalmıştır zira hayatının hiçbir anında bu kadar kati bir şekilde hiçleştirilmemiştir.

“Küstahsın!”, der asilzade, iki kaşını da kaldırmış bir şekilde.

Merisoul küçük omuzlarını silker ve ağzından şarkı gibi, elf’lerin yüksek lehçesiyle cevap verir ona;

 

“Eyvah ki umrumda değil!”

 

“Bugün anlattığım hikaye.. Gerçekten oldu. Yaşadığın şu dünyada hangi güçlerin hareket ettiğini bilmeni umut ediyordum ama, sanırım senin hakkındaki beklentilerimi biraz fazla yukarıda tutmuştum. Öyle görünüyor ki sanıldığı kadar zeki değilmişsin!”, diye ‘hıf’lar Merisoul.

“Bu hakaretin bedelini ödeyeceksin.”, diye kinci bir şekilde cevap verir Anglenna.

“Muhtemelen.. ama bunun için çok uzun bir sıranın en sonuna geçmelisin. Umarım çok sabırlısındır çünkü bu hayatının en uzun bekleyişi olacak ve daha sıra sana gelmeden sen çoktan yaşlanmış, ölüm döşeğinde Gri Sahiller’de olmayı diliyor olacaksın.

Ben ise senden çok uzun yıllar sonra öleceğim. Sıranın başındaki tarafından, ancak yüzyıllar sürecek eziyetlerden sonra..

Benim Gri Sahiller‘im olmayacak ve kimse benim arkamdan ağıt yakmayacak çünkü küllerim nisyana atılmış olacak ve adımla beraber, varlığım, anılarım, ruhum ve benim için değerli olan ölümlülerle yaşadıklarım o mutlak boşluğun kati sonsuzluğunda solup gidecek.”, diye donuk bir ifadesizlikle omuz silker Merisoul.

Anglenna bu cevap karşısında hayret ötesi duygular içerisinde kalır. Ve çok uzun zamandır hissetmediği bir şeyi, kısacık bir an da olsa hisseder içinde: acı!

Kendisini gerçekte rahatsız eden şey, önündeki bu uhrevi güzellikteki delinin, kendi ölümünden ve yok oluşundan bu kadar kati ve bir o kadar da umarsız bir umutsuzlukla konuşuyor olmasıdır.

“Lafı fazla uzattım sanırım”, diye devam eder melez kız. “..ve asıl mesele elimizden kaçmak üzere zira birazdan Lady gelip bizi yemek yemeye zorlayacak.”

“Neymiş asıl mesele?”, diye zorlama bir soğuklukla cevap verir Anglenna çünkü bu kıza neyi nasıl söylerse söylesin, duvardan seken kuru bezelye gibi kızdan sekmektedir.

“Lorna —Alor’Nadien ne.. Onu rahat bırak. Ve onu incitme.”, der ve kısa bir bekleyişten sonra “Lütfen.”, diye ekler, beklenmedik bir içtenlikle.

“Neden? Neden ona yada sana bu iyiliği yapmam gerekiyor? Bana karşılığında ne vereceksin?”, der asilzade kindar bir şekilde.

Merisoul durur ve ona bakar.

Uzun bir aradan sonra sessizce, “Silendenien en Eruanna..”, der.

“O sana ait değil ki veresin. Hiçbir zaman olmadı. Dahası, o sende bile değil. Elinde olmayanla mı pazarlık yapıyorsun? Sen beni aptal mı sanıyorsun?”, diye hırlar Anglenna.

“Tahmin edemeyeceğin kadar.”, diye cevap verir melez. “Ama bu da konumuzun dışında.. Mevcut sahibesi, hayatının tamamını yaşayıp huzur içinde ölümü beklerken döşeğinde, ona seninle yaptığım bu pazarlıktan bahsedeceğim ve o da sana gerçekte kimin asil olduğunu gösterecek ve elflere iadesi için onu bana kendi rızasıyla verecek. Bu da o yayı elflere geri götürebilmen için eline geçecek tek fırsat olacak çünkü onu o kızın elinden zorla yada hile ile almaya çalışılması halinde, aile yadigarınızı da, hiç sevmediğim saraylarınızı da, yaşadığınız ormanla beraber cehennem ateşiyle yakıp küllerini de, gördüğü son şey yok olmuş ülkesi olan efendine kendi ellerimle götüreceğim! Bir iblisin cehennem ateşini görüğünü hiç sanmıyorum. O ateş, siz ölümlülerin çağırdığı şirin ateş toplarına benzemez..”

Anglenna, bu muazzam tehdit karşısında içi ürperir ve sessizce anlaşmayı kabul etmek zorunda kalır.

“Peki ya Lorna? Yayın iadesi çapulcuyu aklayabilir ama o küçük budalayı değil. Onun için ne vereceksin?”, diye kati bir sesle konuşur Anglenna.

“Çapulcu dediğin o kız, neredeyse Themalsar’ın suratını parçalamıştı. Budala dediğin kızın, Themalsarı öldürebilmesi için gerekli koşulları da o çapulcu dediğin kız hazırlamıştı.”, diye mırıldanır Merisoul ama bunu sanki karşısında duran kadına değil, yanlarında olmayan birine söylüyor gibidir.

NE VERECEKSİN?“, diye tekrarlar Anglenna kati üslubuyla.

Merisoul durur ve asilzadeye daha uzun bir süre bakar, sonra daha da sessizce,

“Adımı..”, der.

Anglenna özellikle büyü ve büyü teoremleri hakkında eğitimli bir kadındır. İblisler ve onların sır olarak sakladıkları isimleri hakkında da açık bilgilere sahiptir. Kendisine teklif edilen şey karşısında hayrete düşer zira bu fiyatın ederi ‘paha biçilmez’dir.

Anglenna acımasızca, “KABUL. AMA BU ANLAŞMADAN KİMSEYE SÖZ ETMEYECEKSİN.“, diyerek kendisini garantiye alır. “BİR İYİLİK KARŞILIĞINDA ADIN.. ŞİMDİ.. BANA ADINI VER!

“Sana adımı vereceğim.. Ama bu, bir iyilik karşısında yapılan bir pazarlık değil. Bu, bir kötülüğü durdurmak için yapılan bir pazarlık..”, diye önünde duran high elf’e, yapılan pazarlığın doğru tanımını sessizce hatırlatır.

Merisoul Xyrotwu’nun yüzünde içler acısı bir ifade belirir. Geldiği gibi karanlığın içinde kaybolmadan önce High Lady Anglenna’ya verdiği sözü tutar;

“Adım Ad Ara.”

. . .

“Kızlar! Çocuklar!.. Udoorin, oğlum hadi sen de gel. Yemek hazır..”, diye Lady’nin sesi duyulur.

 

Inshala o gün yaşananlardan oldukça rahatsız olmuştur. Önce Orken baskını olmuş, Lorna abla altından düşmüş ve yaralanmış, Udoorin abi ise neredeyse ölmüş, Laila abla canını dişine takmış dakikalarca yaratıkların lideriyle kıyasıya savaşmış, Merisoul abla da arabadan düşmüş ve canı yanmış, cüce Gnine bile yara almadan kurtulamamışdı. Ve “Lady’yi de neredeyse kaçırıyorlardı..”, diye geçirir içinden. Kendisi ise, üzerlerine ağ atıldığını fark ettiği anda bir serçeye dönüşmüş ve dikine havalanıp uzaktaki bir ağacın dalları arasına konmuş sonra da eski haline dönüşüp etrafa büyüler yağdırmaya başlamıştı. Aslında niyeti mızrağını kapıp diğerlerine yardıma gitmekti ama Aager kendisinden güvende olmasını istediği için o da güvende olmuştu işte..

Inshala, bu güvende olma olayını biraz can sıkıcı bulmakla berber, o an için doğru karar olduğunu da kendi kendisine itiraf eder zira bedeni hala eski gücüne ulaşmaktan çok uzaktır ve mızrağını kapmış olsa bile, onu saplayacak gücünün bile olduğunu düşünmemektedir. Bu yüzden ve Aager ondan güvenli olmasını rica ettiği için savaşı yukarıdan seyretmiş ve gerekli yerlerde müdahale etmişti.. ama bu da nesi? Aager’in kendisi o yaratıklardan üç tanesiyle birden dövüşmekteydi!

Inshala, Aager’i seyrettiği aylar boyunca onun böyle bir ahma— şey yaptığını hiç görmemiştir ve adam koca yaratıklarla kıyasıya dövüştüğünü sadece seyretmek zorunda bırakılmıştı.

“Ama hayır yaa!”, diye inlemiş çünkü yaratıklardan biri dev baltasını yine ona isabet ettirmiş, Aager’in çelik gibi refleksleri olmasa en az üç defa ölmüştü, diye panik içerisinde ona doğru bir büyü daha yapmıştı. Inshala o an tepesinden kaynar suların boşaldığını hissetmişti. Hissettiği bir başka şey daha vardı; acı.

Kız, geçmiş hayatında defalarca acıyla muhatap olmuştu. Zaten acıyla gözlerini dünyaya açmamış mıydı? Onu görenler ona acı vermek için devamlı peşinden gelmemiş miydi? Acı onun yakından tanıdığı kankasıydı.

Ama bu hissettiği şey, daha öncekilere hiç benzemiyordu çünkü bu yeni acıyı etinde değil, içinde bir yerde hissetmişti. Inshala deliler gibi ağaçtan aşağı bodoslama atlamak ve yaratıkların arasına dalmak istemiş ancak ‘o’ kendisinden güvende olmasını istemişti!

Şimdiyse gece olmuş, herkes yemeklerini yemiş ve olağan dışı bir sessizlik içerisinde kendi dünyalarında kaybolmuşlardı. Inshala da küçük, garip, hem ürkütücü, hem de heyecan verici yeni dünyasında kaybolmak için ayağa kalkmış ve sessiz adımlarla, kimseyi rahatsız etmeden ve çoğu zaman olduğu gibi minik bir topak halinde ‘o’nun yanına oturmuştu.

Uzun süre yan yana sessizce oturduktan sonra kız cesaretini toplayıp, “Konuşabilir miyiz? İstediğimiz şey hakkında? İstediğimiz zaman?”, diye afallar ve yüzü kızarır. “Özür dilerim. Bu sosyal şeysinin kurallarını bilmiyorum. Diğer.. şeysinin de kurallarını bilmiyorum. Kendi haklarımı da, senin haklarını da bilmiyorum. Ö.. özür dilerim. Ben aptalın tekiyim.”, diye iyice kızarmış yüzünü sıskası çıkmış dizlerinin arasında gizler. Kızın dizleri arasından boğuk bir ses gelir; “İnsanların bölgelerini nasıl işaretlediğini bilmiyorum!”

Aager oturduğu yerde çakılıp kalmıştır. Kızın söyledikleri karşısında kendisinin ne gibi hissettiğine bile bir isim koyamaz.

Boğazını temizler ve “İnan ki bu toplulukta sana.. şeysi konusunda akıl verecek en son kişiyim. Ama bi şekilde bu.. şeysini birbirimizde bulduk. Bildiğim tek şey, birbirimize ‘uzanma’ hakkına sahip olduğumuz. Demek istediğim, istediğini sorabilirsin.”, der ve yüzünü yanında oturan küçük tiefling’e döndürür, dizlerinin içinde gizlenmiş, elf’lerinkini andıran, ancak onlarınkinden daha ince ve kısa olan kulaklarına yaklaştırır. “Ve kendine bir daha aptal dediğini duyarsam, sanırım sana kızmam gerekecek.”, diye fısıldar.

Kız hayretle başını kaldırır, Aager’e döner ve beklemediği bir şekilde bir anda onunla burun buruna gelirler. Kızın fırtına grisi gözlerinde vahşice bir şeyler oynaşmaya başlar. Küçük yüzünde, kendisinin de tam olarak anlamadığı bir heyecan ifadesi belirir ve istemsizce alt dudağını ısırır.

Aager yutkunur.

Sonra kıza fevkalade başarısız bir gülümseme teşebbüsünde bulunur ve boğuk bir sesle “İstediğin zaman, istediğin yerde, her koşul altında duygularım ve düşüncelerim senindir.”, der ve yüzünü zorlukla kızdan çevirir ve yere bakar. “Sadece bir insan olduğumu ve bir çok hatalarımın olabileceğini unutmamanı istiyorum. Sana söylediğim bir şey seni üzer yada rahatsız ederse, tekrar sormanı isterim çünkü seni üzmek niyetlerim arasında yok.”

Inshala gülümser. Bu ürkütücü adamın kendisiyle ıkına sıkına konuşmasının sebebini anlamaz ama bu onu içsel bir şekilde de mutlu eder.

Adama, kendisinin bir insan bile olmadığını hatırlatmak ister ama bu dürtüsüne engel olur. Nedense bu ürkütücü adam, kendi hatalarını dile getirme konusunda acımasızca bir dürüstlük gösterirken, iş onun —Inshala’nın— hatalarına gelince dile bile getirilmesinden hoşlanmamaktadır.

Kız, buradaki adaletsizliğin farkındadır ancak neye itiraz edeceği konusunda aklı biraz karışıktır. Bu yüzden bu konuyu şimdilik bir kenara koyar ve asıl derdine yoğunlaşır.

“Bu..”, der, derin bir nefes alır, göğsüne saplanan acıyı yüzünü buruşturarak bastırır ve “..bu da bizi aynı bölgeyi paylaşan aynı sürünün bir parçası yapıyor sanırım.”

Aager, kızın eşsiz bakış açısı karşısında çok şaşırır. Bir an düşünür. Kusur aramak isteyen biri için bu tarif fazlasıyla ilkeldir. Ancak olaya samimi bakılırsa kızın yapmış olduğu tanım, son derece saf ve katışıksız olduğu gibi, bir o kadar da isabetlidir.

“..yani artık ‘beraber’ aptal olabiliriz mi demek oluyor bu?”, diye aşırı sakin bir sesle sorar Inshala.

Aager akıllı biridir. Tehlikeye ve tuzaklara karşı her zaman doğal bir farkındalığı olmuştur ve şu anda içindeki uyarı zilleri delice çalmaya başlamıştır.

“Ummm..”, diye zaman kazanmaya çalışır. Sonra da “Ne demek istediğini pek anlayamadım.”, der temkinli bir şekilde.

O HAYVANLARIN SENİ KÖŞEYE SIKIŞTIRMASINA NASIL GÖZ YUMDUN? BU SEN DEĞİLSİN. BU BENİM!

Kız, küçük yumruklarını sıkmış, kıpkırmızı olmuş yüzüyle fena kızmış yavru bir kediyi andırmaktadır. Fevkalade haşin.. ve son derece şirin!

“Ummmm..”, diye afallar Aager zira bu sözleri gerçekten beklemediği gibi, kızın attığı ‘yumruk’ da beklemediği bir açıdan gelmiştir.. Bugüne kadar kimse ona, kendisini tehlikeye attığı için azar geçmemiştir. Aager’in içindeki ses ona başının belada olduğunu, kıs kıs gülerek söyler!

“Ummm.. Daha önce olsa böyle bir risk almazdım. Ama Lady’yi kaçırmalarına da izin veremezdim. Ve.. yaptığım şey o an çok mantıklı gelmişti!”

‘İşte şimdi batırdın!’, diye kahkahalarla dalga geçmeye başlar Aager’in içindeki ses.

Aager’in içindeki ses, her nedense son bir aydır, sanki bunca yıl olduğu pragmatik ses olmaktan sıkılmış ve kendisine yeni bir eğlence bulmuş gibidir. Ve o ses Inshala’nın tarafını tutmaktan keyif alırken, Aager’in afallamarını ise fevkalade eğlenceli bulmakadır!

“Ben oradaydım ama sen bunu sezemedin sanırım —bu duruma acilen bir çözüm getirmeliyiz.”, diye söylenir Inshala.

Sonra da frensiz bir şekilde başlar; “Ama yinede.. Seni çok uzun bir zamandan beri seyrediyorum.. evet, bunun beni biraz deli gibi gösterdiğinin farkındayım. En azından bir sefer Bremorel abla bunu yaparken beni yakaladığında öyle demişti. Ama o zaman seni, bazı ölü yaratıkları keserken ve Udoorin abiyle tartışırken seyrediyordum dolayısıyla dikkatim biraz dağınıktı. Yoksa beni asla yakalayamazdı! Benim tanıdığım Fogstep oydu. Ama düşünürsek, sen hiçbir zaman benim beklediğim gibi davranmadın. O zaman bile. Kestirilemez bir havan vardı. Bunu kaybedemezsin!

Gnine çok zeki biri, bir cüce için bile. Ama bazen fazla heyecanlanıyor. Laila abla çok akıllı ve ayrıntıları görme konusunda neredeyse hepinizden daha iyi. Ama onun sorunu da bu sanırım. Ayrıntılarda takılıp olayların bütününü göremeyebiliyor. Udoorin abi iyi bir çocuk, sanırım. Açıkçası onunla neredeyse hiç konuşmadım. Üzerinde çok fazla demir var. Lorna abla’nın onu eğitiyor olmasından çok mutluyum —ki bu da onun dikkatini dağıtıyor. Lady abla ise bu konuda yalnız bırakılmalı ve rahatsız edilmemeli. Yoksa dikkati dağılır ve hepimiz kanayarak ölürüz. Merisoul abla ise çok.. çok karmaşık. Kestirilemez. Sen de kestirilemezsin ama seninkisi daha çok.. plapmatik.. plannanik.. ondan işte. Onu seviyorum ama onunkisi.. karmaşık işte! Bense sadece apta— duygusalım. O tavuskuşu da çok fazla yükseklerden uçuyor. Yere indiğinde onun hakkında daha iyi şeyler düşünebilirim belki.”, diye çok hızlı bir şekilde sıralar Inshala. Kız bitirdiğinde nefes nefese kalmıştır.

Aager bir anda bir şeye ayılır; kız anlattıkları frensiz bir şekilde anlatmamıştır. Kız anlattıklarını ‘panik’ içerisinde anlatmıştır!

Bunu, kızın her zaman ki halinden farklı olarak, saçlarının dağınık ve çözülmüş oluşundan da açıkça görebilmektedir.

Aager bir anlığına bunun sebebinin, onun yanındayken saçlarını rahat bir şekilde salıp boynuzlarını da saklama ihtiyacı duymayacak kadar ona güvenmesinden kaynaklandığına inanmak ister.

“Öncelikle..”, diye ağır bir şekilde konuşmaya başlar Aager “Birbirimizle bir şekilde iletişimde olmamız konusunda haklısın. Bu sadece savaşlarda değil, diğer zamanlar içinde geçerli. Senin nerede olduğunu kestiremediğim de bu benim.. dikkatimi dağıtıyor.”, diye itiraf eder boğuk bir şekilde.

“Son bir aya kadar, benim tek derdim hayatta kalmaktı —ki bu da oldukça pragmatik bir bakış açısı gerektiriyordu. Ne var ki daha sonra işin içine sen giriverdin ve bir anda işler değişti. Hayatıma bir anda kükreyerek girmiş oldun!”, der ve içinden yaptığı kelime tercihi dolayısıyla gülümser.

“—ki bu da, bu güne kadar o çok değer verdiğim ‘sadece hayatta kalmak’ bakış açımı sorgulamamı gerektirdi. İşin gerçeği, bende bu konularda tecrübeli değilim. Sana kadar, ihtiyacım bile olmadı. Sanırım ikimizde alışıncaya kadar biraz acı çekeceğiz.”, der Aager sakin bir şekilde.

“Ben acı çekebilirim ki! Acı çekme konusunda çok iyiyimdir!”, der Inshala mutlu bir şekilde. “Ama benden güvende olmamı isteyip kendin tehlikeye atılınca.. bana acı veriyor. Bu yeni acıya bir isim veremiyorum. Bunu anlatacak bir kelime de bulamıyorum. Bu acı ellerimde, kollarımda, başımda, sırtımda yada ayaklarımda olmadı—”

Aager, hangi koşullar altında kızın ellerinden, kollarından, başından, sırtından ve ayaklarından acı çekmiş olabileceğini düşünür ve yüzü kararır. Bir anlığına içinde birilerini öldürme ihtiyacına dair muazzam bir duygu belirir. Yüzünde oluşan ‘bunun bedelini sizlere ödeteceğim’ ifadesini zorlukla bastırır.

“—Karnımdaydı sanki ve hiç hoşuma gitmedi.” Inshala’nın az önceki mutlu ifadesi bir anda kaybolmuş, yüzünde kesinlikle korkunun da olduğu karmakarışık ifadeler oluşmuştur.

“Sen öyle davranınca benimde, her şeye kafasıyla vurarak çözmeye çalışan aptal bir dağ keçisi gibi davranasım geliyor. Ben bir kediyim. Ben avımı seyrederim. Ona sinsi sinsi yaklaşır ve tek hamleyle üstüne atlar öldürürüm.”, der artık tamamen mutsuz bir ifadeyle. “Sana çok kızmak istiyorum ama buna hakkım yok.”, der. Sonra sesini, suçlu biri gibi kısar, “..çünkü Lady’ye birilerinin o koca çelik çivileri attığını farkettiğimde, ben de onu korumak için üstüne atlamıştım, dolayısıyla sana kızacak yüzüm de yok!”, diye itiraf eder.

Bir süre sessizce yumulduğu yerde kımıldamadan durur, sonra yüzünü yine dizlerinin arasına saklar ve “Kedimi özledim. Kedim olsaydı saklanmak zorunda kalmazdım..”, der küçücük bir sesle ve ağlamaya başlar.

Kızın söyledikleri, sesindeki kayıp hissi ve sonrasında da ağlaması, Aager’e birçok açıdan ve birçok şekilde dokunur. Aager bir anda birçok şeye de ayılıverir; kızın gerçekten kedisini çok sevdiğine, onu bütün kalbiyle özlediğine ve onsuz kendisini tam anlamıyla bir boşluktaymış gibi hissediyor olduğuna ve herhangi birinin değil, Aager’in önünde ağlayabilecek kadar ona güvendiğine.

Aager, günah dolu hayatında, yapmış olabileceği hangi ihtimal dışı iyilikten dolayı bu küçük, güzel ve içli tiefling’in kendisine bahşedilmiş olabileceğini merak eder.

Acımasızlığı ile bilinen bu ürkütücü adam, yanında topak halinde oturan küçük, sıskası çıkmış kıza doğru tek eliyle ‘uzanır’, onu kendisine çekerek pelerininin içine alır ve omzuna yaslar. Kız sakinleşip kendinden geçinceye kadar da onu sımsıkı tutar ve bırakmaz.

✱ ✱ ✱

Aager nazikçe küçük tiefling’i kucaklar ve onu, Merisoul ile paylaştığı çadırına kadar sessizce taşır. Çadırın girişini araladığında, içeride Merisoul’u uyanık bir halde görür. Kız sadece uyanık değil, ayakta ve tasını kucaklamış ona bakmaktadır. “Özür dilerim ama korkarım bu çadır bu akşam müsait olmayacak. Tasım yine dolmuş durumda ve sanırım bütün gece kusacağım!”

Melez, dramatik bir hareketle bir elinin tersini alnına götürür ve “Kendimi hiç iyi hissediyorum. Sevgili Inshala uyuyacaksa onu bu gece burada yapabileceğini hiç sanmıyorum.”, der kulağa samimi gibi gelen bir sesle.

Aager, Merisoul’a pis bir bakış atar çünkü kızın samimiyetinin tamamen yalan olduğunu onun gözlerindeki bakışlardan.. ve boş tasdan açıkça görebilmektedir ama sesini çıkarmaz.

Merisoul ise aynı ifadeyle, “Sanırım dışardaki ateşi paylaşmak zorunda kalacaksınız. Ama bunu alabilirsin.”, der ve Aager’e, Inshala’nın battaniyesini uzatır.

Aager bir eliyle sıskası çıkmış kızı kucaklarken, diğeriyle de battaniyeyi alır. Tam dönmüş gidecekken durur  ve arkasındaki succubi-melezine bakmadan “Bütün gece kusacağını sanmıyorum..”, der sessizce. “Bir derdin var. Paylaş onu. Bizler senin dostunuz.”

Aager bile kendi sözlerine şaşırmıştır zira başkalarının kişisel sorunlarına bulaşmak gibi bir huyu yoktur. Aslına bakılırsa bir başkasına ‘dostu olduğunu’ da bugüne kadar söylemişliği yoktur.

İstemsizce kucağında uyuyan kıza bakar ve değişimin kimden geldiğini anlar zira her iki durumu ve daha fazlasını yalancı çıkaran kişi şu anda kollarında uymaktadır! Gözlerini sarıldığı kızın uyurken ki huzur dolu yüzünden ayırmadan konuşmaya devam eder;

“Bir şeyden fena halde korktuğunu biliyorum. Saklamayı çok iyi beceriyorsun ama o bakışları yaşamış birinden değil. Yükün her ne ise, tamamını kendin taşımak zorunda olmayabilirsin. Burada onun bir kısmını yüklenmeye gönüllü olacak birileri vardır mutlaka. Bu korkunu gidermeyebilir, ama hiç olmazsa tahammül edilebilir hale getirir.”, der. Sonra omuzlarını silker ve “En azından bizi ikna etmek için bütün gece kusmak zorunda kalmazsın!”, diye ekler ironik bir şekilde.

“Benden ne istediğini bilmiyorsun..”, diye Merisoul’un umutsuz fısıltısı gelir arkasından.

“Hayır bilmiyorum çünkü daha söylemedin!”, der Aager hiç istifini bozmadan.

Aager çadırın girişine doğru yürümeye başlar. “Doğruyu söylemem gerekirse”, der çadırın girişini aralarken, “..bence sen tam bir kaçıksın! Ama bizimsin. Asla anlayamayacağım sebeplerden dolayı Lady ve Inshala seni seviyorlar. Gnine’ın da sana saygı duyduğunu biliyorum. Kepazenin saygı duymadığı kız yok zaten.. Etrafındakilere eteğine yeni bulaşmış ıslak çamura baktığı gibi bakmasa, muhtemelen sarı kafaya da saygı duyardı! Prenses’in de seni sevdiğini ve sana güvendiğini biliyorum. Sen.. her ne kadar sevginin ne olduğunu bilmiyormuş gibi davransan da, bence onun ne olduğunu hepimizden daha iyi anlıyorsun.”, der ve gördüğü bir rüyadan dolayı kıpraşan göz kapaklarıyla yüzü son derece mutlu bir ifadeye bürünmüş küçük kıza tekrar bakar ve istemsizce gülümser.

Neden sonra Aager başıyla o yüzün sahibine işaret ederek “Bundan dolayı da sana müteşekkirim..”, diye sessizce ekler ve çadırdan ayrılır.

 

Laila “Bane” Wolvesbane yüksek bir yamaçtan aşağısını seyretmektedir. Aşağıda bir ufuktan diğerine uzanan, muazzam büyüklükte bir vadi bulunmaktadır. Laila, iç titreten bir kükreme duyar ve kendisini yere atar. Hemen üstünden geçen, sürü halinde koca kanat sesleri duyar. Başını kaldırdığında, iğrenç görünümlü, kapkara, yarasa kanatlı, diken kuyruklu yüzlerce yaratığın, gök gürültüsünü andıran kükremelerle aşağıdaki vadiye daldığını görür. Tekrar vadiye baktığında, yaratıklar küçük oyuncak askerleri andıran, insan, elf ve dwarf’lardan oluşan bir orduya saldırdıklarını görür. Laila bulunduğu yerden bile ölenlerin çığlıklarını duyabilmektedir.

Ufkun diğer ucundan derin, uzun ve Laila’nın tüylerini diken diken eden boru sesleri duyar. O yöne baktığında ise, vadinin neredeyse tamamını kaplamış bir başka ordu daha görür. Bu ordu, on binlerce dev orken’den oluşmaktadır. Orken’ler, katışıksız bir nefret ve olağanüstü bir hızla insanlara saldırırlar. Elf’ler, insanlara yardım etmek için binlerce oku havaya salarken dwarf’lar da stratejik bir şekilde yanlardan yardıma koşarlar. Ama Laila önündeki dehşet karşısında bunların bile yeterli olmayacağını açıkça görebilmektedir zira ufku dolduran orken’lerin devamı hala uluyarak gelmektedirler.

Korku içerisinde donup kaldığı manzara karşısında titreyen yeri çok geç farkeder. Laila cesaretini toplar ve ayağa kalkar.

“Arkanızda! Arkanızda!”, diye haykırırken elleriyle de elflerin dikkatini çekmeye çalışır ama bunun bir faydası olmaz. Laila, elf’lerin arkasındaki ufukta beliren yeni toz bulutuna ve o bulutun içinde gizlenen yeni orduya işaret eder ama bununda bir faydası olmaz.

“Zamanı geldi, küçük kız!”, der izcinin arkasından bir ses hırlayarak.

Laila kedi gibi sıçrar. Yere indiğinde kılıçlarını çekmiş hazırda beklemektedir. Ama elinde koca savaş baltasıyla ona doğru yaklaşan yaratık karşısında donup kalır.

“Seni.. Seni öldürmüştüm ben!”, der korku içerisinde.

Koca orken lideri ona, kesilmekten paramparça olmuş dudaklayla sırıtır. Yaratığın bir gözü kör olmuş, başının bir yanı yarılmış ve göğsünde en az yarım düzine kılıç yarası olduğu halde ona doğru tökezleyerek yaklaşır. “Bizi öldürebilirsin ama bitiremezsin. Biz alırız. Biz keseriz. Biz yıkarız. Biz kırarız.. ARTIK BİZ VARIZ!“, der anca anlaşılır bir sesle zira yaratığın ağzından zifti andıran kanı fokurdayarak dökülmektedir…

 

“Pssst!”

 

Laila dehşet içerisinde uyanır!


dungeons and dragons duygusal karakter analizi modül role play the plot thickens Whispers; A Cabal

Kimse..

Kimse..

Timeline:

Two-Day Woods’da grup beklenmedik bir baskına uğramıştır.

Oldukça tehlikeli anlar yaşayan kahramanlar, zorlu bir mücadeleden sonra, baskını yapan Greater Orken’lerden birini canlı yakalamayı başarmış, ancak kin ve nefret dolu yaratıkdan fazla bilgi alamadıkları gibi, onu öldürüp öldürmeme ikileminde kalmışlardır.

Bu hikaye, Kamp Ateşi II, “20,000 ft.” den
üç gün sonra yer alır.

 

 

SENİ ÖLDÜRECEĞİM, KÜÇÜK KALDIRIM LOŞKASI! *

 

Yaralı Orken, Gnine’ın yaptığı büyülü sarmaşıklarla bağlanmış, olduğu yerde yatmaktadır. Gerilmiş kaslarıyla sarmaşıkları ısrarla zorlayan yaratık, basitçe ‘iri’ olarak tarif edilemezdi. Bu yaratığın cüssesini, sadece sıkıştırılmış yaylardan oluşmuş gibi duran gergin kasları ve patlamaya hazır duygu seli değil, bakışlarında odaklanmış katışıksız nefrettir onu gerçekte olduğundan daha büyük gösteren.

Yaratık, o nokta bakışlarda iki şeyi açık ve kati bir şekilde söylüyormuş gibidir;

 

BU BAĞLARDAN KURTULACAĞIM.

HEPİNİZİ KESECEĞİM.

 

Aager hayatında bir çok manyak, kaçık, sapık, cani ve her baharattan katil ile karşılaşmıştır. Ne var ki, yerde bağlı yatan bu yaratığın yaydığı aura onun için bile bir ilktir. Lorna ve Merisoul’un, fanatikler hakkında anlattıklarını yüzeysel olarak anlamış olsada, gerçekte anladığı şey oldukça sınırlıdır zira fanatiklik, anlatıldığı kadarıyla, çok büyük ve tamamen tek taraflı ‘kesin’lerden ve ‘kati’lerden oluşmaktadır.  Dolayısıyla kendisi gibi pragmatik ve kinik birisi için bu son derece yüzeysel anlaşılan, abstrakt bir mefhumdur.

Lady ve Gnine’ın bilgi almak için ortaya koydukları çabalara rağmen yaratık sadece artan bir nefretle onlara bakmış ve en sonunda da içindeki açık niyeti, hor seslerle ortaya koymuştur;

“SENİ ÖLDÜRECEĞİM, KÜÇÜK KALDIRIM LOŞKASI!”

Bu tehditin grup üzerindeki etkisi, her nasılsa kendisinden çok hakaretinde gizlenmiştir. Lady’nin yüzü bembeyaz olmuş, Laila keskin bir nefes çekmiş, Lorna elini ağzına götürmüş, Anglenna bir kaşını kaldırmış, bir anda ruhunun lanetlenmiş olduğunu öğrenmiş gibi bir ifadeyle yaratığa bakmaktadır. Udoorin elindeki kanlı baltasını sımsıkı tutmuş, Lady’den emir bekliyormuş gibi öldürmeye hazır dururken, Gnine’ın yüzünde çirkin bir ifade oluşmuştur. Aager’in gözlerinde ise öldürmek için hedefine kitlendiğinde peyda olan o donuk bakışları görülmektedir. Sadece Inshala ne olduğunu anlamamış, saf bir şekilde, “Kaldırım loşkası nedir yaa?”, diye fısıltılı bir sesle sorar.

Merisoul kanatlarını yavaşça açar ve önünde duran Laila, Lorna, Aager ve Inshala istemsizce kenara çekilirler.

Succubi melezinin gözlerinden kırmızı, kirli bir ışık yayılmaya başlamıştır.

Koca Orken ise bağlı yattığı yerden Lady’ye kitlenmiş, hırlı gırtlak sesleriyle, ağzından kan ve salya saçarak ona muazzam bir kinle bağırmaktadır;

“SENİN KOLLARINI KOPARIP ACINI SEYREDECEĞİM. YETERİNCE ÇEKTİĞİNE İNANDIĞIMDA, BACAKLARINI KOPARACAĞIM. SEN HALA YAŞIYORKEN ONLARI SENİN GÖZLERİNİN ÖNÜNDE YİYECEĞİM. SENİN İNADINI VE İNANCINI YIKINCAYA KADAR ETİNİ KEMİKLERİNDEN AYIRMAYA DEVAM EDECEĞİM! YÜKSELİŞİMİZE ŞAHİT OLDUĞUNDA ARTIK TAMAMEN KIRILMIŞ OLACAKSIN. ANCAK O ZAMAN SENDEN GERİYE KALANI DİRİ DİRİ YAKACAĞIM VE ÖLMENE İZİN VERECEĞiM!”

Merisoul yaratığın tepesinde durmuş onun kudurmuş lanetlerini izler. Sonra sakin ve soğuk bir sesle “Sanmam.”, der.

Orken’in gözleri bir anda tepesinde duran kıza odaklanır ve gözleri yuvalarından fışkırıyormuş gibi çığlık atar.

SEN ‘O’ SUN!

“Sen de ölüsün!”, ..

.. der Merisoul umarsızca ve beklenmedik bir hızla kılıcını çekip ucunu dev Orken’in kalbine batırır.

Sonra da kılıcı sokmaya başlar.. yavaşça!

Lady müdahale etmek için ileri atılır ama succubi melezi keskin bir sesle “HAYIR!”, diye tıslar, açık kanatlarını büyük hareketlerle çırpmaya başlar ve kimsenin yaklaşmasına izin vermez.

Merisoul bütün ağırlığını vererek kılıcını sessizce batırmaya devam eder. Koca yaratık acıyla böğürür. Ağzından, burnundan ve göğsünden fışkıran katranımsı kanı her yana sıçrarken bütün vücudu titrer ve topuklarıyla yeri tekmelemeye başlar.

Merisoul kılıcı sapına kadar batırdığında yaratığın kanlı suratıyla yüz yüze gelmiştir. Kız onun gözlerinin içine bakar ve “Gittiğin yerde efendine söyle, onu bulacağım ve bulduğumda da sözlerini ona yedireceğim!”, diye tıslar ve geri çekilir.

Doğrulduğunda kılıcı olduğu gibi göğsünde bıraktığı yaratık, kendi kanıyla boğulurken çırpınmaya devam eder.

Herkes Merisoul’un bu beklenmedik cinayeti karşısında hayret ve dehşet içerisinde kalakalmıştır.

Kız, soğuk ve soluk bir ifadeyle Lady’ye bakar. Yüzüne gözüne sıçramış orken kanı yanaklarından aşağı süzülürken “Ben asla iyi olmak istemedim. Buna zorlandım ve her gün bunun pişmanlığı ile yaşıyorum çünkü iyiliğin ne olduğu bana asla anlatılmadan üstüme yıkıldı. Bunun olmasıyla da gerçekte beni ben yapan özgür iradem de elimden alınmış oldu..”, der hırlayarak.

Melezin gözleri hala aynı kötürüm ışıkla parlamaktadır ama yüzündeki soğuk bakışlar yerini bıkkın bir ifadeye bırakır.

“Ama buradayım ve sana fazlasıyla borçlandım, Margaret Madish ve Gellator Bluntaxe kızı Lady Magella! Kimse Merisoul borçlarını ödemez, diyemeyecek. Ve kimse sana bu hayvanın söylediklerini tekrarlamayacak. Onun sana söyledikleri bir ölümlünün bir başka ölümlü için hissettiği basit bir nefreti ifade eden sözler değildi. O cümleler bir iblisin meşhur sözleriydi ve bu aşağılık ondan alıntı yaptı..

Şimdi sana pek az ölümlünün bildiği bir hikaye anlatayım;

Bir zamanlar, Ad Ara* adında bir melek vardı. Kendisi ve erdemleri hakkında pek çok şey söylenebilir, ancak onu en iyi anlatan şey ise hayata ve ölümlülere olan sonsuz sevgisi ve iblislere karşı verdiği amansız mücadelesiydi.

Ad Ara, binlerce yıl iblislere karşı savaştı ama bir tanesi devamlı elinden kaçmayı başardı.

Melek, binlerce yıl bu iblisin kurduğu planları, tuzakları ve amaçlarını bozup durdu. Öyle ki ‘Ad Ara’ adı bile artık bu iblisi çıldırtmaya yetiyordu. İblis, Ad Ara’dan o kadar nefret ediyordu ki, onu varlığının tek amacı haline getirdi ve onu ele geçirmek için bir plan yaptı. Planın işe yaraması için 400 yıl bekledi ve beklediği fırsat eline geçti. İblis planın işe yaraması için meleğin gözünü boyadı; 400 yıl boyunca akılsızca saldırıyor imajını besledi ve bunun için sayısız minyonu feda etti. Ona karşı yaptığı son saldırıda ise, meleğin ordusuna sızdırdığı ölümlüler Ad Ara’yı arkadan vurdular. Uzun, kanlı bir mücadele sonunda melek ağır bir şekilde yaralandı ve sonunda da esir düştü. İblis, nefret ettiği meleğin ordusuna hainleri sızdırması 400 yıl aldı ve gerçek plan da buydu.

Ad Ara, yaralı, acı içerisinde ve zincirlere vurulmuş halde, saçından sürüklenerek iblisin önüne getirildiğinde meleğe söylediği ilk şey, bu sefil yaratıktan duyduğun sözler oldu..

İblis, Ad Ara’ya 1600 yıl akla hayale gelmedik, isim konulmamış eziyetlerde bulundu ve sonunda da onu yok etti!”

Merisoul, Lady’nin gözlerinin içine bakar. Yüzünden damlayan kirli kanı umursamadan yerde son nefesini veren yaratığa işaret eder. “Bu hayvanlar, iyilik ve kötülük üzerine felsefe yapmazlar. Doğru ile yanlış arasında fark gözetmezler. Onur ve şeref onlar için düşmanlarında gördükleri bir zayıflıktan ibarettir. Onlar saldırır. Öldürür. Alır. Kullanır. Kırar!”

Succubi melezi yavaş, abartılı ve belli belirsiz şuh bir tavırla küçük kırmızı dudaklarına bulaşmış siyah kanı diliyle yalar ve “Bu bir ölümlü kanı değil. Bunda iblis tadı var! Senin duyduğun sadece kötü bir ork tercümesi idi ama o sözleri yine de onlara birileri verdi ve bu hayvanlar kendilerini o lanetle kutsadılar. Aslı..”, der ve melezin gırtlağından onlarca çakalın bir anda ürüdüğü, boğuk, hor kelimeler dökülmeye başlar. Uluyarak yayılan kelimelerle, güneşin üstüne perde atılmışçasına bir anda orman kararır. Herkes, beynine saplanan dayanılmaz, ani bir acıyla suratını buruşturur ve dizlerinin üstüne çöker. Buna tek istisna, kutsal bir ışık halesiyle parlamaya başlayan Lady’dir, ancak onun yüzü de bembeyaz olmuş, inadına ayakta duruyor gibidir. Laila hıçkırıklarla yere kapanmış, Udoorin gözlerini sımsıkı kapamış, içsel bir koruma dürtüsüyle önünde yere yığılmış olan Lorna’ya kalkan olmaya çalışırken hemen yanlarında duran Gnine, bütün zihinsel gücünü kullanarak Laila’ya ulaşmak için çabalamış, ama bunu başaramadan o da olduğu yere yığılıp kalmıştır. Anglenna, aniden ipleri kesilmiş bir kukla gibi olduğu yere serilmiş, Inshala küçücük bir topak haline dönüşmüş, ona sarılıp korumaya çalışan olan Aager’in kulaklarını elleriyle kapatmaya çalışırken kendinden geçmiş, Whimsi Lola ve Jay ise acınası birer çığlık atıp dehşet içerisinde kaçmışlardır.

Merisoul Xyrotwu demonik dilin korkunç cazibesi ile konuşmaya başlamıştır;

AH AD ARA! SENİN ÖNÜMDE BU ŞEKİLDE DİZ ÇÖKTÜĞÜNÜ GÖRMEK BANA SANDIĞIN MUTLULUĞU VERMİYOR ÇÜNKÜ GÖZLERİNDEKİ İNKARI VE İNANCININ GÜCÜNÜ GÖREBİLİYORUM. SENİ YAKALADIM AMA SADECE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ ALMIŞ OLDUM. SENİNLE İŞİM BİTTİĞİNDE, GERÇEKTE BANA ESİR DÜŞMENİN NE DEMEK OLDUĞUNU ANLAYACAKSIN.

AH AD ARA! BİLESİN; ÖNCE SENİN KANATLARINI KIRACAĞIM Kİ BURADAN ASLA KAÇAMAYACAĞINI VE ARTIK GERİ DÖNECEK BİR YERİN OLMADIĞINI ANLAYACAKSIN. SONRA KOLLARINI KOPARIP ACINI SEYREDECEĞİM Kİ BİR DAHA ASLA BANA KARŞI ELİNİ KALDIRAMAYACAĞINA AYILMIŞ OLACAKSIN. YETERİNCE ACI ÇEKTİĞİNE İNANDIĞIMDA İSE BACAKLARINI KOPARACAĞIM VE SEN HALA AYIKKEN ONLARI SENİN GÖZLERİNİN ÖNÜNDE YİYECEĞİM. BU DA SENİ SONSUZA DEK BURADA KALACAĞINA İKNA ETMİŞ OLACAK. SENİN İNADINI VE İNANCINI YIKINCAYA KADAR ETİNİ KEMİKLERİNDEN AYIRIP ÇOCUKLARIMI SENİNLE BESLEYECEĞİM!

AH AD ARA! BENİM YÜKSELİŞİMİ, ÇÜRÜDÜĞÜN KARANLIK ZİNDANLARDAN ACIYLA SEYREDECEKSİN. YÜZYILLAR SONRA, DÜŞÜŞÜNÜN GERÇEKTE O ÇOK SEVDİĞİN SEFİL ÖLÜMLÜLERİN SEBEP OLDUĞUNU FARK EDECEK VE UMUTSUZLUĞUN NE ANLAMA GELDİĞİNİ ÖĞRENECEKSİN. İŞTE O ZAMAN TAMAMEN KIRILMIŞ OLACAK VE BUNUNLA DA KATİ SONUNUN GELMİŞ OLDUĞUNU BİLECEKSİN. ANCAK O ZAMAN SENDEN GERİYE KALAN ERDEMSİZ CESEDİNİ DİRİ DİRİ YAKACAĞIM VE ÖLMENE İZİN VERECEĞiM!

AH AD ARA! ÖLÜMÜN BİLE ACINI BİTİRMEYECEK ZİRA KÜLLERİNİ NİSYANA ATACAĞIM VE GERÇEKTE BANA ESİR DÜŞMENİN DAHA EVLA OLDUĞUNU, SONSUZLUĞUN BOŞLUĞUNDA ÖĞRENECEKSİN.


* Loşka; Orkça hayat kadını, yosma, sahipsiz/aşiretsiz kadın. Özelde ise ‘kullanılmak’ için kaçırılan kadınlara verilen hakaret amaçlı lakap.

* Ad Ara; “Ad” – Noble/Asil/Soylu. “Ara” – Girl name; She who brings rain (serenity) / Kız adı; O ki yağmur (huzur) getirir. “Ad Ara” – “The noble ‘she’ who brings rain (serenity)”, “Yağmur (huzur) getiren soylu/asil kız.”