Showing: 1 - 3 of 3 RESULTS
book 05 books dungeons and dragons duygusal karakter analizi komedi role play serenity home tarihçe the plot thickens tundra walkers

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” VIII

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” VIII

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” VIII ‘in
devamıdır..

 

 

03.07.7591 B.Y.S (-16 Yıl)
Mart başı.
Ritual Ormanları & Elder Hills..

 

Yaşlı Cathber’in evinden ayrılmaları üzerine aradan iki gün geçmiş olmasına karşın Brom için zaman sanki daha yavaş —yada hızlı ilerlemektedir.. Genç hobbit hangisi olduğu hususunda pek de emin değildir zira kafası karmakarışık olduğu kadar da bulanık gibidir. Brom bunlardan hangisi olduğu konusunda da muallakta kalmış hisseder kendisini.

“Sessizsin.”, der Efendi Cathber. “Aklına takılan bir şey mi var?”

“Emin değilim.”, diye mırıldanır genç hobbit.

“Bu, aldığın kararla mı ilgili? O günden beri sessizsin..”

“Emin değilim..”, diye tekrarlar kendisini Brom.

“Aldığın karar yüzünden şüphelerin mi oluştu?”, diye sorar yaşlı adam nazikçe.

“Şüphelerim varsa da, sonuçlarına katlanmak zorundayım artık, öyle değil mi?”, diye söylenir genç hobbit.

“Aslına bakılırsa, farklı bir karar almış olsaydın da sonuçlarına katlanmak durumunda kalırdın. Arada sadece iki fark var; birincisi kararı sen vermiş oldun, ikincisi ise sonuçlarına da efendi efendi katlanmayı göze aldığın —ki seni birazcık tanıdıysam, sen ‘efendi’ birisin Efendi Hobbit.”, der Cathber gülümseyerek.

Brom ister istemez ‘fırk’lar buna.

“Beni eğlendirmek için bu kadar çaba sarf etmenize gerek yok, Efendi Cathber.”, der Brom.

“İtiraf etmeliyim ki, sadece seni eğlendirmek için yapmıyordum. Bu noktadan itibaren biraz ‘gürültü’ çıkartarak ilerlememizin daha akıllıca olduğunu düşündüğüm için de yaptım.. Elder Hills dwarf’larının sessizce yaklaşan misafirleri ‘Önce vur, sonra sor!’, gibi oldukça katı, altı yüz yardadan arbaletle vurmak gibi kötü alışkanlıkları var.? Ama düşününce, bu da biraz gerekli, sanırım”, diye cevap verir yaşlı adam.

Brom, yaşlı adamın dwarf’lardan bahsetmesi üzerine kaşları çatılır ve yüzünde kendisinden beklenmeyecek, çirkin bir ifade belirir.

“Neden?”, diye sorar haşin bir sesle.

“Çünkü, Efendi Hobbit, teknik olarak Elder Hills geleneksel anlamda bir yerleşim yeri değil, daha çok bir savaş eğitim kampıdır. Ve burası sadece savaşçı dwarf yetiştirmez, her türlü ortam için taktik geliştiren bir ‘General Okuludur’, aynı zamanda. Elder Hills, dwarf’lar arasında taktik generalleri yetiştirme konusunda krallıkta ki en yetkin okuldur. Buradan mezun olmayı başaran bir dwarf, ordu idare eder. Krallıktaki bütün dwarf ordularını generalleriyle burası besler ve bir dwarf ordusuyla karşılaşırsan, bilesin ki başındaki general buradan çıkmadır.”, diye açıklar Cathber ve yanında yürüyen genç hobbit’i temkinli gözlerle süzer.

“Onlarla ne alıp veremediğini bilemiyorum, delikanlı ama fazla üzerlerine gitmemeni sağlık veririm. Gün gelirde Büyük Kuzey Tundra’larda yaşayan barbarlar ile Elder Hills dwarf’ları arasında hangisinin daha ‘aklı başında’ ve ‘sakin’ oldukları konusunda bir tercih yapmam gerekirse, yanıma bol bol kışlık elbise alacağımı biliyorum.”, der Cathber mutlu bir şekilde.

Efendi Cathber’in bu uyarısı, genç hobbit’in tamamen üstünden geçer ve hedefini ıskalamış bir taş gibi uzaklarda bir yerlere düşer. Brom, bir eli babasının eski kılıcının kabzasında, diğer ise amcasının küçük, antika gürzünün sapında olduğu halde hızlanmaya başlar.

“Benim sana yetişmemi beklemiyorsun umarım, Efendi Hobbit. Bu at arabasın iki tekerleği eksik, üçüncüsü de fırlayıp gitmek üzere..”, diye seslenir Cathber, genç hobbit’in arkasından.

Brom ister istemez biraz yavaşlar —ve bu da kendisi için iyi olur zira tam ayaklarının dibine kendi boyunda, baş parmağı kalınlığında ve daha çok mızrağa benzeyen bir ok saplanır.

Genç Brom olduğu yerde durur ve hayretle oka bakar, sonra bir – iki – üç sıçrayışta en yakın ağacın arkasına saklanır!

Efendi Cathber ise bir ona, bir de yerde saplanmış oka bakar ve kaşlarını çatar.

“Gerçekten mi?”, diye sinirlenmiş bir tonla ‘hıf’lar. “Kim olduğumu görüyorsunuz, buna rağmen beni arbaletle mi karşılıyorsunuz? Görüyorum bir yılda bütün aklınızı kaçırmakla kalmamış, tüm nezaket kurallarınızı da unutmuşsunuz! Hanginiz attıysa bunu, çıksın ortaya ve yüzleşsin hışmımla!”

 

Brom hayretle yaşlı adama bakar.

 

“Evet!”, diye burnundan solur Cathber ve bir ayağını ‘pat pat pat’ diye yerde saydırmaya başlar. “Bekliyorum.”

“Adın!”, diye bir ses gelir oldukça uzaktan. “Adın ne yaşlı adam!”

“Bu.. bu inanılır gibi değil!”, diye fena halde alınmış bir tonla söylenir Cathber. “Hepiniz benim kim olduğumu pek ala biliyorsunuz? Çık ortaya ve yüzleş benimle. Şayet ben oraya gelirsem, birilerini fena üzerim, ona göre!”

 

Bu küçük tehditten sonra ayak seslerinin geldiği duyulur. Brom saklandığı ağacın arkasından başını hafif çıkartır ve üç, cüsseli dişi-dwarf’un kendilerine doğru yaklaştığını görür.

Öndeki dwarf, arkadan kendisini takip eden diğer iki dwarf’tan biraz daha ince yapılıdır. Arkadaki iki dwarf ise.. bir birinin kopyası gibidirler. Öyle ki Brom dwarf’ların ikiz olduğunu anlaması biraz vakit alır. Öndekinin bir elinde enli, iri bir kılıç, diğerinde ise çelik çerçeveli bir kalkan mevcuttur. İkizlerin ellerinde ise Brom’un neredeyse bir buçuk misli boyunda ürkütücü birer adet savaş baltası vardır.

 

Brom yutkunur.

 

“Adın nedir, Efendi Cathber?”, diye sorar öndeki dişi-dwarf.

“Dridges Motherswolfie! Ne demek oluyor bu şimdi?”, diye kızmış bir şekilde sorar yaşlı adam.

“Benim adımı sormadım. Seninkisini sordum..”, der Dridges adındaki kız.

“Benim kim olduğumu pek ala biliyorsun.”, der Cathber.

“Sen, gördüğümü sandığım kişi olmayabilirsin, Efendi Cathber. Lütfen bana adını ver, yada geri dön. Bunlar yeni yürürlüğe koyduğumuz güvenlik protokollerinin birer parçasıdır ve istisnası da yoktur!”, der kati bir şekilde dişi dwarf.

Yaşlı adamın iki kaşı da kalkar.

“Benim adım Cathber Gwet’chen Bolgrig.. Senin adın ise Margaret Madish ve Gellator Bluntaxe kızı Dridges Motherswolfie, ve beni sekiz yaşından beri tanıyorsun. Siz ikiniz de Britney ve Dritmey Tosser ikizlerisiniz. Sağdaki Brit, soldaki ise Drit!”, der yaşlı adam burnundan soluyarak.

Arkadaki ikiz kız kardeşler baltalarını indirir gibi olurlar ancak Dridges işaret parmağını gösterecek şekilde bir elini kaldırınca baltalar da tekrar ‘hazır ol’a geçer.

“Bunların hepsi zaten bildiğim şeyler, Efendi Cathber. Bana bilmediğim bir şey söyle!”, der kız.

“Bu saçmalık! Sana, torunlarını göreceğin yaşa kadar bilmediğin şeyler söyleyip sıralayabilirim, Dridges!”, diye tamamen kızmış bir şekilde cevap verir Cathber. “Gökler adına kızım! Nezaketine ne oldu senin? Tekrar hatırlaman için seni annenin yanına mı götürmem gerekiyor?”

“Annem burada, Efendi Cathber. Kendisini gördüğünüzde beni şikayet edebilirsiniz.. Görebilirseniz, tabii..”, der Dridges kaşlarını çatarak.

“Margaret burada mı?”, diye hayretle sorar Cathber.

“Evet..”, der Dridges kısaca.

“Peki baban?”

“O gelmedi.”, diye aynı özlü şekilde cevap verir kız.

“Bu.. hayret verici bir durum. İkisinin birbirinden ayrı takıldıkları duyulmuş değil.”, diye mırıldanır yaşlı adam.

“Atıştılar ve aralarında bazı kızgın sözler geçti. Annem de kızıp buraya geldi.”, der Dridges tek kaşı kalkmış bir şekilde.

“Ahhaa..”, der Cathber sırıtarak. “Buna inanmak isterdim ama yaşlı, inatçı Galletor’un annenle karşılaşmasından sonra ağzından tek bir kelime bile çıkmadığını düşünürsek, ‘aralarında bazı kızgın sözlerin’ geçmiş olabileceğine inanması oldukça güç olurdu gibime geliyor.. Sınavı geçtim mi?”

 

Dridges Motherswolfie’nin ilk defa kaşları gevşer ve yüzünde güzel bir gülümseme belirir.

 

“Üç yıldızla, Efendi Cathber, üç yıldızla.”, der gülerek.

“Sadece üç mü? Ben kendime en az dört tane verirdim..”, diye homurdanır yaşlı adam. “Şimdi. Neler oluyor, Dridges?”

“Burada değil. Kampa döndüğümüzde.. Bir ağacın arkasına saklanıp bütün konuşmayı yaşlı bir adama bırakacak kadar cesur olan küçük dostun güvenir mi peki?”, diye sorar Dridges.

“Efendi Brom..”, diye seslenir paslı sesiyle yaşlı Cathber. “Sana güvenilir olup olmadığını soruyorlar.. Güvenilir misin?”

“Hangi konuda?”, diye cevap gelir ağacın arkasından.

Arkadaki ikizlerden biri kıkırdar, sonra tekrar kaşlarını çatıp kıpırdamadan durur.

“Duruma göre değişiyor mu, küçük adam?”, diye sorar Dridges.

“Hiç kimse her konuda güvenilir olamaz, ‘küçük kız’..”, diye alaylı bir şekilde cevap verir Brom ve arkadaki ikizler hayretle birbirlerine bakarlar. “İş yemek söz konusu olduğunda bana güvenemezsiniz çünkü gördüğüm her şeyi yiyebilirim.. Dwarf’lar yenilebilir düzgün yemek yapmasını biliyorlarsa tabi.. İş onura gelince, evet, güvenilir birisiyimdir.. Dwarf’lar onurdan anlıyorlarsa tabi!”

 

Ortam bir anda sessizleşir.

Efendi Cathber avucunun içine aksırır ve gülümsemesini gizler.

Dridges’in kaşları tekrar çatılır ve kıpkırmızı kesilir.

Arkadaki ikizlerin kaşları zaten çatılı olduğu için baltalarını kaldırıp ileri doğru bir – iki adım atarlar.

Dridges tekrar elini kaldırınca ikizler yine dururlar.

 

“Küstahsın, küçük adam!”, diye burnundan solur Driges.

“Sen de şımarığın tekisin, küçük kız!”, diye seslenir Brom.

“Efendi Cathber?”, diye fırtına gibi bir suratla bakar yaşlı adama Dridges.

Yaşlı adam omuzlarını silker ve kıza sırıtır.

“Bana onun güvenilir olup olmadığını sordun, o da sana tam olarak ne kadar güvenilir olduğunu söyledi işte. Efendi Hobbit sözünün eridir ve her zaman doğruyu söylemeye meyillidir.”, diye sakince cevap verir Cathber.

Dridges’in kaşları biraz daha çatılır.

“Hobbit mi? Ben hobbit’lerin çok daha nazik olduklarını sanırdım..”, der haşin bir sesle.

“Ben de dwarf’ların çok daha saygılı olduğunu sanırdım.. Belli ki ikimiz de yanılmışız!”, diye cevap verir Brom sırıtarak.

“Seni şuracıkta ikiye katlayabilirim!”, diye tıslar Dridges.

“Benim bir tanemle başa çıkamıyorsun, kızım. Bir de beni ikiye katladığında başına gelecekleri düşün!”, diye acımasızca güler Brom.

“Sen bittin, bücür!”, diye hırlar Dridges.

“Senden korkmamı bekliyorsan, Efendi Cathber’in az evvel bahsettiği torunlarını görünceye kadar bekleyebilirsin.. Evimden ayrıldığım günden beri gördüğüm şeyleri düşündüğümde, senin ‘Top On’ listeme bile girebileceğini sanmıyorum..”, diye haşin bir kahkaha atar genç hobbit.

“Öhöm..”, diye boğazını temizler Efendi Cathber. “Sanırım bu kadarı yeterli.. Efendi Brom? Sevgili Dridges?”

 

“Neden o ‘Sevgili’ oluyor?”, diye alınmış bir sesle söylenir Brom.

“Neden o ‘Efendi’ oluyor?”, diye harlar Dridges..

“Çünkü sen daha güzelsin, Dridges, ve sen de efendi birisin, Efendi Hobbit.. Yoksa ikiniz konusunda tamamen mi yanılmışım?”, diye sakince sorar Efendi Cathber.

İkiside susar.

 

Dridges fena kızmış bir şekilde burnundan solurken genç hobbit ise ağacın arkasından kıkırdayarak çıkar.

Kızarmış suratıyla, “Beni takip edin!”, diye emreder ve dönüp arkasını gider.

İkizlerse Efendi Cathber ve ‘küçük hobbit’in geçmesini beklerler, sonra da ikisinin arkasından yürümeye başlarlar.

“Efendi Cathber.”, diye seslenir bir tanesi. “Hangimizin, hangimiz olduğunu nasıl çıkarabiliyorsun her defasında? Annemiz bile karıştırıyor çoğu zaman.”

“Bu o kadar da zor değil, sevgili Dritmey.”, diye cevap verir yaşlı Cathber arkasına bile bakmadan. “Senin kaşının altında gözün var. Britney’in ise gözünün üstünde kaşı var!”

 

Brom ‘fırk’lar.

Arkada ise kafaları karışmış bir sessizlik oluşur.

 

Efendi Cathber, yanında yürüyen hobbit’e doğru hafif eğilir ve fısıldar.

“Orada biraz şansını zorladın gibi, Efendi Brom.”

“Aaaa.. Bilakis. Daha yeni başlıyoruz, Efendi Cathber!”, diye şeytani bir şekilde sırıtır Brom..

“Buraya bir savaş başlatmaya gelmedik, delikanlı.”, der Cathber.

“Kime karşı savaşacaklar? Bir savaş kampı dolusu dwarf, tek bir hobbit’e mi saldıracaklar? Bunu yaparlarsa bir daha asla ‘onurlarını’ kazanamazlar..”, diye pis bir şekilde sırıtır Brom.

“Hmmm..”, der yaşlı adam. “Yolculuğuna dair bana anlatmadığın bazı şeyler var gibi.”

“Yolculuğum esnasında yaşadığım birçok şeyi size anlatmadın, Efendi Cathber. Bunu biliyordunuz.”, diye cevap verir genç hobbit.

“Evet. Ve hayır. Bana anlattıklarında dürüst ve samimi olduğunu biliyordum, ama eksiklerin de farkındaydım. Bununla beraber, burası ‘küçüklerin’ oyun sahası değil. Yapmayı düşündüğün şey her ne ise, bunu da hesaba katmanı rica ediyorum.”, der Cathber temkinli bir şekilde.

“Burası ‘büyüklerin’ oyun alanı ise, o zaman doğru yerdeyim, Efendi Cathber.”, diye acımasızca cevap verir Brom.

✱ ✱ ✱

Genç Brom, Elder Hills’e açılan dar vadiden Efendi Cathber, Dridges ve ikizler eşliğinde geçtiğinde, tam olarak kendilerine yöneltilmemiş olsa da, vadinin duvarlarında ve tepesinde gizlenmemiş onlarca arbaletli dwarf muhafızı fark etmez bile. Ancak iki saatten biraz daha uzun süren ‘dar’ yürüyüşün sonunda açılan tepelere vardıklarında gördüğü manzara, genç hobbit’in ağzı açık bir şekilde etrafına bakınmasına sebep olacak kadar da ürkütücü gelecektir. Uzun yürüyüş boyunca kimse pek konuşmamış, sadece yaşlı Cathber bir sefer Dridges’e, kendisi gibi bir taktik general eğitimi alan birisinin vardiya görevinde ne işi olduğu sorusu olmuştu.

Dridges’in buna verdiği cevap, kızın gerçekte ne kadar kızmış olduğunu gösterecek kadar sert ve özlü olmuştu.

“Lağımcı yada general, herkes vardiya görevinde bulunur ve kimse de bu görevden muaf değildir. Bu, vardiya görevinin ne denli önemli olduğunu herkese hatırlatmasının yanı sıra, bu en düşük gibi görünen işin nüanslarını unutmasını da engellemiş oluyor zira düşman vardiyalarınızı sessizce aşarsa, ne kadar ordunuz olduğunun pek az önemi kalmış olur. Aldığım eğitimin bana verdiği tek ayrıcalık, vardiya komutanı olmam ve karar ve emirleri benim veriyor olmam. Bu şekilde ben ablalarıma emir vermeyi öğrenirken, ablalarım da sorgusuz sualsiz küçük kız kardeşlerinden ve gocunmadan emir almayı öğreniyorlar..”

Genç Brom bu cevap karşısında biraz hayrete düşer ve hafif arkasını dönerek, hangisinin hangisi olduğunu kestiremediği ikizlerden birisine sorar.

“Eee? Küçük kız kardeşinizden gocunmadan emir alabiliyor musunuz peki?”

Onun bu sorusuna ikizlerden bir tanesi haşince ‘fırk’larken diğeri kıkırdayarak cevap verir.

“Ben ve Drit.. ikimiz de Dridges’den çok daha iyi birer savaşçıyız ve bir muharebede birimiz bile onun kesebileceğinin en az üç misli düşman kesebiliriz..”, der.

“Ama..”, diye devam eder diğeri (Dritmey), “..aynı muharebede Dridges bizi yönlendirirse, bu sayı en az dört misline çıkar. Senin rakamlarla aran nasıl bilmiyorum Efendi Hobbit ama bu bana makul bir takas gibi geliyor. Dolayısıyla hiç gocunmadığımız gibi, gerçekte gocunmak için de bir sebebimiz yok..”

“Dahası..”, diye sözü tekrar alır Britney, “Dridges’i herkes sever. Aramızda en akıllı, en merhametli ve sevgi dolu olanımız o dur. Bana öyle bakma, ufaklık. Ona söylediğin şeyler o an itibariyle komikti. Ama tamamen de yersiz ve isabetsiz idi ve onu kızdıran, gerçekte söylediklerin değil, bir taktik komutanı olarak ‘sükunetini’ kaybetmiş olmasındandı. Taktik generali eğitimi alanların, duyduklarını kontrol edebilmeleri gerekiyor.”

“Sevgili Dridges..”, der Dritmey ve aralarında paslaşıp durdukları sözü devam ettirir. “..pek sevdiği evinden ve özellikle de büyük ablası Lady’den göreceli bir şekilde yeni ayrılıp buraya geldi ve daha bazı şeylere duygusal olarak alışamadı. Sizden ricam, onun üstüne fazla gitmemenizdir..”

“Neden?”, diye sorar Brom, kaşlarını çatarak. “Bu benim sağlığım için kötü mü olur?”

“Hayır. Dridges iyi bir kızdır ve tam bir hanımefendidir. Öyle adice şeyler yapmaz. Onu ne kadar kızdırırsan kızdır, seni tehdit eder ama tehditleri boştur çünkü gerçekte o can yakmayı sevmez. Kendi halinde bırakılmış olsaydı o kızın burada işi olmazdı çünkü o sanatı çok seviyordu. Ama dedemiz Argail Smitefast onun ne kadar zeki, sakin ve sabırlı olduğunu gördü ve eğitim için benzer özellikler gösteren ablasını Serenity Home’a, bir Tapınak Muhafızı olarak, Dridges’i de buraya, bir Taktik Generali olarak yetiştirilmeye gönderdi.”

“Öyle görünüyor ki dedeniz başkalarının hayatlarıyla biraz fazla ‘demir yumruk’ politikası uygulamasını seven bir şahsiyetmiş.”, der Brom ister istemez.

Britney omuzlarını silker.

Dritmey ise biraz kaşlarını çatar.

“Belki.. Ama toplum bir bütündür, Efendi Hobbit. Her ne kadar bireysel tercih ve keyfiyetlerimiz önemli olsa da, toplum var olduğunu sürece bu tercihlerimizin bir anlamı vardır. Dridges duvarlara resim çizmek istiyordu. Dedem ona savaşın yaklaştığını, başladığında ve ortada bir duvar kalmadığında resimlerini nereye çizeceğini sordu. Dridges günlerce ağladı. Ama daha çok çizilecek bir duvarın kalmayışına.. Sonra da toparlanıp buraya geldi. Şimdi ise keyifle resimlerini çizebiliyor artık. Hayatımda gördüğüm en güzel, en ayrıntılı savaş taktik haritaları onun elinden çıkıyor!”

“Dolayısıyla..”, diye lafı alır Britney. “..size kız kardeşimizin üstüne fazla gitmemenizi rica ederken bütün bunları kastediyorduk..”

“..ve tabii..”, diye sırıtarak devam eder Dritmey. “..Dridges bir hanımefendi olabilir.. Ama biz birer hanımefendi değiliz, öyle değil mi, kız?”

“..Ahahahaaa.. Hayır!”, diye haşince ‘fırk’lar Britney. “Hanımefendilik dağıtılırken biz yemekhanede bi şeyler atıştırmakla meşguldük ve geldiğimizde hepsi çoktan bitmişti! Dahası..”

“..sevgili Dridges adîce şeyler yapmaz..”

“..ama biz bunda hiç bi sakınca görmüyoruz!”..

..diye bitirir ikizler, ikisinin de suratında aynı pis sırıtış belirir.

“Ne yani.. ikiye tek mi bana saldıracaksınız?”, diye biraz tırsmış bir şekilde sorar genç hobbit.

“Saldırmak.. çok ağır bir itham, Efendi Hobbit. Biz sadece ve adîce pislik yapmaktan bahsediyoruz…”

“..ve işin en güzel yanı nedir biliyorsun, Efendi Hobbit?”

“Hayır ve içimden bir ses bilmesem de olur, diyor..”, diye tamamen tırsmış bir sesle cevap verir genç hobbit.

“İkiz olmanın en güzel yanı; her zaman seni başka yerlerde görecek şahitlerin olmasıdır!”

 

Efendi Cathber kıkırdar.

Brom yutkunur.

Bu ikisi.. çok adîdir!

 

İkizler arsızca gülerken geçtikleri dar vadi bitmiş ve Brom hayretle vadinin açıldığı tepeleri görmüştü..

Elder Hills, bir çok tepeden oluşan bir yerdir ancak tepelerin arasında geniş arazileri de vardır ve genç hobbit bu arazilerde binlerce dwarf’ın, farklı bölük ve kıtalar halinde, avazları çıkıncaya kadar bağıran eğitim çavuşlarının emirleri doğrultusunda  bir o yana, bir buyana düzenli yada emre göre dağınık gruplar halinde koşuşturmalarına şahit olur!

Gruplardan bazıları ise, kazılmış çukurlarda arbalet atış talimi —ki bir emirle yüzlerce, kısa mızrak boyunda arbalet okunun inleyerek havada uçuşup, toplu bir şekilde ve daha çok gör gürültüsünü andıran bir hışımla da hedeflerini delik deşik etmelerini yada benzer çukurlarda yüzlerce başka dwarf’un birbirlerine dev baltalar, koca kılıçlar yada külçe gürz, çivili topuz ve ağır savaş tokmaklarıyla dalmalarını seyreder..

“Oha..”, diye ünler Brom.

“Sana burasının geleneksel anlamda bir yerleşim yeri olmadığını söylemiştim, Efendi Hobbit.”, diye kıkırdar yaşlı Cathber. “Burası bir savaş eğitim kampı.. Neredeyse bütün Elder Hills böyle.. Burada otuz bine yakın dwarf, sabah akşam, her türlü koşul için eğitim görürler.”

“Peki.. bu kadar dwarf’u kim besliyor?”, diye cılız bir sesle sorar Brom.

“Bir çok yer.. Bazı techizat ve özellikle de arbalet uçlarında kullanılan zırh delici mithral-çeliği ve diğer ucunda değerlendirilen tüyleri Nurturing Heaven elf’lerinden alıyorlar. Ahşap ve kerestelerin neredeyse tamamını Dim Lodge’dan, yiyecek ve lojistiği Serenity Home ve ta Sim Town ve Arashkan’dan, arbalet ve diğer savaş makinelerinin belirgin bir kısmını Tinker Hills gnome’larından, bütün bunları destekleyen ekonomiyi, dwarf gücünü ve kılıç, balta, gürz, zırhlar ve kalkanları da Scowling Hills dwarfları imal edip tedarik ediyorlar.”

“Pe.. peki bütün bunların uyum içerisinde gerçekleşmesi nasıl oluyor? Burada bir çok ırk söz konusu, Efendi Cathber.”, diye hayretle sorar Brom.

 

“Zamanında.. Çok eskiden.. Bundan neredeyse beş yüz yıl kadar önce, Serenity Home denen kasabanın kurulduğu yere bazı erdemli adamlar ve bilge kadınlar yerleşmeye karar verdiler. Tek istedikleri huzur içerisinde yaşamaktı ama kısa bir sürede de istedikleri huzurun gerçekleşmesi, daha da önemlisi; devam etmesi için, bölgede yaşayan diğer ırklarla aralarında barışın da olmasın önemini gördüler ve aradan geçen yıllarda onlar ve onların çocukları.. ve torunları.. bu ırklarla bazı anlaşmalar yaptılar. Bu anlaşmalardan bazıları ticari, bazıları da askeri anlaşmalardı. İçeriği her ne olursa olsun, Serenity Home yaptığı anlaşmaların kendi payılarına düşen kısmını imtina ile onurlandırdıkları için, diğer ırklarda bu anlaşmaları bozmadılar. En nihayetinde de bu gördüğün yerde, Elder Hills’de bu ‘savaş okulu’ oluştu ve varlığı geçmişte kendisini defalarca ispatladı; Themlasar Savaşından sonra ortaya çıkan dört ayaklanmada da, burada eğitim alan dwarflar varlıklarını onurlu bir şekilde gösterdiler..”, diye anlatır Efendi Cathber, tatmin olmuş bir sesle.

✱ ✱ ✱

Yaşlı Cathber’in gelişini dwarf’lar temkinli bir mutlulukla karşılarlar. İşin tenminli yanı genele hitap ederken, mutlu yanı ise Dridge’i karşılaşayan, saçlarının bir yanı kazınmış çarpıcı bir dwarf kadın ve beraberindeki diğer dwarf’larca olur. 

“Sevigili Cathber..”, diye muhteşem bir gülümsemeyle yaklaşır dwarf kadın ve hiçbir utanma yada çekingenlik belirtisi göstermeksizin yaşlı adama sarılır ve sesli bir şekilde yanağından öper!

“Sevgili Margaret..”, der yaşlı adam ve gülerek söylenir. “Bluntaxe, genç ve yakışıklı erkeklere sarılıp öptüğünü biliyor mu?”

 

Margaret’in buna gösterdiği tepkisi biraz ürkütücüdür;

Dwarf kadın, genç bir kız gibi ve kıpkırmızı olmuş bir şekilde kıkırdar!

Kadının etrafındaki diğer dwarflar ise birden, hiçbir şey olmamış gibi tamamen alakasız yerlere bakınmaya başlarlar.

 

“Hadi gelin.. Tam yemek vaktini yakaladınız.”, der Margaret ve durup muzipçe yaşlı adama bakar. “Aslına bakılırsa her gelişinizde tam yemek vaktini yakalıyor olmanız dikkatimden kaçmış değil!”

Yaşlı adam biraz utanarak güler.

“Bu sadece bir tesadüf, sevgili Margaret. Ve tamamen asılsıl suçlamalarlardan ibaret.”

Margaret tekrar kıkırdar ve topluca şantiye şeklinde inşa edilmiş, Brom’un görebildiği kadarıyla gerektiğinde seri bir şekilde demonte edilip ihtiyaç duyulduğu bir başka yerde tekrar bir araya getirilebilecek onlarca, en olarak yirmi yarda, boy olarak ise elli yarda uzunluğunda tek katlı binalardan birisine götürür. Giderlerken daha kendisini tanıtmamış olan küçük hobbit’in hayrına, Margaret yanındakileri tanıtır.

Bu gördüklerin benim buradaki kızkardeşlerim;

Marideth Brave,

Yor Whatoo,

Drejeret Quik,

Quin Stabsez..

..ve Yulanda Madsteam. Normalde Yulanda burada bek takılmıyor ama Tinker Hills’den yeni gelen bazı makinaların konfigirasyonları yapılmaları gerektiği için geldi buraya. Gnome’ların icatlardan ve cihazlardan bu kadar anlamalarına rağmen, laftan hiç anlamıyor olmaları ne kadar acıklı değil mi?”, diye açıklar Margaret.

Efendi Cathber buna nazikçe bir şey demez.

“Kaç defa kendilerine, imal ettikleri cihazların bize uyumlu olması için gerekli verileri göndermiş olmamıza rağmen, ısrarla kendi ayarlarının daha ‘geçerli ve optimal’ olduğunu iddia edip o şekilde imal etmeleri içler acısı bir durum..

Bunlar da erkek kardeşlerim;

Bruden Burnthammer..

..ve Goric Boarshoulders. Diğerleri ise kızlarım; Dridges, Britney ve Dritmey ile zaten tanıştınız.

Bu da Nikelix Carver. Lillias Absentwhot ve Jeina Blond’da buralarda bir yerlerdeler. Lillas alacaklılar ve birileriyle anlaşıp ‘el sıkışmakla’ ilgili bir şeyler söyleyip duruyordu günlerdir. Oğlanlar burada değiller.”

“Uhhmm.. Bütün kızları getirmişsin neredeyse Margaret..”, diye, kısık ama imalı bir sesle söylenir yaşlı Cathber.

Margaret’in yüzü hiçbir şekilde kızarmaz. Tam aksine ciddi bir ifadeyle cevap verir buna.

“Akraba evliliklerini hiçbir zaman tasvip etmemişimdir. Doğan çocuklar biraz çatlak oluyorlar. Buradaki ‘stok’ sağlıklı ve güvenilir. Ordu eğitimi de olsa en azından bir eğitimden geçmiş durumdalar. Tamamı okuma yazma biliyor ve neredeyse hepsi en az iki dil, ve bir ana meslek, bir de destek mesleğe sahip.”, diye açıklar. Sonra anlaşmışlar gibi esefle toplu bir şekilde gözlerini yuvarlayan kızlarına bakar ve burnundan soluyarak açıkça bir şekilde onları tehdit eder. “Eğer beni utandırırsanız, eve dönünce hepinizin saçlarını yolarım ona göre. Burada olduğumuz süre boyunca hepinizden birer ‘kız’ gibi davranmanızı istiyorum ve eve döndüğümüzde de en az yarınızın yanında size kene gibi yapışmış bir erkeğin olmasını bekliyorum. Erkek kılığında bir odun olsa da olur. Bana torun verin yeter!”

“Babam da mı sana bir kene gibi yapışmıştı anne?”, diye muzipçe sorar kızlardan biri —Nikelix Carver.

İkizler kıkırdarlar.

Margaret kaşlarını çatar.

“Babanla ben elli iki saat balta ve topuzla birbirimize vurmaya çalıştık. Ben çok uğraştım ama en sonunda onun bana vurmak için değil, sadece topuzumu kendisine isabet ettirmemi engellemek için balta savurduğunu anlayınca kendisiyle evlenmeye karar verdim. Aranızda o kadar taşaklı onanınız varsa, lütfen, size engel olmayayım.. Gidip o erkeği bulun!”, diye hırlar.

“Anne!”, diye hayret ve utançla inler Dridges.

İkizler yine kıkırdarlar.

“Çok ayıp ama anne.. Hele yabancıların yanında öyle konuşulur mu?”

“Söylesene bana, Dridges.. Sen kaç çocuk doğurdun? Dahası, o kavga olurken, Efendi Cathber de yan masada oturmuş bizi seyrediyordu!”

Dridges kıpkırmızı olmuş bir şekilde susar.

“Siz de ne her şeye kıkırdıyorusunuz, pembe elf kızları gibi?!”, diye ikizleri de bir güzel haşlar Margaret.

“Şu babam değil mi?!”, diye ünler Nikelix birden ve aksi istikamete işaret eder.

Margaret, yüzünde hayet ifadesiyle kızın gösterdiği yöne bakar ama orada kimseyi göremez. Kaşları çatılı bir şekilde geri döndüründe Nikelix tüymüştür!

İkizler aynı anda ‘fırk’lar.

Dridges’den garip, ‘hık’ sesleri duyulur.

Brom suratını büzüştürürken Efendi Cathber ise, yüz yılların verdiği engin tecrübelerine sığınır, ve herhangi bir ses çıkarmamayı başarır.

“Nikelix..”, diye burnundan solur Margaret ve ancak bir annenin sahip olabileceği bir sevgi ile karışık hiddetle döner ve yemekhane şantiyesine doğru yürümeye başlar.

 

“Margaret hanım.. Burada sözü geçen biri, sanırım?”, diye fısıldayarak sorar Brom, Efendi Cathber’e.

“Öyle de denebilir. Babasının Argail Smitefast olduğunu, Smitefast’in de Scowling Hills’in defacto lideri olduğu düşünürsek.. Şunu anlamalısın, Efendi Brom; Argail Efendi, Sim Town’dan ta Endless Sea denizine, Ritual Ormanlarının kuzeyindeki Rook dağlarından da ta Tinker Hill’in güneyine kadar ki engin topraklardaki bütün dwarf’lardan sorumludur ve iyi kötü hepsine sözü geçer. Halihazırda kızının politik gücü o kadar değil ama teknik olarak o da söz konusu dwarf’lardan sorumlu. Bu, yabana atılabilecek bir güç değil. Buna rağmen ne sevgili Margaret, ne de babası Argail Smitefast bu gücü kötüye kullanmamış ve komşularıyla her zaman iyi ve adaletli geçinmeyi tercih etmişlerdir.”, diye yüzünde ciddi bir ifadeyle anlatır Cathber.

Bunu duyan genç hobbit, kaşları çatılı ve gözleri de kısılmış bir şekilde Margaret Madish’i takip eder zira aradığı kişiyi bulmuştur.. 

✱ ✱ ✱

Margaret Madish yemekhane kapısından içeri girince etrafını süzer, sonra da yemek sırasına girer. Kızları, kız kardeşleri ve Efendi Cathber’da peşinden sıraya girince Brom’da hayretle etrafına bakınarak peşlerinden sıraya girer.. Yemek sırası, genç hobbit’in hayatında daha önce hiç görmediği bir mefhumdur ve kocaman kazanların başında durmuş dwarf aşçıların, herkesin tabaklarına tamamen aynı yemekten ve aynı miktarda koyuşunu hayretle izler. Dwarflar da gıklarını çıkarmadan içinde dört çukuru olan, dikdörtgen şeklindeki tabaklarını alırlar, diğer çukurlara da meyve, tatlı ve ekmek doldururlar, birer çatal, birer kaşık ve bir tane de bıçak alarak gidip masalardan birine çömerler. 

Sıra Brom’a geldiğinde iri dwarf aşçı ona iki kaşı da kalmış bir şekilde bakar. Brom’da aşçının kendisine bakmasına bakar ve öylece durur. İkisinin de bir birlerine bakışmaları sonucundan düzeli bir şekilde hareket eden sıra da bir anda duruverir.

“Evlat. Daha ne kadar orada durup bana bakmaya devam edeceksin?”, diye sorar tozlu bir sesle aşçı.

“Bilmem. Siz bana baktığınız için ben de size baktım.”, der Brom hiçbir şey anlamamış gibi.

“Tabildotun.. Uzatırsan içine yemek koyabilirim!”, der aşçı kaşlarını çatarak.

“Tabildot?”, diye sorar genç hobbit.

Aşçı esefle dolu derin bir soluk verir.

“Çaylak..”, der, bu her şeyi açıklıyormuş gibi.

Aşçının kendisine ‘çaylak’ demesiyle, hemen yanındaki dwarf’da ‘çaylak..’, der, elindeki kendi boş tabildotunu ona uzatır ve bir anda sıra boyunca bütün dwarflar, bir sağındaki dwarf’a ‘çaylak..’, der ve sıra boyunca bütün dwarflar ellerindeki tabildotu bir solundaki dwarf’a uzatır!

“Evet. Artık bir tabildotun var.. Şimdi onu bana uzatırsan, artık bu aç askerleri doyurabilirim..”, der aşçı.

Kıpkırmızı olmuş bir şekilde Brom tabildotunu uzatır, aşçı da tabildottaki en büyük çukura iri kepçesiyle yoğun et ve fasülyeli bir şey boşaltır.

“Ummm.. Tek alternatifim bu mu?”, diye sorar tabildotundaki yemeğe bakarak.

“Yemekten hoşlanmazsan, çıkıştaki ‘şikayet kutusuna’ derdini anlatan bir mektup bırakabilirsin. Ama bunun sana pek de bir faydası olmaz zira şikayetleri okuyacak vaktim yok!”, der aşçı, yüzünde haşin bir sırıtışla!

Brom somurtarak ilerler ve elmalı turtamsı bir şey olması gereken tatlıdan alır, biraz setleşmiş elmalardan ve son kullanma tarihi geçmek üzere olan bir de ayran alır.

Bu sırada yemeklerini almış olan Margaret ve taifesi, neredeyse tamamı çoktan dolmuş yemekhanede boş gördükleri, gerilerdeki masalardan birisine doğru yönlenirler.

Masaların yanından geçerken, ne zaman geri geldiği anlaşılamayan Nikelix, bir anda tabildotuyla yanlarında belirir, Dridges’e göz kırpar, ikizlere sırıtır, sonra döndüğü gibi yan masadaki dwarf’lardan birinin eline çatalını saplar!

Masada oturan dwarf bir anda ‘offf’ diye inler ve çatala uzanır ama Nikelix çatılı olduğu yerde tutmaya devam eder. İkizlere verdiği sırıtışın aynını dwarf’a da verir ve acıdan kıvranan cücenin kulağına eğilir, “Kalçamı istiyorsan, gerisini de alman gerekir. Buna gözün kesmiyorsa ellerine hakim olmayı öğrenmelisin Torkan!”, diye mutlu bir şekilde tıslar..

Masada oturan diğer dwarf’ların hepsi iri kahkahalarla gülmeye başlarlar.

Brom hayretle başını sallar ve kendi ellerinin bu kaçık dwarf kızlardan olabildiğince uzak olduğundan emin olmak istiyormuş gibi sımsıkı tabildotunu kavrar ve küçük bir hamster gibi Efendi Cathber’in peşinden ilgili masaya doğru koşturur.

✱ ✱ ✱

Doğrusunu söylemek gerelirse Genç Brom, Elder Hills dwarf’larını biraz fazla ‘heyecanlı’ ve hırçın bir ırk olarak bulsa da yine de onların sıcak ve cana yakın halleri, bıyık altı espri anlayışları ve sımsıkı birbirine kenetlenmiş ‘aile yapıları’, istemese de hoşuna gider. Yemekler için aynı şeyleri söyleyemez ama. Fevkalade besleyici olmakla beraber, dwarf yemeklerinin tadı kendi standartlarına göre, aynı fevkaladelikle ‘berbattır’!

Dwarf’lar, olağandışı bir şekilde sessizce ve tam anlamıyla da ‘ortalarında’ oturan hobbit’i umursamazlık etmezler ve nezaket kurallarını ihlal etmeyecek şekilde ona bakışlar atarlar ama ona bulaşmazlar. Bununla beraber, aralarında yaptıkları espriler de bir şekilde onun anlayacağı ve onu da güldürecek şekilde olmasına dikkat ediyor gibidirler.

Dridges arada bir ona sert bakışlar atarken, emredilmişler gibi ikizler ise onu aralarına almış, konuşmalar esnasında geçenlerin ‘açıklamalarını’ ve ‘yorumlarını’ aktarıp dururlar genç hobbit’e.

Uzun, kıvırcık kızıl saçlı Marideth ona gülümseyerek göz kırparken, Quin Stabsez ise ona, sanki biraz fazlalığı varmış da onları nasıl alırım, gözüyle bakar. Masanın en ucunda Yulanda Madsteam, yemek öncesi, yemek esnasında ve yemek sonrası ağzından eksik etmediği pis kokan, tütün sarmasıyla sessizce oturmayı tercih ederken muhabbetin merkezinde Yor Whatoo.. teyze? abla? adam? —Brom bu dwarf’un ne olduğunu tam olarak çıkaramaz ama sormaya da korkar. Oldukça iri cüsseli olan Yor’un yüzündeki tüyleri açıkça bir erkek olduğunu söylerken, davranışları ve herkese ‘Şekerim!’ diye hitap etmesi başka bir şeyler söylemektedir. Yor.. Teyze.. büyük bir iştahla ne kadar dedikodu varsa kendisine has üslubuyla mutlu bir şekilde ortaya saçar ve yan masalardaki dwarf’lar dahil hepsini gülmekten kırıp geçirir. Efendi Cathber bile en sonunda “Yor Teyze, yeter! Bu yaşlı adamı öldürmek mi istiyorsun?”, diye inler. 

“Aaaa.. Hikayenin asıl lezzetli yerine gelmedik daha, şekerim!”, diye söylenir Yor Teyze ve bu da yeni bir kahkaha zincirine sebep olur.

“Evet..”, der Margaret en sonunda. “Sanırım hepimiz yedik, içtik, doyduk, dolduk ve güldük.. Elder Hills’de sizi tekrar görmek çok hoş, Efendi Cathber. Ama sizin iki hafta önce burada olmanızı tercih ederdik. Bize büyük yardımınız dokunmuş olurdu.”

“Neler oluyor, Margaret?”, diye birden ciddileşiverir yaşlı Cathber.

Margaret derin bir nefes alır.

“İki hafta önce birileri gizlice buraya girmeye çalıştılar. Üç farklı noktadan. Ve söz konusu üç noktadaki muhafızları da öldürerek bunu gerçekleştirdiler. Bu şahıslar buraya, Elder Hills ordu karargahına girip gizli bazı bilgilerimizi aşırdılar. Ancak hata yaptılar ve fark edildiler. Bir kısmı kaçmaya çalışırken diğerleri ise geride kalıp, ellerinden geldiği kadar çok gürültü ve hasar vermeye çalıştılar ve bunu da başardılar. Yine de sonunda öldürüldüler.. Ve evet, sen sormadan ben söyleyeyim, canlı yakalamaya çalıştık ama saldırıları bunu imkansız hale getirdi. Kaçanların peşlerine takıldık ve onları da öldürdük. En azından o zaman bu kanaate varmıştık. Nevarki çalınan evraklar imtina ile elden geçirilince, bazılarının eksik olduğunu fark ettik. Bu, ciddi bazı sorunlara sebep oldu. O belgelerde önemi bazı bilgiler vardı. Bizlerde o bilgilerin güvenlik açığı olarak aleyhimize kullanılamaması için, hemen yeni düzenlemeler getirdik. Korkarım yeni protokoller daha oturmadığı gibi, yeni uygulamalar da kendi sorunlarını beraberinde getirdi. Ortada tam anlamıyla bir güvenlik kaosu var, senin anlayacağın.”, diye anlatır haşin bir sesle kadın.

“Bu.. hem hayret verici, hem de fevkalade üzücü bir durum. Ben.. son bir yıldır bazı işlerim dolayısıyla ormanın bir ucundan diğerine koşturmak durumunda kaldım ve işim de daha bitmedi. Dim Lodge oduncuları bana, ‘kereste almak için’ geldiklerini söyleyen yeni bazı şahısların olduğunu, ancak herhangi birisinin daha tek bir dal bile almadıklarını söylediler. Elflerle görüşme fırsatım olmadığı için onların fark ettiği bir şeyler var mı bilemiyorum.”, diye işin kendi tarafını anlatır Cathber.

“Hmmm..”, diye söylenir Margaret düşünceli bir şekilde.

“Size tavsiyem, devriyelerinizin sıklığını ve mesafesini en az ikiye katlayın. Tercihen üç günlük mesafeye..”, diye önerir Efendi Cathber.

“Üç gün.. bu devriyelerin merkezle görüşebileceği yada haber ulaştırabileceği mesafenin üç katı..”, der dwarf kadın.

“Bu benim tavsiyem, Margaret. Ama devriyeleri yeterince sık aralıklarla çıkarırsanız yola, sanıyorum bu iletişim sorunuzu çözecektir.”

“Ve devriye masraflarımızı da en az on iki ile on altı katına çıkaracaktır.”, diye kaynar Margaret.

“Bu konuda Serenity izcileriyle iletişime geçebilirsiniz. Onların Elder Hills’in doğusunu taramalarını isterseniz, en azından bu devriye masraflarını biraz azaltacaktır. O izcileri sessizce geçip size doğudan yaklaşılması oldukça güç.”, der Cathber.

“Adi şerefsiz köpekler!”, diye köpürür Margaret birden. “Ortada hiçbir provokasyon olmadığı halde saldırdı onursuz çapulcular..”

“Onurmuş!”, diye bi laf kaçar birden Brom’un ağzından..

 

..ve bütün yemekhane sessizliğe bürünür.

✱ ✱ ✱

Margaret Madish’in gözleri bir anda hiddetle parlar ve masanın öbür tarafında ve az ilerisinde oturan küçük hobbit’e bakar. Genç Brom’un sağında ve solunda oturan ikizler ise sanki görünmek istemiyorlarmış gibi kıpırdamadan öylece dururlar oturdukları yerde.

“Bir şey mi dediniz, Efendi Hobbit?”, diye burnundan solur Margaret.

“Evet, dedim.”, diye huysuzca cevap verir Brom.

“Yanlış anlamış mıyım, acaba? Buraya geldiniz. Adınızı bile daha vermemiş olmanıza rağmen, sizi soframıza misafir ettik, afiyetle yemeğimizi yediniz, muhabbetimize şahitlik ettiniz ve siz, Efendi Hobbit, bizim onurumuzu mu sorguluyorsunuz?”, diye sessizce sorar dwarf kadın.

“Adımı vermedim, çünkü sormadınız. Sofranıza misafir ettiğiniz için ben de yemekleriniz hakkında yorum bile yapmadan yedim. Ama beni bu iki bayan arasına sıkıştırarak, bana şüpheli muamelesi yaptınız. Siz bana söyleyin, Margaret hanım, doğru anlamış mıyım?”, der Brom haşin bir şekilde.

 

Margaret Madish’in gözleri kısılır.

Efendi Cathber ise sesini çıkarmaz.

 

“Neden onurumuzu sorguladığınızı bize açıklar mısınız? Size ne gibi bir yanlışımız oldu da bizi ve onurumuzu sorguluyorsunuz?”, diye kaynayan bir sesle sorar Madish.

“Siz.. Sim Town’dan Endless Sea denizine, Rook dağlarından da Tinker Hills’in güneyine kadar uzanan topraklardaki bütün dwarf’lardan sorumlu değil misiniz?”, diye sorar aynı haşin sesle genç hobbit.

“Bu biraz fazla muallak bir tanımlama oldu, Efendi Hobbit zira bahsettiğiniz topraklarda birçok dwarf yaşıyor.”, der Margaret.

“Dwarf’larının sorumluluğunu üstlenemeyen sizinle neden konuşuyorum ki o zaman? Bana gerçek sorumluyu gösterin.”, diye kendi gözleri kısılmış bir şekilde cevap verir Brom.

 

Margaret Madish’in yüzü kıpkırmızı kesilir.

 

“Aradığınız kişi, babam Argail Smitefast’dir ama kendisi şu anda burada değiller. Bununla beraber, onun sorumlulukları, benim sorumluluklarımdır. Size tavsiyem kendinizi açıklamanızdır zira bu masadan ya ikimiz de canlı kalkacağız, yada sadece birimiz kalkıp gideceğiz!”, der fırtına gibi bir ifadeyle.

“Siz misafirlerinizi hep böyle tehdit mi edersiniz? Ve bana onurdan bahsediyorsunuz! Öyle olsun bakalım..”, diye sessizce yanmaya başlar Brom.

Sonra, yavaşça ayağa kalkar ve herkesin göreceği şekilde oturduğu bankın üstüne çıkar ve dwarf kadına işaret ederek bağırır;

“Madem dwarf’larınızdan siz sorumlusunuz ve kendileri burada olmadığı için Argail Smitefast adına konuştuğunuzu söylüyorsunuz, o zaman, Margaret Madish, sizi, bundan yaklaşık bir buçuk yıl önce Gulls Perch’de gerçekleştirilen fey cinayetlerinden sorumlu tutuyor ve suçlu buluyorum!”

 

Bütün yemekhane ayağa kalkar.

Ortamda ne kadar dwarf varsa hepsinin ellerinde baltaları, kılıçları, topuzları olduğu halde kapkara olmuş suratlarla hobbit’in olduğu yere yürümeye başlarlar.

 

“Margaret.”, der Efendi Cathber sakince. “Efendi Hobbit benim dostum. Ona burada bir şey olursa, Elder Hills’in kepenklerini indirmek zorunda kalırsınız ve ben bununla da yetinmem.”

Margaret hayretle Brom’a, sonra da yaşlı Cathber’e bakar.

“Sizi dostum sanmıştım Efendi Cathber.”, diye fena halde kırılmış bir şekilde fısıldar Margaret.

“Ve bu konuda da her zaman haklıydın, sevgili Margaret zira ben hala ver her zaman senin dostunum. Ama genç hobbit’in ithamlarını cevapsız bırakamazsın ve susturamazsın.”, diye nazikçe cevap verir yaşlı adam.

 

Margaret kaşlarını çatar, sonra bir elini kaldırır ve bütün dwarf’lar oldukları yerde dururlar.

 

“Bu fevkalade ciddi bir itham, Efendi Hobbit. Bizim Gulls Perch ile herhangi bir ilişkimiz yada alıp veremediğimiz yok. Orası bize ait değil, asla da olmadı. Orada fey’ler yaşar ve bizler de onların yanlız bırakılma isteğine saygı gösterir ve onlara bulaşmayız. Orası bize yasak!”, der Margaret.

“O zaman bana açıklar mısınız? Bundan 1 yıl, 6 ay ve 28 gün önce dwarf’larınızın orada ne işi vardı?”, diye gırtlağını yırtarcasına haykırır genç hobbit. “Makinaları ile maden ve değerli taş çıkarmak için oradaydılar ve zehirli atıklarını vadinin sularına boşaltarak oradaki bir çok fey’in ölmesine sebep oldular.. O dwarf’lar ve beraberlerinde getirdikleri paralı fedaileriyle savaşmak zorunda kaldım ve bu bana çok pahalıya mal oldu!”

Margaret bir anda bir şeye uyanmış gibi gözleri de, omuzları da çöker..

“Bu dwarf’lar.. sorumluluğumuz olan toprakların dışından gelmiş olabilirler, Efendi Hobbit.”, diye konuşur ama sesinde belirgin bir umutsuzluk var gibidir.

“Mad Ussa!”, diye hırlar Brom. “Başlarındaki ve elimden kurtulmayı başaran tek dwarf’un adı buydu! Bu isim size tanıdık geliyorsa ve azıcık onurunuz varsa bunu itiraf edersiniz!”

 

Margaret Madish’in bir anda beti benzi atar ve içi boşalmış su tulumu gibi ezilir.

Dridges’inde..

O masadaki bütün dwarf’lar bir anda çökerler..

 

“Bu ismi biliyoruz, Efendi Hobbit.”, der Margaret sessizce.

“Sizin dwarf’larınızdandı demek!”, diye köpürür Brom.

“Evet. Bir zamanlar bizim dwarf’larımızdandı.. Romilus “Mad” Ussa.. benim oğlumdu..”

“Ve hayvanın da tekiydi..”, der yan taraftan Dridges ağlamaklı bir sesle. “Ablam burada olsaydı kahrolurdu şimdi.”

 

Brom ise çoktan kahrolmuş bir suratla iki dişi dwarf’a da bakar..

..ve kendi omuzları da çöker..

..zira aradığı suçluları bulmuştur, ama istediği adaleti bulamayacaktır.

 

“Bu.. size neye mal oldu, Efendi Hobbit? Mümkünse telafi etmek isteriz.”, der Margaret dolu gözlerler.

 

Genç Brom öylece Margaret Madish’e bakar..

..ve olduğu yerde titreyip hıçkırmaya başlar.

 

“Bana mal olanı ödeyemezsiniz, Margaret hanım. Mad Ussa benden Aremela’mı aldı.. ve o paha biçilmez, tertemiz bir ruhtu..”, der..

..ve bir anda tamamen dağılır.

 

Brom Bumblebrim, son 1 yıl, 6 ay ve 28 gün boyunca içinde sakladığını, bastırıp unuttuğunu, sindirip sildiğini sandığı kaybı, kahrı, utancı ve acısı bir anda ve tamamen kurtulur ondan ve küçük bir çocuk gibi ağlamaya başlar.

 

“Senin Mad Ussa’n onu öldürürken, o katiline değil, benim yüzüme bakmayı seçti. O.. o kadar saf.. ve sevgi dolu bir kızdı ki.. Beni kurtarmak için kendi hayatını feda etti.. Bunun nasıl bir telafisi olabilir ki?”

 

Margaret Madish kırılmış bir anne olarak, olduğu yerden, hıçkırıklarla ağlayan küçük hobbit’e bakar.

Yaşlı Cathber ise, boşlukları en sonunda doldurulmuş hikaye ile ne yapacağını düşünüyor gibidir.

Dridges çöktüğü yerden kalkar, masanın etrafından dolanır ve genç hobbit’in yanına gelir. Yüzleri buruşmuş olan ikizler kenara çekilirler ve kız kardeşleri küçük hobbit’e sarılır.

 

“Ben.. bir zamanlar abim olan Ussa’nın yaptıklarından dolayı ne kadar özür dileyeceğimi bile bilmiyorum. Ussa’nın aramızdan kovulmasının sebebi bendim halbuki. Yıllar önce beni ve Lady ablamı içeren ahmakça bir işe kalkıştı ve bunun sonucunda da topraklarımızdan sürüldü.. Belli ki ona vermemiz gereken ceza bununla kalmamalıydı.”

 

Brom sakince Dridges’in kollarından kurtulur ve kızın annesine, Margaret Madish’e yaklaşır.

 

“Gulls Perch fey’lerinin kaybını telafi edemeyiz. Ama bir şekilde bunun, ödeyebileceğimiz bir karşılığı olmalı, Efendi Hobbit”, diye önünde dikilmiş ve kendisine acımasızca bakan küçük hobbit’e yalvarır Margaret.

“Yapılan cinayetlerin bir karşılığı yok, Argail Smitefast kızı Margaret Madish..”, der Brom gözleri gibi acımasız kelimelerle.

 

Genç hobbit’in sesinde ürkütücü ve hayret uyandıran bir güç vardır sanki ve etrafındaki herkes korkuyla büyülenmiş bir şekilde bakarlar ona.

 

“Ama size ait olana eksik verdiğiniz cezayı telafi edebilirsiniz.”

“Nasıl?”, diye sorar Margaret, kerpiç gibi olmuş bir ifadeyle..

 

“Katilin annesi olarak sen ve onurun.. Gulls Perch’e geleceksiniz ve orada kaderinizle yüzleşeceksiniz. Çocuklarınız da Gulls Perch’e herhangi bir başka ölümlünün bir daha izinsiz girmesini engellemek için vadinin girişine, fey’lerin uygun gördüğü yer ve mesafeye bir karakol kuracaklar ve her yıl, her gün ve her saat orayı koruyacaklar. Bu artık sizin boyun borcunuz ve onurunuz olacak. Sözünüzde durduğunuz sürece kaderiniz devam edecek. Onurunuzdan döndüğünüz günde ise kaderiniz bitecek!”, diye yankılanır Brom’un kati sesi tüm şantiyede.

Masadaki herkes ve yemekhanedeki bütün dwarf’lar dehşet ve korkuyla küçük hobbit’e bakarlar zira bunlar, Argail Smitefast kızı Margaret Madish’den istenebilecek ezici taleplerdir ama seslerini çıkaramazlar ve kıpırdayamazlar çünkü sesin kendisinde de ezici bir güçtür vardır..

Efendi Cathber kısılmış gözlerle küçük hobbit’e bakar ve sessizce fısıldar;

“Titania?”

 

Margaret Madish ise sadece başını eğer ve “Kabul.”, der.

 

“Sana sunulan kadere boyun eğip senden talep edilenleri kabul ediyor musun, Margaret Madish?”, diye sorar Brom, haşin bir sesle.

“Kabul ediyorum.”, der Margaret.

 

“Oğlunun cürümü karşılığında ödemeyi kabul ettiğin cezayı çekmeyi göze alıyor musun, Margaret Madish?”, diye sorar Brom, acımasızca.

“Kabul ediyorum.”, der kadın sessizce.

 

“Oğlun bizden pek sevdiğimiz canları aldı. Onun bizden aldığı sevgililerimiz karşılığında onu ve cezasını bize bırakmayı kabul ediyor musun, Argail Smitefast kızı Margaret Madish?”, diye sorar Brom, zalimce..

“K.. Kabul ediyorum..”, der Madish ve kadının hıçkırıkları duyulur.

 

“O zaman seni ve onurunu, bir ay ve bir gün içerisinde, vadimizin girişinde bekliyor olacağız!”, der Brom..

..ve dolu gözler, boş bir ruh, yıkık bir dünya ve kırık bir kalple oradan ve Elder Hills’den ayrılır çünkü bir çift lafını söylemiştir.

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” IX ile
devam edecek..


 

arashkan şehri bari na-ammen book 02 books dungeons and dragons duygusal high woods karakter analizi komedi modül role play serenity home tarihçe the plot thickens Whispers; A Cabal

A Bard’s Tale XIII
“Searing Perspective”

A Bard’s Tale XIII
“Searing Perspective”

Timeline:

Ben, Serena Glyphwriter ve okumak üzere olduğunuz bu yazı 178 yıl önce, doğumunda ‘Anglenna’ adı ile kutsanan, High Woods’daki saklı Bari Na-Ammen’de doğan bir high elf hanımefendisi hakkındadır.

Bu kadar geriye gittiğimiz ve 178 yıldan bahsettiğimiz için, bu hanımefendinin günlük hayatından ziyade, onu olduğu kişi yapan ve hayatına şekil veren olayları kaleme almayı tercih edeceğim, zira bir kızın iç dünyasını anlatmanın imkansızlığı bir yana, bir high elfin, insanlardan çok farklı, anlaşılması zor bakış açısını anlatmak ise tamamen ayrı bir mesele.. Ama yine de elimden geleni yapacağım zira sizler de okurken öğreneceğiniz gibi, bu yazının basit bir kızın basit hayatını içermediğini göreceksiniz.

Bir ‘Arashkan Günlüğü’ araştırmacı-yazarı olarak kendisine hayatıyla ilgili bir yazı yazmayı düşündüğümü ve bu konuda bir söyleşi için kendisinden bir randevu olmak istediğimi bildirdiğimde, açıkçası bana biraz soğuk gibi gelen bir yüz ifadesiyle bakıp, sonra da böyle bir söyleşi için yaşımın tutup tutmadığını sorduğunda alınmadım değil. Zeka ve bilgeliğimin yeterliliği ile ilgili de bir şeyler söyledi ancak onları burada dile getirmemeyi tercih ediyorum.

Bu konuyu ele almamın başlıca sebebi, gazetemiz ‘Arashkan Günlüğü’nün sahibi, Brogard As’praza’nın, bir zamanlar High Wood’daki saklı high elf şehri Bari Na-ammen High Lordlarından Selvius Brightleaf (Anglenna hanımefendinin babası) ile yakın arkadaş olması ve sayın Selvius’un beklenmedik ölümünün eşi Angrellen tarafından, hiç de üstü kapalı olmayan imalarla, haber yapılmaması isteği üzerine, rahmetli arkadaşına karşı borçlu kaldığını hissetmiş olması ve ‘hiç olmazsa’ kızı ile bir röportaj ve onun hakkında bir araştırma ve bir de yazı istemesidir.

Ne var ki, Anglenna hanımefendi ulaşılması kolay biri değil. Ancak iki gün önce, Sim Town’da görüldüğüne dair bir haber aldım ve hemen işe koyuldum. Şaşılacak bir şekilde, bugün de kendisini Arashkan şehrine girdiğini kendi gözlerimle müşahade ettim ancak etrafı kalabalıktı ve yanına yaklaşamadım.

Kendisini Arashkan’daki High Elf Spires’a kadar takip etmeyi düşünüyordum ama beklediğim gibi ve ilginç bir şekilde oraya gitmedi. Yanındakilerle birlikte The Rundown varoşlarındaki, iyimser bir tanımlamayla ‘4. sınıf’ bir hana yerleştiler. Bu da ister istemez benim araştırmacı duyularımın “Bir High Woods High Lady’sinin The Rundown gibi bir varoş yerde ne işi olabilir?”, diye bir anda çınlamasına sebep oldu.

Ben Serena Glyphwriter,
Arashkan Günlüğü araştırmacı yazarı.

Haberi yarın, ayrıntılarıyla gazetenizde.

Almayı unutmayın!

 

Hikaye, Angrellen Sunsear’ın geçmişini anlatsa da, gazeteci Serena Glyphwriter bunu Gemini ile
A Bard’s Tale XII, “Tinker This! – III – Finalé”
hikayeleri arasında nihayetlendirmiştir.

Yazının kaleme alınmaya başlanması, araştırması, muhtelif kişilerle yapılan görüşme ve röportajlar ise yıllar öncesine aittir.

 

 

Birkaç Yıl Önce

 

Ahmak!”

“Sana bu ‘planı’ uygulaman halinde en az kendini öldürteceğini söylemiştim. Bakın şu işe; ölüyorsun!”, der High Lady Anglenna soğuk bir ifadeyle yerde yatan adama.

‘Yerde yatan adam’, göğsüne yediği bir ok dolayısıyla kendi kanı ile boğulmaktadır. Adam, fokurdayan, kısık bir sesle, “Yardım et bana..”, diye yalvarır.

“Hiç sanmıyorum zira o küçük beyninle yaptığın planın, hekimimizi de öldürttü.”, der High Lady daha da soğuk bir şekilde ve başıyla yerde yatan diğer üç adamdan karnında uzun bir mızrak saplı olanı işaret ederek.

Sonra, ellerinde paslı kılıçlarla kendilerine doğru çıldırmışcasına koşan haydutlara döner ve yüzündeki soğuk ifadeye rağmen, klinik bir ekonomiyle, içinde haydutların mevcut mesafelerini, yaklaşma hızlarını ve küresel yarıçap ve pi sayısı içeren bir hesaplama yapar.

“Dört, üç, iki ve bir..”, diye geri sayar, işaret parmağı ile haydutların arasındaki bir noktaya işaret eder ve..

Aragarat furero angelop..“, diye fısıldar.

İşaret edilen nokta bir anda aydınlanır ve harlar.

High Lady Anglenna, işaret ettiği parmağını, diğerleriyle birleştirip yumruk yapar ve yumruğu sıkar.

Harlayan ateş daha da kızar ve boğuk bir gümbürtüyle patlar..

..ve haydutların tamamı, koca bir ateş fırtınası içinde bir anda yanar ve kısa, toplu bir çığlıktan sonra da kül olur!

High Lady Anglenna’dan hiçbir zafer çığlığı ya da ‘İşte bu..!’ gibi bir tatmin ibaresi duyulmaz. Az önceki ifadesinden herhangi bir ödün vermeksizin yerde yatan adama bakar.

“Planlar asla karmaşık olmamalıdır.. Ama sen bunu öğrenemeyeceksin, sanırım.”, der.

“Bana.. iksirlerinden birisini ver..”, diye yalvarır adam.

“Neden? Hayatta kalıp başkalarının daha ölmesine sebep olasın diye mi?”, der Anglenna ve kendi gözünde, ölmeyi bile düzgün bir şekilde beceremeyen adamı bırakıp gider.

 

Adam hayatta kalır.

İki gün can çekiştikten sonra, hasbelkader oradan geçmekte olan, kutsal Celestial dağındaki Prayers Rest’e gitmekte olan bir grup Pilgrims Home hacısı tarafından bulunur. İyileşip tekrar yürüyebilmesi aylar sürer, ne var ki kan kaybı dolayısıyla hafızasının da, becerilerinin de çoğunu yitirir ama High Lady Anglenna’yı asla unutmaz.

✱ ✱ ✱

Birkaç Yıl Sonra

 

Yeterince odaklanmıyorsun kızım.”, der high elf kadın, önündeki sihirli küreye yoğunlaşmış kıza. “Bir işi ya doğru yap, ya da hiç başlama. Bu evde yarım işçiliğe de, kötü işçiliğe de yer yok. Bin beş yüz yıllık hayatımda bu prensipten ödün vermedim.”

“Dört gündür bir şey yemeden, içmeden ve dinlenmeden burada, bu küreye bakıyorum, anne.”, der kıtırlı bir sesle Anglenna.

“Ve bu başarısızlığın için yeter sebep mi sence? Dört gün önce de sevgili kardeşim Grandarelen’i göremedin o kürede, şimdi de göremiyorsun. Demek ki açlık, susuzluk ve uykusuzluk, denklemin bir parçası değil. Sadece başarısızlığının için bir bahane. Bir gün Rise olacaksın.. Bunun için şu anda olduğundan çok daha iyi olmalısın.”, der High Lady Angrellen.

“Bari Na-ammen de bir prenses var, anne. Rise o olacak, ben değil.”, der kızı.

Bir anda ani, sert ve şok edici bir şaklama sesi duyulur.

Anglenna’nın kulakları çınlar, gözlerinde sarı noktalar uçuşur ve sol yanağından boğuk bir acının yayılmaya başladığını hisseder.

Neden sonra annesinin kendisine tokat attığına ayılır.

“O yarı ucubenin adı da, varlığı da bu evde anılmayacak, beni anlıyor musun, Lenna?!”, diye tıslar kadın.

“Evet, anne.”, der Anglenna utanç içerisinde.

Bulundukları odanın kapısı tedirgin bir şekilde tıklanır ve içeri bir hizmetli girer ve High Lady Angrellen’in önünde eğilir.

“Özür dilerim, hanımım. Yeğeniniz, Prenses Alor’Nadien ne geldiler ve müsaitseler High Lady Anglenna ile oynamak istediklerini söylüyorlar.”, der hizmetli.

High Lady Angrellen, bu haberden ya da haberin zamanlamasından etkilenmişsede, bunu yüzüne yansıtmaz ama yanan gözlerindeki hisleri oldukça nettir.

“Hadi kızım, git ve küçük prensesimizle oyna–”, diye gergin dudaklar ve kin dolu gözlerle onu gönderecekken odaya küçük bir şey girer..

Ufacık boyu, neredeyse yere kadar uzanan, kömür siyahı örülmüş saçları, çim yeşili gözleri, hafif çilli burnu ve küçük, kiraz renkli ağzı ile fevkalade şeker bir görünüme sahip olan bu şey, Prenses Alor’Nadien ne’dir.

Hafif paytak yürüyüşle kendisinden neredeyse bin beş yüz yıl daha büyük olan teyzesinin önünde durur, küçük, zarif bir reverans yapar ve “Şiji raatsız ettiiim için öjüy dileyim Anlellen teyje. Müşaadenişle Anlenna aplamı benimle oynaması için rica etmeye geldim.”, der yumuşak ama yaşından hiç beklenmeyecek, şaşırtıcı bir ciddiyetle.

“Ayrıca bugün aplama patateş, çilek ve deye otuyla paşta yaptım, bi tane de tayçınlı sovanlı böyek yaptım ama sovanlayı bulamadım, bende içine el pudyası koydum, hayika oydu, onu da getiydim..”, diye de ekler mutlu bir şekilde.

High Lady Anglenna bir anda dört günlük açlığını, susuzluğunu, uykusuzluğunu ve annesinden yediği tokadı unutur ve son duyduğu ile muhatap bırakılacağı şey karşısında dehşetle önünde duran küçük şeye bakar!

✱ ✱ ✱

Birçok Yıl Önce

 

Annen nasıl, benim küçük prensesim?”, diye sorar yakışıklı high elf, kızına.

“Ben piyenşeş değilim ki, baba.”, der küçük Anglenna.

“Aaaaa.. Her babanın kızı, onun prensesidir.”, der Selvius Brightleaf gülümseyerek.

O gün Selvius’un canı biraz sıkkındır zira son günlerde eşi Angrellen, olağan halinden daha da fazla içine kapanıktır ve kendisine tam olarak donuk gözlerle bakmasa da, hayalet görmüş gibi süzmektedir.

Ve zamanının çoğunu, yaşadıkları kulenin altındaki ‘çalışma odasında’ geçirmektedir. Selvius, kendisinin de, küçük kızının da biraz temiz havaya ihtiyacı olduğunu hissetmiş ve hizmetlilerinden birini de yanına alarak ormana, kızıyla piknik yapmaya çıkmıştır.

“Annem üşgün.”, der küçük Anglenna.

“Üzgün mü? Neden üzgün annen?”, diye sorar babası.

Küçük Anglenna omuzlarını silker ve “Biymem. Annem hep üşgün ki!”, der.

“Hmmm..”, diye hafif kaşları çatılır Selvius’un. “Annenin üzgün olması için ne gibi bir sebebi olabilir ki? Güzel, mutlu bir ailesi var, hepimizin sağlığı yerinde, Bari Na-ammen’de huzur var, sınırlarımız güvende ve soframız dolgun. Üzülecek gerçekten ne gibi bir sebep olabilir..?”, diye mırıldanır. Sonra sürdüğü atının semerinin önüne oturttuğu küçük hayatına sarılır ve, “En önemlisi de, harika bir prensesimiz var!”, diye ünler.

Küçük Anglenna mutlu bir şekilde kıkırdar.

 

Bu,

küçük ya da büyük,

Anglenna’nın son mutlu anı olacaktır.

 

Zira tam o anda ve birden hava kararacak, kulak donduran bir uğultuyla mel’un, kara bir rüzgar esecek ve Selvius Brightleaf, kaskatı kesilmiş bir şekilde atından devrilecektir.

 

High Lady Angrellen kocasının ölümünden kardeşi, Ri Grandaleren’i sorumlu gösterir, ancak bu bir histeri olarak onun kaybına verilir ve Selvius’un ölümü ‘beklenmedik bir kalp krizi’ olarak kayda geçer.

✱ ✱ ✱

Birkaç Yıl Önce

 

Arashkan Şehri.

High Lady Anglenna buraya, annesi High Lady Angrellen’in yeni talimatlarıyla gelmiştir ve Efendi Philius terlemektedir zira gelen kişiyi tanıdığı gibi, onu gönderen kişiyi çok daha iyi tanımaktadır.

Dahası, yüzünde soğuk bir ifadeyle duran soyluya vereceği kötü haberleri vardır.

“Annemin gönderdiği hediye, First Lord, Princeps Kaladin’e ulaştırıldı mı?”, diye sorar Anglenna.

“Hanımım, Princeps Kaladin’e ulaştırılmak üzere verdiğiniz hediye, ulaştıracak ilgili bayana verildi. Ne var ki o noktada bir sorun çıktı..”, diye terleyerek cevap verir Efendi Philius.

High Lady Anglenna hiç sesini çıkarmaz. Sadece platin renkli kaşlarını kaldırır ve bekler.

Efendi Philius biraz daha terler.

“Hediyeyi vereceği günün öncesindeki gece, ilgili bayanın evinde bir soygun oldu. Çalınanlar arasında annenizin gönderdiği hediye de vardı..”, der yutkunarak.

Efendi Philius’un başı bir anda çarpılmış ve iç gıcıklatan bir kıkırdak sesi ile bir yana döner. Yüzünde beliren el izi, High Lady Anglenna’nın hareket ettiğine dair tek ip ucudur.

Uzun boyunun verdiği avantajla sersemlemiş bir şekilde olduğu yerde duran Efendi Philius’a tamamen yukarıdan bakan Anglenna, ölümcül bir tıslamayla konuşur.

“Annem, High Lady Angrellen, sana Princeps Kaladin’e verilmek üzere bir hediye emanet etti ve sen de onu çaldırttın, öyle mi?”

“Ben.. özür dilerim hanımım. Bu beklenmedik bir gelişme. Eminim annenizin gönderdiği hediyenin yerine aynı değerde uygun bir şey bulabiliriz..”, diye kekeler Efendi Philius.

“Annem ahmaklarla çalışmanın zorluğu ile ilgili beni defalarca uyarmıştı. Görüyorum ki haklıymış.”, der Anglenna buz gibi bir sesle.

“Hanımefendi.. eminim..”, diye başlar Efendi Philius.

“Bana yapmaktan hiç de pişman olmayacağım bir şeyi yapmaya zorlama Philius. Burada, High Spires’ın efendisi olman, annemin lütfuyla gerçekleşti. Ve bu lütfu sana düşünmen için değil, verilen emirleri harfiyle yerine getirmen içindi.”, diye tıslar Anglenna ve burnundan soluyarak, “Hediye işi olmayacak çünkü o hediyeyi annem kendisi hazırladı ve yerine bir başkası konamaz..”

Anglenna bir an durur ve düşünür. Neden sonra, “Anneme hediyenin ilgili kişilere verildiğini rapor edeceğim ve bu konu burda kapanacak.”

“Te.. teşekkür ederim hanımım..”, diye ter içerisinde kalmış bir şekilde teşekkür eder Efendi Philius.

Anglenna ise ilk defa gülümser. Soğuk, hesaplı, avına kitlenmiş bir atmacanın kısılmış gözlerine sahip bir gülümsemedir bu.

Efendi Philius yutkunur.

“Artık benimsin Philius. Eline yüzüne bulaştırdığın bu işi annemin öğrenmesi halinde sana ne olacağını tam olarak bildiğini tahmin ediyorum.. Bunu asla unutma.”, diye aynı soğuk gülümsemeyle konuşur High Lady Anglenna sonra arkasını döner ve uzun etekleri peşinden salınır halde bulundukları şatafatlı salondan ayrılır.

Ancak uzun bir süreden sonra Efendi Philius nefes alır.

Yumruklarını ve dişlerini sıkar ve elf yüzünde çirkef bir ifade belirir.

Kararmış suratından lanetler yayılmaya başlar..

“Lanet olsun sana Felishia, gördüğün her yakışıklı erkeğe aşık olduğun için.. ve gördüğün her zengin, aptal kızı ayartıp soyduğun için, doğduğun güne de, seni bu evden kovduğum güne de iki kere lanet olsun, Darlius!”

✱ ✱ ✱

Birkaç Yıl Önce

 

Prenses.. Onunla Arashkan’a gideceksin.”, diye burun kıvırır High Lady Angrellen. “Alçak kardeşim bunu bilerek yapıyor.”

“Pek anlayamadım anne. Neyi bilerek yapıyor?”, diye sorar Anglenna.

GRANDALEREN!“, diye hışımla tıslar high elf kadın.

“O kısmını anladım, anne.. Neyi bilerek yapıyor?”, diye sabırlı bir şekilde yineler Anglenna.

“Aptal olma, kızım. Aptal olabilecek kadar paran yok!”, diye burnundan solur Angrellen. “Sevgili erkek kardeşim, kızını Arashkan’a, oradaki yatırımlarımızı değerlendirmesi ve tetkik etmesi için gönderiyor. Sanki o küçük yarı ucubenin yatırımlarımızdan anlayacak aklı varmış ya da onları tetkik edecek yetiye sahipmiş gibi.. Dahası, ona refakatçi olarak da seni seçti ve bir Ri olduğu için de bunu reddedemem. Edersem beni yerimden etmesi için Grandaleren’in eline istediği fırsatı vermiş olurum. Ama kızına bir şey olursa, bu ikimizin de hayatına mal olur.”

High Lady Angrellen, o kadar sinirlenmiştir ki, neredeyse çıldırmak üzeredir.

“Hemen hazırlan. En iyi kıyafetlerini giyin. O küçük süprüntüye, asalet nedir göster. Onu Arashkan’a götür ve sağ salim geri getir yoksa ikimiz de yanarız ve bunca zamanlık bütün emeklerimiz çöpe gider..”, diye harlar Angrellen.

“Ve hazır gitmişken kızın ağzını yokla. Gerçekte neden Arashkan’a gittiğini öğren..”

Bulundukları odanın kapısı tedirgin bir şekilde tıklanır ve içeri aynı hizmetli girer ve High Lady Angrellen’in önünde eğilir.

“Hanımım, Prenses Alor’Nadien ne geldiler ve sizi görmek istediklerini söylediler.”, diye konuşur eğildiği yerden.

“Gelsin.”, der Angrellen kısaca.

Hizmetli geri çekilir ve biraz sonra genç prenses eşliğinde tekrar gelir.

Prenses Alor’Nadien ne büyümüştür.

Ve Angrellen bu kızı her gördüğünde daha da şaşırır zira kız biraz daha boy atmış, biraz daha olgunlaşmış ve biraz daha güzelleşmiştir. Ama içten içe kendisini bitiren şey; kızda olup da asla kendisinde olmayacak doğal bir zarafet ve asalet havası mevcuttur. Angrellen nadiren yaptığı bir şeyi yapar; önünde duran bir gerçeği kendisine itiraf eder. Bu kız, duruşu ve davranışıyla ile tam bir prensestir ve güzelliğinin hepsini olmasa da, belirgin bir kısmını, zarafetinin ise tamamını bir insan olan annesi, Nadine Graciousward’dan almıştır..

Kız daha on sekiz yaşında olmasına rağmen, olgunluğunu, samimiyetini, sevgisini ve etrafına yaydığı dinginliğini ne annesinden, ne de babasından almıştır. Bunlar tamamen ona aittir ve kendisindendir.

Prenses Alor’Nadien ne, ince belinden aşağı sarkmış, karmaşık bir boğum ile örülmüş kömürümsü siyah uzun saçları, kenarları hafif çekik, ‘yağmur sonrası’ çim yeşili gözleri, anca görülür çillerin rastgele serpiştirildiği zarif burdu ve doğal kiraz kırmızısı ağzı ve daha tam dolmamış, sırım gibi vücuduyla gerçek anlamda bir dişidir.

Olduğu hanımefendi gibi, Alor’Nadien ne önce hizmetliye gülümser ve ona teşekkür eder, sonra teyzesinin önüne gelir ve zarif bir reverans yapar.

“Angrellen Teyze. Babam, Ri Grandarelen’in ricası üzerine kuzenim ve ablam Lady Anglenna’nın benimle gelmesine müsaade ettiğiniz için müteşekkirim zira kendisinin Arashkan şehrine dair engin tecrübelerine ihtiyaç duyacağım. Bunun sizin için oluşturabileceği sıkıntı ve zahmetlerden dolayı da lütfen özürlerimi kabul edin.”, der yumuşak, içten ve ciddi bir şekilde.

“Sorun değil, sevgili yeğenim. Kızım sana göz kulak olacaktır. Bundan senin de, babanın da içi rahat etsin.”, der Angrellen soğuk bir şekilde.

Prenses Alor’Nadien ne gülümser. Teyzesinin tavrı onu rahatsız ettiyse bu ne yüzüne, ne de davranışlarına yansır. Teyzesine tekrar zarif bir reverans yapar ve mutlu bir ifadeyle kuzeni Anglenna’ya, “Sana emanetim, abla.”, der.

✱ ✱ ✱

Kısa Bir Süre Sonra

 

Bundan emin misin?”, diye keskin bir sesle fısıldar High Lady Angrellen.

“Evet, anne. Yolda uzun uzun konuşmak için yeterince fırsatımız oldu. Sevgili kuzenimin, ne annesi Nadine gibi bir sorceress, ne de babası Ri Grandaleren gibi bir büyücü olmaya niyeti var. Bir Shadowfel Hexlord’u ile anlaşma yapmış ve ona bağlı bir warlock olmayı düşünüyormuş.”, der Anglenna, annesi gibi fısıltılı bir sesle.

High Lady Angrellen’in yüzünde nahoş bir gülümseme belirir.

“Hıh.. Kimin aklına gelirdi, sevgili yeğenimin kendi sonunu bu kadar muntazam bir şekilde kendi elleriyle getireceğini. Sevgili, ahmak kardeşim Grandaleren, buna kesinlikle tahammül etmeyecektir. Themalsar savaşında yaşadıklarından dolayı warlock’lardan nefret eder. Ya kızına zorla engel olmaya çalışacaktır —ki bu da muhteşem bir şekilde kendisine geri tepecektir zira Alor’Nadien ne’nin gerçekte ne kadar inatçı olduğunu çok iyi bilirim, ya da onu, kendi kızını, önce aforoz, sonra da sürgün etmek zorunda kalacaktır.”, diye mutlu bir şekilde sırıtır.

“Alor’Nadien ne’yi uyarmamız gerekmez mi, anne? Bu durum bütün High Woods ve Bari Na-ammen’i etkileme potansiyeline sahip..”, der Anglenna biraz irkilmiş bir şekilde. Sonra sesini alçaltır ve ekler, “Ayrıca hoşumuza gitse de, gitmese de o aileden biri..”

 

Yıllarca annesinin söylemleri ve dolduruşlarına rağmen, gerçekte Anglenna, kuzeni Alor’Nadienne’den, annesinin kendisinden istediği ve beklediği gibi nefret edememiştir. Başta kızın davranışlarını yapmacık bulsa da, zamanla, onu tanıdıkça, kendisinden yüz elli küsür yaş küçük olan bu yarı elf’in olgunluğunda, saygısında, sevgisinde, ciddiyetinde ve inadında olduğu kadar samimiyetinde de içten olduğunu fark etmiştir. Dahası, bunu fark eden tek kişi kendisi de değildir. Prenses, Bari Na-ammen’de karşılaştığı herkesin üzerinde benzer etkiler bırakmıştır.

Kızın bu etkisi büyü değil, gösterdiği içten saygı ve samimiyetindendir.

Anglenna sorunun kuzeninde değil annesinde olabileceğini anlamaya başlamasına sebep olan şey, ironik bir şekilde yine kuzeninin ta küçük yaştan itibaren kendisine gösterdiği aynı saygı, sevgi ve içten samimiyetidir.

..Ve High Woods’da bunu fark edemeyen sadece bir kişi vardır..

 

High Lady Angrellen uzun bir süre, tamir etmek için çok uğraştığı bir cihazdan istediği sonuç yada verimi alamamış bir mucidin hayal kırıklığı ile kızına bakar.

“O süprüntü..”, der sıktığı dişleri arasından sessizce, “..asla buraya ait değildi. Ne o, ne de Rise olacak o insan müsvettesi.. Grandaleren asla bir insanı buraya, high elflerin kutsal mekanı olan Bari Na-ammen’e çağırmamalıydı. Ve asla onunla beraber olmamalıydı. Bunu yaparak bütün High Woods’un onurunu yerle bir etti.”, der.

“Bu söylediklerinde haklı olabilirsin, anne. Ancak babasıyla arasında oluşabilecek bir sürtüşme, Bari Na-ammen için çok ciddi sorunlar doğuracaktır. Belki farkında değilsin ama, o kızın çok seveni var. Ve bunu söylerken, onun güzelliğinden etkilenmiş genç ahmaklardan ya da sarayı dolduran renkli tavus kuşlarından bahsetmiyorum, anne. Kız, küçük yaştan itibaren etrafındakilere gösterdiği sevgi ve saygı, içten ve samimi davranışlarıyla farkında olmadan gerçek sadakat topladı. Elinde güçlü bir sebebi olsa, babasını bile bugün tahtından indirebilir. High Lordların belki tamamı olmasa da, belirgin bir kısmı da onu destekler zira Grandaleren’in eksantrik ve antika idaresinden bıkmış durumdalar.. Dahası, ordu da onu destekler çünkü o büyü değil, teberi seçti!”

High Lady Angrellen omuzlarını silker.

“İnsanların dediği gibi; ‘Birkaç yumurta kırmadan, omlet yapamazsın!'”, der umarsızca. Sonra kızına döner ve ona kati sesle tembihler; “Ben bu olaya herhangi bir şekilde karışıyormuş gibi görülmemeliyim. Dolayısıyla sadece dışarıdan, gerekli dedikoduları yayacağım. Ama sen, benim güzel kızım, sen kuzenine sessizce destek olacaksın. Ona, her elf gibi kendi yolunu seçme özgürlüğüne sahip olduğu fikrini aşılayacaksın.”

Anglenna, itiraz edecekmiş gibi annesine bakar.

Annesi gözlerini kısar ve kızına tıslar, “Bunu benim için yapacaksın, Anglenna. Senin Rise olman için çok uğraştım ve yolun sonuna yaklaştık artık. Basiretsizlik için yanlış bir zaman bu.”

Anglenna’nın omuzları çöker.

“Peki, anne..”, der sessizce.

Bulundukları odanın kapısı tedirgin bir şekilde tıklanır ve içeri hizmetli girer ve High Lady Angrellen’in önünde eğilir.

“Hanımım, Prenses Alor’Nadien ne geldiler ve mümkünse kuzeniyle görmek istediklerini söylediler.”, diye eğildiği yerden konuşur.

Anglenna gülümser ve “Gelsin.. Sevgili yeğenime evim her daim açıktır.”, der.

✱ ✱ ✱

Birkaç Yıl Sonra

 

İnanılır gibi değil!”, diye haykırır High Lady Angrellen. “Kardeşim resmen bunamış..”

“Ne oldu anne? İstediğin her şeyi elde ettin. Alor’Nadien ne gitti. Rivayetler doğru ise, artık aslını bile reddedip kendisine bir insan ismi almış. Kızının gitmiş olması Ri’nin ruh halini tamamen dengesizleştirdi. O günden beri hiç bir devlet kararı almadı. Bari Na-Ammen’de herşey durdu. Ve duyduğum kadarıyla Rise Nadine bile artık onunla aynı odayı paylaşmıyormuş. Sanırım adama yeterince çektirdin, anne. High Woods’a da..”, der Anglenna, hafif bir suçluluk duygusuyla.

“Bu evde pişmanlığa yer yok, kızım. Toy olma ve bir Rise gibi yaptıklarını sahiplen.”, der Angrellen kızına, horlayan bir sesle.

Anglenna sesini çıkarmaz ama içten içe kaynar. Kendisi o güne kadar annesi ne dediyse yapmıştır. Ancak işler nihayete varırken, Anglenna’da bunların gerçek sonuçlarını görmeye başlamış ve meyvesini de tatmıştır.

Gördüklerinde kati olarak bir şeyler ‘yanlış’tır.

..ve meyvesinin de tadı acıdır!

 

Son bir kaç aydır —prenses’in gidişinden beri— High Woods susmuştur ve Bari Na-Ammen’in sokaklarında mütemadiyen, uğursuz bir rüzgar esmektedir. O gün bu gündür şehir de şarkılar susmuş, sokaklarda oynayan çocuklar gitmiş, sanki şehir küsmüş ve sakinleriyle olan bağı kopmuştur..

..ve bunların hiçbiri annesi, High Lady Angrellen’in umurunda değildir. Belli ki onun için bunlar sadece bir omlet için kırılan yumurta değerindedir.

 

“O yaşlı bunağa gelince.. Bari Na-ammen’e serbest giriş izni vermiş.. bir insan süprüntüsüne!”, diye harlar annesi.

“Bu ilk defa olmuyor, anne. Bunu özel yapan nedir?”, diye sorar Anglenna.

“İzin verdiği kişi, Arashkan Günlüğü denen müsvette de çalışan bir araştırmacı yazar. O kahrolasıca Brogard As’praza’nın elemanlarından biri..”, diye hırlar Angrellen.

“Hmmm..”, diye düşünür Anglenna.

“Bunu bilerek yaptı.. Kardeşim.. Bunu bilerek yaptı.. Her yere burnunu sokup herkese olur olmaz sorular sorsun diye bilinçli olarak bir gazetecinin kutsal mekanımıza girmesine izin verdi.”, diye tıslar, hararetle.

“Bizim saklayacak bir şeyimiz yok, anne. Gelsin, kiminle ne konuşmak istiyorsa konuşsun. Eminim kimseden fazla bir laf alamayacaktır çünkü elfler insanlara güvenmezler. İnsanlar da gazetecilere güvenmezler.”, diye alaylı bir ifadeyle geçiştirmeye çalışır Anglenna.

High Lady Angrellen kızına yine o bakışı atar; ahmaklardan bahsettiğinde yüzünde beliren o bakışı..

“Herkesin saklayacağı sırları vardır Anglenna. Öyle de olmalıdır. O gazeteciyi evimin yakınında görmek istemiyorum. Sen de konuşmayacaksın onunla.”, diye kati bir sesle emir verir.

Bulundukları odanın kapısı sessizce tıklanır ve içeri hizmetlileri girer, High Lady Angrellen’in önünde eğilir ve sessizce konuşur.

“Hanımım, kendisine Serena Glyphwriter diyen ve Arashkan Günlüğü’nden olduğunu söyleyen bir insan geldi ve sizinle kısa bir röportajın mümkün olup olmadığını sormamı istedi..”

✱ ✱ ✱

Birkaç Ay Önce

 

Yapacak bir şey yok, anne. Bu Ri’nin emri.”, der Anglenna sakince.

High Lady Angrellen ise kızıyla aynı sükuneti paylaşmaz. Yüzünde çirkef bir ifade belirmiş ve hırlayan bir sesle, “Hayır. Bir bahane uyduracağız ve sen de bu emre uymayacaksın!”

“Anne. Hayatım boyunca, devamlı benim bir gün Rise olacağımdan bahsedip durdun. Ben, mevcut Ri’nin emirlerine uymazsam, Rise olduğumda başkalarının benim emirlerime uymasını nasıl bekleyebilirim?”, der makul bir şekilde.

High Lady Angrellen durur.

Burnundan soluyarak, kısılmış gözlerle kızını süzer ve “Aferin.. En sonunda büyümeye ve bir Rise gibi düşünmeye başlamışsın.”, der.

“Öyle olsun bakalım, benim akıllı kızım. Git ve o süprüntüyü bul ve babasına getir. Kendisini açıklamak için çok ikna edici sebepleri yoksa eğer, sevgili kardeşim en başta yapması gereken şeyi yapmak zorunda kalacak; kızının velayetini fes edecek. Ve sen, kızım, bunun olması için gerekli bütün delilleri, yol boyunca toplayacak ve bana getireceksin.”, diye kati bir sesle emreder Angrellen.

“Peki, anne..”, der Anglenna, bıkkın ve yılmış bir sesle. Sonra döner ve kuzeninin en son civarında görüldüğü rivayet edilen, Serenity Home adındaki kasabaya gitmek için ayrılır.


Serena Glyphwriter’ın hazırladığı bu haber/makale asla yayınlanmaz. Serena Glyphwriter, haberi yayınlanması için teslim etmesinden kısa bir süre sonra ortadan kaybolur ve kendisinden bir daha haber alınamaz.

Arashkan Günlüğü’nün sahibi, Brogard As’praza ise haberin üstüne yatmaz.

Yakinen tanıdığı Efendi Philius, kendisine büyük ricalar ve hediyelerle gelir. Brogard hediyeleri almaz ama eski arkadaşı Selvius Brightleaf’in anısı ve değerlendirebileceğini düşündüğü için haberin yazılı olduğu ikinci hamur kağıdı ona verir.

Efendi Philius, en sonunda High Lady Angrellen ve kızı Anglenna’ya karşı eline geçirdiği bu paha biçilmez koz ile yüz yıllar sonra ilk defa huzur içinde uyur.

Ne var ki ertesi akşam Efendi Philius’un evinde bir soygun gerçekleşir.

Çalınan eşyalar arasında bu yazı da vardır.

Darly (Darlius) Dor’un adı bir anda şüpheliler listesinin en başında yer alır.

 

book 02 books dungeons and dragons duygusal karakter analizi komedi modül role play the plot thickens Whispers; A Cabal

Gemini

Gemini

Timeline:

Sim Town. Büyük Arashkan Şehrinden önceki son durak. Kahramanlar, yolda yaşadıkları zorluklardan sonra Sim Town’a ulaşmayı başarır. Ellerindeki fazlalıkları satıp, ihtiyaç duydukları başka şeyleri almak için fırsatları olur ve biriktirdikleri paraları harcama zamanı geldiğinde bazen ne yapacaklarını bilemezler.

Bu hikaye, geçen kısa konuşmaları ve farkında olmadan yaşanan başka olayları anlatır.

 

 

İki taş binanın arasındaki loş ve daha çok bir koridoru andıran dar sokakta durmuş, rahat pozisyonda kollarını birbirine bağlamış, yaslandığı duvardan gelip geçenleri seyreden adamın gözleri kısılır..

“İlginç..”, diye mırıldanır kendi kendine.

Kalabalığın ortasından, belli ki kalabalıklara çok da alışkın olmayan ve karma ırklardan oluşan bir grup geçmektedir. Grup, atlarından inmiş, bineklerini yanlarında yürütmektedir.

Önden giden genç alımlı kız hayatının çoğunu vahşi doğa ile iç içe geçirdiği bellidir zira farkında olmadan sağına soluna bakıp, arada bir havayı koklayışından bu açıkça görülmektedir. Bir şehir ya da kasabada herkes sağına soluna bakınabilir ama kimse havayı koklamaz!

Onun hemen ardından gelen iri adam, ayaklı bir cephanelik gibidir. Şayet bu adam bir tüccar için mal taşımıyorsa, kesinlikle bir savaşçıdır ve bariz bir şekilde kavga aramaktadır.

Savaşçının yanında, onun ancak omuzuna yetişebilen, zarif kıyafetler içerisine, rahat ama tedbirli adımlarla yürüyen bir kız mevcuttur. Loşta duran adam, başına çektiği kukuleta ve göz hizasından itibaren yüzünü kalın bir peçeyle örtmüş olmasından dolayı kızın yüzünü göremez ama kızın yürürken sergilediği doğal zarafet, onun gözünden kaçmaz.

İkilinin arkasından, bulunduğu yerde ancak koşulların zorunluluğu dolayısıyla orada olduğu izlenimini veren bir başka kadın yürümektedir. Kadın, önünden giden iri adamdan bile uzun boyludur ancak kasılmış yürüyüşünden, ince yapısından, kendi peçesinin ardından görünen, hafif çekik yeşil gözleri ve kukuletasından kurtulmuş platin sarı saçlarından, bu kadının bir high elf olduğunu anlamak çok da zor değildir.. ve büyük ihtimalle de kendisi High Woods soylularındandır.

Onun arkasından, kaşları çatılı yürüyen, zırhlı bir dişi dwarf ve esen hafif rüzgarda salınan bal rengi saçlarıyla yüzünde uyurgezer bir ifadeyle yürüyen, hem uhrevi, hemde aynı zaman da çocuksu bir güzelliğe sahip bir kız mevcuttur.

Bu ikilinin ardından gelen çift ise birbirine ancak siyah – beyaz kadar zıt olabilirlerdi; adam karalara bürünmüş, bir kedi gibi temkinli ama bir kaplan kadar emin adımlarla yürümektedir. Loşta duran adam içinden küfreder zira karalar içindeki adamın bir kesici olduğundan emindir. Kesicinin koluna sımsıkı yapışmış sıska kızın boyunun, yapıştığı adamın sadece çenesine kadar yetişiyor olması, kızın bulunduğu ortamdan açıkça korktuğunu vurgulamaktadır. Kalabalığın içinde yürümüyor olsalar, kız muhtemelen gözlerini sımsıkı kapatır ve taşlaşmış bir şekilde olduğu yerde kala kalırdı..

..ve hepsinin arkasından gelen, iğreti bir şekilde sallanan at arabasının süren, ince kesim sakallı, yaşı ilerlemiş bir gnome..

Loşdaki adam bir anda yaslandığı duvardan irkilerek doğrulur. Kesiciye savurduğu küfrü aratacak, ardarda bir dizi hakaret sıralayarak engin belagat kapasitesi sergiler. Yarı heyecan, yarı panik içerisinde, az önce önünde durduğu karanlık, dar sokakta kaybolur..

✱ ✱ ✱

Aager, temkinli ve kesici bakışlarıyla etrafını seyrederken, bir yandan koluna tutunmuş kıza kimsenin çarpmaması için, farkındasız bir dans ile onu yönlendirmektedir. Arkadan gelen Gnine’ın, büründüğü amcası Efendi Tinkerdome kılığı ile etrafa ‘merhaba’lar saçarak arabasını sürmesini fena halde iç gıcıklayıcı bulsa da buna sesini çıkarmaz —en azından şimdilik.

Arashkan’a varmadan önce, Sim Town’da en az bir gece geçirecekleri için, kalabilecekleri makul bir han ararken birçok tüccarın önünden geçmişler ve kasabanın biraz daha zengin bölgesine yaklaşırken Aager’in gözüne duvarda asılı, üzerlerinde WANTED ibaresi taşıyan bir dizi poster ilişir ve krallıkta kelle avcısı sistemi olduğunu hatırlar. Aager, Drashan’dan gelmiştir ve orada ‘wanted posteri’ hiç görmemiştir; Drashan’da herkes wanted’dır!

Keskin bakışlarını posterlerin üzerinden geçirirken, istemsizce gözleri birine takılır ve Aager, çok kısa bir anlığına irkilir..

“Nooldu?”, diye bir fısıltı gelir hemen yanından.

Aager istifini bozmamaya çalışır. “Yok bir şey. Sadece burası benim hoşuma gidebileceğinden daha kalabalık. İnsan böyle bir yere gelince, Serenity Home’un kıymetini daha iyi anlıyor.”

“Sana bir şey olmasına izin vermem.”, der aynı fısıltı.

Aager durur.

Başını, koluna kenetlenmiş kıza çevirir.

Kız başını adamın koluna gömmüş, etrafına bile bakamazken, yine de bu sözü söylemiş olması, Aager’in zihninde bir şimşek gibi çakar.. Hayret içerisinde başını sallar ve yürümeye devam eder.

✱ ✱ ✱

Grup, ellerinde kalan fazla malzemeleri, silahları, zırhları ve yolda buldukları mücevher ve değerli taşları ellerinden çıkarmak ve aylar önce öldürdükleri Oger Prinsh Cabot’un kellesini ‘bozdurmak’ için Gnine, Laila ve Udoorin’i gönderirken, geri kalanlar buldukları temiz bir hana yerleşirler.

Döndüklerinde Gnine, elinde tuttuğu kalın bir parşömeni, kendisine yeni bir oyuncak alınmış çocuk heyecanı ile bir köşeye çekilmiş okuyup incelemektedir.

Laila ise somurtmuş, ok fiyatlarının ne kadar yüksek olduğu ile ilgili homurdanmaktadır.

Lady, satılan ve bozdurulan eşya, mücevherat ve kelleden elde edilen paraları bölüştürüp herkese dağıtır, sonra da “Eveeet. Laila’ya yeni büyülü oklar alınması gerek ve bunu onun üstüne yıkmayı pek de adilce görmüyorum zira oklar kalıcı değiller ve onları bizi korumak için harcıyor.. Herkes 450’şer altın çıkarsa, bir sadak dolusu iki parıltılı ok alabiliriz.”

Anglenna dışında herkes, gıkını çıkarmadan dağıtılan paraların kendilerine düşen payından, Laila’ya birazını verir. Anglenna kendisini olaya dahil etmez. Inshala ise Lorna’nın yanında, onunla fısıltılı bir şekilde hızlıca bir şeyler konuşmaktadır. Neden sonra Lorna, Inshala’ya gülümser, cana yakın bir şekilde ona sarılır ve ona bir kese uzatır.

Inshala, çekingen bir şekilde Laila’ya yanaşır.

“Abla bunu da al. Bir sadak sana yetmez ki..”, der mahcup olmuş bir şekilde ve Laila’ya, Lorna’dan ödünç aldığı paraya, kendi payına düşen paranın tamamını katarak uzatır.

Laila hayret içerisinde Inshala’ya bakar, ona gülümserken “Ay.. Canım benim yaaa.”, der duygulanmış bir şekilde ve ona sarılır.

Mutlu bir şekilde Laila, iki sadak büyülü oklarını almak için handan ayrılır. Aager’de uzun zamandır aradığı bir şey için çıkacakken, Inshala ona yaklaşır.

“Beni de götür..”, diye fısıldar. “Bunu bizim için alacağız. Beni de götür.”

“İstediğin yere gelebilirsin. Bunun için izin almana gerek yok.”, der Aager.

“İzin istemiyorum. Beni de götürmeni istiyorum.”, diye konuşur Inshala kısık sesle.

✱ ✱ ✱

Tam size göre.”, der yaşını biraz geçmiş tacir, Aager ve Inshala’ya, masaya koyduğu iki taşı göstererek. Taşlar koyu yeşil ve doğal desenlere sahip olmalarına rağmen, hayattaymış ve nefes alıyormuş gibidirler.

Aager taşlara sadece kapasiteleri dolayısıyla ederleri gözüyle bakarken, Inshala ise onlara eriyerek bakar. Pırıl pırıl parlayan gözlerle taşlara dokunmamak için ciddi bir sınav verirken, çocuksu bir heyecanla “Çok şirinler..”, diyebilir ancak.

Tacir, iki zıt insana bakar ve gülümser. “Bunlar kaliteli ürünler ve marifetlerini değerlendirirken, mesafe sınırları olmadığını da hatırlatmak isterim. Günlük kullanımları sınırlı olsa da mesafe sorunu olmayışlarından dolayı fiyatları hiç düşmüyor. Ama küçük kızımızı pek sevdim. Bu yüzden sizlere iki şey daha sunmak isterim.”, der ve dönüp arkasındaki raflardan küçük, eski ve yıpranmış bir sandık alır. Sandığı taşların olduğu masaya yerleştirir ve açar.

Tacir bir süre sandığın içindekileri değerlendirir, sonra içinden iki parşömen çıkartıp onları da masaya, taşların yanına koyar.

“Gerçekte bunları bugüne kadar satmayı hiç düşünmemiştim. Ancak görüyorum ki güzel kızımız bunları değerlendirebilir. Bu..”, der ve oldukça eski, yıpranmış olan parşömenlerden bir tanesine işaret eder, “..Spell Berries büyüsü. Diğeri ise Bestow diye bir büyü. İkisini de standart büyü kitaplarında bulamazsınız. Bunları para karşılığı çoğaltıp satmayacağınıza söz verirseniz, taşlarla beraber 3800 altına size bırakabilirim..”

Adam, Aager’in kararsız halini görünce, “Şimdi almanıza gerek yok. Gidip üzerinde biraz düşünün.”, diye ekler.

“Teşekkür ederiz Efendi Tacir. Size mutlaka geri döneceğiz.”, der Aager ve Inshala ile birlikte hana geri dönerler.

✱ ✱ ✱

Sim Town en sonunda sessizliğe bürünmüştür.

Serenity Home’un aksine bu kasaba, güneş battıktan çok sonra işi bırakmış, ama bu sefer de eğlentiye gitmiştir. Hanlar ve salonlar, gecenin ölü saatlerine kadar müşteriler, çalgıcılar, dansözler ve gösterilerle çalkalanmaya devam etmiş, gün doğumuna ancak birkaç saat kala takati tamamen bitmişçesine birden bire sessizliğe bürünmüştür.

 

. . .

 

“Aager..”

..diye bir fısıltı duyulur. Sesin sahibi bir süre bekler ancak herhangi bir tepki alamayınca bu sefer,

“AAGER..!”

..diye tıslar sabırsızlıkla.

Kapı açılır ve arkasında Aager belirir. Daha tam olarak giyinme fırsatı bulamamış olmasından dolayı adamın deri zırhı üstünde yoktur. Genelde olduğu gibi başı ve yüzü de örtülü değildir. Saçları biraz dağınık, gömleğini de ilikleme fırsatı olmamıştır.

Kapının önünde duran kız bir an dona kalır zira bu adamı hiç bu şekilde görmemiştir. Ne diyeceğini bilemez ve yüzü kızarmış bir şekilde öylece alık alık bakar Aager’e.

Aager kırık bir gülümsemeyle bakar kıza. “Sanırım bir şey söylemek için gelmiştin. Bu saatte, fısıldayarak beni çağırışından, bunu başkalarıyla paylaşmak istemediğini anlıyorum. Belki bir yürüyüşe çıkmak istersin?”, diye kendisi de kısık sesle konuşarak kıza olası bir çıkış yolu gösterir.

“Yaraların..”, diye tökezler Inshala. “Bi çok yaraların var. Bunları bizimleyken almadın. Alsaydın bilirdim!”, der dehşet içerisinde.

“Hayır. Bunlar Serenity Home öncesinden kalma. Bir aptalı, üstündeki yaralarından anlayabilirsin.”, der Aager, acı bir şekilde gülümseyerek.

“O zaman.. o zaman beraber aptal olalım..!”, der Inshala.

✱ ✱ ✱

Aager ve Inshala, Sim Town’dan sessizce ayrılır.

Uzun bir süre sükunet içerisinde gecenin derinliğinde yürürler ve High Woods’un belki de en dış doğu hudutlarına ulaşırlar zira ancak bu ormana özgü elf çamlarına rastlarlar.

Inshala yorulmuş gibi durur. Sadece yürümüş olmalarına rağmen, kız nefes nefese kalmıştır. Nefesini biraz geri alabildiğinde, kendi etrafında bir daire çizerek kısa, şarkı gibi bir şey mırıldanır, sonra eğilip odun toplamaya başlayınca Aager onun elinden odunları alır ve onu sırtından çıkarıp yere serdiği pelerininin üzerine nazikçe oturtur. “Ben toplarım”, der kıza fısıltıyla ve doğrulup sabaha yetecek kadar kırık dal ve eğlencesine, bir kaç tane de çam kozalağı getirir.

Kız hafif bir el hareketi yapar ve Aager’in toplayıp taşlarla çevrelediği dallar bir anda yanmaya başlar.

“Demek burası High Woods ve meşhur Bari Na-ammen de bu ormanda bir yerlerde.. Güzel yer. Lorna ve sarı kafa buradan demek..”, diye beklenmedik bir şekilde konuşmaya başlar Aager.

.. ve bu kısa cümlesiyle manzara konusunu tamamlamış olduğunu düşünür, hava durumunu es geçer ve alakasız bir başka konuya sıçrar.

“Bence alalım..”

Kızın konuşmak istediği şey her ne ise, kendisi bir konuya girerse, sözün eninde sonunda o noktaya varacağını düşünür.

“Eminim borç alabiliriz birilerinden.”

Inshala sessizce ateşe bakar ve ateşin içinde kendisini kaybetmiş gibidir.

“Udoorin. Onu ikna etmek çok da zor olmayacaktır. Şayet geçmişin acısını bir anda çıkarmak istemezse tabii..”, diye devam eder Aager.

“Ya da Lady. Eminim önce bana ‘Bunu akıllı bir şeylerde kullanacaksın değil mi?!’, diye imalı uyarılarda bulunacaktır. Merisoul’dan da isteyebiliriz. Onun parayla ilgilendiğini düşünemiyorum. Ama bizimle pazarlık yapmaya kalkar. Ona borçlanmak istediğimi hiç sanmıyorum. Karşılığında bizden neler isteyebileceğini bilmek bile istemiyorum. Sen ne düşünüyorsun?”, diye sorar Aager ama cevabını beklemeden devam eder. “Bence uyurken, sarı kafadan aşırabiliriz.”, Anglenna’yı kastederek. “Sonra geri yerine koyarız. Eminim ruhu bile duymaz.”

 

Aager farkındadır.

Hayatında asla, AMA ASLA yapmadığı bir şeyi yapmaktadır; gevezelik!

Beklediği gibi bunu utanç verici bulur.

Ama ilginç bir şekilde yanında Inshala olunca, bu ona hafiften eğlendirici de gelmektedir.

Aslına bakılırsa yanında Inshala olduğunda kendisini olduğunu hissettiği yaşta değil, gerçekte olduğu, yirmi dört yaşındaki genç gibi hissetmektedir ve bu kendisi için biraz kafa karıştırıcı olmakla beraber yepyeni ve..

..mutlu bir tecrübedir..

 

Yanında sessizce oturmuş ateşi seyreden kız dayanamaz ve istemsizce ‘fırk’lar.

Aager gülümser, zira kız korkudan ve korku beklentisinden dolayı günlerdir hiç gülmemiş ve git gide kötürüm bir hale dönüşmektedir.

“Mab’i bilir misin?”, diye sorar Inshala, Aager’e bir anda.

Aager kaşlarını çatar. Bu ismi sanki bir yerlerden duymuş gibidir. Ya da duymuş olması gerektiğini düşünür..

Sessiz kalma sırası kendisine geçmiş gibi, susar ve kızın açılmasını bekler.

Uzun bir süre sadece ateşin ve içinde patırdayan kozalakların neşeli sesleri duyulur.

Neden sonra Inshala tekrar konuşur ama sesini alçaltmıştır. “Mab. Havanın ve Karanlığın Kraliçesi, Kışın Hanımefendisi ve.. Themalsar’ın günahlarını o topraklardan temizlemek için pazarlık yaptığım kişi.. Güç karşılığında ‘En sevdiğim üç şeyden ikisi’.”, der Inshala, sesi daha da kısılmış bir şekilde.

“Çok iyi biri değil gibi sanki.”, der Aager sessizce.

Aager kendisine böyle bir teklifle gelinse ne yapar bilemez zira onun için ortada ‘en sevdiği üç şey’ yoktur.. Sadece iki şey düşünebilir; biri yıllar önce kaybettiği kız kardeşi, diğeri ise yanındadır ve birisi onu pazarlık konusu yapmaya kalkması halinde, kan dökülüp dökülmeyeceği değil, ne kadar kan döküleceği söz konusudur sadece.

Aager’in, dökülecek kanın olabildiğince çok olmasından hiçbir ödün vermek gibi bir niyeti de yoktur.

“Değil zaten..”, der Inshala ama sonra bunu biraz düzeltir. “Aslında Mab, iyi veya kötü ile tarif edilebilecek biri değil. Kışın kendisi gibi. İyi de değil, ama gerçekte kötü de değil.. Gerekli..”

“Ondan bahsetmenin bir sebebi olmalı.”, der Aager.

“Bu gece rüyama geldi. Kedimi ve ayımı, pazarlığın bir parçası olarak verdiğimde, olduğum druid halkasını da bırakmak zorunda kaldım.. ve hep merak ettiğim Rüya Halkasını seçtim kendime. Rüya aleminde dolaşabiliyorum bazen. Mab’le de ilk karşılaşmam orada olmuştu.”

“Mab sana geldiyse, senden bir şey istiyor olmalı..”, der Aager temkin ederek.

“Bana.. bana bir büyü verebileceğini söyledi. Dünyada pek az kişinin bildiği, çoğunun da unuttuğu bir büyü.. Bize yarayabilecek bir büyü bu. Taşlara pek gerek duydurtmayacak bir büyü. Efendi Tacir’in gösterdiği papirüsleri yine de alalım ama onları çok farklı şekillerde de değerlendirebiliriz.”, der Inshala.

“Mab’i doğru anladıysam, karşılıksız iyilik yapan biri gibi gelmedi bana. Ne istedi senden?”, diye tedirgin olmuş bir şekilde sorar Aager zira kızın kendisinden daha fazla feda edebileceği bir şeyi kaldığını düşünemez, düşünmek de istemez. Kızın başka bir şeyini feda etmesini de istemez.

“Lütuf. Büyü karşılığında benden bir lütuf istedi ama bu lütfun ne olduğunu söylemedi.”, der Inshala kaşlarını hafif çatarak.

“Peki, vereceği büyü nedir tam olarak?”

 

Bize bir Gemini büyüsü verecek. Yapıldığında, iki kişinin düşüncelerini birbirine bağlar bu büyü. Bu şekilde, birbirimizle devamlı konuşabileceğiz. Birimize faydalı bir büyü yapıldığında, bundan diğeri de yararlanabilecek. Birimizin tattığını, diğeri de tadacak. Birimizin aldığı kokuyu, diğeri de duyabilecek.. ve.. birimizin hissettiğini, diğeri de hissedecek.”, diye açıklar Inshala sessizce. Sonra başını eğer ve oturduğu yerde küçük bir topak haline gelir.

Bunu kabul edersem, ona.. Mab’e bir lütuf borçlu olacağım ve sen de benim bütün korkularımın acısını yüklenmek zorunda kalacaksın.. korkularımın, deliliğimin ve cinnetimin!”, der kız anca duyulur bir sesle.

Bunu kabul edersem ve gün gelir ben düşersem, sen de düşeceksin.. Sen düşersen de ben düşeceğim. Ben.. ben buna razıyım zira kimsenin istemediği birisini istemiş birisi öldüğünde, geride kalmak için bir sebep göremiyorum!”

Aager yutkunur.. ve gözleri dolar.

Aager en son ne zaman gözlerinin dolduğunu hatırlamaz. Hayatının en düşük noktalarında bile bunu yaşamamıştır.

“In.. Inshala.. lütfen. Böyle.. böyle düşünmemelisin..”, der zorlukla tutunduğu sükunetiyle.

Inshala, topak olduğu yerden sessizce, ama kararlı bir sesle konuşur..

 

Seni, senin geçmişin ve tercihlerin yaptı. Beni de benim geçmişim ve tercihlerim yaptı. Hayatım boyunca, görüldüğüm yerde taşlandım ve kovalandım. Üzerime köpekler salındı. Yakalandığımda dövüldüm ve yolundum.. Buna rağmen, bunu yapanlara hışmetmedim. Onları avlamadım. Yapabilecekken, yine de tepelerine yıldırımlarımı indirmedim. Ama yoruldum ve artık bunlara gösterebilecek takatim de kalmadı.

Hayatımda sevildiğimi bana hissettiren tek kişi efendimdi. Sonra sizlerle karşılaştım. Beni sevdiniz. Bana saygı gösterdiniz. Ama en önemlisi, bana anlayış ve müsamaha gösterdiniz.. Bundan dolayı Lady’ye, Laila’ya, Lorna’ya, Moira’ya, Merisoul’a, hatta Bremorel, Gnine ve Udoorin’e müteşekkirim..

Ama bana güzel olduğumu hissettiren, bir ucube olmadığımı düşündüren tek kişi sen oldun, Aager Fogstep.

Ben ölmek isterken, günlerce bana baktın. Halbuki sana hiçbir vaatte bulunmamıştım bile. Şimdi o vaadin zamanı geldi, zira yaşamak için sebebim yokken bana, beni bir sebep olarak gösterdin.

Aager yine yutkunur. Gerçekte ne diyeceğini bilemez. Bildiği ve hissettiği tek şey, yanında topak halinde oturmuş bu kızın, hayatında belki de asla sahip olamayacağı kadar derin bir bilgeliğe, öz veriye ve farkındasız bir sevgiye sahip olduğudur.

“Sen..”, der hayret içerisinde Aager. “Sen.. muhteşemsin, Inshala.. ve insanlık seni hak etmiyor.. Ve seninleyken aptal olmak beni mutlu ediyor!”

Inshala, başını kaldırır ve yanında oturan ürkütücü adama bakar. Fırtına grisi gözlerinde, yanan kamp ateşi oynaşmaktadır. Ama oynaşan tek ateş bu değildir sanki. Kız, alt dudağını ısırır ve Aager’e fısıldar. “Benimle, benim cinnetimi paylaşmak ister misin?, diye sorar ona.

“Seninle, her cinneti paylaşırım.. Tek.. tek korkum, senin, benim cinnetimde kaybolduğunu görmek.. Ben.. ben o kadar da iyi bir insan değilim. Geçmişimde çok kötü şeyler yaptım.. ve gelecekte de muhtemelen çok kötü şeyler yapmam gerekecek..”, diye fısıldar kendisine bakan fırtınaya.

“Ben de o kadar iyi bir insan değilim.. Ben.. ben bir insan bile değilim..!”

Aager son bir defa daha yutkunur, gözlerini sımsıkı kapatır ve sıktığı gözlerinin kenarlarından sızan yaşları elinin tersiyle silmek için uzanır ama başka, kendisininkinden çok daha küçük, yumuşak ve sıcacık bir el ondan önce davranır.

Inshala sessizce Aager’in gözyaşlarını siler..

“Beraber aptal olalım..”, der Inshala.

“Beraber aptal olalım.”, diye onaylar Aager.

✱ ✱ ✱

Inshala sessiz bir şekilde Aager’in yanında yürümektedir. Gün doğmaya yakındır ve ikisi de uzun geri dönüşü bitirmiş, Sim Town’un boş, loş ve sessiz sokaklarında benzer bir sessizlik içerisinde hana doğru yürümektedirler.

Bir önceki gün önünden geçtikleri WANTED posterlerinin asılı olduğu yere gelince Aager durur.

Aager durunca, Inshala’da hiç adım sektirmeden onun yanında durur. Yumuşak sesiyle “Bunlardan bir tanesini tanıdın..”, der.

Aager içinden gülümser. Bu kızla gerçek anlamda tanışması üzerine geçen kısacık sürede kendisini birçok açıdan ne kadar iyi tanıdığına hayret eder.

Sanki onun aklını okumuş gibi, “Özür dilerim. Böyle pat diye söylememeliydim. Bremorel abla bunu ‘hafif kaçık’ bulsa da, seni uzun zaman izledim.”, der Inshala sessizce ve mahcup olmuş bir şekilde.

“Bremorel herkese ‘hafif kaçık’ gözüyle bakar. Sen, sensin ve tarif edilemezsin.”, der Aager yanında duran kıza. Sonra tekrar posterlere döner. “Aslında üçünü tanıdım. İkisiyle de karşılaştım.”

 

“Bara’baras Kördog.”, der Aager ve derin bir nefes alırken en baştaki postere işaret eder. “Drashan.. benim geldiğim yer.. Bundan sorulur. O sefil ada ve korsanlarının başı budur.. Bara’baras Kördog..  Acımasız, korkunç bir adamdır.. ve beni uyandırdığında üstümde gördüğün yaralardan da o sorumludur.”

Inshala sessizce Aager’in koluna girer. “Belki işimiz bitince onu görmeye gitmeliyiz.. Ve sana yaptıklarının hesabını sormalıyız.”, diye fısıldar ama sesinde beklenmedik bir hışım ve hırıltı vardır.

Aager o hırıltıyı çok iyi hatırlar. Başını sallar ve Kördog’a acıklı bir ifadeyle bakar.

 

“Gar Thalot.. Bunu bilmiyorum. 35,000 altın.. Birilerini fena kızdırmış olmalı.. Arashkan’da görülmüş en son. Toplumsal huzursuzluk ve ayaklanmaya sebep olmaktan aranıyormuş.. Böylesi yüksek bir ödül konmuş başına ve kimseyi öldürmemiş. Kimseden de bir şey çalmamış.. İlginç..”, diye mırıldanır Aager.

 

“Arcanton Mordanon. Ölmüş ama afişi hala asılı. Belli ki çok insanın nefretini toplamış. Bunu da ancak bir gnome becerebilirdi.. Bunu alıp Gnine’a vermeliyiz bence. Sanırım mesajı anlayacaktır.”, der Aager. Sonra “Tam olarak ne yaptığını hatırlamıyorum. İblislerle alakalı bazı deneyler yapmıştı galiba.. En sonunda, yanlış hatırlamıyorsam Nadine bişey adındaki bi sorceress onu yok etmişti..”, diye ekler düşünceli bir şekilde.

Inshala bir anda heyecanlanır ve keskin bir fısıltıyla ünler, “GRACIOUSWARD.. NADINE GRACIOUSWARD.. LORNA’NIN ANNESİ BU! ALOR’NADIEN NE.. Bu yüzden adı bu. ‘Nadine’nin Cazibesi’.. Wow..!”

Aager’in de iki kaşı bir anda kalkar. Bu bilgiyi kendisi de hayal meyal hatırlar, ancak bu kadar canlı ve etraflarındaki dünya ile etkileşimli bir şekilde hatırlatılması onu da etkilemiştir.

Aager bir elini ağzına götürür ve manalı bir şekilde öksürür. “Lorna’yı, annesi Nadine Graciousward’dan isteyeceğini anladığında Udoorin’in yüzünü görmemiz lazım.”, diye sırıtır.

Bunu duyan Inshala’da kıkırdar.

 

“Kaptan Ermenos Cur”, der Aager, bir diğer posteri göstererek. “Gerçek adı ‘Cur’ değildi ve Endless Watch filosunun tanınmış kaptanlarındandı. Drashan korsanlarıyla yaptıkları bir deniz savaşında, kazanmak üzere olmalarına rağmen kendi filosunu arkadan vurdu ve bir hain olarak taraf değiştirince ona bu adı verdiler; Cur, Sokak Köpeği! Acımasız, şerefsiz ve hain.. Tam Drashan’lık bir köpek.”

 

Aager son posteri gösterir. “Bu.. bunun nece olduğunu bilmiyorum ama 150,000 altın.. Birileri resmin üstünü karalamış.. KANLA! Biraz dramatik olmuş sanki..”, diye mırıldanır.

Düşünceli bir şekilde “Bu elfçe değil. Dwarfça da değil. Orkça gibi de gelmedi bana ama onların alfabeleri dwarfça’ya biraz benziyor. Dwarfça’dan alıntı olduğunu düşünürsek.”, diye alt dudağını kaşır Aager.

Inshala ise büyülenmiş gibi bu postere bakar. Neden sonra “Bunda tanıdık bir şey var.”, der. “Ne olduğunu bilemiyorum ama içimde içsel bir çekim hissediyorum..”

Bunu duyan Aager biraz huzursuz olur ve afiş olayını kapatıp hana dönme zamanının geldiğini düşünür. Yanında duran bu kızın daha fazla incinmesini görmeye hiç niyeti yoktur. Nazikçe ona “Hadi gidelim..”, der.

Hana doğru döner ve yola koyulur ama kızın onu takip etmediğini fark edince dönüp arkasına bakar ve kızın olduğu yerde, iki yumruğunu beline koymuş kendisine manalı bir şekilde baktığını görür.

“Bir tanesini atladın!”, der Inshala ona kati bir sesle.

Aager içinden haşin bir küfür savurur. Atladığı posteri, kızın fark etmeyeceğini çok ummuş olması, bunu gerçek kılmamıştır. Ağır adımlarla kızın yanına gelir.

 

“Özür dilerim.”, der Aager kıza samimi bir şekilde. “Onu atlamadım. Sadece hatırlamak istemedim, o kadar.”, diye söylenir.

“O.. onu seviyor muydun?”, der Inshala minik bir sesle.

Aager kıza hayretle bakar. ‘BU’ aklına hiç gelmemiştir!

“Aaaaa.. hayır, Inshala..”, der ve geçmişini anar bir an. “Themalsar’dan önce, beni öldürmeye en çok yaklaşan tek kişi buydu!”, der neden sonra.

“Yaaa..”, diye alt dudağını pörtletir Inshala.

“Evet. Drashan’nın sefil sokaklarında —ve damlarında, onunla çok defa karşılaşmışlığım oldu. O zamanlar ben Hırsızlar Loncasındaydım. O ise Kesicilerden di.. İki lonca arasında bitmek bilmeyen bir husumet vardı ve o da dahil birçok kesiciyi öldürdüm. Ama o ölmemekte diretti.. ve belli ki hala hayatta.”, der Aager.

“O.. onu sevmedin yani..”, diye içli bir şekilde sorar Inshala.

Aager ‘hıh’lar. “Onun ölüme karşı gösterdiği dirence saygı göstermedim değil. Ama aramızda ortak bir ‘birimizi öldürme’ isteğimiz dışında bir iletişim olmadı. “Ben onu defalarca bıçakladım, o da beni bir defa çizmeyi başardı —ki bu da yetti. Bir hafta ölümle cedelleştim.”, der acı bir şekilde.

Inshala bir anda mutlu olmuşçasına Aager’in eski yaralar, kesikler ve nasırlarla kaplı elini tutar.

“Belki bir gün onunla da karşılaşır ve sana yaptıklarının hesabını sorarız!”

✱ ✱ ✱

Büyük bir hışımla iner Lady, yerde baygın bir şekilde buldukları Aager ve Inshala’nın tepesine. Grubun neredeyse tamamı buradadır ve herkes hayret içerisinde yerde yatan, en olası dışı gibi görünen çifte bakmaktadır.

NE HALT YEDİNİZ SİZ!“, diye gürlerken Lady, gözlerinden sanki ateş saçmaktadır.

Yerde, kendinden geçmiş Aager, baygın haliyle Inshala’ya uzanmış, bir eliyle onun bir elini tutmuş, diğerini de onun yüzüne yastık yapmış ve bu şekilde Inshala’nın aynası gibidir zira kızın bir eli Aager’in avucundadır. Diğer elini ise önünde, kendinden geçmiş bir şekilde yatan ürkütücü adamın başının altına koymuş, onun yüzünü sert, soğuk zeminden korumaktadır..

 

 

“Sen anlat..”

..der imkansız bir mekanın,
hayret verici muhteşemliğinde bir ses.

“Lady kızınca beni korkutuyor..”

 

“Umm. Ben ne anlatacağımı bile bilmiyorum.
Sen anlatırsan en azından sana bir şey yapmaz!”

..diye cevap gelir aynı mekanın
uçuşan güzelliğinde.

“Nedir burası? Bu.. Burası muhteşem bir yer..!”

..diye sorar aynı ses hayret ve huşu içinde.

 

“Burası.. Benim!”

..der ilk duyulan ses.

“Burası benim.. cinnetim!”

 

Lady’nin gürlemesi o kadar büyük bir hiddet içermektedir ki, dünyevi farkındalığı deler ve iki sesi birbirine bağlayan muallak, muhteşem ve hayret verici yere kadar ulaşır..

YA MANYAK MISINIZ SİZ YAA?!


“Burası.. Benim!” — “This place.. is me!”