Showing: 1 - 4 of 4 RESULTS

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” IX

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” VI ‘in
devamıdır..

 

 

15.07.7591 B.Y.S (-16 Yıl)
Temmuz ortası.
Ritual Ormanları..

 

Yaşlı adamın aradığı şeyi bulması biraz zaman alır. Aslına bunun için tanıdığı küçük fey’lerden yardım istemek zorunda kalır zira genç hobbit isteyerek olmasa da, istemeyerek hafif bir ‘ayak’ izine sahiptir.. Parmak boyunda kanatlı küçük fey perileri yaşlı adamın etrafında uçuşurken büyük bir işi başarmış olmanın verdiği mutlulukla vızıldarlar. 

“Onu buldum, Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig!”, diye sivrisinek gibi tiz bir sesle çığlar bir tanesi.

“Onu önce ben gördüm, Whimsi Lola!”, diye cızıldar bir diğeri.

“Ahahahahaaa.. İkinizde hatalısınız..”, diye gülmeye başlar üçüncüsü.

“Nedenmiş o?”, diye hayretle sorar Whimsi Lola..

“Çünkü ben onu ikinizden bile önce gördüm!”, der gururla üçüncüsü.

“Aslına sen de hatalısın Biberbell!”, der dördüncüsü.

“Nedenmiş o?”, diye hayretle sorar Biberbell..

“Çünkü senden önce ben gördüm!”, diye güler dördüncüsü Biberbell’e..

 

..ve aralarında kavga etmeye başlarlar!

 

Yaşlı adam esefle elini yüzüne götürür, sonra derin bir nefes alır.

“Hanımlar.. Beyler.. Lütfen.. Sizler gibi olgun ve yetişkin fey’lere hiç yakışmıyor bu didişmeniz..”

“Ama önce ben gördüm!”, diye tekrarlar kendisini Whimsi Lola.

“Hayır ben gördüm!”, der diğer üçü koro halinde..

 

..ve tekrar kavga etmeye başlarlar.

 

“Whimsi Lola, Biberbell, Kindernest ve Little Dimple! Hepinize şeker sözü vermiştim, öyle değil mi?”, diye sorar yaşlı adam.

“EVET!”, diye haykırır dördü de birden.

“O zaman senden başlayalım Biberbell. Ne gördün?”

“Ayak izleri.. Çok küçük, muhtemel bücür bir şeye ait. Ama dwarf değil. Onların ayakları devrilmiş kütük gibi! Elf de değil. Onlarınkiler çok ince.. İnsan hiç değil, çünkü onlarınkini bulmak için bizi çağırmazdın! Evet. Kesinlikle farklı bi şeyin ayak izleriydi bunlar..”, diye mutlu bir şekilde vızıldar Biberbell.

“Ne oldu peki ayak izlerine?”, diye sorar yaşlı adam.

“Ne mi oldu? Hiç bi şey olmadı.. Öylece duruyorlardı..”, der Biberbell aklı biraz karışmış bir ifadeyle.

“Nereye gidiyorlardı ayak izleri?”, diye biraz daha açıklamalı sorar yaşlı adam.

“Uhhmm.. Öylece duruyorlardı, Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig.. Ayak izleri sahibi olmadan hiç bi yere gidemezler ama ki!”

“Şapşal!”, der Whimsi Lola, Biberbell’e..

“Neden ki?”, diye sorar peri ona hayretle.

“Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig, ayak izleriyle ilgilenmiyor. Nereye gittikleriyle ilgileniyor!”, diye küçümseyen bir ifadeyle bakar ona Whimsi Lola.

“Nereye gittiği gördün mü peki?”, diye sorar yaşlı adam.

“İşte tam şuraya!”, der Whimsi Lola ve doğuya işaret eder.

“Güzel—”, der yaşlı adam ve o istikamete doğru yürümeye başlar.

“—Sonra şuraya.”, der ve güneye işaret eder.

“Teşekkür ederi—”, der yaşlı adam.

“—oradan da şuraya..”, der ve eliyle geniş bir daire çizerek batıyı, sonra da kuzeyi gösterir.. ve tekrar doğuya işaret eder.

“Sen tam bi aptalsın, Whimsi Lola.. Kumse Böceği kadar aklın yok senin!”, der Kindernest, ve Whimsi Lola’ya acımaklı bir ifadeyle bakar.

“Alındım.”, diye somurtur Whimsi Lola.

“Sen ne gördün peki?”, diye sorar yaşlı adam.

“Ayak izleri her yerde, Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig. Avımız pek kurnaz çıktı. Ahahahahaa.. Ama beni kandıramadı. Ayak izleri bir kokarcaya tesadüf etmiş. Aralarında muhteşem bir mücahele gerçekleşmiş ve sanırım kokarca kazanmış!”, der Kindernest gururla.

“Hmmm.. Bunu duyduğuma.. üzüldüm.. yada sevindim..”, der yaşlı adam. “Ayak izleri nereye gitti muharebeden sonra?”

“Bilmem. Ortada kızgın bi kokarca vardı Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig!”, der parmak kadar peri, bu her şeyi açıklıyormuş gibi.

“Sizler..”, der Little Dimple ve üçüne de tiksintiyle bakar. “Üçünüzün de 3 puanlık zekanız var!”

 

Bunun üzerine üçü de düşünceli bir ifadeyle susup hesap yapmaya başlarlar.

 

“Bu o kadar da kötü değil ki.”, der Biberbell. “9 puan eder!”

“Hayır şapşal!”, der Kindernest. “36 eder bence!”

“Ahhaaa.. neden sizin puanlarınız o kadar düşük belli oluyor!”, diye ünler Whimsi Lola.

“Nedenmiş?”, diye sorar ikisi de.

“Çünkü 9 da değil 36 da.. TAM 333 EDER!, diye sırıtır ikisine de..

Little Dimple ağzı açık bir şekilde üçüne de bakakalır..

“Sen ne buldun, Little Dimple?”, diye pes etmek üzere olan bir sesle sorar yaşlı adam.

“Ben bunların ayak izlerinin peşine takıldığını görününce peşlerinden gitmedim çünkü üçü de aptal bunların!”, der bilmiş bir ifadeyle.

“Ne yaptın peki?”, diye sorar küçük bir umutla yaşlı adam.

“Ben mi..?”, der Little Dimple. “Ben onların geri döndüklerinde kendilerini rezil etmelerini bekledim.. Nasıl? Haksızmıymışım?”

 

Yaşlı adam, Efendi Cathber, hiç sesini çıkarmadan kemer niyetine beline bağladığı sicimden sarkan küçük keseciklerden birisine uzanır ve içinden dört adet limon, ahududu, çilek ve nane şekeri alır ve tekrar didişmeye başlayan küçük, parmak boyundaki perilere uzatır.

Dört peri de serçe ‘cık’laması gibi küçük birer çığlık atıp şekerlere dalarlar.

Dördü de bir avuca sığacak fey tarafından imha edilmiş Cathber, aradığı şeyi kendi kendisine bulmak için yola koyulur.

 

“Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig.”, diye seslenir, ağzı gözü mora boyanmış ve yapış yapış olmuş Whimsi Lola.

“Cathber, kafî..”, der yaşlı adam.

“Neden? Artık Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig değil misin?”, diye hayretle sorar Whimsi Lola.

“Ne vardı, Whimsi Lola?”, der bezmiş bir sesle Cathber.

“İlgini çeker mi bilmiyorum ama, aha şu tarafta oturmuş ağlayan küçük bi çocuk vardı..!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bulunması hiç de kolay biri değilsin, delikanlı.”, diye homurdanır yaşlı adam. “Ve bunun bana ne kadar pahalıya mal olduğunu söylemeyeceğim bile.” 

Brom Bumblebrim, gözlerini siler, burnunu çeker, boğazını temizler ve..

..öylece çömdüğü ağaç kütüğünün üstünde kıpırdamadan oturmaya devam eder. Birkaç defa akıllı bir şeyler söylemek için yeltenir ama akıllıca hiçbir şey gelmez aklına.

Geldiğinde de söylemek istemez..

“Sorun değil, sorun değil. Önemli olan seni sağ salim bulmuş olmam.”, der Efendi Cathber ve gelip kendisi de devrilmiş kütüğün üstüne oturur, sakince uzun, ince bir pipo çıkartır, belindeki sicime bağlı keseciklerden birini aralar ve içinden çıkardığı tütünü pipoya doldurur. Tütünün kafi derecede sıkışmış olduğunu kontrol etmek için birkaç defa içine çeker, sonra sessizce bir şeyler mırıldanır ve pipo tütmeye başlar.

Uzun bir süre yaşlı adam ve genç hobbit sessizce otururlar ve genel anlamda ‘hiçbir şeyi’ seyrederler.

Neden sonra genç hobbit tekrar boğazını temizler ve boğuk bir sesle mırıldanır.

“Senin pipo kullandığını bilmiyordum, Efendi Cathber.”

“Aaaa.. Evet.. Bilmiyor olman normal, zira çocukların yanında kullanmıyorum. Kötü etki oluşturmasın diye..”, der yaşlı adam ciddi bir ifadeyle.

“Ne değişti?”, diye sorar genç hobbit.

“Sen..”, der yaşlı adam. “..bana ‘büyük’lerin oyununu oynadığını gösterdiğinde..”

Genç hobbit bıyık altı yapılmış bu iltifata bir şey söylemez.

“Hikayende boşluklar var olduğunu görmek çok da zor değildi. Ama itiraf edeyim, delikanlı, bunların daha ziyade kimseyle paylaşmak istemediğin, bir goblin fosseptik çukurunda saklanmak zorunda kalmış olmak gibi utanç verici şeyler olabileceğini düşünmüştüm. Titania? TITANIA?!“, diye hayretle söylenir yaşlı adam. “Bırakın kendisini görüp konuşmuş olmayı, bir çok ölümlü onun varlığından bile haberdar değil.”

“Keşke benim de hiç haberim olmamış olsaydı..”, diye mırıldanır Brom.

“Neden? Bu büyük bir onur.”

“Onurun bana bir faydası yok, Efendi Cathber. Onurun, kaybettiğime de bir faydası yok..”

 

“Sen kaybettiğinin, gerçekten gittiğini mi sanıyorsun?”, diye sorar yaşlı adam.

 

“Gitmedi mi?”

 

“Gidenlerin de kaybolduğunu mu düşünüyorsun?”, diye devam eder Cathber. “Kaybettiğimizi sandığımız şeyler, sadece merkezimizde kendimiz olduğumuz sürece gitmiş olurlar. Merkezimizde gittiğini düşündüğümüz kimseler olduğunu farzedersek, sence gerçekte kim gitmiş oluyor, o zaman?”

 

Brom başını kaldırır ve alık alık yaşlı adama bakar.

 

“Merkezimize onları, sevdiğimizi söylediğimiz kişileri koyduğumuzda, gerçekte biz onlardan gitmiş oluyoruz.. Peki onlardan biz gittiğimizde, kayıp mı olmuş oluyoruz? Bana hala buradasın gibime geliyor Efendi Hobbit, zira burada değilsen, ben kendi kendime konuşuyorum şu anda ve açıkça da bir deliyim! Yaşlılara ‘deli’ demek, ayıptır..

 

Brom, acayip bir şey yemiş gibi bir ifadeyle yaşlı adama bakar.

Efendi Cathber ise kıkırdar.

“Hadi kalk. Yola koyulsak iyi olacak. Hava kararmadan arbalet mesafesinden çıkmış olmak istiyorum”, diye sırıtır, genç hobbit’e.

“O kadar kızdılar, demek!”, der Brom homurdanarak.

“Uhhmm.. Kızmak.. oldukça hafif kalıyor. Ben olsam, ağızdan köpürmek, yemekhaneyi yerle bir etmek, masa-sandalye ele geçirilebilecek ne varsa paramparça etmek —gibi ifadeler kullanırdım. Ama bunların hepsi olumlu sonuçlar. Bir dwarf kızdığında sessizce duruyorsa bu iyi değildir.”

“Neden?”

“Kızdığı şeyi içine atıyor demektir. Bu sağlıklı değil.. Bizim için..”

“Margaret hanım sözünde duracak mı?”, diye sorar Brom.

“Evet. Annem sözünde duracak, çünkü sözünden döndüğü duyulmuş değil!”, diye neredeyse hırlar bir ses ve arkalarından ayak sesleri yaklaşır.

“Shit!”, diye küfreder genç hobbit.

“Makul, ama isabetsiz!”, der bir başka ses ve buna bir üçüncü ses kıkırdar.

 

Dridges Motherswolfie, Britney ve Dritmey Tosser ikizleri eşliğinde yaklaşırlar.

“Benimle ağız dalaşına geldiyseniz, hiç havamda değilim.”, der Brom kaşları çatılı bir şekilde. “Bana dalacaksanız, buna hemen başlayın, zira sizinle hiç uğraşacak halde değilim!”

 

Dridges olduğu yerde durur.

İkizler de küçük kız kardeşlerinin arkasında dururlar.

Üçü de kaşlarını çatarak küçük hobbit’e bakarlar.

 

“Bende ‘Efendi Cathber’ var. İstediğiniz kadar kaşlarınızı çatabilirsiniz.”, der Brom alt çenesini öne çıkartarak!

“Hadi yaa..”, diye söylenir yaşlı adam.

“Dwarf’lar hakkında gerçekten kötü ve hor şeyler düşünüyor olmalısın, Efendi Hobbit.”, der en sonunda Dridges.

“Dwarf’lardan sadece kötü ve hor şeyler gördüm, Dridges hanım.”, diye cevabı yapıştırır Brom.

Dridges durur. Sonra derin bir nefes alır ve sakin bir sesle konuşur.

“İlk karşılaşmamızda doğru davranmadım, Efendi Hobbit. Özür dilerim. Geri almam mümkün değil. Ama almak isterim; Ben Argail Smitefast kızı Margaret Madish kızı Dridges Motherswolfie..”, der sessizce.

“Ben de Argail.. Off yaa.. Onunkiyle aynı işte.. Son kısmını Britney Tosser diye değiştir, yeter!”, der Britney.

“Benimkini de onunkiyle aynı yap. Hatta sonunu bile değiştirmene gerek yok, ‘B’ yerine ‘D’, ‘N’ yerine ‘M’ koy, yeter..”, der Dritmey.

“Burada ne işiniz var?”, diye sorar yaşlı Cathber.

“Aslında birkaç tane işimiz var, Efendi Cathber. İlki, gideceğiniz belirli bir mesafeye kadar size eşlik etmek, ikincisi, kız kardeşlerimizden ikisini bulamıyoruz. Onları arıyor olacağız. Üçüncüsü ise biraz daha kişisel.. Efendi Hobbit’in.. bizler hakkındaki oluşmuş yanlış izlenimlerini.. belki düzeltebilmek..”, diye sıkılgan bir ifadeyle mırıldanır Dridges.

“Pratik ve alicenap bir yaklaşım.”, der Efendi Cathber. “Annenin haberi var mı peki burada olduğunuzdan?”

Dridges biraz daha sıkılgan bir ifadeyle cevap verir.

“Biz.. Uhhmm.. Merkeze bildirdik.. Eminim onlar da anneme bildireceklerdir.”

“Yürü, kız.”, diye dürter Britney, ikizini. “Annemin mevcut halinde bizi burada bulmasını mı istiyorsun?”

“Bence Brit haklı. Buradan ivedilikle tüysek iyi olacak.”, der Dritmey ve tedirgin bir ifadeyle arkasına bakar.

“Efendi Cathber, isterseniz bu konuşmanın devamını sonraya bıraksak.. Örneğin iki gün kadar sonraya!”, der Dridges ve ikiz kız kardeşleriyle beraber koşmaya başlarlar.

“Gençler.. ve yaptıkları akıl almaz şeyler..”, der yaşlı Cathber esefle ve Brom’un omzuna dokunur, ve dwarf kızların arkasından yürümeye başlar.

Brom Bumblebrim, tam bir dakika boyunca olduğu yerde durur..

“Lanet olsun..”, diye hışmeder..

..sonra o da kızların arkasında koşmaya başlar.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yani birisinin yaptığını bütün bir halka mı mal etmemiz gerekiyor, Efendi Brom? Bu halkın tamamına haksızlık olmuyor mu?”, diye sakin bir şekilde konuşur kamp ateşinin başında Dridges Motherswolfie. 

Brom sesini çıkarmaz.

En başta bunun akıllıca olabileceğini düşündüğü için bu taktiği kullanmayı tercih etmiştir ama Dridges ısrarlıdır. Aslına bakılırsa Dridges hem ısrarlıdır, hem de inatçı, dik kafalı, dediğim dedik, söylediğini sonuna kadar savunan, sonu geldiğinde de vurup öldüren, sonra da öldüğünde emin olmak için birçok defa daha vuran bir kızdır.

Sorun; kız öldüğünden bir türlü emin olamadığı için konudan geriye kalan cesedi gömmektense, vurmaya devam etmektedir!

“Bana destek olun, kızlar, haksız mıyım?”, diye, yetmiyormuş gibi bir de ikizleri de işin içine katmaya çalışır. Neyse ki Efendi Cathber’in bilgeliği, Dridges’in inadından daha engindir ve ne zaman kamp kursalar, yaşlı adam yorgunluktan şikayet edip, hemen gidip yatmayı tercih eder.

Brom, oturduğu yerde ‘uyuya kalmış’ taklidi yaparsa bununla paçayı yırtıp yırtamayacağını düşünür.

“Bana bakma.”, der Britney. “Ben önüme silahla biri çıkarsa, önce vurup, sonra soru sormayı tercih ederim.”

“O ne dediyse..”, diye Dritmey’de ikizini destekler.

Dridges buna da alınmaz, sükunetini koruyarak konuşmaya devam eder.

“Annem sözünde duracak ve kendisine verilen süre içerisinde Gulls Perch’e gidecek ve orada kendisine verilecek ceza her ne ise, buna da katlanacak. Bir anneden daha fazla ne istenebilir ki?”, diye söylenir. “Bizler de, bize gösterilen yere bir tane karakol kuracağız ve dönüşümlü olarak nöbette duracağız. Sanıyorum on beş günde bir gerçekleşir bu dönüşüm. Daha azı pratik değil, daha fazlası ise erzak sorununu doğurur.”

“Hmm hıh..”, diye muallak bir ses çıkartır Brom.

“Sonra da sanıyorum ağabeyim için bir ferman çıkartılacaktır. Belki Palantine’dan kafa avcıları bile çağrılabilir. Bu işi kendi içimizde halletmeyi tercih ederdim ama zaten dışarı saçıldı..”

“Hmmpphh..”

“Ardından ben Niketix’e dedim ki, ‘Torkan’a ilgin varsa git söyle. Seni beğendiyse gelsin ve annemden istesin. Güçlü ve niyetli mi diye, annemle babamın yaptığı gibi aranızda bi dövüş yaparsınız, ikiniz de hoşnut olursanız, bu iş tamamdır!”

“Hpphhnnmm…”

“Efendi Brom!”, diye fena alınmış bir şekilde ünler Dridges.

“Hhıh? Ne?”, diye kendine gelir Brom.

“Beni dinlemiyorsunuz bile..”, der kız.

“Ben.. evet.. dinlemiyordum..”, diye itiraf eder genç hobbit.

“Sizi anlamıyorum, Efendi Brom..”, diye inler kız.

“Neden? Neyimi anlamıyorsunuz?”, diye sorar Brom.

“Gösterdiğim bütün çabaya rağmen, sizin gösterdiğiniz ilgisizlik, hayret verici..”, der Dridges.

“Hanımefendi..”, der Brom bezmiş bir sesle. “Sizin ilgi göstermeniz, benim de aynı şeye benzer bir ilgi göstermemi gerektirmiyor. Sizi ben çağırmadım, kendiniz geldiniz. Dahası, son altı gündür durmaksızın bana bir şeyler anlatıp duruyorsunuz. Ama anlamadığınız şey, benim söylediklerinizle ilgilenmiyor olmam. Bunun anlaşılmayan tarafı nedir? Bir şeyi yeterince ısrar etmeniz halinde bir savaşı kazanabilirsiniz ama bu bir savaş değil, ortada da bir ordu yok. Anneniz de, sizler de onurlu olabilirsiniz —kendinizce.. ama en nihayetinde bu beni ilgilendirmiyor. Sizin onurunuz, yada eksikliği, benim sorunum değil, sizin sorununuz. Bunu anlamanız gerek.”

Dridges bozulur.

Fena halde.

Kızcağız gerçekten bu inatçı hobbit’in gönlünü alabilmek için sağlam çaba göstermiştir, ama belli ki bunun için 1 yıl, 6 ay ve 28 + birkaç gün geç kamıştır..

“Onu.. O kızı.. Gerçekten sevmişmiydiniz?”, diye sorar beklenmedik bir şekilde.

“Bunun sizi ilgilendirdiğini pek sanmıyorum, Dridges hanım.”, der Brom resmi ve soğuk bir ifadeyle.

“Susacağım, Efendi Hobbit. Ama bana onu anlatırsanız. Susacağım ve bir daha da açmayacağım bu konuyu..”, der kız samimi bir ifadeyle.

Brom’un bu konuyu kimseyle konuşmak gibi bir niyeti yoktur.. Hele bir dwarf’la.. Ama tam bunu ona söyleyecekken, küçük çadırında uyumuş olması gereken yaşlı Cathber’ın paslı sesi duyulur.

“Muhteşem Gökler adına, evlat. Anlat da sussun artık!”

İkizler ‘fırk’lar.

Brom uzun bir süre sessizce önündeki ateşe bakar.

 

Neden sonra ağzından,

“Aremela Berrybush..”

..kaçar.

 

“Bambaşka bir varlıktı. Saf bir hayal gücü, tertemiz bir kalbi, güçlü bir farkındalığı ve sessiz bir sevgisi vardı.. Nasıl anlatsam.. ‘ılık’ bir ruhtu onunkisi.. Ne soğuk ve mesafeli, ne de yaklaştığında yakan cinsten.. Dokunuşu da kalbi gibiydi.. Huzur veren, ama aynı zamanda süzülen.. Devamını isteten.. Sanki çölün ortasında, kurumuş dudaklara dokunan ilk yudum gibi.. Ve her zaman ‘mutlu’ idi. En kötü anımızda, canımızın en acıdı zamanlarda bile.. Mutlu ve hayat dolu. Şekere bandırılmış çilek gibiydi. Enfes ve.. tarifsiz..

Yanında olduğu ve olmadığı arasındaki fark, o kadar hissedilirdi ki..

Eksik kaldığım yanlarımı yüzüme vurmadığı gibi, kendi zayıflıklarını da benden saklamadı çünkü kendisinin, benim zayıflıklarımı örteceğine güvendi. Tıpkı kendi zayıflıkları konusunda onun da bana güvendiği gibi.. Boş bir kupayı dolduran şerbet gibiydi.. ama doldurduğunda, kupanın varlığına anlam veren bir şerbet..

Sonra.. birden alındı elimden.. Avucumdan akan suyu tutmaya çalışır gibi tutunmaya çaşıltım ona ama akıp gidiverdi..

Bunun.. hangi kısmını anlamanı bekleyebilirim ki? Hangi ceza, hangi karakol, hangi ferman telafi edebilir ki bunu, Dridges hanım? Senin söyleyebileceğin ne olabillir ki beni iyi hissettirsin? Onun yokluğu karşısında dwarf’lar için ne hissettiğimin gerçekte ne önemi olabilir ki?

Özrün, haklın ve onurunuz için gösterdiğin çabaya ilgisiz kaldığımı söylüyorsun. Aremela Berrybush yok artık ve senin halkın da, onurunuz da umrumda değil..”

 

Brom Bumblebrim ateşin başından kalkar ve sessizce kendi küçük çadırına gider.

 

“Wow.. Eridim, kız..”, der Dritmey.

“Wow.. Aynen..”, diye mırıldanır Britney.

“Ben..”, der ve tökezler Dridges.

“Annem bundan bulsun bi tane bana, anında satarım seni, kız!”, der Dritmey.

“Oha..”

“Buna ‘şah-mat’ derler, kızlar. Bir ozana, elinden alınmış sevgisini soramazsınız. Bu ahmaklığı yaptığınız anda, onun duyguları ve sözleri altında ezilmeyi de hakketmiş olursunuz. Şimdi gidin ve yatın, bu yaşlı adam da uyusun artık!”, diye Cathber’in paslı sesi gelir çadırından.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bu olayı takip eden günler, inatçı bir sessizlik içerisinde geçer ve Efendi Cathber bu acıklı duruma ‘sesini’ çıkarmasa da, yüzündeki ciddi ifadeden, onunda mutlu olmadığı bellidir. Genç Brom ise olaya mutlu yada mutsuz, herhangi bir gözle bakmaz. Kararlı bir umarsızlıkla yoluna devam eder.

Sessizliğe sadece ikizler pek uyum sağlayamazlar. Sanki arada bir neden sessizce yürüdüklerini unutmuşçasına, sonu kıkıdılarla biten bir şeyler konuşurlar.

Onuncu güne gelindiğinde yeni bir fırtına, beklenmedik bir hızla oluşmaya başlar ve Efendi Cathber kızlara durmalarını ve kendilerine gösterilen yerde beklemelerini söyler.

İkizler bunu sorgulamazlar ama Dridges bunun nedenini sorar.

“Çünkü, sevgili Dridges, Efendi Brom ile yapmamız gereken bir iş var.”, der Cathber.

“Ama neden? Bizim yapamayıp da onun yapabileceği ne olabilir ki?”, diye kaşlarını çatarak sorar Dridges.

“Çok şey var, sevgili Dridges.”, diye cevap verir yaşlı adam sabırlı bir şekilde.

“Ne gibi mesela?”, der dwarf kız inatçı bir ifadeyle.

“Sanırım bunun cevabını birkaç gün önce verdi sana..”, diye taşı gediğine koyar Efendi Cathber.

Driges susar.

Asık bir suratla kız kardeşlerinin yanına gider.

“Kızım, her şeye de bulaşman gerekmiyor.”, der Britney.

“Aynen..”, diye katılır Dritmey. “..Onların bizim her işimize karışmaları halini düşünebiliyor musun?”

Britney kıkırdar.

“Görmek isterdim ama..”

“Neden bizi dışlıyorlar ki?”, diye alınmış bir ifadeyle sorar küçük kız kardeşleri.

“Dridges..”, der Dritmey. “Sen gerçekten iyi niyetli ve harika bir kızsın. Ama daha gençsin, halkımız dışında neredeyse hiç başkalarıyla karşılaşmadın ve onlarla doğru dürüst bir iletişimin olmadı, dolayısıyla bazı şeyleri bilmiyorsun ve anlamıyorsun.”

“Aynen..”, diye onaylar Britney.

“Ne gibi?”, diye daha da alınmış bir şekilde sorar Dridges.

“Ne gibisinin bir önemi yok, ve zaten olayın püf noktası da bu. Şu anda sen bizim komutanımızsın. Onların değil. Ne Efendi Cathber’e, ne de Efendi Brom’a emir verebilirsin.”, diye açıklamaya çalışır Dritmey.

“Evet.”, diye onaylar Britney.

“Onlara hiçbir emir vermedim ki.”, diye itiraz eder Dridges.

“Dahası..”, der Dritmey ve devam eder. “Her ikisine de, nezaketen bir şeyin sebebini sorman dışında, hiçbir konuda sebep göstermelerini talep edemezsin. Bunu anlıyor musun?”

“O ne dediyse..”, der Britney. “Ayrıca şu gördüğün karabulutlar sana ne söylüyor?”

“Yağmur yağacağını?”, diye azıcık hicveder Dridges.

“Bu doğru.”, der Britney. “Bizim üzerimizde ne var peki?”

Dridges bir elindeki çelik çerçeveli kalkana, diğer elindeki enli kılıca, giydiği örme çelik zırha, sonra da ablalarının ellerindeki koca balta ve onların üzerindeki zırhlara bakar ve ayılır.

“Aynen..”, der Dritmey. “Her ne yapacaklarsa, bunu o fırtınanın içinde yapacaklar. Bize açıklama yapmaları gerekmiyor çünkü biz gerçekte onların grubunun bir parçası değiliz. Kendi kendimizi, muallak sebepler göstererek onlara yamadık. Bize, ‘gidin artık’, derlerse de gitmez durumunda kalırız. Bunu dememelerinin tek sebebi de gösterdikleri nezaket.”

“Tamamen..”, diye ikizini onaylar Britney. “Sen iyi niyetlisin ama bazen biraz falza zorluyorsun. Her şey zorla düzelmez. Efendi Hobbit’in bizimle olan sorunu ‘varlığımızla’ değil, ‘yokluğumuzla’ hallolacak bir durum, gibime geliyor.”

“Hiçbir şey yapmayacak mıyız yani?”, diye sorar Dridges.

“Yaptık zaten.”, der Britney.

“Aynen..”, diye onaylar Dritmey. “Onlara eşlik etme sebebimizi söyledik. Ortada olmayan tehlikelere karşı onları koruduk ve özrümüzü diledik. Sonuç itibariyle Efendi Brom’un özrümüzü kabul edip etmemesi tamamen ona kalmış.”

“Akıllı konuştun, kız.”, der Britney.

“Aynen..”, der Dritmey.

 

Tam o sırada ileriden, kara bulutların olduğu yerden beklenmedik bir ışık harlaması, hemen ardında da keskin ve dehşet bir patmala sesi gelir..

..üç dwarf’da, gökten inen dev bir yumruğun kendilerini yapıştırmış gibi yere çakılırlar.

 

“Kör oldum!”, diye panik içerisinde çığlık atar Britney.

“Sağır oldum!”, diye inler Dridges.

“Aynen..”, diye bağırır Dritmey!

 

Efendi Cathber topallaya zıplaya yürüyüşüyle, Brom da elinde tuttuğu, daha yeni ‘çarpılmış’ yıldırım asasıyla geri döndüklerinde üç kızı da yere yapışmış, gözleri kamaşmış, kulakları sağır halde bulurlar. Yaşlı adam alt dudağını büzüştürerek yığılıp kalmış kızlara bakar.

“Sanki uyarsamıydık?”, diye mırıldanır.

Brom ise pis bir sırıtışla süzer ıslak toprakta kıvranan dwarf’ları ve..

“Çaylaklar!”, diye güler acımasızca.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Gerçekten uğramak istemediğinden emin misin?”, diye sorar yaşlı Cathber. “Serenity Home naif bir kasabadır. Huzur içinde yaşamak isteyen herkese de kapıları açıktır. Kendisiyle tanışma fırsatım olmadı ama, kandan bıkmış bir ork bile varmış orda. Demircinin yanında, sabahtan akşama kadar demir dövmekten de mutluymuş. Başta biraz yadırganmış ama kendi halinde, sessiz, sorun çıkarmayan ve, inanabilirsen, oldukça da nazikmiş. Senin gibi zeki bir hobbit için burası iyi bir tercih.” 

“İlgin için teşekkür ederim, Efendi Cathber.”, der Brom. “Ancak huzur kişinin içinde varsa, nerede yaşadığının pek az önemi olabilir. Bunu Serenity kasabasını ve çevresine sağladığı huzuru küçümsediğimden değil, benim daha gidip görmem gereken yerler var olduğunu hissettiğim için söylüyorum. Belki bir gün yolum düşer ve uğrarım buraya..”

“Yine kendi aralarında biz yokmuşuz gibi konuşuyorlar.”, diye alınmış bir şekilde söylenir Dridges. 

“Demek kabul ettin en sonunda..”, der Cathber mutlu bir şekilde.

“Efendi Cathber ve Efendi Hobbit’in, ikimiz arasındaki konuşmalara burunlarını soktuğunu görüyor musun hiç?”, diye sorar Britney.

“Anlamadım?”, der Brom.

“Hayır görmüyorum. Kim ikinizin dırdırı arasına girmek ister ki?”, diye sorar Dridges.

“Efendi Brom.. Lütfen..”, der yaşlı adam.

“O ayrı bir mesele ve konumuzun da dışında.”, diye cevap verir Dritmey sırıtarak.

“Belki.. Olabilir.. Daha tam emin değilim..”, der Brom.

“Aynen..”, diye kıkırdar Britney.

“Gezdiğin ve gördüğün, diyeceğim ama sanki her geçen gün bana daha çok; ‘Gönderildiğin ve gösterildiğin’, gibi gelen olaylardan sonra, emin olman için daha neyi beklediğini merak ediyorum..”, der Efendi Cathber nazikçe.

“Hayret verici bir şekilde samimiler.”, der Dridges düşünceli bir şekilde. “Rivayetlere göre Efendi Cathber kimseyle özel bağ kurmazmış. Çok uzun yaşayan insanlarda oluşan bir sorun bu sanırım.”

“Haklısın. Muhtemelen.. Ama haklı olmakla bu olası gerçeğe boyun eğebilmek, iki tamamen farklı şeyler.”, diye cevap verir genç hobbit.

“Bence bizi dahil etmiyorlarsa, bunun bir sebebi olmalı.”, der Dritmey.

“O da var.”, diye makul bir şekilde kabul eder yaşlı Cathber.

“Evet.”, der Britney. “Efendi Cathber bize nazik davranıyor ama sorumlulukları, yalnızlığını aşıyor. Ve hiçbirimiz bunu anlayacak kadar para almıyoruz!”

“Hadi geri dönelim..”, diye önerir genç Brom. “Bu konuşma fazla karıştı birbirine..”

“Aynen..”, der Dritmey.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

İzci Efendisi Davien.”, diye nazikçe selamlar yaşlı Cathber, uzun boylu, yakışıklı, sarı-kumral saçlı half-efl’i. “Görüşmeyeli biraz zaman oldu.”

Küçük grup Serenity Home kasabasının uzak tarlalarınının kıyısından teğet çizmeleri üzerine beş gün geçmiştir ve üç dwarf kız akıllanmış olarak güvenli bir mesafede beklerken, yaşlı Cathber ve genç hobbit bir fırtına daha avlamışlardı. Sonra, genel yön olarak doğuya, ormanda zigzaglar çizerek yollarına devam etmişlerdi.

Bu süre boyunca aralarındaki kasılmış hava biraz olsun yumuşamıştı. Bunun en belirgin sebebi, Dridges’in sözünde durması ve ikizlerin anlatacak çok hikayeleri olmasıydı. Belli ki bu iki kız gerçekte kaş çatıp, balta sallamak kadar dedikodu, abuk hikaye ve kıkırdamayı sevmekteydiler. Beraberlikleri o kadar uzun olmamış olsa da Brom ikizlerden hoşlandığını kendi kendisine itiraf eder. Gerçekte genç hobbit’in Dridges’le de bir alıp veremediği yoktur ve kız önceki ısrarlı halini bırakınca, onun da cana yakın, samimi ve doğal bir cazibesi olduğunu kabul eder. Üç kız, hobbit’in içini döktüğü o geceden sonra, askeri bir imtina ile her akşam kamp yerini önceden hazırlamışlar, ateşi yakmışlar ve yemeği de pişirmişlerdi. Üç dwarf da, yük olmak değil, sessiz bir anlaşma varmış gibi kendi yüklerini çekmeye başlamışlardı. Dahası, genç Brom bunu çok daha sonra fark edecektir, kızların imtina ile seçtikleri kamp noktaları ‘kolay müdafaa edilebilir’ yerlerdi ve kendi aralarında dönüşümlü olarak da nöbet tuttuklarıydı!

Gün içerisinde de Dridges onlara hep yakın bir mesafede dururken, ikizler ise gittikleri yol boyunca, ellerinde dev baltalarıyla, kendi özel zigzaglarını çizdikleriydi.

İşin bir başka ilginç yanı da, üçü arasında kimin ne yapacağına her zaman Dridges’in karar vermesiydi. Ve kız bu durumu kendi çıkarına kullanmamış, ablalarından istediği herşeyi önce kendisi denemiş, güvenliğini ve pratikliğini sınamış, ancak ondan sonra onları bir emir olarak vermişti. Brom hayretle kızın devamlı ne nasıl optimize edilebileceği üzerine kafa yormasını, akşam olduğunda ve kamp kurulumu ve yemek işleri bittiğinde, kızın küçük papirüs parçalarına, üstüne fevkalade muntazam dörtgenler, halkalar ve uzun, yön çizgileri çizişini seyretmişti.

Genç hobbit bir gece dayanamamış ve sormuştu kıza ne yaptığını..

“Bu, dört kol saldırı düzenidir. Buna karşı kullanılabilecek müdafaa taktikleri oldukça sınırlıdır; düşman sana ne atarsa dişlerini sıkarsın ve düşmanın sana atabileceği etkili cephanenin, senin adamlarından önce bitmesini umut edersin.. Ben buna karşı uygulanabilecek etkili, can ve mal kaybı açısından düşük masraflı, optimal bir kuşatma kırıcı taktiği geliştirmeye çalışıyorum, Efendi Brom.”

“Yaaa..”, diye anlamış gibi başıyla onaylamış, muallak bir cevap vermiş.. ve tüymüştü Brom. Kim bilir.. Kız o karma karışık şemayı anlatmaya karar da verebilir di, genç hobbit’e!

Bu süre içerisinde Brom aklına takılan bir başka mevzuyu konuşmak için Efendi Cathber’a yanaşmıştı ama bunu, fırtına avına çıktıklarında, dolayısıyla yalnızlarken sormuştu.

“Onlara söylemedin.”, der Brom.

“Neyi kime söylemedim?”, diye sorar yaşlı adam.

“Fırtınada ne yaptığımızı..”

“Aaa.. Hayır söylemedim ve senin de bundan kimseye bahsetmemeni rica edeceğim.”, diye temkinli bir şekilde cevap verir Efendi Cathber.

“Neden? Güvenilir kızlar, gibime geldiler.”, der Brom hayretle.

 

“Onların sadakatlerini sorgulamıyorum, Efendi Hobbit. Ama ve en nihayetinde geri döndüklerinde üstlerine gördüklerini rapor etmek zorunda kalacaklar ve birincisi, burunlarının dibinde böylesi yıkıcı bir potansiyelin olduğunu öğrendiklerinde, kendileri de aynısından isteyecekler ve ben, bana verilmiş kalan günlerimi fırtına peşinde koşarak geçirmek istemiyorum. İkincisi, bunu sadece Heavens Hand için yapıyorum çünkü orada gerçek ihtiyaç var. Üçüncüsü ise, kızlar.. ve muhtemelen rapor verecekleri şahıslar güvenilir olsalar da, o kadar bin dwarf’un hepsinin aynı oranda ağızlarını sıkı tutmalarını beklemek iyimser bir şekilde ‘hayal perestçe’ bir beklenti olurdu. Dahası, bize bahsedilen baskın, biraz fazla iyi planlanıp uygulanmışdı. Baskını yapanların, vardiyalardan ve muhafızlardan haberdar oldukları belliydi. Bunun en belirgin göstergesi, çalınan belgelerin nerede olduklarını bilmeleriydi.. Orasının ne kadar büyük olduğunu düşününce, bunu görmesi çok daha kolay oluyor..  Bunları bize söylemediler tabii, ama söylemelerine de gerek yoktu, öyle değil mi? Bu yüzden Elder Hills’e ilk vardığımızda o kadar hırçın ve paranoyak davrandılar..”

 

Efendi Cathber’in bu sonuç odaklı, pragmatik ve birazda ürkütücü yorumu, genç hobbit’in dünyada olup bitenleri görebilmesi açısından iyi bir ‘çuvaldız’ etkisi yapmıştı.

 

“Merhaba, Efendi Cathber. Evet, sanırım en son görüşmemiz üzerine iki yıl, dört ay ve bir kaç gün geçmiş olmalı..”, diye yüzünde mutlu ve muallak bir ifadeyle cevap verir İzci Efendisi Davien.

“Davien..”, der yaşlı Cathber. “Sanırım, dedikten sonra bu kadar kesin bir süre veremezsin.”

“Özür dilerim. Etrafımdakiler, biraz aptal olduğumu düşününceler hepimiz daha mutlu oluyoruz.”, diye cevap verir Davien ciddi bir şekilde.

Efendi Cathber kıkırdar.

Brom’un ise tek kaşı kalkar ve hayretle izci efendisine bakar zira bir yıl kadar önce, haydut kampında onu ilk gördüğünde, kendisi de onun biraz saf ve.. uhhmm.. aptal olduğunu düşünmüştür.

“Moorat bunu biliyor mu?”, diye sırıtır Cathber.

“Bildiğini sanıyor. Ama onun bildiğini benim bildiğimi sandığını sanmıyorum!”, diye cevap verir İzci Efendisi Davien aynı ciddiyetle.

Yaşlı adam tekrar kıkırdar.

“Ne işin var burada peki?”

“Sizi bekliyordum, Efendi Cathber. Yaşlı Tapınak Baş Muhafızı Demos Lightshand, bir görü uykusuna yattı ve sizin olacağınız yeri gördü rüyasında. Beni çağırıp seni bulmamı ve Oger’s Foot’a gitmeniz gerektiğini söylememi söyledi..”, der Davien yine muallak ifadesine bürünerek.

Buna tek kaşını kaldırarak cevap verir Cathber.

“Elçiye zeval olmaz. Bana sizi bulup bunu size söylemem istendi, o kadar.”, der izci efendisini.

“Ne kadar vaktim var?”, diye sorar yaşlı adam canı açıkça sıkılmış bir şekilde.

“Demos bu konuda pek bir şey söylemedi. Ama sorunun oradaki oger’lerin matronu ile alakalı olduğu izlenimini edindim.”

“Demos’un Oger’s Foot ile ne gibi bir alakası olabilir ki? Onun ilgi ve yetki alanı içerisinde bile değil..”, diye burnundan solur yaşlı adam.

“Değil zaten. Ama oger’ler bazı saldırılarda bulunmuşlar ve sanıyorum yaşadıkları tepelerin darlığından şikayet ediyorlarmış.”, der Davien. “Şerif Standorin’in kılıç eli kaşınmaya başladı yine ve Serenity Home Belediye Başkanı Yuleman, oger’lerle yeni bir çatışmanın başlamasını istemiyor. Olaylar ivme kazanamadan belki siz müdahale edebilirsin diye sizi bulmamız istendi. Moorat izcileriyle seni aramaya gittikten sonra ben de Demos’a gittim ve seni bulması için ondan ricada bulundum. Bu şekilde ormanı bir ucundan diğerine koşmak zorunda kalmamış oldum.”, der Davien ve sırıtır. “Moorat eli boş döndüğünde yüzündeki ifadeyi görmek ilginç olacak!”

“Ne kadar vaktim var?”, diye sorar Cathber. “Elimde bitirmem şart olan bir işim var ve onu yarıda bırakamam..”

Davien omuzlarını silker.

“Bu ay sonuna kadar bir şeyler yapılmış olsa iyi olur. Yoksa Şerif adamlarını —ve bizleri toplayıp Oger’s Foot’a yürüyecek.”

Yaşlı Cathber burnundan solur.

“Standorin’i severim. Ama her şey, her zaman kılıçla çözülemez..”

“Size katılıyorum, Efendi Cathber. Çoğu zaman oklarla çözülebilir!”, diye ciddi bir ifadeyle cevap verir Davien.

Yaşlı adam ona fena pis bir bakış atar.

“Hey!..”, der Davien sırıtarak. “Ben sadece aptal bir izciyim..”

“Serenity Home’a geri dön ve Yuleman ile konuş. Beni bulduğunu ve işi halledeceğimi, ama bunun için bir aydan daha fazla zamana ihtiyacım olduğunu söyle. Dediğim gibi, elimde bitirmem gereken bir işim var ve onu yarıda bırakamam.”

Tam o esnada çalılar büyük bir gürültüyle açılır ve küçük, sıska bir kız koşarak gelir yanlarına. Kızın, uzun koyu kahverengi saçları, masmavi gözleri ve uçları hafif sivri kulakları vardır. Kızın üstünde, belki daha o sabah temiz ve pek şirin olan elbisesinin her yeri yırtılmış, üstü başı toz, toprak ve çamur içerisindedir ve elleri, kolları ve sıska bacakları da yara ve berelerle doludur!

Kız nefes nefese kalmış bir şekilde söylenir.

“Koştum, İzci Efendisi Davien amca! Ve hepsinden de önce buldum!”, der ve sırıtarak küçük yumruğunda sımsıkı tuttuğu, içi saman çöpleriyle dolu pis bir çorabı gösterir.

“Küçük Laila!”, diye ünler Davien. “Senin ne işin var burada?”

“Bu sabah, izci acemilerine bu çorabı ilk bulanın, sizin çırağınız olmayı hakkedeceğini söylediğinizi duydum. Bütün izci acemilerinden önce buldum ve getirdim!”, der küçük Laila gururla sırıtarak.

“Bu harika bir beceri. Beni ormanın ortasında nasıl buldun peki?”, diye hayretle sorar Davien.

“Bu beni biraz düşündürdü çünkü sizi bulamazsam, çorabı bulmuş olmamın bir anlamı kalmamış olacaktı, onun için önce sizi bulmalıydım İzci Efendisi Davien amca. İzci Acimelerinin yanından ayrıldıktan soran sizin Demos babamızı ziyaret ettiğinizi gördüm ve belki o bilir diye gidip ona sordum. Demos babamız da bana sizin nerede olabileceğinizi söyleyince ben de koşup çorabı aradım ve onu da buldum. Sonra da buraya koştum!”, diye nefes nefese anlatır kız..

Davien, ağzı açık bir şekilde kızın pratik, çözüm odaklı düşünme şekline hayret eder.

 

Yaşlı Cathber kıkırdar.

“Küçük kız, senin Moorat’e çektiğin numarayı sana yapmış!”

Brom ‘fırk’lar.

Arkada bekleyen üç dwarf kız ise alık alık küçük, sıska kıza bakarlar.

 

“Bence bir sonraki İzci Çırağına, potansiyel olarak da gelecekteki İzci Mareşaline bakıyoruz.”, der Efendi Cathber.

Küçük Laila’nın yüzü güneş gibi aydınlanır ve daha da gururlanarak sırıtır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bu hiç iyi bir zamanlama olmadı bizim için, Efendi Hobbit.”, der yaşlı Cathber kaşları çatılı bir şekilde. “Sanıyorum biraz acele etmemiz gerekecek ve..”

“Ve?”, diye sorar Brom.

“Ve korkarım birlikteliğimizin de sonuna yaklaşıyoruz..”, diye bitirir yaşlı adam yüzünde mutsuz bir ifadeyle.

Genç Brom hayretle yaşlı Cathber’e bakar.

“Neden ki?”, diye sorar ister istemez. “Fırtına avıyla işimiz bittiğinde, Oger’s Foot’a yine beraber gideriz.”

“İlk girişimiz sadece bir ziyaret idi ve gerçekte Reise Grulganiste’nin de üstü kapalı uyarısıydı. Belli ki durum göründüğünden çok daha ciddi ve her ne kadar becerikli olsanız da, Efendi Brom, kızgın oger’ler bir hobbit için sağlıklı bir yer değil. Oğlu Cabot eline geçen her fırsatı değerlendirmek isteyecektir ve inan bana, o vahşinin eline geçen bir fırsat olmak istemezsin!”, der Efendi Cathber fena kızmış bir şekilde.

“Demek beraberliğimiz sona erecek.”, der Brom boğuk bir sesle.

“Beraberliğimiz asla sona etmeyecek, delikanlı. Sadece birlikteliğimiz sonra erecek.”, diye cevap verir yaşlı adam nazikçe.

“Aradaki farkı göremiyorum, Efendi Cathber.”, der genç hobbit kırık bir ifadeyle.

“Aradaki fark; sevgi, saygı ve dostluk ile ayrılmamızda, Brom Bumblebrim. Ve beraberliğimiz süresince paylaşıp bir birimize kazandırdıklarımızda.. Ve doğrusunu söylemem gerekirse, ki söylemekte hiçbir maruzat görmüyorum, ben çok şey kazandım, daha da çok şey öğrendim.”, der Efendi Cathber.

“Benden ne öğrenmiş olabilirsiniz ki?”, diye sorar Brom.

 

“Yalnızlığın, sandığım kadar eğlenceli ve tatmin edici olmadığı öğrendim. Yediyüz küsür yıl kadar geç olsa da bunu fark etmiş olmam bence önemliydi. İnsan, yeterince yalnız kalınca, zamanla başkalarına ‘harcanabilir’ gözüyle bakmaya başlayabiliyor. Özellikle de benim yüklenmeyi seçtiğim sorumlulukları göz önünde bulundurduğumuzda.

Ve benim evimi tamir ederek, bana evimin.. ve Tamara’mın sıcaklığını hatırlatmış oldun. Geri dönüp baktığımda, sevgilim ve eşim Tamara’nın asla benim hayatımı bu şekilde geçirmiş olmamı taship edeceğini düşünüyorum. Evet, bazı şeyler benim için artık çok geç artık. Bir eş ve çocukların —içinde mutlu insanların olduğu bir ev.. Ama en azından evime geri döneceğim ve döndüğümde de içinde en az bir kişi, tam olarak mutlu olmasa da, mutmain olacak.

Bu kulağa sadece küçük bir avutma gibi gelebilir. Ama, ve gerçekte bu farkın ne denli büyük olduğunu da sadece senin gibi bir hobbit fark edebilirdi, ve önemli olan da bu..

Ve son olarak, insan benim kadar uzun yaşayınca, görülebilecek her şeyi gördüğünü, bilinebilecek her şeyi öğrendiğini, duyulabilecek de her şeyi duyduğu yanılgısına düşebiliyor. Sen, Efendi Brom, bu yaşlı adama, ölmeden önce bu konuda ne kadar da yanılmış ve eksik olduğunu göstermiş oldun.. Bunun kıymetinin bir karşılığı yoktur!”

 

Brom Bumblebrim, yaşlı adamın bu itiraflarını biraz sevinç, ama daha çok garip bir iç burukluğu ile dinler, zira Efendi Cathber’in söyledikleri şeylerin hepsi, yaşadığı o uzun hayatın sonunun da yaklaştığını ima etmektedir.

 

“Bana ağıt yakma, Efendi Hobbit. Ağıt, bir kaybın göstergesidir. Ben, uzun ve dolu bir hayat yaşadım. İstediğim şeylerle dolu değildi belki ama, yine de, ve en azından başkalarının mutlu, sağlıklı ve en önemlisi de; güvenli bir şekilde yaşamaları için uğraştım. Bana ağıt yakarsan, bütün emeklerime de ağıt yakmış olursun.. Hadi gel.. Burnum yeni bir fırtına kokusu alıyor..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

11.09.7591 B.Y.S (-16 Yıl)
Eylül ortası.
Sonsuz Beyaz..
(Büyük Kuzey Tundraları)

Genç Brom’un, yaşlı Cathber’le vedalaşması acıklı bir sahnedir ve ilginç bir şekilde de genç hobbit’le ilk karşılaştıkları o ıslak gecede, Arashkan ırmağının kıyısında kamp kurduğu yerde gerçekleşir.

 

“Sevgili Brom.. Seni ilk aldığım yere tekrar bırakıyorum.. Sana acılarını unutmanı söylemeyeceğim. Bunu senden isteyemem.. ve açıkçası istemem de. Bizi biz yapan kazançlarımız değil, kayıplarımızdır, zira bir şey bizim için bir kayıp ise, o şey bizim için değerlidir. Seninle geçirdiğim ayları unutmayacağım ve seni her zaman sevgiyle hatırlayacağım.”

 

Brom ne kadar istediysede, bir türlü ağzından bir şey çıkmamıştı. Sadece dolu gözlerle yaşlı adama sarılmış ve öylece adamın uzaklaşmasını seyretmişti.

Dridges ve ikizler de bir kenarda durmuş göz yaşları içerisinde yaşlı adamın gidişini izlemişlerdi.

 

O akşam Dridges, Britney, Dritmey ve Brom sessiz bir kamp kurarlar ve pek az konuşup erken yatarlar.. En azından Brom ve ikizler yatar. Üç kız, kendi aralarında belirledikleri sıralamaya göre Dridges nöbette durur.

Brom sabah ilk ışıkla uyandığında, kahvaltının çoktan hazır olduğunu görür ve burnunu büzüştürür, zira niyeti kendi yoluna, kuzeye doğru koyulmaktır ve bunu da yalnız başına yapmak niyetindedir..

Genç hobbit kahvaltısını yaptıktan sonra Dridges’e döner.

“Sizler ne yapmayı düşünüyorsunuz? Ben kuzeye gideceğim.”, der sakince.

“Bu hayret verici!”, der Dridges mutlu bir şekilde. “Zira biz de kuzeye gideceğiz..”

Brom kaşlarını çatar.

“Ben bayağı kuzeye gideceğim.. Çok kuzeye..”

“Sorun değil, Efendi Brom. Biz de muhtemelen biraz daha fazla kuzeye gideceğiz.”, diye gülümseyerek cevap verir kız.

Brom, daha bi çatar kaşlarını.

“Sizin ne işiniz var kuzeyde?”

“Britney, kız kardeşlerimizin izlerine rastladı geçen gün. Onların peşinden gidiyor olacağız. Beraber gitmemizi istemiyorsanız, bunu açıkça söyleyebilirsiniz, Efendi Brom, alınmamaya çalışırız..”, der Dridges güzel gülümsemesini sergileyerek.

Yandan ikizler kıkırdar.

Brom kaşlarını daha bi çatmak ister ancak tampon çoktan duvara dayanmıştır! Kızlar, kendisinin onlara ‘git’ diyemeyecek kadar nazik olması üzerine plan yapmışlardır ve aynı planla onu köşeye sıkıştırmayı da başarmışlardır.

Kızlar gerçekten bazen fena pislik yapabilen varlıklardır!

Genç hobbit sesini çıkarmadan küçük çadırını toplar ve sırt çantasına tıkıştırır.

Kampı dağıtan ikizler de hazır bir şekilde beklerler ve Dridges’in bir işaretiyle ikizler önden koşmaya başlarlar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bir açıdan genç Brom’un üç dwarf kız kardeşle olmuş olması iyidir. Kendi evindeyken yalnız takılmış olması onu fazla rahatsız etmemiştir bugüne kadar ama zaten kendi küçük dünyasını doldurduğu sıcak şöminesi, annesinin yadigar fincanları, tüten çaydanlığı, mutlu kurabiyeleri, kitapları, Lir’i ve..

“Muhteşen Gökler adına!”, diye ünler Brom. “Hayatımı hoşuma gittiğini düşündüğüm ve bana keyif veren eşyalarla doldurmuşum ve gerçekte yalnız, zavallı bir hobbitmişim!”

“Efendim?”, der Dridges hemen arkasından.

“Uhhmm.. yok bişi..”, der Brom hemen, ve biraz da utanarak.

“Benimle konuşabilirsin, biliyorsun, değil mi? Seni yargılamam, seni ısırmam, seni horlamam.. Aynı istikamette gittiğimiz günlerimiz sona erdiğinde de zaten bir daha görüşme ihtimalimiz de olmayacak, dolayısıyla yapmayacağımı söylediğim şeyleri yapsam bile sana ne zararı dokunabilir ki?”, diye sorar kız.

“Isırma kısmı hariç.”, der Brom.

“Isırma kısmı hariç..”, diye onaylar Dridges. Sonra muzurca gülümser. “Ama duyduğum kadarıyla bazı erkekler bundan hoşlanırlarmış..”

“Bazı kızlar da hoşlanırmış!”, der ikisinin de arkasından bir ses —Britney.

“Ben hoşlanırım.. Beni istediğin zaman ısırabilirsin, Efendi Hobbit!”, der onun da arkasından Dritmey!

 

Brom kaçar!

 

Ve arkasından kahkahalarla.. ve acımasızca ikizlerin güldüğünü duyar.

“Siz ikiniz..”, der Dridges esef dolu bir sesle. “Adam olmazsınız!”

“Adam neden olalım ki?”, diye sorar Britney.

“Aynen..”, diye onaylar Dritmey. “Neden adam olalım ki? Bak.. adam kaçtı!

 

“Onların kusuruna bakma.”, der Dridges, tıkanmış hobbit’e yetiştiğinde. Kızın üzerinde kalkanı, iri, enli kılıcı ve ağır örme zincir zırhı olmasına rağmen Brom’un peşinden koşmuş ve tıkanmış olmak bir yana, nefes nefese bile kalmamıştır. “Eğlenmeyi seviyorlar ve canları sıkıldı, o kadar. Şimdi düşündüm ve sebebini anladım sanırım.”

“Ne.. neyin sebebini anladın..”, der genç hobbit soluk soluğa.

“Biz bir şeylerle karşılaşırız diye devamlı nöbet ve devriye yapıyoruz gece gündüz ama bir kaç hayvan dışında hiç bi şey yok! Bunun sebebini anladım sanırım..”, der kız.

“Neymiş sebebi?”

“Efendi Cathber.. Kaç yüz yıldır bu ormanları bi aşağı, bi yukarı dolanıyor ve sanırım bundan dolayı da ‘tehlikeli’ pek de bir yaratık yok ormanda.. Var olanlar da kendilerine çeki düzen verip kimseye bulaşmıyorlar.”, diye açıklar Dridges. “Ama bu konumuzun dışında sanırım. Biz senden ve anlatmak istediğin şeylerden bahsediyorduk.”

“Biz böyle bir şeylerden mi bahsediyorduk?”, diye hayretle kıza bakar Brom.

Kız bir omzunu silker.

“Bahsetmek üzereydin.. ikizler gelmemiş olsalardı.”

Brom ‘fırk’lar.

Bu kız gerçekten ısrarlıdır.. ve tuttuğunu bırakmaya da niyeti yoktur.

Genç hobbit önündeki seçenekleri değerlendirir; ya kızı öteleyecek ve gereksiz yere kalbini kıracak, yada konuşacak ve hiç olmazsa başından ‘güvenli’ bir şekilde savacak.

Bununla beraber Brom, kızın asabi biri olduğuna inanmaz. İnatçı, dik kafalı, ısrarcı, çabuk alev alan, evet.. Ama asabi yada kontrolden çıkabilecek biri değil.

Pes etmişçesine derin bir nefes verir Brom.

“Hayatım.. Geri bakıp düşündüğümde ne denli boş olduğunu anladım. Az evvel ünlediğimde bunu fark etmiştim.”

“Bana boş biri gibi gelmedin, Efendi Brom.”, der kız samimi bir sesle.

“Brom.. sadece Brom, kafî.. Ben sanıldığı kadar efendi değilim.”, der Brom.

“Peki o zaman, Brom.. Ama sana bu şekilde sadece sen istediğin için hitap edeceğim. Efendi olmadığına inandığım için değil.”

“Bunu da nerden çıkartıyorsun? Sana efendi olduğum izlenimini hangi ara verdim?”, diye sorar genç hobbit.

“İlk karşılaştığımızda.. Beni yerin dibine geçirdiğinde..”, der kız sessizce.

“Seni yerin dibine geçirdim ve sen benim ‘efendi’ olduğumu o zaman mı anladın?”, diye alık alık bakar kıza Brom.

“Evet. Beni yerin dibine geçirdin çünkü tanışmamızdan önce sebeplerin vardı. Tanışmamızda ise ben de sana zaten var olan sebeplerini destekleyecek her malzemeyi verdim ve bunun karşılığında da hakkettiğimi aldım. Ama sen beni yerin dibine geçirmekle yetindin. Beni göme de bilirdin ama bunu yapmadın. Nerede durman gerektiğini bildin. Gerçekte efendi biri olduğunu işte o zaman —daha doğrusu üzerinde biraz düşününce anladım, zira iş bana kalmış olsaydı, ben kendimi çoktan gömmüş olurdum.. “, der kız biraz utanmış bir şekilde.

 

Brom’un tek kaşı ister istemez kalkar.

Kızın bakış açısı, açıkçası biraz çarpıktır.. ve fazla iyimserdir.. Ama oradadır ve ikizlerin onun için ‘gerçekten iyi niyetli bir kız’ olduğuyla ilgili söylediklerinin belki de boş olmayabileceğine ayılır.

 

“Beni hala kazanmaya mı çalışıyorsun, Dridges hanım?”, der gülümseyerek.

“Ben sana Brom diye hitap edeceksem, sanıyorum Dridges de kafî gelecektir. Ancak asıl konumuza dönersek, neden kendi hayatının boş olduğunu düşündüğünü merak ediyorum. Beraber geçirdiğimiz bu bir ayda öğrendiğim kadarıyla ta Bowling Hills’den buraya kadar yürüyerek, beklenmedik bir çok şeyi görerek ve daha da çok şeyi yaşayarak gelmişsin. Benim gördüğüm sadece iki yer var; Scowling Hills —ki orası doğduğum yer, ve Elder Hills, eğitim aldığım yer..”

“Neden bir taktik generali olmaya karar verdin?”, diye sorar Brom.

“Ben vermedim. Dedem bu kararı verdi ve bana, halkımızın ve geleceğimizin buna şiddetle ihtiyacı olduğunu söyledi. Dedem ‘öylesine’ konuşan biri değildir ve bir anda üstüme böyle bir sorumluğu yükleyince, bana da kabul etmekten başka pek de seçenek kalmamış oldu. Gerçekte ben resim çizmeyi çok seviyordum ve hepimizin aldığı genel savaş eğitimi dışında da kılıç kullanmak gibi bir niyetim de yoktu. Ben.. kan dökmeyi sevmiyorum.. Başkasının yüzünde acı gördüğümde bu beni rahatsız ediyor.. Ve birilerine rica da bile bulunamıyorum artık çünkü herkese emir vermem gerekiyor.. Şimdi ise kendi öz ablalarıma emir vermem bekleniyor benden. Bunun bana ne kadar ağır geldiği ise hiç sorulmadı bile. Ablalarımın bundan mutlu olmaları ise daha da ağırıma gidiyor. Hiçbir kız, ablalarına emir vermemli..”

“Deden, Efendi Argail, biraz fazla mı ciddiye alıyor bazı şeyleri?”, diye kenarından sorgulamaya çalışır Brom.

 

“Önceleri ben de öyle düşünüyordum. Ama geçtiğimiz yıllarda, aldığım eğitim sürecinde, bize gelen istibaratlarda ve özellikle de bize karşı yapılan baskında, gerçekte onun kendisini ne kadar gemlediğini düşünmeye başladım. Bizler güzel ve rahat ortamlarda yaşamaya alışmışız. Halbuki bunun bizim çabalarımızla hiçbir ilgisi bile yok. Efendi Cathber, dedem.. ve unutulmuş birçok büyük insan, dwarf, gnome ve elf’lerin yapmış oldukları büyük fedakarlıkların üzerine oturmuş, onların canları ve kanları pahasına verdikleri emeklerin keyfini çıkartıyoruz, o kadar. Ve dedem haklı.. Bir şey gerçekten yaklaşıyor.. Büyük bir şey.. İsimsiz ve gözün göremediği bir şey. Bunu sadece çok, ama çok küçük bilgi kırıntılarını bir araya getirdiğimizde görebiliyoruz. En azından çok azımız. Ben daha göremiyorum. Sadece o şey, her ne ise, içimi ürpertiyor o kadar. Gün geldiğinde, kılıcımı, kalkanını, zırhımı ve zamanla alacağım madalya ve apoletlerimi bir kenara atıp, tekrar resim çizeceğim. Ama önce bunu hakketmem ve gerekli güvenli ortamı da hazırlamam gerekiyor..”, der Dridges.

 

“Biraz karanlık bir tablo bu, sanki.”, diye söylenir genç hobbit.

 

“Karanlık zaten. Ama biz de zaten buna karşı hazırlık yapıyoruz. Diğer ırklar ne yapıyorlar bilmiyorum. Ama biz —ki burada ‘biz’ derken, sadece dwarf’ları kastetmiyorum, Ritual Ormanlarında yaşayan herkes, Serenity Home, Tinker Hills, bir zamanlar Silent Hills ve bütün bunların çevresinde yaşayan halklar, bilerek yada bilmeyerek, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde bu amaca çalışıyorlar. Otuz bin dwarf’u besleyip giydirmek, eğitip sağlıklı tutmak kolay bir iş değil.. Ve beni de o otuz bin ve buna bağlı olacak daha bir çok, yüzlerini bile görmediğim, ve muhtemelen de görmeyeceğim, sadece gömeceğim hayatların nerede nasıl ölmelerine karar verme işi için yetiştiriyorlar!”, der Driges, Brom’a bakarak ve konuşmanın kendi payına düşne kısmını bitirir..

 

“Olaylara bu açıdan bakıldığında, kendi hayatımın gerçekten boş olduğuna kati olarak inanmış durumdayım, Dridges..”, der Brom sırıtarak.

 

“Dridges.. Dridges!”, diye Britney’in acil sesi duyulur ileriden.

 

Dridges, Brom’a bir defa daha bakar, sonra ablasının seslendiği yöne doğru koşar.

 

“Ne oldu..?”, diye sorar Dridges.

Dritmey, elinde bir şey tutmaktadır. Yuvarlak ve renkli boncukları olan bir şey.

Dridges, ablasının elindeki şeye bakar ve ayılır.

“Bu onun—”, der hayretle.

“—saç tokası, evet.”, diye bitirir Britney, hemen yanında.

“Neredeler peki?”, diye sorar Dridges etrafa bakarak.

“Bilmem.”, der Britney. “Ama burada kamp yapıldığına dair bazı izler var. O iki şapşalın kamp kuracak kadar pratik eğitimleri olduğunu bile bilmiyordum!”

“Ne yöne gitmişler peki?”, diye sorar kız kardeşi.

“Emin değilim. Ama kuzeye yönelmişler buradan. Geri zekalı kuş beyinliler. Ne işleri var burada ve neden kuzeye gidiyorlar ki?”

“Eee..? Ne yapacağız şimdi? Devam edecek miyiz?”, diye sorar Dritmey.

Dridges bir an düşünür. Sonra başını sallar.

“Hayır, geri döneceğiz. Zaten gelmiş olmamız gerekenin çok daha uzağına geldik. Buranın kuzeyi Themalsar Harabeleri ve dedemden izinsiz annem ve babam bile gidemezler oraya..”

“Ne yani? Onları kendi başlarına mı bırakacağız?”, diye hayretle bakar kız kardeşine Britney.

“Onlar zaten kendi başlarına ve bizim gitmemiz yasak olan yere gittiler. İzin almadan onların peşinden oraya gidemeyiz. Hazırlanın, geri dönüyoruz. Bunu anneme bildirmeliyiz. Sonra da dedeme hızlı kurye gönderip emirlerini beklemeliyiz.”, der kız kardeşi.

“Dridges!”, diye ünler Dritmey.

“Bu bir emirdir, Birinci Sınıf Er Dritmey!”, diye tıslar Dridges.

Birinci Sınır Er Dritmey.. ve ikizi, Britney, hayretle küçük kız kardeşlerine bakarlar. Sonra ikisinin de kaşları çatılır ve haşin bir ifadeyle ikisi de selama durup, “Emredersiniz Onbaşı Dridges!”, diye dişeri arasından hırlarlar ve dönüp koşmaya başlarlar.

İkisi de Brom’un yanından geçerken, ona da selam verirler.

“Kendinize iyi bakın, Efendi Hobbit. Bizden kurtuldunuz en sonunda..”, diye sırıtır Britney.

“Aynen..”, diye onaylar Dritmey, kendisi de sırıtarak..

..ve pek kısa bir süre içerisinde de ormanda, ağaçların arasında kaybolurlar.

“Sizden o kadar da kurtulmak istemiyordum aslında..”, diye mırıldanır genç hobbit.

“Bunun duyduğuma sevindim, Brom.”, der Dridges. “Başta senin fikrini değiştirmek için çok uğraştım ve sanıyorum, bunun karşılığında sadece başını ağrıtıp canını sıkmayı başardım. Ama daha sonraki tek amacım arkadaşın olabilmekti.”

“Ve korkarım olmayı da başardın, Dridges..”, der Brom.

“Bunda korkacak bir şey gerçekten yok, zira ben ısıran kızlardan değilim.”, diye gülümseyerek cevap verir Dridges.

“Eminim ısırsaydın da bu iyi niyetle olurdu.”, der Brom ve o da gülümser. “Kendine iyi bak, Dridges. Seni tanımak kolay olmadı, ama tanıdığım için de memnunun.”

“Sen de kendine iyi bak, Brom. Seni tanımak kolay oldu zira kendini ifade etmek istediğinde bunu çok iyi yapıyorsun.. Zor olan güvenini ve saygını kazanmaktı.”, diye gülerek cevap verir Dridges, sonra kalkanını sırtına atıp sıkıca bağlar, enli kılıcını kontrol eder..

..ve Brom’a sarılır.

“Duygularını benimle paylaştığın için de teşekkür ederim. Bunun benim için anlamını bilemezsin, zira dwarf’lar duygularını paylaşan bir halk değildir.”, der ve dönüp ablalarının arkasından koşar, bir kaç dakika sonra, o da gözden kaybolur.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Brom’un, yalnızlıktan gerçekten hoşlanmadığını anlaması sadece üç gün sürer. Bu kendisini, Ritual Ormanlarından ayrılmasıyla daha da belirgin bir şekilde gösterir. Efendi Cathber ile geçirdiği bir yılı aşkın süre ona kendini daha iyi tanımasına sebep olduğu gibi, kendisi hakkında bilmediği bir çok şeyi de fark etmesini sağlamıştı.. Genç hobbit, engin Ritual Ormanlarını, Themalsar Harabelerinden sadece üç-dört günlük bir mesafade bırakır ve harabelerin olabildiğince uzağından geçmeye karar verir. Bu karar onu Endless Sea denizinin kıyısına kadar getirir ve sebebini bilmese de, kuzeye yönelir. Halbuki kuzeyde hiçbir şey yoktur.. Sonsuz Beyaz dışında.. 

Gulls Perch’in doğusunda karşılaştığı çok eski şehir kırıntısına benzer bir yıkıntıyla burada da karşılaşır ve o zaman kulak misafiri olduğu iki kızın konuşmalarında olduğu gibi, bu şehir de hayattayken sanki bir kıyı şehri değil, bir zamanlar bir ticaret yolu üzerinde duruyormuş izlenimi veren bir şehirdir.

Brom, bu haraberlerde fazla oyalanmaz. Zorunlu olarak geçirmek durumda kaldığı bir gece dışında da harabe şehri hemen terk eder. Themalsar’a olan uzaklığına rağmen, bu şehir.. aslına bakılırsa bu bölgenin tamamı ‘ölü’ gibidir. Dahası, her an o ‘ölülerin’ toprağı deşip çıkacağı hissi veren uğursuz bir arazidir.

 

Genç hobbit titrer ve olabildiğince hızlı adımlarla..

..kar’a basar!

 

Brom Bumblebrim, hiç farkında olmadan Büyük Kuzey Tundra’ları sınırlarına gelmiştir. Genç hobbit önce soğuk, buz gibi kara bakar, sonra başını kaldırır ve gözlerini ufukta gezdirir.

Brom, uzaklarda.. çok uzaklarda, sislerin arasında gizlenmiş, hayal meyal görünen uçsuz bucaksız dağlara bakar..

Buranın, daha önce görmediği bir berraklığı var gibidir.

 

Berraklığı,

Vahşiliği,

Ölümcül soğukluğu,

Acımasızlığı,

‘Yürü yada öl!’, diyen kati kuralları,

Gizemi,

İçsel, hayvanî bir yanı..

Uçsuz,

Ve bucaksız..

Muhteşem bir beyazlığı vardır..

 

Brom, evinden ayrılığı geceden şu an’a kadar bu gerçekleşmediyse, ikinci adımını attığında hayatının tamamen ve tekrar değişeceği hissine kapılır..

..ve kalçasında, tam olarak göremediği yerinde, nazik bir sızı hisseder.

“Ben de ne zaman kendini göstereceğini merak ediyordum..”, der sessizce.

Genç hobbit, aynı sızıyı tekrar hisseder.

“Ne? Geri mi dönmemi istiyorsun yoksa? İstemiyorsun.. Peki o zaman ne istiyor— Aaaa.. Bu tercihi bana bırakıyorsun.. Beni buraya kadar sürükledikten sonra, bu seçimi bana bırakıyor olman biraz geç değil mi? —ki bu da olayın tamamını dile getirebileceğim en nazik hali..”

 

Brom durur ve kısılmış gözlerle tekrar Büyük Sonsuz Beyaz’a bakar.

 

“Aremela Berrybush..”, der sessizce ve aradan geçen zamana rağmen içinin hala cızladığına..

..memnun olur!

“Ona olanlardan dolayı seni suçlamamalıydım..”

 

Brom, içinde zonklayıp ağrıyan şeyi, yeni ve.. olgun bir hüzünle karşılar ve ufuktaki sisli dağlara bakmaya devam eder..

..ve daha önce zihninin derinlikerinde başlayan bir şarkı, uzun yolculuğunun da bitmek üzere olduğunu, son kıtalarıyla hatılatır kendisine sanki..

 

 

 

Time.
 
Never gentle,
and never kind.
It is what tells us
that the moment we are born,
we have started dying..
It is there,
it is inevitable,
it is unyielding and
unforgiving.
Tic by toc,
it graves away,
leaving less than what we were.
Whatever we have built,
it shall down.
Whatever we have done,
it shall sow..
One would think we’d give life
the meaning it deserves..
 
Time.
 
It is the link between places, spaces,
events, and relations
by the simple expedience of
relating the past to the future..
It gives meaning..
 
Time.
 
This song!

 

 

 

Gerçekte uzun yolculuğu bitmek üzeredir. İki yıl önce kendisini evinden, sıcak şöminesinden, annesinin kıymetli fincanlarından, mutlu kurabiyelerinden, kitaplarından, pek sevdiği bahçesinden, güllerinden ve en nihayetinde de huzurundan alınıp, ta buraya kadar getirilmiştir. Buna rağmen devam edip etmeyeceği ise garip bir şekilde ona bırakılmıştır.

Sanki birileri ona..

“Seni buraya kadar getirdik.”

“Sana dünyada neler olup bittiğini, dahası..”

“..nelerin olabileceğini gösterdik..”

“Sana korkunç..”

“..ve muhteşem şeyler gösterdik..”

“Sana bu dünyada pek az ölümlünün bildiği sırları fısıldadık..”

“En önemlisi ise, sana aşkın naif çileklerini tattırdık.”

“Ve sana aşkla birlikte gelen en büyük kaybı ve yıkımı yaşattık..”

“Seni aldık, seni eydik, büktük..”

“..sonra da tekrar doğrulttuk..”

“Artık hazırsın..”

..demektedir.

 

Brom Bumblebrim derin, buz gibi, içinde Sonsuz Beyaz olan bir nefes çeker..

..ve ikinci adımını atar.

 

 

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları, bu hikaye ile sonra ermiş bulunuyor. Genç Brom, bundan sonra asla tahmin edemeyeceği kişilerle karşılaşacak, hiç beklemediği olaylarla yüzleşecek ve farkındasız bir şekilde de, küçük bir hobbit’in, bütün bir krallığın tarihini nasıl etkileyebileceğini göstermiş olacak..

 


 

 

 
 

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” VII

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” VI ‘in
devamıdır..

 

 

16.05.7591 B.Y.S (-16 Yıl)
Mayıs ortası.
Ritual Ormanları..

 

Güzel, naif bir aile.. Ve kızları, küçük Morel, pek şeker bi şeydi. Muhteşem bir hayal gücü var. Bana büyüyünce, teyzesini öldüren kurtlara karşı savaşan ateşli bi savaşçı olacağını söyledi. Sonra da beraber oynadığımız teatral hikayede şövalyeyi canlandırdı.”, der Brom sessizce.

Yaşlı Efendi Cathber eşliğinde Brom, ertesi sabah erkenden Dim Lodge’dan ayrılmışlar ve geniş çaprazlar çizerek batıya yönelmişlerdi. Oduncu köyünden ayrılmalarından sonra yaşlı adam sabırlı bir sessizliğe bürünmüş ve inatla ilk konuşanın Brom olmasını beklemişti sanki.. Yaşlı adamla yeterince uzun bir süredir beraber olan genç hobbit, adamın bu hamlesinin farkına varır ve karşıt bir sessizlik içerisine girer ancak yedi yüz küsür yaşındaki ‘hafif deli’ adamın ezici sabrı karşısında yenik düşer.. Yada yenik düşmeyi tercih eder, çünkü nezaket bunu gerektirir!

Yaşlı Cathber ise sessizliği ilk bozan Brom’a bu konuda bir şey söylemez, sadece kendi kendisine gülümsemekle yetinir —çünkü kendisine tekabül eden nezaket de bunu gerektirir..

“Eee..?”, diye sorar yaşlı adam. “Sevgili küçük Morel şövalyeyi oynadıysa, sen kimi canlandırdın?”

 

Brom derin, esef dolu bir nefes verir.

“Hikayenin sonda kurtarılan prensesi!”

Yaşlı adam kıkırdar..

 

“Teyzesi.. Seraphim.. Gerçekten kurtlar mı öldürdü onu?”, diye yine sessizce sorar Brom.

Esefle dolu nefes verme sırası yaşlı adama geçmiş gibidir.

 

“Seraphim Silverdûne.. Tel’Shee dim’Ora’ – Nurturing Heaven, buranın hemen batısındaki orman elf köyünde doğmuş, peri kızı gibi bir elf’di.. Başından kum gibi dökülen altın saçlı, gülümsediğinde güneş gibi açan, ince ruhlu, tertemiz bir kalbi olan, cesur, gördüğüm nadir kızlardan biriydi ve küçük Morel’in annesi, Seleina’nın da pek yakın arkadaşıydı.. Sanırsın ki elf’ler elf’lerle, insanlar da insanlarla birlikte olurlar.

Seraphim mantar, Seleina’da biberiye toplarken ormanda hasbel kader karşılaştılar ve beklenmedik bir şekilde, iki topluluk da komşu olmalarına, ticaret dışında da hiçbir etkileşimleri olmamasına rağmen arkadaş, dost, sırdaş ve ‘kız kardeş’ oldular.

Ormancılar bu durumu pek de umursamadılar. Bu onların çok da tahammülkar olmalarından değil, işleri dışında pek az şeyle ilgilenmelerinden dolayıydı. Elf’ler ise.. Elf’ler, Seraphim’in bir ‘insan’la arkadaşlık etmesini hiç hoş karşılamadılar ve ona yaptırım uygulamaya kalktılar. Ama o bunlara boyun eğmedi ve arkadaşı ve sırdaşı olan Seleina’dan vaz geçmedi ve en nihayetinde de tabusal uzaklaştırmaya mahküm edildi..

Ahmaklık..

Zavallı Seraphim buruk bir şekilde evinden ve elf’lerden ayrıldı ve Dim Lodge’a ve Seleina’nın ailesiyle beraber yaşamaya başladı.. ve Aramsis’in ağabeyi olan Darien’e vuruldu.. Darien ise Seraphim’i ilk gördüğü andan itibaren gözü başka hiçbir şey görmez olmuştu zaten. Bir anlamda, bir ailenin iki çocuğu olan iki erkek kardeş, bir başka ailenin iki çocuğu olan iki ‘kız kardeş’le evlenmiş oldular..”

 

Efendi Cathber uzun bir süre sessizliğe bürünür.

“Sonra ne oldu?”, diye merakla sorar Brom.

 

“Sonra.. Seraphim ve Darien’in, Laila adında fevkalade güzel bir kızları oldu ve Seraphim kendi köyünden uzaklaştırılmasından beri ilk defa, ve bir anne olarak tekrar bir güneş gibi parlamaya başladı.. Genç Darien’i görmeliydin. Sanıyorum gururdan biraz daha kasılmış olsaydı, kırılıp ortadan ikiye bölünecekti.. Eşi ve kızını o kadar seven gördüğüm nadir erkeklerden biriydi ve bence gurulanmakta da haklıydı.. Kardeşi Aramsis ve Seleina ise o kadar şanslı olmadılar zira zavallı Seliena iki defa düşük yaptı. Sevgili, küçük Morel’e ebelik yapmamın da sebebi biraz bundan kaynaklanıyordu. Sevgili Seliana’yı pek seviyordum ve kendi elde edemediğimi onun sahip olmasını çok istiyordum..”

 

“Darein ve Seraphim’in kızı, Laila.. ona da mı sen ebelik yaptın?”, diye sorar Brom.

Cathber’den buna uzun bir süre cevap gelmeyince Brom kahkayı basar.

“Muhteşem Gökler adına, Dim Lodge’da ebelik yapmadığın biri var mı, senin?”, diye gülerek sorar genç hobbit.

“Lütfen, Efendi Hobbit.. Öyle deyince kulağa hiç hoş gelmiyor. Dim Lodge oduncuları dünyanın en naif insanları sayılmazlar. Ancak oradalar ve benim açımdan pek önemli olan bir görevi icra ediyorlar..”, diye söylenir yaşlı adam.

“Nedir o görev?”

“Dimwoods elf’lerinin, kendi dünyalarına çekilip çevreleriyle, dolayısıyla da dünyanın geri kalanıyla da olan etkileşimlerinin kesilmesini sırf varlıklarıyla engellemiş oluyorlar.”, diye açıklamaya çalışır Efendi Cathber.

“Dur bir dakika..”, der Brom ve kafasında hızlı bir hesap yapar ama denklemin bir sonuca varması için gerekli bir hanesi eksiktir. “Dim Lodge, ne zamandır orda duruyor?”

“Bayadır.. Neden sordun?”, der Cathber biraz temkinli bir şekilde.

“Ahhaaa! Hiçbir yerin ortasındaki o köy.. Themalsar savaşından sonra kuruldu, öyle değil mi?”, diye sorar Brom.

“Evet.. Ne olmuş ki? Themalsar savaşı oldukça uzun yüz yıllar önce oldu.. Ve o köyün kurulduğu yer de ‘hiç bir yer’ değil.”, diye alınmış sesle cevap verir yaşlı adam.

“O köyün kurulmasını sen sağladın!”, diye ünler Brom birden.

“Ben.. uhhmm.. bu konuda bazı şahsiyetleri.. ikna etmiş olabilirim.. zamanında..”, diye, cılız, utanmış bir ifadeyle söylenir Cathber.

“Muhteşem Gökler adına! Bu ormanda elinin değmediği bir şey var mı?”, diye hayretle sorar genç hobbit.

“Vardır, herhalde.. Orman mütemadiyen nefes alan ve değişken bir bütündür.”, diye geçiştirmeye çalışır yaşlı adam.

“Ama neden?”, diye sorar genç hobbit.

“Uhhmm.. sorduğun soru biraz muallak, Efendi Hobbit. Biraz daha spesifik sorarsan sanki kendimi daha az utandırmış olacağım.”, diye söylenir Cathber.

“Peki o zaman.”, der Brom. “Neden orada, hiçbir yerin kıç kıyısında bir köy kurdurttun ve neden her yerde parmağın var?”

 

“Uhhmm.. Öncelikle, ‘hiçbir yerin kıç kıyısı’ ifadene alındım. O bölge ağaç bakımından fevkalde verimli bir bölge. İşlenen ağaçlardan elde edilen kerestelerden ev, mobilya, at arabası, gemi, silah, mancınık ve daha bir çok şeyde kullanılabilecek üç farklı ağaç türünün uyum içerisinde yetiştiği bir bölge. Diğer sebebini zaten söyledim. Elf’ler biraz fazla kendi içlerine kapanmaya başlamışlardı. Themalsar Savaşında bunun zararlarını çok acı bir şekilde gördük. Kimse kimseyle konuşmuyordu. Kimse kimseye inanmıyordu. Kimse kimsenin sıkıntılarını umursamıyordu.. Ve düşman bu durumu aleyhimize çok iyi bir şekilde kullandı. Savaş bir – iki yılda lehimize bitebilecekken, dört – beş yıl sürde ve neredeyse aleyhimize bitiyordu.. O savaşın bugün bile kaç ‘on bin’ hayata mal olduğu bilinmiyor.. Ben sadece bunun bir daha tekrarlanmasını istemiyordum ve ellerimi havada sallayıp hayıflanmaktansa bu konuda bir şeyler yapmaya karar verdim, ve yaptım da. Neden her şeye burnumu sokmamla alakalı soruna gelirsek, bu.. şimdi cevap verebileceğim bir soru değil, Efendi Hobbit. Belki bir gün. Sadece şimdi değil.”, der Efendi Cathber ve genç Brom bu yaşlı adama, yaptıklarına, uzak görüşlülüğüne ve, bir anlamda, acımasızca alıp uyguladığı kararlara hayret eder.

 

“Hikayenin devamını dinlemek istiyor musun, istemiyor musun?”, diye biraz utanmış, biraz da deşifre olmuş olmanın verdiği rahatsızlıkla söylenir yaşlı adam.

“Tabi ki dinlemek istiyorum.”, der Brom ister istemez.

 

Laila doğduktan sonra Seraphim’in ailesi için işler biraz değişmeye başladı. Çocuklar ve torunlar.. bazen bir topluğun tüm inadını kırabiliyorlar. Ne kadar ilginç, öyle değil mi? Bir bebeğin, dünyadaki en aciz varlığın, böylesi muazzam bir etkisi olabilmesi.. Halbuki, Seraphim’e yapılanlardan dolayı elf’lerle şahsen görüşmeye gitmiştim ve söylediklerim bir kulaklarından girip diğerinden çıkmıştı.. Sevgili Seraphim’in geri dönmesine izin vermediler. Ama o kızcağız da artık dönmek istemiyordu. Dim Lodge’da bir evi, aşık olduğu bir erkeği ve yepyeni bir dünyası olan bebek Laila’sı vardı.. Neden geri dönsün ki? Bebek Laila büyümeye başlayınca elf’ler de ister istemez bazı kıpraşmalar oldu. Kızın kendi öz kültüründen tamamen kopuk, daha da kötüsü, annesine yapılanlardan sonra, elf’lere düşman olarak büyümesini istemiyorlardı ve en sonunda, küçük Laila’yı da getirmesi koşuluyla Seraphim’in ailesini ziyaret etmesine müsaade ettiler..

Dediğim gibi..

Ahmaklık..

O kız yaz demeden, kış demeden dört yıl boyunca neredeyse her ay küçük Laila ile birlikte iki gün süren o yolculuğu yaptı. Nevarki bir seferinde Seraphim’in babası hastalandığı için, elf’lerle ticaret yapan küçük bir grupla çıktı yola. Hava fevkalade soğuk olduğu için de Laila’yı almadı yanına. Ve yolda kurtların saldırısına uğradılar. Gruptan ağır yaralanmış bir şekilde sadece iki kişi kurtulabildi ve ne yazık ki Seraphim kurtulanlar arasında değildi.

Elf’ler cenazenin kendi köylerinde yapılmasını istediler —oldukça da yüzsüzce bir şekilde. Zavallı Darien ormancılarla elf’ler arasında bir sorun çıkmasın diye büyün hiddetini içine attı ve buna sesini çıkarmadı. Laila’yı kardeşi Aramsis ve  teyzesi Seleina’ya bıraktı ve elf’lerin köyüne, cenazeye gitti. Seliena o an hamileydi ve kız kardeşine olanlardan ötürü de tam anlamıyla perişan olmuştu. Cenazede elf’ler Seraphim’e olanlardan dolayı Darien’i suçlamaya kalktılar ve genç Darien’de onlara bir ormancı olmanın ne demek olduğunu harika bir şekilde göstermiş oldu. Tabii bu güzel Seraphim’i geri getirmediği gibi üzüntüden mahvolmuş Seleina’nın da düşük yapmasına sebep oldu. Zavallı kız. Elf’ler, dostu, sırdaşı ve kız kardeşi olan Seraphim’in cenazesine gelmesine izin verilmedikleri gibi, kızcağız bir de bebeğinden oldu.

Darien o kışı Dim Lodge’da kızı, küçük Laila ile geçirdi, ilk bahar geldiğinde de nesi varsa toplayıp Dim Lodge’dan ayrıldı ve kızıyla beraber Serenity Home’a yerleşti. En nihayetinde ve ahmakça inatları yüzünden elf’ler hem kızlarından, hem de torunlarından oldular.. oldukça da onursuz bir şekilde.. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, elf’lerle ormancıların arasınının da ciddi bir şekilde açılmasına ve nefret odaklı sürtüşmelere sebep oldular. Sadece bu olayla, aralarında barış ve iletişim olması için verdiğim yüzlerce yıllık emeği neredeyse yok ettiler.

 

“Bu.. çok acıklı bir hikaye..”, der Brom sessizce ve düşünceli bir şekilde.

“Evet, Efendi Hobbit. Acıklı ve trajik bir hikaye. Aynı zamanda da ahmaklığın nelere mal olduğunu gösteren bir hikaye. İlginçtir, güzel Seraphim’in ölümünden sonra tam dört yıl boyunca neredeyse hiç durmaksızın Nurturing Heaven’a yağmur yağdı..”, der Efendi Cathber kindar bir sesle.

“Bunu senin yaptığını biliyorlarmıydı peki?”, diye sorar Brom ister istemez.

“Tahmin ettiklerinde eminim ama evim onların köyünden sadece bir gün mesafede olmasına rağmen bir kere bile bu konuda gelip benden bir talep yada ricada bulunmadılar. Sanıyorum yapacak başka işlerim olmasaydı, bugün bile o yağmur devam ediyor olurdu.. Elf’ler ‘başlarına geleni’ sabırla çekmeyi tercih ettiler ama dört yılın sonunda tarlaları da, ekinleri de tamamen mahvolmuştu ve ironik bir şekilde de Dim Lodge oduncularına muhtaç kaldılar.”, diye ekler Cathber, yüzünde haşin bir sırıtışla.

 

“Laila!”, diye ünler genç Brom birden. “Darien onu bir izci olarak yetiştirilmek üzere İzci Efendisi Davien’e vermek istiyordu!”

“İlginç..”, der Cathber ve dibinde yürüyen genç hobbit’e tek kaşı kalkmış bir şekilde bakar.

“İlginç olan nedir?”, diye sorar Brom.

“Senin bundan haberdar olman! Özellikle de bunun oldukça.. hatta fevkalade spesifik bir bilgi olduğunu düşünürsek..”, der yaşlı adam..

Brom birden gafına ayılır ve susar.

Efendi Cathber gülümser.

“Sorun değil, sorun değil.. Anlatmak istemiyorsan anlatmazsın, olur biter. Ama yolumuz uzun ve konuşmak daha keyiflidir.

 

Genç hobbit uzun bir süre sessizliğini korumayı tercih eder. Ama en sonunda başından geçenleri bu yaşlı ve ‘hafif kaçık’ adama anlatmaya karar verir. En azından bir kısmını.

Brom ilk ısırılışının ayrıntılarına girmez. Aslına bakılırsa ısırıldığı hiçbir durumdan bahsetmez ve olayı ‘içime doğdu’ yada ‘hobbit’lere özel bir yeti’ olarak geçiştirmeyi tercih eder. Nedenini kendisi de bilemez ama içinden bir ses, sanki bundan kimseye bahsetmemesi gerektiğini söyler ona —en azından şimdilik.

Genç hobbit evinden ayrılmasını, kuzeye, zigzaglar çizerek gidişini, yolda karşılaştıklarını, günlerce takılıp kaldığı haydut kampını ve Şerif Standorin, İzci Efendileri Davien ve Moorat’in o kampı basmalarını, oradan kaçışını, Croaking Mire’da başına gelenleri, pis ve bulanık suyun içine düşmesini, orada karşılaştığı dehşet yaratık ve ‘Muhafız’ kısmını atlayarak anlatır. Benzer bir şekilde Tinker Hills’e ‘uğradığını’, oradan da Miasmire’da yaşadıklarını, ‘merakından’ ve ‘hazır gelmişken’ görmek için Gulls Perch’in kenarından ‘teğet’ geçmesinden bahseder. Son olarak da Arashkan Irmağının kenarında kamp yapmak için durmasını ve yaşlı adamla karşılaşmasını, ‘İşte tam o sırada da siz çıkageldiniz!’, diye anlatır ve hikayesini bitirir.

“Bu.. fevkalade bir hikaye Efendi Hobbit.”, der yaşlı Cathber. “Ve bunu benimle paylaştığın için teşekkür ederim.”

Brom tedirgin bir şekilde omuzlarını silker. Yaşlı adamın, anlatığı hikayeye inandığından emindir. Yaşlı adamın, anlatığı hikayedeki boşlukları fark ettiğinden de emindir. Ama bunları sorgulamamasından dolayı da memnun olur zira hikayesini, böylesi sansürlenmiş olarak anlatmış olması bile kendisi için büyük bir adımdır..

 

Cathber ve Brom, iki gün sonra Tel’Shee dim’Ora’Nurturing Heaven’a varırlar.

Yaşlı adamın kendisine Seraphim Silverdûne’ün trajik hikayesini anlatması sonrasında, elf’leri ve köylerini çok merak ediyor olmasına rağmen genç Brom oraya uğramak noktasında isteksizdir. Cathber ondaki bu isteksizliğini gördüğünde, ilginç bir şekilde onu zorlamaz, benzer bir isteksizlikle kendisi de gitmez. Onun yerine güneye, yaşlı adamın evine doğru yönelirler..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Uhhmm.. Senin evin bu mu?”, diye tek kaşı kalkmış bir şekilde sorar genç hobbit, önünde duran harabeye bakarak. Sonra söylediği şeyin kulağa nasıl gelebileceğine ayılır ve düzeltir..

“Bu mu senin evin?”

..diye!

“İlkini tercih ederdim, Efendi Hobbit..”, der yaşlı Cathber alınmış bir şekilde.

“Ben.. özür dilerim.. Ne dediğimi bilmiyorum.”, der Brom utancından kıpkırmızı olmuş bir suratla.

“Sorun değil, sorun değil. Benim gibi yalnız başına yaşayan deli bir berduşun, herhangi bir hobbit’in eviyle kıyaslanabilecek bir evi olması mümkün değildi zaten.”, der esefli bir sesle.

“Yani..”, deyiverir Brom ve daha da kızarmış yüzünü elleri arasında gizler.

“Bu yaşlı adamı daha fazla yerin dibine geçirme istersen!”, der Cathber biraz kızarak.

“İstemem. Söz.”, diye cılız bir sesle cevap verir genç hobbit.

 

Genç Brom, yaşlı adamın evine bakar ve içi cızlar. Evin kapısı yarı açıktır ve sarkık vaziyettedir. Çatısı çökmüş ve kiremitleri dökülüp her yere saçılmıştır. Duvarlarında bariz delikler vardır ve çöken çatı yüzünden de evin küçük pencereleri de dışa doğru pörtlemiştir..

 

“Uzun zamandır gelmemiştim buraya.”, der yaşlı adam sanki kendi kendisine konuşuyormuş gibi. “Evi dahi olsa, insanın geri dönmek için bir sebebi olmayınca.. eh.. bu hale geliyor işte. Bu da sana bir ders olsun Efendi Hobbit. Bir erkeğin ‘çatısı’ vardır ve sadece o çatının efendisidir. Bir evi ‘ev’ yapansa kadındır. Eminim bu ifademden hoşlanmayacak birileri olacaktır ama önce yedi yüz yıl benim yaşadıklarımı yaşasınlar, benim gördüklerimi görsünler, bende olmayanları da kendi hayatlarından çıkarsınlar, ondan sonra gelip bana vaaz etmeye kalksınlar!”

Yaşlı adam, yan yatmış açık kapısını doğrultur ve yerine oturtmaya çalışır. Çok kısa bir anlığına bunu başarmış gibi görünür ama kapı çatırdar.. ve tamamen çürümüş bir şekilde yere dökülür.

“Hmmm..”, der Efendi Cathber. “Sanırım bu sefer biraz fazla uzak kaldım. Kaç yıl oldu? Dört mü, beş mi? Hayır, sanırım altı yada sekiz yıl ama on iki olma ihtimali daha fazla sanki.. Tamam. Buldum.. On altı sene! Evet. Sanırım biraz fazla uzak kalmışım..”

 

Brom hayretle adama bakar ve kendisinin evinden, bırakın on altı seneyi, altı ay bile uzak kalabileceğini düşüne—

Genç hobbit hayretle olduğu yerde kalakalır zira evinden ayrılalı iki yıl ve dört ay geçmiştir bile!

Brom tam anlamıyla şok olmuş bir şekilde, öylece durur..

İki yıl, dört ay!

Bu.. bir hobbit’in evinden, bahçesinden, çiçeklerinden, annesinin yadigar fincanlarından, şöminesinin sıcaklığından, kitaplarından ve keyifli tembel hayatından uzak kaldığı ve belki de hiç duyulmamış bir süredir..

Bu basit hesap.. ve sonucu, genç hobbit’in bir anda korkmasına sebep olur. Sanki erişilemez, yıkılamaz, içsel ve kendisini bir hobbit yapan en temel tabularının yıkılması anlamına geldiğini hisseder. Ve ısırılmasına da tamamen bir başka açıdan bakmasına sebep olur.

 

“Öylece orada duracak mısın, delikanlı? Yoksa gelip biraz işin ucundan tutacak mısın?”, diye sorar yaşlı adam umutsuzca evine bakarak. Sonra adamın yaşlı omuzları çöker, ve evinin kapısından ayrılır.

“Gel, Efendi Hobbit. Herhangi bir şeye başlamak için biraz geç oldu. Bu gün burada kamp kuralım. Yarın, tazelenmiş bir şekilde kalktığımızda bakarız. Şayet en ufak bir umut ışığı görürsek, işe başlarız. Umut yoksa güneye, yolumuza devam ederiz..”, der yaşlı adam yenilgiyle.

Brom sesini çıkarmadan gider, kuru çalı çırpı ve dal toplar ve ufak bir ateş yakar. Sonra yakınlardaki bir çayırdan su getirir ve yaşlı adamın sepetinden biraz patates, biraz patlıcan, biraz da mantar çıkartır, gözü bir anlığına, aylar —neredeyse bir yıl— önce, ilk bu sepeti açtığında gördüğü ve bir şekilde hala tap taze kalmayı başarmış olan çileklere takılır, daha önce defalarca olduğu gibi yine gözlerini kaçırır, sepetin kapağını kapatır ve tekrar ateşin başına gelir. Sırt çantasından küçük kamp tenceresini çıkartıp içine önce su koyar, sonra da patatesleri, panlıcanları ve mantarları doğrayıp tencerenin içine atar ve kaynamasını beklerken de çadırını çıkartıp kurar.

Bütün bunlar olurken yaşlı Cathber ise devrilmiş bir ağaç kütüğünün üstüne oturmuş, kayıp bir ifadeyle evinden kalan harabeye bakar.

Genç Brom, yemek hazır olunca iki tabağa yemeği boca eder, tabaklardan birini sessizce yaşlı adamın yanına bırakır, diğerini ise kendisi alır, ateşin başına oturur ve yemeye başlar.

Ateş başında geçen her gece, muhabbet gecesi değildir. Bazıları sadece sessizce geçirilen gecelerdendir ve belli ki bu gece, o gecelerden olacaktır..

Brom, bir yandan yemeğini yerken, bir yandan da yaşlı adamı seyreder ve bir anda adamın yüzündeki ‘kayıp’ ifadenin derinliklerine ulaşıverir;

Bu yaşlı, mazbut, hafif deli gibi görünen ve tamamen bir berduş hayatı yaşayıp bu uçsuz bucaksız ormanı, içinde yaşayan ağaçları, bitkileri, hayvanları, insanları, elf’leri, oger’leri, dwarf’ları ve genç hobbit’in daha görmediği ve muhtemelen de hiçbir zaman haberi bile olmayacak varlıkları korurken o kadar çok şeyinden vazgeçmiştir ki..

Adam, hayatında sevdiği tek kadını, beraber katıldıkları büyük bir savaşta gönderildiği afaki bir misyonda kaybetmiş ve bir daha bir başka kadının sıcaklığında huzur aramamış, devamlı görüp gözettiği ormanı dolayısıyla pek az uğradığı evi de artık bir harabeye dönmüştü..

Bu yaşlı ve yalnız adam şu anda bile belki sadece bir şeyi düşünmekteydi;

“Elime ne geçti?”

Yaşadığı 740 küsur yıl sonunda ve bütün yaşadığı ve yaşattıklarına karşın gösterebileceği hiçbir şeyi yoktu. Ne bir hayatı, ne bir sevgilisi, ne bir anıtı, ne de emeklerinin mirasıçısı olabilecek bir çocuğu..

Brom, kendi evinde, keyifli şöminesinin başında, annesinin antika fincanından çayını yudumlarken okuduğu kitaplarıyla yalnızlığın keyfini çıkarmasına karşın, ve çok da aceleye getirmemesi koşuluyla yine de bir gün güzel, mutlu bir kız bulma, ve zamanı gelince de çocukları olacağı umuduyla yaşamıştı. Yaşlı Cathber için ise bu asla olmamış ve belli ki artık olma ihtimali de yoktur..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yaşlı Cathber, çekiç seslerine uyanır. Gece geç saatlere kadar oturmuş, sonra da derin bir hüzünle, öylece ateşin yanına kıvrılıp yatmış, şimdi de şiddetli bir baş ağrısıyla gözlerini açar ve etrafına bakınır. Sabah bitmek üzeredir ve öğlenin gelmesi de an meselesidir. Cathber ıkınarak kalkar ve, “Nedir bu gürültü böyle? Yaşlı bir adama kimsenin saygısı kalmadı mı artık?”, diye kış uykusundan erken uyanmış bir boz ayısı gibi asabice homurdanır.

“Günaydın, Efendi Cathber!”, diye genç hobbit’in aşırı mutlu sesini duyar ve sabahları ‘şirin’ kalkan gençler hakkında tam olarak ne düşündüğünü söylenmeye başlar.

“Kahvaltın, ateşin hemen yanında. Evinin arkasında biraz üzüm buldum. Hala hayatta olduklarını görünce toplayıp onlardan da koydum tabağa!”, der Brom aynı ‘şirin’ sesiyle.

Efendi Cathber yine homurdanır ama adı geçen tabağı görünce ister istemez susar. Tabağın yanında duran bir kova suyla ellerini ve yüzünü yıkar, sonra da oturup genç hobbit’in onun için hazırladığı kahvaltıyı yemeye başlar. Kalan son üzümleri de bitirince biraz kendine gelmiş gibi etrafına bakınır ve..

..öylece kalakalır.

Yaşlı adam hayretle evinin, yerine yeniden monte edilmiş kapısına, sökülüp, tamir edilip, tekrar yerlerine takılmış olan küçük pencerelerine,  kırılıp dökülenlerin yerinde yeni, doldurma tahta ve odunlarla kapatılmış duvarlarına bakar.

Başını kaldırdığında ise genç hobbit’i çatıda, kiremitlerle uğraşır halde bulur.

“Sen.. ne yapıyorsun evime?”, diye sorar hayretle.

“Bir şey mi dediniz, Efendi Cathber? Çok uzaktasınız. Dediğiniz şeyleri duyamıyorum.”, diye abartılı bir şekilde bağırır Brom.

Cathber kaşlarını çatar.

Tekrar ıkınarak ayağa kalkar ve genç hobbit’in üzerinde çalıştığı çatıya yaklaşır.

“Sana, evime ne yaptığını sordum.”, der yaşlı adam biraz asabice.

“Dün akşam siz, sabah olunca ‘en ufak bir umut ışığı varsa..’, demiştiniz..”, der Brom.

“Evet, demiştim.”, der yaşlı Cathber.

“Bende en ufak bir umur ışığı gördüm ve siz biraz yorgundunuz dün akşam, bende sizi uyandırmadan başlamaya karar verdim. Korkarım ben bir marangoz olmadığım için bazı yerleri ahşaptan ‘vitray’ tekniği kullanarak kapattım. Bir ara ormancılardan gelip onları düzgün ve kalıcı bir şekilde tamir etmelerini istemeniz gerekecek. Eminin rica ederseniz, buna gönüllü olacak bir kaç tanesi çıkacaktır. Kiremitlerin bazıları da kullanılamaz halde kırılmışlar. Onların yerine de az ileride ki çayın kenarında bulduğum geniş ve yassı taşları yerleştirdim ve aralarını da içine saman karıştırılmış çamurla kapattım. Gönüllü gelecek ormancılardan onları da tamir etmelerini isteyebilirsiniz.”, diye cevap verir Brom.

Cathber biraz daha kaşlarını çatar ama bir şey demez.

Yaşlı adam sesini çıkarmayınca Brom biraz rahatlamış bir şekilde tekrar kiremitleri çakmaya başlar. İşi bittiğinde kayarak aşağı atlar.

“İçeriyi de biraz süpürüp temizlersek, oturulabilir bir hale getirmiş oluruz. Müsait olduğunuzda ormanın bu tarafında ufak bir yağmur yağdırırsanız, nereler akıtıp sızdırıyor, görmüş oluruz.”, der. “Sonra da bahçeyle uğraşırız. Ben marangoz olmayabilirim ama bahçe olayından çok iyi anlarım.”

“Neden?”, diye sorar Cathber.

“Ne, neden?”, diye anlamamış gibi Brom’da yaşlı adama sorar.

Cathber, genç hobbit’e sessizce bakar.

Brom omuzlarını silker.

“Ben bir hobbit’im, Efendi Cathber. Bu ne demek biliyor musun?”, der ciddi bir sesle.

“Bu oldukça muallak bir soru Efendi Hobbit—”, diye başlar Cathber ama Brom araya girer.

“Bir hobbit, üç temel elementten oluşur, Efendi Cathber.”, der aynı ciddiyetle. “Birincisi; tembelliği, ikincisi; konforu.. üçüncüsü ise; EVİ! Bu üç elementin olduğu her yerde mutlaka bir hobbit vardır!”

“Bunun benim evime yaptıklarınızla alakasını kuramadım, Efendi Hobbit.”, der Cathber tek kaşı kalkmış bir şekilde.

 

“Siz tembellik nedir bilmezsiniz ve tembelin halinden de anlayamazsınız, Efendi Cathber. Bildiğinizi sandığınız şeye de gerçekte tembellik denemez. Konfor ise bugüne kadar sizin yakınınızdan bile geçmemiş belli ki.. Dolayısıyla sizden asla doğru düzgün bir hobbit olmaz! Ama bir ev, Efendi Cathber.. Herkesin ‘evim’ diyebileceği bir yeri olmalı.. Ve sizinki yıkılmış. Bir hobbit olarak, tembel fakiri olmanıza tahammül edebilirim. Konfor yoksulu oluşunuza da müsamaha gösterebilirim. Ama buna—”, der genç hobbit ve evi gösterir. “—sessiz kalmam mümkün değildi!”

 

Yaşlı Cathber alık alık önünde duran hobbit’e bakar ve söyledikleri şey zavallı adamcağızın zihnini çarpıtır!

Neden sonra mırıldanır.

“Uğraşınız için teşekkür ederim, Efendi Brom. Ama nadiren uğradığım bir yerdi burası..”

“‘Kimin kime faydası dokunur, kimin kime yardımı olur hiç belli olmaz bu dünyada..’ Bunlar sizin sözlerinizdi.. Zamanı gelince hepimiz, istesek de, istemesek de gideceğiz. Ama bir hobbit olarak son dakikama kadar tembel ve konforlu bir şekilde ve şu anda içinde olmasam da yine de bunun eviminde olmasını istiyorum. Gerçekte siz nadiren buraya uğramıyorsunuz, Efendi Cathber. Siz, buraya gelmemek için çaba gösteriyorsunuz..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bunu takip eden iki hafta boyunca genç Brom ve yaşlı Cathber evin tamiri ve bahçe düzenlemesiyle uğraşırlar. Bittiğinde evin hala herhangi bir hobbit’in eviyle kıyaslanacak durumu yoktur, ama üç temel elemente de sahiptir; tembelce ve konforlu bir şekilde oturulabilir ‘ev’..

“Hmmph!”, diye homurdandır yaşlı Cathber, göreceli bir konforla yanan küçük şöminenin önünde çarpık sandalyesinde oturmuş, elinde bir kenarı çatlamış eski fincandan sıcak çayını yudumlarken.

“Ne oldu?”, diye sorar genç hobbit, kendi oturduğu yerden, ayaklarını şömineye doğru uzatmış, bir başka fincandan kendi sıcak çayını hüpletirken. Genç hobbit’in fincanı çatlak değildir ve yaşlı adamın fincanı ile aynı setin parçası da değildir. Bu fincan, ortalama bir alıcının gözünde sadece burun kıvırtacağı kadar yıpranmıştır. Bir antikacı ise, üstünde bir zamanlar incelikle işlenmiş, pembe varak çiçekleri görecek ve fincanın yüzlerce yıllık ve paha biçilmez olduğunu, ağzı sulanarak itiraf edecektir —en azından kendisine!

“İtiraf etmeliyim ki bu yağmur altında ıslanmaktan daha keyifli.”, der adam.

“Di mi ama?”, diye keyifle sırıtır Brom ve çayından bir yudum daha hüpletir.

“Fazla rahat..”, der Cathber ve kendisi de çayını yudumlar.

“Ahhaaa..”, der genç hobbit. “Zamanla alışacağından eminim. Ama her ‘ilaç’ gibi, bunun da işe yaramasına izin vermelisin..”

Yaşlı adam ‘fırk’lar..

..ve aralarında duran küçük, iğreti tehpanın üzerindeki kil tabaktan bir kurabiye daha alır.

“Hamur işinden, bahçeden anladığın kadar anlıyorsun. Bu kurabiyeler harika. Hele onları bir fırında değil de bu acınası şöminede yaptığını düşününce..”

“Tembeller, dünyadaki en kuvvetli hayal gücüne sahip insanlardır..”, diye kendisi de kurabiyelerden bir tanesine uzanır, hafif çayına bandırır, sonra yemeye başlar.

“Eminim bunun için mantıklı bir açıklaman vardır.”, der Cathber.

“Tabii.”, der genç hobbit, tekrar sırıtarak. “Tembel olmaya devam edebilmek için, ‘bunu en çabuk ve en kestirme yoldan nasıl yaparım da tekrar şöminemin önünde mutlu bir şekilde oturabilirim?’ düşüncesinin üstesinden gelemeyeceği bir hayal gücü yoktur bu dünyada..”

Yaşlı adam kıkırdar.

“Teşekkür ederim, Efendi Hobbit.”, der Cathber. “Bunca yıldan sonra ilk defa ‘evim’ oldu.. Evim ve baktığımda rastgele çalı çırpı yerine düzenli bir ‘bahçem’..”

“Ben teşekkür ederim, Efendi Cathber. Sayenizde kendi başıma asla göremeyeceğim şeyleri gösterdiniz bana.”, diye samimi bir şekilde cevap verir Brom.

 

Cathber bunun üzerine sessizleşir.

Şömineden mutlu çatırtılar gelir.

Dışarıda hava kararır.

Uzun bir süre fincan, hüpletme ve kurabiye ‘kıt’latması dışında hiçbir ses duyulmaz.

 

“İstersen..”, der düşünceli bir şekilde yaşlı adam, neden sonra. “Seni evine gönderebilirim..”

“Ne? Nasıl yani?”, diye irkilir genç hobbit birden ve elindeki antika fincanı neredeyse düşürür.

“Benim ne olduğumu sanıyorum ki artık tahmin etmişsindir. Hoş, gizlemek için özel bir çaba da sarf etmemiştim doğrusu.”, der Efendi Cathber.

“İlk karşılaştığımızda, fırtınayı çağırdığınızı söylediğinizde bazı kuşkularım oluşmadı değil. Ayrıca burası için devamlı ‘ormanım’ ifadesini kullanmanız, başlı başına bir ilamdı.. Ama siz mevzu etmediğiniz için ben de nezaketsizlik etmek istemedim.”, diye itiraf eder genç hobbit.

“Bundan dolayı ayrıca teşekkür ederim.”, der yaşlı adam. “İstersen.. kapımın önündeki çınar ağacından, senin evinin bahçesindeki çınara bir kapı açabilirim. Teknik olarak hedef ağaca dokunmuş yada en azından onu görmüş olmalıydım, ama beraber olduğumuz bu son bir yıl boyunca bahçenden ve bahçendeki ağaçlardan, ve özellikle de çınarından o kadar çok bahsettin ki, görmüş gibi ayrıntılarını zihnimde canlandırabiliyorum.”

Brom hayret.. ve özlemle oturduğu yamuk sandalyede kalakalır.. Konuşmak için bir kaç defa ağzını açar ama herhangi bir ses çıkmaz.

Dahası, hemen yanınada peyda olan garip.. ve biraz da ürkütücü bir ‘hissin’ varlığına ayılır ve o his ona bu tercihin tamamen kendisine ait olduğunu ve önündeki ‘dönmek’ ile ‘devam etmek’ arasındaki iki seçenek ona kati bir şeyler söyler.

Geri dönerse evine, sıcak şöminesine, annesinin yadigar fincanlarına, kitaplarına, kıtır kurabiyelerine, ve muhtemelen de tembel, konforlu evinde mutlu bir şekilde yaşayıp gideceğini..

Devam etmesi halinde ise, evinden ayrıldığı geceden beri karşılaştığı bütün şeylerin aynısını ve çok daha fazlasını yaşayacağını, dahası bir gün geri döndüğünde, evine dair adı geçen şeylere kavuşmasına rağmen, muhtemelen bir daha mutlu olmayabileceğini söyler ona..

 

Brom Bumblebrim, kendisini dikkatle izleyen yaşlı Cathber’a bakar.

“Neden ben?”, diye soruverir.

Yaşlı adam, ona sessiz bir dakika boyunca bakar. Sonra gözlerini kısarak cevap verir.

“Sorunu yanlış kişiye soruyorsun, Efendi Hobbit. Ama düşünmen gereken asıl şey, sorduğun soru da değil.”, der ona.

“Nedir peki düşünmem gereken şey?”, diye sorar Brom kayıp bir sesle.

Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig sırıtır.

“ÇÜNKÜ sen..”, der.

Genç hobbit kaşlarını çatar.

“Hiç bi şey anlamadım.”, der hafif gıcık olmuş bir ifadeyle.

Yaşlı adam omuzlarını silker, yanında duran tabaktan bir kurabiye daha alır, kendi çayına bandırır ve ağzına atar.

“Ben de anladığımı söylemedim zaten!”, diye kıkırdar.

“Hiç yardımcı olmuyorsunuz, Efendi Cathber..”, diye homurdanır Brom.

 

“Sana bir seçenek verdim, delikanlı. Sanıyorum, sadece bu seçeneği sana sunmuş olarak bazı şeyleri anlama fırsatı da doğurmuş oldum. Gerisini senin düşünmen lazım.

Ben, bana verilen seçeklerden, bunca yüz yıl sonra ‘Elime ne geçti?’, diye sorulduğunda vereceğim cevap, ‘Hiç bir şey!’ olacak. Ama zaten yaptıklarım da asla benimle ve benim elde edeceğim kazançlarımla ilgili olmadı. Yaptıklarımı, ‘yaşadığımız dünya, ve bu dünyanın geleceği’ için yaptım.

Ben göçüp gittiğimde ve üzerinden yeterince zaman geçtiğinde bu dünyada kimse beni hatırlamayacak. Ama beni hatırlamayacak ‘özgür kimseler’ de olmuş olacak!”

 

Genç hobbit, muallak olduğu kadar da ‘kocaman’ olan bu cevap karşısında tökezler. Brom kendisini hiçbir zaman önemli biri olarak görmemiştir. Ancak evinden ayrıldığı geceden beri karşılaştığı şeyleri düşündüğünde; Croaking Mire’deki dehşet yaratığı, onun bu dünyada serbest kalmasını engellemek için binlerce yıldır başında nöbet tutan ‘Muhafızı’, büyülü korumaları dolayısıyla kimsenin giremediği Sessiz Gnome’ların köyünü ve orada yaşadıklarını, Gulls Perch’e girmesine ‘izin verilmiş’ olmasını, dünyada hayatta olan pek az ölümlünün oturup ‘muhabbet’ ettiği anne Titania’yı, onun vadisini kurtarmak için verdiği mücadeleyi ve bunun için yapmaz zorunda kaldığı şeyleri, güzel, saf ve olağanüstü Aremela’sını, ve garip bir ‘tesadüfle’ bu yaşlı adamla; yedi yüz kırk küsur yıl önce Themalsar’da savaşmış olan Cathber Gwet’chen Bolgrig ile karşılaşmasını düşünür.

 

“Göster bana.”, der sessizce.

Yaşlı adam ‘hımpf’lar ve yavaşça yerinden kalkar. Ağır adımlarla küçük kulübenin kapısını açar ve kararmakta olan akşam ışığında bile güzel görünen bahçesine çıkar.

Genç hobbit ise sessizce onu peşinden takip eder.

Yaşlı adam bahçesinin kenarındaki koca çınarın yanına geldiğinde nazikçe ağaca dokunur.

“Benden daha yaşlı bildiğim tek sen varsın. Tamara ile senin gölgende karşılaşmıştık, hatırlıyor musun?”, der yaşlı adam. Sonra Brom’a döner ve kıkırdar. “..Ve ilk kavgamızı da o zaman yapmıştık! İkimizde bu kıymetli ağacın hediye edeceği bir ‘asa’nın peşindeydik. İkimiz de asayı istiyorduk ve ikimizde hakkımız olduğunu düşündüğümüz o asadan vazgeçmek istemiyorduk. Tamara.. ateşli bir kızdı.. Ateşli ve inatçı.. Ben de inatçıydım ama sanırım onun kadar yakıcı bir güzelliğe sahip değildim!”

Brom, yaşlı Cathber’in eşinden bu kadar ‘mutlu’ bir şekilde bahsettiğine ilk defa müşahade eder.

“En sonunda ona, asayı alabileceğini, benim ise yeni bir asa için iki yüz yıl bekleyebileceğimi ve bunun sorun olmayacağını söyledim.”, der yaşlı adam ve dolu gözlerle gülümser. “Asayı o aldı. Ama ben de onu almış oldum! Hayatımda yaptığım en değerli, ve en güzel takastı bu..”

Brom gülmek ister ama nedense sadece kendi gözlerinin de dolduğunu hisseder.

“Senden küçük bir ricada bulunacağım, Tamara; bu delikanlının evine bir kapı açman. Geçtiğimiz bu bir yılda bana hayata dair unuttuğum o kadar çok şeyi bana farkında olmadan hatırlattı. Ve bükülmüş evimi tekrar ayağa kaldırdı. Bence eve dönmek istiyorsa, bunu hakketti..”

Brom, yaşlı adamın ağaca eşinin adıyla hitap etmesini hayretle karşılar ve bir anda bu dünya hakkında ne kadar az şey bildiğini anlayıverir. Dahası, adamın neden evine dönmek istemediğine de ayılır.

Genç hobbit, Efendi Cathber’in ağaca neden ‘Tamara’ diye hitap ettiğini anlamaz. Ama her eve döndüğünde yada her kapısını açtığında ilk gördüğü şeyin o ağaç olması bu yaşlı adamı ne denli kahredebileceği konusunda bazı tahminleri vardır. Genç hobbit, kendisinin de bir gün bir ağaca ‘Aremela’ diye hitap edip etmeyeceğini düşünür..

Yada..

..yeleğinin pek az kullandığı iç cebinde sakladığı toğumları, hobbit evinin arka bahçesine ektiğinde yetişeceğini umduğu çileklere..

Aremela..

..diye mi hitap edecekti?

 

Yaşlı çınar birden esner gibi gerilir.

Ve gövdesinde, bir insanın eğilerek, bir hobbit’in ise hoplaya zıplaya geçebileceği bir gedik açılır..

Brom hayretle gediğin içinde Bowling Hills’i, sonra Greener Kasabasını, en sonunda da evinin güzel bahçesini, bahçesindeki ağaçlarını, çiçeklerini ve ailesinin ona bıraktığı güllerini ve.. evini görür..

Genç hobbit göz yaşları içerisinde dizlerinin üzerine çöker..

..zira Brom Bumblebrim kararını çoktan vermiştir.

 

Evet.

Bir gün evine, sıcak şöminesine, kitaplarına, annesinin yadigar fincanlarına, mutlu çörek ve kurabiyelerine, bahçesine ve güllerine geri dönecektir. Döndüğünde ise mutlu olup olmayacağı kati değildir. Ama evine tekrar ayak bastığında, iç cebinde sakladığı çilek tohumlarının, o tohumlar için verilen hayatın ve yapılan fedakarlığın hakkını da vermiş olarak dönmüş olacaktır.

 

“Gördüm ve teşekkür ederim, Efendi Cathber.”, der Brom sessizce.

“Gitmeyeceksin.”, der yaşlı adam ve bunu bir soru olarak sormaz.

“Bir gün, evet. Daha değil.. Evim ve tembel konforum hiçbir yere gitmiyorlar. Ama ben şimdi gidersem, elime bir daha geçmeyecek, ve belki de sadece küçük bir hobbit’e ihtiyaç duyulabilecek fırsatları da kaçırmış olacağım.”

 

Efendi Cathber, yüzünde belirmiş bir kahırla yavaşça kapanan gediği seyreden küçük dostuna bakar, ve  gülümser.

Bir elini genç hobbit’in omzuna koyar ve, “Bilgelik sana erken yaşta gelmiş, Efendi Hobbit.”, der nazikçe.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Genç Brom, yaşlı Cathber’le bir kaç gün daha kulubede kalırlar. Sonra da tekrar ‘fırtına avı’ için yola koyulurlar. İş daha bitmemiştir ve bir hobbit, başladığı işi yarıda bırakmaz. 

“Evinize tekrar döneceğinizi umuyorum, Efendi Cathber. Ve bunun için de sizden bir on altı yıl daha beklememenizi rica ediyorum.”, der Brom.

“Bu yolculukta bir şeyler öğrenen tek kişi sen değilsin, delikanlı.”, der Cathber sırıtarak. “Bana tembelliği olmasa da,  evimin kıymetini ve konforunu göstermeyi başardın. Ki bu da beni üçte iki hobbit yapıyor.”

“Bu kabul edilebilir bir oran, efendim.”, diye başıyla onlar genç hobbit.

Cathber kıkırdar.

“Sırada neresi var?”, diye sorar Brom.

“Sırada güneydeki komşularımız var; Elder Hills dwarf’ları..”

“Aaaaa.. Dwarf’lar.. Bu iyi..”, der Brom kaşları çatılı bir şekilde.

Yaşlı Cathber’in tek kaşı kalkar.

“Neden?”

Genç hobbit’in suratında haşin bir ifade belirir.

“Çünkü onlara söyleyecek bir çift lafım var!” 

 

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” VIII ile
devam edecek..

 


Brom Bumblebrim, hiç farkında olmadan bu yaşlı ve yalnız adama, sadece bir kaç ay sonra ve çok uzaklardan bir çocuk gönderecektir..

Bu çocuk boynuzlu doğacak ve bundan dolayı annesi taşlanarak köyünden kovulacak ve saklandığı ormanda da yaralarından dolayı ölecektir. Anneyi ve kasılmış kolları arasında tuttuğu ve hala hayatta olan küçük bebeğini birisi bulacaktır. O kişi de Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig’in kendisi olacaktır.

Yaşlı Cathber hayretle ‘kendisine sunulan’ bu bebeği alacak ve asla sahip olamadığı bir şeyi, kızı ve emeklerinin mirasıçısı olarak yetiştirecektir.

Efendi Cathber bu kıza ‘Tanrı’nın izniyle’, anlamına gelen ‘Inshala’ adını verecek ve bu küçük, sevimli yaratık büyüyecek, hem babası, hem de efendisi olarak gördüğü Cathber’in ölümünden sonra Rituel Ormanını sahiplenecek ve ‘bir sonraki nesil’ olarak onun mirasını devam ettirecektir..

Bu hikaye için bkz. “i, inshala. i, belong” 

 

 

 
 

Evim yok..

Timeline:

Dimwoods’daki wood elf köyü
(Tel’Shee dim’Ora) tekrar inşa edilirken,
Serenity Home’dan öncü destek gönderilir;
Bremorel Songsteel ve Thomas Dimwoods.

Ortak geçmişin doğurduğu bu iki insan, farklı kişilikler olarak kendilerini ortaya koymuşlardır. Kendilerini hedef alan baskınları farkındasız bir şekilde ortadan kaldıran çift, hedeflerine varmışlar ve elflerin köylerini müdafaası için gerekli eğitim ve önlemler konusunda talimatları verirken, iki farklı haberci, iki farklı yere gelir.

Bunlardan biri Bremorel ve Thomas’ın bulundukları wood elf köyüdür. Diğeri ise Serenity Home kasabasında bulunan karakol binasıdır.

Bu hikaye
Düş Kapanı“ından hemen sonra başlar ve
Birthright (18+)“ın ikinci yarısının geçtiği tarihlerde biter..

 

 

Sence tekrar gelecekler mi?”, diye sorar genç adam.

“Sence yarın güneş doğacak mı?”, diye acı bir şekilde cevap verir yanında duran genç kız.

Aradan sessiz ve gergin bir dakika geçer. Kız genç adama bakmaz. Ama anca duyulur bir sesle, “Özür dilerim..”, diye hafif bozulmuş bir ifadeyle ekler.

“Ben özür dilerim..”, der genç adam, temkinli bir şekilde.

 

Ormanda geçirdikleri en son baskının akşamında aralarında geçen konuşmadan sonra, iki gencin iletişimi gitgide kasılmış ve gergin bir şekilde kalmıştı. Thomas Dimwood konuşmasını büyük bir beklentiyle bitirmiş, ancak iş tam olarak da o noktada sona ermişti zira İzci Onbaşı Bremorel, genç adamın niyetini reddetmemiş, ancak herhangi bir şekilde de onaylamamıştı.

İş öylece doruk noktasına varmış ve.. o kadar!

 

Kötü yazılmış bir aşk hikayesi gibiydi..

 

Ondan sonraki iki gün boyunca da izci kız baskınlara karşı ‘önlem’ bahanesiyle devamlı ve Thomas’dan olabildiğince uzakta iz sürmüş, akşam olunca da önden kamp kurmuş, sessizce kuru bir şeyler atıştırmış ve genç tapınak muhafızı kampa geldiğinde kızı çoktan uyumuş olarak bulmuştu.

Thomas, genç yaşından beklenmeyecek, sabırlı bir mizaca sahipti. Sırtındaki yaraya rağmen, bilinçli bir şekilde gün boyunca bir oraya, bir buraya koşup, parmağını kıpırdatamayacak kadar kendisini yorup, sonra da sızıp kalan kıza bakar. Biraz hüzün, biraz umut, biraz da, bastıramadığı, tedirgin bir heyecanla kızın, sarındığı battaniyenin altından kurtulmuş simsiyah saçlarını seyreder.. İçinden ona karşı bir hiddet hissetmek için herhangi bir çaba sarf etmez. En nihayetinde, olduğu ahmak gibi yıllarca, kız her kasabaya döndüğünde onu sessizce, edepli bir mesafeden, ama görünür bir şekilde takip etmemiş miydi? Kendisi kararını on beş yıl önce, daha altı yaşındayken vermişti. Kızın da ‘cevabını’ vermesine müsaade edecekti.

‘Evet..’, diye düşünür Thomas, ‘..cevabını!’

Çünkü Morel kararını çoktan vermiştir. Morel kararını asla geciktiren biri olmamıştır.. Sadece cevabını hemen vermemeyi tercih eden biridir, o kadar.

“Bana ‘hayır’ demek için onun da aynı on beş yılı olmasa da, en az on yılı vardı.. Birkaç gün daha bekleyebilirim.”, diye sesli bir şekilde düşünür genç adam.

 

Ya da bir on beş yıl daha..

 

Kalın, çelik kenarlıklı kalkanını çıkartır, kızın yakınındaki bir ağaca yaslar. Sonra sırt çantasının kayışlarını çözer ve onu da kalkanının yanına bırakır. Ardından hiç vakit kaybetmeksizin boynundaki kutsal simgesini avuçlar, bulundukları soğuk kamp yerinin çevresindeki muhtelif yerleri parmağı ile gösterir ve her işaret ettiği yerlere bir büyü yapar; bu, bir çok yaratığın yaklaşması halinde onu uyaracak bir büyüdür.

Sonra yavaşça eğilir, sırt çantasına topak halinde bağladığı kendi battaniyesini çözer, bundan dolayı yiyeceği potansiyel azarı, omuzlarından birini silkerek bir kenara atar, ve onu da kızın üstüne örter.

Thomas kalın yük kemerinin halkasından, ağır, zincirli gürzünü çıkartır ve olabildiğince sessizce yere oturur, sırtını kalkanına verir, altı yaşından beri her gece yaptığı gibi dua eder.

Ve her gece yaptığı gibi, bu huysuz, inatçı, asabi, belalı, güzel ve kendisinin bile farkında olmadığı kadar içli olan kızı da duasına dahil eder.

 

Ertesi sabah uyandığında kızın çoktan gitmiş olduğunu görecek, kendi battaniyesinin de katlanmış, yuvarlanmış ve sırt çantasına bağlanmış olarak bulacaktır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tel’Shee dim’Ora’ya varmalarından sonra Morel kendisini tamamen işine vererek bir şekilde ulaşılmaz hale getirmiş, gün boyunca, aylar öncesi baskında yok olan köyden geride kalanlara pratik iz sürme, ok atma ve kılıç kullanmanın yanı sıra, köyün etrafında, içi sivri kazıklarla dolu, kalıcı bir hendek, yüksek, kalın odunlardan oluşan rampalı, setli ve katlı duvar yapımı konusunda talimatlar vermişti. Bunun dışında olabilecek her türlü izci tuzakları, kazıklı çukur ve özellikle büyük ‘hayvanlara’ uygun kamufle edilmiş kapan yapımını, uygulamalı bir şekilde göstermişti.

Bu esnada Thomas’da boş durmamış, uygun gördüğü elflere temel büyü tekniklerini göstermiş, onlar çalışırken, Morel’in yaptırdığı yüksek duvarları, büyülerle desteklemekle vaktini geçirmişti.

Her gün, sabahtan akşama kadar köy halkı, durmaksızın çalışmış iki hafta gibi kısa bir sürede ortaya tam anlamıyla etrafı tuzaklarla çevrili, büyülü, dev bir kirpiyi andıran köy ortaya çıkmıştı!

Evet, hiç şüphesiz bu köy, eski elf köyü kadar güzel değildi. Ama Orkenlerin tekrar gelmesi halinde, burayı tekrar savunmasız bulamayacakları da kesindi..

Yapılan tüm hazırlıkların sınanması ise çok sürmemişti.

On altıncı gün, genç bir haberci koşarak gelmiş ve köy alarmı verilmişti.

Orkenler tekrar geliyorlardı.

Ancak bu sefer küçük bir grup değil, sekiz müfreze olarak gelmekteydiler.

Elflerden hiçbiri, neden Orkenlerin hedefi olduklarını sorgulamamış, homurdanmamış, söylenmemiş, hepsi kendilerine tayin edilen noktalara gitmiş ve köylerini korumaya kararlı bir şekilde bekleyişe geçmişlerdi.

Orkenler de onları fazla bekletmemişti. Hiç şüphesiz daha erken ve yine köyü hazırlıksız yakalamayı ummuşlardı, ancak azımsanmayacak kadarı hazırlanan tuzaklarda ya ölmüş, ya da yürüyemeyecek hale gelmişti.. Bunu takip eden günlerde ise ilerlemeleri temkinli bir sürünüşe dönüşmüştü.

Köyden ayrılmasına izin verilen tek kişi ise Morel olmuştu. İzci kız, Orkenler yaklaştıkça, her an bir yerlerden çıkmış, bir tanesini öldürüp ya ormanda kendisini kaybettirmiş, ya da kendisini kovalayanları tuzaklara yakalatmıştı.

Bazen de, ormanın içinden sadece bir ok fırlatmış, bir can almış ve ortadan bir hayalet gibi kaybolmuştu.

Ve o her gittiğinde, bir kişi onun gidişini seyretmiş, aynı kişi onu dönüşünde de sessizce karşılamıştı.

Aradan geçen tek taraflı ve ızdıraplı dört günlük bekleyişten sonra Orkenler köyün etrafında belirmişlerdi.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Sen neden özür diliyorsun ki?”, diye acı ifadesinden ödün vermeksizin sorar Bremorel.

“Özür diledim çünkü seni istemediğin bir duruma soktum ve her sana bir şey sorduğumda, senin asabiyetini tetikliyorum.”, diye sessizce cevap verir Thomas.

İzci kız, elindeki pis paçavrayla her bir yanına sıçramış Orken kanını silerken, “Asabiyetim için sana ihtiyacım yok..”, der, olduğunu sandığı kadar yorgun bir sesle.

Elflerle beraber günlerdir bu duvarları aşmaya çalışan Orkenlere karşı canlarını dişlerine takarak savaşmışlar, Orkenlerden çok can almış olmalarına rağmen, hayvanlar bir türlü geri çekilmemişlerdi. Belli ki son adama kadar saldıracaklardı.

Bu gün ise özellikle yoğun çatışmalar zinciriyle geçmiş, her yer kan ve daha beteriyle kaplıydı ve Orkenler şu an bulundukları nokta hariç, saldırabilecekleri diğer bütün duvarlara tırmanmaya çalışmışlardı. Kayıpları çok olmuştu, ama sebep oldukları kayıplar ise çok daha fazlaydı; elflerin üçte biri şu anda kutlu sahillerine, son yolculuklarına çıkmışlardı..

“Bu doğru..”, diye mutsuz bir şekilde tasdik eder genç tapınak muhafızı. “Öyle görünüyor ki bana hiç ihtiyacın yok.”, diye de daha sessiz bir şekilde ekler.

“Israrlısın..”, der Bremorel, Thomas’la durduğu kalın duvarların arkasındaki rampada.

“..bir o kadar da aptalsın!”, diye bitirir izci kız.

Thomas, Bremorel’e öylece bakar.

“Bu.. bu biraz ağır oldu sanki.”, diye bozulmuş bir sesle mırıldanır.

“Bu, yumuşatılmış hali. Ve benim asgari standartım..”

“Peki.. sanırım bundan dolayı.. sevinmeliyim?”

“Ortada sevinilecek pek bir şey yok, Tapınak Muhafızı. Etrafımız sarılmış durumda ve ne kadarını kesersek keselim, geri çekilmeyecekler. Elfler tahminimden bile daha mukavemetli çıktılar. Burası bir insan köyü olsaydı, birinci gün yenilmiş olurduk.. ve bunların neredeyse hiç birinin en temel silah eğilimleri dışında herhangi özel eğitim görmüşlüğü bile yok çünkü asıl savaşçılarını önceki baskında kaybettiler..”, der Bremorel, duvarın öbür tarafındaki karanlığa bakarak.

“Evet. Yaklaşık üç ay önce. Ama biz bundan bahsetmiyoruz, öyle değil mi?”, der Thomas. “Her nasılsa konu benim aptallığıma geliverdi..”

“Sana herhangi bir konuda ihtiyacım olabileceğimden dolayı mı, duymayı beklediğin cevabı istiyorsun?”

“Sen bir izcisin, Morel.”, der Thomas basitçe. “Teknik olarak hiç kimseye ihtiyacın yok!”

Bremorel kaşlarını çatar. Tapınak muhafızı sadece lafı ağzından almakla kalmamış, onu kendisinin ifade edebileceğinden çok daha isabetli söylemiştir.

Belki de tapınak muha— Thomas!.. Thomas sandığı ya da çocukça bir şekilde olmasını istediği kadar aptal değildir!

“Günlerdir kararımı bekliyorsun.. Halbuki, bir cevabımın olmayışı bile senin için başlı başına bir cevap olmalıydı.”, der Bremorel sıkılmış dişleri arasından. Kız bunu söylerken neden dişlerini sıktığını tam olarak kestiremez. Sadece sıkar.

“Hayır.” der Thomas.

“Hayır?”

“Hayır..”

“Ne demek, hayır?”, diye harlar Bremorel bir anda.

“Bayaa, hayır işte. Sessizliğin kararın değil. Sadece boyun eğmek istemeyişinin inadı. Kararını çok önceden vermiştin zaten. O yüzden yıllardır senin peşinden gelmeme izin verdin. Biliyorum çünkü peşinden gelen tek kişi ben değildim. Sadece ‘kalan’ tek kişi benim. En başından beri olduğu gibi.. Ve bu ‘müsamahanın’ sebebi de sadece durumumun sana eğlenceli ya da komik gelişinden kaynaklandığını sanmıyorum. Hiçbir şey o kadar uzun bir süre komik gelemez ve sen de hiçbir zaman o kadar acımasız olmadın.. Ya da sadece ben senin kişiliğini tamamen yanlış anladım..”, der Thomas omuzlarını silkerek.

İzci kız, kıpkırmızı bir suratla genç adama döner ve “Boyun eğmek mi? Sana mı?”, diye şiddetle tıslar.

Thomas buna uzun bir süre cevap vermez. Sadece gözleri alev almış kıza bakar.

“Benimle her konuda dalga geçtin ve ben bunlara fazla sesimi çıkarmadım çünkü gerçekte söylediklerinde ciddi olmadığına inandım. Ama beni şu anda itham ettiğin kadar seviyesiz olabileceğimi gerçekten düşünüyor olamazsın, Morel. Öyle görünüyor ki asabiyetin seni gerçekten kör etmiş. O kadar ki, kendi hislerine, kendi duygularına boyun eğmek bile seni rahatsız eder hale gelmiş. Kendine zulüm etmen senden çok beni yakıyor ve sen bunun farkında bile değilsin. Ama olsun. Sen olduğun sürece göz yummaya razıydım. Sana seni sevdiğimi söyledim çünkü bunu söylemeye korktuğum kadar can da atıyordum. Ama sen bana dürüstçe bir ‘hayır’ bile diyemedin. Bari yakarken dürüst ol..”, der hiddetli bir sükunetle Thomas, sonra arkasını döner, rampadan iner ve gecenin karanlığında kaybolur.

Bremorel olduğu yerde, feci bir tokat yemiş gibi öylece, kıpırdamadan kalakalır.

Thomas..

Yıllar önce yanlış bir anlaşılmadan dolayı saldırdığı, bunun sonucunda da kafasını kırıp hastanelik ettiği Thomas.

Yıllarca, evinin yolunu kaybetmiş bir kedi yavrusu gibi onu peşinden takip etmiş olan Thomas.

Yol boyunca dalga geçmesine rağmen insanüstü bir sabır göstermiş olan Thomas.

Ve yol boyunca defalarca onu iyileştirmiş, defalarca hayatta tutmuş olan Thomas..

En sonunda kırmayı başarmış mıydı çocuğu?

Bremorel beklediği hiçbir tatmini hissetmez zira böyle bir niyeti de, amacı da olmamıştı.

“Öyle görünüyor ki, yıllar benim salaklığımdan hiçbir şey azaltmamış. O zaman hiddetimle davranmış ve çocuğun kafasını kırmıştım. Yine hiddetimle davrandım ama bu sefer çocuğun tamamını kırdım!”

Birden aklına daha birkaç hafta önce gerçekleşen bir başka olay gelir..

 

Bremorel, elinde çeliği buzla kaplanmış kocaman kılıcıyla Merisoul’a acımasızca bakmaktadır. “Farkındasın değil mi? Seni şuracıkta öldürsem kimsenin haberi bile olmaz, seni küçük şırfıntı!”

Bremorel’in gözleri manyak bir ateşle yanmaktadır.

“Sana iyi niyetle gelmiş genç, bakir bir erkeği herkesin içinde kaba gücünle yerden yere vurarak rezil ettin. Sonra da onu başından savdın. Sen onu bitirmekle kalmadın. Sen onu kırdın! O artık adil bir av..”, diye mırıldanır Merisoul, yüzükoyun tüttüğü yerden.

“Ben onu kırdım çünkü sırf beni dansa kaldırdığı için havalara girdi. Ben kolay lokma değilim ve aradan geçen yıllar ona bu dersi öğretmemiş belli ki.”, diye burnundan solur Bremorel.

“Belli ki..”, diye onaylar Merisoul, kıvrandığı yerden. “Senin kolay lokma olmadığını herkesin bilmesi çok önemli olmalı. Kaç yaşındasın sen, sekiz mi?.. Ama dert etme. Ona dokunduğumda olay benim için bitmişti zaten..”, diyerek avucunu açıp Bremorel’e gösterir.

Bremorel önce kuşkuyla, sonrada şaşkınlık içerisinde Merisoul’un avucuna bakar. İblisin yanmamış neredeyse tek yeri avucunun içidir ama orada da stilize edilmiş gülü andıran bir mühür vardır. Mühür hala turuncu, kor ateşle tütmektedir!

Bremorel kaşlarını çatar. “Nedir bu?”, diye sorar.

“Bu.. bu aşkın mührüdür. Bizden biri, gerçek aşkın koruması altındaki birine musallat olduğumuzda şanslıysak sadece yanarız ve bunu aylarca taşırız. Şanssızsak zehirleniriz ve günlerce, bazen de haftalarca yatalak kalırız.. Çocuk aşık, sen salaksın ve ben de faturasını ödeyen aptalım!”, diye inler Merisoul.

 

(hikayenin aslı için bkz. A Bard’s Tale II, “Bremorel”)

 

..ve Bremorel fena halde utanır zira o iblis bozuntusu şırfıntı haklıdır!

Hayatında belki de ilk defa kendi kendine sorar Bremorel.

Kime neyi ispatlamaya çalışıyorsun ki? Sana değer veren tek kişiyi defalarca kırmış olmanın ötesinde ne elde etmiş oldun?

Mutlu mu oldun?

Seni salak şey.

Mutluluk, kaybetmenin ödülü..

Kazanmanın değil!

 

Evet, iblis bozuntusu haklıdır ama tam olarak değil;

Çocuk gerçekten aşıktır, kendisi de tam bir salaktır, ama faturasını sadece Mersoul ödememiştir..

Bremorel, o gece yarı iblis kızla arasında geçen konuşmadan sonra yaptığı gibi yine gencin peşinden gidip onun gönlünü almak için yönelir.

“Bu sefer benimle dans etmesi gerekmeyecek. Ya da gerekecek. Bu ona kalmış. Ama benim olacak..”, diye kaşlarını çatmış, dişlerini sıkmış, haşin ve kararlı bir sesle hırlar.

Tam dönüp çocuğun peşinden gidecekken, karanlığın içinden, ormanın derinliklerinden bir çıtırtı duyar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ve gece muazzam bir ateş inmesiyle aydınlanır..

Neredeyse yetişkin bir meşe ağacı boyundaki alev, dikine bir şekilde, karanlığı delerek gökten iner ve içinde sakladığı iki yüze yakın Orkeni ifşa eder..

Orkenlerden hayret, şok ve toplu acı sesleri yükselirken Bremorel bir elini kaldırır, sonra ani hareketle indirir..

“ŞİMDİ!”

..ve rampanın arkasında sessizce bekleyen yüze yakın elf, tek bir vücut şeklinde oklarını salar.

Oklar kalın ağaç duvarların üstünden, alevlerle aydınlanan gecenin karanlığında, daha çok inleyen bir hayaleti andıran, ürkütücü, ölümcül bir köprü oluşturur ve Orkenlerin ortasına dökülmeye başlar.

Elfler üç vole daha gönderir ve Bremorel’in ikinci bir işaretiyle dururlar.

İzci onbaşı, elini ağzına götürür ve keskin bir ıslık çalar.

Köyün ortalarından bir yerden, yaşlı bir elf kadın, kavisli bir boynuzu kaldırır ve üfler.

Boynuzdan derin, uzun, hüzünlü bir nota yükselir, yanmakta olan ve oklardan dolayı delik deşik olmuş Orkenlerin çığlıklarını aşar ve ormanda yankılanır..

Yaşlı elf kadın boynuzu defalarca üfler ve Orkenlere karşı asıl saldırı başlar..

Ormanın derinliklerinden, günlerdir saklandıkları, üstleri örtülü çukurlardan iki yüze yakın dwarf peyda olur ve Orkenlere arkadan saldırırlar.

 

Gün doğduğunda, ormanda ölü Orken dışında düşman kalmamıştır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Efendi Argail”, diye saygıyla selamlar Thomas, kendilerine doğru yaklaşan dwarfların başındaki yaşlı cüceyi.

Yüzünde geniş bir sırıtışla yanlarına yaklaşır yaşlı dwarf. Sağında ve solunda duran daha genç dwarflara bir dizi emirler yağdırır ve yaralı elflere yardım ve saldırı esnasında köyün zarar görmüş yerlerinin tamiri için dwarflar dağılırlar.

“Sen Tapınak Muhafızı Thomas olmalısın. Küçük Magellam senden hep iyi sözlerle bahsetmişti..”, der yaşlı Argail.

Thomas bir an afallar. Fevkalade yaşlı olmasına rağmen önünde bir dağ gibi duran dwarfın neden bahsettiğini anlamaz. Neden sonra ‘küçük Magella’nın, Yetkin Tapınak Muhafızı Lady Magella olduğuna ayılır ve boğazından ‘hırk’ diye bir ses kaçar zira hiç bir hayatta, hiçbir koşul altında kendisinin Lady Magella için bu ifadeyi kullanabileceğini düşünemez.

“Umm.. Evet, efendim.”, diye biraz daha afallar Thomas.

Arkasından Bremorel ‘fırk’lar.

“Ve İzci Onbaşı Bremorel..”, der Efendi Argail, “Benim küçük meleğim senin hakkında da az şey anlatmadı; bir karanfil kadar güzel ve acı, bir keçi kadar da inatçı..!”, diye ekler mutlu bir şekilde.

Bremorel kıpkırmızı kesilir!

Thomas ‘fırk’lamaz çünkü kurallar bunu gerektirir; kızlar erkeklere ‘fırk’lar, ama erkekler bunu yaparsa kıyamet kopar ve bu durumun adalet ya da mantık eksikliği ile de hiçbir ilgisi yoktur. Bu da genç Thomas’ın gerçekte ne kadar bilge olduğunun en belirgin göstergesidir.

“Planınız muhteşemdi, Efendi Argail. Ve bir saat gibi işledi..”, der Thomas.

“Saat gibi işledi, çünkü saati kuran siz ikinizdiniz. Ve harika iş çıkardınız. İzci Onbaşımız en başta onların kendisinden nefret edecekleri kadar canlarını yakmış olması, sizin tükenmekte olduğunuzu sandıklarında hiç düşünmeden saldırmalarına sebep oldu.”, der Efendi Argail daha da sırıtarak, sonra Bremorel’e dönüp, “Genç bayan, bir izci değilde bir müzisyen olsaydınız, sergilediğiniz performansı seyretmeleri için bütün Scowling Hills’i toplardım.”, diye açık takdirini gizlemeden söyler.

Bremorel çok çabalar.. ama başaramaz..

..ve yüzü daha da kızarır!

“Plan sizindi.”, diye mırıldanır, utanmış bir şekilde.

“Aslına bakılırsa planın siparişini veren Şerif Standorin’di. Yapan da ben değil, küçük torunum Dridges Motherswolfie idi. Ben sadece önden gidip, sağa sola emirler yağdırmanın dışında avazım çıktığı kadar bağırırken birkaç kafa kırıp önemli görünmeye çalıştım, o kadar!”, diye kıs kıs güler yaşlı dwarf.

“Ama Orkenlerin son saldırısında ‘açık kapı’ bırakılması, en başından beri düşünülmüş bir şeydi ve onun mimarı ise Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman idi.. Zeki ve kurnaz adam şu Yuleman..”, diye itiraf eder Efendi Argail.

“Ama neden?”, diye biraz afallar Bremorel.

Buna cevap, Efendi Argail’den gelmez.

Thomas sessizce konuşur.

“Çünkü Serenity Home’da bir hain var. Ve o her kimse, edindiği bilgiler sadece belediye konsül üyeleriyle paylaşılan bilgilerdi. Buraya gelirken bize yapılan baskınlar da birer tesadüf değildi. İkimizde o baskınlarda özellikle hedef alınmıştık..”

Bremorel istemsizce sırtının sızladığını hisseder ve yüzünde nahoş bir ifade belirir.

“Açık bırakılan nokta.. Neyi ispatlamış oldu ki?”, diye hırlar.

YULEMAN HER KONSÜL ÜYESİNE FARKLI BİR ‘ZAYIF NOKTA’ BİLGİSİ VERMİŞTİ..“, der Thomas aynı sessiz ama hüküm verir bir ses tonuyla..

Bremorel her şeyi anlar zira bu küçük ‘OYUN‘, gerçekte bir konsül üyesinin de ölüm fermanı olmuştur!

“Bu nokta kimindi?”, diye ister istemez sorar Bremorel.

Thomas ona söyler.

Bremorel hayretle ona bakar. “O salak mı?”

 

Şerif Standorin’in, kasabasının güvenliği söz konusu olduğunda şaka yaptığı asla görülmemiştir. Bremorel bunu, onunla katıldığı sayısız operasyonda, defalarca görmüştür ve şerifin haberi alması halinde, hiçbir tereddüt göstermeksizin, makam ve mevkilere bakmaksızın harekete geçecek ve işi kökünden halledecektir.

Bremorel bundan adı gibi emindir.

 

“Sizin için özel bir mesajım var, Tapınak Muhafızı Thomas.”, der Efendi Argail, birden ciddileşerek.

“Bunu size daha önce iletebilirdim, ama yapmamayı tercih ettim. Bundan dolayı beni anlayacağınızı umuyorum ve sizden özür diliyorum. Korkarım, bundan bir hafta önce, Serenity Home Tapınağı Baş Bekçisi ve benim çok eski dostum Efendi Demos Lightshand vefat etti. Yatağında ve mutlu bir şekilde. Bana gönderdiği en son mektupta bunu açıkça belirtti ve ardında küçük Magellam ve senin gibi iki tane yetkin muhafız bırakabildiğinden dolayı da ne kadar büyük bir coşku hissettiğini, uzun satırlarında defalarca ifade etti.”, der Efendi Argail, yüzünde kederli bir ifadeyle.

“Demos çok iyi bir insandı. Onun sayesinde birçok yetim ev sahibi oldu. Birçok genç eğitim gördü. Serenity Home onun sayesinde her zaman huzurla nefes aldı. Kaybı Scowling ve Elder Hills için bile büyük bir eksiklik olacak.”, diye devam eder Efendi Argail, gözleri dolmuş bir şekilde.

Thomas beti benzi atmış bir şekilde olduğu yerde kalakalır.

Bir kaç defa bir şeyler söylenmeye yeltenir, ancak ağzından herhangi bir ses çıkmaz.

Uzun, zarif ama güçlü parmakları olan bir el ona doğru uzanır ve gencin parmakları arasına dolanır.

“Bize biraz müsaade edin lütfen, Efendi Argail. Bugün Tapınak Muhafızı için oldukça yorucu bir gündü”, der Bremorel, olağan dışı yumuşak bir sesle. “Ve.. kendileri Efendi Demos’u pek severdi..”

“Tabii.. Tabii.. Sizi anlıyorum.. İşin gerisini bizim çocuklar halleder..”, der kısık bir sesle Efendi Argail.

 

Bremorel, dona kalmış Thomas’ı nazikçe alır, ve kendilerine tahsil edilmiş olan küçük köy kulübesine kadar götürürken, arkasından Efendi Argail’in çıldırmışcasına gürlediğini duyar.

“Lillias! Senin ne işin var burada? Jeina! Bu kızın Scowling Hills’den ayrılması yasaklanmıştı! En son bir yere gittiğinizde sizi Kuzey Tundra’lardan toplamıştık ve sen bunun çıkmasına izin mi verdin?!”

“O bir mahkum değil ki, dede. Ve kendisi küçük kız kardeşim. Arada bi şımartılmayı hak ediyor bence.. Ayrıca yaptığı havai fişeklere bayalıyorum ve onları madenlerde onu kitlediğiniz zindan da yapamıyor!”, diye genç, yeşil gözlü sarışın bir dişi dwarfın muallak bir tonla cevap verdiğini duyar.

“O bir zindan değil!”, diye gürler Argail. “Ona tahsis edilmiş olan ofis!”

“Dede.. Yer altında, güneş görmeyen, penceresi bile olmayan, kapısında devamlı bir bekçi olan yere ‘zindan’ deniyor..”

“Biz dwarf’uz.. hepimiz zaten yer altında yaşıyoruz ve hiç bir yer güneş görmüyor ve hiç bir evin penceresi yok! Taşa bakan pencereler mi yapalım?”, diye cevap verir Efendi Argail delirmiş bir şekilde..

“Taşların üstüne balık resimleri çizebiliriz! Bu şekilde deniz manzaralı evlerimiz olur!”

“…”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ben.. ben özür dilerim. Benim bu halimi görmemeni tercih ederdim.”, diye mırıldanır Thomas, donuk bir şekilde.

Genç Thomas, küçük, sade köy kulübesine geldikten sonra bir köşeye sinmiş, başını kolları ve dizleri arasına gömmüş, dakikalarca kontrolsüz bir şekilde ağlamıştı. Yanı başından ayrılmayan izci kız ise onun elini bırakmamış, dolu gözlerle ve sessizce o da gencin yanında oturmuştu. Efendi Demos’u Bremorel’de yakinen tanırdı. Serenity Home’daki bütün yetim ve öksüzler Demos’u yakinen tanırdı.. Yıllarca yetimhaneye keyfi bir şekilde gelip giden deli, mütemadiyen kızgın, kötürüm bir kıza her zaman şefkat ve anlayışla yaklaşmıştı.

“Neden? Erkekliğinden bir şeyler eksilir diye mi korkuyorsun?”, diye bilinçli bir şekilde ‘fırk’lar Bremorel.

“Ben.. ben hiçbir zaman kendimi o kategoride görmedim.”, der Thomas, sessizce.

“Hiçbir zaman olmadın zaten..”, diye yapıştırır izci kız ve uyuşmuş bacaklarını germek ister gibi ayağa kalkar.

Thomas da elini tutan kızı ayağa kalkarken takip eder ama hafif alınmış ve kırılmış bir ifadeyle bakar ona.

“Neden her zaman beni—”, diye başlar ama izci kız araya girer..

“—Sen o kategoriden biri olsaydın, yıllarca peşimden gelmezdin. Gelseydin, ben de senin bir kaçık olduğunu düşünür, bulduğum ilk kuytu yerde de seni harcardım. Neden diğerlerinin birden beni takip etmeyi bıraktıklarını sanıyorsun? Beni takip eden diğerlerine ne olduğunu hiç düşünmedin mi? Bu konuda arkamda çok ‘leş’im var, Thomas..”, der Bremorel, hafif gülümseyerek.

Sonra sesi hayret verici bir şekilde yumuşar, “..ve neden sadece senin, kalan ilk ve son çocuk olduğunu.. Hiç mi merak etmedin?

Bugün burada yaptıkların.. Etkileyiciydi.. Ateş İnmesi büyün.. Lady’nin bile öyle bir şey yaptığını görmedim.”.

Thomas uzun bir süre ağzı açık bir şekilde Bremorel’in yüzüne, ve onun muhteşem yeşil gözlerine bakar zira bu, bu güne kadar ondan duyduğu ilk ve tek iltifat içeren cümledir.

“Umm.. Lady de yapabilir, sanırım. Ama onun ilgi ve ihtisas alanı daha farklı..”, diye biraz afallar.

Uzun bir süre sessizce seyretme sırası Bremorel’e geçmiş gibi, o da önünde duran gencin yüzünü süzer.

“Eee.. bundan sorra nereye?”, diye sorar izci kız.

“Umm.. bilmem. Nereye gitmemizi isterlerse, ya da nerede bize ihtiyaç duyulursa oraya, sanırım.”, diye, beklenmedik bir şekilde kurumuş bir boğazdan gıcırdayarak çıkar Thomas’ın sesi.

Ama Bremorel ona sadece bir salağa bakar gibi bakmaya başlar bir anda.

“Aaaa..”, diye ayılır Thomas. “Cevabını vermeye niyetlisin, galiba..”

“Ne olmasını istersin?”, diye son şanslarını kullanmaya başlar Bremorel.

Thomas omuzlarını silker.

“Altı yaşımdayken, seninle arkadaş olmaya can atıyordum. Şimdiyse.. se.. senin sevgim olmanı arzuluyorum.. çok!”, diye eline yüzüne bulaştırır genç tapınak muhafızı.

“Bu kadar mı?”, diye dürter Bremorel.

“Cesaretim buraya kadar, Morel. Bana yardım et. Lütfen. Benimle ortalarda bir yerlerde buluş. Her neresi olursa olsun, seçeceğin noktayı orta nokta olarak kabul etmeye razıyım.. Ama sen de bir adım at.. bana doğru..”, diye ezilmiş bir şekilde yere bakar Thomas.

Bremorel, önünde iki büklüm olmuş gencin haline ‘fırk’lamaz. Gülmez. Alay etmez..

Dahası, onun bu halini komik bile bulmaz.

“Ben yarım işlerden hoşlanan biri değilim Thomas Dimwood. Bunca yıl beni takip etmiş biri olarak, bu kadarını fark etmiş olmalısın..”, der ve genç adama doğru, tehlikeli bir adım atar.

“Ya hep, ya hiç, öyle mi?”, diye sorar Thomas ama gerçekte bu bir soru değildir. “Seni çok uzun bir zamandır sevdim. Çok.. Şu anda, elimi tutmuş olman bile benim için bir hayat dolusu hayalin gerçekleşmesi anlamına geliyor. Ama senin için bu yarım ise..”, der ve uzanıp kızın diğer elini de kendisi alır. “..diğer yarısını da istiyorum.. Tamamını! Sanırım burada işimiz bitti ve bizim de evimize dönme zamanımız geldi. Konuşacak ve.. paylaşacak çok şeyimiz var.”

“Benim evim yok.. Tapınak Muhafızı. Aslına bakılırsa, bana geri verdiğin düş kapanım dışında da bir şeyim yok!”, der hafif titrek bir sesle Bremorel.

“Senin her zaman bir evin vardı.. Sadece gelmeni bekliyordu, Morel Songsteel. Ve sahip oldukların, sadece bir düş kapanıyla sınırlı da değil.. Artık düşlerimizin kendileri ve birlikte kurabileceğimiz bir geleceğimiz var..”, der Thomas kararlı bir sesle ve önünde duran, yeşil gözleri alev almış, huysuz, inatçı, asabi, belalı, güzel ve kendisinin bile farkında olmadığı kadar da içli olan kıza doğru uzanır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Demek öyle..”, der Yuleman, omuzları çökmüş bir şekilde. “Yaptığımız planın bu kısmının gerçekte başarısız olmasını umuyordum.”

Yüzü çekilmiş, haşin bir ifadeyle Şerif Standorin, Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman ile özelde buluşmuş, ve habercinin getirdiği bilgileri onunla paylaşmıştı.

“Bizim çocuklar nasıllarmış, peki? Onlardan bir haber var mı?”, diye sorar Yuleman.

“Haberleri getiren koşucu, izci onbaşının bir kaç defa yaralandığını, ancak kılıcıyla ‘şarkı söyler gibi’ savaştığını anlattı —kendi sözleri, benim değil. Korkarım Efendi Moorat gururundan çatlayacak ve aylarca çekilmez olacak! Tapınak muhafızımız ise alanında beklenmedik bir başarı ve taktik zeka göstermiş. Bırak zincirli bir gürz kullanmasını, o çocuğun kütüphaneden çıktığını bile görmedim. Bir de gitmiş kendisini savaş taktikleri konusunda eğitmiş!”, der şerif.

“İnanılır gibi değil..”, diye onaylar Yuleman.

“İçimden bir ses, sanki yetimlerimizi daha yakından takip edip eğitmemiz gerektiğini söylüyor. Arashkan’a gidenlerin de neredeyse hepsi öyle. Ya bir yetim, ya da öksüz..

Senin anlayacağın ikisi de iyiymiş ve pek yakında geri döneceklermiş. Sanırım ayrıntıları geldiklerinde kendilerinden dinlemek zorunda kalacağız.”, diye anlatır şerif.

Yuleman, şerifin anlattıklarını başıyla onaylar, sonra asıl meseleye tekrar dönmek istemiyormuş gibi bir an susar. En sonunda bıkkın bir sesle konuşur.

“Ne yapacaksın?”, diye sorar Yuleman şerife.

Şerif kıpırdamaz.

İstifini, duruşunu, bakışlarını değiştirmez..

Ve sesini de çıkarmaz.

Sessizce Yuleman’a bakar.

“Bunu senden isteyemem Stan..”, diye samimi bir şekilde söylenir Yuleman.

Yuleman’ın özel çalışma odasında yanan tek mum, durumun vehametini vurgulamak istiyormuşcasına titreyerek yanmaktadır. Odanın kendisi, bulundukları belediye binası ve Serenity Home çoktan uyumuştur. Arada bir, uzaklardan bir yerlerden gelen baykuş ‘huu’ları ve çekirge cırlamaları dışında her yer sessizdir.

Şerif, uzun bir süre belediye başkanına cevap vermez.

Neden sonra başını hafif sallar ve, “Bu görevi alırken, karşılaşabileceğim her türlü olası şeyler konusunda uyarılmıştım..”, der sessizce. “Ama bu, içine düşmek istediğim bir durum değildi. Udoorin’in bunu öğrenmesi halinde, beni affedebilecek mi bilemiyorum. Ben.. ben bir daha onun yüzüne nasıl bakacağım, onu düşünüyorum. Hayatı boyunca ona şerefli, haysiyetli ve onurlu olmasını telkin ettim. Ama yapmam gereken bu şey.. hepsini yıkacak bir şey..”

“Udoorin artık bir çocuk değil. Bunu iki yıl önce, bütün yetkilerimi elimden alıp da köyü ayağa kaldırdığında göstermiş oldu.”, der Yuleman ciddi bir şekilde.

“O olayı hala dile getirebildiğine inanamıyorum, Arthi! Aradan iki yıldan fazla geçti ve sen inatla eskitemedin şunu bir türlü. Her fırsatta tozunu alıp önüme sürüyorsun. Udoorin daha bir çocuktu ve sorumluluk alsın diye onu arkamda vekil olarak bırakmıştım. Kimse olabilecekleri bilemezdi..”, der hafif alınmış bir sesle şerif.

Yuleman acı bir şekilde güler.

“Takılıyorum sadece, şerif. Ve takılmaya da daha uzun yıllar devam edeceğim. Ama işin aslı, o gün Udoorin ikimizin de yapamadığı bir şeyi başarmış oldu. Evet, bunu bilerek yapmadı belki ama, hepimizi, içinde bulunduğumuz tehlikelere uyandırmış oldu. Senden sonra harika bir şerif olacak o.”, der Yuleman.

“Hayır..”, diye cevap verir şerif sessizce. “..korkarım o bir şerif olmayacak. Onun kaderi.. çok daha uzaklarda.. ve yükseklerde..”

“Prenses?”, diye sorar Yuleman.

“Prenses..”, diye yanıtlar şerif, “..Udoorin açısından sadece olayları tetikleyen kişi oldu o kadar. Tıpkı Aager’in ısrarlı eğitimi o gün Udoorin’e yapması gerekenler konusunda tetiklediği gibi..”

Oda uzun bir süre daha sessizliğe bürünür.

“Fogstep..”, der Yuleman. “Onun bugün burada olmasını çok isterdim. O bu pis işi seve seve yapardı.”

Şerif başını sallar.

“Evet, yapardı. Ama asla seve seve yapmazdı bunu.”

“Hayret. Ben ondan böyle bir.. şefkat anlayışı beklemezdim.”, der Yuleman.

“Arthandos.. Sence Drashan’dan, öldürmekten zevk alan birini getirebilecek kadar mı ahmak biriyim senin gözünde?”, diye alınmış gibi gelen bir sesle konuşur şerif.

Yuleman sırıtır.

“O rolü en son yediğimde daha genç bir belediye başkanıydım, Stan. Ve beni çok iyi keklemiştin o gün.. Herkesin ortasında!”

“Güzel bir gündü.”, diye Standorin’de sırıtır.

Ama ikisininde sırıtışı uzun sürmez.

Şerif Standorin ayağa kalkar.

“Bu gece?”, diye sorar Yuleman.

“Bu gece..”, diye tasdik eder şerif.

“Ne yapaca— boşver. Bilmek istediğimi hiç sanmıyorum açıkçası..”, der kendinden bile tiksinmiş bir sesle Yuleman.

“Evet. Bilmesen çok daha iyi olur. Sen bu işten tamamen muaf olmalısın..”, diye onaylar şerif bıkkın bir şekilde. Sonra bulundukları loş odanın kapısına yönelir, sessizce kapıyı açar ve belediye binasından ayrılır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ne.. ne oluyor?.. Şe.. şerif..? Ne demek oluyor bu?”, diye zorlukla konuşur genç adam, zira iri cüssesiyle şerif onu boğazından yakalamış, ağzını tıkamış, başına bir bohça geçirip gecenin karanlığında onu ormana getirmiştir.

Başından bohça, ağzından da pis paçavra çıkarılmış genç adam korkuyla şerife bakarken titremesine engel olamaz.

“Neden kendi halkını sattığını sormayacağım bile.”, der şerif sakince. “Çünkü sen, ihanetinle kaç kişinin hayatına mal olmuş olabileceğini hiç düşünmeyen, kaç bin kişinin ise hayatıyla oynadığının farkına bile varamayacak kadar düşüncesiz ve şımarık bir ahmaksın.”

“Bu.. bunu babam duyduğunda hepinizi mahvedecek!”, diye çığlar genç adam korkuyla.

“Baban asla sana ne olduğunu öğrenmeyecek. Kendisi de yarın şafakla birlikte artık bir konsül üyesi olmayacak. Kendi isteği ile istifa edecek, ya da onun başına gelecek olan, senin başına gelecek olandan pek de farklı olmayacak. Sanırım ikimiz de onun hangi tercihi yapacağını biliyoruz..”, der şerif.

“Be.. benim güçlü dostlarım var!”, diye daha da tiz bir sesle ağlamaklı bir şekilde kekeler genç adam.

Şerif gence soğuk bir şekilde sırıtır.

Sonra hafif kenara çekilir ve yerde yatan, boğazı boydan boya yarılmış, kukuletalı cübbesi kan içindeki bir cesedi gösterir.

“Bunun gibi mi?”, diye sorar gence, ürpertici bir sükunetle.

Genç, yerdeki ölü adama bakar ve fal taşı gibi açılmış gözlerinden onu tanıdığını anlaşılır.

“Gitmeden önce bu dünyada söylemek istediğin son bir şey var mı, genç Lucious Franderson? Pişman olduğuna dair.. Af ya da özür?”, diye sorar şerif.

“BUNU YAPAMAZSI—”

 

Genç Lucious dizlerinin üstüne çöker.

İki eliyle de, fışkıran kandan sırılsıklam olmuş boğazını tutar ama bu hiçbir işe yaramaz ve zaten bu hali de uzun sürmez..

Genç adamın açılmış boğazından birkaç hırıltılı, ıslak ses kurtulur, gözleri kayar ve olduğu yere yüzükoyun kapaklanır.

Etrafa hayatı saçıkırken bir-iki defa tepinir, sonra o da durur.

 

“Ben de öyle sanmıştım..”, der şerif, yüzünde acı, utanç ve tiksinti dolu bir ifadeyle.

“Ölürken bile şımarık ve ahmak!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tel’Shee dim’Ora’dan ayrılma zamanı gelmiştir.

Elf halkının tamamı, Bremorel ve Thomas’ı uğurlamak için köyün barikatlı girişinde toplanmış, uzun vedalaşmalardan sonra elfler barikatı aralarken halkın arasından yaşlı bir elf kadın, topallayarak iki gence yaklaşır.

“Al bunları güzel kızım.”, der yaşlı elf kadın ve Bremorel’e küçük, ince elf işlemeli, silik pembe renkli ipek bir bohça uzatır.

Thomas durur, Bremorel ise hayretle yaşlı kadına bakar.

“Siz.. siz saldırı için savaş borusunu çalan cesur teyzesiniz!”, diye ünler izci kız.

Yaşlı elf mutlu bir şekilde gülümser.

“Evet, o bendim, kızım. Duyduğum kadarıyla sen de bir başka izci onbaşının yakın arkadaşıymışsın. Adı Laila. Kendisi ‘Wolvesbane’ adını hak etmiş.”, der kadın.

“Laila..? Evet kendisi kuzenimdir. Çok önemli bir görev için, oldukça uzaklarda şimdi.”, der Bremorel gülümseyerek.

“Sen.. sen onun kuzeni misin? Yoksa sen Seleina Sunstrider’ın kızı mısın..?”, diye hayretle bakar yaşlı elf, izci kıza.

Bremorel bir an çarpılmış gibi olur zira bu ismi.. annesinin ismini çok, ama çok uzun bir zamandır bir başkasının ağzından duymamıştır..

“Demek söylentiler doğruymuş.”, diye sessizce mırıldanır kadın içli bir şekilde.

“Söylentiler?”, diye tamamen şaşırmış bir ifadeyle sorar Bremorel.

“Bir ‘Silverdenú’un bize geri döndüğü..”, der yaşlı kadın ve istemsiz bir şekilde sarılır izci kıza.

Bremorel tamamen afallar.

Ve birden ayılıverir.

“Silverdenú.. Siz.. siz Laila’nın anneannesisiniz!”

“Evet, güzel kızım. Senin de.. Seleina Sunstrider, senin annen, elflere yakındı ama bir insan olduğu için Laila’nın annesiyle arkadaşlık etmesini istemedik ama yine de kızım annenden vazgeçmedi ve ikisi birbirinin can ve sır arkadaşı oldular. Halkımızın kör anlayışları yüzünden ikisini de iteledik. Ama ben onu kendi kızım gibi severdim. O çok iyi, samimi, sevgi ve hayat dolu bir kızdı..

Bizler senin annenden etkilendiği için kızımın bir insanla evlendiğini düşündük. Ve onu, Liala’nın annesini, Seraphim Silverdenú’yu, bir insanla evlendiği için dışladık ve o öldü..

Aradan yıllar geçti ama bu günahımızı Gökler unutmadı. Bizi ve köyümüzü yakarak cezalandırdılar. Elimizden yetişkin bütün gençlerimizi aldılar. Sonra da seni bize gönderdiler, ki hatamızı anlayalım diye. Ve sen, bir insan, dışladığım öz kızımın küçük yeğeni, buraya geldin, köyümüzü inşa ettin ve bizi, kendi kanın pahasına korudun.. Senin o duvarda çarpışırken defalarca yaralandığını gördüm. Buna rağmen düşmedin ve bizi terk etmedin..”, der yaşlı elf kadın ve hıçkırıklarla ağlamaya başlar.

Bremorel şaşkına dönmüştür ve ne diyeceğini bilemez.

Yandan Thomas yaklaşır.

“Evet. Siz onları dışlayarak büyük bir günah işlediniz, zira bunu yaparak en kıymetli şeyinizden de men edilmiş oldunuz; çocuklarınız.. Geleceğiniz! Bu ders size çok pahalıya mal oldu, ama hatanızı anladınız ve bundan dolayı da ödüllendirildiniz. Size geri verilen bir geleceğiniz var artık. Onların kıymetini bilin ve aynı hatalardan sakının. Bugün, burada, elfler, insanlar ve dwarflar bir oldu ve düşmanı yendi. Alınması gereken ders de buydu. Bu dersi gelecek nesillere anlatma sorumluluğu da size ait.”, der genç tapınak muhafızı, sert bir şekilde.

Yaşlı kadın daha da inleyerek ağlar ve Bremorel’e sımsıkı sarılır.

“Burası.. burası senin evin güzel kızım. Senin ve Laila’nın evi.”, der ve izci kızın eline ipek bohçayı tutuşturur.

“Bunlar benim kızımın, Seraphim’in çeyizliği idi. Onlar artık senin. Sevgili Laila’mız da bize geri döndüğünde, bir tane de ona hazırlamış olacağım..”

 

 


Dwarflar Scowling Hills’e geri döndüklerinde, yaşlı Argail Smitefast eline aldığı koca bir tokmakla ilk denemeyi kendi evinde yapar. Çarpık çurpuk açtığı deliklere kaba pencereler geçirir, sonra Jeina’yı çağırtıp, yeni açmış olduğu ‘pencerelerin’ taşa bakan yüzeylerine balık resimleri çizdirtir. Jeina büyük bir mutlulukla taşların üstüne her türlü balık, deniz kestanesi, koca deniz kabukları ve bir tanede, her nasılsa, yıllar önce karşılaştığı bir Tundra Elf’e çok benzeyen, beyaz, örme saçlı bir de deniz kızı çizer..

Sonuç beklenmedik bir şekilde tutar ve bir anda orman yangını gibi yayılır. Scowling Hills’den Elder Hills’e kadar bütün dwarf kadınlarından talep ve siparişler yağmaya başlar ve Jeina yıllarca en popüler dwarf olur. Küçük kız kardeşi Lillias ile beraber, neredeyse bütün dwarf evlerine pencere ve deniz, orman, dağ, bulut, göl ve çiçek bahçeli manzara resimleri yaparlar!.. Lillias’ın küçük bir önerisi üzerine tüm dwarf moda camiası tekrar çalkalanır ve iki kız kardeş, pencere ve manzara yaptıkları bütün evlere, ‘perde’ uygulaması için tekrar çağrılırlar! Bu çılgın moda yangının bir uzantısı da, hiç beklenmedik bir şekilde, Lady Magella’nın en küçük (ve en belalı) kız kardeşi olan Grugreth Twonutz’dan gelir. 

Kendisine bir kalkan siparişi geldiği bir gün, bitirdiği kalkanın üstüne, ablası Jeina’nın kendi ‘pencerelerine’ yaptığı deniz kızını çizer. Uygulama çok da başarılı olmaz ve daha çok abstre bir.. ‘şey’e benzer. Kalkanı almaya gelen dwarf, Grugreth’e “Bu ne?”, diye sorma hatasında bulunur.

Kaçık kız kaçık gözlerle dwarf’a bakar, sonra dalar..

Dwarf, Grugreth’ten yediği dayaktan hayatta kalan nadir kişilerden biri olarak popüler olur. Ama asıl dikkat çeken şey ise, kalkanındaki şekillerdir.

Bir anda Grugreth’in genelde boş olan demirci dükkanına, üstlerinde çizimler olması istenen yüzlerce yeni kalkan siparişi gelir. Bunu takip eden bir kaç yıl içerisinde, Scowling Hills ve Elder Hills’de penceresiz, perdesiz, manzarasız ve desenli kalkansız ev kalmaz..