Showing: 1 - 3 of 3 RESULTS

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” III

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” II ‘nin
devamıdır..

 

 

04.05.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Mayıs başı.
Tinker Hills..

 

Sen iyi misin, evlat? Biraz hırpalanmış gibi bir halin var..”, der yaşlı gnome han sahibi Brom’a.

“Biraz hırpalanmış bir haldeyim zaten.”, diye cevap verir Brom acıklı bir sesle ve yaşlı gnome hancının getirdiği sıcak, etli çorba kabını sımsıkı tutmuş ve sesli höpürtülerle yutkunurken.

 

Brom Bumblebrim, Croaking Mire bataklığından kurtulduktan sonra, korku ve panik içerisinde bataklığın hemen kuzeyindeki ormanlığa kaçmış ve günlerce bir o yana, bir bu yana koşuşturmuş, yorulup takati bittiğinde ise bulduğu bir ağaç kovuğu, devrilmiş, içi boş bir ağaç kütüğü yada çalıların yoğun olduğu yerlere sürünerek girmiş ve pestili çıkmış bir şekilde uyumuştu —uyuyabildiği gecelerde..

Bataklığın buz gibi soğuk, çamurlu, bulanık sularında karşılaştığı ‘kız’ ve akabinde konuştuğu ‘Muhafız’dan sonra zavallı hobbit’in bütün dengeleri altüst olmuş gibidir. Bu ‘küçük’ gibi görünen olay, Brom’a kati olarak bir şeyi öğretir;

Yaşadığı dünyada pek az şey göründüğü gibidir ve her an, her yerden beklenmedik bir şeyler çıkıp onu öldürebilir..

Zavallı hobbit, bir anda panik ataklarla tikleyip ve titreyerek ormanda kendisini kaybeder.

Gündüzleri sessizce sinerek ve evinden ayrıldığı günden beri yanında taşımasına rağmen hiç kullanmadığı, babasının eski kılıcı ve amcasının antika denebilecek gürzünü sırt çantasında çıkartır ve hayatında ilk defa elinde silahlarıyla dolaşır.

Brom, Croaking Mire bataklığından kurtulmasından sonraki günlerde tam olarak ne yaptığını, yada o günleri nasıl geçirdiğini asla tam olarak hatırlayamaz. Yıllar sonra bile, o günleri hatırlamak için de herhangi bir çaba göstermez. O günlere dair isteksizce hatırladığı az şey, her mantarın yenilemeyeceği ve nasıl pişirirse pişirilsin, sıçanların tatlarının iğrenç olduğudur!

 

“Nereden geliyorsun böyle, delikanlı? Buralara hobbit’ler pek uğramaz.”, diye sorar yaşlı hancı.

“Ben uğradığımdan dolayı pek mutluyum, hancı efendi. İnanın bu şey, aylardır yediğim en güzel yemek.”, diye etli çorbayı şapırdatarak kasesinden içmeye devam eder Brom.

Hancı ‘fırk’lar.

“Evlat. Benim yemeklerimi beğendiysen, ya başına çok kötü bir şeyler gelmiş olmalı, yada gerçekten hayatından bıkmış olmalısın.”, diye gülerek cevap verir yaşlı gnome.

“Her ikisi de, hancı efendi.. Her ikisi de.”, diye acıklı bir sesle söylenir Brom.

“İstersen birkaç gün kalabilirsin. Bakla, bezelye, enginar ve kabak için hasat zamanı. Bu yüzden gündüzleri hanım boş oluyor. Çiftçiler ancak akşam saatleri uğruyorlar. Bakladan ne kadar nefret ettiğimi bilemezsin ve burada gururla o şeyden yetiştiren ahmaklar var.”, der gnome hancı yüzünü buruşturarak.

“Evet, bakla yemesi de, pişirmesi de zor bir sebze. Aç kalmakla bakla arasında bir tercih yapmak zorunda kalmak istemem doğrusu.”, diye cevap verir Brom ve kendisi de yüzünü buruşturur.

Hancı buna kahkahayla güler.

“Ne işle uğraşırsın, delikanlı? Konuşmalarına bakılırsa kitap okumuşluğun var gibi.”, diye sorar hancı.

“Brom. Adım Brom Bumblebrim, efendim ve ben bir ozanım.”, der genç hobbit ve bir anda, aylardır Lir’ine dokunmamış olduğuna ayılır.

“Bir ozan!”, diye ünler yaşlı gnome. “Bu harika. Bak ne diyeceğim. Neden sen burada birkaç gün kalmıyorsun? Akşam olduğunda bu hanı şenlendirirsen, yemek ve yatak benden. Canın sıkıldığı zaman tekrar kendine eziyet etmeye geri dönersin.”

“Kabul!”, der Brom ve içinden, olur olmaz zamanlarda onu ısıran şeye lanet eder ve birazcık olsun yakasından düşmesini diler.

“Anlaştık o zaman, Efendi Brom. Tanıştığıma memnun oldum. Bende Kimbletyne.. Kimbletyne Tinkerdome. Buralarda herkes bana Kimble amca der.”

“Ama ben size Efendi Kimbletyne, diye hitap edeceğim.”, der Brom ve sırıtır.

Yaşlı gnome, Kimbletyne Tinkerdome, genç hobbit’e takdir eden bir ifadeyle bakar.

“Şimdi. Sizden üç şey rica edeceğim. Öncelikle, bu akşamki gösterime başlamadan önce bütün müşterilerinizi kaçırtmamı istemiyorsanız, sıcak bir banyo, su ısınırken, bu harika yemeğinizden bir kase daha, ve uyuyabileceğim sessiz bir de oda. Biraz dinlendikten sonra Lir’imi bir gözden geçirmem ve performansım için hazırlanmam lazım.”

“Tabii, tabii, genç efendi. Hemen bir kase daha getiriyorum ama korkarım sizin kalibrenizdeki bir şahsiyeti tatmin edecek taş küvetimiz yok. Sadece yıkanma fıçılarımız var. Yukarıdaki odalardan istediğinizi alabilirsiniz.”, der hancı mutlu bir şekilde.

“Fıçı olur, Efendi Kimbletyne.”, der Brom anında. ‘Fıçı da olur, küçük kum kovası da.. Gökler adına, bardak bile olur!”, diye geçirir içinden.

 

. . .

 

Brom odalardan hiç birini istemez. Onun yerine, uyurken de, akşamları söyleyeceği şarkılar için hazırlanırken de rahatsız edilmeyeceği tek yeri tercih eder; tavan arasını!

Hancı Kimbletyne’in onun için hazırladığı, içi sıcak suyla dolu fıçı, Brom’un düşündüğü gibi gnome boyunda bir fıçı değildir. Daha doğrusu boy olarak gnome’lara uygundur —ki bu da Brom’un işine gelir, eni ise.. aynı anda en az beş cüceyi içine alabilecek genişliktedir. Belli ki gnome’lar suda oynamayı seven bir ırktır ve bu bakımdan kuzenleri olan dwarf’lardan ciddi bir şekilde ayrılırlar.

“Evladım, sen yıkanırken ben de bunları yıkayıp getireyim.”, der yaşlı, tiz bir ses ve Brom neredeyse ‘bi kaşık suda boğulur’!

Başını sudan çıkardığında, yaşlı bir gnome teyzenin, elbiselerini almış, klinik bir ifadeyle onları incelediğini görür.

“Uhhmm..”, diye afallar Brom.

“Seni ürküttüm mü? Kusuruma bakma, evladım.”, der yaşlı kadın tiz sesiyle.

“Sorun değil, teyzeciğim.”, diye cevap verir Brom nazikçe.

“Sen nerelerde dolaştın, evladım. Çamurda mı yattın? Bu elbiselerin hali ne? Ben hobbit’leri daha temiz sanırdım.”

“Özür dilerim teyzeciğim çamurda yatmadım ama çamura düştüm..”, diye cevap verir Brom.

“Nereye gittiğine dikkat et evladım. Çamur düşmek için iyi bir yer değil!”, der yaşlı gnome teyze.

“Haklısınız teyzeciğim. Size zahmet olmasın, ben de yıkardım.”, diye utanarak cevap verir genç hobbit.

“Eyvahlar olsun!”, diye ünler teyze. “Hanımıza bir ozan gelecek ve elbiselerini kendisi yıkayacak.. Duyulmuş şey değil!”, diye dizlerini döver gibi söylenir ve elbiseleri aldığı gibi gider.

 

Brom teyzenin bu tepkisine hayret eder. Evet, bir ozan olarak Bowling Hills’de de saygı görmüşlüğü olmuştur ama bunun daha çok rahmetli anne ve babasının tanınmış ve hürmet edilen şahıslar olmalarından kaynaklandığını düşünmüştür daha çok. Teyzeden —ve geri dönüp baktığında da— hancının kendisinden gördüğü ‘hürmete’ bakılırsa, ozanların dünyadaki yeri oldukça saygındır. Biraz izcilerin, gittikleri her yerde gördükleri saygı gibi.. Sadece biraz daha ‘kültür’ içerikli.

Brom o gece iyi bir performans göstermek için elinden geleni yapmaya karar verir.

Genç ozan, sıcak suyla dolu fıçının içinde, fıçının hemen yanına bırakılmış iri sabun kalıbı ve sert keçe ile neredeyse bir saat oyalanır. İşi bitip sudan çıktığında, su soğumuş ve rengi de kahverenginin pek de hoş olmayan bir tonuna bürünmüştür.

Brom hızlıca kendisini havluya sararken utanç içerisinde karamış suya bakar ve huysuzca söylenir.

“Bu hep senin suçun!”

 

. . .

 

Brom, sessiz bir beklentiyle kendisini süzen, bir han dolusu bakla çiftçisine bakar ve tırsar! Evet, Bowling Hills’de daha önce bir iki defa gnome görmüşlüğü olmuştur ama şu anda en az otuz, kırk tane, ellerinde dolu maşrapalarla bekleyen huysuz görünümlü gnome ona bakmaktadır.

‘Hay shit!’, diye geçirir içinden. ‘Beklenti olayını biraz abartmış gibisiniz, sanki.’

 

Brom yıkandıktan sonra odasına, (tavan arasına) çekilmiş ve yaşlı hancının büyük bir nezaket göstererek süpürdüğü, havalandırdığı ve çarşaf, yorgan ve battaniyesiyle serdiği koca yer yatağına yüzü koyun kapaklanmış ve akşama kadar uyumuştu.

Genç hobbit’i, tavan arasına çıkan merdivenin başında durmuş, elinde derin çukur tabak dolusu yemek ve soğuk elma şırasıyla ‘psst’layarak küçük bir gnome uyandırmıştı.

Brom uyandıktan sonra, yatağının yanına bırakılmış yıkama kabında ellerini ve yüzünü yıkamış, sonra da küçük gnomu’un getirdiği yemek ve şıraya dalmıştı. Yemeğin tamamını temizledikten sonra, hiç vakit kaybetmeden aylardır sırt çantasında duran Lir’ini çıkarmış, zavallı antikayı utanarak bir güzel temizlemiş sonrada tellerini akort etmeye başlamıştı.

Genç ozan Lir’iyle uğraşırken, küçük gnome onu baştan sona kadar sessiz bir ilgiyle seyretmiş, sonra kalkıp yanına oturmuş ve hobbit’i daha yakından incelemeye başlamıştı.

Küçük gnome gerçekte şirin bir çocuktur ancak bu şekilde Brom’un neredeyse burnunun içine kadar girmesi, genç ozanı biraz irkitir ama yine de çocuğa sesini çıkarmaz.

Brom, Lir’in akorlarını son bir defa daha kontrol eder, sonra o gece söylemeyi planladığı şarkılarını seri bir şekilde zihninden geçirir ve peşinde küçük gnome ile aşağı iner..

 

..’Hay shit!’, diye geçirir içinden Brom. ‘Beklenti olayını biraz abartmış gibisiniz, sanki.. Kimbletyne amca naaptın sen? Bütün Tinker Hills’i mi davet ettin buraya?’

 

“Merhabalar..”, diye açılışını yapar Brom.

“…”

“Bu güzel bahar akşamında nasılız?”

“…”

“Uhhmm.. Keyifler yerindedir umarım?”

“…”

“Peeeki.. Sanırım şarkılarım için sabırsızlanıyorsunuz..”

“…”

“Öhöm! O zaman sizleri daha fazla bekletmeyelim..”

Brom iyice tırsmış bir şekilde hanı dolduran gnome’lara bakar ve bir anda terlemeye başlar. Temkinli bir şekilde tekrar boğazını temizler, Lir’ini alır ve bir yandan çalar, bir yandan da söyler..

 

Ozanların canı yanmaz
Hiçbir şey hissetmiyorum, ne zaman öğreneceğim
Acıyı sindirmeyi

Parti olduğunda çağırdıkları benim
Çağırmak için kapıma dayanırlar, tokmağını kırıncaya kadar döverler
Sevgiyi hissediyorum, sevgiyi hissediyorum

Bir, ki, üç, çak
Bir, ki, üç, çak
Bir, ki, üç, çak

Sızıncaya kadar çalalım, oynayalım

Avizeden sallanacağım, avizeden
Sanki yarın yokmuş gibi çalacağım
Sanki hiç yokmuşçasına bir kuş gibi gece boyunca öteceğim, dökülen göz yaşlarım kururken hissedin
Avizeden sallanacağım, avizeden

Canımı dişime taktım, hayata tutunuyorum
Gecelerimi doldurun sabaha kadar çünkü bu gece zor tutunuyorum
Yardım edin…

 

Brom bu şarkısını en son Bowling Hills’de, Greener Kasabasındaki handa söylemişti ve o zamanki seyircileri çıldırmış bir şekilde “Tekrar! Tekrar!”, diye ıslık eşliğinde bağırmışlardı.

Şu anki tepki ise..

 

“…”

“…”

Evlat, senin ciddi sorunların var..

“…”

 

Brom fena halde bozulmuş olmasına rağmen bunu gizlemeyi başarır. Brom kendi duygularını gizlemeyi iyi bilen bir hobbit’dir..

Lir’ini tekrar kaldırır, “Evet.. o küçük performansımızla ısındığımıza göre artık başlayabiliriz..”, der ve tam kendi kasabasında pek sevilen bir başka şarkıya geçecekken karşısında hobbit’ler gibi hayatlarını tembelce bir mutluluk içerisinde geçiren bir kalabalık değil, bir han dolusu bakla çiftçisi olduğuna ayılır ve sebebini tam olarak kestiremese de, içsel bir içgüdü ile taktik değiştir..

 

Seni bana getirsin diye bir şarkı yazdım ki
Beni sana götürsün diye bir şarkı yazdım ki
Bunu bu akşam saatinde çiçeklerine söyledim ki
Gülümse de yanına geleyim..

Olduğun yerde canın sıkılmasın ki
Diye, söyledim sana bu şarkıyı ki
Ben hala buradayım ve seni düşünüyorum ki
Üzülme de yanına geleyim..

Benim adımı sen koydun ki
Çağrıldığım da gelebileyim ki
Mutlu olasın diye bu şarkıyı sana yazdım ki
Hadi beni çağır da yanına geleyim—

 

Brom’un daha önce hiçbir seyirciye sergilemediği, rahmetli annesi dışında da kimseye söylemediği bu şarkı bir tepki alır. Bu tepki istediği yada beklediği tepki değildir, ama yine de bir tepkidir işte..

Tavan arasındaki odasından indiğinden beri sessizce bekleyen gnome’lar, benzer bir sessizlik içerisinde ellerindeki maşrapaları kaldırırlar ve iri yudumlarla kafalarına dikerler!

Yaşlı Hancı Kimbletyne Tinkerdome, elbiselerini yıkamak için gelen yaşlı teyze ve küçük gnome çocuk, ellerinde dolu maşrapalı tepsilerle masaları gezerler ve boşları dolularla değiştirirler! 

‘Nasıl yaa?!’, diye hayretle gnome’ları seyreder Brom.

Brom bunu takip eden iki saat boyunca, kötü kafiyeli ama yazarken içten duygularla yazdığı bütün şarkıları sırasıyla söyler ve o şarkılarını söylerken yeni maşrapalar, yemekler, meyveler ve tatlılar gelir, boşlar gider.

Boğazı kurumuş bir şekilde ayağa kalktığında bütün gnome’lar da ayağa kalkar, son maşrapalarını ona doğru kaldırırlar, sonra onları da kafalarına dikerler..

..ve sessizce handan ayrılırlar!

 

. . .

 

Günaydın, Efendi Brom”, diye yüzünde mutlu bir ifadeyle karşılar Brom’u yaşlı gnome hancı. “Dün akşamki performansınız harikaydı. Mesleğinizin hakkını verdiniz..”

“Teşekkür ederim, Efendi Kimbletyne.”, diye nazikçe cevap verir genç ozan ve boş handa, pencerenin yanındaki bir masaya ilişir.

Yaşlı Kimbletyne Tinkerdome, elindeki uzun saplı süpürgesiyle ortalığı süpürürken, bir yandan da sırıtarak genç ozanı süzmektedir.

Genç Brom ise dışarıdaki bakla ve kabak tarlalarını, ve aklı hala karışmış bir şekilde tarlalarda çalışan çiftçi gnome’ları seyreder.

Brom dışarıyı seyrederken, “Buyur, evladım. Dün geceden sonra acıkmışsındır.”, diye tiz, titrek bir ses duyar hemen yanından ve genç ozan yaşlı gnome teyzenin, elinde bir tepsi içerisinde beyaz peynir, kaşar, çam balı, kabak reçeli, tavada sucuklu yumurta, fırından yeni çıkmış bir somun taze ekmek ve kremalı çilek turtasıyla durduğunu görür. Brom ister istemez yine irkilir. Teyze yaşına rağmen yine dibine kadar sessizce sokulmuştur!

“Uhhmm..”, diye biraz afallar, biraz da utanır. “Zahmet etmeseydiniz, teyzeciğim.”

“Zahmet, kıymetin göstergesidir, evladım.”, diye dişlek bir sırıtışla cevap verir yaşlı gnome teyze. “Dün gece söylediğin, annenle ilgili şarkını, bu gece de söyleyecek misin?”

“Uhhhmm.. İsterseniz, tabii ki söylerim.”, der Brom ama genç ozanın içine bir kurt düşer. Yani.. Evet, o şarkı içten yazılmış bir şarkıdır ama hiçbir şekilde ‘müşteri’ amaçlı yazılmamıştır ve kötü kafiyeler ve zorlama anlamlarla doludur. Brom, şarkının ‘eğlenceli’ ve ‘mutlu’ temposuna rağmen herhangi bir seyirciyi coşturabileceğini düşünemez. Zaten şarkının mutlu temposu da gerçekte Brom’un, acısını örtbas etmek ve kendi kendisiyle alay etmesi amacıyla düşünülmüştür.

“Çok isterim, evladım. Çok hoşumuza gitti.”, diye gözleri dolmuş bir şekilde cevap verir yaşlı teyze, sonra yavaşça, kırış kırış olmuş, titrek elleriyle genç hobbit’i yanaklarından tutar, kısa bir anlığına gözlerinin içine bakar, eğilir ve Brom’u başından öper, sonra da dönüp tekrar muftağına gider.

Brom tamamen tırsmış ve kafası karışmış bir şekilde yaşlı teyzenin gidişini seyreder.

“Nooldu şimdi yaa?”, diye kendi kendisine sorar afallamış bir şekilde.

Yaşlı Hancı Kimbletyne, elinde bir fincan, bir de kupa dolusu sıcak çayla gelir. Sırıtarak fincanı Brom’un önüne koyar, kupadan da kendi çayını hüpletir.

“Ten Ton Wressa’nın kusuruna bakmayın, Efendi Brom. Bazen böyle içlenebiliyor.”

“Bakmam, efendim.”, der Brom ve bir tepsi dolusu kahvaltılığa hiç utanmadan dalar. Bir sonraki yirmi dakika boyunca muhteşem köy peynirlerini, kaşarları, balı, reçeli, sıcak ekmeği sucuklu yumurtaya bandıra bandıra yer ve fincanı keyifle yudumlar. Tepsiyi boşattığında, evinden ayrıldığından beri ilk defa kendisini bir hobbit gibi hisseder.

Yaşlı hancı kalkar, bir tepsiyle geri gelir, boş tabakları toplar, turtayı Brom’un önüne bırakır ve gider. Tekrar döndüğünde, yüzünde mutlu bir ifade, elinde tazelenmiş fincan vardır.

“Bu.. hayret verici..”, der hancı gnome sırıtarak. “En son ne zaman Wressa’nın yemeklerinin bu kadar seri bir şekilde silinip süpürüldüğünü hatırlamıyorum bile!”

“Rahat bırak çocuğu, Kimbletyne. Beni oraya getirtme!”, diye yaşlı gnome teyzenin tiz sesi duyulur mutfaktan.

Kimbletyne tekrar sırıtır.

“Uhhmm.. Teyze..?”, diye temkinli bir şekilde sorar Brom.

“..Kendisi ablam olur ve bu hanın da, gördüğün bu toprakların da gerçek sahibi o dur.”, der yaşlı gnome mutlu bir ifadeyle.

“Teyze beni ilginç bir şekilde sevmişe benziyor, Efendi Kimbletyne. Genelde insanlar küçük ırklara biraz kuşkuyla bakarlar.”

“Sorunun cevabı, kendi içerisinde saklı, Ozan Efendi.”, der Kimbletyne ve daha da sırıtır.

“Uhhmm.. Nasıl yani?”, diye sorar Brom, aklı iyice karışmış bir şekilde.

Yaşlı Kimbletyne Tinkerdome içten bir kahkaha atar.

“..Biz ‘insan’ değiliz..”

Brom kendi salaklığına ayılır ve istemsizce ‘fırk’lar.

Çayından bir yudum daha alır ve işte o anda, daha önce gördüğü, ama uyanamadığı bazı küçük şeylere daha ayılır genç Brom ve bunu tetikleyen şey de yudumladığı çay fincanının ta kendisidir.

Fincanın üzerinde, ne olduklarının anlaşılması zor, ancak imtina ile hazırlanmış ve muhtemelen bir zamanlar çok ince, zarif, altın ve pembe renkleri kullanılarak çizilmiş çiçek desenlerinin olduğu bir fincandır ve bunların kümülatif olarak bir araya gelmesi ona bir şeyi açıkça söyleyiverir;

 

Fincan eskidir..

Fincan çok eskidir.

Yüzlerce yıl, eskidir!..

 

..ve her ne kadar kendisi, göreceli bir şekilde saygın bir ozan olsa da, olağan bir sabah kahvaltısında böylesi paha biçilemez bir antikayı hakketmediğini de kati olarak bilir.

Dahası, fincan onun önüne spesifik bir amaç için konulmuştur. Hobbit kültürlerinde fincanların ‘yadigar’ anlamda önemini bilecek kadar onları tanıyan, yada bu konuda bilgisi olan birisi tarafından..

Brom, kendisini sessizce izleyen yaşlı gnome hancıyı, varlığını hissettirmeden yanına sokulan teyzeyi ve önceki akşam sergilediği performansı ürkütücü bir sessizlik içerisinde seyreden diğer gnome’ları düşünür ve dış dünyaya dair bildiği kıt tarih kırıntılarını bir araya gelir..

“Haklıydın, Wressa..”, der yaşlı gnome sırıtarak. “Sanırım çözdü.”

Yüzünde mutlu bir ifadeyle, yine Brom’un yanında peyda oluverir yaşlı teyze.

“İlk gördüğümde akıllı olduğunu biliyordum. Akıllı.. ve farklı..”, der Wressa teyze tiz, titrek sesiyle.

“Siz.. sizler Tinker gnome’ları değilsiniz..”, diye ağzından kaçırıverir Brom. “Sizler Silent Hills gnome’larısınız.. Sizler Sessiz Gnome’lardansınız!”

Yaşlı teyze, elinin bir hareketiyle kardeşini oturduğu tabureden kovalar ve onun yerine oturur. Hancı Kimbletyne yan masadan kendisi için bir tabure kapar ve ablasının yanına çömer.

“Evet, evladım. Bizler Sessiz Gnome’larız.”

“Ama.. bu nasıl olabilir ki? Rivayetlere göre Silent Hills’e o garip sis çöktükten sonra bütün Sessiz Gnome’larını da oraya hapsettiği, sonrasında da hepsinin neslinin tükendiği yönünde.”, diye hayretle konuşur Brom.

 

“Sevgili annem, Seressa Ton Wraiven..”, diye başlar yaşlı teyze. “Annesinden —benim anneannemden— aldığı bazı talimatlar çerçevesinde, böyle bir şeyin başımıza gelebileceğine dair uyarılarda bulunmuştu ve bizler için gizli kaçış yolları hazırlattı. Buna rağmen çoğumuz yine de o mebus sisin içinde takılıp kaldı.. Ama bazılarımız kaçmayı başardı ve güneye, Endless Watch ve oradan da Standalone Fortress’i geçip büyük Sulking Woods ormanlarına yerleşmek için yola çıktık.

Burada olanlar, o gruptan gizlice ayrılanlar, onların çocukları ve torunlarıdır.. Bizler buraya yerleştik çünkü plan buydu. Herkes, hepimizin güneye kaçtığını sanması gerekiyordu ve öyle de sandılar. O mel’un sisi başımıza indiren düşman, onların peşine Orken denen, kıyım için özel yetiştirilmiş yaratıklarını gönderdi ve en sonunda da onları yolda yakaladılar ve hepsini öldürdüler. Bu, o kaçanların bilinçli olarak yaptığı büyük bir fedakarlıktı ama Silent Hills neslinin devamı için yine de bunu yaptılar. Düşman onları öldürdükten sonra, Silent Hills’in neslini kuruttuğunu düşündü ve bu da, sebepleri olmasa da, sonuçları olarak rivayet halinde bütün krallığa yayıldı.

Bizler.. Bu köyde gördüklerin, Silent Hills’den kalma son halkız.”

 

Brom duydukları karşısında daha da hayrete düşer.

“Ama.. ben bile sizi bulabildiysem, başkaları da sizi bulabilir!”, diye ünler.

“Aaaa.. İşte bu yüzden sana ‘farklısın’, dedim. Çünkü bu köy, özel koruma büyüleriyle çevrili ve kimse buraya elini kolunu sallaya sallaya giremez. Deneyen çok oldu, ama muhafazalara takıldılar ve akılları karışmış, neden burada olduklarını da unutmuş bir şekilde de geri gittiler. Ama sen.. Sen bir anda burada peyda oluverdin.”, der yaşlı teyze gnome.

“İnanın bende buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum. Günlerdir, kendimi kaybetmiş ve korkmuş bir şekilde buranın doğusundaki ormanlarda dolanıyordum.”, diye açıklamaya çalışır Brom ve zihninde, onu olur olmaz zamanlarda ısıran ne idüğü belirsiz şeye tekme atar!

“Hmmm..”, diye düşünceli bir şekilde masanın üstüne koyduğu yaşlı ellerine bakar Wressa teyze. “..O zaman vakit yaklaştı..”

“Vakit yaklaştı..”, diye onaylar aynı düşünceli, ama ağzı açık bir ‘hayranlıkla’ karışık hayretle mırıldanır yaşlı Kimbletyne. “Ve en sonunda..”

Yaşlı Ten Ton Wressa teyzenin gözleri dolar.

Kardeşi ona sarılır ve kendisi de mutlu göz yaşlarıyla fısıldar.

“Evet abla.. en sonunda..”

“Torunlarımdan birisi hakkı olan tahtına oturacak.. en sonunda..”, diye ağlamaya başlar teyze. “Biz göremeyeceğiz ama Silent Hills’in tekrar sesi duyulacak. Halkım tekrar bu dünyada özgürce yürüyebilecek. Tekrar..”

“Tekrar, abla.. Tekrar..”, diye onaylar Kimbletyne sessiz bir hayranlıkla.

“Uhhmm.. Anneanneniz olacakları nasıl tahmin etmiş olabilir ki?”, diye kendisi de hayret içerisinde sorar Brom.

“Anneannem.. çok özel bir kadındı..”, diye cevap verir Wressa teyze. “O.. o Silent Hills’in gelmiş geçmiş en büyük kraliçesiydi!”

Brom, tepesinden kaynar suların boşaldığını hisseder.

“Ne? Nasıl? Yani siz? Kral soyundan mı—?”, diye kekeler.

“Evet, Efendi Brom. Ama bunu hiçbir yerde söyleyemezsin, ve hiçbir zaman da tekrarlayamazsın..”, der yaşlı Wressa teyze.

“Tekrarlamam. Ama neden bana söylediniz ki? Ben yanlışlıkla buraya yolu düşmüş, önemsiz bir hobbit’im!”, diye itiraz eder genç Brom.

“Hayır, Efendi Brom. Sen yanlışlıkla buraya gelmedin. Çünkü yanlışlıkla buraya giremezdin. Neden ve nasıl olduğunu bilmiyorum, ama senin buraya girmene izin verildi. Ve bizim sana yemek dışında vereceğimiz bir sırrımız var.”

“Bilmek istediğimden emin değilim, efendim. Bu iş şimdiden benim için biraz fazla çetrefilli.”, diye somurtur Brom.

Kimbletyne Tinkerdome kıkırdar.

“Sana bir şiir vereceğiz. Bunu, Silent Hills’den kaçarken sislerin içindeki bir şeylerin fısıldadığını duymuştuk. Ama bununla ne yapacağımızı asla bilemedik. Sonra sen geldin ve gece uyurken biri bana rüyamda bunu sana vermem gerektiğini söyledi. Senin de bunu bir başkasına vermen gerektiğini, vereceğin kişiyi gördüğünde tanımayacağını, ama bileceğini söyledi..”, der yaşlı teyze.

“İşte şimdi gerçekten çetrefilli oldu!”, der Brom mutsuz bir şekilde. “Niye ben yaa? Önemli birisi bile değilim. Aslına bakılırsa, bu son bir kaç ay içerisinde öğrendiğim bir şey varsa, o da hiç kimse olmadığımdı!”

“Kendine inancın biraz daha fazla olmalı, genç Brom Bumblebrim.”, der yaşlı Wressa teyze. “Bu köye ‘hiç kimseler’ giremez..”

“Öyle olsun, teyzeciğim. Sizi kırmayacağım ve isteğinizi yerine getirmek için elimden geleni yapacağım çünkü ben bir hobbit’im ve ‘evimi’ ne kadar sevdiğimi biliyorum ve hiç kimse evinden mahrum edilmemeli.”, der Brom ciddi bir sesle.

“Evet. Edilmemeli, genç Brom. Umuyorum sen de bir gün evine tekrar dönebilirsin. Ama senin geleceğinde yapman gereken daha bir çok büyük işlerin olduğunu seziyorum.”

“Böyle bir şey sezmemiş olmanızı tercih ederdim, efendim.”, diye somurtarak cevap verir Brom.

Hancı Kimbletyne tekrar kıkırdayarak güler.

“Anneanneniz.. O kimdi? Böylesi büyük ve ön görülü bir Silent Hills kraliçesinden bahsedildiğini hiç duymadım.”, diye sorar Brom.

“O ise.. veremeyeceğimiz bir sır, genç Brom.”, der Wressa teyze nazikçe. “Bu konuda bütün Silent Gnome’larının vermiş olduğu bir kan yemini var. Varlığından haberdar olmuş olmanız bile bir ayrıcalık.”

 

. . .

 

Brom, o geceki performansına hazırlanmak için odasına döndüğünde kendisine verilen muallak şiiri düşünür ancak şiirin neresinden tutarsa, tuttuğu yer elinde kalır. Belli ki şiir, ilgili şahısların eline geçtiğinde anlam kazanacaktır ve o kişi de kendisi değildir. Brom bundan dolayı dürüstçe bir şekilde mutlu olur zira kendisi bela peşinde koşacak kadar ahmak değildir ve tek istediği evine, güllerine, şarkılarına, mutlu yemeklerine ve tembel hayatına geri dönüp o şekilde de yaşlanmaktır.

 

into the hills
silent and hollow
chase the path
and through the fog
find the door
knock
more
and hallow
blood for blood
soul for soul
and
life for life
trade and be king
freely given
and
ascend

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

27.06.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Haziran sonu ve Temmuz başı.
Miasmire..

 

Brom Bumblebrim, neredeyse iki ay Tinker Hills’de yaşayan bu garip, sessiz gnome’lara takılır ve her gece onlara, dünyanın geri kalanının ‘fiyakalı’ olduğunu düşündüğü şarkılarından değil, çok daha sade, cafcafsız, sanat amaçlı olmayan, içinde daha çok ‘özlem’ barındıran hem hüzünlü, hem de mutlu bir çok şarkı söyler. Ve önüne konan bütün yemekleri de yer! 

Sessiz Gnome’larla geçirdiği süre içerisinde onlardan bazı şeylerde öğrenir. Söz gelimi, bakla çiftçilerinin neredeyse hiçbirisinin gerçekte çiftçi olmadığını, çoğunun Silent Hills’den kaçanların çocukları ve torunları olduğunu, dolayısıyla silah kullanımı, istihkam, kimya, hendek ve siper savaşları konularında da eğitimli oldukları hayretle öğrenir.

Aynı süre içerisinde yaşlı Hancı Kimbletyne Tinkerdome ile uzun yürüyüşlere çıkar ve bu yürüyüşlerde hem Sessiz Gnome’lar, hem de Silent Hills hakkında bir çok unutulmuş bilgileri edinir.

Sessiz Gnome’ların saklı kasabasına geldiği günün akşamı karşılaştığı küçük gnome ise onu nereye giderse takip eder, yaptığı her şeyi ilgiyle izler ve..

..taklit etmeye başlar!

 

Brom dışarıda dolaştığı bir gün, gnome çocuk ile ondan bile daha küçük, pabuç kadar boylu, pembe, daha çok pofuduk bir pamuk şekeri bulutunu andıran tüleri saçlı bir kız gnome arasında geçen bir konuşmaya kulak misafiri olur;

 

“Bugün ne oluyoruz?”, diye sorar küçük, şirin kız.

“Bugün..”, der küçük gnome, “..Ozan olacağız!”

“Umm.. Bir; Ozan ne? İki; Neden?!”, diye sorar minik kız.

“Sevgili Terrah Doodlebellz, ozanlık, gelmiş geçmiş en saygın mesleklerden birisidir. Öyleki, nereye gidersen git, seni prensler gibi karşılarlar, ne söylersen söyle, kanunmuş gibi dinlerler, Lir’inle ne çalarsan çal, sanat olduğunu sanırlar ve seni yerlerine çakılmış gibi dinlerler..”, diye grant bir şekilde sırıtarak açıklar küçük gnome..

“Bana daha çok kaybolmuş da yanlışlıkla gelmiş, laf hokkabazı gibi geldi.”, der cıvıldayan sincap gibi sesiyle Terrah Doodlebellz.

 

Brom kaşlarını çatar, “Laf hokkabazıymış!”, diye burnundan soluyarak ‘hıf’lar ve oradan uzaklaşır.

 

Yaşlı Ten Ton Wressa teyze ise inatla her sabah, her öğlen ve her akşam bir tepsi dolusu enfes yiyeceklerinden getirir Brom’a. Kadıncağız, bir halkın son prensesi gibi değil, basit bir hancı aşçısı gibi ona hizmet ederek genç hobbit’in, evinden ayrılmasından sonra kaybettiği bütün kilolarını geri almasını sağlar.

Yaşlı teyze, sadece bir sabah Brom’a servis etmez.

 

Silent Hills’in son prensesi Ten Ton Wressa 7589 yılının Haziran ayının 27. gecesinde sessizce gözlerini dünyaya kapatır.

 

Ertesi gün bütün Silent Gnome’lar cenaze için toplanırlar ve garip, ürkütücü bir sessizlik içerisinde yaşlı prensesi defnederler.

Brom o akşam handa toplanan gnome’lara hiçbir şey çalmaz. Elinde Lir’i, katatonik bir hayal kırıklığı içerisinde öylece taburesinde oturur.

Vakit geldiğinde, handaki bütün gnome’lar dolu maşrapalarını tekrar ona doğru kaldırırlar, sonra kafalarına dikerler..

Yaşlı Ten Ton Wressa’nın vefatıyla Brom da ayrılma vaktinin geldiğini düşünür zira buraya ‘getirilme’ sebebini de çözmüş gibidir.

Brom, gelecekte onu nelerin beklediğini bilemez. Ama evinden ayrıldığından beri ilk defa, an itibariyle sebebini bilemese de, kati olarak ortada bir sebebin olduğuna ayılır. Buraya, Silent Hills’in son prensesine yetişmesi de sebeplerden bir tanesidir.

Ablasının vefatını olabildiğince vakur bir şekilde karşılamaya çalışan yaşlı Kimbletyne Tinkerdome, artık gitmesi gerektiğini söylemeye gelen Brom’a itiraz etmez. Yaşına rağmen genç hobbit’in elini, kendi güçlü elleriyle sıkar ve genç ozana koca bir bohça dolusu erzak verir. Yaşlı hancı Brom’a, içinde bir kaç adet, kelek büyüklüğünde toplara benzeyen bir şeylerin olduğu ikinci bohça daha uzatır.

“Bunlar Bakla Bombasıdır.”, der Hancı Kimbletyne. “Temkinli kullanmanı sağlık veririm. Kaçman gereken durumlarda, şu gördüğün mandalı çekip bombayı at.. Tercihen düşmanlarına doğru. Onları öldürmez ama sana kaçacak kadar zaman kazandırır. Her ne yaparsan yap, çıkacak kokuyu soluma ve rüzgarı karşına alarak atma!”

“Umm.. Bu bana biraz tehlikeli gibi geldi, Efendi Kimbletyne.”, diye tırsmış bir şekilde bohçanın içindeki ‘toplara’ bakar.

“Tehlikeliler zaten. Burada keyif olsun diye bakla yetiştirmiyoruz. Hiçbirimiz baklayı sevmeyiz. Sadece ithal ederiz.. ve bunun gibi Bakla Bombası imalatında kullanırız.”, diye acı bir şekilde sırıtır Kimbletyne.

“Teşekkür ederim, Kimbletyne amca. Bana hakketiğimden çok daha iyi davrandınız. Sizleri hep iyilikle anacağım.”, der Brom.

“Hayır, evlat. Ben sana teşekkür ederim. Hepimiz adına. Özellikle de Wressa için.. Sayende mutlu.. ve onurlu bir şekilde gitti.. Bir prensesin böylesi bir yerde unutulmuş olmasını engellemiş oldunuz. Bunca yıldır onu hiç bu son bir aydır gördüğüm kadar mutlu ve hayat dolu görmedim. Ablamın şarkı söyleyebildiğini bile unutmuşum. Sen bize sadece ablamı geri getirmedin, genç Brom. Sen bize onurumuzu, umudumuzu, geleceğimizi ve prensesimizi geri getirdin. Bundan daha alicenap bir şey düşünemiyorum.”, der yaşlı Tinkerdome ve kendi evladına sarılır gibi hobbit’e sarırlır.

“Elveda, Kimble amca.”, der Brom üzgün bir sesle.

“Elveda, Efendi Brom., diye karşılık verir Kimbletyne Tinkerdome, sonra döner ve hana doğru seslenir.

“Gnine.. Evladım gel, bak. Efendi Brom gidiyor. Ona ‘güle güle’ de..”

 

. . .

 

Brom, kendisine verilen sayılı Bakla Bombalarından ilkini, Tinker Hills’den ayrılmasından kısa bir süre içerisinde kullanır. Sessiz Gnome’ların köyüne gelirken çılgınca bir panik içerisinde bir oraya, bir buraya koşturmasını, gnome’ların sakin köyünde, ve özellikle de Wressa teyze”nin yemekleri sayesinde üstünden atmış gibidir ve oldukça düzgün bir yol takip ederek Silent Hills’in hemen kuzeyindeki Miasmire bataklığına girer.

Miasmire, daha önce saplanıp kaldığı Croaking Mire bataklığı gibi değildir. Evet bu bataklık çok daha ‘ıslak’tır ama bu da biraz normaldir. Nede olsa tam ortasından Endless Sea denizine bağlanan bir akarsu geçmektedir. Ve burada zemin çok daha derin, kaygan ve sivri sinekli olsa da, Croaking Mire bataklığındaki gibi ne bir sis, ne uçuşan hayalet ve hortaklar, ne de kendisine ‘kurtarması için’ adıyla yalvaran ürkütücü yaratıklar vardır.

Bu, hiçbir şekilde yolculuğunun kolay olduğu anlamına gelmez. Öyle olmuş olsaydı Bakla Bombasını kullanmak zorunda kalmış olmazdı!

Miasmire bataklığının ortasından salınarak sürünen bulanık akarsuyu geçtiğinde, Brom’un daha önce hiç görmediği, neredeyse 15 adım boyunda, tamamen bataklık bitki ve sebzelerinden oluşan bir yaratık, muazzam bir devinimle çamurlu, bulanık sulardan yükselmiş ve küçük hobbit’e saldırmıştı.

Brom bir anda kendisine saldıran dehşet karşısında hiç düşünmemişti.

Kimbletyne amcanın verdiği bohçalardan birisine elini sokmuş, içinden kelek büyüklüğündeki toplardan birini çıkarmış, tepesindeki mandalı sökmüş ve kocaman ağzını açmış onu tek lokmada yutmaya gelen yaratığın hazır açtığı delikten içeri fırlatmış..

..sonra da sonuçlarını görmek için bile beklemeden arkasını döndüğü gibi kaçmıştı!

Brom arkasından ‘Vump!’, diye boğuk bir ses duymuş, bunu ise yaratıktan gelen acı ‘vıyaklama’ çığlıkları takip etmişti.

Brom, Miasmire’dan çıkıncaya kadar koşmuş, ancak Gulls Perch denilen yerin güney sınırına vardığında durmuştu.

Genç hobbit, evinden ayrıldığından beri değişen pek az şey olmuştur. Söz gelimi, hala farkındasız bir şekilde ellerini kollarını sallaya sallaya dolanır, ve karşılaştığı yaratıklardan anında kaçar ve saklanır.

Ancak bazı şeyler de değişmiştir. Mesela, o ilk gecesinde olduğu gibi erzakını hemen tüketmez ve olabildiğince günlere yaymaya çalışır. Eski tembel haline nispeten çok daha dayanıklıdır ve artık kendisini bulduğu ilk ağaç kovuğuna, devrilmiş bir ağaç kütüğüne yada sürünerek girdiği yoğun bir çalılığa sinerek uyumaz.

Kendisine, küçük de olsa bir kamp ateşi yakar, sıcak yemek pişirir, amcasının antika gürzünü, uyurken yastık olarak kullandığı sırt çantasının altına saklar, kılıcını da ince bir kayışla bileğine bağlayıp öyle uyur.

Birileri bütün bunlara bakıp gülebilir. Biraz daha nezaket göstermek isteyenler için ise bu küçük değişimler ‘bebek adımları’ olarak yorumlanabilir. Ancak Brom için bu değişimler gerçekten büyüktür ve onu bekleyen geleceğe hazırlayan zorlukların ilk meyveleridir..

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” IV ile
devam edecek..

 


 

 

 
 

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” II

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” I ‘den
sonra başlar ve ta Büyük Kuzey Tundralarındaki Shakehands kasabasında son bulur..

 

 

29.11.7588 B.Y.S (-19 Yıl)
Kasım sonu, Aralık başı.
Bowling Hills, sonrasında da Endless Watch’ın güneyi..

 

İnanamıyorum buna!”, diye inler genç Brom.

“Bütün gece yürüdüm, dere tepe düz gittim ve gele gele buraya mı geldim?”

Brom Bumblebrim, yeni doğmuş, mutlu bir Kasım sonu güneşinde, doğduğu, büyüdüğü, ve gece boyunca ayrıldığını sandığı Greener Kasabasını yukarıdan, bulunduğu tepeden seyreder.

“Bu nasıl mümkün olabilir ki ama? Bütün gece yürüdüm ve hepi topu koca bir daire mi çizmişim yani?”, diye, çökmüş, fena halde bozulmuş ve neredeyse ağlamaklı bir şekilde söylenir.

Mevcut hayal kırıklığı yetmiyormuş gibi, Brom bir de göbeği istikametinden derin bir gurultu duyar ve bu konuda da yapabileceği hiçbir şey yoktur zira yanına aldığı ve en azından bir kaç gün kendisini idare edeceğini düşündüğü bütün kurabiyeleri, kaşarlı, salamlı ve taze naneli sandviçleri ve peksimetleri gece boyunca yürürken yemiştir!

Belli ki iş yemek olduğunda bir hobbit olmak hiç de kolay değildir ve bu konuda tutumlu olması gerektiği, Brom’un daha birinci geceden öğrendiği ilk acıklı ders olacaktır..

..Yön bulma kabiliyetinin olmadığını anlamasından hemen sonra!

Halbuki tam on altı defa okuduğu o hobbit hikayesinde, yemek bulmanın zorluğu, ancak üstü kapalı bir şekilde geçilmiş ve yön bulmak konusunda da hiçbir ip ucu da vermemiştir! Yani, tamam, o hikayede de kahramanlar kaybolmuştur ama bunu yoğun ağaçların olduğu büyülü bir elf ormanında yaşamışlardır. Kendisi ise Bowling Hills’in açık arazili, naif, yeşil tepelerinde gerçekleştirmeyi başarmıştı bunu..

 

Brom acıklı bir şekilde, gezginleri yanlış yönlendiren kitaplar hakkında uzun, bir ozan olması dolayısıyla da muhtemelen ‘kafiyeli’ bir belagat dizecekken, bir anda asıl soruna ayılır;

Sorun kitapta değildir zira ve en nihayetinde, on altı defa okuduğu o hikaye, tam olarak da budur:

BİR HİKAYE!

“Off yaa.. inanamıyorum! Nasıl olurda bir hikaye kitabında okuduğum şeyleri referans olarak alabildim ki! Bu gerçek dünya Brom Bumblebrim, bir roman değil!”

 

Brom acıkmış, yorgun ve uykulu bir şekilde, Greener Kasabasına yukarıdan seyrettiği tepenin üstünde yere çöker ve “Ne yapayım, ne yapayım?”, diye düşünürken uykuya dalar ve suratının tam ortasına isabet eden kocaman bir damla ile yerinden fırlayarak uyanır!

Gece olmuştur ve yağmur yağmaya başlamıştır..

 

Brom, bütün bir günü, dışarıda ve soğuk Kasım’ın son güneşi altında nasıl uyuyarak geçirebildiğini merak eder.

Genç hobbit nedense kendisini kazıklanmış hisseder ve tepeden aşağı inip evine gitmeyi düşünür. Hatta bu saçmalığa bir son vermek için, eve varır varmaz da kapısını ve pencerelerini, tekrar dışarı çıkamamak için bulabileceği en büyük çivilerle sıkıştırıp sabitlemeye karar verir..

..ve işte tam o anda bir şey onu ısırır!

 

Brom küçük, biraz fazla tiz bir çığlık atar ve can havliyle yerinde hoplamaya başlar.

“Beni bi şey ısırdı! Muhtemelen zehirli bi şey!.. Ölüyorum! Ölüyorum! Muhteşem Gökler adına, ölüyorum!..”, diye kalçasının, tam da göremediği bir noktayı eliyle tutarak yerinde zıplamaya başlar.

Brom, yağmurlu ve karanlık gecede, tepeden aşağı, “İmdat! İmdaaat! Bana tabip getirin! Bana güzel bir hemşire getirin!..”, diye çığlayarak koşmaya başlar..

Kalçasının, tam olarak göremediği noktadaki ‘ısırık’ acısı geçtiğinde, Brom ne kadar koştuğu, dahası, hangi istikamete doğru koştuğu hakkında en ufak bir fikri yoktur..

..ama doğuya, güneşin doğduğu yere baktığında, bunu bütün gece boyunca yapmış olduğunu fark eder!

 

“Nasıl yaa?”, diye iyice tırsmış bir şekilde, ağlamaklı bir sesle inler küçük hobbit.

Bütün bir Aralık başı gecesi buz gibi bir yağmurun altında ve karnı fena halde guruldayan Brom, bulduğu ilk yaban çileği çalısına dalar ve avuçlayabildiği tüm acı çilekleri ağzına tıkar..

Çalıların arasında işi bittiğinde, ellerinde, kollarında ve yüzünde sızlayan bir düzine çizik ve biri ensesine, diğeri ise ayak parmakları arasına yapışmış bir-iki inatçı çalı kenesiyle uğraşırken gök yüzünden kızgın bir homurtu gelir.

Brom göğe bakar ve inleyerek söylenir;

“Ama zaten beni yeterince ıslatmıştın.. Daha fazla ıslanamam ki!”

Brom yerinden fırlar ve ortalıkta başını sokabileceği bir yer —herhangi bir yer— aramaya başlar..

..ama aç karnına yediği onca acı çalı çileğinden dolayı bir anda midesi bozulur!

 

Brom Bumblebrim, hayatında yaşadığı bütün kötü an ve anıları bir araya getirdiğinde, bu iki gün içerisinde başına gelenlerle kıyaslayabileceği bir olay düşünemez.

Üşümüş, fena halde ıslanmış, hala aç, her tarafı çiziklerle dolu ve midesi bozuk bir şekilde bir o yana bir buyana koşturur durur.

Yorgunluktan ve açlıktan, dahası, midesine musallat olmuş kramplardan bitkin düşmüş bir şekilde ne kadar koşturduğunu bilemez ama uzaklarda bir yerlerde gözüne ilişen kamp ateşini gördüğünde hava çoktan kararmıştır.

Brom, nefes nefese kalmış bir şekilde kamp ateşine doğru yaklaşır ama içinden bir ses, belki biraz temkinli olsa, bunun kendisine daha az acılara sebep olabileceği düşüncesini uyandırır.

Genç, ıslak, üşümüş ve şiddetli karın ağrılarıyla kıvranan hobbit, karanlığı aydınlatan kamp ateşine temkinli bir şekilde yaklaşır. Ateşin önünde oturmuş kimseyi göremeyince iyice içkillenir. Sessiz adımlarla biraz daha sokulurken birden alnının ortasına bir şey, müthiş bir hışımla çarpar ve Brom, acının yepyeni bir mertebesine ulaşıverir..

Taş..

Birisi karanlıkta ona taş atmıştır ve olduğu salak gibi o da bunu yemiştir.

“Niye yaa!”, diye inler Brom. “Neden kafama taş attınız ki? Beni soyacaksanız, bunu rica ile de yapabilirsiniz. Açım, donmuş vaziyetteyim, sırılsıklam ıslanmış durumdayım ve şiddetli bir karın ağrısıyla uğraşıyorum.. Tek istediğim ateşinizi paylaşmaktı ve daha merhaba bile demeden kafama taş attınız! Bu.. Bu çok ayıp ve hiç de medeni bir davranış değil!”, diye de acı içerisinde bağırır Brom.

Ancak genç hobbit’in bu ağıtına herhangi bir cevap gelmez.

Brom, yağan yağmurun burada biraz daha sığlaştığını fark eder ve kamp ateşi sayesinde karanlıktaki ağaçları görür.

 

“Ne istiyorsun, bücür!”, diye horlayan, tiz bir ses duyulur ağaçların arasından.

“Az önce söyledim ya! Sıcak bir ateş, o kadar.. Biraz yemeğiniz, kuru bir de battaniyeniz varsa, benim de biraz param var.”, diye acınaklı bir şekilde cevap verir Brom.

Aradan ancak bir kaç dakika geçtikten sonra cevap gelir.

“Kamp ateşinde ısınabilirsin. Orada küçük bir tencere dolusu yiyecek ve kuru bir de battaniye var.”, der aynı tiz ses ve Brom konuşanın ya küçük bir kız, yada eşit büyüklükte bir sincap olduğunu düşünür. “Geceyi ateşin başında geçirebilirsin. Ama yerinden kalkar ve bize.. uhhm.. bana doğru yeltenirsen, fena halde de-kompoze ederim seni!”

“De-kompo-NE?!”, diye hayretle sorar Brom.

“De-kompoze!.. Neresini anlamadın?”, diye sorar tiz ses.

“De-kompoze nedir? Hayır, beni öldüreceksen, en azından ölürken nasıl öldüğümü bilmek isterim. Sürpriz ölümler hiç hoş olmuyor!”, diye cevap verir Brom ve ateşe doğru sokulur.

Genç hobbit, kamp ateşinin yanına varır varmaz, adı geçen küçük tencerenin yanında duran teneke tabaklardan bir tanesini kapar, tencereden içine, nezaketin kabul edeceği ‘azami’ miktarı doldurur, ateşin diğer yanında duran battaniyeyi donmuş bedenine sarar, sırtını ateşe verir ve küçük, iki büklüm bir topak halinde sıcak yemeği kaşıklamaya başlar.

Yemek, kendi standartlarına göre pek de iyi değildir. Daha doğrusu, yemeğin tadında bir gariplik vardır; sanki iki alakasız kişi, kendi hoşlarına giden ne varsa içine atmışlar gibidir. Ancak şu anki aç haline bir şölen gibi gelir ve istediğinden çok daha kısa bir süre içerisinde de biter.

“Gece orada, kıpırdamadan dur. Yoksa—”, diye arkasından aynı tiz sesi duyar.

“—beni de-komoze-şeysiden edeceksin, hatırlıyorum”, der Brom. “Ama sanıyorum ki ben zaten de-kompoze olmuş durumdayım.. Ateş, battaniye, yemek ve de-kompoze uyarısı için teşekkür ederim.. Parayı ateşin yanına bıraktım. Size iyi geceler.”

Brom hayatında hiçbir zaman böylesi bir nezaketsizlikle karşılaşmamıştır. Ne bir başkasından, ne de kendisinden. Ama takati, sabrından önce tükenmiştir ve yeni yeni ısınmaya başlayan vücudunu battaniyenin içinde, sadece burnunun ucu dışarıda kalacak şekilde, biraz daha topak yapar ve kendinden geçmiş gibi derin bir uykuya dalar.

 

“Neden bu salağı aldık ki kampımıza?”

“Sırılsıklam olmuştu, üşümüştü, açtı, acı çekiyordu ve korkuyordu.”

“Tamam, onu anladım da, neden bu salağı kampımıza aldığımızı anlamadım? Bence tehlikeli. Hazır uyumuşken kafasına odunla vuralım, tam uyusun!”

“Lütfen kafasına odunla vurmayalım. Başkalarına karşı biraz anlayış gösterebilirsin bence..”

“Neden? Sen gösterdin de ne faydasını gördün bu güne kadar?”

“Faydası için değil, eksikliğinin zararlarından kaçınmak için yapmalıyız.”

“Saplantılı fetişlerin yetmiyormuş gibi, üstüne üstlük hem safsın, hem de biraz aptalsın.”

“Bu.. bu biraz ağır ve kırıcı olmadı mı?”

“Beraber olduğumuz süre boyunca seninle geçinmem opsiyonel. Bir zorunluluk değil. Seni ben istemedim. Aslına bakılırsa, kimseyi istemedim. Hiç istemediğim bir şeyi resmen kakaladınız bana!”

“Benim ise çok istediğim bir şeydi ama kim olacağı kısmı nedense bana da sorulmadı. Ama bir tercihim olsaydı, bu yine sen olurdun.”

“Dediğim gibi.. sen hem saf, hem de biraz aptalsın!..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

06.03.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Mart başı.
Giants Hutt Ormanlarının kuzey sınırı..

 

Brom, üç gündür saklandığı daracık ağaç kovuğunda, uyuşup yine karıncalanmaya başlayan bacaklarına, yeni öğrendiği bir egzersizi uygulamaktadır —sessizce! Evinden uzakta, bildiğini sandığı her şeyi sıfırdan ve canlı deney faresi gibi öğrenmek zorunda kalmış olması, genç hobbit’i iki aydan birazcık daha uzun bir süre içerisinde çakı gibi yapmıştır ve iki ay öncesinde olduğu gibi bütün erzakını bir gecede bitirmemiş, elindeki kurumuş bir dilim ekmeği küçük ısırıklar ve uzun süreli çiğnemelerle yemektedir. Buna rağmen üç gün içerisinde sırt çantası neredeyse boşalmıştır.

“Gidin.. gidin artık..”, diye sessizce mırıldanır Brom ve üç gün önce yanlışlıkla fazla sokulduğu haydut çetesinin kamp yaptığı yerin dibindeki oyuktan ‘ev sahiplerini’ izler. “Sizin gidip basacak bir köy yada kasabamız yok mu?”

Brom birden söylediği şeye ayılır ve utanır, zira bu rezil haydut çetesinin bir köyü basması halinde, oradakileri muhtemelen öldürecekleri anlamına geleceğidir.

Bitkin ve aç bir şekilde, neden ana yoldan saptığını ve neden Giants Hutt ormanında ‘macera’ aramak istediğini ve hangi ahmakça fikrin ona bunu yapmanın iyi bir fikir olacağına ikna ettiğini düşünür. Şayet hayatta kalırsa, aynı ahmaklığı tekrarlamaması açısından bu önemlidir..

‘Macera’ imiş..!

“İşte tam olarak bu yüzden hobbit’ler sıcak evlerinin güvenliğinde, mutlu bir şeyler atıştırırken macera kitapları okurlar, ama macera peşinde koşmazlar!”, diye geçirir aklından..

..ve farkında olmadan sırt çantasına elini sokar ve kalmışsa, yiyecek bir şeyler bulma umuduyla içini karıştırmaya başlar.

Çantanın içinde dolaşan Brom’un eli herhangi bir yiyecek bulamaz ama yanlışlıkla, rahmetli annesinin yadigar Lir’inin tellerinden birine dokunur ve Lir, keskin bir nota çıkartır!

 

..Ve bu..

..bir anda..

..beklenmedik,

..zincirleme bir reaksiyon başlatır!

 

“Neydi o?”

“Neydi o?”

“O neydi?”

“Ne neydi?”

“Bi ses duydum!”

“Ne duydun?”

“Ne duydun?”

“Bi ses!”

“Ne ses?”

“Bi sus..”

“Ben de duydum..”

“Ne duydun?”

“Ne duydun?”

“Bi ses!”

“Bi sus!”

 

Brom, saklandığı ağaç kovuğunda, kollarıyla daha da eğdiği başını kapatmış, çömdüğü yerde terleyerek kendi ayaklarını seyreder ve haydutların duydukları şeyden ivedilikle bıkıp vazgeçmeleri için bildiği her şeye dua eder..

..ve lanet şey, her ne ise, onu ısırmak için tam bu anı seçer!

Brom Bumblebrim, kontrolsüz, tiz bir çığlık atar..

 

“Aha! Yine duydum!”

“Ben de duydum..”

“Neydi o?”

“Neydi o?”

“O neydi?”

“Ne neydi?”

“Bi ses daha duydum!”

“Ne duydun?”

“Ne duydun?”

“Bi ses!”

“Ne ses?”

“Bi sus..”

“Ben de duydum..”

“Ne duydun?”

“Ne duydun?”

“Can’t touch this!”

“Bi ses!”

“Bi sus—

 

Brom, haydutlardan korktuğu kadar, aptallıklarına da hayret eder ve içinden acıklı bir sesle söylenir;

“Bi grup salak tarafından öldürüleceğim.. İnanılır gibi değil!”

 

—Brom korku ve panik halinde, neden son haydudun sözünün bir anda kesildiğinde ayılamaz. Ama kendisine garip, ıslık gibi gelen sesler, çeliğin çeliğe vurmasını andıran çınlamalar ve bunları takip eden çığlıklar, en sonunda genç hobbit’i, haydutların kampında bir şeylerin olduğunu söyler..

Brom, saklandığı ağaç kovuğundan başını kaldırdığında, kovuğunun neredeyse dibine kadar gelmiş bir haydudun, kafasının arkasına bir buçuk yardalık haşin bir okla, yüzü koyun kapaklanmış olduğunu görür!

Brom etrafına bakındığında, hemen ileride başka haydutların da benzer kaderleri paylaştığını görür ve birden onlara karşı hissettiği korkunun gerçekte ne denli küçük olduğunu anlar..

..zira ortama daha büyük —çok daha büyük— ve tehlikeli bir ‘balık’ gelmiştir ve bu balığın hiç şakası yoktur..

Brom gözlerini kısarak ana haydut kampında yoğunlaşan çarpışma seslerine baktığında, orada iri cüsseli, haşin suratlı bir adamın, elinde savurduğu kocaman kılıcıyla önüne çıkan bütün haydutları, tırpanın arpa başlarını biçer gibi biçtiğini, dehşet içerisinde seyreder! Ve adam yalnız da değildir. Göremediği birileri de, haşin suratlı adamın etrafını sarmaya çalışan haydutları birer ikişer, bir buçuk yardalık oklarla şişlemektedir.

Brom kıyımın ne kadar sürdüğünü bilmez. Ama bittiğinde ortada canlı bir tane bile haydut kalmamıştır..

İri cüsseli, haşin suratlı adam son haydudu kestiğinde nefes nefese bile değildir.

“Bu da sonuncusuydu.. Moorat, Davien.. Etrafı kontrol edin. Bu hayvanlardan kaçıp kurtulan olsun istemiyorum. Aynı işi bir kaç ay sonra tekrarlamak niyetinde değilim.”

İri adamın çağırdığı adamlardan biri kısa sarı saçlı, yakışıklı bir elftir.. Yada belki de bir half-elf, Brom saklandığı yerden tam olarak kestiremez ama adamın duruşundan mıdır, nedir, onun birincisinden ziyade diğeri olabileceği izlenimine kapılır ve elinde Brom’un neredeyse üç katı boyunda devasa bir yay vardır.

Sarı saçlı yarı elf gibi elinde benzer bir yayla sakladığı yerden çıkıp gelen diğer adam ise genç hobbit’in hayatında gördüğü en çirkin adamdır. Adamın eski kayış derisi teni, kara —kendim, ekmek bıçağımla kestim— izlenimi veren parçalanmış saçları ve bir gözünü kıl payı ıskalamış yara izi yetmiyormuş gibi, suratında da pis bir sırıtış vardır.

“Harika iş çıkardın, Şerif. Geri döndüğümüzde Efendi Thokan’a olanları anlatmalıyız. Eminim sana özel, epik bir şarkı yazacaktır.”, der Davien denen yarı-elf mutlu ve biraz da muallak bir sesle.

“Nasıl bu kadar iyi ok kullanıp, aynı zamanda da bu kadar salak olabildiğine hayret ediyorum, Davien!”, diye hırlar, diğer, adının Moorat olduğu tahmin edilen çirkin adam.

“Alındım.”, diye cevap verir Davien gerçekten alınmış bir sesle. “Senin kadar zeki olmamam, beni salak mı yapıyor, şimdi?”

“İkiniz..”, diye burnundan solur Şerif. “..ve bitmek bilmeyen dırdırınız.. Hatırlatsanıza bana, sizler gerçekten nasıl izci oldunuz?”

“İyi ok attığım için..”, diye mutlu bir ifadeyle cevap verir Davien.

Moorat denen çirkin adam ise omuzlarını silker. “Sıkıcı bir gündü ve yapacak başka da bir işim yoktu. Ben ozan olmak istiyordum ama o karga sesli Thakon yerimi kapınca ben de izci olayım bari, dedim..”

Davien buna kahkahalarla güler. Haşin suratlı şerif bile gülümser.

“Sanıyorum buradaki işimiz bitti.”, der şerif. “Bu şerefsizler kimseye bir daha musallat olmayacaklar. Etrafı kontrol edin, özellikle size ait bir şey kalmış olmasın.”

“Neden? Bunlar kötü adamlar ve bizde bu bölgeyi onlardan arındırdık.”, diye aynı muallak ifadeyle sorar İzci Davien.

“Evet, ama teknik olarak bu bölge Endless Watch’ın sorumluluğu altında ve bizim gelip onların bölgesinde ‘Serenity Kanunları’ uyguluyor olmamızı pek de hoş karşılamaya bilirler.”, der şerif sakince.

“Ne fark eder ki? İşlerini yapmış olsalardı, onlar da haydutları öldürmüş olurlardı.”

“Ama onlar haydutları önce yakalar, sonra şehre götürür, ardından büyük, teatral bir mahkemede yargılar, ancak ondan sonra asarlardı. Onlar kıçlarını kaldırıp bunu yapıncaya kadar da bu hayvanlar bir kaç köyü daha talan etmiş olurlardı.. Serenity Home’un böylesi gösterişli mahkemelerde harcayacak lüksü yok ve açıkçası bu şerefsizleri kasabama sokmak gibi bir niyetim de yok —asmak için bile olsa. Sanıyorum Tinker Hills sakinlerinin yardım için Endless Watch yetkililerine gitmektense bize gelmeleri bundan kaynaklanıyordu.. Geri döndüğümüzde, yüzümüzdeki ifadeden herkes gerekli mesajı alacaktır. Yuleman’da Tinker Hills gnome’larına ‘Halledildi.’, diye kısa bir not gönderecektir.”

Moorat yine omuzlarını silker.

“Bana farkmaz! Ben bir izciyim. Bu iş gelip beni ısıramaz.”, diye hırlar.

“Beni de!”, diye atlar Davien.

İzci Moorat, Davien’e tiksintiyle bakar sonra tek kaşı kalkmış bir şekilde şerife döner.

“Bu yüzden sen ‘tatildesin’, Standorin!”, diye ayılır birden.

Şerif, Moorat’e sırıtır.

“Bu iş geri dönerse, Serenity Home’a dönmeyecek. Kişisel olarak, tatilde dolaşırken saldırıya uğramış olan bana geri dönmüş olacak. Bu yüzden ortalıkta size ait bir şeyler kalmadığından emin olun ve kırık da olsalar tüm oklarınızı toplayın.”, diye emreder şerif.

“Ben hiçbir şey anlamadım..”, diye itiraf eder İzci Davien.

“Sen gidip oklarını topla, kasabaya geri dönerken ben de sana tane tane anlatırım.”, der Moorat hırıltılı sesiyle.

“Benimle alay edip dalga geçeceksin yine, öyle değil mi?”, diye saf bir şekilde sorar Davien.

“Evet. Ama yine de anlatacağım!”, der Moorat sırıtarak.

 

Brom Bumblebrim, saklandığı ağaç kovuğundan sessizce çıkar..

..ve kaçar!

Brom, Serenity Home denen yer neresidir bilmez, ama öğrenecektir ve oranın yakından bile geçmeyecektir..

Brom sessizce kaçarken arkasında bıraktığı haşin suratlı şerif ve iki izcinin konuşmalarını hala duyar..

 

“Limnia nasıl? Dahası, doğum bu kadar yakınken senin eğlenmen için buraya kadar gelmene nasıl izin verdi?”

“Lady hanımefendi başında duruyor. Ve bana da ihtiyacı olmadığına dair.. tam olarak bilmek istemediğim bazı şeyler söyledi..”

“Bahane böyle sunulur işte. Gör ve örnek al, Davien. Geçerli, şahitli ve kadınları kendi aleyhlerine kullanarak!”

“Söylesene, Moorat. Sen hala nasıl oluyor da bekarsın?”

“Akıllı olduğum için.. Onu sana vererek hem ablamdan kurtulmuş oldum, hem de dırdırından!”

“Sanıyorum yeni bir izci adayım var!”

“Davien.. Kim senin gibi aklı bir karış havada birisine evladını teslim edecek kadar ondan nefret eder ki?”

“Kimsenin sana çocuklarını eğitmen için vermiyor olmaları, görüyorum ki seni biraz huysuz yapıyor.. Sanki buna ihtiyacın varmış gibi.”

“Güzeeel. En sonunda senden kabul edilebilir hakaretler duymaya başladık artık! Kimmiş bu yeni adayın?”

“Efendi Darien’in pek sevdiği kızı, Laila.”

“Huh.. O küçük, süslü şey mi?”

“Evet, ama yaşı biraz küçük. Efendi Darien’e kabul ettiğimi, ancak bir-iki yıl daha beklememizin daha akıllıca olacağını söyledim.”

“Daha akıllıca.. Bunu sen söyleyince kulağa ne kadar komik geldiğinin farkındasın, değil mi?.”

“Alındım.”

“Siz ikiniz.. ve bitmek tükenmek bilmeyen dırdırınız..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

18.04.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Nisan ortaları.
Croaking Mire..

 

Brom üç gün takılıp kaldığı haydut çetesinin kampından kaçtıktan sonra çok önemli bazı şeyleri öğrenir. Bunların ilki, ERZAK’ın asla yeterli olmadığıdır. Bir diğeri de elini kolunu sallaya sallaya ortalıkta dolaşmaması gerektiğidir.. Ancak bu ikincisini öğrenmesi —gerçekten öğrenmesi— çok daha uzun sürecektir çünkü kendisi bir hobbit’dir ve çok küçük yaştan itibaren özel eğitimden geçmemiş her hobbit’in ortak bazı özellikleri mevcuttur. Bunların arasında ve muhtemelen de en başında yemek yemek, eğlenmek, tembellik etmek ve hiç şüphesiz, mutlu olmak vardır. Bunların kümülatif olarak bir araya gelmesinin tekabülü de, elini kolunu sallaya sallaya dolaşmalarıdır!

Ve bir hobbit’in bu ‘içsel’ huyundan vaz geçmesi için önce yemekten, eğlenmekten, tembellikten ve hiç şüphesiz, mutlu olmaktan vaz geçmesi gerektiği anlamına geldiği için bu da temel olarak ‘düşünülemez’ bir durumdur..

İşte bu yüzden dünyada hobbit nüfusu az olmamakla beraber, macera peşinde koşan hobbit nüfusu ise yok denecek kadar azdır.

Bu nadir ve ‘isteksiz’ istisnalardan biri de şu anda, elini kolunu sallaya sallaya girip, çok kısa bir süre içerisinde de saplanıp kaldığı Croaking Mire bataklığındaki Brom Bumblebrim’den başkası da değildir.

İşin gerçeğine bakıldığında da aslında suçun tamamı Brom’a ait de değildir.

Genç hobbit keyfince bir yerlere gitmeye başladığında, içindeki bir ses —yada kıçındaki ısırık acısı— ona o yönde değil, bir başka yönde gitmesini söyler.

Söz gelimi, bir sefer Brom’un bunu sınamaya kalkması aynı gün içerisinde ardarda tam üç defa ısırılmasıyla sonuçlanmıştı.

Brom güneye, geldiği genel istikamete dönüp, “Hmm.. Bugün nereye gitsem acaba? Belki de güneye, Melshieve Akademisine gitmeliyim. Orasını hiç görmedim..”, dediğinde ilk ısırığı yemişti.

“Peeeki.. Güney değil. Batı nasıl? Orda Sisters Lake gölü ve Witch Sisters bataklığı var sanırsam. Rivayetlere göre orada yaşayan üç cadı kız kardeş, görülmüş en güzel kızlarmış!”

Buna yediği ısırık ise özellikle acıtmıştı Brom’un canını..

“Tamam.. Öyle olsun bakalım..”, demişti Brom, kalçasının, tam da göremediği noktayı acı içerisinde kaşırken. “Doğuya gidelim. Bu kadar yakınındayken denize girmemek yazık olurdu. Şanslıysam denizde fazla sis olmaz. Rivayetlere göre açık havada, Drashan ta buradan bile görülüyormuş..”

Gerçekte Brom’un, ne Aralık ortasında buz gibi bir denize girmek, ne de mebus korsanların olduğu Drashan’ı —uzaktan yada yakından görmek gibi bir niyeti vardır. Sadece aklında oluşan bir teoriyi sınamak niyetindedir o kadar.

Brom, teorisini üçüncü bir ısırıkla sınamış olarak kuzeye doğru yürümeye başlar..

Aynı ısırık onu hanlardan, genel olarak yolları takip etmekten, şehir ve kasabalardan da uzak durması gerektiğini.. eh.. ısırarak söyler!

Brom, kendisini bu pis kokulu bataklığın ortasında getirip, sonra da terk eden ‘ısırığa’ lanet eder ve yapış yapış balçık ve sulu-vatuzlu vıcık vıcık çamurlu ‘bi şey’lerin içinde bulur.

“Niye yaaa.. Niye getirdin beni buraya ki? Ne var burada? —Aaaa bak, vıcıklı sülüklü balçık dışında gerçekten ne var burada?”, diye acıklı bir sesle hicveder.

Genç hobbit, o bataklıkta iki gün cebelleşir ve gece mi daha kötü, yoksa gündüzleri mi, bir türlü karar veremez zira gündüzleri hareket eden, ve bazen de etmeyen her şey onu yemeye çalışır. Geceleri ise bataklığa olağan dışı, nereden peyda olduğunu bir türlü kestiremediği bir sisle beraber, boğucu bir de sessizlik çöker ve Brom sislerin arasında devamlı ‘bir şey’lerin sessizce ve süzülerek uçtuğunu görür.

Geceleri sessizliği bölen sadece, arada bir duyduğunu sandığı inleme sesleridir.

“Lanet olsun..”, diye geçirir içinden Brom. “..hortaklar ve hayaletler! Neden hortlaklar ve hayaletler olmalıydı ki?”

Brom bataklıkta geçirdiği ikinci gecenin boğucu sessizliğindeki inlemelere yeni bir ses daha katılır..

 

“Brom..”

 

“Efendim.. Ne? Eh? Kim var orda?”, diye tiz bir çığlık atar Brom.

 

“Brom.. Kurtar beni Brom, boğuluyorum..”

—diye çok uzaklardan, yankılanarak gelen, yumuşak, hafif titreyen, ipek gibi bir kadın sesi duyar Brom.

 

“Ne.. neredesiniz? Sizi göremiyorum!”, diye cevap verir Brom tırsmış bir şekilde.

 

“Yardım et bana, Brom.. Çok yalnızım.. ve yardımına ihtiyacım var, kurtar beni bu bataklıktan..”

 

“Ama ben kendimi bile kurtaramıyorum. Neredesiniz? Göremiyorum sizi. Sabaha kadar dişinizi sıkabilirseniz, sizi kurtarmak için yardım getirmeye çalışacağım.” 

 

“Brom.. Lütfen yardım et bana.. Boğuluyorum..”

 

“Ben.. adımı nerden biliyorsunuz?”, diye korkmuş bir şekilde sorar Brom.

 

“Brom.. Yardım et bana.. Kötü adamlar beni zincire vurdular ve beni bu bataklığa kurban ettiler.. Yok olmak istemiyorum, yaşamak istiyorum, Brom..

 

Brom duydukları karşısında korkmuş olmasına rağmen yine de fena halde hiddetlenir çünkü yaşadıkları bu dünyada, bir şeyleri def etmek için böylesi ‘bakirelerin kurban edilmesi’ alışkanlığı duyulmuş bir şey olmasa da, imkansız da değildir.

Genç ozan, özellikle kadınlara karşı yapılan kötülüklere, cürümlere ve cinayetlere karşı içsel bir hassasiyeti vardır ve bulduğu göreceli ‘kuru’ topraktan kalkar ve sesin geldiğini düşündüğü yöne doğru vıcıklı balçıklı bataklıkta, kör bir şekilde sislerin içine dalar..

..ve çok kısa bir süre içerisinde de ayağı takılır ve yüzü koyun, pis, bulanık ve buz gibi bir bataklık göledinin içine düşer.

Brom, anında ve panik içerisinde, buzlu bulanık suyun içerisinde debelenmeye başlar ama su, dışarıdan göründüğü kadar bulanık değildir.. daha ziyade, bir şekilde sadece ‘puslu’ gibidir..

..Puslu ve aydınlık!

Brom, suyun derinliklerinde ışıl ışıl bir şeylerin parıldadığını görür ve ister istemez tepinmeyi bırakır ve suyun dibine doğru batarken, hayranlıkla o pırıltılı ışıkları seyretmeye başlar.

Ve hobbit battıkça su sanki berraklaşır ve Brom orada, surun derinliklerinde, daha önce hiç görmediği, garip, çapraz örmelerle bir birine eklenmiş, zarif denebilecek kadar da ince zincirlerle ayaklarından, bileklerinden, belinden ve boynundan prangalanmış genç, sıskası çıkmış kızı görür..

Brom bir ozandır ve her ozan gibi hayal gücü gelişmiş bir ruhu vardır. Dahası, bir hobbit olması dolayısıyla, biraz da hayalperesttir. Ancak o buz gibi suda gömülürken, zincirleriyle boğulan sıska kızı gördüğünde içinde bir şeylerin kıpraştığını hisseder..

..ve aklından, “Kim böylesi güzel ve zavallı bir kızı buz gibi bir suyun içinde zincirlere vurur ki? Bu açıkça bir cinayet!”, diye geçirir.

Bununla beraber, zihninin derinliklerinde ise, “Bu sıskası çıkmış kız suyun içinde nasıl hala hayatta?”, diye küçük bir ses de duyar ama o ses, üst üste binen hayret verici şeyler karşısında biraz cılız kalır ve boğulur.

 

“Brom.. Yardım et.. Boğuluyorum.. Daha fazla dayanamayacağım.. Ölüyorum.. Lütfen.. Ölmek istemiyorum..”

 

Brom suyun içinde kulaçlarını açar ve kıza doğru yüzmeye başlar ve ona yaklaştıkça, kızı prangalıyan zincirlerin, göletin derinliklerindeki, üstünde ne olduklarını anlayamadığı bazı rünlerin kazıldığı büyük, yosun tutmuş bir sütuna çivilenmiş olduğunu fark eder.

 

“Boğuluyorum.. Daha fazla dayanamayacağım.. Ölüyorum, Brom.. Ölüyorum..”

 

“Geliyorum, dayan..”, diye bağırır Brom, ve bağırmasıyla birden boğazı buz gibi, çamurlu ve bulanık suyla dolar!

 

Genç hobbit, gerçek, katışıksız, akılsız paniği hayatında ilk defa ve o anda yaşar.. Ve hayatta kalma iç güdüsünün ona söylediği tek şeyi yapmaya çalışır; Brom var gücüyle yüzeye çıkmak için çırpınır ama farkında olmadan ne kadar derine inmiş olduğunu anlamamıştır bile..

..Küçük hobbit’in göğsü sıkışır, yanan ciğerlerindeki son hava da panik kabarcıkları halinde ağzından ve burnundan kurtulur ve Brom, gözleri kararmış bir şekilde tekrar dibe çökmeye başlar.

 

“HAYIR.”

—diye güzel, etkileyici bir ses duyar kaybolan farkındalığının derinliklerinde..

 

“Burası ölmek için uygun bir yer değil, ölümlü.”

 

Brom acı içerisinde gözlerini açtığında, hala göletin derinliklerindedir, ancak daha önce gördüğü parıltıların hepsi gitmiş, geride sadece buz gibi soğuk ve bulanık pis su kalmıştır. Brom açısından farkı ise, ilginç bir şekilde nefes alabiliyor olmasıdır..

Genç hobbit, hayret ve panikle etrafına bakındığında, kendisini kocaman bir hava kabarcığının içinde süzüldüğünü görür. 

 

“Burası küçük bir hobbit için de uygun bir yer değil. Ve bu, o mebus yaratığın ilk defa bir ölümlüyü zincirlerinden kurtarması için bu tehlikeli sularda boğuşu değil. Ama ben burada olduğum sürece, o da bu bataklıkta kalacak.”

 

Genç Brom sesin geldiğini sandığı yere döner ve karşısında, hayatında gördüğü en yakışıklı adamı görür.

Brom bir ozandır ve ozanlar için kelimeler ve nüansları çok önemlidir. Bu yüzden karşısında duran ‘adam’ için sanki ‘yakışıklı’ kelimesi yetersizdir. Yada sadece ‘anlamsızlaşmıştır’ artık.

Önünde duran adam, uhrevi denebilecek kadar ‘güzeldir’..

 

“Kim.. kimsin sen?”, diye tırsmış bir şekilde kekeler Brom.

 

“Sana adımı vermek isterdim, genç Brom Bumblebrim, ancak isimim seninle yayılacak olursa, bu benim buradaki görevimi zorlaştırır zira beni adımla bulabilirler ve gördüğün o şer yaratığın müritleri, mahpusumu kurtarmak için ellerinden geleni yapmak için burada toplanırlar. Nerede olduğu bilinmeyeni kimse kurtaramaz.”

 

“Be.. Beni kurtardığınız için te.. teşekkür ederim.. sanırım..”, diye kekelemeye devam eder Brom.

 

“Teşekküre gerek yok, genç hobbit. Bununla beraber, seni buraya getiren küçük misafirine, yüzmesini bilmeyen birisini okyanusa atarak öğretmeye kalkmanın kendisi için biraz masraflı, senin için ise ‘can alıcı’ olabileceğini hatırlatmanı rica edeceğim.”, der uhrevi güzellikteki adam.

 

“Sö.. söylerim ama beni dinleyeceğini pek sanmıyorum..”

 

“Denemekten bir zarar gelmez.. Dinleyebilir. Seni kaybederse, yerine yenisini bulması çok uzun sürebilir. Dahası, bunun için vakti de kalmayabilir.. Şimdi. Giymeye hazır mısın?”

 

“E.. evet, Efendim. Kesinlikle hazırım. Ama gitmeden önce bir şey sormak isterim.”

 

“Sadece bir şey mi?”, der adam ve gülümser.

 

“Sen.. Uhhm.. Siz bir melek misiniz?”

 

“Öyle de denebilir, genç Brom. Teknik olarak ben bir ‘Muhafızım’. Bizler bazen —nadiren— bir ölümlüye atanırız, onu korumak için. Bazen de bir yere.. Fesat bir yaratığın dünyaya saçılmasını engellemek için. Bu döngüde, ben buraya atanmış durumdayım.”

 

“Döngü?”

 

“Daha değil, genç hobbit. O bilgi senin için okyanustan bile derin. Öğrendiğin zaman, sanıyorum öğrenmiş olmak için de hazır olmuş olacaksın.”

 

“Uhhm.. peki.. Efendim..”

 

“Hazır mısın?”

 

“Evet, hazırım.. Ama bir şey daha sormak isterim.”

Uhrevi güzellikteki adam, derin, esef dolu bir nefes verir.

 

“Tabii ki sormak istersin. Ölümlüler ve onlarım ölümcül merakları.. Aşağıdaki yaratığın kim olduğunu merak ediyorsun.”

 

“Aslında ben sadece neden evimden alınıp zorla ta buralara kadar getirildiğimi sormak istemiştim..”

 

“Bu sorunun cevabını bilmiyorum, genç Brom. Birimizin bildiği bir şeyi, hepimiz bilmeyiz. Bununla beraber, sanıyorum hedefine vardığında bunun cevabına da muvafık olmuş olacaksın.”, der Muhafız gülümseyerek.

 

“İş işten geçince yani..”, diye cevap verir Brom somurtarak.

 

“İş işten sadece öldüğümüzde geçmiş olur, genç hobbit. Ki bazen öldüğümüzde bile geçmiş olmayabilir. Ama sen buradaysan, bunun bir sebebi olmalı. Tıpkı gideceğin yerde sana ihtiyaç duyulabileceği gibi.”

 

“Ben sadece basit, küçük bir hobbit’im. Kimin bana ihtiyacı olabilir ki? Bu koca dünyada nasıl bir etkim olabilir?”

 

“Bu ‘koca dünya’ dediğin şey gerçekte ve tamamı, bir çok küçük şeylerin bir araya gelmesidir aslında; ağaçlar, binlerce küçük yaprağın bir araya gelmesinden, şehirler, binlerce insanın bir araya gelmesinden, ordular, binlerce bireyin bir araya gelmesinden oluşur. İnsanların kaderlerini de, binlerce ‘küçük şeyler’in bir araya gelmesi belirler. Bunlar bazen niyetlerden, bazen eylemlerden, bazen de ‘sadece basit’ küçük hobbit’lerden oluşur..”

 

“Hiç bir şey anlamadım ama verdiğiniz alicenap açıklamadan dolayı teşekkür ederim, Efendim.”, der Brom ciddi bir ifadeyle.

Uhrevi güzellikteki adam tekrar gülümser.

 

“Gidelim mi?”, diye sorar hobbit’e.

 

“Evet, lütfen.. Ama hazır konu açılmışken, aşağıdaki kim di?”, diye soruverir Brom.

Muhafız yine esef dolu bir nefes daha verir.

 

“Ah şu ölümlüler..”, diye söylenir.

 

Brom içinde bulunduğu ‘hava kabarcığının’ daraldığını hisseder ve gözleri kararmaya başlar. Etrafındaki buz gibi su üstüne çuvallandığında ise kendinden geçer. Farkındalığını kaybetmeden önce duyduğu son şey Muhafızın sesidir.

 

“Zuggtmoy.”

 

Brom, muhteşem bir Nisan güneşine gözlerini açar.

Güneş daha tam tepede değildir ancak pırıl pırıl, masmavi gök yüzünde keyifle dolanmaktadır. 

Brom, her tarafı ağrır bir şekilde doğrulur ve etrafına bakınır. Aşağı, güneye baktığında, Croaking Mires bataklığını görünce biraz şaşırır. Belli ki Muhafız onu sadece yüzeye çıkarmakla yetinmemiş, onu bataklıktan da tamamen çıkarmıştır.

 

“Zuggtmoy..”, diye geçirir içinden ama bu isme tekabül eden hiçbir bilgi gelmez aklına.

“Aptal şey..”, diye hışımla söylenir ama bunu, suyun altındaki ‘sıskası çıkmış, ürkütücü kız’ için mi kullanır, yoksa olur olmaz zamanlarda onu, tam da göremediği yerden ısıran şu ne idüğü belirsiz şey için mi, belli değildir..

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” III ile
devam edecek..

 

 

 
 

A Bard’s Tale X
“Dorin’s Day”

Timeline:

Dış görünüşler aldatıcı olabilir. Toplum bizim dış görünüşümüze bakar ve ona göre bir fiyat ve bir de rol belirler.. Ve genelde de bu rolün gerçekte bize uygun olup olmadığı ile ilgilenmez.

Bazen toplumsal kalıplar bizi hiç istemediğimiz şekillere sokar. Ama en sonunda tercihi yapan bizizdir ve yaptığımız tercihlerin sonuçlarını da üstlenmemiz gerekir.

Bu, bir çocuğun kendisine biçilen rolün içine sıkıştırılmasına karşı verdiği farkındasız itirazın hikayesidir..

Bu hikaye, Serenity Home yangınından dört, dört buçuk yıl önce başlar ve hem daha gerisini, hem de daha ilerisini kapsar.

 

 

Omuzunda ki o iz ne?”

Genç adam soruyu duymasıyla kendisini, kıyısında yıkandığı büyük Arashkan gölünün dibinde bulması bir olur. Panik içerisinde suyun yüzeyine tepinerek çıkar ve ağzına, burnuna ve boğazına kaçan suları zorlukla ve boğuk öksürüklerle temizler.

Kıpkırmızı olmuş yüzünü, istifini bozmamaya çalışarak gizler. Genç adam, burnuna kadar suyun içinde öylece durur.

Yavaşça sesin geldiği yöne döner ve “Ummm.. hangi iz?, diye sorar.

“Özür dilerim. Seni irkiltmek istememiştim.”, der yumuşak sesiyle, gölün kıyısında duran kız.

“Sorun değil. Sadece roller biraz yanlış oldu.”, diye mırıldanır.

“Anlayamadım..”, der genç kız.

Udoorin, sadece bir kaç kulaç ilerisinde, suyun yanında çömelmiş kıza bakar. Kızı ilk gördüğü günden beri ondan gözlerini alamamış olması, her nasılsa onda yeni yeni fark ettiği ayrıntılardan hiçbir şey eksiltmemiştir. Onu ilk gördüğünde fark ettiği şey gözleri olmuştu. Gözleri ve gözlerinin rengi.. ve şekli.. ve o gözleri süsleyen kirpiklerinin ne kadar uzun olduğu.. ve o gözlerin ardında yanan ateşi. Udoorin, o sırada kızın gözlerinde gizlenmiş ateşin sebebini bilmiyor olsa da yine de fark etmişti işte..

Sonra onun ince, çok hafif çilli burnunu ve minik, kırmızı ağzını..

Seri cinayet silsilesi gibi bunları —ve daha fazlasını— ard arda fark etmiş ve elinde savurduğu baltayı bir anda savurmaktan vaz geçmiş ve öylece kız baka kalmıştı..

O günden sonra kızın görünüşünde, duruşunda, davranışlarında, duygu ve düşüncelerinde fark ettiği ayrıntılar git gide artmış ve Udoorin’in bunların listesini tuttuğu zihinsel defterini çoktan doldurmuş, şu anda ise mutlu bir şekilde on dördüncü koçandadır!

Udoorin bu sefer kızın siyah, kuzguni saçını her zamanki gibi örmediğini, hafif dağınık bıraktığını fark etmiştir —ki bu onu biraz şaşırtır zira kız asla düzgün olmayacak şekilde giyinmemiş ve davranmamıştır. Saçları da her zaman, büyülüymüş gibi ‘düzgün’dür. Bununla beraber, kızın ‘hafif dağınık’ halini takdir etmekten de kendisini alamaz.

Udoorin’in gözünde bu kızın her hali güzeldir.

“Umm.. normalde kızlar gölde yıkanırken, erkekler yanlışlıkla onlara tesadüf eder.. ‘Roller yanlış oldu’ derken bunu kastetmiştim.”, diye lafı biraz ağzında geveleyerek açıklar.

“Ben.. ben özür dilerim. Gidebilirim.. rahatsız olduysan.”, diye kız da biraz geveler lafı ağzında.

“Hayır. Lütfen gitme.. Yani.. kalma da.. yani.. kalma ama gitme de!”, diye tamamen afallar ve zihninde Aager’in ağzından kendisini “Avanaksın olm sen. Tam bi avanak!”, diye azarlar.

“Ben.. yanlışlıkla gelmedim aslında.”, diye hızlı bir şekilde itiraf eder Lorna.

Udoorin kıza öylece bakar.

“Yaralarını merak ettim ve belki bir şeye ihtiyacın olur diye düşündüm.”, der kız ve ne kadar kötü bir yalancı olduğunu ortaya koymuş olur. “..ve üzerinde zırhın da yok, silahların da.” diye gevelemeye devam eder ve kendi yüzü de kızarmaya başlar.

Udoorin daha da hayretle kıza bakar.

“Beni korumak için geldin..”, diye hayretini de, hayranlığını da, mutluluğunu da gizleyemez.

“Lady kimsenin yalnız dolaşmasını doğru bulmuyor. Ama kimse senin yalnız olup olmadığınla pek ilgilenmiyor..”, diye tamamen kızarmış bir yüzle cevap verir kız.

“Ummm.. Neredeyse iki haftadır yollardayız. Sim Town’a kokarak girmek istemedim..”, der. Sonra işin gerçeğini itiraf eder.

“Aslında Lady koktuğumu ve gidip yıkansam iyi olacağını, yoksa hayatımın geri kalanını yalnız geçireceğimle alakalı bazı tehditler savurdu!”, diye dürüstçe mırıldanır Udoorin. “Umm.. Yıkanmak istiyorsan gelebilirsin..”, diye önerir.. Genç adam bir anda söylediği şeye ayılır ve daha da kızarmış bir yüzle kekeleyerek ekler “Yani.. ben çıkabilirim.”, diye kızı kurtaracağına, kendisini de, onu da daha da batırır.

“Ben.. biz.. kızlar sonra.. akşam halledeceğiz. Sen keyfine bak!”, der Lorna ve o da genç adamı, kendisiyle beraber suda boğar..

Bir an ikiside öylece bakakalırlar.

Neden sonra Udoorin boğazını temizler, kız da ayılır gibi “Omuzundaki iz..”, diye tekrar sorar.

“Ummm..”, diye utanarak takılır Udoorin zira o izin anısını hatırlamak istemediği gibi, ize en başta sebep olan ve olayı tetikleyen şeyi söylemesi halinde, hemen ilerisinde, suyun kıyısında duran kızın üzerinde oluşturabileceği yanlış izlenimi de düşünür.

Udoorin bu kıza deli gibi vurulmuş olduğunun açık bir şekilde farkındadır. Ve ona yalan söylemek gibi bir şeyi asla yapmayacağına o an karar verir.

“Bu.. bu bir ısırık izi..”, der sessizce.

Lorna’nın iki kaşıda havaya kalkar ve hayretle “Isırık izi mi? Ne ısırdı seni?”, diye sorar.

“Umm.. Bremorel! Bir de bacağımın arkasında var. O da Laila’ya ait!”

 

A Bard’s Tale VIII, “Aager”

(alıntı.. aslı için bkz. Hikaye: A Bard’s Tale VIII, “Aager”)

Serenity Home kasabasının karakol binasında bir grup güvenlik görevlisi toplanmış, esas duruşta şerifin gelmesini beklemektedirler. Aralarından geniş omuzlu, uzun boylu bir çocuk, rahat bir şekilde duvara yaslanmış olan Aager’i fark eder. Sırasından ayrılır ve ona doğru yaklaşır. Tanımadığı bu adamın önünde dikilir, çatık kaşlarıyla ona pis bakışlar atar ve kaslarını şişirir.

Gürlü sesiyle “Sen de kimsin ve burada ne işin var?”, diye bela arayan bir üslupla önünde duran adama hırlar.

Aager hiçbir şey söylemeden iri gence bakar.

Genç, kendisinin kale alınmayışından hiç hoşlanmaz.

“Sana söylüyo—” Genç adam gerisini getiremez çünkü bir anda kendisini yerde bulur ve ne diyeceğini de hatırlamaz ama başında oluşmuş devasa bir ağrı ile olduğu yerde inlemeye başlar. Aager’in hangi ara belindeki copu çıkarıp kullandığını kimse görmez.. Bütün görevliler oldukları yerde kala kalmışlardır.

Karakol binasının kapısı açılır ve “Günaydın beyler.. “, diyerek şerif içeri girer..

..ve yerde yatan genci fark eder. Bir bakışta ne olduğunu anlar. Yüzünde keyifli bir ifade belirir ve yerde inleyen çocuğa yaklaşarak “Aaa..! Demek çoktan tanıştınız..”, der. Sonra diğerlerine döner ve “..ama bilmeyenler için, bu bey ‘Efendi Aager’. Kendisi bu sabah itibariyle benim sağ kolum oldu..”, der. Sonra Aager’e döner ve yerde yatan genci işaret ederek, “Bu da Udoorin. Kendisi oğlum olur. Sorumlulukların arasında, onu adam etmek de var. Deyim yerindeyse ‘eti senin, kemikleri benim. Bol şans!”

Aager sevimsiz bir ifadeyle yerde yatmış, kırılmış kafasını inleyerek tutan çocuğa yaklaşır ve onu adam etmeye başlar;

“Bir: sana müsaade edilmeden sırandan ayrılmayacaksın.. İki: kuşkulandığın birine cop mesafesinden daha yakında durmayacaksın.. Üç:  her kim olursa olsun, muhatabına her zaman ‘bayım’, ‘hanımefendi’ yada en azından ‘efendim’ diye hitap edeceksin.. Dört: ısıracaksan, havlamayacaksın. Aslına bakılırsa, hiçbir zaman havlamayacaksın! Beş: ölmediğin sürece yerde yatmayacaksın çünkü yerde yatarsan ölürsün..!”

 

Ayağa kalk Udoorin!” *, diye hırlar karalar içindeki adam.

“Eveet beyler, biz kendi işimize bakalım. Herkes bugünkü nöbet yerini biliyor sanırım.”, der şerif ve adamlarıyla karakol binasından ayrılır.

“..Sana ayağa kalkmanı söyledim genç adam!”, diye emrini tekrarlar Aager acımasızca.

“..Ka.. Kafamı kırdın kahrolasıca!”, diye inler yerde yatan genç.

Aager hiç sektirmez ve belinden çektiği copu tekrar gencin tepesine indirir. Genç bir çığlık atar ve yarılmış alnını tutar.

“Kahrolasıca ‘efendim‘!, diye düzeltir Aager ve “Ayağa kalk!”, diye tıslar yine.

Genç, zorlukla ayağa kalkmaya çalışır ama başına yediği iki darbeden sonra bu sadece gözlerinin kararmasına sebep olur ve olduğu yere yığılır. Kendinden geçmeden önce duyduğu son şey, karalar içindeki adamın “Sen öldün!”, diyen acımasız hırıltısı olur.

Bunu takip eden günlerde, Aager’in kimliği olmasa da, şerifin oğlunun kafasını kırdığı haberi yayılır. Karalar içindeki adam, bir orman yangını gibi çöker Serenity Home kasabasına. Ne zaman, nerede peydah olacağı asla kestirilemez, ancak iş kasabanın güvenliği ile ilgili olan her yerde ortaya çıkar ve kafası kırılan ilk kişi genç Udoorin olsa da, son kişi olmayacaktır. Belediye konsül üyeleri bu durumdan tedirgin olsalar da, Başkan Arthandos Yuleman ve Şerif Standorin geri adım atmazlar. Uzun toplantılar ve konuşmalardan sonra şerif söz alır.

“Beyler.. Serenity Home çok uzun yüz yıllardır bir köy ve bir kasaba olmaya alışmış durumda. Ancak bir şehir olmak istiyorsak, bazı alışkanlıklarımızın değişmesi lazım. Artık bir köylü gibi değil, bir şehirli gibi olaylara bakmamız gerekiyor ve açıkçası ‘eski güzel günler’i yad ederek bunu başaramayız. Oluşabilecek sorunlara şimdiden çözümler bulmuş olmamız gerekiyor. Oluştuktan sonra ‘yama işi’ bir kasaba için tatmin edici olsa da, bir şehir için yeterli olmaz. Etki alanımız Durkahan şehrinden Drashan’a, Rook Dağlarından, neredeyse Endless Watch’a kadar uzanıyor. Sizler bir şehrin idaresi için kendinizi hazırlamalısınız. Bizler de büyük bir şehrin güvenliği için uğraşıyor olacağız zira küçük düşünme zamanı sona erdi ve artık öyle bir lüksümüz de yok! “

Bu konuşma, bazı kırıntılar dışında Yuleman ve birçok konsül üyesince büyük destek görür. Buna Serenity Home Tapınak Baş Korucusu Demos Lightshand’den de destek gelince, işler bir anda hız kazanır ve Efendi Aager’in her yerde sessiz varlığı hissedilir. İşe, bütün ayrıntılarıyla kasabayı ve son otuz yılda adı kayda değer herkes hakkında bilgi edinerek başlar. Sonra kasabanın sınırlı muhafızlarının sayılarını kademeli bir şekilde arttırır ve sıfırdan eğitimleri için Elder Hills ve Scowling Hills’den özel eğitmenler getirtir. Kasabaya bağlı izcilerle olan kopuk ve gelişigüzel iletişimi bir standarta oturtur. Sonra da Ritüel Forest, Dim Woods, Oger’s Foot, Rook Mountains, Themalsar Harabeleri, Elder Hills, Scowling Hills, Silent Hills ve Tinker Hills hakkında ayrıntılı ve güncel bilgi için izcileri bu bölgelere gönderir ve gelen yeni bilgiler ışığında kasaba için oluşabilecek potansiyel tehlikeleri tespit eder.

Efendi Aager, yaptığı tespitlerle tatmin olup yerinde oturmaz. Bir yandan, aralarında uyanık ve eğitimli olanlardan birkaç kasaba muhafızını kendi idaresine kaydırır ve onları eğitirken, bir yandan da izcilerden aldığı bilgiler doğrultusunda yaptığı tehdit değerlendirmeleri sonucunda, söz konusu tehlikelerin ortadan kaldırılmaları için harekete geçer.

İlk operasyonu, Dim Woods’da uzun yıllar sorun oluşturan kurtlar ve ortadan kaybolan kadın ve kızlarla ilgili olur. Onun idare ettiği operasyon, Laila ve Morel adındaki iki genç izci kızın varlığı ile beklenmedik bir başarıyla sonuçlanır. Aager geri döndüğünde hazırlayacağı raporda bu operasyonu

 

Operasyon Kodu: Dim Woods — 001

“Dim Woods Kurt Kapanı Operasyonu”

“Bane’s Song Operasyonu”

BAŞARIYLA TAMAMLANDI

 

..olarak kayda geçecektir.

 

Yine mi?!”, diye homurdanır genç Udoorin yatağından. “Daha gün doğmadı bile. Bu ne hergün hergün!”

Udoorin son üç aydır olduğu gibi, yine odasının camının altında gelen bir tıkırtıya uyanmıştır.

“Milletin camını sevgilisi tıklatır, benimkine ise manyağın teki musallat oldu!”, der asabi bir şekilde. Sonra yorganını üstünden savurur, seri hareketlerle üstüne bir şeyler geçirir, darma dağınık odasının kapısını çeker, ardından hışımla çarpar ve dışarı çıkar.

“Yatağını paylaştığın biri mi var?”, diye hırıltılı sesiyle sorar, siyahlar içinde genç Udoorin’i bekleyen adam.

Udoorin durur..

Sonra, “Hayır yok! Olsaydı bunu sen biliyor olurdun zaten.”, diye söylenir Udoorin.

“Senin özel hayatın beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren senin mesleki hayatın..”, der Aager, üzerine alınmadan.

“Neden soruyorsun o zaman?”, diye nezaketsiz bir şekilde sorar genç adam.

“Her sabah odanın kapısını çarptığını duyuyorum. Boş bir odanın kapısını dramatik bir şekilde her sabah çarpıyor olmandaki ahmaklığa bir anlam veremediğim için soruyorum.”, der Aager, hafif omuzlarını silkerek.

“Sana çarpıyorum!”, diye dikleşir Udoorin.

“Aaaa.. ben odada yokken bana kapı çarpıyorsun. Cesursun genç Udoorin.”, diye sevimsiz bir şekilde sırıtır Aager, genç adama. “En azından ‘Kim o?!’ diye kafanı pencereden ahmakça bir şekilde dışarı uzatmıyorsun artık. On altıncı defa gırtlağını kestikten sonra bunu yapmayı bırakmış olman da bir başarı sanırım.. Hazırsan başlayabilirsin. Üç tur.. Bulman gereken üç şey var. Her biri, bir sonrakinin yeri hakkında ipucu barındırıyor.”

ÜÇ TUR MU?“, diye neredeyse haykırır Udoorin zira ‘tur’lardan her biri kasabanın etrafında tam bir tur koşmaya tekabül etmektedir. Yemiyormuş gibi bir kaç gün önce de adam, geceden sakladığı bir şeyleri bulması gibi saçma sapan yeni bir oyun icat etmiştir!

“Üç tur mu, ‘efendim‘!”, diye düzeltir Aager sessizce.

“Üç tur mu, EFENDİM?!“, diye isyanını yineler genç adam, ne var ki işin içine ‘efendim‘ girince istediği vurgu, hışmını kaybeder.

“Üç tur genç Udoorin. Başlasan iyi olur zira üç saatin var..”, der Aager.

“Lanet olsun.. Başınıza karga işeyesiceler!”, diye en son duyduğu küfrü savurur Udoorin.

“Lanet olsun, başınıza kargalar işesin, ‘efendim‘!”, diye onu da düzeltir Aager.

Genç adam koşmaya başlar ve kasabanın, Serenity Irmağına bakan çıkışına doğru, evlerin arasından kaybolunca, çocuğun çıktığı evin kapısı açılır ve ardından şerif belirir.

“Hiçbir gelişme göremiyorum.”, der sakince. Ama adamın fena halde üzgün olduğu bellidir.

“Neden öyle düşünüyorsunuz?, diye sorar Aager, şerife.

“Annesini kaybettikten sonra böyle oldu. Hiçbir şeye karşı ilgisi olmayan, tamamen umarsız çocuğun birine dönüştü. Ne yaptıysam günübirlik ilgi dışında kalıcı bir alaka oluşturamadım onda.”, diye sessizce kaynar şerif.

“Sorun da bu efendim.”, der Aager şerife.

“Ne gibi?”

“Ona acıyıp duruyorsunuz. Siz ona acıdığınız sürece de o değişmeyecek. Sizin acımanızın ona faydası değil, zararı dokunuyor. Ama üzülmeyin. Ben ona acımayacağım çünkü hayatımda kimse bana acımadı. Öyle ki, sorarlarsa tarif edemeyeceğim belki de tek şey budur.. Genç Udoorin benden yeterince acı çekince, hayatında ilk kez bir amacı olacak. Doğru seçilmiş bir amaç olmayacak bu belki ama, yine de onun için gerçek bir amaç olacak.. ve muhtemelen beni öldürmeye çalışacak!”, diye konuşur Aager.

Şerif, önünde duran adama hayretle bakar.

“Gerçek nefret bir günde oluşmaz. Zamana ihtiyaç duyar. Nefretin ne olduğunu bilmeyen biri, sevginin de gerçekte ne olduğunu bilmez — kıymetini de..”, der Aager kati bir sesle.

Şerifin gözleri kısılır ve sessizce “Sen nefreti çok iyi biliyor gibisin..”, der ona.

“Evet.. Çok iyi bilirim..”, der hırıltılı sesiyle Aager.

“Kimdi.. çok sevdiğin..?”, diye her şeyi bir anda anlamış bir şekilde sorar şerif.

Uzun bir süre cevap vermez Aager.

Neden sonra, “Kız kardeşim..”, diye fısıldar..

 

✱ ✱ ✱

 

Aager tahmininde doğru çıkar.

Karakoldaki ilk karşılaşmalarının üzerinden beş ay kadar geçmiştir ve Udoorin artık bu adamdan nefret etmektedir. Ve farkında olmadan onu devamlı gözleriyle takip etmeye başlar. Aager nereye giderse genç Udoorin, yanan gözlerle onun peşindedir ve zamanla adamın sabit bir güzergahı olduğunu fark eder.

Udoorin’in zihninde yavaş yavaş bir plan oluşmaya başlar. Plan hiç de çetrefilli bir plan değildir. İki arkadaşıyla buluşacak ve Aager’in evine dönerken kullandığı güzergahta uygun, kuytu bir noktada pusuda bekleyecekler ve adam geçerken Udoorin adamı yakalayacak, diğer ikisi de ellerindeki sopalarla adamın kaşını gözünü —ve neresine gelirse— yaracaklardı..

Udoorin, arkadaşlarıyla karanlıkta, sabırla Aager’in gelmesini bekler.

 

..ama Aager gelmez.

 

Genç Udoorin’in ısrarı üzerine iki saat daha bekledikten sonra arkadaşlarının canı sıkılır ve kalkıp giderler. Kendi canı da fena halde sıkılmış bir şekilde Udoorin’de evinin yolunu tutar. Karanlıkta biri “Sen öldün!”, der ve Udoorin kafasına yediği bir cop darbesiyle yere yığılır. Ertesi gün karakolda uyanır. Uyandığında karşı hücrede arkadaşlarını da, kafaları yarılmış bir şekilde bulur!

“Sanırım bugün yapacağın altı tur, yaptığın planın nerelerinde eksik ve hatalar olduğunu düşünmen için yeterli olacaktır. Dört saatin var!”, der Aager hırıltılı sesiyle.

 

✱ ✱ ✱

 

Bu olayı takip eden aylarda Aager, genç Udoorin’i sonuna kadar zorlar. Udoorin, kasabanın etrafında o kadar çok defa koşmuştur ki, o bölgeyi avucunun içi gibi bilecektir. Bunun yanı sıra babasının zoruyla kılıç eğitimlerini de almaya başlar, ancak çocuğun kılıca karşı hiçbir ilgisi olmaz. O sadece eline geçirdiği baltaları savurup bir şeyleri ikiye, üçe.. yada altıya bölmeyi tercih eder. Parçalar ne kadar çok ve ufaksa genç Udoorin’de o kadar mutludur.

Aager, Udoorin’in silah tercihi konusunda tarafsız kalır. Ona göre her silah, sadece birer silahtır. Kullanan iyi ise ölümcül, değilse ölü bir adamın yanında duran atıl bir nesnedir, o kadar.

Udoorin babası için kılıç kullanmayı öğrense de, babasına rağmen savaş baltalarını kullanmayı daha iyi öğrenir ve bununla beraber Efendi Aager’e karşı kendisini daha da cesur hisseder. Acı bir şekilde cesaretini ona karşı sınar ve cesaretin yalnız başına yeterli olmadığını en sonunda anlar. Udoorin, Aager’den gerçek anlamda nefret eder. Ondan ve onun her “Sen öldün!”, deyişinden..

Genç Udoorin on yedi yaşına bastığında Efendi Aager’le iletişimi değişmese de, ona bakış açısı tamamen değişecektir.

 

Oraya bir operasyon yapmamız şart”, der Efendi Aager.

O gün karakolda toplanmış Belediye Başkanı Yuleman, Şerif Standorin, tapınak temsilcisi olarak gönderilen Lady Magella adındaki, ciddi bakışları olan bir dişi dwarf, İzce Efendileri Davien ve Moorat ve onların en yetkin öğrencileri Laila ve Bremorel bulunmaktadırlar. O güne kadar Rituel Forest’daki Oger’s Foot’da yaşayan ogrelerle genelde huzursuz da olsa bir barış olmasına rağmen, bir ay kadar önce, aralarından azılı bir tanesi çıkmış ve önüne çıkan herkesi öldürmüş olduğu haberi alınması sonrasında, yakalanması için gönderilen İzci Efendileri Davien ve Moorat, ogre’i lanetli Themalsar harabelerinin kıyısına kadar takip etmişler, ancak daha ileri gitmemeyi tercih etmişlerdir zira kendisine Ogre Prinsh Cabot adını veren dev yaratık, ogre ve gnoll takipçileriyle beraber harabelere girmiş ve orada saklanmıştır.

“O harabeler sınırlarımızın çok dışında.”, der Yuleman, sessizce.

“O harabeler sınır tanımaz..”, der şerif burnundan soluyarak. Belli ki bu tartışmayı Yuleman ile daha önce defalarca yapmıştır.

“Haklısınız, şerif.”, diye alttan alır bir sesle konuşur belediye başkanı. “Ne var ki, o lanetli yer için ne bir kaynağımız var, ne de gönderebileceğimiz birileri.”

“Davien? Moorat?”, diye iki izci efendisine de bakar şerif, umutla.

“Zor olacak. Ama gerekiyorsa giderim—”, diye başlar Davien ama Moorat onun sözünü keser.

“Hayır. İkimiz de gitsek, hatta şerif bile gelse bu yeterli olmaz.”, der kati bir şekilde.

“Nereden biliyorsun?”, diye sorar biraz alınmış bir şekilde şerif.

“Bu basit bir matematik meselesi. Onlardan çok var. Bizden yok!”, diye omuzlarını silker, Moorat.

“Efendi Demos ne düşünüyorlar bu konuda?”, diye sorar şerif, dişi dwarf’a.

“Tapınak alınacak karara destek verecek ve elinden geleni yapacaktır.”, diye fevkalade politik, bir o kadar da muallak bir cevap verir Lady Magella.

Şerif kaşlarını çatar.

Moorat ‘fırk’lar.

Yuleman gülümsemesini bir elinin arkasında saklarken, Davien kahkahayı basar.

“Demos, ardında sizin kadar yetenekli bir tapınak koruyucusu bırakacağından eminim içi rahat olacaktır.”, diye yüzü kararmış ve iğneli bir şekilde konuşur şerif.

Efendi Demos’un, benim yeteneklerime ihtiyaç duymamanız için daha çok uzun yıllar yaşamasını diliyorum, şerif. Ne var ki İzci Efendi Moorat söylediklerinde haklı. Bu basit bir matematik meselesi. Denklemin diğer yanına yeterince ağırlık bulabilirseniz, gerekli olanın yapılması için ben şahsen geleceğim.”, der Lady ciddi ifadesinden hiçbir ödün vermeden.

Şerifin yüzü biraz daha kararır ama samimi bir sesle “Affınıza sığınıyorum Lady’im.”, der ve Aager’e döner “Themalsar Operasyonu için şimdilik beklememiz gerekiyor sanırım.”

“Belki de olaya bir başka açıdan yaklaşmalısınız, şerif”, der Lady Magella.

Şerif kaşlarını kaldırır ve “Ne gibi?”, diye sorar.

“Themalsar harabeleri için şu anda yapılabilecek pek bir şey yok. Ama aynı şey Oger’s Foot ogerleri için geçerli değil. Böyle bir şeyden cesaretlenip bir başka ogre’in de benzer bir çıkış yapmasını engelleyebilirsiniz. Themalsar’a gidemeyebilirsiniz, ama Oger’s Foot’a gizli bir baskın yaparak gerekli göz dağını verebilirsiniz. Hiç olmazsa bu şekilde, Cabot’un onlardan alabileceği olası destekleri de engellemiş olursunuz.”, diye aynı ciddi tavırla önerir Lady.

Şerif, Davien’e bakar.

Davien, Moorat’e bakar.

Moorat, Yuleman’e, o da geri şerife bakar..

Hepsi birden sırıtır.

“Hanımefendi..”, der şerif ve Lady Magella’nın önünde eğilir. “..Bilgeliğinizle yolumuzu aydınlattınız. EFENDİ Demos ardında sizin kadar bilge bir tapınak koruyucusu bırakacağından gerçekten içi rahat olacaktır.”, diye sırıtır.

 

✱ ✱ ✱

 

Kasaba sana emanet.”, der şerif. “Biz sadece bir hafta on gün olmayacağız.”

“Yada hepten gelemeyebilirsiniz de! Neden ben de gidemiyorum sizinle? Bremorel ilk operasyonuna, on beş yaşında katılmıştı.”, der acı bir şekilde Udoorin.

“İzci Morel, on iki yaşında eğitimine başladı. Ve yanında Kıdemli İzci Laila vardı ve o da kuzeninden neredeyse üç yıl önce eğitime başlamıştı. Sen daha ikinci yılında bile değilsin. Dahası, ikisi de Dim Woods’da doğdular. İkisi de ormancı çocukları”, diye nazikçe hatırlatır şerif, oğluna.

“Tamam yaa.. bacak kadar bir kıza güvendiğin kadar bana güvenmiyorsun..”, diye kapkara bir yüz ifadesiyle evden ayrılır Udoorin.

Şerif, derin bir iç çeker. Rahmetli eşi Limnia’yı kaybettiği günden beri onu her gün özlemiştir. Ama ona en çok böyle günlerde ihtiyaç duymuştur..

 

✱ ✱ ✱

 

Serenity Home kasabası boşalmış gibidir. En azından Udoorin’e öyle gelir zira babası, İzci Efendileri Davien ve Moorat, Efendi Aager ve hatta olabildiğince az yüzleşmeye çalıştığı Lady Magella’nın bile olmayışı, bir anda genç Udoorin’i başıboş bırakılmış hissini verir. Ancak Udoorin eskisi gibi boş bulduğu anlarda yaptığı gibi arkadaşlarıyla gidip takılmaz. Bu düşünce her nedense ona keyif bile vermez. Onun yerine yüzünde ciddi bir ifadeyle kasabanın girişini ve sekiz ayrı vardiye noktalarını teker teker ziyaret edip, muhafızların işlerini doğru yaptıklarından emin olur. Sonra Belediye Binasını ziyaret edip, babasının yokluğunda herhangi bir şeye ihtiyaç duyulması halinde kendilerini çağırmaktan çekinmemeleri konusunda bilgi vermek için Yuleman’i ziyaret eder. Ardından tapınağa uğrar ve yanlışlıkla arkadaş olduğu Thomas’ı ziyaret eder. Thoması’ı yığınla kitabın ortasında buluşuna şaşırmaz. Ne var ki, okuduğu kitapların belirgin bir kısmının savaş ve savaş taktikleri hakkında oluşlarına çok şaşırır.

“Nedir bunlar?”, diye sorar ona Udoorin.

“Tapınağımızda ‘ışık’ ve ‘hayat’ı temsil eden iki yetkin muhafız var; Efendi Demos ve Lady Magella. Ancak ‘savaş ve taktikleri’ üzerine hiçbir temsilcimiz yok. Bu boşluğu kapatmaya karar verdim.”

Udoorin buna şaşırır. “Tapınağın savaşla ilgilendiğini bilmiyordum”, der.

“Tapınağımız hayatın her safhasıyla ilgilenir. Ve bu da sadece olan şeylerin sonuçlarını avutmakla sınırlı olmamalı. Bir yarayı iyileştirmek, yada bir yetime bakmak bizim görevimiz. Ama ben, yaranın yada yetimin en başta oluşmasını engellemek taraftarıyım..”, der Thomas ciddi bir sesle.

Udoorin ‘fırk’lar.

“Efendi Aager gibi konuştun..”, der.

“Ne gibi?”, diye merak eder Thomas.

“Herkese ‘efendim, bayım yada hanımefendi’, diye hitap edeceksin. Kimseye cop mesafesinden daha yakında durmayacaksın. Yere düşersen, ölmediysen yerde kalmayacasın. Karşındakinin kafasını kırsan bile bunu saygılı bir şekilde yapacaksın..”, der Udoorin, Aager’in hırıltılı sesini taklit ederek.

“Aaaa.. Efendi Aager çok zeki bir adammış. Dahası, söyledikleri bu kitaplarda okuduklarımla özde aynı. Tek fark, onun söyledikleri kişisel tecrübelerden kaynaklanıyor gibi —ki bu da onun geçmişini düşünürsek normal bir şey.”, der Thomas düşünceli bir şekilde.

“Nasıl yani?”, diye sorar Udoorin zira konuşmasından Thomas’ın, Aager hakkında bildiği bir şeyler olduğu bellidir.

“Herkese ‘efendim’ diye hitap ederek, muhatabına saygı göstermiş, dolayısıyla onu sakinleştirmiş ve bir sorun çıkmasına engel olmuş oluyorsun. Cop mesafesinden uzak kalarak, kendine gelebilecek bir saldırıyı, dolayısıyla bundan dolayı oluşabilecek potansiyel yaralanmaları engellemiş oluyorsun. Yere düştüğünde, yerde kalmayarak da, ölümü engellemiş oluyorsun. Çok mantıklı tavsiyeler.”, diye didaktik bir üslupla açıklar Thomas.

Udoorin, Thomas’a alık alık bakar.

Gerçekte sorduğu şey bu değildir ama Efendi Aager’in yıllardır ona öğretmeye çalıştığı şeyleri inatla öğrenmemeye çalıştığı gibi sebeplerini de merak etmemiştir. Dahası, Aager’in kendisini de hiç merak etmemiştir.

..Ve genç Udoorin hem buna bozulur, hem de utanır. Yıllardır o melanet adama karşı hissettiği nefret dışında, gerçekte onun hakkında hiçbir şey bilmemektedir. Nelerden hoşlandığı, hangi yemekleri tercih ettiği, geçmişi, sevdikleri.. —hiçbir şey!

‘Lanet olsun! Adamın nereden geldiğini bile bilmiyorum!’, diye geçirir aklından.

Nefret ettiği adam ise aynı süre içerisinde onun hakkında bilinebilecek her şeyi öğrenmiş, bütün işi ve gücünün arasında bir de onu eğitmekle uğraşmış, yetmiyormuş gibi onun ilgisini uyandırsın diye saçma salak oyunlar bile icad etmişti..

“Onu sormadım. Ben, Efendi Aager hakkında söylediklerini kastetmiştim.”, der Udoorin canı sıkılmış bir şekilde.

“Aaaa.. Umm.. Bu bilgiler tapınağa ait gizli bilgiler Udoorin. Kimseyle paylaşamam. Ama şu kadarını söyleyebilirim ki, o adamın çektiği acıları, bu kasabadaki bütün yetimleri toplasan içini dolduramaz.”, der Thomas kati bir ifadeyle.

Udoorin olayı hafife alır ve üstünü kapamaya çalışır. “Ve ‘savaş taktiklerinin’ belirli bir kızla herhangi bir alakası yoktur herhalde?!”

Thomas bir anlığına durur. Sonra sessizce “Ona olan ilgimden haberdarsın demek..”, der.

Genç Thomas boy, kilo ve yapı olarak Udoorin’den çok daha eksiktir, ancak Thomas ondan iki yaş daha büyüktür. Ve zamanın çoğunu tapınak yada kütüphanede geçirmiş olması, onu çok daha ağır başlı biri yapmıştır.

“Ona olan umutsuz ilgin, laf arasında geçmedi değil.”, der Udoorin sırıtarak.

Thomas, Udoorin’in mutluluğunu paylaşmaz. “Adımı bile bildiğini sanmıyorum. Ve ben, olduğum salak gibi, ne zaman o çıktığı devriyelerden kasabaya geri dönse, trajik bir vakıa gibi peşine takılıyorum ve ağzımı açıp tek kelime bile edemiyorum. Eminim beni bir tür sapık yada kaçık sanıyordur..”, der içine kapanık bir şekilde.

“Bilmem. Ama sanmam da. Bree’yi rahatsız ediyor olsaydın, EMİN OL seni yine hastanelik ederdi..”, der Udoorin mutlu bir şekilde.

“Bence ona ‘Bree’, diye hitab etmemelisin.”, der Thomas ciddi bir ifadeyle.

“Neden? Bu onun hoşuna gidiyor ve yıllardır da kullanıyor.”, der Udoorin omuzlarını silkerek.

“Hayır. Bu sadece onun geçmişte yaşadıklarının üstünü toprakla örtmesine sebep oluyor.. ve aynı geçmişle yüzleşmesine de engel oluyor. Sen onun yüzeysel halinden dolayı onu cesur sanıyorsun. Evet, o fevkalade cesur bir kız. Ama sandığın sebeplerden dolayı değil. Onun kadar içli bir kızın geçmişinden kaçması yada üstünü örtmesi sağıklı değil!”, der Thomas.

“Bree mi içli bir kız? Eminim biri ona bunu söylese kafasını kırardı..”, der Udoorin gülerek.

“Bu da o kızı ne kadar az tanıdığını gösteriyor. Aç gözlerini biraz ve etrafında olup bitene bak Udoorin. O kızla arkadaş olmana rağmen gerçekte onu ne kadar az tanıyor olman üzücü bir durum. Annenden sonra babanın neler hissettiğini hiç düşündün mü? Efendi Aager’i olduğu kişi yapan geçmişini hiç merak ettin mi? Hiç sorma zahmetinde bulundun mu? Yada herhangi birinin, herhangi bir konu hakkında neler hissettiğini merak ettin mi? Sen iyi birisin Udoorin. Ama bir o kadar da bencilsin. Kaybının sana bir takım özel haklar verdiğini sanıyorsun. İşin aslı, herhangi bir özel hak vermiyor sana.”, der Thomas sert bir şekilde.

Udoorin balyoz yemiş gibi öylece durur. “Bu.. bu biraz ağır olmadı mı? Seni arkadaşım sanıyordum.”, der bozulmuş bir sesle.

“Ben zaten arkadaşınım. Sadece diğer ‘arkadaş’ların gibi sırtını sıvazlamayı reddediyorum. Onlar sen düştüğünde seni kaldırmazlar. Ve arkandan konuşmaktan da geri durmazlar. Sırf kendini iyi hissedesin diye sana yalan söylemem ama arkandan da konuşmam. Yere düştüğünde de seni orada bırakmam.”, der Thomas aynı ciddiyetle.

Bir anda muhabbetin tadı kaçmış gibidir Udoorin için. “Hadi sana kolay gelsin.”, gibi bir şeyler geveler ve tapınaktan ayrılır.

Thomas’la aralarında geçen bu konuşma, gerçekte Udoorin’in ayılmasına sebep olan en belirgin tetikleyici olayların başında yer alıverir. Belirgin olmayanları ise daha sonra fark edecektir.

 

Bozulmuş bir şekilde tapınağın merdivenlerinden inerken, kasaba girişi bekçilerinden biri ona doğru koşarak gelir.

“Şerif Vekili Udoorin, size ihtiyaç var.”, diye soluk soluğa konuşur bekçi.

‘Şerif Vekili mi? Bu benim için bile yeni..’, diye geçirir içinden Udooorin..

..ve bir anda ayılır.

Babası ‘Kasaba sana emanet’, derken sırf oğlunu teskin etmek için öylesine konuşmamış, gerçekte onu resmi vekili olarak bırakmıştır!

Belli ki bugün genç Udoorin için ayılma.. ve utanma günüdür.

Udoorin, babasının soğukkanlı tavrını taklit ederek “Ne oldu? Özlü bir şekilde anlat.”, der.

“Kasabaya yarım düzine atlı yabancı geldi. Kendilerini tüccar olarak tanıttılar ama atları ve semerleri dışında ellerinde herhangi bir mal yok. Bize, şüpheli herhangi bir şeyle karşılaşmamız halinde size haber vermemiz söylenmişti. Baş bekçi de sizi bulmam için beni gönderdi.”, der adam hala nefes nefese kalmış bir şekilde.

Udoorin’in kaşları çatılır. “Kasabanın herhangi bir ticarethanesine uğradılar mı?”, diye sorar.

“Hayır efendim.”, der bekçi. “Sadece biri Efendi Tinkerdome’a uğradı. Diğerleri kasabayı geziyorlar. Efendim.. bilmiyorum ama bence bunlar tüccar filan değiller. Biraz.. biraz Efendi Aager’e benziyorlar!”

“Karakola git, oradaki bekçileri topla. İkisi handa beklesin. Diğerleri nazikçe bu ‘tüccarlara’, ticaret bölgesi dışında kalan yerlerin yabancılara kapalı olduğunu ve işleri olmadı zamanlarda handa kendilerini rahat ettirebileceklerini söylesinler. Sorun çıkarırlarsa tutuklayın ve hana götürün, karakola değil. Gerçekten tacirlerse, karakola götürülmeleri halinde olay gereğinden fazla büyür.”, diye açıklamalı talimat verir.

Bekçi, Udoorin’e selam verip karakol istikametine doğru koşmaya başlar ve gözden kaybolur.

Udoorin bir an durur. Kasabaya tüccarların gelmesi olağan bir durumdur aslında. Ancak Başkan Yuleman’ın aldığı kararlar doğrultusunda, ziyaretleri kasabanın ticaret bölgesi ve oradaki hanla sınırlıdır. Efendi Aager gibi giyinmiş birilerin kendilerini tüccar olarak tanıtıp sonra kasabayı gezmeleri olayı içine bir ateş düşürür ve sesli bir şekilde küfür eder. Tam ihtiyaç olduğu anda neden babası da, Aager’de olmaz ki kasabada.

Udoorin çıktığı tapınağa tekrar girer ve Thomas’ın kaldığı küçük odasına dalar; “Arkadaşım olduğunu söylerken ciddi miydin?”, diye sorar ona.

“Ben yalan konuşmam. Bunu fark etmiş olmalısın artık Udoorin.”, der Thomas kati bir ifadeyle.

“Silahın var mı?”, diye acil bir sesle sorar Udoorin.

Thomas buna şaşırır. Bir kaşı kalmış bir şekilde “Umm.. zincirli bir gürzüm var. Neler oluyor?”, diye merakla sorar Thomas.

Udoorin, Thomas gibi bir kitap kurdunun zincirli bir gürzü olmasına şaşırır. Thomas önünde duran masadan kalkıp yatağının yanında duran iri sandıktan, neredeyse on altı inçlik bir sapın ucunda uzun bir zincir, zincirin ucunda da elmas dökümlü ağır külçe demiri olan bir gürz çıkartır.

“Oha! Bu ne?!”, diye ünler Udoorin.

“Bu, bir zincirli gürz.”, der Thomas ciddi bir şekilde.

“Zincirli gürzün ne olduğunu biliyorum. Sende ne işi var?!”, diye hayret içerisinde sorar genç adam.

“Ortada bir beraberlik olacaksa, bir denklik de olmalı!”, der muallak bir şekilde Thomas ama daha fazla da bir açıklama getirmez. “Şimdi.. Sorun nedir?”

“Kasabaya bazı yabancılar gelmiş. Senden tek istediğim, arkamı kollaman. Ve o aleti çok zorunlu olmadıkça lütfen kimsenin kafasında kullanmaman!”, der Udoorin ve Thomas’la beraber tapınaktan ayrılırlar.

Gün batımına sadece bir saat kadar kalmıştır. Udoorin, yanında Thomas ve iki bekçi olduğu halde ticaret bölgesindeki hana doğru giderler. Bekçiler, Efendi Tinkerdome ile görüşmeye giden adam dışında diğer beş kişinin handa olduklarını, ancak kendileri hakkında hiçbir bilgi vermediklerini rapor ederler.

Udoorin düşünceli bir şekilde ‘Babam ne yapardı acaba?’, diye geçirir içinden. Sonra ‘Babam burada değil. Önemli olan benim ne yapacağım..’, diye mırıldanarak olayın sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini anlar.

Thomas’la beraber hana gelen Udoorin, hanın penceresinden içeri bakar ve kendisine olayı ilk haber eden bekçinin, ‘adamlar Efendi Aager’e benziyorlar’dan ne kastettiğini daha iyi anlar zira adamların hepsinin siyah, kalın cübbeleri vardır ve kukuletaları çekilmiş bir şekilde yüzlerini gizlemektedirler. Beşi de hanın kapısına yakın bir yerde ve kapıyı da, diğer masaları da görebilecekleri bir açıyla oturmaktadırlar.

“Thomas. Düşüncelerin nedir?”, diye fısıldayarak sorar Udoorin.

Thomas biraz daha pencereden içeridekileri seyreder. Kaşları çatılı bir şekilde “Bu hoşuma gitmedi. Ama neyse ki han boş. Bence tek başına git içeri ve sorgula onları.”, diye geri fısıldar.

“Tek başıma mı?”, diye biraz tedirgin bir şekilde sorar Udoorin.

“Tek başına olduğunda niyetlerini senden korkmaksızın ortaya koyma ihtimalleri daha büyük.”, diye analitik bir sesle cevap verir Thomas. “Biz kapının ve pencerelerin dışında bekliyor olacağız nasıl olsa.”

Udoorin yutkunur. Baltasını yanına almadığı için kendi kendisine lanet eder ama elinde bir baltayla adamların yanına gitmesi halinde onlara baştan yanlış izlenim vermiş olurdu zaten.

Udoorin önce belindeki copu sonra da Aager’den kopya ettiği gibi, çizmesinin içine soktuğu hançerin hala orada olup olmadığını kontrol eder, derin bir nefes alır ve içeri girer.

 

✱ ✱ ✱

 

İyi akşamlar beyler.”, diye yaklaşır Udoorin, olabildiğince sevecen bir şekilde ama babasının böyle durumlarda sergilemeyi çok iyi yaptığı ‘nötr gülümseme’ olayını beceremez. “Serenity Home’a hoş geldiniz. Ben şerif vekili Udoorin.”

Masalarında oturan beş adamda hafif bir kıpraşma olur. En yakında oturan bir tanesi temkinli bir ses tonuyla “İyi akşamlar şerif vekili. Size nasıl yardımcı olabiliriz?”, diye hırıltılı, boğuk bir sesle konuşur.

“Güzel bir gündü bugün. Dışarıda da keyifli bir hava var. O cübbe ve kukuletalar için içerisi biraz fazla karanlık ve sıcak değil mi sizce de?”

“Bizler basit tüccarlarız, şerif vekili. Ve kendi halimizde duruyoruz. Kimseye de bir zararımız dokunmuyor.”, diye lafı uzatmak ve rahatsız edilmek istemediğini ima eder bir şekilde konuşur adam.

“Anlıyorum. Ne var ki bu güzel kasabamızın güvenliğini herkesin paylaşabilmesi için, o başlıklarınızı çıkarmanızı rica edeceğim. Kasabama gelenlerin, neden kendilerini birer tüccar olarak tanıtmalarına rağmen hiçbir ticarethaneye uğramadan yabancıları ilgilendirmeyen yerlerde dolaştıklarını ister istemez merak ediyorum.”, der Udoorin aynı sevecen üslubuyla.

Her ne kadar babasının tarzını pek tutturamamış olsada, onun ifadelerini harika bir şekilde mimiklemeyi başarır Udoorin.

“Bizler özel bazı ticaret sendikalarını temsil ediyoruz. Ve gerekli anlaşmalar yapılmadan kimliğimizin ortaya çıkmasını sakıncalı buluyoruz.”, diye kızgın bir şekilde hırıldar adam.

“Eveeet. Eminim bu açıklamanız büyük şehirlerde etkili olsada bizimki gibi taşra bir kasabada fazla bir ederi yok. Başlıklar ve cübbeler, beyler..”, diye mutlu bir ifadeyle yineler Udoorin.. ve Aager’in neden herkese ‘efendim, bayım yada hanımefendi’, diye hitap edilmesi gerektiğinde bu kadar ısrar ettiğini o anda daha iyi anlar. Birisine düz, kaba hakaretlerdense, saygılı bir şekilde yerin dibine geçirmek gerçekten çok daha eğlencelidir!

Adamlar bir an kıpırdamadan dururlar.

Neden sonra bir diğeri, “Bence şansını zorluyorsun çocuk!”, diyer tehditkar bir sesle tıslar.

“Aaaaa.. almak istediğim cevap buydu!”, der Udoorin ve Aager’i bile gururlandıracak bir hızla copunu çıkardığı gibi en öndeki adamın suratına geçirir ve hiç sektirmeden kendisini tehdit eden adamın da alnını yarar.

İki adam da oldukları yerde yığılırken, Udoorin, farkında olmadan Aager’den aldığı onca eğitim devreye girer ve içsel bir refleksle cop mesafesinden çıkar —ve bu onun hayatını kurtarır! Geriye kalan adamlardan ikisi bellerinden çektikleri uzun, sevimsiz hançerlerle ileri atılmışlar, ancak Udoorin’in geri çekilme manevrası ve oturdukları masadan dolay öylece, ellerinde bıçaklarla ileri doğru uzanmış bir şekilde kalakalmışlardır.

Udoorin, aynı sükunetle geri gittiği gibi bir adım ileri gelir ve masanın üzerinden kendisine uzanmış ellerden birini tuttuğu gibi aşağı doğru büker.. ve adamın kolunu aksi istikamette kırarken copuyla da boşta kalan diğer adamın suratına geçirir. Aynı hareketin ivmesiyle copunu tekrar savurur ve kolunu kırdığı adamın alnını da kırar!

Son adam yerinden fırlar ve camı parçalayarak dışarı atar kendisini.. Camın önünden, ağır, nahoş bir külçenin havada dönüş uğultusu ve hemen ardından etli-kemikli bir şeye darp etme sesi gelir.

Hanın kırık penceresinden “Bu tamamdır!”, diye Thomas’ın heyecanlı, sırıtan sesi duyulur.

Udoorin önünde yatan dört adama da bakar.. sonra yaptığı şeye ayılır ve içinden ‘Şimdi boku yedik! Babama bu olayı nası açıklıycam şimdi?!’, diye geçirir.

Genç Udoorin bunu düşünürken sayıları artmış bekçilerle beraber Thomas’da içeri girer. Bekçiler hayretle camdan seyrettikleri olayı yakından görünceler, daha da bir etkilenmiştirler. Thomas ise, bütün olağan ciddiyetini kaybetmiş, heyecanla Udoorin’e yaklaşır. “Bu.. bu muhteşemdi Udoorin. Bu kadar iyi dövüşebildiğini bilmiyordum. On saniye bile sürmedi. Sekiz.. En fazla sekiz saniye sürdü.. Harikaydın!”, diye frensiz bir şekilde konuşur.

Udoorin ise olmasını beklediği sevinci hissetmez. Belki de yıllarca Aager’le olmanın verdiği içsel bir dürtü ile bekçilere, “Bunları donlarına kadar soyun, kelepçeleyin ve karakola götürün. Sonra da hangisinden tam olarak ne çıktı listesini görmek istiyorum. Şerif ve Efendi Aager döndüklerinde bu konuda bilgilendirilmek isteyeceklerdir. Bunlardan bir tane daha vardı. O nerede?”, diye sorar.

“En son Efendi Tinkerdome’un dükkanındaydı.”, der bekçilerden biri.

“Siz ikiniz. Benimle gelin. Thomas?”, diye sorar Udoorin.

Thomas elinde zincirli topuzuyla “Geldim!”, der ve şerif vekilinin peşine takılır.

 

✱ ✱ ✱

 

Merhaba genç Udoorin. Yeğenim Gnine senin hakkında hep iyi şeyler söylüyor. Bu saatte seni buraya getiren nedir?”, diye sorar Efendi Nimbletyne Tinkerdome, kapısına dayanmış Udoorin’e.

Udoorin biraz tedirgindir zira Efendi Tinkerdome, Serenity Home’un ileri gelenlerinden biridir ve kasabanın gelişiminde onun icatları sıkça görülmektedir.. Söz gelimi, şu anda kasaba sokaklarını aydınlatan sokak lambaları, bu mucit cücenin marifetidir.

“Umm.. Merhaba Tinkerdome amca. Şu anda şerif vekili olarak burada bulunuyorum.”, diye biraz afallayarak konuşur Udoorin.

“Şerif vekili haa? Güzel, güzel.. Bunu duyduğuma çok sevindim. Gnine.. evladım.. duygun mu? Genç Udoorin şerif vekili olmuş. Sen de bi şey olsan da bizi gururlandırsan artık..”, diye içeri seslenir Efendi Tinkerdome.

Buna gelen cevap ise, Gnine’ın mel’un kahkahası olur. “Seni işletiyordur amca. Hangi salak Udoorin’i vekil yapar ki.. Onu vekil yaptıkları gün benim de uçtuğum gün olurdu..!”

Kapıdan bunu açıkça duyan Udoorin’in yüzü kararır ama yinede istifini bozmaz. Yarın Gnine’ı tek eliyle o küçük kafasından tutup, kasaba duvarının üstünden Serenity Irmağına atmayı içeren güzel bir konuşma yapacaktır.

“Onun kusuruna bakma.”, der Efendi Tinkerdome. “Daha yaşı küçük ve kurtlarını dökemedi!”, diye açıklamaya çalışır.

‘Yaşı küçük mü? Yuh! Edepsiz bücür yirmi beş yaşında.. bunun neresi küçük?!’, diye geçirir içinden Udoorin.

“Önemli değil efendim.”, der bozuntuya vermeden. “Bugün kasabaya bazı yabancılar geldi. Tüccar olduklarını iddia ettiler ama kendilerini sorguladığımızda sorun çıkardılar ve biz de kendilerini gözaltına almak zorunda kaldık. Bunlardan bir tanesinin sizinle konuşmak için geldiği görüldü. Kendisi burada mı?”

“Hmmm..”, diye düşünceli bir ifadeyle konuşur Efendi Tinkerdome. “Evet, biri geldi buraya bugün ve bir icat için sipariş verdi ve sonra da gitti.”

“Gitti mi? Ne zaman gitti?”, diye biraz paniklemiş bir sesle sorar Udoorin.

“Üç, belki üç buçuk saat kadar oluyor gideli.”, diye cevap verir Tinkerdome.

Birden Thomas, Udoorin’i kolundan tutar ve “Udoorin.. Karakol!”, diye ünler..

Udoorin ayılır!

Hızlı bir şekilde “Verdiğiniz bilgilerden dolayı teşekkür ederiz, Efendi Tinkerdome.”, der Udoorin ve yanında Thomas ve bekçiler olduğu halde karakola koşarlar.

 

✱ ✱ ✱

 

Genç Udoorin o gün neden babasının ve Efendi Aager’in bazı işleri başkalarına bırakmadıklarını ve ısrarla başında durduklarını anlar; Thomas ve bekçilerle karakola geldiklerinde, yakalanan adamların başında nöbet tutan bekçilerin hepsini yerde, bayılmış bir şekilde bulurlar. Bekçilerin hiçbirinde herhangi bir darbe yada yara izi yoktur ama hepsi kendinden geçmiş gibi uyumaktadır.

..ve parmaklıkların arkasındaki beş ‘tüccarı’, boğazları kesilmiş bir şekilde, kendi kanları içinde kıpırdamadan duruyor olarak bulurlar.

Thomas sessizce nöbetçileri inceler. “Bunlar bir büyü ile uyutulmuşlar. Sonrası malum sanırım. Nöbetçileri aradan çıkardıktan sonra, zaten baygın yatan şüphelilerin işini bitirmesi bir dakikasını bile almamıştır.”, diye yorumlar.

Udoorin fena halde kızmıştır. Babası ona ilk defa bir iş vermiş, o ise işi eline yüzüne bulaştırdığını hisseder.

Diğer bekçilere döner ve içinde saklayamadığı hiddetiyle “Hemen, alarm verin. Kasabayı kitliyoruz. Kimse dışarı çıkmayacak, kimse içeri alınmayacak. Başkan Yuleman’ı uyandırın ve acilen buraya gelmesini rica edin. Kimse sokağa çıkmayacak. O piç kurusu ya hala burada, yada çoktan kasabadan ayrıldı. Ayrıldıysa yapabileceğimiz bir şey yok çünkü onu sadece izciler bulabilir. İzci protokollerini de ben bilmiyorum. Bunu sadece şerif, Efendi Aager ve Başkan Yuleman biliyorlar. Ama hala buradaysa onun bulunması şart. Yedek bekçiler dahil herkesi uyandırın. Dört kişilik gruplar halinde, gerekiyorsa ev ev arama yapacağız.”, diye hırlayarak emirler yağdırır.

Etrafındaki bekçiler bir an ona bakakalırlar.

NE BEKLİYORSUNUZ, YÜRÜYÜN..!“, diye gürler Udoorin ve tüm bekçiler bir anda koşturmaya başlar.

 

Elindeki yüz otuz iki sayfalık raporu büyük bir sabırla okuyup bitiren Şerif Standorin, raporu hemen yanında duran Efendi Aager’e uzatır ve önünde, hazırda duran oğlu Udoorin ve bekçilere bakar.

Şerif okuduğu yüz yirmi sayfa fazlalığı olan rapordan sonra ne diyeceğini bilemez. Hemen yanında duran Efendi Aager ise, gülmemeye çalışarak elindeki kalın raporu gözden geçirir.

Bütün raporu bitirdikten sonra Efendi Aager “En azından ayrıntılı olmuş.”, der.

“Öyle görünüyor.. İyi iş çıkarmışsınız, beyler. Temkinli davranıp, hızlı bir şekilde karar almış ve uygulamışsınız. Hepinizi tebrik ediyorum. Şimdi.. müsaadenizle şerif vekili ile özel olarak konuşmam gerekiyor.”, der şerif.

Bekçilerin hepsi düzgün adım karakoldan çıkarken bir kaçı Udoorin’e cesaret vermek ister gibi genç adamın omzuna dokunur.

Karakol boşalınca “Bu olay.. tek kelimeyle hayret verici.. Öncelikle sıfırdan eğittiğin bekçilerden dolayı seni tekrar tebrik etmem gerekiyor Efendi Aager. Eski hallerinde olsalardı, kendilerini tüccar olarak tanıtan bu şahıslardan asla şüphelenmezlerdi. Ama asıl önümde duran bu delikanlı için seni tebrik ediyorum. Udoorin, oğlum, ben senin yaptığın bazı şeyleri yapmaya cesaret edemezdim.. İnanılır gibi değil. Köy alarmını devreye sokmuşsun. Bu muazzam bir cesaret ister. Ev ev arama yapmışsın. Bu rapora göre sorguya çekmediğin adam kalmamış neredeyse..!”, diye istemsizce kıkırdar şerif.

Udoorin ilk defa babasının kıkırdadığını duyar!

Dahası, Udoorin ilk defa Efendi Aager’in ‘fırk’ladığına da şahit olur!

“Yanlış bir şey mi yaptım? Kasabada cirit atan manyağın teki vardı..”, diye bozulmuş bir şekilde homurdanır Udoorin.

Şerif dayanamaz, başını önünde oturduğu masanın altına kadar eğer ve kahkahalarla gülmeye başlar.

Efendi Aager boğazını temizler. “Udoorin.. İlk tutuklamadan sonra yaptığın şeylerin hepsi için Belediye Başkanı Yuleman’dan özel izin almış olman gerekiyordu. O yetkiler belediye başkanına ait. Şerife değil!”, diye Aager açıklar ama o da gülmemekte zorlanır.

Udoorin olaya ayılır.. Ve neden Başkan Yuleman’ın son bir haftadır ona ters ters baktığını en sonunda anlar.

“Neyse..”, diye kendisini toparlar şerif. “..olan olmuş artık. Bir ara gidip Yuleman’dan özür dilerim, olay kapanır.”

Sonra yavaşça yerinden kalkar ve oğluna sarılır. “Beş’e bir.. ve hepsini sadece elindeki bir copla bitirmişsin. Seninle gurur duyuyorum oğlum.”, diye fısıldar şerif.

“Aslında birini Thomas.. Thomas Dimwood halletti. Israrı üzerine kendisiyle ilgili bazı ayrıntıları rapora girmememi rica etmişti.”

“Rapor.. sanırım nasıl rapor hazırlanması gerektiğini sana göstermeyi ihmal etmişiz. Efendi Aager. Bize eski raporlardan bir tanesini getirebilir misin? 1732 no’lu rapor. Sanırım iyi bir örnek teşkil edecektir.”, diye gülümseyerek rica eder şerif.

Aager, karakolun arka odalarından birine gider. Bazı çekmecelerin açılıp kapanma sesleri duyulur. Sonra geri gelir. Aager’in elinde tek sayfalık bir rapor kağıdı mevcuttur. Aager kağıdı Udoorin’e uzatır..

 

 

Heeeey.. Dorin..”, diye yumuşak bir şekilde seslenir Lorna, suyun içinde öylece kendisine bakarken kalakalmış genç adama.

“Çok.. ben çok özür dilerim.. Lorna. Bir an dalmışım..”, diye afallar Udoorin.

Lorna Feymist, genç Udoorin’e ışıldayan gözleriyle bakar zira gerçekte ilk karşılaştıklarında gördüğü kişi budur.

“Evet.. Ama nerelere gittin? Arada, bir hikaye boyu boşluk oluştu sanki.”, diye gülümser ona.

Udoorin ıslak elleriyle kafasını kaşır, sonra “Sırt çantam. İçinde bir deste mektup ve bazı parşomenler var.”, der ciddi bir sesle.

Lorna ıkına sıkına ve birazda utanarak Udoorin’in sırt çantasını alıp gelmeye çalışır ancak çanta o kadar ağırdır ki, yerinden çekerek bile hareket ettiremez ve genç adamın gerçekte ne kadar güçlü olduğu hakkında bir fikir edinmiş olur. En sonunda genç adamın kördüğüm şeklinde bağladığı sırt çantasının iplerini, iki tırnağını kırarak açmayı başarır. Sonra içini karıştırmamaya çalışarak, kendisine tarif edilen desteyi bulur ve tekrar gölün kıyısına gelir, çömelir ve eteğini düzeltir..

“Orada,” diye açıklar Udoorin, “şerifin —babamın— işlerimizi kolaylaştıracağını düşündüğü kişilere yazdığı mektuplar ve.. kasabadaki bazı tanıdıkların Arashkan’dan almam için verdikleri siparişler var.. Senin.. Sizin..”, diye istemsizce yine afallar Udoorin.

” ‘Senin..’ “, diye düzeltir Lorna utangaç bir şekilde, ama ses tonunda belirgin bir katilik vardır. Sonra sessiz bir içtenlikle ekler, “Hayatım boyunca herkes bana ‘sizin’ diye hitap etti. Lütfen Dorin, bunu sen yapma..”

Udoorin kıza daha da derin bir hayranlıkla bakar ve zihnindeki koçana yeni bir şeyler daha ekler, boğazını temizler ve kaldığı yerden devam eder..

“..Senin görmeni istediğim, üstten ikinci zarf.. Oldukça eski bir kağıt var içinde.

Lorna ilgili zarfı bulur ve itinayla içindeki kağıdı çıkartır.

 

 

Tarih: 12, 11, 7601 B.Y.S.

Rapor No: SH-12117601-1732

Yer: Serenity Home, Taş Fırın’ın arka sokağı.

Olaya karışanlar: Udoorin Shieldheart, erkek, yaş 12 (Şerif Standorin Shieldheart’ın oğlu), İzci Laila, kız, yaş 21, Morel, kız, yaş 12 (yetim), Dervel Stratler, erkek, yaş 11 (fırıncının oğlu), Lucious Franderson, erkek, yaş 16 (Konsül Üyesi Haradin Franderson’un oğlu), Thomas, erkek, yaş 14 (yetim).

Olaya müdahale edenler: Şerif Standorin Shieldheart, Bekçi Simonder, Bekçi Timothy, Bekçi Erenler.

Olay: Sözlü sataşma sonucunda ortaya çıkan kavgada, Morel isimli kız, önce Dervel Stratler’in burnunu kırmış, sonra Lucious Franderson’un apışına tekme atmış, akabinde de olaydan sorumlu olan Udoorin Shieldheart’ın omzunu ısırarak kanatmıştır. Isırılan Udoorin, Morel’in bir gözünü patlatmış ve iki kaburgasını kırmıştır. Olaya İzci Laila’nın müdahale etmesi sonucunda Udoorin, mevcut yaralarının üzerine; bacağının arkasından ısırılmış, bir gözüne parmak sokulmuş, 26 yerine darbe almış ve saçları yolunmuştur. Olayın başladığı esnasında orada olmayan, ancak gerçekleşmesi esnasında yanından geçerken, belirlenemeyen sebeplerden dolayı olaya dahil olan Thomas başını önce duvara, sonra da yere çarparak bayılmış ve hastaneye sevk edilmiştir.

Karar: Morel isimli kıza bir hafta hapis cezası, İzci Laila’ya cezası efendisi Davien tarafından belirlenmek üzere yanına gönderilmiş, Udoorin, Dervel ve Lucious’a üçer gün ev hapsi cezaları verilmiştir.

Onaylayan: Belediye Başkanı Arthandos Yuleman.

İtiraz Eden: Haradin Franderson.

Gereği görülmüş, itiraz reddedilmiş ve gerekli cezalar verilmiştir.