Showing: 1 - 10 of 45 RESULTS

A Bard’s Tale XIV
“a Bit of a Bite” II

Timeline:

Bu hikaye, Brom Bumblebrim adındaki, Bowling Hill’de yaşayan kendi ırkının diğer bütün üyeleri gibi ‘normal’ ve hayatını olabildiğince keyifli ve tembel geçiren bir hobbit’in, beklenmedik bir şekilde ne idüğü belirsiz bir şey tarafından ısırılmasıyla başlar.

Genç hobbit’i her ne ısırdı ise, o günden sonra Brom bir türlü yerinde duramaz ve en sonunda, gecenin alakasız bir yarısında, eski arkadaşı ve aile dostu olan Gamwise Samgee’ye evini ve gülleri emanet ettiğine dair bir not bırakarak yollara koyulur. Uzun bir gece boyunca nereye gittiğini bilmeksizin, öylece, istikametsiz bir şekilde yürür durur..

 

Bu hikaye,
A Bard’s Tale XIV, “a Bit of a Bite” I ‘den
sonra başlar ve ta Büyük Kuzey Tundralarındaki Shakehands kasabasında son bulur..

 

 

29.11.7588 B.Y.S (-19 Yıl)
Kasım sonu, Aralık başı.
Bowling Hills, sonrasında da Endless Watch’ın güneyi..

 

İnanamıyorum buna!”, diye inler genç Brom.

“Bütün gece yürüdüm, dere tepe düz gittim ve gele gele buraya mı geldim?”

Brom Bumblebrim, yeni doğmuş, mutlu bir Kasım sonu güneşinde, doğduğu, büyüdüğü, ve gece boyunca ayrıldığını sandığı Greener Kasabasını yukarıdan, bulunduğu tepeden seyreder.

“Bu nasıl mümkün olabilir ki ama? Bütün gece yürüdüm ve hepi topu koca bir daire mi çizmişim yani?”, diye, çökmüş, fena halde bozulmuş ve neredeyse ağlamaklı bir şekilde söylenir.

Mevcut hayal kırıklığı yetmiyormuş gibi, Brom bir de göbeği istikametinden derin bir gurultu duyar ve bu konuda da yapabileceği hiçbir şey yoktur zira yanına aldığı ve en azından bir kaç gün kendisini idare edeceğini düşündüğü bütün kurabiyeleri, kaşarlı, salamlı ve taze naneli sandviçleri ve peksimetleri gece boyunca yürürken yemiştir!

Belli ki iş yemek olduğunda bir hobbit olmak hiç de kolay değildir ve bu konuda tutumlu olması gerektiği, Brom’un daha birinci geceden öğrendiği ilk acıklı ders olacaktır..

..Yön bulma kabiliyetinin olmadığını anlamasından hemen sonra!

Halbuki tam on altı defa okuduğu o hobbit hikayesinde, yemek bulmanın zorluğu, ancak üstü kapalı bir şekilde geçilmiş ve yön bulmak konusunda da hiçbir ip ucu da vermemiştir! Yani, tamam, o hikayede de kahramanlar kaybolmuştur ama bunu yoğun ağaçların olduğu büyülü bir elf ormanında yaşamışlardır. Kendisi ise Bowling Hills’in açık arazili, naif, yeşil tepelerinde gerçekleştirmeyi başarmıştı bunu..

 

Brom acıklı bir şekilde, gezginleri yanlış yönlendiren kitaplar hakkında uzun, bir ozan olması dolayısıyla da muhtemelen ‘kafiyeli’ bir belagat dizecekken, bir anda asıl soruna ayılır;

Sorun kitapta değildir zira ve en nihayetinde, on altı defa okuduğu o hikaye, tam olarak da budur:

BİR HİKAYE!

“Off yaa.. inanamıyorum! Nasıl olurda bir hikaye kitabında okuduğum şeyleri referans olarak alabildim ki! Bu gerçek dünya Brom Bumblebrim, bir roman değil!”

 

Brom acıkmış, yorgun ve uykulu bir şekilde, Greener Kasabasına yukarıdan seyrettiği tepenin üstünde yere çöker ve “Ne yapayım, ne yapayım?”, diye düşünürken uykuya dalar ve suratının tam ortasına isabet eden kocaman bir damla ile yerinden fırlayarak uyanır!

Gece olmuştur ve yağmur yağmaya başlamıştır..

 

Brom, bütün bir günü, dışarıda ve soğuk Kasım’ın son güneşi altında nasıl uyuyarak geçirebildiğini merak eder.

Genç hobbit nedense kendisini kazıklanmış hisseder ve tepeden aşağı inip evine gitmeyi düşünür. Hatta bu saçmalığa bir son vermek için, eve varır varmaz da kapısını ve pencerelerini, tekrar dışarı çıkamamak için bulabileceği en büyük çivilerle sıkıştırıp sabitlemeye karar verir..

..ve işte tam o anda bir şey onu ısırır!

 

Brom küçük, biraz fazla tiz bir çığlık atar ve can havliyle yerinde hoplamaya başlar.

“Beni bi şey ısırdı! Muhtemelen zehirli bi şey!.. Ölüyorum! Ölüyorum! Muhteşem Gökler adına, ölüyorum!..”, diye kalçasının, tam da göremediği bir noktayı eliyle tutarak yerinde zıplamaya başlar.

Brom, yağmurlu ve karanlık gecede, tepeden aşağı, “İmdat! İmdaaat! Bana tabip getirin! Bana güzel bir hemşire getirin!..”, diye çığlayarak koşmaya başlar..

Kalçasının, tam olarak göremediği noktadaki ‘ısırık’ acısı geçtiğinde, Brom ne kadar koştuğu, dahası, hangi istikamete doğru koştuğu hakkında en ufak bir fikri yoktur..

..ama doğuya, güneşin doğduğu yere baktığında, bunu bütün gece boyunca yapmış olduğunu fark eder!

 

“Nasıl yaa?”, diye iyice tırsmış bir şekilde, ağlamaklı bir sesle inler küçük hobbit.

Bütün bir Aralık başı gecesi buz gibi bir yağmurun altında ve karnı fena halde guruldayan Brom, bulduğu ilk yaban çileği çalısına dalar ve avuçlayabildiği tüm acı çilekleri ağzına tıkar..

Çalıların arasında işi bittiğinde, ellerinde, kollarında ve yüzünde sızlayan bir düzine çizik ve biri ensesine, diğeri ise ayak parmakları arasına yapışmış bir-iki inatçı çalı kenesiyle uğraşırken gök yüzünden kızgın bir homurtu gelir.

Brom göğe bakar ve inleyerek söylenir;

“Ama zaten beni yeterince ıslatmıştın.. Daha fazla ıslanamam ki!”

Brom yerinden fırlar ve ortalıkta başını sokabileceği bir yer —herhangi bir yer— aramaya başlar..

..ama aç karnına yediği onca acı çalı çileğinden dolayı bir anda midesi bozulur!

 

Brom Bumblebrim, hayatında yaşadığı bütün kötü an ve anıları bir araya getirdiğinde, bu iki gün içerisinde başına gelenlerle kıyaslayabileceği bir olay düşünemez.

Üşümüş, fena halde ıslanmış, hala aç, her tarafı çiziklerle dolu ve midesi bozuk bir şekilde bir o yana bir buyana koşturur durur.

Yorgunluktan ve açlıktan, dahası, midesine musallat olmuş kramplardan bitkin düşmüş bir şekilde ne kadar koşturduğunu bilemez ama uzaklarda bir yerlerde gözüne ilişen kamp ateşini gördüğünde hava çoktan kararmıştır.

Brom, nefes nefese kalmış bir şekilde kamp ateşine doğru yaklaşır ama içinden bir ses, belki biraz temkinli olsa, bunun kendisine daha az acılara sebep olabileceği düşüncesini uyandırır.

Genç, ıslak, üşümüş ve şiddetli karın ağrılarıyla kıvranan hobbit, karanlığı aydınlatan kamp ateşine temkinli bir şekilde yaklaşır. Ateşin önünde oturmuş kimseyi göremeyince iyice içkillenir. Sessiz adımlarla biraz daha sokulurken birden alnının ortasına bir şey, müthiş bir hışımla çarpar ve Brom, acının yepyeni bir mertebesine ulaşıverir..

Taş..

Birisi karanlıkta ona taş atmıştır ve olduğu salak gibi o da bunu yemiştir.

“Niye yaa!”, diye inler Brom. “Neden kafama taş attınız ki? Beni soyacaksanız, bunu rica ile de yapabilirsiniz. Açım, donmuş vaziyetteyim, sırılsıklam ıslanmış durumdayım ve şiddetli bir karın ağrısıyla uğraşıyorum.. Tek istediğim ateşinizi paylaşmaktı ve daha merhaba bile demeden kafama taş attınız! Bu.. Bu çok ayıp ve hiç de medeni bir davranış değil!”, diye de acı içerisinde bağırır Brom.

Ancak genç hobbit’in bu ağıtına herhangi bir cevap gelmez.

Brom, yağan yağmurun burada biraz daha sığlaştığını fark eder ve kamp ateşi sayesinde karanlıktaki ağaçları görür.

 

“Ne istiyorsun, bücür!”, diye horlayan, tiz bir ses duyulur ağaçların arasından.

“Az önce söyledim ya! Sıcak bir ateş, o kadar.. Biraz yemeğiniz, kuru bir de battaniyeniz varsa, benim de biraz param var.”, diye acınaklı bir şekilde cevap verir Brom.

Aradan ancak bir kaç dakika geçtikten sonra cevap gelir.

“Kamp ateşinde ısınabilirsin. Orada küçük bir tencere dolusu yiyecek ve kuru bir de battaniye var.”, der aynı tiz ses ve Brom konuşanın ya küçük bir kız, yada eşit büyüklükte bir sincap olduğunu düşünür. “Geceyi ateşin başında geçirebilirsin. Ama yerinden kalkar ve bize.. uhhm.. bana doğru yeltenirsen, fena halde de-kompoze ederim seni!”

“De-kompo-NE?!”, diye hayretle sorar Brom.

“De-kompoze!.. Neresini anlamadın?”, diye sorar tiz ses.

“De-kompoze nedir? Hayır, beni öldüreceksen, en azından ölürken nasıl öldüğümü bilmek isterim. Sürpriz ölümler hiç hoş olmuyor!”, diye cevap verir Brom ve ateşe doğru sokulur.

Genç hobbit, kamp ateşinin yanına varır varmaz, adı geçen küçük tencerenin yanında duran teneke tabaklardan bir tanesini kapar, tencereden içine, nezaketin kabul edeceği ‘azami’ miktarı doldurur, ateşin diğer yanında duran battaniyeyi donmuş bedenine sarar, sırtını ateşe verir ve küçük, iki büklüm bir topak halinde sıcak yemeği kaşıklamaya başlar.

Yemek, kendi standartlarına göre pek de iyi değildir. Daha doğrusu, yemeğin tadında bir gariplik vardır; sanki iki alakasız kişi, kendi hoşlarına giden ne varsa içine atmışlar gibidir. Ancak şu anki aç haline bir şölen gibi gelir ve istediğinden çok daha kısa bir süre içerisinde de biter.

“Gece orada, kıpırdamadan dur. Yoksa—”, diye arkasından aynı tiz sesi duyar.

“—beni de-komoze-şeysiden edeceksin, hatırlıyorum”, der Brom. “Ama sanıyorum ki ben zaten de-kompoze olmuş durumdayım.. Ateş, battaniye, yemek ve de-kompoze uyarısı için teşekkür ederim.. Parayı ateşin yanına bıraktım. Size iyi geceler.”

Brom hayatında hiçbir zaman böylesi bir nezaketsizlikle karşılaşmamıştır. Ne bir başkasından, ne de kendisinden. Ama takati, sabrından önce tükenmiştir ve yeni yeni ısınmaya başlayan vücudunu battaniyenin içinde, sadece burnunun ucu dışarıda kalacak şekilde, biraz daha topak yapar ve kendinden geçmiş gibi derin bir uykuya dalar.

 

“Neden bu salağı aldık ki kampımıza?”

“Sırılsıklam olmuştu, üşümüştü, açtı, acı çekiyordu ve korkuyordu.”

“Tamam, onu anladım da, neden bu salağı kampımıza aldığımızı anlamadım? Bence tehlikeli. Hazır uyumuşken kafasına odunla vuralım, tam uyusun!”

“Lütfen kafasına odunla vurmayalım. Başkalarına karşı biraz anlayış gösterebilirsin bence..”

“Neden? Sen gösterdin de ne faydasını gördün bu güne kadar?”

“Faydası için değil, eksikliğinin zararlarından kaçınmak için yapmalıyız.”

“Saplantılı fetişlerin yetmiyormuş gibi, üstüne üstlük hem safsın, hem de biraz aptalsın.”

“Bu.. bu biraz ağır ve kırıcı olmadı mı?”

“Beraber olduğumuz süre boyunca seninle geçinmem opsiyonel. Bir zorunluluk değil. Seni ben istemedim. Aslına bakılırsa, kimseyi istemedim. Hiç istemediğim bir şeyi resmen kakaladınız bana!”

“Benim ise çok istediğim bir şeydi ama kim olacağı kısmı nedense bana da sorulmadı. Ama bir tercihim olsaydı, bu yine sen olurdun.”

“Dediğim gibi.. sen hem saf, hem de biraz aptalsın!..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

06.03.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Mart başı.
Giants Hutt Ormanlarının kuzey sınırı..

 

Brom, üç gündür saklandığı daracık ağaç kovuğunda, uyuşup yine karıncalanmaya başlayan bacaklarına, yeni öğrendiği bir egzersizi uygulamaktadır —sessizce! Evinden uzakta, bildiğini sandığı her şeyi sıfırdan ve canlı deney faresi gibi öğrenmek zorunda kalmış olması, genç hobbit’i iki aydan birazcık daha uzun bir süre içerisinde çakı gibi yapmıştır ve iki ay öncesinde olduğu gibi bütün erzakını bir gecede bitirmemiş, elindeki kurumuş bir dilim ekmeği küçük ısırıklar ve uzun süreli çiğnemelerle yemektedir. Buna rağmen üç gün içerisinde sırt çantası neredeyse boşalmıştır.

“Gidin.. gidin artık..”, diye sessizce mırıldanır Brom ve üç gün önce yanlışlıkla fazla sokulduğu haydut çetesinin kamp yaptığı yerin dibindeki oyuktan ‘ev sahiplerini’ izler. “Sizin gidip basacak bir köy yada kasabamız yok mu?”

Brom birden söylediği şeye ayılır ve utanır, zira bu rezil haydut çetesinin bir köyü basması halinde, oradakileri muhtemelen öldürecekleri anlamına geleceğidir.

Bitkin ve aç bir şekilde, neden ana yoldan saptığını ve neden Giants Hutt ormanında ‘macera’ aramak istediğini ve hangi ahmakça fikrin ona bunu yapmanın iyi bir fikir olacağına ikna ettiğini düşünür. Şayet hayatta kalırsa, aynı ahmaklığı tekrarlamaması açısından bu önemlidir..

‘Macera’ imiş..!

“İşte tam olarak bu yüzden hobbit’ler sıcak evlerinin güvenliğinde, mutlu bir şeyler atıştırırken macera kitapları okurlar, ama macera peşinde koşmazlar!”, diye geçirir aklından..

..ve farkında olmadan sırt çantasına elini sokar ve kalmışsa, yiyecek bir şeyler bulma umuduyla içini karıştırmaya başlar.

Çantanın içinde dolaşan Brom’un eli herhangi bir yiyecek bulamaz ama yanlışlıkla, rahmetli annesinin yadigar Lir’inin tellerinden birine dokunur ve Lir, keskin bir nota çıkartır!

 

..Ve bu..

..bir anda..

..beklenmedik,

..zincirleme bir reaksiyon başlatır!

 

“Neydi o?”

“Neydi o?”

“O neydi?”

“Ne neydi?”

“Bi ses duydum!”

“Ne duydun?”

“Ne duydun?”

“Bi ses!”

“Ne ses?”

“Bi sus..”

“Ben de duydum..”

“Ne duydun?”

“Ne duydun?”

“Bi ses!”

“Bi sus!”

 

Brom, saklandığı ağaç kovuğunda, kollarıyla daha da eğdiği başını kapatmış, çömdüğü yerde terleyerek kendi ayaklarını seyreder ve haydutların duydukları şeyden ivedilikle bıkıp vazgeçmeleri için bildiği her şeye dua eder..

..ve lanet şey, her ne ise, onu ısırmak için tam bu anı seçer!

Brom Bumblebrim, kontrolsüz, tiz bir çığlık atar..

 

“Aha! Yine duydum!”

“Ben de duydum..”

“Neydi o?”

“Neydi o?”

“O neydi?”

“Ne neydi?”

“Bi ses daha duydum!”

“Ne duydun?”

“Ne duydun?”

“Bi ses!”

“Ne ses?”

“Bi sus..”

“Ben de duydum..”

“Ne duydun?”

“Ne duydun?”

“Can’t touch this!”

“Bi ses!”

“Bi sus—

 

Brom, haydutlardan korktuğu kadar, aptallıklarına da hayret eder ve içinden acıklı bir sesle söylenir;

“Bi grup salak tarafından öldürüleceğim.. İnanılır gibi değil!”

 

—Brom korku ve panik halinde, neden son haydudun sözünün bir anda kesildiğinde ayılamaz. Ama kendisine garip, ıslık gibi gelen sesler, çeliğin çeliğe vurmasını andıran çınlamalar ve bunları takip eden çığlıklar, en sonunda genç hobbit’i, haydutların kampında bir şeylerin olduğunu söyler..

Brom, saklandığı ağaç kovuğundan başını kaldırdığında, kovuğunun neredeyse dibine kadar gelmiş bir haydudun, kafasının arkasına bir buçuk yardalık haşin bir okla, yüzü koyun kapaklanmış olduğunu görür!

Brom etrafına bakındığında, hemen ileride başka haydutların da benzer kaderleri paylaştığını görür ve birden onlara karşı hissettiği korkunun gerçekte ne denli küçük olduğunu anlar..

..zira ortama daha büyük —çok daha büyük— ve tehlikeli bir ‘balık’ gelmiştir ve bu balığın hiç şakası yoktur..

Brom gözlerini kısarak ana haydut kampında yoğunlaşan çarpışma seslerine baktığında, orada iri cüsseli, haşin suratlı bir adamın, elinde savurduğu kocaman kılıcıyla önüne çıkan bütün haydutları, tırpanın arpa başlarını biçer gibi biçtiğini, dehşet içerisinde seyreder! Ve adam yalnız da değildir. Göremediği birileri de, haşin suratlı adamın etrafını sarmaya çalışan haydutları birer ikişer, bir buçuk yardalık oklarla şişlemektedir.

Brom kıyımın ne kadar sürdüğünü bilmez. Ama bittiğinde ortada canlı bir tane bile haydut kalmamıştır..

İri cüsseli, haşin suratlı adam son haydudu kestiğinde nefes nefese bile değildir.

“Bu da sonuncusuydu.. Moorat, Davien.. Etrafı kontrol edin. Bu hayvanlardan kaçıp kurtulan olsun istemiyorum. Aynı işi bir kaç ay sonra tekrarlamak niyetinde değilim.”

İri adamın çağırdığı adamlardan biri kısa sarı saçlı, yakışıklı bir elftir.. Yada belki de bir half-elf, Brom saklandığı yerden tam olarak kestiremez ama adamın duruşundan mıdır, nedir, onun birincisinden ziyade diğeri olabileceği izlenimine kapılır ve elinde Brom’un neredeyse üç katı boyunda devasa bir yay vardır.

Sarı saçlı yarı elf gibi elinde benzer bir yayla sakladığı yerden çıkıp gelen diğer adam ise genç hobbit’in hayatında gördüğü en çirkin adamdır. Adamın eski kayış derisi teni, kara —kendim, ekmek bıçağımla kestim— izlenimi veren parçalanmış saçları ve bir gözünü kıl payı ıskalamış yara izi yetmiyormuş gibi, suratında da pis bir sırıtış vardır.

“Harika iş çıkardın, Şerif. Geri döndüğümüzde Efendi Thokan’a olanları anlatmalıyız. Eminim sana özel, epik bir şarkı yazacaktır.”, der Davien denen yarı-elf mutlu ve biraz da muallak bir sesle.

“Nasıl bu kadar iyi ok kullanıp, aynı zamanda da bu kadar salak olabildiğine hayret ediyorum, Davien!”, diye hırlar, diğer, adının Moorat olduğu tahmin edilen çirkin adam.

“Alındım.”, diye cevap verir Davien gerçekten alınmış bir sesle. “Senin kadar zeki olmamam, beni salak mı yapıyor, şimdi?”

“İkiniz..”, diye burnundan solur Şerif. “..ve bitmek bilmeyen dırdırınız.. Hatırlatsanıza bana, sizler gerçekten nasıl izci oldunuz?”

“İyi ok attığım için..”, diye mutlu bir ifadeyle cevap verir Davien.

Moorat denen çirkin adam ise omuzlarını silker. “Sıkıcı bir gündü ve yapacak başka da bir işim yoktu. Ben ozan olmak istiyordum ama o karga sesli Thakon yerimi kapınca ben de izci olayım bari, dedim..”

Davien buna kahkahalarla güler. Haşin suratlı şerif bile gülümser.

“Sanıyorum buradaki işimiz bitti.”, der şerif. “Bu şerefsizler kimseye bir daha musallat olmayacaklar. Etrafı kontrol edin, özellikle size ait bir şey kalmış olmasın.”

“Neden? Bunlar kötü adamlar ve bizde bu bölgeyi onlardan arındırdık.”, diye aynı muallak ifadeyle sorar İzci Davien.

“Evet, ama teknik olarak bu bölge Endless Watch’ın sorumluluğu altında ve bizim gelip onların bölgesinde ‘Serenity Kanunları’ uyguluyor olmamızı pek de hoş karşılamaya bilirler.”, der şerif sakince.

“Ne fark eder ki? İşlerini yapmış olsalardı, onlar da haydutları öldürmüş olurlardı.”

“Ama onlar haydutları önce yakalar, sonra şehre götürür, ardından büyük, teatral bir mahkemede yargılar, ancak ondan sonra asarlardı. Onlar kıçlarını kaldırıp bunu yapıncaya kadar da bu hayvanlar bir kaç köyü daha talan etmiş olurlardı.. Serenity Home’un böylesi gösterişli mahkemelerde harcayacak lüksü yok ve açıkçası bu şerefsizleri kasabama sokmak gibi bir niyetim de yok —asmak için bile olsa. Sanıyorum Tinker Hills sakinlerinin yardım için Endless Watch yetkililerine gitmektense bize gelmeleri bundan kaynaklanıyordu.. Geri döndüğümüzde, yüzümüzdeki ifadeden herkes gerekli mesajı alacaktır. Yuleman’da Tinker Hills gnome’larına ‘Halledildi.’, diye kısa bir not gönderecektir.”

Moorat yine omuzlarını silker.

“Bana farkmaz! Ben bir izciyim. Bu iş gelip beni ısıramaz.”, diye hırlar.

“Beni de!”, diye atlar Davien.

İzci Moorat, Davien’e tiksintiyle bakar sonra tek kaşı kalkmış bir şekilde şerife döner.

“Bu yüzden sen ‘tatildesin’, Standorin!”, diye ayılır birden.

Şerif, Moorat’e sırıtır.

“Bu iş geri dönerse, Serenity Home’a dönmeyecek. Kişisel olarak, tatilde dolaşırken saldırıya uğramış olan bana geri dönmüş olacak. Bu yüzden ortalıkta size ait bir şeyler kalmadığından emin olun ve kırık da olsalar tüm oklarınızı toplayın.”, diye emreder şerif.

“Ben hiçbir şey anlamadım..”, diye itiraf eder İzci Davien.

“Sen gidip oklarını topla, kasabaya geri dönerken ben de sana tane tane anlatırım.”, der Moorat hırıltılı sesiyle.

“Benimle alay edip dalga geçeceksin yine, öyle değil mi?”, diye saf bir şekilde sorar Davien.

“Evet. Ama yine de anlatacağım!”, der Moorat sırıtarak.

 

Brom Bumblebrim, saklandığı ağaç kovuğundan sessizce çıkar..

..ve kaçar!

Brom, Serenity Home denen yer neresidir bilmez, ama öğrenecektir ve oranın yakından bile geçmeyecektir..

Brom sessizce kaçarken arkasında bıraktığı haşin suratlı şerif ve iki izcinin konuşmalarını hala duyar..

 

“Limnia nasıl? Dahası, doğum bu kadar yakınken senin eğlenmen için buraya kadar gelmene nasıl izin verdi?”

“Lady hanımefendi başında duruyor. Ve bana da ihtiyacı olmadığına dair.. tam olarak bilmek istemediğim bazı şeyler söyledi..”

“Bahane böyle sunulur işte. Gör ve örnek al, Davien. Geçerli, şahitli ve kadınları kendi aleyhlerine kullanarak!”

“Söylesene, Moorat. Sen hala nasıl oluyor da bekarsın?”

“Akıllı olduğum için.. Onu sana vererek hem ablamdan kurtulmuş oldum, hem de dırdırından!”

“Sanıyorum yeni bir izci adayım var!”

“Davien.. Kim senin gibi aklı bir karış havada birisine evladını teslim edecek kadar ondan nefret eder ki?”

“Kimsenin sana çocuklarını eğitmen için vermiyor olmaları, görüyorum ki seni biraz huysuz yapıyor.. Sanki buna ihtiyacın varmış gibi.”

“Güzeeel. En sonunda senden kabul edilebilir hakaretler duymaya başladık artık! Kimmiş bu yeni adayın?”

“Efendi Darien’in pek sevdiği kızı, Laila.”

“Huh.. O küçük, süslü şey mi?”

“Evet, ama yaşı biraz küçük. Efendi Darien’e kabul ettiğimi, ancak bir-iki yıl daha beklememizin daha akıllıca olacağını söyledim.”

“Daha akıllıca.. Bunu sen söyleyince kulağa ne kadar komik geldiğinin farkındasın, değil mi?.”

“Alındım.”

“Siz ikiniz.. ve bitmek tükenmek bilmeyen dırdırınız..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

18.04.7589 B.Y.S (-18 Yıl)
Nisan ortaları.
Croaking Mire..

 

Brom üç gün takılıp kaldığı haydut çetesinin kampından kaçtıktan sonra çok önemli bazı şeyleri öğrenir. Bunların ilki, ERZAK’ın asla yeterli olmadığıdır. Bir diğeri de elini kolunu sallaya sallaya ortalıkta dolaşmaması gerektiğidir.. Ancak bu ikincisini öğrenmesi —gerçekten öğrenmesi— çok daha uzun sürecektir çünkü kendisi bir hobbit’dir ve çok küçük yaştan itibaren özel eğitimden geçmemiş her hobbit’in ortak bazı özellikleri mevcuttur. Bunların arasında ve muhtemelen de en başında yemek yemek, eğlenmek, tembellik etmek ve hiç şüphesiz, mutlu olmak vardır. Bunların kümülatif olarak bir araya gelmesinin tekabülü de, elini kolunu sallaya sallaya dolaşmalarıdır!

Ve bir hobbit’in bu ‘içsel’ huyundan vaz geçmesi için önce yemekten, eğlenmekten, tembellikten ve hiç şüphesiz, mutlu olmaktan vaz geçmesi gerektiği anlamına geldiği için bu da temel olarak ‘düşünülemez’ bir durumdur..

İşte bu yüzden dünyada hobbit nüfusu az olmamakla beraber, macera peşinde koşan hobbit nüfusu ise yok denecek kadar azdır.

Bu nadir ve ‘isteksiz’ istisnalardan biri de şu anda, elini kolunu sallaya sallaya girip, çok kısa bir süre içerisinde de saplanıp kaldığı Croaking Mire bataklığındaki Brom Bumblebrim’den başkası da değildir.

İşin gerçeğine bakıldığında da aslında suçun tamamı Brom’a ait de değildir.

Genç hobbit keyfince bir yerlere gitmeye başladığında, içindeki bir ses —yada kıçındaki ısırık acısı— ona o yönde değil, bir başka yönde gitmesini söyler.

Söz gelimi, bir sefer Brom’un bunu sınamaya kalkması aynı gün içerisinde ardarda tam üç defa ısırılmasıyla sonuçlanmıştı.

Brom güneye, geldiği genel istikamete dönüp, “Hmm.. Bugün nereye gitsem acaba? Belki de güneye, Melshieve Akademisine gitmeliyim. Orasını hiç görmedim..”, dediğinde ilk ısırığı yemişti.

“Peeeki.. Güney değil. Batı nasıl? Orda Sisters Lake gölü ve Witch Sisters bataklığı var sanırsam. Rivayetlere göre orada yaşayan üç cadı kız kardeş, görülmüş en güzel kızlarmış!”

Buna yediği ısırık ise özellikle acıtmıştı Brom’un canını..

“Tamam.. Öyle olsun bakalım..”, demişti Brom, kalçasının, tam da göremediği noktayı acı içerisinde kaşırken. “Doğuya gidelim. Bu kadar yakınındayken denize girmemek yazık olurdu. Şanslıysam denizde fazla sis olmaz. Rivayetlere göre açık havada, Drashan ta buradan bile görülüyormuş..”

Gerçekte Brom’un, ne Aralık ortasında buz gibi bir denize girmek, ne de mebus korsanların olduğu Drashan’ı —uzaktan yada yakından görmek gibi bir niyeti vardır. Sadece aklında oluşan bir teoriyi sınamak niyetindedir o kadar.

Brom, teorisini üçüncü bir ısırıkla sınamış olarak kuzeye doğru yürümeye başlar..

Aynı ısırık onu hanlardan, genel olarak yolları takip etmekten, şehir ve kasabalardan da uzak durması gerektiğini.. eh.. ısırarak söyler!

Brom, kendisini bu pis kokulu bataklığın ortasında getirip, sonra da terk eden ‘ısırığa’ lanet eder ve yapış yapış balçık ve sulu-vatuzlu vıcık vıcık çamurlu ‘bi şey’lerin içinde bulur.

“Niye yaaa.. Niye getirdin beni buraya ki? Ne var burada? —Aaaa bak, vıcıklı sülüklü balçık dışında gerçekten ne var burada?”, diye acıklı bir sesle hicveder.

Genç hobbit, o bataklıkta iki gün cebelleşir ve gece mi daha kötü, yoksa gündüzleri mi, bir türlü karar veremez zira gündüzleri hareket eden, ve bazen de etmeyen her şey onu yemeye çalışır. Geceleri ise bataklığa olağan dışı, nereden peyda olduğunu bir türlü kestiremediği bir sisle beraber, boğucu bir de sessizlik çöker ve Brom sislerin arasında devamlı ‘bir şey’lerin sessizce ve süzülerek uçtuğunu görür.

Geceleri sessizliği bölen sadece, arada bir duyduğunu sandığı inleme sesleridir.

“Lanet olsun..”, diye geçirir içinden Brom. “..hortaklar ve hayaletler! Neden hortlaklar ve hayaletler olmalıydı ki?”

Brom bataklıkta geçirdiği ikinci gecenin boğucu sessizliğindeki inlemelere yeni bir ses daha katılır..

 

“Brom..”

 

“Efendim.. Ne? Eh? Kim var orda?”, diye tiz bir çığlık atar Brom.

 

“Brom.. Kurtar beni Brom, boğuluyorum..”

—diye çok uzaklardan, yankılanarak gelen, yumuşak, hafif titreyen, ipek gibi bir kadın sesi duyar Brom.

 

“Ne.. neredesiniz? Sizi göremiyorum!”, diye cevap verir Brom tırsmış bir şekilde.

 

“Yardım et bana, Brom.. Çok yalnızım.. ve yardımına ihtiyacım var, kurtar beni bu bataklıktan..”

 

“Ama ben kendimi bile kurtaramıyorum. Neredesiniz? Göremiyorum sizi. Sabaha kadar dişinizi sıkabilirseniz, sizi kurtarmak için yardım getirmeye çalışacağım.” 

 

“Brom.. Lütfen yardım et bana.. Boğuluyorum..”

 

“Ben.. adımı nerden biliyorsunuz?”, diye korkmuş bir şekilde sorar Brom.

 

“Brom.. Yardım et bana.. Kötü adamlar beni zincire vurdular ve beni bu bataklığa kurban ettiler.. Yok olmak istemiyorum, yaşamak istiyorum, Brom..

 

Brom duydukları karşısında korkmuş olmasına rağmen yine de fena halde hiddetlenir çünkü yaşadıkları bu dünyada, bir şeyleri def etmek için böylesi ‘bakirelerin kurban edilmesi’ alışkanlığı duyulmuş bir şey olmasa da, imkansız da değildir.

Genç ozan, özellikle kadınlara karşı yapılan kötülüklere, cürümlere ve cinayetlere karşı içsel bir hassasiyeti vardır ve bulduğu göreceli ‘kuru’ topraktan kalkar ve sesin geldiğini düşündüğü yöne doğru vıcıklı balçıklı bataklıkta, kör bir şekilde sislerin içine dalar..

..ve çok kısa bir süre içerisinde de ayağı takılır ve yüzü koyun, pis, bulanık ve buz gibi bir bataklık göledinin içine düşer.

Brom, anında ve panik içerisinde, buzlu bulanık suyun içerisinde debelenmeye başlar ama su, dışarıdan göründüğü kadar bulanık değildir.. daha ziyade, bir şekilde sadece ‘puslu’ gibidir..

..Puslu ve aydınlık!

Brom, suyun derinliklerinde ışıl ışıl bir şeylerin parıldadığını görür ve ister istemez tepinmeyi bırakır ve suyun dibine doğru batarken, hayranlıkla o pırıltılı ışıkları seyretmeye başlar.

Ve hobbit battıkça su sanki berraklaşır ve Brom orada, surun derinliklerinde, daha önce hiç görmediği, garip, çapraz örmelerle bir birine eklenmiş, zarif denebilecek kadar da ince zincirlerle ayaklarından, bileklerinden, belinden ve boynundan prangalanmış genç, sıskası çıkmış kızı görür..

Brom bir ozandır ve her ozan gibi hayal gücü gelişmiş bir ruhu vardır. Dahası, bir hobbit olması dolayısıyla, biraz da hayalperesttir. Ancak o buz gibi suda gömülürken, zincirleriyle boğulan sıska kızı gördüğünde içinde bir şeylerin kıpraştığını hisseder..

..ve aklından, “Kim böylesi güzel ve zavallı bir kızı buz gibi bir suyun içinde zincirlere vurur ki? Bu açıkça bir cinayet!”, diye geçirir.

Bununla beraber, zihninin derinliklerinde ise, “Bu sıskası çıkmış kız suyun içinde nasıl hala hayatta?”, diye küçük bir ses de duyar ama o ses, üst üste binen hayret verici şeyler karşısında biraz cılız kalır ve boğulur.

 

“Brom.. Yardım et.. Boğuluyorum.. Daha fazla dayanamayacağım.. Ölüyorum.. Lütfen.. Ölmek istemiyorum..”

 

Brom suyun içinde kulaçlarını açar ve kıza doğru yüzmeye başlar ve ona yaklaştıkça, kızı prangalıyan zincirlerin, göletin derinliklerindeki, üstünde ne olduklarını anlayamadığı bazı rünlerin kazıldığı büyük, yosun tutmuş bir sütuna çivilenmiş olduğunu fark eder.

 

“Boğuluyorum.. Daha fazla dayanamayacağım.. Ölüyorum, Brom.. Ölüyorum..”

 

“Geliyorum, dayan..”, diye bağırır Brom, ve bağırmasıyla birden boğazı buz gibi, çamurlu ve bulanık suyla dolar!

 

Genç hobbit, gerçek, katışıksız, akılsız paniği hayatında ilk defa ve o anda yaşar.. Ve hayatta kalma iç güdüsünün ona söylediği tek şeyi yapmaya çalışır; Brom var gücüyle yüzeye çıkmak için çırpınır ama farkında olmadan ne kadar derine inmiş olduğunu anlamamıştır bile..

..Küçük hobbit’in göğsü sıkışır, yanan ciğerlerindeki son hava da panik kabarcıkları halinde ağzından ve burnundan kurtulur ve Brom, gözleri kararmış bir şekilde tekrar dibe çökmeye başlar.

 

“HAYIR.”

—diye güzel, etkileyici bir ses duyar kaybolan farkındalığının derinliklerinde..

 

“Burası ölmek için uygun bir yer değil, ölümlü.”

 

Brom acı içerisinde gözlerini açtığında, hala göletin derinliklerindedir, ancak daha önce gördüğü parıltıların hepsi gitmiş, geride sadece buz gibi soğuk ve bulanık pis su kalmıştır. Brom açısından farkı ise, ilginç bir şekilde nefes alabiliyor olmasıdır..

Genç hobbit, hayret ve panikle etrafına bakındığında, kendisini kocaman bir hava kabarcığının içinde süzüldüğünü görür. 

 

“Burası küçük bir hobbit için de uygun bir yer değil. Ve bu, o mebus yaratığın ilk defa bir ölümlüyü zincirlerinden kurtarması için bu tehlikeli sularda boğuşu değil. Ama ben burada olduğum sürece, o da bu bataklıkta kalacak.”

 

Genç Brom sesin geldiğini sandığı yere döner ve karşısında, hayatında gördüğü en yakışıklı adamı görür.

Brom bir ozandır ve ozanlar için kelimeler ve nüansları çok önemlidir. Bu yüzden karşısında duran ‘adam’ için sanki ‘yakışıklı’ kelimesi yetersizdir. Yada sadece ‘anlamsızlaşmıştır’ artık.

Önünde duran adam, uhrevi denebilecek kadar ‘güzeldir’..

 

“Kim.. kimsin sen?”, diye tırsmış bir şekilde kekeler Brom.

 

“Sana adımı vermek isterdim, genç Brom Bumblebrim, ancak isimim seninle yayılacak olursa, bu benim buradaki görevimi zorlaştırır zira beni adımla bulabilirler ve gördüğün o şer yaratığın müritleri, mahpusumu kurtarmak için ellerinden geleni yapmak için burada toplanırlar. Nerede olduğu bilinmeyeni kimse kurtaramaz.”

 

“Be.. Beni kurtardığınız için te.. teşekkür ederim.. sanırım..”, diye kekelemeye devam eder Brom.

 

“Teşekküre gerek yok, genç hobbit. Bununla beraber, seni buraya getiren küçük misafirine, yüzmesini bilmeyen birisini okyanusa atarak öğretmeye kalkmanın kendisi için biraz masraflı, senin için ise ‘can alıcı’ olabileceğini hatırlatmanı rica edeceğim.”, der uhrevi güzellikteki adam.

 

“Sö.. söylerim ama beni dinleyeceğini pek sanmıyorum..”

 

“Denemekten bir zarar gelmez.. Dinleyebilir. Seni kaybederse, yerine yenisini bulması çok uzun sürebilir. Dahası, bunun için vakti de kalmayabilir.. Şimdi. Giymeye hazır mısın?”

 

“E.. evet, Efendim. Kesinlikle hazırım. Ama gitmeden önce bir şey sormak isterim.”

 

“Sadece bir şey mi?”, der adam ve gülümser.

 

“Sen.. Uhhm.. Siz bir melek misiniz?”

 

“Öyle de denebilir, genç Brom. Teknik olarak ben bir ‘Muhafızım’. Bizler bazen —nadiren— bir ölümlüye atanırız, onu korumak için. Bazen de bir yere.. Fesat bir yaratığın dünyaya saçılmasını engellemek için. Bu döngüde, ben buraya atanmış durumdayım.”

 

“Döngü?”

 

“Daha değil, genç hobbit. O bilgi senin için okyanustan bile derin. Öğrendiğin zaman, sanıyorum öğrenmiş olmak için de hazır olmuş olacaksın.”

 

“Uhhm.. peki.. Efendim..”

 

“Hazır mısın?”

 

“Evet, hazırım.. Ama bir şey daha sormak isterim.”

Uhrevi güzellikteki adam, derin, esef dolu bir nefes verir.

 

“Tabii ki sormak istersin. Ölümlüler ve onlarım ölümcül merakları.. Aşağıdaki yaratığın kim olduğunu merak ediyorsun.”

 

“Aslında ben sadece neden evimden alınıp zorla ta buralara kadar getirildiğimi sormak istemiştim..”

 

“Bu sorunun cevabını bilmiyorum, genç Brom. Birimizin bildiği bir şeyi, hepimiz bilmeyiz. Bununla beraber, sanıyorum hedefine vardığında bunun cevabına da muvafık olmuş olacaksın.”, der Muhafız gülümseyerek.

 

“İş işten geçince yani..”, diye cevap verir Brom somurtarak.

 

“İş işten sadece öldüğümüzde geçmiş olur, genç hobbit. Ki bazen öldüğümüzde bile geçmiş olmayabilir. Ama sen buradaysan, bunun bir sebebi olmalı. Tıpkı gideceğin yerde sana ihtiyaç duyulabileceği gibi.”

 

“Ben sadece basit, küçük bir hobbit’im. Kimin bana ihtiyacı olabilir ki? Bu koca dünyada nasıl bir etkim olabilir?”

 

“Bu ‘koca dünya’ dediğin şey gerçekte ve tamamı, bir çok küçük şeylerin bir araya gelmesidir aslında; ağaçlar, binlerce küçük yaprağın bir araya gelmesinden, şehirler, binlerce insanın bir araya gelmesinden, ordular, binlerce bireyin bir araya gelmesinden oluşur. İnsanların kaderlerini de, binlerce ‘küçük şeyler’in bir araya gelmesi belirler. Bunlar bazen niyetlerden, bazen eylemlerden, bazen de ‘sadece basit’ küçük hobbit’lerden oluşur..”

 

“Hiç bir şey anlamadım ama verdiğiniz alicenap açıklamadan dolayı teşekkür ederim, Efendim.”, der Brom ciddi bir ifadeyle.

Uhrevi güzellikteki adam tekrar gülümser.

 

“Gidelim mi?”, diye sorar hobbit’e.

 

“Evet, lütfen.. Ama hazır konu açılmışken, aşağıdaki kim di?”, diye soruverir Brom.

Muhafız yine esef dolu bir nefes daha verir.

 

“Ah şu ölümlüler..”, diye söylenir.

 

Brom içinde bulunduğu ‘hava kabarcığının’ daraldığını hisseder ve gözleri kararmaya başlar. Etrafındaki buz gibi su üstüne çuvallandığında ise kendinden geçer. Farkındalığını kaybetmeden önce duyduğu son şey Muhafızın sesidir.

 

“Zuggtmoy.”

 

Brom, muhteşem bir Nisan güneşine gözlerini açar.

Güneş daha tam tepede değildir ancak pırıl pırıl, masmavi gök yüzünde keyifle dolanmaktadır. 

Brom, her tarafı ağrır bir şekilde doğrulur ve etrafına bakınır. Aşağı, güneye baktığında, Croaking Mires bataklığını görünce biraz şaşırır. Belli ki Muhafız onu sadece yüzeye çıkarmakla yetinmemiş, onu bataklıktan da tamamen çıkarmıştır.

 

“Zuggtmoy..”, diye geçirir içinden ama bu isme tekabül eden hiçbir bilgi gelmez aklına.

“Aptal şey..”, diye hışımla söylenir ama bunu, suyun altındaki ‘sıskası çıkmış, ürkütücü kız’ için mi kullanır, yoksa olur olmaz zamanlarda onu, tam da göremediği yerden ısıran şu ne idüğü belirsiz şey için mi, belli değildir..

 

 

Brom Bumblebrim’in hayret verici maceraları
A Bard’s Tale XIV “a Bit of a Bite” III ile
devam edecek..

 

 

 
 

Shared Dreams (Part One)

Timeline:

Büyük Arashkan şehri alevler içerisinde yanmaktadır. Onun hemen dibindeki High Woods ve elflerin 7500 yıllık kadim Bari Na-ammen şehri de benzer bir kaderi paylaşmaktadır..

 

Serenity Home kahramanları bu vahim sahne karşısında krallığın birçok yerine dağılıp, Orken ordularına karşı yardım ve müttefik bulmak için küçük gruplar halinde dağılmıştır.

 

Bu küçük gruplardan biri de
Aager Fogstep ve Inshala ‘la fey’ Frostmane’dir.

 

Bu hikaye,
Eski Efendim, Sahibim
ve Çok Daha Fazlası..
‘dan
sonra yer alır..

 

 

Gecenin karanlığında, yoğun ağaç ve çalıların ardında hayal meyal parıldayan bir çift yeşil, cam gibi saydam göz, kısılmış bir şekilde yaşlı adamı takip etmektedir. Gözlerin sahibi, yetişkin bir insanı kapıp götürebilecek kadar güçlü ağzını açar ve uzun, ıslak, zımparamsı diliyle ağzın yanlarından aşağı doğru meyleden nerdeyse üçer karış uzunluğundaki hançer dişleri sessiz bir şapırtıyla yalar, sonra koca küt burnunu ıslatır, iyi göğsünün derinliklerinden, gök gürlemesini andıran bir hırıltı kaçar. Üç yüz küsür kiloluk muazzam cüssesine rağmen yine de yer çekimini inkar edercesine bir fısıltıyla dev patisini bir adım daha ileri atar ve tüm kasları sıçramaya hazır bir şekilde gerilir..

“Efendi Cathber..”, diye, hırıltılı, imalı bir ses duyulur ve yaşlı adamın yanında karalar içinde bir adam peyda oluverir. “..Sizi bulduğuma pek sevindim.”

Yaşlı ‘Efendi Cathber’ bir an irkilir, karalar içindeki sinsi adamı görünce temkinli bir şekilde rahatlar.

“Merhaba, genç..?”, diye vızıltıyı andıran kısık ve kırık bir sesle sorar yaşlı adam.

“Aager.. Aager Fogstep, efendim..”, diye tanıtır kendisini karalar içindeki sinsi görünümlü adam.

“Aaaa.. Efendi Aager. Saygı değer Şerif Standorin sizden bahsetmişti.”, diye dişlek bir şekilde sırıtır Efendi Cathber.

 

Aager Fogstep, Efendi Cathber’i farkındasız bir evhamla inceler. Yaşlı adam sadece yaşını geçmiş değil, yaşını geçeli yüz yıllar geçmiş biri gibidir zira kel kafasında saç kalmamış ve bu hali çok, ama çok uzun zaman önce gerçekleşecek kadar ‘güneş görmüş’tür. Uzun, ak sakalları neredeyse beline kadar inmiş ve çöp gibi kolları, yırtık cübbesinden görünen sıska bacakları ve kambur haliyle acınası bir haldedir.

Aager gördüklerine rağmen doğal temkini elden bırakmaz. Şerif Standorin, Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman ve iki İzci Efendileri, Devien ve Moorat’in bu yaşlı adam hakkında konuşurken gösterdikleri saygıya bakılırsa, söz konusu saygı adamın yaşı ile sınırlı değildir.

Aager rivayet ve dedikodulara özellikle kulak kabartan biri değildir. Sadece göz ardı edecek kadar ahmak ve kibirli değildir, o kadar.

Ve kümülatif rivayetlere de bakılırsa, bu iki büklüm görünümlü yaşlı adam, Themalsar Savaşında bulunmuştur.. sekiz yüz elli yıl önce!

 

“Şerif sizin geleceğinizi, ve belki de şahsım gibi muhabbet etmeyi pek seven birisinin varlığının sizi mutlu edeceğini düşündü.”, der Aager ve bunu söylerken hicvetmez, gülümsemez ve kaşlarını çatmaz.

Düz ve tam anlamıyla ifadesiz bir yüzle söyler.

O güne kadar o yüzde ‘mutlu’ herhangi bir ifade asla oluşmamış biri gibi..

..Ve kapkara gözleriyle ormanın karanlığını süzer.

 

“Standorin her zaman çok düşünceli bir çocuktu..”, diye sırıtır Efendi Cathber.

“Evet, efendim.”, diye onaylar Aager muallak bir şekilde. “İsterseniz yola koyulalım. Mesafe biraz uzun.”

“Hayırdır, genç Aager. Tedirgin gibisiniz.”, diye neşeli bir kıkırtıyla sorar Efendi Cathber.

“Emin değilim, efendim.”, diye cevap verir karalar içindeki adam, sözlerini, gözleri gibi kısmış bir şekilde.

“Endişelenmenize gerek yok Efendi Aager. Vahşi ve yırtıcı hayvanlar benim gibi yaşlı bir adama musallat olmazlar zira onların istediği şey bende yok; Et!”, der ve kıs kıs gülmeye başlar Cathber ve garip bir adınımla, hoplaya topallaya yürümeye başlar.

 

Aager Fogstep yaşlı adamın elli adım kadar ilerlemesine izin verir. Sonra sesiz, hırıltılı sesiyle tıslar.

“Her ne isen, çık ortaya. Orada olduğunu biliyorum!”

 

Karalar içindeki adam uzun bir süre kıpırdamadan öylece durur yerinde, ama ormandan herhangi bir cevap gelmez.

Efendi Cathber’e yetişmek için döndüğünde arkasından çok hafif, anca duyulur bir ses gelir.

Aager hayatını ölüm ile raks ederek geçirmiş biridir. Nevarki ölüme bu kadar yaklaşmış olduğunu bildiği sadece iki anısı vardır.

Arkasından duyduğu ses ise o iki anıdan tamamen farklı bir ölümdür zira bu insanî değil, tamamen vahşi, kural ve kuramlardan beri, göğsünü sıkıştıran, derin bir hırıltının sesidir.

 

Aager, yaşlı Cathber’in peşinden gitmeye başlar. Ancak, ve belli etmeden, belindeki keskin bıçaklardan bir tanesini, kınıyla birlikte yere ‘düşürür’..

..ve kendisine has sessiz adımlarla gözden kaybolur.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Inshala ‘la fey’ Frostmane, yüzünde mutlu bir ifadeyle gözlerini açar. Saf ve şaşkın bir şekilde etrafına bakınır ancak beklediği gibi masmavi bir gökyüzünü göremez. Kaşları hafif çatılır ve başını döndürüp etrafına bakınınca kendisinin bir mağaranın içinde olduğuna ayılır ve küçük bir kedi gibi gerinirken yavaş yavaş neden bu mağarada olduğunu hatırlamaya başlar ve bir anda irkilir. Hafif panik içerisinde kalkar yerinden küçük, sıskası çıkmış kız.

“A.. Aager?”, diye hem tedirgin, hem de korkudan pır pır atan kalbini zapt etmeye çalışır bir telaşla seslenir.

“Buradayım, küçük bayan.”, diye Aager’in hırıltılı sesini duyar ve bir anda kızın içine su serpilmiş gibi rahatlar.

“Ben.. ben gittiğini sandım!”, deyi verir küçük kız.

“Sensiz nereye gidebilirim ki?”, diye ciddi bir şekilde cevap verir karalar içindeki Aager ve oturduğu ateşin başından kalkar ve küçük kıza döner. Elinde bir çubuğa saplanmış ve kötü bir şekilde de yakılmış patatesi ve hafif ezilmiş teneke bir bardağı kıza doğru uzatır. “Dikkat et. Patates sıcak. Adını telaffuz edemediğim ‘şeysi’ çayın da..”

Kız çok kısa bir anlığına, Aager’in gerçekten önünde olup olmadığına emin olmak istiyormuş gibi ona alık alık bakar, sonra yaptığı şeye ayılır ve kızarmış bir ifadeyle patatese uzanır..

..ve küçük bir ‘Ayy!’ sesiyle elini yakar.

Aager gülümser ama bunu sessizce yapar. Kızın ‘şeysi’ çayını onun yanına bırakır, ateşten kendisi de bi çöp yanık patates kapar, kıza bıraktığı teneke bardaktan daha da vahim bir halde olan bir başka bardağa acı kahve doldurur ve küçük kıza doğru meyledip onun yanına çömer.

“Bu ‘şeysi’ çayı değil ki ama. Tarçınlı kırmızı çalı çayı —Rooibos!”, diye düzeltir Inshala ister istemez ve ezik teneke bardaktan keyifle bir yudum hüpletir.

“Ve bunu benim ezberlememi bekliyor olman, hayret verici.”, diye sırıtır Aager.

“Neden olmasın ki?”, der ve soymaya çalıştığı sıcak patatesle elini tekrar yakar. “Uff.. çok sıcakmış ama.”

“Biraz beklersen yeterince soğur.”, der Aager.

“Ama çok acıktım!”, diye mızmızlanır küçük kız.

 

Aager sessizce uzanır ve sıcak patatesi alır, haşin bir-iki hareketle yanık kabukları yolar ve patatesi ikiye böler..

..ve ikiye bölünmüş patates bir anda soğur!

 

“Teşekkür ederim.”, der Inshala mutlu bir şekilde. “Ama bitkiler hakkında bilgilere nerede ne zaman ihtiyaç duyulur bilinmez, öyle değil mi Aager Fogstep?”

 

Aager bir anda eskiyi hatırlar. Çok eskiyi..

Drashan kadar eskiyi.

Aager, daha genç bir delikanlıyken yanında çalışmaya başladığı Primrose’u hatırlar.

“Simyanın kökü, sadece hangi maddeleri nelerle karıştırdığında ne elde edeceğini öğrenmek değil, her maddeyi, her bitkiyi ve her sıvıyı bilmeyi gerektirir. Bunu asla unutma delikanlı. Simya tehlikeli bir bilimdir ve ona gerekli saygıyı göstermezsen, seni öldürür..”

Primrose böyle başlamıştı ona verdiği ilk derse.

Ve gerçekte Aager kırmızı çalı çayına Rooibos denildiğini de bilir. Sadece Inshala’nın sesinde ona huzur veren bir tını vardır ve karalar içindeki adam o tınıyı duymaktan hoşlandığı için kıza itiraz etmektedir..

 

“Herkesin gittiğine hala inanamıyorum.”, der Inshala bir anda ve sesinden bu konuda mutsuz olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

“Herkesin gitmesi gereken yerler var. Umarım akıllı davranırlar ve sağ salim, tek parça halinde tekrar görebiliriz onları.”, diye mırıldanır Aager.

“Tedirginsin.”, der küçük kız bir anda.

“Evet. Bu, Udoorin’i ilk defa tek başına bırakmışlığım olacak.”

“Udoorin abi senden çok şey öğrendi ama ki! Ve yanında Lorna ve Anglenna ablalar da var.”, diye teskin etmeye çalışır Inshala, Aager’i.

“Bakıyorum ‘Ördek Dudak’la aranı yapmışsın, küçük bayan.”, diye gülümser Aager.

“O ördek dudaklı değilmiş ki. Annesi yüzünden devamlı kızgınmış. Gitmeden önce uzun uzun konuştuk.. Ben onun saçlarını örerken. Çok güzel saçları varmış yaaa.. İpek gibi.. Ve çok uysal!”, diye kaşları hafif çatılı bir şekilde anlatır Inshala.

“Uysal mı? Anglenna mı uysal?”, diye biraz şaşırarak sorar karalar içindeki adam.

“Hayır yaa.. Saçları çok uysal! Elime aldığımda, nasıl örmek istiyorsam o yöne, sanki kendi kendilerine hareket ediyormuş gibi şekil alıyorlardı.”

“Bremorel ablanın saçları da çok güzel ama onunkiler biraz kendisi gibi; hırçın ve inatçı! Nasıl yaparsam yapayım, o şekle girmemek için çaba sarf ediyorlardı sanki. Zaten ördükten bir saat sonra da Bremorel abla devamlı saçlarıyla oynadığı için, çözülüyordu yine. Themalsar’dayken beni çileden çıkarmıştı!”, diye alt dudağını pörtleterek söylenir küçük kız.

Aager gülümser.

“Anglenna ablanın annesinin onun saçlarını hiç örmediğini biliyor muydun? Pis cadaloz şey!”, diye hışmeder bir anda. “Benim bi kızım olsa, her gün örerdim onun saçlarını ki!”

 

Genç adam dayanamaz ve kıkırdar!

Aager.. kıkırdar!

 

Küçük kız patatesini bitirdiğinde biraz kendisine gelmiş gibidir. Ilımaya başlamış tarçınlı kırmızı çalı çayını da bitirip kalkmaya meyleder ama Aager kızın eline bir tane daha yanık patateslerden tutuşturur!

Kız önce patatese bakar, sonra da Aager’e.

“Ama ben doydum ki!”, diye sevindirik bir şekilde sırıtır.

“İlkini kendin için yedin. Bunu ise benim için yiyeceksin.”, der Aager.

Kız alt dudağını tekrar pörtletir.

“Ama ben doydum ki yaaa..”, diye sızlanır.

“Lütfen, Inshala. Biraz kendine gelmen lazım artık.”, der karalar içindeki adam ciddi bir ifadeyle.

“Kendimdeyim ki!”, diye söylenir küçük kız.

“Inshala. Lütfen. Benim için yeyiver.”

“Ama.. ama bu çantaş!”, diye mızmızlanır Inshala.

“Çantaş?”

“Çatnaj.. Şatnaç.. Jantaş..”, diye afallar ve kızın yüzü fena halde kızarır.

“Umm.. Şantaj?”, diye nazik bir şekilde önerir Aager.

“Evet, ondan işte!”, der kıpkırmızı suratla. “Çantaj! Senin yaptığın bu ama ki!”

“Pek sayılmaz, ama artık beraberiz ve bize bakacak bir Lady yok yanımızda. Zayıf düşmeni istemeyiz, öyle değil mi?”

“Düşersem beni tutarsın.”, der kız ve karalar içindeki adamın bir anda yüzünde oluşan ifadeden biraz korkar. O ifadeyi daha önce bir defa görmüştür ve tekrar görmek asla istez. Daha doğrusu, ‘sevgilimi’ olan bu adamın yüzünde o ifadenin bir daha oluşmasını istemez ve ivedilikle patatesin kabuklarını yolar ve büyük teşebbüsle hepsini ağzına tıkıştırmaya çalışır.

“Mfff mffım fıfafım fi!”, diye bir şeyler söyler.

Aager sesini çıkarmaz. Yavaşça kıza uzanır ve bir eliyle nazikçe kızı çenesinden tutarken, diğer eliyle de cebinden çıkardığı temiz bir bezle kızın yüzünü ve küçük dudaklarını temizler.

“Hepsini bir anda tıkıştırmamanı tercih ederdim. Seninle çok uzun bir hayatı paylaşmayı diliyorum, güzel Inshala. Ama bunun için sağlığına da biraz imtina göstermen gerekiyor. Bunu artık kendin için değil, bizim için yapmalısın.”, der sessizce, ve bunu da kendi gözlerini kızın muhteşem gözlerinden ayırmadan söyler.

Kızcağızın gözleri dolar.

Ve ağzına tıkıştırdığı patatesi zorlukla yutar.

“Ben.. ben özür dilerim. Üçüncü patates için hazırım ki!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bir yerlerden at bulmamız gerekecek. Yolumuz oldukça uzun. Ta Durkahan’a kadar yürümeye kalkarsak oraya vardığımızda iş işten geçmiş olur.”, diye söylenir Aager. “Ve her yerde Orken sürüleri varken nereden nasıl at bulabileceğimizi bilmiyorum.”

“Ben.. ben hiç ata binmedim..”, der Inshala küçük bir sesle. “Düşersem her yerim kırılır ki.”

“Öğrenmesi çok da zor değil, küçük bayan. Olmadı almayı düşündüğümüz gibi iki at alırız, sen arkamda oturursun, at yorulduğunda diğerine geçeriz. Bu şekilde iki misli yol almayız ama yine de Orken’lerle aramızdaki mesafeyi ciddi bir şekilde de açmış oluruz.”, der karalar içindeki adam.

Inshala bir an durağanlaşır ve yüzünde mutsuz bir ifade belirir.

“Korkulacak bir şey yok. Ve yanlış bilmiyorsam sen atlarla konuşa da bilirsin.”, der Aager ve gülümser, ancak bunun küçük kızın üzerinde olumlu herhangi bir etkisini görmeyince biraz kafası karışır zira hayvanlar söz konusu olduğunda bu kızın çekinebileceğini düşünemez.

“Ne oldu, bebeğim? Sanıyorum ki sorun atlarla ilgili değil.”, diye düşünür küçük kızın zihninde.

Kız yine cevap vermeyince Aager onun yanına gider ve nazikçe kızı kendisine doğru döndürür.

“Sorun nedir? Bilmeden yanlış bir şey söyledim sanırım..”

“Sorun yok. Ve sen yanlış bir şey söylemedin Aager Fogstep.”, diye kızın sesini duyar zihninde Aager.

“Inshala. Seni rahatsız eden bir şey olduğunu hissedebiliyorum. Bir birimize açık olacaktık.”, der nazikçe kıza.

“Ben.. ben ne zaman ‘küçük bayan’ olmaktan kurtulacağım?”, diye bir anda ağlamaya başlar kız. “Beni hep küçük olarak mı göreceksin?”

 

Aager hayretle kıza bakar, sonra onu kollarına alır.

Sıskası çıkmış kız daha içli bir şekilde ağlar.

“Halbuki artık on altı yaşında bile değilim. Bari Na-ammen yolunda on yedime basmıştım!”, diye içli bir şekilde inler kız.

Aager kıza sarılmaya devam eder ama söyleyecek doğru bir şey bulamaz.

“Hep küçük olarak kalmak istemiyorum. Themalsar’dayken bana küçük muamelesi yapmıyordun halbuki. O kadar mı çirkinim artık?”, der boğuk bir sesle ve hıçkırmaya başlar.

“Inshala..”, diye kızı teskin etmeye çalışır Aager.

“O zaman bana dobraca ve denginmişim gibi bakıyordun. Şimdiyse bana küçük bir kıza bakar gibi bakıyorsun..”, diye inlemeye devam eder Inshala.

“Inshala..”, diye tekrar kıza seslenir Aager.

“Sıska olmam benim suçum değil ama ki.. Söz daha çok yemek için elimden geleni yapacağım. Sosyal şeysini de çok öğrendim ve o zaman ki gibi yabanî de değilim artık. Sebebini bir türlü anlayamasam da, sırf hoşuna gittiğini söylediğin için bu pis boynuzları bile gizlemiyorum.”

“Inshala..”, diye tekrarlar kendisini Aager.

“Daha ne yapmam gerekiyor benim küçük olmadığımı görebilmen için? Bilmediğim şeyleri yapamam ama ki! Beni hala küçük olarak görüyorsun ama büyük görmen için ne yapmam gerektiğini söylemiyorsun!”

“Inshala..”, diye cılız bir sesle dener şansını Aager.

“Kavgalarda da artık aptal bir dağ keçisi gibi dalmıyorum düşmanın arasına bile.. Lady abla diğerlerine nasıl kızıyorsa bana da aynısını kızıyor. Merisoul abla ise bana ‘cilve’ yapmam gerektiğini söyledi ama cilvenin ne olduğunu söylemedi. Sana aptal bir kız olduğumu söylemiştim. Bilmiyorum bir çok şeyi ama öğrenirim ki. Neyim eksik benim? Birileri size anlatmış her şeyi ama benim etrafımda anlatacak kimsem yoktu. Anlatmadığınız şeyleri nasıl bilebilirim ama ki?”

INSHALA!”, diye sert bir şekilde seslenir Aager kıza en sonunda.

Kızın sesi bir anda kesilir Aager’in zihninde ve iri, dolu gözlerle öylece kendisini sarmış adama bakar.

E.. Efendim..”, diye korkmuş bir şekilde kekeler kız.

“Sana, küçük bir kıza sarılıyor gibi mi sarılıyorum?”, diye çatılı kaşlarla sorar kıza karalar içindeki adam.

“Bi.. Bilmem.. Senin hiç başkasına sarıldığını görmedim ki..”, diye söylenir kız.

Aager hiçbir şey söylemez bunun üzerine. Kıza sadece, yüzünde beliren hafif ürkütücü gülümsemeyle bakar..

..ve Inshala bir anda ayılıverir.

“Ben başkalarına dokunmayı seven biri değilim, Inshala. Dahası, başkalarının da bana dokunmasından hoşlanmıyorum ve buna pek az tahammül gösterebiliyorum. Sebebini sorarsan, bilmiyorum. Belki de kimseye, onlara sarılacak kadar güvenmediğim içindir. Yada sadece huysuz adamın teki olduğum için.. Hayatımda karşılaştığım ve buna istisna gösterebildiğim, sadece bir kişi oldu ve o da sensin ve bunun sebebi de sadece sana güvenmemle sınırlı değil.

Tıpkı aptallara tahammül edemediğim, ama seninle beraber aptal olmak beni tahmin edemeyeceğin kadar mutlu ettiği gibi. Tıpkı dans etmekten hoşlanmadığım ve bu güne kadar hiç ilgilenmemiş olmama rağmen seninle dans etmenin bana ‘doğru’ gelmesi gibi.. Ben şarkı da dinlemem çünkü benim için şarkı sadece bir vakit kaybı ve şarkı söylenen ortamlar aynı zamanda gardımızı da indirmemize sebep olduğu için. Ama senin o mırıldandığın şarkı beni eritiyor ve beni uçuruyor..

Şimdi sana bunları ‘küçük’ bir kızla yapabileceğimi düşündüren nedir?

Seni Themalsar’dayken de küçük bir kız olarak görmedim, Themalsar sonrasında da, gerçek yaşını öğrendiğimde de..

Dahası, her ırkın olgunluğa ulaşmasının yaşı farklıdır. Bir elf on altı yaşındayken teknik olarak hala bir ‘bebek’tir. Yüz yaşına kadar da bir çocuktur.

Ben bir insanım ama çocuk olma lüksümü beş yaşımdayken çoktan geride bırakmıştım. Tahmin ediyorum, sen bundan bile önce terk etmek zorunda kaldın. Bununla beraber, içine doğduğumuz koşullar her ne olursa olsun, yine de hem bedensel, hem duygusal, hem de zihinsel olgunluğa ulaşmamız yine de yıllara dağılan bir süreç.

Ben bir çok kavgaya girdim. Çoğunu istemedim ama zorunlu bırakıldım çünkü kavga etmememin bir zayıflık olduğu sanılan bir ortamda doğdum. Aynı şekilde bir çok da can aldım, bir çokları da benim canımı almaya çalıştı. Dolayısıyla kavga etmeyi ve can almayı çok iyi beceren birisi oldum.

Peki bu beni olgun birisi mi yapıyor? Kız kardeşim için bir zamanlar canımı bile verirdim. Ama sana yaptığı şeyden sonra onu ellerimle öldürmek istedim ve üçümüz arasında olgun davranabilen bi sen vardın ve sen bana seni ‘küçük’ bir kız olarak gördüğümü sanıyorsun..

Hayır, Inshala. Seni bir çok muhteşem şey olarak görüyorum ama ‘küçük kız’ bunların arasında yer almıyor. Nevarki sen de benimle aynı kırık kaderi paylaşıyorsun. İkimiz de çok küçük yaşta, çok kötü şeylerle karşılaştık, daha da kötü şeylere maruz bırakıldık. Ama karşılaştığımız şeyler ikimizi de gerçekte olgunlaştırmadı. Sadece keskinleştirdi..”

 

Inshala başını karalara bürünmüş adamın göğsüne gömer ve utanmış bir şekilde söylenir.

 

“Ben.. Ben özür dilerim. Seni kızdırdım. Etrafımda olup biten bir çok şeyi daha anlamıyorum ve bunlardan bazılarını ise korkarım hiç anlamayacağım. Ama senin anlattıklarının bir kısmını anladım.. Sanırım.. Anlamadıklarımı zamanla anlayacağım, söz!.. Olgunlaşınca..”, der kız mutsuz bir sesle.

 

Aager kollarıyla sarıp sarmaladığı kıza nazikçe seslenir.

“Bana bak, Inshala.. Gözlerime bak..”

Kız utanç içerisinde omuzlarını silker ve başını gömdüğü yerden kaldırmaz.

Genç adam bir eliyle kızın çenesini avcunun içine alır ve yüzü kendisine doğru çevirir.

Kız buna ancak çok kısa bir anlığına mukavemet gösterir, sonra kendi rızasıyla başını kaldırır, ıslak gözler ve kızarmış yüzle can attığı ürkütücü adama bakar.

 

Aager yavaşça eğilir ve kızı öper.

 

Başta ne olduğunu anlayamaz Inshala..

..ama birden, belki de içsel bir dürtüyle ayılıverir.

Ve sıskası çıkmış, çöp gibi kollarından beklenmeyecek bir güçle karalar içindeki adamın boynuna sarılır.. ve o öpücüğe doğru erir..

 

Karalar içindeki adam, o öpücükte kızın ‘küçük’ görünümün ne denli yanıltıcı olduğunu anlar..

..ve kızın gözlerinin ardında fokurdayan fırtınanın kaynayıp taştığını duyar gibi olur.

 

O fırtınanın içinde, iki ay kadar önce Gemini ile bağlandığında ziyaret ettiği kızın ‘hayal dünyasında’ gördüğü ‘Sessiz Orman’daki kurbağaların büyük bir gürültüyle vırakladıklarını, ateş böceklerinin ise mutlu bir heyecanla bir oraya, bir buraya vızıldadıklarını görür.

 

‘Şafak Sahili’nde ise güneş çok daha parlak, çok daha ‘hayat dolu’ yükselmektedir sanki..

Ve yükselen altın şafakta manta balıklarının, çılgın raksına müşahede eder.

 

Denizin, bir pasta dilimi gibi bölündüğü sahilde ise, dev ‘Shala’nın muazzam bir ivme ile denizden fırlayıp, daha da muazzam bir coşkuyla kendisini tekrar denize salışını, akıl almaz bir hayretle seyreder.

 

Ve kızın, uçsuz bucaksız dağlarında, yüzlerce.. belki de binlerce flamingo, bir anda havalanır, ve bütün gök yüzünü kaplayan zarif bir daire halinde uçmalarını izler.

 

Kızın kendisini götürdüğü yerler arasında belki de en manidar değişim, mis gibi ‘temiz’ ve insan elinden beri olan buzullarda gerçekleşir.

Uçsuz bucaksız buz dağlarında, kulak çınlatan bir çatırdama sesi duyulur ve zirvelerden biri ortadan ikiye bölünür, muhteşem bir çığ eşliğinde, yeri göğü inleten bir homurtuyla çöker..

 

 

Inshala gözlerini açar ve kendisini hayetle izleyen adama bakar.

“Bu.. Bu beklediğim bir şey değildi sevgilimi Aager Fogstep.”, diye pespembe olmuş bir şekilde fısıldar.

Aager boğazını temizler.

Zira bu, kendisinin de beklediği bir şey değildir.

Aager’in içindeki ses, ona fena tehditkar bir şekilde tıslar.

“Sus! Sakın bir şey söyleyip bu anı batırma! Yaptığın şeyi yaparak tüm kontörlerini harcadın. Top, onda artık.”

Aager yutkunur ve kollarındaki kızın muhteşem gözlerindeki fırtınanın sanki biraz durağanlaştığını —hayır, durağanlaştığını değil, ‘sakinleştiğini’ görür gibi olur.

Kızın aralanmış, olgun çilek renkli küçük dudakları çok hafif yukarı doğru bükülür ve nefes nefese bir sesle fısıldar.

“Sanırım uçurma sırası bende Aager Fogstep..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aager Fogstep burnundan soluyarak yaralı izci kızların kaldığı çadırdan çıkar ve içeriden gelen kıkırtılar da fokurdayan hışmına hiç yardımcı olmaz. Karalar içindeki adam yumruklarını sıkar ve gecenin karanlığına doğru haşin bir küfür savurur..

Şu anda Drashan’da olmuş olsa, ikisinin de gırtlağına bıçağını dayamış, saçma salak açıklamalar, bahaneler ve abuk sabuk şeyler dinlemek zorunda kalmış olmaz, tüm gerçeği, bütün çıplaklığı ile öğrenmiş olurdu.

Ama işin püf noktası da bu değil miydi zaten; burası Drashan değildi ve bu insanlar ‘özgür’dü. Onun işi de bu insanların özgür kalmaları sağlamak için çabalamaktı. Ve sağladığı söz konusu ‘özgürlük’lerin an itibariyle işine gelmemesi, kızması için yeterli bir sebep miydi?

Aager farkında olmadan, eski ‘marifetleri’ olmasa da, eski ‘perspektif’ini değiştirmesi gerektiğine ayılır.

Karalar içindeki adam başını kaldırır ve gecenin karanlığında göz kırpan yıldızlara bakar ve derin bir nefes alır.

Evet, Drashan onun geçmişidir. Ama geleceği değil.

Ve kendisi ya bu gerçeğe boyun eğecektir, yada inatla etrafındakilerle boynuz tokuşturacaktır.

Aager bir an geri dönüp, bir çift suçluyu sorguluyormuş gibi terletmeye çalıştığı yaralı izci kuzenlerden özür dilemeyi düşünür ama bundan vaz geçer.

Bu işi zamana bırakmayı tercih eder ve zaman aralarını ya düzeltecektir, yada düzeltmeyecektir.

Karalar içindeki genç adam bulgularını —yada bulmadıklarını— Şerif Standorin’le paylaşmak için, son yirmi küsur yıldır bu ormana musallat olan kurt müptelasından kurtulmuş olmanın verdiği mutluluk ve neşeyle herkesin toplandığı büyük kamp ateşine doğru meyleder..

..ancak ayağı ‘çın’layan bir şeye çarpar.

 

Aager gece karalığında neyi tekmelediğini tam olarak göremez.

Sessizce eğilir ve tekmelediğinde ‘çın’layan şeye bakar..

..ve

‘Huh!’, diye ünler.

 

 

Sonra..

 

yavaşça..

 

kınıyla birlikte çadırın önüne bırakılmış..

 

 

hançerini alır..

 

 


 

 

 
 

Changes..

Timeline:

178 yıl öncesinden itibaren..

 

Değişim.

 

Kolay gelmez.

Genelde bize sormaz.

Geldiğinde de istenmez.

 

Değişim.

 

Gelmiş ise, alışkanlıklarımızın hayatımızın kendisi olarak belirlediğimizi ve artık yerimizde saydığımızı bize anlatır.

Geçmişe fazla bağlanmışsak bizi kırar.

Geçmişimiz yok ise bizi yanıltır.

 

Değişim.

 

Geldiğinde itiraz ediyor, onu suçluyor, mukavemet gösteriyor, korkuyor ve ona karşı mücadele ediyorsak, bilinmeli ki gerçek sorumluyu aynada görebilirsin çünkü durduğumuz yer, hayatta olduğumuz halde çoktan gömüldüğümüz yerdir.

 

Bu hikaye kronolojik olarak,
A Bard’s Tale XIII, “Searing Perspective” ‘den
sonra başlar,
ve “Annen için üzgünüm..” ‘den
önce biter.

 

 

Yine mi gidiyorsun, Lenna?”, diye sorar, uzun boylu, yakışıklı high elf.

“Bunun seni ilgilendirdiğini hiç sanmıyorum, Armathelius Riverblade. Dahası, adımla samimi olabileceğin kadar arkadaş değiliz. Aslına bakılırsa, arkadaş bile değiliz.”,  der, önünde duran elf kadar uzun boylu kız soğuk bir şekilde.

 

Armathelius, kendisinin ‘Lenna’ diye hitap ettiği, bir çoklarının ise ‘Buz Kraliçesi’ olarak lakaplandırdığı, fevkalade olduğu kadar, ‘erişilmez’ güzellikteki elf kıza uzun bir süre sessizce bakar. İçinde buruk bir kırıklık hissetse de bunu yüzüne yansıtmaz. Gerçekte yansıtıp yansıtmamasının da pek bir önemi yoktur zira kız onu umursamadığı gibi, ona bakma zahmetinde, yada nezaketinde, bile bulunmaz..

 

“Ri Grandaleren, kızının peşinden seni gönderdiğini duydum.”, der neşeli olmaya çalışan bir üslupla.

“Ri’mizin şahsıma verdiği herhangi bir özel emir varsa, bu tam olarak odur; ÖZEL! Ve ne seni, ne de bir başkasını ilgilendirir.”, der ‘Lenna’ adındaki kız, ve bunu söylerken de ne soğuk sesinden, ne de tavrından herhangi bir taviz vermez.

 

Genç Armathelius yine susar ve silik yeşil gözleriyle önünden umarsız bir eda ile süzülen muhteşem kızı seyreder.

 

“Prenses Alor’Nadien ne’yi sağ salim getir.”, der sessizce arkasından.

‘Lenna’ bir an durur.

“Prenses hazretlerine bir zarar vereceğimi düşünüyor olman çok ilginç, Armathelius. Ona ilgi duyduğunu bilmiyordum.”, der genç elfe buz gibi bir gülümseyişle.

“Prensesin sağlığı ve mutluluğu dışında, şahsına özel bir ilgim yok, Lenna.”, der elf sakin bir sesle.

Kız, adamın kendisine tekrar ‘Lenna’ diye hitap etmesinden dolayı kızar ve platin sarısı kaşlarını çatar.

“Beni ilgilendiren..”, der Armathelius, “..ona bir şey olması halinde, Prensesimizin saraydan ve Bari Na-ammen’den ayrılmasına kendisi sebep olmuş olmasına rağmen, Ri’mizin tez canlı davranması ve bundan seni sorumlu tutması.”

“Pek düşüncelisin, Lordum!”, diye hicveder ‘Lenna’.

Kaşlarını çatma sırası saki Armathelius’a geçmiştir.

“Annen sonsuza kadar yaşamayacak, Lenna. Daha ne kadar onun gölgesinde ve kuklası olarak kalacaksın? Kendi hayatını kendin idare etme zamanın gelmedi mi?”, diye sert bir şekilde cevap verir.

‘Lenna’ daha önce andırmıyor idiyse de, yüzünde beliren ifadeyle artık kesin olarak ‘Buz Kraliçesi’nin kendisi gibidir.

“Sanıyorum ki haddinizi aştınız, Lordum Armathelius. Dikkat edin. High Lady Angrellen hakkında konuşurken gösterdiğiniz saygısızlık, size çok pahalıya mal olabilir.”, diye burnundan soluyarak tıslar.

“Özür dilerim, High Lady Anglenna. Niyetim sizi üzmek değildi.”, der Armathelius aynı sert üslupla. “Bununla beraber, gitmeden önce bir şeyi size söylemeyi kendime görev bilirim.”

“Lütfen. Size ve ‘görevinize’ engel olmayayım, Lordum.”, diye nezaketsiz bir şekilde hırlar elf kızı.

“Annen evrenin merkezi değil.. Dahası, Bari Na-ammen’in kendisine borcu varmış gibi davranması ve bu güzel şehri yıkıcı tavırları ile bezdirmesi, korkarım gittiğinde seni de kendisi gibi yalnız bırakacak. Ve bir elfin yalnızlığı, bir insanın yalnızlığına benzemez, Lenna.”, der genç elf, ama bunu söylerken sesi az önceki gibi sert değildir artık.

“Sanıyorum, bu ‘bir şey’den daha fazla oldu, Lordum.”, diye buzul kırılmasını andıran bir şekilde karşılık verir High Lady Anglenna.

“Hayır, Lenna. Söylediğim şeylerin hepsi ‘bir’ şeydi.. Ve gerçekte de ‘aynı’ şeydi..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Lenna ayak seslerini çok geç fark eder ve bir anda, önünde duran devasa yaratık, içinde bulunduğu kanlı arena, ve bir türlü yaratığı devirmekten aciz kalan ‘ahmaklar’ gözleri önünden kayar..

Buna rağmen, her nasılsa ‘prenses’ Lorna’nın, fal taşı gibi açılmış gözlerle kendisine baktığını görüverir..

..nevarki Lorna’nın korkuyla kendisine bakışlarını geç fark ettiği gibi, arkasından gelen ayak seslerini de çok geç fark etmiştir.

Prensesin kendisine neden öyle baktığını da, ardından yaklaşan ayak seslerinin neye tekabül ettiğini de ancak büyük, içi doldurulamaz bir nefret ve tiksinti içeren tıslamayı duyduğunda anlar;

 

“FELISIA FREMERI’İ HATIRLA!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bana adını ver, iblis tohumu. Bir iyilik istiyorsan karşılığını da vermen gerektiğini çok iyi biliyor olman gerekir.”, diye büyük bir hırsla tıslar High Lady Anglenna.

Uzun, buzullar kadar soğuk ve erişilmez bir güzelliğe sahip elf kızın önünde duran, ve yüzünde kayıp bir ifadeyle kendisini süzen ‘iblis tohumu’, sessizce ona cevap verir.

“Evet. Ben bir iblis tohumuyum. Kötülük doğamda var. Ben bununla doğdum ve öldüğümde de bu, kötülüğün elinden olacak. Peki senin bahanen ne?”, diye hüzünle cevap verir ‘iblis tohumu’.

“ADIN!”, diye hışımla fısıldar Anglenna.

“Sana adımı vereceğim. Ama bu bir iyilik karşılığında bir başka iyilik için olmayacak. Bu, bir kötülüğe engel olmak için yapılmış bir iyilik olacak..”

ADINI VER!“, diye aynı tavizsiz sesle emreder High Lady.

Merisoul Xyrotwu, kendisine tepeden bakan elf kadına hüzünle, ve büyük bir kayıpla bakar.

 

“Ad Ara..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Hayattayken kibrimizle görmediğimiz, ihtişamımızda fark etmediğimiz, ve belki de en kötüsü; umursamadığımız şeyler, ölürken dikkatimizi çekiyor olması ne kadar ilginç.”

High Lady Anglenna’nın zihninden geçen son şey buydu.

Yanında durduğu derin, krater gibi çukurun içine düşmekte olan, High Spires’ın efendisi Philius’un, Prensesi korumaları için gönderdiği elflerden bir tanesinin, kan içerisindeki cesedi..

Devasa yaratığın yer sarsan kükreyişi ve etrafa kudurmuş bir şekilde bakan gözlerinden birisine, muhteşem bir zarafetle süzülerek saplanan, o izci çapulcusu kızın attığı ok..

..ve Anglenna’nın, öyle bir atışı Bari Na-ammen elflerinin bile gerçekleştiremeyeceği gerçeğini kendisine itiraf edişi..

Kendisine Aager diyen, karalar içindeki melun herifin, devasa yaratığın sırtında, düşmeden koşmasını..

O küçük, ne idüğü belirsiz aklı eksik kızın, “Gel, Snare! Bana gel! Gel güzelim.. Sen doğanın köküsün.. Sen varsın!”, diye kendisi gibi küçük ve cılız bir sesle arenanın ortasına çağırdığı muazzam ‘ağacın’ yerden yükselişini ve kalın, sarmaşıklı kollarıyla dev sürüngeni yakalayıp olduğu yere çakmasını..

Udoorin denen yeni yetmenin manyammış kahkahalarını..

Muhtemelen o terbiyesiz bücürün attığı, ve kızıl bir sabun köpüğü gibi genişleyen ateş topunu.

Parçalanmış cesetlerin başında uçuşan sineklerin vızıltılarını..

..Ve uzakta, cesetlerden bir tanesinin hareket edip altından çıkan uzun, esmer saçlı kızı..

High Lady Anglenna bu ayrıntıları etken olarak değil, tamamen bir seyirci olarak izlemişti.

Kendisini şaşırtan, gördüğü ayrıntılar değil, bunları fark etmiş olmasıydı.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

High Lady Anglenna, paylaştığı masada oturan diğerlerini, etrafındaki mutlu şöleni, çalgıcıları, koşuşturan çocukları, önündeki nefis yemekleri ve az ileride oturan kasaba şerifini umursamadan gözlerini diktiği kaçak kıza büyük bir hışımla tıslar..

“Bu senin için ‘Lenna abla’, değil, High Lady Anglenna!”

Lenna ‘ablasının’ karşısında, örülmüş up uzun sim siyah saçlı, içsel bir zarafetle oturan kız başını yere eğmiş, utanç içerisinde ve anca duyulur bir sesle cevap vermişti..

“Bu da beni sizin için, Prenses Alor’Nadien ne yapmıyor mu, abla?”

 

Anglenna kıp kırmızı olmuş bir şekilde öylece kalakalmıştı oturduğu masada.

 

Geriye dönüp baktığında, prensesin bir fısıltı kadar sessizce söylediği sözlerde hiçbir tereddüt, pısırıklık, eziklik, geri adım atma yada zayıflık duymamıştı. Buna rağmen söylediklerini ‘onun hayrına’ sessizce söylemişti.

Halbuki kendisi olayı, olabildiğince kamuya mal etmişti!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Serin bir rüzgar, High Lady Anglenna’nın sırtını okşar ve uzun, selvi boylu kadın, arkasından gelen bir yük ile bir adım ileri tökezler.. Ve arkasından, neredeyse doğduğu günden itibaren bildiği bir kokuyu sezinler.

Bu koku kendisinde her zaman ve her nedense, ve ancak hayatın kendisine tekabül eden bir sıcaklığı, şefkati, aidiyet duygusunu, ve içsel bir koruma dürtüsü uyandıran, Prenses Alor’Nadien ne’nin kokusudur..

Ve nedense Prenses ona, Anglenna’ya, arkadan sarılmıştır..

..kanlı cesetlerle dolu arenanın ortasında!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Lady Merisoul! Damda olduğunuzu ve beni duyduğunuzu biliyorum.”, diye seslenir Anglenna karanlığın içinden, ancak kendisine herhangi bir ses yada cevap gelmez. Zorlukla ayakta duran ‘Buz Kraliçesi’, sanki bir gecede erimiş ve yüzündeki solgun ifadeye bakılırsa da, gözü kararıp olduğu yerde yığılıp kalmasına ramak kalmıştır.

“..Lütfen.”, diye fısıldar High Lady.

“‘Lütfen’, her zaman işe yarar.”, diye mutlu bir cevap gelir damdan. “Ve bir ‘Lady’ seviyesine güncellendiğime göre benden bir şey istiyor olmalısın.”

“Evet. Korkarım yardımınıza ihtiyacım var.”, diye zorlukla cevap verir Anglenna ve başıyla kıpırdamadan sarkan koluna işaret eder.

“Nooldu sana böyle? Kumrular yarım saat önce döndüler. O şapşal çocuğun yüzündeki ifadeye bakılırsa sanıyorum mutlu bir akşam geçirmiş olmalılar. Prensesine sarılmasına bakılırsa, oldukça mutlu bir akşam!”

“Bir.. bir hanımefendi böyle şeyleri konuşmaz..”, der Anglenna, gergin ifadesiyle.

“Neyse ki ben ne bir ‘leydiyim’, ne de bir ‘hanımefendi’.. Ne olduğunu bana anlatacak mısın?”, diye High Lady’nin omzuna dokunur..

..ve dokunmasıyla, Anglenna’nın sıkılmış dişleri arasından boğuk bir inleme kaçar.

“Omzun ezilmiş ve kırılmış..”, der ve High Lady’nin solmuş yüzüne sırıtır. “Biliyor musun, hep senin bu pahalı elbiselerini parçalamak istemişimdir!”, diye ekler ve ani bir hareketle elf kızın elbisesini, omuz dikişlerinden söker!

“..Kolundaki morluklara bakılırsa, onun da en az üç yerinde çatlak var. Diğer elinle göğsünü tutuşuna bakılırsa, kırık kaburgalar, duruşuna bakılırsa, sırtında bana göstermediğin en az bir darbe, ve sanırım kalçanda da bi sorun var.. Ne yaptın sen? Kendini bir yaban domuzu sürüsünün önüne mi attın? Bu kendini öldürtmek için kötü bir tercih, zira başaramazsan.. Eh.. Bu hale gelirsin işte!”

“Eline düştüm ve beni iyileştirmene ihtiyacım var!”, diye inler High Lady sıkılmış gözleri arasından acı yaşlar dökülürken.

“Neden Lady Magella’ya gitmiyorsun? Yada küçük Inshala’ya? Lady seni beleşe tamir eder. Aslına bakılırsa Inshala’da.. Ama ona gidersen bundan sonra o kıza, olduğu insan gibi davranman gerekir ki, bu da o kadar büyük bir kayıp sayılmaz senin için..”, der Merisoul.

“İkisine de.. gidemem..”, diye cevap verir Anglenna, acı içerisinde.

 

Merisoul’un bal renkli kaşlarından biri kalkar.

 

“Neden?”, diye sorar açık bir merakla.

“Birincisi, küçük Inshala burada değil, Heaven Parkında.. Efendi Aager’le birlikte kırılmış bir şeyleri onarmaya çalışıyorlar! Lady’ye de gidemem çünkü.. çünkü ona gidersem Prenses bu halimi görür!”, diye zorlukla konuşur Anglenna.

“Görsün.. Seni ilk defa yaralanmış görmüyor ki. Ne oldu? Onları takip ettiğinden haberdar olmasını mı istemiyorsun yoksa? Sana bunun iyi bir fikir olmadığını ima etmeye çalışmıştım sanırım. Hemde daha bu gece!”

“Hayır, genç Merisoul. Onun üzülmesini istemiyorum..”, diye sessizce inler high elf asilzade..

 

Merisoul ‘fırk’lar!

 

“Bu senden duyabileceğim en muhteşem yala— doğru olsa gerek!”, diye ünler succubi melezi. “Sen gerçekten samimisin..”

“Bunun için sana ne borçlanacağım, küçük iblis?”, diye diş gıcırdatır Anglenna, artık kapadığı gözleriyle ekşittiği suratı, acısının sınıra ulaştığını göstermektedir.

 

“Aaa.. Acı.. Bunun ne olduğunu daha bildiğini sanmıyorum. Ama bu gece küçük sürprizler ve mutluluklarla dolu gibi görünüyor!”, der bir başka ses ve Anglenna sesin içinde hissettiği kini algılar ve gözlerini açar.

Merisoul’un arkasında o çocuk durmaktadır.. Dar—bişey! Ahmak Philius’un piçi!..

..ve adamın suratındaki katışıksız nefreti, ve elindeki uzun hançeri fark eder.

 

“Sevgili Soul, müsaadenle bu zevki bana bırakırsan pek mutlu olacağım..”, diye kindar bir fısıltıyla tıslar Darly Dor.

“DARLY!”, diye kamçı gibi emir verir Merisoul ve Darly olduğu yerde çakılır. “Sana maşa olmakla ilgili söylediklerimi bu kadar mı çabuk unuttun?”

“Çok kısa bir anlığına daha maşa kalabilirim..”, diye dişlerini gıcırdatır Darly vahşi bir ifadeyle.

“Senin.. Philius’un piçi olman dışında.. kim olduğunu.. bilmiyorum.. Benimle ne alıp veremediğini de.. bilmiyorum..”, diye zorlukla konuşur High Lady.

“Hayatın o kadar çok arkadaşlarla mı dolu ki can sıkıntısından kendine düşman arıyorsun, dişi elf!”, diye nahoş bir üslupla konuşur Merisoul. “Dahası, aşağılamaya çalıştığın o çocuk, Efendi Philius’un eşinden olma öz evladı ve adı da resmi kayıtlarda mevcut. Bunun da anlamı, teknik olarak bu çocuğun asilzadelik mertebesi seninkiyle aynı! Yanlış biliyor olabilirim ama kendisine yaptığın bu hakaret, ya onun kabul edeceği bir haraç ödemeni, ya da teke tek bir düello da onunla karşılaşmanı gerektirir! Şimdi, ikiniz de daha fazla ‘bana’ borçlanmak istemiyorsanız bu saçmalığa hemen bir son vereceksiniz. Şansını zorlamak isteyen varsa, lütfen, sizlere engel olmayayım. Ama şunu da söyleyeyim, ben haraç kabul etmem, düellolarla da uğraşmam. Benim fiyatım ‘ruhlarınız’dır!”

 

High Lady’de, Darly Dor’da susarlar.

 

“Darly, bıçağını koy yerine ve kendinden geçmek üzere olan High Lady’yi kucakla ve onu dama çıkarmama yardım et.”, diye emreder Merisoul.

 

“Asla! Bu şirret yılana—”, diye nefret dolu bir ifadeyle başlar Darly..

“—Anneni daha ne kadar utandıracaksın Darlius?”, diye tıslar Merisoul!

 

Darly sessizce Anglenna’ya yaklaşır, kırık omzunu kendisine sabitleyecek şekilde tutar, seri bir hareketle uzun boylu high elf kızı kucaklayıp kaldırır.

Anglenna’dan bir inleme duyulur.

“Kes sesini şirret yılan!”, diye neredeyse tükürür Darly.

“Seni.. gerçekten tanımıyorum.. benim ne yaptığımı düşünüyorsan da.. yapmadım.. benim bir yaptırım.. gücüm yok.”, diye acı dolu bir inleme daha duyulur High Lady’den sonra elf kız kendinden geçer.

“İşte bu yüzden sana ‘piyonlarla uğraşan maşa’ olma demiştim, ama sen biraz kalın kafalı çıktın. Babanın.. Philius’un evinde senin bir yaptırım gücün var mı? Kaçmamış olsaydın bile..”

 

Darly, istemsizce uzun boylu elf kadını biraz daha rahat edeceği şekilde kavrar.

 

“Hayır. Olmazdı. O gücü ancak Ri bana verebilirdi. Tıpkı babama verdiği gibi.”

“Anglenna da sadece bir maşa! Annesinin küçük, süslü, söz dinleyen, şirin maşası.. Bunu gerçekten anladığında, bir sonraki adım için gel bana, ama daha önce değil.. Şimdi, uzat kızı şuraya. Bu damda bi dükkan açmadığımız kaldı!”

 

. . .

 

“İyi misin?”, diye sorar Merisoul yorgun bir şekilde.

“Kolum acımıyor, rahat nefes alabiliyorum, kalçamda da sadece küçük bir sızı var o kadar.”, diye derin bir nefes alır High Lady Anglenna uzandığı yerden.

“Sırtından bunu çıkardım..”, der succubi melezi ve High Lady’ye yaklaşık üç karış uzunluğunda, baş parmak kalınlığında iki ucu da sivri bir ‘çivi’ gösterir. “Sanıyorum bunlardan bir tane daha önce görmüştüm.. Two-Day Woods’dan geçerken bize yapılan baskında!”

“Çocuk nerede?”, diye sorar Anglenna.

“Ehemmiyet sıralamanda ciddi sorunların var senin, kızım!”, der Merisoul hafif sırıtarak.

“Onun benim hakkımda bu denli yanlış şeyler düşünmesini istemen.”, der Anglenna donuk bir şekilde.

“Çevrendekilerin senin hakkında ‘yanlış’ düşüncelerin olabileceğine inanmakta zorluk çekiyorum..”, diye hicveder Merisoul. “..acaba neden?”

“Sana ne borçlandım?”, diye sorar High Lady usanmış bir sesle..

“Biliyor musun, ben bu iyilik denen şeysinin ne olduğunu ancak hayal meyal anlıyorum, ama senin HİÇBİR fikrin yok!”, der succubi melezi acı bir şekilde.

 

High Lady Anglenna uzandığı yerden tepesinde duran uhrevi güzellikteki kızı, koyu yeşil gözleriyle uzun bir an süzer. Neden sonra ona anlaşılması zor bir sesle konuşur.

“Sen sadece yedi yıl bir çukurda kaldın.. Bir asır ve yetmiş sekiz yıl.. Ve ben hala çukurdayım, genç Merisoul!”

 

Merisoul Xyrotwu sessizce High Lady’ye bakar. Ancak gördüğü, önünde uzanmış uzun boylu, platin sarısı saçlı yorgun elf kadın değildir. Succubi melezi, kızın içine bakar, ve onun kalbini görür. Gördüğü şey karşısında ise hayrete düşer zira burnu kalkık asilzadenin kırık vücudundan daha kötü durumda olan bir kalbi vardır.

 

“Anlat bana..”, der Merisoul sessizce. Ama sanki o sessizliğin içinde bükülmez, çelik gibi bir emir vardır. “..bana çukurunu anlat —ki ben de çıkmana yardım edeyim!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

ÇINNNK!

High Lady Anglenna hayatının belki de sonuna kadar bu sesi unutmayacaktır; altın zincirler arasından sıyrılarak et ve kemiğe saplanan uzun, keskin çeliğin ıslak sesi.. Kendisi hiçbir zaman pek de mücevher yada takı kullanan biri olmamıştı. Hele potansiyel olarak bir yerlere takılma ihtimali olan uzun, ince, işlemeli altın zincirler. Bu tür zincirleri bildiği sadece bir kişi kullanıyordu..

Prenses Alor’Nadien ne.

Anglenna birden içine düşen ateş ve korkuyla arkasını döndüğünde Prensesi kendisine sarılmış, gözleri acıyla kısılmış ve bir şeyler fısıldar bulmuştu.

 

“Üzgünüm abla.. Elimden ancak bu kadarı geldi.. Seni kurtaramadım.. Beni affet..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Alor’Nadien ne, tahtı sana bırakacak.”

High Lady Anglenna sessiz bir hayretle yarı uzanmış, yarı doğrulmuş olduğu damda, önünde duran uhrevi güzellikteki, kuzgun kanatlı meleze bakar.

“Bu.. kabul edilemez bir şey. Alor’Nadien ne o kadar sorumsuz olamaz!”, diye fısıldar Anglenna.

“Bu sorumsuzluk değil, babasıyla arasındaki sürtüşmenin sonucu olarak kendisine bırakılan seçenekler arasında en kansız olabileceğini düşündüğü şey olduğundan..”, diye konuşur Merisoul sessizce. “Ahmak babası yüzünden artık taht yolu ona kapandı. Bunu sen de pek âla biliyorsun. Şayet Lorna tahtı babasından almak istiyorsa, bunu onun elinden zorla ve ‘ezerek’ almalı ve ikimizde sevgili prensesin bunu yapmayacağını biliyoruz çünkü ezip geçmek onun ruhuna, karakterine ve kimliğine aykırı. Bu da tahtı, prenses dışında alabilecek geride sadece üç kişi bırakıyor.. İlki annen —ki buna Grandaleren hiçbir şart altında izin vermeyecektir ve annenin yaşı da taht için çok geç artık. Diğer seçenek ise sensin.”

Anglenna, önünde duran ve bu güne kadar en nazik bir ifadeyle ‘muallak’ olarak tanımlayabileceği kıza öylece bakakalır.

“Üç kişi dedin. Diğeri kim?”

“Diğerini ifşa etmek bana düşmez zira bu benim sırrım değil. Ve onun tahta geçmesi halinde bütün elf ırkının toplu sinir krizi geçireceğinden de eminim.”, diye kıkırdar Merisoul mutlu bir şekilde.

Anglenna başını kaldırır ve gecenin karanlığına ve yıldızlara uzun bir süre bakar. Sonra başını eğer ve sessizce konuşur.

“Ben.. ben tahtı istemiyorum. İsteyenlerin kendilerine ve etraflarındakilere ne kadar zarar verdiklerini açık bir şekilde görecek kadar uzun yaşadım.”

“Annen.. High Lady Angrellen.. bu cevabından pek de hoşlanmayacaktır.”

“Annemin bu güne kadar herhangi bir şeyden hoşlandığını görmüşlüğüm olmadı. Bir şeyden daha hoşlanmaması pek de büyük bir fark yaratmayacaktır. Eminim zamanla buna alışacaktır.”, diye hafife almaya çalışır uzun boylu elf kadın, ama içinin titremesine de engel olamaz.

“Cesurca.. ve ahmakça söylenmiş bir şey.”, der Mersioul düşünceli bir sesle.

 

Anglenna yorgun bir şekilde omuzlarını silker.

 

“Bugüne kadar Alor’Nadien ne’yi herkes yalnız bıraktı; annesi, babası, annem, ben ve halkı.. Ne kadar acı değil mi? Onu yalnız bırakmayanlar ise yabancılar oldu; elflere tahammül bile edemeyen bir yarı elf izci, bastı bacak bir cüce, Drashan’lı bir kesici, bir iblis tohumu, bir dwarf ve ne idüğü belirsiz, küçük, sıskası çıkmış bir kız.. Dahası, onu asla terk etmeyecek, yeni yetme, aptal bir insanoğlu!”, diye acı bir şekilde söylenir ve bunu söylerken ilk defa elf kadının ‘insanî’ duyguları olabileceğine dair bir belirti görünür; Anglenna Sunsear’ın gözleri dolar..

 

“Halbuki High Woods kalbi olarak onu seçmişti. Öyle görünüyor ki halkım bunun anlamını unutmuş durumda.”, diye devam eder elf kadın.

 

“Tarihimiz.. İlk Rise’miz.. Elorellen Feymist.. Adalar Krallığı ilk kurulduğunda üç kusal high elf kardeşten biri.. High Woods’a geldiğinde orman onu kalbi olarak seçmişti. Elorellen Feymist’de bu sebepten dolayı oraya yerleşti ve Bari Na-ammen’de bu yüzden orada kuruldu.

 

Ve ben High Woods’un kalbi değilim. Bari Na-ammen’de ne bir sevgilim, ne sevenim, ne de bir dostum var. Sahip olduğum tek şey düşmanlarım.. Ben kimin Rise’si olabilirim?

 

Alor’Nadien ne.. O gerçek bir sevgili. O sadece High Woods’un kalbi değil, genç Merisoul. O halkının da kalbi..

 

O.. Bari Na-ammen’in kalbi..

 

Evet. O kızı herkes yalnız bıraktı. Ama ben onu asla yalnız bırakmayacağım. Ne onu, ne de onun neslini..”

 

Merisoul, antika dükkanında ilginç bulduğu bir parçaya bakar gibi Anglenna’ya bakar.

“Annen buna izin vermeyecektir.”, diye sessizce uyarır elf kadını.

 

Anglenna başını doğrultur ve önünde duran kanatlı varlığa, Ad Ara’ya bakar. Tavrı az önceki hali ile aynıdır ancak yüzünde, herkesin kendisinden bildiği, ‘soğuk’ ifade yoktur. Sanki yerini, içinde biraz daha azim, kararlılık, inanç ve katilik içeren bambaşka bir.. ‘şeye’ bırakmıştır.

Anglenna Sunsear, hayatında belki de ilk defa kendisi üzerine yüklenen ‘Buz Kraliçesi’ kimliğini kırar ve yerini, içinde gerçek ve içten ‘ifadelerin’ olduğu bir kimliğe bırakır.

 

BEN ONU ASLA YALNIZ BIRAKMAYACAĞIM..

NE ONU, NE DE ONUN NESLİNİ..“, diye yanarak tekrarlar kendisini.

HER NE PAHASINA OLURSA..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Alor’Nadien ne.. Güzelim.. Bebeğim.. Neden? Hedef bendim, sen değil! Beni vurması gerekiyordu.. Neden..? Neden girdin araya?”, diye inler Anglenna ve hayatında ilk defa içinde bir şeylerin kırıldığını, ardından da parçalanıp, asla bir daha geri gelmeyecek şekilde, sele kapılmış cesetler gibi kendisinden uzaklaşarak gözden kaybolduğunu hisseder..

“Çün.. çünkü sen benim.. ablamsın..”, diye kanlı, fokurdayan bir sesle Lorna’nın cılız sesini duyar Anglenna..

..ve Udoorin belirir yanlarında.

 

Genç adamın yüzü mutlak bir kayıp ile buruşmuş, kan içerisindeki, kırılmış prensesini kucaklamış, utanmadan ağlamaktadır.

 

“Güzel.. Dorin.. ablam sana.. emanet. Onu.. onu kurtar. Ve.. Darly.. bu onun suçu değildi.. Lütfen..”, diye anca duyulur, kanlı bir fısıltıyla yalvarır Alor’Nadien ne..

 

..sonra, yüzünde mutlu bir ifade varmış gibi sessizce solup kaybolur..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Gelin güzellerim, burası artık güvenli değil..”, diyerek Nadine, peşine taktığı kızını, yeğenini ve yoldaşlarını, sarayın gizli tünellerinden geçirirken karşılaştıkları elf muhafızlarına, arkalarında bıraktıkları taht salonunu işaret ederek “Hainler.. Hainler taht salonunda.. Hainleri yakalayın!”, diye emirler yağdırır ama ‘hainler’ derken kocasından mı, yoksa High Lady Angrellen’den mi, yoksa her ikisinden mi bahsediyor anlaşılmaz.

“Geldiğinizi ilk duyduğumda o kadar sevinmiştim ki.. Korkarım, sizler adına vermeyi düşündüğüm şöleni ertelememiz gerekecek zira burası artık güvenli değil.”, der nefes nefese kalmış bir şekilde.

Rise’nin sözlerini tasdik edercesine, arkalarında büyük bir patlama olur ve her yer sarsılır.

Taht salonu yıldırımlar, ateş yağmurları ve mebus büyülerle sallanırken, her iki tarafın askerlerine ait kılıç şakırtılarına ölenlerin boğuk çığlıkları karşır..

Yan odalardan birine sızdıklarında bir anda Nadine, Lorna ve grubun etrafında elliye yakın elf muhafızı belirir ve her şey durur.

Gruptaki herkes bir anda gerilirken Udoorin’in yüzü kararır ve sessizce sevdiği kızın arkasına geçip devasa baltalarını kaldırır.

Muhafızların başı Rise’ye yaklaşır ve önünde, tek dizi üstüne düşer.

 

“Hanımım..”, der boğuk bir sesle. “Aramıza katıldığınızdan beri bizim için yaptıklarınızı bazılarımız gördü. Ri’mize baş kaldıramazdık ama prensesimize yapılanlara da göz yummadık.

 

Prensesimiz, Bari Na-ammen’in sükuneti için hakkı olan tahtından vazgeçişini ve ayrılışını gördük.. Hiçbir ırkın tarihinde görülmemiş bu fedakarlıktan sonra, burada bulunanlar ve dışarıda hazırda bekleyen bine yakın muhafız, aramızda ona gizli bir sadakat yemini ettik; geri geldiği gün, her ne olursa olsun onun önünde, yanında ve arkasında olacağımıza dair.

 

Öyle görünüyor ki andımızın sınanma zamanı geldi. Sayımız fazla değil, ama buradaki her elf’in canı sizindir.. Bir gün bize geri döneceğinize ve Bari Na-ammen’i tekrar yükselteceğinize dair inancımızdan dolayı bizler önden gideceğiz ve sizin için yolu açacağız zira High Lady Angrellen’in kişisel muhafızları her yerdeler ve prensesimizi gördükleri yerde öldürme emri aldılar.

 

Onları aştığımızda ise önümüze Orken sürüleri çıkacak çünkü buraya bir soykırım için geldiler ve şehir sarılmış durumda.”, der muhafızların başı. Sonra derin bir nefes alır, başını kaldırır ve Rise’sine bakar.. Alor’Nadien ne’ye.

 

“Bugün Bari Na-ammen’in son günü. Bugün, bu güzel ülke dünyaya veda ederken lütfen bizi iyilikle anın.”, diye çekilmiş bir ifadeyle Lorna’ya yalvarır.

 

Gözleri dolmuş olan Lorna’nın yüzünde en az önündeki muhafız kadar çekilmiş bir ifade mevcuttur. Prenses, yumuşak, boğuk ama kararlı bir sesle konuşur.

“Adın ne senin asker? Seni ve sadıklarımı anıp hatırlaya bilmem için bana isimlerinizi söyleyin.”, der.

Muhafızların başı, yavaşça elini göğüs zırhlığının içine sokar ve düzgünce katlanıp mühürlenmiş kalın bir papirüs çıkartır.

“Sadıklarınızın hepsi burada, hanımım.”, der ve ayağa kalkar. Kısa, kesin bir emir verir ve muhafızlar yek vücut haykırır.

 

RİSE ALOR’NADİEN NE..”

RİSE ALOR’NADİEN NE..”

RİSE ALOR’NADİEN NE..”

 

Sonra hepsi kılıçlarını çeker ve dönüp seri adımlarla prensesleri için yolu açmaya başlarlar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Anglenna kendisini içi boş kırba gibi hissetmektedir. Ne kadar büyü reservi varsa hepsini bir kaç dakikada boşaltmış ve ancak bu şekilde hayatta kalmış olmanın verdiği gerçekte tatmin edici bir hazzı da yoktur.

Elf kadın, uzun, platin sarısı saçları dağılmış, üstü başı kan ve pislik içerisinde, etrafını çevreleyen iri cesetlere bakar; Orkenler!

Arashkan’ın ortasında, Heaven Parkta Orken’lerin ne işi olabilir, diye düşünmeye çalışır, ancak zihni kadar bedeni de boşalmış gibidir.

Belki dostarı vardır çekingesiyle, High Lady orada daha fazla oyalanmaması gerektiğini düşünür ve tam dönüp gidecekken hemen arkasında, kendisine meyletmiş cesedi fark eder.

“Bunu ben öldürmedim. Aslına bakılırsa, arkamdan geldiğini bile bilmiyordum.”, diye sessizce mırıldanır.

Anglenna zorlukla eğilip cesedi döndürdüğümde, koca Orken’in tam alnının ortasına saplanmış oku görür.. ve içsel bir çekim mi, yoksa doğal bir fakındalıktan mı, kız okun üstündeki elf işlemeleri fark eder.

“Huh!”, diye ünler kendi kendisine.

Elf kadın uzanır ve oku çekip çıkarmaya çalışır ancak ok, beklediği mukavemeti göstermez ve bir anda yaratığın kalın kafatasından kurtulunca Anglenna dengesini kaybeder ve biraz utanç verici bir şekilde kıçının üstüne düşer.

 

Anlaşılan bu gece şu, her şeyin yanlış gittiği gecelerden biridir..

 

Elf kadın, ‘bir gören oldu mu’, diye etrafına bakınmaz çünkü buna ayıracak ne gücü, ne de takati kalmıştır.

Bendensel olduğu kadar zihinsel bir çaba gösterek ayağa kalkar ve etrafına bakınır..

..ve az ileride, kendisine ait olmayan bir Orken cesedini daha görür.

Anglenna, Orken cesedine yaklaştığında, benzer ‘leş’lerin, tesbih taneleri gibi kendisine doğru sıralandığına ayılır..

..ve hepsinin ya alnının ortasında, yada kafalarının tam arkasında ilişmiş okları fark eder.

 

Anglenna, uzun bir süre tükenmiş haliyle varlıklarından bile haberdar olmadığı cesetlere bakar ve bu gece hala hayatta oluşunun tek mesulünün, kendisine çarpık bir sorumluluk duygusundan dolayı yardım etmiş, ancak konuşmak bile istemeyecek kadar da uyuz olan izci onbaşıyı düşünür.

Evet. Bu ‘leşler’ kesin olarak Laila’nın marifetidir zira o güne kadar tanıdığı ve bildiği, ‘headshot’ fetişi olan tek izci odur.

 

Elf kız, yorgun ve bitkin bir şekilde parktan ayrılmak için yürümeye başlar. Yürürken ister istemez parmaklarını, elindeki okun üzerindeki fevkalade ince yapılmış süsleme ve işlemelerin üzerinde gezdirir..

..ve bir şeye daha ayılıverir.

Anglenna oku göz hizasına getirir ve platin sarısı kaşları hayretle kalkar.

“Huh!”, diye gördüğü şey karşısında ünler.

MELETHRIL ELANDI!

“Bir kız bu kadar şanslı olabilir mi, yaa? Önce Silendenien en Eruanna, şimdi de bu! Nereden ve nasıl buldun bu kayıp mirası ki?”

 

Anglenna Sunsear, kendisini hiç bu kadar bedensel, zihinsel ve duygusal olarak yorgun, tükenmiş ve kötü hissettini hatırlayamaz.

Annesinin görmeyeceğinden emin olduğu zamanlarda olduğu gibi gözleri dolar..

..ve yine o zamanlarda olduğu gibi babasını, Selvius Brightleaf’i hatırlar..

 

Etrafındaki herkesin sarılabileceği, güvenebileceği, sırtını yaslayabileceği ve ağlayabileceği bir omzu vardır..

O karanlık, Drashan’lı kesicinin bile!

Kendisi dışında herkesin..

Evet.. Gerçekten bir elfin yalnızlığı, bir insanın yalnızlığına benzemiyormuş..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Muhafızların başı, Rise Alor’Nadien ne’ye son bir defa daha bakar, sonra gözleri yavaşça bir başkasına kayar.. Genç, yakışıklı high elf muhafız nefesini tutmuş bir şekilde platin saçlı kızı süzer..

 

Armathelius Riverblade içinde hissettiği kırık sevgiyi.. ve hüznü.. gizlemeye çalışır.

Çok hafif bir şekilde ‘Lenna’ya başıyla veda eder..

..ve adamlarının peşinden koşar.

..ve gözden kaybolur.

 

Çok uzaklardan, ormanın derinliklerinden, tanıdık, iç ürpertici savaş borularının vahşi ulumaları duyulur..

Tıpkı Arashkan da olduğu gibi, efendileriyle beraber Orken sürüleri gelmiştir!

..ve onlarla beraber Themalsar’ın kehaneti gerçekleşir; neredeyse bin yıllık durağanlığın getirdiği uyuşukluk, ihtişam körlüğü ve entrika, meyvesini vermiştir.

Bari Na-ammen için hesap günü, nihai yıkım ile gelmiştir..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Uzun boylu, platin saçlı high elf kız mutlak bir hezimet içerisinde, saklandıkları loş mağaranın bir köşesine çekilmiş, sessizce yüz yetmiş sekiz yıllık bir yalanı değerlendirmektedir; High Lady Anglenna Sunsear..

Ve geçmişe doğru baktığında, yaşadığı yalanı, annesi High Lady Angrellen’i ve..

..o kadar!

 

Hayatında annesi ve onun kurguladığı yalan dışında hiçbir şey yoktur.

Ama kaybettiği şeylerin listesi o kadar uzundur ki..

Beraber geçirebilecekken kaçırdığı bir ömür dolusu Alor’Nadien ne, onun annesi Nadine, kendi babası Selvius Brightleaf, Armathelius Riverblade, potansiyel onca arkadaş, bu küçük grup, High Woods ve Bari Na-ammen..

İşin en acı yanı, kendisine yakınlık ve, çarpıkça da olsa, anlayış gösteren tek kişi, kendisinden zorla adını ‘yolduğu’ o iblis tohumudur.

Anglenna listeye kuzeni Lorna’yı eklemez çünkü o kızın kendisine olan akıl almaz düşkünlüğünün sebebini bir türlü anlayamaz. İronik bir şekilde, kendisi kendisiyle karşılaşmış olsa, kendisini ivedilikle ve arkadan bıçaklar, ve bundan dolayıda bi gıdım bile rahatsızlık hissetmeyeceğini kendi kendisine itiraf eder..

 

High elf kız, Anglenna yalanının gerçekte kendisini ne denli yalnız ve tekil anlamda boş kıldığını tüm çıplaklığı ile anlar ve gözleri dolar.

Saklandıkları loş mağaranın köşesinde sessizce ağlamaya başlar..

Anglenna ağlarken ne kadar vakit geçtiğini bilemez, ancak küçük bir şeyin sessizce eteğinin ucunu çekiştirdiğine ayılır.

Başını o yöne çeverdiğinde, Inshala adındaki küçük kızın, zarif el hareketleriyle eteğinin, muhtemelen High Woods’dan kaçarken yırtılmış kenarıyla bir şeyler yaptığını görür.

Anglenna hayretle küçük kıza bakar zira bu kızın elbisesini tamir etmeyi bırakın, kendisine yaklaştığını bile gören olmamıştır.

“Ne yapıyorsun sen?”, diye burnunu çekerek sorar kıza.

Kız başını kaldırmadan işine devam eder, ancak çok sessiz ve utangaç bir fısıltıyla, “Elbiseni yanlış giymişsin, abla. Onu tamir ediyorum.”, der.

Sonra yavaşça ayağa kalkar, kıpkırmızı olmuş bir suratla Anglenna’ya bakar..

..ve hayretle kendisine seyreden high elfe sarılır!

“Gerçek kaybı, ve bununla gelen acıyı hissettin. Artık bizdensin abla. Şimdi.. Saçlarının bu hali ne böyle? Bir High Lady’ye hiç yakışmıyor.”, diye ciddi bir ifadeyle söylenir Inshala.

“Bari Na-ammen artık yok ve ben de bir High Lady değilim.”, der Anglenna, dolu gözlerle.

“Bizi biz yapan, başkalarının bize taktıkları ya da yakıştırdıkları isimler ve sıfatlar değildir, abla. Bizleri sevenlerin bizi nasıl gördükleridir önemli olan. Bunu.. Bunu bana Aager Fogstep öğretti. Hadi gel.. Sen bana kendini anlat, bende saçlarını öreyim..!”

 

 


 

Sadıkların Listesi:

 

Silendenien en Eruanna: Silendenien’in Zarafeti, Gracious Warning.

Melethril Elandi: Lover’s Arrow.

Kırba: Genelde hayvan derisinden yapılma ve su taşımak için kullanılan bir nevi kese (water skin).

 

 

 
 

Lie By Omission..

Timeline:

There is no good time for a Lie.

Only good timing!

 

A FEW WEEKS AGO, ON THE ROAD TO ARASHKAN,
SOMEWHERE BETWEEN SIM TOWN AND MISTY FOREST
NEAR THE GREAT ARASHKAN LAKE.

I feel sick!”, came the groaning voice of a girl from the shuddering wagon. She was an innocently beautiful girl, with a diminutive, sad face, long, honey-brown hair, raven-black wings, and dark, crowning horns. She lay in a fetal position under a rough, scratchy woolen blanket as she moaned dramatically.

“You were sick yesterday. And the day before that. And the one just about before that as well.”, came the voice of the broad-shouldered she-dwarf in heavy armor, and heartlessly. She was already tethering at the end of her patience; she had been trying to compose a prayer —a feat that was quite a challenge, the way the wagon shook and rumbled like a drunken Mox!

“But she is ill..”, said the third person in the wagon; this one, a pretty and skinny girl, and she spoke with a small, scared voice.

She wasn’t lean, nor slender.

Just skinny.

One would think she had been saved from a concentration camp merely a day or two ago.

“And I do believe she totally deserved it.”, scowled the she-dwarf.

“But.. Sister Lady.. Please..”, pleaded the skinny girl.

“Should have kept her hands off my boy. Did she? Nooo..”, the dwarf, ‘Lady’, growled at the skinny girl, Inshala.

“She didn’t know..”, whined the girl.

“What she said; I didn’t’ know!”, came the voice of the girl from under the blanket.

“And that makes it alright, I suppose?”, scowled the she-dwarf, even more.

“Perhaps you should pin a note on your ‘boys’, ‘I AM THE TEMPLE PROPERTY! – HANDS OFF!‘ Or better, yet; ‘OFF LIMITS‘.”, replied the girl in a miserable voice and without a trace of sarcasm. “I promise, I would never have touched him.”

The underlying twisted logic in that was not lost on ‘Lady’, the she-dwarf. Had the ‘boy’ not been a temple guardian, he would have been dead —’used’, and then devoured by the half-succubi girl lying sick under the blanket.

Lady sighed.

There was no arguing with Merisoul. She was what she was; a half-born, a scion of succubi, and devouring the souls of their victims were in their nature. True, the girl had managed to curb her appetites rather admirably since the day they had met, but Thomas —the young temple guard, had almost fallen for the beauty of the succubi.

To be fair, the half-born was not sick because Thomas had been a temple guardian, but because the boy had long fallen for another beauty; the stubborn, pugnacious, aggressive, and troublesome girl, Bremorel Songsteel..

..and the succubi, as seductive as they were, would get branded and sick or poisoned should they ever try to touch, let alone devour a soul who was truly in love.

Funny how that went; beauty always seemed to cause trouble, and eventually, burn —someone!

And boys always seemed to go for the wrong girls..

Yes.

Lady loved Bremorel like she were her own, like all those she had taken under her wings, but the girl was trouble.. and troubled. She had been so, ever since her parents had been killed by a band of marauding orcs and brought to the town orphanage.

In time, it was possible she would have recovered as time healed many things by way of clouding old memories..

..had the girl not actually witnessed the butchery, and she had been only four at the time.

Lady decided she should perhaps be a tad more lenient to those under said wings.

“Are you getting worse?”, she asked finally.

“What I am getting, is a smell and it is going to make me retch!”, said the girl and with a sudden motion, she picked herself up and leaned over the side of the wagon and..

..retched!

For a long moment, she stared at the sick as the wagon moved on.

“I puked.”, she said clinically. “That was mildly revolting, considering I am not even actually, sick! Not physically anyway. You would think a fiend like myself wouldn’t even have a soul, to be spiritually ill.. Shows how much all the great Heavens and their saints know!”

The skinny girl reached up to her with the itchy blanket and put it around her shoulders, shredded a piece of her own thread-bare skirt, and wiped the sick off her face.

“Why don’t you lie down and get some sleep.”, she said and drew her back into the wagon.

“Can’t. The smell..”, she moaned.

“Smell? What smell? I don’t smell anything?”, the skinny girl said.

“It’s coming from ahead. I think someone needs a bath.. and thoroughly!”

“Ummm.. who?”, asked Inshala tentatively.

“That Udoorin boy..”

Inshala stuffed her head under the blanket..

..and snorted.

..and she kept on snorting!

The gnome driving the wagon also snorted. But unlike the skinny girl, Inshala, who was trying to keep it down so she wouldn’t be heard —because she was a polite young girl, the gnome, Gnine, on the other hand, barked out with glee.

“Ow, this is just too good not to repeat.. Repeatedly!”, he said, kicking his feet into the air.

“You repeat that, and I will hurt you, boy..”, came the growling voice of Lady. “..repeatedly!”

Gnine cackled some more.

“Would you like me to tell him? I totally can.”, the gnome said with mirth.

“How altruistic of you.”, said Lady and very much wanted something heavy in her hand.

“The ladies shouldn’t be burdened with this. It would break the boy’s heart! Can you imagine his face if someone told him he stank, right in front of Princess Lorna?”, smirked Gnine.

“By all means, do that, Master Gnine.”, said Merisoul from inside the wagon. “I am sure he will enjoy dismantling you. Not that there is much of you to dismantle.”

“Oh no, my pretty Soul. He will do nothing as long as the princess is anywhere in sight. He can’t!“, the gnome said evilly.

“But.. don’t you share a tent with him?”, asked Inshala innocently.

“Well.. as inconvenient as that might be, it might still be worth it.”, replied Gnine a bit dubiously, now.

“Or not.”, added Merisoul.

“You will do no such thing, midget!”, flared Lady. “I will inform the boy and he can take a bath in the lake. We will make an early camp.”

 

A FEW HOURS LATER..

“Hey, you.”, said Merisoul, as she approached Lorna while holding a large ‘puking tub’ in her arms.

“Hello, Merisoul. How are you today? Are you feeling any better?”, asked Princess Alor’Nadien ne politely, turning to look at her.

Merisoul looked down at her ‘tub’, then at Lorna.

“It’s only half full, so I suppose I am a bit better.”, she said, as she swayed.

“Please sit.”, she said and turned back to look at something in the distance.

“You can’t see him from here, you know.”, Merisoul said with a straight face.

Princess Alor’Nadien ne blushed.

“What? No. I was not trying to peak. That would be very inappropriate. And unkind to Sir Dorin.”, said Lorna, her face still bright red.

“A bit early to ‘Sir’ him, don’t you think?”, and there wasn’t a trace of amusement in her voice.

“I.. we refer to one another so. I would rather he called me Alor’Na or just Lorna. But he insists on living the habit of ‘ladying’ me, hence I reply in kind. He is a good man.”, Lorna said, still blushing.

“He is also alone..”, inserted Merisoul.

“Alone?”, Lorna asked, a bit confused.

“Yes. A young, healthy male, and not bad to look at, out of his armor, taking a bath, in a lake, and alone. I imagine any number of young, Arashkan country girls are having a great time ogling at him.”, Merisoul replied.

Lorna’s face changed..

..from a bright, blush red to a dark, furry red!

“That is.. that is just rude!”, she fumed.

“I agree. Totally rude.. but fun. Probably. Unless someone takes steps. Once one of them musters enough courage though, it’s over; she will jump into the lake for the boy, followed by her numerous competitors.”, the Merisoul mused. “They say the Dryadkin entrap by their charm, but nothing beats an Arashkan country girl to a young, husky, and healthy male specimen such as your Udoorin!”

“They had better not!”, flared the princess in a rather uncharacteristic way.

“I mean, I wouldn’t mind going there myself —to make sure he stays safe, I mean, but I am in a vulnerable state at the moment and young human males are a tad too scrumptious to pass. Ranger Corporal Laila could too, I suppose, but she and young Udoorin are like brother and sister, so that would be a bit awkward. The gnome would end up getting water-logged, then beached because he would enrage young Udoorin. Inshala is out of the question; she belongs to that not-so-nice Aager and Lady just shouldn’t be staring at a naked man while he bathes.. Now that’s just wrong. That leaves you. Unless you want to risk him.”

“I..”, stammered Lorna, returning back to a blush.

“I mean, all the fights and bloodletting we have been through all these months and losing him now to some country strumpets sounds like such a poor trade, and a waste to me.”, the succubi half-born added.

“But I am on watch duty.”, struggled the princess.

“I can cover for you.”, offered Merisoul. “And trust me when I say, no one wants to be anywhere near my ‘puke tub’. It’s toxic!”

“I won’t be intruding upon him, will I?”, asked Lorna hesitantly.

“Intrude away, darling, I am sure he won’t mind. Not that there is anything he could do about it; he is naked, in a lake, and alone, after all, probably about to be ambushed by any number of sunny, buxom, country girls..”

Princess Alor’Nadien ne took off at a run!

Aager Fogstep walked up to Merisoul as he stared after the princess, running towards the lake.

“What’s gotten into her?”, he murmured.

“She is off to watch duty.”, replied Merisoul.

 

This event triggers the story: A Bard’s Tale X, Dorin’s Day

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

SEVERAL MONTHS AGO, DEEP DOWN
IN DUNGEONS, UNDER THE RUINS OF THEMALSAR.

Aager Fogstep did not like dealing with people. Not at a personal level. He preferred to orchestrate things in such a way that others did the interacting and the conversing. When things came to his attention on a personal level, it usually meant someone was about to be deleted.

Hence he smoothed over to the two ranger cousins and growled at them in his low, implicating voice.

“You two better talk with that girl.”

The two ranger cousins, Laila Wolvesbane and Bremorel Songsteel stared at one another and the younger of the two, ‘Bree’ made a face which she took no trouble hiding from the sinister-looking man in his dark clothes.

There was, apparently, some dislike between the two cousin-ranger-girls and Aager.

Laila never showed him any animosity. Not openly. Perhaps being half of an elf called her to be more subtle. Hence she preferred a passive-aggressive stance. Bree, on the other hand, did not bother with such subtleties and showed her displeasure as she did everything else; openly and savagely..

“What girl?”, asked Bremorel bluntly.

If Aager was taken aback by the girl’s attitude, he didn’t show.

Because he didn’t care.

Aager Fogstep had had his empathy washed out of his system by the time he was five.. back at Drashan.

“That strange girl.”, he said in his quiet, growling voice.

“That doesn’t narrow anything down. You could easily be referring to—”, she began.

“—You?”, finished Aager, causing her to scowl, and her cousin, Laila, to snort. “But no. You are odd enough without talking to yourself. I was referring to that.. little Inshala girl.”

Bremorel fumed furiously at the man standing before her.

“If you want to be taken seriously, and shown the respect you deserve, you must display it to others, and freely, young Morel Songsteel.”, he said.

Apparently, not caring did not equivalate to ‘accepting’ open displays of disrespect nor insolence, for Aager Fogstep.

Laila put a hand on her cousin’s shoulder, then she turned to Aager, and said, “What are we going to talk to her about? She isn’t exactly chatty, you know. Other than sneaking up to us and mumbling a few words, then taking off again, she hasn’t spoken to us at all.”

“My point, exactly. She has some.. issues. Serious issues that must be addressed.”

“Why don’t you talk to her then?”, inserted Bremorel spitefully.

“Don’t be asinine. That girl avoids me like the plague.”, snapped Aager.

“Can’t imagine why!”, she sneered.

“Bree.. Please.”, said Laila reprovingly.

Aager, however, gazed at the young woman for a long, silent moment with dead eyes.

Then he spoke;

 

“There is nothing to imagine, young Morel. I wasn’t given this job because of my people skills. I was given it to make sure the said people were safe enough to do all the stupid things they do. I do not defy nor deny my shortcomings. I am a heartless murderer with enough corpses to rope all the way back to Drashan.. I have no past worth remembering, nor a future worth living.. When I kill, I feel nothing. No shame, no remorse. Much like I see no reason for joy when I breathe.. Yet, I show courtesy because those that don’t, are cut first. I see little practical merit for ‘life’, yet do my best to keep those around me safe and alive.. What awaits me in my future, is nothings short of a noose..

 

So tell me, young Morel..

 

What’s your excuse for being insufferable?”, he snarled savagely.

 

Bremorel’s face flushed.

Laila sighed.

“What do you want us to tell her? What kind of issues does she have?”, she asked.

“I wouldn’t know. I could safely say, she needs.. friends. Talk to her. Be her friend.”

Laila cocked an eyebrow at the man in dark clothes.

Even Bremorel was astonished.

Aager Fogstep; the soulless, friendless, exempt-of-all-human-emotions man, was asking them to befriend someone!

“You want us? To be friends? With that girl?”, she asked incredulously.

“Yes.”, he growled. “From what I heard, you two became friends quite after you met. You should know, how.”

“Yea.”, spat Bremorel in a voice that reeked with sarcasm. “Have Udoorin insult my cousin again and we’ll take Inshala with us to beat him! Should make us and her, all cuddly!”

“Ow. Do you like that girl?”, came a soft voice from somewhere above them, and Merisoul Xyrotwu landed right next to them!

Aager Fogstep just stared at the half-succubi.

“No.”, he snarled.

“I don’t believe you!”, she said happily.

“And I don’t really care what you believe.”, he very nearly spat.

“You do know that I can read your feelings, right?..”, she began.

“Neither my thoughts nor my feelings are any of your business.”, Aager growled.

“..And they are all a jumble. A confused mess. Mangled in disarray!”, she finished.

“By all means, repeat the same thing using synonyms.”, he said in an infuriated voice.

“Actually, they all mean different things.”, Merisoul said in an explanatory way. “True. They are, at times, used interchangeably, but in reality, there are nuances. In your case, they all apply independently.

Aager decided this was just about the best time for an acceptably decent retreat and still keep some of his dignity intact. The silly, intrusive girl with the raven wings was a heaven for garbage trivia, making arguing with her, a pointless, but infuriating exercise..

She was exactly the kind of person he avoided at all costs.

The only ‘good’ thing about his birthplace, Drashan, was people like this girl would never last. They would, sooner than later, irritate someone —anyone— and be cut and make everyone else happy.

Other than pirates, murderers, thieves, cutthroats, scoundrels, and whores, it was likely Drashan had the highest concentration of pragmatic and practical people then any other place!

He looked at the ranger cousins one last time.

“She needs friends. Desperately, and soon. Not me..“, he growled and left.

 

This event triggers the stories:
Sen iyi biri değilsin!
and Day One.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A FEW MONTHS AGO, INSIDE AND NEAR THE
ENTRANCE OF THE RUINS OF THEMALSAR.

Tell me, little fiend, have you any last words before you face your doom?”, said the beautiful Archangel of Wrath, Priceptine, as he gazed down upon the broken body of the pretty girl with the long, honey-brown hair, sagging raven-wings, diminutive face, sad, soulful eyes, and the crowning horns. She lay there bruised and bleeding, but still clutching to the dented locket that had been the Archangel’s jail for some eight hundred years.

“To which doom, are you referring to, if I may ask? The one where some Mortals threw me into a pit when I was but two and kept me in there until I was ten?

Or the doom where an incubus had his way with my mother, who died two days after giving birth to me?

Or the doom where I was forced to endure Hell for years? I hope not. Hell is a bore..

Or perhaps you are referring to the doom where the Angel whom I set free, gets to beat me out of ‘gratitude’?”, replied the barely alive young girl.

Apparently, this was not the answer Priceptine, the Archangel of Wrath was expecting. From a demon, something declarative like “I will see you in Hell!”, was more fitting.

“You did not free me out of the goodness of your heart.”, he snarled.

“How could I? I didn’t even know what was in the locket. Had I known the Archangel of Wrath would be my collocutor, I would never have opened it.”, she said, and without a trace of shame.

“So. You admit your intentions?”, he scowled.

“What is there to hide? No one sane would release a being, knowing he will beat you to pulp the moment he’s out. That would be insane!”

Priceptine glared down at the little fiend girl. She was either very smart, cunning, and devious.. or just stupid.

“I think an apology is in order here.”, sniffed the girl.

AN APOLOGY?“, snarled Priceptine.

“Of course. Something to compensate for the smiting, the lack of gratitude and rewards.. I did set you free. And I am a bit appalled about the lack of base courtesy, as well..”

“You did not release me intentionally, nor with good intentions.”, he grinded his teeth.

“As a matter of fact, I did open the locket with the intention of releasing its prisoner in hopes of being rewarded. That sounds like a perfectly good intention to me.. And any fiend or demon would have complied with those terms. But I suppose such rules of courtesy do not apply to Angels.. Or Mortals! I find the similarity arbitrary and quite disturbing.”, she said.

One must candidly admire the cool in the girl’s attitude; there she was, lying in the rubble, with one arm broken, any number of ribs shattered, at least one lung punctured, and bleeding from multiple wounds and still had the audacity to mouth off and make demands.. from The Archangel of Wrath himself!

“You are a brazen one, aren’t you?”, mused the Archangel.

“There are only brasiers and blazes where I come from. Just more of the same, where I am about to go.”, she replied.

“There will be no rewards. I can’t be rewarding fiends, no matter how smart they think they are. Would set off a very wrong presidency.”, he said.

“Yea. An Angel showing gratitude to a helpless girl who saved him from nearly a millennia of entrapment, as opposed to beating the crap out of her. What could possibly be misunderstood, there?”

“Make your last words, fiend. I tire of your mouth.”, Priceptine said in a weary tone.

“Just out of curiosity, are you going to beat me onto death? Because that is exactly what you have done, thus far; beat me. And in the most literal sense; using your fists.. Much like drunken Mortals beat their wives.. Where is your mighty weapon? I’d rather you run me through with it and get it over with. Beating is a little degrading.. Or perhaps you’d prefer murder by strangulation; less effort there, and not as messy as the other options. You will just have to watch as the light of life fades from my eyes!”

The Archangel of Wrath fumed and glared down at the pretty fiend.

“Right. Last words it is, then.”, the broken, bruised, and bleeding girl said.

“A BARGAIN!”

Priceptine scowled.

Then smiled.

So, the devious little fiend wanted to play games, did she?

“A bargain it is. What is your name, little fiend? I shall need it to seal the deal. Can’t have you getting bored nor sidetracked, now can we?”

“Merisoul Xyrotwu.”, replied the little demon girl promptly.

“Happy Soul Zero Two.. An interesting name for a fiend. I see your soul, little girl and there is no ‘happy’ in it.. Only the desire and cravings for ‘happy’, bound by your inner lust.”, he murmured thoughtfully. Then he smiled and his face became even more beautiful. “But that is not your real name, little fiend, is it?”

“How would you know?”, asked the little demon.

“You gave it too soon and too quick! A demon’s name is the most precious thing they have. You truly must be new in Hell!”, he smiled even more.

“Well, bugger.”, grudged Merisoul Xyrotwu.

“So, little fiend.. What shall it be? Your name and a bargain, or no name and Oblivion?”

The little demon, Merisoul sighed.

“My name is;

 

AREZME XIRISO NU LEI KAREXY ROTXIN GWUE
NIMONORA LUNADORA GWHISHAVA XALISHA
ERRA LILU ALURA NIM DARELLE FEL ESSA WIXEN
BWANDA AD ARA LYNN SELENE BELLA XENARA
DWENDELIEN DE VIENE YLARA X LAKUNA ELLE ISLA
SERRAPHYN EDET VIELLA XILLESSE DEMI

 

..and it shall never be repeated to another. And for the record, I am not a fiend. I am more along the lines of a demon. A half-born succubi, to be more precise. The differences are minor, from an Angelic point of view, I suppose, but they are there, from a cumulative end.”

Priceptine, The Archangel of Wrath stared at the little fiend.. demon.. succubi-whatsit, for a long moment.

“Your name.. It is a bit ostentatious, don’t you think? Your mother must have been an ambitious woman.”, he said finally.

“I wouldn’t know. She died, remember? But she hated demons and their cults. She gave me that name so I would never be controlled nor ever be used by any demon as she had been.”, she replied and there was something eternal, sadness and loss, in her voice. Perhaps the only time she had shown any genuine emotion since their meeting.

“The bargain, my Lord.”, she said, to skim over her broken heart and what leaked out, whenever she was reminded of her mother.

“The bargain..”, agreed the Archangel.

“You shall defy all your former ties and bonds. You shall enter my service and be ‘good’. You shall never devour the soul of another mortal, and should you try, you shall be smitten by my very hand. You shall spend your days, saving the lives of others, tooth and nail.

You shall commit yourself onto the path of danger to save others, but never with the deliberate intention to end your own life. You shall serve me so long as you live, and until you make true and honest mortal friends. You shall do everything in your power to make them better and you shall do this without ever using your succubi heritage.

Do you, <INSERT THE VERY LONG, VERY OSTENTATIOUS NAME HERE>, accept these terms?”. Priceptine said with a very harsh, demanding voice.

Merisoul Xyrotwu stared at the Archangel.

“Alright. As Mortals say, ‘You have shown me the stick. It’s time for the carrot.’

The Archangel gave her a humorless smile.

“There are no carrots, Miss Fiend. Only the stick!”

Merisoul’s eyes teared.

For these demands were very, very harsh demands. They would effectively close every door from her past, and not really open any new ones. Such a bargain would seal her own doom in the hands of her ‘former’ Master, and in a horrible way, should she ever be found.

And should she refuse these harsh demands, however, this Angel would end her. But at least it would be quick, and ‘mercifully’ painless. She knew Angels did not do the torture thing.

She opened her small, cherry-red mouth in defiance.

“I accept.”

 

This event triggers many stories and:
A Demon’s Plan (Part One)
A Demon’s Plan (Part Two)
A Demon’s Plan (Part Three) – Release the Horde!
A Demon’s Plan (Part Four) – All End.
and The Best Of Bargains, in particular.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A FEW DAYS AGO, BEHIND AN INN,
IN THE SLUMS OF ARASHKAN CITY.

She’s right you know. You should tell her..”

The man in dark clothes tensed, then cursed with recognition.

“Shit!”

“A bit obscene, but essentially accurate..”, replied the soft, beautiful voice.

And out of the darkness, an angelic girl glided down and gently settled in front of the seething man..

She had flowing, honey-brown hair, baby pink skin, black, raven-like wings, a small, pouting mouth, and a pair of dark, possibly black or dark purple horns that appeared more like an elegant crown. She wore a dark, strapless dress that looked as if it were trimmed with soft, black feathers. Her slender feet, however, were naked, yet unstained as though dirt shied from them..

“I doubt this is any of your concern, Merisoul Xyrotwu..”, gnarled the man.

“..don’t you have a Darly you should be concerned with?”, the man continued with contempt, though it wasn’t clear to whom his distaste was directed at; the beautiful girl, or this, Darly person..

“My poor Darly..”, said the girl sadly. “..He has attached himself to a fairy dream where there are no faeries. He has idealized the woman he once loved so much, her death has beset him on a path he can not abandon.. And no other woman can match such blind and purified ideal, I am afraid. But we are not here to talk about my beautiful Darly are we? Now tell me, when have I ever given you a reason for you to hold me in such contempt, Aager Fogstep?

I am not some cuisine you can eat the parts you favor and discard the parts you find distasteful. I find it quite unjust that you would thank me when it suits you, but try and banish me when it doesn’t..”

The face of the man, Aager Fogstep, turned ugly. He bit into the words as he snarled at the girl. “And when have I ever given you the impression that I was a ‘just’ person?!”

The majestic creature paused for a moment and gazed sadly upon the boiling man before her.

And then, the beautiful girl stepped directly in front of the man, reached up to him with one, small hand, and touched his face as if to caress him..

..and the moment she did, wisps of smoke started from her. The feathers on her black, raven wings curled, her hair danced as if hit by a vertical gust and her dress sagged..

 

Love!..

..she cried in pain.

 

I feel the love you have for her..

 

It Burns..

 

And the hate you feel for yourself..

 

It Pains!

 

She.. she is so much stronger and resilient than you think, Aager Fogstep!

 

Do not deny yourself, your love, nor your pain from her, for she has not..

And just like that, the girl caught fire!

The man in dark clothes just stood there, shocked and petrified as the girl in blazing fire crumbled into the ground..

YOU FOOL! YOU DAMNED FOOL!.. WHAT HAVE YOU DONE!“, cried the man with fear and panic.

“I am damned.. and a fool.. But I have made my choice.. Now go..”, a shriek in terrible agony came from the figure, ablaze and crumbled. “Go to her, please.. for she needs your love now more than ever.. Do not make my sacrifice go in vain!”

But the man in dark clothes did not go.

He raised his hands into the night sky as if in prayer.. and called..

“Inshala. My dearest. Merisoul needs you in a most desperate way. She is dying!”

And out of the night, something tiny darted up to the man and landed next to him. It was a small, baby owl..

The owl spun in on itself and suddenly turned into the sweetest looking little girl..

She had very long, soft hair that swept down to her knees, two beautiful, curving horns, deep, forlorn eyes, a small, cherry red mouth, and slightly elfish looking ears. She was also dangerously skinny.

The little girl summoned gallons and gallons of water that came gushing out of the cobblestones and drowned the blazing girl’s fire.

Then she raised one hand in a graceful arc and tiny little sparkling golden motes rained down upon the severely burned girl and the burnt crisps started falling off her, displaying fresh, baby pink, tender skin under them..

And then she turned around to face the man in dark clothes as he stared at the little, skinny girl like she was his last breath on earth.

And the little girl returned that gaze like she had only one more breath left to take, and she wanted him to have it!

Then came Merisoul’s shrieks of total loss;

CURSE YOU! DOUBLE CURSE YOU, AAGER FOGSTEP! I WAS OUT! I WAS ALMOST OUT AND YOU RUINED EVERYTHING!

 

This event triggers the story: Lilly Venom: “İş Teklifi”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

SEVERAL MONTHS AGO,
DURING THE LATE HOURS OF CELEBRATION AT SERENITY HOME
UPON THE RETURN OF THE HEROES FROM THE RUINS OF THEMALSAR.

Well, hello there, scrumptious!”, smiled the beautiful girl, Merisoul, at the young man, holding his dislocated shoulder. “I could fix that shoulder for you, and make you feel happy, elated, and very, very exhilarated, all in one package.”

The young man ogled at the ‘otherworldly’ beautiful girl.

He was very nearly tempted to call her an Angel because nothing worldly could possibly be THIS pretty. But he was a polite young man. And as beautiful as this young woman was, he was already fixated on another, even though that other had rebuffed and rebuked him this very evening, sending him off in total defeat and dejection.

“Thank you ma’am.”, he said. “But this suffering of mine is merely part of the learning process.”

“Owww.. Polite and honest.”, observed the angelic Merisoul Xyrotwu, happily.

“As everyone should be.”, replied the young man earnestly.

“Very true. I totally agree. As a matter of fact, I want to keep agreeing with you. Privately!”, she said, blasting the young man’s mind with the full-blown power of her succubi heritage.

“I..”, the young man stammered. “That sounds.. wro—”

“—Right, doesn’t it? Come now. This night should end with some happiness, don’t you think? Everyone is celebrating. Why should you fall short? Why should you be denied of some fun?”, said the beautiful girl and started to respite with excitement and her modest, nubile breasts heaved.

Slowly, carefully, she took a silent but deliberate step towards the boy and reach up to his, not-quite-adult face..

..and something flickered!

It happened so fast, that no one quite saw the long, single streak of lightning that came down the night sky..

..and landed on the slender, otherworldly beautiful young woman, smashing her into the cobblestones of the town.

With the rubble and dust settled, the young man stared in baffled amazement at the nearly charred girl, lying face down and clutching her ‘palm’ of all places and squirming in pain.

“Are you.. are you alright, ma’am?”, he asked, a bit foolishly.

The charred girl waved one hand in a, ‘move along, nothing to see here’, sort of way.

“Perhaps I should call Lady Magella. I heard about a very pretty young woman to have joined their party during her sojourn into the malignant ruins of Themalsar. You must be her.”, he said.

“No, no.. Please don’t call her.”, mumbled the girl. “I believe I have had enough help from your town’s temple for one evening.”

“Well, if you are sure. I should get going anyway. And put some ice on my shoulder. This night has been a hopeless loss for me. I thought she felt something, back there, when she agreed to dance with me and when she was staring at me in the eyes when D.D. Dexter and her cousin were singing. All these years of self-training and she still knocked me around like I was a little boy!”

“You should probably get yourself someone a bit sane, young Thomas.”, groaned Merisoul.

“You know my name?”, asked the young man.

“I know many names. And yours just happens to be one of them. Your dream girl is mad as a hatter and it is very unlikely that will change.”, the burnt girl said, still clutching her one palm.

“Change? She is perfect. I wouldn’t want her to change. I am calm for the both of us. She is all fire. Both are needed in a.. uhhh.. relation..”, his voice trailed off with embarrassment.

“She is broken, boy. You can’t fix her and she is too scared to even try.”

“I do not need to fix her. That is not my place. I can only show her what she could be, or have, or want. She is smart. I am sure she will eventually submit to her own.”, the young man said with patient confidence. “In the end, though, I have but one heart and it’s all hers. It’s always been hers. She can have it, break it, burn it, or destroy it.. It’s up to her.”, he said quietly.

“Anyway. Good night ma’am..”, he added, and with a forlorn expression, he turned around and left, walking in the general direction of the town temple.

“One down. One to go.. There must be an easier way to do this.”, she moaned in pain, staring at the peculiar ‘brand’, still eating at her palm.

“You know, I could cut you right here, and now, and no one would even know about it, you unwholesome little skank!”, hissed a harsh voice, from somewhere above her.

Merisoul could barely pick her head up to see the fuming Bremorel Songsteel, her eyes blazing with some crazy fire, as she held her great, cold blade in her hand.

This had been a painful evening but Merisoul Xyrotwu knew, she just knew, it wouldn’t end there, yet..

“You did not just beat that young, lovely bantam. You humiliated him by physically assaulting him and slamming him into the ground. You did not just break him. You destroyed him. You sent him off refused and dejected. And the moment you did that, he became ‘fair game’!”, the crispy girl in the smoking hole groaned.

“I rebuffed him because he thought he could get familiar with me just because he picked me up to a dance. All these years and he still hasn’t learned, I am not an easy catch.”, fumed the young woman, brandishing her great sword for emphasis.

“Yea..”, agreed Merisoul. “It must be very important for everyone to know you are not an easy catch. What are you? Twelve?”

Bremorel glared down at the burnt girl.

“You know, there is a special kind of hole for girls like you, in Hell.”

“What? Girls can’t have their own opinions?”, Bremorel snapped.

“Mortals don’t get to have opinions in Hell. And girls have rather limited use there. I do not think you want me to spell it out for you as to what those ‘uses’ may be. Suffice to say, cooking, cleaning, dusting, sewing, sweeping, and changing the diapers of imps, lemures, and dretches for eternity is not fun!

But don’t fret. I was done with your boy, the moment I touched him.”, Merisoul said, and in agony, she opened her branded palm and showed it to the fuming girl.

Bremorel stared at the little ‘skanks’ palm in amazement. It seemed like a stylized ‘rose’, and it was still orange-red as it simmered and glowed.

“What the hell is this?”, she flared.

“This.. is the Mark of Love. Or a Fool’s Brand, depending on your point of view. Whenever one of my kind touches a Mortal who is truly in love, we get ‘marked’ —’branded’. If we are lucky, it’s just the mark. If not, we get sick and poisoned for days.. Weeks, sometimes..

The boy is in love and thoroughly, you are an idiot and vastly, and I am the fool who paid the price, and heavily..”, she said in a voice like she wanted to cry.

For a long moment, Bromorel Songsteel glared at the simmering brand, and at the crisped girl in the smoking hole.

“You deserved it.”, she said finally, and quite heartlessly.

“Apparently, but not satisfactorily.”, moaned the girl in the hole, and with dreaded anticipation.

“I WARNED YOU!”

The terrible voice of the Archangel of Wrath boomed in her head.

“No, no.. I am thoroughly ashamed—”, she squeaked in a panicked voice.. to no avail..

..and the smiting Fist of Wrath came down from the Heavens— 

“Well, bugger!”, groaned the crispy Merisoul..

—and smashed the succubi-whatsit, fifteen feet deeper into the ground.

 

This event triggers the stories:
Düş Kapanı,
Evim yok..
and Önemli olan..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A MONTH OR SO AGO,
LATE ONE EVENING, ON THE ROAD TO
THE GREAT ARASHKAN CITY.

I am sorry Master Aager.”, Merisoul said, holding up her ‘puking pot’. “I have not been well of late and it is likely I will be doing a lot of unladylike, retching noises all night long. I am afraid you will have to park dear little Inshala somewhere else this evening. Possible near the campfire. And keep her company as well, in case she wakes up and finds herself to be alone. She does that a lot, you know, wake up and find herself alone.”

Aager Fogstep stared steadily at the beautiful, half-born succubi girl, then at her empty puking pot, then back at the girl, as he held the sleeping Inshala in his arms. He was amazed at how the hybrid hadn’t even flinched nor blushed in the slightest at the glaringly blatant lie she had just told.

“You don’t have to try so hard, Merisoul.”, he said, in his low, growling voice.

“Hence, I did not. You are a smart man.. for a Mortal, and would have suspected me of something, however I did my presentation.”, she replied, and with a straight face.

“Why bother at all, then?”, Aager asked.

“One must follow the motions. It is polite, if nothing else, Master Aager.”, she sniffed as if stating the obvious. “I wouldn’t want you to think less of me by giving you the wrong impression, after all.”

“Which would be?”, asked Aagar.

“That, I didn’t think you were worth any effort..”, she smiled.

“I appreciate the courtesy. But you are missing the point.”, he said.

“Ow?”

“Why bother.. AT ALL?”

“Ahh.. Habit, I suppose. A bad one, yes, but we all have our little vices we like to indulge, now and then.”, she replied.

“No.”, Aager said quietly.

“No?”, asked Merisoul, a bit confused.

“No..”, repeated Aager. “That’s not it. Not the main reason, anyway.”

 

“What could I possibly want of you, Master Aager?

 

The thing you most admire, treasure, and care..

 

The thing that you most desire, hunger, and love..

 

The thing that perpetually astonishes and astounds you..

 

And the only thing that has ever given any meaning and joy to your desolate heart..

 

..is already in your hands, and literally.

 

From her, I have never made any demands but sought a bit of love and friendship, which she has given without command, freely and without reservation. Sad, really..”, she said softly.

 

“Sad?”

“Sad.. that nons have ever given her any, yet she gives it to others so earnestly, even though she does not truly understand what it is, nor just how precious what she gives is..

Only gives.. I am not sure if that makes hers just the more precious, or foolish. It hurts me to look at her.”, she mused.

Aager looked down at the little girl in his arms and inadvertently smiled because she was dreaming and probably visiting something she liked in that dream because her face was calm, peaceful, and adorned with a smile of her own. He was still amazed that of all people, this little, scared girl would find peace in a dreadful man such as himself. He certainly would never have..

He looked up at the other girl, still holding her puking pot.

“You are good, Miss Merisoul. One obvious reason followed by another, not quite so blatant tailored specifically for me.. Very good, indeed, but no..”, he said..

Merisoul squinted at Aager and bit her lower lip.

“You are.. Afraid!”, he said quietly.

“And you are rude, Master Aager.”, she said, as she pouted and crossed her arms. “You don’t have to be like that all the time, you know. All the trouble and effort I put into the planning and application and you demolished it just because you could. Not a quality a girl would find admirable. Sometimes, it’s better to be bested by a well-planned conversation —or seduction.. It is the polite thing to do.”

“Perhaps. Too late to rewind now.”, Aager replied, trying to suppress a stifle. Then he scowled a bit. “The fact remains. What is it you are afraid of? You hide it well, but not from someone who knows that look.”

“You don’t know what you are asking of me?”, hissed Merisoul.

“No, I don’t, because you haven’t told me yet.”, said Aager, calmly. “Personally, I think you are quite mad. But what I think is irrelevant in this matter. Only that you are ‘ours’, and that my Inshala loves you. I am sure there are any number of others in this odd group that would be willing to share your burden. It is possible this will not help you, but it will make things a lot more bearable for you. At least you won’t have to retch all night to make us think you are still sick.”

Slowly, he turned around and left the tent, to sit out the night next to the campfire with the skinny little girl sleeping in his arms.

Merisoul Xyrotwu lowered her crossed arms, tossed the puking pot aside, and smiled.

“Saw through all but the real reason, Master Aager.”, she whispered. “But as smart, cunning, and devious as you are, at the end of the day, you are only a Mortal.”

“The main reason was always the joy in your arms. Love her, and cherish her. For she is one of a kind..”

 

This event triggers the stories:
Gemini,
Gemini, “Epilogue”,
and Gemini, “Slo-mo”
which in turn trigger the events in
Nefret Dökümü,
Ben, MAB,
Farstep,
and 1:33:017 – Elveda, Felishia..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A WEEK AGO,
EARLY ONE EVENING, RIGHT OUTSIDE AN INN
IN THE SLUMS OF THE GREAT ARASHKAN CITY.

Merisoul Xyrotwu watched the huge man in filthy looking clothes swaying drunkenly, from the roof she was perched, as he staggered down the street towards the inn they were stationed. She stared down at the man with a puzzled expression on her small, otherworldly beautiful, yet ‘sad’ face.

“What is he doing, I wonder?”, she mused quietly.

“He thinks he is incognito. ‘Undercover’..”, snorted the young, handsome man, lying on his side, next to the pretty girl.

And the light of comprehension shown on her face, making it appear even more angelic.

“Aaah.. Well, you can’t blame him for trying, Darly. He just isn’t cut for that line of work.”, she smiled.

“Actually, you can cut him in two, and neither half would be any good for that line of work.”, said the young Darly, with a vindictive voice. “He has ‘LAWMAN’ written all over him.”

“Perhaps. That isn’t really anything so bad, though, is it? I am sure the fact that he is the son of a renowned sheriff had some effect on the princess’s choice. Being the sheriff of Serenity Home is nothing to sneeze at. It is a highly regarded position, you know. It does not return much of what you Mortals call ‘money’, but it does garner a lot of respect. At least that is the conclusion I have come to, after extended observation of the relative Mortal social titles.”, said Merisoul happily.

Darly snorted but did not dispute the pretty girl.

Her observations had indeed had a certain accuracy to them. He had barely heard of Serenity Home before his.. uninformed venture into that town some months ago. Later, much later, he had learned that the original founders of the town had all been old, but very much renown and powerful men and woman themselves, who had settled there, some five hundred years ago, sort of as a peaceful retire, and in time, the town had grown slowly but steadily. It had had the potential to become a city nearly three centuries ago but had never bothered. The denizens of Serenity Home did not want a city to live in.

Just, serenity..

“Why do you think Master Aager put him up to this job, then?”, she wondered. “It is obvious, our dear Udoorin will never make a good.. spy..”

“Because he thinks he is smarter than everyone else..”, sneered Darly.

“Don’t do that, Darlius.”, said the girl, absently.

“Don’t do what?”, asked Darly.

“Sneer. It isn’t something that looks good on your beautiful face.”, she said, still absently, as if she was thinking on another matter.

Darly shut up.

“But your observations about that dreadful man are quite accurate, even without the sneer.”, she said..

..and hopped down the three-story roof!

Slowly, she glided down, her raven wings spread, and with her honey-brown hair lashing, her slender arms open, and her dark purple-black, strapless dress fluttering, she looked magnificent.

Like something out of a fantastic dream.

Slowly but surely, she landed next to the huge man, Udoorin, who only flinched slightly.

“Umm.. Hello Lady Merisoul.”, he said politely.

“That is so sweet. The way you are always so polite to me.”, she said with genuine elation.

“Well. It is polite to be polite.. to ladies..”, he coughed uncomfortably.

“You do know I am not really a Lady, right?”, Merisoul said.

“I must disagree. You have everything that makes a woman, a Lady; elegance, refinement, care, loyalty, and a beautifully honest heart.”, replied the young man.

“Wow.. And the things people say about you.. However, I think your definition of  ‘a Lady’ might be a little overcrowded, but that’s not my point. Ladies do not bear horns, nor sprout wings.”, she pointed out.

“Some do have ‘crowns’ and some are just angelic!”, Udoorin said honestly.

“That.. is the nicest thing, anyone has ever said to me, young Udoorin.”, said Merisoul and she had a strange, astounded expression on her face. “No wonder she likes you.”

“I.. what?”, blushed the young man.

“Though she feels neglected.”, she said quietly.

“Neglected?”, Udoorin said, and there appeared fear in his eyes.

“Yes.. Your venture into the slums for information about that Gar Thalot is admirable, considering the late hours you put into it. But Princes Alor’Nadien ne is not a girl you can ever neglect.”, she said.

“I.. this is sort of a private matter, Lady Merisoul.”, he blushed, some more.

“Yes. But I share a room with her and I tire the way she ‘sighs’ every other breath, though understandable, considering she has been stuck in that none-too-clean room for days. I think you should go and get cleaned up, and take her out.”, she offered.

“It is a bit late for a walk and the slums aren’t exactly scenic.”, frowned Udoorin.

“I was thinking more along the lines of Heaven Park, then the slums, Sir Udoorin. The area is heavily patrolled due to that, Gar Thalot you seek, so it should be safe.

It is a beautiful night, dear Udoorin, and the princess could use some much-needed attention and care, wouldn’t you agree? I hear the park itself is quite charming at nights, with many paths, ponds, benches, and fresh air.”, she said brightly.

“You.. you really think she would like that?”, asked the young man, with an embarrassed tone.

“Like? No, boy.. She would love it. She is part-elf from High Woods, after all. She does not show it, for your benefit, but I am sure she misses the woods. Inshala goes there all the time. Sleeps there sometimes too. Oh, and remember not to take your axes with you.. They would totally ruin the mood. Take your father’s sword instead..”, replied.

“Oww..”, young Udoorin said, with a ‘dawning’ voice. “Well, I should probably hurry along then. Need to get cleaned up. The stink of the last inn will require quite a bit of scrubbing to wash off..”

“Don’t dawdle, Sir Udoorin. She tends to sleep early when she has nothing to do..”

Young Udoorin thanked the ‘angelic’ girl with the ‘crown’ and politely excused himself and took off, with a haste that would have rivaled any decent charge!

 

This event triggers the story:
Geleceğin Adımları

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A FEW MONTHS AGO ONE EVENING,
IN THE BEAUTIFUL GROVE
WHERE THE RUINS OF THEMALSAR ONCE WAS.

LADY!” screamed Aager in panic and there were so much pain, loss, devastation, and desperation in that scream. A scream that cut right through the peaceful night and echoed in the grove. A pain that begged for help.. and for life!

“Make way!”, Lady Magella’s gruff voice was heard outside the tent and the she-dwarf parted the flaps and pushed her way inside, followed closely by the young paladin girl, Moira Hooman. The tent was only so big, hence the others could wait outside with sick worry for they knew, Aager never screamed. Not even when he had been cursed horribly by Themalsar himself, just a few days ago, and had very nearly died. Laila and Bremorel’s heads pushed through the flaps as Gnine, Lorna, Merisoul, and Udoorin waited outside.

“She.. she just stopped..”, shrieked the man in dark clothes as he held the little, skinny girl, Inshala, in his arms. “She just stopped breathing.. SHE IS NOT BREATHING!

Lady knelt down next to him and felt for the skinny girl’s pulse.

“Help her.. PLEASE.. WHATEVER THE PRICE, I SHALL PAY!“, he cried desperately.

“I don’t charge to save my children, boy. You should know that by now.”, scowled Lady, but there were tears in her eyes. “She has no pulse. Foolish girl.. She gave her all to burry that mad dog’s temple into the ground and raise this grove. And now she has nothing left. Her heart gave out.”

“Ow my Dear Heavens!”, the stricken voice of Lorna was heard from outside.

“Lady, can’t you do something?”, asked Liala with a horrified expression.

“Anything?”, asked Bremorel reflecting her cousin’s voice.

“The power of your faith will heal her, My Lady.”, said Moira with a nearly broken voice.

Lady did not say anything.

She closed her eyes, silently murmured a prayer, and repeated it over and over, and slowly reached out to the skinny little girl and released her prayer..

..and nothing happened.

Her shoulders slumped.

For she had expected this.

“She is still not breathing..”, said Aager in a scared whisper. “Why? Why will you not fix her, Lady? Is it because of some wrong I did you?”

“I.. I can not heal her, boy.. She is not wounded!”, said Lady as quiet tears rolled down her eyes. “I am so sorry.”

Aager just stared at Lady and there was nothing..

..absolutely nothing in those eyes.

Whatever he had ever felt, or may have felt, ever in his life, was just..

..gone!

“No.”, said Moira from behind Lady. “Inshala is a fighter. She does not give up. She never gives up. All she needs is some help.”

The young, comly paladin woman raised both hands into the air in plea and whispered.

“Dear Heavens. Hear my voice. This little girl gave everything she had to remove a vile and evil woe that plagued these lands for centuries. SAVE HER. I BEG OF YOU! SHE DESERVES LIFE AND LOVE. SHE DESERVES A FAMILY. A FATHER AND MOTHER. SHE DESERVES SISTERS AND AUNTS AND UNCLES AND GRANDS.. SAVE HER, AND I GIVE MY MOST SOLEMN OATH, THAT I SHALL GIVE HER THE REST!

And the tent suddenly was awash with bright, golden light.

Moira laid her hands on the skinny girl and gave her everything she had; her sincerity, her love, and her tears..

..yet the skinny girl still did not move, nor did she breathe.

“No.. Nooo..”, wept Moira as she crumbed on her knees.

And outside, Gnine looked thunderstruck.

Udoorin’s face was drawn and tears ran shamelessly down his eyes as he held the princess crying openly into his embrace.

Laila and Bremorel just stared at the unmoving form of the skinny little Inshala, pale, and gone, yet seemingly sleeping in Aager’s arms.

“Why?”, asked Aager silently. “Why give her to me, then take her back so soon? Why blame her for my sins?”

And there were little words to describe his silent wrath.

“Don’t.”, a voice whispered.

“I believe I must.”, said Merisoul back and there was no voice in her reply..

..only the shape of the reply echoed in her mind.

“You owe these Mortals nothing.”, said the voice.

“Owe?”, she asked. “Who shall pay, if no one is willing?”

“Doesn’t have to be you.”, said the voice, with the slightest trace of a plea.

“Didn’t have to be her. Yet that little girl did. And now she is dead. And should I do nothing when I can do something, her death shall be on my head.”

“Why, though?”, asked the voice.

 

“Because she was so afraid of me, yet she was the first to accept and adopt me, and in the face of death, did she do so.. And like me, she understands so little of love, yet unlike me, she has a chance to find it. I shall make sure she attains that potential.

 

“But.. but you will die! Don’t do this..”, the voice now begged.

“It is an acceptable risk. I am young and healthy. There’s a chance I can be brought back. She has none.”, Merisoul whispered back.

“He will not accept this. You know that right? Your bargain was that you commit yourself in the path of danger to save others, but never with the deliberate intention of taking your own life!”, pleaded the voice desperately.

“I do not intend to deliberately take my own life. I intend to deliberately trade it with her death, for a heart must beat to love..”, said Merisoul..

 

..and stepped into the tent.

 

This event triggers the events and the emotional breakdowns and rises of Aager and Inshala in the story:
Day One” (from days four to nine)..
and leads to “Hiçbiri..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

A FEW MINUTES AGO,
ON TOP OF THE WESTERN BATTLEMENTS
OF THE GREAT ARASHKAN CITY.

After weeks in this city, I forgot how much I missed the outdoors and the woods.”, murmured Laila Wolvesbane, as she toyed with the handle of her beautifully carved elven longbow. “It is so quiet up here. One could see the stars so clearly.”

“I suppose so.”, Merisoul said. “A bit on the boring side though. Don’t you think?”

“Boring is good. I like boring.”, said Liala sternly, as she carefully scanned the walls. “We do not want any excitement tonight. If we get caught, this will leave a black mark on my record that will never come off. Collaborating with a known rebellion and helping incite his revolt! Would go excellent in my CV; Laila Wolvesbane: helps thieves, cut-throats, thugs, and insurgents! I would have trouble finding a job at a sanitary dig post!”

“I doubt.”, said Merisoul. “You are smart, observant, can see relevant details no one else can, always cool-headed even under pressure, can shoot threads though needles from 600 yards, and boldly pretty. Love your bangs, by the way.. No.. No one will put you to a sanitary dig post if it is what I think it is.”

Laila was startled a bit.

True, that she had never really chatted with this peculiar, or perhaps ‘quaint’ girl and that was the politest way she could readily define her.. as opposed to weird, off, creepy, odd, mad, and happily insane!

What had startled her was, the girl, Merisoul sounded.. well.. down to earth!

Something very much unlike her usual self.

“Mind I ask you something?”, Merisoul asked, further surprising Laila.

Merisoul never asked if she could ask.

She just said things.

Whatever that crossed her mind.

“I suppose..”, replied Laila, carefully.

“Who is D.D. Dexter?”..

..aaaand she was back to weird, creepy, off, and odd, again.

How in the blazes did she even know about D.D. Dexter, let alone relate him to her?

“I am guessing you already know, who he is.”, Laila said.

“I do.”, she replied. “But more importantly, do you?”

Laila cocked an eyebrow at the pretty girl with the angelic face, crowning horns, and raven wings.

“Saw him trice.”, said the succubi half-born, quietly.

“The first time was just before the celebrations and the dancing began, back at your Serenity Home, arguing with his friend, Thomas, so he would divert your cousin Bremorel. I am guessing his plan was to get you alone, so he could brave up to ask you for a dance. The plan worked, more or less, though young Thomas was arguing with your D.D. Dexter more for show, really.. I could practically see how he yearned for your cousin. Yearned and feared her. He was actually trembling when he went up to her. It was so adorable. I am guessing he would have slopped into a puddle and oozed all the way back to his temple in dejected embarrassment had she said, no. To be fair, he did ooze all the way back to his temple in dejected embarrassment at the end, even though she’d said, yes, the way she man-handled the poor boy.

The second time was when the two of you were singing together at the festivities and I must say, you two have beautiful voices and they blend very well. ‘Seamlessly’, I believe the word is.. His, slightly raspy and masculine, yours, contralto, as the Mortals call it.

And the last time, when we were leaving the town, two days later. He was hiding in the bushes, watching you go. He looked.. sad. ‘Forlorn’, to be more precise.”

Laila was a private sort of girl and D.D. Dexter was not someone she wanted to share with anyone. Certainly not as a ‘pass-time’ topic.

“I still don’t hear any significant question in any of that.”, she said, seeking verbal room to maneuver herself and the odd girl away from the current conversation, and the potentials it carried.

“Ahh.. My bad.”, said Merisoul Xyrotwu. “Though my question is a rather simple one, really.”

“Ow?”, asked Laila, not quite sure she wanted to hear it.

“What’s the holdup?”

 

This event triggers the story:
“The Marshal and The Bard”
(a work for the distant future..)

 

 


 

 

 
 

Eski Efendim, Sahibim
ve Çok Daha Fazlası..

Timeline:

Acı, beraberinde tecrübeyi de getirir.

Tecrübe ile bilgi, bilgiden de bilgelik doğar..

Bazen —nadiren— bilgelik beklenmedik bir ‘sezgiyi’ doğurur. Bu sezgi, insanları olmasa da, insanın doğasını, dünyayı değil, dünyanın doğasını, evreni değil, ama evrenin doğasını anlamamızı sağlar.

Bazen de, çektiğimiz acıların bedeli kabilinde bizlere bir isim sunar..

 

Bu hikaye,
“Annen için üzgünüm..” ‘ün
devamıdır..

 

 

KARDAX’ TRAKXA..

..diye, içinde korku barındıran bir fısıltı duyulur ve herkes Merisoul’a bakar. Kız, durduğu yerde neredeyse titriyor gibidir. Hissettiği korku o kadar açık bir şekilde görülmektedir ki, her an saldırıya uğrayacakmış gibi tetikte ve hazır bir şekilde durmaktadır.

“Angrellen.. Gizli anlaşmalar yaptığı efendisinin adı..”, diye soluk bir ifadeyle fısıldar succubi melezi.

“Karda—”, diye Nadine ismi ağzına almaya başlayınca, MerisoulHAYIR!“, diye tıslar ona. “SAKIN O İSMİ TEKRARLAMAYIN. DUYUP GELEBİLİR!..

“Nerden bili—?.. Nasıl—?!”, diye afallayarak sorar Lady.

“O BENİM ESKİ EFENDİM, SAHİBİM VE ÇOK DAHA FAZLASI İDİ..!”

..der Merisoul, daha da korkmuş bir fısıltıyla.

Kızın korkusu, onu tanıyan herkesi rahatsız eder zira bu garip, kanatlı, uhrevi bir güzelliği barındıran varlığın korku mefhumundan bile haberdar olduğu görülmemiştir bugüne kadar.

Kız korkulu ifadesiyle Aager’e bakar.

“İstediğim koşullar altında olmadı.. ama paylaştım işte. Ve bunun yükümü nasıl hafifleteceğini hala düşünemiyorum.”, diye hayıflanır.

Sonra da Anglenna’ya döner.

 

“Gerçekte annen sen doğmadan çok, ama çok uzun yıllar önce kayıp bir vakıa idi zira ve tıpkı ‘Ad Ara’da olduğu gibi ‘O’ günübirlik plan yapmaz. Annenle anlaşması en az kardeşiyle olan husumeti kadar eski idi. Ve babanın şüpheli ölümü de gerçekte o kadar şüpheli bir ölüm değildi. Babanı, Selvius Brightleaf’i annen eski efendim ile yaptığı anlaşmanın zorunlu bir parçası olarak, Malocchio adında mel’un bir entropy büyüsü ile kurban etti. Biliyorum çünkü ‘O’ anlaşmalarını her zaman ya kanla ya da canla mühürler. Ancak bu şekilde kendisiyle anlaşma yapanların bağlılığını, sadakatini ve andını sınamış ve mühürlemiş olur..

Bunu yaparak farkında olmadan iki elf arasındaki en kutsal ve en mahrem olan bir andı da bozmuş oldu; eşini, sevgisini ve kardeşi Grandaleren’in çocukluk arkadaşı olan Selvius’u ‘efendisine’ kurban etti. Farkında olmadığı bir başka şey ise, bütün Bari Na-ammen’deki en yetenekli generalini de ortadan kaldırmış oldu..

Selvius bugün hayatta olmuş olsaydı, Grandaleren’i de, eşi Angrellen’i de umursamaz, ikisinin de askerlerine el koyardı ve dağınık elf ordularını toplayıp ülkesini etkili bir şekilde müdafaa ederdi. Evet, muhtemelen High Woods yine yanar ve Bari Na-ammen de yine yıkılmış olurdu, ama ülkesi elflere kalmış olurdu..”, diye sessizce konuşur Merisoul.

 

“Bu.. bu mümkün değil. Annemin birçok hatası oldu ama böylesi haince bir ihanet.. imkansız! Sırf ben Rise olmam için mi?”, diye diretir Anglenna.

Merisoul, herkesin kendisine hayretle bakışını farketmemiş gibi bir süre sessizce Anglenna’ya bakar. Sanki içinden, ne kadarını ifşa etsem acaba, diye bir karasızlık ya da iç çekişme yaşamaktadır. Neden sonra küçük omuzlarını silker ve yüzündeki tereddüt yerini kararlı bir ifadeye bırakır; ‘sevdikleri’ arasında bu asık suratlı, kendini beğenmiş, kibirli elf’i de katar zira o, kendisine ‘dost’ diyen bir başka ölümlünün kuzeni ve ablasıdır!

 

“Annen güç sevdalısı bir kadındı. Ve bu konuda aşırıya gitti. Babası, enRi Lienierre Moonlight, senin ve kuzenin Alor’Nadien ne’nin dedesi ve Lady Nadine’nin hiç görmediği kayın pederi, ondaki bu hırsı gördü ve tedirgin oldu. Kendisinden sonra onun Rise olması halinde onun güce olan bu açlığını, komşularına saldırarak ve onları istila ederek gidermeye çalışağını anladı.

 

enRise Lienierre biliyordu ki, bunun olması ve ilk durak olarak kaçınılmaz bir şekilde annenin Arashkan’a saldırması halinde, Krallıktaki tüm dengeleri bozacak ve bu da Bari Na-ammen’in sonu olacaktı zira Angrellen’in Arashkan’a saldırması ile Vodgar mistikleri, Palantine milisleri, Koruxan şövalyeleri ve Durkahan paladinleri High Woods’a gelecek ve büyük bir hışımla Bari Na-ammen’i yerle bir edeceklerdi. Bu da kaçınılmaz olarak, kuzeydeki Tranquil Elfleri ile Heavens Hand’deki insanlarla aralarındaki kutsal anlaşmaların bozulmasına ve savaşa sebep olacaktı. Durkahan paladinleri de onlara yardım edemeyeceklerdi çünkü Bari Na-ammen’e olanlardan dolayı onlara da Solace elfleri saldıracaktı çünkü elf’ler bir aptallığa toplu bir aptallıkla karşılık vermeyi pek seven bir ırktır!..

 

Bunun mutlak sonucunda da Heavens Hand, Tranquil, Dwarwick, Korduba’s Watch, Durkahan, Vodgar, Arashkan, Bari Na-ammen, Solace ve arada ne kadar köy ve kasaba varsa yok olacak, Demon Wall düşecek ve Lanetli Gullem ve efendisinin önünde durabilecek kimse kalmayacaktı. İblisler, onları durduracak güç kalmadığı için, önce Kutsal Celestial Dağını istila edecek, sonra da tüm kıtaya yayılabileceklerdi. Eldar’lardan bilinen ve hayatta kalan olmadığı için de, Kadim Ejderleri uyandırabilecek kimse de olmayacak ve daha önceki başarısız teşebbüslerinin aksine bu sefer, bu dünya iblislerin eline geçecekti..

 

enRi Lienierre, Krallıktaki dengeleri yakinen bilen ve anlayan, bilge bir Ri idi. Ne yazık ki kızı Angrellen için, sadece hayatındaki yaptığı tercihlere bakarak bile aynı şey söylenemez.. Bu yüzden onun yerine sırası olmamasına rağmen tahtını ikinci çocuğu olan Grandaleren’e bıraktı ve bu tercihinin Grandaleren’in sözde ‘başarıları’ ile hiçbir ilgisi yoktu. Temelde bu onun için sadece, ‘kötü’ ile ‘beceriksiz’ arasında yapılmış bir tercih idi.. Themalsar bir konuda haklıydı; o tahtı hak eden ve içini gerçekten doldurabilecek sadece bir kişi vardı, o da kardeşlerden en küçüğü, rahmetli teyzen Silendenien’di.

 

Bazen düşünüyorum da, Themalsar’ın varlığının tek sebebi, onu öldürmek için miydi, diye, zira bu tam ‘O’nun yapacağı tarzda bir şey. Themalsar’a onu öldürterek, gerçekte Bari Na-ammeni de öldürmüş oldu.

 

‘Sırf senin Rise olman’, annenin kardeşi Grandaleren’e karşı yaptığı plan idi.. Ama bu ‘O’nun planı değildi. Onun planı ise Bari Na-ammen’i ve elf’leri yok etmekti.. Ve bunu da başardı..”

 

 

..diye bitirir Merisoul.

 

Mağaraya ağır ve kötürüm bir sessizlik çöker ve uzun bir süre duyulan tek şey, yanan ateşin çıtırtılarıdır. Kaskatı kesilmiş Anglenna ise, yüzünde oluşmuş dehşet ifadesiyle sadece önünde duran yarı iblise bakmaktadır.

 

“Hikayenin devamı ise malum.”, der ve tekrar omuzlarını silker Merisoul. “Grandaleren Ri oldu ve güç sevdalısı ablası büyük bir kin ve husumetle neredeyse bin yıl onunla, dolayısıyla da Bari Na-ammem’le uğraşmış oldu ve bu süre zarfında da farkında olmadan Bari Na-ammen’i de eritip bitirdiler.

Yazık. Eski efendim benim peşime düştüğünde, ona karşı sizin elflerinizi sürmeyi düşünmedim değil. Ama görüyorum ki bu seçenek de artık benim için kapandı.”, diye hayıflanır güzel succubi melezi.

 

Kısılmış gözleri ve sıkılmış dişleri arasından, zorlukla zaptedebildiği duygularının oynaştığı solgun yüzü gerilir ve kısık bir sesle sorar Anglenna.

“Nereden biliyorsun bunları?”

Succubi melezi bir süre ona bakar ve sonra, ancak duyulur bir sesle cevap verir.

“KARDAX GÜNLÜKLERİ..”

Ardından, high elf’e yaklaşır.. ve ona marifetlerinden bir tanesini daha sergiler; Anglenna’ya, annesinin sesiyle konuşur;

“‘HAYIR! GİDEMEZSİN! SEN RİSE OLACAKSIN.. OLMALISIN! YÜZYILLAR ÖNCE, SEN DAHA DOĞMADAN BU BANA VAADEDİLDİ..! — biz saraydan kaçarken kullandığı ifade buydu.”, der hüzünlü bir şekilde. Sonra ani bir hareketle belinden çektiği bıçağı ile kendi avucunu yarar ve fışkıran kıpkırmızı kanı yumruğu ile sıkıp Anglenna’nın gözlerinin içine bakar.

“Bu kan.. ve sana verdiğim üzerine yemin ederim ki doğruyu söylüyorum.. Benden şüphe ediyorsan, kanımın gerisi de sana aittir. Buradakiler şahit; kararına kendi rızamla boyun eyeceğim”, der kati bir sesle ve kanlı bıçağı aldığı gibi Anglenna’nın eline tutuşturur. Sonra eli de, bıçağı da, kaldırdığı çenesinin altına, incecik boğazına dayar. Ardından kendi ellerini yana salar, gözlerini kapatır ve elf’lerin yüksek lehçesinde fısıldar.

 

“Canım ve kanım senin elinde, Selvius kızı Anglenna Brightleaf..”

 

Anglenna ise kıpırdamadan öylece durur. Neden sonra omuzları titremeye başlar. Önünde duran yarı iblisin boğazına dayanan kanlı bıçağı yere düşürür. İnatla yumruklarını, dişlerini ve gözlerini sıksa da, yaşlarına yine de hakim olamaz.

High Lady Anglenna, hıçkırıklarla ağlamaya başlar.

Nadine ve cazibesi*, ayağa kalkarlar ve biri yeğenine, diğeri ise kuzenine ve ablasına sarılırken, Merisoul Xyrotwu’nun yüzünde büyük bir hayal kırıklığı ifadesi belirir.

 

“Yapmayın, Haş Teyze. Olur böyle şeyler!”, diye bir laf kaçar Udoorin’in ağzından..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ne yapacaksın şimdi, anne?”, diye üzgün bir şekilde sorar Lorna annesine.

LailaAager’le mağaranın dışında kendilerini gizlemiş nöbet tutmaktadır. Mağaranın içindekiler ise kendi iç dünyasının sessizliğine çekilmiştir.

Inshala, Merisoul’un elini sararken bir yandan da neden böyle şeyler yaparak mütemadiyen kendisini kesip doğradığı ile ilgili onu fısıltılarla azarlamaktadır.

Nadine gözlerini mağarada olanların üzerinde gezdirir..

Lady kaşlarını çatmış, burnundan soluyarak bir yandan kendisine Merisoul diye hitap edilen yarı iblise, bir yandan da eski dostlarından sağ kalan tek kişi, Nimbletyne Tinkerdome’un yeğeni Gnine’ın, bir köşede tekrar ortaya çıkardığı piposunu tüttürüşünü seyretmektedir.

Sevgili Alorna’sına deli gibi vurulmuş olan iri genç Udoorin ise az ileride, taşıdığı bir sürü silahlarını, önüne serdiği bir battaniyenin üzerine yaymış, elinde yağlı bir paçavra beziyle ve çocuksu bir hevesle ‘oyuncaklarını’ temizlemektedir.

Yeğeni Angrellen ise kendi köşesine çekilmiş, yüzünde belli etmemeye çalıştığı bir kahır ifadesiyle oturmaktadır.

Merisoul ile işi biten Inshala’nın Nadine hala bu küçük, sıskası çıkmış kızın ‘la Fey’ olduğuna inanamaz— yerinden kalkıp büyük bir evhamla ellerini yıkayışını seyreder. Sonra kız yavaş, tedirgin adımlarla Anglenna’nın yanına sokulur. Küçük kız yüzü kızarmış, utangaç bir ifadeyle ona fısıldar.

“Elbiselerini yanlış giymişsin abla..”, der ve Anglenna’nın, yolda, kaçışları esnasında sökülüp yırtılmış eteğinin kenarını, küçük bir büyü ile tamir eder. Nadine’nin haberi yoktur ama gerçekte bu, Inshala’nın Anglenna ile ilk konuşmasıdır. Sonra da kendisine hayretle bakan yeğenine, içtenlikle ve sımsıkı sarılır.

“Gerçek kaybı, ve bununla gelen acıyı hissettin. Artık bizdensin abla. Şimdi.. Saçlarının bu hali ne böyle? Bir High Lady’ye hiç yakışmıyor.”, diye ciddi bir ifadeyle söylenir Inshala.

“Bari Na-ammen artık yok ve ben de bir High Lady değilim.”, der Anglenna, dolu gözlerle.

“Bizi biz yapan, başkalarının bize taktıkları ya da yakıştırdıkları isimler ve sıfatlar değildir, abla. Bizleri sevenlerin bizi nasıl gördükleridir önemli olan. Bunu.. Bunu bana Aager Fogstep öğretti. Hadi gel.. Sen bana kendini anlat, bende saçlarını öreyim..!”

Nadine gülümser.

Evet. Bu küçük, sıskası çıkmış kız, ‘la Fey’dir.

Sonra aklına o ürkütücü kesici gelir; Aager Fogstep.

Hayır, diye düşünür. Onun gerektiğinde kestiğinden emindir ama o bir kesici değildir zira onun, ‘la Fey’ ile arasındaki bağı fark etmiştir. ‘la Fey’in o adama mutlak anlamda güvendiğini görmek çok da zor değildir. Anlaması zor ve ürkütücü olan ise, bunun gerçekten doğru oluşudur!

Nadine son olarak hiç tanışmadığı Silendenien’in meşhur yayını taşıyan alımlı yarı elf, Laila’yı düşünür. Kız, şu anda bile Aager ile beraber dışarıda bir yerde saklanmış, mağaranın girişini, dolayısıyla da grubu korumaktadır.. Tıpkı bir izci gibi, diye gülümser Nadine.

Belli ki Silendenien’in yayı, Bari Na-ammen elflerinin sandığı gibi ırkına ya da niceliğine değil, niteliğine göre efendisini seçmektedir —ki bu da izci Laila için söylenebilecek her şeyi söylemiş oluyordu.

 

“Çılgın, deli, kaçık, hayret verici ve.. OLAĞANÜSTÜ dostların var. Onları koru ve onların da seni korumasına izin ver. Artık ben bir Rise değilim, ama sen hala bir prensessin, güzelim..”, diye nazikçe kızına hatırlatır Nadine.

“Ben hiçbir zaman bir prenses değildim, anne.”, der yumuşak sesiyle Lorna.

“Hayır, bebeğim. Sen her zaman bir prensestin. Gün gelecek ve kader sana doğum hakkını geri verecek. O zamana kadar kendini, kimliğini ve onurunu korumalısın zira bunu kullanmak isteyecek mebus kişiler olacak.”, diye bilgeliğini kızıyla paylaşır Nadine.

“Bizimle gelebilirsin..”, diye önerir Lorna.

“Korkarım bu benim için pek de mümkün değil. Göründüğümden çok daha yaşlıyım. Ama yapacak bir şeyler bulabilirim sanırım. Önce High Woods ve Bari Na-Ammen’den kurtulan olmuşsa, onları bulup Vodgar ve Durkahan şehirlerine yönlendirmem lazım.”, der Nadine hüzünlü bir şekilde.

“Sen de mi Durkahan’a gideceksin? Eminim şehir senin gibi tanınmış bir sorceress’i hoş karşılayacaktır.”, der Lorna.

“Bu.. bu mümkün değil..”, diye cevap verir annesi.

“Neden?”

“Delia.. ve onun anısı.. Bu.. bu benim için yüzleşebileceğimden fazla..”, diye kaybolmuş bir sesle yanıtlar Nadine.

“Bir şeye ihtiyacın olacak mı peki? Saraydan elin boş ayrılmak zorunda kaldın, anne.”, diye üzgün bir şekilde sorar Lorna.

“Beni merak etme, bebeğim.”, der Nadine ve, “Krallığın, daha tahsil etmediğim 500,000 altın borcu var bana.”, diye buruk bir şekilde gülümser.

Hayret içerisinde annesine bakar Lorna. “Nasıl?”

“Arcanton!..”, der kadın sessizce. “Ne kadar ilginç değil mi? Onunla mücadele ederken, her an ölümle burun buruna idim, ama kendimi çok daha hayatta hissediyordum. O zamanlar her şey çok daha basitti. Renkler daha canlı, sevgiler daha ateşli, şarkılar daha güzel, yediğimiz kuru kamp yemekleri bile daha lezzetliydi. Otuz yıl sonra, renkler soldu, sevgiler öldü, şarkılar sustu ve yemeklerin de tadı kaçtı.. Hayattan keyif aldığım her şeyimi yitirdim.

Arcanton’un küçük, altı yaşlarında bir yeğeni vardı.. O sefil büyücüyle işimiz bittiğinde, zindanlara kapatılmış olarak bulmuştuk onu. Minik, pabuç kadar bir şeydi.

Onu en son gördüğümde, yüzünde hüzünlü bir ifade vardı. Hangi ahmak, küçük bir kızı, hem de kendi öz yeğenini öyle bir yere getirir ki? Onu oradan çıkardığımı hatırlıyorum. Kucağımda öylece oturmuş, saatlerce bana küçük bir kedi yavrusu gibi sarılıp ağlamıştı.. O gün bana çok şeyi öğretti; amcasının o küçük, masum çocuğa yaptıklarından dolayı gerçek, katışıksız nefreti, Delia’nı gidişinden dolayı mutlak, içi doldurulamaz kaybı, o küçük kızdan dolayı ise şefkati ve merhameti ve.. ve bir anne olmak istediğimi o zaman anladım. Halbuki o güne kadar aklımın ucundan bile geçmemişti. Kızı ailesinin yanına, bir mektupla gönderdim. O kızın büyüyüp, amcasının günahlarını telafi etmesi için Melshieve Akademisine gönderilip eğitilmesini, ve tüm masraflarını da karşılayacağımı yazmıştım. Ne oldu ona acaba, diye hep merak etmişimdir.”

“Beni neden göndermediniz?”, diye sorar istemsizce Lorna.

“Baban..”, diye iç çeker kadın. “Her nedense Akademiye karşı kişisel bir tavrı vardı. Ama işin aslı, bu konuda ben de ona karşı istediğim performansı göstermedim. Sen doğduğun andan itibaren, bir anda her şeyim değişti. Dünyaya, olaylara ve hayata bakışım.. Bir anda bütün ‘ben’lerim gitti ve geriye sadece ‘sen’lerim kaldı. O anda anladım ki hayatım asla bir daha aynı olmayacak ve gerçekte de onun ne kadar boş ve sığ bir olduğuna ayıldım. O gün bir şeye daha uyanmış oldum; o güne kadar ne denli rastgele ve günübirlik yaşamış olduğum. O gün ilk defa hayatımda mutlak bir amacım, hedefim ve istikametim olmuş oldu..”

Nadine dolu, içten gözlerle kızına bakar ve gülümser.

 

Ana kız uzun bir süre sessizce, birbirlerine sarılı olarak otururlar.

 

“Onunla tanıştım.”, der Lorna, neden sonra. “Arcanton’un küçük yeğeniyle.”

“Nasıl?”, diye sorar Nadine hayretle. “Ne zaman?”

“Nasıl olduğunu hiçbir zaman tam olarak öğrenemedim. Buraya gelmeden önceydi. Arashkan’da. Gecenin bir yarısı..”, der ve yüzü kızarır, “Dorin ile kaldığımız hana geri dönüyorduk ve o beni bekliyordu. Sokağın ortasında. Bana seslendi, kendisini tanıttı ve bana senin, onun için yaptıklarını anlattı. Ve onu amcasının zindanlarından kurtardığın için asla sana teşekkür etme fırsatı bulamadığından dolayı ne kadar üzgün olduğunu söylememi istedi. Ve.. ve sana, kendisine gösterdiğin sevgi ve şefkatten ötürü teşekkür etmemi istedi, sonra da geldiği gibi gecenin karanlığında kayboldu.”

Nadine Graciousward’un gözleri dolar.

“Küçük, sevgili Arcantonic Palecog.. Onun hala hayatta olduğunu bilmek o kadar mutlu bir haber ki.. Keşke.. keşke Delia’da bundan haberdar olsaydı. Bu onu o kadar mutlu ederdi ki..”

“Hayatımda gördüğüm en sevimli ve en şirin şeydi, anne. Ona sarıldığımda cebime koyup götürmeyi o kadar çok istedim ki.”, diye gülümser Prenses.

“Alor’Naaa..”, diye nazikçe azarlar Nadine kızını. “O bir oyuncak bebek değil..”

“Özür dilerim anne. Ama o kadar minik, o kadar şirin ve güzeldi ki. Ve ona sarıldığımda sıcacık kokuyordu.”, diye utanmış bir ifadeyle gülümser kızı.

 

“Artık hazırsın o zaman..”, der Nadine, yarı mutlu, yarı ciddi bir sesle.

 

“Hazır?”, diye sorar Lorna.

Nadine hiçbir şey söylemez. Sadece sessizce kızına, sonrada, yavaşça, kızına talip olan gence bakar.

Lorna’nın yüzü kırmızıdan, pembenin muhteşem bir tonuna bürünür.

 

Neden sonra kızı, “Ne yapacaksın peki?”, diye sessizce tekrar sorar.

“Hiçbir fikrim yok! Kendimi otuz yıl önce, Delia’dan ayrıldığımdaki gibi hissediyorum. Ne bir evim, ne de bir ailem var artık..”, der kadın asil bir hüzünle.

“Serenity Home!”, der gür bir ses. “Sizi orada, tam olarak nasıl karşılanmak istiyorsanız, o şekilde karşılayacaklardır.”, diye ciddi bir şekilde konuşur Udoorin. Genç adam, yüzünde klinik bir ifadeyle elinde tuttuğu koca baltalarından birini incelemektedir.

Sonra tatmin olmuş bir şekilde baltayı indirir ve başını kaldırıp sevdiği kızın annesine bakar. “Yeni bir başlangıç için daha iyi bir yer düşünemiyorum. Ve eminim sizin gibi zarafetiyle bilinen bir hanımefendi orada fark yaratacaktır. Serenity kızları size bayılacak!”

Udoorin’in bu beklenmedik önerisi Lorna’nın çok hoşuna gider. Ama onu gerçekte etkileyen şey, Udoorin’in söylediği şeyi ifade ediş şeklidir.

Udoorin, kızın annesini, tanınmış bir sorceress oluşundan, muazzam büyü gücünden ya da bir Rise olmuş olmasından dolayı elinde barındırdığı politik konumundan değil, Bari Na-ammen öncesi genç kızlığına ait kimliğinden ve zarafetinden vurmuştur..

Lorna, bu kaba saba görünümlü gencin kendisini bir daha şaşırtışından dolayı hafif pembeleşmiş, bir o kadar da mutlu bir ifadeyle bakar ona. Sonra annesine döner.

“Bu harika bir fikir, anne. Ve eminim Efendi Nimbletyne Tinkerdome da seni çok özlemiştir.”

“Serenity Home..”, diye tadına bakar Nadine.

 

 


enRise: eski (former) Rise.

Nadine ve cazibesi: Alor’Nadien ne (Nadine’nin Cazibesi, Lorna), Nadine ve kızı.

Malocchio: İtalyanca ‘Kem Göz’. Oyun terminolojisi açısından mel’un, yıkıcı ve neredeyse her zaman ölümcül olan, yasak bir büyü. Yapılması çok güç, ancak yapılabildiğinde, yapılış şekline ve yapanın niyetinin ‘içtenliğine’ bağlı olarak büyünün sonuçları, hedefin kalp krizi geçirmiş gibi olduğu yerde yığılıp kalması ile göğüs kafesinin tamamını dışa doğru parçalayacak şekilde kalbin patlaması arasında değişkenlik gösterebilir.

 

 

 
 

Annen için üzgünüm..

Timeline:

Lorna’nın annesi Nadine, grubu Bari Na-Ammen sarayının gizli geçitlerini kullanarak kaçırmıştır. Grup, saatler süren koşturmadan sonra, High Woods dışındaki bazı tepelerde saklanmış, şimdi ise high elf’lerin öz vatanı olan bu kadim ormanın yanışını seyretmektedir.

 

Bu hikaye, “Sana Themalsar’ı getirdim, baba..” dan
birkaç saat sonra, aynı günün batımında yer alır.

 

 

Duralım artık. Öyle görünüyor ki Rise olmak beni formdan düşürmüş”, diye acı bir şekilde gülümseyerek söylenir NadineUdoorin, kadın rahat oturabilsin diye kendi pelerinini çıkarıp yere serince, Lorna ona bakışlarıyla teşekkür eder.

Nadine, kızının yanından ayrılmayan iri gence uzun bir süre bakar. “Eveeet. Demek kızıma niyetlisin.”, diye ciddi bir sesle konuşur.

Udoorin bir anda olduğu yerde durur.

“O bana tahammül etmeye devam ettiği sürece..”, diye mırıldanır.

Udoorin’in babası, sert biri olmuş olsa da, gerçekte oğluna çok düşkün bir adamdır. Ne var ki Udoorin genç yaşta annesini kaybetmiş olmasından dolayı bazı yanları eksik kalmış gibidir. Özellikle bayanlara nasıl hitap etmesi gerektiği konusunda. Daha doğrusu onların yanındayken biraz daha rahat olmasını.. Sadece iki erkeğin yaşadığı bir evde Udoorin, bir annenin şefkat dolu eğitici elinden mahrum kalmıştır. Bu yüzden, ne zaman bir bayanla konuşsa, bunu ıkına sıkına yapmış, tercihler arasında hiç konuşmamak varsa, bu yolu seçmiştir. Belli ki Udoorin, bu konuda biraz yabanidir.

“Şanslı bir adamsın. Alor’Na’nın inadı kadar anlayışı da vardır.”, diye gülümser Nadine.

“Anneee..”, diye kızarmış bir yüzle söylenir Lorna.

“Seninle bu konuda sonra konuşacağız kızım. Şu anda annen meşgul..”, der ve Udoorin’in gözlerinin içine bakmaya devam eder.

“Şu anda bunun sırası mı, anne?”, diye hayıflanır Lorna. “High Woods saldırı altında ve Orkenler herkesi öldürüyor.”

“High Woods saldırı altında ve Orkenler herkesi öldürüyor ve bizim bu konuda yapabileceğimiz hiçbir şey yok güzelim. Hayıflanıp dizlerimi dövmek isterdim ama, baban daha biz tanıştığımızda kayıp bir vakıa idi. Ablasıyla olan çekişmesinde ne yazık ki sen de, ben de, Anglenna’da sadece birer dipnot olduk, o kadar.”, der acımasız derecede pratik bir yaklaşımla.

“Şimdi.. konumuza geri dönelim.”, der ve Udoorin’e döner. “Bilesin ki genç adam, Alor’Na’mı senden daha güzel ve zeki nice asilzadeler istedi de vermedim..”

“Lorna ikimize yetecek kadar güzel. Ve toplam zekamız burada ki herkesinkinden daha fazla.”, diye sessiz ama kararlı bir şekilde cevap verir.

Nadine’nin iki kaşı da havaya kalkar. Bir süre daha önünde zorlanan genci süzer ve “Aferim sana.”, diye ona gülümser. “Sade, dürüst, hiç düşünmeden verilmiş içten bir cevap. Kızımı sevdiğini görmek çok da zor değil. Ama onu kendinle bir bütün olarak görüyor olman.. bu gerçekten çok.. ay inanılır gibi değil.. doğru kelimeyi bulamıyorum bile. Belki de kendi evliliğimde hiç görmediğim içindir..”

Yaşına rağmen hala genç bir kızın güzelliğini barındıran enRise* bir an sessizleşir. Sonra delici bakışlarını yine Udoorin’e yöneltir. “Kızımın yanında olacaksın hep, değil mi? Bugün babasını kaybetti. Ama gerçekte onu hiç tanımadı. Kendisi içine kapanık, aşırı sessiz ve fevkalade inatçı bir kızdır. Buna rağmen her zaman onu koruyup kollayacak mısın?”

Udoorin, nadiren göstermeyi tercih ettiği sosyal cesaretini sergiler. Uzanır ve nazikçe Lorna’nın elini tutar, onu yanına çeker ve hiç sektirmeden “Evet.”, der kısaca.

“Sevdim bu çocuğu.”, der Nadine ikisine de gülümseyerek.

“O bir çocuk değil, anne..”, diye mırıldanır Lorna.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Lady, bir yandan daha ‘kim’ ve ‘niyet’ meselesine cevap bulamadığı Nadine’yi dinlerken, bir yandan da arkalarında bıraktıkları yanan ormanı ve ormandan gelen çatışma seslerine göz kulak olur.

Arada bir gelen harlı patlamalar, elflerin ortaya koydukları direnişin imzasını taşımaktadır. Küçük oyuncak askerlerı andıran dağınık elf grupları, üzerlerine çullanan iri Orken sürülerini vur-kaç taktikleriyle yavaşlatmaya çalışırken, arkalarındaki çocuk ve yaşlıların kaçmaları için onlara zaman kazandırmaya çalışmaktadırlar. Elfler için birçok şey söylenebilir, ama şu anda görünen manzara karşısında cesaretlerine hayran kalmamak mümkün değildir. Kadın, erkek – hiçbir fark gözetmeksizin, ormandaki bütün elfler o anda birer savaşçıdır ve hiçbiri çığlık atmaz, korku içerisinde kaçışmaz; okları, kılıçları, teberleri, glavyeleri ve büyüleriyle hepsi Orken sürülerinin üzerine bir şeylerle saldırmaktadır.

Tek sorun, bu yeterli değildir, o kadar!

“Zavallılar.”, diye söylenir Lady. Elflere karşı özel bir husumeti olmasa da, özel bir sevgisi de yoktur. Ama kimse Orken’lerin elinde parçalanmayı hak etmez, diye düşünür.

“Zavallı ahmaklar!”, diye düzeltir bir ses arkasından.

Lady dönüp baktığında, Nadine’nin hemen arkasından ormanda olup biteni seyrettiğini görür.

“Otuz yılımı verdim onları kabuklarından çıkarmak için. Direttiler ve çıkmadılar. Şimdi de ölüyorlar.”, diye garip bir şekilde konuşur Nadine. Sesinde sadece hüzün değil, mutlak kayıp ve emsalsiz bir hiddet vardır sanki.

“Laila.”, diye seslenir Lady. “Udoorin’i al ve uygun, saklı bir kamp yeri bul.”

“Kendi başıma daha hızlı bulurum, abla.”, der Laila.

“Tartışma benimle şimdi. Al Udoorin’i ve git. Kimse tek başına bir yere gitmeyecek artık. Hareket halinde Aager ve Inshala, Lorna ve Udoorin, Gnine ve Merisoul, Lenna ve Laila. Ben de Rise Nadine Hanımefendiye eşlik ediyor olacağım. Durduğumuzda ise, Merisoul ve Inshala, Laila ve Aager, Lorna ve Lenna, Udoorin ve Gnine. Rise hanım da benimle olacak. “, diye kati bir sesle konuşur. Lady’nin gruplamada yaptığı tercihlere bir kaç yüz ekşitmesi gelse de, asıl eşleştirme pek az kimsenin gözünden kaçar ve bu Aager’in takdirini cezbeder. Annesi için dile getirilmemiş imalardan dolayı Lorna rahatsız olur ama şimdilik sesini çıkarmamayı tercih eder..

Sonra Nadine’ye bakar ve “Hanımefendi. Konuşmamız gereken şeyler var.”, der.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yanan High Woods’a yukarıdan bakan tepelerin derinliklerinde Laila, belki bir zamanlar bir ayıya ait olabilecek, boş bir mağara bulur. Alışmışlığın verdiği serilikle izci kız, Udoorin ve Aager mağarayı temizler ve ortasında bir ateş yakarlar. Daha sonra Udoorin iri taşlar tedarik ederken Laila’da topladığı çalı çırpı ile mağaranın ağzını olabildiğince kapatıp gizlerler.

Bu esnada Inshala ve Merisoul battaniyeleri sererken, Lady de yanlarında taşıdıkları çuvallardan çıkardığı patates, soğan ve havuçları kesip-doğrayıp beraberlerinde getirdikleri küçük tencerenin içine atmaya başlar. Herkes olağan bir pratiklikle, kimse bir diğerinin ayağına basmayacak şekilde işlerini yapar ve enRise Nadine, Lorna ve Anglenna’ya sadece kenardan olanları seyretme işi düşer.

“Neden siz de yardım etmiyorsunuz?”, diye sorar Nadine kızı ve yeğenine.

“Bana bakmayın. Onları zehirlemek istemediğime daha yeni yeni inanıyorlar.”, der Anglenna.

“Bana yaptırmıyorlar. Prenses olduğumu bilmiyorlarken bile yaptırmıyorlardı. Bir sefer yemek yapayım dedim, sanırım pek beğenmediler çünkü bir daha istemekten imtina ettiler.”, diye hayıflanır Lorna.

Anglenna kenardan ‘fırk’lar.

“Ne? Gerçekten o kadar mı kötüydü?”, diye sorar Lorna.

“Lorna.. Senden nefret ettiğim günlerde, beni iyi hissettiren tek şey, yapıp da etrafındakilere zorla yedirdiğin yemeklerindi!”, diye gülmemek için zorlanır Anglenna.

“O kadar mı kötüydü?”, der Lorna, açıkça alınmış bir şekilde.

“Hayır. Hala o kadar kötü.. Udoorin’e acıyorum açıkçası. Resmen aç kalacak çocuk! Onun seni asla bırakmayacağına, çocuğun tabağını doldurdukça gıkını çıkarmadan yiyişinden anladım. Ama yerken ki yüz ifadesi paha biçilmezdi..”, diye mutlu bir sesle cevap verir Anglenna ama mutluluğunun zorlama olduğu görülmektedir. Belli ki Anglenna hala annesini düşünmektedir.

“Korkarım bu benim hatam.”, der enRise Nadine. “Sen küçükken eğitimin için sana o kadar yüklendik ki, en temel şeyleri ihmal ettik.”

“Yemek hazır. Herkes elini yüzünü yıkayıp gelsin. GNINE TINKERDOME! SÖNDÜR O PİS ŞEYİ HEMEN!.. O çubuğu burada yakarsan aldığım gibi kırarım onu..!”, diye parlar Lady.


Gnine Ninehundredandnintynine
Tinkerdome’un piposu

“Bir büyücü ile piposu arasına girilmez. Bunu bilmiyor musun, kadın?!”, diye homurdanır Gnine.

EFENDİM?“, diyen Lady’nin darağacı gibi sesini duyunca, “Yok bişi..”, diye cılız bir cevap verir ve hemen piposunu boşaltıp iç cebine saklar.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Eveeet. Sanırım herkes doydu ve biraz olsun dinlendi. Ve bazı şeyleri konuşma zamanı geldi..”, diyerek hiç uzatmadan, dolambaçlı yollara başvurmadan konuya girer Lady. “Bize olmasa da, en azından kızınıza bir açıklama borçlusunuz. Biz Lorna ile hiç beklenmedik koşullar altında tanıştık. Kendileri fevkalade hanımefendi bir kız olması bir yana, hepimizin sevdiği ve değer verdiği birisi. Ağırbaşlılığı ve dinginliği ile devamlı etrafına umut ve basiret yaydı. İçine kapanık ve çekingen olmasına rağmen bunu bize bir yük olarak taşıtmadı. Ama ben içten ağlayan biri gördüğümde bunu anlayacak kadar uzun yaşadım. Geçmiş günlerde ve özellikle de Bari Na-ammen sarayında gördüklerimden sonra, bunun sorumlusu olarak sadece iki kişi düşünebiliyorum ve yalnız bir taneniz buradasınız.”

 

Söylediklerini sakince söyler gözükmesine rağmen, kendisini tanıyanlar Lady’nin gerçekte çok kızgın olduğunun farkındadırlar. Lady, beraberinde olanları çocukları olarak gören biridir ve çocukları söz konusu olduğunda asla şaka yapmaz. Onu kızdıran şey de aslında budur; Lorna’nın annesi ve babasından gördüğü sorumsuz ve basiretsiz muamele..

 

“Benim için her şey otuz yıl kadar önce başladı. Şu işe bakın. Ben bile, sanki Bari Na-ammen’den önce yokmuşum gibi konuşuyorum.. Ondan önce Arcanton’u yenmiş ve def etmiş, görülmüş en güzel sorceress, zarafet abidesi Nadine Graciousward olarak tanınıyordum. Bunca yıl ve gördüklerimden sonra, bu sıfatlar o kadar anlamsız ve çocukça geliyor ki..”, diye acıyla eskiyi yad eder Nadine. Bir süre zihnini toparlamaya çalışıyormuş gibi durur, sonra devam eder.

“O zamanlar ben de bir grup maceraperestle beraber, o iblis senin, bu zindan benim, dolaşıp kötüleri yok edip yanlışları düzeltiyorduk.. Ben ve birkaç dost.”

Nadine’nin burnunun ucu kızarır ve gözleri dolar.

“Bu yüzden Delia, Lord Paladin Delia Karakash, öldürüldüğünde bunun anlamı benim için çok daha.. farklı oldu. O, ben, birkaç arkadaş ve senin amcan..”, der Gnine’a bakarak. “..evet. Senin amcan, Nimbletyne TİNKERDOME! Nerede bir sorun olmak üzereyse, altından bir Tinkerdome çıkıyor mutlaka.”, der hüzünlü bir şekilde gülümseyerek.

“Amcam hiç maceralara gitmedi ki? Nereden tanıyorsunuz onu? Bu imkansız bir şey!”, diye hayret eder Gnine.

“Aaaa.. en sevdiği yeğeninden bile sır saklayacak biri ancak Nimbletyne olabilirdi. Ama her grubun bir hırsıza ihtiyacı vardır!”

Udoorin mağarayı sarsacak bir kahkaha atar. “Biliyordum! Biliyordum onda bir şeylerin kitabına uymadığını! Nerede bir sorun çıksa, onu köşelerde bir yerde görürdük.. Babam buna bayılacak!”, der mutlu bir şekilde.

 

Laila ve Lady de hayretle Gnine’a bakarlar. Ama işin gerçek içeriğini Aager anlar; bunca yıl Serenity Home istihbaratıyla uğraşan kendisine bile çaktırmayacak kadar geçmişini ve ne olduğunu saklayabilen yaşlı hırsıza saygı duyar.

Dahası, Gnine’ın Sim Town ve Arashkan’da amcası kılığında dolaşması dolayısıyla başına gelenler bir anda anlam kazanıverir!

 

“Tabii, bu yıllar önceydi. Yaptığı en son iş, kendisi için bile biraz fazla çetrefilli idi ve bacağını sakatladı. Buna rağmen devam etmek niyetindeydi ama kardeşinin, ailesiyle beraber Tinker Hills’de bir göçükte öldüklerini duyunca onun için bütün eğlencenin tadı kaçmış oldu. Kahrolmuş bir şekilde, kardeşi ve ailesinden hayatta kalan tek kişi olan yeğenini bulmak için bizden ayrıldı. Daha sonra duyduk ki, onu bulmuş ve onunla beraber pek de tanınmadığı, Serenity Home denen bir kasabaya yerleşmiş.”, diye yılları derleyen bir ifadeyle anlatır Nadine.

“Delia ve ben.. biz o zamanlar çok yakındık ve.. bir birimize çok.. bağlıydık. Bana öyle bakma kızım. Bunlar babanla tanışmamızdan çok önce olan şeyler. Ama birden Arcanton belası hortlayıverdi. Kimse o kaçık büyücüye bulaşmak istemiyordu. Ahmak, iblis kapısı açmanın bir yolunu bulmuştu ve ivedilikle durdurulması gerekiyordu. Onunla yüzleştik ve yendik. Ne var ki, Delia onu şehir mahkemesine teslim edip suçlarının cezasını çekmesini istiyordu. Gerçekte ise, Arcanton hapiste tutulabilecek biri değildi. Halen onu zapt edebilecek bir hapis olduğunu sanmıyorum. Delia ile tartıştık ve Arcanton bundan istifade kaçmaya çalıştı. Üç arkadaşımı kaybettim o gün. İkisini kaçmaya çalışan Arcanton öldürdü, Delia’yı ise Arcanton’u ben cehenneme ‘def’ edince kaybettim. Ayrıldık ve bir daha görüşmedik. Çok istedim.. Bilemezsiniz ne kadar çok istediğimi.. ama kendimde o cesareti bulamadım. Ben babanla tanışıp evlendiğimde aradan yıllar geçmiş oldu.

Sonra Delia, Karcass belasını öldürdü ve Durkahan Kalesi ve Şehrinin Lord Paladin’i oldu. Halbuki masa başı işi, onun en korkulu kabusuydu..”, der Nadine, hüzünlü bir gülümsemeyle. “Yıllar sonra duydum ki evlenmiş ve bir kızı olmuş.. ve Delia’nın kızıyla benim kızım, Nimbletyne Tinkerdome’un yeğeniyle beraber, rahmetli teyzen Silendenien’in meşhur yayını taşıyan bir izci, bir Drashan kaçaklısı, bir kasaba şerifinin sınanmamış oğlu, bir iblis, Argail Smitefast’in torunu ve ‘la Fey’ adında küçük bir kız, kocamın —muhteşem Grandaleren ve ordularının— beceremediğini başarmışlar; Themalsar’ı yok etmişler. Bu.. o kadar ironik bir şey ki..”, der ve yüzünü elleriyle kapatır.

“İyi misin, anne?”, diye annesinin yanına gelir Lorna.

“İyiyim güzelim. Sadece anılarım.. o kadar yorgunlar ki..”, der Nadine ellerinin arasından.

“Yollarımız Delia ile ayrılınca, ben bir serseri gibi, başıboş bir şekilde yalnız takılmaya başladım. Kendimi o kadar yalnız ve boş hissediyordum ki.. İşte o sıralar High Woods Ri’si Grandaleren’in daveti geldi. Açıkçası ben gitmek istemedim ve belki vazgeçer umuduyla uzun bir süre ertelemeye çalıştım ama baban ısrarlıydı. Ben de en sonunda kabul ettim. Baban istediğinde ikna etmesini iyi bilen biriydi.

Kendisine daveti için teşekkür edip, beraber bir akşam yemeğinden sonra ayrılacaktım.. Niyetim buydu. Ama işler çok farklı gelişti. Başta her şey çok güzeldi. Ama her zaman içimden ‘Neden?’, diye sordum. Bütün meziyetlerime ve cazibeme rağmen, neden bir high elf Ri’si bir insanla evlensin ki, diye sormadım değil. Otuz yıl sonra sebebini öğrenmiş oldum, sanırım..”, der ve sessizce ağlar.

Lorna annesine sarılır.

Merisoul, arkada oturduğu yerden kalkar ve ikisinin yanına gelir. Beklenmedik zamanlarda, beklenmedik davranışlarından birini daha sergiler; bulundukları mağaranın imkan verdiği sınırlı alanında kanatlarını açar ve önünde duran anne ve kızını kanatlarıyla sararak onları kucaklar.

Merisoul, kendisini hayretle seyredenleri umursamaz ama Lady’ye bakar ve “Doğruyu söylüyor. Ve duyguları da en az kızının ki kadar samimi!”, der.

“Teşekkür ederim Merisoul. Senden bunu istediğim için özür dilerim.”, der Lady, içi biraz olsun rahatlamış bir şekilde.

Lorna annesinden ayrılır ve yüzünde tam bir şok ifadesiyle Merisoul ve Lady’ye bakar. “Bizi.. Bizi kandırdınız..”, der, tam bir hayal kırıklığıyla.

Lady öne çıkar ve Merisoul’u sahiplenir.

“Hayır, sevgili Lorna. Seni asla aldatmadık, kandırmadık ve senden hiçbir zaman da kuşku duymadık. Ama Arashkan da olanlardan sonra, kimseye güvenmemiz için bir sebebimiz yoktu. Ve anneni sen tanısan da, biz tanımıyoruz. Dahası, seni baban itelemiş olabilir. Ama annen de buna göz yumdu. Ona güvenmemiz için herhangi bir sebep bulamadım açıkçası. Aklıma, Merisoul’un eşsiz kabiliyetlerinden biri geldi; ‘duygu okuma’.. Anneni okudu ve duygularını tasdik etti.”, diye açıklar.

Lorna ne diyeceğini bilemez gibi öylece durur. “Seni dostum sanmıştım..”, der Merisoul’a yarı ağlamaklı bir sesle.

“Dost..”

..der Merisoul ve durur. Succubi melezi, sanki ilk defa yediği bir şeyin tadını değerlendiriyor gibidir.

Neden sonra yukarı bakar ve “Bir ölümlü beni ‘dost’ kabul etti. Bu sayılıyor, değil mi?”, der, gizemli bir şekilde.

Lady ise iş gereksiz yere çığırından çıkmaması için atılır. “Sevgili Lorna. Lütfen. Bu sana karşı yapılmış bir şey değil. Aslına bakılırsa annene bile karşı yapılmış bir şey değil. Güvenceye ihtiyacımız vardı, onu da bulduk. Akledip Arashkan’da bunu değerlendirmiş olsaydık, belki olaylar çok daha farklı gelişirdi, öyle değil mi?”

“Onlar haklı kızım.”, der Nadine, burnunu çekerek. “Ancak kurnazlığınıza hayran kaldım, Lady. Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi..”, diye de takdirini saklamaz.

“Sadede gelmek gerekirse..” diye devam eder kadın. “..babanla evlendim ve bir anda kendimi saray entrikaları ve ablasıyla arasındaki bin yıllık husumetin içinde buluverdim. Ve zamanla onun herkesi ikna ettiği gibi bir sorceress değil, bir warlock olduğunu öğrendim.”

İMKANSIZ! Annem benim ve sizin gibi bir sorceress idi!”, diye ünler Anglenna.

“Üzgünüm sevgili Anglenna, ama bu doğru değil.. Belki çok, çok eskiden, yüz yıllar önce öyle idi, ama ben onunla tanıştığımda artık bir sorceress değildi. Sanırım bunu Grandaleren de biliyordu.”, der Nadine ve kızına dönerek “Bu yüzden ikimizde sen bir warlock olunca o kadar tepki gösterdik. Ne yazık ki, birbirimizin bildiğini bilmiyorduk, dolayısıyla tepkilerimiz makul bir seviyede olmadı. Sen, birbirinden bağımsız ama aynı istikamette, iki aşırı tepkiyle bir anda muhatap oluverdin. Baban, ablasından dolayı, ben ise teyzenin seni etkilemiş olabileceğinden korktuğum için.. Babanla da oturup doğru düzgün pek bir şey konuşmadığımız için, ikimiz de gerçekte neler olup bittiğini asla öğrenemedik. Zaten sen gittikten sonra da hiç konuşmadık.”, der enRise.

“..ve her şeyin senin açından patlak vermesinin altında yatan sebep ise, teyzendi. Hiç farketmeden ailemizi mahvetti. Kadının Bari Na-ammen’e yanlışlıkla verdiği zarar, bilinçli olarak gösterdiği çabalardan daha büyük oldu.”, diye ekler. Sonra Anglenna’ya bakar.

“Annen için çok üzgünüm, sevgili yeğenim.”, der içtenlikle. “Angrellen zeki bir kadındı. Yapabileceği onca iyiliğe rağmen, sırf kardeşine duyduğu, bitmek tükenmek bilmeyen husumetinden dolayı, yapmamayı tercih etti. Aynı sebepten dolayı da yanlış varlıklarla gizli anlaşmalar yaptı ve ahmak kocamla farkında olmadan, Bari Na-ammen’i yok ettiler.”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Nadine’nin son sözleriyle mağaraya opresif bir sessizlik çöker..

Merisoul Xyrotwu gözlerini kısmış, bir yandan, yaşına rağmen güzelliğinden ve zarafetinden pek az şey kaybetmiş olan kadına, bir yandan da sessizce Anglenna’yı süzmektedir. Kimsenin fark etmediği, kızın gözleri gerçekte bir iç çatışmayı saklamaktadır. Neden sonra, yapması gerektiği şeyin kaçınılmaz ve nihai noktasına varmışcasına, melezin küçük omuzları çöker, kaşları ağlamaklı bir şekilde bükülür ve alt dudağını pörtletir, zira kimsenin bilmediği gerçek; Xyrotwu’nun, içinde bulundukları mağarayı paylaştığı ölümlülerle beraberliği ve onlarla yaptıkları bir şekilde hasıraltı edilebilirken, bundan sonra ağzından çıkacaklar, onun kaderini de, tarafını da, küçük bir kızken Ad Ara adındaki bir meleğin ona bahşettiği ‘son nefesi’ ile sadece içsel bir şekilde hissettiği, ama hiç bir zaman tam olarak anlayamadığı ‘sevgi’ denen şeyi kimlere vermeyi seçeceğini de mühürlemiş olacaktı.

İşin şaşırtıcı yanı kendisini, paylaştığı mağaradakilere hiçbir şekilde borçlu hissetmemesiydi..

Merisoul bu konuda istemsizce duraklar zira az evvelki tespiti tam olarak doğru değildir..

Lady.. Lady bir Tapınak Koruyucusu idi ve kendisi gibi bir iblis tohumunu aforoz edip cehenneme geri gönderebilecekken bunu yapmamıştı. Dahası, bir tapınak muhafızı olarak bunu yapması gerekirken yine de yapmamıştı.

Gnine.. O bücür güç istediğinde ona ‘adını’ vermişti —en azından bir kısmını. Ama o bücür bunu değerlendirip kendi çıkarı için kullanmamıştı. Halbuki ona verdiği kısmi isimle bile cüce, Merisoul üzerinde güç iddia edebilirdi.

Hiç bir zaman kendisini istekli bir şekilde muhatap almamış olan izci kız Laila bile, onun gerçekte ne olduğunu bilmese de, hiç şüphesiz bazı kuşkuları vardı mutlaka ve bu konuda ondan beklediği gibi sırtına saplanması gereken oku, bir türlü yayından fırlatmamıştı.

Lorna ise kendisine sevgi ve saygı dışında bir şey göstermemişti. Yetmiyormuş gibi bir de kendisini bir ‘dost’ kabul etmişti..

Inshala.. Sevgili küçük Inshala.. Etrafında olup bitenlerin çoğunu anlamasa da, kendisinden korksa da, umarsızca, kör bir cesaretle onu —bir iblisi— korumuş ve bunun acısını çekmişti..

Şapşal Udoorin bile.. Önüne çıkan her şeyi olabilecek en küçük parçalarına indirgeyen Udoorin bile ona her zaman nezaket göstermişti.

Ve o pis adam.. Aager! Evet, kendince Merisoul’a bir sınır çizmiş ve sevgili Inshala’sını sahiplenmişti ama, sevgi bu değil miydi zaten; bir şekilde karşılıklı sahiplenme? Dahası, onu anlamak için de çaba göstermişti. Evet, belki bunu ‘Serenity Home güvenliği’ için yapmıştı, ama Merisoul bunun kötü bir bahane olduğunu anlayabilecek kadar o adamı okuyabilmişti. Özellikle Inshala’dan sonra, adamın iç dünyası tamamen değişmişti. Ama en nihayetinde adam, çözemediği bu succubi melezine ‘güvenmeyi’ seçmişti..

 

Hayır.

Merisoul paylaştığı mağaradakilere hiçbir şey borçlu değil, değildi..

Onlara ÇOK ŞEY borçluydu..

 

Acaba..

Acaba Ad Ara, bunların hepsini hesaplamıştı da Merisoul’un efendisinden öcünü bu şekilde mi alacaktı?

HAYIR!, diye düşünür Xyrotwu.

O ‘nefesi’ hissetmişti ve kendisi gibi hislere ve hislerin nüanslarına ayık bir yaratık için bu gözden kaçabilecek bir ayrıntı değildi.

O nefesin içinde sadece katışıksız, karşılıksız, koşulsuz, engin ve sonsuz bir ‘sevgi’ vardı.

O nefesin içinde Ad Ara’nın bin altı yüz yıl çektiği acılardan, gördüğü eziyetlerden kendisinde muhafaza etmeyi başardığı tek şey vardı.

O nefesin içinde asla unutmadı, unutamadığı ve unutmayacağı, zihinsel sarayının derinliklerinde, annesinin portresinin arkasında gizlediği kasanın içinde sakladığı ve ‘Arşiv No. ARZME-0000001olarak muhafaza ettiği ‘SIFIR BİR’ vardı.

 

O nefesin içinde Ad Ara’nın kendisi vardı..

 

‘Sıfır İki’ kararını verir ve bu şekilde kendi cinayetini de işlemiş olur.

Mağaranın içinde, küçük, yılmış, sonu feci bir ölümle biteceğinden kati olarak emin olan bir ‘veda’ sesi fısıldar;

 

KARDAX’ TRAKXA..

 

 

 

 


 

enRise: eski (former) Rise.

 

 

 
 

Sana Themalsar’ı Getirdim, Baba..

Timeline:

High Woods’daki saklı high elf şehine varılmış ve Alor’Nadien ne (Lorna), babası ve Bari Na-ammen Ri’si Grandaleren Feymist’in yüzleşme zamanı gelmiştir.

Taht salonu tıka basa high elf soylularıyla doludur ve herkes, kendisini Lorna olarak dünyaya tanıtarak özünü reddeden prensesin açıklamalarını dinlemek için merakla bekleşmektedirler.

Bekleyenler arasında, yüzünde pek de gizleyemediği bir zafer ifadesiyle, Anglenna’nın annesi High Lady Angrellen de bulunmaktadır..

Bu hikaye, Arashkan şehrinde olan olaylar ve şehrin yok edilmesinden sonra yer alır.

 

 

Muhteşem taht salonunun ikiz kapıları açılır, altın işlemeli mor renkler içerisinde altı muhafız içeri girer ve ardından Bari Na-ammen Ri’si Grandaleren ve Rise’si Nadine içeri girerler.

Eşinin elini nazikçe tutmuş olan Ri, ağır, gösterişli adımlarla tahtına yaklaşır, eşini kendi tahtının yanındaki tahta yönlendirir, sonra da kendisininkine kurulur.

Ri Grandaleren Feymist, yaşına rağmen güzelliğinden pek az ödün vermiş bir elftir ama fiziksel görünümü, artık anlamsızlaşmış gibidir. Gözlerinde bıkkınlık ve usanç dışında, sanki derinliklerinde melun bir ateş yanmaktadır. Oturduğu tahtında etrafındakileri hiç umursamadan kıyafetleriyle ilgilenir; altın ve beyazlardan oluşan kraliyet cübbesini düzeltir, bir eliyle neredeyse beyazmış gibi görünen uzun, sarı saçlarını arkaya atar, tacını düzeltir, parmaklarındaki yüzüklerle oyalanır, bir şey düşünüyormuş gibi poz verir ve temelde önünde duranlara bakmadan ve onların varlığını umursamadan bu şekilde birkaç dakika geçirir. En sonunda yanında oturan Rise hafifçe boğazını temizleyerek onun uyarır.

Yanında oturan Rise Nadine Graciousward Feymist, tarifi zor bir kadındır. Muhteşem görünümü, sadece alımlı yüzü yada dolgun fiziğiyle sınırlı değildir. Bu kadının güzelliği ayrıntılarda daha belirgindir. Kadın sadece güzel değil, aynı zamanda fevkalade çarpıcı ve etkileyici yüz hatlarına sahiptir. Nevarki Nadine’yi ‘büyüleyici’ yapan gerçekte bunlar değil, hareketlerindeki ekonomik zarafettir. Nadine Graciousward, bir insan olmasına rağmen, her nasılsa yanındaki elften çok daha asil ve konumunun sahibi gibi tahtında oturmaktadır. Kocası üstü başıyla uğraşırken, o ise önünde duranların ayrıntılarını çoktan görmüş ve aralarındaki hikayeleri okumuş gibidir.

Nadine önce kızına bakar ve ister istemez gözleri dolar. Kızı, aylar öncesine kıyasla daha da incelmiş ve erimiş gibidir ama ondan geriye kalan, artık bebek yağlarından kurtulmuş, daha kararlı, muhtemelen çok daha inatçı, çelik bakışlı biridir. Sevgili Lorna’sı oldum olası ciddi bir kız olmuştur. Ne var ki şu anda önünde duran kız, baktığı şeyleri değil, daha da ötesini gören bir ifadeyle babasının, onunla ilk tanıştığı anki kopyası gibidir.

Lorna güzelliğini annesi olduğu kadar babasından da almıştır. Göz rengi, çok hafif çilli burdu ve küçük ağzı annesininki gibidir. Çok uzaklara bakan ifadesi ise babasını andırırken, sevgisi, samimiyeti, tutkusu, şefkati, içine kapanık olmasına rağmen etrafına yaydığı umut ve dinginliği, doğal zarafeti ve içsel cazibesi ise tamamen kendisindendir.. Nadine içini çeker. Küçük bebeği büyümüş ve daha küçücük bir kızken vadettiği güzelliğine ulaşmıştır. İç çekişi, bugünkü karşılaşma her nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, onu artık burada tutamayacağını anlamasındandır..

Onun hemen arkasındaki, aralarında ancak belirgin bir anlayış ortaklığının müsaade edebileceği bir yakınlıkta duran, kızına yapılabilecek en ufak hakarete, muazzam bir farkla ve olabilecek en kanlı şekilde cevap vermek için sadece bahane arayan iri gence bakar. Genç adam elf standartlarına göre pek de yakışıklı değildir ve bu Nadine’yi biraz şaşırtır. Kızına bu çocuk göz kulak oluyorsa, demek ki Alor’Na’sı onda yüzeysel ve geçici bir çekim değil, başka meziyetler bulmuş olmalıydı. Nadine, gencin çok kısa bir anlığına kızına attığı bakışı görür ve aradaki bağları kurar. Gencin kıza anlık bakışında bile yüzünün kızarmasından, çocuğun içine düşmüş olduğu vehametini ve kızı karşısında tam anlamıyla kayıp bir vakıa olduğunu görür ve içinden mutlu bir şekilde geçirir, ‘Belki de Alor’Na’m benden şanslı çıkar. Arkanı yaslayabileceğin ve güvenebileceğin birisini bulmuş olmana ne kadar sevindiğimi bilemezsin bebeğim. Ne yazık ki bunların ikisi de bana verilmedi.. ama görüyorum ki sen bulmuşsun. Bulduğun şeyi tut ve ona sımsıkı sarıl!

Rise grubun diğer üyelerini de gözden geçirir. Nadine, Anglenna’yı yakinen tanır.. Kızın zeki olduğunu, daha ilk tanıştıklarında fark etmiştir. Ne var ki annesinin kızın üzerindeki etkisi katidir. ‘Anasının küçük, süslü papağanı‘, diye geçirir içinden üzülerek, zira elindeki muazzam potansiyele rağmen, o güne kadar Angrellen ne dediyse, Anglenna da onları tekrarlaması dışında kendisine özel hiçbir varlık göstermemiştir.. ‘Belki annesinin gölgesinden ayrılmış olması ona yaramıştır.‘, diye umut eder.

Nadine, Anglenna’nın annesi Angrellen’den korkmaz. Geçmiş otuz yılda onunla sayısız defa yüzleşmiş ve her defasında da üstesinden gelmiştir. Yaptıkları en son atışmada, ‘Sanırdım ki senin gibi bin beşyüz yıl yaşamış biri, biraz daha akıllı olurdu.. Görüyorum ki yaşın sana beraberinde bilgeliği de getirmemiş!‘, demiş ve suratı kıpkırmızı kesilmiş kadını başından savmıştı. Bu olay, o kadınla en son konuşması olmuştu. Angrellen konusunda kendisini tedirgin eden tek şey, kadının uslanmaz ve usanmaz kini ve inadınır..

Gözleri dişi dwarf’a takılır. Dwarf’ın yüzünde, hiçbir saçmalığa tahammül etmeyeceğine dair kati bir ifade vardır. Nadine dwarfları sever, zira çoğunluğu ya ak, yada karadır. Edindiği bilgilere göre bu dwarf, meşhur Serenity Home kasabasının yetkin tapınak koruyucusu, Lady Magella olmalıdır. Bu da onu ‘iyi’lerden yapıyor olmalıydı. Dwarf’ın etrafına yaydığı güven ve hayal meyal hissedilir kutsal nitelik bile kızının doğru kişilerde arkadaşlık bulduğu iç rahatlığını verir.

Rise Nadine, izci kızı ve yanında duran gnome’u süzer. İzci kılık kıyafeti konusunda belli ki umarsızdır, ama oldukça alımlı, cüretkar bir güzelliğe sahiptir ve bulunduğu yere rağmen, kimliğini bir kalkan gibi bürünmüş, etrafındakilere kafa tutarcasına bakmaktadır. Nadine iç çeker ve ‘Elflerden dilin mi yandı güzel kız? Dert etme, benim de yandı!‘, diye hicveder içinden. Nadine açısından işin sevindirici yanı, bu güzel, alımlı izci, kızı gibi bir yarı elftir. Rise bundan dolayı mutlu olur. Kızının, kendisi gibi yarı elflerle karşılaşmış ve onlarla arkadaşlık etmiş olduğunu görmesi içini rahatlatmıştır. Kızının sessiz ve içine kapanık oluşunun en büyük sebebinin, etrafında kendisiyle özdeşleşebileceği dengi elflerin olmayışı olduğundan her zaman rahatsız olmuş, bu yüzden onunla olabildiğince zaman geçirmiştir.

Ve bir gnome. Tabii ya.. Ortada bir sorun varsa, bir gnome nasıl eksik olabilirdi ki?‘, diye buruk bir gülümsemeyle geçirir içinden. Gnome, bütün Bari Na-ammen sarayının ihtişamını tek bakışla içine çekmiş, kullanılabilir en küçük parçalarına ayırmış, teker teker incelemiş, elde ettiği analiz sonuçlarını, muhtemel kimyasal tetkikleriyle birleştirip tahminleriyle kıyaslamış ve aradaki farkı pek de ilgi çekici bulmamış bir mucidin burun kıvıran ifadesiyle etrafına bakmaktadır. Dahası, avucunu kaşıyıp durmasından, aklından yapmayı düşündüğü ve muhtemelen de sadece kendisinin komik bulacağı, abuk sabuk bir şeylerin geçtiği kesindir, çünkü yanında duran izci kız devamlı onu dürtüp durmaktadır!

Onların arkasında, omuzlarının üstünden görünen, kuzguni kanatlı bir yaratık —bir kız— durmaktadır. Kız, Nadine’ninkine bile kafa tutacak bir güzelliğine sahiptir. Nadine’nin kuşku götürmez, dünyevi güzelliğine, kızı Alor’Na’sının şeffaf, büyüleyici cazibesine, izci kızın kafa tutan, yırtıcı çekimine, yeğeni Anglenna’nın ise ‘ulaşılamaz buzullar’ı andıran soğuk, mesafeli ve keskin güzelliğine karşın, bu kızın güzelliği uhrevidir. Kız etrafına saf gözlerle bakınmaktadır ve arkadaşlarının kaçınılmaz tedirginliğinden tamamen beri bir şekilde durmaktadır.

Eyvahlar olsun!‘, diye hayıflanır içinden Rise. ‘Saraya bir iblis mi getirdin kızım? Baban bundan hiç hoşlanmayacak..

Nadine, iblisin arkasındaki son iki kişiyi süzer. Biri karalar içerisinde, etrafında olan herkesi —ama herkesi; geçtikleri koridorlar ve salondaki muhafızları, danışmanları, diğer asilleri, yukarıda, balkonda gizlenmiş okçuları ve kalın, kadife duvar perdelerinin arkasında yer alan ek muhafızları, ortalıkta dolaşan hizmetçileri ve yardımcıları da dahil, HERKESİ— sayılarını, silahlarını, potansiyel saldırma sıralarını, kapasitelerini ve gözlerindeki niyeti acımasız bir ekonomiyle süzmektedir. Belli ki bu adam politikanın kendisiyle değil, oluşturabileceği potansiyel sonuçlarıyla ve bunlara karşı alabileceği önlemlerle ilgilenmektedir. Karalar içindeki adamın kurduğu plan her ne ise, ardında olabildiğince çok ceset bırakacak bir plan olduğu kesindir!  ‘..Ve paralı kesiciler mi?, diye geçirir içinden. Ama sonra, çok kısa bir anlığına adamla göz göze gelir ve adamın başını anca fark edilir bir şekilde, ‘hayır’ anlamında salladığını görür. ‘Demek paralı kesici değilsin. Nesin peki?‘, diye merak eder.

Adam, çok hafif yana kayar..

Nadine’nin gözleri, onun arkasına saklanmış ve önünde duran adamın koluna yapışmış küçük, sıskası çıkmış kıza takılır.

 

Bu kız..

Nadine bu kızla daha önce karşılaşmamıştır ancak rüzgarlar tıpkı bu kızın tarifine uyan birinin adını fısıldamıştır ona.. la.. la fey.. LA FEY!

Bu küçücük kız Inshala ‘la Fey’ Frostmane olmalıydı!

 

Ah Alor’Na’m.. la Fey senin dostun ise, başka dosta ne gerek var! O kızın adını ve yaptıklarını rüzgarlar ve yağmurlar, ağaçlar ve çiçekler, kurtlar ve geyikler, kartallar ve kargalar, dinlemesini bilen herkese taşıdılar..

Nadine Graciousward, bir anda geleceği görür gibi olur ve korkar.

Kızının, böylesi bir grubun parçası olmasının bir rastlantı değil, kaderin müdahalesi olabileceği konusunda kati bir inanış oluşur içinde. Ve inatla kızına bakmaktansa üstü başıyla ilgilenen kocasını dürter..

 

 

Ri Grandaleren Feymist, yavaşça başını kaldırır ve uzun bir süre sessizce önünde duranlara bakar. Durgun gözleri, grubun her üyesini teker teker inceler ve en sonunda kızına bakar ama bir şey söylemez. Rahatsız edecek kadar uzun bir süre kızını inceler ve neden sonra bıkkın, yorulmuş ve kızgın bir ifadeyle konuşur;

“Saraydan kaçtın Alor’Nadien ne. Bu sana ne getirdi? Hepimizi bu şekilde teşhir etmeye değer miydi? Bu rezilliğe gerek var mıydı? Yetmiyormuş gibi, benliğini ve aslını reddedip kendine başka bir isimle çağırarak bizleri utandırman gerekli miydi?”

Babası konuşmaya başlayınca, Lorna başını yere eğmiştir. Anca duyulur, yumuşak sesiyle ona cevap verir;

“Ortada bir rezillik varsa bunun mümessili ben değilim, baba. Ben yolumu seçtim ama yolunu seçen herhangi bir elf’e gösterilen tahammül ve saygı bana gösterilmedi. Bunu yaparak farkında olmadan beni elflerinden daha az görmüş olmadın mı, baba? Onların sahip oldukları haklara da sahip olmadığımın vurgusunu yapmış olmadın mı?

Hoşnutsuzluğunu genele ilan ederek, bir baba ile kızı arasındaki kalması gereken bir meseleyi, bu olayda hiçbir aidiyeti olmayanların, kendilerini buna dahil etme yüzünü ve cesaretini onlara vermiş olmadın mı?

Bunu yaptığın anda bir çatışmanın kaçınılmaz olacağını bilmene rağmen, yine de yaptın.. Bu çatışmanın hiç gerçekleşmemesini istediğim için ayrıldım.. Elflerine verdiğin hakları benden esirgediğin için ayrıldım, baba. Ve beni elflerinden gayrı gördükten sonra artık sadece annem için Alor’Nadien ne (Nadine’nin Cazibesi) olarak kalabilirdim ama halkına Rise olamazdım. Bunu sen kendi elinle yaptın, baba..

Geri geldiğimde seni ve annemi bir daha görmek ve aramızda sevgi ve saygının hala var olduğu bilmeye ihtiyacım olduğu için ve bir barış olmasını umduğum için geldim.. Buraya Arashkan halkını neden yalnız bıraktığınızı sormaya geldim. Onlar saldırı altındayken, neden güvenli bir mesafeden seyretmeyi tercih ettiğinizi sormaya geldim. Ve neden kıyımdan kaçan Arashkan mültecilerini hudutlarından def ettiğinizin hesabını sormaya geldim, baba.. Ama görüyorum ki, buraya gelişim sadece seni son bir defa görmüş olmak içinmiş.. Zira komşuları öldürülürken buna sessiz kalan bir Ri’nin kızı olamam. Ve ben Alor’Nadien ne olamayacaksam, burada bana bir yer yok, baba..”

Alor’Nadien ne Feymist’in sesi bütün salonda çınlar ve Bari Na-ammen’in ve High Woods elflerinin son prensesi, kahır dolu bir cesaretle deklere eder;

“Veliahtlık hakkımı sevgili ablam ve kuzenim, High Lady Anglenna’ya bırakıyorum!”

Salon bir anda derin iç çekişler ve hayret nidaları ile çalkalanır. Bir anda herkes konuşmaya başlar ve ortalık karışır. Rise Nadine’nin yüzünde şok ve hayret ifadesi belirirken, Grandaleren’in yüzü ise tamamen kararır.

Neden sonra Grandaleren bir elini kaldırır ve salon sessizleşir. Tamamen bıkkın, tükenmiş ve kayıp bir ifadeyle;

“Buna değdi mi peki? Güttüğün yol seni halkından etti. Buna karşılık ne kazandırdı?”

Lorna başı eğik bir şekilde “Onlar her zaman benim halkımdı. Onları elimden sen aldın, baba.. Nevarki Arashkan halkını def ettiğinde, burada asla bir yerimin olamayacağını da bana söylemiş oldun. Ben bir elfim, baba. Ama ben aynı zamanda bir insanım. Ve öyle görünüyor ki senin ülkende insanlara yer yok!”, der fısıltı gibi bir sesle.

Ve geldiklerinden beri ilk defa Lorna eğik başını kaldırır ve doğrulur. Kızın gözleri sanki içten bir ateşle yanmaktadır. Babasına bakar ve sesi bütün taht salonunda yankılanır;

“Ne kazandırdığına gelince; buradaki bütün elflere tanınan özgür irade hakkım ve bana saygı duyan sevgili dostlarım dışında hiçbir şey..

Ama sana ve halkına elim boş gelmedim..

Sana onurunu getirdim..

Sana Themalsar’ı getirdim, baba..”

Lorna sağ elini pençe yapar ve Thelmasar’ın ruhunu cesedinden kopardığı zaman yaptığı hareketi yineler ve yerden kapkara, kötürüm bir duman eşliğinde bir şey yükselir. Salondaki elf muhafızlar bir anda silahlarını çekip atılacakmış gibi ileri doğru meylederler ancak derin, kaynayan, vahşi bir ses taht salonunun pencerelerini titretecek şekilde gürler;

“KİM PRENSESE DOKUNURSA ÖLÜR!”

Udoorin, iki elinde de dev baltaları olduğu halde, önünde duran kızı kuşatmış, yüzünde, az önce söylediği şeyi yapacağına dair hiçbir kuşku bırakmayan bir ifadeyle durmaktadır!

Salon sessizliğe bürünür.

Neden sonra çok derinlerden gelen ölü, metalik bir kıkırdama duyulur.

 

 

Aaaaaa… Grandaleren.. uzun zaman oldu.”, der, Lorna’nın çağırdığı kirli dumanın içinden peyda olan Themalsar’ın lanetli ruhu.

“Bakıyorum halkına Ri olmuşsun. Merak ediyorum, bunu hangi sayısız başarısızlığından dolayı sana verdiler? Hangi ahmak senin gibi beceriksiz bir komutanı, göçmüş babana Ri olarak önerdi?”

Yerinde taş kesilmiş Grandaleren, ‘hayalet görmüş’ gibidir! Neden sonra dili çözülür ve kati bir sesle ona cevap verir;

“Ben seninle savaştım ve seni yok ettim!”

“Hayır yaşlı adam.. Ne olacağını bildiğin halde yine de ölüme gönderdiğin elflerin benimle savaştılar. Sen ise babanın sana verdiği şeref muhafızlarının arkasından, askerlerinin katledilişlerini seyrettin.. ve duvar süslerimi kırmanız dışında da gerçekte hiçbir şey başaramadın. Küçük kız kardeşin bile senden daha erkekti. O ve lanet izcilerinin yaptıkları baskınlar olmasaydı, savaş sürdüğü kadar sürmez ve sen, küçük ittifakınla beraber daha ilk yıl yok edilmiş olurdunuz. En sonunda o dişi elfi pusuya düşürüp öldürdüğümde hepinizin etrafı sarılmış olarak avucumun içine, tam istediğim yere düşmüş oldunuz. Son anda Durkahan paladinleri yardımınıza yetişmemiş ve kuşatmamı yarmamış olsalardı, tarihi sen değil ben yazmış olacaktım..”

“Yalan söylüyorsun, melun ruh!”, diye haykırır Grandaleren!

“Ben artık bir ruh bile değilim. Senin yapamadığın işi, horladığın bu küçük kız yaptı. Ve senin gibi işi eline yüzüne bulaştırıp yarım bırakmadı. Asla bir daha çağrılamayacak şekilde ruhumu lanetleyerek bedenimden kopardı. Ben artık yokum. Kati ve tamamen.. ve senin aksine, yalanlara da ihtiyacım kalmadı. Yalanlar hayatta olanlar içindir. Benim gibilere bir ederi yok! Sen o tahtı asla haketmedin. Arkandan şimdi bile sırıtan korkak ablan da. Aranızda Rise olmayı hak eden iki kişiden birini ben öldürdüm.. Bu şekilde sekiz yüz yıl beklemiş olsam da, elflerden öcünü almış oldum zira sizler dünyadan elini ayağını çekmiş, kendi ihtişamınızla kör olmuş ve durağanlaşıp çürümeye yüz tutmuş bir halksınız.”, der Themalsar ve sonra kin dolu bir sesle ekler;

“Merak ediyorum, hangimiz gerçekte ölü.. sen mi, yoksa ben mi? Nihai yıkım geldiğinde en azından ben, sevdiklerimin gözlerim önünde kesilmelerini seyretmek zorunda kalmayacağım!”

“Senin asla sevdiğin birisi olmadı, şer tohumu!”, diye hırlar Grandaleren. Themalsar konuştukça elfin donuk gözleri yanmaya başlamıştır. Kaskatı kesilmiş bir şekilde tahtına yapışmış, önünde duran lanete büyük bir kinle bakmaktadır.

“Tıpkı senin gibi.. Tahtı ablana bırakmamak için bir insanla evlenip çabucak büyüyen bir yarı elf yapmadın mı? Gerçekte o tahtı hak eden küçük kız kardeşini ben öldürdüm. Sen ise kendi öz kızının doğum hakkını, zayıflığın, beceriksizliğin ve kibrinle yok ettin. Yüzyıllar önce bana katılman karşılığında babanın tahtını sana vaad ettiğimde, onurun yada babana olan sevginden değil, kibrinden dolayı beni reddetmiştin. Ama görüyorum ki hiç hak etmediğin bir şöhretle o tahta oturmuşsun. Aradan sekiz yüz yıl geçti ve bana öldürttüğün elflerin hala eski sayılarına kavuşamamış..”, der manyakça kıkırdayarak. “Bu da senin çok uzun olan başarısızlıklarının sadece en sonuncusu olacak çünkü artık ölümün yaklaştı yaşlı bunak!.. Ve ardında gururla bırakabileceğin ne bir başarın, ne bir eserin, ne de bir veliahtın var. Ülken ve halkın, seninle son bulacak.”

Themalsar’ın kirli, mel’un ruhu yerden daha da yükselir ve Grandaleren’e küçümser bir tiksintiyle bakar ve ona muazzam, iç titreten bir horlayışla hitap eder;

“İblis efendilerim alınır diye, senin kadar başarısız bir elfi kurban olarak bile kullanmazdım tapınağımda—”

Büyük salon, beklenmedik, kulak çatlatan bir ışıkla aydınlanır ve ardından yer sarsıcı bir gök gürlemesiyle sarsılır ve salondaki bütün pencereler, bir anda dışa doğru patlar! Herkes parlak ışığın etkisiyle kısa bir süreliğine kör olur. Neden sonra görebildiklerinde, Themalsar’ın az önce durduğu yerde derin bir yarık oluşmuş ve yarık kekremsi bir kokuyla tütmektedir.

“Geber, kahrolası papaz!”, diye Grandaleren’in boğuk hırıltısı duyulur..

..ve salon kati bir sessizliğe bürünür!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Sessizliği çınlayan bir ses bozar. Tahtlardan birinden elf işlemeli bir halka, parlak mermer zeminde yuvarlanarak salonu yarılar ve iç gıcıklayıcı bir şekilde olduğu yerde uzun bir süre döner ve en sonunda durur.. Bu halka Rise Nadine’nin tacıdır. Nadine ayağa kalmış buz gibi bir ifadeyle etrafındakileri süzer ve bakışları etrafındakilerin içine korku salar. Gözlerini gezdirdiği bütün elfler başlarını öne eğip, dizlerinin üstüne çökerler.

“Yıllar önce buraya ilk davet edildiğimde bana bunun kötü bir fikir olduğu söylenmişti. Ama ben, elfler ve insanların barış içerisinde ve ortak yönetim altında yaşayabileceğine inanmıştım. Aradan geçen otuz yılda bunun olamayacağı bana sayısız defa gösterilmiş olmasına rağmen ben yine de inat ettim. Her gün arkamdan söylenenleri duymazdan, yapılanları ise görmezden geldim. Ama kızımı sizin kibrinize yedirmeyeceğim.”, diye Nadine’nin kati sesi bütün salonda yankılanır. Sesi soğuk ve mesafelidir, ama gözlerinde dış görünüşünden hiç beklenmeyecek, vahşi bir ateş yanmaktadır.

Rise Nadine eşine, Grandaleren’e döner ve ona ancak, hayatını adadığı ama hepsinin bir yalan olduğunu anlayan bir kadının yüzünde oluşabilecek bir ifadeyle bakar.

“Politik evliliklerde sevgi olmaz. Sadece çıkar ilişkisi vardır. Ama ben politik bir çıkar için seninle evlenmedim zira şahsım dışında kimseyi temsil ederek gelmedim. Buraya senin kişisel davetlin olarak geldim ve ısrarın üzerine evlendim. Sana bir kadının verebileceği bütün sevgiyi ve saygıyı verdim. Sana bir kadının erkeğine verebileceği en mükemmel çocuğu bahşettim. Ve sen onu köpeklerine yem etmeye kalktın. Ya bu saçmalığa hemen, şimdi bir son verir ve bir Ri gibi davranırsın, yada ben bir Ri ile değil, basiretsiz bir ahmakla evlendiğim gerçeğiyle buradan kızımla ayrılırım, zira burada kızımın hakkı olan bir geleceği yoksa, benim durmam için de bir sebebim yok demektir.”

“Ama her ne olursa olsun, kızıma kötü niyetle bakan yada ona el kaldırmaya çalışan olursa, onu kendi ellerimle ait oldukları cehenneme ‘def’ edeceğim. VE ŞUNU İYİ BİLESİNİZ Kİ BEN ‘DEF’ ETTİĞİMDE GERİ DÖNÜŞ, İKİNCİ BİR ŞANS YADA KODESTEN ÇIKIŞ KARTI OLMAZ. BUNU OTUZ BEŞ YIL ÖNCE ARCANTON ÇOK ACI BİR ŞEKİLDE ÖĞRENDİ. İTİRAZI OLAN VE BENİ SINAMAK İSTEYEN VARSA, ŞİMDİ, ŞU ANDA ÖNE ÇIKSIN..!“, diye Nadine’nin, içi ölüm ve daha beteriyle dolu hırlaması duyulur.

 

High Lady Angrellen öne çıkar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yeter, anne!”, diye bir ses çınlar salonda ve High Lady Angrellen olduğu yerde kalır.

Yüzünde hiçbir tereddüt olmaksızın Anglenna, herkesin kendisini görebileceği bir şekilde öne çıkar.

“Taht bana ait değil zira varis ben değilim. Hiçbir zaman olmadım. Prenses Alor’Nadien ne, o tahtın tek ve gerçek varisi. Bunu, hayatımı defalarca kurtarmadan önce biliyordum. Ama kendime itiraf edemedim. O artık benim hasmım değil. O benim arkadaşım. O benim kız kardeşim ve onun hakkını yedirmeyeceğim, anne! Bari Na-ammen, senin ve amcamın gizli çekişmesinden yeterince zarar gördü. Bunu dünyada olup bitenlere baktığımda gördüm. Bütün işaretler orada ama biz iç çekişmelerimize o kadar gömülmüşüz ki, bu gerçeğe tamamen kör olmuşuz. Ama artık bunun bitmesi lazım. Themalsar’ın bahsettiği nihai yıkım yaklaşıyor. Orken sürüleri, efendileriyle geliyorlar. Bütün büyük şehirlerde önce birlik ve beraberliği fesat ve çıkar çatışmaları ile bozup sonra da yıkımlarını getiriyorlar. Bunu gözlerimle gördüm. Bu yüzden artık durmalısın anne. Çünkü ben senin anlamsız mücadelenin bir parçası olmayacağım. Düşman geldiğinde, tahtda kimin oturduğuna bakmayacak. Seni de herkesle beraber kesecekler..”

Anglenna annesinin gözlerinin içine bakar ve çok büyük bir umutla beklediği anlayışı da, ayılışı da göremez. Omuzları çöker ve dönüp Lorna’ya, “Gel kardeşim. Gidelim. Burada sadece inatla geçmişlerine ve kibirlerine tutunmuş ölüler var. Bize, gelen felaketle savaşacak taze insanlar lazım ve onlardan burada yok!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

HAYIR! GİDEMEZSİN! SEN RİSE OLACAKSIN.. OLMALISIN! YÜZYILLAR ÖNCE, SEN DAHA DOĞMADAN BU BANA VAADEDİLDİ..!“, diye bir feryat kopar salonda ve herkes mutlak bir umutsuzlukla dile gelmiş bu sözlerin sahibine döner..

.. High Lady Angrellen, belkide sekiz yüzyıl filizlenmesini beklediği umutlarının parmakları arasından kayarak yok oluşunun verdiği panikle ağzından kaçırdığı sözler karşısında taş kesilmiş bir şekilde öylece durur..

Nadine, ayağa kalkar ve salonu terk eder. Güzelliği ve zarafetiyle nam yapmış kadın tacını geride bırakır ama kızını değil. Onu elinden tuttuğu gibi taht salonunun yan kapılarından birine yönlendirirken, diğerlerine de acil bir fısıltıyla “Gelin güzellerim, burası artık güvenli değil..”, diyerek kendisini takip etmelerini söyler. Anglenna’nın tereddütünü görünce, “Gel yeğenim. İnan bana, birazdan olacakları görmene gerek yok.”, der ve diğer eliyle onu da kolundan tutar ve salondan çıkarır.

Annesi Nadine eşliğinde Lorna, Udoorin ve Anglenna, Lady, Laila, Gnine, Merisoul, Aager ve “Nooldu yaa?!”, diye yüzünde şaşkın bir ifade olan Inshala hızla koşarken, Grandaleren’in “En sonunda kendini ele verdin, seni huysuz cadı..”, diye haykırdığı duyulur.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Gelin güzellerim, burası artık güvenli değil..”, diyerek Nadine, peşine taktığı kızını, yeğenini ve yoldaşlarını, sarayın gizli tünellerinden geçirirken karşılaştıkları elf muhafızlarına, arkalarında bıraktıkları taht salonunu işaret ederek “Hainler.. Hainler taht salonunda.. Hainleri yakalayın!”, diye emirler yağdırır ama ‘hainler’ derken kocasından mı, yoksa High Lady Angrellen’den mi, yoksa her ikisinden mi bahsediyor anlaşılmaz.

“Geldiğinizi ilk duyduğumda o kadar sevinmiştim ki.. Korkarım, sizler adına vermeyi düşündüğüm şöleni ertelememiz gerekecek zira burası artık güvenli değil.”, der nefes nefese kalmış bir şekilde.

Rise’nin sözlerini tasdik edercesine, arkalarında büyük bir patlama olur ve her yer sarsılır.

Taht salonu yıldırımlar, ateş yağmurları ve mebus büyülerle sallanırken, her iki tarafın askerlerine ait kılıç şakırtılarına ölenlerin boğuk çığlıkları karşır..

Yan odalardan birine sızdıklarında bir anda Nadine, Lorna ve grubun etrafında elliye yakın elf muhafızı belirir ve her şey durur.

Gruptaki herkes bir anda gerilirken Udoorin’in yüzü kararır ve sessizce sevdiği kızın arkasına geçip devasa baltalarını kaldırır.

Muhafızların başı Rise’ye yaklaşır ve önünde, tek dizi üstüne düşer.

“Hanımım..”, der boğuk bir sesle. “Aramıza katıldığınızdan beri bizim için yaptıklarınızı bazılarımız gördü. Ri’mize baş kaldıramazdık ama prensesimize yapılanlara da göz yummadık. Prensesimiz, Bari Na-ammen’in sükuneti için hakkı olan tahtından vazgeçişini ve ayrılışını gördük.. Hiçbir ırkın tarihinde görülmemiş bu fedakarlıktan sonra, burada bulunanlar ve dışarıda hazırda bekleyen bine yakın muhafız, aramızda ona gizli bir sadakat yemini ettik; geri geldiği gün, her ne olursa olsun onun önünde, yanında ve arkasında olacağımıza dair. Öyle görünüyor ki andımızın sınanma zamanı geldi. Sayımız fazla değil, ama buradaki her elf’in canı sizindir.. Bir gün bize geri döneceğinize ve Bari Na-ammen’i tekrar yükselteceğinize dair inancımızdan dolayı bizler önden gideceğiz ve sizin için yolu açacağız zira High Lady Angrellen’in kişisel muhafızları her yerdeler ve prensesimizi gördükleri yerde öldürme emri aldılar. Onları aştığımızda ise önümüze Orken sürüleri çıkacak çünkü buraya bir soykırım için geldiler ve şehir sarılmış durumda.”, der muhafızların başı. Sonra derin bir nefes alır, başını kaldırır ve Rise’sine bakar.. Alor’Nadien ne’ye.

“Bugün Bari Na-ammen’in son günü. Bugün, bu güzel ülke dünyaya veda ederken lütfen bizi iyilikle anın.”, diye çekilmiş bir ifadeyle Lorna’ya yalvarır.

Gözleri dolmuş olan Lorna’nın yüzünde en az önündeki muhafız kadar çekilmiş bir ifade mevcuttur. Prenses, yumuşak, boğuk ama kararlı bir sesle konuşur.

“Adın ne senin asker? Seni ve sadıklarımı anıp hatırlaya bilmem için bana isimlerinizi söyleyin.”, der.

Muhafızların başı, yavaşça elini göğüs zırhlığının içine sokar ve düzgünce katlanıp mühürlenmiş kalın bir papirüs çıkartır.

“Sadıklarınızın hepsi burada, hanımım.”, der ve ayağa kalkar. Kısa, kesin bir emir verir ve muhafızlar yek vücut haykırır.

“RİSE ALOR’NADİEN NE..!”

“RİSE ALOR’NADİEN NE..!”

“RİSE ALOR’NADİEN NE..!”

Sonra hepsi kılıçlarını çeker ve dönüp seri adımlarla prensesleri için yolu açmaya başlarlar..

Çok uzaklardan, ormanın derinliklerinden, tanıdık, iç ürpertici savaş borularının vahşi ulumaları duyulur..

Tıpkı Arashkan da olduğu gibi, efendileriyle beraber Orken sürüleri gelmiştir!

..ve onlarla beraber Themalsar’ın kehaneti gerçekleşir; neredeyse bin yıllık durağanlığın getirdiği uyuşukluk, ihtişam körlüğü ve entrika, meyvesini vermiştir.

Bari Na-ammen için hesap günü, nihai yıkım ile gelmiştir..

 

 


Ri: High Elf’lerin krallarına verdikleri ünvan.

Rise: High Elf’lerin kraliçelerine verdikleri ünvan. Okunuşu; Ri-Se şeklinde, iki heceli bir kelimedir.

Hikayenin sonunda muhafızlar;

“RİSE ALOR’NADİEN NE..!”

..diye haykırırken karma bir kullanımda bulunmuşlardır: Prenseslerini, ‘kraliçe’ anlamında ‘Ri-Se’ ve tek heceli kullanımıyla ‘ayağa kalkmak, doğrulmak, yükselmek’ olan ‘RISE‘.

‘KRALİÇE ALOR’NADİEN NE..!

ve

YÜKSEL ALOR’NADİEN NE..!‘, olarak.

 

 

 
 

Between The Blinds

Timeline:

Arcantonic and Brom slip silently into the night to do somethings that might very well break the prophecy they were sent for.

Adamant that she must do what she set out to do, Brom has little choice but to help accompany the ‘cute little demon’ of a gnomic girl.

 

This story takes place on the same night as
“Benim gitmem lazım.”
The Returning of Shal -ah Galad
Geleceğin Adımları
and right after
“Not Yets” and POV’s (18+).

 

 

Alright. What’s the plan?”, asked Brom when he returned back to Arcantonic’s room with weapons, his lyre, and cloak. “I really hope there is a plan..”

Tonic was just putting her cup sized boots on, her own gear and her artificer’s satchel placed at her feet. “We go, we find the princess, hopefully alone, talk to her, then go and find.. uhh.. the Tinkerdome boy, talk to him as well, then get back before anyone’s the wiser!”, she said scowling at her boots. She’d already put her right one, but apparently, she was having trouble with the other.

“Get.. in.. the.. stupid.. damn.. boot..”, she finally snarled, but either her foot or the boot was resisting. Some kind of a footish mutiny was going on there that Brom could not see.

He put his stuff down, walked up to her, mutely grabbed the little boot and her ankle, and carefully inserted the tiny little foot into the boot, and did the laces.

And Tonic just watched him with a flushed, embarrassed, scowling but broken red face.

“I didn’t ask you to—”, she began angrily.

“—Don’t have time, luv!”, finished Brom, doing a rather impressive imitation of Seressa. Then grabbed the gnomic girls pack and her satchel, handed them to her, and went for his own, without waiting for her response.

 

There was a moment of dormant silence, then Brom heard her mumble..

 

“Thank you.”

 

..in a very tiny voice.

 

“Shall we?”, Brom said and went for the door.

Careful not to make any noise, he opened the door and took a sneak peek, and beckoned the girl with a tight, “All clear”, whisper.

“Why are we sneaking and whispering? Why are we even skulking at all? We haven’t left the inn yet.”, Tonic asked from behind the hobbit.

Brom pointed at the far end of the hallway, to a door near the stairs.

“That is where Cora and Wraiven are..”, he said.

“So?”

“Just what do you think will happen when they catch us, going out in the middle of the night, to do some highly illegal, prophecy compromising venture?”, asked Brom with an amused whisper.

“Ahh.. Point taken.”, came Tonic’s voice from behind him.

“I feel like I am sneaking out in the middle of the night to see a girl and afraid to be caught by my mom!”, he whispered, then paused, and added, “Damn.. That’s exactly what we are doing!”

Tonic snorted.

“Does Cora know you refer to her as your ‘mom’?”, she asked.

“Never happen! And I shall deny any allegations made on this matter.. Though I must admit, she and mom are likely the same difference in terms of ‘backhand’ punishments!”, he said lightly as they snuck down the hallway, towards the stair.

“You called Seressa as ‘Wraiven’..”, Tonic whispered.

“Yea..”, replied Brom, dreamily. “It’s such an awesome name, don’t you think? It sounds so much like ‘raven’, yet isn’t. The phonetic illusion there is hypnotic.. in a bardic sense!”

Tonic was about to ask something else, possibly an intimate follow-up question, but they both froze in their steps as they heard a squeal from the aforementioned room!

 

“Ummm..”, began Brom.

“Ow. My. Gosh.. Was.. Was that.. Cora?”, Tonic said with total shock in her voice.

“I.. don’t.. maybe..”, replied Brom, unable to refute the gnomic girl’s claim.

 

A giggle was heard then.. A very girly giggle!

 

“What the..!”, said Tonic.

“Well now..”, smirked Brom. “Looks like they are having fun.. Damn, I can’t believe I am missing all that.”

“What. Are. They. Doing?”, demanded Tonic incredulously.

“Cora offered Seressa a ‘girls night’ so your pair would leave me with you. And the best part is, I don’t think either of them knows what a girls night actually is!”, Brom said with glee. Then he added with a dejected tone; “Seressa was captivated by the idea. Apparently, no one has ever asked her any such thing, though I can’t imagine why. I mean, she has a pair, and the fact that the two of you have never had a girls night, is sort of sad, really..”

“It.. it never occurred to me that she’d want something like that.”, she said mutely.

“I hate to say this, Tonic, but had someone as awesome as Wraiven been my pair, I would have done everything in my power to make her day, every day.”, said Brom, but not unkindly.

“You are a boy. Of course, you would—”, Tonic began hotly.

 

“—Must everything have an ‘agenda’ for you, Miss Tonic?”, Brom cut in. “And no, that wasn’t a rhetorical question. The fact that I am a ‘boy’ would have just made me do it more willingly because she has the most beautiful smile I have ever seen. Note that I have been a traveling bard for the past few years and have seen some truly amazing and beautiful things. And yet, none of it compares to seeing that smile.

 

As much as you may have suffered in your past, so has she. While yours has likely been brutally direct, traumatic, and brutish, her punishment has been much more existential in its nature..

 

Think for a moment, girl; assume you are one of the prettiest things there is to behold, but because you are not ‘human’ but a ‘creature’, however, your thoughts, your wants nor your wishes about not wanting to amuse any given male, is of no consequence because the moment you have been denied of your ‘humanity’, you are now a mere ‘object’ with little to no rights!

 

 

I am just guessing here, but I bet she’s had many admirers in her past, but never any friends. Now put all these together and try to figure out just exactly how lonely your pair truly is.. And understand, why she does as she does, and wants the kind of genuine love and care that she wants..

 

I may, or may not be an unscrupulous guy, Miss Tonic, but I sure as hell am honest to her about every thing I say to her, and every way I look at her, and I certainly am not indifferent about her, nor shrug her off as an oddity. Because that’s not just cruel, it is also cheap!”

 

And with that, he snuck down the stairs.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

They traveled silently in the night. The Great Arashkan City was exceptionally quiet that evening as if holding her breath as some rather important events were taking place in her bosom. Brom led the gnomic girl like he knew where he was going.. Just like he had when they had gone for the bathhouse and the inn they were to have stayed.

“I am a selfish person, aren’t I?”, asked Arcantonic, in a small voice. “I feel ashamed that all these years, never once have I ever thought of what my pair ever felt, or wanted..”

“Perhaps you are, perhaps you are not. I am not in any position to judge, really. I have tried to help ease Cora at some of her worst moments. But never have I really asked her about her feelings either. To be honest, I am not as brave as you think, when it comes to girls’ feelings. Men don’t speak such things. Which makes it near impossible to even ask, even though I have wanted to, for all the time I have been with her. I fool myself by saying I respect her privacy. But the matter of fact is, I am a coward. She is so much more sensitive than she ever lets on and I just can’t bear to see her get hurt. Flesh wounds heal.. Her heart and what she has been through at Ironfrost.. and to have lived it all over again.. It must be slaying her over and over, every day!”, Brom said quietly.

“You.. you really care for her!”, Tonic said, a bit surprised.

“Egad, Miss Tonic. What gave it away?”, smiled Brom, somewhat sardonically. “You truly must think so little of me..”

“I.. Look, I am sorry, alright. I keep catching you staring at Seressa. What the hell do you think I am supposed to think?”, scowled the gnomic girl.

“You know..”, said Brom. “Wraiven is a big girl.. in all sorts of awesome ways! I am sure if she finds my staring offensive, or annoying, she will make sure to tell me so.”

“She is a kind girl. She might not want to hurt your feelings..”, disagreed Tonic.

 

“Miss Tonic.”, said Brom seriously. “As far as I have seen, known, and observed, there are a few things your pair stands true for; one is that she truly is kind where it matters, two, if she likes something, she either compliments about it or says nothing and lets it continue being something she likes, and three, she brings down hell upon those who offend her!”

 

“And besides..”, he added. “There literally isn’t anything I can do to avoid staring at her.. Really. She is smart. She is kind. She is intuitive. She is fun. She is a sad soul who desperately wants and needs to feel happy. She is beautiful, in all sorts of ways I can’t even describe, short of writing a dedicated epic about her..

 

Come to think about it, I love everything about her and I find her very much enthralling, from the top of her slender, elegant horns, down to the tip of her fluffy tail. The fact that she is also a klutz just makes her all the more endearing..

 

So when you say, ‘I keep catching you staring at Seressa’, you, Miss Tonic, are missing the whole point!”

 

Tonic held her step and just stared at the halfling sneaking before her.

 

“I.. I can’t believe I am hearing all this from you..”, she stammered.

“I can’t believe you haven’t noticed any of your pairs awesome qualities.”, replied Brom. “Hell, girl, had she asked me if I would be willing to demean myself by being carried around all day in her coin-purse, I would have said, yes. And not because of any of the reasons you might think, but for the sole reason of being next to her warmth, which is her heart. I mean, I still can’t bring myself to believe there is such a wonder in this world and all anyone ever sees is her pinks!”

“You are creeping me out, boy!”, mumbled Tonic.

“Ahh.. we are back to ‘boy’, already?”, said the hobbit.

“I am sorry. I didn’t mean to offend. I just.. All I see is a guy staring and staring and staring at my pair with this stupid expression of his face and it pisses me off!”, she said.

“Like the expression, you had when you were talking to your Gordigon boy?”, smirked Brom.

 

That shut Tonic up real fast!

 

It took a while for her to find her voice again.

“That.. That was not nice, Brom..”, flushed Tonic.

 

“As a matter of fact, it was.. Watching the two of you blubber at one another saying things that made little to no sense while speaking volumes with your eyes was.. beautiful, I must say.”, said Brom with a genuine smile.

 

“When I said, Sir Gordigon missed so much of you’, and that I felt sorry for him, back at that filthy alley, I wholeheartedly meant it.”

 

“You really think so? I feel so stupid.”, mumbled the gnomic girl from behind.

“I may be an unscrupulous guy, as you like to repeat so often, I do not, however, lie about matters of the heart. That goes against my whole bardic ethics. And I certainly never lie to my friends..”

“But.. you said you lied to Seressa to let you talk to me instead of her.”, said Tonic a bit befuddled.

“Did I? Must have made you feel better.”, smirked Brom.

 

Another pause followed.

 

“You really are an unscrupulous guy!”, sniffed Tonic.

Brom snickered.

“You haven’t asked me about my foot.”, she said a bit later in a quiet voice.

“No. I did not. And I shall not.”, said Brom sternly.

“Why?”

“Because I do not hurt girls. Certainly not those who already are. That would be just cruel.”, replied Brom. “If there is anything you think is alright for you to tell me, I am willing to be part of your pain. Other than that, I have no desire to be the cause of more.”

“You.. you are weird.”, said Tonic, but not with spite. More with, amazement, perhaps?

“A bit of eccentricity is expected of bards, Miss Tonic.”, said Brom blandly.

“My uncle. The great Arcanton Mordenon thought it would be a great idea to train a progeny from a very young age. He convinced my parents to hand me over to him. Then he took me to his tower and locked me up down at his dungeons where he kept his pet demons.. Sort of so we could get to be acquainted..”

“I never heard anything nice ever to be told about your uncle. I can see why..”, said Brom quietly, and there was an ugly expression on his face. Demons, as he had known of them, were vile, cruel, savage, evil creatures, and putting them in the same room with a little girl went beyond any and all his scales. He shuddered and just couldn’t imagine the kind of traumatic fear one, little, gnomic girl must have gone through, day and night after day and night for years!

Just how abysmally stupid and inhumane did someone had to be to actually have been that cruel to do such a thing to a little girl?

“One day, one of them got loose and attacked me. The demon couldn’t enter my cage, but he could slash at me with its long, barbed tentacles. Managed to grab my ankle and tore right through my ligements. Never healed properly and I have had trouble putting my boot on ever since. I..  We didn’t make a fuss about it and Seressa has been helping since we started getting along properly, so you probably wouldn’t have noticed it before. But every time she does, I can see the irrational anger and madness that appears in her eyes.. I.. I suspect that was the main reason she sort of went ballistic on Cora the way she did, back at Dreadmaw’s mountain.”, she mumbled.

 

Brom stopped walking.

Slowly, he turned around and looked right into her eyes.

For the first time since they met, Tonic saw burning hate in those eyes and she flinched.

 

 

“I am your friend, Tonic. If it is your socks you need me to put on you, I will. If it is your boots, your vest, your cloak, or whatever you need help with and are comfortable enough to ask of me, I will.. Hell, I’ll even bun up your hair! And since I am a lot shorter than your pair, I don’t even have to bend all the way down to do any of those either.”, he said harshly and there was non of the nonchalance she had seen in him for all the times she thought she had known him.

 

“We are a team. Willy-nilly, we have set forth to do some extraordinary things together. Your wounds are my wounds. Your pains are my pains. We suffer. We mourn. We sing and we celebrate.. We do. And what we do, we share!

 

I do not keep score of my deeds, Miss Tonic. When you need it, call my name and I will put your boots on. But should the day come and somehow we face your uncle, I will hurt him, and hurt him where it will leave a grand mark!”

 

“You.. you really mean it!”, Tonic said with bewilderment.

“Yes. I mean it. And I mean more!”, replied Brom, even more harshly.

“You won’t survive my uncle..”, she said in a small voice.

 

“Miss Tonic.. When I look around me, at my friends, I see no survivors. I only see broken pieces of what was once people. You, Wraiven, Cora.. I am happy that you all are here. However, I have no desire of living in such a state of perpetual mental and emotional torment. When I go, I want to make sure I leave a song and a mark behind me.”, Brom said, turned around, and started down the dimly lit street.

 

They walked silently towards Arashkan Courthouse, crossing the very large street that they had, earlier that evening.

“Please don’t go up against my uncle!”, whimpered Tonic, from behind Brom.

“Ow. My. Gosh. Girl! Are you still there? We left your uncle all the way back at that street!”, replied Brom exasperated.

“Just saying, that’s all.”, said Tonic stubbornly.

“Duly noted and very much ignored, Miss Tonic.”, said Brom and there was no trace of pun in his voice.

“But why? You don’t even like me!”, she said quietly.

“Like has nothing to do with it, Miss Tonic. Some things, you just don’t do. And when done, some kind of hell should come raining down on them, telling them that they crossed the line! Besides, whatever gave you the idea that I don’t like you?”, Brom asked.

“You always swat me down with your words.”, she said.

 

“No, girl. I only reply in kind. I never claimed to be a nice guy, Tonic. We are who we are. But we can be who we chose to be. I don’t like being berated, nor humiliated. We were coworkers before. Now we are friends. We have a clean slate. And I protect my friends..”, replied Brom seriously.

 

“Seressa likes you, by the way..”, Tonic blurted after a while.

“Ow?”, Brom asked carefully.

“Yea. As much as she claims she likes her freedoms, she does not tolerate the kind of ogling you have been giving her. And yet, she hasn’t said anything against you..”, she said with a small voice.

 

“Well, what can I say. She fully deserves ogling. But I want her to appreciate life for more than what it appears to offer her. She should have more kindness, empathy, and love in her life, for she truly is a flower that needs the sun to bloom.”, Brom said thoughtfully and knew he was right.

 

It was one of the rare times he wished he was, perhaps not a hobbit, but a much, much taller man.

 

 

Tonic wanted to say more.

This weird hobbit had tumbled all her preconceptions with, not quite brutal, but some strange and unique kind of honesty and then blatantly claimed her as his friend and made sure she understood that fact. But then, so had her pair, Seressa. Just more kindly.

‘Apparently, I am so stupid, kind words don’t filter through and I must be bashed and clubbed over the head for me to understand..’, she thought.

But at least she had thought.

And in the generally right direction.

‘Perhaps I should make a formal sort of apology to him. Bards liked that kind of formal tone, right?’, she wondered.

‘Don’t look at me. You aren’t listening to anything I say anymore.’, said her inner Tonic bitterly.

‘I don’t listen to you, because you are vile. You want me alone and you want me to suffer..’, she bit harshly at her inner self.

‘Yea. Like they don’t. Whatever I told you, I told you so we could be stronger alone. To rid us of our weaknesses.. But you are just a stupid little girl.’, inner Tonic said in a voice that reeked of sarcasm.

‘And that is what you do not understand.. Your way has made us exactly that; ALONE!’, she said to herself, mutely. I am tired of being alone. It has made me nothing but miserable and made me a poorer girl for it. I never want to be that girl again. Please. Please help me..’, she pleaded desperately.

‘Hah! First, you refuse me. Then you ignore me. And now, you want my help?’, asked inner Tonic incredulously.

‘We have always been together, have we not? This conflict is not helping either of us.. Please. PLEASE! Let’s try this way for some.’, she begged.

‘You will get hurt. Many times and inevitably brought down in the end, no matter what..’, inner Tonic said with a surprisingly hoarse voice. ‘It is possible, we shall not survive that..’

‘No. We shall not. But until then, we will be happy, and together. We are already broken. Can we not enjoy friendship and care, just for a little bit? Together, we have always been strong.. and stoic. When the end comes, we shall face that as well.. Together!’, Tonic said.

There was a long moment of inner silence. And then, with an exasperated voice, the other Tonic spoke.

‘What the hell.. We are stupid either way. Alright. We will try this way of yours, even if it’s for the novelty of it. Our current way was getting stale and boring anyway..’

‘Thank you!’, said Tonic with great relief.

‘You are aware that you are talking with yourself, beg pardon, arguing with yourself, then thanking yourself for agreeing with yourself!’, said inner Tonic mirthfully.

‘Yea, so?’

‘Yep.’, said inner Tonic in a confirmatory voice. ‘We are stupid already!’

Tonic waited, unconsciously holding her breath.

‘Go up to him, tap him on the shoulder, and when he turns around, hug and thank him. He will like that. And creep the hell out of him too!’, snarked inner Tonic.

‘Whot?’, Tonic said with a totally shocked voice.

‘Are you going to make me repeat myself, repeat myself, repeat myself, repeat myself ..?!’, snickered inner Tonic.

‘Ow, you are a riot.’, scowled Tonic.

 

 

Tonic walked up to Brom with a shameful, flushed red face, tapped him on one shoulder, and hugged the unscrupulous hobbit when he turned around!

 

“Thank you, Brom Bumblebrim, for suffering my stupidity. And thank you for caring for my pair. You are unscrupulous, but you are also a good man. You have treated me like I was a good person when I deserved little of it. Ogle at my pair for as long as she permits and as long as she is happy. Just do it a bit more discreetly. I have a very trigger happy mouth, and Seressa likes subtlety and finds it a lot more intriguing.”, she said, then let go of the hobbit, and shuffled off like a little, very much embarrassed, hamster.

 

Brom stood where he was..

..for quite some time.

He had no idea what so ever, at what had just happened.

When he finally found his voice, all that escaped him was,

“Girls confuse me!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Here..”, said Tonic suddenly.

“Here, what?”, asked Brom.

“We wait here. This is where we will find her.”, the gnomic girl said.

Brom looked around. They were on the other side of the Great Arashkan Courthouse, not too far from the filthy alley where they had been assaulted by the assassins.

“Girl. We are in the middle of the street, in the middle of the night and the princess of Great High Woods is just going to drop in on us?”, asked Brom, not really trying to hide his disbelief.

“Pretty much, yes.. I think.”, replied Tonic mutely.

“How in the blazes do you know, girl. And I really mean it. How do you know?”

“I don’t know, how I know, Brom. I just know. This isn’t arithmetics, artificing, or logic. I. Just. Know..”, said Tonic helplessly. “If I am wrong, you can make fun of me all the way back to the inn..”

“I have no desire to make fun of you, girl. I just.. Well, non of this makes sense. I think I will just shut up now!”, Brom finally said smartly, though, deep down he really did wish the girl would be right, then wrong..

..and that is when they heard a pair of heavy footsteps.

 

From far up the street, a man was coming their way. He was a huge man and there was a bulky quality about his walk. A bulk made of muscles, flesh, and bones rather than fat. One could argue, Seressa was taller than the man coming their way, but while the very tall, very dark girl always loomed above them, this man was ‘huge’ in a sense that bespoke of the broadness of massive shoulders and depth of great physical strength.

 

And he wasn’t alone.

 

Next to him was a very slender figure and it made no noise at all. It seemed like a bad theater where some of the vocals and sound effects were missing. It was quite disconcerting watching the two approach, yet hear only one pair of footsteps. Who or whatever the slender figure was, it was clear she was a woman and a delicate one at that. Her sway was careful and seemed controlled, but definitely there. Or perhaps she was just naturally graceful and it wasn’t really controlled at all.. Whatever the reason was, there seemed a decided decorum in that sway.

 

Tonic grabbed Brom and pulled him closer into a side alley where it was darker.

“What is it?  Is she a wraith? I can’t hear her steps.. at all!”, asked Brom astounded and a bit spooked. “I really hope it isn’t a wraith. Or a ghost. I hate ghosts!”

“Don’t tell me you are afraid of ghosts, Brom Bumblebrim..”, whispered Tonic.

“Well.. As fear goes, I would say ghosts are a good choice.”, replied Brom sincerely.

“She is not a ghost. That is our quarry.. That is Princess Alor’Nadien ne.”, said the gnomic girl triumphantly.

“How come she has no steps?”, asked Brom.

“Because she is a Feymist!”, replied Tonic. “Like her father, Grandaleren Feymist.. Feymists have a very light foot. They barely make any noise when they walk and they can disappear from one spot, and appear in another.”

“Like a spell?”, asked Brom a bit awed.

“No. Feymist is not a spell. It is something they are born with. It is innate..”

“Wow.. That’s awesome. Wish I could see her better. These street lights are all good and nice, but just not enough.”

“Here, then. Take this.”, said Tonic and pulled her goggles off her head, and handed them over to the hobbit.

“Ooookay.. I can barely see and you are giving me a pair of goggles with dark, tainted glasses? I am sure there is some kind of significance here, but I can’t seem to see it!”

“Just put them on.”, said Tonic exasperated.

Brom put on the goggles.

“Now I can’t see anything.. At all!“, he said.

Tonic reached up to Brom and lightly twirled the very small knob at the side of the goggle.

“And now?”

“Ow.. Wow.. WOW.. You guys see like this all the time?!”

“Well, duh!”, smirked Tonic.

“This is awesome!”, mirthed Brom.

“You like?”, asked the gnomic girl happily.

“I like.. Where do I sign to hand over my soul?!”, he nearly laughed with delight.

“You need your soul intact Mr. Brom. But the goggles are yours.. If you want them.”, smiled Tonic.

Brom looked at Tonic.

“You sure? These are probably expensive..”

“They are.. If I sold them. But since I crafted them myself, I can give them over to whoever the hell I want!”, she smirked.

“This really is a neat gadget, Miss Tonic. Are you sure? Once you give this, I will not give it back!”, said Brom seriously.

“‘Tis alright. I don’t really need it. And neither does Seressa nor Cora. You are the only blind mole in the party. But I’d be happy if you didn’t break it, or lose it. That was my first invention. My first work. I crafted it for the novelty of it. Fitting I give it to a friend..”, she said.

“Thank you.”, Brom said and meant it.

“Just don’t brag about it in front of Seressa. She’s had her eyes on it for a long time.”

“Then you should give it to her.”, said Brom.

“No. She only wants it because I crafted it. And she thinks it’s ‘cool’.. All these years and I still can’t believe she’s into ‘Steamchunk’ thing.”

“This really is cool, though, Miss Tonic. I will finally see where I am shooting!”

“Alright. Here they come. I do not know who the guy is. He looks big. Proly her bodyguard. Though I can’t imagine what she is doing this late at night, wondering outside here, instead of High Spires, which I heard was a prettier part of the city, and with a human guard!”, said Tonic frowning.

“Perhaps it’s because she’s a half-elf?”, Brom mused.

“That.. never occurred to me.”, admitted Tonic.

“Her mother is human, after all.. Might be a political choice..”

“Perhaps. But her father is a high elf and I can’t imagine Grandaleren trusting her only child and daughter with a human. You saw how he reacted to even you, let alone Seressa and me.”

“Hmm.. That’s true. Guess we’ll find out soon enough. I’ll stay here as your backup. You do all the talking since this is your thing. No need to complicate the prophecy more than we already have.”

 

The huge man and the slight figure came closer.

 

“Thank you.”

Brom and Tonic heard the human’s voice rumble and there was an elated quality in that voice. For whatever the huge man was thanking the slight figure of the Princess, he was feeling very happy. An irrepressible kind of contentedness. He seemed like he had just won a war against impossible odds while a battle orchestra was playing in the background!

“No, dear Dorin. Thank you. Of all the people in my life, you have been the only one who has not politely skimmed the surface of my soul, but dared and bothered to look closer. You have seen me at my best. But you have also witnessed my worst and you are still here.

Still with me.

No sane man would have stayed..”, the two hiding in the shadows heard and were charmed.

Princess Alor’Nadien ne had a soft, kind, silky voice. Her words were not chosen with deliberation, nor reflection. They were intimate, honest, instinctual, and pure of intent, plan, or malice.

 

The Princess had said her mind, exactly as she’d felt them.

 

“Always thought sanity was a bit of a luxury.”, said the man. “But the fact remains, my dear Lady; Thank You!”

“This will rock many boats, I am afraid.”, said the Princess thoughtfully.

“I certainly hope so.”, rumbled the large man. “They cared little when you had to bear the burdens of their inconsiderate stupidity. I feel so little for them when they end up having to own up to their future queen because her wants and needs inconvenience them..”

“Such is the fate of rulers, dear Dorin.”, murmured the Princess.

“No, my Lady. Loyalty goes both ways.. They want their safety and their luxuries, they should be mindful of yours.”, replied the big man and there was a district scowl in his voice.

 

“Wow!”, whispered Brom. “That there is one, purebred princess worthy of an epic!”

“For once, I must agree with you, Master Bard. She is not only beautiful, but she is also pretty and so cute.. Just look at her hair..!”, gulped Tonic.

 

The two watched as the huge man and the slender form of the Princess walked by.

Tonic took a deep breath, “Wish me luck.”, she said and stepped out of the dark alley.

“Luck.”, called Brom from behind her.

 

“Umm.. P.. Princess Alor’Nadien ne?”

He heard the little gnomic girl stammer.

 

“Tonic, baby girl..”, said Brom with an amused voice. “..you are such a dork, and a fangirl!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Princess Alor’Nadien ne spun around as dark, smoky shadows gathered around her while the huge man beside her also spun, but in the opposite direction as he drew a long blade from the scabbard hanging on his belt, and another, the one hanging on the princess’s elegant chains wrapped around her waist, and he did it with unannounced smoothness.

The huge, burly man spun like a dervish and the lithe princess belly danced in near-perfect sync!

By the time Tonic had gotten less than two steps towards them, The huge man and the Princess were standing back to back, one with two longswords and the other with a seven-foot-long pole arm that supported a near twenty-inch blade —a beautiful and deadly glaive that seemed to have appeared in her hands like it was magic.

The night lit as one of the blades in the huge man’s hand burst with savage, incinerating flames while the glaive lit with an eerie, very uncanny green light, and moaned like there were countless souls trapped in it!

The whole preparation, from a relaxed and intimate conversation to full battle formation of the two had taken less than three seconds!

 

Tonic froze!

So did Brom.

 

“What just happened?”, squeaked Tonic.

 

“You shall not have him.”, said the Princess. Her voice was still soft, still a whisper, but there was a very stubborn, very steely quality in it. A kind of determination one saw rarely and only in the darkest depths of feral nature!

 

And her eyes.

 

The Princess had very alluring, dew grass-green eyes. But at that moment, they seemed to burn akin with the great, smoking glaive’s green fire.

 

“If she wants me destroyed thus, she should at least show the honor and the courage to face me herself. She should also know better not to involve beloved ones. She may have at me, but she shall leave him out of this. This beautiful man is mine!”

 

“Umm.. Lady Lorna?”, asked the huge man as he blushed and was somewhat surprised by the lethal possessiveness she had related him to herself.. It was.. beautiful.. and a bit scary!

And he loved it!

“Is there something I should know about? I don’t mind a good fight, but if this is a dedicated ambush, then there are likely to be more than one little bunny. More to the point, would your aunt be this vile and heinous?”

 

There was a moment of silence.

 

“Dear and beloved Dorin. How did you—?”, stammered the Princess.

“Please, Lorna.. I am the son of a renowned and respected sheriff and I was trained by one of the worst Drashan had to offer. Quite painfully, I might add.. I was bound to learn a thing or two.. I know a family feud when I see one. And a royal family feud, no less!

It was clear how things stood between you and your cousin the moment she appeared in Serenity Home. But I have been polite to her because you love her.. And because her hate for you lacked conviction. Like it was enforced or pushed upon her. It is also clear she has some good sentiments for you, deep inside, and she is in conflict, which makes her very unstable, and equally dangerous for she must, sooner or later make a choice. One between you, and her mother. A choice that will keep her loyal to you, effectively signing her own death sentence, or to try and destroy you, to stay alive.”, said the big, burly man called Dorin.

 

Princess Alor’Nadien ne turned around to look at the huge man with amazement.

“You are amazing!”, she said with a bright pink face.

“No, love. I am just a simple county boy. But let’s not get distracted here. The bunny..”, he said, also with a flushed face.

 

“Bunny?”, sputtered Tonic.

Brom cackled from behind.

 

“I am not a bunny!”, said the little gnomic girl. “And I certainly have not come to assassinate the Princess of Bari Na-Ammen!”

 

Brom couldn’t help it.

He crumbled down on the ground laughing and banging his fists on the cobblestones.

 

“There’s another.”, whispered the Princess.

“Not very good assassins, are they?”, said the burly man with mirth.

“Very sweet though.. You, Sir Dorin, never cease to amaze me.”, Princess Alor’Nadien ne said, her face still pink.

“I am sorry. I try very hard to just keep my mouth shut and stay unnoticed. Found out years ago that put me in a lot less trouble.”, smiled the huge man shyly.

“Let’s see what this is all about, then, shall we?”, he said, nodding at the little gnomic girl.

“Let’s..”, she agreed and turned once more to face the little gnomic girl. “Perhaps we acted with haste and some introductions are in order, Mistress Gnome.”

“I can’t remember the last time anyone Mistressed me!”, mumbled Tonic with a flush.

“Good evening.”, Brom came forth, since he had already been spotted, it didn’t make much sense to stay in the back. “We are mere travelers and messengers. My companion and I mean you no harm nor discourtesy. We are, however, short on time and our duty brought us to the presence of your grace.”

“Half-truths but no lies.”, said the Princess. “If your wish is not to deceive, why the half-truths?”

Brom cocked one eyebrow.

The Princess, it appeared, was not just a pretty face.

“Only the truths we can divulge, your grace. We.. are not from around here, nor around this time.. Hard to explain..”, stammered Brom.

“You are ‘faded’!”, said Princes Alor’Nadien ne, solemnly.

“Faded?”, asked Brom baffled.

“Faded..”, repeated the Princess. “..You do not belong here, nor now. You are faded. Very slightly incorporeal.”

“We.. we are?”, asked Tonic.

“We are?, asked Brom.

“Quiet so.”, said the Princess calmly. “Like someone who’s running out of time..”

 

And she clawed one, slim hand and made a beckoning motion.

A dark, smoking.. thing.. rose from the cobblestones..

 

“Like this..”, she said pointing at the wraith-like creature she’d just summoned.

 

Tonic gulped..

So did Brom..

 

The implications of what they had heard and just seen was not something either of them could simply shrug off. It appeared, dawdling was not a good idea in a prophecy.

“Tonic..”, said Brom, sort of to get her started.

“Umm.. First, I feel must apologize for having startled you, and perhaps ruining your evening.. and to have given you the wrong impression. I.. would like to introduce myself but I must know if your man-at-arms can be trusted.”

The huge man standing behind the Princess and still facing the opposite direction snorted.

“That is the most unique description of a ‘man-at-arms’ I have ever heard, don’t you think, Lady Lorna?”, he said happily.

Princes Alor’Nadien ne smiled and her face pinked again. “I must say, I totally agree, dear Dorin.”

“I don’t understand..”, stammered Tonic.

“He is not my man-at-arms, Mistress Gnome. He is my fiancée.”, she said happily.

“Love it when you say it.”, rumbled the huge man.

“Love it for the truth it is.”, smiled the Princess again.

“Ow.. I.. I am sorry if I offended the Prince! I was not aware the Princess was engaged. Our historical records seem out of date..”, blushed Tonic.

The huge man chuckled.

“Prince? That was quick!”, he said mirthfully.

“He is not any prince, Mistress Gnome. Only the man I want. No prince can hope to cope with that. And there is nothing wrong with your historical records. We just got engaged, this very evening!”, said the Princess, also with a happy voice.

“Congratulations, I think?”, stammered the gnomic girl.

“Thank you. Now to the issue at hand, then?”, the Princess said kindly.

“I.. I am Arcantonic Palecog.”, blurted Tonic.

“Arcantonic..”, mused the Princess. Then her eyes noted with recognition. “You are a relative to Arcanton Mordenon..”

 

It had been a statement, not a question. And when she said the name, her brows did not scowl. Her eyes did not change. Her lips did not thin out. The serene face of the Princess of High Woods stayed exactly the same.

Without a single word, Princess Alor’Nadien ne of Bari Na-ammen, the daughter of Nadine Graciousward, the sorceress who had destroyed Arcanton Mordenon had given the little, gnomic girl standing before her, the benefit of the doubt.

 

“He.. he was my uncle.”, said Tonic mutely.

The Princess chose to stay silent.

“When.. when your mother, Rise Nadine, destroyed him, I was there..”, she said looking down.

 

“Miss Palecog.”, the Princess called with challenge. “Please look at me when you are speaking to me.”

 

Tonic’s eyes blazed and she looked up at the Princess.

 

“I am not your superior. Nor am I your better. You owe me nothing. You will not stare at stones with shame while addressing me. You will look at my eyes whilst you speak, and you shall do so as an equal.”, she said boldly.

 

Tonic just stared at the Princess.. with awe.

“I.. I came merely to meet you, your grace. And to apologize to your mother, Nadine Graciousward.”

“We shall meet. But that can wait. The matter of an apology must take precedence. How do you know my mother that you would need to apologize to her?”, and for the first time, there was a hint of steel in the Princess’s voice.

“Y.. Years ago.. when she beat the crap out of my retarded and degenerate uncle..”, she started.

 

Brom snorted.

So did the Dorin guy!

 

“..she.. she found me there. In the dungeons of Arcanton’s tower. I was perhaps six, or eight, then. My parents had given me away to him so he could train me from a very young age. I think I was two.. maybe three when I was put into those dungeons. The next time I saw the sunlight, I was in Nadine’s arms, being carried away from that awful place.”, Tonic mumbled.

 

Princess Alor’Nadien ne just stared at the little gnomic girl and her eyes teared.

 

“Your mother.. she could have destroyed me as well.. Or just left me there.. I would have preferred she’d destroyed me. I stank of demon stench. But she chose to take me, clean me, feed me, she sang to me, she hugged me and she let me sleep in her embrace.. Then she gave me away.. back to my parents, who had given me up to my uncle in the first place!

 

I was angry.. I was so furious.. I felt betrayed. More so than when my parents had sold me out to Arcanton! I.. I might have called her many names.. Not good ones. For years I hated her and spited her, yet all she had shown me was kindness.. Thanks to my uncle, kindness was something I never understood.

 

It took me years to remotely grasp what it means. We came here, to this city, for another matter. But I felt your presence. And I felt your mother’s kindness walking the streets of this city. And.. and I knew I must make amends.”, she said, and once more, she was staring at the cobblestones.

 

The next time she looked up, she was in the arms of the daughter of the woman, who had saved her out of the demon-infested dungeons of her vile uncle.

Princess Alor’Nadien ne, embraced her and wept.

“My dear, dear little sister.”, she said. “I had heard rumors that my mother had taken the only survivor of Arcanton and given her back to her people. Always, I waited, for the day to arrive to take her and treat her as I would my own, and so I have.. Thank you..”

“You.. you are thanking me?”, stammered Tonic as she blushed furiously.

The Princess of Bari Na-ammen smelled so nice.. and warm.. and she had her mothers kind embrace.. The embrace she had never forgotten..

“I am sorry I called your mother names, Princess.. I am so sorry.. Please tell her I said that..”, she blurted.

“When and if I get the chance, I shall, dear Arcantonic Palecog Feymist.”, she whispered.

 

“Whot?”, she stammered.

“What?”, Brom baffled!

“What?”, the Dorin guy exclaimed.

 

 

“Years ago, the day I was born, my mother insisted two names were to be placed into Bari Na-ammen’s royal records. One, Alor’Nadien ne Tel’Ariel Ath Selora Feymist, and one, Arcantonic Ama Ath Tel’Dun Feymist.. She made us sisters, though she never told about the reasons nor who you were to anyone but myself. Not even my father, Ri Grandaleren knows. Father can be a bit mule-headed at times..”, she smiled.

 

“From a royal family point of view, we are not only sisters, we are also twins!”

 

Arcantonic.. Ama Ath Tel’Dun Feymist.. Palecog, just stared at the Princess of Bari Na-ammen.

Quietly petrified!

 

“And finally we meet.”, she said happily.

“Ow, your father is going to love it when he sees the next heir to the throne!”, chucked the Dorin guy with delight.

Then he froze in his place as a very large smile.. a very large and evil smile stretched across his face.

“My dear Lorna. The Heavens have smiled upon you once more. She really should go and claim her right to the throne! Would get both you and me off the hook, set your father on flames and totally destroy all your aunt’s evil plans!”

 

Princess Alor’Nadien ne laughed with mirth, while she knelt and held the little gnomic girl.

 

“That.. would be so cruel, dear Dorin. I would much rather we settled things between myself and my aunt Angrellen peacefully. She is a power, on her own right and we will need someone like her in the coming confrontations ahead.”, she said.

“I so wish you are right, dear Lorna. But let’s be honest. Petty is petty, no matter if one is a peasant or of royalty. The only difference is, one would grab a rake or a sickle to do his sin, while the other will bring armies to do their deed and get thousands of others killed.. I hope things will go for the better. But I shall prepare and defend you like I was facing your mortal enemy.”

“She’s still too powerful for us, dear.”, the Princess said.

 

“So was Themalsar. So was pretty much everyone else we faced, come to think of it.. I don’t mean to sound overconfident, here, love. But we do have some rather skilled friends.. She is strong and powerful, but we are much more versatile. And more importantly, we are on the right and we have you. In the end, your people will have to decide how they want to be recognized among the other peoples of the kingdom. As honorable elves, or petty usurpers.. And trust me when I say, NO ONE RESPECTS USURPERS!

 

And if, by some remote chance, she claims the throne, it will inevitably incite rebellions which, in turn, will trigger counter suppressions..”, said the Dorin guy and shuddered. “Never ends well.”

 

Princess Alor’Nadien ne, the Heart of High Woods, the jewel and the apparent heir to the throne of Bari Na-ammen gave one last hug to the little gnomic girl, gently kissed her on the cheeks, and rose, took a step back and with her head bowed she knelt before her with great grace and reverence.

 

“I shall abide by my elder twins’ wishes.”, she said softly.

 

Brom Bumblebrim ‘ho booy’ed at the monumental, yet the oddest turn of events. He looked up at the night sky with a defeated expression.

“Really?”

 

 


Alor’Nadien ne Tel’Ariel Ath Selora: Elvish for “The Allure of Nadine, The Heart of High Woods” / Elfçe, “High Woods’un Kalbi, Nadine’nin Cazibesi”

Arcantonic Ama Ath Tel’Dun: Elvish for Arcantonic, “The Beauty of the Hills” / Elfçe, Arcantonic, “Tepelerin Güzelliği”

 

 

 
 

ARİS

Timeline:

İzci Onbaşı Laila Wovesbane, High Lady Anglenna’nın kendisine verdiği ‘hamili yakınımdır’ kartını iştahsız bir şekilde alır, ve kartın asıl sahibi ve muhtemelen de bir silah kaçakçısı olan Largo adındaki tüccarın yanına gitmeye karar verir..

Ancak dünyada işler nadiren göründüğü kadar basittir.

Neden Laila için bir istisna yapsın ki şimdi?

 

Bu hikaye,
Dreadlock!
hikayesinin bittiği gün yer alır..

 

 

08:12

Nedir bu?”, diye sorar Laila şaşırmış bir şekilde.

“Bu..”, der High Lady Anglenna, “..High Bazaar’da, Largo adındaki bir silah ve mühimmat tüccarının özel müşterilerine verdiği kişisel kartıdır. Bunu kendisine göstermeniz halinde, boş olan sadaklarınızı dolduracaktır.

Laila hayretle önce elindeki karta, sonrada önünde çömelmiş kadına bakar.

“Silah kaçakçısı yani..”, der kaşları çatılı bir şekilde ve bir high lady’nin, High Woods Ri‘sinin yeğeninin nasıl olup da bir silah kaçakçısının özel kartına sahip olabildiğini merak eder..

“Silah ve.. bir çok başka şeyler.. Ancak yanına gittiğinizde bunu onun yüzüne vurmazsanız sevinirim.”, der High Lady ve konunun bu kısmını kapatır!

“Umm.. Benim birden çok sadağım var!”, diye bi laf kaçar ağzından. Aslında Laila, kadının oldukça gayrımeşru ‘teklifini’ reddetmek için ağzını açmıştır ama nedense onun yerine bu çıkmıştır!

Anglenna, platin sarısı kaşları birer yay gibi kalkmış bir şekilde, koyu yeşil gözleriyle önünde oturan izciyi süzer ve tekrar gülümler.

“Bunu kendisine göstermeniz halinde, boş olan sadaklarınızı dolduracaktır!”..

..diye tekrarlar.

 

Ve çömeldiği yerden kalkar..

..en azından bu niyetle davranır, acıyla tıslar, dengesine kaybeder ve devrilir!

 

High Lady’nin düşmesi esnasındaki o çeyrek saniyelik anda Laila, zihninden oldukça fundamental bazı düşünceleri geçirme fırsatını bulur;

 

“Aha düşüyor!”

“Eteği dantelli ayakkabısına takıldı ve düşüyor!”

“Ne gülerim düşerse.”

“Düş! Lütfen düş..”

“Ama sonrasında dram yapma!”

“Düşerse, ıslık çalar ve görmemiş gibi yaparım!”

“Kızım, o boy ile devrildiğinde nesini görmezden geleceksin? Uzandığında ayakları kapıdan dışarı çıkıyor!”

“Onun yüzünden ikinci bir oda kirası almak istedi hancı bizden!”

“Yüzündeki o ifade..”

“Hay Shit! Yaralı kalçasından dolayı düşüyor..!”

“Buna yardım etmem lazım şimdi! Acısını fark ettim çünkü!”

“Doğru dürüst düşmeyi bile beceremedin!”

“Ördek dudaklı sakar elf!”

“Kalkamayacaksan, neden oturursun?!”

 

Laila yerinden fırlar ve yapmak istemediği şeyler arasında, kendi emeği ile top on listesine girmeyi başarmış kadına dokunur..

Nevarki kadın sırım gibi görünmekle beraber, 1,92’lik boyu dolayısıyla sanıldığı kadar da hafif değildir ve ‘dokunmak’ yetersiz kalır. Laila kadını yere çarpmadan, iki eliyle, bütün bel ve bacak gücünü kullanarak yakalar..

..ve bir anda Laila ve Anglenna göz göze gelirler ve ikisi için de garip, sessiz bir durum oluşur.

 

“Bundan her kimseye bahsedersen—”, diye hırlar Laila.

“—Aklımın ucundan bile geçmemişti İzci Onbaşı!”, diye seri bir şekilde bitirir High Lady..

 

 

Laila bu kadından potansiyel bir teşekkürünü daha kaldıramayacağını düşünerek, onu kendi yatağına oturtur, sevgili yayını, boş sadaklarını, şırfıntının ona verdiği, üzerinde sadece bir L harfi olan küçük, beyaz kartı alır ve odadan kaçarcasına çıkar..

..zira bütün bunların sorumlusu olduğunu düşündüğü Udoorin’e söyleyecek bi çift lafı vardır!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

08:34

Laila merdivenlerden inerken zırhlığını geçirir üstüne ve defalarca tekrarlanmış olmanın verdiği alışkanlıkla, bakma ihtiyacı duymadan zırhın bağcıklarını çeker, omuz tokalarını ve yan kayışlarını bağlar ve merdivenlerin son adımlarını atlayarak iner.. Aradığı kişi de tam olarak oradadır. Hanın giriş katında, kapıdan en uzak yerde.. ve yalnız değildir..

‘Bu gün hiçbir şeyin doğru gitmediği ‘o’ günlerden olacaksa, hiç uğraşmayım!’, diye burnundan solur..

Udoorin onu fark eder ve elini ona sallayarak heyecanlı bir şekilde yanlarına çağırır.

Laila yüzünü buruşturur.

Son üç gündür yaşadıklarından dolayı biraz keyifsizdir ve Udoorin’in, Prenses ile paylaştıkları masada kafalarına odunla vurulmuş iki tavuk gibi birbirlerini seyredişlerini izlemek gibi bir niyeti yoktur.

‘Bu sefer paçayı yırttın, Dorin!”, diye hicveder içinden ve hanın kapısına yönelir, ancak o esnada Aager, gözleri şişmiş olmasına rağmen yüzünde çocuksu bir mutluluk taşıyan bir Inshala ile hana gelirler.

‘Sen ne yaptın? Önce ağlatıp sonrada kızcağıza afrodit mi içirdin!’, diye ona da çatar içinden Laila.

Prenses gelen ikiliyi görünce yerinden fırlar ve koşarak Inshala’ya sarılır ve kulağına bir şeyler söyler.

 

Laila, Prensesin Inshala’ya ne söylediğini bilmez, ancak sonuçlarını hayretle seyreder.

 

Inshala olduğu yerde kendisine söylenen şeyi anlamamış biri gibi kalakalır. Sonra yüzü kıpkırmızı kesilir, Aager anında kendi kulaklarını kapatır, ve küçük kız kulak çınlatan bir çığlık atıp Prenses Lorna’nın kucağına atlar.. ve hüngür hüngür ağlamaya başlar!

‘Nooluyo yaa?!’, diye hayretle bunları seyreder Laila.

Kıpkırmızı yüzü olan tek kişi Inshala değildir.

Udoorin’in de yüzü kızarmış bir şekilde sırıtarak Aager’e yaklaşır.

Aager bir an önündeki genci süzer, sonra ona “Olm, sen tam bi avanaksın!”, der.

Bunu duyan Udoorin ise daha da sırıtır ve “Tahmin edemeyeceğin kadar!”, diye cevap verir.

 

Laila bir anda fena bir şekilde içkillenir ve Udoorin’e yaklaşır.

“Hayırdır, Udoorin? Neler oluyor?”, diye sormasıyla Prensesin ona da sarılması bir olur.

“Biz.. uhh.. umm.. biraz nişanlandık.!, diye daha da kızarmış bir şekilde itiraf eder Udoorin.

 

Laila..

Laila çarpılmış gibi olur!

“Hangi ara..? Nasıl..? Ne zaman..?”, diye afallar.

 

“Dün akşam, sevgili Laila.”, diye pembe bir yüzle, fısıldar gibi konuşur Lorna.

“Aslında daha çok, bu sabah.. biraz erken saatlerde.. idi..”, diye kekeler Udoorin.

“Biz aslında biraz hava almak için çıkmıştık.. Heaven Parkına doğru yürüyelim dedik.. ve yürüdük.. Sonra..”, diye gevelemeye başlar Prenses.

Laila bu sakin, ağırbaşlı kızın bu güne kadar tökezlediğine asla müşahade etmemiştir. Tıpkı gevelediğine müşahade etmediği gibi..

“..Sonra aylardır birbirimiz için neler hissettiğimizi bildiğimiz halde bu konuda neden bir şeyler yapmadığımızı düşündük..”, diye hızlı bir şekilde anlatır Udoorin.

“Ve bir şeyler yapmaya karar verdik!”, diye tamamen pembeleşmiş yüzünde mutlu bir ifadeyle bitirir Lorna.

Inshala dayanamaz.

Tekrar Lorna’ya sarılır ve tekrar ağlamaya başlar.

 

‘Demek şirretin koruduğu sizlerdiniz..’, diye uyanır Laila ve kadının “Korkarım bunu size söyleyemem zira kendileri korunduklarının farkında değillerdi. Bununla beraber, kimliklerinin bir sır olarak kalacağını da pek sanmıyorum.”, derken ne kast ettiğini anlayıverir.

 

Laila bir anda Udoorin’i de, Prensesi de kıskanır.. ve onlar için mutlu olur..

..zira bütün çektikleri sıkıntıların arasından, yeni bir beraberlik, yeni bir sevinç, yeni bir gün doğmuş gibidir.

Sevgili kuzeni ile gerçek anlamda tanışmasına sebep olan, yıllar önce Udoorin’le yaptığı o kavgayı, o kavgadan sonra Udoorin’in husumet gütmesi yerine arkadaşlığı tercih ederek gösterdiği büyüklüğü, Themalsar’da beraber geçirdikleri sayısız tehlikeleri, Serenity Home’a geri dönüşlerini, oradan Arashkan’a yola çıkışlarını, yolda karşılaştıkları tehlikeleri ve en sonuncusu olarak da arenada yaşadıkları ölüm kalım mücadelesini hatırlar, kısa bir anlığına hepsini, ama hepsini tekrar yaşamış gibi hisseder ve Laila’nın içi içine sığmaz..

Kendisinden önce ayakları hareket eder.

Söylemeden önce de kolları kalkar ve en eski arkadaşlarından biri olan Udoorin’e sarılır.

“Senin için ne kadar sevindiğimi bilemezsin, sevgili arkadaşım.. Prensesimize iyi bak ve onun onurunu her zaman koru.”, diye fısıldar ona.

Sonra döner ve Lorna ablasına yapışmış olan Inshala’nın ayrılmasını beklemeden, her ikisine de sarılır.

 

Udoorin’in gözleri biraz dolar.

Mutludur.. Çok mutludur aslında çünkü Laila’yı kendisi kadar iyi çok azı tanır.

Laila sergilediği dış görünüşüne ve davranışlarına rağmen, gerçekte çekingen, içine kapanık, kırılgan, sevgisini yansıtma konusunda kötürüm, ve kolay kolay hiç kimseye dokunmayan bir kızdır ve bu güne kadar babası dışında onun gönüllü olarak sarıldığını gördüğü tek kişi de kuzeni olmuştur..

..ve Laila, kardeşi gibi bildiği Udoorin için bir istisna yaparak ona da, sevdiği kıza da sevgisini açıkça, ve hiç sakınmadan göstermiştir.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

13:48

Laila en sonunda kendisini handan dışarı atmayı başarır. Inshala’nın çığlıklarına uyanan Gnine ve bir anda kendisine gelen Lady Magella, birinin elinde hedef arayan bir ateş topu, diğerinin elinde ise koca gürzü ile gözü dönmüş bir şekilde aşağı koşmuşlar, neden sonra olanları anlayınca ortam bir anda mutlu bir kutlamaya dönüşmüştü.

Aager’in hancı ile konuşması, ve biraz da altının el değiştirmesiyle, hanın tamamı o günlüğüne ‘özel etkinlik dolayısıyla’ kapatılmıştı. Inshala’nın yalvarmasıyla Aager tekrar hancıyla konuşmuş, tekrar altınlar el değiştirmiş, komşu evlerden gönüllü ne kadar kadın varsa çağırılmış ve salon katı köşe-bucak bir güzel temizlenmiş, bu esnada da Aager, Gnine ve Laila yemeklik için doğru düzgün bir şeyler almaya Alls Bazaar’ına gitmişler Inshala, Lady ve damdan çağrılan Merisoul da hanın mutfağına girip alınan yemekliklerden bir sürü yemek hazırlamışlardı.

Gerçekte Inshala ve Lady yemekleri yapmış, Merisoul ise üst raflardan birine çıkmış, bir yandan mutlu bir ifadeyle olup bitenleri seyretmiş, bir yandan da her yemeklere bir şey koymaya çalıştığında Lady’ye, “Emin misin ondan konması gerektiğine?”, diye sorarak, onu çileden çıkarmıştı!

Bütün bunlar olurken Udoorin ile Lorna’nın herhangi bir şeye dokunmalarına izin verilmemiş, Laila Udoorin’e eşlik ederken, Anglenna da sessizce Lorna’nın yanında durmuştu.

Öğlen olduğunda masalar birleştirilmiş ve hazırlanan yemekler konulmuş, çok uzun bir zamandır düzgün birşey yememiş grup, büyük bir iştah ve keyifle oturmuşlardı masalara.

Yemekler sunulmadan önce ise, Yetkin Tapınak Muhafızı olan Lady Magella tarafından ve resmi statüleri kati olan bir İzci Onbaşısı ile bir High Lady şahitliğinde nişanları ‘resmileştirilmişti’.

İlginç bir şekilde, nişanın bir çok şahit eşliğinde tekrarlanması ve açık rütbe ve makamlı kişilerce resmileştirilmesi fikri High Lady Anglenna’dan gelmişti..

 

Yemek esnasında Udoorin ve Lorna, kızarmış yüzlerle Lady Magella’nın yanına gelmişler ve kendilerinden özel bir ricade bulunmuşlardı;

Udoorin, Lady’den babasına nişanla ilgili bir mesaj göndermesini istemiş, Lorna’da, mesajın kaynağını gizli tutması kaydı ile annesi, Bari Na-ammen Rise’si Nadine Graciousward’a aynı konuyla ilgili bir mesaj göndermesini rica etmişti. Lorna’nın ek olarak istediği tek şey, nişanlısının ismi, geldiği ve şu anda bulundukları yer ve genel olarak yer ve kimlik tespiti yapılmasına sebep olabilecek her türlü bilgiden sakınmasını rica etmişti.

Lady bunu makul bulmuş olsa da, üzülerek prensese bakmıştı. Bu kız bir hanımefendiydi, iyi niyetli, samimi, dış güzelliği, sadece iç güzelliğinin bir uzantısı olan, High Elflerin gelecekteki kraliçesiydi ve annesinden de, babasından da bu şekilde sakınması gerekiyordu ve Lady, bu Nadine denen kadına bir gün bunun hesabını soracaktı!

 

Kutlamaya direk katılmayan sadece iki kişi olmuştu. Biri, hangi ara tedarik ettiği bilinmeyen, koca nişan pastasından sorumlu, buna rağmen utançla merdivenlerin üstünden prensesini izleyen Darly Dor, diğeri ise onun yanında, bıçak mesafesinde, yüzünde okunması zor bir ifadeyle çömelmiş Lilly Venom’du.

Neden sonra Aager yukarı çıkmış, Darly’nin kıçına bir tekme atıp onu aşağı göndermiş, uzun dakikalar Lilly ile bir şeyleri tartışmış, ancak belli ki onu ikna edememişti.

Sinirlenmiş bir şekilde aşağı geri inen Aager’in yüzünü gören Inshala, hanın salonunda yüzlerce çiçek açtırma işini bırakıp, koşarak merdivenleri tırmanmış, “Hadi ama Lilly abla, lütfen! Mutluluklar uzaktan seyredilmemeli, paylaşılmalı!”, diye kızın koluna yapışıp onu yalvara çekiştire aşağı, kutlamanın içine çekmişti.

 

İnsanlar garip varlıklardı gerçekten!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

16:11

Laila oldum olası klişeleri seven biri olmamıştır ve klişe gördüğünde nedense hedef parmaklarının kaşındığını hissetmiştir. Bu yüzden ‘kapanmadan önce’sine yetişmek için High Bazaar’da ikamet eden bu Largo kaçakçısının dükkanına ulaşmak için handan ayrıldığından beri koşmuş ve ancak klişeyi duyduğunda yavaşlamıştı.

“Ya paranı, ya canını!”

 

Laila, muhtemelen kırık bir burundan gelen sesle söylenmiş olan bu ifadeyi duyduğunda..

..’mutlu’ oluvermişti birden!

 

Sanki önüne birisi en sevdiği, içinde kırık çikolata ve fındık parçaları olan pasta getirmişler ama pastanın üstünde olmazsa olmaz olan kremasını koymayı unutmuşlarken, birden bir başkası gelmiş ve “Ya paranı, ya canını!” ile pastanın üstünde eksik olan o kremayı sürmeye başlamıştı..!

 

Laila yavaşlamış, ancak durmamıştı.

Temposunu arttırarak, bir sağ, bir sağ daha, bir sol, düz git..

..ve işte klişe: orada küçük, yaşlı bir adamı yakasından tutup duvara sıkıştırmış, kel, iri kıyım adamı görür Laila ve hızını hiç azaltmadan, dirseğini çıkarmış ve hafif uçarak geçer yanından, iki adım geçtiğinde de tekrar konar yere ve arkasına bakmadan, ‘kapanmadan önce’sine yetişmek için High Bazaar’a doğru devam eder.

Laila hayal meyal yaşlı adamın teşekkür edişini duyar.

 

Yol boyunca Laila altı farklı olaya daha karışmıştı ve bunlardan bir tanesine, bir sokak satıcısından zorla açmalarını aşırmaya çalışan iki şehir muhafızı da dahildi. Laila sonuncusu hariç bu olayların hiçbirisinde silah kullanmamış, silahlarını da çekmemişti.

Şehir ve bar kavgalarında asla silah çekilmezdi çünkü her ne olursa olsun, silah çeken her zaman haksızdı!

 

Son olayda muhafızlara aldıkları açmaların parasını ödemelerini rica bile etmişti..

..ama bu dangalakların da annelerini utandırma eğilimleri vardı, belli ki.

Üstüne üstük, üçer bakırlık açmalar için mızrak doğrultmuşlardı!

 

KİM ÜÇ BAKIRLIK AÇMANIN PARASINI ÖDEMEYECEK KADAR ADİ OLABİLİRDİ Kİ?

 

Belli ki bu iki avanak!

Laila birinin mızrağını kapmış, dizinde kırıp ikiye bölmüş, ve artık kıymıklı iki sopası olduğu için iki muhafızı da ‘amca’ deyinceye kadar dövmüştü! Ancak Laila amcası konusunda hassas biriydi, dolayısıyla bu salakların amcalarını böylesi bir yenilgiye alet etmeleri, sakin bir şekilde vurduğu sopaları, artık kızmış bir şekilde vurmasına sebep olmuştu!

 

Anlaşılan Laila Arashkan’dan ayrıldığında, “Arkamda şu kadar ‘leş’im var!”, diyen tiplere dönüşecekti!

 

İzci Onbaşı ağlayan muhafızları döverken, ta Arashkan Adalet Sarayının önündeki saat kulesinden yankılanan çanları duyunca kendisine gelmişti.

 

Saat 18:00 olmuştu!

 

Laila içinden sağlam bir küfür savurmuş, hayretle önünde gerçekleşen ‘uygulamalı ahlak dersini’ seyreden satıcıya ‘verdiği zahmetlerden’ dolayı bir altın uzatmış ve High Bazaar’a son hızla yola koyulmuştu!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

18:21

Laila, Largo adındaki silah kaçakçısının yerini bulduğunda, bir çok dükkan ya çoktan kapatmış, yada kapatmak üzereydi..

“Kusura kalmayın, genç bayan.”, diye ‘gazlı’ bir ses duymuştu karanlık dükkanın derinliklerinden. “Saat 18:00’i geçeli çok oldu. Şansınızı yarın denersiniz..”

 

Laila fena halde kızgındır.

Laila burnundan soluyacak kadar kızgındır.

Laila bu Largo denen adamı da ‘leş’ler listesine eklemek istemektedir.

Ama derin bir nefes alıp sakinleşmeyi tercih eder zira adamı tehdit ederse, Anglenna’nın kendisi dahi gelse, adamdan bir hayır gelmezdi.

 

“Efendi Largo’yu arıyordum.”, der olabildiğince serin bir sesle.

“Efendi Largo’yu buldunuz genç bayan, ancak biraz geç buldunuz. Şehir kanunları, bütün pazar yerlerinin saat 18:00’de kapatılmasını söyler ve benim ceza yemeye hiç niyetim yok.”, der aynı ‘gaz’lı ses dükkanın karanlığından.

“Sizi anlıyorum, Efendi Largo. Ancak beni.. umm.. ‘özel’ bir müşteriniz gönderdi ve her konuda bana yardımcı olabileceğinizi söyledi.”, diye profesyonel bir üslupla şansını neder Laila.

“‘Her konuda’ biraz abartı olmuş sanırım!”, diye ‘fırk’lar gazlı sesin sahibi. “Kimmiş bu özel müşterim?”

“Adını vermemi istemedi. Ancak bunu göstermemin yeterli olacağını söyledi.”, der İzci Onbaşı ve cebinden üzerinde sadece bir L harfi olan küçük, beyaz kartı çıkartır.

 

Kendisinin Largo olduğunu iddia eden gazlı sesin sahibi bir an durur.. Neden sonra hafif bir çakmak taşı sesi duyulur ve bir gaz lambası aydınlanır. Gaz lambasının aydınlanmasıyla Laila hayatında gördüğü en yakışıklı olmasada, sayılı güzellikteki bir yarı elfi bulur karşısında.

Adamın, altın sarısı hafif dalgalı saçları, kötü ışıkta ancak mavi olduğunu tahmin edebildiği gözleri, biçimli dudakları, geometrik bir çenesi ve oldum olası Laila’nın hoşuna giden kalın kaşları vardı!

 

“Karşılıklı kıvılcım dedikleri bu olsa gerek!”, diye sırıtır Largo, Laila’ya. “Güzelliğinizi aydınlıkta görmüş olsaydım, bu kadar zorluk çıkarmazdım..”

 

Laila biraz daha alık alık bakmayı tercih eder adama!

 

Laila adama bakarken, adam izci kızın etrafından dolanır, “Müsaadenizle genç ve güzel bayan..”, der ve elinde taşıdığı kancalı bir sopayla dükkanın kepenklerini içeriden indirir. “Ancak memurlar bizi açık görürlerse, bu güzelliğinizle sizin müşterim olduğunuza inandıramam!”

 

Laila’nın zihninin avının peşindeyken ki keskin kısmı donmuş gibidir. İzci kız, ‘Hadisene, bi şeyler yap, bi şeyler söyle!’, diye, ne kadar ittirip dürtse de, zihninden herhangi bir tepki alamaz.

‘Öyle olsun bakalım..’, der Laila kendi içinden. ‘..ben de bu işi akılsızca yaparım o zaman!’, diye tehdit eder kendisini ve bu tehditi, mevcut şartlar altında yapabileceği potansiyel ahmaklıkları düşünerek bir anda devreye girer!

 

“Siz.. umm.. Largo’musunuz?”, diye sorar. “Pek de beklediğim gibi birisi değilsiniz.”

“Umuyorum ki olabildiğince düşük beklentilerle gelmişsinizdir buraya o zaman.”, diye sırıtmaya devam eder Largo. “Bu şekilde her ne yaparsam, harika olma fırsatım olmuş olacak!”

Laila ‘fırk’lar.

Adamın rahat davranışları zorlama yada yapmacık değildir. Tamamen doğal ve kendisine özgü bir hali var gibidir. Largo denenen bu adam rol yapmıyordur.

Bu adam, rolün kendisidir!

 

Largo, Laila’ya elini uzatır.

Laila ister istemez uzatılan eli tutar.

 

Ve öylece bekler!

“Ummm.. ben kartı görmek için elimi uzatmıştım, ama bu da olur.”, diye nazikçe izci kızının eli öper.

Laila cevapsız bir şekilde kartı adama uzatır.

Ama el olduğu yerde kalmaya devam eder!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

18:45

High Lady Anglenna!”, diye ünler Largo, boş karta bakarak. “Hanımefendinin, High Lady Anglenna gibi birisiyle nasıl bir münasebeti olabilir?”

“Olabildiğince az.”, diye mırıldanır Laila.

Largo buna keskin bir kahkaha atar.

“Aaaa.. Lady Anglenna’nın muhteşem hallerini yakinen tecrübe etmiş gibisiniz.”, der Largo mutlu bir şekilde.

“Kaçınılmaz olarak!”, der Laila biraz kızarmış bir yüzle.

“Genç bayan.. Şayet Lady Anglenna söz konusu olduğunda sizi anlıyorum dersem, bunun sizi tamamen anlıyoruma tekabül ettiğini bilmenizi isterim. Kendileri düşmanları için yaşayan bir hanımefendidir!”

“Çok da kibirli!”, diye ekler Laila istemsiz bir şekilde.

“Evet..”, diye onlaylar Largo. “..Bununla beraber, sizin gibi bir izcinin, Lady Anglenna gibi.. Nasıl desem..Nevi şahsına münhasır bir bayanla nasıl bir ilişkiniz olduğunu merak etmiyor değilim. Bu kart ona verdiğim kart. Kendileri yere konması imkansız bir aristokrat ve siz de kati bir şekilde mesleğini hayat ve ölümü an be an yaşayan birisiniz.. ve bu ikisinin arasında olası bir köprü hayal edemiyorum bir türlü..”

“Bu kartı kendilerinden çaldığımı mı ima ediyorsunuz?”, diye ilk defa serin hali devreye girer Laila’nın.

“Bu dünyada her şey mümkün. Bununla beraber bu ihtimal aklıma bile gelmedi. İzciler, çapulcu değildirler ve çapulculuk da yapmazlar.. Sizi gücendirdiysem, lütfen beni bağışlayın zira niyetim bu değildi. Sadece anlamaya çalışıyorum, o kadar.”, der Largo samimi bir şekilde.

“Al benden de o kadar!”, diye cevabını yapıştırır Laila.

 

Largo denen adam bu cevaptan alındıysa bunu belli etmez. Ama takdirini de gizlemez.

 

“Anglenna ile an itibariyle aynı istikamette yol alıyoruz, dersem bu sizin için kabul edilebilir bir açıklama olur mu, peki?”, diye sorar Laila.

“Hmm..”,  diye düşünür Largo. “Kendisine sıfatsız, ve sadece adıyla hitab ettiniz. Bu saygısızlık göstergesi olabilir.. Kendilerine karşı hiçbir saygı duymadığınızı ve yüzüne de aynı şekilde hitab ettiğinizi de gösterebilir, ya da bir şekilde sizden bir çıkarı olduğu için bu saygısızlığınıza göz yumuyor olabilir, yada size ciddi bir şekilde borçlandığı anlamına geliyor olabilir!”

Laila adamın bu kadar derinlemesine yorum yapmasından nedense huylanır zira böylesi kişilik analizleri yapabilenler, silah kaçakçısı olmazlar, ya bir muharebe taktik generalidirler, yada oldukça mevkiili bir yerde idarecidirler, diye düşünür..

..yada bir teşkilatın kıdemli üyesi olurlar!

“Bir kaçakçı için ayrıntıları biraz fazla yakından inceliyorsunuz..”, diye temkinli bir şekilde sessizce konuşur izci kız ve ellerini yavaşça yana salar —kılıçlarının yanına.

 

Kısa bir anlığına Largo önünde altı yüz yardalık bakışlarla duran kıza bakar..

..ve tekrar sırıtır!

 

“Tüh! Kendimi ele verdim sanırım.”, der mutlu bir şekilde. “Lütfen rahat olunuz.. Bir izciye saldıracak kadar aptal değilim.”

“Ama asıl soru bu değil.”, der Laila aynı temkinle.

“Nedir asıl soru?, diye hayretle sorar Largo.

“Asıl soru, ne kadar aptal olduğunuz değil, bunu göstermek için ne yapacağınız..”, der Laila ve ellerini kılıçlarına yaslar.

 

“Hanımefendi.. Lütfen.. İnanın size herhangi bir şekilde zarar vermek niyetinde değilim.”, der Largo.

“Ben insanların niyetlerine göre hareket etmem zira bunu bilemem. Sözlerine ve sergiledikleri davranışlara göre hareket ederim.”, der Laila.

 

Largo, ‘teslim oldum’, kabilinde ellerini kaldırır.

“Hanımefendi. Size Lady Anglenna ile aranızdaki münasebeti sordum, çünkü kendileri ‘takip altında’ olan birisi.. ARİS tarafından.. Ve bir izcinin adının farkında olmadan çamura bulaşmasını istemediğim için sorduklarımı sordum size!”

Laila kaşlarını çatar.

“ARİS?”

 

 

“Arashkan İstihbarat Servisi!”

 

Laila’nın tek kaşı havaya fırlar zira ARİS.. Arashkan İstihbarat Şeysini daha önce ne duymuştur, ne de böyle bir servisten haberdarlığı olmuştur.

 

“ARİS..”, der Laila sessizce. “..Biraz dramatik olmuş sanki?”

“Aaaa.. evet kısaltma olarak aslında biz AİS’i istiyorduk ama başka bir şirket o kısaltmayı bizden önce kapmıştı çoktan.”, diye kabul eder Largo esefli bir sesle.

“Hangi şirket?”

“AİS — Arashkan İnternet Servisi!..”, der Largo sırıtarak. “.. ama bu konumuzun dışında.”

‘Biz AİS’i istiyorduk..’, derken?”, diye diğer kaşı da kalkmış bir şekilde sorar Laila.

 

Largo kelime kullanımlarında yaptığı hatayı anlar bir anda ve yüzünde kötürüm bir ifade belirir.

“Shit!”, diye küfreder sessizce.

“Çok ayıp, Ajan Largo, ama isabetli!”, der Laila, ellerini kılıçlarından ayırmaz ama muhteşem bir şekilde de sırıtır.

“Zekisiniz, hanımefendi.. Bu işleri kolaylaştıracaktır.”, der Largo. “Ancak burası konuşmak için pek de uygun değil. Aşağı kata inelim. Orası ses muhafazası açısından biraz daha güvenli..”

Largo, Laila’yı beklemez.

Dönüp elindeki lambayla içi tıka basa mallarla dolu dükkanın derinliklerine ilerler. Sonra izci kızın kendisini takip etmediğini fark edince durup ona bakar.

“Bir sorun mu var, hanımefendi?”, diye sorar ona.

“Sizi karanlıkta takip etmemi istiyorsunuz..”, der Laila temkinli bir ifadeyle.

“Evet.. Bir izci olarak bu sizin için çok da zor olmasa gerek, öyle değil mi?”

“Efendi Largo.. Şayet kılıçlarımı çekmek zorunda bırakılırsam, bu birilerinin mutlaka öleceği içindir!”, der sakin bir şekilde Laila.

“Sizden daha azını beklemezdim zaten..”, diye sırıtır Largo.

 

Laila kaşlarını çatar, derin bir nefes alır, ve Largo denen bu.. her ne ise, adamın peşinden aşağı kata iner.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

19:03

Nerden, nerden, diye düşünüyordum ve en sonunda hatırladım.”, der Largo oturduğu tabureden. Adam, Laila ile aşağı kata, çok da geniş olmayan, yeraltındaki bir odaya inmiştir. Oda muhtemelen göründüğünden daha büyüktür ancak barındırdığı eşyalar dolayısıyla daralmıştır.

“Siz İzci Onbaşı Laila ‘Bane’ Wolvesbane’siniz.. Serenity Bölüğünden!”, der adam ve hem hayret, hemde hafif bir.. hayranlık? la bakar izci kıza.

“Bu kadar meşhur olduğumu bilmiyordum?”, der Laila, bulundukları dar odadaki tek masanın diğer yanındaki tabureden.

“Aaaa.. Öyle demeyin İzci Onbaşı. Bane’s Song Operasyonunda kuzeniniz İzci Onbaşı Morel Songsteel ile gösterdiğiniz başarı tam bir efsane!”, der Largo mutlu bir şekilde.

Laila kaşlarını çatar.

“Bu bilgiyi nasıl elde ettiniz?”, der tehlikeli bir sesle.

Largo omuzlarını silker.

“Serenity Home, Arashkan şehrine bağlı bir kasaba, İzci Onbaşı. Şerif Standorin, gerekli ve önemli bulduğu her türlü istihbaratı bize gönderir çünkü bu zorunluluk, görevlerinden sadece bir tanesi. Yıllar önce kendisini buraya, bizimle çalışması için davet etmiştik, ancak Serenity’den ayrılmak istemediğini söyledi bize ve kendisini bekleyen oldukça kıdemli bir mevkii de reddetmiş oldu.

Bu bilgilerden, Belediye Başkanınız, Arthandos Yuleman da haberdar. Kendilerinden, özellikle son yıllardaki operasyonları planlayan ve uygulayan Aager Fogstep’i de istedik. Tıpkı sizi ve kuzeninizi istediğimiz gibi. Arashkan’ın yeni, uyanık, becerikli, tecrübeli, taze kanlara ihtiyacı var. Özellikle de son birkaç yıldır yaşadığımız kayıplardan sonra.. Kayıplarımız var, ancak cevaplarımız yok ve Princeps Kaladin sabırsızlanıyor.

Ancak ne şerif, ne de Yuleman sizlerden vazgeçmek istemediler ve bizleri geri çevirdiler.”

 

Laila hayretle adamın söylediklerini dinler.

 

“Şimdi size lafı daha fazla uzatmadan, neden Lady Anglenna ile ilgilendiğimizi anlatacağım, ancak bu bilgiyi Aager Fogstep ve Şerif Standorin dışında kimseyle paylaşmamanızı rica edeceğim.”, der Largo.

 

Laila yavaşça başıyla onaylar.

 

“Olaylar öyle çetrefilli ki, neresinden başlasam başka bir yanı elimde kalacak..”, diye kendi kendine mırıldanır Largo, ve bir yanağını kaşır.

“Sizi ilgilendiren kısmı itibariylesini anlatayım şimdilik, gerisini sonra düşünürüz..

Bundan birkaç yıl önce Lady Anglenna, High Spires Efendisi Philius’a, High Woods Ri’sinin, Birinci Lord Princeps Kaladin’e gönderdiğini iddia ettiği bazı hediyelerle geldi. Philius’da hediyeleri, Princeps Kaladin’in Antikalardan, Saraydaki Sanat Eserlerinden ve Soyluların Gönderdiği Hediyelerden sorumlu memuruna teslim etti. Nevarki hediyeler saraya ulaştırılamadan o gece söz konusu memurun evinden çalındılar.

Söz konusu memuru da ertesi akşam evinde öldürülmüş olarak bulduk.

İşte işin çetrefilli kısmı da bu noktada başlıyor zira birileri aynı gün söz konusu memurun katilini, daha evi terk edemeden bulmuş ve onu öldürmüşlerdi.

Daha sonra edindiğimiz bilgiler bize hediyelerin ‘lanetli’ olduğunu söylüyor ve o hediyelerin Princeps’e ulaştırılması için gösterilen çabayı göz önünde tutarsak, buna inanma eğilimindeyiz.

Bu cinayetten, o zamanlar Arashkan’da varlık gösteren ve ‘Lanet Piçler’ olarak bilinen Kesiciler Loncasının sorumlu olduğunu düşündük. Nevarki bu olay bir şekilde onlarla Hırsızlar Loncası arasındaki husumetin tetiklenmesine de sebep oldu ve iki lonca üç gün süren, son derece kanlı ve arkalarında bizim bulabildiğimiz kadarıyla 416 ceset bırakacak şekilde sonlandı; Hırsızlar Loncası, bulabildikleri tüm Lanet Piçi öldürdüler ve onlar sayesinde yıllardır Arashkan’da bir kesiciler loncası yok.

Bu başlı başına mutlu bir kıyım olmakla beraber, bizim de takip edebileceğimiz herhangi bir ip ucu da bırakmamış oldular!

Şimdi, asıl konumuza, ortadan kaybolmuş High Woods hediyelerine dönersek, deliller ortadan kalkmış olmakla beraber, eylem ve teşebbüsün varlığının inkar edilemezliğidir..

Bunun anlamı da, High Woods Ri’si, Arashkan Princeps’ine suikast teşebbüsünde bulunduğu, bundan haberdar olmayıp, söz konusu suikast teşebbüsünün gerçekleşmiş olması halinde suçu Ri Grandaleren’e yıkmayı planlayan birisinin varlığıydı.

Her hâlükârda bunun anlamı da Arashkan’ın, en yakın komşusu olan High Woods’a savaş açması anlamına geleceği idi..

Tek sorun, olaya bir şekilde kaderin bir cilvesi karıştı diyelim, ve kimsenin tahmin edemeyeceği bir şey oldu; hediyeler çalındı!

Özetle olay, hiç başlayamadan bitmiş oldu, zira hediyelerin ‘laneti’ Princeps’i öldürememiş bile olsa, bu savaş için yine yeterli bir sebep olurdu..”

 

“Olay başlamadan bitmiş o zaman. Gerisi istihbaratın işi.. Bir izcinin değil.”, der Laila nötr bir sesle.

 

“Kısmen doğru. Ancak evinde öldürülen ve Antikalardan, Saraydaki Sanat Eserlerinden ve Soyluların Gönderdiği Hediyelerden sorumlu memur, Felisia Fremier adında bir hanımefendi idi ve Princeps Kaladin’in de pek sevdiği yeğeniydi!”

 

Laila olduğu yerde çakılıp kalır zira bu ismin sessizce söylendiğini duymuştur. Söyleyen kişi bu ismi, hışımla, hüzünle, kahırla ve büyük bir hırsla söylemiştir her defasında ve Laila o kişiyi tanır zira bu kişi High Spires Efendisi Philius’un unutulmuş oğlu, Darly ‘Darlius’ Dor’un ta kendisidir!

 

“Ve bunların hepsini bir şekilde birbirine bağlayan kişi de High Lady Anglenna’dır. Size onunla aranızdaki münasebetinizi sormamın sebebi de buydu.”

Laila hiç sektirmeden cevap verir.

“Efendi Largo. Ben Serenity Home’dan, özel bir görev için gönderildim ve her ne kadar Arashkan şehrine yardımcı olmak istesem de, kendi görevimden sakınamam. Bununla beraber, size en başta söylediklerim de hala geçerlidir; Anglenna ile sadece aynı istikamete gidiyorum şu an, o kadar. Kendisine herhangi bir borcum yok. Ancak ve şayet onun bir ihanetin parçası olduğuna şahitlik edersem, emin olun ki kendisini gördüğüm yerde öldüreceğim.. Ben bir izciyim. Politikacı değil!”

 

Largo, Laila’ya biraz hayal kırıklığına uğramış gibi bakar ve izci kıza o bakış nedense tanıdık gelir.

Laila aynı hayal kırıklığını Themalsar’dan döndüklerindeki akşam, Serenity Home’da gerçekleşen şölende onunla dans eden birisine, “Çok kısa bir süreliğine geldim. Korkarım görevimiz bitmedi ve bu sefer çok daha uzağa, çok daha uzun bir süre gitmem gerekecek ve dönebilecek miyim bilmiyorum..”, dediğinde görmüştü..

 

“Summersong..?”

 

..diye istemsizce fısıldar Laila önündeki adama.

Largo bir anda irkilir ve izci kıza hayalet görmüş gibi bakar!

“Bu ismi nereden biliyorsun?”, diye tıslar ve bir eli masanın altında kaybolur.

“Efendi Largo.. Eliniz.. Lütfen!”, diye rica eder Laila.

Largo yüzünü buruşturur ve tuttuğu hançerle beraber elini tekrar masanın üstüne koyar.

“Zeki olduğunuzu zaten söylemiştim size genç bayan. Ancak bununla kafama vurmanıza gerek de yoktu!”, diye alınmış bir sesle konuşur Largo. “Evet. Adım Largo Summersong, ve siz bunu nereden biliyorsunuz?”

“Benzerliğinizden..”

Largo bu cevaptan herhangi bir şey anladıysa, bu hiçbir şekilde yüzüne yansımamıştır.

“D.D. Dexter Summersong.. Oğlunuz..!”

 

Largo öylece Laila’ya bakar..

..sonra başını önüne eğer.

 

“Neden onu terk ettiniz? Dahası neden ona öldüğünüzü ikna ettiniz?”

 

Largo uzun bir süre cevap vermez, başını da kaldırmaz.

Neden sonra, anca duyulur bir sesle cevap verir.

“Bu meslek.. Bizlerden hayatlarımızdan çok daha fazlasını alıyor. Dışarıda..”, diye muallak bir el hareketiyle Arashkan Şehrine işaret eder. “Bir milyonu aşkın insan, her gün nasıl tehlikelerle karşı karşıya olduklarının farkında olmadan yaşıyorlar.. Ama biz biliyoruz.. Sen, ben ve bir kaç iyi adam! Ve birileri de bizleri avlıyor. Eşimi yıllar önce öldürdüler. Ben gizli bir görevdeyken. Ben de Dexter’ı aklıma gelen olabilecek en güvenli ve en uzak yere, Serenity Home’a gönderttim, babasının bir görevde öldüğünü sanarak. Onu oraya gönderdim çünkü orada Şerif Standorin vardı.”

“O sizi asla unutmadı ama..”, der Laila gözleri dolu bir şekilde çünkü kendisi çok iyi bilirdi ‘o’ tür kaybın ne anlama geldiğini..

Laila, kuzeni Morel, en yakın arkadaşları Gnine ve Udoorin, küçük, sevgili Inshala, hafif kaçık Merisoul ve hatta ve asla ısınamadığı Aager.. Hepsi çok iyi bilirlerdi ‘o’ tür kaybın ne anlama geldiğini..

 

Laila, yıllar önce birkaç defa kendisine sorup, ancak çok daha sonra ne anlama geldiğini utanarak öğrendiği ismin anlamına tüm çıplaklığı ile ayılı verir..

D.D. Dexter; Daddy Dead Dexter!

 

Ve anladığı bir başka şey ise, bu ismi çocuğa, bilinçli olarak kendisinin vermiş olduğudur!

 

“Gökler aşkına.. Hiç kimse böyle bir yükü, böyle bir acıyı taşımamalı!”, diye inler Laila bir eli ağzında ve dolu gözlerle.

“Hiç kimse taşımazsa bu yükü, peki kim koruyacak insanlığı?”, diye sorar Largo Summersong sessizce..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

02:12

Laila yorgun ve bitmiş bir şekilde hana geri döner. Bu gün, onun için her bir açıdan yorucu bir gün olmuştur. Yetmiyormuş gibi bir de yolda iki sarhoş genç kendisine ‘iyi vakit’ geçirtmek istemişlerdi! Laila gençler adına bir şey söylemek istemez ancak kendisi kesinlikle iyi vakit geçirmişti.. Ertesi gün uyandıklarında gençlerin hayatlarını tekrardan değerlendirmeleri için İzci Onbaşı onlara bayağı bi kırık malzeme bırakmıştı!

İçeri girdiğinde beklediği dağınık, kutlama yapılmış izlenim ve izlerini göremez ve bunun sebebi de, yorgunluktan bir bankın üzerine yığılıp kalmış, başı, kendisini derin, karanlık gözlerle süzen adamın bacağına yaslamış küçük, sevgili Inshala’dır.

“Annem bana hiçbir zaman, ‘Bu saate kadar neredeydin?’, diye sormadı.”, der Aager sessizce, uyuyan kız uyanmasın diye.

“Çünkü sen uslu bir çocuktun?”, diye cevap verir Laila yorgun bir sesle.

“Hayır. O öldürülüp ben ve kız kardeşim götürülünceye kadar evden hiç çıkmadık çünkü Drashan’da başıboş çocukları mızrakla şişlemek ayrıcalıklı bir eğlence tarzıdır..”, der Aager.

“Neden bunu bana söyledin ki şimdi?”, diye harlar Laila tiksintiyle!

“Söyledim çünkü gerçekte Dranshan’dan çok da uzak değiliz İzci Onbaşı. Daha iki hafta önünce salak bi çocuğu, gün ortasında kaçırmışlardı ve onu kurtarıncaya kadar çoğumuz neredeyse ölüyorduk, unuttun mu? Özgürce ve başına buyrukça yaptığımız şeylerin faturasını hiçbir zaman sadece kendimiz ödemeyiz.”, der ve başıyla, kart elini saçları arasında gezdirdiği kızı işaret eder.

“Neden bunu bana söylüyorsun ki?”, diye neredeyse aynı soruyu, farklı vurgularla tekrarlar Laila.

“Sana söylüyorum çünkü bütün bunların arasında olgun ve aklı başında olduğunu düşündüğüm bi sen varsın. Lütfen beni hayal kırıklığına uğratma..”, der ve yavaşça, sessizce ve imtina ile yerinden kalkıp mutfağa gider. Laila içeriden hafif bir cam sesi duyar gibi olur. Aager, içinde süt olan uzun, cam bir bardakla geri gelir.

“Geç gelirsen kaçırdığın için üzülmeyesin diye Inshala sana nişan pastasından ayırdı ve kimse yemesin diye de saatlerce burada, başında bekledi..”, diye ekler Aager ama sesinde Laila’nın ondan beklediği acımasız ifadesi yoktur. Varsa da bu fazlasıyla siliktir.

Adam elindeki bardağı sessizce masaya, pasta dilimlerinin yanına bırakır, sonra sessizce küçük kızı toparlar, kucaklar ve merdivenlere yönelir.

 

Laila birden, hiçbir zaman sevemediği ve ısınamadığı bu adamın da değişmiş olabileceğine ayılı verir..

Evet, adamın değişimi dışarıdan, adı Inshala olan mucizevi bir etkiyle gelmişti. Ancak Aager’in gelen zorlu değişimi kabul etmesi, yapmış olduğu bilinçli bir tercih idi.

Ve Laila için alması gereken bir ders vardı burada sanki.

 

İzci kız hanın boş salonunda, az evvel Aager’in terk ettiği banka oturur ve sevgili küçük Inshala’nın kendisi için ayırdığı, üstü kremalı, içi kırık çikolata ve fındıklı pasta dilimlerini yerken bir yandan da Aager’in getirdiği buz gibi sütü yudumlar..

..ve son birkaç gündür yaşadıklarını değerlendirir.

 

Pastayı ve sütü bitirdiğinde, değerlendirmesi daha bitmemiştir ama muhtemelen bu da zaten üç dilim pasta ve bir bardak soğuk sütten çok daha uzun sürecektir.

Laila yerinden kalkar, tabağını, bardağını ve çatalını alır ve onları mutfağa bırakır. Uyumaya gitmeden önce canı bir bardak daha soğuk süt çeker, nevarki içi süt dolu sürahiyi aldığında ne sürahinin, ne de sütün soğuk olmadığını fark eder.

 

İkisi de oda sıcaklığındadır!

 

Laila ‘Huh!’, diye geçirir içinden ve yüzünü ekşiterek sütten vaz geçer.

Laila ılık sütten hiç hoşlanmaz!

İçleri tıka basa dolu sadaklarını omuzlar ve kendisi de odasına çekilir.

 

Kızlarla paylaştığı odanın kapısını açtığında High Lady Anglenna dışında herkes uyumaktadır. High Lady ise elflere özel trans halindedir ancak kapı açıldığında kadın bir eli pençe şeklinde, büyü yapmaya hazır kapıya yöneltmiş, diğer eli ise korumak istiyormuşçasına hemen yanında uyuyan prensesinin üzerindedir.

 

Laila sessizce üstünü çıkartır ama zihni Largo Summersong’un anlattıklarıyla uğuldar.

İzci Onbaşı yatmadan önce High Lady’ye döner ve ona gizleyemediği bir hışımla tıslar.

“Sen ne yaptın?”

Anglenna, kendisinden beklenmeyecek ve daha önce Laila’nın ondan asla duymadığı, cılız, titrek bir sesle cevap verir.

“Tahmin bile edemeyeceğin şeyler..”

 

 


Serenity Home, teknik olarak Arashkan şehrine başlı olması dolayısıyla bu şehre vergi ödemektedir. Talep edilmesi halinde de Arashkan’a askeri ve lojistik desteği de sağlama zorunluluğu vardır. Bununla beraber, Serenity Home, kendi iç işlerinde ve başka yerlerle yaptığı antlaşmalarda özgürdür; söz gelimi Dim Woods elfleri, Elder Hills ve Scowling Hills dwarfları, Tinker Hills ve (zamanında yapılan ve teknik olarak hala geçerliliğini koruyan) Silent Hills antlaşmaları ve bunlara en son eklenen Drashan ile ortak saldırmazlık antlaşması. Bu antlaşmaya göre Serenity Home, Drashan’a yıllık haraç ödemektedir. Buna karşılık Drashan korsanları da Serenity Home ve civarındaki yerleşim merkezlerine dokunmayacak ve (pek az kişinin farkında olduğu gibi) Serenity Home’a saldırılması halinde onu müdafaa etmekle yükümlü olacaktır.

 

 

 
 

Dreadlock!

Timeline:

Grup bir yandan Gar Thalot’u ararken, bir yandan Lilly Venom olayını hazmetmeye çalışır. Nevarki günler grubun bazıları için oldukça sıkıcı geçmektedir; Anglenna, Lorna, Udoorin ve Laila gibi.. Ancak başkalarının aksine bazıları can sıkıntılarını daha sessiz ve sakin bir şekilde geçirmeyi tercih ederken Laila herkesin ‘harika bir şehir’ dedikleri Büyük Arashkan’ı gezmeye karar verir..

Ve belki de kuzeni Bremorel için de hediyelik bir şeyler bulur.

 

Bu hikaye,
Benim gitmem lazım.
ve
Geleceğin Adımları“ndan
bir gün sonra yer alır..

 

 

Üç Gün Önce..

Para.. Laila’nın paraya ihtiyacı vardır. Arenada teke tek atıştığı kaçık büyücüden sonra bir de o devasa yaratığa attığı oklar sonrasında, iki sadağının birisini tüketmiş, diğerini ise yarılanmıştır ve Udoorin’e “Bana borç versene!”, diye tekrar gitmeye de hiç niyeti yoktur! Aslında Udoorin’e bundan önce defalarca borç para için gitmiş, her defasında da bir şeyler koparmayı becermişti. Udoorin kızlar söz konusu olunca biraz salak olabiliyordu..

Laila bunu gülerek hatırlasa da, aslında biraz da kendinden utanır. Geri döndüklerinde cesaretini toplayabilirse, kuzeni Bremorel’i de yanına alıp, Belediye Başkanı Yuleman’a gidecek ve izcilere maaş bağlanmasını talep edecekti. Tercihen, Prenses Lorna’dan duyduğu bir kelime ile, ‘Gecikmiş Ödemelerle’ beraber!

Kaba bir hesapla, on altı yaşında izciliğe alınan Laila, tam on bir yıldır bu işi yapmaktaydı. Özel operasyonları işin içine katmazsa, sadece düz maaşla, ve tercihen vergiden muaf, ayda 3 altın vermiş olsalar..

“Yani. Basit bi kasaba muhafızına ayda 2 altın verdiklerine göre, bize de 3 altını çok görmezler her halde.”, diye düşünür Laila ve sokağın ortasında durup hesaplamaya çalışır.. Yılda on iki aydan on bir yıl..

Laila tek bakışta yirmiden az iseler, kesin rakam, elliden az iseler üç aşağı beş yukarı, yüz civarında iseler artı-eksi on olacak şekilde düşmanın sayısını tahmin edebilecek kadar tecrübelidir. Yüzden çok iseler, zaten yanlış yerdedir ve ivedilikle oradan kaybolması gerekmektedir..

İzcilik öncesi Laila, Serenity Home’un tek okulu olan tapınağın hemen dibindeki yetimhaneye bağlı okula, eh, arada bir gitmişliği olmuştu. Laila okuldan pek hoşlanmamıştı. Nihayetinde geldiği yerde okul denen şey yoktu. Okul sıkıcıydı. Bi ton gereksiz şeyler öğretiliyordu ve Lady Magella da haftada birkaç kez gelip vaaz veriyordu. Laila o vaazları uyuyarak çok iyi değerlendirmişti, her ne kadar Lady tarafından defalarca yakalanmış olsa da..

Okuldan sadece Thomas gibi sümüklü çocuklar hoşlanırdı!

Laila o okulda sadece müzik dersini sevmişti. Serenity Home kasabası müzisyeni Efendi Thokan Silversong gelip çocuklara şarkı söyletiyordu ve küçük Laila için bu haftanın en eğlenceli anıydı zira avazı çıktığı kadar bağırarak;

 

Rook Dağını duman almış,
Haydi yürüyelim izciler.

Dim Woods’da elfler oynarmış,
Haydi yürüyelim izciler.

Elder Hills’den sakallı cüceler yuvarlanmış,
Haydi yürüyelim izciler.

High Woods’un kızları güzelmiş,
Haydi yürüyelim izciler.

Tinker Hills’de cüceler tökezleyip düşmüş,
Haydi yürüyelim izciler.

Hepsi gelip Serenity’de mutlu olmuş,
Haydi koruyalım izciler.

 

..diye şarkılar söylemişti.

Laila bu şarkıyı hala hatırlar ve saçmalığına güler. Hangi işsiz salak yazdı bunu acaba, diye düşünür.

 

Laila, uzun, altın saçlı, gökyüzü mavisi gözlü, can yakıcı kalın kaşlı D.D. Dexter “Raptor” Summersong ile o sıralar karşılaşmıştı. Laila D.D.’nin ne anlama geldiğini yıllar sonra, biraz da utanarak öğrenmişti. Halbuki çocuğa defalarca D.D.’nin ne olduğunu sormuştu. Laila’nın bildiği bir şey vardıysa, şayet izci olmamış olsaymış, muhtemelen bir şarkıcı olurmuş zira küçük yaşta avazı çıktığı kadar bağırsa da, daha sonraları, yaşıyla birlikte gerçek sesi de olgunlaşmış, kuzeni Bremorel’in sert ve asabi mizacının aksine gerçekte yumuşak bir sese sahip olmuşken, kendisinin ise daha tok, kontralto bir sesi olmuştu ve zamanında Efendi Thokan onu az istememişti korusunda. Belli ki bu kontralto denen şey, pek sık rastlanan bir şey değildi..

Laila’nın babası ise eski bir ormancıydı ve kızının bir şarkıcı olmasındansa, ‘işe yarar’ bir mesleği olmasını istemiş ama deli gibi sevdiği kızının da üzerine fazla gitmemişti. Ona yanlışla bir gün, “Şayet eski evimizde bir izci olmuş olsaydı, belki de annen hala hayatta olurdu.”, demiş, ve bu da Laila için konunun kapanmasına sebep olmuştu.. Evet, şarkı söylemeyi çok seviyordu ama, sevdiklerinin güvenliği ise Laila için çok daha önemliydi..

 

Biri Laila’ya çarpar ve, “Özür dilerim hanımefendi. Ama yolun ortasında durmayın lütfen.”, diye uyarır onu. Laila yolun karşısına geçer ve Arashkan Adalet Sarayını bir boydan diğerine kadar takip eder.

“İhtiyacım olduğunda neden Gnine yanımda olmaz ki?”, diye kara kara düşünür. Eveeet, dikkati tekrar dağılmadan önce, ayda üç altın, on altı yaşından beri, yirmi yedi yaşına kadar ne ediyor şimdi, diye düşünür. On bir yıl. On iki aydan, kaç ay ediyor.. Elde var bir.. Yüz otuz.. Hayır, yüz otuz iki.. Evet yüz otuz iki ay..

“Oha! Ben yüz otuz iki aydan beri izci miyim?”, diye hayret ve gurur karışımı bir şeyler hisseder Laila.

“Yüz otuz iki ile üç. Ne yapıyor şimdi?”

Laila zeki bir kızdır. Rakamlarla fazla kafasını yormaz. Yolun çaprazlama karşına geçer ve Tüccarlar Mahallesine yönelir. Yolda giderken orada burada duvarlara ve sokak lambalarına asılmış kağıtlar dikkatini çeker.

 

 

30. GÜNDE BULUŞALIM

ADALETSİZLİĞE KARŞI BÜYÜK GÖSTERİYE SİZDE KATILIN

MUTLU VE GÜVENLİ YARINLAR İÇİN

SAĞIR LORDLARA SESİMİZİ DUYURALIM!

G.T.

 

“İlginç.”, diye düşünür Laila. “Demek ki burada ciddi adalet sorunları var.”

 

Tüccarlar Mahallesine vardığında gözüne kestirdiği, sempatik, yaşlıca tüccara yanaşır.

“Buyur güzel kızım. Senin için uygun çok güzel şallarımız var.”, diye rengarenk kumaşlardan oluşan boy boy atkılar, eşarplar ve şallarla dolu dükkanına davet eder yaşlı tacir Laila’yı.

“Teşekkür ederim, Tüccar Efendi. Şallarınız çok güzelmiş. Ancak para hesabı konusunda biraz sorunlarım var. Belki bana yardımcı olabilirsiniz..”, der Laila yaşlı tüccara ve en azından D.D. Dexter üzerinde her zaman işe yaradığını bildiği ölümcül gülümsemesini atar.

Belli ki Laila’nın becerikli olduğu tek şey, ok atması değildir, zira yaşlı tüccar biraz kızarır ve “Tabii, tabii, güzel kızım. Nedir çektiğiniz sorun?”, diye afallar biraz.

“Diyelim ki yüz otuz iki altınım var. Bu altınların her biriyle bir kâse aldım ve her kâseyi de üç altına sattım. Toplam kaç altınım olmuş olur?”, diye mutlu bir şekilde sorar Laila.

“Hmm.. Toplam kârınız 237 altın ve 4 gümüş eder kızım.”, der yaşlı tacir.

“Nasıl yani?”, diye afallamış bir şekilde sorar Laila.

“Ana para kârın parçası değildir, güzel kızım. Yüzde on vergiyi de düştüğünde elinde 237 altın ve 4 gümüş kar etmiş olursun!”, diye sevimli bir şekilde açıklar yaşı tacir.

“Peki diyelim ki, tam vergi memurları gelmeden önce, ana paramla birlikte elimdeki altın ne ediyor?”, diye sorar Laila.

 

Dedik çoktan; Laila zeki bir kızdır.

 

“Toplam paran 396 altın eder, güzel kızım, ama sana tavsiyem, vergini her zaman öde, çünkü vergi memurları her zaman eninde sonunda seni gelir bulurlar ve evine haciz getirirler.”, diye telkin eder yaşlı tüccar.

Laila yaşlı adama teşekkür eder ve tamamen bozulmuş bir şekilde Tüccarlar Mahallesinden ayrılır.

 

“396 altın mı? On bir yıl çalıştım toplam birikimim 396 altın mı yani? Bu da ne eder? Sanırım yeterince yalvarırsam sekiz adet tek parıltılı, yada dört adet çift parıltılı ok yapar..”, diye tam anlamıyla hayal kırıklığına uğramış bir şekilde olduğu yerde kalakalır!

 

AMA BEN ÜÇ DAKKADA ALTMIŞ ADET İKİ PARILTILI OK YEDİM YAA!

 

Tabii, burada Laila’nın hesaba katmadığı, gerçekte ortada aylık 3, dolayısıyla da toplam 396 altının dahi olmadığıdır.

İzcilerin hayatı gerçekten çok zordu.

Belki de ‘Gecikmeli Ödemeli’ fikrinde olduğu gibi bu konuda da Prenses Lorna’dan başka bazı fikirler alabilirdi. Evet, ondan fikir alacaktı, para değil. Udoorin’den para yolması, göreceli de olsa kabul edilebilir bir şeydi. Ama bir prensesten para istenmezdi. Bu hem ayıp, hem uygunsuz, hem de tehlikeli bir borçtu.. Evet Lorna gerçekten iyi niyetli bir kızdı ama aynı zamanda da bir aristokrattı, annesi bir insan olsa da, babası bir elfti!

Ama madem ona fikrini soracaktı, o zaman belki de ona Prenses Lorna değil de, Prenses Alor’Nadien ne, diye hitap etmeliydi.

Laila’nın içindeki ses bundan hiç hoşlanmaz. Kız kendisini ‘Lorna’ diye tanıtmıştı ve artık o Laila için de ‘Lorna’ idi ve bir elf ismine de ihtiyacı yoktu. En nihayetinde Lorna’da kendisi gibi bir yarı elfti ve onunda dili kendisi gibi elflerden yanmıştı..

“Salak, kendini beğenmiş, sivri kulaklı elfler!”, diye sessizce hışmeder Laila genel olarak elflere.. Annesi dışındaki elfler tabii.. Annesi, annesiydi ve ırkının bir önemi yoktu onun için. O kadar işte!

 

Canı fena sıkılmış bir şekilde Tüccarlar Mahallesini arkasında bırakır ve Subaylar Lojmanlarına doğru yönelir. Nevarki oraya yaklaşınca, kibirli subay ve eşlerini ve kendisine ters bakışlar atan muhafızları görünce canı daha da sıkılır ve Heaven Parkına yönelir.

Laila parka adım attığında bir anda bütün can sıkıntısını ve günlerdir hissettiği, ancak fark edemediği boğucu şehir havasından kurtuluverir. İstemsiz bir şekilde gözleri dolar ve hiçbir şeyi kendi kasabasına, oradaki evine ve Ritüel Ormanına değişmeyeceğine karar verir.

Uzun bir süre parkta rastgele dolaşır Laila ve etrafındaki ağaçları, çiçek bahçelerini, yapay göletleri, patikaları, bankları ve tekerlekli satıcıları izler. Yakınından geçen bir satıcıdan bir açma ve adamın limon suyu olduğunu iddia ettiği küçük bir maşrapadan da alır. Laila açmayı iki lokmada yer ve kesinlikle limon suyu olmayan şeyi içer. İçtiği şey her ne ise kekremsi bir tadı vardır, ama en azından soğuktur.

Laila parkın ta öbür ucuna kadar yürür. Partan çıktığında karşına onun pek hoşuna giden Okçular Mıntıkasına gelir.

İzci Onbaşı her yerde ok atan askeri kıyafetler içerisinde insanlar görür. Havada mütemadiyen oklar uçuşmaktadır ve herkes ya kocaman yuvarlak hedeflere, yada içi sıkıştırılmış samanla dolu ‘insan’ şeklindeki kuklalara oklarını atmaktadır.

 

“Hey! Sen!”, diye biri bağırır ona.

 

Laila duymazdan gelir.

Laila duymazdan gelme olayını profesyonelleştirmiş biridir!

Ayrıca kendisini bir hanımefendi olarak görmese de, nihayetinde bir bayandır, lütfen yani.. Bir bayana asla ‘hey, sen’lemezsin, ayıptır!

Dolayısıyla Laila hiç çekinmeden duymazdan gelir.

 

“Sana söylüyorum! Biraz ağır işitiyorsun sanırım!”, diye tekrar bağırır sesin sahibi.

 

Laila duymazdan gelmeye devam eder.

“Çattık bir geri zekalıya daha!”, diye söylenir adam.

‘Geri zekalı mı?’, diye fena bir şekilde alınır Laila ve arkasından yaklaşan ayak seslerini son ana kadar umursamaz. Son anda ise döner..

..ve adamın yere basmak üzere olan ayağına nazik bir tekme atar. Adam, bir anda yürüyüş düşüşünü engelleyecek adımdan mahrum kalınca, yüzü koyun yere kapaklanır.

“Annen, bayanlara nasıl hitap edilir öğretmedi mi sana?”, diye hafif kindar bir sesle sorar yerde yatan adama.

Adam yavaşça yerden kalkar ve bir eli belindeki kalın, disiplin copuna gider.

“Anlıyorum. Öğretmemiş. Neyse ki benim bugün biraz vaktim var.”, diye gülümser Laila adama.

“Seni küçük şırfıntı..”, diye başlar burnu kırılmış, alt dudağı patlamış, yüzü gözü kan içinde adam..

..ama gerisini getiremez.

Laila adamın tam göğsünün ortasına, olduğu yerden full-kontakt bir taban tekmesi koyar, ve onu iki yarda gerisin geriye fırlatır.

Adam ıslak bir çuval gibi yığılır!

Laila tekrar gülümser.

“Şırfıntılık değiştirilebilir. Aptallık ise kalıcıdır!”

 

“Neler oluyor burada?”, diye bir ses gelir arkalarından ve beraberinde birkaç genç askerle yaşını biraz almış apoletli biri belirir.

Yeni gelen adam önce Laila’ya, sonra da yerde yatan adama bakar ve bıkmış bir ifadeyle başını sallar.

“Kaldırın şu salağı ve revire götürün.”, der.

Askerler yerde yatan adamı kaldırıp götürürlerken, yaşı geçmiş apoletli adam Laila’ya döner.

“Yüzbaşı Graden Forman.”, diye özlü bir şekilde kendisini tanıtır.

“Shit!”, diye küfreder Laila bir anda zira adamın rütbesi kendisininkinden çok daha üstündedir.

“Çok ayıp hanımefendi, ama isabetli.. Onbaşı Krugral’ın kusuruna bakmayın demek isterdim ama görüyorum ki çoktan bakmışsınız.. Sanırım buralı değilsiniz. Olsaydınız bir aristokratın şımarık oğlunu tanırdınız. Bununla beraber, onu iki kere yere devirdiniz ve bunu da eğitimli bir şekilde yaptınız. Kıyafetlerinize bakılırsa ya bir paralı askersiniz ve başınız belada, yada bir izcisiniz ve bu olaydan paçayı yırtma ihtimaliniz var.”

“İzci Onbaşı Bane. Serenity Bölüğünden, efendim!”, diye selam verir Laila, ama ‘hazır ol’a geçmez, zira izciler kendi efendileri dışında kimseye ‘hazır ol’da durmazlar!

“Serenity Bölüğü..”, der Yüzbaşı ve yanağını kaşır. “Evinden oldukça uzaktasın, izci.”

“Özel bir görevdeyim, efendim. Gerekli bazı mühimmatlar için şehre gelmiştim. Adamınız için özür dilerim ancak çok da fazla değil. Bugün annesini utandırdı!”, der Laila, izcilere özel, sakin üslubuyla.

“Annesini utandırmanız için, annesinin kim olduğunu bilmesi gerekiyor önce..”, diye sırıtır Yüzbaşı.

 

Daha geriden birisinin bağırdığı duyulur.

“Kim? Kim yaptı bunu kardeşime?”

“Shit!”

..diye küfreder Yüzbaşı.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yüzbaşı Graden. Kim yaptı bunu kardeşime? Sorumlusunu yakaladınız mı?”, diye kükreyerek yaklaşır uzun sarı saçlarını arkadan başlamış bir genç. Ayaklarını yere vura vura gelen adam, aslında yakışıklı denebilecek biridir ama nedense Laila adamı gördüğü anda ondan hoşlanmaz. Adamın yüz ifadesinde, nadiren ormanda gözü dönmüş, sebepsiz yere öldüren havanlarda gördüğü ‘kuduz’ bir şeyler vardır sanki ve Laila bu tür hayvanlara ne yapılması gerektiğini çok iyi bilir.

“Kendinize mukayyit olun Onbaşı Jarson. Sizi, Onbaşı Krugral’ın haksız yere saldırdığı, ve faturasını ödediği kişiyle tanıştırayım; İzci Onbaşı Bane..”, der Yüzbaşı Graden sakince.

“Güzeeel.. Onu yakaladınız demek. Askeri mahkemede yargılanıncaya kadar hapse atılmasını istiyorum!”, diye kindar bir şekilde emreder Onbaşı Jarson.

“Onbaşı.. Sanırım anlamadınız. Hanımefendi bir İzci Onbaşısı..”

“Noolmuş izci onbaşısıysa?”, tükürür gibi konuşur genç adam.

“Ne olduğunu anlatayım size o zaman; Kendisi bir izci olduğu için askeri mahkemede yargılanamaz çünkü bir ordu mensubu değil. Bir izciyi sadece o bölgedeki en yetkili resmi kişi yargılayabilir.. Bunun anlamı da sadece First Lord Princeps Kaladin bir izciyi yargılayabilir, suçlu bulması halinde de cezalandırılmasına karar verebilir. Lütfen bu olayı Princeps Kaladine kadar götürmeyi düşünmeyin, zira bu olay sonucunda olacağı gibi İzci Onbaşısı haklı görülürse, babanız dahil tüm ailenizi de yakmış olursunuz. Ama karar sizin.”, der Yüzbaşı ve susar.

Onbaşı Jarson’un yüzü kıpkırmızı olur ve çirkinleşir.

“İzci Onbaşı. Sanırım burada işiniz bitti. Size iyi günler diliyorum.”, der Graden.

“Hayır!”, diye araya girer Jarson. “Bu olayı Princeps’e götürmeden de halledebiliriz. İzci Onbaşıyla aynı rütbedeyiz ve kendisi aile şerefimizi zedeledi. Onu düelloya davet ediyorum!”

Jarson sözünü bitirdiğinde, yüzünde muzaffer bir ifade belirmiştir.

“Şayet izci düello teklifimi kabul etmezse, korkağın tekidir ve bir izci olmayı da hak etmiyordur!”

“Onbaşı Jarson.. Senin peçete rütbenle bir izcinin rütbesini isim benzerliği dolayısıyla aynı olduklarını düşünecek kadar ahmak olamazsın!”, diye harlar Yüzbaşı.

Onbaşı Jarson omuzlarını silker.

“Bunun için Princeps’e gitmemize gerek yok Yüzbaşı Graden. Her mahkeme bu konuda benim lehime karar verecektir ve bunu siz de biliyorsunuz!”, diye sırıtır.

Yüzbaşı, önce Jarson denen gence tiksintiyle bakar, sonra Laila’ya döner.

“Korkarım Onbaşı Jarson haklı. Ancak düello teklifi ondan geldiği için yer ve zaman tercihi ona, silah tercihi size kalmış durumda.”

Janson hiç sektirmeden, “Şimdi ve burada!”, diye mutlu bir şekilde ünler.

Laila saçma sapan bir olayın bir anda böylesi bir hale dönüşmesine hayret eder ve içinden ‘Gerçekten bu şehirlilerin yapacak işleri yok mu?’, diye geçirir.

Dışarıdan ise hiç istifini ve ‘cool’unu bozmadan, “Onbaşı haklı. Geciktirmekte bir fayda görmüyorum. Burası uygun. Ok da olur, kılıç da. Delikanlı ölümüne mi, yoksa ‘amca’ deyinceye kadar mı dövüşmek ister? Ama bir konuda kendisini uyarmak isterim; ben amcamı yıllar önce bir ork baskınında kaybettim. Dolayısıyla onu bir yenilgiye alet etmek gibi bir niyetim yok!”

 

Ortam bir anda sessizliğe bürünür. Jarson, Laila’ya hayretle bakarken, Yüzbaşı Graden ise bir eliyle yüzünde oluşan sırıtışı başarısızca bir şekilde gizlemeye çalışır ve Laila’ya takdirle bakar.

 

“İsterseniz kurşun oklarıyla bu işi halledelim.”, diye önerir Yüzbaşı.

Laila’nın bir kaşı kalkar.

 

Kurşun okla gerçek ok arasındaki tek fark, kuşun okun ucunda çelik, sivri başlık yerine içine kurşun tozuyla doldurulmuş küçük bir kesenin olmasıdır ve Laila bunlardan çok haz almamıştır. Bu tür başlıklar, küçük kuş avlarken, normal okun kuşu parçalamasından dolayı tercih edilmesidir. Laila havada uçarken bir kuşu okla bayıltıp, sonrasında baygın bir hayvanı öldürmeyi pek de iç açıcı bulmamıştır.

 

“Kabul.”, der kısaca.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Unutma.”, diye uyarır Laila’yı Yüzbaşı. “Yerinden kıpırdarsan, ‘korkmuş ve kaçmış’ kabul edilirsin. İkinizde ya diğeri kıpırdayıncaya kadar, yada biriniz diğerini devirinceye kadar devam edeceksiniz.”

Yüzbaşı bir anlığına durur.

“Hanımefendi.. Sadece duruşunuzla beni gururlandırmayı başardınız.”, der neden sonra sessizce. “Ama şu ahmağı devirirseniz size minnettar olacağımı da ifade etmeliyim.. Ayrıca tüm paramı size yatırdım!”

“Anlayamadım?”, diye hayretle bakar Laila, Yüzbaşıya.

“Üç bölükteki herkes bahse girdi. Ordu bunun gibi şımarık rütbelilerle dolu ve size karşı bire on bahse girdiler.”

“Hmmm..”, der Laila. “..Bundan benim bir şey kazanma ihtimalim var mı?”

“Tabii ki.. Neden size anlatıyorum sanıyorsunuz?”, diye sırıtır Yüzbaşı. “Sizin adınıza bu ayki maaşım olan elli altını koydum. Kazanırsan, bu da beş yüz altın demektir. Yarısı senin!”

“Çok cömertsiniz, Yüzbaşı Graden. İsterseniz yarın tekrar gelebilirim.”, diye sırıtır Laila.

Yüzbaşı kısa bir kahkaha atar ve birbirinden yaklaşık yüz yarda mesafede duran iki düellocunun ortasına kadar yürür sonra kendisine uzatılan bayrağı alır.

“Eveet. Bu bayrağı indirdiğimde atışma başlayabilir. Yerinden hareket eden ‘bir korkak’ olarak diskalifiye olmuş olacak. Düello, iki kişiden biri devam edemeyecek hale gelinceye kadar da sürecek. Her ikiniz de yanınızda duran varillerdeki okları kullanacaksınız. Her ikiniz de hazır mısınız?”

“Ben kardeşimin öcünü almaya hazırım!”, diye bağırır genç Onbaşı.

Laila ise sakin bir şekilde, “Evet.”, demeyi tercih eder.

 

Yüzbaşı Graden, iki düelistin atış alanından çıkar, bayrağını kaldırır iki gence de son bir bakış atar, sonrada keskin bir hareketle bayrağı indirir..

..ve havada oklar uçuşmaya başlar!

 

Onbaşı Jarson ard arda okları sallamaya başlar.

Laila ise öylece yerinde kıpırdamadan durur..

..ve gelen oklara hafif bir hayal kırıklığı ile bakar.

 

“Bu ıska. Bu da ıska.. Bu tamamen üstümden geçecek. Umarım arkamda biri yoktur! Sanırım bunun isabet etme ihtimali var.”, der ve hiç sektirmeden, seri, tek hamleyle bir oku yerleştirir, yayını gerer ve salar..

 

Ve İzci Onbaşı Laila yaklaşan oklardan birini başından vurur!

 

Seyirciler arasından bir uğultu kopar ve ok yağmuru bir an durur.

“Şans!”, diye bağırır Jarson ve tekrar, daha azimli bir şekilde atmaya başlar oklarını.

 

Laila az önce yaptığı marifeti tekrarlar..

..Üç defa daha!

 

Seyircilerin uğultusu kesilmiş, herkes hayretle Laila’nın sessiz duruşunu seyretmektedir ve izci daha hiçbir karşı atışta bulunmamıştır.

En sonunda genç Jarson ateşi keser, zira okları tükenmiştir ve hem hayret, hem de korkuyla kendisinden yüz yarda mesafede sessizce duran kıza bakmaktadır.

 

İzci Onbaşının sessizliğine dayanamayan Yüzbaşı, Laila’nın yanına gelir.

“Hanımefendi? Onbaşı Jarson’un okları bitti ve sanırım yeterince rezil oldu. Vurun onu ve bir şımarığın aptallığına son verin.”

“Yüzbaşı Graden.”, der Laila sakin bir şekilde. “Bu adil bir düello değildi. Ben bir izciyim ve bu elimdeki de bir eğlence aracı değil. Bu bir silah. Bunu elime aldığımda niyetim bir kötülüğü öldürmek içindir, aptallara dersini vermek için değil.. Bu ‘ordu’nun işi!”

 

Yüzbaşı Graden sırıtır.

“Aptallık en büyük kötülüktür!”, der mutlu bir şekilde, ve dehşet içerisinde kendisine bakan Jarson’a işaret eder.

“Paramı hemen istiyorum!”, diye burnundan solur Laila ve ardarda üç ok gönderir..

 

Oklardan ilki Jarson’u apış arasından vurur ve herkesten toplu bir “Offf!” inlemesi duyulur.

İkincisi ise acıdan iki büklüm olmuş gencin suratına isabet eder.. ve Laila, kardeşi Krugral gibi Jarson’un da burnunu kırar.

Sonuncu ok, bir eli bi yerinde, diğeri ise kırılmış, kan içindeki burnunda olan gencin alnının tam ortasına, nefis bir ‘kıtlama’ sesiyle darp eder ve tıpkı kardeşinde olduğu gibi Jarson’da iki yarda geriye fırlar ve ıslak bir çuval gibi yere serilir..

 

Ve Okçular Mıntıkası bir anda hayret ve coşkuyla infilak eder!

 

 

İki saat sonra Laila hana, elinde yüklü bir keseyle geri döner.

“Para.. Benim daha çok paraya ihtiyacım var!”, diye homurdanır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

İki Gün Önce..

Udoorin!”, diye seslenir Laila ve bunu yaparken yüzünde hiçbir kızarma olmaz. Udoorin, zırhından kurtulmuş, üstüne biraz hırpani kıyafetler giyinmiş ve ilginç bir şekilde belinde sadece bir hançer ve sapı da, kabzası da pis çaput bezleriyle sarılmış babasının kılıcıyla odasından çıkmaktadır ve bu haliyle bas bas ‘ben tebdili kıyafet gizli bir göreve gidiyorum’, diye bağırmaktadır!

Udoorin, Laila’ya temkinli bir bakış atar zira Laila’yı yıllardır tanımaktadır ve Laila o ses tonunu sadece kendisinden bir şey isteyeceği zaman kullanmıştır.

“Ummm.. Bi şey mi lazım, Laila?”, diye de temkini saklamaz.

“Neden? Senden illa ki bir şey mi istemem lazım?”, diye alınmış bir sesle cevap verir Laila ve içinden lanet eder. Prensesle karşılaşmalarından beri çocuk git gide akıllanmaya başlamış gibidir ve bunun sebebi olarak da Udoorin’in zekasının artmış olabileceğine değil, sanki prensesin, teşhir etmemesi gereken bazı kızsal sırları ona anlatmış olabileceğine bağlar.

 

Ve Laila’nın gözünde bu, bütün kızlara yapılmış bir ihanettir!

 

“Nereye gidiyorsun?”, diye sorarak taktik bir dönüş yapar Laila.

“Bilmem. Muhtemelen daha önce gitmediğim pis bir hana.. Şu herif hakkında belki bi şeyler öğrenirim diye. Aager burada boş boş oturacağıma, bari ‘şehir tecrübelerimi’ geliştirmemi istedi!”, diye kızmış bir ifadeyle konuşur Udoorin.

 

Laila, Aager’in adını duyunca evvelki gün onunla yaptığı konuşma aklına gelir ve yüzünü ekşitir.

 

“İkinciye ihtiyacın var mı? En azından arkanı kollarım.”, diye önerir ve bunda da samimidir.

“Ummm.. Belki başka zaman..”, der Udoorin, kaçamak bir şekilde.

Laila, genç adamı süzer. Altı yüz yardalık bir mesafedeki avını vurmak için gözlerini kısmış bir avcı gibi!

“Hayırdır, olm?”, der izci kız. “Neler oluyor?”

“Yok bi şey.”, der Udoorin ve omuzlarını silker. “Sen.. sen sadece ortama uygun değilsin, o kadar!”

“Bak seeen.. Nasıl bir ortammış bu benim uygun olmadığım?”, diye sessizce tıslar.

“Yanlış anlamamaya çalış, Laila ama kıyafetlerin, davranışların, duruşun.. Özetle her şeyinle sen ‘BEN BİR İZCİYİM, SIKIYORSA BANA SIRLARINIZI ANLATIN’ diye bir tabela taşıyorsun yanında!”, der biraz çekinerek.

Laila, Udoorin’e fena pis bakışlar atar.

“Ne yani, bana.. bir izciye, halkın arasına sızamayacağımı mı söylüyorsun?”, diye gözleri kısılmış bir şekilde tıslar.

“Umm.. evet?”

“Senin bu kadar kabalaşabileceğini bilmezdim, Udoorin. Sevgili Lorna senin bu yanını biliyor m—”, diye hicveder Laila ama Udoorin’in bir anda çatılmış kaşlarını görünce susar.

“Laila. Sen benim en eski ve en kalıcı arkadaşımsın. Lütfen bir anlık gereksiz alınma için, Lorna’yı işin içine katarak bunu bozma. Kızdığın zaman Bree’yi bile aşabiliyorsun bazen. Aramızda akıllı olan ben değilim sensin, unuttun mu?”, der genç adam bayağı kızmış bir şekilde.

“Özür dilerim, Udoorin. Sadece yeni ok için paraya ihtiyacım var ve sataşacak yer arıyorum!”, diye utanmış bir şekilde itiraf eder Laila.

“Ee, sana bi şey mi lazım diye sorduğumda niye söylemedin ki?”, der Udoorin, arkadaşına hayretle.

“Öyle sorunca söylenilmiyor işte!”, diye kızar Laila.

“Bunun başka bir sorulma şekli mi var? Benim bi şeye ihtiyacım olunca Aager’e gidiyorum, o bana ‘ne lazım’, diye soruyor, ben de ona söylüyorum, o da varsa ‘al’ deyip veriyor, yoksa da ‘yok’, diyor! Neden işleri karmaşıklaştırdığını anlamıyorum.”, diye bakar genç adam Laila’ya.

“Bir daha anlatsana, Dorin, sen prenses gibi narin bir kızı nasıl tavladın?!”, diye acı bir şekilde sorar Laila.

“Umm.. Bu biraz özel değil mi?”, diye saf saf sorar Udoorin.

“Özel mi? Herşey hepimizin önünde oldu zaten!”

Udoorin kızarır.

“Çok.. güzel çilleri olduğunu söyledim ve bu onun hoşuna gitti.. Sanırım.”, diye itiraf eder.

Laila tam bir salağa bakar gibi Udoorin’e bakar.

“Kızın muhteşem, up uzun, simsiyah saçları, zarif, asil bir burnu, küçücük, kıpkırmızı dudakları, yemyeşil gözleri ve incecik bir beli var ve sen onun çillerini mi beğendiğini söyledin ona? Olm, sen tam olarak ne kadar salaksın?”

Udoorin hem alınmış, hem de hayretle Laila’ya bakar.

“Niye ki? O bahsettiklerinin hepsi mükemmel onda. Ama hepsini birbiriyle bütünleştiren ise çilleri ve o haliyle benim çok hoşuma gidiyor!”, diye saf bir yüzle söylenir Udoorin.

“Udoorin.”, diye burnundan solur Laila. “Çil, gerçekte yüzde oluşan bir kusurdur ve sen Prensese kusurunu ‘yüzüne’ vurmuş oldun! Sen gerçekten biraz kıtmışsın!”

Udoorin, Laila’ya bakar.. bakar.. bakar..

“Ne? Yüzümde bi şey mi var?”, diye sorar Laila.

Udoorin ise burnundan solur biraz.

“Çilin bir kusur olduğunu bilmiyordum. Bu da kendisine bunu söylediğimde neden hoşuna gittiğini açıklıyor sanırım..”

“Nasıl yani?”

“Eminim Lorna’ya hayatında kimse kusurlarını dile getirmemiştir.. Belki annesi dışında.. Ama annesini daha tanımıyorum o yüzden bir şey diyemeyeceğim.. Şayet onun için de çilleri bir kusursa, benim için değil. Bunu bilmesi benim için önemli. Ama daha da önemlisi, onun bunu bilmesi!”, der genç adam samimi bir şekilde. “Seni ele alalım mesela..”

 

“Bence, beni ele almayalım, mesela!”, diye uyarır Laila, Udoorin’i ama Udoorin bu uyarının üstünden atlayarak devam eder.

“Bence senin güzel bir yüzün var ama yarısını o kâküllerinle kapatmayı tercih ediyorsun..”

“Eee? Noolmuş kâküllerime?”, diye asice sorar Laila.

“O kâkülleri seninle tanıştıktan çok sonra bıraktın.”, der Udoorin.

“Hala neden bahsettiğini bilmiyorum.”, diye kızar Laila.. ve kızarmaya başlar.

“Laila.. İkimizde o kâkülleri D.D. Dexter için bıraktığını biliyoruz..”, der ve bunu söylerken de gülmez. Bu şekilde de harika bir nezaket örneği göstermiş olur.

“Çok adisin, Udoorin!”, diye tıslar Laila. “Sen ne zamandan beri böyle bel altı taktikleri kullanıyorsun?”

“Sen, Bree ve Gnine’dan öğrendim!”, der Udoorin ve bu sefer sırıtır. “Ama söylemek istediğim şeyi sanırım anlamadın.”

“Neymiş o?”, diye sorar Laila kıpkırmızı olmuş bir şekilde.

“Ne ile övüldüğümüzden çok, KİMİN bizi onunla övdüğü önemlidir.. Benim kendimde hiç önemsemediğim yanlarımı Lorna her nasılsa takdir ediyor. Geri dönüp baktığımda bunların gerçekte iyi yanlarım olduğunu görüyorum. Aynı şey hepimiz için geçerli..”, der genç Udoorin.

Sonra belinden bir kese çıkarır, içinden bir kaç altın ve gümüş alır ve onları kendi cebine atar, kesenin ağzını tekrar bağlar ve onu Laila’ya uzatır.

“Bugün gideceğim sefil handa bir şeyler yiyip içiyor gibi görünmem lazım ki göze batmayayım..”, diye açıklar.

Laila bir yandan kızmış, bir yandan da utanmış bir şekilde keseyi alır.

“Gittiğin yerlerde senin o boy ve cüssenle göze batmaman mümkün değil, Udoorin!”

“Gittiğim yerlerde en büyük balık ben değilim, Laila..”, der Udoorin ve merdivenlere doğru yönelir.

 

Laila’nın arkasındaki kapı açılır ve ardında Lorna belirir.

“O iyi biri, İzci Onbaşı Laila..”, der yumuşak sesiyle. “Ve sizin gibi olgun bir arkadaşı olduğu için çok şanslı.”

Laila biraz daha bozulur.

“Bir şeye ihtiyacınız varsa, lütfen benden istemekten çekinmeyin. Bizler dostuz.”, diye ekler samimi bir şekilde.

“Çok ihtiyacım olursa, emin olun sizden rica ederim Lorna.”, der Laila ama grupta iki kişiden asla para istemeyecektir. Sebepleri tamamen farklı da olsa birisi Prensesin kendisidir, diğeri ise onun suratsız kuzeni, Anglenna’dır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bir Gün Önce..

Laila silah tüccarının dükkanından fena halde bozulmuş bir şekilde çıkar. Rezil herifin bi ayaklarına kapanıp yalvarmadığı kalmış olmasına rağmen, tacir gıdım geri atmamış ve Laila’da iki gün önceki bahiste kazandığı iki yüz elli altının üzerine Udoorin’in verdiği yüz elli altını ekleyince toplam dört yüz altınla dükkana girmiş ve hepi topu dört adet iki parıltılı okla çıkmıştı!

Laila neredeyse ağlamak ister. Anca alabildiği bu dört oku, mevcut kalanların yanına ekleyince elinde sadece on dört adet iki parıltılı oku olmuş oluyordu.. arena öncesi mutlu kırk adetine nispeten!

İzci kız bir an her şeyi boş verip normal oklardan mı kullansam acaba, diye düşünür..

Ama bu fikir ekonomik olarak uygun olsa da, onun izci gururuna hiç hoş gelmez zira Laila’ya göre, bir düşmanla karşılaştıklarında, düşman onu ve arkadaşlarını öldürmek niyetiyle karşısına çıkmıştır. Bunun, Laila’ya tekabül eden kısmı ise, attığı her okun isabet etmesinin şart olduğudur.

Nihayetinde ıskalanmış bir ok kendisini işlevsel anlamda faydasız, hayati anlamda ise, hala ayakta olan her düşmanın dostlarından birisini kaybetmesine sebep olabileceğidir.. İşte bu sebepten dolayı kullandığı okların büyülü ve ‘parıltılı’ olması önemliydi.

Laila somurtarak anca yarısı dolu olan sadağını omuzlar, tanışmasından sonra edindiği bir alışkanlıkla zarif işlemeli elf yayını baş parmağı ile okşar ve oldukça verimsiz geçen gününün gerisini nasıl değerlendirmek istediğini düşünür ve pis hana geri dönme fikri bir anda hiç cazip gelmez ona.

Ne yapsam, diye düşünürken aklına Yüzbaşı Graden ve onun ailesiyle ‘çay’ teklifi aklına gelir.

Laila bir anda gülümser.

“Pis hanların sana kalsın sevgili Udoorin. Ben Subaylar Lojmanlarında çay ve kekle zamanımı geçireceğim —çağırıldığım ve istendiğim yerde!”

Laila, Orta Pazarından (Mid Bazaar) ayrılır ve Gnine’ı kurtarmak için bir hafta geçirmek zorunda kaldıkları Arashkan Arenasından olabildiğince uzaklaşmak için İkinci Lord’un Malikanesi (2nd Lord’s Manor) tarafına yönelir.

İkinci Lord’un Malikanesini geçince karşısına Birinci Lord Princeps Kaladin’in muhteşem şato-sarayı çıkar. Bina, gerçekte tek bir yapıt değil, bir çok iç içe geçmiş, ve katlardan oluşan, oldukça korunaklı bir yapıttır ve her yerde muhafız birlikleri devriye gezmektedir. Buna rağmen iki ayrıntı Laila’nın gözünden kaçmaz..

Bunlardan ilki, devriye gezen muhafız birlikleri, olağanüstü bir temkin ve dikkatle yürümektedir ve askerlerin belirgin bir kısmının elleri kılıçlarındadır.

İzci Onbaşının keskin gözlerinin fark ettiği diğer şey ise, işsiz ama fevkalade cesur birisi, Princeps’in şato-sarayının duvarına duyurusunu asmayı başarmıştır;

 

 

30. GÜNDE BULUŞALIM

ADALETSİZLİĞE KARŞI BÜYÜK GÖSTERİYE SİZDE KATILIN

MUTLU VE GÜVENLİ YARINLAR İÇİN

SAĞIR LORDLARA SESİMİZİ DUYURALIM!

YENİ GÜNE 7 GÜN KALDI!

G.T.

 

Laila yazıya hayret eder, zira kalan gün sayımı verişmiş olması, afişin evvelki gece asılmış olduğunu göstermektedir.

İzci kız, Krallıkdaki muhtemelen ikinci en güçlü adamın evinin duvarına bunu asan adamın göstermiş olduğu cesaretine hayran kalır..

..ve yakalanması halinde hiçbir koşul altında onun yerinde olmak istemez.

 

Laila afişe hayretle bakarken biri ona seslenir,

“Bekleme yapmayalım hanımefendi!”

Laila sesin sahibine baktığında, bunun bir muhafız birliğinin başı olduğunu görür ve sektirmeden yürümesine devam eder..

Talim alanındaki bir sıçanla dalaşmakla, görevindeki bir çavuşla ağız dalaşına girmek apayrı şeylerdi. Evet, Laila bir izciydi ve standart ordu kuralları onun için geçerli değildi ama, kendisi de görevdeyken şaka yapmaz, her şeyiyle kendisini işine verirdi.

 

Büyük Arashkan Şehrinin kalabalığı arasından süzülerek yaptığı uzun yürüyüşün sonunda Subaylar Lojmanlarına ulaşır Laila ve daha önce buradayken karşılaştığı kibirli subay ve eşleri ve onların muhafızlarıyla tekrar karşılaşır ama bu sefer onlara pis pis sırıtarak yanlarından geçer.

Laila ister istemez bu subayları ve eşlerini, Serenity Home’daki insanlarla kıyaslar. Teknik olarak Laila’nın İzci Efendisi Davien’de bir subaydır ama ondan hiçbir zaman böyle kibirli tavırlar görmemişir. Davien hayat dolu, yakışıklı, gülmeyi seven ve aynı zamanda da Laila gibi bir yarı elftir.

Belki de bir yerleşim merkezi büyüdükçe kötü huyları da büyümekteydi.

Serenity Home’un kendisi de artık bir şehir olmak üzereydi. En nihayetinde Themalsar’dan oraya geri döndüklerinde Scowling Hills’den Arashkan’a kadar bir çok mühendis ve malzeme aktarımı yapılıyordu ve bunlar muhtemelen büyük, surlu şehir duvarları için getirtiliyorlardı.

Laila buna hem sevinir, hem de biraz üzülür. Sevinir çünkü çok sevdiği kasabası artık büyümüştür ve kendisinin de bunun için ciddi katkıları olmuştur. Üzülür çünkü bildiği o şirin kasaba zamanla kaybolacak, yerine bir gün Arashkan gibi bir şehir gelecekti.. ve kendisinin bunun için de ciddi katkıları olmuş olacaktı..

 

Yüzbaşı Graden’in mütevazi subay lojmanına yaklaşırken ister istemez kuzeni Bremorel aklına gelir.

Bremorel ve Thomas.. ve D.D. Dexter..

Acaba ne yapıyorlardı şu anda?

Bremorel, Thomas’ı kaç defa harcamıştı acaba?

Laila sırf bunu bile kaçırmış olduğuna hayıflanır.

Gerçekte Laila, Thomas’ı sever. Çocuk çiroz ve pısırığın tekiyken, sırf kuzenine karşı hissettiği akıl almaz, saplantı denebilecek ve dolayısıyla da biraz ürkütücü aşkı için kendisini geliştirmiş ve bir Tapınak Muhafızı olmuştu..

Bu aşk değilse, neydi peki?!

Ama yine de Bremorel’in Thomas yerle bir edişini kaçırmış olmasına hayıflanır.

Ve içten içe kendisinin hafif sadistik bir yanı olduğuna karar verir!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Laila gece geç saatte Yüzbaşı Graden’in evinden ayrılır. Gerçekte yaşı biraz geçmiş subayın bu saate kadar vaktini almak istememişti, ancak kendisi gibi eşide, kızı da onu pek sevmişler ve fırından taze çıkmış kek, üstü kremalı çilekli pasta, sıcak, taze çay, adına puding denilen, Laila salladıkça komik bir şekilde sallanan ama dökülmeyen bir şey yemişti.

Belli ki büyük şehrin bazı avantajları da yok değildi..

Yüzbaşı, eşi ve genç kızlarıyla yaptığı uzun muhabbetler esnasında Laila, Graden’in kendisine ve izcilere olan sevgi ve saygısının altında yatan sebebi üzülerek öğrenmişti, zira Yüzbaşının küçük kızları dışında, bir de oğlu olduğunu öğrenmişti.. İzci olan bir oğlu..

Genç adam, kendisi gibi bir izci onbaşısıydı, ancak üç yıl kadar önce, nasıllığı hiçbir zaman tam olarak kestirilemeyen, Tar Pits civarındaki bir baskında, diğer dört izciyle beraber öldürülmüşlerdi.

Laila’nın içi titrer ve aklına beş izciyi pusuya düşürebilecek bugüne kadar karşılaştığı sadece bir yaratık gelir; Orkenler!

Laila orkenlerden bahsederek adamcağızın ve eşinin canını sıkmamıştı. Ancak kalkma saati geldiğinde adamcağız Laila’ya, işlemeli uzun bir kutu vermişti. Laila hayretle kutuya ve içindeki tek oka bakakalmıştı. Ok bugüne kadar gördüğü en kaliteli oklardan bile muhteşem bir işçiliğe sahipti!

 

“Bu.. bu oğlumuzdan kalan tek şey ve evde çürümesinin pek bir anlamı yok.”, demişti Graden. “Yıllardır bizde. Bu, senin gibi yeni bir sahibeye ait olmalı; bir izciye.. Korkarım sadece bir tane var ama oğlumun söylediği kadarıyla fevkalade sağlam bir mukavemeti varmış ve kaybedilebilir, ama kırılamazmış ve sanırım beş parıltılıymış. Oğlumun olduğu için hiç sınamaya cesaret edemedim. Ama senin o iki şımarığı alaşağı edişin, ve hem mesleğine, hemde elindeki ok ve yaya gösterdiğin saygıyı gördükten sonra, aklıma bunu sana vermek geldi..”

 

Laila oku gördükten sonra ancak cılız bazı itirazlarda bulunabilmiş ve mutluluktan gözleri dolmuş bir şekilde kutusuyla beraber oku da imtina ile almıştı.

Evet. Sadece bir taneydi. Ama atmasını.. dahası, nereye atmasını bilen biri için bu yeterliydi!

 

Laila kendisine mani olamaz. Bu oku kesinlikle ve ivedilikle denemelidir, ama nerde?

Bir an Okçular Mıntıkasına kadar koşup oradaki hedef tahtalarında değerlendirmeyi düşünür ama iki gün önce olanlardan sonra, gecenin bir yarısında ok atan bir kıza rastlayan olası bir devriyeye ne anlatacağını kestiremez ve böyle bir riske girmemesi gerektiğini düşünür.

Ve aklına Heaven Parkı gelir.

 

“Off yaa. Hemen dibimde küçük bi orman var!”, der ve mutlu bir şekilde parka doğru koşmaya başlar.

 

Laila devriyelerden olabildiğince uzaklaşmış olmak için parkın derinliklerine kadar girer..

..ve bir anda karşısına yapay hedef yerine gerçek hedefler çıkar!

 

Laila’nın içsel izci ‘temkinini’ ayıltan, boğuk harlama sesidir.

Laila bu sesi daha önce defalarca duymuştur; Gnine’ın en büyük eğlencesi.. Ateş Topu!

İzci kız, sessizce harlamanın kaynağını arar ve onu.. daha doğrusu harlamanın sonuçlarını bulur; Araskan Şehrinin neredeyse ortasında, yanmış iki orken!

Laila hayret etmekle vakit harcamaz zira hayret edenler, genelde yüzlerinde aynı ifadeyle ölürlerdi!

Sessiz ama seri adımla yoluna devam eder ve belki elli yarda ilerisinde bir harlama daha ve ona eşlik eden bir kadının elfçe hışmını duyar.

Laila o sesi tanır. Laila bütün düşmanlarının sesini tanır; High Lady Anglenna!

“Bu saatte burada ne işin var senin, ‘ördek dudaklı’ pis elf!”, diye geçirir içinden ama aynı yerden böğürerek yaklaşan başka orken seslerini duyunca beklemeyi bırakır ve harekete geçer..

..ve kendisine en yakın olan orkeni gördüğü anda onu kafasının arkasından şişler!

 

Laila ardarda dört tane daha orkeni öldür ve asıl savaş alanına geldiğinde Anglenna’nın sol kolunun sarkık, hareketlerinin ise fena halde acı içerisinde olduğunu görür. Kadın bu haliyle bile hemen önünde duran orkenle dans edercesine boğuşmaktadır..

High Lady, bir orkenle kıyasıya ve neredeyse tükenmiş bir şekilde ölümüne dövüşürken, elinde devasa baltasını çoktan kaldırmış, arkasındaki bir diğer orkeni fark etmez..

 

Laila elfleri sevmez. Laila, Anglenna’yı ise hiç sevmez. Laila bu kadının kibrini, davranışlarını, soğukluğunu, kendini beğenmişliğini, yerli yersiz yıkıcı konuşmalarını da hiç sevmez.. Aslına bakılırsa, Laila bu kadın hakkında iyi tek bir şey bile düşünemez..

..ama zaten bunların hiç birisinin bir önemi yoktur. Laila için sadece iki şey önemlidir.

Birincisi, bu şıllık şey, Prenses Lorna için anlaşılmaz bir şekilde önemlidir ve Laila, Lorna’yı sever. Laila, Lorna’ya kişisel olarak saygı duyar.. Ve Lorna onun dostudur.

İkincisi ise, Laila bir izcidir, o kadar!

Laia ağaçların arasından zorlukla görebildiği orkeni vurup öldürmelidir.

Yüzbaşı Graden’in, bir izci olan rahmetli oğlundan bir şekilde kendisine verilen sihirli oku çıkartır, yerleştirir, yayını gerer ve salar..

..tek hamlede ve bekletmeden!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Laila tam anlamıyla duygusal bir hezimetle hana, ve gruptaki diğer kızlarla paylaştığı odaya döner. Yayını çıkartıp imtina ile kendisine ait olan yer yatağı ile duvar arasına yerleştirir ve fena halde hakarete uğramış gibi yatağına oturur, sırtını duvara verir ve içinde sadece dört tane iki parıltılı ok kalmış olan sadağına bakar.

Başını kaldırdığında odada sadece Lorna ve Lady’nin bulunduğunu fark eder.

Lorna yine o silik pembe, anca kalçalarına kadar inen dantelli geceliği ile yüzünde mutlu bir ifadeyle uyumaktadır.

Lady ise hala katatonik halinden çıkamamıştır ve aynı köşesinde mırıldanarak dualarını etmektedir.

Odada Inshala’da, Merisoul’da yoktur.

Yaralı da olsa, Anglenna da bi yarım saate kalmaz gelirdi muhtemelen.

Laila tekrar neredeyse tamamen boşalmış sadağına, ve diğer elindeki içi boş hafif işlemeli kutuya bakar.

“Şaka gibi yaa!”, der ve kafayı yemişcesine ‘fırk’lar.

 

Salak Anglenna’nın düşüncesizce söyleyebileceği salakça şeylerden kaçınmak için öldürdüğü orkenlerde kullandığı okları bile toplama fırsatı olmadan oradan ayrılmış ve hızlı izci koşusuyla hana gelmişti.

Laila hiçbir utanç hissetmeksizin o kadına ne kadar uyuz olduğunu kendisine itiraf eder zira Anglenna, elflerde ve aristokratlarda nefret ettiği ne varsa hepsini kümülatif olarak barındırmakta, konjünktürel olarak da temsil etmekteydi..

..ve onun yüzünden, üç gündür uğraşıp da anca alabildiği oklar, ve çok daha fazlası artık yoktu!

 

“Lanet olsun sana cadı kadın!”, diye büyük bir kinle hışmeder Laila..BEŞ PARILTILI KIRILMAZ OK.. BEŞ PIRILTILI OK!

 

Laila uyuduğunda gözlerinin altı şişmiş, burnu kıpkırmızı olmuştu..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

O Gün..

Gün doğduğunda Laila çoktan uyanmış, ancak zahmet edip kalkmamış, öylece pis hanın pis tavanını seyretmişti. Oda da kendisi dışında sadece Lady mevcuttu. Diğerleri muhtemelen kahvaltı için aşağı inmişlerdi.

Laila günü yatarak ve dramatik bir şekilde sessizce ağlayarak geçirmeyi düşünürken biri kapıyı hafif tıklatarak içeri girer.

İzci Onbaşı içeri girenin kim olduğunu bilmesi için dönüp bakma ihtiyacı duymaz. Tecrübeleri ona gelen kişinin yetmiş kilo civarında olduğunu, ancak yere küçük adımlarla basışından, bir erkek değil, bir kadın olduğunu, adımların arasındaki süre farkından, kadının oldukça uzun bacaklara sahip olduğunu, süründüğü pahalı parfümüm kokusundan ve giyindiği kadife eteğin fısıltısından, gelen uzun boylu kadının zenginliğini sergilemek için değil, böylesi bir yaşam tarzının içine doğduğunu, dolayısıylada bir aristokrat olduğunu söyler..

Laila gelenin Lorna olmadığını bilir çünkü Lorna bir Feymist’tir ve yürürken ses çıkarmaz!

Laila, Lorna’nın birçok özelliğinden hoşlanır. Kız samimidir, dürüstür, dost canlısıdır, dramdan hoşlanmaz, tam bir zarafet abidesidir, düşüncelidir, kendisinin aksine ısrarlı bir şekilde etrafındakiler için hep iyi şeyler düşünür, her zaman soğuk kanlıdır, sorulmadan fikirlerini pat diye söylemez ve bunların hepsini tamamen ‘doğal’ bir şekilde yapar. Her ne kadar Udoorin’e bazen acımasızca takılsa da, gerçekte arkadaşının bu kızda aşkı bulmuş olmasına çok sevinir..

Ancak Laila gibi bir izci açısından Lorna’da gıpta ettiği en belirgin özelliği, onun bu Feymist özelliğidir!

Hayır, gelen Lorna değildir.

Gelen Anglenna’dır!

 

“İzci Onbaşı Laila.. Sanırım bu size ait.”, der Anglenna’nın oldukça yorgun gelen sesi.

Laila istemsizce döner ve Anglenna’nın sakin bir mesafede durmuş, kendisine bir ok uzattığını görür.

Laila, Anglenna’nın kendisine ‘o’ oku uzattığını görür!

 

Laila oku almaya can atar. Ama bu şirret elf cadısına hiçbir şart altında teşekkür etmeye niyeti yoktur.

Laila oka uzanmaz, ve onu almaz.

 

“Güzel bir ok.. Ama bunun benim olduğunu nerden çıkartıyorsun?”, der Laila nötr bir ifadeyle.

“Dün akşam biraz hava almak için çıkmıştım. Nevarki beklenmedik birileriyle karşılaştım ve çıkan arbedede ben onlarla uğraşırken birisi ben farkında olmadan bazılarını imtina ile devirmiş.”, der Anglenna sakince..

‘Oha!’, diye geçirir Laila içinden. ‘Sosyete yalanı dedikleri bu olsa gerek. Cadı, kaşla göz arasında bi hikaye uydurdu! Hava almaya çıkmışmış.. Yok daha neler!’

Dışından ise, “İlginç.. Yaralanmadın umarım.. Ama bunun benimle ilgisini hala göremiyorum.”, der aynı ifadesiz sesiyle.

Anglenna gülümser!

“Hayatımda bu kadar iyi ok atan sadece sizi tanıyorum, İzci Onbaşı.. Arenada Dreadlock’a karşı gerçekleştirdiğiniz muhteşem düetinizi ilgiyle izleme fırsatım olmuştu.”

Laila’da gülümser..

İçinden; ‘Beni seyredeceğine işe yarar bir şeyler yapsaydın ya!’, diye geçirir.

Dışından; “O zaman sana standartlarını yükseltmeni öneririm..”, diye cevap verir.

“Standartlarımda sorun yok, İzci Onbaşı.”, diye gülümsemesine devam eder High Lady. “Sorun, sizin rütbenizde.. Olması gerekenin çok altında!”

Laila buna biraz afallar..

“Rütbem gerektiğinde ve zamanı geldiğinde yükseltilecektir. Bununla beraber, hala konuyla alakamı söylemedin.”, der temkinli bir şekilde.

“Sizin kadar iyi ok kullanan, ve kullandığı okları toplamak için geri gelmeyecek kadar da benden nefret edip tiksinen bildiğim tek izci onbaşısı sizsiniz, demek istemiştim!”, diye tüm dişlerini gösterir Anglenna.

 

Laila içinden küfreder. Rezil kadın kendisini açık bir kitap gibi okumayı başarmıştır ve bu onun hiç hoşuna gitmez.

 

“Bu güne kadar aramızda elle tutulur bir münasebet olmadı —ki bu da tamamen benim hatam. Dün gece sadece benim hayatımı kurtarmadınız. Farkında olmadan benimkiyle beraber, korumaya çalıştığım iki kişinin daha hayatlarını kurtarmış oldunuz. Asıl onlar için teşekkür ederim.”, der High Lady ve Laila karşılaştıkları günden beri bu kadından duyduğu ilk ve tek kibirsiz, samimi ve içten ifadedir.

“Kimleri?”, diye sorar Laila istemsizce.

“Korkarım bunu size söyleyemem zira kendileri korunduklarının farkında değillerdi. Bununla beraber, kimliklerinin bir sır olarak kalacağını da pek sanmıyorum.”, diye cevap verir Anglenna.

“Peki bunları bana neden söylüyorsun? Haftalardır bana attığın bakışlardan, lehime iyi tek bir şey düşündüğünü sanmıyorum.”, diye çekinmeden söyler aklından geçenleri Laila.

“Aaa.. Lehinize iyi, tek bir şey düşünmediğim gibi, aleyhinizde düşündüğüm şeyleri bilmek bile istemezsiniz..”, diye acımasızca itiraf eder High Lady.

Laila kadına sadece bakakalır.

“Bunları söylüyorum çünkü içten bir teşekkürü hakkediyordunuz.”, der Anglenna. Sonra daha sessiz bir şekilde ekler. “Ve özrümü kabul etmenizi diliyorum.. bir gün!”

Kadın, Laila’nın önünde çömelir ve ona iki eliyle tuttuğu beş parıltılı oku uzatır.

Laila temkinli bir şekilde okunu alır, ama içinden, ‘Oha! Önümde çömeldi ve hala bana yukardan bakıyor. Nasıl bir boy var sende kadın? Dantelli ayakkabıların topuklu bile değil!’

“Görüyorum sadaklarınız da boşalmış. Oksuz bir yay, öksüz bir çocuk gibidir, İzci Onbaşı.”, der ve Laila’ya beyaz, dikdörtgen şeklinde, avuç büyüklüğünde bir kart uzatır.

Laila kartı alıp bakar, ancak bir yüzünde altın dökümlü küçük bir halkanın içinde, aynı dökümle basılmış tek bir ‘L‘ harfi dışında tamamen boştur.

 

“Nedir bu?”, diye sorar Laila şaşırmış bir şekilde.

“Bu..”, der High Lady Anglenna, “..High Bazaar’da, Largo adındaki bir silah ve mühimmat tüccarının özel müşterilerine verdiği kişisel kartıdır. Bunu kendisine göstermeniz halinde, boş olan sadaklarınızı dolduracaktır.

Laila hayretle önce elindeki karta, sonrada önünde çömelmiş kadına bakar.

“Silah kaçakçısı yani..”, der kaşları çatılı bir şekilde ve bir high lady’nin, High Woods Ri‘sinin yeğeninin nasıl olup da bir silah kaçakçısının özel kartına sahip olabildiğini merak eder..

“Silah ve.. bir çok başka şeyler.. Ancak yanına gittiğinizde bunu onun yüzüne vurmazsanız sevinirim.”, der High Lady ve konunun bu kısmını kapatır!

“Umm.. Benim birden çok sadağım var!”, diye bi laf kaçar ağzından. Aslında Laila, kadının oldukça gayrımeşru ‘teklifini’ reddetmek için ağzını açmıştır ama nedense onun yerine bu çıkmıştır!

Anglenna, platin sarısı kaşları birer yay gibi kalkmış bir şekilde, koyu yeşil gözleriyle önünde oturan izciyi süzer ve tekrar gülümler.

“Bunu kendisine göstermeniz halinde, boş olan sadaklarınızı dolduracaktır!”..

..diye tekrarlar.

 

 


Tek Parıltılı ok: +1 Arrow.

Çift Parıltılı ok: +2 Arrow.

Beş Parıltılı ok: +5 Arrow.