Showing: 1 - 10 of 11 RESULTS

The Oathbreaker (Part One)

 

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

 

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

 

Bu hikaye,
Shared Dreams (Part Two) ‘dan
sonra yer alır..

 

 

Ya korkarsam? Ben korkak değilim—”

—Olduğunu hiç düşünmedim.

“Ama ya panik yaparsam? Ben panik de değilim ama ya bir şeyleri yakıp yıkarsam?”

—Panik yapacağını da sanmıyorum.

“Ya yıldırım indirirsem yanlışlıkla?”

—O zaman hak etmiş olurlar.

“Ya benden hiç hoşlanmazlarsa?”

—Senden önce benden hoşlanmazlar..

“İnsanlar beni görünce hep taş atıyorlar ki!..”

—Sadece bir defa!

“..Ve beni bi hayvan gibi kafese kapatırlarsa ya?”

—Seni kafese tıkmaya çalışacak ahmağın başına gelecekleri görmek için para bile veririm!

“Sus Scrofa!..”

— !..

“..Kendi öz yeğenini bile kafese kapatmış ama ki!”

—Sorunlu bir durum, evet.

“Ya boynuzlarımdan dolayı bana iblis der ve beni diri diri yakmaya kalkarlarsa?”

—Kalkarlarsa oturturuz!

“Belki buradaki insanların farklı alışkanlıkları vardır.”

—Bu mümkün ama olası dışı..

“Hem sen nereden biliyorsun ama ki? Buraya daha önce gelmediğini biliyorum. Yakmak yerine belki de diri diri gömüyorlardır!”

—Duyulmuş bir uygulama değil.

“Ayrıca sana da iyi davranacaklarını hiç sanmıyorum.”

—Sorun olmaz.

“Senin bi şefif yardımcısı—”

—Şerif..

“Ondan işte.. Ya senin bi şefif yardımcısı olduğuna inanmaz ve seni de kafese atarlarsa? Şimdiden söyliyim, seni kafese atarlarsa fici—”

—Feci..

“Feci yaparım! Sarmaşıklarla onları boğar, toprakları kaydırıp evlerini kırıştırıp büzüştürrüm, sularla da boğarım ki! Sana yam bakan—”

—Yan bakan..

“Yan bakan.. olsun, ne kadar fey arkadaşım varsa hepsini çağırırım ki! Bakalım kulaksız naapacaklar! Ama bana küflü şeyler derlerse—”

—Küfrederlerse..

“Küflü şeysilerden işte.. onlardan ederlerse ya ne olacak o zaman ama ki? Ben bana küflü söylenmesinden hiç hoşlanmıyorum. Çok kırıcı oluyor ve çok da ayıp ki!”

—O zaman bunu yapana ‘Sus Scrofa’, dersin. Çıksın işin içinden o zaman.

 

Inshala ‘la Fey’ Frostmane, Aager Fogstep ile Durkahan şehrinin iki saat kadar doğusunda ‘inmişler’ ve ikisi de yorucu uçuşa ve batan güneşe rağmen şehre doğru yürümektedir..

..Ve şehir, kendi gece ışığında git gide yaklaşırken, Inshala’nın da, paniğin kıyısında seyreden, pek hoşnutsuz homurdanmaları da aralıksız bir şekilde artmaktadır.

Aager ise sıskası çıkmış kızın bütün sayıp sıraladıklarına sessiz bir gülümsemeyle eşlik eder.

 

“Ben bitli miyim?”, diye sorar en sonunda kız, yüzünde fevkalade saf ve içten bir ifadeyle.

Aager gülmemek için çok zorlanır.

“Gel bi bakalım.”, der ciddi bir şekilde.

Kız ayak sürüyerek, çekingen ve başını eğmiş yere bakarak karalar içindeki adama yanaşır.

Aager kızın eğilmiş başını inceliyormuş gibi bir süre sessizce kıpırdamadan durur.

Sonra, “Hayır. Hiç yok.”, der ve nazikçe kızın saçlarını öper.

Kıpkırmızı bir suratla Inshala başını kaldırıp karalar içindeki adama alık alık bakar.

“Bence beni iyi hissettirmek için öyle diyorsun, Aager Fogstep.”, der kaşlarını çatarak.

“Bunu nereden bilebilirsin ki?”, diye sorar Aager sırıtarak.

“Bence beni nöpmek için bahane arıyordun! Karanlıkta bitleri nasıl göreceksin ama ki?”, diye hışmeder Inshala.

“Nöpmek?”

“Nöpmek.. Öbürünü diyemiyom çünkü utanıyom!”, diye itiraf eder kız cılız bir sesle.

Aager ‘fırk’lar.

“Bence beni kandırdınız, Aager Fogstep. Çok ayıp ki!”

“Bir daha olmaz, o zaman. Söz!”, der Aager ciddi bir şekilde.

 

İkisi de tekrar yürümeye başlar ve aradan sessiz bir yarım saat kadar geçer ve Durkahan şehrinin yüksek meşalelerle aydınlatılmış kapıları görünür.

 

“Geldik.”, der Aager, biraz rahatlamış bir sesle.

Gerçekte Aager ne karanlıktan, ne de vahşi doğadan korkar. Nevarki ve tıpkı Inshala için ‘doğanın’ bir norm olması gibi, şehirler de Aager için bir normdur.

Biri insan, diğeri fey melezi Durkahan’ın devasa kapılarına yaklaşırken Inshala birden durur.

Aager dönüp kıza baktığında kızın başını eğmiş öylece durduğunu görür.

“Bir şey olmayacak. Sorun çıkarsa şehre başka yollardan gireriz.”, der Aager kıza.

“Hayır.”, diye cevap verir kız Aager’e.

“Hayır?”

“Hayır.. Sözünü kabul etmiyorum, Aager Fogstep”, der Inshala kısık ama kararlı bir sesle.

“Ummm..”, diye kararsız bir şekilde bakar kıza, karalar içindeki adam.

“Az önce bana verdiğin sözü.. Kabul etmiyorum!”, der ve sıska kollarını kararlı bi şekilde göğüslerinin altında bağlar.

“Ben.. pek anlayamadım—”, diye afallayarak bakar Aager kıza.

 

Kız ise bu sefer kaşlarını çatmış, küçük, çilek kırmızısı dudaklarını mutsuz bir şekilde büzüştürmüş, minik yumruklarını sıkmış, şirin bir hışımla karalar içindeki adama tıslar..

 

“BENİ BİR DAHA NÖPMEMENİ İSTEMİYORUM, AAGER FOGSTEP.. VE BUNUN BİR DAHA OLMAMASIYLA ALAKALI VERDİĞİN SÖZÜ DE KABUL ETMİYORUM!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Güneş battı ve şehir kapıları da kapandı, delikanlı. Güneş doğduğunda kapılar tekrar açılacak.”, der iri cüsseli, yaşını biraz almış muhafız.

“Peki kapılara yetişemeyenlerin kalabileceği bir yer var mı?”, diye sorar Aager sakince.

 

Muhafız, karalar içindeki adama uzun bir süre sesini çıkarmadan bakar. Yaşını geçmiş bekçi bu yaşına, yaptığı işe rağmen gelebilmiş olmasını ahmaklığa değil, belli ki aklını kullanarak gelmiştir ve önünde duran adamın yüzünü yüksek meşaleler sayesinde görebilse de, gördüğü surattaki ‘ifadesizlik’, adamın ‘öldürmeye hazır’ duruşu, üzerinde taşıdığı ‘pratik ve yakın mesafe’ silahları ve kapkara ölü gözleri başka bir hikaye anlatmaktadır. Yaşını almış muhafızın kafasını karıştıran şey ise, karalar içindeki adamın yanında durmuş, utanç ve korku içerisinde yere bakan sıskası çıkmış, ‘komik saçlı’ küçük kızdır.

Bekçi, karalar içindeki adamı hesaba katarak küçük kıza, varsa yardıma ihtiyacı olup olmadığını sormak ister, ama işin kafa karıştıran kısmı da buradadır; kız adamın koluna, ‘Öldürseniz ayıramazsınız!’, der gibi yapışmıştır.

Bekçi en sonunda omuzlarını silker.

Hayatta bir çok şey görmüşlüğü olmuştur ama herkesin farklı sorunları vardır. Karalar içindeki adam sıkıntı biri olsa da belli ki kıza düşkündür zira kızın tutunduğu kola rağmen, adam kızın çok hafif önünde, kıza karşı yapılabilecek olası bir müdahaleden koruyacak şekilde durmaktadır..

..ve kız da adama.. eh.. ‘yapışmıştır’ işte!

 

“Elli yarda ileride kamp kurabilirsin, delikanlı.”, diye önerir en sonunda.

Aager, şehir kapısının dibinde olmadığı sürece herhangi bir yerde kamp kurabileceğini bilir, ancak Inshala’nın düzgün bir yatakta uyumasını ister. Temiz bir handa ve temiz bir yatakta. Kendisi yerde yatmaya zaten alışıktır..

“Bekçi efendi. Küçük hanım uzun bir yolculuktan geldi ve bitkin durumda. Sıcak bir tabak yemeğe ve sağlığına kavuşabilecek bir ortama ihtiyacı var. Kendisinin girmesine izin verirseniz, ben dışarda kalmaya razıyım.”, der Aager.

‘Küçük hanım’, yapıştığı kolu daha da sıkar.

“Olmaz. Beraber yada hiç.”, diye fısıldadığı duyulur.

Bekçinin iki kaşı da kalkar ve hayretle komik saçlı küçük kıza bakar.

“Buraya ne için geldiniz, küçük hanım?”, diye sorar, yumuşak bir sesle.

Inshala gıkını çıkarmaz ve öylece kıpırdamadan durur.

“Hanımefendi biraz çekingendir, bekçi efendi.”, diye açıklamaya çalışır Aager. Sonra Inshala’ya doğru eğilir ve kulağına fısıldar. “Bekçiyle konuşabilirsin, bebeğim.”

Kız bir süre daha sessizliğini korur, sonra az evvelki kısık sesiyle cevap verir.

“Ablam. Onu görmeye geldik. Birileri onu kafese koymuş. Biz onu o kafesten çıkaracağız.”

Yaşlı bekçi duydukları karşısında daha şaşırmış bir şekilde küçük kıza bakar.

“Adı nedir ablanın, küçük kız?”, diye sorar.

“Moira. Ablamın adı Moira Alicia Jean Hooman, bekçi amca. Benim adım da Inshala Frostmane Hooman..”

Yaşını almış bekçi küçük, sıskası çıkmış kıza yıldırım çarpmış gibi bakar.

“Lady Moira’nın, sizin adınızda bir kız kardeşi olduğunu bilmiyordum.”, der sesini alçaltarak.

Inshala yavaşça bohçasına elini sokar ve içinden biraz kırışmış, rulo halinde sarılı bir papirüs çıkartır ve ‘bekçi amcaya’ uzatır.

 

 

Bekçi papirüsü açar ve yanan yüksek meşalelere rağmen zorlukla okur..

..okudukça da ağzı açık kalır.

Bitirdiğinde papirüsü seri bir şekilde tekrar yuvarlayıp küçük kıza uzatır ve kısık ama kararlı bir sesle konuşur.

“Sizi içeri sokacağım, küçük hanımefendi ve birer diplomat olarak adınızı kayda geçeceğim. Ablanızı kafesinden kurtarmak için fazla zamanınız yok. Bu gece dinlenin, sonra gelip beni bulun. ‘Bekçi Fardashi’, diye kime sorarsanız size yerimi tarif ederler. Benden başka da kimseye kendinizi tanıtmayın ve bunu da bir başkasına göstermeyin. Ortam yaklaşan ‘düğün’ sebebiyle yeterince gergin. Şehirde bir isyan çıkması an meselesi!”

“Peki bekçi amca. Dipkopat nedir bilmiyorum ama teşekkür ederim ki!”, diye fısıltıyla söz verir Inshala.

Bekçi bir an sorgulayan gözlerle Aager’i tekrar süzer.

“Siz küçük hanımefendinin nesi oluyorsunuz? Sormam da bir sakınca yoksa.”, diye sorar.

“Onunum.”, der Aager basitçe ve başıyla koluna yapışmış kıza işaret eder.

Yaşlı bekçinin tekrar kaşları kalkar ve küçük kıza bakar.

“Onunum..”, der küçük kız ve karalar içindeki adama biraz daha sokulur.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Durkahan şehri, Arashkan kadar büyük bir şehir değildir. Arashkan’da olduğu gibi Durkahan’ın geniş bulvarları, süslü havuzları, bir kaç mahalle büyüklüğünde parkları, sarayları, kibirli heykelleri, tiyatroları yada geceleri şehri aydınlatan büyülü sokak lambaları yoktur. Durkahan şehrine sadece nazaketen ‘şehir’ denebilirdi zira —ve gerçekte— Durkahan bir kale idi..

Kalın, yüksek duvarları, milimetrik aralıklarla yükselen gözlem, okçu ve mancınık kuleleri, askeri bir intizamla ve blok halinde inşaa edilmiş evleri, sanki teker teker, ordu protokol dosyasına uygunluğu günlük olarak ölçülüyormuş izlenimi veren çiçek bahçeleri ve çocukların bile ayaklarını rap rap rap diye vurarak koşuşturduğu bir kale idi.

Durkahan’a ‘kale’ değil de şehir denilmesinin, nezaket dışındaki tek sebebi, büyüklüğü ve dört yüz bine yakın bir nüfusu barındıran sivil halkının oluşuydu!

O ve evlerin çoğunda dam yada çatı yerine, şehrin genel katı havasını hayret verici bir şekilde yumuşatan ‘kubbelerin’ oluşudur..

Buna rağmen Durkahan’da her şey; genel yaşam, ‘zorunlu’ eğlenceler, evlilikler, gösteriler, ticaret ve tarım —kısaca her şey, ‘askeri bir intizam’a göre hazırlanmış gibiydi.

Muhtemelen bu sebepten ötürü Aager Fogstep bu şehre bayılmıştı.. ilginç bir şekilde.

Evet, Aager bir hırsız, katil, infazcı, göreceli anlam ve içeriği yeterince zorlandığında da bir kanun adamıydı ama bütün bunların görünen ve görünmeyen kümülatif ortak paydası ise ‘düzen’ idi..

Şaşılacak bir durum, öyle değil mi?

Aager düzeni seven biriydi!

Obsesif denebilecek derecede.

Bu güne kadar Aager için bir çok şey söyleyebilecek az sayıda hayatta olan insan vardı belki ama kimse karalar içindeki adamı ‘kirli’ yada ‘pasaklı’ olmakla suçlayamazdı.

Aager’in Serenity Home’daki kendisine tahsis edilmiş küçük tek göz evi oldukça sade bir dekora sahipti. Bu ‘sadeliği’ biraz açmak gerekirse..

Aager’in evi boşlu!

Yere serilmiş tiril bir hasır, sade çalışma masası, bir adet sandalye, eşyalarını imtina ile yerleştirdiği küçük bir sandık ve stratejik olarak evin tek penceresinin hemen altına yatırılmış sert, yün battaniye örtülü yer yatağı.

Ve hepsi de, her zaman simetrik bir şekilde de düzenli.

O kadar.

Karalar içindeki adamın evini merak eden Serenity halkı adamın evini görseler, şüphesiz hayal kırıklığına uğrar yada evin bir ‘düzmece’ olduğunu düşünür ve komplo teorileri babında, “Eeee? Cesetler nerde?”, diye homurdanırlardı —sessizce, tabii..

Benzer bir yaklaşımla, sevdiği kızın zaman zaman kötürüm, çoğu zaman ise katatonik denebilecek evhamlı halinin onu rahatsız etmeyişi de muhtemelen bundan kaynaklanmaktaydı.

Aager ve Inshala söz konusu olduğunda hangisi tencere, hangisi kapak, tartışılabilir di belki ama, ortada kesin olarak bir tencere-kapak durumusu vardı işte!

Öbür yanda, Inshala şehri gördükçe hayal kırıklığı geometrik olarak artar zira sıskası çıkmış kız hayatını ormanda ve doğa ile iç içe geçirmiştir ve doğada düz çizgiler, doksan derecelik köşeler, muntazam daireler asla yoktur. İşin aslı da, bu şekiller insanların kendilerini rahat hissetmeleri için doğaya ‘düzen konforu’ altında empoze etmeye çalıştığı bir şeydir ve bir başka gerçeği de farkındasız bir korkuyla görmezlikten gelme çabasından ibarettir;

Doğa sınır tanımaz ve insanların kurallarını da, kanunlarını da umursamaz.

Ve gün gelir, doğa vahşi fiskesini insanlara hissettirir ve onların küplerini, düz çizgilerini, doksan derecelik açılarını, muntazam dairelerini ve muhteşem arklarını ezer ve ‘düzenli konforlarını’ deprem ve yanar dağ, sel, heyelan, çığ, hortum, kasırga ve fırtınalarıyla yıkar, yakar, kaldırır ve götürür, olmadı gömer!

Nokta.

İnsanoğlunun anlamadığı, doğaya şekil vermeye çalışmanın ne denli bir kibir, doğanın üzerinde yürüdüğümüz dünyanın kendisi ve insanların da sadece geçici birer misafir oluduğu gerçeğidir.

Birisi genç Inshala’ya ‘ironi’ nedir diye sorsa, ve kızcağız da ironinin ne olduğunu biliyor olsa, muhtemelen kendi anladığı dilden;

“İnsanın doğaya şekil vermeye çalışmasıdır.”

..diye tanımlardı zira insanın doğaya şekil verme çabası, doğanın doğasına aykırıydı!

Evet, Inshala yüksek, kalın duvarların, köşeli kulelerin ve blok evlerin, muallak bir şekilde de olsa, stratejik değerinin farkındadır ama yinede baktığı her yerde gördüğü ‘taş manzara’, kızcağızı çileden çıkarmaya yetecek kadar da depresiftir.

 

“Çok iyi yaaa.”, diye mutlu bir şekilde mırıldanır Aager. “Bir mahalleyi öğrendin mi, bütün şehri öğrenmiş oluyorsun. Mahallelerin isimleri bile yok. Sadece konumlarına göre sıra ve sütun numaraları var. Excel tablosu gibi!”

“Aager Fogstep. Lütfen beni uzanabileceğim bir yere götür. Sanıyorum kusacağım!”, diye inler histerik bir sesle Inshala.

“İyi misin, bebeğim? Hasta mı oldun yoksa?”, diye sorar Aager.

“Evet. O kadar taş var ki burada, her şey üstüme üstüme geliyor sanki. Evimi.. Ritüel Ormanlarımı özleyi verdim bir anda!”, diye inler kız.

Aager ‘nedenler’le yada ‘nasıl’larla uğraşmaz, gün batmış olmasına rağmen hala uyumamış şehirde bulduğu ilk bekçiye, yakındaki en temiz hanın yerini sorar ve kızı aldığı tarife götürür. Hana varır varmaz, hiç vakit kaybetmeden kız için de, kendisi için de birer sıcak banyo söyler, büyük porsiyonlu sıcak yemek siparişi verir ve ayrı yataklı temiz bir de oda tutar.

Aager, kor kömürlerle ısıtılan taş küvette fazla oyalanmaz ve temizlenmiş olarak Inshala’nın yıkanıp çıkmasını bekler.

 

Bir saat kadar!

 

Aager’in gıkını çıkarmadan beklemesinin bir çok sebebi vardır ancak bunların başında, içeriden gelen Inshala’nın mırıldandığı mutlu şarkısıdır.

Kız çıktığında saçları da, teni de parlıyor gibidir.

“Haklıymışsın, Aager Fogstep.”, der Inshala huzurlu bir ifadeyle.

“Ummm.. Hangi konuda?”, diye sorar Aager.

“Bende gerçekten bit yokmuş ki!”

 

Aager, Inshala’ya odasına kadar eşlik eder, sonra aşağı inip iki tabak dolusu büyük porsiyon sıcak yemeği alır ve odasına döner.

Kapıyı açtığında Inshala’yı yatağına yüz üstü kapaklanmış uyur halde bulur.

 

Aager farkındasız bir süre elindeki tabakla durur ve yorgunluktan bitmiş kızı seyreder. Sonra derin bir nefes alır ve bir yandan kıza seslenirken, bir yandan da onu yavaşça sırtüstü döndürür, sonra da doğrultur.

“Nefarki mama yaa. Çohuykum farr!”, diye mırıldanır kız.

“Yemek getirdim, bebeğim. Şunu ye, sonra tekrar uyursun.”, der Aager sessizce.

“Çokaçı mama çok da uykum varr kii..”, diye mızmızlanır kız.

 

Deja vu!

 

Aager ister istemez gülümser.

Hancının verdiği ağır, ahşap tabağa uzanır, sulu yemekten dolu bir kaşık alır, kızın ağzına yaklaştırır ve..

“Hadi aç ağzını.”, diye fısıldar..

..ama “Ham yap!”, demeyi reddeder.

Genç adam bir sonraki on dakika boyunca sessiz bir ısrarla kıza tabaktaki ‘bol kepçe’ yemeğin tamamını yedirir, bitince kalkar ve odadaki gardıroptan ikişer tane battaniye ve yorgan indirir ve kızı içinde kaybolacak şekilde bir güzel sarar.

Sonra kendi tabağını alır, yemeğini ‘ivedilikle’ ve ‘bekleme yapmadan’ temizler ve kendisi de uyumak için diğer yatağa yönelir ancak arkasından..

“..Aafer Fogshtep?”, diye uykulu bir şekilde Inshala’nın mırıldandığını duyar.

“Buradayım, bebeğim.”, der Aager fısıldayarak.

“Haayır ama ki..”, der Inshala muallak bir sesle.

“Burada deil, ordasın..”, diye derin, esef dolu bir nefesle uykulu bir şekilde söylenir.. sonra tekrar kendinden geçer..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bekçi Fardashi? Kendisini evinde bulabilirsiniz ama bu saatte onu rahatsız etmenizi hiç tavsiye etmem. Geçen ay kısa çubuğu çekti ve gece bekçiliği görevinde. Bu da onu huysuz bir ihtiyar yapıyor. En son uyandıranın kafasında odun kırmıştı.”, der karşılaştıkları ilk devriye bekçisine sorduklarında.

“Haklı olabilirsiniz, bekçi efendi. Ancak bu bir aile meselesi ve kendisine bazı haberler getirdik.”, diye pürüzsüz bir şekilde, oracıkta uydurduğu yalanı söyler Aager Fogstep.

Bekçi karalar içindeki adama, taşıdığı silahlara.. ve adamın omzuna oturmuş, saplantılı bir evhamla kendisini temizlemekle meşgul küçük sincaba, “Eh.. Bugün de yeni bi şey görmüş oldum!”, der gibi bakar.

Sonra bir omzunu silker.

“Kıdemli Bekçi Fardashi’nin evini C.12/E ‘de bulabilirsiniz. Siz yenisiniz sanırım şehirde?”, diye sorar karalar içindeki adama.

“Evet.”, der Aager sakince. “Şehre yeni geldik.”

“Kıdemli Bekçi Fardashi’yi nereden tanıyorsunuz?”, diye nazikçe sorar bekçi.

“Tanımıyorum. Yolda gelirken torunu olduğunu düşündüğüm küçük bir kızın elinden tutmuş yaşlı bir teyzeyle karşılaştım. Kendisi bana nereye gittiğimi sordu, ben de buraya, Durkahan şehrine iş bulmak için gitmekte olduğumu söyleyince benden Bekçi Fardashi adında birisini bulup ailesiyle ilgili bir haberi iletip iletemeyeceğimi sordu. Bunu yapmam karşılığında Fardashi’nin bana iş bulmam hususunda yardım da edebileceğini söyleyince, ben de kabul ettim.”, diye hikayesini genişletir Aager.

 

Karalar içindeki adamın omzundaki sincap kendisini temizlemeyi bırakır ve alık alık Aager’e bakar!

 

“Ama..!”, diye Inshala’nın hayret dolu sesini duyar Aager zihninde. “Ne zaman böyle bir teyze ve küçük torunuyla karşılaştık ki? Ben neden hatırlamıyorum?”

“Ummm.. Sonra, bebeğim.”, der Aager biraz utanarak ve kıza bugüne kadar asla yalan söylememiş olmasına rağmen, yalanın gerçekte mesleğinin bir parçası olduğunu nasıl anlatacağını düşünür bir an.

 

Sincap, Aager’in başının üstüne tırmanır ve bekçiye haşin bir şeyler çırtlatır!

Bekçi hayretle karalar içindeki adama ve tepesinde durmuş, kendisini ‘azarlayan’ küçük kemirgene bakar.

“Uhhh.. Hayvanınızın nesi var?”, diye sorar.

“Kendisine Bekçi Fardashi ile işimiz bittiğinde fındık alacağım sözünü vermiştim. Sabırsızlanıyor.”, diye aynı sükûnetle bir yalan daha söyle Aager.

Sincap biraz daha çırtlar!

“Onunla konuşabiliyor musunuz?”, diye hayretle sorar bekçi.

“Öyle olduğunu düşünmek isterim.”, der Aager, utanmaz bir sırıtışla. “Sincabım kafamı kemirmeye başlamadan önce işimi halletsem iyi olacak, sanırım. Size iyi günler dilerim, bekçi efendi.”

“Ummm.. Size de iyi günler, yabancı. Hayvanınızı ivedilikle besleseniz iyi olacak. Çok kızmışa benziyor!”, der bekçi ve yüzünde hayret ifadesiyle devriyesine devam eder.

 

“Çok.. çok.. AMA ÇOK AYIP, AAGER FOGSTEP! O abiyi kandırdın!”, diye inler Inshala.

Aager güler.

“Aaaa.. Hayır sevgilim Inshala. O adamı kandırmadım. Ona yalandan bir hikaye söyledim.”, der ‘dürüstçe’.

“Ama.. ama sen yalan söylemezsin. Söylediğini hiç görmedim ama ki!”, diye söylenir kız hayal kırıklığı gizleyemeden.

“Sana veya arkadaşlarıma neden yalan söyleyeyim ki? Bu doğru olmaz.”, der Aager aynı dürüst ifadesiyle.

“Ama.. ama yalan kötü bir şey ki!”, diye inler kız.

“Evet. Ama gerekli bir şey aynı zamanda.. Bazen..

“Niye ki ama?”

“Tanımadığımız kişilere bütün sırlarımızı veremeyiz de ondan. Dahası, Lady Moira hapiste. Bu da onun düşmanları olduğu anlamına geliyor. Moira’nın düşmanları, bizim de düşmanlarımız ve kimin dost, kimin düşman olduğunu daha bilmiyoruz, öyle değil mi?”, diye açıklar Aager.

 

Inshala uzun bir süre bunu kafasında evirip çevirir ve anladığı olmasa da, bildiği bir şeylerle bağdaştırmaya çalışır. Neden sonra bir anda ayılı verir.

 

“Pusu! Bu bir çeşit pusu!”, diye ünler.

“Efendim?”, diye aklı karışmış bir şekilde sorar Aager zira yalan ile pusu arasında herhangi bir alaka kuramaz.

“Ben avlanırken.. Eskiden.. Kedim varken.. Avıma sessizce yaklaşır ve ona pusu kurardım —ki geldiğimi göremesin diye. Çünkü görürse o gece aç yatmak zorunda kalıyordum. Senin yaptığın da sözlerle pusu! Düşman geldiğimizi göremesin diye onlara kelimelerle pusu kuruyorsun! Bayıldım buna Aager Fogstep. Sen bir kedi olmalıydın! Hiç şüphem yok, harika bir avcı olurdun!”, diye mutlu bir şekilde açıklar küçük kız.

“..!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Kayık bir surat ve elinde kalın bir odunla kapıda belirir yaşını almış Bekçi Fardashi. Uzun bir süre önünde duran karalar içindeki adama, ve omzuna oturmuş yanaklarını, başını, kulaklarını, elleri ve uzun, pofuduk kuyruğunu temizlemekle meşgul sincaba bakar ve kış uykusundan zamansız uyanmış bir ayı gibi homurdanır.

“Beni bulun dediğimde bu saati kastetmemiştim! Görev teslimini daha bir saat önce yapmıştım ve eve dönmüş güzel güzel uyuyordum!”, diye söylenir yaşlı bekçi.

“Özrümü kabul edin, Bekçi Fardashi. Saat konusunda kesin ayrıntı vermemiştiniz.”, der Aager.

Yaşlı bekçi ‘hıh’lar, sonra Aager’in arkasına ve etrafına bakınır.

“Küçük kız nerede?”, diye sorar.

“İsterseniz içeride konuşalım. Duyduğum kadarıyla zamansız uyandırılma konusunda belirgin bir şöhretiniz varmış.”, der Aager düz bir suratla.

Bekçi Fardashi kaşlarını çatar.

“Ukala bekçilere ne olur bilir misin, delikanlı?”, diye homurdanır.

“Hayatımda hiç bekçilik yapmadım, efendim. Ama bir çok ukala bekçinin kafasını odunla kırmışlığım oldu.”, der Aager aynı nötr ifadesiyle.

Fardahsi’nin çatılı kaşlarından bir tanesi kalkar.

“Ben Serenity Home kasabasının şerif yardımcısıyım, efendim. Kasaba bekçilerini disipline edip hizaya getirmek görevlerim arasındaydı.”, diye özlü bir şekilde açıklar karalar içindeki adam.

“Pek de şerif yardımcısına benzemiyorsun.”

“Zorla üstüme yıkılan bir meslekti, o kadar. Alternatifim giyotindi!”, der Aager ve sırıtır!

Bekçi Fardahsi ‘fırk’lar.

“Gel içeri. Ayaklarını paspasa silersen sevinirim. Temizlikçi kadın, işi olmasına rağmen temizlemekten hiç hoşlanmıyor ve dırdırı ölümcül.. Cadaloz kadın!”, diye homurdanarak söylenir.

 

Aager, omzunda ‘küçük’ Inshala olduğu halde Bekçi Fardhas’i’nin peşinden içeri girer.

Fardashi’nin evi, Aager’in tek göz evi gibidir. Boş ve düzenli. Ancak Aager’in aradaki nüansa ayılması biraz daha uzun sürer;

Kendi evi boş denebilecek kadar sadedir ve olan az eşyalar ise oldukça spesifik bazı amaçlara hitap edecek şekilde ‘düzenlenmiştir’. Bu düzenlemelerden bazıları estetik anlamda sadedir, çünkü Aager eşya kalabalığından hoşlanan biri değildir, bazıları pratik açıdan oldukları yerlere konmuşlardır, yatağının camın hemen altına yerleştirilmesi gibi bazıları da mesleki ‘temkin’den kaynaklanmadır. Ancak ve en nihayetinde bunların hepsi de Aager’in kişisel tercihlerinden kaynaklanmaktadır.

Bekçi Fardashi’nin ‘düzeni’ ise, tamamen belirli bir protokol icabı sade ve boştur ve Aager işin bu kısmından pek de haz etmez.

Evet, Aager’in kişisel egotistik alışkanlıkları yada lüksleri olduğu söylemez, ancak bunların eksikliği de genç adamın kendi tercihidir ve Aager bu tercihini hiç değerlendirmemiş dahi olsa, yine de onların ‘askeri’ protokollerce idame edilmesini de kabul edilebilir bir hayat tarzı olarak kendisine uygun göremez.

Aager aynı zamanda küçük Inshala’sının kendi evini gördüğünde ne düşüneceğini merak eder. Acaba kız o küçük, tek göz evi gördüğünde ona ‘boş’ mu diyecek, yoksa ‘sade’ mi?

Yada kızı azıcık tanımışsa —ki Aager, Inshala’sını biraz olsun tanıdığını düşünür— kız evi gördüğünde muhtemelen ‘İçinde ne olduğu değil, olan ile neler hayal edebildiğimizdir önemli olan ama ki!..’, gibi bir şey diyeceğini düşünür..

Bununla beraber Aager kızcağızın kendi küçük, tek göz evinde de tıkılıp kalmasını istemez ve kendi kendisine bir karar verir; Serenity Home’a döner dönmez biraz para biriktirip yan arsayı da alıp, orada kız için güzel bir bahçelik yapacaktır. İçinde çiçekleri, ve ortasında da büyük, kocaman dalları ve iri yaprakları olan bir de ağacın olduğu bir bahçelik..

 

“Evime hoş geldiniz, Efendi..?”, diye sorar Fardashi.

“Aager.. Aager Fogstep, efendim.”, der genç, karalar içindeki adam.

“Fogstep.. Farstep’le bir akrabalığın var mı? Kendisi pek tanınmış mümtaz bir zattı.. Oldukça da dindar..”, der Fardashi düşünceli bir şekilde.

“Çok uzaktan, efendim.”, diye yanıtlar Aager, hiç bozuntuya vermeden. Buna rağmen zihninin derinliklerinde bir kadının dolgun, imalı, ve şuh kahkahasını duyar gibi olur.

“Genç hanımefendi neredeler? Kendisi güvenli bir yerdedir umuyorum.”, diye sorar yaşını almış bekçi temkinli bir şekilde. “Soruyorum, çünkü kimliği ortaya çıkarsa bu.. bazı zatların pek de hoşuna gitmeyebilir ve kendisini.. konuşma fırsatı vermeden susturmak isteyebilirler.”

“Bunun şimdilik sorun olacağını sanmıyorum, Bekçi Fardashi.”, diye sırıtır Aager ve sessizce, “Bebeğim, sıra sende..”, der.

Karalar içindeki adamın omzundaki sincap odanın ortasındaki masanın üstüne sıçrar, oradan da sandalyeye..

..ve Bekçi Fardashi, “Ne..?”, diyemeden, küçük Inshala’yı sandalyenin üzerinde oturur halde bulur!

“Merhaba bekçi amca.. Size amca diyebilirim di mi? Biliyorum gerçekte amcam değilsiniz ama size adınızla hitap etmek bana biraz ayıp olur gibi geliyor.”, der Inshala küçük, utanmış bir sesle.

“Ummm.. Sanırım diyebilirsin, küçük hanım.”, diye afallar yaşlı bekçi.

“Görünüşüm sizi yanıltmasın.”, der Inshala. “Ben on yedi yaşındayım!”

“Özür dilerim. Bu kadar büyümüş olduğunuzu düşünmemiştim. Benim hatam..”, der Fardashi.

Inshala mutlu bir şekilde gülümser.

“Evinize bayıldım bekçi amca. Derli toplu, temiz ve çok ferah..”

“Öyle mi düşünüyorsun? Bana sanki bir iki parça bi şey daha alsam gibime geliyor.”, der Bekçi Fardahsi ve etrafına bakınarak başını kaşır.

“Daha çok eşya, daha az hava demek değil mi ama ki?”, diye sorar Inshala.

 

Aager gülümser.

Kızın bakış açısı.. gerçekten farklıdır.

 

“Sanırım öyledir.”, der Fardashi, aklı biraz karışmış bir şekilde.

“Neden siz oturmuyorsunuz? Aager’imle konuşurken bende size bi güzel çay yaparım.”, diye önerir ve cevabını beklemeden köşedeki küçük sobaya doğru yönelir.

“Bu çok.. hayret verici bir hanımefendi..”, der Fardashi, biraz utanmış, biraz da hayanlıkla kızın ardından bakakalır.

“Tahmin edemeyeceğiniz kadar.”, diye tasdik eder Aager.

“Cehaletimin kusuruna bakmayın ama nedir kendisi?”, diye sorar merakla.

“Hanımefendi bir fey melezidir, Efendi Fardashi.. Yarı fey, yarı insan.. Zorlu ve oldukça da sıkıntılı bir geçmişi var. Bu yüzden görünüşünü fazla mevzu etmezseniz, kendisine iyilik etmiş olursunuz.”, der Aager sakin bir şekilde.

“Tabii.. Tabii.. Özür dilerim.. Sadece fevkalade güzel olması bir yana, aynı zamanda da nazik ve düşünceli. Benim gibi huysuz bir adamın bomboş evini överek büyük nezaket gösterdi. Tam insanlar bile bunu yapamadılar.”, der adamcağız, tekrar başını kaşıyarak.

“Tam insanların o kıza neler yaptıklarını bilmek istemezsiniz, Bekçi Fardashi.”, diye cevap verir Aager istemsiz bir soğuklukla.

“Tahmin etmek çok da zor olmasa gerek. Yazık. ‘İnsanlığı’ eksik gördüklerimizden görmek.. bizler adına acınası bir durum.”, diye sesli bir şekilde düşünür yaşlı bekçi. “Rahmetli Delia Karakash’ın kızı Lady Moira, küçük hanımefendiyi resmi bir şekilde sahiplendiyse, gerçekten kendisini çok değerli görmüş olmalı.. Merakımın da kusuruna bakmayın ama Lady Moira ile nerde—?”, diye sorar Fardahsi.

“Themalsar Harabeleri..”, der Aager kısaca. Sonra belki de bunun yeterli olmayabileceğini düşünerek, konuyu biraz açar. “Kendisiyle Serenity Home kasabasında tanıştık ve bir grup gençle beraber, kasabamıza saldıran bazı suçluları bulmak için yola çıkmıştık. İzcilerimiz sayesinde kaçakları Themalsar’a kadar takip ettik ve o pis yere girmek zorunda kaldık. Uzun ve kanlı çatışmalar sonunda da Themalsar’ın kendisiyle yüzleştik. Lady Moira o savaşta büyük cesaret örneği sergiledi ve kaçık papazın çağırdığı bir iblis ile neredeyse teketek dövüştü. Harabelerde işimiz bittiğinde kendisi, Inshala’nın ailesiz ve tek başına ormanda büyüyüp yaşadığını öğrenince, olduğu onurlu hanımefendi gibi, onu sahiplendi. Kasabaya geri döndüğümüzde de bunu resmileştirdi.”

“Tam Lady Moira’lık bir davranış; onurlu ve alicenap. Tıpkı babası gibi..”, der Fardahsi, başıyla onaylayarak. “Peki kendisini nasıl kurtarmayı düşünüyorsunuz? Fazla vaktiniz yok. Rivayetler doğru ise, amcası düğünden sonra o kızı yaşatmayacağı yönünde ki bu da oldukça adî ve onursuz bir davranış, özellik de bir Paladin Lordu için.”

“Sizin bir öneriniz var mı?”, diye sorar Aager.

“Ben basit bir bekçiyim, Efendi Aager. Kıdemli olmam sadece bu işi çok uzun yıllar boyunca yapıyor oluşumdan kaynaklanıyor. Bununla beraber, sanıyorum sizi iç kaleye, Lady Moira’nın annesi, Lady Alisia Sivara’nın yanına sızdırabilirim. Ancak bunu yaptığımız anda, kendimizi kanunen kabul edilebilir bir pozisyonda bulundurmamız gerekir.”, diye düşünceli bir şekilde konuşur Fardashi.

“Buyur bekçi amca.”, der Inshala ve hazırladığı çaydan bir fincan yaşlı bekçinin önüne, ikinci bir finanı Aager’in önüne, sonuncusunu da kendisine alır ve tekrar sandalyesine oturur.

“Teşekkür ederim güzel hanımefendi. Kendi evimde bana hizmet ettirerek beni utandırdınız.”, der Bekçi Fardashi, yüzü biraz kızarmış bir şekilde.

“Küçük bir kıza hizmet etmeniz size ayıp olmaz mıydı, bekçi amca?”, der Inshala gülümseyerek. “Şimdi. Kabul edilebilir pozisyon nedir?”

“Teknik olarak, evet, siz Lady Alisia’nın kızı, Lady Moira’nın da kız kardeşisiniz. Ama şehirde kimse sizi tanımıyor. Bu yüzden ortaya çıktığınız anda sizi susturmaya çalışacaklardır. Bunun gerçekleşmemesi için, hem sizin, hem Lady Alisia’nın hem de Lady Moira’nın etrafında güvenebileceği muhafızların olması gerekiyor. Dahası, Lady Moira’nın geri döndüğünde amcasına isnad ettiği suçlamalar ve sonrasında kaybettiği düellodan dolayı, kanunen Lady Moira’nın herhangi bir söz hakkı kalmadı.. Korkarım Lady Moira onurunu tekrar kazanması gerekecek; önce amcasına karşı yaptığı suçlamaların geçerli olduğunu ispatlayarak, sonra da tekrar dövüşerek. İlkini yapamaz çünkü hapiste. İkincisini hiç yapamaz çünkü ilkinde olduğu gibi hem hapiste, hem de zaten kaybettiği ilk düelloyu, bir aydır bulunduğu hapisten bitkin bir şekilde çıktığında hiç yapamaz. Şu anda eline bir kılıç tutuşturulsa, kendi hayatı için bile dövüşebileceğini sanmıyorum, bırakın amcasına karşı tekrar dövüşmeyi ki, Lord Tarakadahan Karkashi, yabana atılabilecek biri değil. Hem çok güçlü, hem de yeğeninden çok daha tecrübeli bir savaşçı.”

Inshala anlatılan bütün karamsar tabloya rağmen mutlu bir şekilde çayını hüpletir.

“Ama ben, bu kağıda göre..”, der ve Moira’nın kendisin kız kardeşi olarak ilam ettiği papirüsü çıkarıp “Moira ablamdan sonra komuta zinciri aydalı olarak—”

“—Ardalı..”

“—Ardalı olarak bana geçmiş olmuyor mu?”, diye sorar.

“Komuta zinciri, ne?”

“Sonra anlatırım, bebeğim..”

“Bu o sosyal şeysilerden biri di mi?”

“Gibi, gibi..”

“Ummm.. Evet. Teknik olarak..”, der Fardahsi.

“Tenkit olarak, ne peki?”

“Teknik olarak.. Nasıl anlatsam.. Sen sincaba dönüştüğünde mesela, sadece teknik olarak o anda bir sincapsın ama aynı zaman da değilsin çünkü gerçekte Inshala’sın..”

“Kafam karıştı, Aager Fogstep.”

“Benim de, bebeğim!”

“Yani bana inansalar da inanmasalar da, Moira ablamı bu kağıtta söylenen şeyleri doğrulaması için çağırttırabilirim, öyle değil mi?”, diye sorar Inshala, ve çayından bir yudum daha hüpletir.

“Evet. Bunu yapmak zorunda kalırlar. Dahası, yapmaktan başka çareleri olmaz.. Ama daha önce onu öldürürlerse iş yine yatar.”, der yaşlı bekçi ciddi bir şekilde.

“Bunun sorun olacağını pek sanmıyorum bekçi amca. Ablamın sağ salim yanıma getirilmesi sorumluluğunu, Tatatatadan.. Tadadadarakan.. Takakaraman..”, diye uğraşır Inshala ve yüzü kıpkırmızı kesilir.

Yaşlı bekçi ister istemez güler.

“—Tarakadahan.. Sen, Karkashi diye çağır, güzelim.”

“Karkashi.. amcaya vereceğim. Onuru söz konusu olduğu için de, ablamın kılına bile dokunamayacaklar. Ablam geldiğinde bu kağıdı onaylayacak, bende artısı olarak—”

“—Ardalı..”

“Ardalı olarak ablama yapılan muameleden dolayı çok kızdığımı ve bundan dolayı da Karkashi amcayı sorumlu tuttuğumu söyleyeceğim.”, der Inshala.

“Lord Karkashi bu suçlamaları kabul etmeyecektir.”, der yaşlı bekçi kati bir şekilde.

“Ben de onu sorumsuzluk ve korkaklıkla suçlarım ki.. Bu şekilde ona kelimelerle pusu kurmuş olurum ve hiçbirimiz de aç yatmak zorunda kalmayız!”

Oda bir anda sessizleşir.

“Bebeğim.. Onu korkaklıkla suçladığında ne olacağını biliyorsun, değil mi? Bunun iyi bir fikir olduğundan emin misin?”

“Moira ablama ne olduysa bana da aynısı olacak, sevgilimi Aager Fogstep. Aradaki fark, ben yalnız değilim çünkü benim Aager Fogstep’im var. Ve sen de sadece Aager Fogstep değil, aynı zamanda da Kış Askerisin ki!”, der kız ve Aager’in zihninde kıkırdar. “Eminim Mab’in de bu konuda söyleyecek bir çift lafı olacaktır çünkü şu anda biz kış aylarındayız; Mab’in gücünün zirvede olduğu mevsimde, dolayısıyla onun da onuru söz konusu.. Mab, Kış Askerini, kendi yeğenini bile kafese koyan bir ölümlüye yedirtmeyecektir. Mab, kış fey’lerinin hükümdarıdır ve efendisi olduğu bütün feyler gibi o da demir kafeslerden nefret eder. Dahası, Mab’in söyleyecek sözü varsa, Titania ablanın da ekleyecek bir şeyleri olacaktır.”

 

Aager’in beyni duruverir..

 

..zira kız, Themalsar harabelerinin yerin dibine geçirilmesi için Mab ile yaptığı anlaşma, ardından Titania’nın da Mab’e misilleme olarak harabelerin üzerinde yepyeni bir koruluk bitirmesinin aynını yapmak niyetindedir. Aradaki tek fark, daha öncekinin aksine bu seferkini anlaşmasız bir şekilde, Mab’in onurunu mevzu ederek yapacaktır!

Aager, kızın bunu gerçekleşmesi halinde bunun Mab’i ne kadar kızdırabileceğini düşünemez bile..

Aslında düşünür ve aklına bunu tanımlayabilecek sadece bir kelime gelir; MONÜMENTAL!

Aager zihninde elini yüzüne vurup esefle başını salladığını hayal eder zira bu yetmiyormuş gibi, kız bir de Titania’yı işin içine, ve kendisine hiç sormadan, İKİNCİ defa dahil ettirecektir!

Ve Aager Fogstep, kızın neden kendisine ‘la Fey’ diye hitap ettiğini bir anda anlayıverir..

Kız ‘la Fey’ adını kendi kendisine vermemiştir.

Bu ismi, bir anlamda ‘doğa’ ona vermiştir çünkü kızın aklı bir insanınki gibi değil, bir fey gibi çalışmaktadır; anlaşmalar, almalar, vermeler ve takaslar —denge!

Aager bir başka şeye daha ayılır ve belki de bunun sebebinin Kış Askeri oluşundan kaynalanabiliyor olabileceğini düşünür;

Kızın böyle düşünmesi gerçekte çok ‘doğal’dır ve ortada suçlanacak bir durum da yoktur. Bu, bir kediyi kedi gibi düşünmekle suçlamak kadar anlamlıdır ancak..

Evet, Inshala’sı bir insandır ve bunu vurgulamak için deliler gibi çırpınmaktadır ve olmak için gösterdiği çaba ise, tam anlamıyla ‘insanüstü’dür.. Ama her ne yaparsa yapsın, kız aynı zamanda da bir feydir. Ve bu, basit anlamda yüzde elli – yüzde elli meselesi de değildir;

Kız, ikisinin iç içe geçmiş ve her iki yarısının da bir şekilde yüzde ellinin üzerinde olduğu, muhteşem bir denge örneğidir aynı zamanda.

Aager bunu anlayıverir..

..ve anladığında da kıza olan bütün bakış açısının değiştiğini hisseder..

Kız hakkında, daha önce boş yada muallakta kalan noktalar, yavaş yavaş yerlerine oturmaya başlar.

Aager asla “Neye bulaştım?”, diye düşünmez.

Ama belki, “Neden daha önce bulaşmadım ki?”, diye düşünmüş olabilir zira bu yeni ‘sahne’ çok, ama çok daha tehlikeli..

..ve eğlenceli olacaktır!

 

Ve Aager Fogstep hayatında ilk defa insanlara, ‘ölümlüler’ gözüyle bakar..

 

. . .

 

Aager ve Inshala, Bekçi Fardashi’nin evinden ayrıldıklarında öğleni çoktan geçmiş, ikindi olmuştur. Aager, kaldıkları hana geri dönmek için yönelir. Fardashi ile yaptıkları, Moira ve ailesine ulaşmak için Durkahan’ın iç kalesine girme planı, ertesi sabah erkenden, daha kimsenin tam olarak uyanmadığı saatleri gerektirir ve karalar içindeki adam, kendisinin de, sevdiği kızında sıkı bir yemek ve deliksiz bir de bir uyku çekmelerini ister. Ancak yaşlı bekçinin kapısından çıktıkları an kız kollarını göğüslerinin altında bağlar ve Aager’e çatılı kaşlarla bakar.

“Bekçi amcayla işimiz bitti, Aager Fogstep.”, der imalı bir ses tonuyla.

“Ummm.. Evet, bitti..”, diye tedirgin bir şekilde cevap verir Aager.

Kız biraz daha çatar kaşlarını ve tehditkar bir sesle tıslar..

“Fındıklarım, Aager Fogstep.. Fardashi amca ile işimiz bittiğinde sokaktaki bekçiye bana vereceğini söylediğin fındıklarımı rica edeyim!”

 

 


Sus Scrofa; (Latince) Sus: Domuz. Scrofa: Yaban. Sus Scrofa: Yaban Domuzu, swine, sow.

 

 

 
 

The Malediction of ‘Rellen.. (Part Three)
“Three Dog Curse..”

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne ve Orken orduları karşısında krallığın birçok yerine dağılıp yardım ve müttefik bulmaya çalışacaklardır.

 

Bu küçük gruplardan bir diğeri de
Anglenna Sunsear, Alor’Nadien ne Feymist
ve Udoorin Shieldheart’dır..

 

Bu hikaye,
The Malediction of ‘Rellen.. (Part Two)
“Ülkem Arashkan”
dan
sonra yer alır..

 

 

Prenses Alor’Nadien ne.. Sizi sağ salim görmek o kadar güzel ki.”, diye içi rahatlamış bir ifadeyle karşılar Lorna’yı, High Spires’ın efendisi Philius. Sonra Udoorin’e döner ve “Sir Udoorin, Prensesimizin selameti için göstermiş olduğunuz çabayı ne kadar takdir ettiğimizi bilemezsiniz.”, diye genç adama gülümser.

İçeri en son giren Anglenna’yı ise uzun bir süre sessizce süzer.

“Efendi Philius. Duyduğum kadarıyla Arashkan askerlerine ve halkına kapılarınızı açmışsınız. Ve onları kurtarmak için askerlerinizi göndermişsiniz. Bunu duyduğumda ne kadar mutlu olduğumu bilemezsiniz.”, diye olası bir sürtüşmeye engel olmak için araya girer Lorna.

“Tabii.. tabii.. Aynı şehri.. ve aynı düşmanı paylaşıyoruz. Ancak fazla vaktimiz kaldığını sanmıyorum. Orken’ler şehrin kuzeyini temizledikten sonra sanıyorum, güneyimizdeki okçular birliğine daha ağır bir şekilde çullanacak ve rıhtımı ele geçirecekler.. Ancak ikisini de bitirdikten sonra bizi dört bir yandan kuşatmış olacaklar. Koruma büyülerimiz, an itibariyle mangonel taşlarına engel olabiliyor, nevarki büyülerimiz devamlı bir bombardımana uzun bir süre dayanamazlar. Bunu şu anda yapmamalarının tek sebebi, o dev mancınıkları yıkık binaların oluşturduğu moloz dolayısıyla daha şehre sokamamaları.”, diye durum tespiti yapar Philius. Sonra da Anglenna’ya döner. “Lady Anglenna. Burada bulunmanıza, koşulların oluşturduğu müstesna durum itibariyle göz yummuş durumdayım. Lütfen misafirperverliğimi sınamayın, ve istismar etmeyin.”

Efendi Philius’un acı uyarısı Anglenna’yı etkilediyde yada kızdırdıysa, elf kadın bunu yüzüne yansıtmaz.

“Misafirperverliğinizi sınamak niyetinde değilim, Efendi Philius. Bununla beraber, High Spries girişinde olduğu gibi Prensese veya Sir Udoorin’e herhangi bir saldırı daha gerçekleşecek olursa, buna en yakıcı karşılığı vererek müdahale edeceğimi de bilmenizi isterim.”

Anglenna’nın bu sözleri üzerine Philius’un yüzü kararır.

“Prensesimize yapılan suikast girişiminde emrin kimden geldiği konusunda bir tahminde bulunalım isterseniz, Lady Anglenna..”, diye burnundan soluyarak harlar Philius.

“Ben tahminlerle uğraşmam, Philius. Siz bana burada bulunma koşullarımı dile getirdiniz, bende bu koşulları hangi durumlarda sınayacağımı açıkça ifade ettim. Burası sizin eviniz. Evinizdeki annemin gönderdiği sıçanları temizlemekten acizseniz, bunu ben sizin için seve seve yaparım!”, diye önerir Anglenna buz gibi bir gülümsemeyle.

Udoorin avucunun içine sesli bir şekilde öksürür.

Lorna ise kendi gülümsemesini gizlemeyi başarır.

“Abla.. ve Efendi Philius.. Sanırım dışarıda yeterince düşmanımız var, öyle değil mi?”, diye nazikçe konuşur.

“Evet.. Tabii hanımım..”, der Philius terlemiş bir şekilde.

“Babamdan, Ri Grandaleren’den herhangi bir haber var mı?”, diye çok hafif bir tereddütle sorar Lorna.

“Hanımım..”, diye başlar Philius, yüzünde esef dolu bir ifadeyle. “..Korkarım babanızdan herhangi bir haber alabilmiş değiliz. High Woods’a Orken’lerin nasıl gizlice ve görülmeden sızabildiklerini bilmiyoruz. Ancak bir anda Bari Na-ammen’in kapılarında peyda oluverdiler ve şehri tamamen gafil avladılar. Orada neler olup bittiğine dair an itibariyle sadece muallak rivayetler var. Kesin olan, Bari Na-ammen’in neredeyse tamamının yerle bir edildiği, High Woods’da orman yangınlarının kontrolsüz bir şekilde yandığı, binlerce asker ve halkımızın öldüğü ve çatışmaların yer yer devam ettiği. Ancak rivayetleri de göz önünde tutarsak, söz konusu çatışmaların düzenli ordu değil, pek de etkili olmayan küçük gruplar halinde olduğu yönünde.. Bari Na-ammen’i, ve muhtemelen de babanız Ri Grandaleren’i kaybettik.”

Lorna’nın gözleri dolar, yanaklarından süzülen iri yaşları gizlemek için başını eğer ve olduğu yerde kıpırdamadan durur.

Udoorin sadece bir anlığına kıza meyleder ancak o da olduğu yerde durmayı tercih eder. Ancak Anglenna ile gözleri kesişir ve genç adam başıyla ona işaret eder.

Anglenna yavaşça Prenses Alor’Nadien ne’ye yanaşır, ve sessizce genç kuzenine sarılır..

..ve Anglenna ona sarıldığı anda kızın boğazından küçük bir hıçkırık kaçar.

Udoorin yerinde taş gibi bir ifadeyle kıpırdamadan dururken, Efendi Philius hayretle Anglenna’ya bakar..

..ve elini, belindeki kılıcın kabzasından çeker.

Neden sonra, arkası dönük olduğu Philius’a sessiz ve gizleyemediği bir korkuyla sorar Anglenna;

“Annem. High Lady Angrellen?”

Philius bir süre sessizliğini korumayı tercih eder. Sanki Anglenna ile daha fazla muhatap olmak istemiyormuşun iç muhasebesini yapıyor gibidir. Yüzü biraz yumuşar ama sesi vurgusuzdur.

“Kendisinden herhangi bir haber alınamadı. Bununla beraber, sizi o eğitti. Dolayısıyla onu en iyi tanıyan sizsiniz. Sizce Angrellen kendisine ön hazırlıklı bir kaçış planı yapmayacak biri midir?”

Anglenna buna cevap vermez.

Zira soru kendi kendisini cevaplar mahiyettedir. İşin Anglenna’yı acıtan yanı, annesi kendisine böyle bir plandan hiç bahsetmemiştir.

High Lady Angrellen öz kızını söz konusu bir kaçış planına dahil etmeyi asla düşünmemiştir.

Anglenna sevgili kuzenine sarılmış onu teskin etmeye çalışırken, gerçekte kuzeni de ona sarılmış ablasını teskin etmektedir..

 

Bulundukları oda uzun bir süre sessiz bir ağıt içerinde boğulur.

Neden sonra sessizliği kapının açılması bozar ve Anglenna arkasında Udoorin’in keskin iç çekişini duyar..

 

“Sen..”, diye ünler Udoorin. “Senin ne işin var burada?”

“Burası benim evim.”, der Darly Dor sırıtan bir sesle!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Udoorin hayretle Darly’e bakar.

“Ummm.. Seni en son burada gördüğümde..” diye afallar ve ne diyeceğini şaşırır.

“Açıkçası iş bana kalmış olsaydı, babamla aramdaki.. sorunları mezarıma kadar taşımaya razıydım. Nevarki kaldığınız hanın damında geçirdiğim geceler boyunca o garip kız, sessiz ve.. ne bileyim.. ‘uhrevi bir inatla’, beni babamla konuşmaya ikna etmeyi başardı.. Annem bile yıllarca uğraşmasına rağmen bunu başaramamıştı.”, diye acı bir hayretle mırıldanır genç hırsız.

“Merisoul.”, deyi verir Udoorin, ‘bu her şeyi açıklıyor’ anlamında.

“Hanımefendi nasıllar?”, diye sorar Darly, tek kaşı kalkmış bir şekilde Anglenna’ya sarılmış prensese bakarak.

“Üzgün. Babasının.. muhtemel acı kaybını az önce öğrenmiş durumda..”, der Udoorin ve Darly’nin arkasında, odaya girmemeyi tercih eden ikinci kişiye bakar.

“Lady Lilly..”

Lilly Venom ‘fırk’lar.

“Hangi ara beni leydi yaptınız? Sizin grupta normal bir kişi yok mu? Biriniz ‘ablam’ diye tutturdu, biriniz uyurken kafamı topuzla ezmeye çalıştı, şimdi de sen gelmişsin beni leydi’lemeye kalkıyorsun.”, diye söylenir Lilly Venom.

Udoorin iri omuzlarını silker.

“Aager’in kız kardeşisin. Sana leydi diye hitap etmezsem kafama odunla vurabilir. Ben çocukken bunu yeterince yaptı. Tekrar böyle bir alışkanlığa başlamasını gereksiz bir risk olarak görüyorum. Darly’nin burada olmasını anlarım da.. Senin..?”, diye Philius’a çaktırmamaya çalıştığı bir bakış atar.

“Efendi Philius benim kim olduğumu biliyor zira Arashkan’a en başta gelme sebebim kendisinin şahsi davetlisi olmamdı.”, der kız umarsız bir şekilde.

Udoorin’in hayretle kesici kıza, sonra da Efendi Philius’a bakar, ancak Philius kızın söylediklerini ne kabul eder, ne de inkar. Sessizce olduğu yerde, yüzünde tamamen nötr bir ifadeyle öylece durur.

“Kim için çağırdı?”, diye sorar Udoorin.

“Sen bir kanun adamının oğlusun, Efendi Udoorin. Kim için çağırıldığımı sana söylememi beklemiyorsun herhalde!”, diye keyifli bir hışımla tıslar Lilly Venom ve kısa.. çok kısa bir an gözü arkası kendilerine dönük olan Anglenna’ya kayar.

Udoorin’in gözleri kısılır.

Lilly’nin uyarısını görmüştür.

“Gnine’a, Gar Thalot için geldiğini söylemiştin..”, der Udoorin.

“Evet.”, der kesici kız utanmaz bir ifadeyle. “Ama hazır gelmişken 35,000 altın daha alabileceğimi düşünmüştüm. Sonra abimi gördüm. Tabii o zaman sadece azılı düşmanım Aager’di benim için. İçimden, Arashkan’ın ne denli ballı geldiğini düşünmüştüm. İki kodaman hedef ve bir de bonus..”

“Eminim abin, kendisini ‘bonus’ olarak görmene bayılacaktır.”, diye sırıtır Udoorin.

Kız umarsızca omzunu silker.

“Ona saydığım onca şeyi düşünürsek, bunu umursayacağını pek sanmıyorum. Ve tabii senin de bunu ona söyleyecek cesaretinin olduğunu düşünmüyorum!”, diye yapıştırır.

Darly ‘fırk’lar.

Udoorin gözlerini kısar.

“Bu yine de burada ne işin olduğunu tam olarak açıklamıyor.”, der genç adam.

“Darly..”, diye burnundan solur Lilly. “Şehir saldırıya uğradığında bir şekilde gelip buldu beni ve buraya gelmem konusunda beni ikna etmeyi başardı… Yılışık şey!”

“Buna alındım. Sana hiç yılışmadım.”, der Darly sırıtarak.

“Ne yapacaksın şimdi peki? Şehri terk etsen aslında bu senin için en iyisi.”, diye önerir Udoorin.

“En iyisi, ama aynı zamanda da en kazançsız seçenek bu benim için. Arashkan’a geldim ve başıma bela dışında bir şey gelmedi bu lanet şehirde. Elim boş gidemem. Ve ben, bana verilen işleri her zaman yaparım. Mesleki ahlak.. Ve elimde daha bitmemiş üç iş var; Arashkan’a çağrıldığım, geldikten sonra aldığım ve en son bana verilen iş..”, der Lilly Venom huzursuz edici bir gülümsemeyle..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Efendi Darlius.”, der Anglenna sakin bir resmiyetle.

“Darly.. Sadece Darly.. Ben ‘efendi’ birisi değilim ve senin tarafından ‘efendilenmek’ de istediğimi hiç sanmıyorum.”, diye cevap verir Darly soğuk bir üslupla.

“Darlius Philius Shadowcast..”, diye Prenses Alor’Nadien ne’nin boğuk sesi duyulur Anglenna’nın arkasından ve Lorna, kendisine biraz çeki düzen vermiş bir şekilde yaklaşır.

“Lütfen. Ablama karşı biraz anlayış göstermenizi istiyorum sizden —şahsi bir rica olarak.”

“Hanımım.. Ricanız, benim için emrinizdir.”, der Darly ve tek dizinin üstüne çöker.

“Lütfen. Böyle de yapmayın ve ayağa kalkın. Ben ülkesiz biriyim artık. Ben ülkemi de, halkımı da yüzüstü bırakmış biriyim ve prenses olmayı hak etmiyorum. Ben artık bir prenses değilim.”, der Lorna yüzü çekilmiş bir şekilde.

“Hanımım.”, der Darly tekrar ve olduğu yerden kalkmaz. “Ülkeniz ve halkınız, sizden çok önce yüz üstü bırakılmışlardı. Sorumluluğunuzu şimdi terk ederseniz, o zaman kim hakkıyla üstlenecek onu? Ülkeniz hala orada. Halkınız da sadece dağılmış durumda. Söyledikleriniz arasında doğru olan tek şey artık bir prenses olmadığınız, çünkü siz artık bir Rise’siniz. Ve zamanı gelince ülkenize geri döneceksiniz ve halkınız da size geri dönecek. Ancak bu şekilde High Woods tekrar yeşerecek ve yeni bir Bari Na’ammen yükselecek.”

Lorna hayretle önünde eğilmiş ‘hırsız’a bakar.

“Çocuk haklı.”, der Anglenna. “Sen Rise olmazsan, ben olmak zorunda kalırım ve emin ol kimse de bunu istemez.”

Elf kadın başıyla Darly’ye işaret eder.

“O beni öldürmek istiyor çünkü benden nefret ediyor.”, der ve Darly’nin babasına, Efendi Philius’a döner.

“Aynısını babasıda istiyor, ama o önce benim olabildiğince rezil olduğumu görmek istiyor.”, diye acı bir şekilde gülümser.

Philius’dan sonra Lilly Venom’u süzer.

“Kız ise cesedimden kâr etmek niyetinde.”, der ve onu da geçer.

Ve son olarak Udoorin’e bakar.

“Ben herhangi bir şekilde sizi zarar vermek niyetinde değilim, Haş Teyze!”, diye hızlı bir şekilde söyleyiverir Udoorin.

Anglenna gülümser.

“Bu doğru. Ancak bana gösterdiğin anlayışın, sadece nişanlına olan sevginden ve sadakatinden mütevellit olduğunu ikimiz de biliyoruz, genç adam.”, der ve tekrar Lorna’ya döner.

“Gördüğün gibi, benim bir Rise olmam mümkün olmakla beraber, bunun çok kötü bir fikir olacağı aşikar.”

“Beni unutmayın. Seni ben de öldürmek istiyorum!”, diye bulundukları odanın kapısı açılır ve kolu sargılı halde Largo içeri girer.

Efendi Largo keskin ve tecrübeli gözlerle içerdekileri süzer ve kıkırdar.

“Sadece bu odadaki iki kişiyi bile yakalayıp hapse attırsam zengin olurdum.”, der mutlu bir ifadeyle.

Lilly Venom ‘fırk’lar.

Darly ise sırıtır.

“Şimdi. Hazır herkes buradayken..”, diye satır başı yapar Largo ciddi bir şekilde. “Öncelikle, Efendi Philius.. Şehrin kuzeyindeki muhafız birliği ile ilgili en son haberler nedir?”

“Orken’ler çok kalabalık.”, der Philius. “Askerlerimin, muhafız birliğine ulaşması en iyi ihtimalle yarın akşama gerçekleşmiş olur. Bunu başarmaları halinde, onların ve oraya sığınmış halkın buraya getirilmesi ise iyimser bir tahminle en az bir gün sürecektir. Buna rağmen kayıplar astronomik olacaktır. Askerlerimin, oradaki muhafız ve sivillerin buraya getirilmesi ve rıhtıma yönlendirilmesi, şehrin güneyindeki okçu birliklerinin de aynı zamanda gemilere yüklenmesi oldukça zor olacak. Çıkacak kargaşada ve peşimizden koşturan Orken’lerle kıyım ve can kaybı, korkarım çok büyük olacak.”

Largo bir an düşünceli bir şekilde sessizliğe bürünür. Sonra karalı bir şekilde konuşur.

“Kayıplar kaçınılmaz, Efendi Philius. Rıhtımda bekleyen bütün gemi kaptanları plandan haberdar. Saldırı başladıktan kısa bir süre sonra şehrin kaderi belli olmuştu. Princeps Kaladin’in bize, ARİS’e verdiği son emir, olabildiğince muhafız ve sivilleri kurtarmamız yönünde olmuştu. Şehir, Arashkan Gölü dışında üç yandan kuşatıldığı için, gemilere adamlarımızı erkenden göndermiş ve kaptanları da hazır olmaları hususunda uyarmıştık.”

“İleri görüşlü bir plan.”, diye takdir eder Philius.

“Hayır, Efendi Philius. Bu sadece bir kaçış planı ve ileri görüşlü olan hiç bir yanı yok.”, der Largo acı bir şekilde.

“Şehir. Düşmanın eline geçmesi halinde, burayı hem kış için, hemde doğal bir üs olarak kullanmayacaklar mı?”, diye sessizce sorar Prenses Lorna.

Largo sessiz bir hışımla yumruklarını sıkar.

“Evet, Hanımefendi. Tamamen öyle olacak. Dahası, bizim aksimize onların surları tutacak sayıları da var. Krallığın bütün orduları bile gelse, onları bu şehirden kazımak onlarca yıl, on binlerce de hayata mal olacak.”, diye feci bir hakarete uğramış gibi konuşur Largo. “Üstüne üstlük bir de saraya girip, hala hayatta ise küçük Korodin’i bulmamız ve onu da sağ salim oradan çıkarmamız lazım.”

“Saray için bir çözümümüz yok, Efendi Largo.”, der Lorna sessizce. “Ancak şehrin asla Orken’lerin elinde kalmaması için bir çözümümüz olabilir.”

“Benim de küçük Korodin için bir çözümüm olabilir.”, der Lilly Venom ölümcül bir sırıtışla.

Largo’nun iki kaşı da kalkar ve hayretle iki kıza da bakar.

“Önce siz anlatın, Lilly hanım.”, der Lorna. “Benim söyleyeceklerimden sonra Efendi Largo’yu kaybetmiş olabiliriz.”

Udoorin buna gür sesiyle güler.

Anglenna’nın yüzünde ise nahoş bir gülümseme belirir.

“Durun tahmin edeyim. Bu sizin ‘yapacak işimiz var’, derken kast ettiğiz şeydi..”, der Largo acı bir şekilde hicvederek.

Lorna susmayı tercih eder.

Largo esefle derin bir nefes çeker ve Lilly Venom’a döner.

“Sizi dinliyorum, Lilly Venom..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bundan benim de haberim yoktu.”, der Darly Dor.

Lilly Venom yakışıklı hırsıza bin yardalık, horlayan bir bakış atar. “Neden bilesin ki? Sen sadece basit, yılışık bir hırsızsın!”

“Alındım.”, der Darly sırıtarak.

Lilly Venom, zihninde Darly’nin üstünü karalar ve Largo’ya döner.

“Geçit, yıllar önce kesiciler tarafından açılmıştı ve sizin acınası istihbaratınızın haberi olmamasına da hiç şaşırmadım. Bir gün işe yarar diye kazılmıştı ancak geri zekalı hırsızlar Arashkan’daki buldukları tüm kesicileri öldürdükleri için bundan haberdar olan pek de kimse kalmadı. Tıpkı hırsızlarda olduğu gibi, kesicilerinde kendilerime özel gizli bilgi kaynakları var. Geçit bir kaç yüz yarda uzunluğunda ve Arashkan kütüphanesinin, Heaven Parkı yanından başlıyor. Girmesi de, çıkması da oldukça zor bir geçit zira o mesafeyi tek sıra halinde, fevkalade sıkışık bir tünelden sürünerek gitmemizi gerektirecek. İri cüsseli birisi sıkışıp kalır ve tüneli tıkar. Ama bir çocuk için göreceli bir şekilde kolay olur. Kapalı, dar alanlarla sorunu olanlar varsa, onlar da hiç gelmesinler. Zırhsız, ve muhtemelen sadece birer hançerle girmeniz gerekecek.”, der kesici kız kati bir üslupla.

“Shit!”, diye küfreder Largo.

“Çok ayıp, Efendi Largo, ama isabetli!”, der Anglenna gülümseyerek.

Largo, uzun bir sessizlik içerisinde Lilly Venom’a bakar. Sonra bir karara varmış gibi konuşur.

“Öyle olsun, Lilly Venom. Kesiciler geçidini kullanacağız. Bunun için Efendi Philius’tan ve kendi muhafızlarımızdan gönüllü isteyeceğim.”, der.

“Akıllıca.”, diye cevap verir Lilly. “Çünkü çoğu —muhtemelen hiçbiri geri dönmeyecekler.”

“Bunu başarmamız halinde size ne borçlanacağım?”, diye sorar Largo kısılmış gözlerle.

“An itibariyle hiçbir şey, zira elinizde verecek bir şeyiniz yok.”, der Venom acımasızca. “Ama ileriki bir tarihte verebileceğiniz uygun bir şeyler düşünebiliriz, sanırım.”

Largo acınaklı bir ifadeyle, “Neden bunun bir gün gelipte beni bi tarafımdan ısıracağı hissine kapılıyorum?”, der.

Sonra Prenses Lorna’ya döner.

“Hanımefendi, sanıyorum sıra sizde.”, diye sorar Lorna’ya.

Lorna sesini çıkarmaz. Sadece yanında duran Anglenna’ya başıyla küçük bir onay verir.

Anglenna önce Efendi Largo’ya bakar. Sonra Darly’e döner.

“Tekrar; Efendi Darlius..”, der sakin bir resmiyetle genç, yakışıklı hırsıza.

Darly’nin kaşları çok hafif çatılır ama sesini çıkarmaz.

“Bize eski Hırsızlar Loncası’nın konumu ve ilgili yere en yakın girişi lazım..”, der Anglenna ve bunu herhangi bir ima yada vurgu yapmaksızın söyler.

Darly uzun bir süre aklı karışmış bir şekilde Anglenna’ya bakar, ancak kadının gerçekte neden bahsettiğine en sonunda ayılır.

SEN! SEN AKLINI KAÇIRMIŞ OLMALISIN! HAYIR! SEN AÇIKÇA MANYAKSIN, KADIN?!“, diye hayret.. ve nefretle ünler.

“Efendi Darlius. Lütfen ama.”, diye çok hafif bir tonla azarlar genç hırısızı, Lorna.

“Ben üzgünüm hanımım ama bu sefer sözlerimi geri alamayacağım! Bu şirret şeyin ne istediğini biliyor musunuz?”, diye yarı histeriyle neredeyse haykırır Darly.

“Evet.”, diye cevap verir Prenses Alor’Nadien ne sakin bir sesle. “Bu kararı ablam tek başına vermedi.”

“Neler oluyor? Eski Hırsızlar Loncası’nda ne var?”, diye sorar Efendi Largo.

Darly çenesini kapatır ve Largo’nun sorusuna cevap vermez.

“Bu şehri Orken’lerin eline bırakmayacak bir şey.”, der Anglenna.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Kafam karıştı.. Siz.. Üçünüz.. Eski Hırsızlar Loncası’na gireceksiniz ve oradaki bir laneti şehre salacaksınız. Doğru anlamış mıyım?” , diye yüzünde hayret ifadesiyle sorar Efendi Largo.

“Üç aşağı, beş yukarı, evet..”, diye cevap verir Udoorin sakince.

“Kusuruma kalmayın ama gerçekten aklım karışmış durumda.”, der Largo. “Bir lanet ne yapabilir ki? Bildiğim kadarıyla lanetler bölgesel, kişisel yada belirli davranış veya eylemleri gerçekleştiren kişilere musallat olurlar.”

“Tanımlamanız oldukça isabetli, ancak kümülatif olarak kapsayıcı değil.”, der Anglenna.

“Açıkla.”, der Largo kısaca.

“Bu lanet.. zamanla büyüyen, büyüdükçe de genişleyip güçlenen bir lanet. Özellikle de etrafında gasp edecek canlar olduğu sürece. Dağ, göl, ırmak gibi doğal engeller, lanetin daha da yayılmasına engel olabilir ancak lanet, ‘gasp ettiği’ canlara oranla ‘yaşayacaktır’.”

“Yani Arashkan’da yaşayan ne varsa onları yutacak, sonra da dünyanın gerisine yayılacak!”, diye hafif tırsmış bir ifadeyle ünler Largo.

“Hayır, Efendi Largo. Lanet şehir surlarına dayandığında duracaktır zira surlar hem fiziksel olarak yüksek ve kalınlar, hem de metafiziksel olarak ‘doğal sınır’ işlevi görürler. Bir şehrin surları, söz konusu şehrin kati olarak nerede başladığını ve bittiğini bize söyler. Yaşayan bütün canlıların bilinç altında oluşturduğu bir sınırdır bu; surların bir yanında iseniz şehrin ‘dışındasınız’, diğer yanında iseniz, ‘içindesiniz’..”, diye, verdiği dersin sonunda öğrencilerini sınava tabi tutacakmış izlenimi veren bir üslupla anlatır Anglenna. “Dahası, bu lanetin oldukça ‘basiretli’ bir farkındalığı var. Ve o farkındalıkla belirli bir bölgeyi —Arashkan’ı— sürü mantığı ile sahiplenecek ve kimsenin bu bölgeye girmesine de izin vermeyecek, ama kendisi de dışarı çıkmayacaktır.”

Odadaki herkes hayretle Anglenna’ya bakar.

Largo birkaç defa bir şeyler söylemek için meyleder ama ağzından herhangi bir şey çıkmaz.

“Bu lanet, kuru bir nazar değil, Efendi Largo. Bu lanet, ‘Üç Köpeğin Laneti’ ve bilinen tarihte hiç kullanılmamış bir lanet. ‘Ölü’ rivayetlere göre, bir başka zaman döngüsünde ve sadece bir defa kullanılmış.. ve sanırım o döngünün de sonunu getirmiş.”, diye bitirir high elf kadın.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Efendi Largo sessiz bir hışımla Darly’ye döner. “Şehirde böyle bir lanet vardı ve siz bunu otoritelere bildirmektense onu kendinize saklamayı mı tercih ettiniz? Tam olarak ne kadar salak olduğunuzu hayat etmeye çalışıyorum ancak kıyaslayabileceğim bir başka şey gelmiyor aklıma!”

Darly ölü gözlerle Largo’ya bakar.

Sonra aynı gözler Anglenna’ya seyreder.

“Laneti şehre biz getirmedik, Efendi Largo. Ve isteyerek de onu kendimize saklamadık. Lanet elimize yanlışlıkla geldi. Bizim yaptığımız —yapabildiğimiz tek şey, onu bulabildiğimiz her türlü muhafaza büyüsü, kum torbası, taş, tahta ve çiviyle saçıldığı mahzene kapatıp zaptetmekti. Yıllardır olduğu yerde muhafaza edildiğini düşünürsek, bunu da başardığımızı söyleyebilirim.”, diye cevap verir Darly soğuk bir ifadeyle.

Largo burnundan solur ve daha sert bir şekilde bastırır.

“Peki sizin elinize ‘yanlışlıkla’ nasıl geçti bu lanet?”

Darly az evvelki ölü gözlerini Anglenna’dan ayırmadan cevap verir.

“Felishia Fremeir..”

..ve Largo bir anda her şeye ayılır.

“Yıllar önce.. Ri Grandaleren’in gönderdiği hediyeler! Saraydaki Antikalar ve Hediyelerden sorumlu kişiye teslim edilmişti. Princeps Kaladin’in yeğeni Lady Felishia Fremeir’e. O gece hediyeler evinden çalınmış ve kendisi de ertesi gün öldürülmüş olarak bulunmuştu!”, diye ünler ve büyük bir hışımla Lorna’ya döner.

“O hediyeleri Princeps Kaladin’e babam göndermedi, Efendi Largo. Söz konusu hediyelerden haberdar bile değildi.”, diye sakin bir şekilde cevap verir Prenses Lorna.

“Peki kim—?”, diye sorar Largo ancak bir başka ses araya girer.

“O hediyeleri, gerçekte High Lady Angrellen göndermişti, Efendi Largo..”, der soluk bir sesle Anglenna.

Ve ortalık bir anda sessizleşir.

“Efendi Philius. Siz biliyor muydunuz? Bundan haberiniz var mıydı?”, diye hırlar Largo, Philius’a.

“Hediyelerin lanetli olduğundan? Hayır. Sevgili Angrellen hanımefendi yaptığı şeyleri ‘küçük’ gördüklerine asla açıklamazdı. Ve Angrellen kendisi dışında herkese küçük, değersiz ve harcanabilir gözüyle bakardı.. Öz kızının bile o zamanlarda lanetten haberdar olmadığını düşünürsek, sanırım kendileri de annesi hakkında daha isabetli sonuçlara varacaktır..”, diye nötr bir ifayle cevap verir Philius.


“Bunu size ima etmeye çalışmıştım, Efendi Darlius. Benim herhangi bir yaptırım gücüm yok.”, der Anglenna, genç hırsıza.

“Peki sizin, elinize nasıl geçti o hediyeler?”, diye sorar Largo, tekrar Darly’e dönerek.

“İlgili hanımefendinin evini soyduk.”, diye anca duyulur bir sesle cevap verir Darly ve odadaki herkes genç adamın kahrını da, utancını da görür. “Bir şekilde ‘Lanet Piçler’ olarak bilinen Kesiciler Lonca’sı da haberdar idiler hediyelerden. Biz hediyeleri, sadece pahalı hediyeler olarak kaldırdık. Sanıyorum kesicilerin bu konuda daha fazla bilgisi vardı ve Felishia hanımefendiyi öldürerek ondan almaya çalıştılar ancak birkaç saatle kaçırdılar zira biz çoktan hediyeleri yürütmüştük. Daha sonra hediyelerin mahiyeti ortaya çıktı ve eski lonca merkezimizi terk etmek zorunda kaldık. Yıllar önce sokaklara taşan kesicilerle hırsızlar arasındaki savaş da bu yüzden patlak verdi. Kesiciler yaptıkları işte çok iyiler, ama biz çok daha fazlayız. Yüzlerce ceset karşılığında Arashkan’ı kesicilerden temizledik ve onların gizli merkezine yerleştik.”

 

Largo elinde tuttuğu keskin, iri bir hançerle ayağa kalkar. Yüzünce fevkalade çirkin bir ifadeyle Darly’e ve Anglenna’ya bakar ve haşin bir sesle tıslar.

 

“İkinizi de şuracıkta öldürmemem için bana bir tane sebep gösterebilir misiniz?”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Efendi Largo, Anglenna’ya, ondan sonra da Darly’ye hayretle karışık bir hışımla bakar. Efendi Philius, kendisinden beklenmedik bir şekilde ve sessizce oğlunun yanına geçer ve bunu yaparak Largo’ya gerekli mesajı da vermiş olur. Benzer bir şekilde Prenses Lorna ve Udoorin’de Anglenna’nın, biri bir yanında, diğeri de öbür yanında gardlarını alırlar. İki sevgilinin de Largo’ya verdiği mesaj aynıdır;

ALAMAZSIN, BİZ DE VERMEYİZ!

“Demek böyle. High Spires’ın efendisi ve Bari Na-ammen’in prensesi suçluları, kaçakları ve hainleri koruyacaklar. Bunu dün biri bana söylemiş olsaydı önce yüzlerine güler, sonra da söyleyeni yere yapıştırırdım. Tarih bu yaptığınızı unutmayacak!”, diye dişleri arasından hırlar Largo.

“Efendi Largo.”, der sakin bir şekilde Prenses Alor’Nadien ne. “Ablamın, ne lanetin hazırlanmasında, ne de şehre getirilmesinde herhangi bir payı, emeği, niyeti veya azmi vardı. Kendisine de hediyelerin babam tarafından gönderildiği söylendi, söyleyen kişi de annesi olduğu için buna inandı. ARİS ne zamandan beri kişileri atalarının günahlarından dolayı cezalandırıyor? Efendi Darlius ise yaptığı cürüm dolayısıyla farkında olmadan, hediyelerin Princeps Kaladin’e ulaşması halinde kati olarak gerçekleşecek cinayetleri engellemiş, bu şekilde de High Woods ile Arashkan arasında başlayacak kaçınılmaz bir savaşı da önlemiş oldu. Ve kontrolsüz bir şekilde serbest kalacak olan bir lanetin de şehrinizi yutmasına mani olmuş oldu. Sanıyorum hiddetiniz anlaşılır olmakla beraber, aynı zamanda yersiz ve hedefi itibariyle de isabetsiz.”

Largo derin bir nefes alır.

Sonra da hançerini kınına geri yerleştirir ve prensese kırık bir şekilde gülümser.

“Hakkınızda söylenenler gerçekten eksik kalıyor, Hanımefendi.”, der.

“İnanın hakkımda neler söylendiğini bilmiyorum, Efendi Largo. Ancak bana baktığınızda gördüğünüz her ne ise, ben tam olarak o’yum. Daha fazlası değil”, der Lorna nazikçe gülümseyerek. “Şimdi. Efendi Darlius. Bizim gece hareket etmemiz daha avantajlı olacaktır. Ama sanıyorum sizin hareket etme vaktimiz geldi. Gitmeden önce bize eski loncanız, lanetin kıstırıldığı yer ve oraya ulaşabileceğimiz en kestirme girişin konumlarını atabilireseniz, biz de hazırlıklarımıza başlayabiliriz.”

 

Lilly Venom ve Darly Dor, Efendi Largo’nun küçük Korodin’i kurtarma operasyonuna, sekiz şehir muhafızı ve on iki elfle gönüllü olurlar. Efendi Philius, vedalaşma zamanı geldiğinde, yıllar sonra ilk defa oğluna sarılır, sonra da bozuntuya vermemeye çalışarak arkasını döner ve odadan çıkar.

Darly, babasının arkasından öylece bakakalır.

 

Onların ayrılmasından sonra Anglenna, Lorna ve Udoorin, gece olduğunda yola koyulacakları saate kadar kendilerine tahsis edilen odalara çekilirler. Güneş batmaya yakın üçü de yıkanmış ve dinlenmiş olarak tekrar ana salonda buluştuklarında Efendi Philius onları karşılar.

“Hanımın.. Bunu bir gün, Rise olduğunuzda, size takdim etmek amacıyla özel olarak yaptırmıştım. Öyle görünüyor ki çoktan Rise olmuşsunuz ve hediyemi geciktirmekte bir fayda görmüyorum.”, der Philius ve zarif, işlemeli bir sandığı prensesin önüne koyar ve imtina ile kapağını açar.

Sandığın içinde altın, gümüş ve mithral işlemeli muhteşem bir zırh vardır.

 

 

“Bu..”, diye afallar nadir anlarda olduğu gibi prenses. “Bu fevkalade bir hediye Efendi Philius.”

“Beni ilk ziyaret ettiğiniz zaman bunun siparişini vermiştim. Sanıyorum bu geceki girişiminizde işinize fazlasıyla yarayacaktır.”, der ve Udoorin’e döner.

“Sir Udoorin. Elflerin, High Woods’un ve rahmetli Bari Na-ammen’in sevigilisi ile hayatınızı paylaşmaya karar verdiğinizi yeni öğrendim. Dolayısıyla size özel bir hediye hazırlama vaktim olmadı.”

“Gerek de yoktu, Efendi Philius. Prenses Alor’Nadien ne’ye gösterdiğiniz sadakat benim için fazlasıyla kafi.”, diye biraz kızararak cevap verir Udoorin.

“Alicenapsınız, Sir Udoorin..”, der Philius gülümseyerek. “Bununla beraber, sevigili Rise’mizi kör halinizle koruyamaz ve ona göz kulak olamazsınız. Lütfen bu küçük hediyemi kabul ediniz. Eminim işinize yarayacaktır.”

 

 

Philius, küçük bir kutu çıkartır ve onunda kapağını açar. Kutunun içide şekli garip, üstünde bazı yazıtların kazındığı avuç büyüklüğünde açık yeşil bir taş vardır sadece.

“Ummm..”, der Udoorin.

“Bu bir Dönüştürme Taşıdır ve karanlıkta görmenize yardımcı olacaktır.”

“Aaaa.. Teşekkür ederim, Efendi Philius.”, der Udoorin ve yüzünde mutlu bir ifadeyle taşı alır.

“Üstünüzde barındırmanız yeterli olacaktır. Kaybetmediğiniz ve taşı imal eden büyücü hatatta olduğu sürece işinizi görecektir.”

Philius son olarak Anglenna’ya bakar.

“Hayır, Anglenna. Sana verecek hiçbir ‘hediyem’ yok. Asla da böyle bir niyetim olmadı..”, der haşin bir kinle.

Prenses Lorna bir şey diyecek gibi olur ancak Philius, pek de hoşnut olmadığı açıkça görülür bir gülümsemeyle bir elini kaldırır.

“..bununla beraber, ne yazık ki eşim Rimel Auburn benimle aynı fikide değil.. Yıllarca ve ısrarla senin için iyi şeyler söylemeyi tercih etti ve sanıyorum bazı noktalarda da haklı çıktı.”, der Efendi Philius ve uzun, ince bir kutu çıkartır. Kutunun kapağını kaldırır ve içinden büyülü rünlerle işlenmiş, on iki inçlik, ince, çarpık uçlu bir asa çıkartır.

 

 

“Bu, güzel eşim Rimel’in sana şahsi hediyesidir. Bunu iyi günlerde kullanın demek isterdim ama korkarım iyi günlerimiz sona erdi..”, der Philius, sonra tekrar Prenses Lorna’ya döner.

“Hanımım. En az bir geminin rıhtımda sizi beklemesi için elimden ne gelirse yapacağım, nevarki onların kumandası bize ait değil. Sanıyorum iki günden az vaktimiz kaldı. Sizlere hayırlı yolculuklar diliyorum.”

“Teşekkür ederim, Efendi Philius. Sizinle tanıştığımız günden beri yardımlarınızı esirgemediniz. Kaldığımız handa okumam için görderdiğiniz romanlar için de müteşekkirim.”, der samimi bir şekilde Lorna ve Philius’a gülümser.

Efendi Philius mahcup olur ve yüzü biraz kızarır.

“Başımız üzerinde yeriniz var, Hanımım.”, der utanmış bir şekilde.

“Efendi Philius.”, der Lorna son olarak. “Gitmeden önce Efendi Largo’ya kendim söylemek isterdim ancak yanlış anlaşılmaların oluşturduğu duyguların düzelmesi için yeterli zamanımız olmadı. Saraydan kendisi geri gelebilirse, onu gemilerin bir kısmını Arashkan ordusunu Orken kuşatmasından göl tarafından kurtarması gerektiği konusunda ikna etmelisiniz. Efendi Largo’nun geri gelmemesi durumunda, ilgili kişileri ikna etmek size düşecek. Arashkan’nın yaklaşık otuz bin askeri var o karargahta ve orda kalmak konusunda ısrar ederlerse, anlamsız yere telef olacaklar.”

“Hanımım, ordunun karargahı bir kaledir. Kaleden ayrılırlarsa nereye gidebilirler ki?”, diye sorar Philius.

“Serenity Home, Efendi Philius.. Onları Serenity Home’a yönlendirmelisiniz zira bizim de burada işimiz bittiğinde, biz de oraya gideceğiz. Orken’lerin kendilerini garanti altına alabilmeleri için sırtlarını güvence altına almaları şart. Bunun için de Serenity Home kasabası ve civarını almaları gerekli. O bölge kati olarak Orken’lerin eline düşmemeli. Ancak bu şekilde onları doğudan, batıdan, kuzeyden ve umuyorum ki güneyden sıkıştırabiliriz.”, der Lorna kati bir sesle. “Bu konuda da ilgilileri ikna etme işini size bırakıyorum.”

“Emriniz üzere, Hanımım. Elimden geleni ve daha fazlasını yapacağım.”, diye söz verir Philius.

Lorna derin bir nefes alır.

“O zaman size elveda, Efendi Philius. Sizi ve güzel eşinizi tekrar göreceğim günü iple çekiyor olacağım. Şayet iki gün içerisinde geri gelmezsek, daha fazla beklemeyin. Sizinle Serenity’de buluşuruz.”

 

Udoorin, prensesin yanına gelir, başıyla Philius’u selamlar ve beraber odadan çıkarlar.

Anglenna prensesinin peşinden gitmeden önce durur ve Philius bir an nefret ettiği aristokrat kızla yalnız kaldığına ayılırlar.

“Annemin uzantısı olarak seninle tanıştım, Philius. Onun.. annemin.. ağından kurtulabilmem için çok sevdiğim birisinin, kucağımda ölüşünü seyretmek zorunda kaldım.. Geçmişte sana yaptıklarım için özür dilerim. Affını beklemiyorum ama diliyorum. Elveda..”, der Anglenna ve sessizce dönüp kapıya yönelir.

“Prenses sana emanet, Anglenna..”, diye Philius’un yorgun sesini duyar arkasından. “Genç Udoorin iyi bir çocuk ve prensesimizi mutlu ettiğini görmek çok da zor değil.. Ama en nihayetinde ikiside genç ve daha bir çok şeyi göremeyebilirler. Zamanla öğreneceklerinden eminim, nevarki zaman, an itibariyle kıtlığını çektiğimiz bir şey..”

 

Anglenna tekrar Philius’a dönmez, sesini de çıkarmaz.

Sadece elindeki ince, çarpık uçlu asaya bakar ve başıyla onaylar..

..ve prensesinin ardından, Üç Köpek Lanetini Arashkan şehrine salmak için yola çıkar.

 

 


 

 

 
 

The Malediction of ‘Rellen.. (Part Two)
“Ülkem Arashkan..”

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne ve Orken orduları karşısında krallığın birçok yerine dağılıp yardım ve müttefik bulmaya çalışacaklardır.

Bu küçük gruplardan bir diğeri de
Anglenna Sunsear, Alor’Nadien ne Feymist
ve Udoorin Shieldheart’dır..

Bu hikaye,
The Malediction of ‘Rellen.. (Part One)
“All Out!”
dan
sonra yer alır..

 

High Lady Agnlenna Sunsear! Sizi burada görmek gerçekten pek şaşırtıcı. Bir grup ‘insanın’ hayatını kurtarmak için kendinizi tehlikeye atıyor oluşunuz bir yana, burada, bu yanan şehirde hala bulunduğunuzu görmek ayrıca hayret verici. Sizi Bari Na-ammen’de, kendi şehrinizi müdafaa ederken bile düşünemiyorum..”, der on-on iki kişi kalmış küçük muhafız birliğinden biri.

Anglenna sesi tanır ve yüzü buz gibi bir ifadeye bürünür..

..buz gibi ve bıkkın.

“Bir bu eksikti..”, diye sessiz bir hışımla burnundan solur.

Muhafızlar tedirgin bir şekilde bir birlerine, aralarında kendisine ‘bir bu eksikti’ diye hitap edilen adama, ve az evvel —ve muhtemelen sonları olacak iki Orken mangasından birisini vahşi bir kıyımla doğrayan iri adam ve ince, ‘zarif’ kıza, diğerini ise harlayan bir ateş halkasında kül eden, uzun boylu, platin-sarısı saçlı high elf kadına bakarlar.. ve ivedilikle kenara çekilirler.

“Abla?”, diye meraklı bir ifadeyle sorar Lorna.

“Abla.. Size ‘abla’ diye hitap edip samimi saygı ve gerçek sevgi gösterebilecek sadece bir kişi düşünebiliyorum, ‘saygıdeğer’ High Lady Anglenna.. O da Prenses Alor’Nadien ne’dir.”, der sesin sahibi ve muhafızların açtığı aralıktan, hafif dalgalı altın saçlı, derin mavi gözleri, biçimli geometrik hatları ve kalın kaşları ile muhtemelen pek çok kadının kalbini kırmış bir adam öne çıkar.

Anglenna ise öne çıkan bu yakışıklı, yakıcı ve çarpıcı adamı şuracıkta kül etsem da uzun, anlamsız, vakit kaybı ve bıktırıcı bir konuşmayı, hiç başlamadan bitirsem mi acaba, der gibi süzer.

Ancak, “Efendi Largo..”, diye tekrar burnundan solumayı tercih eder.

“Haş Teyze?”, diye bu sefer de Udoorin sorar. “Kimdir bu adam?”

Anglenna’nın kendisine ‘Efendi Largo’ diye hitap ettiği adam, ‘Haş Teyze’ ifadesini duyunca yüzü mutlu bir şekil alır ve ‘fırk’lar.

“‘Haş Teyze’.. Bunun sizi ne denli çileden çıkardığını ancak tahmin edebiliyorum, Anglenna.. Görmek için para bile verirdim ve eminim her kuruşuna da değerdi.”, der Largo sırıtarak.

Udoorin ellerindeki baltaları daha sıkı kavrar ve çok hafif bir şekilde Anglenna ve Lorna’ya doğru meyleder ve onun bu hareketi, Largo denen adamın gözünden kaçmaz.

“Buna gerek olduğunu sanmıyorum, Efendi Udoorin. Yada size ‘Prens’ Udoorin diye mi hitap etmeliyim?”, diye bu sefer de genç adama sırıtır.

Udoorin’in bir kaşı kalkar.

“Prens olduğumun farkında değildim..”, der sessiz bir tehditle.

“Prenses Alor’Nadien ne’nin müstakbel nişanlısının, nihai olarak bir prens olacağı sonucuna varmak çok da zor bir çıkarım değil, genç Udoorin Shieldheart.. Baban nasıl? Sağlığı yerindedir, umarım..”, diye sakin bir üslupla konuşur Largo.

“Kimsin sen?”, diye sessizce gürler Udoorin.

“Bu adam..”, der Anglenna, “..Ajan Largo. Kendisi ARİS’ten.”

“Aaa.. Bu ayrıntıyı sizinle paylaştığımı hiç hatırlamıyorum saygıdeğer hanımefendi.”, der Largo alınmış bir sesle.

Anglenna adama uzun bir an bakar.

“Silah kaçakçısı?.. SİLAH KAÇAKÇISI?! Kendini bana bir silah kaçakçısı olarak tanıttığında buna gerçekten inanacağımı düşünecek kadar aptal olamazsın, Ajan Largo.”, diye gözlerini kısmış bir şekilde adamı süzer.

“Kişi umut edebilir, öyle değil mi?”, diye sırıtır Largo.

“Umut, sadece senin gibi ahmaklar içindir.”, diye tiksintisini hiç saklamadan ifade eder high elf kadın.

“Buna alındım.”, der Largo. “Nevarki, Arashkan’ın bu halini göz önünde bulundurursak, bir ahmak olduğum, sanıyorum isabetli bir tespit. Şimdi.. İsterseniz Orken manga ve timlerinin cirit attığı burada değil, daha makul ve tercihen kapalı bir yerde konuşalım isterseniz..”

“Ya istemezsek?”, diye kaşları çatılı bir şekilde hırlar Udoorin ve Anglenna’nın önüne geçer. “Bizim yapacak işlerimiz var ve gereksiz konuşmalarla harcayacak vaktimiz yok.”

Anglenna’nın iki kaşı da kalkar ve arkasında durduğu genç adamın kendisini sahiplenişi hayretle seyreder.

“Yapacak ‘işiniz’.. her ne ise bunu yardım olmaksızın yapma ihtimaliniz nedir, genç Udoorin. Siz bu adamları kurtardınız. Bundan dolayı müteşekkirim. Vakitli gelişiniz olmasaydı, muhtemelen hepsi şu anda ölmüş olurdu. Bizden size bir zarar gelmez. Ancak şehirden ivedilikle ayrılmanızdan sonra, sayınız azalmış olarak tekrar geri dönmüş olmanız, merak uyandırmıyor değil.”, der Largo. Sonra da, “Hele buradaki saygıdeğer Anglenna hanımefendiyle geri dönmüş olmanız.. bazı soruları da beraberinde getiriyor..”

Anglenna sesini çıkarmaz..

..ve Lorna’ya küçük bir bakış atar.

Largo’nun gözünden bu da kaçmaz ve ‘enteresan’ bulduğu bir cihaza, yada ‘zamazingo’ya bakar gibi, tek kaşı kalkmış bir şekilde Anglenna’ya bakar.

“İlginiz ve koşullar altındaki misafirperverliğinizden ötürü müteşekkiriz, Efendi Largo. Sizden tek dileğim, işimizin çok uzun sürmemesi, zira vakit hususunda kaçınılmaz bazı kısıtlamamız var.”, der Lorna samimi bir üslupla.

“Leydim. Anlayışınız ve zarafetiniz, hakkınızdaki söylentileri fakir bırakıyor. Eşsiz güzelliğiniz ise kelimelere sığmaz. Lütfen, bu taraftan..”, der Largo ve nazikçe onları ve muhafızlarla birlikte seri adımlarla yanan şehrin doğu yakasına doğru yönlendirir.

Giderlerken toz ve dumandan zorlukla seçilen, Arashkan şehrinin merkezindeki koca sarayı görürler.

Görebildikleri kısmı itibariyle sarayın duvarlarında ciddi hasar ve yarıklar mevcuttur ve kulelerinden bazıları da kapkara duman eşliğinde harlanarak yanmaktadır.

“Birinci Lord, Princeps Kaladin?”, diye sorar Lorna yüzünde samimi merak ve korkuyla.

“Kendisinden haber alamadık ancak öldürüldüğüne dair dedikodular var. Sizinle karşılaşmadan önce bizler saraya sızmaya çalışıyorduk ancak Orken’ler bölgeyi fena halde sarmış durumdalar ve içeriden gelen çatışma sesleri ve patlamalara bakılırsa, mücadele hala devam ediyor. Princeps Kaladin’in kendisi olmasa da, en azından ve hayatta kalan küçük yeğenini kurtarmayı umut ediyorduk.”, diye ciddi bir ifadeyle cevap verir Largo.

“Princeps Kaladin’in oğlu ve kızlarına ne oldu?”, diye solgun bir ifadeyle sorar prenses.

“Oğlu, babası Kaladin’den önce, saldırının başladığı gece öldürüldü. Kızları ise zehirlenerek öldürüldüler.. Gar Thalot’un kendisi tarafından. Bu da Arashkan tahtına varis olabilecek sadece iki isim bıraktı bize..”, der Largo ve gizleyemediği bir hiddetle Anglenna’ya bakar. “Biri pek hürmetkar, sevgi dolu bir hanımefendi olan Felisia Fremeir adındaki yeğeni ve Korodin adındaki diğer yeğeni.. Ne yazık ki Leydi Felishia Fremeir, bir kaç yıl önce evinde öldürülmüş olarak bulundu. Dolayısıyla Korodin tek varis ve kendisi daha sekiz yaşında..”

“Çok üzgünüm Efendi Largo. Princeps Kaladin’i şahsen tanımasamda, babam kendisi hakkında her zaman iyi şeyler söylerdi. Oğlu Haradith ile bir sefer karşılaşmışlığım oldu. Saygımı cezbeden, zeki ve umut vadeden bir gençti. Kendisi, kız kardeşleri Ariles ve Ylara ile beni, High Spires’a geçen gelişimde ziyaret etmişlerdi. Genç ve toy bir prensese, bu alicenap davranışlarıyla büyük nezaket göstermişlerdi.”, der Lorna esefle.

Largo sesini çıkarmaz.

Uzun ve sessiz bir yürüyüşten sonra Largo, yanındaki şehir muhafızlarıyla durur.

“High Spires?”, diye hayretle sorar Anglenna.

“Evet. An itibariyle şehirde en güvenli yer burası. High Spires’ın efendisi Philius’un burada bildiğimiz, üç bine yakın askeri var. İki bin dokuz yüz doksan sekiz, kesin konuşmak gerekirse. Kanunen kendisine izin verilen asker sayısı bu. Ancak içeride bunun en az iki katı askeri olduğunu biliyorum. Princeps Kaladin bu konuda sesini çıkarmamayı tercih etmişti, çünkü Ri Grandaleren’e, dolayısıyla da Philius’a güvendi. Dahası, High Spires büyülü korumalarla çevrili.”, diye cevap verir Largo mekanik bir şekilde.

“Efendi Largo..”, der Anglenna, çekimser bir sesle. “Ben..”

“Sizin High Spires’dan, Philius’un kararı üzerine men edildiğinizi biliyoruz, saygıdeğer Anglenna.. Nevarki koşullar değişmiş durumda ve Philius’un, eşi ve halkıyla Arashkan’dan sağ salim çıkarabilmesi için bizimle iş birliği yapması gerekliydi ve kendisi bu konuda onurlu bir şekilde de sözünü tuttu. Buraya kaçak olarak sızdırdığı asker ve okçuların büyük bir kısmı şu anda şehrin kuzeyindeki muhafız birliği kampına yardım için gönderdi. Oradaki sekiz bine yakın muhafızı ve o bölgede hayatta kalmış halkın rıhtıma kaçabilmeleri için bir güvenlik koridoru oluşturmayı umut ediyor.”, diye açıklar Largo, sonra dişlerini gıcırdatarak ekler, “İçiniz rahat etsin, hanımefendi. Hayatta sizin için en önemli şeye herhangi bir zarar gelmemesi için elimizden geleni yapacağız..”

“Hayatta benim için neyin en önemli olduğunu bildiğinizi pek sanmıyorum, Efendi Largo.”, diye serin bir şekilde cevap verir Anglenna.

“Aaaa.. sizi tanıyan herkes, hayatta sizin için en önemli şeyin ne olduğunu bilir, hanımefendi.”, der Largo ve high elf kadına nahoş bir şekilde sırıtır.

“Neymiş, bildiğinizi sandığınız şey?”, diye tek kaşı kalkmış bir şekilde sorar Anglenna.

Largo bir omzunu silker.

“Kendiniz, hanımefendi. Kendiniz..”, diye cevap verir.

“Bu da beni gerçekte ne kadar az tanıdığınızı gösteriyor, Efendi Largo..”, diye soğuk bir sesle hışmeder Anglenna.

Largo tekrar omzunu silker.

“Sizi ne kadar tanımış olmamın artık bir önemi yok, hanımefendi, ve açıkçası umrumda da değil. Arashkan varken bu önemliydi ve eğlenceliydi.. Ama Arashkan artık yok ve oyun da bitti.!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Udoorin hiçbir tereddüt göstermez.

Dev balatasını kaptığı gibi fırlatır ve balta ölümcül bir ark çizer..

..ve elf muhafızın göğsünü, omurgasına  kadar açar..

Anglenna ise ondan sadece iki saniye kadar gecikir ve bir şeye uyanmış gibi aksi istikamete döner..

..ve silik yeşil gözlerinde vahşi bir kıvılcım çakar.

Kendi tarafından saldıran diğer elf hedefine iki adım kala birden çıra gibi alev alır, elindeki uzun, eğimli kılıcı düşürür ve kulak çınlatan bir çığlıkla yere yıkılır. Elf, bir dakika boyunca ağzından, gözlerinden, burnundan ve kulaklarından ateş kusar ve söndüğünde yerde sadece sıcaktan kuruyup çatırdamış kara kemikler ve bir yığın halinde kül kalmıştır!

Largo eşliğinde Prenses Lorna, Udoorin ve Anglenna, High Spires’ın girişine vardıklarında onları üç bine yakın tam teşkilatlı high elf asker karşılamış ve anında prenseslerini tanımışlardı.

Üç bine yakın elf asker, bir anda dizlerinin üstüne çökmüş ve sessiz bir saygı ile selama geçmişlerdi.

İlk ayağa kalkan, neredeyse bir ay önce karşılaştıkları manga komutanı Hariadin’den başkası değildi.

Hariadin, Prensesini saygıyla selamlamış ve kısa, keskin bir emirle askerleri, High Spires’a açılan bir ‘koridor’ oluşturmuşlardı.

Prenses, Udoorin, Anglenna, Largo ve şehir muhafızları High Spires’a girerken saldırı gerçekleşmişti..

Birliğinin içinden üç elf bir anda Prenses Lorna’ya saldırmıştı!

Sonuncusunu ise Largo, geçmiş yaşından beklenmedik bir çeviklik örneği göstererek elfin kılıcını, kolunu boydan boya yarması pahasına saptırır ve muhatabının adem elmasına yumruğunu indirir..

Elf yerinde bir and tökezler, sonra nefesi kesilmiş bir şekilde yere devrilir.

HAYIR!“, diye kati bir sesle emreder Largo ve suikastçıya inmekte olan kılıçlar bir anda dururlar.

“Canlı.. Onu canlı istiyorum!”, der ajan, sıkılmış dişleri arasından.

“Manga komutanı Hariadin! Elflerinizin neden kutsal prensinizi hedef aldığını bana açıklamak ister misiniz?”, diye kapkara bir suratla hırlar Udoorin.

Kaşla göz arasında gerçekleşen saldırı ve karşıt saldırı karşısında bir an dona kalan Hariadin, olayın gerçek tekabülüne uyanıverir.

“Hanımım..”, diye zorlukla hiddetine hakim olur bir sesle konuşur. “Olanlardan dolayı sizden şahsen özür dilerim. Bu.. bu kabul edilemez bir durum.. Bu askerleri yıllardır tanıyorum. Üçü de fevkalade çalışkan, aklı başında, bu güne kadar hiçbir taşkınlıkları olmayan, emir komuta zincirine sadık adamlardı!”

“—Ve annemin de köstebekleriydiler..”, diye sessiz bir nefretle ekler Anglenna. “Prenses Alor’Nadien ne.. Sizin ivedilikle ana binaya girmeniz gerekiyor. Annemin verdiği son emri hatırlıyorsunuz, değil mi?”

Bütün olup bitenleri hayret ve sonrasını da kahrolmuş bir ifadeyle seyreden Lorna sesini çıkarmadan, bir elini Udoorin’in koluna yaslar ve High Spires’a girerler.

Onları şehir muhafızları, acı ve kan kaybından zorlukla ayakta duran Largo’nun diğer koluna girip destek olan Anglenna takip eder.

“Bu benim için biraz utanç verici bir durum.”, diye inler Efendi Largo.

“Neden? Eminim sarhoş halini taşıyan ilk kadın ben değilim.”, diye soğuk bir ifadeyle tıslar Anglenna.

“Sorun da orda. Ben hayatta asla sarhoş olmadım.”, der Largo sıkılmış dişleri arasından.

“Sorun nedir o zaman?”, diye sorar Anglenna, ama bir yandan da soluk gözleriyle etrafı süzer.

“Utanç verici olan, sizin beni taşıyor olmanız..”, der adam mutsuz bir ifadeyle.

“Kes sesini Largo. Bilmelisin ki senden hiç hoşlanmıyorum. Ve her Arashkan’a geldiğimde peşime köpeklerini takmandan da hiç hoşlanmamıştım.”, diye hışmeder elf kadın.

“O ‘köpekler’ sadece sadakatlerinin gereğini yapıyorlardı. Tıpkı senin gibi. Aradaki farkı açıklamama gerek var mı?”, der Largo sessizce ama sesinde pek az kin vardır artık.

Anglenna susar.

Belli ki bilinçli bir şekilde yaptığı seçim, dolayısıyla da seçtiği ‘taraf’, o kadar kolay kabul görmeyecektir.

Açıkçası high elf asilzade bunu beklemiyor değildi, zira Anglenna Sunsear pratik, zeki ve hayata dair pek az hayalperest düşleri olan bir kızdır. Babası Selvius Brightleaf’in ani ve beklenmedik ölümü, ona bütün ‘mutlu’, ‘güzel’ ve ‘umut’ içeren düşünceleride yok etmişti ve annesi Angrellen’de bunun böyle kalması için elinden geleni ardına koymamıştı.

Yinede.. etrafındakilerin kendisine gösterdikleri kuşku, itibarsızlık ve neredeyse açık nefret, kızın canını yakıyordu.

Ve işin en ironik yanı ise, halen annesinin kuklası olduğu zamanlar da dahil, her zaman kendisine güvenen.. hayır, güvenmeyi seçen.. ve seven tek kişi, annesinin bütün husumetinin odağı olan kişinin kendisiydi;

 

Prenses Alor’Nadien ne..

 

..ve onun yanından ayrılmayan, daha bir ay öncesine kadar ‘aptal’ ve ‘hödük’ olarak gördüğü genç Udoorin.. Dorin.. Rin.. denen çocuktu!

‘Tencere-Kapak!’, diye mırıldanır Anglenna. ‘İkisi de ya kaçık, ya aptal, ya saf yada enayi..’

Sonra platin sarısı kaşları çatılır.

Hayır..

Kaçık? Belki.. Biraz.. Muhtemelen..

Özellikle de ikisinin mütemadiyen, ‘kol kola’ ve ürkütücü bir cesaretle en önden düşmanlarının arasına dalmaları göz önünde bulundurulduğunda..

Ama aptal, saf yada enayi değil.

Dürüst ve.. samimi..

..ve Anglenna birden High Woods’un neden bir yarı elfi ‘kalbi’ olarak seçtiğine ‘gerçekten’ anlayıverir..

..ve zincirleme kaza gibi Anglenna bir şeye daha ayılır..

High Woods’un, Prenses Alor’Nadien ne’yi ‘kalbi’ olarak seçmesiyle prensesin de Udoorin denen çocuğu ‘kalbi’ olarak seçmesinin altında yatan sebepler gerçekte aynıdır!

“İnanılır gibi değil!”, diye ünler Anglenna acı bir hayretle. “Bunca zamandır hep gözümün önündeydi ve ben göremedim bile..”

“Efendim?”, diye sorar Largo.

“Hiç hayatınızda, gözünüzün önünde olup da fark edemediğiniz muhteşem bir şey oldu mu, Efendi Largo?”, diye sorar Anglenna.

“Evet..”, der Largo kayıp bir ifadeyle.

“Ülkem Arashkan!”

 

 


 

 

 
 

The Malediction of ‘Rellen.. (Part One)
“All Out!”

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne ve Orken orduları karşısında krallığın birçok yerine dağılıp yardım ve müttefik bulmaya çalışacaklardır.

 

Bu küçük gruplardan bir diğeri de
Anglenna Sunsear, Alor’Nadien ne Feymist
ve Udoorin Shieldheart’dır..

 

Bu hikaye,
Eski Efendim, Sahibim
ve Çok Daha Fazlası..
‘dan
sonra yer alır..

 

 

HİÇ SANMIYORUM!“, diye vahşi bir gazapla kükrer Udoorin Shieldheart ve bir grup kadın ve çocuğun peşine takılmış Orken mangasının üstüne yükünü almış çığ gibi çöker.

Elindeki iki devasa baltayla önüne çıkan ilk Orken’in göğsünü omzundan böbreğine kadar çaprazlamasına yarar, hiç sektirmeden ikincisinin kolunu biçer, üçüncüsünün ise suratını çenesinin altından alnının tepesine kadar açar.

Dördüncüsünü ise herhangi bir zarafet göstermeksizin gırtlağından kavradığı gibi havalandırır, ve arkasından gelen diğer Orken’lerin üzerine yıkar..

..ve çıldırmış gencin ardında bir hayalet sessizliği ile Lorna Feymist belirir..

Genç adamın yardığı ilk Orken’i başından apış arasına kadar, bir de genç kız yarar, ve Orken, ancak şişlenmiş bir yaban domuzundan çıkabilecek bir böğürtüyle çığlar ve kara, katranımsı bir kan gölü içerisinde yere yığılır.

Lorna sevdiği adamın kötürüm bir rüzgar gibi yanlarından geçtiği bütün Orken’lerin arasından, kendisi de bir ölüm dansörü gibi raks ederek süzülür.. Elindeki üç yardalık, kara dumanlar içerindeki glavyenin yirmi inçlik çeliği, kolu kesik ikinci Orken’in boğazından geçer, üçüncüsünün üstünden sıçrar ve Dorin’in yanında belirirken geniş, ıslak bir ark çizer, ve birinin bacağı kopmuş, diğerinin ise içi boşalmış iki Orken daha devrilir.

“Tencere-Kapak. Bunların ikisi de aklını kaçırmış.”, diye esefle başını sallayarak söylenir Anglenna Sunsear. Ardından, “Dört, üç, iki.. ve bir..”, diye sessizce geri sayar ve bir anlığına high elf kızın silik yeşil gözlerinde bir kıvılcım çakar..

..ve genç adamı bir sonraki hamlede akıllarınca sarmayı düşünen gerideki yarım düzine Orken’in arasına harlayan, eti kemiğinden ayıracak bir ateş topu bırakır!

 

Udoorin, Lorna ve kuzeni Anglenna, küçük Inshala’nın açtığı bir geçit büyüsü ile tekrar Arashkan’a dönmüşlerdi. Ancak vardıkları Heaven Parkının güzelliğinden pek azı kalmıştır zira koruluğun neredeyse tamamı ya çoktan yanmış yada acı bir şekilde yanmaktadır. Üçlü, parktan çıktıklarında büyük bir hüzünle ölen Arashkan şehrini seyretmişlerdi.. Toz ve dumandan görebildikleri binalar ya yıkılmış yada cayır cayır yanmaktaydı. Şehrin her yerinden çatışma sesleri, çığlıklar, inlemeler ve koşuşan Orken’lerin kart sesleri duyulmaktaydı. Ancak hepsinden kötüsü ise cesetlerdi..

Anglenna, Lorna ve Udoorin nereye bakarlarsa baksınlar, her yere saçılmış cesetleri görürler; kıyılmış, ezilmiş, parçalanmış ve yanmış cesetler..

Erkek, kadın ve.. çocuk cesetleri.

 

“Buna.. Buna biz sebep olduk..”, diye inler Lorna boğuk bir hıçkırıkla.

“Hayır, kuzenim. Biz muhteşem bir oyuna alet edildik, ama ne bu kıyımın sebebi idik, ne de ona sebep olduk. Şehre saldıran neredeyse yüz bin, belki de daha fazla.. çok daha fazla Orken var.”, der Anglenna soluk bir ifadeyle. “Bizim imha ettiğimiz mangoneller sabah-akşam çalışmış dahi olsalar bu sürüyü durduramazlardı çünkü şehrin duvarlarını koruyacak bir ordu yoktu. Olan ise sadece muhafız birliklerinden ibaretti ve onlar da surların tamamını tutabilmek için yeterli değillerdi. Arashkan, istihbaratına güvendi ancak birileri bizi işlettiği gibi belli ki onları da kör bırakmayı başarmış.

Arashkan ve Bari Na-ammen; farklı içerikler, aynı sonuçlar..”

“Leydi Lorna, Haş Teyze, böyle açıkta durmayalım.”, diye kendi yüzü de kerpiç gibi olmuş bir ifadeyle konuşur Udoorin..

..ve tam o anda kadın ve çocukların çığlıklarını, ve böğüren Orken kahkahalarını duymuşlardı.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Teşekkür ederim, beyim. Size hayatlarımızı borçluyuz.”, diye ağlayarak sarılır oldukça genç yaşlardaki sıska, sarışın kız Udoorin’e. “Bizler Arashkan ‘Kayıplar Yetimhanesi’nin öğretmen ve bakıcılarıyız ve bunlarda sorumlu olduğumuz yetimler.”

Udoorin yüzü kızarmış bir şekilde öylece durur ve sıska kadının üzerinden Lorna’ya yalvarır gibi bir ifadeyle bakar. Lorna serin bir ifadeyle sessizce yaklaşır ve nazikçe kadını genç adamdan ayırır. “Hanımefendi. Burası siz ve yetimleriniz için güvenli bir yer değil. Gidebileceğiniz veya saklanabileceğiniz bir yer var mı?”

“Rıhtım.. Duyduğumuz kadarıyla oradaki okçu birlikleri hala mukavemet gösteriyorlarmış, hanımım. Bizlerde çocukları oraya götürüyorduk.”, diye titreyerek konuşur genç kadın.

“Kendiniz gidebilecek misiniz? Bizim şehrin öbür ucuna gitmemiz lazım.”, diye sorar Lorna.

“Gi.. Gidebiliriz sanırım, hanımım. Ancak duyduğumuz kadarıyla şehrin kuzey-batı kısmı, Richarc District, tamamen istila edilmiş ve yıkılış durumdaymış ve ayakta kalan bütün evler de yanıyormuş. Kuzeydeki askeri üstte ise direniş devam ediyormuş ama mücadele fevkalade kanlı geçiyormuş. Her yerde ölüler varmış, hanımım..”, diye çökmüş bir ifadeyle ağlayarak anlatır sıska kız.

“Alor’Na..”, diye seslenir Anglenna. “..Gitmemiz lazım.”

“Hanımefendi. Parkın içinden koşarak gidin okçular birliğine ve oradan da rıhtıma yönelin. Park çoktan yandığı için pek az düşmanla karşılaşacaksınızdır orada ve saklanma şansınız daha büyük olacaktır.”, diye acil talimatlar verir prenses ve Udoorin ve kuzeni Anglenna ile birlikte kuzeye, çarpışmaların en şiddetli —ve kanlı— geçtiği yerlerden birine doğru yollanırlar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tüm şehir saldırı altında, ayakta kalan herkes eline ne geçirirse bir şekilde savaşıyor ve bu şerefsiz çapulcu hayvanlar ise yağmalama yapmaya kalkıyorlar. Hiç olmazsa yerden bir taş alıp düşmana atsalar bile faydası olurdu!”, diye fena halde kızmış bir şekilde burnundan soluyarak harlar Udoorin, ellerine, kollarına ve yüzüne sıçramış kanları, artık kızıl-kahveye dönmüş bir paçavra beziyle silerken.

“Haklı olmakla beraber, buna vaktimiz yok, genç delikanlı.”, diye konuşur Anglenna. “Bu soytarıları tamamen es geçip yolumuza devam edebilirdik.”

“Haş Teyze..”, diye sakin olmak için ciddi bir çaba sarf ederek konuşur genç Udoorin, sol bacağından sızan kanı durdurmaya çalışırken. “Burada savaş halinde göz ardı edilebilecek anlık zarafetlerden bahsetmiyoruz. Yağmacılık krallığın tüm şehirlerinde kati olarak yasak ve cezası da idam olan bir suç.”

“Tekrar; haklı olmakla beraber..”, diye aynı serin tavrıyla cevap verir high elf kadın. “..onlarla uğraşmamız, vakit ve kaynak kaybından başka bir işe yaramadı, ve en nihayetinde de hiçbir kimseye de faydası olmadı, zira biz onları umursamamış olsaydık, Orken’ler onlara mutlaka yetişir ve keserdi.”

“Arada fark var..”, diye bacağından dolayı dişlerini sıkarak konuşur Udoorin.

“Arada fark varsa, bunu ben göremiyorum, genç Udoorin.”

“Orken’ler onları, herkesi kestikleri gibi kesmiş olurlardı.”, der Udoorin ve Haş Teyze’ye döner.

“BİZ İSE ONLARI CEZALANDIRDIK VE ONLAR ÖLÜRKEN, NEDEN ÖLDÜRÜLDÜKLERİNİ BİLEREK ÖLDÜLER!

 

Anglenna’nın tek kaşı kalkar ve hafif hayretle genç adama bakar, zira ‘aradaki fark’ oldukça ince, ve gerçekte de sadece teknik bir farktır. High elf kadını şaşırtan bu fark değil, bu gencin bu farktan haberdar olmasıdır!

Lorna yorgun olmasına rağmen, eliyle gülümsemesini gizler ve Udoorin’in yanına, bacağındaki yarayla ilgilenmek için yönelir, ancak kuzeninin yanından geçerken, “Seni uyarmıştım, abla. Udoorin bir vitrin. Dorin ise gerçek ve o söz konusu olduğunda beklentilerini düşük tutarsan, daim şaşkınlığa alışmalısın.”, diye gülümseyerek fısıldar.

 

Anglenna’nın keskin dudakları çok hafif yukarı doğru bükülür.

Bu bir şah oyunu olmuş olsa, vezirini kaybetmiş olurdu.

 

Lorna, Udoorin’in yanında dizlerinin üzerine çöker ve temkinli bir şekilde genç adamın bacağındaki yarayı inceler.

“Önemli bir şey değil, Lorna. Anlık dikkatsizlik sadece. Ve gökler aşkına, önümde öyle eğilmezsen pek sevineceğim.”, diye fena halde utanmış bir şekilde fısıldar Udoorin, prensese.

Lorna ise kaşlarını çok hafif çatar ve genç adamı süzer.

“Sevgili Dorin. Yaralı olan ben olmuş olsaydım sen aynını yapıyor olmaz mıydın?”, diye nazik bir hicivle sorar.

“Umm.. Bu o yüklü sorulardan biri değil mi? Hani, nasıl cevap verirsem vereyim, başımın belaya gireceği cins sorulardan..”, diye kızarmış bir şekilde söylenir genç adam.

“Eveeet.”, der kız ona muhteşem bir gülümseyişle. “Bununla birlikte, senin bana göstereceğin ilginin neden dengini benim de sana gösteremeyeceğimi hala söylemiş değilsin.”

“Umm.. sen bir prensessin ve hiç kimsenin önünde eğilmemelisin..”, diye anca duyulur bir sesle mırıldanır Udoorin.

“Ve sen de benim müstakbel eşim.. ‘kocam’ değil misin?”, diye sorar daha da kızarmış adama.

“Ben.. Umm.. Sen benim eşim olduğunda da olduğundan daha azı olmanı istemiyorum, sevigili Lorna. Sen asla kimsenin önünde eğilmemelisin.. Bari Na-ammen’e olanlardan sonra bu çok daha önemli oldu artık.”, diye anlatmaya çalışır Udoorin.

“Babamın bana yaptığının aynısını sen de mi bana yapacaksın, sevgili Dorin? Tercih hakkımı elimden alarak..”

“Lorna. Lütfen. İkisi hiçbir şekilde aynı değil. Ne içerik, ne de.. aynı değil işte. Aradaki farkı bana üzerinde biraz düşünecek vakit tanırsan söyleyebilirim. Şu anda aklıma gelmiyor. Sadece.. Sen seçilmiş birisin, Lorna.. Halkının ve High Woods’un seçtiği, kalplerin zenginliğisin.”

“Haklı olmadığını söylemeyeceğim sevgili Dorin. Ancak bana bakarken, lütfen sen de, senin benim zenginliğim olduğunu hatırlamanı diliyorum.”, diye ciddi, samimi ve çelik gibi bir inatla cevap verir prenses. Sonra bohçalarından birinden çıkardı sargı bezlerinden birini açar ve genç adamın bacağına sıkıca sarar, seri bir alışkanlıkla sargının ucunu yırtar, ve yırtık uçları birbirine bağlar.

“Seni seviyorum.”, deyiverir genç adam bir anda.

Kız olduğu yerde bir an nefesi kesilir.

Ve yüzünde pembenin muhteşem bir tonu peyda olur.

“Teşekkür ederim, sevgilim Dorin. Beni sevdiğini biliyorum. Ama yine de duyması, bilmesi kadar güzel. Teşekkür ederim.. Şimdi. Benden gizlemeye çalıştığın, kolunun iç tarafındaki yaraya da bir bakalım mı?”

 

“Genç muhabbet kuşlarının arasına girmek istemem. Nevarki bu yöne doğru yaklaşan bir bölük Orken var sanırım. İsterseniz devamını sonraya bırakalım.. mı?”, diye acımasızca gülümser Anglenna ikisine de.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Lorna devrilmiş duvara kulak çınlatan bir şiddetle çarpar ve gözleri kararır. Alnından sızan kan bir kaşında toplanır, sonra da sızarak uzun, ince bir çizgi halinde aşağı doğru akar ve gözünü yakar..

..ve kızın farkındalıkla ilişkisi kopar..

HAŞ TEYZE!“, diye paniğin gıdım mesafesindeki bir korkuyla kükrer Udoorin, ancak pozisyonunu korur ve önündeki Orken’i, bir, iki, üç darbeyle kolunu, dalağını ve suratı açar!

Genç adam kendi cüssesinden beklenmedik bir ivme ile kalan son üç Orken’in arasına dalar..

 

“Alor’Na?”, diye fısıldar Anglenna, duvarın dibine yığılmış kızın yanına çömelerek.

Lorna’dan anlaşılması güç bir şeyler duyulur.

 

Anglenna yavaşça, nazikçe kızın başını kaldırır ve küçük, sevgili kuzeninin kan içindeki yüzüne bakar ve içinde bir şeylerin sızladığını hisseder.

Bari Na-ammen’in son prensesinin yanan, pis bir şehirde, halkı bile olmayan bu insanlar için çarpışmıyor olmalıydı. O, ordusunun güvenliğinde ve çadırından olayları kumanda ediyor olmalıydı.

Çadırında ve güvende..

Tıpkı babası Grandaleren’in yüz yıllar önce Themaslar’da yaptığı gibi..

Ama hayır!

Lorna’sı önde ve ordusuz, güvenli olması bir yana, an itibariyle krallıktaki muhtemelen en tehlikeli yerde, canını dişine takmış ölümüne savaşmaktaydı..

 

“Alor’Na..? Bebeğim kalkmalısın. Burası uyumak için tekin bir yer değil.”, diye içinde korku ve aciliyet hissi barındıran bir sesle tıslar, ancak kızdan yine muallak bir mırıltı gelir.

Anglenna’nın gözleri kısılır.

AYAĞA KALK ALOR’NADİEN NE! PRENSİNİN SANA İHTİYACI VAR!..“, diye keskin bir sesle hışmeder.

 

Lorna yavaşça başını kaldırır.

Kanlı gözleri aralanır.

Ağır, sersem hareketlerle doğrulmaya çalışır..

..ve bir anda koybolur!—

 

Udoorin göğsüne isabet eden bir balta darbesinden kıl payı sakınır, ancak omzunu yaran tırtıklı kılıçtan kurtulamaz.

Yüzü acıyla ekşir ancak kararlı bir ifadeyle kendi dev baltalarını savurmaya devam eder; Udoorin, bu üç mel’un yaratığın kendisini aşıp Lorna’sına yada Haş Teyze’ye ulaşmalarına izin vermeye hiç niyeti yoktur.

 

—Ve yirmi adım ileride, Orken’lerin arkasında peyda olur..

 

Üç yardalık sapın ucundaki yirmi inçlik çeliği, bir tırpan gibi savurduğunda, Orken’ler ne olduğunu anlayamadan çoktan ölmüşlerdir;

Üç çirkin kafa, patır kütür yere yuvarlanır.

Bedenleri ise bir kaç saniye öylece oldukları yerde kıpırdamadan dururlar..

..sonra anlaşmışlar gibi üçü de öne doğru seyreder ve boğuk birer gürültüyle devrilirler.

 

“Geberesice köpekler!”, diye sesiz bir hışımla söylenir prenses!

“Alor’Naaa..”, diye hiç tasvip etmeyen bir tonla nazikçe azarlar Anglenna kuzenini.

Udoorin ise hayret içerisinde kıza bakakalır.

“Ne? İzci Onbaşıları Laila ve Bremorel’in böyle bağırdıklarını duydum. Bana yerinde kullanılmış bir ifade gibi geldi.”, diye asice Udoorin’e bakar prenses, hafif kayık gözlerle.

“Ummm..”, diye afallar Udoorin bir an, sonra sevdiği kıza yaklaşır ve kızın yüzünü çenesinden kavrayıp, içsel bir ateşle yanan yeşil gözlerinin içine bakar ve, “Evet. Dinlenecek bir yer bulsak iyi olur. Leydi Lorna başını fena çarpmış.”, diye klinik bir ifadeyle konuşur.

“Ben iyiyim ki!”, der Lorna genç adama ve şirin bir şekilde sırıtır.

“Haş Teyze.. Siz leydinin kolunun altına girin isterseniz. Sanırım sekiz muharebe bir gün için yeterli. Ben saklanabileceğimiz, güvenli bir kiler bulacağım.”

Prenses Lorna, genç adamın elini tutar ve başını avcuna yaslayıp gözlerini kapatır.

“Sadece biraz yorgunum.”, der ve yavaşça yana doğru meyleder.

 

Udoorin, kız devrilmeden onu yakalar ve kucağına alır.

“Sanırım o kileri ivedilikle bulsak iyi olacak.”, diye sessizce, ama kaşları hafif çatılı bir şekilde, kucağında kendinden geçmiş kızı seyrederek mırıldanır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Nasıl oldu?”, diye yüzünde endişeli bir ifadeyle sorar Udoorin.

“Emin değilim. Korkarım sağlık, annemin ilgisini cezbeden bir alan değildi.. Dolayısıyla bu konuda herhangi bir eğitim vermedi.”, der Anglenna hafif kayıp bir sesle.

“Ben iyiyim.”, diye mırıldanır Lorna ve göz kapakları kıpraşır.

Ve bir anda gözleri açılır.

Kızın alnındaki ince yarık kötü bir şekilde temizlenmiş ve kabuk bağlamıştır. Solgun ve çarpılmış bir ifadeyle gözleri, yakmaya cesaret edebildikleri küçük bir mum ışığında gizlendikleri kekremsi duman kokan kilerde gezinir.

Sonra Udoorin’de kitlenir.

“Yanıma gelip otursana sevgili Dorin.”, der kız neşeli bir sesle.

“Umm..” diye kızarmış bir ifadeyle Anglenna’ya bir bakış atar Udoorin.

“Hadi ama Rin!”, diye alt dudağını pörtletip mızmızlanır prenses.

“Rin?”, diye iki kaşı kalmış, dudakları bükülmüş bir şekilde sorar Anglenna.

“Umm.. Bunun sadece aramızda kalması gerekiyordu, Lorna..”, diye daha da utanmış bir şekilde mırıldanır Udoorin.

“Lenna ablam sır tutar ki. Öyle değil mi, abla?”, diye kelimeleri ağzında biraz yuvarlayarak söyler prenses.

“Evet. Artık eminin. Başını fazla şiddetli vurmuş. Prensesin bu güne kadar bana ‘Lenna’ diye hitap ettiğini hiç duymadım. Açıkçası böylesi samimi bir üslupla bana hitap etmesi pek şirin olmakla beraber, başını çarpmış olmanın verdiği sarsıntıyı düşünürsek, bunu biraz tedirgin edici buluyorum.”, diye söylenir düşünceli bir tonla Anglenna.

“Hadisene ama Rin!”, diye biraz kızmış, biraz da küskün bir ifadeyle söylenir prenses.

Udoorin sessiz bir tedirginlikle kızın yanına oturunca kız mutlu.. ve kayık bir şekilde genç adamın koluna girer, başını omzuna yaslar ve, “Bunu daha sık yapmalıyız. Yalnızlık çok hoşuma giden bir şey değil. Babamın sarayında hiç arkadaşım yoktu. Sadece Lenna ablam benimle oynardı. Sanırım bu yüzden içime kapanık oldum. İçime kapanmayı sevmiyorum, Rin.. Sarılmak ve sevilmek istiyorum.. Bu kadarını dahi hak etmiyor muyum?”, diye ağlamaklı bir şekilde söylenir.

Udoorin yutkunur.

Ve bir anda koluna tutunmuş kız hakkında tekil, ve ilginç bir şekilde de ‘sakil’ bir şeye ayılır.

Kızın bu hali, onun olduğunu düşündüğü halinin gerçekteki tekabülüdür.

Kız bugüne kadar, yetiştirilme tarzı, bir prenses oluşu, politik duruşu ve sayısız kısıtlamalar dolayısıyla her zaman kendisine hakim ve mukallit oluşu, ve öyle de görünmesi gerektiği için asla gerçek duygu ve düşüncelerini açıkça dile getirememiştir. Kız hayatı boyunca sadece elflere özel bir toplulukta yarı elf, diğer yarısı ise bir insan olarak, farkındasız bir tabuyla itelenmiş, ve bastırılmış duygularla yaşamıştır.

Udoorin fena halde bozulur..

..ama daha çok üzülür.

Omzundaki yaraya rağmen, kızın yapıştığı kolunu kurtarır ve onu sarar.

“Benimle içine kapanık olmana gerek yok, Lorna. İstediğin zaman sarılabilirsin, çünkü her zaman sevileceksin. Ve ben de hakkettiğini vermek için elimden geleni yapacağım.”, diye gür sesiyle fısıldar.

“Başımı göğsüne yasladığımda kalbini duyabiliyorum. Kalbin o kadar güçlü atıyor ki.. Ve sen konuşunca sesinin titreşimlerini ta içimde hissedebiliyorum..”, der kız muallak bir fısıltıyla.

“..ve o titreşim kulağımı gıdıklıyor!”, diye ekleyip ardından kıkırdar!

 

Anglenna dudaklarını büzüştürür —biraz da haklı olarak.

Sessiz, esef dolu bir nefes verir ve kendisi de dinlenmek için kilerin diğer ucuna yönelir ve ırkına özel olan trans haline geçer.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Alor’Nadien ne gözlerini karanlığa açar. Sebebini tam olarak hatırlayamaz ama başında fena bir ağrı vardır ve yavaşça elini alnına, saç hizasına götürdüğünde kötürüm bir şekilde kabuk bağlamış yaraya dokunur ve gözlerini sıkarak sessizce inler. Elini tekrar indirir ve uyurkenki olduğu yere yaslar..

..Udoorin’in göğsüne.

 

Alor’Nadien ne buna ayıldığında karanlığa rağmen yüzü kızarır ve ‘Umarım sevgili Dorin’i utandıracak bir şey yapmamışımdır.’, diye geçirir içinden —ama ne elini çeker, ne de yasladığı başını genç adamın göğsünden kaldırır.

“Nasılsın?”, diye bir ses gürler kulağını gıdıklayarak ve prenses istemsizce kıkırdar.

“Ö.. özür dilerim sevgili Dorin.”, diye utanmış bir şekilde fısıldar kız.

“Özür dileyecek bir şey göremiyorum, sevgili Lorna. Başına ağır bir darbe yedin ve biraz da kan kaybettin. Dinlenebilmen için buraya geldik. Bir şeyler yedikten sonra tekrar dışarı çıkmamız gerekecek. Yanlışlıkla düşman saflarının fazla gerisinde kalmak istemeyiz, öyle değil mi?”, diye kızı daha fazla utandırmamak için konuyu dağıtmaya çalışır Udoorin..

..ama kendisi de yerinden hareket etmez.

 

Lorna’nın, başını göğsüne yaslamış olması, genç adamın uyumasını imkansız hale getirmiş ve karanlık, kekremsi duman kokan kilerde kaldıkları saatler boyunca kızın başını, ve saçlarını koklamıştı.

Lorna’sının başı..

Udoorin, kızın kokusunu tarif edecek doğru kelimeleri bulmakta zorlanır.

‘Sıcak’.. Evet kızın başı, bir şekilde ‘sıcak’ kokmaktadır.. Yada ‘sıcaklığı’ çağrıştırmaktadır. ‘Sıcaklığı’, ‘içtenliği’ ve ‘samimiyeti’..

Ve doğaya özgülüğü, yağmur sonrası taze çim, temiz toprak ve.. başka bi şeysileri daha..

O başka ‘bi şeysiler’ her ne ise, Udoorin’in dilinin ucundadır ancak çıkmamak için inat etmektedir.

 

“Kendimden geçtiğimde.. yanlış bir şeyler söylemedim diye umuyorum.”, diye anca duyulur bir fısıltıyla mırıldanır kız.

“Güzel şeyler söyledin, sevgili Lorna.”, diye itiraf eder genç adam.

“Ne kadar rezil ettim kendi mi—?”, diye başlar Lorna..

“—Başka zaman, güzelim.”, diye bitirir Udoorin. “Daha geniş, baştan sonra kadar içini dökebileceğin bir zaman.”

“O kadar kötü, demek?”, diye, yerin dibine girmiş bir sesle yüzünü genç adamın göğsünde saklar prenses.

“Hayır, sevgili Lornam.. O kadar muhteşem.”, diye düzeltir Udoorin.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

HİÇ SANMIYORUM!“, diye vahşi bir gazapla kükrer Udoorin Shieldheart ve kilerden çıktıklarında karşılaştıkları bir grup şehir muhafızını fena halde sıkıştırmış Orken mangasının üstüne, kötürüm bir heyelan gibi çöker..

Elindeki iki devasa baltayla önüne çıkan ilk Orken’in başını ensesinin kökünden ayırır, ikincisinin omurgasını açar, varlığına ayılamamış üçüncüsünün ise kafasını kelek patlatır gibi ikiye yarar.

Dördüncüsü ne olduğunu anladığında iş işten geçmiştir çoktan. Manyamış bir şekilde çığlayan genç, iri Orken’i gırtlağından yakalar, baltasıyla yaratığın midesini yere boşaltır ve olduğu gibi hala hayatta olan Orken’lerin üzerine fırlatır!

..ve çıldırmış gencin ardında bir hayalet sessizliği ile Lorna Feymist belirir.

Hex Prensesi, Orken’lerin arasında ölümcül raksını yaparken, şehir muhafızlarının da gerisinden kart seslerle böğürerek yaklaşan bir başka Orken mangasının etrafında, neredeyse üç katlı bir bina yüksekliğinde alevden bir çember peyda olur bir anda..

..ve Anglenna, silik yeşil gözlerinin gerisinde beliren kızıl kıvılcımlar eşliğinde, sanki bir lir çalıyormuş gibi parmaklarını büyük bir zarafetle gezdirir havada;

Alev çemberi, ateşli bir neşeyle high elf büyücünün emrine gelir ve Orken’lerin üstüne kapaklanır..

 

Yok olan Arashkan şehrinde geçirecekleri zorunlu ikinci gün daha yeni başlamıştır ve Udoorin, Lorna ve Anglenna, daha şimdiden manyamıştır.

İşin ilginç yanı, Udoorin ve sevgili Lorna’sının ‘koordine’ çılgınlığı pek de yeni bir durum değildir.

Yeni ve gerçekte hayret verici olan, babası Selvius Brightleaf’i kaybetmesinden itibaren tüm eğitimini neredeyse 170 yıl annesi Angrellen’den alan Anglenna’nın soğuk, hatta mekanik denebilecek ‘mantık’ ve ‘hesabı’ terkedip bu duruma eşsiz bir mutlulukla ayak uydurmasıdır!

 

 


Rin: Lorna’nın, Udoorin için çok nadiren kullandığı, aralarındaki gizli takma isim; konfor, rahatlık, teselli, avutucu ve ‘mücevher’ anlamlarını taşır.

 

 

 
 

Shared Dreams (Part Two)

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

 

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

 

Bu hikaye,
Eski Efendim, Sahibim
ve Çok Daha Fazlası..
‘dan
sonra yer alır..

 

 

Inshala ‘la fey’ Frostmane, “Sanırım, uçurma sırası bende..”, derken, Aager kızın gerçekte ne kastettiğini hiç düşünmemişti. İşin aslına biraz olsun anlayışlı bir gözle bakıldığında, genç Aager’in o anda pek az şey düşünebilecek durumda olduğunu anlamak çok da zor olmasa gerek.. kollarındaki sıskası çıkmış kız dışında..

Serenity Home kasabası şerifi Standorin Shieldheart gibi kendisini tanımış nadir kişilerden değil de daha genel anlamda ve sadece ‘tanışmış’ yada ‘karşılaşmış’ —ve hala nefes alanlar— onun hakkında, ‘cani’ veya ‘katil’, biraz daha temkinli olanlar, ‘tehlikeli’, aklı başında olanlar ise muhtemelen çenelerini kapatıp susmayı tercih ederlerdi.

Halbuki kimsenin, tam olarak mantıklı olmasa da, kabul edilebilir bir şekilde ‘düşünemediği’, bütün karanlık geçmişine, çok küçük yaştan itibaren gördüğü en kötü ve traumatik muamelelerin bileylediği biri olmasına rağmen Aager Fogstep’in, en nihayetinde, yirmi dört yaşında genç bir adam olduğudur..

..ve hayatta yaşayacak daha bir çok ‘ilk’lerin de kendisini beklediğidir.

Birisi gelip kendisine sorma cesaretini gösterse Aager muhtemelen bir cevap vermez, ancak içinden, ve fevkalade samimi bir itirafla hayatını en çok etkileyen ve ‘monumental’ bir anlamda değiştiren şeye açık bir isim de koyabilirdi;

Inshala ‘la fey’ Frostmane Hooman..

..ve çok da uzak olmamasını dilediği bir gün, + Fogstep!

Aager, bu sıskası çıkmış, evhamlı, kötürüm, içine kapanık, vahşi, saf, farkındasız bir sevgiyle dolu, çocuksu, temiz kalpli, içli, literal anlamda ölümüne sadık, garip, anlaşılmaz bir bilgeliğe sahip, olağanüstü bir hayal gücü ve daha da imkansız bir ‘iç’ dünyası olan, hem şirin, hem de tamamen kendisine özgü güzelliğini ılık bir meltem gibi etrafına yayan bu kızla tanışması, onu tanıması, bir anda ayağı takılmışçasına ona ‘düşmesi’, ve en nihayetinde de ona olan duygularına boyun eğmesi, genç adamın hayatında başına gelen belki de en muhteşem şeydi.

Ve bu küçük kız onu mütemadiyen yeni ilklerle tanıştırmaktadır..

—Sanırım, uçurma sırası bende, dediğinde olduğu gibi..

Aager hangi ara bir ‘bulut’a dönüştüğünü anlamaz. Sadece kollarındaki kızın yavaş yavaş kaybolmaya başladığını, daha doğrusu dağılıp uçuşmaya başladığını gördüğünde başından aşağı kaynar suların boşaldığını hisseder.

Panik içerisinde haykırmasına engel olan tek şey, kızdan ‘uçup giden’ gördüğü son şeyi, kendisine gülümseyen gözleri ve çilek kırmızısı küçük dudaklarıdır.

Kız ona, “Gel, Aager Fogstep. Beraber aptal olalım.. ve uçalım!”, diye fısıldamış ve esen rüzgara kapılıp gözden kaybolmuştu.

Aager neler olduğunu, kendisi de dağılıp aynı rüzgarda sürüklendiğinde anlamıştı.

Ve evet, Aager burada ‘anlamıştı’ ifadesini fevkalade gevşek anlamda kullandığının da farkındadır.

Inshala’nın ‘bulutu’, Aager’inkiyle beraber Durkahan istikametinde, yerden yüzlerce yarda yukarıda, ‘gerçek’ bulutların arasından hayret verici bir hızla uçmuştu. Öyle ki, ilk defa gördüğü Vodgar şehrinin neredeyse hiçbir ayrıntısını algılama fırsatı bile olmamıştı.

Koca ‘mistikler şehrinin’ üzerinden, öylesine uçup geçmişlerdi..

Bu yep yeni tecrübe Aager’i korkutmuş mudur bilinmez. Ama gün batımına bir saat kadar kala tekrar yere konduklarında genç adamın saçları hala diken diken olmuş bir şekilde durmaktadır.

Aager, sevdiği kızın kendisine böyle şeyler yapmadan önce en azından uyarması gerektiğinin ‘nazikçesini’ düşünürken kız ona sırıtır, sonra olduğu yerde hafifçe salınır, ardından gözleri kayar ve olduğu yere yığılır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aager yaktığı kamp ateşinin yanına çömmüş, Lady’nin zorla eline tutuşturduğu küçük, kararmış tencede sıcak bir şeyler pişirmektedir.. “Al şunu ve kıza doğru dürüst bir şeyler pişir. Sıskası çıkmış zaten. Sıcak, sulu yemekler!”, diye çatılı kaşlarla emretmişti Lady. “Geri geldiğinizde o kızın en az beş kilo aldığını görmezsem, külahları değişiriz!”

Lady’nin yüzündeki ifade ve sesindeki tehditkar vurgular yetmiyormuş gibi, genç adama bakarken bir elinde tuttuğu koca gürzü diğer avucunun içine indirip durmuştu.

Ve Lady, ortada hiçbir kuşku kalmaması için, “Bilmem anlatabiliyor muyum?”, diye de eklemişti..

Aager, Lady’ye sırıtmamış, sadece yüzünde ciddi bir ifadeyle “Tabii, efendim. Ezici bir farkla!”, demişti.

Ve daha ‘en az’ beş kilo aldırması gereken kız, battaniyelere sarılı ve kendinden geçmiş bir şekilde ateşin yanında uyumaktadır.

Aager küçük tenceredeki yemeğin kaynayıp fokurdamasını seyrederken bir yandan da uyuyan kızın nefesini dinler.

Yemeğin ‘yeterince olduğunu’ düşündüğünde, sırt çantasından sabahki ezik teneke bardaklarla benzer bir kaderi paylaşmış bir çift teneke çukur tabak çıkartır, yemekten birazını tabaklardan birine döker, sonra yavaşça uyuyan kızın yanına gelir.

Aager bir süre, elindeki tabakla durmuş bir şekilde yorgunluktan bitmiş kızı seyreder. Sonra derin bir nefes alır ve bir yandan kıza seslenirken, bir yandan da onu yavaşça doğrultur.

“Nefarki mama yaa. Çohuykum farr!”, diye mırıldanır kız.

“Yemek hazırladım, bebeğim. Şunu ye, sonra tekrar uyursun.”, der Aager sessizce.

“Çokaçı mama çok da uykum varr kii..”, diye mızmızlanır kız.

Aager ister istemez gülümser.

Teneke tabağa doğru uzanır, sulu yemekten bir kaşık alır, kızın ağzına yaklaştırır ve..

“Hadi aç ağzını.”, diye fısıldar..

..ama “Ham yap!”, demeyi reddeder.

Genç adam bir sonraki on dakika boyunca sessiz bir ısrarla kıza tabaktaki yemeğin tamamını yedirir. Sonra tekrar onu battaniyelere sarar, kendi bacağını kıza yastık yapar, kız uyurken kendi yemeğini yer ve battaniyelerin altında küçük bir topak olmuş kızla yalnız geçirdikleri ilk yolculuğun ilk gecesinde, ilk nöbetini tutar.

 

Aager nöbeti devretmeye karar verdiğinde güneş çoktan doğmuş ve ateşi de tekrar canlandırmıştır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Hafif kayık gözlerle Inshala önce eline tutuşturulan yanık patatese ve yanında duran tarçınlı kırmızı çalı çayına, sonra da acı kahvesini yudumlarken kendi ‘yanık’ patatesini çiğneyen adama bakar. Seyredildiğini fark eden adam, kıza döner.

“Günaydın, genç bayan.”, der çok hafif yorgun bir sesle.

Kız sessizce adama bakmaya devam edince adamın hafif kaşları çatılır.

“Ne oldu? Bi sorun mu var?”, diye sorar kıza.

“Patates?”, diye esefle inler Inshala.

“Umm.. Evet.. Ne oldu ki? Patatesi sevdiğini sanıyordum.”

“Patates severim, Aager Fogstep. Ama iki gün üst üste sadece patates yiyecek kadar değil.”, diye söylenir kız alt dudağını pörtleterek. “Ve sanırım dün gece bana yedirdiğin şey de patatesti..”

“Umm.. Evet.. Niye ki? Patates iyidir. Besler ve tok tutar. Milyonlarca fakir hatalı olamaz ya!”, diye biraz alınmış bir sesle cevap verir Aager.

“Patates tok tutar, evet. Ancak tek başına sanıldığı kadar besleyici değildir ama ki!”, der ve Aager’e kederli bir bakış atar.

“Lady bütün yemeklere patates koyar..”, diye kendisini savunmaya çalışır karalar içindeki adam.

“Lady abla aynı zamanda yemeklere ince kıyılmış soğan, küt kesim havuç, Laila ablanın getirdiği tavşan ve bıldırcınlardan yaptığı kuş başı et, tuz ve baharat da koyar. Ayrıca patlıcan, kabak, fasulye, lahana, yeşil biber, semiz otu, pazı, ıspanak, pırasa, karnabahar, sarımsak ve maydanoz da atar.”, diye sıralar Inshala ciddi bir şekilde.

“Umm.. Bu mümkün.. Sanırım.. Hazırlanırken devamlı üç bayanın başında toplandığı bir yemeğin içine neler tıkıştırıldığına bakacak kadar canımdan bezmedim daha.”, diye cılız bir şekilde itirazını yapar Aager.

 

Inshala yorgun bir ıkınmayla ayağa kalkar, derin, esef dolu bir nefes verir, sonra kendi küçük bohçasına uzanır, içinden, sırasıyla iki ahşap oyma bardak, aynı elden çıkma iki oyuk tabak, iki de düz tabak, iki kaşık, iki de çatal çıkartır. Ardından daha da ufak bir kese çıkartıp, kullanmayı düşünmediği çukur tabak ve kaşıkları tekrar bohçasına yerleştirir.

Aager hayretle oyma kap kacaklara bakar.

Kız ise küçük, mutlu bir mırıltıyla ufak keseden çıkardığı elma, şeftali, yeşil biber, domates ve salataları önce ürkütücü bir evhamla yıkar, sonra biberler hariç hepsini, saplantılı denebilecek bir imtina ile doğrayıp ince bir zarafetle dizer düz tabaklara. Biberleri ise ateşin üstünde, onları yakmadan gezdirir sonra da tabakların kenarına yatırır.

Aager, biraz alınmış, biraz da utanmış bir ifadeyle kızı seyrederken, kız her iki tabağın üzerinde küçük birer çimçik tuz ve nane serpiştirir ve karalar içindeki adamın aksine yüzünde fevkalade mutlu bir ifadeyle, hazır tabaklardan birisini ona uzatır, diğerini ise kendi önüne koyar.

 

“Umm.. Teşekkür ederim. Ama ben böyle bir servisi yapabileceğimi pek sanmıyorum —taze beyaz peyniri nerden bulduğunu sormaya bile korkuyorum.”, der Aager elindeki ahşap, el oyması tabağa bakarken.

“Bu güne kadar benim için yaptıklarından dolayı müteşekkirim, Aager Fogstep. Ama beraberliğimizi tek yönlü, ve yanık patatesler üzerine kuramayız.”, der genç kız mutlu bir ciddiyetle.

“Sorun değil di.. Yoldayken yemek benim için hep ‘ivedilikle ye’ ve ‘bekleme yapma’ ile sınırlı olan bir zorunluluktan ibaretti sadece.”

“Yemek bir zorunluluk. Beraberliğimiz ise, ikimizin de ‘her ne’ ve ‘her şey’ pahasına yapmayı seçtiğimiz bir tercih. Zorunluluklarda tercih yoktur, zira açlığa ‘yapmıyorum’ diyemeyiz. Ben seni ilk gördüğümde dikkatimi çekmiştin zira varlığımı fark eden ilk kişi sen olmuştun. Bütün kötü huylarım —ve boynuzlarıma rağmen beni seçen sendin. Bunu yapmamış olsaydın, bu beni çok, ama çok üzerdi, ama yine de bu konuda hiçbir şey yapamazdım çünkü seni istediğim kadar, senden korkuyordum da.. Sen beni istememiş olsaydın bu canımı çok yakardı ve muhtemelen de beni kırardı ama yine de sen, beraberliğimize ‘yapmıyorum’ diyebilirdin..

Sen.. benimle ‘beraberliği’ seçtin, sevgilimi Aager Fogstep. Ve benim de buna göstermem gereken çabada ‘ivedilik’ olmamalı. Ama öyle görünüyor ki ‘bekleme’ olmalı..

Her ne kadar ben beraberliğimizin ivedilikle olmasını, ve bekleme yapmayı da hiç istemesem de..

Benim için, senin elinden geleni yaptığını görüyorum, Aager Fogstep.

Benim için elinden gelmeyeni de yaptığını biliyorum.

Emek ve çaba göstermemde bana daha azını layık görme lütfen ama ki..”, der Inshala sessiz bir hışım.. ve azimle..

 

Uzun bir süre ikisi de kendi düşüncelerine dalmış bir şekilde yemeklerini yerken, Aager acı kahvesini yudumlar, Inshala’da tarçınlı kırmızı çalı çayını hüpletir.

 

“Sanıyorum ki bu, kötü yemek yaptığımı söylemenin en muhteşem şekliydi!”, diye mırıldanır Aager.

Inshala’nın yüzü kızarır, küçük, çilek kırmızısı dudakları bükülür, sıskası çıkmış omuzları hoplar.. ve kız kontrolsüz bir şekilde ‘fırk’lar.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ne kadar geldik?”, diye sorar Aager kahvaltıdan sonra.

Inshala’nın kaşları çatılır ve düşünmeye başlar. Uzun bir sessizlikten sonra, “Sanırım iki yüz elli ile üç yüz mil kadar uçtuk. Biraz zorlarsak, yarın akşama doğru Durkahan’a ve Moira ablaya ulaşmış oluruz.”, diye cevap verir.

Aager kıza hayretle bakar, zira bildiği hiçbir at yada gemi, en iyi koşullar altında bile bu kadar mesafeyi yedi-sekiz saatte gidebileceğini düşünemez.

“Bu.. hayret verici bir mesafe!”, diye, kıza duyduğu hayranlığı gizlemeden ünler.

 

Inshala’nın yüzü kıpkırmızı oluverir.

 

“Bununla beraber, ‘biraz zorlamamıza’ da gerek olduğunu düşünmüyorum. Durkahan’a iki gün sonra ulaşsak da olur gibime geliyor.”, diye sesli bir şekilde düşünür Aager. “Senin bugün dinlenmeni istiyorum. Dün indiğimizde ayakta duramıyordun.”

“Biraz yoruldum o kadar!”, diye solgun bir şekilde sırıtır Inshala.

 

Aager kıza çatılı kaşlarla bakar.

 

“Yaaa.. Her itiraz edişimde bana öyle mi bakacaksın ama ki?”, diye inler kız.

“Sadece haklı olduğumda, sevgili Inshala. Uçarken kendinden geçip bayılırsan ne olacağını düşünüyorsun?”, diye hafif burnundan soluyarak konuşur karalar içindeki adam.

“O zaman, ağır ağır yere doğru süzülürüm ki!”, diye mutlu bir ifadeyle cevap verir Inshala.

 

Aager biraz daha sessiz bir hışımla kıza bakar.

Taki kızın omuzları çöküp pes edinceye kadar..

 

“Bu yaptığın çantaj ötesi bir şey, Aager Fogstep.”, diye somurtur kız.

“Sen söz konusu olduğunda risk almaya niyetim yok, bebeğim. Yapacağın planları, bunu da hesaba katarak yaparsan beni pek mutlu edersin.”, der Aager çok az sert bir tonla.

Kız alt dudağını pörtletir, sonra yenik bir edayla tekrar battaniyelerinin altına girer.

 

Aradan bir kaç dakika geçer.

 

“Uyuyamıyorum, Aager Fogstep!”, diye mızmızlanır kız.

“Neden? Gözlerini kapatırsan bunu yapabileceğini düşünüyorum.”, der Aager, kaşları çatılı bir şekilde.

“Bacağına ihtiyacım var. Alıştırdın, artık başımı ona yaslamayınca uyuyamıyorum ama ki!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

In.. Inshala? Bebeğim? Sen misin?”, diye yankılanır rutubetli bir karanlıkta ve soğuk, taş zeminde oturmuş sesin sahibi..

“Evet, abla.”, diye cevap verir Inshala fısıltıyla.

“Neden fısıldıyorsun ki? Burada bizi kimse duymaz. İlk bir kaç gün beni çıkarmaları için çok bağırdım. Sonra da yaralarım acıdığı için bağırdım. Ziyaretime sadece annem geldi.. Bir defa.. Ona kızının hala hayatta olduğuna inandırmak için sadece bir defa beni görmesine izin verdiler..”, diye acı bir şekilde konuşur sesin sahibi.

Inshala biraz tedirgin olur zira konuşan kişinin, tanıdığı kişi olup olmadığına tam olarak emin olamaz. Tanıdığı kişi kendinden emin, dolgun ve dobra bir kızın sesine sahipken, bu kızın sesi ise bitkindir. Bitkin, yılgın ve onurunu kaybetmiş bir kızın sesidir..

“Etrafında gözetim büyüleri var. Beni fark etmesinler diye fısıldıyorum.”

 

Karanlığın içinden zincir şakırtısı, ardından acı bir ‘fırk’lama duyulur.

 

“Gözetim büyüleri mi var? Amcam gerçekten beni bir şey sanıyor olmalı..”, diye hafif histerik bir kahkaha atar kız.

“Sana ne oldu böyle? Ne yaptılar sana, Moira ablam?”, diye telaşla sorar Inshala.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Burası fazla karanlık. Kendini bana bırak ablam..”

“Ben zincirlerle kelepçelenmiş durumdayım, sevgili küçük Inshala. Zincirler, kelepçeler ve demir parmaklıklar.. Adî bir hırsız muamelesi görüyorum.. Kaçacakmışım gibi ayaklarıma pranga bile vurdular, şerefsiz köpekler..”, diye bitkin bir sesle hışmeder Moira.

“Ben yanında değilim abla. Bu da gerçek değil.. Sesime doğru gel. Gözetim büyülerinden dolayı ben daha fazla yaklaşamıyorum.”

“O zaman olduğun yerde kal, güzelim. Benim kaderim belli oldu. Bu zindanda yaşlanacağım, ve bu zindanda da öleceğim.”, der Moira yılmış bir şekilde.

“Abla..”, der Inshala ve sesi biraz sertleşir. “Ben ormanda kör bir nefretle herkesi yakmaya çalışırken göğe ellerini açıp benim aklımı başıma getiren bir Moira hatırlıyorum. Ben çadırda ölmüşken bana inanıp, beni geri getirmek için bütün gücünü, inancını ve sevgisini bağışlayan bir Moira hatırlıyorum. Ben Serenity kasabasında bana sarılıp, bana bir aile veren Moira ablamı hatırlıyorum. O Moira ablam asla yılmaz, asla vazgeçmezdi. Yoksa bana yenilgiyi kabul ettiğini mi söylüyorsun? Çok ayıp abla.. Senden bunu hiç beklemezdim.”

 

Uzun bir sessizlik olur Inshala’nın bu konuşmasından sonra.

 

“Bu.. bu biraz ağır olmadı mı, Inshala?”, diye burnundan solur Moira.

“Alındıysan, sesime gel ve bunu yüzüme söyle abla..”, diye hararetli bir şekilde Inshala’da burnunu çeker.

“Öyle olsun bakalım, kız kardeşim. Ama yanına geldiğimde sırf küçük olduğun için seni azarlamayacağımı düşünüyorsan yanılıyorsun. Buna inanmıyorsan, Maira, Madine ve Cümeyt’e sorabilirsin..”

 

..ve Moira bir anda kendisini, hiç beklemediği, olağan üstü bir mekanda buluverir.

Moira uzun bir süre olduğu yerde kala kalır ve etrafındaki imkansızlığa alık alık bakar.

Neden sonra, hemen ilerisinde kendisine el sallayan küçük kızı fark eder ve kaşları çatılı bir şekilde ona doğru iri adımlarla yürümeye başlar.

Ancak küçük kızın yanına vardığında, çatık kaşları çözülür ve nedense üstüne garip bir sükunet çöker; küçük Inshala değişmiştir..

Ve bu değişim kızın görünüşünde değildir tamamen.

Bu değişim, kızın duruşundadır.

Evet, kız hala sıskası çıkmış, çöp gibidir ama yüzünde hafif pembe, mutlu bir ifade vardır. Ve bir ilk olarak, kızın boynuzlarını gizleme ihtiyacı duymaksızın onları sergilemiş olması, Moira’nın, kız kardeşi olarak ilam ettiği bu kızda ciddi bazı değişimler yaşadığına ikna eder.

Kızın yanakları gibi gözleri de parlamaktadır.

“Huh..”, diye ünler Moira. “Büyümüşsün..”

“Daha fazla küçülürsem bu biraz garip olmaz mıydı, abla?.”, diye gülümser Inshala.

“Ve güzelleşmişsin.”, diye keyifle itiraf eder Moira ablası.

“Senin kadar değil, abla.”, diye cevap verir Inshala.

Moira gülümser.

“Maira kim abla? Ve Madine.. Bir de Cümeyt vardı sanırım..”, diye sorar Inshala.

“Maira senin öbür ablan. Benim bir küçüğüm.. On dokuz yaşında kendisi ve bugüne kadar eli kılıca değmemiş, prensini bekleyen aklı bir karış havada bir kızdır. Madine ise senden iki yaş küçük ve daha ‘hayır’ evresini aşamamış tam bir baş belası emo’dur. Sabahtan akşama kadar kulağında kulaklık mart ayı kedilerini andıran müzikler dinler, siyah mürekkeple saçlarını ve dudaklarını boyar, ve her şeye omuz silkip, ‘hayır’ der.. Dediğim gibi, tam bir baş belası. Cümeyt ise daha dokuz yaşındaki en küçük erkek kardeşin ve bu dünyaya yanlışlıkla gelmiş bir melektir aynı zamanda. Bir gün onunla tanışmanı çok isterim. Onu çok seveceğinden eminim. O da seni çok sevecektir.

“Benden kolay kolay kimse hoşlanmaz ki abla.”, der sessizce Inshala.

“Senden sadece anneme bahsettim, güzelim. Anneme ve Cümeyt’e.. Ben zindana atılıncaya kadar seninle tanışmak için sabahtan akşama kadar zıp zıp yerinde duramadı. Ve pencerelerin başında oturup, belki gelirsin diye her gün saatlerce ‘Fey’ ablasını bekledi.”, der Moira acı bir şekilde gülümseyerek. “Şimdi. Burası neresi ve senin bu güzelliğini kime borçluyuz? Kime teşekkür etmem gerekiyor?”

“Burası benim rüyam. Sana söylemiştim ama ki! Biz şu anda bir rüyadayız ve aslında ikimiz de uyuyoruz, abla.”, diye açıklar Inshala.

“Rüya, ha?”

“Ben.. Themalsar’dan sonra bazı şeylerimi kaybettim.. Kedimi ve.. başka bir şeylerimi daha.. Dolayısıyla artık bağlı olduğum druid halkasını da terk etmek zorunda kaldım. Uzun bir süre efendim gibi Orman Halkasına bağlanmak istedim ama ona bağlanırsam devamlı efendimi hatırlayacağım için buna cesaret edemedim. Bu yüzden ben de Rüya Halkasını seçtim kendime.. Yada halka beni seçti.. Bizde seçim ve tercih olayı biraz karmaşık bir ilişki, abla. Ve buradayken, rüyamdayken, görmeyi çok istediğim kişilerle bazen konuşabiliyorum.”

“Hmmm.. herkesin marifeti ve becerisi farklıdır. Ama seni azıcık tanımışsam, bu tercihinde başarılı olacağına kati olarak inanıyorum. Sana yakışmış ve öyle görünüyor ki yaramış da..”

“Aslında bana yarayan başka bir şeydi, abla.”, diye yüzü kızarmış bir şekilde mırıldanır Inshala.

“Kim?”, diye gülümser Moira.

“AAGER FOGSTEP.”, diye cılız bir fısıltıyla itiraf eder kız.

“Hah!”, diye ünler Moira. “Biliyordum. Themalsar sonrası o on gün yanından ayrılmayışına müşahade etmemiş olsam bile biliyordum!”

“Ne?.. Nasıl?”, diye utanç içerisinde sorar Inshala.

“Çünkü ablalardan hiçbir şey kaçmaz!”, diye sırıtır Moira.

“Yaaaa..”, diye itiraz eder kız.

“Bize katıldığın günden beri senin ona nasıl baktığını, gözlerinle onu devamlı izleyişini ve devamlı ona sessizce sokulup hışmetmelerini büyük bir ilgiyle seyrettim. İnsanlar bir paladin gördüğünde, genelde bizlere çelik zırhlar içindeki kanun aptalı gözüyle bakarlar. Ama o zırhların ardında, en nihayetinde ‘biri’ olduğunu göz ardı ederler. Ve o ‘birinin’ de kör olması gerekmiyor. Her şey bir yana, sendeki bir şeylerin, o adamı rahatsız ettiğini de görme fırsatım oldu. Öyle görünüyor ki Efendi Aager, sen söz konusu olduğunda neyin kendisini rahatsız ettiğini anlamış durumda. Sanıyorum bundan dolayı kendisine teşekkür etmem gerekecek.”

“Ben.. ben pek anlamadım, abla.”, diye itiraf eder Inshala.

“Sevgi, benim küçük Inshala’m, beraberinde bir çok duyguyu da getirir. Utanma, korkma, tedirgin olma, rahatsızlık duyma.. bit yeniği gibi. O bit bizi bir kere ısırdığında, birden o kişinin her hareketini fark etmeye başlarız. Bazen o kişiden korkarız, bazen kaçarız, bazen de uzun bir süre o kişiye uyuz oluruz.. Ve o kişi her ne yaparsa yapsın, yaptıkları devamlı gözümüze batmaya başlar.”

“Ben.. Aager Fogstep’i, beni bir bit ısırdı diye mi sevdim yani?”, diye hiç inanmamış gibi kaşlarını çatar Inshala. “Ben bitli değilim ama ki. Devamlı yıkanıyorum ve saçlarımı temiz tutuyorum!”

Moira ister istemez kıkırdar.

“Bitlere kafanı fazla yorma, güzelim. Zamanı gelince anlar ve gülersin. Ama senin adına ne kadar sevindiğimi bilemezsin. Efendi Aager.. en az göründüğü kadar karanlık bir adam.. Ancak bu onun tamamını tanımlamıyor. Geçmişimiz her zaman bizimle beraberdir. Ancak o geçmişin bizi gütmesine izin verip vermememiz ise bizim elimizdedir. Ve belli ki Efendi Aager bu konuda doğru EN AZ BİR tercih yapmışa benziyor..”, diye gülümser Moira.

 

Inshala, ‘bit’ meselesine fena halde takılır, zira kendisini bildi bileli asla, AMA ASLA bitlenmemiştir. Dahası, ‘sevgilimi’ Aager Fogstep için hissettiği duyguların, pis bir böcük yüzünden olmuş olmasına aşırı derecede rahatsız edici bulur.

FEVKALADE AŞIRI DERECEDE!

Ancak Moira ablasıyla paylaştığı ‘rüya’dan uyanmadan önce, belli ki bazı şeyleri öğrenmesi gerekecektir. Bu yüzden, en azından şimdilik ‘bit’ meselesini, fena halde zorlansa da, şimdilik rafa kaldırır.

 

“Sana ne olduğunu anlat bana, abla. Seni en son gördüğümde Durkahan şehrine doğru yola koyulmuştun.”, diye sorar Inshala.

Moira derin, esef dolu bir nefes çeker.

“Ben tam bir aptalım, güzel Inshala’m. Babama olanlara o kadar kızmıştım ki, şehre varır varmaz, doğru düzgün, elle tutulur, kanunen kabul edilir, somut herhangi bir delil aramadan gidip amcamı her kesin ortasında babama suikast düzenlemekle suçladım ve olduğum ahmak gibi, bir de ona meydan okudum. Themalsar’da olanlar belli ki beni fazla havalara sokmuş zira amcam fena halde kızdı ve meydan okumamı geri çekmem konusunda beni uyardı.. Ama ben, bütün kibrimle kendisini korkaklıkla suçladım ve bunu yaparak ona benimle yüzleşmekten başka seçenek de bırakmamış oldum..”, der ve susar Moira.

 

Inshala devamını duymaya can atar ama büyük bir bilgelik örneği göstererek beklemeyi tercih eder.

Neden sonra Moira tekrar derin bir nefes daha çeker ve anlatmaya devam eder.

 

“Ve amcam beni muhteşem bir şekilde yerden yere vurdu. Zırhını bile doğru düzgün çizemedim.. Beni öldürebilirdi ama belli ki başka planları vardı.. annemi içeren planları. Annem Durkahan’da tanınmış, sevilen ve onurlu bir aileden gelen bir hanımefendidir ve amcam ona, kendisiyle evlenmesi halinde hayatımı bağışlayacağı sözünü verdi. Bu şekilde tıpkı benim amcama herhangi bir tercih hakkı bırakmadığım gibi, amcam da anneme herhangi bir seçenek bırakmamış oldu.. Sayemde!”

“Ama.. ama seni hapsetmiş ki!”, diye inler Inshala.

“Eh.. onu herkesin önünde babamı öldürmekle, sonra da korkaklıkla suçladıktan sonra ortalıkta elimi kolu sallaya sallaya dolaşır bir şekilde bırakamazdı ya. Beni hapsederek, annemin sadakatini de güvence altına almış oldu, adi hergele!”, diye hışmeder Moira.

“ABLAAA!”, diye şok olmuş bir ifadeyle söylenir Inshala.

“Ne..? Pardon. Sanırım senin yanında o tür kelimeler kullanmamalıydım, özür dilerim.”

“Söylediğin şeyin ne olduğunu bilmiyorum ama söyleme şeklinden, çok fena bir şey olduğuna eminim.”, diye kızarmış bir yüzle yere bakar Inshala.

“Ne diyebilirim ki.. Hapis hayatı beni çok değiştirdi.”, der Moira sırıtarak.

“Düğün ne zaman?”, diye sorar Inshala.

Moira boğazından nahoş bir ses çıkartır.

“Tam olarak emin değilim. Karanlıkta günleri takip etmek oldukça zor. Sanırım yedi yada sekiz gün sonra.. Veya beş.. Dediğim gibi, emin değilim. Haftalardır zincire vurulmuş bir şekilde zindanda tutuluyorum.”

“Biraz zamanımız var yani.”, der Inshala rahatlamış bir şekilde.

“Zaman? Neye zamanınız var?”

“Biz Vodgar denen şehrin batısında, Dark Forest civarında bir yerlerdeyiz ve geliyoruz.”, der küçük kız mutlu bir sesle.

“Dark Forest’da iseniz buraya gelmeniz en az sekiz-on gün sürer, güzelim. Ve sanıyorum amcam annemi garanti ettikten sonra, pek de şaşırtıcı olmayacak bir şekilde beni de ‘utancımdan’ intihar ettirtecektir.”

“Mucizelerden ümidini kesmemelisin, abla.”, diye sırıtır Inshala.

“Sen.. sen bayağı değişmişsin kız kardeşim. Ancak sorun mucizelerde değil, durumumun imkansızlığında..”, der Moira yılgın bir sesle.

“Öyle deme, abla. İmkanlı durumlarda gerçekleşen şeylere mucize denemez ama ki! Daha dün sabah High Woods’un hemen güneyindeydik ki!”

“Ne? Nasıl?”, diye hayretle bakar Moira, önünde sırıtarak duran küçük kıza.

“Sonra. Fazla zamanımız kalmadı. Uyurken vakit farklı işliyor. Uyanmadan sana olan biten bazı şeyleri anlatmam laz—”

 

“GÖZETİM BÜYÜLERİMİZİ BİR ŞEY İSTİLA ETTİ!”

“SALDIRI ALTINDAYIZ!”

“LORD KARKASHI’YE HABER VERİN!”

..diye bir ses gürler ve Inshala’nın ‘rüya’ alemi dağılmaya başlar.

 

Panik olmuş bir şekilde Inshala, Moira ablasına bakar ancak kızın yüzü donuklaşmış, bedeni de çoktan silikleşmeye başlamıştır.

“Abla.. Abla dayan.. Yoldayız ve geliyoruz!”, diye çığlar kaybolan Moira’ya..

..ve Inshala kan ter içerisinde uyanır!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Inshala korkuyla yerinden fırlar.

Onun sıçramasıyla Aager de bir anda kızın arkasında, kısa ve keskin kılıçları çekilmiş bir şekilde peyda olur.

Karalar içindeki adam, yarı ayık, yarı uyku halinden, farkındasız bir refleks ve hayret verici bir hızla, göz açıp kapayıncaya kadar, tam savaş pozisyonuna geçmiştir.

“Ne oldu?”, diye sessizce sorar sırtını verdiği kıza.

“Moira.. Moira ablam.. Başı fena halde dertte. Hemen gitmemiz lazım.”, diye inler Inshala.

Aager’in buna gösterdiği, neredeyse katatonik denebilecek kadar soğuk kanlı tepkisine birazcık olsun hayran kalmamak pek de mümkün değildir.

Fogstep, nedenler yada niçinlerle vakit harcamaz.

Inshala’nın battaniyesini kapar, seri bir devinimle topak halinde yuvarlayıp kendi çantasına tıkıştırır, kızın küçük bohçasını da alır ve yarım dakikadan daha kısa bir süre içerisinde, orada birilerinin kamp yapmış olabileceğine dair pek az iz bırakacak kadar temizlenmiş bir alan bırakır ardında.

“Gidelim.”, der kıza sessizce.

Ve Inshala, neden ilk gördüğü andan itibaren bu adama takılıp kaldığını anlamış olur;

 

GÜVEN.

 

MUTLAK..

 

..VE KATIŞIKSIZ.

 

“Teşekkür ederim.”, diye fısıldar karalar içindeki adama, küçük kız..

..ve ikisi de dağılıp rüzgarda uçuşmaya başlar.

Dağılmaya ramak kala Inshala’nın yüzünde hafif utanmış, daha çok mutsuz bir ifade belirir. Gerçeği, sadece gerçeği öğrenmek isteyen birisinin azmini taşıyan gözlerle ellerini tutan karalar içindeki adamın gözlerinin içine bakar..

“Ne oldu, bebeğim?”, diye Aager’in dingin fısıltısını duyar zihninde.

“Sana bir şey soracağım, Aager Fogstep, ama bana doğruyu söyleymeni istiyorum.. Ne kadar acı olsa da..”, diye kızın umutsuz sesli yankılanır adamın içinde.

“Sana istediğim kadar iyilik yapamadım, Inshala. Ama her zaman doğruyu söyledim..”, diye aynı fısıltıyla cevap verir karalar içindeki adam.

“Ben.. Ben senin için bir zorunluluk muyum?”

“Evet.”, der Aager açık ve çıplak bir hışımla. “Seni gerçekten tanıdığım andan itibaren.. Ve bunun asla değişmemesi için de elimden gelen, ve gelmeyen, ne varsa da yapmaya kararlıyım.”

“Ama neden?”, diye sorar kız ağlamaklı bir sesle.

“Çünkü sen daha azına layık değilsin, bebeğim.”

“Ama.. ama ben bitli kızın tekiymişim ki!”

“Bitler korkulacak şeyler değil, Inshala. Ve sen de olduğunu da hiç sanmıyorum.”, diye cevap verir Aager çatılı kaşlarla.

“Nerden biliyorsun ama?”

“Uyurken bacağıma yasladığın başını, yüzünü.. ve saçlarını saatlerce.. günlerce seyretme fırsatım oldu.”

Birden kızın yüzünde güneş açmış gibi bir ifade belirir.

“Ah Moira abla.. Beni kandırdın.. Ben bitli değilmişim ki!”, diye ışıl ışıl bir ifadeyle gülümser..

..ve kendisini rüzgara bırakır.

 

 

Kaşla göz arasında Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane ufukta kaybolmuştur çoktan..

 

 


 

 

 
 

ARİS

Timeline:

İzci Onbaşı Laila Wovesbane, High Lady Anglenna’nın kendisine verdiği ‘hamili yakınımdır’ kartını iştahsız bir şekilde alır, ve kartın asıl sahibi ve muhtemelen de bir silah kaçakçısı olan Largo adındaki tüccarın yanına gitmeye karar verir..

Ancak dünyada işler nadiren göründüğü kadar basittir.

Neden Laila için bir istisna yapsın ki şimdi?

 

Bu hikaye,
Dreadlock!
hikayesinin bittiği gün yer alır..

 

 

08:12

Nedir bu?”, diye sorar Laila şaşırmış bir şekilde.

“Bu..”, der High Lady Anglenna, “..High Bazaar’da, Largo adındaki bir silah ve mühimmat tüccarının özel müşterilerine verdiği kişisel kartıdır. Bunu kendisine göstermeniz halinde, boş olan sadaklarınızı dolduracaktır.

Laila hayretle önce elindeki karta, sonrada önünde çömelmiş kadına bakar.

“Silah kaçakçısı yani..”, der kaşları çatılı bir şekilde ve bir high lady’nin, High Woods Ri‘sinin yeğeninin nasıl olup da bir silah kaçakçısının özel kartına sahip olabildiğini merak eder..

“Silah ve.. bir çok başka şeyler.. Ancak yanına gittiğinizde bunu onun yüzüne vurmazsanız sevinirim.”, der High Lady ve konunun bu kısmını kapatır!

“Umm.. Benim birden çok sadağım var!”, diye bi laf kaçar ağzından. Aslında Laila, kadının oldukça gayrımeşru ‘teklifini’ reddetmek için ağzını açmıştır ama nedense onun yerine bu çıkmıştır!

Anglenna, platin sarısı kaşları birer yay gibi kalkmış bir şekilde, koyu yeşil gözleriyle önünde oturan izciyi süzer ve tekrar gülümler.

“Bunu kendisine göstermeniz halinde, boş olan sadaklarınızı dolduracaktır!”..

..diye tekrarlar.

 

Ve çömeldiği yerden kalkar..

..en azından bu niyetle davranır, acıyla tıslar, dengesine kaybeder ve devrilir!

 

High Lady’nin düşmesi esnasındaki o çeyrek saniyelik anda Laila, zihninden oldukça fundamental bazı düşünceleri geçirme fırsatını bulur;

 

“Aha düşüyor!”

“Eteği dantelli ayakkabısına takıldı ve düşüyor!”

“Ne gülerim düşerse.”

“Düş! Lütfen düş..”

“Ama sonrasında dram yapma!”

“Düşerse, ıslık çalar ve görmemiş gibi yaparım!”

“Kızım, o boy ile devrildiğinde nesini görmezden geleceksin? Uzandığında ayakları kapıdan dışarı çıkıyor!”

“Onun yüzünden ikinci bir oda kirası almak istedi hancı bizden!”

“Yüzündeki o ifade..”

“Hay Shit! Yaralı kalçasından dolayı düşüyor..!”

“Buna yardım etmem lazım şimdi! Acısını fark ettim çünkü!”

“Doğru dürüst düşmeyi bile beceremedin!”

“Ördek dudaklı sakar elf!”

“Kalkamayacaksan, neden oturursun?!”

 

Laila yerinden fırlar ve yapmak istemediği şeyler arasında, kendi emeği ile top on listesine girmeyi başarmış kadına dokunur..

Nevarki kadın sırım gibi görünmekle beraber, 1,92’lik boyu dolayısıyla sanıldığı kadar da hafif değildir ve ‘dokunmak’ yetersiz kalır. Laila kadını yere çarpmadan, iki eliyle, bütün bel ve bacak gücünü kullanarak yakalar..

..ve bir anda Laila ve Anglenna göz göze gelirler ve ikisi için de garip, sessiz bir durum oluşur.

 

“Bundan her kimseye bahsedersen—”, diye hırlar Laila.

“—Aklımın ucundan bile geçmemişti İzci Onbaşı!”, diye seri bir şekilde bitirir High Lady..

 

 

Laila bu kadından potansiyel bir teşekkürünü daha kaldıramayacağını düşünerek, onu kendi yatağına oturtur, sevgili yayını, boş sadaklarını, şırfıntının ona verdiği, üzerinde sadece bir L harfi olan küçük, beyaz kartı alır ve odadan kaçarcasına çıkar..

..zira bütün bunların sorumlusu olduğunu düşündüğü Udoorin’e söyleyecek bi çift lafı vardır!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

08:34

Laila merdivenlerden inerken zırhlığını geçirir üstüne ve defalarca tekrarlanmış olmanın verdiği alışkanlıkla, bakma ihtiyacı duymadan zırhın bağcıklarını çeker, omuz tokalarını ve yan kayışlarını bağlar ve merdivenlerin son adımlarını atlayarak iner.. Aradığı kişi de tam olarak oradadır. Hanın giriş katında, kapıdan en uzak yerde.. ve yalnız değildir..

‘Bu gün hiçbir şeyin doğru gitmediği ‘o’ günlerden olacaksa, hiç uğraşmayım!’, diye burnundan solur..

Udoorin onu fark eder ve elini ona sallayarak heyecanlı bir şekilde yanlarına çağırır.

Laila yüzünü buruşturur.

Son üç gündür yaşadıklarından dolayı biraz keyifsizdir ve Udoorin’in, Prenses ile paylaştıkları masada kafalarına odunla vurulmuş iki tavuk gibi birbirlerini seyredişlerini izlemek gibi bir niyeti yoktur.

‘Bu sefer paçayı yırttın, Dorin!”, diye hicveder içinden ve hanın kapısına yönelir, ancak o esnada Aager, gözleri şişmiş olmasına rağmen yüzünde çocuksu bir mutluluk taşıyan bir Inshala ile hana gelirler.

‘Sen ne yaptın? Önce ağlatıp sonrada kızcağıza afrodit mi içirdin!’, diye ona da çatar içinden Laila.

Prenses gelen ikiliyi görünce yerinden fırlar ve koşarak Inshala’ya sarılır ve kulağına bir şeyler söyler.

 

Laila, Prensesin Inshala’ya ne söylediğini bilmez, ancak sonuçlarını hayretle seyreder.

 

Inshala olduğu yerde kendisine söylenen şeyi anlamamış biri gibi kalakalır. Sonra yüzü kıpkırmızı kesilir, Aager anında kendi kulaklarını kapatır, ve küçük kız kulak çınlatan bir çığlık atıp Prenses Lorna’nın kucağına atlar.. ve hüngür hüngür ağlamaya başlar!

‘Nooluyo yaa?!’, diye hayretle bunları seyreder Laila.

Kıpkırmızı yüzü olan tek kişi Inshala değildir.

Udoorin’in de yüzü kızarmış bir şekilde sırıtarak Aager’e yaklaşır.

Aager bir an önündeki genci süzer, sonra ona “Olm, sen tam bi avanaksın!”, der.

Bunu duyan Udoorin ise daha da sırıtır ve “Tahmin edemeyeceğin kadar!”, diye cevap verir.

 

Laila bir anda fena bir şekilde içkillenir ve Udoorin’e yaklaşır.

“Hayırdır, Udoorin? Neler oluyor?”, diye sormasıyla Prensesin ona da sarılması bir olur.

“Biz.. uhh.. umm.. biraz nişanlandık.!, diye daha da kızarmış bir şekilde itiraf eder Udoorin.

 

Laila..

Laila çarpılmış gibi olur!

“Hangi ara..? Nasıl..? Ne zaman..?”, diye afallar.

 

“Dün akşam, sevgili Laila.”, diye pembe bir yüzle, fısıldar gibi konuşur Lorna.

“Aslında daha çok, bu sabah.. biraz erken saatlerde.. idi..”, diye kekeler Udoorin.

“Biz aslında biraz hava almak için çıkmıştık.. Heaven Parkına doğru yürüyelim dedik.. ve yürüdük.. Sonra..”, diye gevelemeye başlar Prenses.

Laila bu sakin, ağırbaşlı kızın bu güne kadar tökezlediğine asla müşahade etmemiştir. Tıpkı gevelediğine müşahade etmediği gibi..

“..Sonra aylardır birbirimiz için neler hissettiğimizi bildiğimiz halde bu konuda neden bir şeyler yapmadığımızı düşündük..”, diye hızlı bir şekilde anlatır Udoorin.

“Ve bir şeyler yapmaya karar verdik!”, diye tamamen pembeleşmiş yüzünde mutlu bir ifadeyle bitirir Lorna.

Inshala dayanamaz.

Tekrar Lorna’ya sarılır ve tekrar ağlamaya başlar.

 

‘Demek şirretin koruduğu sizlerdiniz..’, diye uyanır Laila ve kadının “Korkarım bunu size söyleyemem zira kendileri korunduklarının farkında değillerdi. Bununla beraber, kimliklerinin bir sır olarak kalacağını da pek sanmıyorum.”, derken ne kast ettiğini anlayıverir.

 

Laila bir anda Udoorin’i de, Prensesi de kıskanır.. ve onlar için mutlu olur..

..zira bütün çektikleri sıkıntıların arasından, yeni bir beraberlik, yeni bir sevinç, yeni bir gün doğmuş gibidir.

Sevgili kuzeni ile gerçek anlamda tanışmasına sebep olan, yıllar önce Udoorin’le yaptığı o kavgayı, o kavgadan sonra Udoorin’in husumet gütmesi yerine arkadaşlığı tercih ederek gösterdiği büyüklüğü, Themalsar’da beraber geçirdikleri sayısız tehlikeleri, Serenity Home’a geri dönüşlerini, oradan Arashkan’a yola çıkışlarını, yolda karşılaştıkları tehlikeleri ve en sonuncusu olarak da arenada yaşadıkları ölüm kalım mücadelesini hatırlar, kısa bir anlığına hepsini, ama hepsini tekrar yaşamış gibi hisseder ve Laila’nın içi içine sığmaz..

Kendisinden önce ayakları hareket eder.

Söylemeden önce de kolları kalkar ve en eski arkadaşlarından biri olan Udoorin’e sarılır.

“Senin için ne kadar sevindiğimi bilemezsin, sevgili arkadaşım.. Prensesimize iyi bak ve onun onurunu her zaman koru.”, diye fısıldar ona.

Sonra döner ve Lorna ablasına yapışmış olan Inshala’nın ayrılmasını beklemeden, her ikisine de sarılır.

 

Udoorin’in gözleri biraz dolar.

Mutludur.. Çok mutludur aslında çünkü Laila’yı kendisi kadar iyi çok azı tanır.

Laila sergilediği dış görünüşüne ve davranışlarına rağmen, gerçekte çekingen, içine kapanık, kırılgan, sevgisini yansıtma konusunda kötürüm, ve kolay kolay hiç kimseye dokunmayan bir kızdır ve bu güne kadar babası dışında onun gönüllü olarak sarıldığını gördüğü tek kişi de kuzeni olmuştur..

..ve Laila, kardeşi gibi bildiği Udoorin için bir istisna yaparak ona da, sevdiği kıza da sevgisini açıkça, ve hiç sakınmadan göstermiştir.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

13:48

Laila en sonunda kendisini handan dışarı atmayı başarır. Inshala’nın çığlıklarına uyanan Gnine ve bir anda kendisine gelen Lady Magella, birinin elinde hedef arayan bir ateş topu, diğerinin elinde ise koca gürzü ile gözü dönmüş bir şekilde aşağı koşmuşlar, neden sonra olanları anlayınca ortam bir anda mutlu bir kutlamaya dönüşmüştü.

Aager’in hancı ile konuşması, ve biraz da altının el değiştirmesiyle, hanın tamamı o günlüğüne ‘özel etkinlik dolayısıyla’ kapatılmıştı. Inshala’nın yalvarmasıyla Aager tekrar hancıyla konuşmuş, tekrar altınlar el değiştirmiş, komşu evlerden gönüllü ne kadar kadın varsa çağırılmış ve salon katı köşe-bucak bir güzel temizlenmiş, bu esnada da Aager, Gnine ve Laila yemeklik için doğru düzgün bir şeyler almaya Alls Bazaar’ına gitmişler Inshala, Lady ve damdan çağrılan Merisoul da hanın mutfağına girip alınan yemekliklerden bir sürü yemek hazırlamışlardı.

Gerçekte Inshala ve Lady yemekleri yapmış, Merisoul ise üst raflardan birine çıkmış, bir yandan mutlu bir ifadeyle olup bitenleri seyretmiş, bir yandan da her yemeklere bir şey koymaya çalıştığında Lady’ye, “Emin misin ondan konması gerektiğine?”, diye sorarak, onu çileden çıkarmıştı!

Bütün bunlar olurken Udoorin ile Lorna’nın herhangi bir şeye dokunmalarına izin verilmemiş, Laila Udoorin’e eşlik ederken, Anglenna da sessizce Lorna’nın yanında durmuştu.

Öğlen olduğunda masalar birleştirilmiş ve hazırlanan yemekler konulmuş, çok uzun bir zamandır düzgün birşey yememiş grup, büyük bir iştah ve keyifle oturmuşlardı masalara.

Yemekler sunulmadan önce ise, Yetkin Tapınak Muhafızı olan Lady Magella tarafından ve resmi statüleri kati olan bir İzci Onbaşısı ile bir High Lady şahitliğinde nişanları ‘resmileştirilmişti’.

İlginç bir şekilde, nişanın bir çok şahit eşliğinde tekrarlanması ve açık rütbe ve makamlı kişilerce resmileştirilmesi fikri High Lady Anglenna’dan gelmişti..

 

Yemek esnasında Udoorin ve Lorna, kızarmış yüzlerle Lady Magella’nın yanına gelmişler ve kendilerinden özel bir ricade bulunmuşlardı;

Udoorin, Lady’den babasına nişanla ilgili bir mesaj göndermesini istemiş, Lorna’da, mesajın kaynağını gizli tutması kaydı ile annesi, Bari Na-ammen Rise’si Nadine Graciousward’a aynı konuyla ilgili bir mesaj göndermesini rica etmişti. Lorna’nın ek olarak istediği tek şey, nişanlısının ismi, geldiği ve şu anda bulundukları yer ve genel olarak yer ve kimlik tespiti yapılmasına sebep olabilecek her türlü bilgiden sakınmasını rica etmişti.

Lady bunu makul bulmuş olsa da, üzülerek prensese bakmıştı. Bu kız bir hanımefendiydi, iyi niyetli, samimi, dış güzelliği, sadece iç güzelliğinin bir uzantısı olan, High Elflerin gelecekteki kraliçesiydi ve annesinden de, babasından da bu şekilde sakınması gerekiyordu ve Lady, bu Nadine denen kadına bir gün bunun hesabını soracaktı!

 

Kutlamaya direk katılmayan sadece iki kişi olmuştu. Biri, hangi ara tedarik ettiği bilinmeyen, koca nişan pastasından sorumlu, buna rağmen utançla merdivenlerin üstünden prensesini izleyen Darly Dor, diğeri ise onun yanında, bıçak mesafesinde, yüzünde okunması zor bir ifadeyle çömelmiş Lilly Venom’du.

Neden sonra Aager yukarı çıkmış, Darly’nin kıçına bir tekme atıp onu aşağı göndermiş, uzun dakikalar Lilly ile bir şeyleri tartışmış, ancak belli ki onu ikna edememişti.

Sinirlenmiş bir şekilde aşağı geri inen Aager’in yüzünü gören Inshala, hanın salonunda yüzlerce çiçek açtırma işini bırakıp, koşarak merdivenleri tırmanmış, “Hadi ama Lilly abla, lütfen! Mutluluklar uzaktan seyredilmemeli, paylaşılmalı!”, diye kızın koluna yapışıp onu yalvara çekiştire aşağı, kutlamanın içine çekmişti.

 

İnsanlar garip varlıklardı gerçekten!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

16:11

Laila oldum olası klişeleri seven biri olmamıştır ve klişe gördüğünde nedense hedef parmaklarının kaşındığını hissetmiştir. Bu yüzden ‘kapanmadan önce’sine yetişmek için High Bazaar’da ikamet eden bu Largo kaçakçısının dükkanına ulaşmak için handan ayrıldığından beri koşmuş ve ancak klişeyi duyduğunda yavaşlamıştı.

“Ya paranı, ya canını!”

 

Laila, muhtemelen kırık bir burundan gelen sesle söylenmiş olan bu ifadeyi duyduğunda..

..’mutlu’ oluvermişti birden!

 

Sanki önüne birisi en sevdiği, içinde kırık çikolata ve fındık parçaları olan pasta getirmişler ama pastanın üstünde olmazsa olmaz olan kremasını koymayı unutmuşlarken, birden bir başkası gelmiş ve “Ya paranı, ya canını!” ile pastanın üstünde eksik olan o kremayı sürmeye başlamıştı..!

 

Laila yavaşlamış, ancak durmamıştı.

Temposunu arttırarak, bir sağ, bir sağ daha, bir sol, düz git..

..ve işte klişe: orada küçük, yaşlı bir adamı yakasından tutup duvara sıkıştırmış, kel, iri kıyım adamı görür Laila ve hızını hiç azaltmadan, dirseğini çıkarmış ve hafif uçarak geçer yanından, iki adım geçtiğinde de tekrar konar yere ve arkasına bakmadan, ‘kapanmadan önce’sine yetişmek için High Bazaar’a doğru devam eder.

Laila hayal meyal yaşlı adamın teşekkür edişini duyar.

 

Yol boyunca Laila altı farklı olaya daha karışmıştı ve bunlardan bir tanesine, bir sokak satıcısından zorla açmalarını aşırmaya çalışan iki şehir muhafızı da dahildi. Laila sonuncusu hariç bu olayların hiçbirisinde silah kullanmamış, silahlarını da çekmemişti.

Şehir ve bar kavgalarında asla silah çekilmezdi çünkü her ne olursa olsun, silah çeken her zaman haksızdı!

 

Son olayda muhafızlara aldıkları açmaların parasını ödemelerini rica bile etmişti..

..ama bu dangalakların da annelerini utandırma eğilimleri vardı, belli ki.

Üstüne üstük, üçer bakırlık açmalar için mızrak doğrultmuşlardı!

 

KİM ÜÇ BAKIRLIK AÇMANIN PARASINI ÖDEMEYECEK KADAR ADİ OLABİLİRDİ Kİ?

 

Belli ki bu iki avanak!

Laila birinin mızrağını kapmış, dizinde kırıp ikiye bölmüş, ve artık kıymıklı iki sopası olduğu için iki muhafızı da ‘amca’ deyinceye kadar dövmüştü! Ancak Laila amcası konusunda hassas biriydi, dolayısıyla bu salakların amcalarını böylesi bir yenilgiye alet etmeleri, sakin bir şekilde vurduğu sopaları, artık kızmış bir şekilde vurmasına sebep olmuştu!

 

Anlaşılan Laila Arashkan’dan ayrıldığında, “Arkamda şu kadar ‘leş’im var!”, diyen tiplere dönüşecekti!

 

İzci Onbaşı ağlayan muhafızları döverken, ta Arashkan Adalet Sarayının önündeki saat kulesinden yankılanan çanları duyunca kendisine gelmişti.

 

Saat 18:00 olmuştu!

 

Laila içinden sağlam bir küfür savurmuş, hayretle önünde gerçekleşen ‘uygulamalı ahlak dersini’ seyreden satıcıya ‘verdiği zahmetlerden’ dolayı bir altın uzatmış ve High Bazaar’a son hızla yola koyulmuştu!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

18:21

Laila, Largo adındaki silah kaçakçısının yerini bulduğunda, bir çok dükkan ya çoktan kapatmış, yada kapatmak üzereydi..

“Kusura kalmayın, genç bayan.”, diye ‘gazlı’ bir ses duymuştu karanlık dükkanın derinliklerinden. “Saat 18:00’i geçeli çok oldu. Şansınızı yarın denersiniz..”

 

Laila fena halde kızgındır.

Laila burnundan soluyacak kadar kızgındır.

Laila bu Largo denen adamı da ‘leş’ler listesine eklemek istemektedir.

Ama derin bir nefes alıp sakinleşmeyi tercih eder zira adamı tehdit ederse, Anglenna’nın kendisi dahi gelse, adamdan bir hayır gelmezdi.

 

“Efendi Largo’yu arıyordum.”, der olabildiğince serin bir sesle.

“Efendi Largo’yu buldunuz genç bayan, ancak biraz geç buldunuz. Şehir kanunları, bütün pazar yerlerinin saat 18:00’de kapatılmasını söyler ve benim ceza yemeye hiç niyetim yok.”, der aynı ‘gaz’lı ses dükkanın karanlığından.

“Sizi anlıyorum, Efendi Largo. Ancak beni.. umm.. ‘özel’ bir müşteriniz gönderdi ve her konuda bana yardımcı olabileceğinizi söyledi.”, diye profesyonel bir üslupla şansını neder Laila.

“‘Her konuda’ biraz abartı olmuş sanırım!”, diye ‘fırk’lar gazlı sesin sahibi. “Kimmiş bu özel müşterim?”

“Adını vermemi istemedi. Ancak bunu göstermemin yeterli olacağını söyledi.”, der İzci Onbaşı ve cebinden üzerinde sadece bir L harfi olan küçük, beyaz kartı çıkartır.

 

Kendisinin Largo olduğunu iddia eden gazlı sesin sahibi bir an durur.. Neden sonra hafif bir çakmak taşı sesi duyulur ve bir gaz lambası aydınlanır. Gaz lambasının aydınlanmasıyla Laila hayatında gördüğü en yakışıklı olmasada, sayılı güzellikteki bir yarı elfi bulur karşısında.

Adamın, altın sarısı hafif dalgalı saçları, kötü ışıkta ancak mavi olduğunu tahmin edebildiği gözleri, biçimli dudakları, geometrik bir çenesi ve oldum olası Laila’nın hoşuna giden kalın kaşları vardı!

 

“Karşılıklı kıvılcım dedikleri bu olsa gerek!”, diye sırıtır Largo, Laila’ya. “Güzelliğinizi aydınlıkta görmüş olsaydım, bu kadar zorluk çıkarmazdım..”

 

Laila biraz daha alık alık bakmayı tercih eder adama!

 

Laila adama bakarken, adam izci kızın etrafından dolanır, “Müsaadenizle genç ve güzel bayan..”, der ve elinde taşıdığı kancalı bir sopayla dükkanın kepenklerini içeriden indirir. “Ancak memurlar bizi açık görürlerse, bu güzelliğinizle sizin müşterim olduğunuza inandıramam!”

 

Laila’nın zihninin avının peşindeyken ki keskin kısmı donmuş gibidir. İzci kız, ‘Hadisene, bi şeyler yap, bi şeyler söyle!’, diye, ne kadar ittirip dürtse de, zihninden herhangi bir tepki alamaz.

‘Öyle olsun bakalım..’, der Laila kendi içinden. ‘..ben de bu işi akılsızca yaparım o zaman!’, diye tehdit eder kendisini ve bu tehditi, mevcut şartlar altında yapabileceği potansiyel ahmaklıkları düşünerek bir anda devreye girer!

 

“Siz.. umm.. Largo’musunuz?”, diye sorar. “Pek de beklediğim gibi birisi değilsiniz.”

“Umuyorum ki olabildiğince düşük beklentilerle gelmişsinizdir buraya o zaman.”, diye sırıtmaya devam eder Largo. “Bu şekilde her ne yaparsam, harika olma fırsatım olmuş olacak!”

Laila ‘fırk’lar.

Adamın rahat davranışları zorlama yada yapmacık değildir. Tamamen doğal ve kendisine özgü bir hali var gibidir. Largo denenen bu adam rol yapmıyordur.

Bu adam, rolün kendisidir!

 

Largo, Laila’ya elini uzatır.

Laila ister istemez uzatılan eli tutar.

 

Ve öylece bekler!

“Ummm.. ben kartı görmek için elimi uzatmıştım, ama bu da olur.”, diye nazikçe izci kızının eli öper.

Laila cevapsız bir şekilde kartı adama uzatır.

Ama el olduğu yerde kalmaya devam eder!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

18:45

High Lady Anglenna!”, diye ünler Largo, boş karta bakarak. “Hanımefendinin, High Lady Anglenna gibi birisiyle nasıl bir münasebeti olabilir?”

“Olabildiğince az.”, diye mırıldanır Laila.

Largo buna keskin bir kahkaha atar.

“Aaaa.. Lady Anglenna’nın muhteşem hallerini yakinen tecrübe etmiş gibisiniz.”, der Largo mutlu bir şekilde.

“Kaçınılmaz olarak!”, der Laila biraz kızarmış bir yüzle.

“Genç bayan.. Şayet Lady Anglenna söz konusu olduğunda sizi anlıyorum dersem, bunun sizi tamamen anlıyoruma tekabül ettiğini bilmenizi isterim. Kendileri düşmanları için yaşayan bir hanımefendidir!”

“Çok da kibirli!”, diye ekler Laila istemsiz bir şekilde.

“Evet..”, diye onlaylar Largo. “..Bununla beraber, sizin gibi bir izcinin, Lady Anglenna gibi.. Nasıl desem..Nevi şahsına münhasır bir bayanla nasıl bir ilişkiniz olduğunu merak etmiyor değilim. Bu kart ona verdiğim kart. Kendileri yere konması imkansız bir aristokrat ve siz de kati bir şekilde mesleğini hayat ve ölümü an be an yaşayan birisiniz.. ve bu ikisinin arasında olası bir köprü hayal edemiyorum bir türlü..”

“Bu kartı kendilerinden çaldığımı mı ima ediyorsunuz?”, diye ilk defa serin hali devreye girer Laila’nın.

“Bu dünyada her şey mümkün. Bununla beraber bu ihtimal aklıma bile gelmedi. İzciler, çapulcu değildirler ve çapulculuk da yapmazlar.. Sizi gücendirdiysem, lütfen beni bağışlayın zira niyetim bu değildi. Sadece anlamaya çalışıyorum, o kadar.”, der Largo samimi bir şekilde.

“Al benden de o kadar!”, diye cevabını yapıştırır Laila.

 

Largo denen adam bu cevaptan alındıysa bunu belli etmez. Ama takdirini de gizlemez.

 

“Anglenna ile an itibariyle aynı istikamette yol alıyoruz, dersem bu sizin için kabul edilebilir bir açıklama olur mu, peki?”, diye sorar Laila.

“Hmm..”,  diye düşünür Largo. “Kendisine sıfatsız, ve sadece adıyla hitab ettiniz. Bu saygısızlık göstergesi olabilir.. Kendilerine karşı hiçbir saygı duymadığınızı ve yüzüne de aynı şekilde hitab ettiğinizi de gösterebilir, ya da bir şekilde sizden bir çıkarı olduğu için bu saygısızlığınıza göz yumuyor olabilir, yada size ciddi bir şekilde borçlandığı anlamına geliyor olabilir!”

Laila adamın bu kadar derinlemesine yorum yapmasından nedense huylanır zira böylesi kişilik analizleri yapabilenler, silah kaçakçısı olmazlar, ya bir muharebe taktik generalidirler, yada oldukça mevkiili bir yerde idarecidirler, diye düşünür..

..yada bir teşkilatın kıdemli üyesi olurlar!

“Bir kaçakçı için ayrıntıları biraz fazla yakından inceliyorsunuz..”, diye temkinli bir şekilde sessizce konuşur izci kız ve ellerini yavaşça yana salar —kılıçlarının yanına.

 

Kısa bir anlığına Largo önünde altı yüz yardalık bakışlarla duran kıza bakar..

..ve tekrar sırıtır!

 

“Tüh! Kendimi ele verdim sanırım.”, der mutlu bir şekilde. “Lütfen rahat olunuz.. Bir izciye saldıracak kadar aptal değilim.”

“Ama asıl soru bu değil.”, der Laila aynı temkinle.

“Nedir asıl soru?, diye hayretle sorar Largo.

“Asıl soru, ne kadar aptal olduğunuz değil, bunu göstermek için ne yapacağınız..”, der Laila ve ellerini kılıçlarına yaslar.

 

“Hanımefendi.. Lütfen.. İnanın size herhangi bir şekilde zarar vermek niyetinde değilim.”, der Largo.

“Ben insanların niyetlerine göre hareket etmem zira bunu bilemem. Sözlerine ve sergiledikleri davranışlara göre hareket ederim.”, der Laila.

 

Largo, ‘teslim oldum’, kabilinde ellerini kaldırır.

“Hanımefendi. Size Lady Anglenna ile aranızdaki münasebeti sordum, çünkü kendileri ‘takip altında’ olan birisi.. ARİS tarafından.. Ve bir izcinin adının farkında olmadan çamura bulaşmasını istemediğim için sorduklarımı sordum size!”

Laila kaşlarını çatar.

“ARİS?”

 

 

“Arashkan İstihbarat Servisi!”

 

Laila’nın tek kaşı havaya fırlar zira ARİS.. Arashkan İstihbarat Şeysini daha önce ne duymuştur, ne de böyle bir servisten haberdarlığı olmuştur.

 

“ARİS..”, der Laila sessizce. “..Biraz dramatik olmuş sanki?”

“Aaaa.. evet kısaltma olarak aslında biz AİS’i istiyorduk ama başka bir şirket o kısaltmayı bizden önce kapmıştı çoktan.”, diye kabul eder Largo esefli bir sesle.

“Hangi şirket?”

“AİS — Arashkan İnternet Servisi!..”, der Largo sırıtarak. “.. ama bu konumuzun dışında.”

‘Biz AİS’i istiyorduk..’, derken?”, diye diğer kaşı da kalkmış bir şekilde sorar Laila.

 

Largo kelime kullanımlarında yaptığı hatayı anlar bir anda ve yüzünde kötürüm bir ifade belirir.

“Shit!”, diye küfreder sessizce.

“Çok ayıp, Ajan Largo, ama isabetli!”, der Laila, ellerini kılıçlarından ayırmaz ama muhteşem bir şekilde de sırıtır.

“Zekisiniz, hanımefendi.. Bu işleri kolaylaştıracaktır.”, der Largo. “Ancak burası konuşmak için pek de uygun değil. Aşağı kata inelim. Orası ses muhafazası açısından biraz daha güvenli..”

Largo, Laila’yı beklemez.

Dönüp elindeki lambayla içi tıka basa mallarla dolu dükkanın derinliklerine ilerler. Sonra izci kızın kendisini takip etmediğini fark edince durup ona bakar.

“Bir sorun mu var, hanımefendi?”, diye sorar ona.

“Sizi karanlıkta takip etmemi istiyorsunuz..”, der Laila temkinli bir ifadeyle.

“Evet.. Bir izci olarak bu sizin için çok da zor olmasa gerek, öyle değil mi?”

“Efendi Largo.. Şayet kılıçlarımı çekmek zorunda bırakılırsam, bu birilerinin mutlaka öleceği içindir!”, der sakin bir şekilde Laila.

“Sizden daha azını beklemezdim zaten..”, diye sırıtır Largo.

 

Laila kaşlarını çatar, derin bir nefes alır, ve Largo denen bu.. her ne ise, adamın peşinden aşağı kata iner.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

19:03

Nerden, nerden, diye düşünüyordum ve en sonunda hatırladım.”, der Largo oturduğu tabureden. Adam, Laila ile aşağı kata, çok da geniş olmayan, yeraltındaki bir odaya inmiştir. Oda muhtemelen göründüğünden daha büyüktür ancak barındırdığı eşyalar dolayısıyla daralmıştır.

“Siz İzci Onbaşı Laila ‘Bane’ Wolvesbane’siniz.. Serenity Bölüğünden!”, der adam ve hem hayret, hemde hafif bir.. hayranlık? la bakar izci kıza.

“Bu kadar meşhur olduğumu bilmiyordum?”, der Laila, bulundukları dar odadaki tek masanın diğer yanındaki tabureden.

“Aaaa.. Öyle demeyin İzci Onbaşı. Bane’s Song Operasyonunda kuzeniniz İzci Onbaşı Morel Songsteel ile gösterdiğiniz başarı tam bir efsane!”, der Largo mutlu bir şekilde.

Laila kaşlarını çatar.

“Bu bilgiyi nasıl elde ettiniz?”, der tehlikeli bir sesle.

Largo omuzlarını silker.

“Serenity Home, Arashkan şehrine bağlı bir kasaba, İzci Onbaşı. Şerif Standorin, gerekli ve önemli bulduğu her türlü istihbaratı bize gönderir çünkü bu zorunluluk, görevlerinden sadece bir tanesi. Yıllar önce kendisini buraya, bizimle çalışması için davet etmiştik, ancak Serenity’den ayrılmak istemediğini söyledi bize ve kendisini bekleyen oldukça kıdemli bir mevkii de reddetmiş oldu.

Bu bilgilerden, Belediye Başkanınız, Arthandos Yuleman da haberdar. Kendilerinden, özellikle son yıllardaki operasyonları planlayan ve uygulayan Aager Fogstep’i de istedik. Tıpkı sizi ve kuzeninizi istediğimiz gibi. Arashkan’ın yeni, uyanık, becerikli, tecrübeli, taze kanlara ihtiyacı var. Özellikle de son birkaç yıldır yaşadığımız kayıplardan sonra.. Kayıplarımız var, ancak cevaplarımız yok ve Princeps Kaladin sabırsızlanıyor.

Ancak ne şerif, ne de Yuleman sizlerden vazgeçmek istemediler ve bizleri geri çevirdiler.”

 

Laila hayretle adamın söylediklerini dinler.

 

“Şimdi size lafı daha fazla uzatmadan, neden Lady Anglenna ile ilgilendiğimizi anlatacağım, ancak bu bilgiyi Aager Fogstep ve Şerif Standorin dışında kimseyle paylaşmamanızı rica edeceğim.”, der Largo.

 

Laila yavaşça başıyla onaylar.

 

“Olaylar öyle çetrefilli ki, neresinden başlasam başka bir yanı elimde kalacak..”, diye kendi kendine mırıldanır Largo, ve bir yanağını kaşır.

“Sizi ilgilendiren kısmı itibariylesini anlatayım şimdilik, gerisini sonra düşünürüz..

Bundan birkaç yıl önce Lady Anglenna, High Spires Efendisi Philius’a, High Woods Ri’sinin, Birinci Lord Princeps Kaladin’e gönderdiğini iddia ettiği bazı hediyelerle geldi. Philius’da hediyeleri, Princeps Kaladin’in Antikalardan, Saraydaki Sanat Eserlerinden ve Soyluların Gönderdiği Hediyelerden sorumlu memuruna teslim etti. Nevarki hediyeler saraya ulaştırılamadan o gece söz konusu memurun evinden çalındılar.

Söz konusu memuru da ertesi akşam evinde öldürülmüş olarak bulduk.

İşte işin çetrefilli kısmı da bu noktada başlıyor zira birileri aynı gün söz konusu memurun katilini, daha evi terk edemeden bulmuş ve onu öldürmüşlerdi.

Daha sonra edindiğimiz bilgiler bize hediyelerin ‘lanetli’ olduğunu söylüyor ve o hediyelerin Princeps’e ulaştırılması için gösterilen çabayı göz önünde tutarsak, buna inanma eğilimindeyiz.

Bu cinayetten, o zamanlar Arashkan’da varlık gösteren ve ‘Lanet Piçler’ olarak bilinen Kesiciler Loncasının sorumlu olduğunu düşündük. Nevarki bu olay bir şekilde onlarla Hırsızlar Loncası arasındaki husumetin tetiklenmesine de sebep oldu ve iki lonca üç gün süren, son derece kanlı ve arkalarında bizim bulabildiğimiz kadarıyla 416 ceset bırakacak şekilde sonlandı; Hırsızlar Loncası, bulabildikleri tüm Lanet Piçi öldürdüler ve onlar sayesinde yıllardır Arashkan’da bir kesiciler loncası yok.

Bu başlı başına mutlu bir kıyım olmakla beraber, bizim de takip edebileceğimiz herhangi bir ip ucu da bırakmamış oldular!

Şimdi, asıl konumuza, ortadan kaybolmuş High Woods hediyelerine dönersek, deliller ortadan kalkmış olmakla beraber, eylem ve teşebbüsün varlığının inkar edilemezliğidir..

Bunun anlamı da, High Woods Ri’si, Arashkan Princeps’ine suikast teşebbüsünde bulunduğu, bundan haberdar olmayıp, söz konusu suikast teşebbüsünün gerçekleşmiş olması halinde suçu Ri Grandaleren’e yıkmayı planlayan birisinin varlığıydı.

Her hâlükârda bunun anlamı da Arashkan’ın, en yakın komşusu olan High Woods’a savaş açması anlamına geleceği idi..

Tek sorun, olaya bir şekilde kaderin bir cilvesi karıştı diyelim, ve kimsenin tahmin edemeyeceği bir şey oldu; hediyeler çalındı!

Özetle olay, hiç başlayamadan bitmiş oldu, zira hediyelerin ‘laneti’ Princeps’i öldürememiş bile olsa, bu savaş için yine yeterli bir sebep olurdu..”

 

“Olay başlamadan bitmiş o zaman. Gerisi istihbaratın işi.. Bir izcinin değil.”, der Laila nötr bir sesle.

 

“Kısmen doğru. Ancak evinde öldürülen ve Antikalardan, Saraydaki Sanat Eserlerinden ve Soyluların Gönderdiği Hediyelerden sorumlu memur, Felisia Fremier adında bir hanımefendi idi ve Princeps Kaladin’in de pek sevdiği yeğeniydi!”

 

Laila olduğu yerde çakılıp kalır zira bu ismin sessizce söylendiğini duymuştur. Söyleyen kişi bu ismi, hışımla, hüzünle, kahırla ve büyük bir hırsla söylemiştir her defasında ve Laila o kişiyi tanır zira bu kişi High Spires Efendisi Philius’un unutulmuş oğlu, Darly ‘Darlius’ Dor’un ta kendisidir!

 

“Ve bunların hepsini bir şekilde birbirine bağlayan kişi de High Lady Anglenna’dır. Size onunla aranızdaki münasebetinizi sormamın sebebi de buydu.”

Laila hiç sektirmeden cevap verir.

“Efendi Largo. Ben Serenity Home’dan, özel bir görev için gönderildim ve her ne kadar Arashkan şehrine yardımcı olmak istesem de, kendi görevimden sakınamam. Bununla beraber, size en başta söylediklerim de hala geçerlidir; Anglenna ile sadece aynı istikamete gidiyorum şu an, o kadar. Kendisine herhangi bir borcum yok. Ancak ve şayet onun bir ihanetin parçası olduğuna şahitlik edersem, emin olun ki kendisini gördüğüm yerde öldüreceğim.. Ben bir izciyim. Politikacı değil!”

 

Largo, Laila’ya biraz hayal kırıklığına uğramış gibi bakar ve izci kıza o bakış nedense tanıdık gelir.

Laila aynı hayal kırıklığını Themalsar’dan döndüklerindeki akşam, Serenity Home’da gerçekleşen şölende onunla dans eden birisine, “Çok kısa bir süreliğine geldim. Korkarım görevimiz bitmedi ve bu sefer çok daha uzağa, çok daha uzun bir süre gitmem gerekecek ve dönebilecek miyim bilmiyorum..”, dediğinde görmüştü..

 

“Summersong..?”

 

..diye istemsizce fısıldar Laila önündeki adama.

Largo bir anda irkilir ve izci kıza hayalet görmüş gibi bakar!

“Bu ismi nereden biliyorsun?”, diye tıslar ve bir eli masanın altında kaybolur.

“Efendi Largo.. Eliniz.. Lütfen!”, diye rica eder Laila.

Largo yüzünü buruşturur ve tuttuğu hançerle beraber elini tekrar masanın üstüne koyar.

“Zeki olduğunuzu zaten söylemiştim size genç bayan. Ancak bununla kafama vurmanıza gerek de yoktu!”, diye alınmış bir sesle konuşur Largo. “Evet. Adım Largo Summersong, ve siz bunu nereden biliyorsunuz?”

“Benzerliğinizden..”

Largo bu cevaptan herhangi bir şey anladıysa, bu hiçbir şekilde yüzüne yansımamıştır.

“D.D. Dexter Summersong.. Oğlunuz..!”

 

Largo öylece Laila’ya bakar..

..sonra başını önüne eğer.

 

“Neden onu terk ettiniz? Dahası neden ona öldüğünüzü ikna ettiniz?”

 

Largo uzun bir süre cevap vermez, başını da kaldırmaz.

Neden sonra, anca duyulur bir sesle cevap verir.

“Bu meslek.. Bizlerden hayatlarımızdan çok daha fazlasını alıyor. Dışarıda..”, diye muallak bir el hareketiyle Arashkan Şehrine işaret eder. “Bir milyonu aşkın insan, her gün nasıl tehlikelerle karşı karşıya olduklarının farkında olmadan yaşıyorlar.. Ama biz biliyoruz.. Sen, ben ve bir kaç iyi adam! Ve birileri de bizleri avlıyor. Eşimi yıllar önce öldürdüler. Ben gizli bir görevdeyken. Ben de Dexter’ı aklıma gelen olabilecek en güvenli ve en uzak yere, Serenity Home’a gönderttim, babasının bir görevde öldüğünü sanarak. Onu oraya gönderdim çünkü orada Şerif Standorin vardı.”

“O sizi asla unutmadı ama..”, der Laila gözleri dolu bir şekilde çünkü kendisi çok iyi bilirdi ‘o’ tür kaybın ne anlama geldiğini..

Laila, kuzeni Morel, en yakın arkadaşları Gnine ve Udoorin, küçük, sevgili Inshala, hafif kaçık Merisoul ve hatta ve asla ısınamadığı Aager.. Hepsi çok iyi bilirlerdi ‘o’ tür kaybın ne anlama geldiğini..

 

Laila, yıllar önce birkaç defa kendisine sorup, ancak çok daha sonra ne anlama geldiğini utanarak öğrendiği ismin anlamına tüm çıplaklığı ile ayılı verir..

D.D. Dexter; Daddy Dead Dexter!

 

Ve anladığı bir başka şey ise, bu ismi çocuğa, bilinçli olarak kendisinin vermiş olduğudur!

 

“Gökler aşkına.. Hiç kimse böyle bir yükü, böyle bir acıyı taşımamalı!”, diye inler Laila bir eli ağzında ve dolu gözlerle.

“Hiç kimse taşımazsa bu yükü, peki kim koruyacak insanlığı?”, diye sorar Largo Summersong sessizce..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

02:12

Laila yorgun ve bitmiş bir şekilde hana geri döner. Bu gün, onun için her bir açıdan yorucu bir gün olmuştur. Yetmiyormuş gibi bir de yolda iki sarhoş genç kendisine ‘iyi vakit’ geçirtmek istemişlerdi! Laila gençler adına bir şey söylemek istemez ancak kendisi kesinlikle iyi vakit geçirmişti.. Ertesi gün uyandıklarında gençlerin hayatlarını tekrardan değerlendirmeleri için İzci Onbaşı onlara bayağı bi kırık malzeme bırakmıştı!

İçeri girdiğinde beklediği dağınık, kutlama yapılmış izlenim ve izlerini göremez ve bunun sebebi de, yorgunluktan bir bankın üzerine yığılıp kalmış, başı, kendisini derin, karanlık gözlerle süzen adamın bacağına yaslamış küçük, sevgili Inshala’dır.

“Annem bana hiçbir zaman, ‘Bu saate kadar neredeydin?’, diye sormadı.”, der Aager sessizce, uyuyan kız uyanmasın diye.

“Çünkü sen uslu bir çocuktun?”, diye cevap verir Laila yorgun bir sesle.

“Hayır. O öldürülüp ben ve kız kardeşim götürülünceye kadar evden hiç çıkmadık çünkü Drashan’da başıboş çocukları mızrakla şişlemek ayrıcalıklı bir eğlence tarzıdır..”, der Aager.

“Neden bunu bana söyledin ki şimdi?”, diye harlar Laila tiksintiyle!

“Söyledim çünkü gerçekte Dranshan’dan çok da uzak değiliz İzci Onbaşı. Daha iki hafta önünce salak bi çocuğu, gün ortasında kaçırmışlardı ve onu kurtarıncaya kadar çoğumuz neredeyse ölüyorduk, unuttun mu? Özgürce ve başına buyrukça yaptığımız şeylerin faturasını hiçbir zaman sadece kendimiz ödemeyiz.”, der ve başıyla, kart elini saçları arasında gezdirdiği kızı işaret eder.

“Neden bunu bana söylüyorsun ki?”, diye neredeyse aynı soruyu, farklı vurgularla tekrarlar Laila.

“Sana söylüyorum çünkü bütün bunların arasında olgun ve aklı başında olduğunu düşündüğüm bi sen varsın. Lütfen beni hayal kırıklığına uğratma..”, der ve yavaşça, sessizce ve imtina ile yerinden kalkıp mutfağa gider. Laila içeriden hafif bir cam sesi duyar gibi olur. Aager, içinde süt olan uzun, cam bir bardakla geri gelir.

“Geç gelirsen kaçırdığın için üzülmeyesin diye Inshala sana nişan pastasından ayırdı ve kimse yemesin diye de saatlerce burada, başında bekledi..”, diye ekler Aager ama sesinde Laila’nın ondan beklediği acımasız ifadesi yoktur. Varsa da bu fazlasıyla siliktir.

Adam elindeki bardağı sessizce masaya, pasta dilimlerinin yanına bırakır, sonra sessizce küçük kızı toparlar, kucaklar ve merdivenlere yönelir.

 

Laila birden, hiçbir zaman sevemediği ve ısınamadığı bu adamın da değişmiş olabileceğine ayılı verir..

Evet, adamın değişimi dışarıdan, adı Inshala olan mucizevi bir etkiyle gelmişti. Ancak Aager’in gelen zorlu değişimi kabul etmesi, yapmış olduğu bilinçli bir tercih idi.

Ve Laila için alması gereken bir ders vardı burada sanki.

 

İzci kız hanın boş salonunda, az evvel Aager’in terk ettiği banka oturur ve sevgili küçük Inshala’nın kendisi için ayırdığı, üstü kremalı, içi kırık çikolata ve fındıklı pasta dilimlerini yerken bir yandan da Aager’in getirdiği buz gibi sütü yudumlar..

..ve son birkaç gündür yaşadıklarını değerlendirir.

 

Pastayı ve sütü bitirdiğinde, değerlendirmesi daha bitmemiştir ama muhtemelen bu da zaten üç dilim pasta ve bir bardak soğuk sütten çok daha uzun sürecektir.

Laila yerinden kalkar, tabağını, bardağını ve çatalını alır ve onları mutfağa bırakır. Uyumaya gitmeden önce canı bir bardak daha soğuk süt çeker, nevarki içi süt dolu sürahiyi aldığında ne sürahinin, ne de sütün soğuk olmadığını fark eder.

 

İkisi de oda sıcaklığındadır!

 

Laila ‘Huh!’, diye geçirir içinden ve yüzünü ekşiterek sütten vaz geçer.

Laila ılık sütten hiç hoşlanmaz!

İçleri tıka basa dolu sadaklarını omuzlar ve kendisi de odasına çekilir.

 

Kızlarla paylaştığı odanın kapısını açtığında High Lady Anglenna dışında herkes uyumaktadır. High Lady ise elflere özel trans halindedir ancak kapı açıldığında kadın bir eli pençe şeklinde, büyü yapmaya hazır kapıya yöneltmiş, diğer eli ise korumak istiyormuşçasına hemen yanında uyuyan prensesinin üzerindedir.

 

Laila sessizce üstünü çıkartır ama zihni Largo Summersong’un anlattıklarıyla uğuldar.

İzci Onbaşı yatmadan önce High Lady’ye döner ve ona gizleyemediği bir hışımla tıslar.

“Sen ne yaptın?”

Anglenna, kendisinden beklenmeyecek ve daha önce Laila’nın ondan asla duymadığı, cılız, titrek bir sesle cevap verir.

“Tahmin bile edemeyeceğin şeyler..”

 

 


Serenity Home, teknik olarak Arashkan şehrine başlı olması dolayısıyla bu şehre vergi ödemektedir. Talep edilmesi halinde de Arashkan’a askeri ve lojistik desteği de sağlama zorunluluğu vardır. Bununla beraber, Serenity Home, kendi iç işlerinde ve başka yerlerle yaptığı antlaşmalarda özgürdür; söz gelimi Dim Woods elfleri, Elder Hills ve Scowling Hills dwarfları, Tinker Hills ve (zamanında yapılan ve teknik olarak hala geçerliliğini koruyan) Silent Hills antlaşmaları ve bunlara en son eklenen Drashan ile ortak saldırmazlık antlaşması. Bu antlaşmaya göre Serenity Home, Drashan’a yıllık haraç ödemektedir. Buna karşılık Drashan korsanları da Serenity Home ve civarındaki yerleşim merkezlerine dokunmayacak ve (pek az kişinin farkında olduğu gibi) Serenity Home’a saldırılması halinde onu müdafaa etmekle yükümlü olacaktır.

 

 

 
 

Evim yok..

Timeline:

Dimwoods’daki wood elf köyü
(Tel’Shee dim’Ora) tekrar inşa edilirken,
Serenity Home’dan öncü destek gönderilir;
Bremorel Songsteel ve Thomas Dimwoods.

Ortak geçmişin doğurduğu bu iki insan, farklı kişilikler olarak kendilerini ortaya koymuşlardır. Kendilerini hedef alan baskınları farkındasız bir şekilde ortadan kaldıran çift, hedeflerine varmışlar ve elflerin köylerini müdafaası için gerekli eğitim ve önlemler konusunda talimatları verirken, iki farklı haberci, iki farklı yere gelir.

Bunlardan biri Bremorel ve Thomas’ın bulundukları wood elf köyüdür. Diğeri ise Serenity Home kasabasında bulunan karakol binasıdır.

Bu hikaye
Düş Kapanı“ından hemen sonra başlar ve
Birthright (18+)“ın ikinci yarısının geçtiği tarihlerde biter..

 

 

Sence tekrar gelecekler mi?”, diye sorar genç adam.

“Sence yarın güneş doğacak mı?”, diye acı bir şekilde cevap verir yanında duran genç kız.

Aradan sessiz ve gergin bir dakika geçer. Kız genç adama bakmaz. Ama anca duyulur bir sesle, “Özür dilerim..”, diye hafif bozulmuş bir ifadeyle ekler.

“Ben özür dilerim..”, der genç adam, temkinli bir şekilde.

 

Ormanda geçirdikleri en son baskının akşamında aralarında geçen konuşmadan sonra, iki gencin iletişimi gitgide kasılmış ve gergin bir şekilde kalmıştı. Thomas Dimwood konuşmasını büyük bir beklentiyle bitirmiş, ancak iş tam olarak da o noktada sona ermişti zira İzci Onbaşı Bremorel, genç adamın niyetini reddetmemiş, ancak herhangi bir şekilde de onaylamamıştı.

İş öylece doruk noktasına varmış ve.. o kadar!

 

Kötü yazılmış bir aşk hikayesi gibiydi..

 

Ondan sonraki iki gün boyunca da izci kız baskınlara karşı ‘önlem’ bahanesiyle devamlı ve Thomas’dan olabildiğince uzakta iz sürmüş, akşam olunca da önden kamp kurmuş, sessizce kuru bir şeyler atıştırmış ve genç tapınak muhafızı kampa geldiğinde kızı çoktan uyumuş olarak bulmuştu.

Thomas, genç yaşından beklenmeyecek, sabırlı bir mizaca sahipti. Sırtındaki yaraya rağmen, bilinçli bir şekilde gün boyunca bir oraya, bir buraya koşup, parmağını kıpırdatamayacak kadar kendisini yorup, sonra da sızıp kalan kıza bakar. Biraz hüzün, biraz umut, biraz da, bastıramadığı, tedirgin bir heyecanla kızın, sarındığı battaniyenin altından kurtulmuş simsiyah saçlarını seyreder.. İçinden ona karşı bir hiddet hissetmek için herhangi bir çaba sarf etmez. En nihayetinde, olduğu ahmak gibi yıllarca, kız her kasabaya döndüğünde onu sessizce, edepli bir mesafeden, ama görünür bir şekilde takip etmemiş miydi? Kendisi kararını on beş yıl önce, daha altı yaşındayken vermişti. Kızın da ‘cevabını’ vermesine müsaade edecekti.

‘Evet..’, diye düşünür Thomas, ‘..cevabını!’

Çünkü Morel kararını çoktan vermiştir. Morel kararını asla geciktiren biri olmamıştır.. Sadece cevabını hemen vermemeyi tercih eden biridir, o kadar.

“Bana ‘hayır’ demek için onun da aynı on beş yılı olmasa da, en az on yılı vardı.. Birkaç gün daha bekleyebilirim.”, diye sesli bir şekilde düşünür genç adam.

 

Ya da bir on beş yıl daha..

 

Kalın, çelik kenarlıklı kalkanını çıkartır, kızın yakınındaki bir ağaca yaslar. Sonra sırt çantasının kayışlarını çözer ve onu da kalkanının yanına bırakır. Ardından hiç vakit kaybetmeksizin boynundaki kutsal simgesini avuçlar, bulundukları soğuk kamp yerinin çevresindeki muhtelif yerleri parmağı ile gösterir ve her işaret ettiği yerlere bir büyü yapar; bu, bir çok yaratığın yaklaşması halinde onu uyaracak bir büyüdür.

Sonra yavaşça eğilir, sırt çantasına topak halinde bağladığı kendi battaniyesini çözer, bundan dolayı yiyeceği potansiyel azarı, omuzlarından birini silkerek bir kenara atar, ve onu da kızın üstüne örter.

Thomas kalın yük kemerinin halkasından, ağır, zincirli gürzünü çıkartır ve olabildiğince sessizce yere oturur, sırtını kalkanına verir, altı yaşından beri her gece yaptığı gibi dua eder.

Ve her gece yaptığı gibi, bu huysuz, inatçı, asabi, belalı, güzel ve kendisinin bile farkında olmadığı kadar içli olan kızı da duasına dahil eder.

 

Ertesi sabah uyandığında kızın çoktan gitmiş olduğunu görecek, kendi battaniyesinin de katlanmış, yuvarlanmış ve sırt çantasına bağlanmış olarak bulacaktır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tel’Shee dim’Ora’ya varmalarından sonra Morel kendisini tamamen işine vererek bir şekilde ulaşılmaz hale getirmiş, gün boyunca, aylar öncesi baskında yok olan köyden geride kalanlara pratik iz sürme, ok atma ve kılıç kullanmanın yanı sıra, köyün etrafında, içi sivri kazıklarla dolu, kalıcı bir hendek, yüksek, kalın odunlardan oluşan rampalı, setli ve katlı duvar yapımı konusunda talimatlar vermişti. Bunun dışında olabilecek her türlü izci tuzakları, kazıklı çukur ve özellikle büyük ‘hayvanlara’ uygun kamufle edilmiş kapan yapımını, uygulamalı bir şekilde göstermişti.

Bu esnada Thomas’da boş durmamış, uygun gördüğü elflere temel büyü tekniklerini göstermiş, onlar çalışırken, Morel’in yaptırdığı yüksek duvarları, büyülerle desteklemekle vaktini geçirmişti.

Her gün, sabahtan akşama kadar köy halkı, durmaksızın çalışmış iki hafta gibi kısa bir sürede ortaya tam anlamıyla etrafı tuzaklarla çevrili, büyülü, dev bir kirpiyi andıran köy ortaya çıkmıştı!

Evet, hiç şüphesiz bu köy, eski elf köyü kadar güzel değildi. Ama Orkenlerin tekrar gelmesi halinde, burayı tekrar savunmasız bulamayacakları da kesindi..

Yapılan tüm hazırlıkların sınanması ise çok sürmemişti.

On altıncı gün, genç bir haberci koşarak gelmiş ve köy alarmı verilmişti.

Orkenler tekrar geliyorlardı.

Ancak bu sefer küçük bir grup değil, sekiz müfreze olarak gelmekteydiler.

Elflerden hiçbiri, neden Orkenlerin hedefi olduklarını sorgulamamış, homurdanmamış, söylenmemiş, hepsi kendilerine tayin edilen noktalara gitmiş ve köylerini korumaya kararlı bir şekilde bekleyişe geçmişlerdi.

Orkenler de onları fazla bekletmemişti. Hiç şüphesiz daha erken ve yine köyü hazırlıksız yakalamayı ummuşlardı, ancak azımsanmayacak kadarı hazırlanan tuzaklarda ya ölmüş, ya da yürüyemeyecek hale gelmişti.. Bunu takip eden günlerde ise ilerlemeleri temkinli bir sürünüşe dönüşmüştü.

Köyden ayrılmasına izin verilen tek kişi ise Morel olmuştu. İzci kız, Orkenler yaklaştıkça, her an bir yerlerden çıkmış, bir tanesini öldürüp ya ormanda kendisini kaybettirmiş, ya da kendisini kovalayanları tuzaklara yakalatmıştı.

Bazen de, ormanın içinden sadece bir ok fırlatmış, bir can almış ve ortadan bir hayalet gibi kaybolmuştu.

Ve o her gittiğinde, bir kişi onun gidişini seyretmiş, aynı kişi onu dönüşünde de sessizce karşılamıştı.

Aradan geçen tek taraflı ve ızdıraplı dört günlük bekleyişten sonra Orkenler köyün etrafında belirmişlerdi.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Sen neden özür diliyorsun ki?”, diye acı ifadesinden ödün vermeksizin sorar Bremorel.

“Özür diledim çünkü seni istemediğin bir duruma soktum ve her sana bir şey sorduğumda, senin asabiyetini tetikliyorum.”, diye sessizce cevap verir Thomas.

İzci kız, elindeki pis paçavrayla her bir yanına sıçramış Orken kanını silerken, “Asabiyetim için sana ihtiyacım yok..”, der, olduğunu sandığı kadar yorgun bir sesle.

Elflerle beraber günlerdir bu duvarları aşmaya çalışan Orkenlere karşı canlarını dişlerine takarak savaşmışlar, Orkenlerden çok can almış olmalarına rağmen, hayvanlar bir türlü geri çekilmemişlerdi. Belli ki son adama kadar saldıracaklardı.

Bu gün ise özellikle yoğun çatışmalar zinciriyle geçmiş, her yer kan ve daha beteriyle kaplıydı ve Orkenler şu an bulundukları nokta hariç, saldırabilecekleri diğer bütün duvarlara tırmanmaya çalışmışlardı. Kayıpları çok olmuştu, ama sebep oldukları kayıplar ise çok daha fazlaydı; elflerin üçte biri şu anda kutlu sahillerine, son yolculuklarına çıkmışlardı..

“Bu doğru..”, diye mutsuz bir şekilde tasdik eder genç tapınak muhafızı. “Öyle görünüyor ki bana hiç ihtiyacın yok.”, diye de daha sessiz bir şekilde ekler.

“Israrlısın..”, der Bremorel, Thomas’la durduğu kalın duvarların arkasındaki rampada.

“..bir o kadar da aptalsın!”, diye bitirir izci kız.

Thomas, Bremorel’e öylece bakar.

“Bu.. bu biraz ağır oldu sanki.”, diye bozulmuş bir sesle mırıldanır.

“Bu, yumuşatılmış hali. Ve benim asgari standartım..”

“Peki.. sanırım bundan dolayı.. sevinmeliyim?”

“Ortada sevinilecek pek bir şey yok, Tapınak Muhafızı. Etrafımız sarılmış durumda ve ne kadarını kesersek keselim, geri çekilmeyecekler. Elfler tahminimden bile daha mukavemetli çıktılar. Burası bir insan köyü olsaydı, birinci gün yenilmiş olurduk.. ve bunların neredeyse hiç birinin en temel silah eğilimleri dışında herhangi özel eğitim görmüşlüğü bile yok çünkü asıl savaşçılarını önceki baskında kaybettiler..”, der Bremorel, duvarın öbür tarafındaki karanlığa bakarak.

“Evet. Yaklaşık üç ay önce. Ama biz bundan bahsetmiyoruz, öyle değil mi?”, der Thomas. “Her nasılsa konu benim aptallığıma geliverdi..”

“Sana herhangi bir konuda ihtiyacım olabileceğimden dolayı mı, duymayı beklediğin cevabı istiyorsun?”

“Sen bir izcisin, Morel.”, der Thomas basitçe. “Teknik olarak hiç kimseye ihtiyacın yok!”

Bremorel kaşlarını çatar. Tapınak muhafızı sadece lafı ağzından almakla kalmamış, onu kendisinin ifade edebileceğinden çok daha isabetli söylemiştir.

Belki de tapınak muha— Thomas!.. Thomas sandığı ya da çocukça bir şekilde olmasını istediği kadar aptal değildir!

“Günlerdir kararımı bekliyorsun.. Halbuki, bir cevabımın olmayışı bile senin için başlı başına bir cevap olmalıydı.”, der Bremorel sıkılmış dişleri arasından. Kız bunu söylerken neden dişlerini sıktığını tam olarak kestiremez. Sadece sıkar.

“Hayır.” der Thomas.

“Hayır?”

“Hayır..”

“Ne demek, hayır?”, diye harlar Bremorel bir anda.

“Bayaa, hayır işte. Sessizliğin kararın değil. Sadece boyun eğmek istemeyişinin inadı. Kararını çok önceden vermiştin zaten. O yüzden yıllardır senin peşinden gelmeme izin verdin. Biliyorum çünkü peşinden gelen tek kişi ben değildim. Sadece ‘kalan’ tek kişi benim. En başından beri olduğu gibi.. Ve bu ‘müsamahanın’ sebebi de sadece durumumun sana eğlenceli ya da komik gelişinden kaynaklandığını sanmıyorum. Hiçbir şey o kadar uzun bir süre komik gelemez ve sen de hiçbir zaman o kadar acımasız olmadın.. Ya da sadece ben senin kişiliğini tamamen yanlış anladım..”, der Thomas omuzlarını silkerek.

İzci kız, kıpkırmızı bir suratla genç adama döner ve “Boyun eğmek mi? Sana mı?”, diye şiddetle tıslar.

Thomas buna uzun bir süre cevap vermez. Sadece gözleri alev almış kıza bakar.

“Benimle her konuda dalga geçtin ve ben bunlara fazla sesimi çıkarmadım çünkü gerçekte söylediklerinde ciddi olmadığına inandım. Ama beni şu anda itham ettiğin kadar seviyesiz olabileceğimi gerçekten düşünüyor olamazsın, Morel. Öyle görünüyor ki asabiyetin seni gerçekten kör etmiş. O kadar ki, kendi hislerine, kendi duygularına boyun eğmek bile seni rahatsız eder hale gelmiş. Kendine zulüm etmen senden çok beni yakıyor ve sen bunun farkında bile değilsin. Ama olsun. Sen olduğun sürece göz yummaya razıydım. Sana seni sevdiğimi söyledim çünkü bunu söylemeye korktuğum kadar can da atıyordum. Ama sen bana dürüstçe bir ‘hayır’ bile diyemedin. Bari yakarken dürüst ol..”, der hiddetli bir sükunetle Thomas, sonra arkasını döner, rampadan iner ve gecenin karanlığında kaybolur.

Bremorel olduğu yerde, feci bir tokat yemiş gibi öylece, kıpırdamadan kalakalır.

Thomas..

Yıllar önce yanlış bir anlaşılmadan dolayı saldırdığı, bunun sonucunda da kafasını kırıp hastanelik ettiği Thomas.

Yıllarca, evinin yolunu kaybetmiş bir kedi yavrusu gibi onu peşinden takip etmiş olan Thomas.

Yol boyunca dalga geçmesine rağmen insanüstü bir sabır göstermiş olan Thomas.

Ve yol boyunca defalarca onu iyileştirmiş, defalarca hayatta tutmuş olan Thomas..

En sonunda kırmayı başarmış mıydı çocuğu?

Bremorel beklediği hiçbir tatmini hissetmez zira böyle bir niyeti de, amacı da olmamıştı.

“Öyle görünüyor ki, yıllar benim salaklığımdan hiçbir şey azaltmamış. O zaman hiddetimle davranmış ve çocuğun kafasını kırmıştım. Yine hiddetimle davrandım ama bu sefer çocuğun tamamını kırdım!”

Birden aklına daha birkaç hafta önce gerçekleşen bir başka olay gelir..

 

Bremorel, elinde çeliği buzla kaplanmış kocaman kılıcıyla Merisoul’a acımasızca bakmaktadır. “Farkındasın değil mi? Seni şuracıkta öldürsem kimsenin haberi bile olmaz, seni küçük şırfıntı!”

Bremorel’in gözleri manyak bir ateşle yanmaktadır.

“Sana iyi niyetle gelmiş genç, bakir bir erkeği herkesin içinde kaba gücünle yerden yere vurarak rezil ettin. Sonra da onu başından savdın. Sen onu bitirmekle kalmadın. Sen onu kırdın! O artık adil bir av..”, diye mırıldanır Merisoul, yüzükoyun tüttüğü yerden.

“Ben onu kırdım çünkü sırf beni dansa kaldırdığı için havalara girdi. Ben kolay lokma değilim ve aradan geçen yıllar ona bu dersi öğretmemiş belli ki.”, diye burnundan solur Bremorel.

“Belli ki..”, diye onaylar Merisoul, kıvrandığı yerden. “Senin kolay lokma olmadığını herkesin bilmesi çok önemli olmalı. Kaç yaşındasın sen, sekiz mi?.. Ama dert etme. Ona dokunduğumda olay benim için bitmişti zaten..”, diyerek avucunu açıp Bremorel’e gösterir.

Bremorel önce kuşkuyla, sonrada şaşkınlık içerisinde Merisoul’un avucuna bakar. İblisin yanmamış neredeyse tek yeri avucunun içidir ama orada da stilize edilmiş gülü andıran bir mühür vardır. Mühür hala turuncu, kor ateşle tütmektedir!

Bremorel kaşlarını çatar. “Nedir bu?”, diye sorar.

“Bu.. bu aşkın mührüdür. Bizden biri, gerçek aşkın koruması altındaki birine musallat olduğumuzda şanslıysak sadece yanarız ve bunu aylarca taşırız. Şanssızsak zehirleniriz ve günlerce, bazen de haftalarca yatalak kalırız.. Çocuk aşık, sen salaksın ve ben de faturasını ödeyen aptalım!”, diye inler Merisoul.

 

(hikayenin aslı için bkz. A Bard’s Tale II, “Bremorel”)

 

..ve Bremorel fena halde utanır zira o iblis bozuntusu şırfıntı haklıdır!

Hayatında belki de ilk defa kendi kendine sorar Bremorel.

Kime neyi ispatlamaya çalışıyorsun ki? Sana değer veren tek kişiyi defalarca kırmış olmanın ötesinde ne elde etmiş oldun?

Mutlu mu oldun?

Seni salak şey.

Mutluluk, kaybetmenin ödülü..

Kazanmanın değil!

 

Evet, iblis bozuntusu haklıdır ama tam olarak değil;

Çocuk gerçekten aşıktır, kendisi de tam bir salaktır, ama faturasını sadece Mersoul ödememiştir..

Bremorel, o gece yarı iblis kızla arasında geçen konuşmadan sonra yaptığı gibi yine gencin peşinden gidip onun gönlünü almak için yönelir.

“Bu sefer benimle dans etmesi gerekmeyecek. Ya da gerekecek. Bu ona kalmış. Ama benim olacak..”, diye kaşlarını çatmış, dişlerini sıkmış, haşin ve kararlı bir sesle hırlar.

Tam dönüp çocuğun peşinden gidecekken, karanlığın içinden, ormanın derinliklerinden bir çıtırtı duyar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ve gece muazzam bir ateş inmesiyle aydınlanır..

Neredeyse yetişkin bir meşe ağacı boyundaki alev, dikine bir şekilde, karanlığı delerek gökten iner ve içinde sakladığı iki yüze yakın Orkeni ifşa eder..

Orkenlerden hayret, şok ve toplu acı sesleri yükselirken Bremorel bir elini kaldırır, sonra ani hareketle indirir..

“ŞİMDİ!”

..ve rampanın arkasında sessizce bekleyen yüze yakın elf, tek bir vücut şeklinde oklarını salar.

Oklar kalın ağaç duvarların üstünden, alevlerle aydınlanan gecenin karanlığında, daha çok inleyen bir hayaleti andıran, ürkütücü, ölümcül bir köprü oluşturur ve Orkenlerin ortasına dökülmeye başlar.

Elfler üç vole daha gönderir ve Bremorel’in ikinci bir işaretiyle dururlar.

İzci onbaşı, elini ağzına götürür ve keskin bir ıslık çalar.

Köyün ortalarından bir yerden, yaşlı bir elf kadın, kavisli bir boynuzu kaldırır ve üfler.

Boynuzdan derin, uzun, hüzünlü bir nota yükselir, yanmakta olan ve oklardan dolayı delik deşik olmuş Orkenlerin çığlıklarını aşar ve ormanda yankılanır..

Yaşlı elf kadın boynuzu defalarca üfler ve Orkenlere karşı asıl saldırı başlar..

Ormanın derinliklerinden, günlerdir saklandıkları, üstleri örtülü çukurlardan iki yüze yakın dwarf peyda olur ve Orkenlere arkadan saldırırlar.

 

Gün doğduğunda, ormanda ölü Orken dışında düşman kalmamıştır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Efendi Argail”, diye saygıyla selamlar Thomas, kendilerine doğru yaklaşan dwarfların başındaki yaşlı cüceyi.

Yüzünde geniş bir sırıtışla yanlarına yaklaşır yaşlı dwarf. Sağında ve solunda duran daha genç dwarflara bir dizi emirler yağdırır ve yaralı elflere yardım ve saldırı esnasında köyün zarar görmüş yerlerinin tamiri için dwarflar dağılırlar.

“Sen Tapınak Muhafızı Thomas olmalısın. Küçük Magellam senden hep iyi sözlerle bahsetmişti..”, der yaşlı Argail.

Thomas bir an afallar. Fevkalade yaşlı olmasına rağmen önünde bir dağ gibi duran dwarfın neden bahsettiğini anlamaz. Neden sonra ‘küçük Magella’nın, Yetkin Tapınak Muhafızı Lady Magella olduğuna ayılır ve boğazından ‘hırk’ diye bir ses kaçar zira hiç bir hayatta, hiçbir koşul altında kendisinin Lady Magella için bu ifadeyi kullanabileceğini düşünemez.

“Umm.. Evet, efendim.”, diye biraz daha afallar Thomas.

Arkasından Bremorel ‘fırk’lar.

“Ve İzci Onbaşı Bremorel..”, der Efendi Argail, “Benim küçük meleğim senin hakkında da az şey anlatmadı; bir karanfil kadar güzel ve acı, bir keçi kadar da inatçı..!”, diye ekler mutlu bir şekilde.

Bremorel kıpkırmızı kesilir!

Thomas ‘fırk’lamaz çünkü kurallar bunu gerektirir; kızlar erkeklere ‘fırk’lar, ama erkekler bunu yaparsa kıyamet kopar ve bu durumun adalet ya da mantık eksikliği ile de hiçbir ilgisi yoktur. Bu da genç Thomas’ın gerçekte ne kadar bilge olduğunun en belirgin göstergesidir.

“Planınız muhteşemdi, Efendi Argail. Ve bir saat gibi işledi..”, der Thomas.

“Saat gibi işledi, çünkü saati kuran siz ikinizdiniz. Ve harika iş çıkardınız. İzci Onbaşımız en başta onların kendisinden nefret edecekleri kadar canlarını yakmış olması, sizin tükenmekte olduğunuzu sandıklarında hiç düşünmeden saldırmalarına sebep oldu.”, der Efendi Argail daha da sırıtarak, sonra Bremorel’e dönüp, “Genç bayan, bir izci değilde bir müzisyen olsaydınız, sergilediğiniz performansı seyretmeleri için bütün Scowling Hills’i toplardım.”, diye açık takdirini gizlemeden söyler.

Bremorel çok çabalar.. ama başaramaz..

..ve yüzü daha da kızarır!

“Plan sizindi.”, diye mırıldanır, utanmış bir şekilde.

“Aslına bakılırsa planın siparişini veren Şerif Standorin’di. Yapan da ben değil, küçük torunum Dridges Motherswolfie idi. Ben sadece önden gidip, sağa sola emirler yağdırmanın dışında avazım çıktığı kadar bağırırken birkaç kafa kırıp önemli görünmeye çalıştım, o kadar!”, diye kıs kıs güler yaşlı dwarf.

“Ama Orkenlerin son saldırısında ‘açık kapı’ bırakılması, en başından beri düşünülmüş bir şeydi ve onun mimarı ise Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman idi.. Zeki ve kurnaz adam şu Yuleman..”, diye itiraf eder Efendi Argail.

“Ama neden?”, diye biraz afallar Bremorel.

Buna cevap, Efendi Argail’den gelmez.

Thomas sessizce konuşur.

“Çünkü Serenity Home’da bir hain var. Ve o her kimse, edindiği bilgiler sadece belediye konsül üyeleriyle paylaşılan bilgilerdi. Buraya gelirken bize yapılan baskınlar da birer tesadüf değildi. İkimizde o baskınlarda özellikle hedef alınmıştık..”

Bremorel istemsizce sırtının sızladığını hisseder ve yüzünde nahoş bir ifade belirir.

“Açık bırakılan nokta.. Neyi ispatlamış oldu ki?”, diye hırlar.

YULEMAN HER KONSÜL ÜYESİNE FARKLI BİR ‘ZAYIF NOKTA’ BİLGİSİ VERMİŞTİ..“, der Thomas aynı sessiz ama hüküm verir bir ses tonuyla..

Bremorel her şeyi anlar zira bu küçük ‘OYUN‘, gerçekte bir konsül üyesinin de ölüm fermanı olmuştur!

“Bu nokta kimindi?”, diye ister istemez sorar Bremorel.

Thomas ona söyler.

Bremorel hayretle ona bakar. “O salak mı?”

 

Şerif Standorin’in, kasabasının güvenliği söz konusu olduğunda şaka yaptığı asla görülmemiştir. Bremorel bunu, onunla katıldığı sayısız operasyonda, defalarca görmüştür ve şerifin haberi alması halinde, hiçbir tereddüt göstermeksizin, makam ve mevkilere bakmaksızın harekete geçecek ve işi kökünden halledecektir.

Bremorel bundan adı gibi emindir.

 

“Sizin için özel bir mesajım var, Tapınak Muhafızı Thomas.”, der Efendi Argail, birden ciddileşerek.

“Bunu size daha önce iletebilirdim, ama yapmamayı tercih ettim. Bundan dolayı beni anlayacağınızı umuyorum ve sizden özür diliyorum. Korkarım, bundan bir hafta önce, Serenity Home Tapınağı Baş Bekçisi ve benim çok eski dostum Efendi Demos Lightshand vefat etti. Yatağında ve mutlu bir şekilde. Bana gönderdiği en son mektupta bunu açıkça belirtti ve ardında küçük Magellam ve senin gibi iki tane yetkin muhafız bırakabildiğinden dolayı da ne kadar büyük bir coşku hissettiğini, uzun satırlarında defalarca ifade etti.”, der Efendi Argail, yüzünde kederli bir ifadeyle.

“Demos çok iyi bir insandı. Onun sayesinde birçok yetim ev sahibi oldu. Birçok genç eğitim gördü. Serenity Home onun sayesinde her zaman huzurla nefes aldı. Kaybı Scowling ve Elder Hills için bile büyük bir eksiklik olacak.”, diye devam eder Efendi Argail, gözleri dolmuş bir şekilde.

Thomas beti benzi atmış bir şekilde olduğu yerde kalakalır.

Bir kaç defa bir şeyler söylenmeye yeltenir, ancak ağzından herhangi bir ses çıkmaz.

Uzun, zarif ama güçlü parmakları olan bir el ona doğru uzanır ve gencin parmakları arasına dolanır.

“Bize biraz müsaade edin lütfen, Efendi Argail. Bugün Tapınak Muhafızı için oldukça yorucu bir gündü”, der Bremorel, olağan dışı yumuşak bir sesle. “Ve.. kendileri Efendi Demos’u pek severdi..”

“Tabii.. Tabii.. Sizi anlıyorum.. İşin gerisini bizim çocuklar halleder..”, der kısık bir sesle Efendi Argail.

 

Bremorel, dona kalmış Thomas’ı nazikçe alır, ve kendilerine tahsil edilmiş olan küçük köy kulübesine kadar götürürken, arkasından Efendi Argail’in çıldırmışcasına gürlediğini duyar.

“Lillias! Senin ne işin var burada? Jeina! Bu kızın Scowling Hills’den ayrılması yasaklanmıştı! En son bir yere gittiğinizde sizi Kuzey Tundra’lardan toplamıştık ve sen bunun çıkmasına izin mi verdin?!”

“O bir mahkum değil ki, dede. Ve kendisi küçük kız kardeşim. Arada bi şımartılmayı hak ediyor bence.. Ayrıca yaptığı havai fişeklere bayalıyorum ve onları madenlerde onu kitlediğiniz zindan da yapamıyor!”, diye genç, yeşil gözlü sarışın bir dişi dwarfın muallak bir tonla cevap verdiğini duyar.

“O bir zindan değil!”, diye gürler Argail. “Ona tahsis edilmiş olan ofis!”

“Dede.. Yer altında, güneş görmeyen, penceresi bile olmayan, kapısında devamlı bir bekçi olan yere ‘zindan’ deniyor..”

“Biz dwarf’uz.. hepimiz zaten yer altında yaşıyoruz ve hiç bir yer güneş görmüyor ve hiç bir evin penceresi yok! Taşa bakan pencereler mi yapalım?”, diye cevap verir Efendi Argail delirmiş bir şekilde..

“Taşların üstüne balık resimleri çizebiliriz! Bu şekilde deniz manzaralı evlerimiz olur!”

“…”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ben.. ben özür dilerim. Benim bu halimi görmemeni tercih ederdim.”, diye mırıldanır Thomas, donuk bir şekilde.

Genç Thomas, küçük, sade köy kulübesine geldikten sonra bir köşeye sinmiş, başını kolları ve dizleri arasına gömmüş, dakikalarca kontrolsüz bir şekilde ağlamıştı. Yanı başından ayrılmayan izci kız ise onun elini bırakmamış, dolu gözlerle ve sessizce o da gencin yanında oturmuştu. Efendi Demos’u Bremorel’de yakinen tanırdı. Serenity Home’daki bütün yetim ve öksüzler Demos’u yakinen tanırdı.. Yıllarca yetimhaneye keyfi bir şekilde gelip giden deli, mütemadiyen kızgın, kötürüm bir kıza her zaman şefkat ve anlayışla yaklaşmıştı.

“Neden? Erkekliğinden bir şeyler eksilir diye mi korkuyorsun?”, diye bilinçli bir şekilde ‘fırk’lar Bremorel.

“Ben.. ben hiçbir zaman kendimi o kategoride görmedim.”, der Thomas, sessizce.

“Hiçbir zaman olmadın zaten..”, diye yapıştırır izci kız ve uyuşmuş bacaklarını germek ister gibi ayağa kalkar.

Thomas da elini tutan kızı ayağa kalkarken takip eder ama hafif alınmış ve kırılmış bir ifadeyle bakar ona.

“Neden her zaman beni—”, diye başlar ama izci kız araya girer..

“—Sen o kategoriden biri olsaydın, yıllarca peşimden gelmezdin. Gelseydin, ben de senin bir kaçık olduğunu düşünür, bulduğum ilk kuytu yerde de seni harcardım. Neden diğerlerinin birden beni takip etmeyi bıraktıklarını sanıyorsun? Beni takip eden diğerlerine ne olduğunu hiç düşünmedin mi? Bu konuda arkamda çok ‘leş’im var, Thomas..”, der Bremorel, hafif gülümseyerek.

Sonra sesi hayret verici bir şekilde yumuşar, “..ve neden sadece senin, kalan ilk ve son çocuk olduğunu.. Hiç mi merak etmedin?

Bugün burada yaptıkların.. Etkileyiciydi.. Ateş İnmesi büyün.. Lady’nin bile öyle bir şey yaptığını görmedim.”.

Thomas uzun bir süre ağzı açık bir şekilde Bremorel’in yüzüne, ve onun muhteşem yeşil gözlerine bakar zira bu, bu güne kadar ondan duyduğu ilk ve tek iltifat içeren cümledir.

“Umm.. Lady de yapabilir, sanırım. Ama onun ilgi ve ihtisas alanı daha farklı..”, diye biraz afallar.

Uzun bir süre sessizce seyretme sırası Bremorel’e geçmiş gibi, o da önünde duran gencin yüzünü süzer.

“Eee.. bundan sorra nereye?”, diye sorar izci kız.

“Umm.. bilmem. Nereye gitmemizi isterlerse, ya da nerede bize ihtiyaç duyulursa oraya, sanırım.”, diye, beklenmedik bir şekilde kurumuş bir boğazdan gıcırdayarak çıkar Thomas’ın sesi.

Ama Bremorel ona sadece bir salağa bakar gibi bakmaya başlar bir anda.

“Aaaa..”, diye ayılır Thomas. “Cevabını vermeye niyetlisin, galiba..”

“Ne olmasını istersin?”, diye son şanslarını kullanmaya başlar Bremorel.

Thomas omuzlarını silker.

“Altı yaşımdayken, seninle arkadaş olmaya can atıyordum. Şimdiyse.. se.. senin sevgim olmanı arzuluyorum.. çok!”, diye eline yüzüne bulaştırır genç tapınak muhafızı.

“Bu kadar mı?”, diye dürter Bremorel.

“Cesaretim buraya kadar, Morel. Bana yardım et. Lütfen. Benimle ortalarda bir yerlerde buluş. Her neresi olursa olsun, seçeceğin noktayı orta nokta olarak kabul etmeye razıyım.. Ama sen de bir adım at.. bana doğru..”, diye ezilmiş bir şekilde yere bakar Thomas.

Bremorel, önünde iki büklüm olmuş gencin haline ‘fırk’lamaz. Gülmez. Alay etmez..

Dahası, onun bu halini komik bile bulmaz.

“Ben yarım işlerden hoşlanan biri değilim Thomas Dimwood. Bunca yıl beni takip etmiş biri olarak, bu kadarını fark etmiş olmalısın..”, der ve genç adama doğru, tehlikeli bir adım atar.

“Ya hep, ya hiç, öyle mi?”, diye sorar Thomas ama gerçekte bu bir soru değildir. “Seni çok uzun bir zamandır sevdim. Çok.. Şu anda, elimi tutmuş olman bile benim için bir hayat dolusu hayalin gerçekleşmesi anlamına geliyor. Ama senin için bu yarım ise..”, der ve uzanıp kızın diğer elini de kendisi alır. “..diğer yarısını da istiyorum.. Tamamını! Sanırım burada işimiz bitti ve bizim de evimize dönme zamanımız geldi. Konuşacak ve.. paylaşacak çok şeyimiz var.”

“Benim evim yok.. Tapınak Muhafızı. Aslına bakılırsa, bana geri verdiğin düş kapanım dışında da bir şeyim yok!”, der hafif titrek bir sesle Bremorel.

“Senin her zaman bir evin vardı.. Sadece gelmeni bekliyordu, Morel Songsteel. Ve sahip oldukların, sadece bir düş kapanıyla sınırlı da değil.. Artık düşlerimizin kendileri ve birlikte kurabileceğimiz bir geleceğimiz var..”, der Thomas kararlı bir sesle ve önünde duran, yeşil gözleri alev almış, huysuz, inatçı, asabi, belalı, güzel ve kendisinin bile farkında olmadığı kadar da içli olan kıza doğru uzanır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Demek öyle..”, der Yuleman, omuzları çökmüş bir şekilde. “Yaptığımız planın bu kısmının gerçekte başarısız olmasını umuyordum.”

Yüzü çekilmiş, haşin bir ifadeyle Şerif Standorin, Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman ile özelde buluşmuş, ve habercinin getirdiği bilgileri onunla paylaşmıştı.

“Bizim çocuklar nasıllarmış, peki? Onlardan bir haber var mı?”, diye sorar Yuleman.

“Haberleri getiren koşucu, izci onbaşının bir kaç defa yaralandığını, ancak kılıcıyla ‘şarkı söyler gibi’ savaştığını anlattı —kendi sözleri, benim değil. Korkarım Efendi Moorat gururundan çatlayacak ve aylarca çekilmez olacak! Tapınak muhafızımız ise alanında beklenmedik bir başarı ve taktik zeka göstermiş. Bırak zincirli bir gürz kullanmasını, o çocuğun kütüphaneden çıktığını bile görmedim. Bir de gitmiş kendisini savaş taktikleri konusunda eğitmiş!”, der şerif.

“İnanılır gibi değil..”, diye onaylar Yuleman.

“İçimden bir ses, sanki yetimlerimizi daha yakından takip edip eğitmemiz gerektiğini söylüyor. Arashkan’a gidenlerin de neredeyse hepsi öyle. Ya bir yetim, ya da öksüz..

Senin anlayacağın ikisi de iyiymiş ve pek yakında geri döneceklermiş. Sanırım ayrıntıları geldiklerinde kendilerinden dinlemek zorunda kalacağız.”, diye anlatır şerif.

Yuleman, şerifin anlattıklarını başıyla onaylar, sonra asıl meseleye tekrar dönmek istemiyormuş gibi bir an susar. En sonunda bıkkın bir sesle konuşur.

“Ne yapacaksın?”, diye sorar Yuleman şerife.

Şerif kıpırdamaz.

İstifini, duruşunu, bakışlarını değiştirmez..

Ve sesini de çıkarmaz.

Sessizce Yuleman’a bakar.

“Bunu senden isteyemem Stan..”, diye samimi bir şekilde söylenir Yuleman.

Yuleman’ın özel çalışma odasında yanan tek mum, durumun vehametini vurgulamak istiyormuşcasına titreyerek yanmaktadır. Odanın kendisi, bulundukları belediye binası ve Serenity Home çoktan uyumuştur. Arada bir, uzaklardan bir yerlerden gelen baykuş ‘huu’ları ve çekirge cırlamaları dışında her yer sessizdir.

Şerif, uzun bir süre belediye başkanına cevap vermez.

Neden sonra başını hafif sallar ve, “Bu görevi alırken, karşılaşabileceğim her türlü olası şeyler konusunda uyarılmıştım..”, der sessizce. “Ama bu, içine düşmek istediğim bir durum değildi. Udoorin’in bunu öğrenmesi halinde, beni affedebilecek mi bilemiyorum. Ben.. ben bir daha onun yüzüne nasıl bakacağım, onu düşünüyorum. Hayatı boyunca ona şerefli, haysiyetli ve onurlu olmasını telkin ettim. Ama yapmam gereken bu şey.. hepsini yıkacak bir şey..”

“Udoorin artık bir çocuk değil. Bunu iki yıl önce, bütün yetkilerimi elimden alıp da köyü ayağa kaldırdığında göstermiş oldu.”, der Yuleman ciddi bir şekilde.

“O olayı hala dile getirebildiğine inanamıyorum, Arthi! Aradan iki yıldan fazla geçti ve sen inatla eskitemedin şunu bir türlü. Her fırsatta tozunu alıp önüme sürüyorsun. Udoorin daha bir çocuktu ve sorumluluk alsın diye onu arkamda vekil olarak bırakmıştım. Kimse olabilecekleri bilemezdi..”, der hafif alınmış bir sesle şerif.

Yuleman acı bir şekilde güler.

“Takılıyorum sadece, şerif. Ve takılmaya da daha uzun yıllar devam edeceğim. Ama işin aslı, o gün Udoorin ikimizin de yapamadığı bir şeyi başarmış oldu. Evet, bunu bilerek yapmadı belki ama, hepimizi, içinde bulunduğumuz tehlikelere uyandırmış oldu. Senden sonra harika bir şerif olacak o.”, der Yuleman.

“Hayır..”, diye cevap verir şerif sessizce. “..korkarım o bir şerif olmayacak. Onun kaderi.. çok daha uzaklarda.. ve yükseklerde..”

“Prenses?”, diye sorar Yuleman.

“Prenses..”, diye yanıtlar şerif, “..Udoorin açısından sadece olayları tetikleyen kişi oldu o kadar. Tıpkı Aager’in ısrarlı eğitimi o gün Udoorin’e yapması gerekenler konusunda tetiklediği gibi..”

Oda uzun bir süre daha sessizliğe bürünür.

“Fogstep..”, der Yuleman. “Onun bugün burada olmasını çok isterdim. O bu pis işi seve seve yapardı.”

Şerif başını sallar.

“Evet, yapardı. Ama asla seve seve yapmazdı bunu.”

“Hayret. Ben ondan böyle bir.. şefkat anlayışı beklemezdim.”, der Yuleman.

“Arthandos.. Sence Drashan’dan, öldürmekten zevk alan birini getirebilecek kadar mı ahmak biriyim senin gözünde?”, diye alınmış gibi gelen bir sesle konuşur şerif.

Yuleman sırıtır.

“O rolü en son yediğimde daha genç bir belediye başkanıydım, Stan. Ve beni çok iyi keklemiştin o gün.. Herkesin ortasında!”

“Güzel bir gündü.”, diye Standorin’de sırıtır.

Ama ikisininde sırıtışı uzun sürmez.

Şerif Standorin ayağa kalkar.

“Bu gece?”, diye sorar Yuleman.

“Bu gece..”, diye tasdik eder şerif.

“Ne yapaca— boşver. Bilmek istediğimi hiç sanmıyorum açıkçası..”, der kendinden bile tiksinmiş bir sesle Yuleman.

“Evet. Bilmesen çok daha iyi olur. Sen bu işten tamamen muaf olmalısın..”, diye onaylar şerif bıkkın bir şekilde. Sonra bulundukları loş odanın kapısına yönelir, sessizce kapıyı açar ve belediye binasından ayrılır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ne.. ne oluyor?.. Şe.. şerif..? Ne demek oluyor bu?”, diye zorlukla konuşur genç adam, zira iri cüssesiyle şerif onu boğazından yakalamış, ağzını tıkamış, başına bir bohça geçirip gecenin karanlığında onu ormana getirmiştir.

Başından bohça, ağzından da pis paçavra çıkarılmış genç adam korkuyla şerife bakarken titremesine engel olamaz.

“Neden kendi halkını sattığını sormayacağım bile.”, der şerif sakince. “Çünkü sen, ihanetinle kaç kişinin hayatına mal olmuş olabileceğini hiç düşünmeyen, kaç bin kişinin ise hayatıyla oynadığının farkına bile varamayacak kadar düşüncesiz ve şımarık bir ahmaksın.”

“Bu.. bunu babam duyduğunda hepinizi mahvedecek!”, diye çığlar genç adam korkuyla.

“Baban asla sana ne olduğunu öğrenmeyecek. Kendisi de yarın şafakla birlikte artık bir konsül üyesi olmayacak. Kendi isteği ile istifa edecek, ya da onun başına gelecek olan, senin başına gelecek olandan pek de farklı olmayacak. Sanırım ikimiz de onun hangi tercihi yapacağını biliyoruz..”, der şerif.

“Be.. benim güçlü dostlarım var!”, diye daha da tiz bir sesle ağlamaklı bir şekilde kekeler genç adam.

Şerif gence soğuk bir şekilde sırıtır.

Sonra hafif kenara çekilir ve yerde yatan, boğazı boydan boya yarılmış, kukuletalı cübbesi kan içindeki bir cesedi gösterir.

“Bunun gibi mi?”, diye sorar gence, ürpertici bir sükunetle.

Genç, yerdeki ölü adama bakar ve fal taşı gibi açılmış gözlerinden onu tanıdığını anlaşılır.

“Gitmeden önce bu dünyada söylemek istediğin son bir şey var mı, genç Lucious Franderson? Pişman olduğuna dair.. Af ya da özür?”, diye sorar şerif.

“BUNU YAPAMAZSI—”

 

Genç Lucious dizlerinin üstüne çöker.

İki eliyle de, fışkıran kandan sırılsıklam olmuş boğazını tutar ama bu hiçbir işe yaramaz ve zaten bu hali de uzun sürmez..

Genç adamın açılmış boğazından birkaç hırıltılı, ıslak ses kurtulur, gözleri kayar ve olduğu yere yüzükoyun kapaklanır.

Etrafa hayatı saçıkırken bir-iki defa tepinir, sonra o da durur.

 

“Ben de öyle sanmıştım..”, der şerif, yüzünde acı, utanç ve tiksinti dolu bir ifadeyle.

“Ölürken bile şımarık ve ahmak!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tel’Shee dim’Ora’dan ayrılma zamanı gelmiştir.

Elf halkının tamamı, Bremorel ve Thomas’ı uğurlamak için köyün barikatlı girişinde toplanmış, uzun vedalaşmalardan sonra elfler barikatı aralarken halkın arasından yaşlı bir elf kadın, topallayarak iki gence yaklaşır.

“Al bunları güzel kızım.”, der yaşlı elf kadın ve Bremorel’e küçük, ince elf işlemeli, silik pembe renkli ipek bir bohça uzatır.

Thomas durur, Bremorel ise hayretle yaşlı kadına bakar.

“Siz.. siz saldırı için savaş borusunu çalan cesur teyzesiniz!”, diye ünler izci kız.

Yaşlı elf mutlu bir şekilde gülümser.

“Evet, o bendim, kızım. Duyduğum kadarıyla sen de bir başka izci onbaşının yakın arkadaşıymışsın. Adı Laila. Kendisi ‘Wolvesbane’ adını hak etmiş.”, der kadın.

“Laila..? Evet kendisi kuzenimdir. Çok önemli bir görev için, oldukça uzaklarda şimdi.”, der Bremorel gülümseyerek.

“Sen.. sen onun kuzeni misin? Yoksa sen Seleina Sunstrider’ın kızı mısın..?”, diye hayretle bakar yaşlı elf, izci kıza.

Bremorel bir an çarpılmış gibi olur zira bu ismi.. annesinin ismini çok, ama çok uzun bir zamandır bir başkasının ağzından duymamıştır..

“Demek söylentiler doğruymuş.”, diye sessizce mırıldanır kadın içli bir şekilde.

“Söylentiler?”, diye tamamen şaşırmış bir ifadeyle sorar Bremorel.

“Bir ‘Silverdenú’un bize geri döndüğü..”, der yaşlı kadın ve istemsiz bir şekilde sarılır izci kıza.

Bremorel tamamen afallar.

Ve birden ayılıverir.

“Silverdenú.. Siz.. siz Laila’nın anneannesisiniz!”

“Evet, güzel kızım. Senin de.. Seleina Sunstrider, senin annen, elflere yakındı ama bir insan olduğu için Laila’nın annesiyle arkadaşlık etmesini istemedik ama yine de kızım annenden vazgeçmedi ve ikisi birbirinin can ve sır arkadaşı oldular. Halkımızın kör anlayışları yüzünden ikisini de iteledik. Ama ben onu kendi kızım gibi severdim. O çok iyi, samimi, sevgi ve hayat dolu bir kızdı..

Bizler senin annenden etkilendiği için kızımın bir insanla evlendiğini düşündük. Ve onu, Liala’nın annesini, Seraphim Silverdenú’yu, bir insanla evlendiği için dışladık ve o öldü..

Aradan yıllar geçti ama bu günahımızı Gökler unutmadı. Bizi ve köyümüzü yakarak cezalandırdılar. Elimizden yetişkin bütün gençlerimizi aldılar. Sonra da seni bize gönderdiler, ki hatamızı anlayalım diye. Ve sen, bir insan, dışladığım öz kızımın küçük yeğeni, buraya geldin, köyümüzü inşa ettin ve bizi, kendi kanın pahasına korudun.. Senin o duvarda çarpışırken defalarca yaralandığını gördüm. Buna rağmen düşmedin ve bizi terk etmedin..”, der yaşlı elf kadın ve hıçkırıklarla ağlamaya başlar.

Bremorel şaşkına dönmüştür ve ne diyeceğini bilemez.

Yandan Thomas yaklaşır.

“Evet. Siz onları dışlayarak büyük bir günah işlediniz, zira bunu yaparak en kıymetli şeyinizden de men edilmiş oldunuz; çocuklarınız.. Geleceğiniz! Bu ders size çok pahalıya mal oldu, ama hatanızı anladınız ve bundan dolayı da ödüllendirildiniz. Size geri verilen bir geleceğiniz var artık. Onların kıymetini bilin ve aynı hatalardan sakının. Bugün, burada, elfler, insanlar ve dwarflar bir oldu ve düşmanı yendi. Alınması gereken ders de buydu. Bu dersi gelecek nesillere anlatma sorumluluğu da size ait.”, der genç tapınak muhafızı, sert bir şekilde.

Yaşlı kadın daha da inleyerek ağlar ve Bremorel’e sımsıkı sarılır.

“Burası.. burası senin evin güzel kızım. Senin ve Laila’nın evi.”, der ve izci kızın eline ipek bohçayı tutuşturur.

“Bunlar benim kızımın, Seraphim’in çeyizliği idi. Onlar artık senin. Sevgili Laila’mız da bize geri döndüğünde, bir tane de ona hazırlamış olacağım..”

 

 


Dwarflar Scowling Hills’e geri döndüklerinde, yaşlı Argail Smitefast eline aldığı koca bir tokmakla ilk denemeyi kendi evinde yapar. Çarpık çurpuk açtığı deliklere kaba pencereler geçirir, sonra Jeina’yı çağırtıp, yeni açmış olduğu ‘pencerelerin’ taşa bakan yüzeylerine balık resimleri çizdirtir. Jeina büyük bir mutlulukla taşların üstüne her türlü balık, deniz kestanesi, koca deniz kabukları ve bir tanede, her nasılsa, yıllar önce karşılaştığı bir Tundra Elf’e çok benzeyen, beyaz, örme saçlı bir de deniz kızı çizer..

Sonuç beklenmedik bir şekilde tutar ve bir anda orman yangını gibi yayılır. Scowling Hills’den Elder Hills’e kadar bütün dwarf kadınlarından talep ve siparişler yağmaya başlar ve Jeina yıllarca en popüler dwarf olur. Küçük kız kardeşi Lillias ile beraber, neredeyse bütün dwarf evlerine pencere ve deniz, orman, dağ, bulut, göl ve çiçek bahçeli manzara resimleri yaparlar!.. Lillias’ın küçük bir önerisi üzerine tüm dwarf moda camiası tekrar çalkalanır ve iki kız kardeş, pencere ve manzara yaptıkları bütün evlere, ‘perde’ uygulaması için tekrar çağrılırlar! Bu çılgın moda yangının bir uzantısı da, hiç beklenmedik bir şekilde, Lady Magella’nın en küçük (ve en belalı) kız kardeşi olan Grugreth Twonutz’dan gelir. 

Kendisine bir kalkan siparişi geldiği bir gün, bitirdiği kalkanın üstüne, ablası Jeina’nın kendi ‘pencerelerine’ yaptığı deniz kızını çizer. Uygulama çok da başarılı olmaz ve daha çok abstre bir.. ‘şey’e benzer. Kalkanı almaya gelen dwarf, Grugreth’e “Bu ne?”, diye sorma hatasında bulunur.

Kaçık kız kaçık gözlerle dwarf’a bakar, sonra dalar..

Dwarf, Grugreth’ten yediği dayaktan hayatta kalan nadir kişilerden biri olarak popüler olur. Ama asıl dikkat çeken şey ise, kalkanındaki şekillerdir.

Bir anda Grugreth’in genelde boş olan demirci dükkanına, üstlerinde çizimler olması istenen yüzlerce yeni kalkan siparişi gelir. Bunu takip eden bir kaç yıl içerisinde, Scowling Hills ve Elder Hills’de penceresiz, perdesiz, manzarasız ve desenli kalkansız ev kalmaz..

 

 

 
 

A Bard’s Tale XI
“Power Word: NO!”

Timeline:

“Bu bir hikaye değildir. Bunu baştan söyleyeceğim. Bu bir anlatıdır ve kayıt altına alınmasına da en baştan karşıydım. Ne var ki, bunları anlatmak istediğim kişi burada değil ve elimde bunları kendisine ulaştırabileceğim başka bir imkanım yok.

Burada yazılı olan anlatıya veya yorumlara itiraz eden ya da aleyhimde kullanmak isteyen olursa, hepsini reddedeceğimi de en baştan şuracıkta dile getireyim – bu yaşıma gelmeyi başardım, mutlu bir şekilde gideceğimden ve ardımdaki zor ve çetrefilli işi de, en aklı selim kişilere bırakacağımdan dolayı.. eh.. mutluyum!”

“Bu anlatıda geçen yer ve isimleri değiştirmedim zira bunu yapmam halinde, korkarım ki anlatacaklarımdan daha çok sahiplerinin isimlerinin değişmiş olması onları daha çok kızdıracaktır..”

“Sevgili Magella. Bilmelisin ki bunları anlatmamın, yegane olmasa da, temel sebebi; gideceğimiz yere, geldiğimiz yeri unutarak varamayız. Bu sana son nasihatım zira sen ve arkadaşların çıktığınız ölümcül maceradan döndüğünüzde, sanırım ben de kendi ölümcül macerama çoktan başlamış olacağım.”

“Sen gelinceye kadar yerime vekil olarak genç Thomas Dimwoods’u bırakıyorum.. Eminim bundan dolayı benden pek hoşnut olmayacaktır zira izci kızla gittiği misyondan döndüğünde eskisi gibi artık kitaplarının arkasında saklanamayacağını ve kendisini büyük kararların ve daha da büyük sorumlulukların beklediğini öğrenecek..”

“Gideceğim yerde sizleri özleyeceğim..”

“SERRAPHYN EDET VIELLA XILLESSE DEMI”

 

“Bu nedir bilemiyorum.”

“Beni yanlış anlamamaya çalış sevgili Magella. O tür düşüncelerim olmayalı belki kırk yıl olmuştur ama dün gece rüyamda bir kız gördüm.

“Hayatımda hiç böylesi saf, güzel ve.. hüzünlü bir varlık görmemiştim. Bir melekti sanki ve bunu bana tekrarlayıp durdu..”

“..ve unutmamamı telkin etti.”

“Uyanınca ağladım..”

“Neden bana söyledi ki?”

“Ben burada olmayacağım!”

 

Serenity Home Tapınak Baş Muhafızı
Demos Lightshand

 

 

Efendi Argail Smitefast.

Sevgili Magella’nın anne tarafından dedesi.. Bu gördüğünüz zat, geçmiş kahramanlıklarıyla tanınan biri değildir zira kahramanlığa pez az ihtiyaç duymuştur. Kendisiyle tanışma fırsatım olduğu için kendimi her zaman şanslı hissetmişimdir.. Bunu söylerken, şansa asla inanmadığımı da hesaba katın lütfen. Onun sayesinde Scowling Hills ve Elder Hills’deki bir çok dwarf ile tanışma fırsatım oldu – ister istemez..

Evet, ‘ister istemez’ diyorum zira sizlerde benim kadar çok dwarf’la tanışmış ve beraber olduysanız, bunu oldukça ılımlı bir değerlendirme olarak kabul edeceksinizdir. Ne kastettiğimi anlamıyorsanız, bir dwarf’a danışın ama yanınızda saklanacak bir dağ getirmeyi ihmal etmeyin!

Kendisiyle ilk tanıştığımda ben yirmi yaşlarımda, genç bir tapınak koruyucusuydum. Efendi Argail ise çoktan yaşını almış, bilge, her zaman ciddi ve geçit vermeyen bir dağ gibiydi.. en azından ilk karşılaşmamızda benim üzerimde bıraktığı etki buydu.

Kendisiyle en son görüşmemizde ise ben seksen iki yaşındaydım ve beni çağırdığında yanına gidebilmem için ulaklarla beraber tahtırevan da göndermemiş olsaydı, gıcırdayan eklemlerimle o yolculuğu yapmam pek de mümkün olmazdı. Yanına vardığımda hala yaşını almış, bilge, her zaman ciddi ve geçit vermeyen bir dağ gibiydi.. Ben yaşlanmış ve erimiştim, o ise neredeyse hiç değişmemişti. Aradaki tek fark gözlerindeydi.

Efendi Argail yorulmuştu..

..ve sanırım kalmak için artık bir sebep bile aramak istemiyordu.

 

Ben her sabah, ‘Aaa.. hala hayattayım.. ne güzel.. Bugün ne yapsam acaba..’, diye düşünürken, o ise bıkmıştı.

Açıkçası bu beni fazlasıyla üzdü ama sebebini sormadım. Bir dwarf’a bazı şeyleri sormazsınız..

Bu basit bir nezaket meselesi değil sadece.. ve gerçekte soramayacağınızdan dolayı da değil.

Sormanız halinde alabileceğiniz cevaptan dolayı!..

..ve aldığınız cevabın sizin üzerinize yıkabileceği potansiyel sorumluluklardan dolayı.

 

Beraber uzun bir süre yürüdük. Ya da o yürüdü, ben ise tahtırevan ile onun peşinden koşturuldum.

Ancak Scowling Hills’in en sapa yamaçlarından birine geldiğimizde durduk. Uzun süre sessizce oturduk ve neden sonra “Sana birini vereceğim. Onu alıp bir tapınak muhafızı olarak yetiştir.”, dedi.

Açıkçası bu beklediğim bir şey değildi. Bir dwarf’a bazı şeyleri neden sormamanız gerektiğini ve bunun sizin üzerinize yıkabileceği ‘potansiyel sorumluluklardan’ ne demek istediğimi sanırım daha iyi anlıyorsunuzdur şimdi..

Efendi Argail, tek bir ifadeyle dört yüz küsür yıl yaşama potansiyeline sahip bir varlığın sorumluluğunu bana vermişti..

Ve ben ona aklından geçenleri sormamıştım bile!

“Bunu seve seve yaparım Efendi Argail. Ne var ki Tapınak Muhafızlığı bir çağrıdır. Demirci yada fırıncı çıraklığına benzemez.”, diye açıklamaya çalıştım. Ben seksen iki yaşındaydım ve kendimi gezmiş, görmüş ve bilge sanıyordum. Önümde oturan dwarf ise neredeyse dört yüz otuz yaşındaydı.. O an anladım ki, yaş ile kibir arasında birinin diğerini götürdüğü gibi bir ilişki yokmuş.

Efendi Argail bana öyle bir bakış attı ki, kendimi on iki yaşımda gibi hissettim.

“Sana vereceğim çocuğu al ve yetiştir. Dostluğumuzun hatrına bunu benim için yap, Muhafız Demos Lightshand! Her evlilik sevgiyle başlamaz. Bazen sevgi ve saygı sonradan oluşur. Onun çağrısı da sonradan gelecektir. Ama o burada olduğu sürece bu mümkün değil. Bizler elimizden geleni yaparız, kader kendi elini gösterinceye kadar. Benim elimden gelen de onu sana teslim etmek.”

Böyle bir şeye ne denir ki?

Dayanamadım ve kaçınılmaz soruyu sordum.

“Neden?”

Efendi Argail yine bana baktı ama bu sefer bakışlarında yine o yorulmuşluğu gördüm.

“Büyük bir şey geliyor.. Karanlık, mebus bir şey. Son iki yüz yıldır takip edip ipuçları arıyorum. Bulduklarım, ancak gözümün ucuyla görebildiğim şeyler, daha fazlası değil.  Ne var ki, her kış çıkışı daha da yaklaştığını kemiklerimde hissediyorum ve fazla zamanımız kalmadı. Karanlık, zorlu günler bizi bekliyor. Bunu benim klanime anlatmaya çalıştım ama dinleyen sadece bir kişi çıktı. Onu da sana veriyorum zira burada kalması halinde, diğerlerinin inadı ve ahmaklığı ona da bulaşacak ve burada harcanacak. Ve benim, bir sonraki jenerasyonu bekleyecek vaktim kalmadı.”

Bir dwarf’ın, inattan yılmış olduğunu ilk defa seksen iki yaşımda görmüş oldum..

Hayat sürprizlerle dolu, öyle değil mi?

“Peki”, dedim. “Kimdir bu ‘çağrılan’?”

Beni taşıyan ulaklardan biri öne çıktı.

Üstü başı yara bere içerisinde, koyu kızıl saçları darmadağınık ve yolunmuş, bir kaşı daha yeni yeni iyileşmeye başlamış, burnunda kurumuş kan pötürcükleri olan bir dişi dwarf’dı bu.. Üstündeki yırtıklara, çamur ve kana bakılırsa, sanırım beni almaya gelmenin daha o sabahında bir kavgadan çıkmış gibiydi.

Bana ve.. sanırım dedesi olan Efendi Argail’e yanan gözleriyle fena pis bakışlar atarak elindeki koca teberi hırsla sağa sola savurdu ama sanırım bu kızın içindeki hırsı gideremedi çünkü bir anda az ilerdeki iri bir kayaya daldı.

Kız, çığlıklar ve bilmek istemediğim dwarfça bir şeyler haykırarak, tüm varlığıyla kendisini o iri kayaya attı.

İşi bittiğinde kayanın pek azı kalmış, nabzeden kaşındaki yara ise tekrar patlamıştı..

Sonra kız teberinden geri kalanı yere sapladı, dedesinin elini öptü ve yanıma geçip nefes nefese kalmış olmasına rağmen sessizce durdu.

Ne yalan söyleyim. O teberle beni ikiye ayıracağını düşünmedim değil. Kaşları çatılı bir şekilde o kadar pis bakışlar atmıştı ki..

Bununla beraber, kızın içinde hissettiği hiddeti bütün varlığı ile dışına vurması, ama sonrasında ise büyüklerinin kararına boyun eğmesindeki kümülatif bilgeliğe hayran kalmadım değil;

Kızın hiddetini dökmesine müsaade edilmesi, Efendi Argail’in bilgeliğiydi. Ama en nihayetinde boyun eğen kızın kendisiydi ve o bilgelik de tamamen ona aitti!

O anda bu pasaklı kızı sevdim ve ona saygı duydum.

“Bu Lady Magella.”, diye tanıttı torununu Efendi Argail. “Adı bu! Kendisine vermeye çalıştığımız, hakettiği hiçbir başka adı kabul etmedi. Sanırım her aileden bir cins çıkıyor!”, dedi homurdanarak.

Sonra doğruldu, geniş omuzlarını gerip devam etti.. ama bana değil, kaşları çatılı duran torununa konuşuyor gibiydi.

“Teberini teslim etti. Kendisi artık senin çırağındır.. Dikkatli ol, çok inatçıdır. Aynı zamanda da dik kafalıdır. Ve bunu söylerken mecaz bile kullanmıyorum! Her şeye itiraz eder ve kızdığında gözü döner. İki teyzesi, dört kız kardeşi, bir amcası ve iki de erkek kardeşinin muhtelif yerlerini kırmışlığı var. Diğer klanlerle aramızdaki kavgalarda yaptıklarını, sizin gibi muhterem bir zatın yanında söylemesem daha iyi olur.. Bazılarının asla çocukları olmayacak dersem sanırım bu kafi olacaktır. Kendisine bağırılmasından ve hakaret edilmesinden hiç hoşlanmaz. Huysuzun tekidir ama zekidir. Bir şey aklına yatarsa onu sahiplenir. Sahiplendiği şeyleri de korur. Onlara zarar vermek isteyen olursa da.. kendisine verdiğim tavsiye, yapacağı şeyi senin yanında yapmaması oldu.. Sana tavsiyem ise yapacağı şeyi, yapacağı zaman yakınında olmamandır!”

Böylesi bir PR‘a ne denir ki?

 

✱ ✱ ✱

 

Efendi Durken Lostbeard.

Sevgili Magella’nın baba tarafından dedesi.. ve başımın… sanırım burada biraz PC olmam gerekirse, ‘belası’ şeklinde ifadelendirmemem gerekiyor ama dürüst olmanın dışında başka bir şey olamayacak kadar yaşlandım artık, dolayısıyla; ‘başımın belası’ bir zattı kendisi.

Daha ilk Scowling Hills’e gittiğimde Efendi Argail ve bununla tanıştım ve sanırım sakalına ne olduğunu sorma hatasında bulundum.

Dedim ya, bir dwarf’a bazı şeyleri sormazsınız.. Ancak kendi müdafaam adına söylemem gerekirse, o zamanlar toy bir çocuktum.

Kendisine bu soruyu sormamla birlikte az daha altmış kiloluk bir savaş çekicini yiyecektim!

Dikkat ederseniz, ‘başıma’ demedim zira o kadar büyük bir demir kütlesini yediğinizde, bunun kafanız ile sınırlı kalması hiçbir zaman bana mümkün gibi gelmemiştir.

Efendi Durken’in hemen yanında duran Efendi Argail müdahale etmemiş olsaydı, sanırım dwarf’lara yapacağım hutbem, biraz erken bitecekti..

Efendi Argail, Efendi Durken’in eline koca bir maşrapa tutuşturup, ona hırıltılı sesiyle “Bi salaklık yapmadan git, kendini bunun içinde boğ!”, deyip gönderdi.

Efendi Durken pis bir şekilde önce bana, sonra da maşrapaya baktı. Ciddi bir iç hesaplaşmadan sonra maşrapayı tercih etti ve ben ‘ederim’ konusunda biraz alınmadım değil!

Acemiliğim ile sorduğum bu soru, meğerse birçok dwarf arasında dile getirilmemiş bir esprinin final noktasını oluşturmuş ve Efendi Durken maşrapasıyla gittikten sonra, birden ortam onlarca dwarf’ın kahkahalarıyla sarsıldı ve herkes omzuma vurup elimi sıkmak istedi. Elimi sıkmaları sorun olmadı ama şu dwarf’ların sırta vurma olayı o gece bitirdi beni neredeyse. Serenity Home’a döndüğümde omuzlarımdan bel hizama kadar sırtım mosmor olmuştu.

Bu olaydan sonra öğrendiğim bir kaç önemli şey oldu;

Birincisi, dwarf’lara bazı şeylerin sorulamayacağını, ikincisi, benim ebedi olarak Efendi Durken’in kara listesine girdiğimi, üçüncüsü ise dwarf isimlerinin, gerçekte bir şeylerin kısaltması olduğunu.

Söz gelimi Efendi Argail Smitefast (hızlı ceza). Genelde sakin olmakla beraber, daha sonraları öğrendim ki, kızdırıldığında bu hatayı yapan kişiye hiç geciktirmeden cezasını verdiği. Dwarf’lardan bahsettiğimiz için de bunun anlamı elli ile yüz elli kilo ağırlığındaki bir savaş baltası, topuzu yada çekicin, muhatabının kafasına geçirilmesi şeklinde olduğu..

Bir diğer örnek olarak, Edendi Durken (drunken/sarhoş) Lostbeard (sakalı kayıp / kayıp sakal) anlamlarına geldiğini ve birgün içkiyi yine fazla kaçırdığında birisinin keskin bir bıçakla adamcağızın neredeyse dört yüz yıllık sakalını kesmesi üzerine ona bu adın verildiğini öğrenmiş oldum.. Sırtımdaki morluklarla beraber!

“Sarhoş ve sakalını kaybetmiş”

Lightshand (ışığın eli) ismini de neden sonra Efendi Argail vermişti bana.

Bunu yaptığında kendimi pek onure olmuş hissettim. Ancak geri dönüp baktığımda, belki de bana yaptığı bu jest, daha o zamanlar bana teslim etmeyi düşündüğü torunu için bir altyapı hazırlığı idi..

Yanlış anlaşılmasın. Efendi Argail iyi bir dwarf idi. Ama bu kurnaz ve ileri görüşlü olmadığı anlamına gelmiyor. Dahası, bugüne kadar kurnaz ya da ileri görüşlü olmak ile iyilik arasında birbirini yıpratıcı bir ilişki görmedim.

Aptallık ile kötülük arasında gördüm ama..

Ne kadar ironik, değil mi?

 

✱ ✱ ✱

 

Gellator Bluntaxe (kör balta).

Sevgili Magella’nın rahmetli babası.. Ne yazık ki hayattayken onun hakkında kendi ağzından duyup da size aktarabileceğim hiçbir şeyim yok. Ve rivayetlere göre karısının da yokmuş zira bugüne kadar “kocam şöyle dedi” ya da “kocam şunu sever”, babında bir ifade kullandığını duyan yokmuş. Bilinen bir şey varsa dilsiz olmadığı.

Bir kenara çömer ve saatlerce sizi dinler.. ya da öyleymiş izlenimi verir.

Daha da ürkütücü hali ise..

..bir kenara çömer ve saatlerce size.. bakar.

Aynen resimde ki haliyle gördüğünüz gibi!

Rivayetlere göre, madenlerde gerçekleşen bir göçükte geçirdiği ve birkaç gün sonra da ölümüne sebep olan kazadan sonra, ölüm döşeğinde konuşmuş sadece.

Ezilmiş kaburgalarından dolayı zorlukla nefes alabilmesine rağmen eşine, “Seni sevdim, kadın. Bugüne kadar konuşmadım çünkü hiçbir zaman senin kadar zeki olmadım ve ağzımdan seni üzecek aptalca bir şey çıkar diye korktum!”, demiş..

Böylesi bir bilgeliğe ne denir ki?

Eminim sevgili Magella hala babasının yasını tutuyordur. Ancak kendisinin ona çekmemiş olmasından dolayı hep şükretmişimdir. Bana katılmasından sonra sadece dört ay, on yedi gün geçti ilk cümlesini duyduğumda.

O da, “Eee..? Sana ne diycem?” idi..

 

✱ ✱ ✱

 

Margaret Madish (delimsi), sevgili Magella’nın annesi. Size onun hakkında sadece bir şey söylemem gerekirse, o da Margaret’in muhteşem bir kadın olduğudur.

Zeki, nazlı, dik kafalı, alımlı, çekici, çarpıcı, güçlü, deli, inatçı, gözüpek, bıyık altı bir espri anlayışı olan ve.. utangaç – inanabilirseniz şayet!

Buna inanmadıysanız eğer, sizlere inanmayacağınız bir başka şey daha anlatayım;

Margaret’in, kocasıyla ilk karşılaşmaları (ve birinin diğerine kafa tutması) sonucu tam elli iki saat balta ve çekiçle birbirlerine vurmaya çalıştığını biliyor muydunuz? – sırf inat olsun diye!

Margaret ile tanıştığımızda kendisi bana bu hikayeyi, fevkalade romantik ve puslu bakışlarla, mutlu, genç bir kız edasıyla anlatmıştı. Elli iki saat boyunca da Gellator’un ağzından tek bir laf alamamış. En sonunda babaları bunları birbirine uygun görmüş ve Gellator’dan da ses çıkmayınca, ikisini evlendirmişler.

Bundan Efendi Argail mi daha mutlu oldu, yoksa Efendi Druken mi pek emin değilim ama sanırım başarılı bir evliliğin sırrı, mutlu bir şekilde deli bir kadın ve sesi çıkmayan bir erkekte yatıyor.

İkisinin de birbirinden şikayet ettiğini duymadım bugüne kadar. Duyan birini de tanımıyorum.

Sevgili Magella bana katıldıktan sonra her ay ondan benim sağlığımı ve kızının gelişimini soran en az bir mektup aldım. Ben de kendisine kızının sağlığı, eğitimi, gelişimi, ruh hali, notları ve karnelerini içeren cevaplar gönderdim.

Böyle ilgili bir anneye ne denir ki?

Dediğim gibi; Margaret muhteşem bir kadındı..

 

✱ ✱ ✱

 

Yulanda Madsteam (çılgın buhar). Hayatımda bu kadın kadar duman ve buhar seven ve ağzı bozuk bir başkasıyla karşılaşmadım. Ağzından iki şeyin asla eksik olduğunu görmedim; birincisi el sarması tütünü, diğeri ise saydırdığı küfürleri. Eminim ikisininde asla farkında değildi. Kendisi fevkalade çalışkan, kafasını koyduğu işe verip yapmayı seven, ahmakların dedikodularıyla vakit harcamayan bir kadındı. Aklı başında kimsenin ona bulaştığını duymadım. Çoğunlukla da sosyalleşmezdi zaten. Kendisini burada zikretmemin sebebi, bunca yıl boyunca onu sadece iki defa görmüş olmamdı. İlki, Efendi Argail’in beni resmi olarak bütün klane tanıtmak istediğinde adıma verilen şölende, diğeri ise Efendi Argail’in sevgili Magella’yı bana teslim ettiğinde ona veda etmek için gelenler arasında yer aldığındaydı.

Ayrılırken muhteşem bir belagat ile ne saydırmıştı bana ama..

Neyse ki ben söylediği şeylerden hiçbirini anlamadığım için sadece gülümsemiştim. Sanırım bu yüzden yaşlı gözlerle bana sarıldı!

 

✱ ✱ ✱

 

Rashafel Rottenfate (çürük kader).

Sevgili Magella’nın sevdiği nadir akrabalarından biri de yengesi Rashafel’dir. Her ne kadar bunun sebebini asla anlayamamış olsam da. Kadın zır delinin tekiydi. Kem gözlüydü ve bir cadıydı!

Evet, öyleydi sevgili Magella, boşuna itiraz edeyim deme! Bana sadece bir defa baktığını gördüm ve ardından düşüp ayağımı burktum. Kadın olağan bir şekilde dolaşırken etrafındaki eşyaların kaçıştığını kendi gözlerimle müşahade ettim.

Sanırım elinde bir balta, çekiç, gürz, kılıç yada bıçakla dolaşmayan karşılaştığım tek dwarf oydu. Neden gerekli görsün ki?

 

✱ ✱ ✱

 

Quin Stabsez (hızlı bıçaklayan). Onun hakkında bildiğim bir şey varsa, fevkalade asabi bir kadın olduğu.. ve benden de pek hoşlanmadığı. Tabii, daha sonra öğrendim ki, Quin teyze kimseden hoşlanmazmış ve klande bıçaklamadığı kişi yokmuş!

Resimde gördüğünüz hali, benim şahsen yüzleştiğim haliydi ve yaptığım tek şey, mis gibi kokan, fırından yeni çıkmış sıcacık ekmeklerden birine elimi uzatmaktı.

Beni de bıçaklayacaktı ama üç dwarf üstüne atladı ve buna engel oldular, sağolsunlar. Sevgili Stabez teyze de benim yerime onları bıçakladı!

Sanıyorum ki benden hoşlanmamasının sebebi de bu. Elinden ‘kaçırdığı’ tek kişi bendim.

Eminim, sevgili Magella’yı götürmek üzereyken veda etmek için gelenler arasında onun da olmasının, gizliden gizliye eline beni bıçaklamak için bir fırsat çıkabileceği umuduydu.

Mel’un kadın!

Öldüğümde tabutumun içinde onun ekmek bıçağını bulmayı tam olarak bekliyorum!

 

✱ ✱ ✱

 

Uzun hayatımda anlamadığım, hafzalımın almadığı birçok olay ve birçok kişiyle karşılaşmışlığım oldu. Ama bunların en başında hiç kuşkusuz Patunia Longstare (uzun bakış) teyze vardı.

Kendisine bir şey sorulması halinde, şanlıysanız saatlerce, değilseniz günlerce olduğu yerde durup ufuk çizgisini seyrederdi. Dwarf’ların çoğunluğunun yer altında yaşadıklarını göz önünde bulundurursanız, ‘ufuk çizgisini’ saatlerce seyretmenin nasıl imkansız olduğuna hiç şüphesiz sizlerde benim gibi ayılacaksınız.

İlk defa Scowling Hills’e geldiğimde Efendi Argail herkesi teker teker tanıtırken, bu kadının önüne gelip durdu ve “Bu da kızlarımdan Patunia Longstare”, dedi ve beni kolumdan tuttuğu gibi bir sonrakine geçti. O an bunu biraz yadırgamıştım. Daha sonra, dört gün sonra, dwarf’ların yanından ayrılırken Patunia teyzeyi olduğu yerde durmuş, hala ufuk çizgisine bakar bulduk!

Rivayetlere göre kadın evlendiğinde, adama bakmış.. bakmış.. bakmış.. ve bakmış. Öyle ki yeni kocası utancından intihar etmiş!

Bu hikayeyi bana Efendi Argail anlattı. Dolayısıyla ciddi miydi, yoksa kendisine özel bir espri anlayışından mıydı asla işin aslını öğrenemedim.

 

✱ ✱ ✱

 

Marideth Brave (cesur). Tam olarak adı üstünde biri. Yada gözü kara. Dwarf’lar söz konusu olunca aradaki farkı anlamak gerçekten çok güç olabiliyor. Ancak ok kullanan gördüğüm nadir dwarf’lardan biriydi kendisi. Ve onu çok iyi kullandığını bir çok farklı kaynaktan duydum. Hatta bir sefer bir grup goblin, aşağı ahırlara musallat olmuş ve o esnada oradan geçen Merideth bir okla iki goblini, ikinci bir okla üç goblini, üçüncü okuyla da beş goblini öldürmüş.

İşin ilginci hepsini de başlarından vurmuş ve bu şekilde ‘Gobilardo’ diye bir oyunun da mucidi olmuş!

Yaşlı bir adama gülmeyin. Hiçbir şey olmazsa, ayıptır. Ben her zaman, bana söylenen şeylere açık gözlerle bakan biriydim. Bir dwarf’ı yalancılıkla suçlamak hem büyük bir kabalık, hemde sağlığınız açısından da iyi bir şey değil. Özellikle de çok iyi ok kullanıyorsa..

Gösterdiğim anlayış ve nezaketle ben yüz altıncı yaşımı bitirdim..

Siz kaç yaşındasınız?

 

✱ ✱ ✱

 

Jinshe Pinwheel (oklava) teyze. Mütemadiyen bana bakıp, kısık, ince sesiyle “Bana rahmetli kocamı hatırlatıyorsun.”, deyip duruyordu. Neden sonra öğrendim adını nasıl kazandığını. Meğer Elder Hills yolu üzerinde bir orc sürüsünün saldırısına uğramışlar ve Jinshe teyze elindeki oklava ile tam on bir tanesinin başını ezmiş.

Hazır başlamışken, işe yaramaz kocasını da aradan çıkarmış!

Bunu duyduktan sonra bir daha onun mutfağına uğramamaya karar verdim.

Doğru olanı mı yaptım acaba?

Yoksa yaptığımı bir saygısızlık olarak görüp de peşime takılır mı?

 

✱ ✱ ✱

 

Gertruth Heavyhands (eli ağır) teyze.

Bu kadını dwarfların mutfaktalarında pek görmedim. Kendisini sadece, madenlere inen dwarf’ların, çocuklarını bıraktıkları kreşlerde görevlendirildiğine müşahade ettim. Görev yaptığı kreşler, sessiz çocukları olan tek kreşti. Nedenini sadece tahmin edebiliyorum. Bundan bir tane de bizim yetimhaneye alsak mı diye düşünmedim değil.

 

✱ ✱ ✱

 

Drejeret Quik (hızlı) teyze ve Yor Whatoo (ne/kim) amca/teyze..

Drejeret teyzeyi ilk gördüğümde bana sanki fazladan yağlarım varmış da alınması gerekiyormuş gözüyle bakmıştı. Son gördüğümde ise artık sıskası çıkmış yaşlı bir adamdım ve bana hala alınması gereken fazlalığım varmış gözüyle bakıyordu!

Yor amca? teyze? abla?.. açıkçası Yor’un ne olduğunu asla kestiremedim. Diğer dwarf’ların da pek kestirebildiklerini sanmıyorum zira bazıları onu ‘Yor Amca’ diye çağırırken, bazıları ise ona ‘Yor Teyze’ diye hitap ediyordu. Şanslı bir adam/kadındı sanırım. Kavgalara davet edildiği gibi, kadın günlerinde dedikodulara da çağrılıyordu. Onu elinde iki buçuk yardalık bir kılıçla da gördüm, ‘biz kızlar arasında’ örgü örerken de..

Sevgili Magella’nın muhtelif teyzeleri, amcaları, kız ve erkek kardeşleri hakkında edindiğim bilgilerin çoğunu Yor ‘teyze’den öğrendiğimi tahmin edemediniz, değil mi? Sevgili Magella da tahmin edemedi ve bildiğim bazı şeyleri nasıl bildiğimi, büyük bir hayret ve hayranlıkla bilgeliğime verdi.

Sanırım bu konuda kendisine bir özür borçluyum. Yaşlı bir adamın bu küçük eğlencesini hoş görür diye umuyorum!

Ne var ki, her Scowling Hills’e gelişimde ‘Kız gel, sana yeni dedikodularım var!’, deyip beni bir kenara çekmeleri sayesinde öğrendiklerimi bu anlatıya dahil etmeyeceğim..

Yor teyzenin anlattıklarını herkes bilmese sanki daha hayırlı olur gibime geliyor.

 

✱ ✱ ✱

 

Goric Boarshoulders (domuz/iri omuzlu) amca.. Kendisiyle pek az karşılaşmışlığım oldu. Öyle ki, bir gün Efendi Argail ile (gizliliği dolayısıyla ayrıntılarını burada paylaşamayacağım) bir toplantı için buluşacaktım ve birden Goric amca karşıma dikili verdi. Homurtularla karışık “Ona iyi bak!”, dedi bana.

O zamanlar Efendi Argail’den bahsettiğini sanmıştım ve “Tabii, benden ona bir zarar gelmez.”, dedim.

Bana ormanı andıran kaşları altından, kısılmış derin gözleriyle öylece baktı.

Neden sonra ‘hıf’layıp gitti.

Bu Goric amcayla yaptığım tek iletişimdi.

Geriye bakıp da bu karşılaşmamız üzerine düşündüğümde, Goric amcanın gerçekte Efendi Argail’den değil, sevgili Magella’dan bahsettiğini anladım.

İşin ilginci, Efendi Argail’in, sevgili Magella’yı bana teslim edişine daha yirmi sekiz yıl vardı!

Belli ki Efendi Argail, sevgili Magella hakkındaki kararını çok uzun bir zaman önce vermişti.

O sadece doğru kişinin gelmesini bekliyordu.. ve sanırım onun güvenilir biri olduğunu kendi gözleriyle görmek istiyordu.

 

✱ ✱ ✱

 

Ferrainin Redbear (kızıl ayı) ve Bruden Burnthammer (yanık çekiç) amcalar. İsimlerinden de tahmin edeceğiniz gibi, ikisi de savaşçı ruhlu, cesur, az konuşan, ciddi.. ve bir o kadar da deli iki dwarf!

Yanlış anlamayın. Ben insan standartlarına göre ‘deli’ diyorum. Bunca yıl sonra bile bir dwarf’un, bir başka dwarf’a deli ya da kaçık dediğini, müstesna bir kişi dışında, duymuşluğum olmadı. Dwarf’lar daha ziyade, ‘biraz heyecanlı’ ifadesini kullanırlar.

Şimdi düşünüyorum da, insan standartlarında baktığımızda, sanırım bizim yetimhanemizde de bu iki dwarf amcanın ruhunda ve ‘biraz heyecanlı’, Morel adında yetim bir kızımız vardı. Bir seferinde giriştiği bir kavgayı ayırmak için müdahale etmeye çalıştığımda benim üzerime bile yürümüştü.. O zamanlar çok küçüktü tabii. Şimdi büyüdü ve kasabamızın yetkin izcilerinden biri oldu.

Korkarım, Thomas’ın o kızda gözü var.

Cesur çocuk, şu Thomas!

 

✱ ✱ ✱

 

Lamideth Doncross (kızdırma) ile Britney ve Dritmey Tosser (savurur) ikizleri..

Sevgili Magella’nın en büyük ablası ve ikiz ablaları.

Yıllar içerisinde sevgili Magella’nın genelde ablaları, kız kardeşleri ve biri hariç erkek kardeşleriyle iyi geçindiğini ve hepsini sevdiğini öğrendim. Ancak Lamideth’e düşkünlüğü her zaman kendisini göstermiştir.

Lamideth’de sevgili Magella’ya, lakap takmadan ve ona, onun istediği şekilde hitap eden belki de tek akrabasıydı. Scowling Hills’den ayrılıken, içten göz yaşı döken sanırım yine Lamideth idi.

İkizler ise vedalaşmaya ellerindeki baltalarıyla gelişleri yeterli mesajı vermiyormuş gibi, kaşları çatık, bana manalı bir şekilde bakmalarından, onlara söyleyeceğim hiçbir şeyin, alınan kararda benim bir payımın olmadığına ikna edemeyeceğimi anlamıştım. Daha sonra duydum ki, sevgili Magella’nın gidişine üçü de o kadar üzülmüşler ki, o bölgeye üç yıl bir tane bile orc ya da goblin yaklaşmaya cesaret edememiş.

Böylesi bir sevgiye ne denir ki?

 

✱ ✱ ✱

 

Nikelix Carver (oyucu) ve Dridges Motherswolfie (anasının kurdu). Sevgili Magella’nın küçük kız kardeşleri. Ayrılırken oturup hüngür hüngür ağlayarak ablalarının gidişini seyretmişlerdi.

Zavallı kızlar..

Sanıyorum ki, sevgili Magella ablası Lamideth’e nasıl yakın ve düşkün idiyse, Dridges de sevgili Magella’ya o kadar yakın ve düşkündü.

Nikelix, dwarf’ların tabiriyle ‘biraz heyecanlı’ bir kızdı.

Dridges ise bütün savaşçı ruhuna rağmen aklı başında, uslu, söz dinleyen hanım hanımcık genç bir bayandı. Bu güne kadar karşılaştığım en ‘olgun’ kişiliğe sahip dwarf’lardan biriydi dersem sanırım hiç de yanılmış olmam.

Uzun bir süre, Efendi Argail sevgili Magella ile beraber Dridges’i de eğitim için teslim etseydi ne muhteşem olurdu, diye düşünmeden edemedim. Tabii, o zamanlar bilmiyordum; Efendi Argail sevgili Magella’yı bir tapınak koruyucusu olarak eğitmem için bana teslim ettikten meğer bir ay sonra Dridges’i de,  Elder Hills’e bir ordu taktik komutanı eğitimi için göndermiş..

Efendi Argail’in deyişiyle; “Savaşçı bulmak kolay. Bizden çok var! Olmayan şey ise bilgelik ve taktik zeka.. Ve ikisini de parayla satın alamazsın. Bunlar bizim içimizden çıkmalı ve genç yaştan eğitilmeli..”

 

✱ ✱ ✱

 

Lillias Absentwhot (unutkan hıı?!) ve Jeina Blond (sarışın).. Sevgili Magella’nın diğer iki kız kardeşleri. Hayatımda hiç Lillias kadar zeki, şirin, düşünceli, aynı zamanda da unutkan, aklı karışık ve gittiği yere bakmayan biriyle karşılaşmadım.

Klanın tüm hesap ve muhasebe işlerinden, madenlerden çıkarılan her gram demir, bakır ve gümüşten, el değiştiren her parça altından o sorumluydu..

Bu zavallı kızın kaç defa farkında olmadan yanan şöminelerin içine yürüdüğünü, ok talim alanına girdiğini, tepelerden aşağı yuvarlandığını ve günlerce yemek yemeyi unuttuğunu bilemezsiniz. Sanırım bu sebepten dolayı kız kardeşi Jeina’yı onun peşine taktılar.

Jeina’yı nasıl anlatsam..

“Belirli tekil bir anda, belirli tekil bir şeye odaklanabilme kabiliyeti olağanüstü bir kızdı..!”

Evet. Sanırım bu fevkalade usturuplu oldu zira o kızı üzmek istemem.

Bütün sınırlı erdemlerine rağmen, hep mutlu bir kızdı.

Bundan daha büyük bir erdeme ne gerek olabilir ki?

Omuzunda koca baltasıyla sabahtan akşama kadar küçük kız kardeşi Lillias’ın peşinden giderek, hem klanın bütün hesap ve muhasebe işlerinin yanmadan veya bir yamaçtan aşağı yuvarlanmadan işlenmiş olmasını sağlıyor, hem de kimsenin bu denli tekil bir şekilde yapamayacağı bir işi becerebilmenin mutluluğunu yaşıyordu. Bu şekilde kimseye hesap vermek zorunda olmadığı gibi, mutfak ve maden işlerinden de tamamen muaf kalmış oluyor..

Bu her zaman bana akıllı bir pazarlık gibi gelmiştir. Ve açıkçası, sınırlılığını bu kadar iyi değerlendirebilen bir başkasıyla karşılaşmışlığım olmadı.

 

✱ ✱ ✱

 

Grugreth Twonutz (falza çatlak).. Kız kardeşlerden sonuncusu ve en belalısı.. Daha önce belirtmişimdir. Dwarf’lar kendi aralarıda, deli, manyak, kaçık gibi ifadeler kullanmazlar. Ilımlı bir şekilde ‘biraz heyecanlı’ ifadesini tercih ederler. Yine daha önce de buna bir istisna olduğunu da ifade etmiştim. İşte o istisna Grugreth Twonutz!

Scowling Hills’de, dwarflar kendi aralarında konuşurken ‘o manyak’, ‘o kaçık’ ya da ‘zır deli’, diye birisinden bahsediyorlarsa, bilin ki Grugreth Twonutz’dan konuşuyorlardır..

Duyduğum —ve kenara çekilip ciddi bir şekilde uyarıldığım— kadarıyla da, tam bir belalı..

..klinik anlamda.

Efendi Argail’in ondan bahsederken oturup ağladığını gördüm!

İşin ilginci, geçinebildiği tek kişi de ablası sevgili Magella’ymış ve o gittikten sonra durumu sadece daha da kötüleşmiş ve elli yaş altı, kendi demirci dükkanı olan bilinen tek dwarf’da Grugreth Twonutz! Kız demirci dükkanında sabahtan akşama kadar ya demir döver —ya da alakasız bir yerde sizi!

Bir seferinde Efendi Argail’e espri olsun diye onu goblin ve orc’ların üstüne salabileceğini önermiştim..

Yaşlı dwarf ise yüzünde fevkalade ciddi bir ifadeyle, “Hiçbir şey Grugreth Twonutz’ı haketmiyor.”, demişti..

Sonra da oturup ağlamıştı.

 

✱ ✱ ✱

 

Lamark Earthbound (toprağa bağlı), Harakoon Evilscowl (çatık kaş) ve Romilus “Mad” Ussa (deli Ussa.. ya da Medusa).. Sevgili Magella’nın iki ağabeyi ve küçük erkek kardeşi.

Lamark’la, Efendi Argail’ın tanıştırması esnasında bir defa görmüşlüğüm oldu. Kalabalıklardan ve gürültüden pek haz etmeyen, sessiz, kendi başında bir dwarf. Zamanının çoğunu yerin altındaki demir madenlerinin derinliklerinde geçirmeyi tercih eden biri olduğunu başkalarından öğrendim zira tanışmamızda bana sadece başını sallayıp bir şeyler homurdanmış, sonra da adıma verilen yemeğe bile katılmadan tekrar madenlere inmişti.

Harakoon’nun ise hayatımda gördüğüm en fena çatık kaşlara sahip kişiydi —ki diğer dwarf’lar için bile biraz fazlaymış bu. Sanırım sırf bu yüzden Efendi Argail kendisinden sonra yerine onun geçmesini istiyordu. Bu yüzden Harakoon pek az toplantıyı kaçırırdı ve bütün teyzeler, amcalar, kız kardeşler ve erkek kardeşler arasında en sık onu görmüşlüğüm oldu.

Tabii, bu benimle konuştuğu anlamına gelmiyor. Harakoon ağzı sıkı bir dwarf’du ama biraz fazla kuşkucu ve duygusaldı. Teorik olarak sevgili Magella’nın benim yanıma, Dridges’in de Elder Hills’e gönderilmesini onaylasa da, sanırım gerçekte bunu pek kabullenemedi.

Efendi Argail’in yerinde Harakoon olsaydı, olaylar muhtemelen çok daha farklı olur ve ben de sevgili Magella ile belki de hiç tanışmamış olurdum.

Romilus’a gelince..

Hatırlarsın, bir sefer Serenity Home konsül üyelerinden Haradin Franderson’dan laf açılmıştı ve sen onu ‘Romilus’un bir kopyası’, diye tarif etmiştin.

Sevgili Magella, bunca yıldır konsül üyeleriyle o veya bu sebeplerden dolayı muhatap olmuşluğum oldu ama hiç kimsenin bu kadar isabetli bir tespitte bulunduğunu görmedim.

‘İçten pazarlıkçı’, ‘kaypak’ ve ılımlı bir ifadeyle ‘güvenilmez’, sanırım ikisini de doğru bir şekilde tarif ediyor. Kendisi Scowling Hills Belediye Başkanı Shimeel Brassbeard’ın yakın arkadaşıydı ve sevgili Magella ve Dridges’in başına da az iç açmamıştır.

Kendince zengin olmanın hızlı bir yolunu bulduğunu sanıp, Brassbeard’e iki kız kardeşlerden birini yamamaya kalkınca işler bir anda savaş alanına dönmüştü.

Geriye dönüp baktığımda, iyi ki o zaman Scowling Hills’de değildim diye düşünmüşümdür zira bana Demos LIGHTSHAND boşuna demediler!

Kandırarak Brassbeard’in yanına getirdiği kız kardeşlerden, Romilus da, belediye başkanı da hiç beklemedikleri bir tepkiyle karşılaşmışlardı.

Sevgili Magella, derin bir nefes almış ve toprağın derinliklerindeki demir madenlerinde bulunan ağabeyi Lamark’ın bile duyacağı şekilde “HAYIR”, diye kükremiş, sonra da Romilus’a dalmıştı..

Sanırım klanden ve Scowling Hills’den ihraç edilen bugüne kadar duyduğum tek dwarf da Romilus oldu ve yaptığı bu ahlaksızlıktan dolayı kendisine “Mad” Ussa.. (manyak Ussa) yada Medusa adı verildi.

Ama bunların hepsini sen zaten biliyorsun, sevgili Magella.

Bilmediğin şey ise, Romilus’un geri dönmüş olduğu..

Klane geri katılabilmek için yapmadığı şey kalmadı. Reddedilince de Scowling Hills kıyılarında seyredip sorun çıkarmaya başladı. Korkarım yanlış kişilerle dostluk kuracak ve çok büyük sorunlara sebep olacak zira Scowling Hills’in içini de, dışını da Romilus çok iyi biliyor.

 

✱ ✱ ✱

 

“Yoruldum.. Sanırım artık dinlenebilirim.. Bu anlattıklarım, sevgili Magella’ya geçmişiyle ilgili söylemek istediğim mesajı verecektir.”, der yaşlı Demos, bitmiş bir sesle.

Loş ve küçük odasındaki iğreti yatağında sırt üstü yatmış yaşlı tapınak muhafızı, hırıltılı bir nefes alır.

Hemen yanı başındaki bir tabureye çömmüş, diz sehpasının köşesine tutturduğu cılız bir mum ile efendisinin anlatısını kaleme alan genç katip dışında gecenin bu saatinde tapınaktaki herkes, Serenity Home’un gerisi gibi uyumaktadır.

“İsterseniz yarın devam edelim efendim.”, diye önerir genç katip.

“Bitti zaten, çocuğum. Hepsini yazdın değil mi?”

“Evet Efendim. Harfi harfine..”

“Güzel.. güzeel.. Ne zaman temize çekip Arashkan’a gidecek ulağa verebilirsin?”

“İsterseniz yarın sabah erkene yetiştirebilirim.”

“Gerek yok. Seni uykundan daha fazla etmeyelim. Yarından sonraki günün sabahı da olur. Bakarsın ekleyecek bir şeyler gelir aklıma.”

“Tabii Efendim. Siz nasıl isterseniz.”

“Haydi git sen de dinlen artık. Ama önce mutfağa uğra ve bir şeyler atıştır. Bütün gün benim gibi yaşlı bir bunağın saçmalıklarını dinledin ve öğünlerini kaçırdın..”, der Demos ve yorulmuş bir şekilde gülümser.

“İnanın ben çok eğlendim, Efendim. Sizin ve saygıdeğer Lady Magella’nın böylesi bir geçmişi olduğunu bilmiyordum..”

“Bu, sevgili Magella’nın geçmişi değildi evlat. Onun geçmişini şekillendiren kişilerdi sadece. Ama en nihayetinde dedesi Efendi Argail’in kararına boyun eğen de, beni efendisi olarak kabul etme nezaketini gösteren de yine kendisiydi.. Bu bilgelik her zaman ona aitti.

Belki sen de bir gün bilge bir dwarf’la karşılaşırsın ve anlatacak böylesi bir hikayen olur. En nihayetinde bizim işimiz ‘iyilik’tir ve iyilik, kitaplarda değildir. Kitaplarda sadece tarifler ve reçeteler vardır.. İyilik, tapınağımızın korunaklı duvarlarında da değildir çünkü bizim tekelimizde olan bir şey değildir. İyilik, orada.. dışarıdadır..”, der Demos iyice kısılmış sesiyle.

“Evet Efendim. Kesinlikle haklısınız.”

“Şimdi bu yaşlı adama bir battaniye daha getir, sonra da mutfağa git ve bir şeyler ye..”, der Demos.

“Tabii Efendim. Hemen getiriyorum.”, der genç tapınak katibi ve diz sehpasını kenara koyup yerinden fırlar.

Genç katip elinde yedek battaniye ile geri döndüğünde, Demos Lightshand yüz altı yıllık adanmış hayatını sessizce geride bırakmış, kendi ölümcül macerasına çoktan başlamıştır..

 


 

 
 

A Bard’s Tale X
“Dorin’s Day”

Timeline:

Dış görünüşler aldatıcı olabilir. Toplum bizim dış görünüşümüze bakar ve ona göre bir fiyat ve bir de rol belirler.. Ve genelde de bu rolün gerçekte bize uygun olup olmadığı ile ilgilenmez.

Bazen toplumsal kalıplar bizi hiç istemediğimiz şekillere sokar. Ama en sonunda tercihi yapan bizizdir ve yaptığımız tercihlerin sonuçlarını da üstlenmemiz gerekir.

Bu, bir çocuğun kendisine biçilen rolün içine sıkıştırılmasına karşı verdiği farkındasız itirazın hikayesidir..

Bu hikaye, Serenity Home yangınından dört, dört buçuk yıl önce başlar ve hem daha gerisini, hem de daha ilerisini kapsar.

 

 

Omuzunda ki o iz ne?”

Genç adam soruyu duymasıyla kendisini, kıyısında yıkandığı büyük Arashkan gölünün dibinde bulması bir olur. Panik içerisinde suyun yüzeyine tepinerek çıkar ve ağzına, burnuna ve boğazına kaçan suları zorlukla ve boğuk öksürüklerle temizler.

Kıpkırmızı olmuş yüzünü, istifini bozmamaya çalışarak gizler. Genç adam, burnuna kadar suyun içinde öylece durur.

Yavaşça sesin geldiği yöne döner ve “Ummm.. hangi iz?, diye sorar.

“Özür dilerim. Seni irkiltmek istememiştim.”, der yumuşak sesiyle, gölün kıyısında duran kız.

“Sorun değil. Sadece roller biraz yanlış oldu.”, diye mırıldanır.

“Anlayamadım..”, der genç kız.

Udoorin, sadece bir kaç kulaç ilerisinde, suyun yanında çömelmiş kıza bakar. Kızı ilk gördüğü günden beri ondan gözlerini alamamış olması, her nasılsa onda yeni yeni fark ettiği ayrıntılardan hiçbir şey eksiltmemiştir. Onu ilk gördüğünde fark ettiği şey gözleri olmuştu. Gözleri ve gözlerinin rengi.. ve şekli.. ve o gözleri süsleyen kirpiklerinin ne kadar uzun olduğu.. ve o gözlerin ardında yanan ateşi. Udoorin, o sırada kızın gözlerinde gizlenmiş ateşin sebebini bilmiyor olsa da yine de fark etmişti işte..

Sonra onun ince, çok hafif çilli burnunu ve minik, kırmızı ağzını..

Seri cinayet silsilesi gibi bunları —ve daha fazlasını— ard arda fark etmiş ve elinde savurduğu baltayı bir anda savurmaktan vaz geçmiş ve öylece kız baka kalmıştı..

O günden sonra kızın görünüşünde, duruşunda, davranışlarında, duygu ve düşüncelerinde fark ettiği ayrıntılar git gide artmış ve Udoorin’in bunların listesini tuttuğu zihinsel defterini çoktan doldurmuş, şu anda ise mutlu bir şekilde on dördüncü koçandadır!

Udoorin bu sefer kızın siyah, kuzguni saçını her zamanki gibi örmediğini, hafif dağınık bıraktığını fark etmiştir —ki bu onu biraz şaşırtır zira kız asla düzgün olmayacak şekilde giyinmemiş ve davranmamıştır. Saçları da her zaman, büyülüymüş gibi ‘düzgün’dür. Bununla beraber, kızın ‘hafif dağınık’ halini takdir etmekten de kendisini alamaz.

Udoorin’in gözünde bu kızın her hali güzeldir.

“Umm.. normalde kızlar gölde yıkanırken, erkekler yanlışlıkla onlara tesadüf eder.. ‘Roller yanlış oldu’ derken bunu kastetmiştim.”, diye lafı biraz ağzında geveleyerek açıklar.

“Ben.. ben özür dilerim. Gidebilirim.. rahatsız olduysan.”, diye kız da biraz geveler lafı ağzında.

“Hayır. Lütfen gitme.. Yani.. kalma da.. yani.. kalma ama gitme de!”, diye tamamen afallar ve zihninde Aager’in ağzından kendisini “Avanaksın olm sen. Tam bi avanak!”, diye azarlar.

“Ben.. yanlışlıkla gelmedim aslında.”, diye hızlı bir şekilde itiraf eder Lorna.

Udoorin kıza öylece bakar.

“Yaralarını merak ettim ve belki bir şeye ihtiyacın olur diye düşündüm.”, der kız ve ne kadar kötü bir yalancı olduğunu ortaya koymuş olur. “..ve üzerinde zırhın da yok, silahların da.” diye gevelemeye devam eder ve kendi yüzü de kızarmaya başlar.

Udoorin daha da hayretle kıza bakar.

“Beni korumak için geldin..”, diye hayretini de, hayranlığını da, mutluluğunu da gizleyemez.

“Lady kimsenin yalnız dolaşmasını doğru bulmuyor. Ama kimse senin yalnız olup olmadığınla pek ilgilenmiyor..”, diye tamamen kızarmış bir yüzle cevap verir kız.

“Ummm.. Neredeyse iki haftadır yollardayız. Sim Town’a kokarak girmek istemedim..”, der. Sonra işin gerçeğini itiraf eder.

“Aslında Lady koktuğumu ve gidip yıkansam iyi olacağını, yoksa hayatımın geri kalanını yalnız geçireceğimle alakalı bazı tehditler savurdu!”, diye dürüstçe mırıldanır Udoorin. “Umm.. Yıkanmak istiyorsan gelebilirsin..”, diye önerir.. Genç adam bir anda söylediği şeye ayılır ve daha da kızarmış bir yüzle kekeleyerek ekler “Yani.. ben çıkabilirim.”, diye kızı kurtaracağına, kendisini de, onu da daha da batırır.

“Ben.. biz.. kızlar sonra.. akşam halledeceğiz. Sen keyfine bak!”, der Lorna ve o da genç adamı, kendisiyle beraber suda boğar..

Bir an ikiside öylece bakakalırlar.

Neden sonra Udoorin boğazını temizler, kız da ayılır gibi “Omuzundaki iz..”, diye tekrar sorar.

“Ummm..”, diye utanarak takılır Udoorin zira o izin anısını hatırlamak istemediği gibi, ize en başta sebep olan ve olayı tetikleyen şeyi söylemesi halinde, hemen ilerisinde, suyun kıyısında duran kızın üzerinde oluşturabileceği yanlış izlenimi de düşünür.

Udoorin bu kıza deli gibi vurulmuş olduğunun açık bir şekilde farkındadır. Ve ona yalan söylemek gibi bir şeyi asla yapmayacağına o an karar verir.

“Bu.. bu bir ısırık izi..”, der sessizce.

Lorna’nın iki kaşıda havaya kalkar ve hayretle “Isırık izi mi? Ne ısırdı seni?”, diye sorar.

“Umm.. Bremorel! Bir de bacağımın arkasında var. O da Laila’ya ait!”

 

A Bard’s Tale VIII, “Aager”

(alıntı.. aslı için bkz. Hikaye: A Bard’s Tale VIII, “Aager”)

Serenity Home kasabasının karakol binasında bir grup güvenlik görevlisi toplanmış, esas duruşta şerifin gelmesini beklemektedirler. Aralarından geniş omuzlu, uzun boylu bir çocuk, rahat bir şekilde duvara yaslanmış olan Aager’i fark eder. Sırasından ayrılır ve ona doğru yaklaşır. Tanımadığı bu adamın önünde dikilir, çatık kaşlarıyla ona pis bakışlar atar ve kaslarını şişirir.

Gürlü sesiyle “Sen de kimsin ve burada ne işin var?”, diye bela arayan bir üslupla önünde duran adama hırlar.

Aager hiçbir şey söylemeden iri gence bakar.

Genç, kendisinin kale alınmayışından hiç hoşlanmaz.

“Sana söylüyo—” Genç adam gerisini getiremez çünkü bir anda kendisini yerde bulur ve ne diyeceğini de hatırlamaz ama başında oluşmuş devasa bir ağrı ile olduğu yerde inlemeye başlar. Aager’in hangi ara belindeki copu çıkarıp kullandığını kimse görmez.. Bütün görevliler oldukları yerde kala kalmışlardır.

Karakol binasının kapısı açılır ve “Günaydın beyler.. “, diyerek şerif içeri girer..

..ve yerde yatan genci fark eder. Bir bakışta ne olduğunu anlar. Yüzünde keyifli bir ifade belirir ve yerde inleyen çocuğa yaklaşarak “Aaa..! Demek çoktan tanıştınız..”, der. Sonra diğerlerine döner ve “..ama bilmeyenler için, bu bey ‘Efendi Aager’. Kendisi bu sabah itibariyle benim sağ kolum oldu..”, der. Sonra Aager’e döner ve yerde yatan genci işaret ederek, “Bu da Udoorin. Kendisi oğlum olur. Sorumlulukların arasında, onu adam etmek de var. Deyim yerindeyse ‘eti senin, kemikleri benim. Bol şans!”

Aager sevimsiz bir ifadeyle yerde yatmış, kırılmış kafasını inleyerek tutan çocuğa yaklaşır ve onu adam etmeye başlar;

“Bir: sana müsaade edilmeden sırandan ayrılmayacaksın.. İki: kuşkulandığın birine cop mesafesinden daha yakında durmayacaksın.. Üç:  her kim olursa olsun, muhatabına her zaman ‘bayım’, ‘hanımefendi’ yada en azından ‘efendim’ diye hitap edeceksin.. Dört: ısıracaksan, havlamayacaksın. Aslına bakılırsa, hiçbir zaman havlamayacaksın! Beş: ölmediğin sürece yerde yatmayacaksın çünkü yerde yatarsan ölürsün..!”

 

Ayağa kalk Udoorin!” *, diye hırlar karalar içindeki adam.

“Eveet beyler, biz kendi işimize bakalım. Herkes bugünkü nöbet yerini biliyor sanırım.”, der şerif ve adamlarıyla karakol binasından ayrılır.

“..Sana ayağa kalkmanı söyledim genç adam!”, diye emrini tekrarlar Aager acımasızca.

“..Ka.. Kafamı kırdın kahrolasıca!”, diye inler yerde yatan genç.

Aager hiç sektirmez ve belinden çektiği copu tekrar gencin tepesine indirir. Genç bir çığlık atar ve yarılmış alnını tutar.

“Kahrolasıca ‘efendim‘!, diye düzeltir Aager ve “Ayağa kalk!”, diye tıslar yine.

Genç, zorlukla ayağa kalkmaya çalışır ama başına yediği iki darbeden sonra bu sadece gözlerinin kararmasına sebep olur ve olduğu yere yığılır. Kendinden geçmeden önce duyduğu son şey, karalar içindeki adamın “Sen öldün!”, diyen acımasız hırıltısı olur.

Bunu takip eden günlerde, Aager’in kimliği olmasa da, şerifin oğlunun kafasını kırdığı haberi yayılır. Karalar içindeki adam, bir orman yangını gibi çöker Serenity Home kasabasına. Ne zaman, nerede peydah olacağı asla kestirilemez, ancak iş kasabanın güvenliği ile ilgili olan her yerde ortaya çıkar ve kafası kırılan ilk kişi genç Udoorin olsa da, son kişi olmayacaktır. Belediye konsül üyeleri bu durumdan tedirgin olsalar da, Başkan Arthandos Yuleman ve Şerif Standorin geri adım atmazlar. Uzun toplantılar ve konuşmalardan sonra şerif söz alır.

“Beyler.. Serenity Home çok uzun yüz yıllardır bir köy ve bir kasaba olmaya alışmış durumda. Ancak bir şehir olmak istiyorsak, bazı alışkanlıklarımızın değişmesi lazım. Artık bir köylü gibi değil, bir şehirli gibi olaylara bakmamız gerekiyor ve açıkçası ‘eski güzel günler’i yad ederek bunu başaramayız. Oluşabilecek sorunlara şimdiden çözümler bulmuş olmamız gerekiyor. Oluştuktan sonra ‘yama işi’ bir kasaba için tatmin edici olsa da, bir şehir için yeterli olmaz. Etki alanımız Durkahan şehrinden Drashan’a, Rook Dağlarından, neredeyse Endless Watch’a kadar uzanıyor. Sizler bir şehrin idaresi için kendinizi hazırlamalısınız. Bizler de büyük bir şehrin güvenliği için uğraşıyor olacağız zira küçük düşünme zamanı sona erdi ve artık öyle bir lüksümüz de yok! “

Bu konuşma, bazı kırıntılar dışında Yuleman ve birçok konsül üyesince büyük destek görür. Buna Serenity Home Tapınak Baş Korucusu Demos Lightshand’den de destek gelince, işler bir anda hız kazanır ve Efendi Aager’in her yerde sessiz varlığı hissedilir. İşe, bütün ayrıntılarıyla kasabayı ve son otuz yılda adı kayda değer herkes hakkında bilgi edinerek başlar. Sonra kasabanın sınırlı muhafızlarının sayılarını kademeli bir şekilde arttırır ve sıfırdan eğitimleri için Elder Hills ve Scowling Hills’den özel eğitmenler getirtir. Kasabaya bağlı izcilerle olan kopuk ve gelişigüzel iletişimi bir standarta oturtur. Sonra da Ritüel Forest, Dim Woods, Oger’s Foot, Rook Mountains, Themalsar Harabeleri, Elder Hills, Scowling Hills, Silent Hills ve Tinker Hills hakkında ayrıntılı ve güncel bilgi için izcileri bu bölgelere gönderir ve gelen yeni bilgiler ışığında kasaba için oluşabilecek potansiyel tehlikeleri tespit eder.

Efendi Aager, yaptığı tespitlerle tatmin olup yerinde oturmaz. Bir yandan, aralarında uyanık ve eğitimli olanlardan birkaç kasaba muhafızını kendi idaresine kaydırır ve onları eğitirken, bir yandan da izcilerden aldığı bilgiler doğrultusunda yaptığı tehdit değerlendirmeleri sonucunda, söz konusu tehlikelerin ortadan kaldırılmaları için harekete geçer.

İlk operasyonu, Dim Woods’da uzun yıllar sorun oluşturan kurtlar ve ortadan kaybolan kadın ve kızlarla ilgili olur. Onun idare ettiği operasyon, Laila ve Morel adındaki iki genç izci kızın varlığı ile beklenmedik bir başarıyla sonuçlanır. Aager geri döndüğünde hazırlayacağı raporda bu operasyonu

 

Operasyon Kodu: Dim Woods — 001

“Dim Woods Kurt Kapanı Operasyonu”

“Bane’s Song Operasyonu”

BAŞARIYLA TAMAMLANDI

 

..olarak kayda geçecektir.

 

Yine mi?!”, diye homurdanır genç Udoorin yatağından. “Daha gün doğmadı bile. Bu ne hergün hergün!”

Udoorin son üç aydır olduğu gibi, yine odasının camının altında gelen bir tıkırtıya uyanmıştır.

“Milletin camını sevgilisi tıklatır, benimkine ise manyağın teki musallat oldu!”, der asabi bir şekilde. Sonra yorganını üstünden savurur, seri hareketlerle üstüne bir şeyler geçirir, darma dağınık odasının kapısını çeker, ardından hışımla çarpar ve dışarı çıkar.

“Yatağını paylaştığın biri mi var?”, diye hırıltılı sesiyle sorar, siyahlar içinde genç Udoorin’i bekleyen adam.

Udoorin durur..

Sonra, “Hayır yok! Olsaydı bunu sen biliyor olurdun zaten.”, diye söylenir Udoorin.

“Senin özel hayatın beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren senin mesleki hayatın..”, der Aager, üzerine alınmadan.

“Neden soruyorsun o zaman?”, diye nezaketsiz bir şekilde sorar genç adam.

“Her sabah odanın kapısını çarptığını duyuyorum. Boş bir odanın kapısını dramatik bir şekilde her sabah çarpıyor olmandaki ahmaklığa bir anlam veremediğim için soruyorum.”, der Aager, hafif omuzlarını silkerek.

“Sana çarpıyorum!”, diye dikleşir Udoorin.

“Aaaa.. ben odada yokken bana kapı çarpıyorsun. Cesursun genç Udoorin.”, diye sevimsiz bir şekilde sırıtır Aager, genç adama. “En azından ‘Kim o?!’ diye kafanı pencereden ahmakça bir şekilde dışarı uzatmıyorsun artık. On altıncı defa gırtlağını kestikten sonra bunu yapmayı bırakmış olman da bir başarı sanırım.. Hazırsan başlayabilirsin. Üç tur.. Bulman gereken üç şey var. Her biri, bir sonrakinin yeri hakkında ipucu barındırıyor.”

ÜÇ TUR MU?“, diye neredeyse haykırır Udoorin zira ‘tur’lardan her biri kasabanın etrafında tam bir tur koşmaya tekabül etmektedir. Yemiyormuş gibi bir kaç gün önce de adam, geceden sakladığı bir şeyleri bulması gibi saçma sapan yeni bir oyun icat etmiştir!

“Üç tur mu, ‘efendim‘!”, diye düzeltir Aager sessizce.

“Üç tur mu, EFENDİM?!“, diye isyanını yineler genç adam, ne var ki işin içine ‘efendim‘ girince istediği vurgu, hışmını kaybeder.

“Üç tur genç Udoorin. Başlasan iyi olur zira üç saatin var..”, der Aager.

“Lanet olsun.. Başınıza karga işeyesiceler!”, diye en son duyduğu küfrü savurur Udoorin.

“Lanet olsun, başınıza kargalar işesin, ‘efendim‘!”, diye onu da düzeltir Aager.

Genç adam koşmaya başlar ve kasabanın, Serenity Irmağına bakan çıkışına doğru, evlerin arasından kaybolunca, çocuğun çıktığı evin kapısı açılır ve ardından şerif belirir.

“Hiçbir gelişme göremiyorum.”, der sakince. Ama adamın fena halde üzgün olduğu bellidir.

“Neden öyle düşünüyorsunuz?, diye sorar Aager, şerife.

“Annesini kaybettikten sonra böyle oldu. Hiçbir şeye karşı ilgisi olmayan, tamamen umarsız çocuğun birine dönüştü. Ne yaptıysam günübirlik ilgi dışında kalıcı bir alaka oluşturamadım onda.”, diye sessizce kaynar şerif.

“Sorun da bu efendim.”, der Aager şerife.

“Ne gibi?”

“Ona acıyıp duruyorsunuz. Siz ona acıdığınız sürece de o değişmeyecek. Sizin acımanızın ona faydası değil, zararı dokunuyor. Ama üzülmeyin. Ben ona acımayacağım çünkü hayatımda kimse bana acımadı. Öyle ki, sorarlarsa tarif edemeyeceğim belki de tek şey budur.. Genç Udoorin benden yeterince acı çekince, hayatında ilk kez bir amacı olacak. Doğru seçilmiş bir amaç olmayacak bu belki ama, yine de onun için gerçek bir amaç olacak.. ve muhtemelen beni öldürmeye çalışacak!”, diye konuşur Aager.

Şerif, önünde duran adama hayretle bakar.

“Gerçek nefret bir günde oluşmaz. Zamana ihtiyaç duyar. Nefretin ne olduğunu bilmeyen biri, sevginin de gerçekte ne olduğunu bilmez — kıymetini de..”, der Aager kati bir sesle.

Şerifin gözleri kısılır ve sessizce “Sen nefreti çok iyi biliyor gibisin..”, der ona.

“Evet.. Çok iyi bilirim..”, der hırıltılı sesiyle Aager.

“Kimdi.. çok sevdiğin..?”, diye her şeyi bir anda anlamış bir şekilde sorar şerif.

Uzun bir süre cevap vermez Aager.

Neden sonra, “Kız kardeşim..”, diye fısıldar..

 

✱ ✱ ✱

 

Aager tahmininde doğru çıkar.

Karakoldaki ilk karşılaşmalarının üzerinden beş ay kadar geçmiştir ve Udoorin artık bu adamdan nefret etmektedir. Ve farkında olmadan onu devamlı gözleriyle takip etmeye başlar. Aager nereye giderse genç Udoorin, yanan gözlerle onun peşindedir ve zamanla adamın sabit bir güzergahı olduğunu fark eder.

Udoorin’in zihninde yavaş yavaş bir plan oluşmaya başlar. Plan hiç de çetrefilli bir plan değildir. İki arkadaşıyla buluşacak ve Aager’in evine dönerken kullandığı güzergahta uygun, kuytu bir noktada pusuda bekleyecekler ve adam geçerken Udoorin adamı yakalayacak, diğer ikisi de ellerindeki sopalarla adamın kaşını gözünü —ve neresine gelirse— yaracaklardı..

Udoorin, arkadaşlarıyla karanlıkta, sabırla Aager’in gelmesini bekler.

 

..ama Aager gelmez.

 

Genç Udoorin’in ısrarı üzerine iki saat daha bekledikten sonra arkadaşlarının canı sıkılır ve kalkıp giderler. Kendi canı da fena halde sıkılmış bir şekilde Udoorin’de evinin yolunu tutar. Karanlıkta biri “Sen öldün!”, der ve Udoorin kafasına yediği bir cop darbesiyle yere yığılır. Ertesi gün karakolda uyanır. Uyandığında karşı hücrede arkadaşlarını da, kafaları yarılmış bir şekilde bulur!

“Sanırım bugün yapacağın altı tur, yaptığın planın nerelerinde eksik ve hatalar olduğunu düşünmen için yeterli olacaktır. Dört saatin var!”, der Aager hırıltılı sesiyle.

 

✱ ✱ ✱

 

Bu olayı takip eden aylarda Aager, genç Udoorin’i sonuna kadar zorlar. Udoorin, kasabanın etrafında o kadar çok defa koşmuştur ki, o bölgeyi avucunun içi gibi bilecektir. Bunun yanı sıra babasının zoruyla kılıç eğitimlerini de almaya başlar, ancak çocuğun kılıca karşı hiçbir ilgisi olmaz. O sadece eline geçirdiği baltaları savurup bir şeyleri ikiye, üçe.. yada altıya bölmeyi tercih eder. Parçalar ne kadar çok ve ufaksa genç Udoorin’de o kadar mutludur.

Aager, Udoorin’in silah tercihi konusunda tarafsız kalır. Ona göre her silah, sadece birer silahtır. Kullanan iyi ise ölümcül, değilse ölü bir adamın yanında duran atıl bir nesnedir, o kadar.

Udoorin babası için kılıç kullanmayı öğrense de, babasına rağmen savaş baltalarını kullanmayı daha iyi öğrenir ve bununla beraber Efendi Aager’e karşı kendisini daha da cesur hisseder. Acı bir şekilde cesaretini ona karşı sınar ve cesaretin yalnız başına yeterli olmadığını en sonunda anlar. Udoorin, Aager’den gerçek anlamda nefret eder. Ondan ve onun her “Sen öldün!”, deyişinden..

Genç Udoorin on yedi yaşına bastığında Efendi Aager’le iletişimi değişmese de, ona bakış açısı tamamen değişecektir.

 

Oraya bir operasyon yapmamız şart”, der Efendi Aager.

O gün karakolda toplanmış Belediye Başkanı Yuleman, Şerif Standorin, tapınak temsilcisi olarak gönderilen Lady Magella adındaki, ciddi bakışları olan bir dişi dwarf, İzce Efendileri Davien ve Moorat ve onların en yetkin öğrencileri Laila ve Bremorel bulunmaktadırlar. O güne kadar Rituel Forest’daki Oger’s Foot’da yaşayan ogrelerle genelde huzursuz da olsa bir barış olmasına rağmen, bir ay kadar önce, aralarından azılı bir tanesi çıkmış ve önüne çıkan herkesi öldürmüş olduğu haberi alınması sonrasında, yakalanması için gönderilen İzci Efendileri Davien ve Moorat, ogre’i lanetli Themalsar harabelerinin kıyısına kadar takip etmişler, ancak daha ileri gitmemeyi tercih etmişlerdir zira kendisine Ogre Prinsh Cabot adını veren dev yaratık, ogre ve gnoll takipçileriyle beraber harabelere girmiş ve orada saklanmıştır.

“O harabeler sınırlarımızın çok dışında.”, der Yuleman, sessizce.

“O harabeler sınır tanımaz..”, der şerif burnundan soluyarak. Belli ki bu tartışmayı Yuleman ile daha önce defalarca yapmıştır.

“Haklısınız, şerif.”, diye alttan alır bir sesle konuşur belediye başkanı. “Ne var ki, o lanetli yer için ne bir kaynağımız var, ne de gönderebileceğimiz birileri.”

“Davien? Moorat?”, diye iki izci efendisine de bakar şerif, umutla.

“Zor olacak. Ama gerekiyorsa giderim—”, diye başlar Davien ama Moorat onun sözünü keser.

“Hayır. İkimiz de gitsek, hatta şerif bile gelse bu yeterli olmaz.”, der kati bir şekilde.

“Nereden biliyorsun?”, diye sorar biraz alınmış bir şekilde şerif.

“Bu basit bir matematik meselesi. Onlardan çok var. Bizden yok!”, diye omuzlarını silker, Moorat.

“Efendi Demos ne düşünüyorlar bu konuda?”, diye sorar şerif, dişi dwarf’a.

“Tapınak alınacak karara destek verecek ve elinden geleni yapacaktır.”, diye fevkalade politik, bir o kadar da muallak bir cevap verir Lady Magella.

Şerif kaşlarını çatar.

Moorat ‘fırk’lar.

Yuleman gülümsemesini bir elinin arkasında saklarken, Davien kahkahayı basar.

“Demos, ardında sizin kadar yetenekli bir tapınak koruyucusu bırakacağından eminim içi rahat olacaktır.”, diye yüzü kararmış ve iğneli bir şekilde konuşur şerif.

Efendi Demos’un, benim yeteneklerime ihtiyaç duymamanız için daha çok uzun yıllar yaşamasını diliyorum, şerif. Ne var ki İzci Efendi Moorat söylediklerinde haklı. Bu basit bir matematik meselesi. Denklemin diğer yanına yeterince ağırlık bulabilirseniz, gerekli olanın yapılması için ben şahsen geleceğim.”, der Lady ciddi ifadesinden hiçbir ödün vermeden.

Şerifin yüzü biraz daha kararır ama samimi bir sesle “Affınıza sığınıyorum Lady’im.”, der ve Aager’e döner “Themalsar Operasyonu için şimdilik beklememiz gerekiyor sanırım.”

“Belki de olaya bir başka açıdan yaklaşmalısınız, şerif”, der Lady Magella.

Şerif kaşlarını kaldırır ve “Ne gibi?”, diye sorar.

“Themalsar harabeleri için şu anda yapılabilecek pek bir şey yok. Ama aynı şey Oger’s Foot ogerleri için geçerli değil. Böyle bir şeyden cesaretlenip bir başka ogre’in de benzer bir çıkış yapmasını engelleyebilirsiniz. Themalsar’a gidemeyebilirsiniz, ama Oger’s Foot’a gizli bir baskın yaparak gerekli göz dağını verebilirsiniz. Hiç olmazsa bu şekilde, Cabot’un onlardan alabileceği olası destekleri de engellemiş olursunuz.”, diye aynı ciddi tavırla önerir Lady.

Şerif, Davien’e bakar.

Davien, Moorat’e bakar.

Moorat, Yuleman’e, o da geri şerife bakar..

Hepsi birden sırıtır.

“Hanımefendi..”, der şerif ve Lady Magella’nın önünde eğilir. “..Bilgeliğinizle yolumuzu aydınlattınız. EFENDİ Demos ardında sizin kadar bilge bir tapınak koruyucusu bırakacağından gerçekten içi rahat olacaktır.”, diye sırıtır.

 

✱ ✱ ✱

 

Kasaba sana emanet.”, der şerif. “Biz sadece bir hafta on gün olmayacağız.”

“Yada hepten gelemeyebilirsiniz de! Neden ben de gidemiyorum sizinle? Bremorel ilk operasyonuna, on beş yaşında katılmıştı.”, der acı bir şekilde Udoorin.

“İzci Morel, on iki yaşında eğitimine başladı. Ve yanında Kıdemli İzci Laila vardı ve o da kuzeninden neredeyse üç yıl önce eğitime başlamıştı. Sen daha ikinci yılında bile değilsin. Dahası, ikisi de Dim Woods’da doğdular. İkisi de ormancı çocukları”, diye nazikçe hatırlatır şerif, oğluna.

“Tamam yaa.. bacak kadar bir kıza güvendiğin kadar bana güvenmiyorsun..”, diye kapkara bir yüz ifadesiyle evden ayrılır Udoorin.

Şerif, derin bir iç çeker. Rahmetli eşi Limnia’yı kaybettiği günden beri onu her gün özlemiştir. Ama ona en çok böyle günlerde ihtiyaç duymuştur..

 

✱ ✱ ✱

 

Serenity Home kasabası boşalmış gibidir. En azından Udoorin’e öyle gelir zira babası, İzci Efendileri Davien ve Moorat, Efendi Aager ve hatta olabildiğince az yüzleşmeye çalıştığı Lady Magella’nın bile olmayışı, bir anda genç Udoorin’i başıboş bırakılmış hissini verir. Ancak Udoorin eskisi gibi boş bulduğu anlarda yaptığı gibi arkadaşlarıyla gidip takılmaz. Bu düşünce her nedense ona keyif bile vermez. Onun yerine yüzünde ciddi bir ifadeyle kasabanın girişini ve sekiz ayrı vardiye noktalarını teker teker ziyaret edip, muhafızların işlerini doğru yaptıklarından emin olur. Sonra Belediye Binasını ziyaret edip, babasının yokluğunda herhangi bir şeye ihtiyaç duyulması halinde kendilerini çağırmaktan çekinmemeleri konusunda bilgi vermek için Yuleman’i ziyaret eder. Ardından tapınağa uğrar ve yanlışlıkla arkadaş olduğu Thomas’ı ziyaret eder. Thoması’ı yığınla kitabın ortasında buluşuna şaşırmaz. Ne var ki, okuduğu kitapların belirgin bir kısmının savaş ve savaş taktikleri hakkında oluşlarına çok şaşırır.

“Nedir bunlar?”, diye sorar ona Udoorin.

“Tapınağımızda ‘ışık’ ve ‘hayat’ı temsil eden iki yetkin muhafız var; Efendi Demos ve Lady Magella. Ancak ‘savaş ve taktikleri’ üzerine hiçbir temsilcimiz yok. Bu boşluğu kapatmaya karar verdim.”

Udoorin buna şaşırır. “Tapınağın savaşla ilgilendiğini bilmiyordum”, der.

“Tapınağımız hayatın her safhasıyla ilgilenir. Ve bu da sadece olan şeylerin sonuçlarını avutmakla sınırlı olmamalı. Bir yarayı iyileştirmek, yada bir yetime bakmak bizim görevimiz. Ama ben, yaranın yada yetimin en başta oluşmasını engellemek taraftarıyım..”, der Thomas ciddi bir sesle.

Udoorin ‘fırk’lar.

“Efendi Aager gibi konuştun..”, der.

“Ne gibi?”, diye merak eder Thomas.

“Herkese ‘efendim, bayım yada hanımefendi’, diye hitap edeceksin. Kimseye cop mesafesinden daha yakında durmayacaksın. Yere düşersen, ölmediysen yerde kalmayacasın. Karşındakinin kafasını kırsan bile bunu saygılı bir şekilde yapacaksın..”, der Udoorin, Aager’in hırıltılı sesini taklit ederek.

“Aaaa.. Efendi Aager çok zeki bir adammış. Dahası, söyledikleri bu kitaplarda okuduklarımla özde aynı. Tek fark, onun söyledikleri kişisel tecrübelerden kaynaklanıyor gibi —ki bu da onun geçmişini düşünürsek normal bir şey.”, der Thomas düşünceli bir şekilde.

“Nasıl yani?”, diye sorar Udoorin zira konuşmasından Thomas’ın, Aager hakkında bildiği bir şeyler olduğu bellidir.

“Herkese ‘efendim’ diye hitap ederek, muhatabına saygı göstermiş, dolayısıyla onu sakinleştirmiş ve bir sorun çıkmasına engel olmuş oluyorsun. Cop mesafesinden uzak kalarak, kendine gelebilecek bir saldırıyı, dolayısıyla bundan dolayı oluşabilecek potansiyel yaralanmaları engellemiş oluyorsun. Yere düştüğünde, yerde kalmayarak da, ölümü engellemiş oluyorsun. Çok mantıklı tavsiyeler.”, diye didaktik bir üslupla açıklar Thomas.

Udoorin, Thomas’a alık alık bakar.

Gerçekte sorduğu şey bu değildir ama Efendi Aager’in yıllardır ona öğretmeye çalıştığı şeyleri inatla öğrenmemeye çalıştığı gibi sebeplerini de merak etmemiştir. Dahası, Aager’in kendisini de hiç merak etmemiştir.

..Ve genç Udoorin hem buna bozulur, hem de utanır. Yıllardır o melanet adama karşı hissettiği nefret dışında, gerçekte onun hakkında hiçbir şey bilmemektedir. Nelerden hoşlandığı, hangi yemekleri tercih ettiği, geçmişi, sevdikleri.. —hiçbir şey!

‘Lanet olsun! Adamın nereden geldiğini bile bilmiyorum!’, diye geçirir aklından.

Nefret ettiği adam ise aynı süre içerisinde onun hakkında bilinebilecek her şeyi öğrenmiş, bütün işi ve gücünün arasında bir de onu eğitmekle uğraşmış, yetmiyormuş gibi onun ilgisini uyandırsın diye saçma salak oyunlar bile icad etmişti..

“Onu sormadım. Ben, Efendi Aager hakkında söylediklerini kastetmiştim.”, der Udoorin canı sıkılmış bir şekilde.

“Aaaa.. Umm.. Bu bilgiler tapınağa ait gizli bilgiler Udoorin. Kimseyle paylaşamam. Ama şu kadarını söyleyebilirim ki, o adamın çektiği acıları, bu kasabadaki bütün yetimleri toplasan içini dolduramaz.”, der Thomas kati bir ifadeyle.

Udoorin olayı hafife alır ve üstünü kapamaya çalışır. “Ve ‘savaş taktiklerinin’ belirli bir kızla herhangi bir alakası yoktur herhalde?!”

Thomas bir anlığına durur. Sonra sessizce “Ona olan ilgimden haberdarsın demek..”, der.

Genç Thomas boy, kilo ve yapı olarak Udoorin’den çok daha eksiktir, ancak Thomas ondan iki yaş daha büyüktür. Ve zamanın çoğunu tapınak yada kütüphanede geçirmiş olması, onu çok daha ağır başlı biri yapmıştır.

“Ona olan umutsuz ilgin, laf arasında geçmedi değil.”, der Udoorin sırıtarak.

Thomas, Udoorin’in mutluluğunu paylaşmaz. “Adımı bile bildiğini sanmıyorum. Ve ben, olduğum salak gibi, ne zaman o çıktığı devriyelerden kasabaya geri dönse, trajik bir vakıa gibi peşine takılıyorum ve ağzımı açıp tek kelime bile edemiyorum. Eminim beni bir tür sapık yada kaçık sanıyordur..”, der içine kapanık bir şekilde.

“Bilmem. Ama sanmam da. Bree’yi rahatsız ediyor olsaydın, EMİN OL seni yine hastanelik ederdi..”, der Udoorin mutlu bir şekilde.

“Bence ona ‘Bree’, diye hitab etmemelisin.”, der Thomas ciddi bir ifadeyle.

“Neden? Bu onun hoşuna gidiyor ve yıllardır da kullanıyor.”, der Udoorin omuzlarını silkerek.

“Hayır. Bu sadece onun geçmişte yaşadıklarının üstünü toprakla örtmesine sebep oluyor.. ve aynı geçmişle yüzleşmesine de engel oluyor. Sen onun yüzeysel halinden dolayı onu cesur sanıyorsun. Evet, o fevkalade cesur bir kız. Ama sandığın sebeplerden dolayı değil. Onun kadar içli bir kızın geçmişinden kaçması yada üstünü örtmesi sağıklı değil!”, der Thomas.

“Bree mi içli bir kız? Eminim biri ona bunu söylese kafasını kırardı..”, der Udoorin gülerek.

“Bu da o kızı ne kadar az tanıdığını gösteriyor. Aç gözlerini biraz ve etrafında olup bitene bak Udoorin. O kızla arkadaş olmana rağmen gerçekte onu ne kadar az tanıyor olman üzücü bir durum. Annenden sonra babanın neler hissettiğini hiç düşündün mü? Efendi Aager’i olduğu kişi yapan geçmişini hiç merak ettin mi? Hiç sorma zahmetinde bulundun mu? Yada herhangi birinin, herhangi bir konu hakkında neler hissettiğini merak ettin mi? Sen iyi birisin Udoorin. Ama bir o kadar da bencilsin. Kaybının sana bir takım özel haklar verdiğini sanıyorsun. İşin aslı, herhangi bir özel hak vermiyor sana.”, der Thomas sert bir şekilde.

Udoorin balyoz yemiş gibi öylece durur. “Bu.. bu biraz ağır olmadı mı? Seni arkadaşım sanıyordum.”, der bozulmuş bir sesle.

“Ben zaten arkadaşınım. Sadece diğer ‘arkadaş’ların gibi sırtını sıvazlamayı reddediyorum. Onlar sen düştüğünde seni kaldırmazlar. Ve arkandan konuşmaktan da geri durmazlar. Sırf kendini iyi hissedesin diye sana yalan söylemem ama arkandan da konuşmam. Yere düştüğünde de seni orada bırakmam.”, der Thomas aynı ciddiyetle.

Bir anda muhabbetin tadı kaçmış gibidir Udoorin için. “Hadi sana kolay gelsin.”, gibi bir şeyler geveler ve tapınaktan ayrılır.

Thomas’la aralarında geçen bu konuşma, gerçekte Udoorin’in ayılmasına sebep olan en belirgin tetikleyici olayların başında yer alıverir. Belirgin olmayanları ise daha sonra fark edecektir.

 

Bozulmuş bir şekilde tapınağın merdivenlerinden inerken, kasaba girişi bekçilerinden biri ona doğru koşarak gelir.

“Şerif Vekili Udoorin, size ihtiyaç var.”, diye soluk soluğa konuşur bekçi.

‘Şerif Vekili mi? Bu benim için bile yeni..’, diye geçirir içinden Udooorin..

..ve bir anda ayılır.

Babası ‘Kasaba sana emanet’, derken sırf oğlunu teskin etmek için öylesine konuşmamış, gerçekte onu resmi vekili olarak bırakmıştır!

Belli ki bugün genç Udoorin için ayılma.. ve utanma günüdür.

Udoorin, babasının soğukkanlı tavrını taklit ederek “Ne oldu? Özlü bir şekilde anlat.”, der.

“Kasabaya yarım düzine atlı yabancı geldi. Kendilerini tüccar olarak tanıttılar ama atları ve semerleri dışında ellerinde herhangi bir mal yok. Bize, şüpheli herhangi bir şeyle karşılaşmamız halinde size haber vermemiz söylenmişti. Baş bekçi de sizi bulmam için beni gönderdi.”, der adam hala nefes nefese kalmış bir şekilde.

Udoorin’in kaşları çatılır. “Kasabanın herhangi bir ticarethanesine uğradılar mı?”, diye sorar.

“Hayır efendim.”, der bekçi. “Sadece biri Efendi Tinkerdome’a uğradı. Diğerleri kasabayı geziyorlar. Efendim.. bilmiyorum ama bence bunlar tüccar filan değiller. Biraz.. biraz Efendi Aager’e benziyorlar!”

“Karakola git, oradaki bekçileri topla. İkisi handa beklesin. Diğerleri nazikçe bu ‘tüccarlara’, ticaret bölgesi dışında kalan yerlerin yabancılara kapalı olduğunu ve işleri olmadı zamanlarda handa kendilerini rahat ettirebileceklerini söylesinler. Sorun çıkarırlarsa tutuklayın ve hana götürün, karakola değil. Gerçekten tacirlerse, karakola götürülmeleri halinde olay gereğinden fazla büyür.”, diye açıklamalı talimat verir.

Bekçi, Udoorin’e selam verip karakol istikametine doğru koşmaya başlar ve gözden kaybolur.

Udoorin bir an durur. Kasabaya tüccarların gelmesi olağan bir durumdur aslında. Ancak Başkan Yuleman’ın aldığı kararlar doğrultusunda, ziyaretleri kasabanın ticaret bölgesi ve oradaki hanla sınırlıdır. Efendi Aager gibi giyinmiş birilerin kendilerini tüccar olarak tanıtıp sonra kasabayı gezmeleri olayı içine bir ateş düşürür ve sesli bir şekilde küfür eder. Tam ihtiyaç olduğu anda neden babası da, Aager’de olmaz ki kasabada.

Udoorin çıktığı tapınağa tekrar girer ve Thomas’ın kaldığı küçük odasına dalar; “Arkadaşım olduğunu söylerken ciddi miydin?”, diye sorar ona.

“Ben yalan konuşmam. Bunu fark etmiş olmalısın artık Udoorin.”, der Thomas kati bir ifadeyle.

“Silahın var mı?”, diye acil bir sesle sorar Udoorin.

Thomas buna şaşırır. Bir kaşı kalmış bir şekilde “Umm.. zincirli bir gürzüm var. Neler oluyor?”, diye merakla sorar Thomas.

Udoorin, Thomas gibi bir kitap kurdunun zincirli bir gürzü olmasına şaşırır. Thomas önünde duran masadan kalkıp yatağının yanında duran iri sandıktan, neredeyse on altı inçlik bir sapın ucunda uzun bir zincir, zincirin ucunda da elmas dökümlü ağır külçe demiri olan bir gürz çıkartır.

“Oha! Bu ne?!”, diye ünler Udoorin.

“Bu, bir zincirli gürz.”, der Thomas ciddi bir şekilde.

“Zincirli gürzün ne olduğunu biliyorum. Sende ne işi var?!”, diye hayret içerisinde sorar genç adam.

“Ortada bir beraberlik olacaksa, bir denklik de olmalı!”, der muallak bir şekilde Thomas ama daha fazla da bir açıklama getirmez. “Şimdi.. Sorun nedir?”

“Kasabaya bazı yabancılar gelmiş. Senden tek istediğim, arkamı kollaman. Ve o aleti çok zorunlu olmadıkça lütfen kimsenin kafasında kullanmaman!”, der Udoorin ve Thomas’la beraber tapınaktan ayrılırlar.

Gün batımına sadece bir saat kadar kalmıştır. Udoorin, yanında Thomas ve iki bekçi olduğu halde ticaret bölgesindeki hana doğru giderler. Bekçiler, Efendi Tinkerdome ile görüşmeye giden adam dışında diğer beş kişinin handa olduklarını, ancak kendileri hakkında hiçbir bilgi vermediklerini rapor ederler.

Udoorin düşünceli bir şekilde ‘Babam ne yapardı acaba?’, diye geçirir içinden. Sonra ‘Babam burada değil. Önemli olan benim ne yapacağım..’, diye mırıldanarak olayın sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini anlar.

Thomas’la beraber hana gelen Udoorin, hanın penceresinden içeri bakar ve kendisine olayı ilk haber eden bekçinin, ‘adamlar Efendi Aager’e benziyorlar’dan ne kastettiğini daha iyi anlar zira adamların hepsinin siyah, kalın cübbeleri vardır ve kukuletaları çekilmiş bir şekilde yüzlerini gizlemektedirler. Beşi de hanın kapısına yakın bir yerde ve kapıyı da, diğer masaları da görebilecekleri bir açıyla oturmaktadırlar.

“Thomas. Düşüncelerin nedir?”, diye fısıldayarak sorar Udoorin.

Thomas biraz daha pencereden içeridekileri seyreder. Kaşları çatılı bir şekilde “Bu hoşuma gitmedi. Ama neyse ki han boş. Bence tek başına git içeri ve sorgula onları.”, diye geri fısıldar.

“Tek başıma mı?”, diye biraz tedirgin bir şekilde sorar Udoorin.

“Tek başına olduğunda niyetlerini senden korkmaksızın ortaya koyma ihtimalleri daha büyük.”, diye analitik bir sesle cevap verir Thomas. “Biz kapının ve pencerelerin dışında bekliyor olacağız nasıl olsa.”

Udoorin yutkunur. Baltasını yanına almadığı için kendi kendisine lanet eder ama elinde bir baltayla adamların yanına gitmesi halinde onlara baştan yanlış izlenim vermiş olurdu zaten.

Udoorin önce belindeki copu sonra da Aager’den kopya ettiği gibi, çizmesinin içine soktuğu hançerin hala orada olup olmadığını kontrol eder, derin bir nefes alır ve içeri girer.

 

✱ ✱ ✱

 

İyi akşamlar beyler.”, diye yaklaşır Udoorin, olabildiğince sevecen bir şekilde ama babasının böyle durumlarda sergilemeyi çok iyi yaptığı ‘nötr gülümseme’ olayını beceremez. “Serenity Home’a hoş geldiniz. Ben şerif vekili Udoorin.”

Masalarında oturan beş adamda hafif bir kıpraşma olur. En yakında oturan bir tanesi temkinli bir ses tonuyla “İyi akşamlar şerif vekili. Size nasıl yardımcı olabiliriz?”, diye hırıltılı, boğuk bir sesle konuşur.

“Güzel bir gündü bugün. Dışarıda da keyifli bir hava var. O cübbe ve kukuletalar için içerisi biraz fazla karanlık ve sıcak değil mi sizce de?”

“Bizler basit tüccarlarız, şerif vekili. Ve kendi halimizde duruyoruz. Kimseye de bir zararımız dokunmuyor.”, diye lafı uzatmak ve rahatsız edilmek istemediğini ima eder bir şekilde konuşur adam.

“Anlıyorum. Ne var ki bu güzel kasabamızın güvenliğini herkesin paylaşabilmesi için, o başlıklarınızı çıkarmanızı rica edeceğim. Kasabama gelenlerin, neden kendilerini birer tüccar olarak tanıtmalarına rağmen hiçbir ticarethaneye uğramadan yabancıları ilgilendirmeyen yerlerde dolaştıklarını ister istemez merak ediyorum.”, der Udoorin aynı sevecen üslubuyla.

Her ne kadar babasının tarzını pek tutturamamış olsada, onun ifadelerini harika bir şekilde mimiklemeyi başarır Udoorin.

“Bizler özel bazı ticaret sendikalarını temsil ediyoruz. Ve gerekli anlaşmalar yapılmadan kimliğimizin ortaya çıkmasını sakıncalı buluyoruz.”, diye kızgın bir şekilde hırıldar adam.

“Eveeet. Eminim bu açıklamanız büyük şehirlerde etkili olsada bizimki gibi taşra bir kasabada fazla bir ederi yok. Başlıklar ve cübbeler, beyler..”, diye mutlu bir ifadeyle yineler Udoorin.. ve Aager’in neden herkese ‘efendim, bayım yada hanımefendi’, diye hitap edilmesi gerektiğinde bu kadar ısrar ettiğini o anda daha iyi anlar. Birisine düz, kaba hakaretlerdense, saygılı bir şekilde yerin dibine geçirmek gerçekten çok daha eğlencelidir!

Adamlar bir an kıpırdamadan dururlar.

Neden sonra bir diğeri, “Bence şansını zorluyorsun çocuk!”, diyer tehditkar bir sesle tıslar.

“Aaaaa.. almak istediğim cevap buydu!”, der Udoorin ve Aager’i bile gururlandıracak bir hızla copunu çıkardığı gibi en öndeki adamın suratına geçirir ve hiç sektirmeden kendisini tehdit eden adamın da alnını yarar.

İki adam da oldukları yerde yığılırken, Udoorin, farkında olmadan Aager’den aldığı onca eğitim devreye girer ve içsel bir refleksle cop mesafesinden çıkar —ve bu onun hayatını kurtarır! Geriye kalan adamlardan ikisi bellerinden çektikleri uzun, sevimsiz hançerlerle ileri atılmışlar, ancak Udoorin’in geri çekilme manevrası ve oturdukları masadan dolay öylece, ellerinde bıçaklarla ileri doğru uzanmış bir şekilde kalakalmışlardır.

Udoorin, aynı sükunetle geri gittiği gibi bir adım ileri gelir ve masanın üzerinden kendisine uzanmış ellerden birini tuttuğu gibi aşağı doğru büker.. ve adamın kolunu aksi istikamette kırarken copuyla da boşta kalan diğer adamın suratına geçirir. Aynı hareketin ivmesiyle copunu tekrar savurur ve kolunu kırdığı adamın alnını da kırar!

Son adam yerinden fırlar ve camı parçalayarak dışarı atar kendisini.. Camın önünden, ağır, nahoş bir külçenin havada dönüş uğultusu ve hemen ardından etli-kemikli bir şeye darp etme sesi gelir.

Hanın kırık penceresinden “Bu tamamdır!”, diye Thomas’ın heyecanlı, sırıtan sesi duyulur.

Udoorin önünde yatan dört adama da bakar.. sonra yaptığı şeye ayılır ve içinden ‘Şimdi boku yedik! Babama bu olayı nası açıklıycam şimdi?!’, diye geçirir.

Genç Udoorin bunu düşünürken sayıları artmış bekçilerle beraber Thomas’da içeri girer. Bekçiler hayretle camdan seyrettikleri olayı yakından görünceler, daha da bir etkilenmiştirler. Thomas ise, bütün olağan ciddiyetini kaybetmiş, heyecanla Udoorin’e yaklaşır. “Bu.. bu muhteşemdi Udoorin. Bu kadar iyi dövüşebildiğini bilmiyordum. On saniye bile sürmedi. Sekiz.. En fazla sekiz saniye sürdü.. Harikaydın!”, diye frensiz bir şekilde konuşur.

Udoorin ise olmasını beklediği sevinci hissetmez. Belki de yıllarca Aager’le olmanın verdiği içsel bir dürtü ile bekçilere, “Bunları donlarına kadar soyun, kelepçeleyin ve karakola götürün. Sonra da hangisinden tam olarak ne çıktı listesini görmek istiyorum. Şerif ve Efendi Aager döndüklerinde bu konuda bilgilendirilmek isteyeceklerdir. Bunlardan bir tane daha vardı. O nerede?”, diye sorar.

“En son Efendi Tinkerdome’un dükkanındaydı.”, der bekçilerden biri.

“Siz ikiniz. Benimle gelin. Thomas?”, diye sorar Udoorin.

Thomas elinde zincirli topuzuyla “Geldim!”, der ve şerif vekilinin peşine takılır.

 

✱ ✱ ✱

 

Merhaba genç Udoorin. Yeğenim Gnine senin hakkında hep iyi şeyler söylüyor. Bu saatte seni buraya getiren nedir?”, diye sorar Efendi Nimbletyne Tinkerdome, kapısına dayanmış Udoorin’e.

Udoorin biraz tedirgindir zira Efendi Tinkerdome, Serenity Home’un ileri gelenlerinden biridir ve kasabanın gelişiminde onun icatları sıkça görülmektedir.. Söz gelimi, şu anda kasaba sokaklarını aydınlatan sokak lambaları, bu mucit cücenin marifetidir.

“Umm.. Merhaba Tinkerdome amca. Şu anda şerif vekili olarak burada bulunuyorum.”, diye biraz afallayarak konuşur Udoorin.

“Şerif vekili haa? Güzel, güzel.. Bunu duyduğuma çok sevindim. Gnine.. evladım.. duygun mu? Genç Udoorin şerif vekili olmuş. Sen de bi şey olsan da bizi gururlandırsan artık..”, diye içeri seslenir Efendi Tinkerdome.

Buna gelen cevap ise, Gnine’ın mel’un kahkahası olur. “Seni işletiyordur amca. Hangi salak Udoorin’i vekil yapar ki.. Onu vekil yaptıkları gün benim de uçtuğum gün olurdu..!”

Kapıdan bunu açıkça duyan Udoorin’in yüzü kararır ama yinede istifini bozmaz. Yarın Gnine’ı tek eliyle o küçük kafasından tutup, kasaba duvarının üstünden Serenity Irmağına atmayı içeren güzel bir konuşma yapacaktır.

“Onun kusuruna bakma.”, der Efendi Tinkerdome. “Daha yaşı küçük ve kurtlarını dökemedi!”, diye açıklamaya çalışır.

‘Yaşı küçük mü? Yuh! Edepsiz bücür yirmi beş yaşında.. bunun neresi küçük?!’, diye geçirir içinden Udoorin.

“Önemli değil efendim.”, der bozuntuya vermeden. “Bugün kasabaya bazı yabancılar geldi. Tüccar olduklarını iddia ettiler ama kendilerini sorguladığımızda sorun çıkardılar ve biz de kendilerini gözaltına almak zorunda kaldık. Bunlardan bir tanesinin sizinle konuşmak için geldiği görüldü. Kendisi burada mı?”

“Hmmm..”, diye düşünceli bir ifadeyle konuşur Efendi Tinkerdome. “Evet, biri geldi buraya bugün ve bir icat için sipariş verdi ve sonra da gitti.”

“Gitti mi? Ne zaman gitti?”, diye biraz paniklemiş bir sesle sorar Udoorin.

“Üç, belki üç buçuk saat kadar oluyor gideli.”, diye cevap verir Tinkerdome.

Birden Thomas, Udoorin’i kolundan tutar ve “Udoorin.. Karakol!”, diye ünler..

Udoorin ayılır!

Hızlı bir şekilde “Verdiğiniz bilgilerden dolayı teşekkür ederiz, Efendi Tinkerdome.”, der Udoorin ve yanında Thomas ve bekçiler olduğu halde karakola koşarlar.

 

✱ ✱ ✱

 

Genç Udoorin o gün neden babasının ve Efendi Aager’in bazı işleri başkalarına bırakmadıklarını ve ısrarla başında durduklarını anlar; Thomas ve bekçilerle karakola geldiklerinde, yakalanan adamların başında nöbet tutan bekçilerin hepsini yerde, bayılmış bir şekilde bulurlar. Bekçilerin hiçbirinde herhangi bir darbe yada yara izi yoktur ama hepsi kendinden geçmiş gibi uyumaktadır.

..ve parmaklıkların arkasındaki beş ‘tüccarı’, boğazları kesilmiş bir şekilde, kendi kanları içinde kıpırdamadan duruyor olarak bulurlar.

Thomas sessizce nöbetçileri inceler. “Bunlar bir büyü ile uyutulmuşlar. Sonrası malum sanırım. Nöbetçileri aradan çıkardıktan sonra, zaten baygın yatan şüphelilerin işini bitirmesi bir dakikasını bile almamıştır.”, diye yorumlar.

Udoorin fena halde kızmıştır. Babası ona ilk defa bir iş vermiş, o ise işi eline yüzüne bulaştırdığını hisseder.

Diğer bekçilere döner ve içinde saklayamadığı hiddetiyle “Hemen, alarm verin. Kasabayı kitliyoruz. Kimse dışarı çıkmayacak, kimse içeri alınmayacak. Başkan Yuleman’ı uyandırın ve acilen buraya gelmesini rica edin. Kimse sokağa çıkmayacak. O piç kurusu ya hala burada, yada çoktan kasabadan ayrıldı. Ayrıldıysa yapabileceğimiz bir şey yok çünkü onu sadece izciler bulabilir. İzci protokollerini de ben bilmiyorum. Bunu sadece şerif, Efendi Aager ve Başkan Yuleman biliyorlar. Ama hala buradaysa onun bulunması şart. Yedek bekçiler dahil herkesi uyandırın. Dört kişilik gruplar halinde, gerekiyorsa ev ev arama yapacağız.”, diye hırlayarak emirler yağdırır.

Etrafındaki bekçiler bir an ona bakakalırlar.

NE BEKLİYORSUNUZ, YÜRÜYÜN..!“, diye gürler Udoorin ve tüm bekçiler bir anda koşturmaya başlar.

 

Elindeki yüz otuz iki sayfalık raporu büyük bir sabırla okuyup bitiren Şerif Standorin, raporu hemen yanında duran Efendi Aager’e uzatır ve önünde, hazırda duran oğlu Udoorin ve bekçilere bakar.

Şerif okuduğu yüz yirmi sayfa fazlalığı olan rapordan sonra ne diyeceğini bilemez. Hemen yanında duran Efendi Aager ise, gülmemeye çalışarak elindeki kalın raporu gözden geçirir.

Bütün raporu bitirdikten sonra Efendi Aager “En azından ayrıntılı olmuş.”, der.

“Öyle görünüyor.. İyi iş çıkarmışsınız, beyler. Temkinli davranıp, hızlı bir şekilde karar almış ve uygulamışsınız. Hepinizi tebrik ediyorum. Şimdi.. müsaadenizle şerif vekili ile özel olarak konuşmam gerekiyor.”, der şerif.

Bekçilerin hepsi düzgün adım karakoldan çıkarken bir kaçı Udoorin’e cesaret vermek ister gibi genç adamın omzuna dokunur.

Karakol boşalınca “Bu olay.. tek kelimeyle hayret verici.. Öncelikle sıfırdan eğittiğin bekçilerden dolayı seni tekrar tebrik etmem gerekiyor Efendi Aager. Eski hallerinde olsalardı, kendilerini tüccar olarak tanıtan bu şahıslardan asla şüphelenmezlerdi. Ama asıl önümde duran bu delikanlı için seni tebrik ediyorum. Udoorin, oğlum, ben senin yaptığın bazı şeyleri yapmaya cesaret edemezdim.. İnanılır gibi değil. Köy alarmını devreye sokmuşsun. Bu muazzam bir cesaret ister. Ev ev arama yapmışsın. Bu rapora göre sorguya çekmediğin adam kalmamış neredeyse..!”, diye istemsizce kıkırdar şerif.

Udoorin ilk defa babasının kıkırdadığını duyar!

Dahası, Udoorin ilk defa Efendi Aager’in ‘fırk’ladığına da şahit olur!

“Yanlış bir şey mi yaptım? Kasabada cirit atan manyağın teki vardı..”, diye bozulmuş bir şekilde homurdanır Udoorin.

Şerif dayanamaz, başını önünde oturduğu masanın altına kadar eğer ve kahkahalarla gülmeye başlar.

Efendi Aager boğazını temizler. “Udoorin.. İlk tutuklamadan sonra yaptığın şeylerin hepsi için Belediye Başkanı Yuleman’dan özel izin almış olman gerekiyordu. O yetkiler belediye başkanına ait. Şerife değil!”, diye Aager açıklar ama o da gülmemekte zorlanır.

Udoorin olaya ayılır.. Ve neden Başkan Yuleman’ın son bir haftadır ona ters ters baktığını en sonunda anlar.

“Neyse..”, diye kendisini toparlar şerif. “..olan olmuş artık. Bir ara gidip Yuleman’dan özür dilerim, olay kapanır.”

Sonra yavaşça yerinden kalkar ve oğluna sarılır. “Beş’e bir.. ve hepsini sadece elindeki bir copla bitirmişsin. Seninle gurur duyuyorum oğlum.”, diye fısıldar şerif.

“Aslında birini Thomas.. Thomas Dimwood halletti. Israrı üzerine kendisiyle ilgili bazı ayrıntıları rapora girmememi rica etmişti.”

“Rapor.. sanırım nasıl rapor hazırlanması gerektiğini sana göstermeyi ihmal etmişiz. Efendi Aager. Bize eski raporlardan bir tanesini getirebilir misin? 1732 no’lu rapor. Sanırım iyi bir örnek teşkil edecektir.”, diye gülümseyerek rica eder şerif.

Aager, karakolun arka odalarından birine gider. Bazı çekmecelerin açılıp kapanma sesleri duyulur. Sonra geri gelir. Aager’in elinde tek sayfalık bir rapor kağıdı mevcuttur. Aager kağıdı Udoorin’e uzatır..

 

 

Heeeey.. Dorin..”, diye yumuşak bir şekilde seslenir Lorna, suyun içinde öylece kendisine bakarken kalakalmış genç adama.

“Çok.. ben çok özür dilerim.. Lorna. Bir an dalmışım..”, diye afallar Udoorin.

Lorna Feymist, genç Udoorin’e ışıldayan gözleriyle bakar zira gerçekte ilk karşılaştıklarında gördüğü kişi budur.

“Evet.. Ama nerelere gittin? Arada, bir hikaye boyu boşluk oluştu sanki.”, diye gülümser ona.

Udoorin ıslak elleriyle kafasını kaşır, sonra “Sırt çantam. İçinde bir deste mektup ve bazı parşomenler var.”, der ciddi bir sesle.

Lorna ıkına sıkına ve birazda utanarak Udoorin’in sırt çantasını alıp gelmeye çalışır ancak çanta o kadar ağırdır ki, yerinden çekerek bile hareket ettiremez ve genç adamın gerçekte ne kadar güçlü olduğu hakkında bir fikir edinmiş olur. En sonunda genç adamın kördüğüm şeklinde bağladığı sırt çantasının iplerini, iki tırnağını kırarak açmayı başarır. Sonra içini karıştırmamaya çalışarak, kendisine tarif edilen desteyi bulur ve tekrar gölün kıyısına gelir, çömelir ve eteğini düzeltir..

“Orada,” diye açıklar Udoorin, “şerifin —babamın— işlerimizi kolaylaştıracağını düşündüğü kişilere yazdığı mektuplar ve.. kasabadaki bazı tanıdıkların Arashkan’dan almam için verdikleri siparişler var.. Senin.. Sizin..”, diye istemsizce yine afallar Udoorin.

” ‘Senin..’ “, diye düzeltir Lorna utangaç bir şekilde, ama ses tonunda belirgin bir katilik vardır. Sonra sessiz bir içtenlikle ekler, “Hayatım boyunca herkes bana ‘sizin’ diye hitap etti. Lütfen Dorin, bunu sen yapma..”

Udoorin kıza daha da derin bir hayranlıkla bakar ve zihnindeki koçana yeni bir şeyler daha ekler, boğazını temizler ve kaldığı yerden devam eder..

“..Senin görmeni istediğim, üstten ikinci zarf.. Oldukça eski bir kağıt var içinde.

Lorna ilgili zarfı bulur ve itinayla içindeki kağıdı çıkartır.

 

 

Tarih: 12, 11, 7601 B.Y.S.

Rapor No: SH-12117601-1732

Yer: Serenity Home, Taş Fırın’ın arka sokağı.

Olaya karışanlar: Udoorin Shieldheart, erkek, yaş 12 (Şerif Standorin Shieldheart’ın oğlu), İzci Laila, kız, yaş 21, Morel, kız, yaş 12 (yetim), Dervel Stratler, erkek, yaş 11 (fırıncının oğlu), Lucious Franderson, erkek, yaş 16 (Konsül Üyesi Haradin Franderson’un oğlu), Thomas, erkek, yaş 14 (yetim).

Olaya müdahale edenler: Şerif Standorin Shieldheart, Bekçi Simonder, Bekçi Timothy, Bekçi Erenler.

Olay: Sözlü sataşma sonucunda ortaya çıkan kavgada, Morel isimli kız, önce Dervel Stratler’in burnunu kırmış, sonra Lucious Franderson’un apışına tekme atmış, akabinde de olaydan sorumlu olan Udoorin Shieldheart’ın omzunu ısırarak kanatmıştır. Isırılan Udoorin, Morel’in bir gözünü patlatmış ve iki kaburgasını kırmıştır. Olaya İzci Laila’nın müdahale etmesi sonucunda Udoorin, mevcut yaralarının üzerine; bacağının arkasından ısırılmış, bir gözüne parmak sokulmuş, 26 yerine darbe almış ve saçları yolunmuştur. Olayın başladığı esnasında orada olmayan, ancak gerçekleşmesi esnasında yanından geçerken, belirlenemeyen sebeplerden dolayı olaya dahil olan Thomas başını önce duvara, sonra da yere çarparak bayılmış ve hastaneye sevk edilmiştir.

Karar: Morel isimli kıza bir hafta hapis cezası, İzci Laila’ya cezası efendisi Davien tarafından belirlenmek üzere yanına gönderilmiş, Udoorin, Dervel ve Lucious’a üçer gün ev hapsi cezaları verilmiştir.

Onaylayan: Belediye Başkanı Arthandos Yuleman.

İtiraz Eden: Haradin Franderson.

Gereği görülmüş, itiraz reddedilmiş ve gerekli cezalar verilmiştir.

 

 

 


 

 
 

A Bard’s Tale IX
“Bane”

Timeline:

Bu hikaye 27 yıl önce Dimwoods civarında dünyaya gelen, bir yarı-elf ile başlar. Görünürde korunmuş ve sevilmiş bir kızın, gerçekte yaşadığı olayları, tanıştığı insanları ve geçirdiği değişimlerini anlatır. Bu kızın adı Laila’dır ama soyadı Wolvesbane değildir.. daha değil!

Wolvesbane efsanesi, eylem ve cesaretin bir araya gelişi ile başlayacak, acıyla dağlanıp, kati kararlılıkla mühürlenecek ve ancak bu şekilde kaderini yazacaktır.

 

 

Üzgünüm abi..”

Laila’nın gerisin geriye baktığında hatırladığı en eski anısı budur. Hayal meyal hatırladığı amcasının kapıdan babasıyla bir şeyler konuştuğu.. ve babasının boğuk sesi.

“Ben yokken kızıma göz kulak olabilir misiniz?”

“Tabii ki abi. Seleina ona bayılır. Kendisi de en az benim kadar onun gibi bi kızımız olsun istiyor ama..”, diye yarım bırakır amcası. Sonra büyük bir umutla “Belki bu sefer olur.. nasip işte. Sen bizi düşünme. Bizde cenazeye gelmek isterdik ama doğum yakın ve benim başında durmam gerekiyor.”

“LANET OLSUN!”, diye babası kahır dolu bir sesle duvara yumruk atar.

Bu, küçük Laila’nın babasında gördüğü ilk ve tek hiddet dolu davranışıdır. “Onlara defalarca söyledim. Her kış o kurtlar daha da cesaretlenip iniyor dağlardan, diye. Her kış birilerine saldırıyorlar, diye. Ellerinde bölgenin en iyi avcıları var ama hiçbir şey yapmadılar.. Ben.. Ben kızıma ne diyeceğim şimdi..?”, der ve kardeşine sarılıp küçük bir çocuk gibi ağlar.

“Babaa.. aalama lüffen. Sen ne isteysen yapayım. Yeteyki sen aalama..”, diye neden ağladığını bilmesede, küçük Laila yinede babasını teskin etmeye çalışır çünkü küçük Laila’ya göre babalar ağlamamalıdırlar ve ağlatılmamalıdırlar..

Küçük Laila akıllı bir kızdır.

 

✱ ✱ ✱

 

Laila atının sırtında biraz hareket ederek yukarıdan aşağı kasılmış omuzlarını, sırtını, belini ve bacaklarını hareket ettirir. Etrafına karşı devamlı ayık olmayı o kadar uzun bir süredir yapıyor oluşu, onda düşünce ve anılarını, olağan hareket ve konuşmalarından bağımsız bir şekilde değerlendirme yetisi vermiştir..

..ve bunu bir alışkanlık haline getirmemesi gerektiğini kendisine telkin etmek için artık çok geçtir; Laila on altı yaşından beri bunu yapmaktadır!

 

✱ ✱ ✱

 

Yıllardır dağ kurtları kışın Rook dağlarından  Dimwoods’a iner, birilerinin ahırlarına dalar, birkaç koyun öldürür ve onları sürükleyerek geri inlerine götürürlerdi. Bu, kendileri gibi Dimwoods’da yaşayan bütün ormancılar için bir dert oluştursa da, panik yaratacak bir sorun değildi. Ta ki, kurtlara engel olmaya çalışan bir ormancı ve ailesi parçalanıncaya kadar.. İşte o zaman işler bir anda ciddileşmişti. Sorun, bu konuda yardım alabilecekleri Dimwoods elflerini ikna etmekteydi.

O yılı takip eden her yıl kurtlar dağdan inmeye başladığında artık işler çığırından da çıkmaya başlamıştı. Babasıyla beraber diğer ormancılar defalarca kurtlara ellerindeki baltalarla pusu kurmuş ancak kurtlar her nasılsa onları atlatıp başka dağ geçitlerini kullanmış ve ahırlara ve içindeki koyunlara saldırmışlardı..

Laila ve babası için ise olayların çehresi, akrabalarını ziyaret için orman elfi köyüne giden annesi ve birkaç arkadaşı, yolda kurtlarla karşılaşınca tamamen değişmişti. Bu karşılaşma annesinin hayatına mal olmasının yanında, küçük Laila’nın hayatını da tamamen değiştirmişti.

Bu olayı takip eden yıllarda, ne yaptığı işler, ne de elde ettiği başarılar, Laila için annesinin eksikliğini gideremişti zira onu en çok yaralayan şey, annesinden hatırlayabildiği tek şeyin eksikliğiydi; onun yumuşak, içinde çok hafif bir hüznü barındıran, sevgi dolu ve küçük Laia’ya her zaman bir şarkıymış gibi gelen sesiydi.

Annesinden ona kalan bu kadardı işte..

Laila’nın, annesi dışındaki elflerden pek haz almayışının altında yatan sebepte belki buydu; onların, kendi toplulukları dışında kalanlara umarsız oluşları. Bu umarsız tavırlarıydı onların, en nihayetinde annesinin ölümüne sebep olan.

 

✱ ✱ ✱

 

Laila gözünün ucuyla, az gerisinden gelen Anglenna’ya bakar.

Kadın sanki ‘Şu gördükleriniz ve önümüzdeki altı gün görecekleriniz.. hepsi benim nezaketim ve müsaadem ile buradalar!’ yüz ifadesiyle, etrafında olup bitene karşı tamamen umarsız bir tavırla atını sürmektedir.

Kadının, onunla dile getirilmemiş bir derdi vardır ama Laila bunun ne olduğunu kestiremez. Bunu özellikle son günlerde onun kendisine attığı ve fark edilmediğini sandığı bakışlarından anlamıştı Laila.

“Shit!”, diye geçirir içinden. “Sevgili Lorna’ya musallat olduğu yetmiyordu, şimdi de bana mı taktı bu?”

Nedense Laila bir anda, yıllar önce ormanda yaptıkları bir pusu eğitimi sırasında, ‘bit çalısı’ diye isimlendirilen bir çalının altına saklandığı ve bunun sonucunda da her bir yerine yapışan çalı kenelerini hatırlar ve yüzünü buruşturur.

“Ördek dudaklı salak elf!”, diye mırıldanır ve içinden geçtikleri Two Day Woods’a dikkatini yöneltir.

 

✱ ✱ ✱

 

Laila’nın geçmişten hatırladığı en eski anısı budur işte.

Babası, annesinin cenazesinden yumrukları çatlamış, alt dudağı patlamış ve bir kaşında yeni dikişlerle dönmüştü.. Laila, ancak yıllar sonra bunun sebebini tahmin edecektir.

O kışı, babasının sessizliğine ortak olarak geçirmiş ve karlar eridiğinde de babası, var olan az dünyalıklarını toplamış ve kızıyla beraber güneye, Serenity Home denen kasabaya yerleşmişlerdi.

Eski ormancı günlerinden hatırladığı sınırlı hatıraları, annesinin şarkı gibi gelen, şefkat ve sevgi dolu sesi, dağdan inen kurtlar ve babasının eski ormancı arkadaşlarından birisinin karısının gizemli bir şekilde ortadan kayboluşundan ibaretti.

Yıllar sonra bile, Laila herkes gibi kadının kocası tarafından öldürülmüş, sonra da gizlice ormanda bir yere gömülmüş olabileceğine inanmamıştı. Nitekim, ortadan kayboluşundan yıllar sonra kadının bir anda peyda olduğu haberi gelmişti.

Haberi geldiğinde on – onbir yaşlarına gelmiş olan Laila, olayın ayrıntılarını Serenity Home’da bile duymuştu zira gelen haberler büyük, toplu hararete sebep olmuştu; kadın, ortadan kayboluşu üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen, paramparça olmuş paçavralar ve kanlı yaralar içerisinde, topallayarak ve kucağında bir bebek olduğu halde ormancılara geri dönmüş ama bu, zavallı kadına bir kurtuluş vermemişti.

Batıl inançların hüküm sürdüğü ormancılar, kadını taşlamış ve küçük köylerinden ormanın derinliklerine kadar kovalamışlardı. Geri döndüklerinde ise kadını da, bebeğini de yanlarında getirmemişlerdi.. Serenity Home’da hararete sebep olan da budur ve ilk defa adamlarıyla beraber şerif Standorin, bu acımasızlığı cezalandırmak için Dimwoods kadar uzak bir yere gönderilmişti.

Şerif geri geldiğinde üzüntüyle, kadının ormanda gömülü olduğu mezarı bulduklarını ama bebeğe dair hiçbir ize rastlamadıklarını rapor etmişti.

Bu olaydan sonra ormancılar, şerif Standorin’i bir daha görmemek için ellerinden geleni yapmışlardı!

 

Serenity Home’a gelmelerini takip eden yıllarda büyüdükçe güzelliği, alımlı havası, ağırbaşlılığı ve doğal, elf zarafeti daha belirgin bir hale gelen Laila, kızlar arasında merak uyandırır ve birçoğu ile arkadaş olur. Ancak onunla arkadaş olmak isteyenler sadece kızlar değildir. Erkekler arasında ilk arkadaşı, arsız, haylaz, yaramaz, başı mütemadiyen bir beladan diğerine giren cana yakın, sevdiklerine bağlı ve yüksek dozda espri anlayışı olan, Gnine adında bir cücedir. Beraber geçirdikleri süre boyunca Gnine, Laila’yı akla hayale gelmedik belalara sokacak ve ikisi de farkında olmadan şerifin kara listesine kalıcı bir şekilde girecektir.

Yaklaşık aynı yıllarda kurtlardan illallah diyen ormancılardan bazıları daha Serenity Home’a yerleşmek için Dimwoods’dan ayrılmış, ancak ormanda geçen uzun yolculuk, kayıpsız olmamıştır.

Bir ork sürüsü, yalnız buldukları bir aileye saldırmış ve fark etmedikleri uyuyan bir çocuk dışında herkesi katletmişlerdi. Geçirdiği travmadan dolayı yıllarca konuşmayacak olan küçük çocuk bulunmuş ve Serenity Home yetimhanesine getirilmişti.

Haberi duyan şerif, yine adamlarıyla ormana, ork sürüsünü bulmaya çıkmışlar, ancak orklar bu sefer de Laila’nın çok iyi bildiği ormancı köylerinden birine saldırmış ve arkalarında birçok ölü ve yaralı bırakarak kaçmışlardı. Ölüler arasında acı bir şekilde Laila’nın amcası ve teyzesi de vardır.

Orklar ancak iki hafta sonra, İzci Efendileri Davien Hart ve Moorat Maelstrom tarafından izleri sürülecek ve öldürüleceklerdir.

Bu olaydan sonra babası eve küçük bir kız çocuğu getirecek ve Laila’ya, “Bu senin kuzenin Morel. Artık o senin kız kardeşin. Ona göz kulak ol ve ablalık yap.”, diyecektir.

Uzun yıllar Laila bu küçük kıza tiksintiyle bakacaktır çünkü bu kız, çok unutmak istediği hatıralarını canlandıran bir ormancının kızıdır, pistir ve neden babasının bu şeyi evlerine getirdiğini merak etmektense, daha çok buna içerleyecektir.

Annesinin ölümünden sonra Laila’nın babasına olan düşkünlüğü artmış ve onu bu küçük, sümüklü kızla paylaşmak gibi bir niyeti yoktur!

“Neden senin adın Morel? Ellerin mor değil..”, diye burnunu çeker Laila.

“Biymem. Saçım kayfe yengiymiş dooduuumda.. ondan veymişley bu işmi bana..”, diye omuz silker küçük Morel.

“Ne salakça bi isim.”, der Laila ve önünde duran kıza yukarıdan bakar.

Morel’le Laila arasında dokuz yaş farkı vardır ve Morel daha üç, üç buçuk yaşlarındadır. Ama bir şehirli olmadığını ve muhtemelen de asla olmayacağını daha o yaşta kuzenine gösterir; oturduğu yerden kalkar ve önünde duran kızın dizine tekme atar!

“Bi daa işmimle alay edeysen seni ısıyyım!”, diye müthiş bir hışımla Laila’ya bakar..

Laila tırsar, zira onun gözünde bu küçük velet manyağın tekidir!

O günden sonra Laila nereye giderse gitsin, kaybolmuş bir sokak kedisi gibi Morel de onu takip eder. Aralarında medeni denebilecek hiçbir muhabbet gerçekleşmez. Olan iletişimler de genelde ya hırlamalı ya da harlamalı, birinin diğerini aşağılaması, diğerinin de öbürünü ısırmasıyla sonuçlanan ürkütücü bir iletişim anlayışı ile sınırlıdır.

Morel, Gnine ile karşılaşınca oldukça şaşırır ve ondan ister istemez etkilenir.

“Bu ne?”, diye Gnine’a işaret ederek sorar Morel.

“O bir cüce seni cahil bücür!”, diye horlar Laila, bir türlü peşini bırakmayan Morel’i.

“Ben bücüy diiiilim. Küçüüüm. O bücüy!”, diye Gnine’ı gösterir. “İkimizde aynı boydayız. Onu bana vey!”, der ve bir anda Gnine’ı sahiplenerek Laila’yı çileden çıkartır.

“Onu sana veremem..!”, diye açıklamaya çalışır Laila.

“ONU BANA VEY DİDİM SANA!”

Laila, ileriki yıllarda Morel’in gözlerindeki manyak ışıltıyı bir çok defa görecektir. Ancak onu ilk defa bu olayda fark eder.

“Al yaa.. senin olsun!”, diye olayı kapatmaya çalışır.

“Nooluyo yaa?!”, diye şaşırmış, biraz da ürkmüş bir şekilde sorar Gnine.

“Kusura bakma Gnine. Ama sen artık onunsun.”, der Laila cüceye acıklı bir ifadeyle.

 

 

Laila ile Morel aralarındaki bu husumet yıllarca devam edecektir. Morel on iki yaşlarındayken ve şimdiden ‘kasabanın belalısı’ ünvanını kazanmış bir mebus olarak yine kuzenini takip ettiği bir gün her şey beklenmedik bir gelişmeyle tamamen değişir.

Artık genç bir kız olan Laila, iki yıl önce çok heves ettiği izcilere katılmış ve Efendi Davien Hart ile ormanda yaptıkları en son uzun devriyeden yeni dönmüştür. Onun dönüşünü bir lanet gibi bekleyen Morel, yine kuzeninin peşine takılmış git gide büyüyüp genişleyen kasabada dolaşmaya çıkmışken birden iri cüsseli bir çocuk, arkadaşlarıyla beraber Laila’ya bulaşırlar.

“Hey, sivri kulak!”, diye kahkaha atar biri tanesi.

“‘Bulanık’. Bunun cinsine verilen isim bu!”, diye arkadaşıyla beraber gülmeye başlar iri olan çocuk.

“Bence eşek kulakları var bunun. Kim alır böyle bi kızı?!”, der üçüncüsü.

Normalde Laila kendisine laf atanları fazla kale almaz. Ama Serenity Home gibi bir yerde, bu üç ahmağın hakaretleri kişisel değil, ırksal olması kızı bir anda mahveder. Kendisi bir insan değildir. Ama babası ve aptal kuzeni birer insandır. Kendisi, bu kasabayı ve halkını korumak için izci olmuş ve bu salaklar onunla alay etmektedirler!

Laila dişlerini sıkar ve gözlerini kapatır ve sakinleşmeye çalışır. Bu üç dangalağı dövmesi halinde Efendi Davien bunu hiç iyi karşılamaz, diye düşünür çünkü Davien’e göre bir izci ile bir paladin arasındaki tek far, izcilerin daha sessiz olmalarıdır!

Laila gözlerini kapamış ve sakinleşmeye çalışırken bir anda ortalık çığlıklar ve acıyla karışık kırılma sesleriyle çalkalanır. Gözlerini açtığında çocuklardan birisinin burnu kırılmış, diğeri de hayalarını tutmuş bir şekilde acıyla durduğu yerde zıplamaktadır. Ele başları olan iri çocuk ise yerde tepinmektedir çünkü kuzeni, çocuğun koluna yapışmış, dişlerini hasmının omzuna geçirmiş, koparırcasına ısırmaktadır ve iri çocuk ne yaparsa yapsın, kendisine diş geçirmiş kızdan bir türlü kurtulamaz.

Manyamış kızın dişleri arasından hırıltılı kelimeler dökülür; “Kimse.. kuzenimle.. dalga.. geçemez.. O bir.. izci.. seni salak.. çocuk!”

Bu kelimeler, Laila’nın kafasında bir şimşek gibi çakar ve gözleri döner zira iri çocuk can havliyle kuzeninin neresine gelirse vurmaktadır.

Laila çocuğa dalar..

Laila o gün, ‘manyamanın hazzı’na varır!

Laila o gün, annesini kaybetmesinden beri içinde birikmiş hiddeti boşaltır. Ve bununla kuzeninin kaynayan ve kanayan iç dünyasına anlık bir bakış atmış olur zira kendisi annesinin yokluğunu hala hissediyor olsa da, gerçekte onun ölümünü görmemişti. Kuzeni ise saklandığı yerden anne ve babasının kesilmelerini seyretmiş ve birileri gelip onu buluncaya kadar da saatlerce onların kan gölünde oturup, travmatik bir şok içerisine ağlamıştı!

Laila o gün, kuzenini yeniden tanır..

İki kuzen, iri oğlanın neresine gelirse yumruk, tekme, dirsek, çimçik ve ısırık atarlar. Ama bir türlü doymazlar.. ve tam o esnada, iri çocuğun bir arkadaşı daha gelir.

Tamamen gözü dönmüş Morel, hiç bir uyarıda bulunmadan ona da dalar ve çocuğu aldığı gibi önce duvara, sonra da yere çalar.

“Sanırım bu kadarı yeter!”, diye bir ses gelir..

..ve ipi kesilmiş bir kukla gibi Morel yere yığılır!

Elinde bir odunla, kasaba şerifi Morel’in tepesinde durmaktadır. Tam Laila bu konuda ahmakça bir şeyler yapacakken,

“Efendin Davien’e rapor ver izci!”, der şerif sakince.

Ve Laila’nın aklı bir anda geri geliverir.

“Emredersiniz efendim!”, der yüzü kıpkırmızı olmuş bir şekilde ve kendi cenazesini kaldırmak için efendisinin yanına gider.

Şerif, yerde baygın yatan kızı yakasından tuttuğu gibi karakola götürürken adamları da diğer çocuklarla ilgilenir.

Bu olay, kuzenlerin birbirlerine olan husumetlerini de, bakış açılarını da tamamen değiştirir.

Efendisi, Laila ile uzun bir konuşma yapar ve utanç içerisinde kalmış kızı evine gönderir.

Ertesi gün, her bir yanı morarmış, yüzünde de kocaman bir el iziyle, bir önceki gün kavga ettikleri iri genç, kapılarında belirir ve utanç içerisinde Laila’dan ve babasından özür diler. Çocuk, bir sonra ki gün tekrar gelir ve oldukça yüzsüz bir şekilde kendisiyle takılmak istediğini deklare eder ve aralarında beklenmedik bir arkadaşlık başlar.

Bir hafta sonra nezaretten çıkan Morel, kuzenini o çocukla görünce sinir krizi geçirir ve kendisini ihanete uğramış gibi hisseder. Çocuğa tekrar dalmadan önce Laila araya girer ve çocuğun kendisinden özür dilediğini ve düşman olmaktansa arkadaş olmayı teklif ettiğini anlatır.

Morel buna hiçbir şekilde inanmaz ve kendisine Udoorin diyen bu çocuğa, aralarına sızmaya çalışan bir ‘ajan’ muamelesi yapar.

Ancak Udoorin eli boş gelmemiştir..

“Bence senin kadar cesur bir kıza Morel ismi yetersiz..”, der ciddi bir şekilde.

“Yaaa..”, diye cevap verir Morel, çocuğa. “Yoksa ismimle dalga mı geçmeye çalışacaksın?”

“Hayır.”, der Udoorin, kati bir şekilde. “Babama verdiğim bir andım var; kimseyle bir daha dalga geçmeyeceğim. Faturası çok ağır oluyor!”

“Nooldu? Kolun geçmedi mi hala?”, diye sırıtır, şeytani bir şekilde Morel.

“Hayır geçmedi. Ve muhtemelen de izi kalacak.”, diye biraz içerler çocuk.

“Sen bunu hak ettin.”, diye hırlar kız ona.

“Morel.. Lütfen. Yeter artık.”, diye nazikçe azarlar Laila kuzenini.

Morel susar ama kuşku dolu bakışlarını çocuktan ayırmaz.

“Bence..”, der çocuk tekrar ana konuya dönerek. “.. senin adın ‘Bremorel’ olmalı!”

“Ne demek o?”, diye iyice kısmış gözleriyle Udoorin’i süzer.

“‘Kahraman’, ‘Cesur’, ‘Ateşli’ demek..”, diye açıklar Udoorin.

“Cesur olabilirim ama kahraman değilim. Ateşim de yok çünkü hasta değilim!”, diye parlar Morel.

“Sorun değil.”, der Udoorin alttan alır bir sesle. “Hangisini istersen..”

“Bremorel..”, diye tadına bakar gibi tekrarlar Morel.

“Bence harika bir isim. Sırf bundan dolayı el sıkışıp barışmalısınız.”, der Laila teşvik eder bir sesle.

Morel gerçekten bu isimde bir kusur bulmak için çabalar ama tatminkar bir şey bulamaz ve pes eder.

En sonunda “Neden?”, diye kuşkuyla sorar Morel çünkü içsel olarak bu iltifatı bir ‘rüşvet’ olarak görmektedir.

“Eeeee.. Ne de olsa üç buçuk çocuğu dövdün ve bu sıfatı hak ettin..”, der Udoorin.

“Benim hesabıma göre DÖRT kişiydiniz.”, diye itiraz eder Morel.

“Biz üç kişiydik. ‘Buçuk’ bizimle değildi. Orada yanlışlıkla bulunan öksüzün biriydi..”, diye açıklar Udoorin.

“NE?!”, diye Laila da, Morel de oldukları yerde çakılıp kalırlar zira ikisi de ‘öksüz’ olmanın ne demek olduğunu çok iyi bilirler.

“Dim.. dim— bişey.. Dimwood. Thomas Dimwood. Hatırladım şimdi.”, der Udoorin ve ekler “Hala hastanede. Ben iyi kurtulmuşum. Çocuğun kafasını kırmışsın. İki gün hiç uyanmadı bile!”

Laila ve Morel, o anda ‘eylem’ ve ‘sonuçları’nın ne demek olduğunu anlayı verirler. İkisi de fena halde utanır ve üzülür.

Udoorin, hayret içerisinde iki kızın birbirine sarılıp ağlamasını seyreder, sonra tırsar ve sessizce oradan uzaklaşır.

O gece Morel kuzeniyle paylaştığı amcasının evinden sessizce sıvışır, gizlice kasaba hastanesine gider ve adı Thomas olan öksüzün kaldığı odayı bulur.

Saatler sonra perişan bir halde ve ağlamaktan şişmiş gözlerle Morel geri döner..

Ertesi gün uyandığında Thomas Dimwood yatağının başında bir ‘düş kapanı’ asılmış bulur. Düş kapanının altına kırık harflerle yazılmış bir de paçavra iliştirilmiştir. Paçavranın üstünde;

ÖRZÜ DİLEREM

ÖRÜZ DİLLİRİM

ÖZRÜ DİLİREM

 

..yazılıdır.

Bremorel, yeni adını hiçbir zaman cesaretinden dolayı taşımaz. Hayatı boyunca onu, yaptığı şeyin faturası olarak omuzlayacaktır.. Harcadığı çocuğa verdiği düş kapanı ise, anne ve babasından ona kalan tek hatırasıdır.

O gece, kasaba hastanesindeki Thomas’ın odasında karalayıp tekrar tekrar yazmaya çalıştığı özrü, ona iki şeyi daha öğretecektir; birincisi, ön planlamanın değeri, ikincisi ise okuma yazmayı iyi bilmenin, beklenmedik anlarda oluşturabileceği önemi..

Bremorel, kuzeninden en kısa zamanda okuma-yazmayı, en azından kendi adını ve ÖRÜZ DİLLİRİM.. ÖZRÜ DİLİREM.. —hay lanet olasıca—  ‘ÖZÜR DİLERİM’i doğru bir şekilde yazabilecek kadar öğrenir.

Birkaç gün sonra şerif Standorin, yanında birkaç muhafızıyla beraber gelir ve Laila’nın babasına “Harcanamayacak kadar değerli” oluşuyla alakalı bir şeyler söyleyip Bremorel’i götürürler. Laila, kuzeninin eğitilmesi için İzci Efendisi Moorat Maelstrom’a teslim edildiğini öğrenir ve bundan dolayı hem çok sevinir hemde üzülür, zira daha yeni bulduğu kız kardeşi ve kuzenini sadece uzun aralıklardan sonra görebilecektir.

 

Arashkan’a varınca Bree’ye mutlaka bi düş kapanı almam lazım’, diye geçirir içinden Laila ve tekrar silkinerek kasılmış vücudu canlandırır. Yarı elf izci atını sever ama uzun süre bir ata binme işine daha hala alışamamıştır ve her ne kadar bu şekilde daha az yorulsa da, gerçekte koşmayı tercih eder.

Bir süre durur sonra aklında, olacağını tahmin ettiği konuşmayı geçirir:

 

“Bree, bak sana Arashkan’dan ne getirdim.”

“Bu ne?”

“Düş kapanı.”

“…”

“Hani senin vardı da vermiştin ya birine..”

“Kızım sen iyi misin? Onu verdiğimde on iki yaşındaydım! Neyin kafasını yaşıyosun?!”

“Niye yaa.. bana iyi bi fikir gibi geldiydi..”

“Ta Arashkan’a kadar gittin ve ala ala bi düş kapanı mı aldın? Kuzum, mantarlarla alakalı bir şeyler diyesim geliyor ama, bu mantar olayını bile aşmış artık!”

Laila, kendi kendisine ‘fırk’lar. Konuşma tam olarak böyle olmasa da üç aşağı, beş yukarı bu ayarda olacağından emindir.

 

✱ ✱ ✱

 

Bunu takip eden yıllarda, Laila ve kuzeni, Serenity Home civarındaki ormanlarda, tepelerde ve Serenity Irmağı boyunca koruyuculuk, izcilik, avcılık, Scowling Hills, Tinker Hills, Elder Hills ve Dimwoods gibi uzun mesafe kuryecilik ve rehberlik işleri yaparlar. Nadiren de olsa aynı iş üzerinde olduklarında, ister bu beraberlikleri güzel ağustos gecelerinde olsun, isterse yağmur ve çamurda olsun, ikisi de hayatlarının en güzel anılarını yaparlar.

Bu anılardan bir tanesinde, ikisi beraber bazı mesajları Elder Hills dwarflarına götürürken, Laila acıkır ve bulduğu bazı mantarları yer..

..ve kuzenine, Dexter adındaki bir çocuğa, Gnine’ın amcasına, şerife ve izci efendisi Davien’e olan aşkını, avazı çıktığı kadar bağırarak ilan eder ve tam olarak nece olduğu anlaşılamayan bir dilde şarkı söylemeye başlar..

Ne olduğunu anlamayan kuzeni ise alık alık ona bakarken, Laila bir anda üstündeki her şeyi çıkarıp Serenity Irmağına atlar ve akıntının gücüyle bir anda gözden kaybolur..

..ve ırmak boyunca üç mil aşağı sürüklenir!

Laila yarı boğulmuş bir şekilde ırmaktan sürünerek çıktığında ayılmış, rezil olmuş ve üstsüz bir şekilde, elinde elbiseleriyle kendisine doğru koşan kuzenine, bu konuda asla birisine bir şey anlatmaması konusunda, müthiş tehditler ve yalvarışlarla mevta anası üzerine yemin ettirir..

 

 

Yirmi dört yaşına geldiğinde, kışın Dimwoods’a inen kurt ve kaybolan kadın ve kız vakıaları artık tahammül edilemez bir hale gelmiştir. Serenity Home belediye başkanı Arthandos Yuleman, Dimwoods’un kasabanın hukuki etki alanı dışında kalıyor olmasını umursamaz ve Dimwoods elflerinden kendi göndereceği izcilere destek ister.

Dimwoods elflerinden destek gelir, ancak beklenenden daha az olur bu destek çünkü elfler, kendi başlarına bela olmuş yeni ork sürüleriyle uğraşmaktadırlar. Aralarında Davien, Moorat, şerif Standorin ve kendisini tanıtmayan, karalar içerisinde biri, Laila ve genç Bremorel’in de olduğu toplam on sekiz izci ve avcı, Dimwoods’un kuzeyindeki Rook dağlarına doğru yola koyulurlar.

Oldukça uzun, zorlu ve yorucu bir yolculuktan sonra Dimwoods’un kuzeyine ulaşan grup, dağlara çıkmadan önceki son gecelerini geçirirler ormanda.

Bremorel, olağan dışı bir şekilde tedirgindir ve kuzeninin dibinden ayrılmaz.

“Nooldu Bree? Seni hiç böyle görmedim.”, diye sessiz kampta fısıltıyla sorar Laila, kuzenine.

“Bilmiyorum. Bu kadar uzağa hiç gelmemiştim ve.. bi şey var.. ormanda.. sanki bi şey bizi izliyor.. yada takip ediyor emin değilim.”, diye geri fısıldar Bremorel.

Laila’nın bir kaşı kalkar istemsizce. Evet, kendisi de son iki gündür ensesindeki tüyleri gıdıklayan bir hisle dolaşmaktadır ama buna anlam verebilecek kadar tecrübeli değildir. Ya da bu konuda kuzeni ondan daha iyidir. Laila, kuzeniyle barıştıktan sonra, bir daha asla ona karşı kıskançlık, yadırgama yada içerleme gibi şeyler hissetmemiştir. Dahası, izcilik gibi her an hayatın dengede olduğu bir meslekte, herhangi birilerinin, olası bir tehlikeyi fark etmiş olması, kimin fark etmiş olmasından daha önemlidir, diye düşünür.

“Shhh..!”, diye bir uyarı tıslaması gelir hemen arkalarından ve iki izci de oldukları yerde dona kalırlar zira arkalarına kadar sokulan her kimse, onu hiçbir şekilde duymamışlardır.

İki izci de başlarını çevirip baktıklarında, soluk kamp ateşini yansıtan bir çift kapkara göz dışında hiçbir şey göremezler. Bu, şerifin, çıktığı bir yolculuktan döndüğünde beraberinde getirdiği gizemli adamdır.

Laila, ‘Biri bana baksa, aklına gelecek ilk şey bir ‘ok’ olurdu herhalde.’, diye düşünür. ‘..Biri bu adama baktığında ise, aklına gelecek ilk şey kesin bir hançer olur!’

“İzleniyoruz. Bu üçüncü gece.. Sen Laila’sın. Yaş 24. Boy 164. Tahmini kilo 55. Oku iyi kullanıyorsun. Baban hayatta. Anneni üç yaşında kaybettin ve mantarlara karşı özel bir iştahın olduğu gibi, ayrıntıları görme konusunda da özel bir yeteneğin var. Ama kaybetme korkusu senin ilerlemene engel oluyor —ki bu da geçmişini düşünürsek anlaşılabilir bir durum olmakla beraber, bir o kadar da ahmakça.. Sahip olduğumuzu sandığımız hiçbir şey gerçekte bizim değildir —ki bu da senin çoktan anlamış olman gereken bir durum.. geçmişini düşünürsek..!”, diye acımasızca hırıldar adam.

Sonra Bremorel’i işaret ederek, “Sen Morel’sin. ‘Bre’yi sana şerifin oğlu Udoorin taktı. Bunun dışında adına atanmış bir ismin yok çünkü sokak kavgaların dışında gösterebileceğin herhangi bir erdemin yok! Yaşın 15. Boyun 167. Tahmini kilon 58 ama büyümeni daha tamamlamadın ve muhtemelen bunun üzerine bir kaç kilo daha ekleyeceksin. Sen de oku iyi kullanıyorsun ama muhatabına yakın mesafeden bir şeyle vurma seçeneğin varsa bunu tercih ediyorsun çünkü kızgınsın. Anneni de, babanı da bir ork saldırısında kaybettin ve bu da senin kızgınlığının temelini oluşturuyor. İyi bir izci olmak istiyorsan, bu kızgınlığını aşmalısın yoksa genç yaşta ölürsün. Bu da Serenity Home güvenliği açısından acı bir kayıp olur..!”, diye fısıldar adam tamamen duygusuz, ekonomik ve analitik bir sesle..

İki izci de hayret içerisinde bu ürkütücü adamın, anca duyulur bir hırıltıyla hayatlarını bir anda okuyuşunu dinlemiş ve öylece ağızları açık kalmıştır.

“Sen de hafif kaçıksın galiba?!”, diye sinirlenmiş bir şekilde tıslar Bremorel.

“Heyhat ki umrumda değil!”, diye hiç sektirmeden cevap verir adam.

“Kimsin sen?”, diye sorar Laila, ister istemez.

“Yüzünü saklamış birine kim olduğunu soracak kadar aptal olamazsın, Laila Silverdenú!”, diye hırıldar adam.

“Bu.. bu adı nereden duydun? Bu annemin kızlık soyadı! Babam ve benim dışında kimse bilmiyor bunu..”, diye hayretle karışık bir hiddetle sorar Laila.

“Güzel bir isim. Kullanmalısın. Annenle beraber ölmemeli.”, der ve kızın sorusunun tamamen üstünden atlar adam.

“Kuzenimi üzersen senin canını yakarım, adi herif!”, diye bir anda parlar Bremorel.

“Hayır.”, der adam kısaca .

“Hayır, ne?”, diye afallar biraz Bremorel.

“Hayır..”, diye tekrarlar adam ve başka bir açıklama daha yapmaz.

Kuzenler tekrar birbirlerine bakarlar.

Neden sonra adam, “Gitti.”, der ve geldiği gibi kendisi de kaybolur.

O geceden sonra, kuzenler bu adamın Aager Fogstep olduğunu, kasabaya yeni geldiğini, şerifin sağ kolu olduğunu, artık bütün izci raporlarının ona getirileceğini ve Udoorin’in kafasındaki kırıktan da onun sorumlu olduğunu öğrenirler! Dahası, bu ‘temizlik’ operasyonunun Serenity Home için olası bir güvenlik açığının kapatılması dışında, gerçekte bir planlama, koordinasyon, uygulama ve optimizasyon denemesi olduğunu ve bütün bunlarda karar verme, idare etme ve yönlendirmesinden de, Aager adındaki bu adamın sorumlu olduğunu öğrenince, tam anlamıyla şok olurlar.. ve korkarlar. Bu operasyon, belli ki basit bir kurt avı olmayacaktır.

 

✱ ✱ ✱

 

Laila acı bir şekilde ‘hıh’lar. Ta o zaman, işin içinde Gnine varsa, işlerin muhteşem bir şekilde yanlış gidebileceğini öğrendiği gibi, işin içinde Aager olduğunda ise, işlerin olabildiğince tehlikeli.. ve kanlı olacağını öğrenmiştir.

Laila hiçbir zaman Aager’e ısınamamıştır ve Aager’de bunu kolaylaştıracak bir şey yapmamıştır. Bu yüzden Themalsar çıkışında olan olaylardan sonra Inshala’ya bu adamın bakacağını öğrendiğinde Lady’ye şiddetle itiraz etmişti. Lady’yi ikna edemeyince de, gece gündüz Inshala’nın kaldığı çadırın dışında, etkili bir mesafede, kuzeniyle beraber pusu kurmuşlardı.

O zaman kendi aklından ne geçtiğinden kendisi de pek emin değildi ama Inshala’nın o çadırda ölmesi halinde, Aager’in de canlı çıkmayacağından emin olacaktı..!

Neden o zaman öyle düşündüğünü de bilemiyordu ama Inshala ile arasında dile getirilmemiş bir ‘anlayış’ ve içsel bir geçmiş vardı sanki..

 

✱ ✱ ✱

 

Neyi bekliyoruz?”, diye mırıldanır Bremorel.

“Bilmiyorum ama vardır bir sebebi. Günlerdir at koşturur gibi ormanda pestilimizi çıkardılar. Şimdiyse öylece duruyoruz.”, der Laila düşünceli bir şekilde.

Kurt avı için toplanmış grup, Rook dağlarının eteklerinde üç saat sessizce beklerler.

Neden sonra arkalarından gelen ayak seslerini duyunca silahlarını doğrultup hazıra geçerler.

Loş ormandan kısık, eskimiş bir ses gelir.

“Merhaba kamptakiler.. Ben Cathber Gwet’chen Bolgrig. İzninizle size katılmaya geldim.”

Şerif derin bir nefes alır ve “Efendi Cathber. Lütfen. Buyrun gelin. Kamp ateşimiz her daim sizindir..”, der saygılı bir şekilde.

Çalılar ayrılır ve sıskası çıkmış, paçavra denebilecek kadar eski cübbeler içerisinde yaşlı bir adam belirir.

Yaşlı adamın upuzun, aklaşmış saçları, upuzun aklaşmış sakallarına karışmıştır ve her şeyden çok bir berduşa benzemektedir.

Kamburu çıkmış adam, ağır adımlarla kamp ateşine yaklaşır, asasına yaslanır ve gülümser. Yaşlı adamın derin, mavi gözleri, bedeninin aksine hayat doludur.

“Gecikmeden dolayı üzgünüm, ne var ki benim yaşıma gelince, kuyudan su çekmeye gitmek bile üç günlük yiyecekle hazırlık yapmamı gerektiriyor.”, der gülümseyerek.

“Yorulduysanız başlamadan burada dinlenebiliriz isterseniz.”, diye teklifte bulunur şerif.

“Korkarım dinlenme işi ben istemesem de pek yakında olacak zaten.”, der kederli bir sesle.

Laila nedense adamın sesindeki kederin kendisi için olmadığı hissine kapılır.

“Beyler.. ve bayanlar.”, der şerif. “Bilmeyenler için; bu kadim şahıs, Efendi Cathber Gwet’chen Bolgrig. Kendisi Dimwoods’un daim druidlerindendir.. Bu baskında olağanüstü bir şeylerle karşılaşmamız halinde kendileri bizden yardımlarını esirgemeyecek.”

Şerif, Aager’e bakar ve karalar içindeki adam başıyla onaylayınca, “Hemen yola çıkıyoruz. Üç grup şeklinde konuşlanacağız. İzci Efendi Davien, İzci Efendi Moorat ve ben dağlara çıkan ana geçitten gireceğiz. Efendi Aager ve adamlarım sol geçidi tutacaklar. Efendi Cathber de sağ geçidi tutacak. Sağ geçit en dik geçit olduğu için, kurtların olası inine kuş uçuşu en yakın ama dikine yamacı dolayısıyla da oradan gelmeleri en az ihtimal olan geçit.”, der kararlı bir sesle.

Sonra kuzenlere döner.

“İzci Laila. İzci Morel. Sizin işiniz, her ne olursa olsun Efendi Cathber’i korumak. Hiçbir koşul altında ona herhangi bir zarar gelmemesi lazım. Dediklerimi anlıyor musunuz?”, diye yakıcı bakışlarla iki kızı süzer.

“Evet, efendim!”, der Laila.

“Evet, efendim!”, diye cevap verir Bremorel.

Şerif sesini alçaltır ve kızlara sessizce fısıldar. “Bayanlar. Biz.. bizler geri dönmeyebiliriz. Bunun gerçekleşmesi durumunda, yerime Efendi Aager geçecek. Kıdemli izci olarak sen, Laila, Serenity Home izcilerinin başında olacaksın. İzci Morel ise senin ikincin olacak. Siz ikinizi en kolayı olduğundan dolayı sağ girişi tutma işini vermedim. Evet. O giriş en olası dışı çıkış noktası kurtlar için. Ancak burada uzun yıllar kendisini saklamış mel’un bir durum var. Ne olabileceğinden tam emin değiliz ancak kuşkularımız var. Bize bir şey olması halinde, Belediye Başkanı Yuleman sizleri bilgilendirecek. Elimde sizin gibi 10 tane daha okçu olsaydı avcılara gerek bile kalmazdı..”, der ciddi bir sesle. “İzciler. Görevinizin başına.. Efendi Cathber’i hayatta tutun ve bizden başka o geçitten her ne inerse vurun!”

“Evet, efendim..”, diye biraz korkmuş bir şekilde cevap verir Laila.

“Evet, efendim!”, diye Bremorel de korku dolu cevap verir ama onun sesinde biraz da heyecan vardır.

Şerif, izci efendilerle öne çıkar. “Sizlere altı yüz sayımlık süre vereceğiz, sonra biz ana geçitten gireceğiz. Bol şans!..”, der ve iki grubu da gönderir.

“İzci Morel. Sen önü al.”, diye talimat verir Laila, kıdemli izci olarak. “Efendi Cathber. Siz aramızda durun lütfen. Ben arkadan ikinizi de koruyacağım.”

“Emredersin, Kıdemli İzci Laila”, diye sırıtır Bremorel.

“Üç güzel kızın koruması altına kendimi fevkalade güvende hissediyorum..”, der yaşlı druid gülümseyerek.

“Üç?”, diye sorar arkasından Laila.

“Aaaaa.. Üç mü dedim? Sürç-ü lisanımın kusuruna bakmayın. Yaşlılık işte. İlk giden akıl olurmuş, derler..”, diye gülümsemeye devam eder Cathber.

İki izci kız, ellerinde uzun yayları yarı-gerilmiş ve oku hazır bir şekilde ilerler ve kendi geçitlerinin önüne gelirler.

“Laila. Yardım et şu taşlardan bir kaçını yuvarlayalım, az da olsa bi barikat oluşturmuş oluruz. Sonra sen şu büyük olanın üstüne çıkarsın, büyücü barikatın arkasında durur, ben de önünde..”, diye fısıldar Bremorel, kuzenine.

“İyi fikir.”, diye Laila’da fısıldayarak cevap verir. Sonra sesli bir şekilde, “İzci Morel. Şu taşları barikat için değerlendirelim. Efendi Cathber barikatın arkasında durur. Sende onu barikatın önünden koruyacaksın. Kimsenin o barikatı geçmesine izin verilmeyecek!”, der kati bir sesle.

Bremorel ‘fırk’lar.

İki izci seri hareketlerle, biraz ıkınarak da olsa, istedikleri taşları yuvarlayarak göreceli bir barikat oluştururlar.

Laila da, Bremorel de hem korku, hemde büyük bir beklentinin getirdiği heyecanla yerlerini alırlar zira burası, çok uzun yıllar önce ikisine de büyük kayıp ve acılara sebep olan kurtlarla karşılaşabilecekleri yerdir.

Bremorel sadağındaki oklardan birkaçını çıkartır ve hemen yanına, yere saplar. Sonra sırtında taşıdığı iri kılıcın kemerini çözer ve onu da barikat olarak yığdıkları taşlara, rahatça ulaşabileceği bir yere yaslar. Laila ise sırtındaki sadağı tamamen çözer ve üzerinde durduğu iri taşta saplayabileceği bir yer olmadığı için, bacağına bağlar ve açısını düzeltir.

..ve hava birden kararır.

..ve beklenmedik bir hızla soğur!

Laila iç çeker. “Neler oluyor böyle? Birden kış mı geldi?”, diye korkmuş bir şekilde sorar yaşlı adama.

“Bir açıdan öyle.”, der Cathber. “Şerifin istihbaratı doğru çıkmış gibi görünüyor. Burada mel’un bir güç var ve havayla oynamak istiyor.”

Yaşlı adam gözlerini kısar ve bir an düşünür. Sonra izcilere “Sanırım buraya gelmek için yaptığım uzun yolculuk boşuna olmayacak.”, der çocukça bir mutlulukla. “Genç bayanlar.. Benim bu şer büyüye müdahale etmem gerekiyor ve bu benim bütün dikkatimi alacak. Buna müdahale etmediğim takdirde, hasmımız büyüsüyle üç geçitteki herkesi dondurabilecek ve donarak ölmek hiç keyifli bir şey değil. Ancak müdahale ettiğim takdirde de muhatabımız bunu fark edecek ve korkarım kurtlarını bizim üzerimize salacak. Onları benden uzak tutmanız konusunda size güvenebilir miyim?”

“Evet, efendim!”, der Laila.

“Evet, efendim!”, diye cevap verir Bremorel aynı ses tonuyla.

“Rahat olun genç bayanlar. Ben efendiniz de değilim şerifiniz de..”, diye sevecen bir şekilde kıkırdar yaşlı druid.

..Sonra ellerini havaya kaldırır ve anlaşılmaz bir şeyler mırıldanmaya başlar. Yaşlı adam mırıldandıkça Laila ilk defa hayatında bir büyü ‘görür’. Hayal meyal, hortum gibi bir hava dalgalanması adamın kollarında toplanmaya başlar ve adam kollarını savurdukça bu dalgalanma da büyük bir uğultuyla yayılmaya başlar.

Laila geçidin yukarısından kurt ulumaları duyar.

“Geliyorlar.. geliyorlar.. GELİYORLAR!”, diye çığlık atar Bremorel dehşet içerisinde.

“Bremorel. Lütfen sakin ol. Bu işi tek başıma yapamam. Sana ihtiyacım var!”, diye kendisi de korkmuş bir şekilde bağırır kuzenine..

..ve kurtlar dik yamaçtan atlayarak gelirler!

Bremorel ilk okunu panik içerisinde savurur ve ok tamamen alakasız bir yere gider ve gözden kaybolur.

MOREL. SAKİN OL. NİŞAN AL. ÖLDÜR!“, diye bağırır Laila ona ve kendisi de uzun yayını kaldırır, ipine taktığı oku yanağına kadar çeker, hedefini seçer.. ve salar..

..neredeyse iki yüz yarda uzaktaki küçük, tüylü, oyuncak bir köpeği andıran şekillerden biri devrilir!

Laila bir oku daha yanağına getirir ve onu da salar.. ve bir oyuncağı daha devirir..

Laila arka arkaya bütün oklarını çekip, kendilerine kudurmuş bir şekilde yaklaşan gri-beyaz kurtlara gönderir. Onun bıraktığı boşlukları da Bremorel doldurur. On beş, yirmi yarda kala Bremorel sadağını Laila’ya fırlatır, kılıcını çeker ve çılgınca bir korkuyla kurtların arasına dalar.

BREE!”, diye dipsiz bir çığlık kopar Laila’dan ve biten oklarının yerine Bremorel’in sadağındakileri değerlendirmeye başlar.

Ortalık, yaşlı druid’in, uğultusu artık her bir yanı kaplamış büyüsü, acı vıyaklamaları, ulumalar, hırıltılar ve Bremorel’in çıldırmış çığlıklarıyla dolmuştur.

Laila’nın en son gördüğü şey, kuzeni Bremorel’in dev bir kürk yığını altında kayboluşudur. Duyduğu en son şey ise “BREE—“, diye haykıran kendi sesidir zira arkasından bir şey, bütün ağırlığıyla ona saldırmış ve Laila dengesini kaybedip yanlış bir şekilde aşağı düşmüş ve başını çarpıp kendinden geçmiştir.

Karanlığın içinde yüzerken hayal meyal bir kaplanın vahşice kükreyişi ile daha önce hiç duymadığı bir başka yaratığın gürleme sesini duyar gibi olur ve sanki iki ses, kanlı bir kapışmanın içinde gibidirler zira Laila kükreme ve gürleme sesleriyle beraber, yırtılma, parçalanma ve ağır darp sesleri de duyar.

Neden sonra bütün sesler kesilir ve küçük, yumuşak ve bir o kadar da hırçın bir sesin “Kaçtı..”, dediğini duyar..

 

 

“—yaşayacaklar sanırım.”

“—emin misin? bunun kafası kırılmış, öbürünün de ısırılmadık yeri kalmamış.”

“—ısırıklar oldukça ciddi. ama pek azının izi kalacaktır. kızın harikulade bir mukavemeti var.”

“—ama aptal. neden hepiniz bir ağacın tepesine çıkmadınız ki? herkesin görebileceği ve saldırabileceği bir meydanın ortasında büyü yapmanın bana anlatmadığın kutsal bir yanı mı var..?”

“—bu.. aklıma bile gelmedi.”

“—aaaaa.. bunu sevdim. çok güzel bir yüzü var. kirpiklerine bak şunun.. ayyy.. ne kadar da uzun. keşke benim de kirpiklerim böyle olsaydı.. bu bizde kalabilir mi?”

“—olmaz, benim güzel kestanem. onların yapması gereken başka işler var.”

“—ama saçları çok berbat. ikisinin de. bunlar tarak nedir hiç duymamışlar mı? yada sabun?! ikisi de berbat kokuyor. hem güzel, hem de kokuyorlar! bu nasıl bir ahmaklıktır ki?”

“—haydi kestanem. ben bununla ilgilenirken sende öbürüne bakıver.”

“—öbürü.. öbürü bir ormancı gibi kokuyor. ben ormancıları hiç sevmem.”

“—ama o bir ormancı değil. ikisi de koruyucu izci ve saygımızı da, değerimizi de hak ediyorlar.”

“—ay tamam. ama bu saçların hali ne böyle yaa. inanılır gibi değil. ayrıca ikisi de kıyafetlerini yanlış giymişler!”

 

Laila bir çift simsiyah gözün kendisine ciddi bir ifadeyle bakıyorken uyanır. Aager Fogstep onun başında oturmuş, kendisine gelmesini beklemektedir. Laila uyandıkça daha çok yerinden acılar gelmeye başlar.

“Hayatta olmana sevindim, izci.”, der Aager.

“Neden?”, diye zorlukla sorar Laila. “‘Serenity Home güvenliği açısından acı bir kayıp’ mı olurdum?”, diye de hicvederek ekler.

“Bu doğru. Ama babanız da Serenity Home kasabasında yaşayanlar arasında.”, diye anlamlı bir şekilde hatırlatır adam ona.

“Bree.. Bree nasıl?”, diye yerinden fırlamaya kalkınca bir an gözü kararır ve olduğu yere yığılır.

“Aaaa.. bence üstünüze bir şeyler almadan kalkmasanız sizin için çok daha az utanç verici bir durum oluşturur.”, diye saklı yüzün arkasından sırıtıyormuş gibi bir sesle konuşur adam.

Laila o anda üstündeki kalın battaniyeleri farkeder.

“Korkarım ikinizin de o kadar çok yaranız vardı ki, yüzeysel müdahale mümkün değildi. Çoğuna Efendi Cathber baktı. Gerisi zamanla iyileşecektir.. Şimdi.. Bana bir durum raporu lazım..”

“Kurtlar geldi. Kurtları öldürdük!”, der Laila, biraz fazla kısaca..

Aager bir süre önünde yatan kıza bakar.

“Ve..?”, der neden sonra.

“Ve.. o kadar işte.”, diye alt çenesini öne çıkararak cevap verir Laila.

“İzci Laila.. Sizi bulduğumuzda, etrafınızda bir çift fazladan ayak izi tespit ettik. Dördüncü ayak izi, hepinizinkinden küçüktü. Efendi Cathber’e sorduğumda neden bahsettiğimiz hakkında hiçbir fikri olmadığını söyledi.”

“Efendi Aager. Takdir edersiniz ki ben baygındım. İzci Morel ise benden önce düştü. Şayet Efendi Cathber’e bir yalancı olduğunu söylemeyecekseniz, bence de neden bahsettiğiniz hakkında hiçbir fikrim yok!”, der Laila acı içerisinde.

Az ileriden Bremorel’in bezgin sesi duyulur. “Kıdemli izci ne dediyse, aynen.. Ayrıca gömleğimi kim çıkardıysa bilsin ki bitti o ve mezarını hazırlasın!”

Aager bir süre daha önünde yatan kıza bakar. Sonra burnundan solur. “Anlıyorum. Ama sorun değil. O küçük ayak izlerinin sahibini bulacağım bir gün.”, der ve kalkıp gider.

 

 

Laila, battaniyelere sarılı bir şekilde toplanmış kalabalığın yanına ağır adımlarla yaklaşır. İzci Efendisi Davien ona yaklaşır. “İyi misin Laila?”, diye samimi bir sesle sorar.

“Evet.. Hayır.. Bugün değil.. Belki yarın, efendim.” diye cevap verir.

Davien gülümser. “‘Evet’, deyinceye kadar soracağım o zaman.”, der ve elini öğrencisinin omzuna koyarak onun yüzüne bakar. “Bugün, burada, olağanüstü bir iş çıkardınız. Senden beklentilerimin hepsini gerçekleştirdin. Eminim Moorat’da aynını kuzenin için düşünüyordur.”, der ve kalabalığı yararak onu herkesin görebileceği bir şekilde, ortasında en az üç düzine ölü kurdun olduğu meydana getirir.

Çirkin yüzünde muhteşem bir sırıtış olan Moorat “En son sayım; kırk iki leş!”, der. “İnanılır gibi değil..”

“Efendiler..”, diye söz alır yaşlı Cathber. “Bugün, çok uzun hayatımda görmediğim bir efsaneye şahit oldum. Yaşaması için bu efsaneye bir isim koymalıyız, diye düşünüyorum. İzci Bremorel’in, çeliğini şarkı söyler gibi kullandığını gördüm. Bundan sonra kendisi Bremorel Songsteel olarak anıla.”, der ve herkes sevinç çığlıkları atar.

Kendi battaniyelerine sarılmış Bremorel, olduğu yerde çivilenmiş bir şekilde kalakalır.

“Ve izci Laila.. Kendisi bugün kurtların yıkımı oldu. Bundan sonra kendisi Laila Wolvesbane olarak tanına..”, der mutlu bir şekilde..

..ve herkesin sevinç haykırışları karşısında Laila’nın gözleri dolar. Annesi artık huzur içinde yatacaktır ve kurtlar bir daha Dimwoods’a musallat olamayacaklardır.

 

 

Şerif Standorin öne çıkar. Herkesin sevinç dolu yüz ifadelerinin aksine, onun yüzünde ciddi bakışlar görünür.

“Evet. Bugün, izcilerimizin becerileri ve cesaretleri sayesinde, Dimwoods kurt illetinden kurtulmuş oldu. Ne var ki kurt saldırıları, kaybolan kadınları açıklamıyor, zira kurtlar sürükledikleri insanları canlı götürmediler. Kaybolan kadınların, kayboldukları yerde mücadele edildiğine dair izlere rastlanmış olsa da, öldürülüp götürüldüklerine dair hiçbir kan izine rastlanmadı. Bu kadınlar ya ormanda şifalı ot toplarken, yada evlerinden, yataklarında uyurken kaçırıldılar. Ve hepsi de hesaplanmış bir şekilde yalnızken alındılar.. Mücadelenin varlığı, bu kadınların kendi rızalarıyla gitmiş olabilme ihtimalini imkansız hale getiriyor. Bu kadınlar, rızaları dışında ve zorla kaçırıldılar ve Rook dağındaki bir mağaraya götürüldüler ve orada şer bir yaratığın mel’un şehvetine kurban gittiler.”, der şerif sert bir şekilde.

Bir anda ortalık hayret nidalarıyla kaynamaya başlar.

Şerif elini kaldırır ve sükuneti sağlar. Sonra İzci Efendileri Davien ve Moorat’ı işaret ederek, “Ana patikadan çıktığımızda bu mağarayı bulduk ve içinde onlarca kadına ait kemik kalıntılarına rastladık. Belli ki bu mel’un yaratık, bu kadınlarlardan sıkılınca onları parçalayıp yemekten sakınmamış..”, diye açıklar. Şerifin yüzünde muazzam bir kin ve tiksinti ifadesi belirmiştir.

“Soru, nasıl olup da bu yaratığın neredeyse yirmi beş yıl aranıza hiç fark edilmeden sızıp bu kadınları kaçırabildiği?”

Efendi Aager sessizce kalabalığın arkasında belirir..

“Cevap..”, der hırıltılı sesiyle, “O yaratık asla o kadınları kaçırmak için köylere inmedi. Bunu başkasına yaptırdı..”

 

..ve önünde duran bir adamın boğazını boydan boya yarar!

 

Bir anda ortalık tamamen karışır.

Şerif, sakince kılıcını çeker.

Ormancılardan biri öne çıkar. “Bu imkansız. Bu adamı ben otuz yıldır tanıyorum..”, diye haykırır.

Aager, elinde kanlı bıçağı olduğu halde yine hırlayarak konuşur.

“İzci Laila. Lütfen gelir misiniz?”

Laila temkinli bir şekilde karalar içindeki acımasız adama yaklaşır.

“Sizden rica edeceğim, zira bu sizin daha iyi yapabileceğiniz bir şey. Bu leşi koklayın ve bulgularınızı bizimle paylaşın.”, der Aager.

Laila bu beklenmedik istem karşısında oldukça şaşırır. Yavaşça eğilir ve derin bir nefes alır ama burnuna adamın yarılmış gırtlağından fışkıran kan dışında herhangi bir koku gelmez.

Tam, ‘Sadece kan..”, diyecekken bir anda birbirine karışmış başka iki koku daha alır.. Islak köpek ve biberiye!

Laila yavaşça doğrulur. Nedense kendisini fena halde kızmış hisseder. Sıktığı dişlerinin arasından “Kurt ve kadın parfümü!”, der. “Bu adam uzun yıllar kurtların yakınında bulunmuş. Öyle ki, kokusu üstüne kalıcı bir şekilde sinmiş. Ve algıladığım parfüm kokusu, biberiye bitkisinden yapılmış. Bu bitkiyi elf’ler parfümlerinde kullanmazlar. Bunu sadece ormancı kadınları kullanır. Burada karısı ya da kızı olan herkes bunu bilir.”, diye kati bir sesle konuşur.

“Teşekkür ederim İzci Laila Wolvesbane.. Bugün Serenity Home ve Dimwoods halkına yapmış olduğunuz katkılar asla unutulmayacak.”, der anca duyulur bir sesle. Sonra eğilir ve ölü adamın cebinden bir kese çıkartır.

Aager keseyi, herkesin duyacağı şekilde sallar. İçinde ne olduğuna dair pek az şüphe bırakacak şıngırdama sesleri duyulur. Sonra keseyi, itiraz eden adama fırlatır.

Adam keseyi yakalar ve ağzını açıp içine baktığında surat ifadesi bir anda değişir. Kesenin yarısını bir avucuna boşaltır ve herkes pırıl pırıl parlayan altınlara bakar.

“Sizce bir oduncu bu kadar altını ne kadar zamanda kazanır?”, diye sorar Aager.

“Ka.. kazanamaz..”, diye kekeler adam.

“Dürüstlüğünüz için teşekkür ederim.”, der Aager.

Sonra şerife dönüp “Bu operasyon bitmiştir efendim.” diye ekler ve onun sağına geçip ait olduğu yerini alır.

Şerif onu başıyla onaylar ve “Bu altınlar, otuz yıldır bu belaya kurban gitmişlerin yetimlerini uzun yıllar besleyecek ve onlara yeni kıyafetler sağlayacak”, der ve itiraz eden adama doğru elini açar. Adam, yüzü kızarmış bir şekilde altınları tekrar kesenin içine boşaltır ve keseyi şerife verir.

Şerif eliyle havada bir daire işareti yapar. “Burada işimiz bitti. Yaratığı bulamadık ama geri gelmeyecektir çünkü artık teşhir oldu.. Toparlanın. Gidiyoruz.”

Ormancılar meydanda yığılmış kurtlara bakıp, “Bunları ne yapalım?”, diye sorarlar.

Şerif ise yerde son tepinişlerini yapan adama bakar ve “Bütün köpekleri yakın.”, der acımasızca.

 

O akşam ormancılar kampı erken kurarlar zira iki genç kahraman izcinin yaraları ağırdır.

Kurulan çadırlardan birinde iki kuzen inleyerek olanları, kendi açılarından birbirlerine anlatmaktadırlar.

Çadırlarının dışında birisinin boğazını temizleme sesini duyunca ikisi de susar.

Bremorel, Laila’ya “Sen konuş..”, diye fısıldar.

Laila ağrıyan başını sallar, bunu yaptığına pişman olur ve “Hayır sen konuş..”, diye inler.

“Kıdemli sensin. Sen konuş!”, diye hırlar Bremorel, Laila’ya.

“Kıdemli benim. Sana emrediyorum; sen konuş!”, diye emreder Laila.

Bremorel kuzenine pis bir bakış atar, sonra “NE VAR?!“, diye bağırır çadırın başında bekleyen kişiye.

Laila eliyle yüzünü kapatır.

Çadırın girişi aralanır ve Efendi Aager içeri girer.

Laila bu adamdan git gide nefret etmeye başlamıştır zira onun gözünde bu adam, kan kokusu almış bir kene gibidir.

Aager saygılı bir şekilde “İzci Laila, İzci Morel..”, diye ikisini de selamlar.

“Merak ediyorum Efendi Aager..”, diye gıcık olduğunu hiç saklamayan bir üslupla sorar Bremorel. “..neden herkes gibi sizde bana Bremorel diye hitab etmiyorsunuz da, zaman aşımına uğramış bir ismi kullanmakta ısrar ediyorsunuz? Dahası, neden Udoorin’in kafasını kırdınız? Onun gibi güçlü biri bugün bir fark yaratabilirdi..”

Aager bir süre sessizce Bremorel’e bakar. “Resmi kayıtlar, sizin doğduğunuzda size verilen isimlerle ilgilenir. Takma adınızla değil. Tercih ettiğin ve kullanılmasını istediğin isim bu ise, hayatlarını seni korumak için kaybetmiş olan anne ve babanın sana verdiği ismi, kayıt odasına başvurarak sildirebilir ve yerine bir sokak kavgasından dolayı edindiğin lakabı girebilirsin..”, diye sakince açıklar Efendi Aager.

“Sayın Udoorin’e gelince.. Onun durumu sizi hiçbir şekilde ilgilendirmediği gibi, onun bugün burada olması halinde bu çadırda iki kahraman değil, üç ceset olurdu. Ki buna Efendi Cathber gibi önemli bir şahsiyeti dahil etmiyorum. Genç Udoorin, sizin almış olduğunuz formasyonu ve eğitimi almış değil. Sizlerin bugün sergilemiş olduğunuz başarılar, tamamen aldığınız eğitim ve disiplinin eseridir. Bugün, aldığınız eğitim sayesinde bir izci ile bir ormancı, bir izci ile bir avcı arasındaki açık farkı göstermiş oldunuz. Bu sebepten dolayı bir ormancı yada bir avcının asla göremeyeceği saygıyı, bir izci olarak gittiğiniz her yerde göreceksiniz.. Genç Udoorin bu gerçeğe daha ayılmış değil ve bir kasabanın güvenliğini, başıboş bırakılmış bir çocuğun keyfine teslim edemem.

“Fark yaratmaya gelince.. Fark yaratmasını beklediğim iki kişi de zaten buradalar ve işlerini mükemmel bir şekilde de yaptılar. Bundan sonra beraber çalışıyor olacağız. Birlikte, buna benzer birçok operasyon yapacağız. Dolayısıyla birbirimizi tanıyor olmamız önemli. Ki bu da buraya gelme sebebimle yakından alakalı.”, der Aager ve keskin bakışlarıyla önünde yatan iki genç kızı süzer.

“Şimdi..”, der adam, “..hanginiz bana dördüncü kişiden bahsedecek?”

“Bana bakma..”, der Bremorel. “Ben kurtların altında, ölmekle meşguldüm!”

“Bilmiyorum dedim sana. Baygındım!”, diye hırlar Laila. Gerçekte Laila, Efendi Aager’e neden baygınken hayal meyal duyduğu konuşmaları anlatmadığını kestiremez. Ama nedense bahsetmek istemez.

“Peki.. O zaman bana bir şeyi açıklar mısınız?”, diye sakince sorar Aager. “Nasıl oluyorda bir savaştan, üstünüz başınız paramparça olmuş olmasına rağmen, Belediye Başkanı Yuleman’ın küçük kızı Serendith hanımefendinin işlettiği berber dükkanından çıkmış gibi, lavanta sabunuyla yıkanmış ve örülmüş saçlarla bulduk sizi?”

 

✱ ✱ ✱

 

Laila pis bir şekilde sırıtır.

O gece kuzenler, Efendi Aager’in sorularını, akıl almaz, gitgide mantıktan uzaklaşan, bir birinden kopuk, saçma sapan açıklamalarla savuşturmuşlar ve Aager’in aksine, iki kız da çok eğlenmiştir..

Laila, sebebini bilmese de yapmıştı bunu. Bremorel ise kuzenine destek olmak ve sırf Aager’e gıcıklık olsun diye.. Nihayetinde, Efendi Aager’e rapor vermeleri gerekiyor olsa da, ona ait değillerdi ve onun altında da çalışmıyorlardı.

O gece iki kuzen tek cephe olmuş, izci olmanın bağımsız ayrıcalığına varmışlardı.

Ve o geceden sonra iki kuzen, bütün işlere bir takım olarak gönderilmişlerdi.

Laila sağ kulağındaki küpeyle oynar. Bu küpe, kenarları altın işlemeli, zarif, elf gümüşünden yapılma bir küpedir ve kuzeninde de bu küpenin ikizi vardır. Laila iki küpenin de Gnine’ın amcası Efendi Tinkerdome’un usta ellerinden çıktığını çok sonra öğrenecektir. Küpelerin her biri ayrı birer kutuda kendilerine bir ulak tarafından ulaştırılmış ama Laila gerçekte bu küpeleri kimin gönderdiğini de, siparişlerinin de Efendi Tinkerdome’a kimin verdiğini hiçbir zaman öğrenemez.

Bremorel’le ilk kez kutuları açtıklarında, küpelerin güzelliği ve inceliğine iki kızda hayran olmuştur. Dahası, küpelerin kendilerine özel yaptırılmış olduğunu Laila anlamış ve kuzenine anlatmıştır zira birisinin üzerinde, elflerin yüksek lehçesinde “Wolvesbane”, diğerininde ise “Songsteel” yazmaktadır. Küpelerin ucundaki iri dişlerin anlamını, kutuların içinde buldukları not açıklamıştır;

ALFA’NIN DİŞLERİ

 


Laila ve Bremorel’in, Aager’e sunduğu sebepler;