Showing: 1 - 8 of 8 RESULTS
dungeons and dragons duygusal karakter analizi komedi role play serenity home tarihçe the plot thickens tundra walkers

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” VIII

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” VIII

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” VIII ‘in
devamıdır..

 

 

03.07.7591 B.Y.S (-16 Yıl)
Mart başı.
Ritual Ormanları & Elder Hills..

 

Yaşlı Cathber’in evinden ayrılmaları üzerine aradan iki gün geçmiş olmasına karşın Brom için zaman sanki daha yavaş —yada hızlı ilerlemektedir.. Genç hobbit hangisi olduğu hususunda pek de emin değildir zira kafası karmakarışık olduğu kadar da bulanık gibidir. Brom bunlardan hangisi olduğu konusunda da muallakta kalmış hisseder kendisini.

“Sessizsin.”, der Efendi Cathber. “Aklına takılan bir şey mi var?”

“Emin değilim.”, diye mırıldanır genç hobbit.

“Bu, aldığın kararla mı ilgili? O günden beri sessizsin..”

“Emin değilim..”, diye tekrarlar kendisini Brom.

“Aldığın karar yüzünden şüphelerin mi oluştu?”, diye sorar yaşlı adam nazikçe.

“Şüphelerim varsa da, sonuçlarına katlanmak zorundayım artık, öyle değil mi?”, diye söylenir genç hobbit.

“Aslına bakılırsa, farklı bir karar almış olsaydın da sonuçlarına katlanmak durumunda kalırdın. Arada sadece iki fark var; birincisi kararı sen vermiş oldun, ikincisi ise sonuçlarına da efendi efendi katlanmayı göze aldığın —ki seni birazcık tanıdıysam, sen ‘efendi’ birisin Efendi Hobbit.”, der Cathber gülümseyerek.

Brom ister istemez ‘fırk’lar buna.

“Beni eğlendirmek için bu kadar çaba sarf etmenize gerek yok, Efendi Cathber.”, der Brom.

“İtiraf etmeliyim ki, sadece seni eğlendirmek için yapmıyordum. Bu noktadan itibaren biraz ‘gürültü’ çıkartarak ilerlememizin daha akıllıca olduğunu düşündüğüm için de yaptım.. Elder Hills dwarf’larının sessizce yaklaşan misafirleri ‘Önce vur, sonra sor!’, gibi oldukça katı, altı yüz yardadan arbaletle vurmak gibi kötü alışkanlıkları var.? Ama düşününce, bu da biraz gerekli, sanırım”, diye cevap verir yaşlı adam.

Brom, yaşlı adamın dwarf’lardan bahsetmesi üzerine kaşları çatılır ve yüzünde kendisinden beklenmeyecek, çirkin bir ifade belirir.

“Neden?”, diye sorar haşin bir sesle.

“Çünkü, Efendi Hobbit, teknik olarak Elder Hills geleneksel anlamda bir yerleşim yeri değil, daha çok bir savaş eğitim kampıdır. Ve burası sadece savaşçı dwarf yetiştirmez, her türlü ortam için taktik geliştiren bir ‘General Okuludur’, aynı zamanda. Elder Hills, dwarf’lar arasında taktik generalleri yetiştirme konusunda krallıkta ki en yetkin okuldur. Buradan mezun olmayı başaran bir dwarf, ordu idare eder. Krallıktaki bütün dwarf ordularını generalleriyle burası besler ve bir dwarf ordusuyla karşılaşırsan, bilesin ki başındaki general buradan çıkmadır.”, diye açıklar Cathber ve yanında yürüyen genç hobbit’i temkinli gözlerle süzer.

“Onlarla ne alıp veremediğini bilemiyorum, delikanlı ama fazla üzerlerine gitmemeni sağlık veririm. Gün gelirde Büyük Kuzey Tundra’larda yaşayan barbarlar ile Elder Hills dwarf’ları arasında hangisinin daha ‘aklı başında’ ve ‘sakin’ oldukları konusunda bir tercih yapmam gerekirse, yanıma bol bol kışlık elbise alacağımı biliyorum.”, der Cathber mutlu bir şekilde.

Efendi Cathber’in bu uyarısı, genç hobbit’in tamamen üstünden geçer ve hedefini ıskalamış bir taş gibi uzaklarda bir yerlere düşer. Brom, bir eli babasının eski kılıcının kabzasında, diğer ise amcasının küçük, antika gürzünün sapında olduğu halde hızlanmaya başlar.

“Benim sana yetişmemi beklemiyorsun umarım, Efendi Hobbit. Bu at arabasın iki tekerleği eksik, üçüncüsü de fırlayıp gitmek üzere..”, diye seslenir Cathber, genç hobbit’in arkasından.

Brom ister istemez biraz yavaşlar —ve bu da kendisi için iyi olur zira tam ayaklarının dibine kendi boyunda, baş parmağı kalınlığında ve daha çok mızrağa benzeyen bir ok saplanır.

Genç Brom olduğu yerde durur ve hayretle oka bakar, sonra bir – iki – üç sıçrayışta en yakın ağacın arkasına saklanır!

Efendi Cathber ise bir ona, bir de yerde saplanmış oka bakar ve kaşlarını çatar.

“Gerçekten mi?”, diye sinirlenmiş bir tonla ‘hıf’lar. “Kim olduğumu görüyorsunuz, buna rağmen beni arbaletle mi karşılıyorsunuz? Görüyorum bir yılda bütün aklınızı kaçırmakla kalmamış, tüm nezaket kurallarınızı da unutmuşsunuz! Hanginiz attıysa bunu, çıksın ortaya ve yüzleşsin hışmımla!”

 

Brom hayretle yaşlı adama bakar.

 

“Evet!”, diye burnundan solur Cathber ve bir ayağını ‘pat pat pat’ diye yerde saydırmaya başlar. “Bekliyorum.”

“Adın!”, diye bir ses gelir oldukça uzaktan. “Adın ne yaşlı adam!”

“Bu.. bu inanılır gibi değil!”, diye fena halde alınmış bir tonla söylenir Cathber. “Hepiniz benim kim olduğumu pek ala biliyorsunuz? Çık ortaya ve yüzleş benimle. Şayet ben oraya gelirsem, birilerini fena üzerim, ona göre!”

 

Bu küçük tehditten sonra ayak seslerinin geldiği duyulur. Brom saklandığı ağacın arkasından başını hafif çıkartır ve üç, cüsseli dişi-dwarf’un kendilerine doğru yaklaştığını görür.

Öndeki dwarf, arkadan kendisini takip eden diğer iki dwarf’tan biraz daha ince yapılıdır. Arkadaki iki dwarf ise.. bir birinin kopyası gibidirler. Öyle ki Brom dwarf’ların ikiz olduğunu anlaması biraz vakit alır. Öndekinin bir elinde enli, iri bir kılıç, diğerinde ise çelik çerçeveli bir kalkan mevcuttur. İkizlerin ellerinde ise Brom’un neredeyse bir buçuk misli boyunda ürkütücü birer adet savaş baltası vardır.

 

Brom yutkunur.

 

“Adın nedir, Efendi Cathber?”, diye sorar öndeki dişi-dwarf.

“Dridges Motherswolfie! Ne demek oluyor bu şimdi?”, diye kızmış bir şekilde sorar yaşlı adam.

“Benim adımı sormadım. Seninkisini sordum..”, der Dridges adındaki kız.

“Benim kim olduğumu pek ala biliyorsun.”, der Cathber.

“Sen, gördüğümü sandığım kişi olmayabilirsin, Efendi Cathber. Lütfen bana adını ver, yada geri dön. Bunlar yeni yürürlüğe koyduğumuz güvenlik protokollerinin birer parçasıdır ve istisnası da yoktur!”, der kati bir şekilde dişi dwarf.

Yaşlı adamın iki kaşı da kalkar.

“Benim adım Cathber Gwet’chen Bolgrig.. Senin adın ise Margaret Madish ve Gellator Bluntaxe kızı Dridges Motherswolfie, ve beni sekiz yaşından beri tanıyorsun. Siz ikiniz de Britney ve Dritmey Tosser ikizlerisiniz. Sağdaki Brit, soldaki ise Drit!”, der yaşlı adam burnundan soluyarak.

Arkadaki ikiz kız kardeşler baltalarını indirir gibi olurlar ancak Dridges işaret parmağını gösterecek şekilde bir elini kaldırınca baltalar da tekrar ‘hazır ol’a geçer.

“Bunların hepsi zaten bildiğim şeyler, Efendi Cathber. Bana bilmediğim bir şey söyle!”, der kız.

“Bu saçmalık! Sana, torunlarını göreceğin yaşa kadar bilmediğin şeyler söyleyip sıralayabilirim, Dridges!”, diye tamamen kızmış bir şekilde cevap verir Cathber. “Gökler adına kızım! Nezaketine ne oldu senin? Tekrar hatırlaman için seni annenin yanına mı götürmem gerekiyor?”

“Annem burada, Efendi Cathber. Kendisini gördüğünüzde beni şikayet edebilirsiniz.. Görebilirseniz, tabii..”, der Dridges kaşlarını çatarak.

“Margaret burada mı?”, diye hayretle sorar Cathber.

“Evet..”, der Dridges kısaca.

“Peki baban?”

“O gelmedi.”, diye aynı özlü şekilde cevap verir kız.

“Bu.. hayret verici bir durum. İkisinin birbirinden ayrı takıldıkları duyulmuş değil.”, diye mırıldanır yaşlı adam.

“Atıştılar ve aralarında bazı kızgın sözler geçti. Annem de kızıp buraya geldi.”, der Dridges tek kaşı kalkmış bir şekilde.

“Ahhaa..”, der Cathber sırıtarak. “Buna inanmak isterdim ama yaşlı, inatçı Galletor’un annenle karşılaşmasından sonra ağzından tek bir kelime bile çıkmadığını düşünürsek, ‘aralarında bazı kızgın sözlerin’ geçmiş olabileceğine inanması oldukça güç olurdu gibime geliyor.. Sınavı geçtim mi?”

 

Dridges Motherswolfie’nin ilk defa kaşları gevşer ve yüzünde güzel bir gülümseme belirir.

 

“Üç yıldızla, Efendi Cathber, üç yıldızla.”, der gülerek.

“Sadece üç mü? Ben kendime en az dört tane verirdim..”, diye homurdanır yaşlı adam. “Şimdi. Neler oluyor, Dridges?”

“Burada değil. Kampa döndüğümüzde.. Bir ağacın arkasına saklanıp bütün konuşmayı yaşlı bir adama bırakacak kadar cesur olan küçük dostun güvenir mi peki?”, diye sorar Dridges.

“Efendi Brom..”, diye seslenir paslı sesiyle yaşlı Cathber. “Sana güvenilir olup olmadığını soruyorlar.. Güvenilir misin?”

“Hangi konuda?”, diye cevap gelir ağacın arkasından.

Arkadaki ikizlerden biri kıkırdar, sonra tekrar kaşlarını çatıp kıpırdamadan durur.

“Duruma göre değişiyor mu, küçük adam?”, diye sorar Dridges.

“Hiç kimse her konuda güvenilir olamaz, ‘küçük kız’..”, diye alaylı bir şekilde cevap verir Brom ve arkadaki ikizler hayretle birbirlerine bakarlar. “İş yemek söz konusu olduğunda bana güvenemezsiniz çünkü gördüğüm her şeyi yiyebilirim.. Dwarf’lar yenilebilir düzgün yemek yapmasını biliyorlarsa tabi.. İş onura gelince, evet, güvenilir birisiyimdir.. Dwarf’lar onurdan anlıyorlarsa tabi!”

 

Ortam bir anda sessizleşir.

Efendi Cathber avucunun içine aksırır ve gülümsemesini gizler.

Dridges’in kaşları tekrar çatılır ve kıpkırmızı kesilir.

Arkadaki ikizlerin kaşları zaten çatılı olduğu için baltalarını kaldırıp ileri doğru bir – iki adım atarlar.

Dridges tekrar elini kaldırınca ikizler yine dururlar.

 

“Küstahsın, küçük adam!”, diye burnundan solur Driges.

“Sen de şımarığın tekisin, küçük kız!”, diye seslenir Brom.

“Efendi Cathber?”, diye fırtına gibi bir suratla bakar yaşlı adama Dridges.

Yaşlı adam omuzlarını silker ve kıza sırıtır.

“Bana onun güvenilir olup olmadığını sordun, o da sana tam olarak ne kadar güvenilir olduğunu söyledi işte. Efendi Hobbit sözünün eridir ve her zaman doğruyu söylemeye meyillidir.”, diye sakince cevap verir Cathber.

Dridges’in kaşları biraz daha çatılır.

“Hobbit mi? Ben hobbit’lerin çok daha nazik olduklarını sanırdım..”, der haşin bir sesle.

“Ben de dwarf’ların saygılı olduğunu sanırdım.. Belli ki ikimiz de yanılmışız!”, diye cevap verir Brom sırıtarak.

“Seni şuracıkta ikiye katlayabilirim!”, diye tıslar Dridges.

“Benim bir tanemle başa çıkamıyorsun, kızım. Bir de beni ikiye katladığında başına gelecekleri düşün!”, diye acımasızca güler Brom.

“Sen bittin, bücür!”, diye hırlar Dridges.

“Senden korkmamı bekliyorsan, Efendi Cathber’in az evvel bahsettiği torunlarını görünceye kadar bekleyebilirsin.. Evimden ayrıldığım günden beri gördüğüm şeyleri düşündüğümde, senin ‘Top On’ listeme bile girebileceğini sanmıyorum..”, diye haşin bir kahkaha atar genç hobbit.

“Öhöm..”, diye boğazını temizler Efendi Cathber. “Sanırım bu kadarı yeterli.. Efendi Brom? Sevgili Dridges?”

 

“Neden o ‘Sevgili’ oluyor?”, diye alınmış bir sesle söylenir Brom.

“Neden o ‘Efendi’ oluyor?”, diye harlar Dridges..

“Çünkü sen daha güzelsin, Dridges, ve sen de efendi birisin, Efendi Hobbit.. Yoksa ikiniz konusunda tamamen mi yanılmışım?”, diye sakince sorar Efendi Cathber.

İkiside susar.

 

Dridges fena kızmış bir şekilde burnundan solurken genç hobbit ise ağacın arkasından kıkırdayarak çıkar.

Kızarmış suratıyla, “Beni takip edin!”, diye emreder ve dönüp arkasını gider.

İkizlerse Efendi Cathber ve ‘küçük hobbit’in geçmesini beklerler, sonra da ikisinin arkasından yürümeye başlarlar.

“Efendi Cathber.”, diye seslenir bir tanesi. “Hangimizin, hangimiz olduğunu nasıl çıkarabiliyorsun her defasında? Annemiz bile karıştırıyor çoğu zaman.”

“Bu o kadar da zor değil, sevgili Dritmey.”, diye cevap verir yaşlı Cathber arkasına bile bakmadan. “Senin kaşının altında gözün var. Britney’in ise gözünün üstünde kaşı var!”

 

Brom ‘fırk’lar.

Arkada ise kafaları karışmış bir sessizlik oluşur.

 

Efendi Cathber, yanında yürüyen hobbit’e doğru hafif eğilir ve fısıldar.

“Orada biraz şansını zorladın gibi, Efendi Brom.”

“Aaaa.. Bilakis. Daha yeni başlıyoruz, Efendi Cathber!”, diye şeytani bir şekilde sırıtır Brom..

“Buraya bir savaş başlatmaya gelmedik, delikanlı.”, der Cathber.

“Kime karşı savaşacaklar? Bir savaş kampı dolusu dwarf, tek bir hobbit’e mi saldıracaklar? Bunu yaparlarsa bir daha asla ‘onurlarını’ kazanamazlar..”, diye pis bir şekilde sırıtır Brom.

“Hmmm..”, der yaşlı adam. “Yolculuğuna dair bana anlatmadığın bazı şeyler var gibi.”

“Yolculuğum esnasında yaşadığım birçok şeyi size anlatmadın, Efendi Cathber. Bunu biliyordunuz.”, diye cevap verir genç hobbit.

“Evet. Ve hayır. Bana anlattıklarında dürüst ve samimi olduğunu biliyordum, ama eksiklerin de farkındaydım. Bununla beraber, burası ‘küçüklerin’ oyun sahası değil. Yapmayı düşündüğün şey her ne ise, bunu da hesaba katmanı rica ediyorum.”, der Cathber temkinli bir şekilde.

“Burası ‘büyüklerin’ oyun alanı ise, o zaman doğru yerdeyim, Efendi Cathber.”, diye acımasızca cevap verir Brom.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Genç Brom, Elder Hills’e açılan dar vadiden Efendi Cathber, Dridges ve ikizler eşliğinde geçtiğinde, tam olarak kendilerine yöneltilmemiş olsa da, vadinin duvarlarında ve tepesinde gizlenmemiş onlarca arbaletli dwarf muhafızı fark etmez bile. Ancak iki saatten biraz daha uzun süren ‘dar’ yürüyüşün sonunda açılan tepelere vardıklarında gördüğü manzara, genç hobbit’in ağzı açık bir şekilde etrafına bakınmasına sebep olacak kadar da ürkütücü gelecektir. Uzun yürüyüş boyunca kimse pek konuşmamış, sadece yaşlı Cathber bir sefer Dridges’e, kendisi gibi bir taktik general eğitimi alan birisinin vardiya görevinde ne işi olduğu sorusu olmuştu.

Dridges’in buna verdiği cevap, kızın gerçekte ne kadar kızmış olduğunu gösterecek kadar sert ve özlü olmuştu.

“Lağımcı yada general, herkes vardiya görevinde bulunur ve kimse de bu görevden muaf değildir. Bu, vardiya görevinin ne denli önemli olduğunu herkese hatırlatmasının yanı sıra, bu en düşük gibi görünen işin nüanslarını unutmasını da engellemiş oluyor zira düşman vardiyalarınızı sessizce aşarsa, ne kadar ordunuz olduğunun pek az önemi kalmış olur. Aldığım eğitimin bana verdiği tek ayrıcalık, vardiya komutanı olmam ve karar ve emirleri benim veriyor olmam. Bu şekilde ben ablalarıma emir vermeyi öğrenirken, ablalarım da sorgusuz sualsiz küçük kız kardeşlerinden ve gocunmadan emir almayı öğreniyorlar..”

Genç Brom bu cevap karşısında biraz hayrete düşer ve hafif arkasını dönerek, hangisinin hangisi olduğunu kestiremediği ikizlerden birisine sorar.

“Eee? Küçük kız kardeşinizden gocunmadan emir alabiliyor musunuz peki?”

Onun bu sorusuna ikizlerden bir tanesi haşince ‘fırk’larken diğeri kıkırdayarak cevap verir.

“Ben ve Drit.. ikimiz de Dridges’den çok daha iyi birer savaşçıyız ve bir muharebede birimiz bile onun kesebileceğinin en az üç misli düşman kesebiliriz..”, der.

“Ama..”, diye devam eder diğeri (Dritmey), “..aynı muharebede Dridges bizi yönlendirirse, bu sayı en az dört misline çıkar. Senin rakamlarla aran nasıl bilmiyorum Efendi Hobbit ama bu bana makul bir takas gibi geliyor. Dolayısıyla hiç gocunmadığımız gibi, gerçekte gocunmak için de bir sebebimiz yok..”

“Dahası..”, diye sözü tekrar alır Britney, “Dridges’i herkes sever. Aramızda en akıllı, en merhametli ve sevgi dolu olanımız o dur. Bana öyle bakma, ufaklık. Ona söylediğin şeyler o an itibariyle komikti. Ama tamamen de yersiz ve isabetsiz di ve onu kızdıran, gerçekte söylediklerin değil, bir taktik komutanı olarak ‘sükunetini’ kaybetmiş olmasındandı. Taktik generali eğitimi alanların, duyduklarını kontrol edebilmeleri gerekiyor.”

“Sevgili Dridges..”, der Dritmey ve aralarında paslaşıp durdukları sözü devam ettirir. “..pek sevdiği evinden ve özellikle de büyük ablası Lady’den göreceli bir şekilde yeni ayrılıp buraya geldi ve daha bazı şeylere duygusal olarak alışamadı. Sizden ricam, onun üstüne fazla gitmemenizdir..”

“Neden?”, diye sorar Brom, kaşlarını çatarak. “Bu benim sağlığım için kötü mü olur?”

“Hayır. Dridges iyi bir kızdır ve tam bir hanımefendidir. Öyle adice şeyler yapmaz. Onu ne kadar kızdırırsan kızdır, seni tehdit eder ama tehditleri boştur çünkü gerçekte o can yakmayı sevmez. Kendi halinde bırakılmış olsaydı o kızın burada işi olmazdı çünkü o sanatı çok seviyordu. Ama dedemiz Argail Smitefast onun ne kadar zeki, sakin ve sabırlı olduğunu gördü ve eğitim için benzer özellikler gösteren ablasını Serenity Home’a, bir Tapınak Muhafızı olarak, Dridges’i de buraya, bir Taktik Generali olarak yetiştirilmeye gönderdi.”

“Öyle görünüyor ki dedeniz başkalarının hayatlarıyla biraz fazla ‘demir yumruk’ politikası uygulamasını seven bir şahsiyetmiş.”, der Brom ister istemez.

Britney omuzlarını silker.

Dritmey ise biraz kaşlarını çatar.

“Belki.. Ama toplum bir bütündür, Efendi Hobbit. Her ne kadar bireysel tercih ve keyfiyetlerimiz önemli olsa da, toplum var olduğunu sürece bu tercihlerimizin bir anlamı vardır. Dridges duvarlara resim çizmek istiyordu. Dedem ona savaşın yaklaştığını, başladığında ve ortada bir duvar kalmadığında resimlerini nereye çizeceğini sordu. Dridges günlerce ağladı. Ama daha çok çizilecek bir duvarın kalmayışına.. Sonra da toparlanıp buraya geldi. Şimdi ise keyifle resimlerini çizebiliyor artık. Hayatımda gördüğüm en güzel, en ayrıntılı savaş taktik haritaları onun elinden çıkıyor!”

“Dolayısıyla..”, diye lafı alır Britney. “..size kız kardeşimizin üstüne fazla gitmemenizi rica ederken bütün bunları kastediyorduk..”

“..ve tabii..”, diye sırıtarak devam eder Dritmey. “..Dridges bir hanımefendi olabilir.. Ama biz birer hanımefendi değiliz, öyle değil mi, kız?”

“..Ahahahaaa.. Hayır!”, diye haşince ‘fırk’lar Britney. “Hanımefendilik dağıtılırken biz yemekhanede bi şeyler atıştırmakla meşguldük ve geldiğimizde hepsi çoktan bitmişti! Dahası..”

“..sevgili Dridges adîce şeyler yapmaz..”

“..ama biz bunda hiç bi sakınca görmüyoruz!”..

..diye bitirir ikizler, ikisinin de suratında aynı pis sırıtış belirir.

“Ne yani.. ikiye tek mi bana saldıracaksınız?”, diye biraz tırsmış bir şekilde sorar genç hobbit.

“Saldırmak.. çok ağır bir itham, Efendi Hobbit. Biz sadece ve adîce pislik yapmaktan bahsediyoruz…”

“..ve işin en güzel yanı nedir biliyorsun, Efendi Hobbit?”

“Hayır ve içimden bir ses bilmesem de olur, diyor..”, diye tamamen tırsmış bir sesle cevap verir genç hobbit.

“İkiz olmanın en güzel yanı; her zaman seni başka yerlerde görecek şahitlerin olmasıdır!”

 

Efendi Cathber kıkırdar.

Brom yutkunur.

Bu ikisi.. çok adîdir!

 

İkizler arsızca gülerken geçtikleri dar vadi bitmiş ve Brom hayretle vadinin açıldığı tepeleri görmüştü..

Elder Hills, bir çok tepeden oluşan bir yerdir ancak tepelerin arasında geniş arazileri de vardır ve genç hobbit bu arazilerde binlerce dwarf’ın, farklı bölük ve kıtalar halinde, avazları çıkıncaya kadar bağıran eğitim çavuşlarının emirleri doğrultusunda  bir o yana, bir buyana düzenli yada emre göre dağınık gruplar halinde koşuşturmalarına şahit olur!

Gruplardan bazıları ise, kazılmış çukurlarda arbalet atış talimi —ki bir emirle yüzlerce, kısa mızrak boyunda arbalet okunun inleyerek havada uçuşup, toplu bir şekilde ve daha çok gör gürültüsünü andıran bir hışımla da hedeflerini delik deşik etmelerini yada benzer çukurlarda yüzlerce başka dwarf’un birbirlerine dev baltalar, koca kılıçlar yada külçe gürz, çivili topuz ve ağır savaş tokmaklarıyla dalmalarını seyreder..

“Oha..”, diye ünler Brom.

“Sana burasının geleneksel anlamda bir yerleşim yeri olmadığını söylemiştim, Efendi Hobbit.”, diye kıkırdar yaşlı Cathber. “Burası bir savaş eğitim kampı.. Neredeyse bütün Elder Hills böyle.. Burada otuz bine yakın dwarf, sabah akşam, her türlü koşul için eğitim görürler.”

“Peki.. bu kadar dwarf’u kim besliyor?”, diye cılız bir sesle sorar Brom.

“Bir çok yer.. Bazı techizat ve özellikle de arbalet uçlarında kullanılan zırh delici mithral-çeliği ve diğer ucunda değerlendirilen tüyleri Nurturing Heaven elf’lerinden alıyorlar. Ahşap ve kerestelerin neredeyse tamamını Dim Lodge’dan, yiyecek ve lojistiği Serenity Home ve ta Sim Town ve Arashkan’dan, arbalet ve diğer savaş makinelerinin belirgin bir kısmını Tinker Hills gnome’larından, bütün bunları destekleyen ekonomiyi, dwarf gücünü ve kılıç, balta, gürz, zırhlar ve kalkanları da Scowling Hills dwarfları imal edip tedarik ediyorlar.”

“Pe.. peki bütün bunların uyum içerisinde gerçekleşmesi nasıl oluyor? Burada bir çok ırk söz konusu, Efendi Cathber.”, diye hayretle sorar Brom.

 

“Zamanında.. Çok eskiden.. Bundan neredeyse beş yüz yıl kadar önce, Serenity Home denen kasabanın kurulduğu yere bazı erdemli adamlar ve bilge kadınlar yerleşmeye karar verdiler. Tek istedikleri huzur içerisinde yaşamaktı ama kısa bir sürede de istedikleri huzurun gerçekleşmesi, daha da önemlisi; devam etmesi için, bölgede yaşayan diğer ırklarla aralarında barışın da olmasın önemini gördüler ve aradan geçen yıllarda onlar ve onların çocukları.. ve torunları.. bu ırklarla bazı anlaşmalar yaptılar. Bu anlaşmalardan bazıları ticari, bazıları da askeri anlaşmalardı. İçeriği her ne olursa olsun, Serenity Home yaptığı anlaşmaların kendi payılarına düşen kısmını imtina ile onurlandırdıkları için, diğer ırklarda bu anlaşmaları bozmadılar. En nihayetinde de bu gördüğün yerde, Elder Hills’de bu ‘savaş okulu’ oluştu ve varlığı geçmişte kendisini defalarca ispatladı; Themlasar Savaşından sonra ortaya çıkan dört ayaklanmada da, burada eğitim alan dwarflar varlıklarını onurlu bir şekilde gösterdiler..”, diye anlatır Efendi Cathber, tatmin olmuş bir sesle.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yaşlı Cathber’in gelişini dwarf’lar temkinli bir mutlulukla karşılarlar. İşin tenminli yanı genele hitap ederken, mutlu yanı ise Dridge’i karşılaşayan, saçlarının bir yanı kazınmış çarpıcı bir dwarf kadın ve beraberindeki diğer dwarf’larca olur. 

“Sevigili Cathber..”, diye muhteşem bir gülümsemeyle yaklaşır dwarf kadın ve hiçbir utanma yada çekingenlik belirtisi göstermeksizin yaşlı adama sarılır ve sesli bir şekilde yanağından öper!

“Sevgili Margaret..”, der yaşlı adam ve gülerek söylenir. “Bluntaxe, genç ve yakışıklı erkeklere sarılıp öptüğünü biliyor mu?”

 

Margaret’in buna gösterdiği tepkisi biraz ürkütücüdür;

Dwarf kadın, genç bir kız gibi ve kıpkırmızı olmuş bir şekilde kıkırdar!

Kadının etrafındaki diğer dwarflar ise birden, hiçbir şey olmamış gibi tamamen alakasız yerlere bakınmaya başlarlar.

 

“Hadi gelin.. Tam yemek vaktini yakaladınız.”, der Margaret ve durup muzipçe yaşlı adama bakar. “Aslına bakılırsa her gelişinizde tam yemek vaktini yakalıyor olmanız dikkatimden kaçmış değil!”

Yaşlı adam biraz utanarak güler.

“Bu sadece bir tesadüf, sevgili Margaret. Ve tamamen asılsıl suçlamalarlardan ibaret.”

Margaret tekrar kıkırdar ve topluca şantiye şeklinde inşa edilmiş, Brom’un görebildiği kadarıyla gerektiğinde seri bir şekilde demonte edilip ihtiyaç duyulduğu bir başka yerde tekrar bir araya getirilebilecek onlarca, en olarak yirmi yarda, boy olarak ise elli yarda uzunluğunda tek katlı binalardan birisine götürür. Giderlerken daha kendisini tanıtmamış olan küçük hobbit’in hayrına, Margaret yanındakileri tanıtır.

Bu gördüklerin benim buradaki kızkardeşlerim;

Marideth Brave,

Yor Whatoo,

Drejeret Quik,

Quin Stabsez..

..ve Yulanda Madsteam. Normalde Yulanda burada bek takılmıyor ama Tinker Hills’den yeni gelen bazı makinaların konfigirasyonları yapılmaları gerektiği için geldi buraya. Gnome’ların icatlardan ve cihazlardan bu kadar anlamalarına rağmen, laftan hiç anlamıyor olmaları ne kadar acıklı değil mi?”, diye açıklar Margaret.

Efendi Cathber buna nazikçe bir şey demez.

“Kaç defa kendilerine, imal ettikleri cihazların bize uyumlu olması için gerekli verileri göndermiş olmamıza rağmen, ısrarla kendi ayarlarının daha ‘geçerli ve optimal’ olduğunu iddia edip o şekilde imal etmeleri içler acısı bir durum..

Bunlar da erkek kardeşlerim;

Bruden Burnthammer..

..ve Goric Boarshoulders. Diğerleri ise kızlarım; Dridges, Britney ve Dritmey ile zaten tanıştınız.

Bu da Nikelix Carver. Lillias Absentwhot ve Jeina Blond’da buralarda bir yerlerdeler. Lillas alacaklılar ve birileriyle anlaşıp ‘el sıkışmakla’ ilgili bir şeyler söyleyip duruyordu günlerdir. Oğlanlar burada değiller.”

“Uhhmm.. Bütün kızları getirmişsin neredeyse Margaret..”, diye, kısık ama imalı bir sesle söylenir yaşlı Cathber.

Margaret’in yüzü hiçbir şekilde kızarmaz. Tam aksine ciddi bir ifadeyle cevap verir buna.

“Akraba evliliklerini hiçbir zaman tasvip etmemişimdir. Doğan çocuklar biraz çatlak oluyorlar. Buradaki ‘stok’ sağlıklı ve güvenilir. Ordu eğitimi de olsa en azından bir eğitimden geçmiş durumdalar. Tamamı okuma yazma biliyor ve neredeyse hepsi en az iki dil, ve bir ana meslek, bir de destek mesleğe sahip.”, diye açıklar. Sonra anlaşmışlar gibi esefle toplu bir şekilde gözlerini yuvarlayan kızlarına bakar ve burnundan soluyarak açıkça bir şekilde onları tehdit eder. “Eğer beni utandırırsanız, eve dönünce hepinizin saçlarını yolarım ona göre. Burada olduğumuz süre boyunca hepinizden birer ‘kız’ gibi davranmanızı istiyorum ve eve döndüğümüzde de en az yarınızın yanında size kene gibi yapışmış bir erkeğin olmasını bekliyorum. Erkek kılığında bir odun olsa da olur. Bana torun verin yeter!”

“Babam da mı sana bir kene gibi yapışmıştı anne?”, diye muzipçe sorar kızlardan biri —Nikelix Carver.

İkizler kıkırdarlar.

Margaret kaşlarını çatar.

“Babanla ben elli iki saat balta ve topuzla birbirimize vurmaya çalıştık. Ben çok uğraştım ama en sonunda onun bana vurmak için değil, sadece topuzumu kendisine isabet ettirmemi engellemek için balta savurduğunu anlayınca kendisiyle evlenmeye karar verdim. Aranızda o kadar taşaklı onanınız varsa, lütfen, size engel olmayayım.. Gidip o erkeği bulun!”, diye hırlar.

“Anne!”, diye hayret ve utançla inler Dridges.

İkizler yine kıkırdarlar.

“Çok ayıp ama anne.. Hele yabancıların yanında öyle konuşulur mu?”

“Söylesene bana, Dridges.. Sen kaç çocuk doğurdun? Dahası, o kavga olurken, Efendi Cathber de yan masada oturmuş bizi seyrediyordu!”

Dridges kıpkırmızı olmuş bir şekilde susar.

“Siz de ne her şeye kıkırdıyorusunuz, pembe elf kızları gibi?!”, diye ikizleri de bir güzel haşlar Margaret.

“Şu babam değil mi?!”, diye ünler Nikelix birden ve aksi istikamete işaret eder.

Margaret, yüzünde hayet ifadesiyle kızın gösterdiği yöne bakar ama orada kimseyi göremez. Kaşları çatılı bir şekilde geri döndüründe Nikelix tüymüştür!

İkizler aynı anda ‘fırk’lar.

Dridges’den garip, ‘hık’ sesleri duyulur.

Brom suratını büzüştürürken Efendi Cathber ise, yüz yılların verdiği engin tecrübelerine sığınır, ve herhangi bir ses çıkarmamayı başarır.

“Nikelix..”, diye burnundan solur Margaret ve ancak bir annenin sahip olabileceği bir sevgi ile karışık hiddetle döner ve yemekhane şantiyesine doğru yürümeye başlar.

 

“Margaret hanım.. Burada sözü geçen biri, sanırım?”, diye fısıldayarak sorar Brom, Efendi Cathber’e.

“Öyle de denebilir. Babasının Argail Smitefast olduğunu, Smitefast’in de Scowling Hills’in defacto lideri olduğu düşünürsek.. Şunu anlamalısın, Efendi Brom; Argail Efendi, Sim Town’dan ta Endless Sea denizine, Ritual Ormanlarının kuzeyindeki Rook dağlarından da ta Tinker Hill’in güneyine kadar ki engin topraklardaki bütün dwarf’lardan sorumludur ve iyi kötü hepsine sözü geçer. Halihazırda kızının gücü o kadar değildir ama kendisi de bütün dwarf’larından sorumludur. Bu, yabana atılabilecek bir güç değildir. Buna rağmen ne sevgili Margaret, ne de babası Argail Smitefast bu gücü kötüye kullanmamışlardır ve komşularıyla her zaman iyi ve adaletli geçinmeyi tercih etmişlerdir.”, diye yüzünde ciddi bir ifadeyle anlatır Cathber.

Bunu duyan genç hobbit, kaşları çatılı ve gözleri de kısılmış bir şekilde Margaret Madish’i takip eder zira aradığı kişiyi bulmuştur.. 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Margaret Madish yemekhane kapısından içeri girince etrafını süzer, sonra da yemek sırasına girer. Kızları, kız kardeşleri ve Efendi Cathber’da peşinden sıraya girince Brom’da hayretle etrafına bakınarak peşlerinden sıraya girer.. Yemek sırası, genç hobbit’in hayatında daha önce hiç görmediği bir mefhumdur ve kocaman kazanların başında durmuş dwarf aşçıların, herkesin tabaklarına tamamen aynı yemekten ve aynı miktarda koyuşunu hayretle izler. Dwarflar da gıklarını çıkarmadan içinde dört çukuru olan, dikdörtgen şeklindeki tabaklarını alırlar, diğer çukurlara da meyve, tatlı ve ekmek doldururlar, birer çatal, birer kaşık ve bir tane de bıçak alarak gidip masalardan birine çömerler. 

Sıra Brom’a geldiğinde iri dwarf aşçı ona iki kaşı da kalmış bir şekilde bakar. Brom’da aşçının kendisine bakmasına bakar ve öylece durur. İkisinin de bir birlerine bakışları sonucundan düzeli bir şekilde hareket eden sıra da bir anda duruverir.

“Evlat. Daha ne kadar orada durup bana bakmaya devam edeceksin?”, diye sorar tozlu bir sesle aşçı.

“Bilmem. Siz bana baktığınız için ben de size baktım.”, der Brom hiçbir şey anlamamış gibi.

“Tabildotun.. Uzatırsan içine yemek koyabilirim!”, der aşçı kaşlarını çatarak.

“Tabildot?”, diye sorar genç hobbit.

Aşçı esefle dolu derin bir soluk verir.

“Çaylak..”, der, bu her şeyi açıklıyormuş gibi.

Aşçının kendisine ‘çaylak’ demesiyle, hemen yanındaki dwarf’da ‘çaylak..’, der, elindeki kendi boş tabildotunu ona uzatır ve bir anda sıra boyunca bütün dwarflar, bir sağındaki dwarf’a ‘çaylak..’, der ve sıra boyunca büyün dwarflar ellerindeki tabildotu bir solundaki dwarf’a uzatır!

“Evet. Artık bir tabildotun var.. Şimdi onu bana uzatırsan, artık bu aç askerleri doyurabilirim..”, der aşçı.

Kıpkırmızı olmuş bir şekilde Brom tabildotunu uzatır, aşçı da tabildottaki en büyük çukura iri kepçesiyle yoğun et ve fasülyeli bir şey boşaltır.

“Ummm.. Tek alternatifim bu mu?”, diye sorar tabildotundaki yemeğe bakarak.

“Yemekten hoşlanmazsan, çıkıştaki ‘şikayet kutusuna’ derdini anlatan bir mektup bırakabilirsin. Ama bunun sana pek de bir faydası olmaz zira şikayetleri okuyacak vaktim yok!”, der aşçı, yüzünde haşin bir sırıtışla!

Brom somurtarak ilerler ve elmalı turtamsı bir şey olması gereken tatlıdan alır, biraz setleşmiş elmalardan ve son kullanma tarihi geçmek üzere olan bir de ayran alır.

Bu sırada yemeklerini almış olan Margaret ve taifesi, neredeyse tamamı çoktan dolmuş yemekhanede boş gördükleri, gerilerdeki masalardan birisine doğru yönlenirler.

Masaların yanından geçerken, ne zaman geri geldiği anlaşılamayan Nikelix, bir anda tabildotuyla yanlarında belirir, Dridges’e göz kırpar, ikizlere sırıtır, sonra döndüğü gibi yan masadaki dwarf’lardan birinin eline çatalını saplar!

Masada oturan dwarf bir anda ‘offf’ diye inler ve çatala uzanır ama Nikelix çatılı olduğu yerde tutmaya devam eder. İkizlere verdiği sırıtışın aynını dwarf’a da verir ve acıdan kıvranan cücenin kulağına eğilir, “Kalçamı istiyorsan, gerisini de alman gerekir. Buna gözün kesmiyorsa ellerine hakim olmayı öğrenmelisin Torkan!”, diye mutlu bir şekilde tıslar..

Masada oturan diğer dwarf’ların hepsi iri kahkahalarla gülmeye başlarlar.

Brom hayretle başını sallar ve kendi ellerinin bu kaçık dwarf kızlardan olabildiğince uzak olduğundan emin olmak istiyormuş gibi sımsıkı tabildotunu kavrar ve küçük bir hamster gibi Efendi Cathber’in peşinden ilgili masaya doğru koşturur.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Doğrusunu söylemek gerelirse Genç Brom, Elder Hills dwarf’larını biraz fazla ‘heyecanlı’ ve hırçın bir ırk olarak bulsa da yine de onların sıcak ve cana yakın halleri, bıyık altı espri anlayışları ve sımsıkı birbirine kenetlenmiş ‘aile yapıları’, istemese de hoşuna gider. Yemekler için aynı şeyleri söyleyemez ama. Fevkalade besleyici olmakla beraber, dwarf yemeklerinin tadı kendi standartlarına göre, aynı fevkaladelikle ‘berbattır’!

Dwarf’lar, olağandışı bir şekilde sessizce ve tam anlamıyla da ‘ortalarında’ oturan hobbit’i umursamazlık etmezler ve nezaket kurallarını ihlal etmeyecek şekilde ona bakışlar atarlar ama ona bulaşmazlar. Bununla beraber, aralarında yaptıkları espriler de bir şekilde onun anlayacağı ve onu da güldürecek şekilde olmasına dikkat ediyor gibidirler.

Dridges arada bir ona sert bakışlar atarken, emredilmişler gibi ikizler ise onu aralarına almış, konuşmalar esnasında geçenlerin ‘açıklamalarını’ ve ‘yorumlarını’ aktarıp dururlar genç hobbit’e.

Uzun, kıvırcık kızıl saçlı Marideth ona gülümseyerek göz kırparken, Quin Stabsez ise ona, sanki biraz fazlalığı varmış da onları nasıl alırım, gözüyle bakar. Masanın en ucunda Yulanda Madsteam, yemek öncesi, yemek esnasında ve yemek sonrası ağzından eksik etmediği pis kokan, tütün sarmasıyla sessizce oturmayı tercih ederken muhabbetin merkezinde Yor Whatoo.. teyze? abla? adam? —Brom bu dwarf’un ne olduğunu tam olarak çıkaramaz ama sormaya da korkar. Oldukça iri cüsseli olan Yor’un yüzündeki tüyleri açıkça bir erkek olduğunu söylerken, davranışları ve herkese ‘Şekerim!’ diye hitap etmesi başka bir şeyler söylemektedir. Yor.. Teyze.. büyük bir iştahla ne kadar dedikodu varsa kendisine has üslubuyla mutlu bir şekilde ortaya saçar ve yan masalardaki dwarf’lar dahil hepsini gülmekten kırıp geçirir. Efendi Cathber bile en sonunda “Yor Teyze, yeter! Bu yaşlı adamı öldürmek mi istiyorsun?”, diye inler. 

“Aaaa.. Hikayenin asıl lezzetli yerine gelmedik daha, şekerim!”, diye söylenir Yor Teyze ve bu da yeni bir kahkaha zincirine sebep olur.

“Evet..”, der Margaret en sonunda. “Sanırım hepimiz yedik, içtik, doyduk, dolduk ve güldük.. Elder Hills’de sizi tekrar görmek çok hoş, Efendi Cathber. Ama sizin iki hafta önce burada olmanızı tercih ederdik. Bize büyük yardımınız dokunmuş olurdu.”

“Neler oluyor, Margaret?”, diye birden ciddileşiverir yaşlı Cathber.

Margaret derin bir nefes alır.

“İki hafta önce birileri gizlice buraya girmeye çalıştılar. Üç farklı noktadan. Ve söz konusu üç noktadaki muhafızları da öldürerek bunu gerçekleştirdiler. Bu şahıslar buraya, Elder Hills ordu karargahına girip gizli bazı bilgilerimizi aşırdılar. Ancak hata yaptılar ve fark edildiler. Bir kısmı kaçmaya çalışırken diğerleri ise geride kalıp, ellerinden geldiği kadar çok gürültü ve hasar vermeye çalıştılar ve bunu da başardılar. Yine de sonunda öldürüldüler.. Ve evet, sen sormadan ben söyleyeyim, canlı yakalamaya çalıştık ama saldırıları bunu imkansız hale getirdi. Kaçanların peşlerine takıldık ve onları da öldürdük. En azından o zaman bu kanaate varmıştık. Nevarki çalınan evraklar imtina ile elden geçirilince, bazılarının eksik olduğunu fark ettik. Bu, ciddi bazı sorunlara sebep oldu. O belgelerde önemi bazı bilgiler vardı. Bizlerde o bilgilerin güvenlik açığı olarak aleyhimize kullanılamaması için, hemen yeni düzenlemeler getirdik. Korkarım yeni protokoller daha oturmadığı gibi, yeni uygulamalar da kendi sorunlarını beraberinde getirdi. Ortada tam anlamıyla bir güvenlik kaosu var, senin anlayacağın.”, diye anlatır haşin bir sesle kadın.

“Bu.. hem hayret verici, hem de fevkalade üzücü bir durum. Ben.. son bir yıldır bazı işlerim dolayısıyla ormanın bir ucundan diğerine koşturmak durumunda kaldım ve işim de daha bitmedi. Dim Lodge oduncuları bana, ‘kereste almak için’ geldiklerini söyleyen yeni bazı şahısların olduğunu, ancak herhangi birisinin daha tek bir dal bile almadıklarını söylediler. Elflerle görüşme fırsatım olmadığı için onların fark ettiği bir şeyler var mı bilemiyorum.”, diye işin kendi tarafını anlatır Cathber.

“Hmmm..”, diye söylenir Margaret düşünceli bir şekilde.

“Size tavsiyem, devriyelerinizin sıklığını ve mesafesini en az ikiye katlayın. Tercihen üç günlük mesafeye..”, diye önerir Efendi Cathber.

“Üç gün.. bu devriyelerin merkezle görüşebileceği yada haber ulaştırabileceği mesafenin üç katı..”, der dwarf kadın.

“Bu benim tavsiyem, Margaret. Ama devriyeleri yeterince sık aralıklarla çıkarırsanız yola, sanıyorum bu iletişim sorunuzu çözecektir.”

“Ve devriye masraflarımızı da en az on iki ile on altı katına çıkaracaktır.”, diye kaynar Margaret.

“Bu konuda Serenity izcileriyle iletişime geçebilirsiniz. Onların Elder Hills’in doğusunu taramalarını isterseniz, en azından bu devriye masraflarını biraz azaltacaktır. O izcileri sessizce geçip size doğudan yaklaşılması oldukça güç.”, der Cathber.

“Adi şerefsiz köpekler!”, diye köpürür Margaret birden. “Ortada hiçbir provokasyon olmadığı halde saldırdılar.. Onursuz çapulcular..”

“Onurmuş!”, diye birden bi laf kaçar Brom’un ağzından..

 

..ve bütün yemekhane sessizliğe bürünür.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Margaret Madish’in gözleri bir anda hiddetle parlar ve masanın öbür tarafında ve az ilerisinde oturan küçük hobbit’e bakar. Genç Brom’un sağında ve solunda oturan ikizler ise sanki görünmek istemiyorlarmış gibi kıpırdamadan öylece dururlar oturdukları yerde.

“Bir şey mi dediniz, Efendi Hobbit?”, diye burnundan solur Margaret.

“Evet, dedim.”, diye huysuzca cevap verir Brom.

“Yanlış anlamış mıyım, acaba? Buraya geldiniz. Adınızı bile daha vermemiş olmanıza rağmen, sizi soframıza misafir ettik, afiyetle yemeğimizi yediniz, muhabbetimize şahitlik ettiniz ve siz, Efendi Hobbit, bizim onurumuzu mu sorguluyorsunuz?”, diye sessizce sorar dwarf kadın.

“Adımı vermedim, çünkü sormadınız. Sofranıza misafir ettiğiniz için ben de yemekleriniz hakkında yorum bile yapmadan yedim. Ama beni bu iki bayan arasına sıkıştırarak, bana şüpheli muamelesi yaptınız. Siz bana söyleyin, Margaret hanım, doğru anlamış mıyım?”, der Brom haşin bir şekilde.

 

Margaret Madish’in gözleri kısılır.

Efendi Cathber ise sesini çıkarmaz.

 

“Neden onurumuzu sorguladığınızı bize açıklar mısınız? Size ne gibi bir yanlışımız oldu da bizi ve onurumuzu sorguluyorsunuz?”, diye kaynayan bir sesle sorar Madish.

“Siz.. Sim Town’dan Endless Sea denizine, Rook dağlarından da Tinker Hills’in güneyine kadar uzanan topraklardaki bütün dwarf’lardan sorumlu değil misiniz?”, diye sorar aynı haşin sesle genç hobbit.

“Bu biraz fazla muallak bir tanımlama oldu, Efendi Hobbit zira bahsettiğiniz topraklarda birçok dwarf yaşıyor.”, der Margaret.

“Dwarf’larının sorumluluğunu üstlenemeyen sizinle neden konuşuyorum ki o zaman? Bana gerçek sorumluyu gösterin.”, diye kendi gözleri kısılmış bir şekilde cevap verir Brom.

 

Margaret Madish’in yüzü kıpkırmızı kesilir.

 

“Aradığınız kişi, babam Argail Smitefast’dir ama kendisi şu anda burada değiller. Bununla beraber, onun sorumlulukları, benim sorumluluklarımdır. Size tavsiyem kendinizi açıklamanızdır zira bu masadan ya ikimiz de canlı kalkacağız, yada sadece birimiz kalkıp gideceğiz!”, der fırtına gibi bir ifadeyle.

“Siz misafirlerinizi hep böyle tehdit mi edersiniz? Ve bana onurdan bahsediyorsunuz! Öyle olsun bakalım..”, diye sessizce yanmaya başlar Brom.

Sonra, yavaşça ayağa kalkar ve herkesin göreceği şekilde oturduğu bankın üstüne çıkar ve dwarf kadına işaret ederek bağırır;

“Madem dwarf’larınızdan siz sorumlusunuz ve kendileri burada olmadığı için Argail Smitefast adına konuştuğunuzu söylüyorsunuz, o zaman, Margaret Madish, sizi Gulls Perch cinayetlerinden sorumlu ve suçlu buluyorum!”

 

Bütün yemekhane ayağa kalkar.

Ortamda ne kadar dwarf varsa hepsinin ellerinde baltaları, kılıçları, topuzları olduğu halde kapkara olmuş suratlarla hobbit’in olduğu yere yürümeye başlarlar.

 

“Margaret.”, der Efendi Cathber sakince. “Efendi Hobbit benim dostum. Ona burada bir şey olursa, Elder Hills’in kepenklerini indirmek zorunda kalırsınız ve ben bununla da yetinmem.”

Margaret hayretle Brom’a, sonra da yaşlı Cathber’e bakar.

“Sizi dostum sanmıştım Efendi Cathber.”, diye fena halde kırılmış bir şekilde fısıldar Margaret.

“Ve bu konuda da her zaman haklıydın, sevgili Margaret zira ben hala ver her zaman senin dostunum. Ama genç hobbit’in ithamlarını cevapsız bırakamazsın ve susturamazsın.”, diye nazikçe cevap verir yaşlı adam.

 

Margaret kaşlarını çatar, sonra bir elini kaldırır ve bütün dwarf’lar oldukları yerde dururlar.

 

“Bu fevkalade ciddi bir itham, Efendi Hobbit. Bizim Gulls Perch ile herhangi bir ilişkimiz yada alıp veremediğimiz yok. Orası bize ait değil, asla da olmadı. Orada fey’ler yaşar ve bizler de onların yanlız bırakılma isteğine saygı gösterir ve onlara bulaşmayız. Orası bize yasak!”, der Margaret.

“O zaman bana açıklar mısınız? Bundan 1 yıl, 6 ay ve 28 gün önce orada dwarf’larınızın ne işi vardı?”, diye gırtlağını yırtarcasına haykırır genç hobbit. “Makinaları ile maden ve değerli taş çıkarmak için oradaydılar ve zehirli atıklarını vadinin sularına boşaltarak oradaki bir çok fey’in ölmesine sebep oldular.. O dwarf’lar ve beraberlerinde getirdikleri paralı fedaileriyle savaşmak zorunda kaldım ve bu bana çok pahalıya mal oldu!”

Margaret bir anda bir şeye uyanmış gibi gözleri de, omuzları da çöker..

“Bu dwarf’lar.. sorumluluğumuz olan toprakların dışından gelmiş olabilirler, Efendi Hobbit.”, diye konuşur ama sesinde belirgin bir umutsuzluk var gibidir.

“Mad Ussa!”, diye hırlar Brom. “Başlarındaki ve elimden kurtulmayı başaran tek dwarf’un adı buydu! Bu isim size tanıdık geliyorsa ve azıcık onurunuz varsa bunu itiraf edersiniz!”

 

Margaret Madish’in bir anda beti benzi atar ve içi boşalmış su tulumu gibi ezilir.

Dridges’inde..

O masadaki bütün dwarf’lar bir anda çökerler..

 

“Bu ismi biliyoruz, Efendi Hobbit.”, der Margaret sessizce.

“Sizin dwarf’larınızdandı demek!”, diye köpürür Brom.

“Evet. Bir zamanlar bizim dwarf’larımızdandı.. Romilus “Mad” Ussa.. benim oğlumdu..”

“Ve hayvanın da tekiydi..”, der yan taraftan Dridges ağlamaklı bir sesle. “Ablam burada olsaydı kahrolurdu şimdi.”

 

Brom ise çoktan kahrolmuş bir suratla iki dişi dwarf’a da bakar..

..ve kendi omuzları da çöker..

..zira aradığı suçluları bulmuştur, ama istediği adaleti bulamayacaktır.

 

“Bu.. size neye mal oldu, Efendi Hobbit? Mümkünse telafi etmek isteriz.”, der Margaret dolu gözlerler.

 

Genç Brom öylece Margaret Madish’e bakar..

..ve olduğu yerde titreyip hıçkırmaya başlar.

 

“Bana mal olanı ödeyemezsiniz, Margaret hanım. Mad Ussa benden Aremela’mı aldı.. ve o paha biçilmez, tertemiz bir ruhtu..”, der..

..ve bir anda tamamen dağılır.

 

Brom Bumblebrim, son 1 yıl, 6 ay ve 28 gün boyunca içinde sakladığını, bastırıp unuttuğunu, sindirip sildiğini sandığı kaybı, kahrı, utancı ve acısı bir anda ve tamamen kurtulur ondan ve küçük bir çocuk gibi ağlamaya başlar.

 

“Senin Mad Ussa’n onu öldürürken, o katiline değil, benim yüzüme bakmayı seçti. O.. o kadar saf.. ve sevgi dolu bir kızdı ki.. Beni kurtarmak için kendi hayatını feda etti.. Bunun nasıl bir telafisi olabilir ki?”

 

Margaret Madish kırılmış bir anne olarak, olduğu yerden, hıçkırıklarla ağlayan küçük hobbit’e bakar.

Yaşlı Cathber ise, boşlukları en sonunda doldurulmuş hikaye ile ne yapacağını düşünüyor gibidir.

Dridges çöktüğü yerden kalkar, masanın etrafından dolanır ve genç hobbit’in yanına gelir. Yüzleri buruşmuş olan ikizler kenara çekilirler ve kız kardeşleri küçük hobbit’e sarılır.

 

“Ben.. bir zamanlar abim olan Ussa’nın yaptıklarından dolayı ne kadar özür dileyeceğimi bile bilmiyorum. Ussa’nın aramızdan kovulmasının sebebi bendim halbuki. Yıllar önce beni ve Lady ablamı içeren ahmakça bir işe kalkıştı ve bunun sonucunda da topraklarımızdan sürüldü.. Belli ki ona vermemiz gereken ceza bununla kalmamalıydı.”

 

Brom sakince Dridges’in kollarından kurtulur ve kızın annesine, Margaret Madish’e yaklaşır.

 

“Gulls Perch fey’lerinin kaybını telafi edemeyiz. Ama bir şekilde bunun, ödeyebileceğimiz bir karşılığı olmalı, Efendi Hobbit”, diye önünde dikilmiş ve kendisine acımasızca bakan küçük hobbit’e yalvarır Margaret.

“Yapılan cinayetlerin bir karşılığı yok, Argail Smitefast kızı Margaret Madish..”, der Brom gözleri gibi acımasız kelimelerle.

 

Genç hobbit’in sesinde ürkütücü ve hayret uyandıran bir güç vardır sanki ve etrafındaki herkes korkuyla büyülenmiş bir şekilde bakarlar ona.

 

“Ama size ait olana eksik verdiğiniz cezayı telafi edebilirsiniz.”

“Nasıl?”, diye sorar Margaret, kerpiç gibi olmuş bir ifadeyle..

 

“Katilin annesi olarak sen ve onurun.. Gulls Perch’e geleceksiniz ve orada kaderinizle yüzleşeceksiniz. Çocuklarınız da Gulls Perch’e herhangi bir başka ölümlünün bir daha izinsiz girmesini engellemek için vadinin girişine, fey’lerin uygun gördüğü yer ve mesafeye bir karakol kuracaklar ve her yıl, her gün ve her saat orayı koruyacaklar. Bu artık sizin boyun borcunuz ve onurunuz olacak. Sözünüzde durduğunuz sürece kaderiniz devam edecek. Onurunuzdan döndüğünüz günde ise kaderiniz bitecek!”, diye yankılanır Brom’un kati sesi tüm şantiyede.

 

Masadaki herkes ve yemekhanedeki bütün dwarf’lar dehşet ve korkuyla küçük hobbit’e bakarlar zira bunlar, Argail Smitefast kızı Margaret Madish’den istenebilecek ezici taleplerdir ama seslerini çıkaramazlar ve kıpırdayamazlar çünkü sesin kendisinde de ezici bir güçtür vardır..

Efendi Cathber kısılmış gözlerle küçük hobbit’e bakar ve sessizce fısıldar;

“Titania?”

 

Margaret Madish ise sadece başını eğer ve “Kabul.”, der.

 

“Sana sunulan kadere boyun eğip senden talep edilenleri kabul ediyor musun, Margaret Madish?”, diye sorar Brom, haşin bir sesle.

 

“Kabul ediyorum.”, der Margaret.

 

“Oğlunun cürümü karşılığında ödemeyi kabul ettiğin cezayı çekmeyi göze alıyor musun, Margaret Madish?”, diye sorar Brom, acımasızca.

 

“Kabul ediyorum.”, der kadın sessizce.

 

“Oğlun bizden pek sevdiğimiz canları aldı. Onun bizden aldığı sevgililerimiz karşılığında onu ve cezasını bize bırakmayı kabul ediyor musun, Argail Smitefast kızı Margaret Madish?”, diye sorar Brom, zalimce..

 

“K.. Kabul ediyorum..”, der Madish ve kadının hıçkırıkları duyulur.

 

“O zaman seni ve onurunu, bir ay ve bir gün içerisinde, vadimizin girişinde bekliyor olacağız!”, der Brom..

 

..ve dolu gözler, boş bir ruh, yıkık bir dünya ve kırık bir kalple oradan ve Elder Hills’den ayrılır çünkü bir çift lafını söylemiştir.

 

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” IX ile
devam edecek..

 


 

 

arashkan şehri dungeons and dragons duygusal groups karakter analizi komedi modül role play serenity the plot thickens tundra walkers Whispers; A Cabal

Quiet In The Library

Quiet In The Library

Timeline:

Arcantonic and Brom slip silently into the night to do somethings that might very well break the prophecy they were sent for.

Adamant that she must do what she set out to do, Brom has little choice but to help accompany the ‘cute little demon’ of a gnomic girl.

 

This story takes place on the same night as
“Benim gitmem lazım.”
The Returning of Shal -ah Galad
Geleceğin Adımları
“Not Yets” and POV’s (18+)
and right after
Between The Blinds.

 

 

THAT. WAS. AWSOOOOOME!“, Tonic half shrieked, half cackled with manic fervent and triumphant hysteria. “I can’t believe she held me.. No!.. She hugged me! The Riverin of High Woods, The Princess of Bari Na-ammen, the daughter of Ri Grandaleren and Rise Nadine Graciousward.. THE FUTURE QUEEN OF THE HIGH ELVES, Alor’Nadien ne Feymist herself, my twin sister by adoption, no less, and she hugged me! Oww my Gosh, she smelled so nice.. So warm.. And you know what? I think I will go visit her again, once this is all over. Just for more of that!”

“Girl.. She offered you the throne of Bari Na-Ammen, literally, and all you can think of is her hugs? I’ll be the first one to admit, she is a beauty, par to Wraiven, but really, now.. Your priorities are a tad eschewed.”, Brom said with a bemused tone.

“Look here, you little hobbit!”, she said pointing a tiny finger at him. “This here is the hair of a Princess. And not just any princes, but that of Alor’Nadien ne, herself! And not just a snippet, either. She gave me a whooooole strand!”

 

Her tiny finger, the one she was pointing at Brom, was nearly all black! Because her fingers were so small, and the Princess truly had had very long hair, flowing nearly all the way down to her feet. She had enlaced the hair around and around her finger until it had all but covered it.

And now, the little gnomic girl was skipping and hopping like she was the proud owner of one of the rarest wonders in the kingdom..

..which, she was!

 

“You are such a dork, Tonic.”, Brom smiled. “..And a fangirl!”

 

The two had left the huge Dorin guy and the beautiful, graceful, and pretty princess behind and were heading to their next, and hopefully, last stop for the evening; to the Great Arashkan Library.

Why was every officious building in the city named ‘Great’, Brom had wondered.

The Great Arashkan Courthouse, The Great Arashkan Library, The Great Arashkan Arena, The Great Spires, The Great First Lord Princeps Palace.. It wasn’t like there was another city just over the hill with a courthouse, a library, an arena, some spires nor another first lord that one would confuse, now, was there?

Or perhaps there was some ‘baby’ Arashkan courthouses, libraries, arenas, spires, and first lord palaces and hence, the ‘great’ ones had real and practical significance.

Brom couldn’t imagine a conversation where some stranger would ask; “Excuse me, mate, where’s the First Lord’s Palace?”, and get a reply, “Which one? I mean, we have so many!”.

Brom suspected, that conversation would devolve into something like;

“The ‘great’ one..”

“Yea, okay, but which one? We have a lot of ‘great’ first lords in Arashkan. You’ll have to be a bit more specific, mate!”

“How many First Lord’s do you have, in this city?”

“19,876 by the last count. We had a new First Lord spawn just the other day!”

 

Apparently, Brom’s live imagination was at play again!

 

But there was, however, some truth in his creative perception. All these ‘greats’ didn’t make the city anymore endearing.. Only pompous! No one, it seemed, was near-honestly humble like hobbits in this world. Hobbits lived in nice, quiet, rolling hills. They didn’t build giant monuments, nor put awesome statues to impress others. Seemed a little like too much work for no gain at all. Hobbits made their homes in the hills and.. well.. they lived in them.. Happily too!

The near-honestly was because hobbits were just unenthusiastically lazy to be bothered by such frivolities!

Elves, humans, gnomes, dwarves.. none of them ever seemed satisfied with what they already had. Always they would thrive for more..

..and still, be unhappy.

Just how stupid was that?

 

“Brom.”, Tonic said sternly. “I know what she offered. Think of my history. I know what power is. I lived with my uncle for years. And I know what power can do to you. My uncle.. He had power. Lots and lots of it. Even his demons feared him and it really is hard to instill fear in a demon. And look what it brought him. Banishment to the depths of hell he is never coming back from. It is possible he is still alive. And burning perpetually there.. And Heavens willing, he should burn for more, and then some.”

“I.. can’t say I admire his disposition. But why? Why did Nadine banish him and not just kill him and be done with? Death seems kinda more permanent, don’t you think?”, asked Brom a bit taken aback by the little gnomic girl’s savage tone.

“No. Death is not always thus permanent. Not for guys like my uncle..”, she replied, her tone much more subdued now than just a moment before.

“Ow? How do you mean?”

“My uncle, Arcanton.. He made many deals with many beings.. Outsiders.. Creatures that do not belong to our plane of existence. Planes where time and space get distorted. You literally can’t kill those creatures, Brom. You can only banish them from your own reality and hope some fool will not summon them back.. At least not in your lifetime!”, Tonic said quietly.

“Hmm.. So Arcanton made deals with things out of our plane of existence. But so did Wraiven, come to think of it, did she not? I mean, The Raven Queen doesn’t exactly belong to our plane of existence either, you know.”, Brom said carefully.

“Seressa did not make deals with the Raven Queen, Brom. Not in the sense that my uncle did. My pairs soul is her own. And belongs only to her. I doubt under any circumstance would she give up her soul to anyone.. or anything! Seressa is bonded with the Raven Queen via a pact. She does her bidding in return for her queen sharing a part of her power and knowledge with her. It is sort of a mutually beneficial agreement between two parties. She can, if she wanted, dissolve that bond. Yes, she will lose the Raven Queen’s favor and the power she imparts to her, but the fact remains; she can end the bond..”, Tonic tried to explain.

“So she can.. But I still don’t see the difference.”, said Brom as he squinted into the night.

“The difference is, unless you got more balls than brains, you literally can’t break the deals you make with Outsiders. Once the deal is done, your soul is on the market! It’s ‘Going.. Going.. Going.. Gone!’“, she said seriously.

“Well, that sucks.. I suppose. I like it that Seressa is free. I like her free. And she should always be free. Social rhetorics do her enough injustice and chain her as it is. She doesn’t need any more constraints.”, Brom said quietly.

 

The two walked on for some time in companionable silence. As it turned out, they ended up going the longest possible way around, taking the streets between the Officers District and Heaven Park, behind the Archery Military Camp, and by the Lights Temple. For some reason, the First Lords Palace and the streets surrounding it seemed to be teaming with burly, scowling patrols and neither Brom nor Tonic needed any complications or altercations with the city’s law enforcement’s that late, that night.

 

“Don’t.”, Brom said finally.

“Don’t what?”, asked Tonic, a bit surprised.

“Don’t ask the question you have been meaning to ask all night, Miss Tonic.”, he said with a destitute voice.

“Actually, I wasn’t going to ask anything.. And you really don’t need to ‘Miss’ me you know. Every time you say ‘Miss Tonic’, it sounds like ‘I miss Tonic!’ in my head, and that’s just weird.. and creepy!”, she said.

“Well, now. That is weird.. And creepy..”, mused Brom, but it seemed his mind was elsewhere.

“I did wonder though..”, Tonic began.

“And that.. is what I meant when I said, ‘don’t’!”, Brom frowned.

“You know. It isn’t fair you get to do all these psychoanalysis on me and then fend me off when I want to ask you some personal questions.”, she sniffed.

“I am not the one with the accumulated issues, Miss— Tonic.”, replied Brom, but there was no heat nor beration in his voice.

“So only people with decent backgrounds get to analyze others, then?”, asked Tonic mildly.

“No.. There just isn’t anything there to analyze.”, Brom replied allusively.

“Ahh.. I see.. So it’s perfectly alright if I did ask you a few personal questions, then?”, said Tonic with a victorious smirk.

“What? No.. How did you even get to that conclusion, girl?”, replied the hobbit feeling exasperated.

“Using awesome logic!”, smirked Tonic again.

“Using logic..”, snorted Brom. “You are not going to let this go, are you, girl?”

“Nope.”, replied Tonic happily. “So.. What do you see in Seressa?”

“Thought I already told you that. Just this evening. At least twice.”, frowned Brom.

“Yes, and no. Your description of her was a bit.. too intimate and heartfelt.. One could argue it’d make an excellent book cover, let’s say.”, said Tonic tentatively.

“I don’t know what kind of books you are into, girl, but I would suggest you read something that has actual literature in them.”, Brom scowled now.

“So you don’t like her, then?”, she blurted.

“Now why wouldn’t I like her? I mean, what is there not to like?”, replied Brom honestly.

“So you do like her..”

“Ow. My. Gosh, girl. You are going to push this in your direction whatever I say!”, exclaimed Brom, waving his hands.

“I just want you to give me an honest, and straight answer. Is that too much to ask? I mean, we are friends, right?”, persisted the gnomic girl.

“Just because we are friends, that doesn’t mean we share everything..”, said Brom exasperated.

“But you said, ‘We suffer. We mourn. We sing and we celebrate.. We do. And what we do, we share!‘. Your words, not mine.”

 

Brom ‘hoo boy’ed.

The little demon was persistent.. and she stuck on him..

..like a tick!

 

“That is possibly the worst misuse of a friendly conversation, Miss Tonic!”, Brom said angrily. “But I will tell you, just to get you off my back!”

“Yeshh!”, Tonic fisted her hand into the air. “Victory!”

 

“When I see your pair.. No.. When I see Wraiven, I sometimes wish I was a taller man. And better looking, perhaps. ‘Cooler’, so to speak. Maybe a bit more muscular.. You know, the type girls like to ogle at.

 

I love everything about her and she sees me only as something that she can, perhaps, cute into her coin purse. Not that I would mind being pursed by her, but that will still not make her see me in the light that I would rather have her see me.. If that makes any kind of sense to you.

 

We are so impossibly different, yet she makes me simply not care. Which is the core of the problem. She doesn’t see me that way, period. I mean, what am I to her, really, but a bushy little hobbit?”, said Brom then fell silent. This night had offered him many wonders. Just not the ones he would have wished for.

 

Tonic stared at the back of the hobbit as they once more fell silent.

She had been surprised by this unscrupulous hobbit a few too many times this evening. But this last bit gave her a whole new insight about him because he hadn’t been staring at her pair for the simple visual pleasure of having ogled at a very beautiful, proportionately curvy, comely buxom, life inducingly vibrant, deservingly exhilarating, darkly mysterious, and honestly alluring figure, counter-underlined by some macho male animal instinct, but for something more. Something that was intimate. Something that had real depth.

Tonic suddenly felt angry and jealous.

For all her pretense otherwise, she didn’t feel like sharing her pair with anyone, even though she had taken her pair a bit too much for granted.

Then she felt shame.

The hobbit —No! Not the hobbit.. ‘Brom’, had done nothing but give his best to help a cranky, cantankerous, contrary, grumpy and surly little girl his all, and not just that evening, but carefully, every day, ever since they had met. And for some reason, Tonic didn’t think he’d done any of it to gain favor with her pair, by proxy. For all his seeming indifference towards everything, lack of base enthusiasm, exasperation level of sloth, and blatantly unscrupulous attitudes, he was smart, cunning, always seemed to show unsolicited kindness, and he was loyal, educated, and well-spoken, even though he hadn’t been to an academy such as Melshieve and thus far, he’d more than pulled his weight in fights.

Much better than she had!

Hells bells, he’d also played that lyre like a siren! She remembered all the times she’d thought he was just staring at her pair’s butt, while he had persistently claimed he was composing a song.. in his mind!

And he had been telling the truth all along.

‘The Endless White’.

The tune he had played, back at the inn that very evening was something that was simply ‘mad’..

..and Tonic had loved it!

And now she didn’t want to share her pair with him?

Like her pair was hers to give or not..

Just how arrogant was that?

 

“Yes.”, inner Tonic said. “You really are selfish, you know.”

“Whose side are you anyway?”, blazed Tonic but her heart hadn’t really been in it. She’d flared more out of ‘muscle reflex’ than true intent.

“Does it matter? It was you, who wanted to try ‘this way for some..’, wasn’t it? Now you want to quit? I wasn’t aware it would be this short. Must have missed the memo. Had I known you’d be this fickle, I wouldn’t have fought against it so hard, knowing you’d come around on the morrow..”, inner Tonic said, and she didn’t even bother with the sarcasm.

Tonic shut up.

From the inside!

 

No. The hobbit was not just ogling at a very beautiful, proportionately curvy, comely buxom, life-inducingly vibrant, deservingly exhilarating, darkly mysterious, and honestly alluring figure.

Brom was staring at the heart of all that and desolately knew, he could never have it.

The ogling was just his way of fooling those around him..

..and himself.

 

“You could tell her.”, she braved mutely.

 

“To what end? There’s nothing neither of us can do about it, particularly if she doesn’t see me that way. If I tell her, all I will get is either the basic ‘You are my friend’, talk or the infamous ‘But I love you like a brother’, talk, which I would rather forgo and Heavens forbid, will never happen. However Seressa sees me, I never want her to love me like a ‘brother’..”, replied Brom, and not without a good dose of bitter disgust.

 

“So you are going to do nothing?”, asked Tonic incredulously.

 

“I never claimed to be a brave man, Tonic. As a matter of fact, I did say I was a coward, this very evening, I might add. Being refused by someone as awesome as Wraiven is not something I ever want to experience. I’d rather just ogle and make sure she sees me doing it.”, he said quietly.

 

“Make sure she sees you? Why? That doesn’t make sense.”, said Tonic befuddled.

“I don’t like sneak-peaking at her. Feels wrong. Feels like cheating.. Feels immoral —and yes, I am fully aware of the monumentally depraved irony there. That doesn’t change the way I feel, though.”, said Brom, frowning a bit.

 

“But.. but you are suffering and she doesn’t even know!”, bewailed Tonic.

“What’s got you so riled. It’s my problem. I’d rather look at that beautiful and wonderful, and beautifully wonderful girl with the impossible dream of a ‘chance’, than never to be able to look at her again when I get refused or be declared as ‘loved like a brother’!”, said Brom, gruffly.

Tonic ran up to Brom and stopped right in front of him and looked him in the eyes.

“That’s.. That’s just wrong, Brom.. and sad..”, she said with brimming eyes.

“Well. I am a sad sort of man. I got a problem, and I am using the cowardly way out. Nobody is feeling bad and no one is getting hurt..”, he said flatly.

“Accept you.”, she said quietly.

“Yea, well. There you have it. Chew on that psychoanalysis if you will, Miss Tonic.”, said Brom, brushed past the gnomic girl and with determined steps, started towards The Great Arashkan Library..

✱ ✱ ✱

Tell me again.”, said Brom with a mute, stoic voice. “What do I say to this Tinker-guy, again? And how in the blazes am I even going to get up to that window anyway? It must be at least fifty-five feet up there. Probably more, since this is a library. They would require higher ceilings to store all the books.”

 

Brom didn’t feel well. He had never wanted to divulge his feelings about the very tall, very dark girl to anyone. And certainly not to Tonic. Not because he thought she couldn’t keep the knowledge to herself, but perhaps, and because, he thought, she would keep it to herself.

“Damit.”, he thought. “Why now? Why tonight, of all nights?”

Had it been the tune he’d played to the audience that evening?

The one he’d named a tad grandly as; The Endless White.

He knew he should have named it just The White... or even White... but white was just too generic.

Or perhaps it was the song he’d sang after that; Time.

In all honesty, Brom Bumblebrim knew, he just knew, it wasn’t him, who’d written that song. Unlike any other song he had written, this one had ‘come’ to him.. and in the most literal sense possible. Word by word, the song had written itself in his mind and heart during his two-year sojourn from Bowling Hills, all the way to Shakehands.. Which is when he’d met Cora. But tonight had been the first time he had actually put it on display, so to speak. And now, the song was out..

..and out of its ‘time’, Brom thought with a sardonic inner snort.

Or perhaps it was because of having met an angelic being.. or seen that dark, the very sinister-looking man he’d ended up feeling ‘distaste’ at best, then getting all his emotions totally eroded when he saw the same, sinister man looking at the sweet little skinny girl the way he had. And the look she had given him had been emotionally ruinous all by itself for Brom.

He was a bard, damit, and love was the bread and butter for all bards.. But the thing between those two.. he found he couldn’t define it..

..because he could not comprehend it.

It had been so.. nubile in its beauty..

So primevally intense.

There had been no decorum to it. Only base, raw, savage, and somehow, awe-inspiringly tender and desperately lonely longing in the look the two, very unlikely man and girl, were giving one another.

And they were giving it in a sense that was singularly unique! It made other people’s love seem like they were merely and briefly lending their hearts to others, while those two had already and literally given theirs.

So much so that what beat in one, was actually the heart of the other..

 

What man, woman —or bard— could truly comprehend that?

 

The intermixed irony that was put under the broad beam of a bright spotlight was not lost on Brom at all;

One, inhumane human, and one, infinitely humane, inhuman!

It was likely that very destitution the two had, that’d sparked the fire that had previously been a mere and happy little kindle..

..into searing pain.

 

“Damit!”

 

Tonic gave Brom an even look.

Whether she surmised what was really going through the hobbit’s mind, she kept it to herself.

For now, at least.

Which was a grace, all by itself.

 

“I have seen you climb walls before, Brom. That cloak of yours will more than suffice. If you want, though, I can give you a potion that will make you climb pretty much any surface. Another for you to pass through any gap, or to safely float down. I can send a rope all the way up there.. The window is in range.”, she listed methodically. “I suppose, if you want, I can bring out Mechaber. He can give you a fifteen feet head-start sort of a jump. But I haven’t really had the opportunity to field test that. And I can’t promise a quiet landing. Likely, it will bring a lot of patrols upon us. I am guessing you’d rather avoid that.”

“I am guessing, you would rather avoid that!”, scowled Brom.

“Yes. Yes, I would.. Very much.. The technology behind Mechaber is not out yet, and I would rather it didn’t. Not yet, and not until it’s perfected and certainly not until I install the self-destruct unit in it.”, she said seriously.

“The self— what?”, asked Brom incredulously.

“Self-destruct unit.. You didn’t think I would artifice something as dangerous and deadly as Mechaber and then hand it over to the irresponsible humankind, or have it stolen, now did you? I designed it. I must make sure it never falls into wrong hands..”, Tonic said like she was paraphrasing from a blood-signed doctrine!

“Ooookay.. Good, we got that cleared, then.”, Brom said.

“Mechaber is serious business, Brom. Nothing to joke about. The fact that you have seen it, let alone know about it is a sign of how much Seressa trusts you because if it were up to me, you’d have never seen, nor heard mention of it.. Well.. not for some time, anyway.”

“Ooookay.. Good to know where we stand too, then.”, Brom said with the same tone.

Tonic scowled.

“Look, just because you like someone, doesn’t mean you hand over the nuclear launch codes to them, alright!”, she said with an exasperated voice.

“The what lunch codes?”

“Never mind.”, said Tonic. “Read it in some silly futuristic sci-fi book.”

“Psychic-what? What are you talking about, girl? Just what the hell kind of books are you reading?”, Brom asked.

“Look, the story begins when a pretty Erossian spy falls in love with a mad and delusional Camerican nuclear scientist—”, the gnomic girl promptly began..

“Tonic!.. It’s late. I am tired and in all sorts of ways.. Let’s just get this over with, shall we? I am sure Cora and your pair have noticed we have been too quiet by now and gone to your room to check and see as to why! I think the story about some mad psychic-whatsit can wait, don’t you?”

“Right..”, said Tonic and blushed a bit. “Just tell him what I told you. Don’t loiter. Don’t chit-chat. Get in. Tell him. Get out. And..”

Brom cocked one eyebrow.

“And?”

“..And, thank you. I made you do things tonight you would rather not have done.. At least not with me, nor for me.. So.. Thank you..”, she said with a small voice.

“You are welcome, Miss Tonic. And no, I wouldn’t have done any of this, not tonight, not ever, but not because of you. I just wouldn’t have done them because I would rather have taken a light snack, cleaned and tuned my lyre, and then went to sleep. Thanks to you, it is unlikely I will find any light snacks nor find the time to neither clean nor tune my lyre. And because it’s nearly the end of the night, I will not be getting any sleep either..”, Brom said.

Tonic frowned.. and felt a bit.. hurt..

“But I did do all the things I would rather have not, and I am now a better man for it.. All because of you.. So.. Thank you!”, he added with a smile.

Tonic’s eyes teared.

“Go.. Now.. Or I shall call you an ass and totally ruin the moment, Brom Bumblebrim!”, she sniffled.

 

Brom smirked, turned around, pulled his magic cloak around him..

..and started climbing up the side of The Great Arashkan Library like some odd lizard or possibly, an arachnid!

✱ ✱ ✱

Who is there?”, a slightly tenoric male voice whispered harshly in the darkness.

“It is I, The Ghost of Silent Hills Past, Present, and Future!”, spoke Brom, with a hoarse, hollow voice as he produced a very high, very eerie, screaming tune from his lyre.

 

The poor antic instrument wept at her misuse.

 

Brom had found the ‘Tinker-guy’ with relative ease. The gnome was taller than Tonic but while the gnomic girl was proportionally slim, this gnome, the possible great, great, great-something grandson of Prince Gordigon was a bit on the stocky side. Though he looked quite young and robust and had keen, intelligent, and pursuing eyes.

Brom had thought of a dozen different ways of approaching the gnome, including stepping up to him and saying, “Hallo there, matie. Got somin te tell yer! Go there them Silent ‘ills an’ grab what’s there fer yer self and be quik ’bout tit! And while at tit, quit mawnin’ ’bout things ‘cuz non wuz yer falt! But I’d suggis yer watch yer arse cuz sum fellers wantsit!”

And now he was gnawing his knuckles, hiding a few rows, behind and above him, stuck on the ceiling!

 

“Whot?”, the gnome, Tinker-guy, said in a baffled and spooked voice.. And one of his hands formed claws as a huge ball of fire appeared in it!

 

“Ow crap!”, thought Brom. “A trigger happy fireballer!.. We are in a bloody library, damit! Who uses a fire hall in a library? That is a universal reason for contempt, almost akin to speaking aloud in a theater! Doesn’t he know there’s a special kind of hell for people like that? And this idiot is the heir to Silent Hills?”

He produced his own Wand of Ice, just in case the fool actually did fire his ball and he had to put out the fires!

 

And just then, they heard a monotonous, matronly voice echo.

 

“QUIET IN THE LIBRARY, OR YOU WILL BE FINED! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

 

“What the..”, said the gnome, Tinker-guy.

Brom snickered. Ow, this was going to be fun!

“It is I, The Ghost of Silent Hills Past, Present, and Future!”, he repeated, with the same hoarse, hollow voice.

“QUIET IN THE LIBRARY, 50 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“And I have come to give you tidings from the beyond, young Tinker-guy!”, hallowed Brom.

The gnome, Tinker-guy, cocked an eyebrow, his face puzzled.

“QUIET IN THE LIBRARY, 100 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“What the hell?”, the Tinker-guy said.

“QUIET IN THE LIBRARY, 150 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

Brom snickered, some more. If Tonic caught him doing this, she’d have his hide, and then some!

“You shall go to Silent Hills.. There you will find your kin..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 200 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“You must reclaim your heritage..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 250 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Ow. My. Gosh!”, exclaimed the Tinker-guy. “Can you please stop?!”

“QUIET IN THE LIBRARY, 300 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“No. I can’t!”, moaned Brom.

“QUIET IN THE LIBRARY, 350 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“For I..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 400 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“..am the Ghost of Silent..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 450 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“..Hills, Past..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 500 CREDITS! YOU ARE NOW BARRED FROM THE LIBRARY FOR A WEEK. PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“..Present and Future!”

“QUIET IN THE LIBRARY, 550 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Stop!”, cried the gnome!

“QUIET IN THE LIBRARY, 600 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“And you shall do my bidding..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 650 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Stop. Just stop!”, shrieked the Tinker-guy in desperation.

“QUIET IN THE LIBRARY, 700 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“No. I can’t..”, repeated Brom, his eyes shut, his face flushed and he had started doing strange, snorting, bubbling noises.

“QUIET IN THE LIBRARY, 750 CREDITS! YOU ARE NOW BARRED FROM THE LIBRARY FOR A MONTH. PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“You shall go to Silent Hills, and into the Demon Fog to reclaim your birthright..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 800 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“You must also know, young Tinker-guy..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 850 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Stop! You are going to get me permanently..”, cried the gnome.

“QUIET IN THE LIBRARY, 900 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

Brom could hardly breathe by now.

“..what befell you in the past..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 950 CREDITS! PLEASE BE ADVISED; YOU ARE NOW APPROACHING CONDEMN LIMIT. PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“..was not of your doing!”

“QUIET IN THE LIBRARY, 1000 CREDITS! YOU ARE NOW BANNED FROM THE GREAT ARASHKAN LIBRARY. PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Whot?”, exclaimed the gnome and there appeared a haunted expression on his face. A face that bespoke of shame, self-loathing, relief, pain lived, and pain endured..

“QUIET IN THE LIBRARY, 1100 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Those who put your heritage into desolation sent their minions to slay ye and yer line..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 1200 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

The gnome’s face paled. He tried to speak, but words utterly failed him.

“..to ensure, none would ever bring ‘voice’ to Silent Hills..”

And now, Brom wasn’t snickering anymore.

“QUIET IN THE LIBRARY, 1300 CREDITS! PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Hence an evil plan they hatched.. A heinous plan.. And they brought down your home and buried you, and yours..”

“QUIET IN THE LIBRARY, 1400 CREDITS! PLEASE PLEASE BE ADVISED; YOU ARE NOW APPROACHING CIVIL RIGHTS LIMIT. STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

Tears appeared in the Tinkey-guy’s eyes and ran down shamelessly.

“My mother? My father? My brothers and sisters by the dozen? Terrah Doodlebellz? All my friends? My neighbors? —They all died because of me?”

“QUIET IN THE LIBRARY, 1500 CREDITS! THE CIVIC GUARDS ARE ON THEIR WAY. PLEASE STOP BY THE CASHIER FOR THE PAYMENT AND WAIT FOR DETENTION! THANK YOU AND HAVE A NICE DAY.”

“Nay, young Tinkerdome. They all died because someone slew them. They all died to kill your line. Make their sacrifice worth the world, young Tinkerdome..

Reclaim your Heritage.

 

Reclaim your Hills.

 

Reclaim your Kingdom.

 

Reclaim your Throne.

 

Reclaim your Destiny.

 

Reclaim your People.

 

And be a King!

 

And with a job well done, Brom Bumblebrim silently climbed down the ceiling.

Quite as a mouse, he brushed past the devastated Prince Gnine Tinkerdome, the great, great, great-something grandson of Prince Gordigon, got out the window, and skimmed down the walls of The Great Arashkan Library..

✱ ✱ ✱

WHAT DID YOU DO?!“, nearly shrieked Tonic in panic as she grabbed the hobbit and started running back the way they came. “The place is suddenly crawling with civic law enforcement!”

They ran past the Lights Temple, along the Archery Military Camp, and cut through the street between Heaven Park and Officers District.

“I said, just talk to him, say the things, and get out!”, spluttered the gnomic girl.

“Which is pretty much what I did, girl!”, panted Brom, his face flushed and he truly felt tired, both physically and emotionally. And he was scratching the upper end of one leg, near the buttock, just where he couldn’t see.

“What is the matter with you?”, Tonic asked, her eyes wild now.

“I got bit.. Again!..”, spat Brom, and mumbled to himself, “This is the last time I fall for a cute face!”, as they heard someone shout “HALT!“, from behind them.

“Whot?”

“Never.. mind.. Not a story.. for now..”, Brom said with a harsh scowl.

RUN, THEN!“, hissed Tonic.WE CAN’T GET CAUGHT DAMIT! OW. MY. GOSH!

Aaaand the gnomic girl was about to get hit with a full-blown panic now!

Something neither of them needed at that very moment.

“Calm.. down.. girl!”, said Brom harshly, as he huffed, and puffed.

 

The marching footsteps were getting closer.

HALT! HALT I SAY! HALT IN THE NAME OF THE FIRST LORD!“, repeated the same voice from behind, but much closer now, than before.

 

“Can.. you.. disappear?”, Tonic gasped as she ran next to Brom.

“Umm.. Yes.. But only myself!”, breathed Brom heavily.

“Ok, then.. Go.. Shoo! Vanish! Scram!”, she said.

“NO! Not.. leaving you.. Not happening..!”, Brom breathed.

“I can.. take care of.. myself.. damit!”, snarled Tonic.

“Together.. or not.. happening.. I.. never want to.. face a Wraiven.. with you.. missing!”, he gasped.

“Damit!”, she said, produced two vials with green, vaporish something in them, and a tightly packed clay sphere out of her artificer’s satchel. “Here, drink this in ten!”, she said and handed one of the vials to Brom, as she tossed the clay sphere behind her.

“You know, disintegrating civic guards is not a good idea, Tonic..”, Brom said lightly.

There was a stunning bang, and the civic guards on their heels dropped to their knees and slumbered face down.

“Neat..”, admired Brom.

“Won’t keep them down for long. Now shut up and drink! The effects of this potion should last about an hour, possibly more. I am usually generous —or heavy-handed— with ingredients, depending on your point of view.. Meet you at the inn.”, she said and topped her own vial.. and suddenly, Tonic fell apart!

“I like you, Brom Bumblebrim.”, she said in a warbling, escaping, gaseous, and fading voice. “If you are so bent on martyring alone, I shall abide by your wishes. But you shouldn’t decide for Wraiven without bothering to ask her. That truly is cowardly. And not really any different than all the other animals out there who only see the pinks and never wonder what’s in it.. I made that mistake and it cost me—”

Whatever it had cost Arcantonic, she couldn’t say.

Her form drifted away in a hazy wisp of smoke!

 

Brom scowled after the now gone gnomic girl.

“Inserting the last word right before the disappearing act.. Cheap, Miss Tonic. Very cheap! Well, I am warning you now, girl, there’s a whole slew of pain coming your way..”, he said darkly and drank his own vial..

 

It was the strangest sensation he had ever felt.

It was like his whole body was flying apart into tiny, dust-sized bits! He felt the hair on his bushy head rise on their ends, accept he had no hair left either. Every part of him just.. puffed into smoke, and he got carried off with the slightest wind.

Now all he had to do was somehow steer himself in the general direction of the inn, preferably away from the scores of civic guards.

✱ ✱ ✱

Had a good evening, did you?” asked Cora as she stood in the hallway up the stairs to their rooms in the inn.

Her arms were crossed.

She was scowling at the little hobbit.

And her lips had that pout again.

Brom was smart enough not to comment on how cute Cora looked when she pouted.

Or rather, when she pouted while she was angry!

“Ummm.. Had a good evening yourself, did you?”, replied Brom, as he peered into their room.

 

The room was a wreck!

Everything, including bits of the floorboards, the windows, the window sills, the curtains, the flower pots, the walls, the feather bed, the nightstand, the lamps.. were either broken to bits or were cracked beyond repair. Feathers from the bed matres and the former pillows floated about and covered everywhere while food crumbs, empty and broken plates, bowls, and further cracked mugs and bottles were tossed and scattered haphazardly.

“This is not mere destruction.”, thought Brom in awe. “This is very nearly art! I could literally write an epic on this!”

 

“What did you do, Brom Bumblebrim?”, she fumed from her nose as she loomed over the hobbit, glaring down at him with her glacial blue eyes.

“Again with the ultimatum name use! What is it with my name and ultimatums, girl?”, asked Brom, frowning a bit. “And, I could ask you the same thing, Cora Sleet!.. What did you two do here?”

“We had a girls night. What does it look like? Seressa said we had to wreck the room at the end, so we did.. Was fun like I never had in my life!”, she replied seriously.

“And did you wear pinks too? I know for a fact, neither of you had pajamas!”, smirked Brom.

 

Cora’s eyes blazed and her face pinked.. just a little.. Barely visible, really, and if Brom hadn’t known the barbarian girl for as long as he had, he would have totally missed it.

 

“So.. how did you like it? The pinks, I mean..”, he asked blandly, and secretly kicked himself for having missed perhaps the only chance he would have ever gotten to see a Cora Sleet in Seressa’s mini pinks!

“It was a bit drafty but otherwise comfy!”, she replied with a straight face.

“Any chance for me to—?”, he asked.

“Never happen!”, Cora replied and now she really was scowling. “WHAT. DID. YOU. DO. BROM? We left you so you can calm Tonic. Not make her cry more!”

Brom sighed. He’d really wanted this to be kept between himself and the gnomic girl. Just to preserve her dignity, if nothing else. He didn’t want the cute little demon, as she at times became, to be seen as a ‘break down’ or a ‘cry baby’ and hence, an unreliable ‘loose end’, but there was no going around Cora when she got stubborn as she did now.

“Best way is to pull at it fast and sharp, and get it over with.”, he thought, took a deep breath, and spoke his piece.

 

“Before, she was crying for dubious and barely justifiable reasons.. I, on the other hand, gave her a genuine reason, so now, she is crying for real!”, said Brom and sure as he was a short, bushy-haired hobbit, his voice was now quite low, unsophisticated, and kind. “I am sorry Cora, but the current storm is inevitable. Once it blows, however, she will be done. She will then thank me because she will be feeling much, much better, and be stronger for it!”

 

Cora looked down at the hobbit. But the ice in her glacials were gone and she was looking at him, not with her looming glare, but with the one that said..

‘You and I..’

‘We are equals.’

 

“Something happened.”, she murmured softly.

“No.. Maybe..”, Brom replied evasively.

“Must I drag it out of you, my friend?”, she said with part annoyance, part amusement, and part.. wonder, perhaps?

“I’d rather you didn’t. This one isn’t about me, Cora.. Please.. Let this one go..”, he said without looking up at her.

“Grilled you, did she? Alright, then, go.. You look beat. Missed me in pinks, though.”, she smirked.

“Yea. Missed a lot in pinks tonight.”, he mumbled quietly and left for his room.

✱ ✱ ✱

Tonic, luv..”, said Seressa softly. “Do tell me what’s wrong. It pains me to see you thus.”

Seressa had silently entered the room they had planned on staying that evening like a whisper. She had skimmed the wooden floor, went over to the large, feather bed, scooped up her pair, and cuddled her in her arms.

And like a broken little girl, Tonic had clung onto her very tall, very dark pair and shook violently as she’d wept.

“Tell me, luv. I am your pair. We share.. Share me your hurt.. Please..”, she’d said into her ear.

Arcantonic Palecog clung to pair, spluttering with uncontrollable manic and desperate tears, unable to form words.

“He saved him.. He brought him back!”, was the only thing Seressa could discern out of her.

As to who had saved whom, or brought who back, Tonic’s comprehensibility had ended there.

Clutching something in one hand, she’d wept and wept until she’d slumbered right there in her pairs arms like a cotton doll, as the exhausting venture of the night, unbeknownst to her pair, had finally caught up to her.

Seressa had hugged her pair to her heart’s content, long, long past her slumber with all the love and compassion she could muster, then sighed, “My little luv. You mean the world to me. Please understand that.. And never cry. Be happy!“.

She got up, and lightly limped as she carried her pair, and slowly put her into her bed.

“Hmm..”, she frowned. “I could have sworn I had taken her shoes off before..”

Being careful with the left one, she unlaced her little, cup-sized boots, took them off, and put them down near the bed.

Then she went to the wardrobe and pulled down a heavy quilt and covered her pair with it. Tonic looked more like a sad little kitten, curled up the way she had. Even smaller, the way she slept in a feather bed six times her size and eight times her length.

Seressa walked up to the window and pulled the curtains and closed them. The sun would dawn soon and her pair needed sleep. So did she, for that matter.

The very tall, very dark girl wondered if her pair would mind if she curled right next to her. The feather bed was certainly big enough and the idea appealed to her.

It had been one hell of a night. If she’d known girls nights was this much fun, she’d have patronized Tonic into one, years ago. She did feel a bit guilty though. Her pair had been stuck here and crying all night while she and Cora had partied like there was no tomorrow. Seressa felt like she’d abandoned her pair at a moment of her dire need.

Then she inevitably smiled.

Damn, that barbarian girl knew how to party, though!

She thought she would also have to find a proper way to thank the hobbit, Brom, as well, for keeping Tonic company while she and Cora had dismantled a goodly part of the inn. Seressa loved her pair, but she was not totally blind to her shortcomings, either. She didn’t need to bet to guess her pair had probably made the hobbit’s life miserable during his stay with her.

 

Tonic sighed in her sleep and lost grip of the thing in her clutch. It rolled off the bed and dropped on the floor.

Seressa looked down and frowned.

It was a very, very old, tattered, and crumbled scroll now.

And it looked vaguely.. familiar somehow.

Seressa had a very good memory for things; what people said, their faces, and objects she’d seen, which was why she’d rarely bothered taking any notes back at the academy. She could recite the things her tutors and professors had said almost verbatim, and identify an innumerable variety of objects and readily label them.

It sure had drawn the envy of many of the other students to no end. Seressa had given them a good lesson on ‘humanity’ that being pretty and somewhat ‘silly’ and ‘honestly vain’, didn’t equivalate to ‘stupid’.

Seressa liked feeling ‘pretty’ and ‘beautiful’, and ‘pretty beautiful’, damit..

So, there!

 

Deep down, though, she knew her appearance was mere ointment for the blunt void she felt at never to have felt the love she desperately wanted. The love she wanted had to emanate from a man like the heat from the core of an oven. Like it had to be something that was tangible.

The only problem with that was, the oven was there, men just weren’t emanating the fire.

Only.. temperamental and ephemeral sparks..

Men, it seemed, were definitely into her. And that’s about it. They were never interested in what went through her mind, nor her heart. And none of them wanted a dark, lumbering klutz of a girl with horns, a tail, and a fetish for pinks looming over them for a mate. Only as a plaything, at best..

A curio.

Might as well be an obsidian doll!

Which is what she was now.

She didn’t mind the ‘play’ part. She was very nearly sure it’d be fun. But it was the ‘thing’ that turned the whole idea stale. She just refused to be a ‘thing’ for anyone.

And no one worthy should be seeing her as a thing anyway, right?

She’d gone after the pretty ones. When that failed, she’d gone after the smart ones.. Apparently, whether they were pretty or smart, neither equivalated to ‘heart’, where men were concerned.

But then, what did? What did really equivalate to a heart?

Seressa felt bitterly cheated in life.

And sorely confused.

She was given all these amenities.

They just weren’t of any use..

She perpetually felt like she was a beautiful flower who only attracted pests and wasps, but never the bumblebee..

 

She sighed, and silently she reached down and picked up the rather worn scroll and carefully, tenderly, even, she unrolled it, and with a shocked expression, she read the very old and tattered scroll that had somehow been preserved through centuries, persevered against impossible odds, and had traveled all the way from the depths of Ritual Forest, through a bloody, demon-infested war zone, to here, to find its way back to her pair..

 

“Dear, dear Bumblebrim..”, Seressa said softly with brimming eyes, and a curvy little smile, as she finally figured the ‘who’ in ‘whom’, and remembered too, when and where she had seen the old scroll before; some relative eight hundred years ago, when they were waiting for Tonic, and the Prince Gordigon had given this letter, rolled into a scroll, carelessly laced, but not cased, in the hopes that the ‘courier’ herself would read it!

“I have no idea how you did it, but you have given back my pair a life, and a world of joy.. Thank you, for you are truly, and inexplicably amazing, luv.”

 


arashkan şehri dungeons and dragons duygusal groups karakter analizi komedi modül role play serenity the plot thickens tundra walkers Whispers; A Cabal

Birthright (18+) (Doğum Hakkı)

Birthright (18+)
(Doğum Hakkı)

Timeline:

 

Time.

 

You cannot see it,
you cannot feel it,
taste it, smell it, or hear it.

And yet, it wears the hand,
takes the sight and the sound
and bends the spine!

 

Time.

 

You cannot fight it,
you cannot resist it,
beat it, wound it nor slay it.

You can only yield to it..

 

Time.

 

It is cunning,
it is stingy, ruthless, pitiless
and sparse.

It turns a spark into a fire, and fire into ash.
It grinds mountains to dust.
It gathers trickles into oceans.

It gives birth to rebellions and liberties
and brings down empires..

It gives meaning to patience,
diligence, and vigilance.

It is the key to mortality
and the lock to eternity.

It precedes
and postcedes..

One day we are,
one day we are not.

It is hope and it is despair..

 

Time.

 

Never gentle,
and never kind.

It is what tells us
that the moment we are born,
we have started dying..

It is there,
it is inevitable,
it is unyielding and
unforgiving.

Tic by toc,
it graves away,
leaving less than what we were.

Whatever we have built,
it shall down.
Whatever we have done,
it shall sow..

One would think we’d give life
the meaning it deserves..

 

Time.

 

It is the link between places, spaces, events, and relations by the simple expedience of
relating the past to the future..

It gives meaning..

 

Time.

 

This story.

 

The events in this particular story take place over a vast stretch of time —relatively speaking. It starts shortly after
And Just Beyond That (18+)“,
and ends some eight hundred and fifty years later, in the dark, hidden, rundown, moldy basement of the local thieves’ guild of The Great Arashkan City, where all sorts of stolen goods, documents, and officious papers are kept for bribe and blackmail..

 

 

 

Ow damn..”, someone spat, followed by a string of black, blistering curses.

‘Tonic’, thought Cora. It was never hard to guess who was saying what, even in the pitch dark, as they were now.

When Brom spoke, he always seemed to need to precede what he wanted to say by underlining it with a note or two of his lyre.

When Seressa spoke, she said it with this wide-eyed, ‘always surprised’ tone. And if she was really surprised —or exasperated, she would start with, ‘Ow, for all that’s good and not..’

As for Tonic..

 

Tonic cursed!

At everything.

Every time.

 

If she wasn’t some midgety little gnome and wasn’t so cute, she would have made a great witch, Cora thought, what with all the cursing and all!

Then she wondered what her traits were. Or more to the point, what her friends thought her traits were.

It seemed people could, with quite ease, catch, kill, and skin the traits in others, but never themselves.

Funny how that went.

 

Cora Sleet blew out some steam and harshly whispered, “What is it now, girl?”

‘Girl..?’, she thought. She couldn’t remember any time she referred to anyone using that word, or tone in Ironfrost. Guess Seressa’s habits —and traits were rubbing on to her and Cora didn’t know if that was really a good thing..

“Girl..?”, snorted Brom, from off the other side. “I can’t remember you referring to anyone like that before.”

Cora scowled.

Then stopped.

‘Great, now I am scowling like the midgety gnome!’..

..and scowled some more.

For scowling!

✱ ✱ ✱

 

My pack..”, Tonic groaned. “It’s gone!”

“It’s only a pack.”, said Seressa. “Don’t worry. We’ll get you a new one.. Once we get anywhere that is remotely civilized.”

“No, damit. That pack was where I kept the lot of all my good stuff!”, she groaned again.

In fact, it was more of a moan than a groan.

So much so that her voice trembled like she was about to cry.

 

That got Cora’s attention.

She couldn’t imagine the little gnome crying. Lots and lots of non-stop cussing and swearing, yes, but a crying Tonic?

Crying was so.. out of sorts for Tonic.

‘Out of sorts?’, she thought. Damit, I did it again. I used Seressa’s words..

‘Damit?!’, I just used Tonic’s word. Bloody hell—

Cora decided this was a good time to shut up!

 

“The good stuff? That sounds ominously like some sort of contraband..”, noted Brom.

 

Thank you, Brom. Go on, ask her all the relevant questions..

‘Relevant?’, —damit!.. Ow hell!.. Just did it again..!

 

“What? No, damit. Some of my very important gadgets and hardware were in it. Like my duo-meter, pseudo-emissioner and..”, she stumbled.

“And..?”, asked Brom, as if he knew what a duo-meter or a pseudo-emissioner was. Though he could proudly tell the difference between a hammer and a wrench as one was good for pinning nails while the other was not.

“A letter..”, said Tonic, her voice strained.

“A letter? Who was it from? Didn’t know you received letters. I never do..”, signed Seressa’s voice.

“It wasn’t a letter for me. It was someone else’s letter.”, blushed Tonic’s voice.

 

There was a collective, pregnant silence.

 

“Oookay..”, said Seressa, stretching the word.

“Damit, girl.. If you must know, that silly boy gave it to me so I could give it to his father.. There.. Happy now?”, blazed Tonic.

“Boy? What boy?”, asked Seressa, sounding totally baffled.

“That Gordigon boy..”

“Ahhh.. Prince Gordigon.. had a chat with him in private, did we?”, asked Seressa with an insincerely innocent voice.

“Casting yourself in the third person now, are you? The boy was going to go all out and fight for us against half a hundred ogres just so we could get away. The least I could do was to take his bloody letter to his father.”, admitted Tonic, but not as vehemently as she made it sound like she wanted to.

 

Seressa paused.

So did Brom.

Cora had shut up, so she didn’t even bother to pause.

 

“Ahh.. Well if you did have a private moment with him, luv, I wouldn’t have blamed you. He was a rather handsome devil, he was. And want him to be as you might, he certainly was not a boy. I know boys. That gnome was giving you the kind of looks no boy can imitate. That comes with time, hardship, and on a ‘first sight’ basis.”

“It was not a ‘first sight’ thing, alright? There were no ‘first sights’, no private moments, and no ‘just one kisses’.. or anything else whatsoever going on.. He gave me the letter, and I nearly brained him for it!”, blustered Tonic.

“No, dear luv, you didn’t nearly brain him, you fully brained him! But even if you did any or all of the ‘whatsoever’s, I would’ve said the same; Why not? For all that’s good and not, girl, really, why not? I would have been happy for you if you did. I mean, I can see you blush from where you are, right now. You are literally glowing in the dark! It’s so cute, I could pounce you right now!”, said Seressa with a supremely smug voice.

“I am not blushing. It’s just hot! And there will be no pouncing, thank you very much!”, replied Tonic indignantly, trying very hard to suppress a growl.

“I totally agree. You certainly are hot.. for that ‘boy’!”, said the very tall, very dark girl with a very happy tone.

“The hell I was..”, said Tonic and this time, she did growl.

“Alright..”, butt in Brom, knowing full well he would be very sorry about it in the end, but he just couldn’t help it. “..so it was just a letter from some guy to his father and it got lost. Nothing to worry about, then?”

“Nice..”, he heard Seressa’s voice in triumph.

 

Tonic shut up. A bit like Cora.

 

She was a smart girl with an artificer’s degree. But she knew when it came to mouthing off, she had no chance against Seressa. Her pair was just too good at it and had, had an ‘early start’..

And now, she’d teamed up with the bloody hobbit!

“Taking sides with the unscrupulous little weasel now, are you?”, she croaked.

“Heey..!”, objected Brom, but Tonic ignored him.

Her heart plummeted for she felt betrayed.

But not for long..

Very long, very dark arms came at her from nowhere and she never saw them coming. They came, they wrapped and they held her like clamps.

For the first time, Tonic felt the touch of her pair.. and her smell.. and damit, she smelled so nice! Very much like those pink flowers, whatever they were called —she’d hated herbology at the academy and it had merely been one of those classes she’d been burdened with, just to have filled up her ‘total hours’.

In fact, Tonic thought, her pair smelled exactly like those flowers, but innately, intimately, and infinitely warmer.

As for her touch, Tonic refused to comment on it, not even mentally..

 

“Tonic, luv..”, Seressa said quietly to the little gnome caught in her vast, mind-numbingly warm, enthralling embrace, “..right or wrong, I am and will always be on your side. If ever a side is to be taken, without any doubt or reservation, I will be on the side of my pair, gales and gallows.. But if you felt something for the boy, do not deny this to yourself. Do not deprive yourself of the beautiful feeling that you felt, nor demean his sacrifice by defying his.. As short-lived as it was, he came to you openly and honestly, without deceit or trickery.. Do yourself the same courtesy, if not to him..”

 

Seressa’s voice was kind, tinted with the beckoning hand of tenderness..

Tonic swallowed.. hard.

Her pair was getting near one of those subjects she’d sworn off years ago, after her stupid uncle Arcanton did what he did and was cast out and banished, lepering his whole, extended family in the eyes of the world.

Since then she’d disliked and eventually, hated everything and everyone. She hadn’t even wanted to have anything to do with the silly pairing ritual, the academy had foisted on her.

And here was her pair, literally smoldering that hate and drugging her with her pinks and flowery fragrance —what was the bloody thing called, damit? Creeping Loks? Creeping Flocks? Well, it certainly was creeping her out.. Creeping Phlox.. Yes, that’s what it was called; Creeping Pink Phlox!

 

While she was struggling with pinkses and phloxes, something dawned in Seressa’s mind and she finally got it.

And so did Brom..

..the true significance at the core of Tonic’s ire and grief.

Brom did not say anything, but Seressa did.

 

Tenderly she whispered.

“Oh, my dear girl, you read the letter..”

Tonic did not answer.

Tonic could not answer..

Only a bitter sob escaped her.

“Yes.. Stupid of me, reading someone else’s letter like that.. Stupid, inconsiderate, rude and.. stupid..”, she finally said when she could, with a broken voice.

‘Wow..’, thought Cora, ‘..for Tonic to declare herself ‘inconsiderate’, ‘rude’ and ‘stupid’ so seamlessly and find a fault in her own, she really must be hurting.’

 

“No, my dear, the letter was barely for his father.”, Seressa disagreed softly. “Why else would he have given it to you? He could have handed it over to anyone in his company. They were all trained military. Any number of them could have carried it to his father and we were going nowhere even remotely near Silent Hills. Considering the importance and the time constraints of our mission, he had to have known that you would never have had the chance to take the letter to his father.

No, baby girl, the letter really only had one intended recipient, and she got it. Hence, it was, in fact, for you..”

 

Tonic sobbed again.

“I am so, so happy for you..”, Seressa said with genuine elation.

“Then why? Why would he do this to me.. or to himself?”, she asked, her voice lost in Seressa’s embrace.

 

“Because the moment of our birth, is not who we really are. That is a mere chance. It is the moment of our death, we see who we really are. For the great few, that is choice.. When it comes, it comes at the moment and time, that which is the culmination of our actions and our deeds.. And all the choices we have made thus far..

Gordigon sought a fine, honorable, and beautiful death by carrying out an impossible mission given to him by the Heavens to help us break through the hordes of Themalsar.

He hoped to find a fine, honorable, and beautiful girl to share what life he had was left remaining to him, be it a day or a century..

Wished them both, he did.. and was granted both.

At the same time!

He must have been the luckiest man if there ever was one!”, Seressa breathed to her pair.

 

Tonic sobbed some more..

..with an uncharacteristically broken heart while her pair held her as if to shield her from whatever the world might throw at her, with a steely determination that only bespoke the fact that what her pair felt, she felt as well..

 

Later..

Quite a bit later, really, the little Tonic girl sniffed loudly.

 

“If.. if you pick me up or try and coin purse me, I will hurt you, girl..”, she threatened. She knew she couldn’t, or rather, wouldn’t hurt her pair, and be damned if anyone tried.. No, she would never hurt her, not any more than she’d already done in the past two years, but she was not going to get into a coin purse, damit!

“No, luv. I shan’t. Not that I wouldn’t want to, mind you. In fact, there’s nothing I’d love more, but pairs just don’t rob each other off their dignity.”, whispered Seressa with a smile and unlocked her pink, flowery fragranced embrace, and let go of her little gnome.

 

“Sooo..”, Brom said, trying to skip over the awkward moment, “..about the letter.”

“There’s nothing that can be done.”, Cora finally spoke and felt she had once more found her own voice. “We move on. I can feel we are being hunted. They are moving fast and they are impressively light on their feet, but the wind is on our side. The orken are upon us!”

They started moving again and picked up the pace as much as Brom and Arcantonic could endure.

They made late camp that night, putting as much distance between their pursuers and themselves. They ate cold rations and snuggled under the harsh, military-grade blankets they were given. Soon, everything went quiet and fell asleep.

✱ ✱ ✱

“That was an awesome speech..”, said Arcantonic quietly into the night.

Seressa did not say anything.

“When do you even think of these speeches, girl?”, the gnome asked in a whisper.

“I never do, luv.”, replied Seressa after awhile. “I say them as I feel them. Preparing such a speech precludes a certain amount of pre-intent and interest, hence, ‘falsehood’ and ‘hypocrisy’, neither of which have I ever entertained where you were concerned. I don’t want anything from you, but everything. Because that is how I define friendship.. You give your all for them, becoming whole and more than what you were..

And, you can never burn with the passion of a prewritten speech, because it’s never just the words, luv. It is the honesty, the sincerity, and the.. fire..

It is very much like the vast difference between simple irritation and.. WRATH!“, said the very tall, very dark Seressa, with a voice that burned.

Tonic blinked.. and fell silent.

 

There was a long absence of any sentient voice as Tonic thought of her pair.. and a certain boy. And perhaps for the first time in her life, she felt genuinely wanted. She, who had been a top case for ‘undesirable’ all her life, felt an indescribable, fervor elation..

And she felt brokenly happy as a wet smile appeared on her small, diminutive face.

Happy for having the former by her side, with all the encompassing meaning of the word, and happy for having had the later, as short-lived as it had been.

She listened to the hooting of an owl nearby, the chirping of countless nightcrawlers, and quietly stared at the only part of the starry sky that she could see through the small gap in the thick canopy of the Rituel Forest.

 

Gales and Gallows..?“, whispered Arcantonic into the night.

“Thought you might like it..”, whispered Seressa back, her illustrious voice somewhat drowsy and slurred, now.

“I loved it. It was so.. beautifully said. Did you make that up too?”

“It came to me, then and there.. and I meant every word of it..”

“Gales and Gallows, huh?”

“Gales and Gallows, luv, Gales and Gallows..”

 

Arcantonic silently cursed and raged at her well damned and idiotic uncle, her family, the community at large that she’d been forced to endure, the leperdom at the bloody academy while she mentally throttled the unscrupulous little weasel of a hobbit as well, just so he wouldn’t feel left out, but not the boy she’d barely known, but felt something.. something throbbing.. and aching.. love, perhaps?, nor the very tall, very dark girl that was her pair..

..then bagged them all; her rage, her stubborn little rain cloud, her mental punching bags, her happy moments of incinerating the academy, and more. They wouldn’t be gone. A lifetime of traumatic mistreatment does not just go away. It could, however, be bagged, and that is exactly what she did. Yes, she would certainly let them out for some fresh air and to blow some steam. That kind of pressure couldn’t be ‘just bagged’, either and Tonic had no intention of fooling herself about it. But this prophecy of theirs seemed to promise a lot, by way of ‘depressurizing’ her pend up wrath. And if it helped clear their path off some unwanted obstacles in the form of orcs, goblins, and possibly an ogre or three, it was a win-win, wasn’t it?

“Alright..”

..spoke Arcantonic with a voice that said a lot, and a bit more.

“Gales and Gallows, it is..”

✱ ✱ ✱

 

Bu taraftan.”

Darly Dor, yanında Aager, Inshala, Gnine, Laila ve Merisoul olmak üzere, Büyük Arashkan Şehri’nin bilinmeyen yeraltı dehlizlerine gelmişler, oradan da saklı Hırsızlar Lonca’sının sadece yüksek mertebeli olanlarının bildiği, pis, küf kokulu, karanlık bir mahzenine inmişlerdi.

Darly, Lonca dışı kişilerin buraya gelmeleri için gerekli izinleri üstlerinden alabilmek için, elinde olan ve olmayan ne kadar mal varlığı ve kişisel statüsü varsa kullanmıştı. Ama sonunda buna değecekti. Anglenna yılanı arenada elinden kurtulmayı başarmıştı, ama bu sefer değil.

“Bu sefer değil, Felishia, bu sefer onu yakaladık!”, diye geçirir içinden.

Yanlarında Anglenna’nın olmamasının sebebi de buydu. Udoorin’in bir şerifin oğlu, Lady’nin bir tapınak muhafızı ve prensesin de, eh, bir prenses olması, dolayısıyla da ‘onlar için uygun olmayan bir yer’ bahanesi, gerçekte Anglenna’nın gelmesini engellemek içindi..

Darly, grubu birçok kilitli ve tuzaklı kapıdan geçirmiş ve en sonunda onları, kaynağı belirsiz loş bir ışıkla aydınlatılan oldukça büyük, küf kokulu, havasız bir odaya getirmişti.

Oda, yerden tavana, duvardan duvara raflarla diziliydi ve rafların hepsi de tıka basa eskimiş parşömenler, dokümanlar, ağızları bağlı bohçalar ve farklı boylarda, ama taşınabilir sandıklar, kutular ve tahta kasalarla doluydu.

“Dur tahmin edeyim..”, der Laila, hicveder bir sesle, “..bunlar çalınmış yemek tarifleri değiller, öyle değil mi?”

Darly sırıtır.

“Çalınmış yemek tarifleri gibi bir fantazin olduğunu bilmiyordum, İzci Onbaşı.”

Laila kaşlarını çatar ve Darly’ye pis bir bakış atar.

“Ama merakını giderecek ise, evet, burada çalınmış gizli yemek tarifleri de var..”, diye daha da sırıtır Darly.

“Buraya neden geldik? Bizi Arashkan Hırsızlar Lonca’sının şantaj odasına getirmek için sarf ettiğin çabayı göz önünde bulundurursak, bu senin için kişisel olmalı..”, der Aager sessizce.

“Şantaj..”, der Darly, “..çok çirkin bir kelime. Biz ‘ikna’ ifadesini tercih ediyoruz.”

Aager cevap vermez. Sadece Darly’ye bakar.

“Sizi buraya getirdim çünkü bu odada olan her şey gerçek. Bu oda yalan konuşmaz. Siz, Gar Thalot’u bulmak istiyordunuz, onun nerede olduğu da buralarda bir yerlerde yazılı. Ne yazık ki ilgili belgeyi bulmak için onu biraz aramamız gerekebilir.”, der Darly biraz utanarak.

Aager, Gnine’a, Laila’ya ve Merisoul’a bakar.

Laila kaşlarını çatık bir şekilde binlerce doküman, sandık ve bohçadan oluşan yüzlerce rafa bakar, sonra, ‘yapacak bir şey yok’, der gibi omuzlarını silker.

Merisoul biraz şaşkın bir ifadeyle muazzam odayı süzer. “Ölümlülerin birbirlerini kazıklamak için gösterdikleri çaba gerçekten hayret verici!”, der ve o da omuzlarını silker.

Gnine’da omuzlarını silker ama yüzünde analitik bir ifade vardır.

“Saatler, sürebilir. Ama bu sadece de iyimser bir tahmin. Günler bile alabilir.”, diye makul bir tahminde bulunur. Sonra Darly’ye döner. “Bütün bunların listesini tutan, bunların bakımını yapan biri yok mu?”, diye sorar ona.

Madem herkes omuzlarını silkiyor, ben de eksik kalmayayım der gibi, Darly de omuzlarını silker.

“Buranın eski bakıcısı, Arashkan Üniversitesinden atılmış eski bir profesördü. Neden atıldığı meselesine girmeyeceğim. Kendisi bir kaç yıl önce öldü — tamamen doğal sebeplerden dolayı.. Yani, aşırı ucuz alkol tüketimini ne kadar doğal kabul edebilirsek, o kadar doğaldı. Ondan sonra ise burası için gerekli vasıflara.. ve güvenilirliğe sahip birisini bulamadık açıkçası. Takdir edersiniz ki, çalınmış gizli yemek tariflerinin yanı sıra, burada Arashkan’ı, ve başka bazı şehirleri daha yerle bir edecek kadar çok bilgi ve belge var.”, diye sırıtır..

✱ ✱ ✱

 

Aradan saatler geçmiştir ve Darly kendi istediği ‘belgeyi’ çoktan bulmuş ve ceplemiştir zira onu oraya yıllar önce kendisi koymuştur.

Ama sözünde durarak ve yaptığı şey fark edilmesin diye, diğerlerine Gar Thalot’un yeri hakkında gerekli bilgiyi bulmalarına yardım eder.

Aager, Gnine, Darly ve Laila, Gar Thalot hakkında birçok bilgi kırıntısına rastlar. Ne var ki bilgiler ya eskidir, ya da fazla muallaktır. Inshala ise bütün çabalarına rağmen yazıları anlaşılmaz bulmuş, en sonunda da küçük bir topak halinde bir köşede sızıp kalmıştı. Bunun gören Aager hiç sektirmeden omzundaki pelerini çıkarır ve kızın üstüne serer. Gnine’dan onunkini de rica eder ve topak ettiği ikinci pelerini ise kızın başının altına yastık yapar.

Darly ise bu olanları çaktırmadan, hayret ve hayranlıkla izlemiş, içinden ‘Bu küçük kız ve bu adi herif.. Hala inanılır gibi değil!”, diye geçirmişti.

 

Merisoul, içi krema dolu bir fıçının içine düşmüş kedi gibi, çılgınca bir heyecanla eline geçirdiği bütün belgeleri okur, değerlendirir ve hatta bazılarını, zihnindeki gizli bölmelere;

 

Arşiv No. ARZME-1012237 – 2nd_lord_correspondence.zip
Arşiv No. ARZME-1012238 – cutter_contract_for_ff.docx
Arşiv No. ARZME-1012239 – angrlln_cursed_gift.jpg
Arşiv No. ARZME-1012241 – secret_recipies.txt
Arşiv No. ARZME-1012242 – stoln_artifact.zip
Arşiv No. ARZME-1012243 – new_orkn_sightings.avi

 

..şeklinde kodlayarak yerleştirir.

 

Aradan yine saatler geçer ve Inshala esneyerek uyanır. Üstüne serilmiş battaniyeyi kaldırdığında, karnının olduğu yere yumulmuş bir fare ailesinin, onun sıcaklığı ile uyumakta olduğunu görür.

Inshala gülümser ve onları uyandırmadan sessizce ayağa kalkar. Sonra bir yavru kedi gibi, kayıtsızca tekrar gerinir ve Aager’e hafif mayhoş, kayık ve utanmış bir bakış atar.

“Dalmışım.. Arena tahmin ettiğimden fazla yormuş beni.. Snare çok şeker bi dal, ama çok büyük. Çağırılması biraz yoruyor..”, diye bir fısıltı duyar Aager zihninde.

“Sevgili Inshala, arenada hepimiz iyi iş çıkardık ve yorulduk. Ama aramızda muhteşem olan bi sen vardın..”, diye içten cevabını geri yollar Aager.

Inshala’nın yüzü pembenin harika bir tonuna bürünür..

“..uykuyu ve çok daha fazlasını hak ettin. Gelmene gerçekten gerek yoktu ama. Handaki yerinde daha rahat ederdin.”

“Taş üstünde uyumaya alışkınım ki! Ayrıca kız kardeşinin benden pek de hoşlandığını sanmıyorum. Sanırım kendisine sormadan saçlarını örmemden alındı biraz..”

“Lilly.. Lilly’nin biraz zamana ihtiyacı var. Onun için bazı şeyler yerli yerine oturuncaya kadar, sanırım hepimizin göreceği tek şey onun çatık kaşları olacak.”

“Ama öyle yapınca bütün güzelliği mahvoluyor!”, diye hayret içerisinde ünler Inshala. “Ayrıca çok pasaklı.. Bremorel abla bile bu kadar pasaklı değildi. Ve elbiselerinin hepsini yanlış giyiyor!.. Kim elbiselerinin hepsini yanlış giyebilir ki? Temiz ve düzgün giyebilsin diye, dün akşam hepsini alıp yıkayıp tamir etmek istedim, bana öyle fena bi bakış attı ki, odadan kaçmak zorunda kaldım..”

Aager istemsizce, ve hafif acı bir şekilde ‘fırk’lar.

Drashan, mutlu, ‘doğru giyinen’ insanların doğduğu, ve öldüğü bir şehir değildir. Ve Aager, yeni bulduğu kız kardeşinin geçmişinin de kendisininkinden daha mutlu olabilmiş olduğunu düşünemez. Drashan, erkek çocukları öldüren, kız çocuklarını ise.. ‘değerlendiren’ bir şehirdir..

 

Odanın diğer yanından Gnine sırıtarak sessiz bir zafer hoplayışı yapar.

Tam o an da Laila’dan da benzer bir ses gelir ama onunkisi zafer değil, mutlak bir şoku ifade eden ‘Ohaa!’dır.

“Sanırım buldum.”, der Gnine.

“Sa.. sanırım ben de bi şey buldum..”, der Laila, zorlukla.

Aager, Gnine’ın ona uzattığı belgeyi inceler.

Neden sonra, “Evet.. Tarihler ve yerler tutarlı gibi. Sanırım onu bulduk. İyi iş çıkardın Efendi Büyücü.”, der Aager.

Suratında garip bir ifade olan Laila, sanki küçük dilini yutmuş ve dikkat çekmek ister gibi elindeki oldukça eski gibi görünen belgeyi Aager’e doğru şiddetle sallamaktadır.

Aager, Laila’ya bakar ve bir kaşı kalkar. Uzanıp Laila’nın salladığı parşömeni alır ve okumaya başlar.

Aager elindeki kağıdı okudukça, diğer kaşı da yükselir.

Neden sonra, “Huh!”, diye bir ses çıkar Aager’den.

✱ ✱ ✱

 


 

Sevgili Kralım Drine,

Korkarım bu mektubu benim geri dönmemden önce aldıysanız, sarıldık, iyi bir mücadele verdik ve toprağımızı da, atalarımızı da hak ettik, demek oluyor.

Gök Varlıkların bize verdikleri kutsal bir görev için yola çıkmıştık. Lanetli Themalsar’ın güçlerini yararak geçtik ve iblislerin ruhu bile duymadı. Askerlerinizle övünmelisiniz zira elflerin prensi Grandarelen bugün hala ayakta ise, bunu tamamen sizin askerlerinize borçlu. Ne var ki Ogre’s Foot bölgesine yetiştiğimizde büyük bir baskına uğradık ve bu mektubu aceleyle yazmak zorunda kaldım.

Sevgili Kralım ve Babam, biliyorum ki benim için hep iyi şeyler istediniz. Bunu şu anda çok daha iyi görebiliyorum. Bana her zaman rahmetli annemle sizinkisi gibi bir aile kurmamı telkin etmiştiniz ama bu güne kadar sizin annemde bulduğunuz vasıfları taşıyan birisini bulamadım.

Şunu bilesiniz ki arayışım bugün, bu savaş alanında sonra erdi.

Siz bunu okuduğunuzda, ben çoktan ölmüş olacağım. Ama beni ölümümle hatırlamayın. Beni, hayatını vermeye değecek bir kızı bulmuş birisinin sevinciyle hatırlayın ve teselli olun, çünkü ben bu teselliyi kendimde buldum.

Sizi seven oğlunuz,

Prens Gordigon Tinkerdome
4. Gnowitzer İstihkam Alayı Komutanı
Silent Hills Tahtının Varisi

29.11.6853 B.Y.S.

 

 

 

Prens Gordigon Tinkerdome’un veda mektubu
(Dokümanın aslı)


I

Tik tak
Hırsız zaman
Kat kat
Örtünün altından Çaldı gitti çocukluğumu.
Bir melek
Masumiyet
Örnek Büyüyüverdi anlamadan
Emekleyerek, yürüyerek, koşarak

II

Tik tak
Hırsız zaman
Kat kat
Yorganın altından
Çekip aldı gençliğimi
Bir aşk Heyecan
Deli kan
Bıyıkları terlerken
Hevesle, hovarda, coşkuyla

III

Tik tak
Hırsız zaman
Kat kat
Anıların arasından
Silip geçti olgunluğumu.
Bir hırs
Çaba
Koşturmaca
Hayatta kalmaya çalışırken
Ev, eş, evlat, baba, anne, can

IV

Tik tak
Hırsız zaman
Kat kat
Toprağın altından
Ne çalacak geride kalandan?
Bir ömür
Ölüm
Son nefes
Secdeden kaçacağın son an
Secdesiz namazın kılındığı
Zaman…

 

—Nezih Dolmacı

dungeons and dragons duygusal groups karakter analizi komedi modül role play the plot thickens tundra walkers Whispers; A Cabal

And Just Beyond That (18+)

And Just Beyond That (18+)

Timeline:

The prophecy has been heralded.

The choice has been made.

The die has been cast and fates, sealed.

The ‘Chosen Four’ have been sent, through place and time by the proxies of the Celestials to right the wrongs of the unholy Outsiders.

In a wild cacophony of tumbling and painful sliding through the jagged and jarring madness of time, the Tundra Walkers find themselves disoriented, in a place and time quite out of their own..

..by a gross number of centuries.

 

This story starts 16 years ago, in some tattered tent full of wispy old hags, at a place far, far north of the Great Northern Tundras, in a small village called Star Watchers and ends in the misty haze of the forgotten past, some 820 years further in the line of history.

This story is the (relative) continuation of
Kocakarı Hikayesi (18+)..

 

 

What the bloody hell is this?”, the sour voice of the little, pale gnome grudged as she lay flat on her back. “No one said anything about this much hazard! Hells bells, has the term ‘precaution’ or even ‘risk assessment’ ever occur to those stupid old farts? No wonder people seldom return from the past!”

“Old farts?”, snorted a boxy, feminine voice in the dark, from somewhere behind her, also lying on her back.

“Yea, picked it up at the academy. Some of the ghouls used to use that kinda slang. You wouldn’t know..”, she said with a groan.

“I know, what an ‘old fart’ is”, sniffed the voice in the dark, “what surprises me is the fact that you’d be into such vulgar slang. And the proper word is ‘nerd’, not ‘ghoul’..”

“Nerd, ghoul, same difference. Boys who have zero social lives who live underground, play weird games with imaginary characters and cooked up monsters and carry rule books with more reverence than they would carry their holy writs..”, bit back the pale gnome.

“Yea?”

“Yea..”

“Sounds fun. What was your character?”

Arcantonic Palecog scowled.

“If you must know, I had a very tall, very pretty barbarian girl with thick, white braids and jugs, that smashed everything in her path with a mindless rage..”, she said and hastily added, “..no offense intended!”, giving a sidelong gaze at Cora’s direction.

The squeaky snort of a hobbit came from off, the other side.

“Some taken..”, replied the tall barbarian girl with thick, white braids.

There was a bothersome pause.

“Umm.. Which part?”, asked Arcantonic, tentatively.

“Will let you know when I want something —in mindless rage!”

“Well, shit!”, grumbled the gnome.

“You truly surprise me at times, girl..”, snickered Seressa Wraiven as her dark face appeared over the gnome. “Are you hurt? Other than your head, you seem all in one piece.. Could carry you if you like..”

“You wish..”, said Arcantonic sourly.

“Very much.”

✱ ✱ ✱

Someone’s coming”, Cora Sleet whispered harshly as she sprang up and helped the little hobbit to his feet.

Brom Bumblebrim dusted off his pants and coat and mumbled a silent thanks while the very tall, very dark figure of Seressa pulled up her pair.

Arcantonic did not thank.

She just scowled..

..some more!

 

The slow, irking hiss of a blade was heard as  Cora drew her long, great blade off her back and spread her legs, ready to fight whatever it was that was coming.

Out in the darkness, the marching of many boots in perfect order drew closer and a platoon of tall figures appeared.

Without a pause, the platoon split in two and surrounded the Walkers and than held their ground. They gave no sign of aggression, only that of determination.

They all wore similar, very elaborate, and very beautiful plate armors, high winged helmets and carried a quiver of arrows, a short bow, a half size kite shield, and a long, slender, almost fragile-looking sword..

 

High Elves, thought Cora for a moment.

High Elves?, she baffled in the next.

‘Great Heavens, where are we?’

 

“Greetings, Messengers of the Celestials..”, said the leading elf with a curt, formal nod. “If you would be so kind, I pray, follow me and we shall take you to our lord. It is he, with whom you shall speak.”

Cora nodded back, more out of reverence than a formality, for these were High Elves, the highest and noblest of elves.

Without waiting for a reply, the leader of the high elf platoon turned did a quick hand motion, and walked off, back into the darkness..

✱ ✱ ✱

The sight was ghastly. That was the only word Cora could think of.

Ghastly!

They had traveled with the high elf platoon for the better part of sixteen hours, trooping, running, hiding, sneaking, and.. fighting..

..and there was less than half of the platoon left.

Cora thought she knew how to fight. But what she knew was nothing like what she saw with these elves in their shiny, beautiful armor. One particular young elf had caught her eyes. He had had an angular face, a straight, noble sort of nose, a dedicated, rich mouth, prominent high brows, and long, braided, pale gold hair.

Cora was never the type of girl to lust over boys, even before the destruction of her village. But the look he had given her with his beautiful, soft, pale green eyes had been solemn, honest, and.. flattering.

 

The young man had died in the next encounter with what she thought were mountain trolls. The brutish monsters had rushed right into the platoon and one of them had crushed the elf with his eight-foot club that had been thicker than Cora’s waist..

Cora had never seen a mountain troll before.

Cora would never see the young, beautiful elf again after that..

 

Tired and bloodied, they were met by more elven platoons and soon ushered to the top of a hill where stood a tall, deep maroon-colored tent surrounded by more high elf guards in even greater looking armors, carrying long, curved, two-handed elven scimitars in silver embroidered purple mantles. Up at that hill, Cora and her friends saw the extent of their prophecy.. and the extent of the devastation taking place down below..

Row upon row of elven warriors in tens of thousands stood before and around the hill.

There, far across a very bloody field was another army of row upon row of orcs, goblins, ogres, giants, trolls, and what Cora surmised to be shambling ghouls, broken skeletons, moaning zombies, and barking demons, and their numbers seemed to stretch as far as she could see.

And between the two armies was a field of death, all burned, scorched, even, and pitch-black smoke rose from broken and mutilated bodies scattered everywhere.

The sight she looked at was nothing less than ghastly..

..and the more she looked, the more her face paled;

The hill they were standing on, was very much surrounded!

✱ ✱ ✱

On the hilltop, Cora and her companions beheld the bloody battlefield below as thousands of arrows formed an arching bridge over them and fell into the ranks of the enemy horde while elfish wizards and sorcerers launched their deadly spells, raining fire, fist-sized hails, and swirling multi-colored arcane missiles. Batches of temple guardians walked among the wounded, doing their best to keep them alive as groves of druids of many races sent bolts of lightning and hurricanes into the demon ranks.

Something very large groaned and with an earth-shaking thud, a hut-sized rock landed in the middle of a platoon and instantly killed and buried the elves caught under it.

More boulders landed haphazardly into the elfish ranks. The crushed didn’t even have the time to scream.

Orders ran up and down the elf ranks and the first half of a dozen line of elves drew their swords, pulled up their shields, and started out as the following ranks crouched close behind them, bearing long halberds and glaives.

The demon horde charged..

“This way, if you would please.”, said the platoon leader and led Cora and her friends into the tent at the top of the hill.

✱ ✱ ✱

The tall elf guard in purple mantle opened the tent’s flaps for the company, then, without a word, turned and left for his post.

Although the inside of the tent was dimly lit, it appeared to be surprisingly comfortable and richly decorated. The ground was covered with a thick, red carpet that had elegant designs inlaid in it, barely a shade or two darker, or lighter than the base red. Many embroidered tapestries hung on the inside of the tent. There were two comfortable-looking divans, many stools, and a large, portable table placed at the far end, covered with parchments, maps, markers, quills, and writing feathers.

A young, beautiful young elf girl slept peacefully on one of the divans. She had a striking figure, full and healthy. Her face had soft features; smooth skin, rich, vibrant, inviting lips, long eyelashes, and brush-free, slightly wavy, honey-colored hair and she was sleeping in her tight, elf woven lorica.

Cora heard a stifling sound from the other end of the tent, and for the first time, she saw the elf lord, sitting behind the portable table.

Cora did a double-take and silently ‘woa’ed for this was the most beautiful face in a living being that she had ever seen. She just stared at the elf lord..

 

“So, the Celestials have sent another batch of messengers.”, said the elf lord, in a barely hidden contempt. He had a beckoning voice, rather masculine and resonant but somehow musical in nature. If Cora heard this voice in any other male, she would likely have snorted. With this elf, however, it felt ‘just right’.

“A tundra elf barbarian, a hobbit from Bowling Hills by the looks of it, a half-demon and a deep gnome..”, he said.

“It seems the greats above shall not even bother to hide their pun!”

Cora and Brom bowed before the elf lord.

“We have been sent to right a wrong by the Seers of the Star Watchers, my lord.”, Cora said, in her soft, somewhat throaty voice.

And right then, Seressa and Arcantonic both produced something made from fine leather and folded from their belts, flipped them open, and showed the elf lord, a strange, arrogantly carved badge.

The elf lord’s eyebrows shot up.

“And what business interests does the Academy of Melshieve have here, in this blasted, forsaken battlefield?”, he said in a voice that sounded more tired than of any particular interest.

“Academy business.”, Seressa replied curtly, which was very much unlike her.

“We two are here to observe and preserve.“, added Arcantonic, in a similar curt tone.

“Of course you are..”, replied the elven lord bitterly. “Couldn’t have sent a few of your airships..”

“We are here only to observe and preserve.”, Seressa repeated her pair, speaking with a kindlier voice this time.

“I see.. You are free to observe. There will be no preserving done here today, or anytime soon, I am afraid. The situation stands thus; we are surrounded and outnumbered at a critical level. We can barely open small gaps in the enemy lines at the cost of too many lives that I’d care to count. A few months ago, we sent word to Koruxan, Vodgar, Palantine, and Durkahan pleading for their support. So far, we only have a quarter half of Arashkan forces here, dwarven armored platoons from Scowling and Elder Hills, wood elf support from Dim Woods, druids from Ritual Forest, and gnome sappers from Tinker Hills and Silent Hills.”, said the elven lord quietly.

He paused for a bit as if to gather his thoughts, took a deep breath, and continued.

“We had a great start. Our.. our own rangers kept on harassing the enemy lines from the sides and managed to get to their rear as well. We held the enemy at bay for three years and made them pay a good price for every step they took in any direction. But that was up until some two months ago. Our gnome sappers discovered something we never expected. Turns out, while we were entertaining ourselves up here, they were diligently digging miles and miles of tunnels right under and around us..

We destroyed all the tunnels we found, but not soon enough. And now, they are all around us and their numbers have been growing steadily every day.

For weeks we send messengers to the other cities and yet, no one has responded. I am afraid, we will not last the month. Enemy warlocks have warded the area, making it impossible for us to open portals for new troops to teleport in or take our wounded out, not to mention near to non of our summoning spells work, hence we can get the support of neither the elementals nor the fey.

I will be honest with you. You are not the first Celestial messengers that have arrived here. There were six other groups, though never this many at once. You are the seventh group and they all said it was their destiny to right a wrong. I hope your prophecy was better than theirs.”, he said in the same tired voice and Cora finally recognized the nuance.

The elven lord wasn’t just tired. His was the voice of a man who had lost all hope. It was a defeated man’s voice.

Cora felt a lump at the pit of her stomach.

And she felt a vast sympathy for this beautiful elf.

“If it is possible to reach these people, we shall..”, she said in fierce determination.

The elf lord looked up at Cora and for the briefest of moments, a smile appeared in his handsome face.

“I had heard our long-lost brothers and sisters up in The Great Northern Tundra’s never gave their word for simple tasks. They gave them only for the worthy ones.. and always kept them. Had I, but a thousand like you..”

Cora tried very hard not to, but failed.. and blushed.

 

Just then, the tent flaps opened and an elf runner dashed inside and in a rushed, terror-stricken voice he said, “My Riverin Grandaleren. Themalsar approaches from the south..”

“What?”, said the elf lord in a shocked voice. “How?”

“By ships. He landed troops to the south by ships!..”, said the runner, his face even more drawn now.

“My Lord, they come!”, he whispered.

 

Riverin Grandaleren’s shoulders slumped. He turned to the four standing before him.

Cora’s mind reeled..

‘Riverin?’

That was a very old elven name for ‘prince’. It had never really been used by her people, only ‘Rive’ which meant something along the lines of ‘king’ or, more like, ‘chieftain’..

‘Good Heavens..’, she thought. This was no mere elf lord. This was ‘her times’ Ri Grandaleren Feymist of the legendary Bari Na-ammen himself..

..and since he was warring this Themalsar, it had to mean, they had been sent back some 820 years, to the first Battle of Themalsar, as the humans called it..

It was better known among elves as;

“Maeth -o Nev Evan escence”

BATTLE OF NEAR EXTINCTION..

 

Some innate instinct also prompted Cora that they were at the very northeast edge of the Ritual Forest and that meant; just to their north was the Trapped Mountains.

Her mountains..

And just beyond that, her Ironfrost..

It was still there, ‘now’..

Her mother hadn’t been born yet, but her father had. He would be younger than she was now.. but alive..

None of her friends would be around for at least seven hundred years yet, but her home, her Ironfrost would be there.. Now..

For the first time since the death of her beloved father, her beautiful mother, her friends, and her people, the true impact of her loss hit her.

Cora Sleet’s eyes teared and silently, she mourned for Ironfrost and everything that it meant and encompassed for her.

It was so damned close. It was ‘this’ close.. Within her grasp to go, and to see.. And perhaps even to..

..reclaim.

 

If she could just go there, and perhaps warn them of their coming annihilation, even at the cost of being branded as a mad woman..

A hard two weeks trek right now would get her there —much less if she left alone! Yes, these strange ‘soft’ people had fought alongside her, but she owed them nothing..

Certainly not her Ironfrost..

 

And that is when it hit Cora; she was not with them because of some untold, unnamed or unpaid debt. She was with them because this was her future. This was her now and there really was no going back. These strange, soft, very much unbarbaric people were her new friends..

Her new family.

Her new.. Ironfrost!

And as if on cue, a small, warm, delicate hand reached up to her and held hers.

She looked down to see Brom Bumblebrim looking up to her, his eyes also glistening. He smiled at her and kindly patted her hand, squeezed it once, and let it go..

Yep..

This was her new Ironfrost, alright..

 

Brom, her talkative little brother who never shut up. Tonic, her grumpy little baby sister who hadn’t yet gotten passed her ‘NO’ phase, and Seressa, her other sister.. the odd one in the family. Every family had one of those, right? She had been the odd one in her family, hadn’t she? Many people had said so.. Yes, she certainly hadn’t been odd at Seressa’s level, nor had she ever worn laced, pink, almost see-through.. things! But there really was no scale for odity, was there? The moment you stepped out of the boundaries of common, you were odd.

And now she was given the new position as the eldest sister. Seressa had merely swooped down and happily claimed her abandoned seat!

Here, some eight hundred years in the murky mists of a forgotten time, in one of the bloodiest battlefields in known history, up against impossible odds, Cora Sleet had found her new family, and in doing so, she found herself.

 

GO.. NOW.. Our time is up. If Themalsar gets here, we will lose any chance to break any openings for you.”, said the prince harshly. He turned to the runner. “Get Selvius Brightleaf, my general, and Aramlerien, my master wizard here immediately. Then go and ask Master Cathber Gwet’chen Bolgrig, the head of the druid groves and General Drills, the gnome sappers’ general, if they would be so kind as to join us. Send for Decona Dwarwic, the dwarven dreadnaught leader as well. We will need her ‘meatgrinders’ sooner than planned.”

The prince paused for a notable breath.

“Please inform Archangel Priceptine of the situation and ask him if he would grace us with his presence and wisdom..”, he added somewhat grudgingly.

“At once, my Riverin..”, the runner bowed and dashed back out of the tent.

“Well, I suppose this was a short-lived encounter.”, Grandaleren said, with an ironic and bitter voice. “I would know your names if you would honor me.”

“No!”, jumped in Seressa. “No names.. I am sorry Riverin of Bari Na-ammen. But those are the rules; under no circumstance may our names be revealed nor recorded!”

“It appears the academy has an answer for everything. Just no solution. So be it. You will be noted as ‘a tundra elf’, ‘a hobbit’, and ‘an academy pair’ who were here to observe and preserve! Now, go..”

Cora and Brom bowed once more to the Prince of Bari Na-ammen and turned to leave.

 

And that is when Cora realized something else;

The beautiful elf girl sleeping on the divan in her linen-like lorica had not moved, at all..

In fact, she was not breathing.

 

The hoarse voice of the prince of the high elves came from behind them.

“Selendenien Sindarin.. My sister. She.. she was killed late last night by Themalsar himself. Her life ebbed away by Malocchio, an entropy death curse, particular to his master.. She was the heart of High Woods and the jewel of Bari Na-ammen. The Sunlight of Selendenien shall never bless this world again..”

Riverin Grandaleren choked.

“Now please.. Go.. Give this man a few moments of peace to grieve over a beloved one..”

✱ ✱ ✱

The company moved silently and swiftly, hidden among burly dwarves and nibble gnomes.. That had been the plan; if they were to escape through the encircling army, they would have a better chance with the dwarves and gnomes, in particular, since the enemy was seeking high elves..

..And they had to use the tunnels dug by the gnome sappers.

Seressa had given one look at the small, tight, gnome size tunnels and groaned.

“Ow bugger..”, she’d said, “..not again!”

That had cheered Tonic a bit.

 

For three days, they ran, hid, slid, rolled, and tumbles through dark, musty, stuffy tunnels, and then over and under heavy brush and mud and reached somewhere near a cluster of rolling hills known as Ogre’s Foot, at which point they got ambush by half the ogre population living in the hills.

 

“Here..”, said a young, handsome gnome; the captain, of the gnomic company and the de facto leader of the dwarven contingency, as he handed a sealed, rolled-up parchment to Arcantonic. “..if you ever manage to get the chance, give this to my father please.”

Arcantonic just stared at the gnome boy.

“Who the hell are you and why are you giving this to me? You don’t even know me..”, she inadvertently blurted out.

Seressa smacked her forehead with her hand.

If the handsome gnome was taken aback by Tonic’s language or her brute attitude, he showed it with a dazzling, infectious smile.

“I, the hell, am Prince Gordigon Tinkerdome. Son of King Drine Tinkerdome and the apparent heir to the throne of Silent Hills.”, he said.

 

Arcantonic ogled at the gnome.

All things considered, he was a rather handsome devil. Pretty, even.

If the gnomes smile was dazzling, however, it certainly flew right past the gnomic girl standing before him.. and the infection failed all efforts on her as well.

 

“It is likely this is where you and your friends will depart, as we are surrounded, outnumbered, and outsized, but not quite bested. We need to make enough of a ruckus here, so they won’t go looking for your, there!“, he said pointing in the general direction of Dim Woods.

“Hence, it is unlikely any of us shall survive. You, on the other hand, must, my lady!”

Arcantonic ogled at the gnome..

..some more!

Somewhere deep inside her mind, a squeaky, irritated voice said, “Did you.. Did he just ‘lady’ us?”

“Thought I’d give you this letter to be handed to my father, in case of an unexpected demise on my part, and if you would, I would also like to have your name, my lady, and your hand, of which, I promise, I shall keep only one, though I would very much like to keep both..”

“Yep..”, the squeaky voice in her mind confirmed. “..the idiot just ‘lady’ed us —again! And he wants our hand. Why does he want our hand?”

“I.. I can’t give you my name. That.. that is forbidden. And what do you want my hand for? Are they dirty?”, stammered Tonic as she blushed with a tone of pink that would have made her pair proud.

“Oh, for everything that’s good and not..!”, exclaimed Seressa with an exasperated voice, and smacked her forehead with her other hand..

Brom snickered from the side and Cora just stared at Tonic like she was some kind of strange contraption and she just couldn’t figure out what its purpose was.

“I do not know.”, smiled the gnome prince. “Hard to see from here. Must look at it from a closer angle.”

Whatever was going through Tonics mind at that very moment, it was hard to say.

Her face, however, said ‘What the hell kind of an idiot is this?’

Or perhaps, ‘Why is it always the weird ones?’

 

The prince reached out, took the little gnome girl’s hand, gracefully bent over and..

Seressa held her breath.

 

Brom bit his knuckles.

 

Cora cocked an eyebrow and eagled down on them..

 

..And Tonic smacked the prince of the gnomes..

..over the head..

..with her wrench!

 

WHAT THE HELL IS THIS?!“, she blared. “MY HANDS ARE DIRTY AND YOU WANT TO SNIFF THEM? WHAT KIND OF AN IDIOT ARE YOU?

With that, she stomped off..

 

The combined company of gnomes and dwarves burst out in gleeful laughter as the prince picked himself off the ground, very much dazed, obviously in pain and thoroughly embarrassed, he said “I suppose, I had that coming.. But wow, that there is one blazing girl and very hard to get; the best kind there is.. Too bad my times up. I would have loved to have stolen a kiss of ‘farewell to life’ from a girl as beautiful and fiery as her..”

The laughter died and every dwarf and gnome picked up their weapons and shields.

“Dwarves at the center. Sappers cover the flanks.. and careful with the mortars and the gnowitzers.. I want carpet-bombing thirty paces in front of the dwarves at all times. No need to be shy with the ammo.. Artificers, with me.. Boomsticks at the ready..”, he barked his orders.

Prince Gordigon Tinkerdome, son of King Drine and apparent heir to the throne of Silent Hills gave the still scowling Tonic one last, toothy glance, than shrieked like a hawk.

“CHARGE!”

 



Ri:
elvish for a king.

Rise: elvish for a queen.

Riverin: elvish for the prince (usually used for the likely future Ri).

Riserin: elvish for a princess (usually used for the likely future Rise).

Selendenien Sindarin: one of the three children of the current king of the high elves of Bari Na-ammen, Ri Lienierre Moonlight. The eldest of the three is High Lady Angrellen Sunsear, followed by Riverin Grandarelen, and the youngest, Ranger Marshal Selendenien Sindarin (Sunlight).

Malocchio: ‘Evil Eye’, in Italian. In-game terminology, an evil, forbidden, very destructive, and an almost always deadly spell. Anyone caught casting or possessing the spell is instantly executed in the Kingdom. Requires a complicated ritual to cast. The end result can vary depending on how it was cast, the intensity of the intent of the caster, and how badly the caster wants the intended to die. The end results can change from something as simple as a heart attack to causing the heart to physically explode, ripping open the rib cage of the person..

arashkan şehri dungeons and dragons duygusal karakter analizi komedi role play tarihçe

A Bard’s Tale XII
“Tinker This! – III – Finalé”

A Bard’s Tale XII
“Tinker This!
– III – Finalé

Timeline:

Bir gnome ve onun sorun çıkarma kapasitesi ve bela potansiyelini anlatan bir hikaye: Gnine Tinkerdome.

Arashkan şehrine vardıktan kısa bir süre sonra, beklenmedik bir şekilde kaçırılan Gnine, kendisini şehir arenasının altındaki zindanlarda, zincirlenmiş bir şekilde bulur.

Karanlıkta sabahın, sonrasında ise muhtemelen arenaya çıkmayı ve hayatı için tek başına mücadele vermeyi beklerken geçmişi ve o güne kadar yaptıklarını değerlendirir..

..zira ölümü beklerken yapacak başka bir şeyi yoktur.

Bu hikaye, Gnine Tinkerdome hikayeler serisinin üçüncüsü ve belki de hayatının sonuncusudur..

Hikaye,
A Bard’s Tale XII, “Tinker This! – II” den sonra yer alır.

 

 

Kaçma edepsiz büc—”

“Kes şunu artık!”, diye harlar Gnine kendi kendisine.

Karanlıkta oturduğu soğuk, pis zeminde dişlerini sıkar. Bileklerini dikenleriyle yolan büyülü prangalara rağmen ellerini yumruk yapar ve onları da sıkar.

Gnine hayatında birçok şey olmuştur..

Ne var ki, gerçekte iki şey bunlar arasında asla yer almamıştır;

Korkaklık ve bücürlük!

 

“Kendi kendine konuştuğunun farkındasın, değil mi?”, diye hafif hırıltılı, tok bir kadının sesi gelir karanlıkta.

“Evet, noolmuş?”, diye cevap verir Gnine.

“Bunu sadece delilerin yaptığını bildiğini umuyorum..”, diye gülüyormuş gibi bir ses tonuyla gelir kızın sesi.

“Hayır..”, der Gnine.

“Hayır?”

“Hayır.”, diye tekrarlar Gnine ama bu sefer sesi daha katidir.

 

İster sesli, ister sessiz, herkes kendi kendisine konuşur. Ya geçmiş diyalogların işimize gelen, rafine edilmiş versiyonlarını tekrarlarız, ya da gelecekte olabileceğini düşündüğümüz, ancak ve muhtemelen asla gerçekleşmeyecek konuşmaları canlandırırız.

 

..diye açıklar gnome.

Karanlıktan bir ‘fırk’lama sesi duyulur..

“Hiçbir şey seninle basit olmuyor, Efendi Tinkerdome. Seçeneklerin arasında bu yok sanırım!”, der kız.

“Ne diyebilirim ki? Ben basit biri değilim.. Olmak için de çaba sarf etmedim —ki bu da kendi içerisinde başlı başına bir ironi; çaba sarf ettiğiniz anda ‘basit’, zaten daha ‘karmaşık’ oluvermiş oluyor!”

“Sen hangisini canlandırıyorsun peki, geçmişi mi, geleceği mi?”, diye aynı, gülüyormuş izlenimi veren tonla sorar tok, cüretkar sesiyle kız.

Gnine, kızın mesleğine olmasa da, onun yüzü ve duruşundaki asî, gözüpek, küstah, cüretkar hatlarının kümülatif cazibesine hayran olmuştur.

Dahası, kızın kendisine özel, o keskin zarafetle çizilmiş yüz hatlarının aksine çıkan hırıltılı, gırtlaktan gelen, tok ve dolgun sesinin oluşturduğu tezat, Gnine’ı nedense büyülemiştir.

Sanki yüzler ve sesler dağıtılırken birileri bir yerde beklenmedik bir hata yapmış ve ona tamamen yanlış bir ses vermişler ancak farkında olmadan, belki de bir milyonda bir olabilecek bir karşımı da gerçekleştirmişler ve ortaya hiç kimsenin beklemediği bu yakıcı kombinasyon çıkmıştır.

Ortam farklı olmuş olsa, Gnine bu kızın sesini muhtemelen bir salak gibi sabahtan akşama kadar dinleyebileceğini düşünür.

Tek sorun; sabah neredeyse olmuştur ve akşamı da olmayacaktır!

..ve Gnine, geçmişini değiştiremeyeceğini bildiği için, onu tekrar yazmakla uğraşmaz. Sadece elinde bir fırsat olmuş olsa, yaptığı şey dolayısıyla özür dilemenin dışında bir isteği yoktur. Geleceği ise.. bir şekilde eline fırsat geçerse, yine özür dilemenin dışında da bir dileği yoktur.

✱ ✱ ✱

Bugün ne oluyoruz?”, diye sorar küçük, daha çok kocaman bir pamuk şekeri bulutunu andıran pembe saçlı şirin gnome.

 

“Bugün”, der küçük Gnine, “Berduş olacağız!”

“Umm.. Bir; Berduş ne? İki; Neden?!”, diye sorar minik kız.

“Sevgili Terrah Doodlebellz, berduşluk dünyanın en asil mesleğidir.. öyle ki, istediğin yere gider, istediğin şeyi yapar, istediğin gibi giyinir, istediğin yerde yatar, istediğin yerde kalkarsın..”, diye grant bir şekilde sırıtarak açıklar genç Gnine..

“Bana daha çok, izin verilen yere gider, bulduğunu giyer, bayıldığı yerde yatar, ayıldığı yerden kalkar, gibi geldi.”, der cıvıldayan sincap gibi sesiyle Terrah Doodlebellz.

✱ ✱ ✱

Bugün ne oluyoruz?”, diye sorar küçük, şirin gnome.

Kızın pembe, tüleri, saçma sapan saçları, muhtemelen annesinin zoruyla taranmaya çalışılmış, ancak sabahın erken saatleri olmasına rağmen daha şimdiden isyan belirtileri göstermektedir.

“Bugün”, der küçük Gnine, “Kelle Avcısı olacağız!”

“Umm.. Bir; Kelle Avcısı ne? İki; Neden?!”, diye sorar minik kız.

“Sevgili Terrah Doodlebellz, kelle avcılığı dünyanın en heyecanlı ve tehlikeli mesleğidir.. öyle ki, kanundan kaçmayı başarmış ne kadar çapulcu, ne kadar hain, ne kadar katil, ne kadar cani varsa, onların peşi—”, diye grant bir şekilde sırıtarak açıklarken genç Gnine, Terrah Doodlebellz araya girer ve..

“Peki ne kadar..?”, diye kıkırdayarak sorar.

Gnine hiç bozuntuya vermez.

“Du bi dakka, ona da geleceğim.. —peşine düşer ve onları adalete teslim eder. Yada kellesini getirir.. hangisi daha hafifse!”, diye tamamlar Gnine.

✱ ✱ ✱

“Sevgili Terrah Doodlebellz, bilesin ki izcilik dünyanın en keskin mesleğidir.. öyle ki, kötünün karşına ilk ve son çıkan her zaman onlar olur..”, diye grant sesle açıklar genç Gnine..

 

. . .

 

“..bilesin ki, sevgili Terrah Doodlebellz, avukatlık dünyanın en eğlenceli ve rezil mesleğidir.. öyle ki, herkes senden nefret eder, taki sana ihtiyaç duyuncaya kadar.. ve işeri bitince de kaldıkları yerden nefret etmeye devam ederler! En iyi yalanları onlar söyler, en büyük gözyaşları onlara aittir, ‘dram’ onlar için icat edilmiş bir kelimedir. Zırnık onur ya da şerefleri yoktur ama bunun da zaten hiçbir önemi yoktur zira paraya para demezler!”, diye grant bir şekilde açıklar genç Gnine..

 

. . .

 

“Sevgili Terrah Doodlebellz, bilesin ki çöpçülük dünyanın en mütevazi mesleğidir.. öyle ki, toplumun en pis işini yapar, en az parasını alır ve eşin de gerçekte senin bir yazar kasa memuru olduğunu sanır!”, diye açıklar Gnine..

 

. . .

 

“..Bilesin ki hırsızlık dünyanın en eski ikinci mesleğidir!.. öyle ki, icabında fakirlerden çalıp zenginlere verir, zenginlerden çalıp kendi cebine koyar..”, diye sırıtarak açıklar genç Gnine..

✱ ✱ ✱

 

Bugün ne oluyoruz?”, diye sorar küçük, şirin gnome.

Belli ki kız bugün annesi onu ele geçiremeden evden sıvışmayı başarmıştır zira bulutumsu saçları tam anlamıyla ivmesini almış da terminal hıza ulaşmış bir ayaklanmayı andırmaktadır!

Kız nedense bugün daha bi zıpzıptır ve bir türlü yerinde duramaz.

“Bugün”, der küçük Gnine, “İstihkam Eri olacağız!”

“Umm.. Bir; İstihkam Eri ne? İki; Neden?!”, diye sorar minik kız.

“Sevgili Terrah Doodlebellz, istihkam eri dünyanın en çılgın, en milimetrik ve en güvenilmez mesleğidir.. öyle ki, bir araya getirdiğin yanıcı kimyasallar, büyük ihtimal elinde patlar, elinde patmamazsa muhtemelen koyduğun yerde, sen yeterince uzaklaşamadan patlar—”, diye grant bir şekilde sırıtarak açıklarken genç Gnine, Terrah Doodlebellz araya girer..

“Gnine! Madencilerin barut fıçılarından birisini mi aşırdın yoksa..?!”, diye haykırır bir anda yüzünde dehşet ifadesi oluşmuş Terrah Doodlebellz.

Gnine’ın bir kaşı kalkar..

“Elbette. Ne sandın beni, içi boş bir fıçıyı mı ateşliyecektim?”, diye hafif alınmış bir ifadeyle cevap verir Gnine.

Terrah Doodlebellz, yüzünde korku dolu bir ifadeyle döner ve evine doğru koşmaya başlar..

..ama oraya yetişemez.

 

Yer altından, derinlerden bir yerden, davulun tek vurgusunu andıran bir ses gelir.

 

 

Ardından, muazzam bir harlamayla yer, ayağa kalkmaya çalışan dev bir gergedanın sırtındaymış gibi ağır çekim yükselir.. sonra da, üstündeki her şeyi beraberinde aşağı sürükleyerek çöker!

✱ ✱ ✱

Eveeet! En sonunda hatırlamak istemediğin anıyı hatırladın..”, der karanlıktan Lilly Venom.

“Neden bahsettiğin hakkında en ufak bir fikrim yok!”, der Gnine boğuk bir sesle.

“Hiç şüphesiz..!”, diye cevap verir imalı bir şekilde Venom. “Bana o küçük süprüntü hakkında verdiğin ukala konuşmadan sonra, sana anlayış gösteresim gelmiyor, Efendi Tinkerdome.”

 

Bana anlayış göstermene gerek yok, sevgili Lilly.. Aslına bakılırsa ihtiyacım da yok!”, der Gnine sakince. “Olan oldu.. Döndürülemez, geri getirilemez, değiştirilemez, eklenip çıkartılamaz, modifiye edilemez, kaynatıp kurutulamaz ve soğutulup dondurulamaz bir şekilde.. Ve geçmişte kaldı. Bu konuda anlayış gösterilmeye ihtiyacım olmadığı gibi, gösterilmesi gerektiğini de düşünmüyorum.

 

Uzaklardan bir yerden, çok cılız bir şekilde bir horozun ötüşü duyulur..

“Aferin sana. Sabahı etmeyi başardın.”, diye hicveder Venom.

“Son yemeği, son uykuya tercih ederdim zaten.”, der Gnine omuzlarını silkerek.

✱ ✱ ✱

Arenanın devasa, kalın parmaklıklı kapısı ağır bir ritüelle yükselir.

Tam bir gündür zifiri karanlıkta oturmuş olan cücenin gözleri, yükselen dev kapının ardından süzülen gün ışığı ile kamaşır. Ellerini gözlerine siper eder ve alışıncaya kadar gözlerini kırpıştırır.

Neden sonra arkasından hafif hırıltılı, cüretkar ve feminen bir fısıltı, “Yapmayı düşündüğün şeyi yapmaya kararlı mısın, Efendi Tinkerdome?”

Fısıltı, dışarıdan gelen kalabalığın heyecan dolu haykırışlarında neredeyse kaybolur.

“Evet..”, der Gnine.

Arenanın iki yüz altmış yardalık boyunun diğer tarafında bir başka demir parmaklıklı kapı daha yükselmektedir.

Kapının ardından, neredeyse dört metre boyunda, bir elinde bir şövalye-biçer, diğerinde ise iki buçuk metre uzunluğunda çıbanlı bir gürz olan iki kafalı bir dev belirir.

“..sanırım.”, der Gnine.

“Sen tahmin ettiğimden daha farklısın, Efendi Tinkerdome.”, der fısıltı.

“Teşekkür ederim.”, diye cevap verir Gnine.

“..ve ahmaksın!”, diye ekler Venom.

“Olabilir. Ama kimse bir Tinkerdome’u eğlencesi olarak kullanmayacak. Bu bir prensip meselesi.”, der Gnine kararlı bir sesle.

“Ne zamandan beri Nimbletyne Tinkerdome için prensipleri bu kadar önemli oldu?”, diye inanmaz bir sesle sorar Venom.

Gnine bir süre sessiz kalır.

Ancak uzun bir aralıktan sonra cevap verir.

“Göçükten beri ..”, der ve ekler;

“Ve Lilly.. Lütfen o kıza bir daha süprüntü deme!”

“Derdin bu mu şimdi?”, diye tıslar Venom.

“Az sonra çıkıp arenanın ortasında oturmam dışında yapacak başka bir şeyim yok.”, der Gnine. Karşılaşacağı dev yaratıktan dolayı yüzü çekilmiş cüce, çok kısa, düşünceli bir aradan sonra sessizce devam eder.

“Hayatımda en azından iki yanlışı düzeltme fırsatım oldu..”

“İlki neydi?”

“Themalsar!”

Lilly Venom olduğu yerde durur..

Kız, hiç beklemediği ancak çok önemli bir gerçeğin farkına varmış olmanın verdiği hışımla harlar;

“Nimbletyne Tinkerdome hiçbir zaman Themalsar’a gitmedi! KİMSİN SEN?

“Hiçbir zaman Nimbletyne Tinkerdome olduğumu söylemedim.”, der Gnine omuzlarını silkerek. “Kim olduğuma gelince, o da bu akşamın hikayesi olsun, sevgili Lilly..”, diye gülümser, yüzünde ironik bir ifadeyle.

Hayret içerisinde Gnine’a bakar Lilly Venom.

Gnine ‘Ninehundredandninetynine’ Tinkerdome arkasına bakmadan, “Çok öznel, özel ve özgün bir sesin var. Gitmeden bunu söylemek isterim.”, der.

Sonra sessizce geçmişe ve belki gerçekleşir umuduyla da geleceğe özür diler ve arena meydanına açılan devasa, parmaklıklı kapıdan çıkar.


Şövalye-biçer: İki-iki buçuk metre boyunda, gelen atlı şövalyeleri biçmek için kullanılan dev kılıç.

 

Çıbanlı gürz: Çividen çok küt çıbanları andıran, bir çeşit çıkıntılı gürz.

arashkan şehri dungeons and dragons duygusal karakter analizi komedi role play tarihçe

A Bard’s Tale XII
“Tinker This!” – II

A Bard’s Tale XII
“Tinker This!” – II

Timeline:

Bir gnome ve onun sorun çıkarma kapasitesi ve bela potansiyelini anlatan bir hikaye: Gnine Tinkerdome.

Arashkan şehrine vardıktan kısa bir süre sonra, beklenmedik bir şekilde kaçırılan Gnine, kendisini şehir arenasının altındaki zindanlarda, zincirlenmiş bir şekilde bulur.

Karanlıkta sabahın, sonrasında ise muhtemelen arenaya çıkmayı ve hayatı için tek başına mücadele vermeyi beklerken geçmişi ve o güne kadar yaptıklarını değerlendirir..

..zira ölümü beklerken yapacak başka bir şeyi yoktur.

Bu hikaye, Gnine’ın hikayeler serisinin ikincisidir ve
A Bard’s Tale XII, “Tinker This! – I” den
hemen sonra yer alır.

 

 

Kaçma edepsiz bücür!”

Karanlık zindanın soğuk zemininde oturan Gnine, bu ifadeye ne kadar alışkın oluşunu bile, oldum olası sinir bozucu bulmuştur..

Birincisi, asla kendisinin bir bücür olduğunu düşünmemiştir ve kendisini bir bücür olarak görmemiştir.

Gnine bir bücür değil, bir gnome’dur.

‘Bücür’, küçük ‘insanlar’ için kullanılan bir tanımlamadır zira ve en nihayetinde bücür olmayan bir gnome yoktur, dolayısıyla bu, anlamsız ve biraz da düşüncesizce kullanılan bir ifadedir.

Gnine bu ifadeyi oldum olası PC bulmamıştır!

Gnine bir anda Anglenna’ya ‘sivri kulak’ diye hitab etmemesi gerektiğini, zira kategorik olarak bunun kendisi gibi bir gnome’a ‘bücür’ denmesinden pek de bir farkı olmadığına ayılır.

Genç gnome derin bir iç çeker. ‘Şu işe bak. Sefil bir zindanda ölümü bekliyorum ve ırksal hakaretler üzerine felsefe yapıyorum.. İşsizlik nelere kadir!’, diye düşünür.

✱ ✱ ✱

Sen kimsin?”, diye sorar genç gnome, önünde dikilip durmuş kıza.

Bu, genç Gnine’ın, annesini, babasını, altı erkek ve dokuz kız kardeşiyle yaşadıkları Tinker Hills’deki evlerine yeni komşu gelmiş gnome ailesinin on iki üyesinden birisiyle ilk karşılaşmasıdır.

“Benim adım Terrah..”, der küçük gnome kız sincap gibi bir sesle Gnine’a.

“Terrah Doodlebellz.”

Küçük kızın tüy gibi hafif, pamuk şekeri pembesi saçları,  saçma sapan bir şekilde her bir yana savrulmuştur. Çekik, iri, parlak silik-yeşil gözleri, daha çok bir düğmeyi andıran burnu, küçük, kırmızı ağzı, bir bebeğinkini andıran mini minnacık parmakları ve mütemadiyen nefes nefese kalmış, tiz sesiyle harika şirin bir yumağı andırmaktadır..

..ve Gnine’a altı atlı bir araba gibi çarpmıştır!

Gnine, kendisinden muhtemelen sadece iki yaş küçük olan bu fevkalade şirin yaratığa anında vurumuş ve öylece, alık alık ona baka kalmıştır.

“Sen.. çok şirinsin!”, diye ünler istemsizce.

Önünde duran küçük kız, pembenin muhteşem bir tonu ile minik, kedi-patisini andıran pabuçlarından tüy-saçlarının uçlarına kadar kızarır.

“Te.. Teşekkür ederim!”, diye fena halde utanmış bir şekilde afallar.

Muhtemelen ikisi de farkında değildir, ama o gün, ağzından kaçırdığı bu basit gibi görünen ifadeyle Gnine Tinkerdome da, Terrah Doolebellz de kalıcı bir arkadaş edinmiştir.

Gnine, ailesini ondan alan ve hayatını tamamen değiştiren göçükten sonra, en az annesi, babası, altı erkek ve dokuz kız kardeşi kadar Terrah Doodlebellz’i de özlemiştir zira göçük ile yıkılan evler arasında, onunkisi de mevcuttu..

✱ ✱ ✱

Uyumuyorsun!”, der hafif hırıltılı, tok, cüretkar bir kadın sesi karalığın içinden sessizce.

“Nereden biliyorsun uyumadığımı? Sen bir insansın. Karanlıkta görme özelliğin yok!”, diye söylenerek cevap verir Gnine.

“Sen de bir gnome’sun ve belli ki aklını kullanma özelliğin yok!”, diye cevap gelir.

“Neden yaa?”, diye yine söylenir Gnine alınmış bir şekilde.

“Bana cevap vererek, ilk söylediğimi tasdik etmiş oldun!”, diye ‘fırk’lar tok ses.

Gnine kaşlarını çatar ve buna verecek ‘muhteşem’ bir cevap düşünür ama tatmin edici bir şey gelmeyince yüzü kararır.

“Neden bir kesici olmayı seçtin?”, diye bir şey, bir anda frensizce bir şekilde ağzından kaçar.

Uzun bir süre, öldürdüğü adamın yerini almış kızdan bir ses çıkmaz.

Neden sonra kızın yüzü Gnine’ın dibinde belirir.

“Neden öğrenmek istiyorsun?”, diye sorar kız ona.

“Neden soruyorsun, neden öğrenmek istediği mi? Bu önemli mi?”, diye kendisi de sorar.

“Tabii önemli. Önemli olmasa sorar mıydım?”, diye hırlar kız ona.

“Ben nerden bilebilirim ki? Seni yeterince tanımıyorum.. Senin için neyin önemli olup olmadığını bilme ihtimalim nedir sence?”, diye cevap verir Gnine ama kızın cevabını beklemeden ekler; “Yaa bak.. sorulara soruyla cevap verme işini ertesi sabaha kadar yapabilirim ama bıçağı olan sensin. Neden bana senin kısmını söylemiyorsun? Ben de sana benim kısmını söyleyim. Sen cevabını almış olursun, bende hayatta kalmış olurum.. ironik bir şekilde!”, diye hicveder Gnine hafifçe, içinde bulunduğu duruma ithafen.

Kız derin bir nefes alır sonra burnundan soluyarak tıslar; “Çünkü nedenler her zaman önemlidir. Öldürmediğim nadir ‘müşterilerim’, doğru nedenlerinden ötürü hala hayattalar. Hayatta kalmaya devam etmeleri de doğru nedenlerin devamına bağlı olduğunu bilmelerinden kaynaklanıyor!”

“Ne yani, sen bir çeşit vicdan şerifliği mi yapıyorsun?”, der Gnine, şansını zorlayan bir üslupla.

“Benim vicdanım yok!.. Şimdi.. Nedenimi rica edeceğim!”, der kız tekrar burnundan soluyarak.

“Ben geçmişimde çok şey denedim. Bugün yaptığım işi yapıyor olmamın sebebi de bunların kümülatif sonuçları, sanırım..”, diye cevap verir Gnine. “Senin, yaptığın şeyi yapmana sebep olan sonuçları merak ettim.”

Venom bir süre önünde, zincire vurulmuş, soğuk taşların üstünde oturan cüceye bakar.

“Bu çenesi düşük halin, fabrika ayarın mı yoksa sadece ben özel miyim?”, diye sorar soğuk bir şekilde.

“İkisi de.., sanırım.”, diye hiç bekletmeden cevap verir cüce.

Venom’un gözleri kısılır.

“Hey.. Bana kızma.. Ben söylediklerimin arkasındayım.. ama konumuzun biraz dışına çıktık sanırım.”

“Benim geçmişim de çok şey deneme lüksüm olmadı. Ya bunu yapacaktım, ya da Madam’ın emrinde, hayatımı leş kokan hayvanların altında geçirecektim!”, der kız hırıltılı bir sesle.

“Evet.. *Öhöm!*.. Fazla bir şansın yokmuş, sanırım. Ama Terrah Doodlebellz’in dediği gibi; ‘Üçüncü seçenek, aramak istemediğimiz seçenektir!'”, der Gnine sessizce. Terrah’yı şu anda, şimdi hatırlamış olması ona dokunmuştur nedense.

“Hayatını tok geçirmiş biri gibi konuştun, cüce.”, diye hırlar Venom.

“Çocukken göçük altında geçirdiğim altı günü hesaba katmazsak, evet, genelde tok geçirdim hayatımı. Bu beni bir şekilde suçlu mu yapıyor? Ya da söylediklerimi kusurlu mu kılıyor?”, diye sorar Gnine, kıza.

Gnine, retorik sorusuna cevap beklemez ve devam eder.

“Tokluk ile haksızlık, açlık ile doğruluk arasında hiçbir alaka ve birbirini destekleyen bağ yoktur. Aç insanların, tok’ların yapmayı tercih ettikleri davranışları seyrederken, yaptıklarını, yapanların iradelerine değil, midelerine bağlamaları, anlaşılır olmakla beraber, kusurlu bir yaklaşım.. ve ironik!

..ve kötü bir bahane.”

“Bahane mi?”, diye sorar kız. Tinkerdome’dan aldığı bu açıklama, Venom’un beklentilerinin oldukça üzerindedir ve onu rahatsız etmiştir.

 

Evet. Aramak istemediğimiz üçüncü seçeneği aramamamız için bir bahane. Açlar, tokları, tok olmakla suçlar ve ana hedef ve sebep olarak da bunu onların tok oluşlarına bağlarlar. Asla bir başka sebep ya da seçenek aramazlar. Çoğunlukla da bir başka seçenek yok gibi görünür ama sayısız ‘sebepler’ hala oradadır. Tokluğun kendisinin gerçekte bir sebep değil, kümülatif bir sonuç oluşu gibi.. Bizim dar bakış açımızı istismar etmek isteyenler de, bize seçeneklerimizin sadece bize sunulmuş haliyle sınırlı olduğunu ikna etmeye çalışmaları gibi.. Söz gelimi, yarınki turnuvaya çıktığımızda, hiç dövüşmemeyi seçebiliriz. Ve karşımızdakileri de buna ikna edebilirsek sanırım ortalık yeterince karışmış olur.

 

..der Gnine, sanki en başta istediği ve planladığı buymuş gibi..

Venom ‘fırk’lar.

Ama bir an sonra pis zeminde sırıtarak oturan cücenin söylediklerinde samimi olduğunu görür ve öylece kalakalır.

“Bu.. kimsenin işine gelmez..”, der Venom sessizce.

“Benim hayatımdan bahsettiğimizi düşünürsek, burada, şu anda, düşüncesi gerçekte önemli olan tek kişi benim. Ama kimse zahmet edip de bana bir şey sormadığına göre, sanırım ben de onlara neyin işlerine gelip gelmeyeceğini sormayacağım!”, der Gnine umarsızca.

“Seni öldürürler.”, diye cevap verir Venom kati bir sesle.

Gnine omuzlarını silker ve bu hareketiyle bileklerine bağlı pranga ve zincirler istemsizce şıngırdar.

Şıngırtı, Gnine’ın söylediklerini, söyleyeceklerine bağlıyormuş gibi, manalı bir şekilde karanlık zindanda yankılanır.

“Bu, sevgili Lilly, zaten olacak!”


arashkan şehri dungeons and dragons duygusal karakter analizi komedi role play tarihçe

A Bard’s Tale XII
“Tinker This!” – I

A Bard’s Tale XII
“Tinker This!” – I

Timeline:

Bir gnome ve onun sorun çıkarma kapasitesi ve bela potansiyelini anlatan bir hikaye: Gnine Tinkerdome.

Arashkan şehrine vardıktan kısa bir süre sonra, beklenmedik bir şekilde kaçırılan Gnine, kendisini şehir arenasının altındaki zindanlarda, zincirlenmiş bir şekilde bulur.

Karanlıkta sabahın, sonrasında ise muhtemelen arenaya çıkmayı ve hayatı için tek başına mücadele vermeyi beklerken geçmişi ve o güne kadar yaptıklarını değerlendirir..

..zira ölümü beklerken yapacak başka bir şeyi yoktur.

Bu hikaye, Gnine’ın hikayeler serisinin ilkidir.

 

 

Kaçma edepsiz bücür!”

Gerisin geriye baktığında, bu Gnine “Ninehundredandninetynine” Tinkerdom’un bir zamanlar belki de en sık duyduğu şeydi. Tabii, arkasından! Aklı başında hiçbir gnome, kendisine “Kaçma edepsiz bücür”, diye bağırılırken durup beklemez.

Burada ‘akıllı’ ifadesini de olabildiğince geniş ve göreceli bir şekilde kullandığımızın farkındasınızdır, diye umuyoruz. Sanırım, ‘hayatta kalma içgüdüsü’, daha yerinde olurdu..

..ve Gnine Tinkerdome’un hayatta kalma içgüdüsü ta küçük yaştan itibaren oldukça gelişmiş olduğunu söyleyebiliriz.

Buna rağmen şu anda, şimdi, Gnine’ın morali oldukça düşüktür zira ilk defa yakalanmış, zincire vurulmuş ve karanlık bir zindana atılmıştır.

Dahası, nedenini bile bilmemektedir.

“Shit!”, diye küfür eder cesurca.. Lady burada olmadığına göre, istediğim kadar da küfür edebilirim nasıl olsa, diye düşünür Gnine acı bir şekilde.

“Shit..!”, diye yineler kendisini. “Zindandayım ve daha bir şey bile yapmadım!”

Acı dolu deneme-yanılmalarla bileklerine takılmış, oradan da duvardaki koca bir halkaya geçirilmiş prangaların, bir şekilde büyü yapmasını engellediğini anlamış, zincirleri saatlerce çekiştirmesi de hiçbir sonuç vermemiştir. Öyle ki, karanlıkta bir yerden bıkmış bir ses, “KES ARTIK ŞUNU“, diye bağırmıştır.

Gnine, karanlıktaki adamdan bilgi almaya çalışsa da, öğrendiği ve kesin olan tek şey, Arashkan şehrinin arenasının altındaki zindanlardan birinde olduğudur.

“Ne yani, beni arenaya mı çıkartacaklar?”, diye hayret içerisinde inler Gnine.

Karanlıktaki sesin sahibinin kıkırdadığını duyar.

“Hayır evlat. Sen sadece yemsin. Benim yaşamam için senin ölmen gerekecek. Seni öldürmek için harcayacakları saniye, benim hayatta kalmama yetecek saniye olacak!”

Bu laf üzerine Gnine’ın yüzü, fena halde alınmış bir şekilde kararır.

Hiçbir şey olmazsa, en az üç saniye ayakta ve hayatta kalacağını düşünür.

✱ ✱ ✱

Genç gnome, geçmişini düşünür.

Annesini, babasını, altı erkek ve dokuz kız kardeşini..

Bu kadar çok kardeşi olunca, annesi de, babası da en sonunda yılmış, dokuzuncu çocukları olan kendisine “Gnine” adını vermişlerdi. Kendisinden sonra doğan kardeşlerine ise; “Thein”, “Efelen”, Twerf”, Thirkeen”, “Fortin” ve “Fifthein” diye isimlendirmişlerdi.

Gnine bu konuda her zaman en şanslısının kendisini olduğunu düşünmüştü. “Twentein” ya da “Thirteinensleven” gibi bir şey de olabilir di, diye geçirmişti alkından.

Beklenmedik, şiddetli bir patlama ve akabinde gerçekleşen göçükte, Tinker Hills’deki yer altı evleri, bir çok başka evle beraber çökünce, Gnine kendisini bir anda yapayalnız kalmış olarak bulmuştu..

Biraz şimdiki gibi.

Yapayalnız, aç, karanlıkta ve ölümü bekler bir vaziyette.

En azından o zaman zincirlenmemişti hiçbir yere.

Biraz düşününce, günler sonra çıkarılıncaya kadar, tıkılı kaldığı göçükte de pek kıpırdıyamamıştı, dolayısıyla zincir onun için bir upgrade’di diyebiliriz aslında!

Yine geri dönüp baktığında, annesinin, babasının, altı erkek ve dokuz kız kardeşinin hayatta olması karşılığında şansından feragat edip “Thirteinensleven” olmayı tercih ederdi..

✱ ✱ ✱

Kaçma edepsiz bücür!”

Gnine, bu ifadeyi arkasından kaç defa duyduğunu hatırlayamaz. Hatırladığı bir şey varsa, o da bu ifadeyi tam olarak hak etmiş olmasıydı..

..muhtemelen!

Gnine hayatında bir çok şey denemişti. Bir çok farklı iş, kılık, meslek.. birisinde hoşuna giden bir şey mi gördü, hemen gördüğü kişinin kılığına girer ve onun gibi olmaya çalışırdı.

Sorun; kılığına girdiği kişinin sahip olduğu tecrübelerden mahrum olmasıydı. Dolayısıyla büründüğü kimliğin işini yapmaya kalkınca da, ortalık bir anda beklenmedik bir kargaşa eşliğinde karışmıştı.

Kılığına girdiği ve denediği ilk mesleği, ironik bir şekilde, Tinker Hill’s arenasında boks şampiyonluğuydu. Daha on bir yaşındaydı ve hayatının en fena dayağını yemişti. Hıncını alamayan Gnine, turnuva çıkışında kendisini döven gence, iplerden, makaralardan, katran ve samandan oluşan karmakarışık bir tuzak hazırlamış, ancak olay beklediği gibi gelişmemiş ve çıkan yangında yedi çadırın yanmasına sebep olmuştu.

“Kaçma edepsiz bücür!” ifadesini de ilk defa o zaman duymuştu..

✱ ✱ ✱

Gnine karanlıkta çok cılız bir ses duyar. Bu sesi duymasının sebebi, son iki, üç ayda edindiği zorlu tecrübelerden kaynaklandığını anladığında birden irkilir ve ilk ateş topu kullandığında yaptığı yanlış hesaplamanın sonuçlarını gördüğünde tepesine basan korkuyu hisseder.

Karanlıkta birisi, fevkalade sessiz adımlarla ilerlemektedir.

“Aager?!”, diye tıslar Gnine istemsiz bir umutla.

Hayatında ilk defa o asık yüzlü, pis bakışlı, mel’un herifi gördüğüne mutlu olur.

Ama karanlığın içinden gelen ses çok hafif hırıltılı, dolgun, tok ve bariz bir şekilde feminen bir sestir.

“Aager? Aager Fogstep mi?”, diye kıkırdar ses.

Gnine olduğu yerde dona kalır ve yaptığı hatadan dolayı kendi kendisine lanet eder.

“Shit!”, diye de üstüne küfür eder zira iş işten geçmiştir artık.

Karanlıktaki dolgun, çok hafif hırıltılı ses “Çok ayıp sayın Tinkerdome, ama isabetli!”, der ve sanki Gnine’ın tam dibinde gibidir.

“Bu şehirde beni tanımayan birileri var mı yaa? Siz kimsiniz?”, diye tıslar Gnine.

“Herkes değil. Sadece seni öldürmek isteyenler..”, diye bir cevap gelir karanlıktan.

“Belli ki siz beni tanıyorsunuz. Ama ben sizin kim olduğunuzu bilmiyorum. Nezaket, iki kişi karşılaştıklarında birbirlerini tanıtmasını gerektirir. Kimsin sen?”, diye ısrar eder Gnine.

“Fogstep’in neden sana sinir olduğunu anlamak çok da zor değil. Bu sadece bir tahmin ama sanıyorum ki seni defalarca boğmak istemiştir!”, der ses gülüyormuş gibi. “Ölüm arenasının altındasın. Pis bir zindana, zincirlenmiş bir şekilde tıkılmış durumdasın ve nezaket bekliyorsun..”

“Bu bir prensip meselesi..”, diye ‘hıf’lar Gnine.

“Seni buraya prensiplerin.. ve aptallığın getirdi Tinkerdome! Ve aptalların prensipleri para etmez..”, der kadın ve..

“..Bir saniye!”, diye ekler ironik bir şekilde ve kadının sesi uzaklaşır..

Bir an ortam sessizleşir.

Gnine nefesini tutmuş, iyice kulak kabartmış, karanlıkta bir şeyler duymaya çalışır.

..ve duyar!

İleriden, daha önce konuştuğu adamın olduğu yerden hafif bir darp ve ardından da bir inleme sesi gelir ve ortam yine sessizleşir.

Gnine yutkunur..

Neden sonra, hemen dibinde küçük bir mum yanar ve Gnine ilk kez, kendisiyle konuşan kadını görür.

Gnine ister istemez, “Wow.. ne kadar güzelsin!”, diye ünler!

Önündeki parmaklıkların diğer yanında duran kadın, yirmili yaşlarındadır ve gerçekte geleneksel anlamda güzel olmaktan çok, solgun bir cazibesi vardır.

Gnine’ın görebildiği kadarıyla kızın üzerinde sade, gösterişsiz, daha çok işlevsel amaçlı kıyafetler mevcuttur. Kızın elindeki kanlı ince hançer ve belindeki kısa kılıç dışında görünürde herhangi bir başka silahı yoktur. Gnine, kıza baktıkça onun ayrıntılarını daha belirgin bir şekilde farkeder; sıska, uzun kol ve bacaklarını, ince belini, düz, uzun saçlarını, zarif olduğu kadar sahibine hafif cüretkar bir hava veren burnunu, dolgun, acı dudaklarını ve keskin, cansız gözlerini.. Bu ayrıntılar, tekil olarak ele alındığında, her biri sanki bir başka kişiyi anlatmaktadır. Ancak kümülatif bir şekilde bakıldığında ise kızın bambaşka bir hikayesi olduğunu açıkça bir şekilde söylemektedir ne var ki Gnine, kızın çok küçük yaştan gerekli ve elzem besinlerden mahrum kalmış birisi olması dışında bu hikayenin ne olabileceğini çıkaramaz zira hayatında o kadar acı çekmemiştir.

“Teşekkür ederim küçük adam. Namın kadar kıvrak bir dilin varmış. Sırf bu yüzden arenada sana yardım edeceğim. Ama şunu unutma. Sen bir hedefsin.. Benim için değil ama başkaları için öylesin. Benim için ise sadece bir yemsin o kadar. Benim hedefim Gar Thalot. Onun muhteşem adalet arayışı ve ideolojileri için sana ve senin arkadaşlarına ihtiyacı olacak. Bunun için de senin buradan canlı çıkman gerekiyor. Arenadan canlı çıkmanın tek yolu da kazanmaktır!”, der kız cüretkar bir üslupla.

“Her halükarda, ya öldürdüğün o adam için bir saniyelik yem, ya da senin Gar Thalot’una ulaşabilmen için bir yem olacağım, öyle mi? Alternatiflerim bunlar mı? Ya yem olmak, ya da yem olmak!”, diye hicveder Gnine.

“Aaa.. Sana alternatif sunuyormuşum gibi bir izlenim mi verdim? Özür dilerim. Benim hatam!”, diye sırıtır kız Gnine’a soğuk bir şekilde.

“O adamı neden öldürdün peki?”, diye hafif tırsmış bir sesle sorar Gnine.

“Onunla mı arenaya çıkmayı tercih ederdin, sevgili ‘bir saniye’?”, diye gülümser kız, aynı ifadeyle.

“Aaa.. hayır, tabii ki hayır.. Öleceksem bunu güzel bir kızın yanında yapmayı tercih ederim!”, diye hızlı bir şekilde cevap verir Gnine.

Kız ‘fırk’lar.

“Şimdi.. bana Arashkan’a beraber geldiğin arkadaşlarını anlat. Özellikle de Aager Fogstep ve onun yanından ayrılmayan o küçük süprüntüyü..”, der kız gülümsemesine devam ederek ama kızın gülümsemesinin ulaştığı soğukluk nedense Gnine’ın içinde bir ürperti oluşmasına sebep olur.

Buna rağmen yine de kendisine engel olamaz..

“O ‘süprüntünün’ bir adı var; Inshala ‘la Fey’ Frostmane ve lütfen ona karşı biraz daha saygılı konuş! O tahmin edemeyeceğin kadar iyi bir insan. Fevkalade iyi niyetli, içten, sevimli, duygusal ve sevdiklerini hayatı pahasına koruyan bi kız o..”, der Gnine kızmış bir şekilde.

“O bir insan bile değil—”, diye başlar önünde duran kız ama Gnine “O bir insan!”, diye kati bir sesle onun sözünü keser ve “Senden de, benden de ve gördüğüm insanların hepsinden de daha bi insan o..”, diye harlar, kendisini frenliyemez ve devam eder..

 

Bir insanı insan yapan, kendisine sorulmadan, içine doğduğu ve bunun için hiçbir emek sarf etmediği bir bedene sahip olmak kadar ucuz ve basit bir şey ise, buradaki tek ‘insan’, az evvel umarsızca bir başka insanı öldürmüş olarak bi sen varsın. Ama bir insanı insan yapan onun kalitesi, duyguları, erdemleri, imkansızlıklar ve zorluklar karşısında yaptığı tercihleri ve sıfatları ise, o kız hepimizden daha bi ‘insan’.

 

Kızın, cılız mum ışığında oluşan gölgelerin oynaştığı yüzünde anlaşılmaz bir ifade oluşur.

Kız bir süre sessizce bu ifadeyle zincirlere bağlı cüceyi süzer. Neden sonra, “Öyle görünüyor ki, Fogstep gibi bir hayvanı adam etmek için, gerçek bir ‘insan’ gerekliymiş.. Kimin aklına gelirdi..?!”, der acı bir şekilde.

“Yaaa bakın. Belli ki Aager’i pek sevmiyorsunuz —ki bu da anlaşılır bir durum. Aager kendisini sevdirmek için etrafındakilere pek de sebep veren biri sayılmaz ama adamın zorlu bir geçmişi varmış. En azından geldiğim yerde duyduğum rivayetler bu yönde.”, diye açıklamaya çalışır Gnine.

“Zorlu geçmişi olan tek kişi Fogstep değil.”, der kız kindar bir sesle. “Her neyse.. dinlensen iyi olur cüce. Yarın asıl senin için zorlu bir gün olacak ve öleceksen, bu senin uykunu alamamış olmandan kaynaklanmasa iyi olur. Bu zindana sızmak için az çaba sarf etmedim..”

“Ee, girilebiliyorsa neden geldiğin yerden geri çıkıp kaçmıyoruz o zaman.”, diye sorar Gnine.

Kız cüceye uzun bir süre öylece bakar,

“Çünkü..”, der neden sonra burnundan soluyarak, “..bir bacadan girmek için kendini yer çekimine bırakman yeterlidir. Ama bu geri çıkabileceğin anlamına gelmez! Buranın yapısı da öyle.. Büyülü muhafızları girenlere karşı ayıktır ama yeterince iyi isen, yine de atlatabilirsin. Geri çıkmak ise apayrı bir konu. Büyülü muhafızlar girenleri sadece yakalamak için hazırlanmışlar. Çıkanları ise yok etmek üzerine kurulmuşlar!”

“Tamam.. Tamam.. kızma. Kaşların çatıkken de güzelsin ama gülümsediğinde çok daha harika oluyorsun!”, der Gnine, alttan alır bir üslupla.

“Sen hafif kaçıksın, galiba!”, der kız cüceye hayret içerisinde.

“Senin Bremorel diye bir kız kardeşin mi var?”, diye sorar Gnine ister istemez. “O da hep aynı ifadeyi kullanırdı da!”

Kız başını eğer ve “Benim sadece bir ağabeyim vardı.. çok küçükken.. Onu aldılar ve para karşılığı sattılar.”, der kız sessizce.

“Çok üzgünüm. Ben de küçükken annemi, babamı, altı erkek ve dokuz kız kardeşimi bir göçükte kaybettim. Bununla beraber, hala kendini bana tanıtmadın.”, der Gnine.

Kız çok hafif başını kaldırır.

“Benim adım.. Venom.. Lilly’s Venom..

 


Gnine: Nine / Dokuz
Thein: Ten / On
Efelen: Eleven / On Bir
Twerf : Twelve / On İki
Thirkeen: Thirteen / On Üç
Fortin: Forteen / On Dört
Fifthein: Fifteen / On Beş
Twentein: Twenty / Yirmi
Thirteinensleven: Thirty Seven / Otuz Yedi

dungeons and dragons duygusal karakter analizi komedi tarihçe

A Bard’s Tale XI
“Power Word: NO!”

A Bard’s Tale XI
“Power Word: NO!”

Timeline:

“Bu bir hikaye değildir. Bunu baştan söyleyeceğim. Bu bir anlatıdır ve kayıt altına alınmasına da en baştan karşıydım. Ne var ki, bunları anlatmak istediğim kişi burada değil ve elimde bunları kendisine ulaştırabileceğim başka bir imkanım yok.

Burada yazılı olan anlatıya veya yorumlara itiraz eden ya da aleyhimde kullanmak isteyen olursa, hepsini reddedeceğimi de en baştan şuracıkta dile getireyim – bu yaşıma gelmeyi başardım, mutlu bir şekilde gideceğimden ve ardımdaki zor ve çetrefilli işi de, en aklı selim kişilere bırakacağımdan dolayı.. eh.. mutluyum!”

“Bu anlatıda geçen yer ve isimleri değiştirmedim zira bunu yapmam halinde, korkarım ki anlatacaklarımdan daha çok sahiplerinin isimlerinin değişmiş olması onları daha çok kızdıracaktır..”

“Sevgili Magella. Bilmelisin ki bunları anlatmamın, yegane olmasa da, temel sebebi; gideceğimiz yere, geldiğimiz yeri unutarak varamayız. Bu sana son nasihatım zira sen ve arkadaşların çıktığınız ölümcül maceradan döndüğünüzde, sanırım ben de kendi ölümcül macerama çoktan başlamış olacağım.”

“Sen gelinceye kadar yerime vekil olarak genç Thomas Dimwoods’u bırakıyorum.. Eminim bundan dolayı benden pek hoşnut olmayacaktır zira izci kızla gittiği misyondan döndüğünde eskisi gibi artık kitaplarının arkasında saklanamayacağını ve kendisini büyük kararların ve daha da büyük sorumlulukların beklediğini öğrenecek..”

“Gideceğim yerde sizleri özleyeceğim..”

“SERRAPHYN EDET VIELLA XILLESSE DEMI”

 

“Bu nedir bilemiyorum.”

“Beni yanlış anlamamaya çalış sevgili Magella. O tür düşüncelerim olmayalı belki kırk yıl olmuştur ama dün gece rüyamda bir kız gördüm.

“Hayatımda hiç böylesi saf, güzel ve.. hüzünlü bir varlık görmemiştim. Bir melekti sanki ve bunu bana tekrarlayıp durdu..”

“..ve unutmamamı telkin etti.”

“Uyanınca ağladım..”

“Neden bana söyledi ki?”

“Ben burada olmayacağım!”

 

. . .

Serenity Home Tapınak Baş Muhafızı
Demos Lightshand

 

 

Efendi Argail Smitefast.

Sevgili Magella’nın anne tarafından dedesi.. Bu gördüğünüz zat, geçmiş kahramanlıklarıyla tanınan biri değildir zira kahramanlığa pez az ihtiyaç duymuştur. Kendisiyle tanışma fırsatım olduğu için kendimi her zaman şanslı hissetmişimdir.. Bunu söylerken, şansa asla inanmadığımı da hesaba katın lütfen. Onun sayesinde Scowling Hills ve Elder Hills’deki bir çok dwarf ile tanışma fırsatım oldu – ister istemez..

Evet, ‘ister istemez’ diyorum zira sizlerde benim kadar çok dwarf’la tanışmış ve beraber olduysanız, bunu oldukça ılımlı bir değerlendirme olarak kabul edeceksinizdir. Ne kastettiğimi anlamıyorsanız, bir dwarf’a danışın ama yanınızda saklanacak bir dağ getirmeyi ihmal etmeyin!

Kendisiyle ilk tanıştığımda ben yirmi yaşlarımda, genç bir tapınak koruyucusuydum. Efendi Argail ise çoktan yaşını almış, bilge, her zaman ciddi ve geçit vermeyen bir dağ gibiydi.. en azından ilk karşılaşmamızda benim üzerimde bıraktığı etki buydu.

Kendisiyle en son görüşmemizde ise ben seksen iki yaşındaydım ve beni çağırdığında yanına gidebilmem için ulaklarla beraber tahtırevan da göndermemiş olsaydı, gıcırdayan eklemlerimle o yolculuğu yapmam pek de mümkün olmazdı. Yanına vardığımda hala yaşını almış, bilge, her zaman ciddi ve geçit vermeyen bir dağ gibiydi.. Ben yaşlanmış ve erimiştim, o ise neredeyse hiç değişmemişti. Aradaki tek fark gözlerindeydi.

Efendi Argail yorulmuştu..

..ve sanırım kalmak için artık bir sebep bile aramak istemiyordu.

 

Ben her sabah, ‘Aaa.. hala hayattayım.. ne güzel.. Bugün ne yapsam acaba..’, diye düşünürken, o ise bıkmıştı.

Açıkçası bu beni fazlasıyla üzdü ama sebebini sormadım. Bir dwarf’a bazı şeyleri sormazsınız..

Bu basit bir nezaket meselesi değil sadece.. ve gerçekte soramayacağınızdan dolayı da değil.

Sormanız halinde alabileceğiniz cevaptan dolayı!..

..ve aldığınız cevabın sizin üzerinize yıkabileceği potansiyel sorumluluklardan dolayı.

 

Beraber uzun bir süre yürüdük. Ya da o yürüdü, ben ise tahtırevan ile onun peşinden koşturuldum.

Ancak Scowling Hills’in en sapa yamaçlarından birine geldiğimizde durduk. Uzun süre sessizce oturduk ve neden sonra “Sana birini vereceğim. Onu alıp bir tapınak muhafızı olarak yetiştir.”, dedi.

Açıkçası bu beklediğim bir şey değildi. Bir dwarf’a bazı şeyleri neden sormamanız gerektiğini ve bunun sizin üzerinize yıkabileceği ‘potansiyel sorumluluklardan’ ne demek istediğimi sanırım daha iyi anlıyorsunuzdur şimdi..

Efendi Argail, tek bir ifadeyle dört yüz küsür yıl yaşama potansiyeline sahip bir varlığın sorumluluğunu bana vermişti..

Ve ben ona aklından geçenleri sormamıştım bile!

“Bunu seve seve yaparım Efendi Argail. Ne var ki Tapınak Muhafızlığı bir çağrıdır. Demirci yada fırıncı çıraklığına benzemez.”, diye açıklamaya çalıştım. Ben seksen iki yaşındaydım ve kendimi gezmiş, görmüş ve bilge sanıyordum. Önümde oturan dwarf ise neredeyse dört yüz otuz yaşındaydı.. O an anladım ki, yaş ile kibir arasında birinin diğerini götürdüğü gibi bir ilişki yokmuş.

Efendi Argail bana öyle bir bakış attı ki, kendimi on iki yaşımda gibi hissettim.

“Sana vereceğim çocuğu al ve yetiştir. Dostluğumuzun hatrına bunu benim için yap, Muhafız Demos Lightshand! Her evlilik sevgiyle başlamaz. Bazen sevgi ve saygı sonradan oluşur. Onun çağrısı da sonradan gelecektir. Ama o burada olduğu sürece bu mümkün değil. Bizler elimizden geleni yaparız, kader kendi elini gösterinceye kadar. Benim elimden gelen de onu sana teslim etmek.”

Böyle bir şeye ne denir ki?

Dayanamadım ve kaçınılmaz soruyu sordum.

“Neden?”

Efendi Argail yine bana baktı ama bu sefer bakışlarında yine o yorulmuşluğu gördüm.

“Büyük bir şey geliyor.. Karanlık, mebus bir şey. Son iki yüz yıldır takip edip ipuçları arıyorum. Bulduklarım, ancak gözümün ucuyla görebildiğim şeyler, daha fazlası değil.  Ne var ki, her kış çıkışı daha da yaklaştığını kemiklerimde hissediyorum ve fazla zamanımız kalmadı. Karanlık, zorlu günler bizi bekliyor. Bunu benim klanime anlatmaya çalıştım ama dinleyen sadece bir kişi çıktı. Onu da sana veriyorum zira burada kalması halinde, diğerlerinin inadı ve ahmaklığı ona da bulaşacak ve burada harcanacak. Ve benim, bir sonraki jenerasyonu bekleyecek vaktim kalmadı.”

Bir dwarf’ın, inattan yılmış olduğunu ilk defa seksen iki yaşımda görmüş oldum..

Hayat sürprizlerle dolu, öyle değil mi?

“Peki”, dedim. “Kimdir bu ‘çağrılan’?”

Beni taşıyan ulaklardan biri öne çıktı.

Üstü başı yara bere içerisinde, koyu kızıl saçları darmadağınık ve yolunmuş, bir kaşı daha yeni yeni iyileşmeye başlamış, burnunda kurumuş kan pötürcükleri olan bir dişi dwarf’dı bu.. Üstündeki yırtıklara, çamur ve kana bakılırsa, sanırım beni almaya gelmenin daha o sabahında bir kavgadan çıkmış gibiydi.

Bana ve.. sanırım dedesi olan Efendi Argail’e yanan gözleriyle fena pis bakışlar atarak elindeki koca teberi hırsla sağa sola savurdu ama sanırım bu kızın içindeki hırsı gideremedi çünkü bir anda az ilerdeki iri bir kayaya daldı.

Kız, çığlıklar ve bilmek istemediğim dwarfça bir şeyler haykırarak, tüm varlığıyla kendisini o iri kayaya attı.

İşi bittiğinde kayanın pek azı kalmış, nabzeden kaşındaki yara ise tekrar patlamıştı..

Sonra kız teberinden geri kalanı yere sapladı, dedesinin elini öptü ve yanıma geçip nefes nefese kalmış olmasına rağmen sessizce durdu.

Ne yalan söyleyim. O teberle beni ikiye ayıracağını düşünmedim değil. Kaşları çatılı bir şekilde o kadar pis bakışlar atmıştı ki..

Bununla beraber, kızın içinde hissettiği hiddeti bütün varlığı ile dışına vurması, ama sonrasında ise büyüklerinin kararına boyun eğmesindeki kümülatif bilgeliğe hayran kalmadım değil;

Kızın hiddetini dökmesine müsaade edilmesi, Efendi Argail’in bilgeliğiydi. Ama en nihayetinde boyun eğen kızın kendisiydi ve o bilgelik de tamamen ona aitti!

O anda bu pasaklı kızı sevdim ve ona saygı duydum.

“Bu Lady Magella.”, diye tanıttı torununu Efendi Argail. “Adı bu! Kendisine vermeye çalıştığımız, hakettiği hiçbir başka adı kabul etmedi. Sanırım her aileden bir cins çıkıyor!”, dedi homurdanarak.

Sonra doğruldu, geniş omuzlarını gerip devam etti.. ama bana değil, kaşları çatılı duran torununa konuşuyor gibiydi.

“Teberini teslim etti. Kendisi artık senin çırağındır.. Dikkatli ol, çok inatçıdır. Aynı zamanda da dik kafalıdır. Ve bunu söylerken mecaz bile kullanmıyorum! Her şeye itiraz eder ve kızdığında gözü döner. İki teyzesi, dört kız kardeşi, bir amcası ve iki de erkek kardeşinin muhtelif yerlerini kırmışlığı var. Diğer klanlerle aramızdaki kavgalarda yaptıklarını, sizin gibi muhterem bir zatın yanında söylemesem daha iyi olur.. Bazılarının asla çocukları olmayacak dersem sanırım bu kafi olacaktır. Kendisine bağırılmasından ve hakaret edilmesinden hiç hoşlanmaz. Huysuzun tekidir ama zekidir. Bir şey aklına yatarsa onu sahiplenir. Sahiplendiği şeyleri de korur. Onlara zarar vermek isteyen olursa da.. kendisine verdiğim tavsiye, yapacağı şeyi senin yanında yapmaması oldu.. Sana tavsiyem ise yapacağı şeyi, yapacağı zaman yakınında olmamandır!”

Böylesi bir PR‘a ne denir ki?

✱ ✱ ✱

Efendi Durken Lostbeard.

Sevgili Magella’nın baba tarafından dedesi.. ve başımın… sanırım burada biraz PC olmam gerekirse, ‘belası’ şeklinde ifadelendirmemem gerekiyor ama dürüst olmanın dışında başka bir şey olamayacak kadar yaşlandım artık, dolayısıyla; ‘başımın belası’ bir zattı kendisi.

Daha ilk Scowling Hills’e gittiğimde Efendi Argail ve bununla tanıştım ve sanırım sakalına ne olduğunu sorma hatasında bulundum.

Dedim ya, bir dwarf’a bazı şeyleri sormazsınız.. Ancak kendi müdafaam adına söylemem gerekirse, o zamanlar toy bir çocuktum.

Kendisine bu soruyu sormamla birlikte az daha altmış kiloluk bir savaş çekicini yiyecektim!

Dikkat ederseniz, ‘başıma’ demedim zira o kadar büyük bir demir kütlesini yediğinizde, bunun kafanız ile sınırlı kalması hiçbir zaman bana mümkün gibi gelmemiştir.

Efendi Durken’in hemen yanında duran Efendi Argail müdahale etmemiş olsaydı, sanırım dwarf’lara yapacağım hutbem, biraz erken bitecekti..

Efendi Argail, Efendi Durken’in eline koca bir maşrapa tutuşturup, ona hırıltılı sesiyle “Bi salaklık yapmadan git, kendini bunun içinde boğ!”, deyip gönderdi.

Efendi Durken pis bir şekilde önce bana, sonra da maşrapaya baktı. Ciddi bir iç hesaplaşmadan sonra maşrapayı tercih etti ve ben ‘ederim’ konusunda biraz alınmadım değil!

Acemiliğim ile sorduğum bu soru, meğerse birçok dwarf arasında dile getirilmemiş bir esprinin final noktasını oluşturmuş ve Efendi Durken maşrapasıyla gittikten sonra, birden ortam onlarca dwarf’ın kahkahalarıyla sarsıldı ve herkes omzuma vurup elimi sıkmak istedi. Elimi sıkmaları sorun olmadı ama şu dwarf’ların sırta vurma olayı o gece bitirdi beni neredeyse. Serenity Home’a döndüğümde omuzlarımdan bel hizama kadar sırtım mosmor olmuştu.

Bu olaydan sonra öğrendiğim bir kaç önemli şey oldu;

Birincisi, dwarf’lara bazı şeylerin sorulamayacağını, ikincisi, benim ebedi olarak Efendi Durken’in kara listesine girdiğimi, üçüncüsü ise dwarf isimlerinin, gerçekte bir şeylerin kısaltması olduğunu.

Söz gelimi Efendi Argail Smitefast (hızlı ceza). Genelde sakin olmakla beraber, daha sonraları öğrendim ki, kızdırıldığında bu hatayı yapan kişiye hiç geciktirmeden cezasını verdiği. Dwarf’lardan bahsettiğimiz için de bunun anlamı elli ile yüz elli kilo ağırlığındaki bir savaş baltası, topuzu yada çekicin, muhatabının kafasına geçirilmesi şeklinde olduğu..

Bir diğer örnek olarak, Edendi Durken (drunken/sarhoş) Lostbeard (sakalı kayıp / kayıp sakal) anlamlarına geldiğini ve birgün içkiyi yine fazla kaçırdığında birisinin keskin bir bıçakla adamcağızın neredeyse dört yüz yıllık sakalını kesmesi üzerine ona bu adın verildiğini öğrenmiş oldum.. Sırtımdaki morluklarla beraber!

“Sarhoş ve sakalını kaybetmiş”

Lightshand (ışığın eli) ismini de neden sonra Efendi Argail vermişti bana.

Bunu yaptığında kendimi pek onure olmuş hissettim. Ancak geri dönüp baktığımda, belki de bana yaptığı bu jest, daha o zamanlar bana teslim etmeyi düşündüğü torunu için bir altyapı hazırlığı idi..

Yanlış anlaşılmasın. Efendi Argail iyi bir dwarf idi. Ama bu kurnaz ve ileri görüşlü olmadığı anlamına gelmiyor. Dahası, bugüne kadar kurnaz ya da ileri görüşlü olmak ile iyilik arasında birbirini yıpratıcı bir ilişki görmedim.

Aptallık ile kötülük arasında gördüm ama..

Ne kadar ironik, değil mi?

✱ ✱ ✱

Gellator Bluntaxe (kör balta).

Sevgili Magella’nın rahmetli babası.. Ne yazık ki hayattayken onun hakkında kendi ağzından duyup da size aktarabileceğim hiçbir şeyim yok. Ve rivayetlere göre karısının da yokmuş zira bugüne kadar “kocam şöyle dedi” ya da “kocam şunu sever”, babında bir ifade kullandığını duyan yokmuş. Bilinen bir şey varsa dilsiz olmadığı.

Bir kenara çömer ve saatlerce sizi dinler.. ya da öyleymiş izlenimi verir.

Daha da ürkütücü hali ise..

..bir kenara çömer ve saatlerce size.. bakar.

Aynen resimde ki haliyle gördüğünüz gibi!

Rivayetlere göre, madenlerde gerçekleşen bir göçükte geçirdiği ve birkaç gün sonra da ölümüne sebep olan kazadan sonra, ölüm döşeğinde konuşmuş sadece.

Ezilmiş kaburgalarından dolayı zorlukla nefes alabilmesine rağmen eşine, “Seni sevdim, kadın. Bugüne kadar konuşmadım çünkü hiçbir zaman senin kadar zeki olmadım ve ağzımdan seni üzecek aptalca bir şey çıkar diye korktum!”, demiş..

Böylesi bir bilgeliğe ne denir ki?

Eminim sevgili Magella hala babasının yasını tutuyordur. Ancak kendisinin ona çekmemiş olmasından dolayı hep şükretmişimdir. Bana katılmasından sonra sadece dört ay, on yedi gün geçti ilk cümlesini duyduğumda.

O da, “Eee..? Sana ne diycem?” idi..

✱ ✱ ✱

Margaret Madish (delimsi), sevgili Magella’nın annesi. Size onun hakkında sadece bir şey söylemem gerekirse, o da Margaret’in muhteşem bir kadın olduğudur.

Zeki, nazlı, dik kafalı, alımlı, çekici, çarpıcı, güçlü, deli, inatçı, gözüpek, bıyık altı bir espri anlayışı olan ve.. utangaç – inanabilirseniz şayet!

Buna inanmadıysanız eğer, sizlere inanmayacağınız bir başka şey daha anlatayım;

Margaret’in, kocasıyla ilk karşılaşmaları (ve birinin diğerine kafa tutması) sonucu tam elli iki saat balta ve çekiçle birbirlerine vurmaya çalıştığını biliyor muydunuz? – sırf inat olsun diye!

Margaret ile tanıştığımızda kendisi bana bu hikayeyi, fevkalade romantik ve puslu bakışlarla, mutlu, genç bir kız edasıyla anlatmıştı. Elli iki saat boyunca da Gellator’un ağzından tek bir laf alamamış. En sonunda babaları bunları birbirine uygun görmüş ve Gellator’dan da ses çıkmayınca, ikisini evlendirmişler.

Bundan Efendi Argail mi daha mutlu oldu, yoksa Efendi Druken mi pek emin değilim ama sanırım başarılı bir evliliğin sırrı, mutlu bir şekilde deli bir kadın ve sesi çıkmayan bir erkekte yatıyor.

İkisinin de birbirinden şikayet ettiğini duymadım bugüne kadar. Duyan birini de tanımıyorum.

Sevgili Magella bana katıldıktan sonra her ay ondan benim sağlığımı ve kızının gelişimini soran en az bir mektup aldım. Ben de kendisine kızının sağlığı, eğitimi, gelişimi, ruh hali, notları ve karnelerini içeren cevaplar gönderdim.

Böyle ilgili bir anneye ne denir ki?

Dediğim gibi; Margaret muhteşem bir kadındı..

✱ ✱ ✱

Yulanda Madsteam (çılgın buhar). Hayatımda bu kadın kadar duman ve buhar seven ve ağzı bozuk bir başkasıyla karşılaşmadım. Ağzından iki şeyin asla eksik olduğunu görmedim; birincisi el sarması tütünü, diğeri ise saydırdığı küfürleri. Eminim ikisininde asla farkında değildi. Kendisi fevkalade çalışkan, kafasını koyduğu işe verip yapmayı seven, ahmakların dedikodularıyla vakit harcamayan bir kadındı. Aklı başında kimsenin ona bulaştığını duymadım. Çoğunlukla da sosyalleşmezdi zaten. Kendisini burada zikretmemin sebebi, bunca yıl boyunca onu sadece iki defa görmüş olmamdı. İlki, Efendi Argail’in beni resmi olarak bütün klane tanıtmak istediğinde adıma verilen şölende, diğeri ise Efendi Argail’in sevgili Magella’yı bana teslim ettiğinde ona veda etmek için gelenler arasında yer aldığındaydı.

Ayrılırken muhteşem bir belagat ile ne saydırmıştı bana ama..

Neyse ki ben söylediği şeylerden hiçbirini anlamadığım için sadece gülümsemiştim. Sanırım bu yüzden yaşlı gözlerle bana sarıldı!

✱ ✱ ✱

Rashafel Rottenfate (çürük kader).

Sevgili Magella’nın sevdiği nadir akrabalarından biri de yengesi Rashafel’dir. Her ne kadar bunun sebebini asla anlayamamış olsam da. Kadın zır delinin tekiydi. Kem gözlüydü ve bir cadıydı!

Evet, öyleydi sevgili Magella, boşuna itiraz edeyim deme! Bana sadece bir defa baktığını gördüm ve ardından düşüp ayağımı burktum. Kadın olağan bir şekilde dolaşırken etrafındaki eşyaların kaçıştığını kendi gözlerimle müşahade ettim.

Sanırım elinde bir balta, çekiç, gürz, kılıç yada bıçakla dolaşmayan karşılaştığım tek dwarf oydu. Neden gerekli görsün ki?

✱ ✱ ✱

Quin Stabsez (hızlı bıçaklayan). Onun hakkında bildiğim bir şey varsa, fevkalade asabi bir kadın olduğu.. ve benden de pek hoşlanmadığı. Tabii, daha sonra öğrendim ki, Quin teyze kimseden hoşlanmazmış ve klande bıçaklamadığı kişi yokmuş!

Resimde gördüğünüz hali, benim şahsen yüzleştiğim haliydi ve yaptığım tek şey, mis gibi kokan, fırından yeni çıkmış sıcacık ekmeklerden birine elimi uzatmaktı.

Beni de bıçaklayacaktı ama üç dwarf üstüne atladı ve buna engel oldular, sağolsunlar. Sevgili Stabez teyze de benim yerime onları bıçakladı!

Sanıyorum ki benden hoşlanmamasının sebebi de bu. Elinden ‘kaçırdığı’ tek kişi bendim.

Eminim, sevgili Magella’yı götürmek üzereyken veda etmek için gelenler arasında onun da olmasının, gizliden gizliye eline beni bıçaklamak için bir fırsat çıkabileceği umuduydu.

Mel’un kadın!

Öldüğümde tabutumun içinde onun ekmek bıçağını bulmayı tam olarak bekliyorum!

✱ ✱ ✱

Uzun hayatımda anlamadığım, hafzalımın almadığı birçok olay ve birçok kişiyle karşılaşmışlığım oldu. Ama bunların en başında hiç kuşkusuz Patunia Longstare (uzun bakış) teyze vardı.

Kendisine bir şey sorulması halinde, şanlıysanız saatlerce, değilseniz günlerce olduğu yerde durup ufuk çizgisini seyrederdi. Dwarf’ların çoğunluğunun yer altında yaşadıklarını göz önünde bulundurursanız, ‘ufuk çizgisini’ saatlerce seyretmenin nasıl imkansız olduğuna hiç şüphesiz sizlerde benim gibi ayılacaksınız.

İlk defa Scowling Hills’e geldiğimde Efendi Argail herkesi teker teker tanıtırken, bu kadının önüne gelip durdu ve “Bu da kızlarımdan Patunia Longstare”, dedi ve beni kolumdan tuttuğu gibi bir sonrakine geçti. O an bunu biraz yadırgamıştım. Daha sonra, dört gün sonra, dwarf’ların yanından ayrılırken Patunia teyzeyi olduğu yerde durmuş, hala ufuk çizgisine bakar bulduk!

Rivayetlere göre kadın evlendiğinde, adama bakmış.. bakmış.. bakmış.. ve bakmış. Öyle ki yeni kocası utancından intihar etmiş!

Bu hikayeyi bana Efendi Argail anlattı. Dolayısıyla ciddi miydi, yoksa kendisine özel bir espri anlayışından mıydı asla işin aslını öğrenemedim.

✱ ✱ ✱

Marideth Brave (cesur). Tam olarak adı üstünde biri. Yada gözü kara. Dwarf’lar söz konusu olunca aradaki farkı anlamak gerçekten çok güç olabiliyor. Ancak ok kullanan gördüğüm nadir dwarf’lardan biriydi kendisi. Ve onu çok iyi kullandığını bir çok farklı kaynaktan duydum. Hatta bir sefer bir grup goblin, aşağı ahırlara musallat olmuş ve o esnada oradan geçen Merideth bir okla iki goblini, ikinci bir okla üç goblini, üçüncü okuyla da beş goblini öldürmüş.

İşin ilginci hepsini de başlarından vurmuş ve bu şekilde ‘Gobilardo’ diye bir oyunun da mucidi olmuş!

Yaşlı bir adama gülmeyin. Hiçbir şey olmazsa, ayıptır. Ben her zaman, bana söylenen şeylere açık gözlerle bakan biriydim. Bir dwarf’ı yalancılıkla suçlamak hem büyük bir kabalık, hemde sağlığınız açısından da iyi bir şey değil. Özellikle de çok iyi ok kullanıyorsa..

Gösterdiğim anlayış ve nezaketle ben yüz altıncı yaşımı bitirdim..

Siz kaç yaşındasınız?

✱ ✱ ✱

Jinshe Pinwheel (oklava) teyze. Mütemadiyen bana bakıp, kısık, ince sesiyle “Bana rahmetli kocamı hatırlatıyorsun.”, deyip duruyordu. Neden sonra öğrendim adını nasıl kazandığını. Meğer Elder Hills yolu üzerinde bir orc sürüsünün saldırısına uğramışlar ve Jinshe teyze elindeki oklava ile tam on bir tanesinin başını ezmiş.

Hazır başlamışken, işe yaramaz kocasını da aradan çıkarmış!

Bunu duyduktan sonra bir daha onun mutfağına uğramamaya karar verdim.

Doğru olanı mı yaptım acaba?

Yoksa yaptığımı bir saygısızlık olarak görüp de peşime takılır mı?

✱ ✱ ✱

Gertruth Heavyhands (eli ağır) teyze.

Bu kadını dwarfların mutfaktalarında pek görmedim. Kendisini sadece, madenlere inen dwarf’ların, çocuklarını bıraktıkları kreşlerde görevlendirildiğine müşahade ettim. Görev yaptığı kreşler, sessiz çocukları olan tek kreşti. Nedenini sadece tahmin edebiliyorum. Bundan bir tane de bizim yetimhaneye alsak mı diye düşünmedim değil.

✱ ✱ ✱

Drejeret Quik (hızlı) teyze ve Yor Whatoo (ne/kim) amca/teyze..

Drejeret teyzeyi ilk gördüğümde bana sanki fazladan yağlarım varmış da alınması gerekiyormuş gözüyle bakmıştı. Son gördüğümde ise artık sıskası çıkmış yaşlı bir adamdım ve bana hala alınması gereken fazlalığım varmış gözüyle bakıyordu!

Yor amca? teyze? abla?.. açıkçası Yor’un ne olduğunu asla kestiremedim. Diğer dwarf’ların da pek kestirebildiklerini sanmıyorum zira bazıları onu ‘Yor Amca’ diye çağırırken, bazıları ise ona ‘Yor Teyze’ diye hitap ediyordu. Şanslı bir adam/kadındı sanırım. Kavgalara davet edildiği gibi, kadın günlerinde dedikodulara da çağrılıyordu. Onu elinde iki buçuk yardalık bir kılıçla da gördüm, ‘biz kızlar arasında’ örgü örerken de..

Sevgili Magella’nın muhtelif teyzeleri, amcaları, kız ve erkek kardeşleri hakkında edindiğim bilgilerin çoğunu Yor ‘teyze’den öğrendiğimi tahmin edemediniz, değil mi? Sevgili Magella da tahmin edemedi ve bildiğim bazı şeyleri nasıl bildiğimi, büyük bir hayret ve hayranlıkla bilgeliğime verdi.

Sanırım bu konuda kendisine bir özür borçluyum. Yaşlı bir adamın bu küçük eğlencesini hoş görür diye umuyorum!

Ne var ki, her Scowling Hills’e gelişimde ‘Kız gel, sana yeni dedikodularım var!’, deyip beni bir kenara çekmeleri sayesinde öğrendiklerimi bu anlatıya dahil etmeyeceğim..

Yor teyzenin anlattıklarını herkes bilmese sanki daha hayırlı olur gibime geliyor.

✱ ✱ ✱

Goric Boarshoulders (domuz/iri omuzlu) amca.. Kendisiyle pek az karşılaşmışlığım oldu. Öyle ki, bir gün Efendi Argail ile (gizliliği dolayısıyla ayrıntılarını burada paylaşamayacağım) bir toplantı için buluşacaktım ve birden Goric amca karşıma dikili verdi. Homurtularla karışık “Ona iyi bak!”, dedi bana.

O zamanlar Efendi Argail’den bahsettiğini sanmıştım ve “Tabii, benden ona bir zarar gelmez.”, dedim.

Bana ormanı andıran kaşları altından, kısılmış derin gözleriyle öylece baktı.

Neden sonra ‘hıf’layıp gitti.

Bu Goric amcayla yaptığım tek iletişimdi.

Geriye bakıp da bu karşılaşmamız üzerine düşündüğümde, Goric amcanın gerçekte Efendi Argail’den değil, sevgili Magella’dan bahsettiğini anladım.

İşin ilginci, Efendi Argail’in, sevgili Magella’yı bana teslim edişine daha yirmi sekiz yıl vardı!

Belli ki Efendi Argail, sevgili Magella hakkındaki kararını çok uzun bir zaman önce vermişti.

O sadece doğru kişinin gelmesini bekliyordu.. ve sanırım onun güvenilir biri olduğunu kendi gözleriyle görmek istiyordu.

✱ ✱ ✱

Ferrainin Redbear (kızıl ayı) ve Bruden Burnthammer (yanık çekiç) amcalar. İsimlerinden de tahmin edeceğiniz gibi, ikisi de savaşçı ruhlu, cesur, az konuşan, ciddi.. ve bir o kadar da deli iki dwarf!

Yanlış anlamayın. Ben insan standartlarına göre ‘deli’ diyorum. Bunca yıl sonra bile bir dwarf’un, bir başka dwarf’a deli ya da kaçık dediğini, müstesna bir kişi dışında, duymuşluğum olmadı. Dwarf’lar daha ziyade, ‘biraz heyecanlı’ ifadesini kullanırlar.

Şimdi düşünüyorum da, insan standartlarında baktığımızda, sanırım bizim yetimhanemizde de bu iki dwarf amcanın ruhunda ve ‘biraz heyecanlı’, Morel adında yetim bir kızımız vardı. Bir seferinde giriştiği bir kavgayı ayırmak için müdahale etmeye çalıştığımda benim üzerime bile yürümüştü.. O zamanlar çok küçüktü tabii. Şimdi büyüdü ve kasabamızın yetkin izcilerinden biri oldu.

Korkarım, Thomas’ın o kızda gözü var.

Cesur çocuk, şu Thomas!

✱ ✱ ✱

Lamideth Doncross (kızdırma) ile Britney ve Dritmey Tosser (savurur) ikizleri..

Sevgili Magella’nın en büyük ablası ve ikiz ablaları.

Yıllar içerisinde sevgili Magella’nın genelde ablaları, kız kardeşleri ve biri hariç erkek kardeşleriyle iyi geçindiğini ve hepsini sevdiğini öğrendim. Ancak Lamideth’e düşkünlüğü her zaman kendisini göstermiştir.

Lamideth’de sevgili Magella’ya, lakap takmadan ve ona, onun istediği şekilde hitap eden belki de tek akrabasıydı. Scowling Hills’den ayrılıken, içten göz yaşı döken sanırım yine Lamideth idi.

İkizler ise vedalaşmaya ellerindeki baltalarıyla gelişleri yeterli mesajı vermiyormuş gibi, kaşları çatık, bana manalı bir şekilde bakmalarından, onlara söyleyeceğim hiçbir şeyin, alınan kararda benim bir payımın olmadığına ikna edemeyeceğimi anlamıştım. Daha sonra duydum ki, sevgili Magella’nın gidişine üçü de o kadar üzülmüşler ki, o bölgeye üç yıl bir tane bile orc ya da goblin yaklaşmaya cesaret edememiş.

Böylesi bir sevgiye ne denir ki?

✱ ✱ ✱

Nikelix Carver (oyucu) ve Dridges Motherswolfie (anasının kurdu). Sevgili Magella’nın küçük kız kardeşleri. Ayrılırken oturup hüngür hüngür ağlayarak ablalarının gidişini seyretmişlerdi.

Zavallı kızlar..

Sanıyorum ki, sevgili Magella ablası Lamideth’e nasıl yakın ve düşkün idiyse, Dridges de sevgili Magella’ya o kadar yakın ve düşkündü.

Nikelix, dwarf’ların tabiriyle ‘biraz heyecanlı’ bir kızdı.

Dridges ise bütün savaşçı ruhuna rağmen aklı başında, uslu, söz dinleyen hanım hanımcık genç bir bayandı. Bu güne kadar karşılaştığım en ‘olgun’ kişiliğe sahip dwarf’lardan biriydi dersem sanırım hiç de yanılmış olmam.

Uzun bir süre, Efendi Argail sevgili Magella ile beraber Dridges’i de eğitim için teslim etseydi ne muhteşem olurdu, diye düşünmeden edemedim. Tabii, o zamanlar bilmiyordum; Efendi Argail sevgili Magella’yı bir tapınak koruyucusu olarak eğitmem için bana teslim ettikten meğer bir ay sonra Dridges’i de,  Elder Hills’e bir ordu taktik komutanı eğitimi için göndermiş..

Efendi Argail’in deyişiyle; “Savaşçı bulmak kolay. Bizden çok var! Olmayan şey ise bilgelik ve taktik zeka.. Ve ikisini de parayla satın alamazsın. Bunlar bizim içimizden çıkmalı ve genç yaştan eğitilmeli..”

✱ ✱ ✱

Lillias Absentwhot (unutkan hıı?!) ve Jeina Blond (sarışın).. Sevgili Magella’nın diğer iki kız kardeşleri. Hayatımda hiç Lillias kadar zeki, şirin, düşünceli, aynı zamanda da unutkan, aklı karışık ve gittiği yere bakmayan biriyle karşılaşmadım.

Klanın tüm hesap ve muhasebe işlerinden, madenlerden çıkarılan her gram demir, bakır ve gümüşten, el değiştiren her parça altından o sorumluydu..

Bu zavallı kızın kaç defa farkında olmadan yanan şöminelerin içine yürüdüğünü, ok talim alanına girdiğini, tepelerden aşağı yuvarlandığını ve günlerce yemek yemeyi unuttuğunu bilemezsiniz. Sanırım bu sebepten dolayı kız kardeşi Jeina’yı onun peşine taktılar.

Jeina’yı nasıl anlatsam..

“Belirli tekil bir anda, belirli tekil bir şeye odaklanabilme kabiliyeti olağanüstü bir kızdı..!”

Evet. Sanırım bu fevkalade usturuplu oldu zira o kızı üzmek istemem.

Bütün sınırlı erdemlerine rağmen, hep mutlu bir kızdı.

Bundan daha büyük bir erdeme ne gerek olabilir ki?

Omuzunda koca baltasıyla sabahtan akşama kadar küçük kız kardeşi Lillias’ın peşinden giderek, hem klanın bütün hesap ve muhasebe işlerinin yanmadan veya bir yamaçtan aşağı yuvarlanmadan işlenmiş olmasını sağlıyor, hem de kimsenin bu denli tekil bir şekilde yapamayacağı bir işi becerebilmenin mutluluğunu yaşıyordu. Bu şekilde kimseye hesap vermek zorunda olmadığı gibi, mutfak ve maden işlerinden de tamamen muaf kalmış oluyor..

Bu her zaman bana akıllı bir pazarlık gibi gelmiştir. Ve açıkçası, sınırlılığını bu kadar iyi değerlendirebilen bir başkasıyla karşılaşmışlığım olmadı.

✱ ✱ ✱

Grugreth Twonutz (falza çatlak).. Kız kardeşlerden sonuncusu ve en belalısı.. Daha önce belirtmişimdir. Dwarf’lar kendi aralarıda, deli, manyak, kaçık gibi ifadeler kullanmazlar. Ilımlı bir şekilde ‘biraz heyecanlı’ ifadesini tercih ederler. Yine daha önce de buna bir istisna olduğunu da ifade etmiştim. İşte o istisna Grugreth Twonutz!

Scowling Hills’de, dwarflar kendi aralarında konuşurken ‘o manyak’, ‘o kaçık’ ya da ‘zır deli’, diye birisinden bahsediyorlarsa, bilin ki Grugreth Twonutz’dan konuşuyorlardır..

Duyduğum —ve kenara çekilip ciddi bir şekilde uyarıldığım— kadarıyla da, tam bir belalı..

..klinik anlamda.

Efendi Argail’in ondan bahsederken oturup ağladığını gördüm!

İşin ilginci, geçinebildiği tek kişi de ablası sevgili Magella’ymış ve o gittikten sonra durumu sadece daha da kötüleşmiş ve elli yaş altı, kendi demirci dükkanı olan bilinen tek dwarf’da Grugreth Twonutz! Kız demirci dükkanında sabahtan akşama kadar ya demir döver —ya da alakasız bir yerde sizi!

Bir seferinde Efendi Argail’e espri olsun diye onu goblin ve orc’ların üstüne salabileceğini önermiştim..

Yaşlı dwarf ise yüzünde fevkalade ciddi bir ifadeyle, “Hiçbir şey Grugreth Twonutz’ı haketmiyor.”, demişti..

Sonra da oturup ağlamıştı.

✱ ✱ ✱

Lamark Earthbound (toprağa bağlı), Harakoon Evilscowl (çatık kaş) ve Romilus “Mad” Ussa (deli Ussa.. ya da Medusa).. Sevgili Magella’nın iki ağabeyi ve küçük erkek kardeşi.

Lamark’la, Efendi Argail’ın tanıştırması esnasında bir defa görmüşlüğüm oldu. Kalabalıklardan ve gürültüden pek haz etmeyen, sessiz, kendi başında bir dwarf. Zamanının çoğunu yerin altındaki demir madenlerinin derinliklerinde geçirmeyi tercih eden biri olduğunu başkalarından öğrendim zira tanışmamızda bana sadece başını sallayıp bir şeyler homurdanmış, sonra da adıma verilen yemeğe bile katılmadan tekrar madenlere inmişti.

Harakoon’nun ise hayatımda gördüğüm en fena çatık kaşlara sahip kişiydi —ki diğer dwarf’lar için bile biraz fazlaymış bu. Sanırım sırf bu yüzden Efendi Argail kendisinden sonra yerine onun geçmesini istiyordu. Bu yüzden Harakoon pek az toplantıyı kaçırırdı ve bütün teyzeler, amcalar, kız kardeşler ve erkek kardeşler arasında en sık onu görmüşlüğüm oldu.

Tabii, bu benimle konuştuğu anlamına gelmiyor. Harakoon ağzı sıkı bir dwarf’du ama biraz fazla kuşkucu ve duygusaldı. Teorik olarak sevgili Magella’nın benim yanıma, Dridges’in de Elder Hills’e gönderilmesini onaylasa da, sanırım gerçekte bunu pek kabullenemedi.

Efendi Argail’in yerinde Harakoon olsaydı, olaylar muhtemelen çok daha farklı olur ve ben de sevgili Magella ile belki de hiç tanışmamış olurdum.

Romilus’a gelince..

Hatırlarsın, bir sefer Serenity Home konsül üyelerinden Haradin Franderson’dan laf açılmıştı ve sen onu ‘Romilus’un bir kopyası’, diye tarif etmiştin.

Sevgili Magella, bunca yıldır konsül üyeleriyle o veya bu sebeplerden dolayı muhatap olmuşluğum oldu ama hiç kimsenin bu kadar isabetli bir tespitte bulunduğunu görmedim.

‘İçten pazarlıkçı’, ‘kaypak’ ve ılımlı bir ifadeyle ‘güvenilmez’, sanırım ikisini de doğru bir şekilde tarif ediyor. Kendisi Scowling Hills Belediye Başkanı Shimeel Brassbeard’ın yakın arkadaşıydı ve sevgili Magella ve Dridges’in başına da az iç açmamıştır.

Kendince zengin olmanın hızlı bir yolunu bulduğunu sanıp, Brassbeard’e iki kız kardeşlerden birini yamamaya kalkınca işler bir anda savaş alanına dönmüştü.

Geriye dönüp baktığımda, iyi ki o zaman Scowling Hills’de değildim diye düşünmüşümdür zira bana Demos LIGHTSHAND boşuna demediler!

Kandırarak Brassbeard’in yanına getirdiği kız kardeşlerden, Romilus da, belediye başkanı da hiç beklemedikleri bir tepkiyle karşılaşmışlardı.

Sevgili Magella, derin bir nefes almış ve toprağın derinliklerindeki demir madenlerinde bulunan ağabeyi Lamark’ın bile duyacağı şekilde “HAYIR”, diye kükremiş, sonra da Romilus’a dalmıştı..

Sanırım klanden ve Scowling Hills’den ihraç edilen bugüne kadar duyduğum tek dwarf da Romilus oldu ve yaptığı bu ahlaksızlıktan dolayı kendisine “Mad” Ussa.. (manyak Ussa) yada Medusa adı verildi.

Ama bunların hepsini sen zaten biliyorsun, sevgili Magella.

Bilmediğin şey ise, Romilus’un geri dönmüş olduğu..

Klane geri katılabilmek için yapmadığı şey kalmadı. Reddedilince de Scowling Hills kıyılarında seyredip sorun çıkarmaya başladı. Korkarım yanlış kişilerle dostluk kuracak ve çok büyük sorunlara sebep olacak zira Scowling Hills’in içini de, dışını da Romilus çok iyi biliyor.

✱ ✱ ✱

“Yoruldum.. Sanırım artık dinlenebilirim.. Bu anlattıklarım, sevgili Magella’ya geçmişiyle ilgili söylemek istediğim mesajı verecektir.”, der yaşlı Demos, bitmiş bir sesle.

Loş ve küçük odasındaki iğreti yatağında sırt üstü yatmış yaşlı tapınak muhafızı, hırıltılı bir nefes alır.

Hemen yanı başındaki bir tabureye çömmüş, diz sehpasının köşesine tutturduğu cılız bir mum ile efendisinin anlatısını kaleme alan genç katip dışında gecenin bu saatinde tapınaktaki herkes, Serenity Home’un gerisi gibi uyumaktadır.

“İsterseniz yarın devam edelim efendim.”, diye önerir genç katip.

“Bitti zaten, çocuğum. Hepsini yazdın değil mi?”

“Evet Efendim. Harfi harfine..”

“Güzel.. güzeel.. Ne zaman temize çekip Arashkan’a gidecek ulağa verebilirsin?”

“İsterseniz yarın sabah erkene yetiştirebilirim.”

“Gerek yok. Seni uykundan daha fazla etmeyelim. Yarından sonraki günün sabahı da olur. Bakarsın ekleyecek bir şeyler gelir aklıma.”

“Tabii Efendim. Siz nasıl isterseniz.”

“Haydi git sen de dinlen artık. Ama önce mutfağa uğra ve bir şeyler atıştır. Bütün gün benim gibi yaşlı bir bunağın saçmalıklarını dinledin ve öğünlerini kaçırdın..”, der Demos ve yorulmuş bir şekilde gülümser.

“İnanın ben çok eğlendim, Efendim. Sizin ve saygıdeğer Lady Magella’nın böylesi bir geçmişi olduğunu bilmiyordum..”

“Bu, sevgili Magella’nın geçmişi değildi evlat. Onun geçmişini şekillendiren kişilerdi sadece. Ama en nihayetinde dedesi Efendi Argail’in kararına boyun eğen de, beni efendisi olarak kabul etme nezaketini gösteren de yine kendisiydi.. Bu bilgelik her zaman ona aitti.

Belki sen de bir gün bilge bir dwarf’la karşılaşırsın ve anlatacak böylesi bir hikayen olur. En nihayetinde bizim işimiz ‘iyilik’tir ve iyilik, kitaplarda değildir. Kitaplarda sadece tarifler ve reçeteler vardır.. İyilik, tapınağımızın korunaklı duvarlarında da değildir çünkü bizim tekelimizde olan bir şey değildir. İyilik, orada.. dışarıdadır..”, der Demos iyice kısılmış sesiyle.

“Evet Efendim. Kesinlikle haklısınız.”

“Şimdi bu yaşlı adama bir battaniye daha getir, sonra da mutfağa git ve bir şeyler ye..”, der Demos.

“Tabii Efendim. Hemen getiriyorum.”, der genç tapınak katibi ve diz sehpasını kenara koyup yerinden fırlar.

Genç katip elinde yedek battaniye ile geri döndüğünde, Demos Lightshand yüz altı yıllık adanmış hayatını sessizce geride bırakmış, kendi ölümcül macerasına çoktan başlamıştır..