Showing: 1 - 10 of 13 RESULTS

1:33:017 – Elveda, Felishia..

Timeline:

NONE!

 

Bu hikaye, herhangi bir şekilde, herhangi bir resmi zaman çizelgesi içerisinde gerçekleşmediği için, bilinen, standart tarih kronolojisinde yer almıyor.

Tahmin edilen tek şey bu hikayenin “Farstep” ‘den ‘hemen sonra’, ‘esnasında’ ve ‘öncesinde’ yer aldığıdır..

 

 

Aager Fogstep, sislerin arasında kaybolan Mab’in davetkar, imalı, şuh sesini son bir defa duyar..

 

“Annenin adını hatırlıyor musun, Kış Askeri?”

Aager, bilinçsiz ve farkındasız bir sesle, Gemini ile ilk bağlandıklarında ve sadece Inshala’sının saf, yumuşak ve sıcacık dokunuşları sayesinde hatırlayabildiği ismi söyler;

“Kriss Li..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

1:33:017TOK!.. CLANK!.. BIZZZT.. DİNG!

TOK.. TİK.. TOK.. TİK..

 

1:32:56

TOK

Ben ölmek isterken, günlerce bana baktın. Halbuki sana hiçbir vaatte bulunmamıştım bile. Şimdi o vaadin zamanı geldi, zira yaşamak için sebebim yokken bana, beni bir sebep olarak gösterdin.”

TİK

1:30 – “Bunu kabul edersem, ona.. Mab’e bir lütuf borçlu olacağım ve sen de benim bütün korkularımın acısını yüklenmek zorunda kalacaksın.. korkularımın, deliliğimin ve cinnetimin!”

TOK

1:28 – “ÜÇ ŞEYİM YOK! SADECE BİR ŞEYİM.. BİR HAYALİM VARDI VE O DA ELİMDEN ALINDI!”

TİK

1:27 – “Yaraların.. Bi çok yaraların var. Bunları bizimleyken almadın. Alsaydın bilirdim!”

TOK

1:24 – “Sanırım dans etmek istemiştin..”

TİK

1:20 – “Ben acı çekebilirim ki! Acı çekme konusunda çok iyiyimdir..”

TOK

1:16 – “Ö.. özür dilerim. Ben aptal kızın tekiyim.. Bu sosyal şeysinin kurallarını anlayamıyorum. İnsanların bölgelerini nasıl işaretlediğini de bilmiyorum!”

TİK

1:10 – “Kimin iyi olmadığını senin kadar sık söyleyen biri için, tutturma oranın oldukça düşük. Bugüne kadar isabet ettirebildiğin tek kişi benim!”

TOK

1:06 – “Gördün değil mi? Evet, gördün.. Artık benim nasıl bir yaratık olduğumu biliyorsun! Sana iyi birisi olmadığımı söylemiştim.. “

TİK

1:02 – “Ama neden? O iyiliğin ne olduğunu bile bilmeyen bir iblis!”

TOK

0:58 – “Daha değil.”

TİK

0:56 – “Sen.. iyi biri.. misin?!”

TOK

0:52 – “Hepsi senindi..”

TİK

0:50 – “Sana hiç bırakmadım..”

TOK

0:46“BU SADECE İŞLEDİĞİN CÜRMÜN CEZASI OLACAK..”

TİK

0:44“VE ŞUNU BİLESİN Kİ, BU BİR İNTİKAM OLMAYACAK.”

TOK

0:43“BUNU HER ZERRENDE SANA HİSSETTİRECEĞİM.”

TİK

0:36“VE SEN ONU ÖLDÜRDÜN!”

TOK

0:32 – “O bizim göz bebeğimizdi..”

TİK

0:30 – “O sadece bir salağın sevgisi değildi..”

TOK

0:27 – “Sana, onun bizim için kıymetini anlatmaya çalıştım.”

TİK

0:24 – “Seni BEN hayatta tuttum! Bugün buradasın çünkü bunun olmasını BEN sağladım. Bunu asla unutma..

TOK

0:22 – “Ona karşı saygı göstermen gerektiği konusunda seni uyarmıştım.”

TİK

0:20 – “Bırak beni sefil bücür!”

TOK

0:15 – “Benim adım ‘Lilly’s Venom’..”

TİK

0:13Inshala..

TOK

0:11 – “Sen benim ağabeyimi öldürdün!”

TİK

0:09 – “..Sen de bundan sonra, benim sana emanet ettiğim bu acıyla yaşayacaksın.”

TOK

0:08 – “Buna ‘ACI‘ derler, Aager Fogstep!”

TİK

0:07Güzel.. Dorin.. ablam sana.. emanet. Onu.. onu kurtar. Ve.. Darly.. bu onun suçu değildi.. Lütfen..

TOK

0:05Çün.. çünkü sen benim.. ablamsın..

TİK

0:03Alor’Nadien ne.. Güzelim.. bebeğim.. neden? Hedef bendim, sen değil! Beni vurması gerekiyordu.. Neden..? Neden girdin araya?

TOK

0:01“HAYIR!.. HAYIR.. NEDEN YAPTIN BUNU? NEDEN?”

TİK

0:00ACI!

TOK.. TOK.. TOK..

TOK

TİK!

 

TİK

TİK

TİK.. BIZZZT.. DİNG!

 

TİK..

 

0:01

Lady’nin bütün çabalarına rağmen ortalık cesetlerle doludur..

..ölenlerin ve öldürülenlerin bir ‘kısmı’ yoktur.

..ölenlerin ve öldürülenlerin bir kısmımın ise tamamı yoktur!

 

TOK

 

0:08

Aager tekrar yaratığın tepesine çıkmaya çalışır.

Yaratık ya göründüğünden çok daha zekidir, ya da fevkalade kurnaz bir içgüdüye ve tepki mekanizmasına sahiptir; Aager zorlukla saplayabildiği hançerleriyle yaratığa yine tırmanmaya çalışır ama dev kertenkele, huylanmış gibi irkilir ve bütün vücudu titrer.. ve Aager’i tekrar üstünden atar!

 

TİK

 

0:16

Anglenna, tükenmek üzere olduğunun farkına varmış bir şekilde, “Bence herkes aynı anda, aynı noktayı yakmalı. Bu şekilde büyüler bir birini desteklemiş olur.. Küçük kız, onu yerinde tutabilecek bir büyün var mı?”

Inshala, kendisine küçük kız denmesinden hiçte hoşnut olmaz. Dahası, ördek dudaklı bu kadınla daha hiç konuşmamıştır ve o kendisinden “küçük kız” diye bahsedip durmaktadır. ‘Doğa da hayvanlar bile birbirleriyle daha saygılı konuşurlar!’, diye geçirir içinden ve Anglenna’ya cevap vermez. Sadece omuzlarını silker.

 

TOK

 

0:22

“Yardım et, lütfen. Onu yerinde tutabilecek bir büyün var mı?”, diye bezgin ve yaralı bir ses duyar zihninde.

“Bana ‘küçük kız’ demesinden hoşlanmıyorum! Yaşımın gerektirdiği olgunluğa ulaştığımı düşünüyorum.. Aramızda en olgun duran Laila ablanın boyuna ulaştım nerdeyse.. Sıska olmam ise benim suçum değil!”, diye Inshala’nın alınmış sesini duyar Aager zihnine.

“Biliyorum, biliyorum, bebeğim, inan boyum yetişse bi tane patlatasım geliyor kafasına ama yaratık hareket ettiği sürece bir şey yapamıyoruz.”, der Inshala’ya doğru.

“Büyülerimin çoğu bitti. Neredeyse tamamını size ve hiç tanımadığım kişilere kullandım..”

 

TİK

 

0:36

Gel, Snare!, der Inshala ve ellerini tekrar havaya kaldırır.

Arenanın zemini sarsılmaya başlar..

Gel, Snare.., diye bir daha çağırır küçük kız.

Koca bir toprak parçası yerden fırlar.

Gel, Snare, bana gel.., der son bir defa daha ve birden toprak tamamen parçalanır ve içinden bir..

..ağaç yükselir.

Ve doğrulur.

 

TOK

 

Yaratıktan ilk defa bir can havli haykırışı duyulur, ve tüm gücüyle canını yakan şeyden uzaklaşmaya çalışır.

Ağacın kolları gerilir ve sürüngenin muazzam gücüne karşı koymaya çalışır.

Azılı yaratık çekiştirmeye ve çığlık atmaya devam eder ve dallardan çatırtı sesleri gelmeye başlar.

Seril, Snare.. seril, güzelim.. Sen doğanın köküsün. Sen, varsın!, diye fısıldar ağaca doğru Inshala.

..ve ağaç bir an titrer, sonra yine doğrulur. Yer tekrar sarsılır ve birden ağacın etrafında kalın kökler belirir.

 

TİK

 

Kökler salınır ve her yöne serilir..

..ve ağaç, muazzam yaratığı durdurur!

 

TOK

 

0:56

Aager haykırır;

“ŞİMDİ!..”

 

TİK

 

0:58

Vahşi bir heyecanla Laila da haykırır ve yayını gerer;

“ŞİMDİ.. ŞİMDİ..!”

 

TOK

 

0:59

Udoorin de manyamış bir mutlulukla haykırır;

“ŞİMDİ..!”

 

TİK

 

1:01

Dev sürüngenin diğer yanından, Lorna’nın beklenmedik, heyecan dolu çığlığı duyulur;

“ŞİMDİ..”

 

TOK

 

1:02

Muzaffer bir çığlıkla Gnine’da haykırır;

“ŞİMDİ, ATEŞ TOPU ŞİMDİ!”

 

TİK

 

1:03

Yüzünde şaşkın bir ifadeyle Gnine’ın arkasında duran Inshala da haykırır;

“Şimdi..?”

 

TOK

 

1:04

Lady, Gnine ve Inshala’nın arkasından Anglenna, yüzünde soğuk, donuk bir ifadeyle tıslar;

“şimdi..”

 

TİK

 

1:06

Daha da geriden biri “Felishia Fremier’i hatırla..”, diye geçirir içinden ve sessizce fısıldar;

“ŞİMDİ.”

..ve babasıyla yaptığı anlaşmanın ilk kısmını yerine getirir..

 

TOK

 

1:07

Etrafa saçılmış, parçalanmış, kanlı cesetlerin atlından, kimsenin fark etmediği biri daha fısıldar;

“EVET, AAGER.. ŞİMDİ..”

 

TİK

 

1:11

Darly Dor, daha on iki yaşındayken sokağa atıldığı gün onu bulup yetiştirmeye başlayan Yaşlı Sansar’dan öğrendiği marifetlerini sergiler ve kimse onun sessiz hışmını görmez..

Darly’nin, hedefine arkasından yaklaştığını görebilecek tek kişi ise göreceli bir güvenlikte, devasa yaratığın öbür yanında dumanlı teberini savurması gereken Prenses Lorna’dır ama o da her nedense tamamen aksi yöne bakmaktadır..

Yumuşak tabanlı çizmeleri, arena’nın pis, kanlı toprağına sanki hiç değmiyormuş gibi ses çıkarmaz.

Genç hırsız, herkesin dikkatinin yere yığılmış devasa sürüngene çevrildiği anı beklemiş ve tahmin ettiği gibi Anglenna yılanı, herkesin en arkasında, olduğu korkak gibi, olabilecek en güvenli yerde o kibirli edasıyla durmuş, pahalı elbiseleriyle poz vermektedir.

Darly ona, bir High Lady olmanın sokaklardaki ederini çok ‘keskin’ bir şekilde öğretecektir.

Anglenna’dan sonra sıra babasına gelmiş olacak ve ancak onunla da işi bittiğinde, Felishia Fremier’e verdiği sözü tutmuş olacaktır..

 

TOK

 

1:14

İki bacağı da diz kapaklarından aşağısı eksik, içini yere boşaltmış kanlı ceset, anca fark edilir bir şekilde kenara kayar ve altından, cesur bir kalemden çıkmış yüz hatlarına sahip Lilly Venom peyda olur..

Gözlerini kısarak dev sürüngenin sırtına çıkmayı başarmış Aager Fogstep’i gözler.

Hedefi, tahmin ettiğinden de uyanıktır zira bütün savaş boyunca adamın arkasını kolladığını gözlemlemiştir.

Kız, olağanüstü, büyüleyici bir zarafetle hedefine doğru süzülür.

Yıllar önce, kendi kendisine verdiği ‘Kan Yemini’ni tutmaya kararlı bir ifadeyle, dikkatlerin yıkılan devasa canavara verildiği anda, herkesin kör açısından sokulur hedefine..

 

TİK

 

1:18

Udoorin, deli narası atarak yaratığın ayaktayken ulaşamadığı yerlerine ellerindeki dev baltalarla kesip parçalarken, bir yandan da gözü dönmüşcesine, ve kendisini görenleri ürperten kahkahalar atmaktadır.

 

TOK

 

1:20

Laila, kıymetli yayını omuzlamış, “Oklar pahalı.. oklar pahalı..”, diye kendi kendine telkin eder ve iki uzun kılıcını da belinden çeker ve yaratığa doğru koşmaya başlar.

Sanki az ileride manyamış Udoorin’in kahkahaları bulaşıcıdır ve Laila’nın da yüzünde çılgın bir sırıtış belirir ve yaratığın karnını bir ucundan diğerine yararken kendisi de manyamış bir kahkaha atar;

“Ahahahaaa.. Kız haklıymış. Bu gerçekten bir ‘sürüngen’!”

 

TİK

 

1:24

Gnine kimsenin yakında olmadığından emin olur ve yaratığın, mancınık boyundaki kafasının tamamını içine alacak şekilde büyüsünü yapar.

Dev sürüngenin kafası, muazzam bir ateş topunun içinde kaybolur.

Ateş topu ivmesini ve harını kaybettiğinde geride bir gözü akmış, başının bir yanı neredeyse tamamen kömürleşmiş bir şekilde, uzun, acı dolu bir inlemeyle yaratık olduğu yerde yığılır kalır..

 

TOK

 

1:26

Udoorin’in çıldırmış kahkahaları, Lorna’nın bir şeye ayılmasına sebep olur;

Aylar önce, ilk karşılaşmalarında Udoorin yine aynı manyamış kahkaha ve gürlemesiyle Darly ve Merisoul ile bulundukları odaya dalmıştı..

Lorna’nın uyandığı şey, sevdiği bu gencin bu manyamış halinin, kendi kendisinden hiç beklemediği, asla tahmin edemeyeceği, hayatı boyunca varlığından bile haberdar olmadığı içsel bir şeylerin tetiklenmesine sebep oluşudur.

Lorna’nın yüzü kıpkırmızı kesilir..

‘O benim sakin, hanımefendi halime, ben ise onun çılgınlığına mı vuruldum?’, diye geçirir içinden..

Sonra beklenmedik bir şekilde omuzlarını silker.

“Herkesin, derin manaları olan felsefi bir aşkı olması gerekmiyor..”, der ve “Ayrıca çok güzel gözleri var!”, diye de tasdik eder.

Elindeki koca glavyesini savururken, “Konuştuğum zaman dinliyor, konuştuğu zaman dinletiyor. Bana karşı her zaman dürüst. Bugüne kadar prenses oluşuma bakmadan, bütün kötü huylarıma rağmen yine de beni karşılık beklentisi olmaksızın seven tek kişi..”, diye kendince önemli bulduğu noktalara değinir.

‘..Ve toplam zekamız da buradaki herkesinkini geçer!’, diye de ekler içinden alakasız bir şekilde ve kızarmış yüzünde tatlı bir gülümseme belirir.

Elindeki uzun, dumanlı glavyesini bir sağa, bir sola, ritmik bir şekilde daha da azimle savururken gözüne, ablası Anglenna’nın olduğu yerdeki bir şey takılır..

..ama tam o anda, Lorna için ortamdaki bütün sesler kesilir ve arkasından, sanki sessiz bir mağara gölüne düşen bir su damlasının yankılanan sesini duyar.. ve ardından, daha küçük bir kızken sadece bir defa duyduğu High Woods’un ona seslenişini işitir..

 

 

Alor’Nadien ne.
Ben Quarlani Ath Tel’Ora ve seni kalbim olarak seçtim..
Senden gelecek nesiller bu ormanda büyüyecek.
Ve onlarla beraber bu orman da salınacak ve serpilecek..

 

Lorna hayretle karışık bir mutlulukla sesin geldiği yöne döner..

..ve ablası Anglenna’nın arkasında gördüğünü sandığı Darly’yi kaçırır.

 

TİK

 

1:28

Darly, belindeki kemerinin altında sakladığı ince, uzun hançerini çeker.

Ne kadar ironiktir ki Felishia’sını öldüren kesiciyi de bu hançerle öldürmüştür.

Aynı hançerle şimdi asıl kesiciyi öldürecektir..

 

Yılana sekiz adım kalmıştır ve artık geri dönüş yoktur..

Yedi..

Altı..

Beş..

İki..

 

Darly, sanki Arashkan’ın pis lağımlarında olduğu zamanlarda duyduğu gibi, sağ tarafından bir damla suyun, karanlık, boklu tünellerde yankılanan sesini duyar gibi olur.. ve beklenmedik bir şekilde Felishia’nın ona saf, derin, kontralto sesiyle konuştuğunu duyar..

 

 

Darling..
Neden yüzüme bakmıyorsun artık?
Seni üzecek bir şey mi yaptım?

 

Genç, yakışıklı hırsız kontrolsüz ve kahrolmuş gözlerle sesin sahibini arar.

 

Ve tam orada..

..birisinin müthiş bir ivmeyle Inshala’nın arkasına atladığını görür.

Darly tereddüt etmez.

Hiç sektirmeden rotasını kırar—

 

TOK

 

1:30

Lilly Venom son anda belinden hançerini çeker, zarif, sessiz bir hareketle, bir hayvanı adam eden kızın sırtına doğru atılır..

—ve diğer kesiciye dalar!

Lilly Venom ne olduğunu ancak son anda fark eder; elindeki lanetli hançer, hemen önünde duran, sıskası çıkmış sırtı kendisine dönük farkındasız kızın dağılmış saçlarını okşar..

..sonra kendisine saldıran adamla birlikte yere yuvarlanır. Darly kesiciyi iki bileğinden de yakalar ve yerde onunla boğuşmaya başlarlar..

 

TİK

 

1:31

Her nasılsa Venom kendisini üstte bulur.

Hedefini elinden çalan bu adama karşı muazzam bir kinle bakar ve bir teselli ödülü olarak onu kesmeye karar verir..

 

TOK

 

Aager Fogstep, dev sürüngenin ensenine çıkmış, yaratığın atar damarlarının olduğunu düşündüğü yerleri kesmektedir.

Hiçbir anlam veremediği, sanki dirseğini yanlış bir açıyla bir masanın köşesine çarpmış gibi irkilir ve olduğu yerden doğrulur.

 

“Şimdi..”

 

Aager’in zihninde bir şimşek çakar ve her şey bir anda yerli yerine oturur!

 

TİK

 

Darly Dor, yapmış olduğu şeyin ona tam olarak neye mal olduğunu o anda anlar zira kaçırdığı fırsat asla ve bir daha eline geçmeyecektir; Anglenna elinden kurtulmuştur!

Sonra, var gücüyle elindeki mel’un dökümlü bıçağı yüzüne sokmaya çalışan kesiciye bakar ve sonunun geldiğini anlar.

‘Eh, bir gün olacaktı illa ki..’, diye geçirir içinden.

 

TOK

 

1:32:56

Aager haykırır;

“Kriss Li..!”

 

TİK

 

1:33:017

Darly Dor..

..kendisini öldüren kıza gülümser.

Ardından..

“Elveda, Felishia..”, diye fısıldar.

 

TOK..BIZZZT.. DİNG!

 

TİK.. TİK.. TİK.. TİK.. TİK.. TİK.. TİK.. TİK..

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Lilly Venom olduğu yerde irkilir ve duyduğu isim karşısında dona kalır.

Başına isabet eden şeyi fark etmez bile.

Lilly Venom için dünya gitgide artan bir açıyla yan yatarken, o kendisini küçük, tek gözlü, köhne bir evde, ağabeyinin onu zorlukla çıkardığı iğreti sandalyenin üstünde bulur!

 

“Kıpıydama. Geycem şimdi!”, der ağabeyi ona, her zamanki çatık kaşlı, ciddi ve koruyucu sesiyle.

Lilly’s Venom, sandalyesinde usluca oturur, ağabeyine güneş gibi bir gülümseme atar ve “Piki”, der.

Çocuk, Lilly’s Venom’un düşmeyeceğinden emin olduktan sonra, diğer sandalyeyi itiştire çekiştire kız kardeşininkinin yanına sürükler. Sonra ıhlaya poflaya kendisini çektiği sandalyeye çıkartır ve mutlu bir şekilde “Oydu işte!”, der ve annelerinin onlar için masada bıraktığı soğumuş tasın içindeki un, patates ve suyla yapılmış fakir yiyeceği tahta kaşıkla alır, önce bir kaşık kız kardeşine verir, sonra da kendisi bir kaşık alır.

Bu şekilde tası yarılayınca çocuk “Tamam. Doyduk!”, der kati bir sesle. Kendisinden bir yaş küçük olan Lilly’s Venom’un yüzü buruşur. “Ben doymadım ama ki!”, der mutsuz bir şekilde.

Çocuk son derece ciddi bir ifadeyle, “Annem ne zaman geliy bimiom. Geyinisini soyna yeyiz. O zaman daha çok doyayız!”, diye kız kardeşini ikna eder..

 

(Hikaye: A Bard’s Tale VIII, “Aager”)

 

“Annem.. “, diye boğuk bir fısıltı kaçar kızın ağzından..

 

Lilly’s Venom kendisinden geçmiş bir şekilde yere yığıldığında, kayık gözlerinden yanaklarına ve acı dudaklarına gözyaşları saçılır..

 

Merisoul Xyrotwu, elindeki son derece pahalı, bulunması ise çok daha zor olan büyülü sopayı böylesi bir ‘ahmak odunu’ olarak değerlendirmiş olduğundan dolayı biraz utanmış bir şekilde yerdeki kıza bakar.

“Kahrolasıca kaçık şey.. Bir grupta bir deli yeter ve bizimkinde dokuz deli fazlası var zaten!”, diye burnundan solur.

“Ayrıca o çocuk bana ait. Onun güzel yüzünü çizmemiş olsan senin için iyi olur.”

 

Aager kayarak yanlarına yetişir ve farkındasız, kontrolsüz, katışıksız, dağlanmış, fokurdayan, cinnetin eşiğinde ve çırılçıplak bir duygu seli içerisinde Inshala’sına sarılır.

Sel, hayret içerisinde ve kafası karmakarışık olan kızın tüm setlerini olduğu gibi darmadağın eder..

Kendisine sımsıkı sarılan adamdan aldığı dev duygu dalgalarından başı fırıl fırıl dönen Inshala’dan dehşetle karışık küçük, salt, mutlu bir çığlık kaçar ve içindeki, her zaman tetikte bekleyen kendi duygu fırtınası bir anda kontrolden çıkar ve pikler ve kendisini, sarhoş olmuş bir şekilde Aager’e, erimek istermişçesine bırakır..

..tamamen!

 

Koca arenanın ortasında, etrafı parçalanmış ve yenmiş cesetlerle çevrili kadim sürüngenin ölüsünün yanında Aager, ayakları yerden kesilmiş bir Inshala’ya sarılmış, öylece durmaktadırlar..

 

Neden sonra Inshala, çocukça bir coşkuyla ağlayan Aager’in ıslak yüzünü küçük, sıcacık avuçlarının içine alır ve onun gözlerini seyreder.

“Bir şey oldu..”, der Inshala.

“Çok şey oldu.”, diye kırık bir sesle fısıldar Aager.

“Nooldu?”, diye onu fırtına grisi gözleriyle süzer.

“Sonra.. Sen gitme yeter!”, diye zorlukla yutkunur Aager.

“Ben buradayım ki. Bir yere gitmiyorum. Beraber aptal olmaya söz vermiştik..”, diye geri fısıldar Inshala kendisini teslim ettiği adama.

Aager Fogstep, Inshala’nın yüzüne baktığında gördüğü tek şey, onun gözlerindeki vahşi fırtınanın fokurdayışıdır..

“Bu ilişkide aptal olan sadece ben varım, sevgili Inshala.. ve bundan dolayı tahmin edemeyeceğin kadar da mutluyum.”, der Aager.

Yandan Merisoul’un alt dudağını pörtleterek, “Şu işe bak yaa.. Yıllarca ne olduğunu anlamaya çalıştım ve bu iki salak sevgiyi bulmuşlar bile!”, diye söylendiğini duyulur.

Aager, Inshala’yı bırakmaz.

Çok uzun bir süre hayretle onun yüzünde oynaşan ifadeler silsilesini, aralanmış küçük, çilek rengi dudaklarından nefesini ve onun gözlerindeki, hapsedildiği kafesten kudurmuşcasına kurtulmaya çalışan vahşi fırtınayı seyreder Aager.

Ne çıldırmış arena seyircilerinin haykırışlarını duyarlar, ne de etraflarında toplanmış diğerlerini fark ederler.

Lady, yüzünde mutlu bir ifadeyle, Laila hafif çatılı kaşlarıyla, Udoorin hayretle, Lorna sevinçle, Gnine sırıtarak, Anglenna ise tek kaşı kalkmış bir şekilde kahkahalarla ağlaşan iki gence bakmaktadır.

Ama o an, ikisi için de sadece diğeri vardır..

 

“Ben de seni..”, diye fısıldar dolu gözlerle Inshala, sadece onun, ve sadece zihninde duyduğu bir şeye.

 

Grup, Lady’nin kısa bir emri ile iki genci baş başa bırakır ve arenada hayatta kalmış yaralılarla ilgilenmek için dağılır.

Aager uzun bir süre daha kızı bırakmaz. Yüzünü, utancından sarıldığı adama gömmüş olan Inshala’yı sımsıkı tutar halde Merisoul’a döner ve başıyla yerde yatan kesiciyi işaret ederek, “Teşekkür ederim. Onu öldürebilirdin. Ama bunu yapmadın.. Teşekkür ederim.. “, der ve baygın kıza, onu ilk defa görüyormuş gibi bakar.

Merisoul makul bir şekilde bu teşekkürü alır ve yan cebine koyar ama bununla tatmin olmaz.

“Kim bu kaçık ve neden senden bu kadar nefret ediyor?”

“Nefreti uzun ve çetrefilli bir hikaye. Kim olduğuna gelince..”, der Aager sessizce.

“O.. Sanırım o benim küçük kız kardeşim..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aradan saatler geçmiştir..

Büyük acılar sonunda Gnine’ı arenanın zindanlarından kurtarmışlar, yorgun ve bitkin bir şekilde, yeni yaralar ve yeni tecrübelerle, daha bilge olmasa da, kendilerini ve birbirlerini daha iyi tanımış olarak o sefil yeri geride bırakmışlardır.

Şehrin öbür ucundaki kaldıkları hana, tuttukları büyük, kapalı bir araba ile giderken herkes son bir haftayı tekrar yaşıyormuş gibidir.

Gnine, Lilly Venom’un olası kimliği hakkında ki tahminleri dışında, cehennemde geçirdiği bir haftayı büyük bir heyecanla non-stop konuşarak anlatmış, sonra birden ipleri kesilmiş kukla gibi yorgunluktan kıvrılmış, başını en eski arkadaşı olan Laila’nın bir bacağına yaslamış ve mutlu bir şekilde kendinden geçmiştir.

Laila ona, ‘Ne yapacağım ben seninle? Bir gün de başını belaya sokmadan geçirebilecek misin acaba..?’, der gibi bir ifadeyle bakar.

Lorna, da uyumaktadır. Küçük, zarif elleri, Udoorin’in kocaman avuçlarında kaybolmuş, başını iri gencin omzuna yaslamış, yüzünde hafif bir tebessümle kendinden geçmiştir.

Lady, Anglenna ile konuşurken Darly, arenada geçirdikleri son dakikalardan itibaren yüzünde beliren ‘hayalet görmüş’ ifadesiyle, araladığı arabanın kalın perdesinden sessizce dışarıyı seyretmektedir. Yanında oturmuş olan Merisoul ise ilginç bulduğu bir kitaba dalmış gibi sessizce onu seyreder.

Neden sonra Darly’ye nazikçe uzanır ve ona fısıldar;

“Öç.. Ben aldım.. Hepsinden.. Tamamen hak etmişlerdi ama yine de bu hiç bir işime yaramadı.. ve beni tamir etmedi!”, der sessizce.

Sonra küçük omuzlarını silker.

“Ama illaki öldüreceksen, piyonlarla uğraşan bir maşa olma. En azından fili öldüren mızrak ol..”, der garip bir ifadeyle.

Darly ona bakmaz. Yüzünde beliren arzu, kayıp, kahır ve özlem ifadelerini gizlemeyi tercih eder; başını pencereden ayırıp bacaklarını kendisine çeker ve yüzünü dizlerinin ve kollarının arasına gömer.

Aager ise, koluna tutunmuş Inshala olduğu halde hala baygın olan Lilly’s Venom’u kucağına almış,  kaldıkları hana varıncaya kadar da onu bırakmamıştı..

Kendisine merakla bakanlara hiç bir açıklama yapmaksızın, Inshala ile beraber onu yedek odaya kadar taşır ve arkasından odanın kapısını kapatır..

Kapı kapanırken Aager, Merisoul ile diğerleri arasındaki fısıldaşmaları duyar;

Udoorin: “Kız kim? Bana bir yerden tanıdık geldi ama, hatırlıyorsam ne olayım.. Aager de ‘OFF‘ moda geçti. Ağzını bıçak açmıyor.”

Merisoul: “Çetrefilli ve dramatik bir aile hikayesi; kız onun kardeşiymiş ve o daha küçükken biri onun annesini öldürünce Efendi Aager de kızı öldürmeye kalkmış.. Defalarca! Sanırım o zamanlar biraz beceriksizmiş..”

Laila: “Oha!”

 

Nezih [Aager]: “Fesüphanallaaaaah!”

Mustafa [DM]: “Ahahahahahaaaa!” – diye güler.. ve kaçar!

 

 


Quarlani Ath Tel’Ora: kadim elf lehçesinde ‘Ormanın Ruhu’. Bazen, çok nadiren, toprak, üstünde yaşayanları seçer. Ormanın Ruhu, söz konusu bir toprakta, zamanla oluşan, anlaşılması oldukça zor, muallak anlamda bir çeşit ‘ruh’. Bu ruhlar, kendilerine yakın hissettiklerini düşündükleri birisini seçerler. Quarlani Ath Tel’Ora, High Woods’un ruhudur ve bin yıl önce, Selendenien’i (Angrellen ve Grandarelen’in küçük kız kardeşleri) ‘kalbi’ olarak seçmişti. Ne var ki Selendenien, Themalsar savaşında öldürülmüş olduğu için, High Woods orada yaşayan high elf’lere küsmüş ve onlarla yüz yıllarca konuşmamıştır. Ta ki, bundan 22 yıl önce, Lorna daha 6 yaşındayken onunla sessizce konuşuncaya kadar..

 

Lilly’s Venom: Kriss Li – Kriss Lilly.. Lilly’s Venom (Lilly’nin Zehri). Annesi ve ağabeyinden alınmasından sonra yaşadığı ciddi duygusal travma ve huy değişimi ile ortaya çıkan asabiyeti, hışmı ve acı dili, ilerleyen yaşlarında ise, kesicilere katılmasıyla birlikte, kullanmaya başladığı olağandışı, ölümcül zehirleri dolayısıyla Drashan’da bu isimle nam yaptı.. Ağabeyi Aager Fogstep gibi, Lilly Venom’un da gerçek ismi unutulmuş durumda.

 

Mab, Inshala ve Lorna’yı (dolayısıyla Anglenna, Aager ve potansiyel olarak Darly ve Lilly Venom’u) kurtarmak için iki damla su, Lorna’nın anılarından High Wood’un sesini, Darly’nin anılarından ise Felishia’nın ölümünden sonra genç hırsıza söylemiş olduğunu sandığı sesini canlandırır.

Not: Mab, Lorna’nın hayatı için gerçekte High Woods’un sesini canlandırmaz. (Burada, ‘büyük varlıklar’ arasında Arcane Copyright© türünden bazı durumlar söz konusu; aklı başında hiç kimse, bir ormanın ruhu kadar büyük ve kadim bir varlığın sesini ondan izinsiz kullanmaz). Lorna ile konuşan, Ormanın kendisidir. Ama bunu ona yaptırtabilmek için Mab, önce Quarlani Ath Tel’Ora (Ormanın Ruhu) ile zorunlu bir anlaşma yapmak durumunda kalır. Bu anlaşmanın ayrıntıları nedir bilinmez ama Mab, hiçbir şey karşılığında bir şey vermediği gibi, alan da biri değildir.

 

Kışın Hanımı olayların gidişatını büyük, kocaman büyülerle değil, son derece basit ama fevkalade ince düşünülmüş ve muhteşem bir zamanlama uygulamasıyla değiştirir.. Ve işin hamallığını da başkasına (Darly’ye) yaptırır.

Olayların bir önceki 1 dk. 32 sn. de gerçekleşen versiyonundan ise sadece Aager haberdardır. Aager’in gerçekte olanları kimseye anlatmak gibi bir niyeti de yoktur, nevarki bu konuda Mab onunla aynı fikirde değildir..

Arenadan ayrılmalarından sonraki gece, Mab üç kişiye diğer versiyonu, son derece canlı bir şekilde rüyalarında gösterir;

Anglenna; Lorna’nın fedakarlığını, sevgisini ve değer bilirliğini anlaması, ve annesinin kuklası olmaktan çıkıp ‘tarafını’ doğru seçmesi için.

Darly; ahmaklığının ve fevriliğinin nelere mal olduğunun farkına varması için..

ve..

Lady; tamamen farkında olmadan yapmış olsa da, lanetli bıçağın yarasını iyileştirerek gerçekte Inshala’yı (ve Aager’i) öldürdüğü gerçeğine ayılması için.. Bu Mab’in kişisel olarak yapmayı tercih ettiği tek acımasızca denebilecek davranışı olur zira onun gözünde Inshala çok kıymetlidir ve cehalet de bir bahane değildir..

 

Mab, Lilly Venom’u daha farklı cezalandırır. Ona rüyayı göstermez, ama günlerce ve ard arda ona aynı kabusu yaşatır; Lilly, kabuslarında kendisini kimin yaktığını göremez, ama yanarken etinin kavrularak kemiklerinden ayrıştığını, ve o anda hissettiği dipsiz, kahredici acıyı çok canlı bir şekilde, defalarca yaşar.

Kendi çığlıkları arasında da hep aynı, hiddet dolu korkunç sesi duyacaktır; 

“BU SADECE İŞLEDİĞİN CÜRMÜN CEZASI OLACAK..”

 

Mab, kati dürüstlüğü, her zaman verdiği sözleri tutması, sahibesi olduğu kışın kendisi gibi soğukluğu, güzelliği, satın alınamaz ve acımasız bir adalet anlayışı olması gibi bir çok vasıfları olan biridir, ancak şefkatiyle bilinen biri değildir. Inshala ‘la Fey’e olan ilgisi de sadece kızın Themalsar’da yaptıklarıyla sınırlı değil, onun geçmişi ve doğumuyla da ilgilidir; LAMENTING FEYNOX..

(bunun için ayrıca bkz. Hikaye: A Bard’s Tale IX, “Bane”)

 

Son olarak, Lorna’nın, ölürken kırık bir şekilde söylediği cümleler;

“Güzel.. Dorin.. ablam sana.. emanet. Onu.. onu kurtar. Ve.. Darly.. bu onun suçu değildi.. Lütfen..”

Lorna, (a) Udoorin’den ‘ablasını’ kurtarmasını rica ederken, onu Darly’den kurtarmasını değil, annesinden (Angrellen’den) kurtarmasını istiyordu. (b) ‘bu onun suçu değildi’, derken, hem Udoorin’e, kendisine olanların Darly’nin suçu olmadığını, hemde Darly’ye, öldürmek istediği Anglenna’nın, gerçekte “Anglenna’nın” suçu olmadığı, Darly gibi, high elf kızın da sadece içine doğduğu koşulların yarattığı birisi olduğunu anlatmaya çalışıyordu..

 

 

 
 

Farstep

Timeline:

NONE!

 

Bu hikaye, herhangi bir şekilde, herhangi bir resmi zaman çizelgesi içerisinde gerçekleşmediği için, bilinen, standart tarih kronolojisinde yer almıyor.

Tahmin edilen tek şey bu hikayenin “Ben, MAB” ‘den ‘hemen sonra’, ‘esnasında’ ve ‘öncesinde’ yer aldığıdır..

 

 

YOK..”, diye acıyla haykırır yerde yatan adam..

“HİÇBİR ŞEYİM YOK.. OLAN HER ŞEYİM, TEKER TEKER ELİMDEN ALINDI.. BİR HAYALİM VARDI, O DA ÖLDÜ!”

Soğuk, dipsiz gözlerle Aager’in acı dolu haykırışlarını seyreder Mab.

“Onun.. onun canı karşılığında.. benimkini al.. Bu dünyada.. bir serseri eksik.. kimse fark etmez.. O.. o ise özel.. Ondan sadece.. bir tane var! Onu.. kurtar..”, diye bitmiş bir fısıltıyla inler Aager.

“Korkarım hayatın, en çok sevdiğin şeyler arasında yer almıyor, ölümlü.. Aslına bakılırsa hayatın, sevdiğin şeyler arasında hiç yer almıyor. Sevmediğin bir şeyle mi sevdiğin bir şeyi kurtarmaya çalışıyorsun? Bu, pazarlık için kusurlu bir yaklaşım.. Inshala’na verdiğin değer bu kadar mı?”, diye sorar Mab, hükmeder bir sesle.

“E.. elimde olan.. elimde kalan.. tek şey.. bu..”

“Ölümünün bana da, ona da bir faydası yok Aager Fogstep. Kendini sıradanlaştırarak onu yükseltmiş olmuyorsun. Dahası, senin hayatın karşılığında onunkini kurtarmam durumunda bunun ona neler yapacağını hiç düşündün mü, ölümlü? Onun, yaşlı efendisini kaybettiği anki zaptedilemez, delirmiş, vahşi cinnetini hatırla. Ve onun o halini katlayarak bir düşün.. Şer feylerin nasıl peyda olduklarını sanıyorsun? Hayır ölümlü, şer feyleri ben yapmıyorum.. Onları ölümlüler, yaptıkları tercihler ve getirdikleri savaş ve yıkımlarla yaratırlar..

Düşüncesizce kesip yakıp yağmaladığınız ormanlar ve sahibiymiş gibi kirlettiğiniz doğa ile yok ettikleriniz sonucunda aldığınız canlardan arda kalanlar ve kayıtsız kalamayanlar bana gelir.. Ben sadece onları donmuş kalplerle ölümlülerin üzerine geri salarım!”, der Havanın ve Karanlığın Sahibesi.

“Bana ölümünü değil, hayatını vakfedebilirsin ama.. Bu şekilde, senin dışında her şeyi pahasına Themalsar illetini bu dünyadan sonsuza dek silen sevgili Inshala’nı kurtarabilirsin. Çok uzun zamandır bir Kış Askerim olmadı. Tıpkı bir Kış Prensesimin olmadığı gibi. Bu çağ pek kısır çıktı.”, der Mab, fısıltıyla.

“Çok yüz yıl geçti en son Kış Askerimin ölümü üzerine. Bir Kış Prensesim ise Yıl Bir’den beri olmadı.”

“Ondan.. ondan uzak dur.. Elinden her şeyini.. aldın..”, diye hırlar Aager.

“Bana emir mi veriyorsun ölümlü? Daha azı için ülke yok ettiğim zamanlar oldu., der Mab soğuk bir şekilde.

“Vere.. verecek bir şeyi olmayan birisine.. iş teklif eden ilk kişi.. sen değilsin.. Mab!”

Buna Mab’den bir cevap gelmez.

 

Kışın Hanımefendisi, uzun bir süre sessizce önünde kıvranan adamı süzer..

..ve değerlendirir.

 

Neden sonra soğuk ve ifadesiz yüzünde küçük, tatmin olmuş bir gülümseme belirir.

“Eveeet. Acı içerisindeyken bile kurnaz. Tam Kış Askerine layık biri..”, diye, verdiği bir kararı onaylıyormuş gibi mırıldanır.

“Onu, ve daha fazlasını kurtarabilirim, ölümlü. Senden, zamanı gelince hizmetin ve sadakatin dışında bir şey istemeyeceğim.

Sevgili Inshala’ndan ise, gerçekte önem vermesi gerekenlerden alıkoyan ve onun dikkatini dağıtan şeyler dışında bir şey almadım..

 

…Grubun arkasındaki yerini de bu yüzden terk ederek Inshala’ya yaklaşmaya çalışmıştı. Mantığını görmesini istiyordu. Yaptığının iyiyle kötüyle bir alakası yoktu. Herkesten çok Inshala’nın anlaması gerekliydi bunu, çünkü doğada da “iyi” ve “kötü” kavramı insanlardan farklı çalışmıyordu nihayetinde.

O anlamalıydı, bunu..

Ama Inshala, önce adımlarını hızlandırmış, sonra ise o çok sevdiği sinir bozucu sivri dişli kaplan kılığına bürünüp grubun önüne doğru kaçmıştı. Onca yaratıktan ve kötülükten kaçmayan druid, Aager’in konuşma çabasından kaçmak için oldukça seri davranmıştı…

 

(Hikaye: “Sen iyi bir değilsin…” N.D.)

 

“Bunlar senin sözlerin, ölümlü.. Sevgi’nin ne olduğunu bilmeyenler ona sahip olamazlar. Ve ona sahip olmayanların kaybedecek bir şeyi de yoktur. Kaybedecek bir şeyi olmayan biriyle pazarlık yapamazsın ve o kişiye de asla güvenemezsin.. Inshala’nın büyüme zamanı gelmişti ve hayvanlarıyla oynamayı bırakması gerekiyordu. Ondan aldıklarımı bu yüzden aldım ondan; sevgiyi bulsun diye.

Ve o sevgiyi sende buldu.

Şunu da iyi bilesin, ölümlü; o kız içindeki bir boşluğu seninle doldurmadı. Genç Inshala o boşluğu hayatı boyunca yaşayacak, taşıyacak ve acısını da çekecek.. taki yeterince olgunlaşıp bunu aşıncaya kadar.. O, senin ona gösterdiğin sevginin ne olduğu hakkında sadece yaşlı efendisinden gördüğü kadarıyla anladığını, içgüdüleriyle,  el yordamıyla.. ve senin ona gösterdiğin ilgi ve sabır sayesinde buldu.

Birisinin seni sevdiğini ve seni istediğini nerden anlarsın biliyor musun, ölümlü?

Gözlerindeki fırtınadan!

Bana olan mevcut borcu dışında ona sadece bir teklifle geleceğim, ama bunu ondan talep etmeyeceğim. Bu koşulları kabul ediyor musun, ölümlü?”

“O.. o iyi olacaksa, evet”, diye, gözlerini sıkmış, acıyla hırlar Aager.

“Zamanı gelince, kendi rızanla benim Kış Askerim olmayı kabul ediyor musun, ölümlü?”, diye tekrar sorar Mab.

“E.. evet!”, diye dişlerin arasından tıslar Aager.

“BENİM KIŞ ASKERİM OLMAYI KABUL EDİYOR MUSUN, KENDİSİNİ AAGER FOGSTEP OLARAK TANIMLAYAN ADAM?”, diye son bir defa sorar, Kışın Kraliçesi.

“Evet.. Ka.. kabul ediyorum, lanet olasıca..”, diye, kalan son gücüyle haykırır Aager..

..ve Mab ile arasındaki anlaşmayı mühürler!

 

Aager’in gözleri kararır ve sonsuz, beyaz acı daralır.

 

“Öyle görünüyor ki, insanoğlunun çirkefliği ve sevgisi kadar, kaderleri de hayret verici.”, diye kendi kendine söylenir Mab.

“Bir önceki Kış Askerimin kim olduğunu bilmek ister misin, ölümlü?”, diye garip bir bilmeceyi çözmeye çalışıyormuş gibi bir ses tonuyla sorar Mab.

Aager’den bir cevap gelmez.

“Herkes kendisini hürmetkar, bilge ve son derece dindar biri olarak bilirdi.. Adı sana tanıdık geliyor olmalı; Aager Farstep!

 

Sonsuz, beyaz acı aralanır ve Mab, oluşan sislerin arasına, geldiği gibi tekrar geri dönerken yerde kaskatı kesilmiş yeni Kış Askerine bakar.

“Şu ölümlüler hayret verici. Acıyı sahiplendiklerinde en muhteşem, korkakça ondan kaçtıklarında ise en sefil hallerine şahit oldum..”, diye başını sallarken mırıldanır kendi kendine Mab. “Kim bilebilirdi ki, gün gelecek ve Drashan gibi bir günah çukurundan, cesaret ve aşkın ne olduğunu bilen biri çıkacak ve her şeyi pahasına sevdiğini koruyacak. Bir konuda haklıydın, ölümlü; sen gerçekten Inshala’nın kalkanısın..”

Aager Fogstep, sislerin arasında kaybolan Mab’in davetkar, imalı, şuh sesini son bir defa duyar..

“Annenin adını hatırlıyor musun, Kış Askeri?”

Aager, bilinçsiz ve farkındasız bir sesle, Gemini ile ilk bağlandıklarında ve sadece Inshala’sının saf, yumuşak ve sıcacık dokunuşları sayesinde hatırlayabildiği ismi söyler;

“Kriss Li..”

 

 


Kış Askeri: aslı ‘Winter Knight’. ‘Kış Şovalyesi’, söylemesi zor olması dolayısıyla ‘Kış Askeri’ olarak kullanılmıştır.

 

 

 
 

Ben, MAB

Timeline:

“Söz.”

Hepimizin günlük hayatımızda verdiği basit, asılda ise akit mahiyetinde kelimeler.

Ne var ki bu akitler nadiren gerçek anlamda sınanırlar. Sınandıkları an, bizim gerçek kimliğimizi, karakterimizi, andımızı, istikametimizi ve..

..duruşumuzu ortaya koyarlar.

Aager Fogstep, geçmiş günahlarını göz önünde tuttuğunda olabileceğini hiç düşünmediği bir şeyle karşılaşmıştır; Inshala ‘la Fey’ Frostmane şeklinde vücut bulmuş bir sevgi!

Bulduğu sevgi ona usulca, sabırla ve korkuyla yaklaşmış, ama en sonunda onu yakalamıştır.

Aager, kendisinden bile hiç beklemediği bir şekilde bağlanır bu sevgiye. Ama içten içe bilir ki bir gün geçmiş günahları onu yakalayacak ve yakasından tutup, onu sevigisiyle sınayacaktır.

 

O gün gelir..

 

Bu hikaye “Nefret Dökümü..” ‘nün hemen sonunda yer alır..

 

 

ACI!

Aager hissettiği şeyi açıklayacak bir başka şey bulamaz. Beynine saplanmış, saf, katışıksız, dağlayıcı, kör edici bir acı.

 

Aager kendisini, beklediği gibi bir karanlıkta değil, bembeyaz bir boşlukta bulur.

Ne sağında, ne solunda, ne de önünde, arkasında, altında ya da üstünde, beyaz dışında bir şey yoktur.

Sonsuza kadar uzanan, boş, beyaz, çıldırtıcı bir acı!

 

Ve acının içinden birisinin hayal meyal, sanki yan bir odadanmış gibi gelen, boğuk haykırışını duyar.. Acı dolu haykırışını..

Darly.

Evet, ses Darly denen birisine aittir ama ortada bir sorun vardır.

“HAYIR!.. HAYIR.. NEDEN YAPTIN BUNU? NEDEN?”, diye haykırır Darly.

Zihninin, olaylara pragmatik, duygusuz ve uzaktan bakan yanı umarsızca omuzlarını silker çünkü Darly salağın tekidir ve her ne yaptıysa o yüzden yapmıştır..

Sorun; Darly kimdir?

 

Aager, Darly’nin kim olduğunu hatırlayamaz..

 

Aager, nerede olduğunu da hatırlayamaz. Hatırladığı ve bildiği tek şey acıdır..

 

ÇOK.

FAZLA.

ACI..!

 

Aklının alamayacağı kadar çok acı!

 

“Alor’Nadien ne.. Güzelim.. bebeğim.. neden? Hedef bendim, sen değil! Beni vurması gerekiyordu..Neden..? Neden girdin araya?”, diye bir kadının inlemesini duyar ama onun kim olduğunu ise hiç hatırlayamaz. Tek bildiği, bu kadından bu sözlerin çıkmış olmasının..

..hayret verici olmasıdır..

 

Lorna?, diye geçirir içinden Aager. Nooldu? Nesi var kızın? Ud.. Ud—bişey, birisini fena kesecek.. diye geçirir içinden.

Ud’un gerisi de vardı, diye düşünür ama onu da bir türlü hatırlayamaz..

“Çün.. çünkü sen benim.. ablamsın..”, diye kanlı, fokurdayan bir sesle Lorna’nın cılız sesi yankılanır.

 

Aager’in pragmatik yanı, başını incelemekte olduğu listeden kaldırır zira hışımla ve çıldırmışcasına birileri —onlarca birileri— deli gibi kapısını dövmektedir. Kimdir bu saygısızca beni rahatsız eden, der gibi kapıya uzanır..

 

“Güzel.. Dorin.. ablam sana.. emanet. Onu.. onu kurtar. Ve.. Darly.. bu onun suçu değildi.. Lütfen..”, der kanlı, kırık bir fısıltı, sonra, yüzünde mutlu bir ifade varmış gibi sessizce solup kaybolur..

Lanet olsun, diye geçer bir şekilde Aager’in zihninden. Yokmu şu kızı iyileştirebilecek kimse? Ona bir şey olursa bu Ud’u bitirir.. kırar..

Lady? Soul? Inshala..?

 

“Buna ‘ACI‘ derler, Aager Fogstep!”, diye hafif hırıltılı, tok bir ses duyar Aager kulağının dibinde..

 

“Benden aldığın bir şeye karşılık, ben de senden çok sevdiğin bir şeyi aldım.. Artık ödeştik. Ben, bana bıraktığın acıyla yaşamak zorunda kaldım. Sen de bundan sonra, benim sana emanet ettiğim bu acıyla yaşayacaksın..”

“Kah.. Kahrolasıca Lilly.. Venom..”, diye, zorlukla dişlerinin arasından hırlar Aager.

“Ben.. senden.. kimseyi almadım.. Kesiciler dışında.. kimseyi de öldür.. medim!”, diye acıyla kıvranır Aager ve en sonunda acısının kaynağını anlar..

 

Aager’in pragmatik yanı kapıyı açar..

..ve hayatında hiç hissetmediği bir acıyı da içeri almış olur.. Aager’in düşünebilen son kalesi de, harlayan, dağlayan bir acıyla istila olur ve yıkılır. Bu acı, Aager’in pragmatik ruhunu kırar ve parçalar çünkü..

 

..hissettiği acı sadece zihnindedir ve olması gereken, onun için EN önemli olan bir bağ da orada yoktur.

 

“Sen..”, diye, muazzam bir kinle hırlar Lilly Venom.

“..benim ağabeyimi öldürdün!”

“Inshala..”, diye inler Aager sıkılmış dişleri arasından.

 

“..ve benim adım ‘Lilly Venom’ değil, seni adi piç kurusu.”

 

Aager var gücüyle Inshala’nın özüne, onun hayat ağacına ulaşmaya çalışır ama uçsuz bucaksız beyazı bir türlü aşamaz..

 

“Benim adım ‘Lilly’s Venom’..

Bu sözlerle Venom’un varlığı, uçsuz bucaksız beyazlıkta kaybolur..

 

 

 

Aager bu beyaz boşlukta, acı içerisinde ne kadar kıvrandığını bilemez. Hayal meyal, Ud denen adamın acı dolu haykırışlarını dinler..

 

Bırak beni sefil bücür!

 

Ud’un yankılanan, boğuk, içler acısı çığlıklarına karışmış diğer kadının kırık, ağlama sesini duyar.

 

Ona karşı saygı göstermen gerektiği konusunda seni uyarmıştım.

 

LADY! ABLA!.. ABLA, Bİ ŞEYLER YAP!“, diye bir başkasının daha haykırışlarını duyar gibi olur.. Laila.. Evet, Laila adında biridir bu..

 

Seni BEN hayatta tuttum!
Bugün buradasın çünkü bunun olmasını BEN sağladım.

Bunu asla unutma bücür..

 

Aager içinde, kendisinden de bir şeylerin kırıldığını hisseder zira Aager artık eski, acımasız Aager değildir ve Inshala’sının farkındasız sevgisi, engin merhameti, duygu yüklü, ürkek ve tamamen kendisine özgü, sıcak, yumuşak, saf dokunuşundan sonra o adama tekrar dönmek, tekrar o adam olmak gibi bir isteği de yoktur..

 

Bu doğru..

Ama hiç sormadın, acaba hayatta kalmak gibi bir derdim var mı, diye.

Uzun bir hafta geçirdik aynı karanlıkta.

Sana nelerin benim için önemli olduğunu anlatmaya çalıştım.

Sana, onun bizim için kıymetini anlatmaya çalıştım.

O sadece bir salağın sevgisi değildi..

O bizim göz bebeğimizdi..

 

Ve daha da uzaktan, çınlayan ayak seslerinin kendisine yaklaştığını duyar.

 

VE SEN ONU ÖLDÜRDÜN!

LANET OLSUN!

SENİ O KADAR UYARMIŞTIM!

SENİ UYARMIŞTIM..

ŞİMDİ SANA BUNUN BEDELİNİ ÖDETECEĞİM.
SANA BİR BÜYÜCÜNÜN GAZABINI GÖSTERECEĞİM..
BUNU HER ZERRENDE SANA HİSSETTİRECEĞİM.
VE ŞUNU BİLESİN Kİ, BU BİR İNTİKAM OLMAYACAK.

BU SADECE İŞLEDİĞİN CÜRMÜN CEZASI OLACAK..

 

Aager, boğuk bir harlama, ve ardından, ancak diri diri yakılan birisinden çıkabilecek, hırıltılı ve tok sesi olan bir kadının çığlıklarını duyar gibi olur.

 

Ayak sesleri yanına kadar gelir ve, “O ölüyor..“, der bir kadının, davetkar, imalı, şuh sesi..

Aager zorlukla başını sesin geldiği yöne çevirir.

Beyaz dünya, sismiş gibi aralanır ve içinden neredeyse saçları ve kaşları kadar beyaz teni, derin, dipsiz gözleri olan bir kadın belirir..

Kadının başında, rengarenk buzlardan kesilmiş zarif bir taç, dolgun, kusursuz ve son derece davetkar vücudundan, bir akarsu gibi süzülen elbisesi dökülmektedir ve bu haliyle sanki dokunulmazlığın zirvesi gibidir..

“Merhaba, kendisini Aager Fogstep olarak tanıtmayı seçen insanoğlu!”, der kadın, aynı soğuk, imakar ve şuh sesiyle.

Aager bu kadını daha önce hiç görmemiştir. Ama bu sesi daha önce bir.. hayır, iki kere duymuştur.

 

“O ölüyor, seyredilen.. ve hayatı bir defa daha senin elinde.. Onu kurtarmak ister misin?”

— Sana hiç bırakmadım..

“Lady.. neden iyileştirmiyor.. onu?”, diye kasılmış bir sesle sorar Aager.

— Hepsi senindi..

“Tapınak Muhafızınız, Durken Lostbeard ve Argail Smitefast’den olma, Margaret Madish ve Gellator Bluntaxe kızı Lady Magella öldürdü Inshala’nı.. Ve bunun farkına varmışlığı ile küçük Inshala’ya sarılmış, olduğu yerde cinnetin eşiğinde duruyor.”

— Burası çok uzun bir süredir ölü. Fazla uzun..

“Avcı, avını lanetli bir bıçakla vurdu. Ardında bıraktığı yara iyileştirildiğinde, aynısının katıyla tekrar vuran bir lanet taşıyordu o bıçak. Mebus ölümlülerin ve iblis tohumlarının elinden çıkma, mel’un bir silahla.. Yüzyıllar önce kaybolmuştu ve hepimiz bundan dolayı memnunduk. Öyle görünüyor ki, avcı onu bulmuş ve tekrar gün yüzüne çıkarmış.”

— Sen.. iyi biri.. misin?!

“O ölüyor, insanoğlu. ONU KURTARMAK İSTİYOR MUSUN?”, diye ısrarlı bir sesle tekrarlar kadın.

— Daha değil.

“Evet.. Ne.. ne gerekiyorsa.. yaparım..”, diye acıyla cevap verir Aager.

— Ama neden? O iyiliğin ne olduğunu bile bilmeyen bir iblis!

“Bu halinle ne yapabilirsin ki?”, diye sorar kadın.

Belli ki biliyor ve sadece bunun farkında değil. Ya da sadece kaçık – ki bu da onu bu grupta hiç de özel biri yapmıyor.

“Ne gerekiyorsa..”, diye tekrarlar acıdan gözlerini sıkmış bir şekilde..

— Gördün değil mi? Evet, gördün.. Artık benim nasıl bir yaratık olduğumu biliyorsun! Sana iyi birisi olmadığımı söylemiştim.. 

“Öyle olsun bakalım insanoğlu. Ama ben insafsız değilim. Senden veremeyeceğin bir şey istemeyeceğim..”, der kadın.

— Kimin iyi olmadığını senin kadar sık söyleyen biri için, tutturma oranın oldukça düşük. Bugüne kadar isabet ettirebildiğin tek kişi benim!

“Ne.. gerekiyorsa..”, diye sıkılmış gözlerinden yaşlar süzülürken tekrar eder Aager. “Ne gere.. kiyorsa.. Kurtar.. kurtar onu.. Kur.. tar Inshala’mı!”

— Ö.. özür dilerim. Ben aptal kızın tekiyim.. Bu sosyal şeysinin kurallarını anlayamıyorum. İnsanların bölgelerini nasıl işaretlediğini de bilmiyorum!

Kadın önünde acıyla kıvranan adamı uzun bir süre sessizce süzer.

— Bu.. bu da bizi aynı bölgeyi paylaşan aynı sürünün bir parçası yapıyor sanırım.

Neden sonra sesinde hafif bir hayret ve beklenmedik bir boğuklukla konuşur;

— Ben acı çekebilirim ki! Acı çekme konusunda çok iyiyimdir..

“İnsanoğlunun çirkefliğini kadar sevgisi de hayret verici. Öyle olsun, Aager Fogstep olarak kendisini tanıtan adam; Inshala’nı kurtarmak istiyorsan, bana EN SEVDİĞİN ÜÇ ŞEYDEN İKİSİNİ ver.., diye hükmeder ve muhteşem kadının sağında dev, kumsal sarısı, hançer dişli, tarih öncesi bir kaplan, diğer yanında ise kaplandan bile daha büyük, bembeyaz bir tundra ayısı belirir..

— Benim ne olduğumu gördün..

..ve nedense ikisi de Aager’e acıyla karışık, ‘HAYIR..‘, der gibi bakmaktadır.

— Daha değil..

Aager acı içerisinde kıvranırken, en sevdiği üç şeyi düşünmeye çalışır ancak aklına sadece rahmetli annesi ve kız kardeşi.. ve Inshala’sı dışında bir şey gelmez..

— Sanırım dans etmek istemiştin..

“Ve korkarım hayatını onunkisi karşılığında kabul edemeyeceğim zira kendi hayatın, en çok sevdiğin şeyler arasında yer almıyor..”, diye ekler kadın.

— Yaraların.. Bi çok yaraların var. Bunları bizimleyken almadın. Alsaydın bilirdim!

“Aslına bakılırsa..”, diye düşünceli ve kendisinin dahi anlam veremediği, anlayamadığı bir şeyi ifade ediyormuş gibi konuşur, “..kendi hayatın, sevdiğin şeyler arasında hiç yer almıyor!”

— Hayır. Bunlar Serenity Home öncesinden kalma. Bir aptalı, üstündeki yaralarından anlayabilirsin.

Kaynayan duyguları, düşünceleri, anıları, unutmak istediği geçmişi, çabaladığı geleceği, ait olmak istediği sevgisi fokurdar..

— O zaman beraber aptal olalım!

..ve taşar. Aager, uçsuz bucaksız beyazlığın ortasında, kayıp dolu bir acıyla çığlık atar!

— Bana bak.. gözlerime yoğunlaş.. diğerlerinde olduğu gibi bu acını senden alamam.. Burada yaşadığın acı o kadar çok ki.. Ama hafifletebilirim.. Sadece bana bak.. Gözlerime bak..

“ÜÇ ŞEYİM YOK! SADECE BİR ŞEYİM.. BİR HAYALİM VARDI VE O DA ELİMDEN ALINDI!”

— Bizi biz yapan yaşadıklarımız ve tercihlerimizdir.. ve biz artık ‘olduk’.. Herkesin bir ‘nefese’ ihtiyacı var. Sana ancak bunu verebilirim, sevgili Aager Fogstep..

Genç, ürkütücü hırsız, kudurmuşcasına yerde çırpınır.

— Bunu kabul edersem, ona.. Mab’e bir lütuf borçlu olacağım ve sen de benim bütün korkularımın acısını yüklenmek zorunda kalacaksın.. korkularımın, deliliğimin ve cinnetimin!

Acı içerisinde bir şeylere tutunmaya çalışır Aager. Herhangi bir şeye.. Ne olursa olsun!

— Ben ölmek isterken, günlerce bana baktın. Halbuki sana hiçbir vaatte bulunmamıştım bile. Şimdi o vaadin zamanı geldi, zira yaşamak için sebebim yokken bana, beni bir sebep olarak gösterdin.

Ve Aager tekrar Drashan’dadır. O sefil şehrin damlarında çöreklenmiş, acı ve kahır içerisinde cehennem ateşiyle yanan evleri ve evlerle beraber kız kardeşini de bir daha görme ihtimalinin yok oluşunu izliyormuş gibidir..

— Bunu kabul edersem ve gün gelir ben düşersem, sen de düşeceksin.. Sen düşersen de ben düşeceğim. Ben.. ben buna razıyım zira kimsenin istemediği, ama herkesin buğzettiği bir yaratığa insan gibi davrandın ve onu.. ve onu ancak bir ölümlünün sevebileceği gibi sevdin.

“Kim.. KİMSİN SEN?“, diye son bir çabayla haykırır Aager.

— Ve senin ölmen halinde, geride kalmak için bir sebep göremiyorum!

“BEN, MAB.”

 

 


Seyredilen: Bu ifade “Rüya” hikayesinde, Mab’in, Inshala’dan istediği ‘En sevdiği üç şeyden iki tanesi’nden biriydi ve aylar önce, Ritüel Forest’daki ilk karşılaştıkları günden itibaren Inshala’nın gizlice ‘seyrettiği’ kişiyi kastediyordu.

‘That, Which You Watch’ or
‘That, Which Is Watched’ — reference relative to the point of view or perspective.

 

Darly Dor, çok sevdiği Felishia Fremier’in ölümünden sorumlu tuttuğu Anglenna Sunsear’a arkadan saldırır. Bulunduğu açıdan bunu gören Lorna, bir Feymist olmanın ne demek olduğunu tekrar ortaya koyar ve ‘Sis Geçidi’ (Misty Step) marifetiyle, tam Darly hançerini saplayacakken, kuzeniyle genç hırsızın arasına girer.

Lorna’nın hesaplayamadığı, Darly’nin Anglenna’ya olan nefretinin niceliğidir ve hançerin darbesi ölümcül olur, zira Darly o darbeye her şeyini vermiştir.

 

Lilly Venom ise hiçbir zaman Aager’in peşine takılıp onu öldürmeye çalışmak gibi bir niyeti olmamıştır zira geçmiş mücadelelerinde, Aager ondan daha iyi olduğunu defalarca ispatlama fırsatına sahip olmuştur. Lilly, öldüremeyeceğini bildiği adamın peşinden gitmektense, öldürmesi halinde ona çok daha fazla acı vereceğini düşündüğü bir başkasına pusu kurar; Inshala Frostmane..

..Ve bu konuda da başarılı olur. Ama gerçek kurnazlığı, kullandığı lanetli hançerdedir ve Lilly bunu tam olarak planlayarak gerçekleştirmiştir; Lilly Venom, Inshala’yı ‘ölümün eşiğine’ getirecek şekilde yaralar, ama gerçekte onu (ve dolayısıyla da Aager’i) öldüren, Inshala’yı iyileştirmeye çalışan Lady Magella olur zira hançerin laneti budur. Hançerin bıraktığı yaranın iyileştirilmesi halinde, iyileştirmesi gerekenin katıyla can alan bir lanettir bu.

Bu şekilde Lilly Venom en sonunda Aager’den öcünü almış olur ve bunu olabilecek en haince yöntemi kullanarak yapar ve kaçar.

Ancak her şeyi yukarıdan seyreden Whimsi Lola olaya şahit olur ve anında efendisi Gnine Tinkerdome’u uyarır. Olaya ve cürme ayılan Gnine, kaçmaya çalışan Lilly Venom’u büyüleriyle kıskıvrak yakalar.

 

Gnine, Lilly Venom’a sadece kızmaz.

Onu akıl almaz bir hışım ve muazzam bir kinle yakar!

DİRİ DİRİ..

 

Çünkü onun gözünde Inshala marifetsiz bir saflığın, katışıksız bir sevginin ve mutlak fedakarlığın sembolüdür, ve Lilly Venom onun canına kıymıştır.

 

 

 
 

Nefret Dökümü

Timeline:

Arena toprağı kan, iç ve daha beteriyle lekelenmiştir. Kahramanlar, can havli ile karşılarına çıkan kalabalık grupla mücadele ederken, iki, birbirinden habersiz ve birbirinden bağımsız siluet, sessiz ve kararlı bir şekilde hedeflerine doğru süzülürler..

Biri zehirli hançerini çekmiş, ucunda karalar içindeki, ezeli düşmanı olan ürkütücü adam vardır. Diğeri ise, uzun boylu, platin saçlı, gergin dudaklı kadının sırtına kitlenmiştir..

Bu hikaye “Beleşe..” ‘den yaklaşık bir hafta sonra yer alır..

 

 

Seninle arenada görüşeceğiz Aager Fogstep, ve geçmişin, günahlarınla birlikte seni ele verecek..”, diye hafif hırıltılı, tok bir kadın bir sesi, karalara bürünmüş ürkütücü adamın kulağında fısıldar..

“..Ve herkes senin gerçekte nasıl bir hayvan olduğunu görecek!”

 

Aager bu sözlerden rahatsız olmuşsa da ne yüzünde, ne de duruşunda buna dair herhangi bir belirti gösterir. Her zamanki soğuk, mesafeli ve sessiz bakışlarıyla eski hayatından kalan son iki kişiden biri olan Lilly Venom’u süzer, ama omzundaki bir yara, istemsizce sızlar ve parmaklarının, kendi isteği dışında bıçaklarına doğru seyrettiğini hisseder.

Zihninin derinliklerinde, gizli ve kuytu bir odada, Aager’in pragmatik yanı oturmuş, elindeki, birçok ismin yazılı olduğu listeyi gözden geçirmektedir. Uzun listenin en sonunda yer alan iki isim dışındakilerin tamamının üstü çizilidir.

Çizili olmayan iki isimden birisi Lilly Venom’a aittir..

 

“Bu, o mu?”, diye bir başka fısıltı daha duyar, ama bu ses zihninde belirmiştir.

Aager’in zihnindeki pragmatik yanı hızla listeyi ortadan kaldırır..

“Evet, bu o.. Lilly Venom.. Şu işe bak. Dünyanın öbür ucundayım ve geçmişim inatla bırakmadı peşimi..”, diye kendisi de düşüncesini sesin sahibine gönderir.

“Pek şekermiş!”, diye beklenmedik bir cevap gelir.

“Ne?!”, diye afallar Aager zira bu yorum gerçekten beklenmediktir!

“Pek şekermiş..”, diye yineler Inshala. “Ama devamlı kaşlarını çatıyor ve bu ona hiç yakışmıyor. Elbiselerini de yanlış giymiş. Bu iş bittiğinde belki saçlarını yapmama izin verir!”

 

Aager..

Aager buna söyleyecek bir şey bulamaz.

 

Merak etme Aager Fogstep. Ben senin arkanı kollarım. Sen arkadaşlarımızı koru, yeter.

“Bu Udoorin ve Lorna’nın işi değil miydi..?”, diye ‘fırk’lar, istemsizce.

“Evet. Ama onlar yandan ve arkadan gelecek olanları göremezler. Bunu sadece sen ve Laila abla görebilir..”, der küçük kız, kati bir güvenle.

 

Ve büyük bir gürültüyle önlerindeki devasa, demir parmaklıklı arena kapısı yükselmeye başlar..

Büyük bir gürültüyle, arenanın iki yüz altmış yardalık boyunun diğer ucundaki demir parmaklıklı kapı da yükselmeye başlar..

 

..ve yeri inleten bir başka gürültü, daha çok bir çığlığı andıran kükreyişle demir parmaklıkları parçalayarak fırlar dışarı..

 

Akıl almaz büyüklükteki muazzam yaratık, dev bacakları, ‘küçük’ kolları, onlarca dişlerin sıra sıra dizildiği, mancınık boyunda kafası ve uzayıp giden kuyruğu ile belki de elli adım uzunluğunda, yirmi, yirmi beş adım boyunda ve en iyi ihtimalle, yedi ton ağırlığındaki bir kertenkeleyi andırmaktadır..

Bütün arena sessizliğe bürünür..

Yaratıktan çıkan çığlıklı kükreyiş o kadar büyüktür ki, sanki Arashkan bir an durur ve arenaya doğru hayretle bakar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Herkes yara ve kanla kaplıdır, ve Lady’nin, Inshala’nın ve Merisoul’un iyileştirme büyüleri dibini vurmuştur. Diğerlerinin yağdırdıkları büyüler, savurdukları kılıç, balta ve okların yaratığın üstündeki etkisi komik denecek gibidir. Sanki kılıçlar ve baltalarda değil, ince değneklerle taş bir duvara vurmaktadırlar, sanki oklarla değil, dikiş iğneleriyle bir kaleyi delmeye çalışmışlar, sanki ateş toplarıyla değil, mumla yaratığın üstüne gitmişlerdir ve etkisi de ancak bu kadar olmuştur!

Aager bitkin bir şekilde yerden kalkar. Üstü başı kan içerisindedir ve ağrımayan yeri de kalmamıştır.

“Gözünden vur şunu!”, diye haykırır Aager, Laila’ya, “Gözünden vur!”

“O iş göründüğü kadar kolay değil!.. Ve hayvan yerinde durmuyor!”, diye geri bağırır Laila, yayını gerer ve bir ok daha savurur.

Ok, olağanüstü bir hız ve zarafetle uçar..

..devasa yaratığın kafasına, gözünün üstündeki kalın kemik çıkıntısına çarpar ve çelik kalkandan sekmiş gibi bir çınlamayla gözden kaybolur.

“Sakin ol, kız.. bunu yapabilirsin, bunu yapabilirsin!”, diye sessizce kendisine telkin eder Laila ve yayına bir ok daha yerleştirir.

Morumsu yıldırımları andıran ürkütücü kollar, muazzam yaratığa doğru atılır, biri iz bırakır, diğeri seker.

“Teknik olarak bu bir hayvan değil, bir sürüngen.”, diye Merisoul’un kenardan söylendiği duyulur.

“Yaratığın sürünüyor gibi bir hali var mı?!”, diye harlar Laila ve ardarda iki ok daha gönderir..

Koca yaratık dev adımlarla ortalığı ezip geçer ve Lady, arkasında Anglenna, Inshala ve Gnine’ın bulunduğu yere yönelir.. Lorna uzun, siyah, dumanlı glavyesiyle yaratığın bir bacağına çalışken Udoorin de git gide artan bir hiddetle iki dev baltasını savurarak diğer bacağını parçalamaya çalışmaktadır..

Lady’nin bütün çabalarına rağmen ortalık cesetlerle doludur..

..ölenlerin ve öldürülenlerin bir ‘kısmı’ yoktur.

..ölenlerin ve öldürülenlerin bir kısmımın ise tamamı yoktur!

Aager tekrar yaratığın tepesine çıkmaya çalışır.

Yaratık ya göründüğünden çok daha zekidir, ya da fevkalade kurnaz bir içgüdüye ve tepki mekanizmasına sahiptir; Aager zorlukla saplayabildiği hançerleriyle yaratığa yine tırmanmaya çalışır ama dev kertenkele, huylanmış gibi irkilir ve bütün vücudu titrer.. ve Aager’i tekrar üstünden atar!

Anglenna, tükenmek üzere olduğunun farkına varmış bir şekilde, “Bence herkes aynı anda, aynı noktayı yakmalı. Bu şekilde büyüler bir birini desteklemiş olur.. Küçük kız, onu yerinde tutabilecek bir büyün var mı?”

Inshala, kendisine küçük kız denmesinden hiçte hoşnut olmaz. Dahası, ördek dudaklı bu kadınla daha hiç konuşmamıştır ve o kendisinden “küçük kız” diye bahsedip durmaktadır. ‘Doğa da hayvanlar bile birbirleriyle daha saygılı konuşurlar!’, diye geçirir içinden ve Anglenna’ya cevap vermez. Sadece omuzlarını silker.

“Yardım et, lütfen. Onu yerinde tutabilecek bir büyün var mı?“, diye bezgin ve yaralı bir ses duyar zihninde.

“Bana ‘küçük kız’ demesinden hoşlanmıyorum! Yaşımın gerektirdiği olgunluğa ulaştığımı düşünüyorum.. Aramızda en olgun duran Laila ablanın boyuna ulaştım nerdeyse.. Sıska olmam ise benim suçum değil!”, diye Inshala’nın alınmış sesini duyar Aager zihnine.

“Biliyorum, biliyorum, bebeğim, inan boyum yetişse bi tane patlatasım geliyor kafasına ama yaratık hareket ettiği sürece bir şey yapamıyoruz.”, der Inshala’ya doğru.

“Büyülerimin çoğu bitti. Neredeyse tamamını size ve hiç tanımadığım kişilere kullandım..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Inshala gözlerini kapatır ve bir şeye ‘gel’ der gibi ellerini yerden havaya kaldırır..

Muazzam yaratığın hemen ilerisinde yer titremeye başlar..

Gel, Snare!, der Inshala ve ellerini tekrar havaya kaldırır.

Arenanın zemini sarsılmaya başlar..

Gel, Snare.., diye bir daha çağırır küçük kız.

Koca bir toprak parçası yerden fırlar.

Gel, Snare, bana gel.., der son bir defa daha ve birden toprak tamamen parçalanır ve içinden bir..

..ağaç yükselir.

Ve doğrulur.

Kalın dallardan oluşan kollarını açtığında neredeyse kırk beş adım boyunda, koca uzuvları çarpık bir ağaç peyda olmuştur!

Ağaç, iki yamuk kolunu havaya kaldırır, sonra büyük bir hışımla onları yere çarpar ve yakında duran herkes sarsıntıdan yere serilir.

Ağaç kollarını bir daha havaya kaldırır ama onları tekrar yere vurmaz. Keskin bir rüzgar ulumasını andıran bir homurtuyla iki kolunu da devasa sürüngene doğru döndürür..

..ve birden kolları uzamaya başlar!

Ok mancınığından fırlatılmış dev mızraklar gibi kollardan biri sürüngenin arka bacaklarından birini delerken diğeri ise aynı bacağa sarılarak onu sımsıkı tutar.

Yaratıktan ilk defa bir can havli haykırışı duyulur, ve tüm gücüyle canını yakan şeyden uzaklaşmaya çalışır.

Ağacın kolları gerilir ve sürüngenin muazzam gücüne karşı koymaya çalışır.

Azılı yaratık çekiştirmeye ve çığlık atmaya devam eder ve dallardan çatırtı sesleri gelmeye başlar.

Seril, Snare.. seril, güzelim.. Sen doğanın köküsün. Sen, varsın!, diye fısıldar ağaca doğru Inshala.

..ve ağaç bir an titrer, sonra yine doğrulur. Yer tekrar sarsılır ve birden ağacın etrafında kalın kökler belirir.

Kökler salınır ve her yöne serilir..

 

..ve ağaç, muazzam yaratığı durdurur!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ağaçtan yeni kollar fışkırır ve önündeki toprağı eşeleyerek dev sürüngene, dalgalar haline yayılır.

Dev yaratığın parçalanmış bacağı titrer ve cansız bir şekilde çöker..

..ve çökmesiyle birlikte, yedi tonluk bedeni taşıyamayan diğer bacak da çöker.

Yaratık bir anlığına olduğu yerde, kıpırdamadan havada asılı durur. Sonra yeri göğü sarsan bir depremle yere serilir..

Üstü başı kan ve pislikle kaplanmış Udoorin’den büyük bir mutluluk narası kopar.

 

Aager haykırır;

“ŞİMDİ!..”

 

Vahşi bir heyecanla Laila da haykırır ve yayını gerer;

“ŞİMDİ.. ŞİMDİ..!”

 

Udoorin de manyamış bir mutlulukla haykırır;

“ŞİMDİ..!”

 

Dev sürüngenin diğer yanından, Lorna’nın beklenmedik, heyecan dolu çığlığı duyulur;

“ŞİMDİ..”

 

Muzaffer bir çığlıkla Gnine’da haykırır;

“ŞİMDİ, ATEŞ TOPU ŞİMDİ!”

 

Yüzünde şaşkın bir ifadeyle Gnine’ın arkasında duran Inshala da haykırır;

“Şimdi..?”

 

Lady, Gnine ve Inshala’nın arkasından Anglenna, yüzünde soğuk, donuk bir ifadeyle tıslar;

“şimdi..”

 

Daha da geriden biri içinden “Felishia Fremier’i hatırla..”, diye geçirir ve sessizce fısıldar;

“ŞİMDİ.”

..ve babasıyla yaptığı anlaşmanın ilk kısmını yerine getirir..

.

.

.

.

.

.

Etrafa saçılmış, parçalanmış, kanlı cesetlerin atlından, kimsenin fark etmediği biri daha fısıldar;

“EVET, AAGER.. ŞİMDİ..”

 

 


 

 

 
 

Left behind (18+)..

Timeline:

It is many odd years in the future.

In terms of centuries,
more than one, but less than two..

Some would say that’s a pittance in the eyes of an elf,
while others would argue on the number of generations in human terms..

 

To say the truth, time is never a pittance.

It’s the same for everyone.

Once gone, it’s gone..

 

The only thing that remains is the pain;
that which we arrogantly like to call; Wisdom.

 

This story takes place in the said future, in some unknown reagents of the Salt Woods, a bit north of Fey Town and the Dream Woods island, and about a week or two of lazy travel, west from the Academy of Melshieve, far, far south of the king’s lands..

The following stories must be read to fully grasp the significance of this particular story;

A Bard’s Tale VII, “1598. yıl”
Somewhere Bitter In the Darkness (18+)
A Shift in Perspective (18+)
Kocakarı Hikayesi (18+)
And Just Beyond That (18+)
Yıl 1
1:33:017 – Elveda, Felishia..
Birthright (18+)
and
Eski Efendim, Sahibim ve
Çok Daha Fazlası..

 

 

Used more iron oxide with the green copper rot and the trampberry roots today. Got better results. You’d have loved it. I am going to dust in a pinch of flecked gold as well, just to hint that it isn’t really rust but deliberately applied paint..”, said the raspy, somewhat tenoric voice, speaking into the shiny, smooth, dark green, marble-like stone in her small palm.

She stared at her great handy work as she unconsciously moved some of her dark, honey-colored hair, tinted with a few, tender whites behind one ear and smudged oil, paint, and dirt on both —a habit she’d picked up much too late to have been truely in her character.

“Then, when the paint dries, I think I will take it out for a spin down the Salt Hills. I think you’d have loved that too..”

Soft, naked footsteps approached and the much older version of Arcantonic Palecog hid the stone in her palm..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Who are you talking to, luv?”, said a voluptuous and illustrious voice as the very tall, very dark figure of Seressa Wraiven appeared at the entrance of the barn sized workshop.

She stood there and with the sun on her back, her very long, voluminous, fiery pink hair seemed ablaze. Upon closer inspection, however, one could see her hair also had a few traces of white in them as well..

The sunlight outlined and sort of put a surreal glow to her very curvy and very much buxom figure, all wrapped in a pink, laced and a tad scandalous, very mini skirt dress.

Seressa scanned her pairs’ workshop and all the ‘neatly organized’ cluster in it!

 

“No one.. Just taking mental notes.”, she lied.

 

In all candor, that by itself was rare;

Like, ‘never ever’ kind of rare..

Arcantonic never lied.

Blazed, blustered, swore, cussed, cursed, burned, and did highly illegal threatenings, certainly, but she never lied.

And certainly not to her pair..

After nearly one hundred and eighty years being paired to this strange, honest, extraordinarily tall, dark, and strikingly beautiful girl, she had just lied to her.

 

“Is it finally finished, then?”, Seressa asked with a lot of cheer in her voice, as she peered at the next-gen Mechaber.

 

In all candor, that by itself was also rare;

Seressa never did cheery with ‘a lot’.

Not so much as ‘never ever’, but that it just didn’t happen.

She was a cheery, optimistic soul by nature. So much so that it had taken her pair years and years of getting used to, and only because she had finally figured out that her very tall, very dark pair was not faking the cheer, but was, in fact, as cheery as she appeared to be..

The fact of the matter was, Seressa was worried.

A lump had settled deep in the pit of her stomach and had been there for the past few months, almost a year now and growing by the day.

And she was certain it had to do with her pair, Arcantonic.

Nothing too obvious nor overt. Merely an eye here, or an out of place look there, the growing number of times she’d found her pair talking to herself and the nonapparent secrecy..

To be honest, Tonic had never been the share-everything kind of girl, certainly. But she’d also never had the frame of mind for deliberately keeping things from her either. When pushed just a bit, she’d blurt it all out, all in a blaze.

There never had been any ‘silent secrets’ between them either. Like there was now..

For Seressa, it felt like a faceless, third party had entered their conversation that she was not privy to and the two of them quietly whispered to one another, not being obvious enough nor being deliberately rude, but not quiet including her in either.

It made Seressa feel like she was slowly being pushed into switching places with this ‘faceless third person’ and would soon be totally left out and actually become the faceless third person..

Just the thought of that had made her grind her canines and silently snarl, ‘I am her pair, damit! We are ‘Gales and Gallows..’, any number of times..

It was the culmination of all these little ‘out of place’s and the ‘odd silence’s that told Seressa, something was going on with her pair, and that it wouldn’t end well.

 

“Just about..”, replied the small gnome, in a very uncharacteristic display of cheer in her own voice as she patted the big, mechanical monstrosity standing next to her. It looked very impressive. And certainly, a lot more buff than the first version she had engineered more than a century and a half ago..

“My old professor who stole and published my first designs can chew on his own liver; that ‘can’ was meant to run with a lame, steam-propelled engine running on MOS 1.1 with a single core.. This is not!”, she said with a lot of smug.

“And this boy here is totally corrosion proof..”

“What’s it run on?”, Seressa asked.

“This and that..”, Tonic replied evasively.

That worried Seressa even more..

“We are getting some visitors later tomorrow.”, she said. “la Fey is coming over with her son. She sent a message by—”

“—bird?”, finished Arcantonic.

“Yea,  how did you know?”

“She always sends her messages by bird? I guess squirrels aren’t very reliable. Once they see nuts, they go nuts!”, snorted the gnome as she mixed some more crushed trampberry roots into the paint.

“Her hubby won’t make it though. She said he had some ‘winter things’ to do. Guess she will tell us what all that’s about when she gets here, but I suspect it’s because he can’t stand all the ‘silly’ gathered in one place.”, Seressa said.

“Can’t blame him..”, inserted Arcantonic.

“Oww.. and Cora’s coming too, though I can’t imagine how she could find the time, what with her ‘New Ironfrost’ project going..”

“Cora doesn’t do projects.”, said Arcantonic absently. “Only academy stuck-ups do ‘projects’. Cora does the real thing.. Smart, practical girl, she is. Always liked her for it..”

“That’s true, I suppose.”, murmured Seressa. “I sent a fast courier to Bowling Hills, by the way, when I first learned both Inshala and Cora were coming.”

“Of course, you did..”, grunted the little gnome.

“Brom said he’d be happy to join us as well. Should be on his way this very moment.”, the tall girl said happily.

“Of course, he is.. That unscrupulous little weasel just couldn’t miss an ‘all-girls’ party.”, she scowled.

“An ‘all-girls’ party does need good entertainment, though. Don’t you think?”, she asked.

“You just want him ‘cuz you still think he’s available for ‘pursing’..”, Tonic grunted.

“I never got to coin-purse you.. Might as well do him!”, she smiled but didn’t..

 

Seressa watched her pair as she pinched in some flaked gold into the paint.

 

“What is wrong, luv?”, she asked finally..

..just like that.

 

Arcantonic did not feign any incomprehension.

She did not try to dodge, avoid, or duck under the question.

She answered like she was ready for it and she did it without missing a beat.

She riposted..

“We were sent back..”, she whispered.

And there was so much heat, so much anger, so much infuriated, unadulterated frustration in that voice.

“..to right a bloody wrong for the Celestials. Why then, wasn’t my wrong fixed? What was so lacking in me, that they couldn’t be bothered to right my wrong?”, she blazed with a barely audible fire.

“We gave them our lives, our blood.. NO! We gave them more; we gave them everything we cared for..

 

Seressa wordlessly stared at her Tonic..

..and saw only her broken soul.

She saw her only broken!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Oww, my dear girl..”, Seressa whispered and silently floated to her pair.

“NO.. Please, Seressa, don’t!”, croaked Tonic harshly. “Not this time. No amount of your embrace could fix what it broke one thousand years ago..”

 

Seressa froze.

At that moment she understood something that moved the very foundations of her existence.

At that moment she understood the thing that rocked her at a fundamental level.

And at that moment she knew..

..that she no longer had a pair.

 

“Gales and Gallows..”, she whispered.

“The gales have long died, dear Seressa, and where I am going is beyond the gallows.”, Tonic said, though, not unkindly.

“What.. what will I do without my pair?”, the very tall Seressa said, with a trembling, broken voice.

“What you always do, my dear, dear friend; you shall ‘live’..”, replied Tonic softly. “You.. you made me live, didn’t you? You made me feel. You made me care. You made me.. love. You made me whole and we made a good run of it.

We ran, together, from big, blooming explosions. We sat in ratty old inns with filthy mugs in our hands and silly smiles on our faces because we’d just been banned from yet, another town, and I loved every single moment of all of it.. All because of you.

I thank you for them, girl. All of them. I love you, my sister pair, and I shall cherish you and guard our memories together in my heart.. Always. But where I am going, you can not follow. It’s a one way, one person ticket.”

“You discovered Astral Travel!”, Seressa whispered, with her hands on her lips. “Is that what Mechaber’s running on? Astral matter? Or a dead star you drew from there?”

 

Arcantonic was astonished, once more, at the potential accuracy of her pairs’ guesses, considering she had never been an artificer nor the researching type, but she did not reply.

There was just no need.

At that moment, the details of what Mechaber ran on was a moot point..

 

“But.. Why? Why now? Why ever?”

The voice Seressa asked was nothing short of despair..

“My sending stone..”, Tonic replied.

“Tonic, luv..”, Seressa said with anguish, “You.. you have been talking to that thing for years and years and years.. It’s never replied you back. And it’s never been healthy for you to have kept it up for as long as you have..”

“But I finally got a reply.”, said Tonic quietly.

Seressa just stared at her pair.

“There was a lot of interference and it was barely intelligible.. and very short.. but an answer it was.”, Tonic said with the same, quiet voice. There appeared large tears in her eyes, however, and a content little smile on her small, tiny mouth.

“Tonic, luv, you must know, the pair to that stone, where ever it is, is still here.. in our time, not where and when you gave him. There is no way he could have lived over a thousand years..”, said Seressa with total panic in her eyes.

“We did..”, Tonic said bitterly.

“No, luv..”, Seressa replied in desperation, “..we didn’t. We merely traveled it.”

“Yes.”, Tonic said. “But I know what I heard. And what I heard was him, calling my name, and begging for my help..”

“No! No, Tonic.. Please.. Don’t do this. Don’t leave..”, Seressa’s voice crumbled.

Tonic looked up at her beautiful pair.

And quietly she said, “Will we die, just a little, then?”

“No. We shall go together, and die together! You and I.. If you could artifice one seat, you certainly could do two..”, Seressa pleaded, tears rolling freely down her smooth, dark face..

 

Tonic dropped what she was doing.

She grabbed one of the many pieces of hard, linen cloths piled on her workbench, wiped her hands clean, then tossed it back on to the pile and came up to her pair.

She stared up at the glorious eyes of her pair for a long moment, then silently embraced her.

True, the furthest she could reach her pair hardly qualified as far as her hips, let alone, her slim waist, but that didn’t matter.

 

History, it seemed, enjoyed ‘odd firsts’..

..and here was such a one;

For the first time, knowingly, deliberately and without any reservation, Arcantonic hugged her sister pair, pinkses and laces, phloxes, and cherry blooms ..

To that hug, Arcantonic gave her all and took her all; a lifetime worth of her pairs’ soft, phlox fragrance to carry wherever she’d go.

 

“True to your word as ever, you’d follow me to and through hell if I asked you. But the possibility of successfully navigating an astral field is approximately three thousand seven hundred and twenty to one!

That is something, I can not, and will not ask of you..”

“Tonic, baby..”, said Seressa, with pain and the understanding of total loss in her trembling voice. “..you never needed to have to ask.”

“No, girl..”, Tonic said softly. “..this is something I have to do for myself. This is a wrong only I can right. You can not get involved, and there’s no coming back..

It’s time, my dear, dear Seressa. It’s time for you to let me go..

It’s time for me to find out how much I have learned from you.

I am sorry it has to be so.. And without any forewarning. But this is my own prophecy I must fulfill..”

“But you never believed in prophecies..”, anguished Seressa.

“What.. After seeing one prophecy come to life after another? It would have made me look like a total ass if I still didn’t believe in them.. And this one is mine, and mine alone.

Do give my best to Cora. She is a lot more gentle than she lets us see. Having put up with me all those years without even being my pair was sort of a give away on her part.. And to that weasel of a hobbit.. Tell him, ‘Eyes front, no longer..’ He’s free of me now..

And to Inshala, Lorna, Laila.. You know, the whole gang..

While you are at it, tell the pretty princes I understand the loss of her Ri Dorin more than most, even though a century has passed over it..

Years, it seems, doesn’t make some things any easier, nor bearable..

Tell her.. tell her, ‘The ones who love us will miss us..’

And to that weird Xyro girl, thank her for me, will you? Please? This whole thing was her idea..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Inshala ‘la Fey’ Frostmane found Seressa sitting in her rocking chair, on the porch of her cottage, staring blankly and so lost, at the setting sun, and her intuitive instincts told her that something was terribly wrong.

“Where is beloved Arcantonic?”, she asked with a soft, urgent voice.

It took Seressa Wraiven many tries before any coherent sound would come out of her..

“She.. she’s gone.”, was all the whisper that finally escaped her.

“She’s gone and she’s left me behind..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Everyone had left. It had been a sad, bittersweet gathering of people who had known each other for so long. Inshala had arrived first, followed by Brom, who ended up bawling like a little boy, when he heard about Tonic’s unexpected, and irretrievable departure.

Tonic, was gone..

 

Cora had arrived the next day. She had not cried. She’d just stared around stupefied. She’d really liked that little gnome. Getting to know her had been a trying chore, true, but well worth it.

Laila Wolvesbane, a Ranger Marshal now, had also dropped in later that evening, followed by, to everyone’s surprise, Lorna Feymist, the Rise and Queen of Bari Na-ammen and High Woods, along with her cousin and first advisor, the newly betrothed Anglenna Brightleaf appeared there that very evening too.

Though neither of them said it, everyone suspected Inshala for the arrival of the two royalties’.

Inshala did smile shyly about it as she spoon-fed the little boy squirming on her lap.

 

Laila was about the same; calm, cool, mature.. Just grimmer, ever since Thomas had died, followed shortly by her cousin, Bremorel..

That had been some ninety years ago and times had changed, but it’s devastation on the marshal had, apparently, stuck.

 

Everyone had wondered where Lady was, as no one had heard of her for quite some decades. Apparently, she had gone off to some seclusion after the loss of Udoorin, Thomas, and Bremorel, and never seen again after that. The only one present that would know was Laila but she wouldn’t say..

 

Anglenna had changed.. a lot!

There was very little left of the prim, conceited, supercilious, disdainful, and dismissive High Lady they had met so many years ago. She smiled at others, touched them, held their hands, and even tried to wink once.

It certainly had freaked the hell out of Laila!

 

Lorna appeared to have slimmed even more than she already had been. She seemed paler and drawn as if happiness had been ripped out of her soul and she seemed.. void now and a lot more reclusive..

The beauty that was Alor’Nadien ne was still there, but the spirit was gone..

When Seressa looked at her, she saw a woman who longed for the voice, the touch, and the face of a loved one, long gone.. And when she looked her in the eyes, she saw her future in them; someone who would silently weep herself to sleep every night..

Throughout their stay, her cousin Anglenna had never left her little queens’ side and it had been her who had desperately tried to cheer everyone..

..ironic as that seemed.

And just weird!

 

They stayed together, feasting more by each others’ presence than food, but time slipped by too fast, as it often did and everyone had eventually left with genuine promises to repeat the get-together.

It had been a sad case of ‘lost, but not quite found’..

And now Seressa was alone, once again sitting in her rocking chair, staring blankly at yet, another setting sun.

In all her existence, she had never known herself to be thus helpless and..

..empty.

It was like.. nothing she could readily define. She had wanted to do so many more things with her pair and none of it made any sense to her anymore.

It was like.. her life was a book, two hundred pages long, and a hundred and eighty pages from the middle had been savagely torn off, leaving the center jarringly blank.. and abandoned.

It was like.. she never wanted to dress in pinks.. never wear phlox or cherry blossoms.. never even see pinks. It was as if she liked pinks more when they had annoyed Tonic, even though she’d loved it long before they had ever met.. And with an uncharacteristic display of venomous rage, she had destroyed her most beloved of possessions; her Staff of Blooms..

In less than a few short weeks, she lost all her glamour and nearly half her weight. Bedraggled and torn, she roamed Salt Woods like a haunt, waiting for some priest to please, exorcise her out of her misery.

 

It seemed the heavens had an odd sense of humor.

 

In the space of a few months, Seressa became wild.

In the space of a few years, Seressa had become feral..

She had taken an old, rusty sickle to her once beautifully long, reddish-pink curling hair and just.. sawed it off with vehement savagery.

And now, she hunted her food like a wild beast; she waited for her prey, she pounced it on all fours, her long, slim tail lashing, and she tore into it, then and there..

Every once in awhile though, she’d remember her pair and scramble up to her old cottage in hopes of finding her waiting there, only to see the remains of her once, scrupulously clean and tidy home in more and more sad stages of wreckage and disrepair, and raided once again, by animals or men, she didn’t care.

‘Home’ had been where her pair had been and the hair raising howls of a beast in pain and agony could be heard for miles..

Not soon after, rumors of a savage creature layered in Salt Woods spread, attracting the attention of hunters and adventures alike, seeking game and fame.

Once they entered the woods, however, they never came back..

It must be noted that even though any number of complaints were filed against ‘that savage beast in the woods’, the officials at Graystone Keep wordlessly paid restitution for the damages done for any unprovoked attacks but otherwise militantly refused to do anything about it.

They were not privy to the particulars nor the reasons as to why the ‘savage beast’ acted the way it did. They did, however, know exactly who she was and no way in hell or heaven, were they going to move against the Chosen Voice of a prophecy fulfilled..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Come.. out..!”, Seressa croaked. It had been months?.. years?.. since the last time she’d spoken and it was hard getting the words out. “I can.. smell you.. sense.. you!”, she said harshly.

“Sense, I can understand..”, said a soft, whispering voice. “..but smell? That’s just sad, Seressa Wraiven, the Chosen Voice of Prophecies, the Maiden of the Raven Queen and the pair of one, beloved Arcantonic Palecog. Shall this be what becomes of thee? A growling, crouching, mindless beast that feasts on what she kills with her own claws, finally slain for some bounty?

Shall this be how the story of Seressa Wraiven ends? Because if it is, they are coming..”

“Let them.. come.. They are not.. the first, and they will not be.. the la—”, Seressa growled with hate.

“I wouldn’t be so sure, dear Seressa. The Bounty Hunters of Palantine are famed for their rate of success and they are coming, just for you. You will not be able to shrug them off as you did all the other enterprising fools.”, the voice said softly, but urgently.

“Finally, then.. I shall die by competent hands.. Should make things.. a lot easier..”, Seressa croaked..

“‘Those who love us, will miss us’, dear Chosen Voice..”, quoted the other kindly.

 

Seressa just stood there as indescribable anger rose within her.

 

“I am no chosen and all I ever did was talk trash..”, Seressa suddenly found her voice in that towering rage. “..The Raven Queen has many maidens and more to spare. And Tonic.. my Tonic.. is gone! There is.. there is no one left to love.. and no one left to miss..”

With that, her boiling rage broke and shattered and Seressa fell on to her knees, then on all fours, weeping uncontrollably.

“Why? Why did she leave me? Why? Why? why? why..?”, she moaned on the ground, ravaging at her filthy, drooping hair.

“Consequences, dear Seressa. Because there always are.. You inadvertently stumbled and broke the tablets, and willy-nilly, became the Chosen Voice of the Prophecy. And you spoke the prophecy. You involved four people where there should have been one. You involved a gnome prince, where there should have been none, and by doing so, you took away their ‘choice’.. True, they, in all fairness, still would have followed you, but that would have been their choice to make. A choice that you deprived them of when you included them into the prophecy..

You, my dear Seressa, did what the Outsiders did; you stole the freewill of mortals.. Certainly unawares and not with ill intentions, but intentions and ignorance count for little, when the results are thus devastating and expected there to be no consequences? You were explicitly warned by the old seers of Star Watchers that there would be..

Your suffering for your won’t, is the result of your own choice in words..”

“All.. all I wanted was my friends.. and my pair, my Tonic to be happy..”, cried Seressa.

“And thus she is..”, said the voice softly and silently.

Seressa froze..

..and an angelic figure appeared among the trees.

Glowing in incandescent light, Ad Ara came to Seressa, held her hand, and gently picked her off her knees and off the ground.

“A woman of your class should be better groomed, dear Seressa, and certainly not grubbing in the dirt..”, she said.

“You.. you are Xyro—”, Seressa stammered.

“—One, yes, dear girl. I am her and Ad Ara.”, the angelic figure smiled.

“Wha.. what do you mean ‘thus she is..’?”, asked Seressa.

“Exactly what it says.. You spoke the prophecy and set the conditions for it; four people, a pretty gnomic prince and a pretty gnomic girl, those were the three conditions that you set, weren’t they? And it surprises you that they should come true? Considering it was you, who set yourself.. and three others, upon the path to make sure they did come true!”

 

“Hah!”, deadpanned Seressa, “I GOT you, didn’t I? As for the other, the prophecy said the four of us are to go there, and here we are, GOING THERE! How about that..”

Arcantonic frowned.

“Last time you said there was some gnomic prince involved!”

“Did I? Well, if there is a pretty gnomic girl, stands to reason there ought to be a pretty gnomic prince, now shouldn’t there?”

Brom ‘Hoo booy’ed again!

Arcantonic frowned some more..

 

— for details, please read; Kocakarı Hikayesi (18+)

 

“But.. I just said those to be with my friends..“, she repeated desperately.

“And with them you were.. For one hundred and eighty years.”, said Ad Ara kindly.

“Seressa, my dear, you off all people should know the power of.. WORDS..

Particularly when meddling them into a live Prophecy!

Of all the people involved, you alone knew the true power of prophecies and what they entailed, just as your Raven Queen did, which is why you chose Her as your patron, did you not?.. Your particular study of expertise was on prophecies back at the academy, was it not?”

 

It was time for your little sister pair to grow up.. You mothered her and nurtured her soul. You made her feel compassion for others, and more importantly, for herself..

You made her feel passion, to something.. to someone, even.. You made a good person out of a broken, hate-filled little gnome, who had the means, the skills, and the intelligence to become, in all likeliness, another Arcanton Mordenon.

It was no mere coincidence Nadine Graciousward, Alor’Nadien ne’s mother to be, found the very young Arcantonic, locked in the basement of Mordenon’s tower after she’d banished him; Arcanton was training her to be his progeny to keep his work going, should he ever come to an unexpected demise.

Mordenon was a driven, power-hungry gnome.. And evil, certainly, but he was also very cunning and a planner..

And yet, Nadine could not bring herself to destroy the little girl, marred by the very scent of demons in that awful place. Instead, she took her.. She showed her kindness. The kind she would show only to her own daughter, many years later. She took her to her family and made sure she was sent to the Academy of Melshieve to be properly trained and perhaps find friends there and willy-nilly, she found you!.. She even granted her with a full scholarship with two conditions; one was that she was never to be informed of this, hence, ensuring her a future free of obligations and two, a ‘Watchful Eye’ was to be set upon her, so no one would come after her for her uncles’ deeds. Yes, the ‘Eye’ was there to make sure she was safe, not so she stayed in line..

And now consider this;

One found a way to open a Demon Gate, introducing them to this world. The other found Astral Travel.. Can you imagine the kind of things she could have done with that, had she been the little, angry, destructive person whom you’d first met and not the girl who actually fell in love with another being, had it not been for you?

Does it surprise you to know that this might have been the real wrong that you had to right, and you did?

For decades she studied astral physics and tried engineering a way to travel it and to survive it..

And mind you; not for any kind of materialistic gains nor for the kind of power it would have given her over mortals, the way her uncle, Mordenon did, but merely for a way to get back to him.. to another being.. After so many years of trying and toil, you finally made that girl feel empathy and a need to connect with others; you, him, your elf, and even the hobbit..

And to Nadine’s own daughter, Alor’Nadien ne..

The way the circle got so completely closed is.. mind staggering..

Do you see the significance in all of this? And the significance of what you did?

And all for something as simple and as great as love..

Funny how they would fight and squabble on a daily basis, even after having lived and suffered such impossible odds.

But such is love.. And life.

Because of your nurturing soul, you gave your Tonic your love. In turn, she found love and happiness and gave him hers, and through them, many, many generations later, came one that became vital in the fight against darkness.

Consider this in your raging grief; that had your beloved Tonic not done what she had to get to her Gordigon, their great, great, great, great-grandson would not have been. And had he never been, Silent Hills would have still been ‘silent’ and evil would have won that day.. The other side knew this more than a millennia ago, which is why they set the ‘Demon Fog’ there; to make sure those hills stayed ‘silent’..”

 

The beautiful face of the angelic figure that hovered before the devastated form of Seressa turned mournful for she knew, what came next would bring this beasting, feral creature nothing but more of what she had;

More pain.

 

She sighed.

And she spoke.

For there would be no giving any comfort today.

Only cruel ‘understanding’ would help raise the destruction before her.

 

“My dear, dear Seressa..”, she said, almost with a whisper. “I know how much you loved your pair as I was privileged to have witnessed it. What made your love so special, was it made her love as well.

It made her happy..

You should have seen her face when she beheld her firstborn; a beautiful little baby girl she named ‘Seressa Ton Wraiven’ and she was all but glowing with happiness.

I know, for I was there..

Now I would ask but one question to you;

Was it your intent and condition that she be thus happy only with you, and with you alone?”

 

 

Seressa just stared at Ad Ara..

..and tears of a desperate loss appeared in her eyes, for now, at the very end, she understood the very core of her own fall; that the only way she could have kept her pair was to selfishly love and cherish only the presence of the angry, hate-filled girl, who, in all fairness, would have abandoned her.

Or perhaps, and against all odds, kept her, she might have, but never to have shown her the love she felt for her? Never to have given it to her? That same love and compassion that she’d shown and given her so freely through thick and thin, gales and gallows, these past near two centuries.. For had she not, their bond just wouldn’t have survived any gales, nor any gallows..

At that moment, Seressa fully understood the dilemma, the paradox of her predicament; one way or another, she was doomed to lose her pair no matter what and that understanding truly, unequivocally, irrevocably and unmendably broke her..

 

“But she’s gone. And I am never seeing her face, never hearing her voice again..”, she sobbed.

“Your want for her presence still keeps you from learning the simplest and most significant lesson of all, Seressa..”, the angelic form said softly.

 

Seressa felt numb.

Concussed, even.

 

IT’S NOT ABOUT YOU!

 

And with that harsh lesson given, Ad Ara Xyrone was gone..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

The cottage had been scrubbed clean and was barely livable again though it still needed a lot of manual repairs and Seressa would rather ‘that roof quit leaking’.

It had been a bit over a month since Ad Ara had visited her in the woods. Since then, she had picked herself up, dragged herself back to the devastation that was her soul, and her home.

 

“Another is on the way, beloved Seressa. Prepare yourself and your home. Your work in this world is not done yet..”, Ad Ara’s voice had silently echoed in her mind after she’d left.

 

To that end, she had come back to this cottage and wept and cleared the wreck and debris of her soul and of her home, mindlessly scrubbing clean everything that would remind her of her pair. She had considered burning the weather-worn, barn-sized workshop of her pair, down into the ground, and had even gone there with a burning torch in her hand..

..and had just stood there for hours, unable to bring herself to destroy the remains and the reminders of her Tonic.

Seressa had scraped very near insanity that evening..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

 

Six years had passed since the day Tonic had left and barely over two since Seressa had returned back to her cottage.. Brom had come to visit her once. “Hey, you..”, he’d said, then literally barged into her kitchen and whipped up a course worthy of some princes’ if not kings, prepared the table, and force-fed the catatonic and drooping form of Seressa.

He had silently wept as he washed the near skeletal remains of the woman he’d dearly loved and cared, cleaned her, groomed her hair, put her pinks on her, and laboriously dug a stretching garden right in front of her cottage and planted pink roses, creeping phloxes, and several young cherry saplings. In under a few weeks, the desolate dirt would be washed in pinks and teaming with life. Given this time next year, the cherries would blossom, turning Seressa’s broken life, into a ‘home’..

Brom knew all about gardens..

He stayed with her for a few more weeks, promised to come back, “to check in on the garden”, he’d said, and left.

 

Then Inshala had come with a very ‘beautiful’ looking young boy that was sure to break any number of hearts; her son!

The little boy she had seen six years ago had grown so tall..

He certainly had taken his eyes, his nose, his mouth, and overall beauty from her mother, but he had very dark hair and thick, dark eyebrows, the parts he had gotten from his father, making the total combination that really would wreak havoc among girls.

Seressa could just imagine the young, not quite man, strolling in one of the parks in the academy, with a whole horde of girls lusting after him.

She certainly would have.

What really made him so sweet was that the boy was totally clueless about it all..

 

Like the caretaker of nature she’d been since the day she could barely walk, Inshala took care of Seressa, and brought her back from the edges of the insanity she’d been flirting for the past six years.

She came, she gave the pink garden a single glance, she smiled and she said, “Dear Brom..”

..and every single rose, every single phlox bloomed. The slender saplings decided they couldn’t be bothered to wait, and certainly couldn’t be bested by some dirt hugging flowers, and they too bloomed..

In the space of an afternoon, Salt Woods turned into a pale, tender tone of pink..

 

Then Aager came.

It was strange to see this predator of a human, still looking not a day older than twenty-five..

He came, he embraced his blushing Inshala and he took his son to long walks while his wife nurtured Seressa.

It was stranger seeing a very boyish smile on that man’s face.

The one he had given to his wife.

And yet, they hadn’t said a single word to one another..

 

Cora visited her as well. And then Brom again.

Then a wisp of a girl she thought she had never met before came to her. She introduced herself as Komoberi Anthea, a wood elf druid from Dream Woods just south east..

She claimed she was ‘just being neighborly’. She had a soft, whispering sort of voice that made you want to lean over to hear and Seressa thought even a mild breeze could very well carry her away.

The girl seemed to have made camp somewhere out in the woods and she came and went every day for weeks on end.. and when she came, the forest slowly turned into soft shades of green.

“I wish I could do pink too. I am afraid, however, all I have to offer is green..”, said Anthea pointing shyly at her own wispy green hair “Pink is nice, but green is kinder and less demanding.”

Seressa knew when someone wanted something from her and this green-haired willow of a girl definitely wanted something, but after testing the elves’ patience with a very unseressa like attitude, the girl finally admitted what she wanted;

“Nothing but your well being..”, she’d whispered softly..

Seressa suspected Inshala’s or even Ad Ara’s hand in sending this frail girl to look after her. It was so much like them to poke their nose and to meddle with her affairs..

The only problem with that was;

She had no affairs.. at all..

..in fact, she had nothing.

And the reminder of that lone fact broke her all over again..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

The hooves of horses and the clatter of a wagon approached.

Seressa was up on the roof, desperately banging at the tiles in hopes that they’d really quit leaking, already!

Tonic could have done that in less than an hour..

..come to think of it, she had, many years ago.

 

Seressa was in no mood for any visitors.

The last batch had been a band of ruffians wanting to take ‘whatever’ they could get their hands on from ‘that girl who lived alone in the woods’.

They made excellent fertilizers now..

She came sliding off the roof and prepared to do some highly illegal and likely very dangerous things to whoever was coming.

 

“Hello, home!”, shouted a slightly tenoric, male voice. “We are looking for a Seressa Wraiven, known to be living in these parts of Salt Woods.”

“Looking for a Seressa Wraiven, are you? Well, found her you have..”, she said a bit uncharitably.

If the little man sitting on top of the wagon, drawn by two draft horses was taken aback by her attitude, he didn’t show it.

He smiled toothily and Seressa recognized him.

It had been many decades since the last time she saw the little man, who wasn’t really a little man, but a gnome.

“King Tinkerdome..”, she said. “You are a long way from Silent Hills and your entourage seems to have lost you.”

“Shhh..”, said the King of Silent Hills, conspiratorially.

“..I am incognito and have brought no entourage. I have, however, brought someone for you..”, he said a bit resigned, turned around, and called into the wagon.

“Oi.. Menace.. Wake up! Up up up! Off the wagon, you little bugger! You are at the end of your rope. Get up and get off my wagon.. Look sharp and eyes front!.”

Something yawned inside the wagon, scrambled and grumbled, and possibly cussed, and got off the wagon.

 

She..

She was a small thing.

Tiny, even.

She was a bit on the pale side with deep, chocolate brown eyes and had dark honey hair..

And she looked like a coin-sized version of her Tonic..

 

“Whot?”, the little thing squeaked and Seressa’s eyes teared. She sounded so much like her Tonic too! She could literally pick her up, put her in her coin purse, and carry her around all day..

 

King Gnine ‘Ninehundredandnightynine’ Tinkerdome glared at the little gnomic girl, then turned at Seressa and looked at her apologetically.

“I am sorry this will inconvenience you, dear Seressa, but I was told.. ordered, really, to bring this little brat over to you for training and.. well.. ‘dressing up for society’, would be a polite way to put it, if I were addressing the public.”

The little gnomic girl sneered up at her King.

“This here is Terra ’10K’ Tonic. You may call her ‘Tee’, ‘TK’, ‘KT’, ‘Ten-K’ or just ‘menace!’, because that’s exactly what she is..”, Gnine glared back at the little, pint-sized girl.

“You are one to talk.”, spat back the girl!

“She is also my niece as payment for my past sins, and..”, Gnine said turning to Seressa, “..as you can see, what we have here is a failure to communicate, and she speaks a language no one can understand! if you get my meaning. I have been told, by ‘higher authorities’, that you were exceptional with head cases like this. I don’t mind exceptional, but I would really settle for fair..”

Though Gnine was trying to put on an optimistic face, it was obvious he’d long lost all hope.

 

Seressa just looked at Gnine..

..and at the little, minute creature.

 

It seemed the heavens did have an odd sense of humor!

 

“Tonic..?”, she whispered like she’d just seen a ghost. “How?”

 

“‘Tonic’ will do too, I suppose..”, said King Gnine, then he got off of the wagon, walked up behind it, grabbed something that appeared large and heavy and carried it over to Seressa and dumped it at her feet.

“I am a wizard and all, but somethings, not even I can understand. This old chest was found hidden deep inside the old archives, lost during the ‘Demon Fog’.

Every day we dig up things left behind centuries ago.. Some go as far back as the first Themalsar War. When we found this particular chest, we couldn’t open it. The only thing we could find out was it originally belonged to one of the queens of old Silent Hills, though we could find no reference to her at all.. Nor anything that would identify her. When we tried disarming and disenchanting spells, we only got this..”, he said and turned the chest around..

..and there, written on the front side of the chest was;

 

“GALES AND GALLOWS”

 

“Well, as odd as that seemed, we were just going to put it into our new archive vaults when a certain angelic personage decided to visit and told us who the chest was addressed to, and while at it, we could also bring along a certain little menace to her as well.. Seemed like a good idea, then.. Seems like a good idea, now.. and getting better by the minute..”, he smirked at the little girl.

The look the little gnome gave him was nothing short of baleful.

 

Seressa could hardly stand as all traces of life seemed to drain from her.

She folded down in front of the chest and with blurry eyes, she whispered;

“Gales and Gallows, luv, Gales and Gallows..”

 

A strange, mechanical sort of voice came from the chest;

 

> Voice Activation Required.

> Voice Recognition Protocol activated.

> Access confirmed…

> Hello, Seressa Wraiven, Strongest Pair!

 

And with that, a rusty clank and a sharp hiss of air, the lid of the chest creaked open.

“What the—?”, exclaimed the little Tonic, peering into the chest. After a while and with total bafflement, she said, “It’s just.. crappy old junk!”

“Yes.. and no..”, cried Seressa. “They are.. MEMORIES.. they are what makes us.

Seressa stared at all the old, out of date items inside the chest;

Many pieces of strange tools, gadgets, and contraptions were in the chest, including an old, handmade set of goggles, a very old, elegantly crafted lantern, a collapsible spear, a worn-out alchemist’s satchel, many letters and scrolls, a worn hammer and a wrench, and a tiny, semi-transparent box that had been made to hold two, very small, oval-shaped items but there was only one, dark green, round, smooth, marble-like stone in it while it’s pair seemed missing.

One item, in particular, caught her attention.

It was probably the oldest thing in the chest; a worn book with re-worked and re-binded covers. It was, in fact, not really a book, but a hand-prepared dossier, watermarked with the arrogant symbol of the Academy of Melshieve on it.

Seressa recognized her own, elegant and recursive handwriting..

It was the dossier she had prepared, some one hundred and eighty plus years ago for Arcantonic to read. It was all and everything about herself. She’d never gotten around to actually giving it to her pair and had thought she’d lost it somewhere, during her travels, many, many years ago..

“Did you..? Did you burglarize me, luv?”, she laughed and she wept, holding the worn-out dossier close to her chest, and her heart..

“Oww, my dear Tonic, you took it, you read it and you kept it safe.. You gave me, back to me..”, she wept shamelessly and happily as she reached into the chest again and took out the little, dark green stone..

 

King Gnine grabbed his little niece by the scuff of her neck and dragged her away, tactfully giving the weeping girl some much-needed privacy.

“Whot, damit?”, scowled the little gnome.

“You brought me here? To this? She is as weird as a toe ring and mad as a hatter! And what’s with all the creepy pinks anyway? Who wears laced pink now? And that dress! I can see too much of her, and I am not even trying!”

“True..”, said Gnine. “..but she owns your little arse now!”, he added with an evil smile..

“I’ll be rid of her soon ‘nuf.”, shrugged the little Tonic.

“And I’ll set your Auntie Laila on you, again. Just you remember how that ended! Now imagine what she will do to you if she has to come all the way down here to find you.. But by all means, don’t let me nix you!”, Gnine laughed evilly at the little gnome.

 

Tonic remembered what her Auntie Laila had done very well. Of all the people she had encountered, Auntie Laila was the only person she hadn’t been able to cute her way out of. When she’d run off, the Ranger Marshal had come and she’d found her like she’d put her there herself.

And then she’d trashed her..

..thoroughly!

Tonic scowled some more because she still felt her little butt hurt every time that particular memory was reminded to her.

Apparently, there was no messing with the rangers of Serenity Home City and certainly not with Auntie Laila!

 

While little Tonic mulled over her evil auntie, her own sad little butt, and her predicament, Gnine glanced at the very tall, very dark, and the very weeping girl, clutching a folder of some sort in one hand and something small enough to fit in her palm, in the other. He could clearly see the pain in the shapeless lump of the girl, crumbled on the ground crying uncontrollably and without any decorum.

He’d known Seressa Wraiven and he remembered her as one of the most glamorous women he’d ever seen, par to even their Alor’Nadien ne.. Something must have happened between the time he’d last seen her and now.. Something terrible and probably very recent, for this broken creature bawling in the dirt, was so very unlike her previous, glorious self.

When he looked at her, all he saw was the sight of sentient devastation; shattered and broken, damaged and scarred, deserted, desolate and in shambles, mindlessly feral and extremely volatile..

 

The King of Silent Hills turned to his little niece and spoke to her with the kind of gravity that he reserved only for situations as somber as;

THEN WE SHALL MAKE WAR UPON THEM!

“In all our long and painful history of Silent Hills, that mad hatter in pinks is probably the best thing that’s ever happened to us.. By all means, little girl, disrespect Seressa Wraiven at your own peril!”

 

Crumbled face down on the ground, clutching the ragged remains of her old dossier, her old memories, her old life, and her old self, even, Seressa felt broken..

..and miserably happy.

It was like something woefully pitiful, and yet, something that meant a world of joy for her had been given back to her.

She clung to that old thing like she had clung to her pair just before she’d opened the astral gate and walked through..

And that is when she heard the crackling noise.

It sounded as if someone was walking on dried leaves just outside her window or walking on eggshells, cracking them and messing her kitchen floor, or perhaps her Tonic was balling a stiff parchment just next room.

It was unintelligible at first, but soon enough, it formed words..

 

“Hello, Seressa..”

..said a barely audible, somewhat raspy voice from the dark green, marble-like stone in her palm.

 

 


Tonic: “Will we die, just a little, then?”

 

— is a near direct quote from Fantastic Beasts and Where to Find Them, where Grindelwald says this to Newt, after he is caught.

 


Tonic: “..But the possibility of successfully navigating an astral field is approximately three thousand seven hundred and twenty to one!”

 

— is a near direct quote from Star Wars, ep. 5, Empire Strikes Back, where C3PO says this to Han Solo as they dive into an asteroid field with the Millennium Falcon.

 


Tonic: “..Tell her.. tell her, ‘The ones who love us will miss us..'”

 

— is a direct quote from Keanu Reeves when he said it during an interview with Stephen Colbert.

When Colbert asked:

“What do you think happens when we die, Keanu Reeves?”

Keanu thought for a while and replied:

“I know that the ones who love us will miss us.”

 


Ad Ara: “Your want for her presence still keeps you from learning the simplest and most significant lesson of all, Seressa..”, the angelic form said softly.

Seressa felt numb.

Concussed, even.

IT’S NOT ABOUT YOU!

 

And with that harsh lesson given, Ad Ara Xyrone was gone..

 

— is a near quote from Dr. Strange where he talks with the dying spirit of The Ancient One:

The Ancient One: Arrogance and fear still keep you from learning the simplest and most significant lesson of all.

Dr. Stephen Strange: Which is?

The Ancient One: It’s not about you.

 


Gnine: “Well..”, Gnine said turning to Seressa, “..as you can see, what we have here is a failure to communicate, and she speaks a language no one can understand if you get what I mean. I have been told, you were good with head cases like her.”

 

— “What we have here is failure to communicate..”, is a reference to Cool Hand Luke (1967)

 


A strange, mechanical sort of voice came from the chest;

> Voice Activation Required.

> VRC / Voice Recognition Protocol activated.

> Access confirmed…

> Hello, Seressa Wraiven, Strongest Pair!

 

— was a reference to Marvel’s, Thor Ragnarok “Strongest Avenger” Scene

 


“Looking for a Seressa Wraiven, are you? Well, found her you have..”, she said a bit uncharitably.

 

— Yoda, from Star Wars.

 


Mad Hatter

 

— the fictional character in Lewis Carroll’s 1865 book “Alice’s Adventures in Wonderland “

 

 

 
 

Önemli olan..

Timeline:

Dimwoods’da görevleri sona eren Bremorel ve Thomas, Serenity Home’a geri dönerler. İlgili mercilere gerekli raporları verdikten sonra, kendi hayatlarını kurma vaktinin geldiğini düşünür ve geçmişin geleceğe emanet ettiği bir sevgiyle evlenmeye karar verirler.

Bu hikaye
Evim yok..“tan yaklaşık üç hafta sonra yer alır..

 

 

Morel abla.. Morel abla geldi!”, diye heyecanla fısıldar çocuklardan biri.

“Hade lem ordan”, diye dalga geçer diğer bir çocuk. “O bi izci onbaşısı.. Buralara gelmiyo o artık.”

“Ne fiskos yapıyonuz siz?”, der üçüncü çocuk. Bu on bir yaşlarında bir kız çocuğudur.

“Morel abla geldi demin. Gözlerimle gördüm.” der aynı heyecanla birinci çocuk.

“Niko haklı.”, der küçük kız. “O artık gelmiyo buralara ki. Ayrıca ona ‘Morel’ demesen iyi olur. Onun adı ‘Bremorel’.”

“Niye ki?”, diye sorar birinci çocuk.

Adı Niko olan ikinci çocuk, birincisine esefle başını sallar.

Küçük kız ise ilk çocuğa küçümser bir ifadeyle bakar.

“Ona ‘Morel’ diye sadece Efendi Thomas hitap edebilir. Hiç bişi bilmiyo musun sen?”

“Bilmem!”, der şaşkın ve pek de bir şey anlamamış bir şekilde birinci çocuk. Sonra frensiz bir şekilde devam eder, “Geldiğini gördüm, ‘Morel abla..’, diye yanına koştum. Bana gülümsedi ve saçlarımı karıştırdı.”, der, ve delil kabilinde dağılmış koyu kumral saçlarını işaret eder, yüzünde hayran olmuş bir ifadeyle.

Niko ve küçük kız birbirlerine bakarlar.

“Yalan söylüyo bence.”, der Niko omuzlarını silkerek.

“Evet, bence de.”, diye Niko’yu onaylar kız. Sonra, aralarında en küçüğü olan birinci çocuğa döner ve yumruklarını beline dayamış bir şekilde, “Kalben. Yalan güzel bişi değil.. Yalan söylememelisin.”, der kaşları çatılı bir şekilde.

“Ben yalan söylemiyom, tamam mı?”, diye hışımla cevap verir küçük Kalben.

“Bence de Kalben yalan söylemiyor..”, der yumuşak bir ses.

Üç çocukta yerlerinden sıçrar ve arkalarını dönüp baktıklarında, karşılarında İzci Onbaşı Bremorel’i bulurlar.

“Merhaba Niko, Merien..”, diye gülümseyerek diğer iki çocuğu da selamlar İzci Onbaşı Bremorel.

“Efendi Thomas’ı arıyorum ama kendisini bir türlü bulamıyorum. Her nasılsa olduğunu söyledikleri yere gittiğimde, herkes bana ‘az evvel ayrıldı’ diyor. ‘Sanki benden kaçmaya çalışıyor’, diyeceğim ama, bunun için artık çok geç olduğunun kendisi de farkına varmış olması lazım..”, der Bremorel, hafif mutlu, hafif muzır ve çok hafif de pembeleşmiş bir yüz ifadesiyle.

Kalben önce Niko ve Merien’e ‘Yaaa, ben size dediydim’ bakışı atar, sonra sesini alçaltarak konuşur, “Efendi Thomas, Demos babamızın kaybından dolayı hala çok üzgün. Bizde öyleyiz. Demos babamızı çok severdik.. Ama sizin adınızı da ağzından hiç düşürmüyor. Sanırım sizi çok sev—”, diye devam ederken, son kısmından dolayı Merien’den içi tehdit dolu bir dirsek yer.

Küçük Kalben neden dirseği yediğini biraz geç anlar. Yüzü kıpkırmızı kesilir ve yere bakarak devam eder, “Şu anda da Tapınağın altındaki karanlık lahitlerde, Demos babamız için dua ediyor.”, diye mırıldanır.

“Anlıyorum..”, diye, daha çok kendi kendisine söylenir, izci kız.

Sonra, “Teşekkür ederim genç efendi Kalben, bir izci onbaşı’ya yol gösterebilecek kadar bilgesin.”, der, küçük çocuğun yine saçlarını dağıtır ve kendisinin de çok iyi bildiği Serenity Home yetimhanesinden ayrılır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bremorel sessizce uzun, sığ aralıklarla yerleştirilmiş meşalelerden dolayı loş kalmış merdivenlerden aşağı süzülürken ister istemez Themalsar harabelerinin altındaki zindanları hatırlar ve içi ürperir. Kuzeni Laila gibi kendisi de hiçbir zaman lahitlerden ve mezarlıklardan hoşlanmamıştır ve bunun sebebi ikisi için de muhtemelen aynıdır; ikisi de çok sevdikleri birilerini, çok küçük yaşta kaybetmiştir ve lahitler ve mezarlar her ikisine de kayıplarını hatırlatır..

“Daha ne kadar oyalanacaksın o merdivenlerde?”, diye bir ses yankılanır aşağıdan.

Bremorel istemsizce irkilir ve hafif kaşlarını çatar..

..ama devamını getirmez.

Aynı sessiz adımlarla aşağı kadar iner ve karşısına çıkan büyük, ağır, çift kapının aralanmış yarısından içeri girer.

İçerisi, olacağını sandığı kadar soğuk değildir ama Bremorel yine de üşüdüğünü hisseder. Girdiği yer, bir oda değil, kocaman, mağara gibi bir yerdir ve içi sıra sıra dizilmiş lahitlerle doludur.

Bremorel, işin içinde görmek istediği genç adam olmasa, ‘buraya asla inmezdim’, diye geçirir aklından. Sonra mağaranın sonundaki lahite, ve onun yanında oturmuş, sırtını ve başını duvara vermiş, gözleri kapalı gence yaklaşır.

“Saklanmak için güzel bir yer bulmuşsun kendine.”, der Bremorel.

“Sanırım bütün gün beni arayışından ve bulamayışından bu sonuca varman biraz doğal.”, der Thomas, gözleri kapalı olduğu halde.

Bremorel bir süre, sakin bir şekilde yerde oturan adamı seyreder, sonra derin bir nefes alır, ‘buraya kadar indim zaten..’, der gibi o da yere, genç adamın yanına oturur ve sırtını duvara verir..

“Umuyorum ki bu bir çeşit senin benden öç alman değildir.”, diye hafiften hayıflanır izci kız.

Thomas gözlerini açar.

“Aaaa hayır, Morel. Aklı başında hiç kimse Bremorel Songsteel’den öç almaya kalkmaz.”

“Bu bana ilk defa ‘Bremorel’ diye hitap edişin.”, der kız şaşırmış bir şekilde.

“Muhtemelen de sonuncusu olacak. Ben.. ben Morel’e vuruldum.. Sadece onu sevdim.. Ve sadece onu istedim çünkü herkesin bildiği Bremorel ile benim Morel’im arasındaki farkı bir ben biliyorum.”, der Thomas ciddi bir şekilde.

 

“Bremorel, canı ve kanıyla Serenity Home ve onun halkına ait olabilir.. Ama Morel ve onun kalbi; bunlar sadece benim. Bundan daha güzel ve daha özel ne olabilir?”

 

Fevkalade sade, bir o kadar da içten söylenmiş bu kısa cümleler, Bremorel’in içinde, derinden bir şeylerin kıpırdamasına sebep olur. Genç izci kız, boğazına bir şey takılmış gibi yutkunur ve içi lahit dolu bu mağaramsı yerin loş olmasından dolayı müteşekkir olur zira gözlerinin buğulanmasına engel olamaz.

Morel kendisini asla gözü puslu yada sulu gözlü biri olarak bilmezdi, nevarki yanında oturan bu adam, her karşılaştıklarında onu kendisiyle yeniden tanıştırıyor gibidir.

Bu yeni duygular Morel için ürkücü, hatta dehşet vericidir. Ama bir o kadar da hayret, hayranlık, merak ve.. adını koyamadığı, koymak istemekten çekindiği başka şeyleri de harekete geçirmektedir.

 

“Bu cümleleri yıllar önce bana söylemiş olsaydın, bu kadar beklemene gerek kalmazdı”, diye gülümser Bremorel.

“Yıllar önce ben sadece dilsiz ve ürkek bir çocuktum. Sen önceleri öylesine ateşli ve yakıcı bir kızdın ki.. Sonraları ise ateş gibi yakan bir izci oldun. Ben ise aynı ürkek ve dilsiz çocuk olmaya devam ettim ve o zaman anladım; ortada bir beraberlik olmasını istiyorsam, aramızda bir şekilde bir ‘denk’liğin de olması gerekiyordu. Sanırım bugün Yetkili Tapınak Muhafızı oluşumu sana borçluyum.”, diye sessizce cevap verir Thomas.

“O zamanlar gösterebildiğim tek cesaretim, senin peşinden gitmekti. Korktuğum şey ise dönüp beni tekrar hastanelik etmen de değildi zira bunu zaten göze almıştım. Korktuğum şey, dönüp bana ‘kes artık şunu’ demen di..”, diye de daha kısık bir sesle devam eder.

“Canını yaktığım hiç kimse geri gelmedi bana.. Senin dışında.. Sırf bu yüzden sana, ‘kes artık şunu’ demezdim.”, der Bremorel sessizce. “Başlarda benden öç almak istediğini düşünmedim değil, ama bu düşünce fazla yer etmedi her nedense.”

“Neden?”, diye sorar Thomas. “O zamanlar sıska bir çocuk olduğum için mi?”

“Hayır.”, der izci kız ve başını hafifçe sallar.

“Ben de sıskaydım o zamanlar. İnsan bir şeyi kafasına koyunca, boy, kilo, cinsiyet.. pek az şey ifade ediyor. Gözün yeterince kara ise ve işin sonunda canının kati olarak yanacağını biliyor olmana rağmen bunu göze aldıysan, her şeyi yapabilirsin. Ama sen benim peşimden öç almak için gelmiyordun. Niyeti kötü olan, nadiren bunu kendi yüzünden saklayabilir. Sen.. Sen efendiydin. Sakindin. Akıllıydın. Ve hep kendinden ağır kitapların vardı yanında. Onlara, beni takip ederken daha sıkı sarılıyordun ve bunu, benim onlara bir zarar vereceğimden korktuğun için de yapmıyordun.. Bunun sebebini ben de tam olarak anlamamıştım o zamanlar. Sadece iç güdüsel bir şeydi.. Ya da kızlara özel bir farkındalık.. Geri dönüp baktığımda bunu daha net görebiliyorum, çünkü karşılaştıkları ilk günden beri prensese bizim salak Udoorin’de aynı bakışlarla bakıyordu.. Tıpkı Inshala’nın, Efendi Aager’e baktığı gibi..”, diye konuşur Bremorel, anca duyulur bir sesle.

“‘Özlem’, ‘arzu’, ‘can atma’ ve.. ‘sarılma’ isteği.. Aralarındaki tek fark, Inshala, Efendi Aager’i çok daha saf, aklı karışık, sebebini anlayamadığı müthiş bir merak ve.. vahşice bir ifadeyle seyrediyordu.

Themalsar’da onun yüz ifadelerini seyretmek, tecrübe ettiğim en ürkücü şeylerden biriydi!”, diye mırıldanır hayretle.

Sonra, kendisine hakim olamaz ve ekler, “Kim Efendi Aager’e sarılmak ister ki?”

“Belli ki, Inshala.. Her kilidin bir anahtarı vardır. Efendi Aager’inkisi de Inshala’ymış.”, der Thomas, sessizce gülümseyerek.

 

Genç adam geçmişe dönüp baktığında, yanında oturan kızın onun hakkında fark ettiği bu ayrıntıya hayret eder zira her kızı gördüğünde elindeki kitaplara daha sıkı sarıldığının kendisi bile farkında olmamıştır.

 

“Yüzünde de hep aynı ifade vardı.”, diye devam eder Bremorel. “Korkutucu değil, ama bir açıdan ürkütücüydü.. En azından o yaştaki bir kız çocuğu için.. Kim birisine devamlı aynı ‘çarpılmış’ ifadeyle bakabilir ki?

Neden sonra anladım, bu senin, kendine mani olamadığın ve kontrolsüzce yaptığın bir şeymiş. Ne zaman biri yanına gelip, ‘Bremorel döndü’, dese o ifade peyda oluveriyordu yüzünde.

Bunları söylüyorum çünkü son bir hafta on gündür aklımda hep aynı soru var; ‘Neyi bekliyoruz o zaman?'”, diye sorar Bremorel, istemsizce duygulanmış bir sesle, zira onun gözünde bu genç gerçekten ‘biraz kaçıktır’ ve..

..gerçekten de onu sevmektedir.

..ve belli ki Bremorel kilidinin anahtarı da Thomas’dır. Genç adam, çocuk yaşta o kilitle uğraşmaya başlamış, yıllarca çabalamış, didinmiş, kendi eksikliklerini, zayıflıklarını ve korkularını aşmış ve büyük bir sabır ve daha da büyük bir sebatla cebelleştiği kilidi en sonunda, onu kırmadan, zedelemeden ve incitmeden açmayı başarmış ve ardındaki Morel’e ulaşmıştı..

 

‘Ben Bremorel.. Artık değilim..’, diye geçirir genç kız içinden kati bir kararlılıkla.

 

‘Ben MOREL’im!’

 

..ve huysuz geçen hayatında bir ilki gerçekleştirir; olduğu kişiyi değil, olması gereken, ama yıllarca bastırılmış aslî kişiliğini ve kendisini bu mutlu gerçeğe ayıltan genç adamı sahiplenir..

 

“Efendi Demos’u daha yeni kaybettik. Hemen ardından bir düğün olması biraz..”, der Thomas ama gerisinde ne diyeceğini bilemiyormuş gibi öylece kalır.

“Hayır, Thomas. Efendi Demos’u ‘daha yeni’ kaybetmedik. O öleli neredeyse bir ay geçti ve şu anda Yetkin Tapınak Muhafızı sensin. Senin işin ‘hayat’la. Ölümle değil.. Sana yukarıdakilerin ihtiyacı var, aşağıdakilerin değil. Aşağıdakiler için hiçbir şey yapılamaz artık..”, der Bremorel, kendisinden beklenmedik bir sesle; yumuşak, anlayışlı, sevgi dolu.. ama kararlı.

Thomas yaslandığı yerden doğrulur ve daha altı yaşındayken vurulduğu kıza, sanki onu ilk defa ve yeniden görüyormuş gibi bakar.

“İzcilerin felsefeyle uğraştıklarını bilmezdim.”, der Thomas, hayran bir gülümsemeyle.

“İzciler kadar yalnız, ölüm ve hayatı iç içe yaşayan, tek başlarına ormanda yıldızları seyrederken düşünen kaç kişi vardır sence?”, der Bremorel ve Thomas’a kırık bir ifadeyle karşılık verir.

Sonra yerinden kalkar ve Thomas’ın önünde dizlerinin üstüne çöker ve son derece ciddi ve bir o kadar da yakıcı gözlerle genç adama bakar.

“Ben.. ben kolay biri değilim, Thomas.”, der Bremorel, haşin ve acımasız bir sesle. “Değiştirmesi çok zor, kemikleşmiş bazı kötü huylarım var. Kızdığım zaman gözü dönen biriyim ve çoğunlukla da kızgınım.. bir şeylere.. her şeye.. Bütün bunlara rağmen beni yine de istiyor musun?”

Thomas, önünde duran kızın yüzünü, her ayrıntısıyla zihnine kazımak istiyormuşcasına uzun bir süre sessizce seyreder.

Neden sonra ona benzer bir ciddiyetle cevap verir.

“Tespitlerinin tamamında doğrusun, Morel. Ama asıl önemli olan şeyi gözden kaçırıyorsun..”

Bremorel, Thomas’a biraz hayret, biraz da kırılmış bir ifadeyle bakar ve kendisinin bu gence acımasızca söylediği onca sözü hatırlar.

İçinden, ‘Bunu hak ettim, sanırım.’, diye geçirir.

Dışından ise, “Nedir gözden kaçırdığım şey?”, diye sorar.

“Gözden kaçırdığın şey..”, der Thomas sevdiği kıza..

“..Bütün bunlara rağmen, sen beni istiyor musun?”

 

 


Morel Songsteel, Thomas Dimwood’u ‘ister’ ve ertesi akşam, gün batımına yakın, mütevazi bir düğün ile evlenirler.

Nikahlarını Efendi Argail Smitefast kıyar.

Morel’i Thomas Dimwood’a, amcası ve Laila’nın babası Darien Darkmaine, gözyaşları eşliğinde teslim eder.

Şahitler arasında Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman ve İzci Efendisi Moorat Maelstrom’un yanı sıra, Şerif Standorin Shieldheart, İzci Efendisi Davien Hart ve Efendi Nibletyne Tinkerdome da mevcuttur. Nikahı takip eden törene Serenity Home halkının neredeyse tamamı, bir çok izci, dwarf, gnome ve wood elf katılır..

Düğüne katılamayan sadece bir kaç kişi vardır ama onlar arasında Bremorel sadece sevgili kuzeni Laila’nın eksikliğini hisseder.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bremorel, Thomas’la neredeyse altmış yıl hararetli, gürültülü, ateşli, sevgi dolu ve..

..mutlu bir beraberlik yaşar.

 

Bu uzun yıllarda bir çok çatışmaya katılırlar. Bunların en sonuncusu olmasa da, en büyüğü Serenity Savaşı (War for Serenity) savaşı olacaktır.

Giriştikleri her mücadelede ise sadece iki değişmez olacaktır. Birincisi, her zaman başkalarının hayatları için kendi hayatlarını ortaya koyacakları, diğeri ise, giriştikleri her mücadelede beraber olacaklarıdır zira evlenirken bir birlerine verdikleri söz budur.

“HAYATTA BERABER, SAVAŞTA BERABER, ÖLÜMDE BERABER!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Altmış yıl sonra, yaşı geçmiş Thomas gözlerini dünyaya kapadığında ardında bıraktığı huysuz, inatçı, asabi, belalı, güzel ve kendisinin bile farkında olmadığı kadar da içli olan kız, aynı dik kafalılıkla, altı yaşından itibaren peşinden ayrılmayan adamı sonuna kadar kalbinde taşıyacaktır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Thomas’ın ölümü üzerinden iki yıl ve bir kaç gün geçmiştir. Seksen küsür yaşındaki yaşlı izci, gecenin bir yarısında zorlukla zırhını ve iri kılıcını bürünürken cılız, titrek bir sesle söylenir;

“Bugün beni bıraktığın yaştayım, Thomas. Bana beni bırakmayacağını söylemiştin. Bana, ‘Hayatta beraber, savaşta beraber, ölümde beraber’, yemini ettirmiştin, ben de bunu kabul etmiştim. Hayatta, istediğimden daha azını beraber olduk ama olsun. Savaşta da beraberdik..”

“Peki ya sonrası?”

 

Yaşlı izci bir an durur, zira altmış yıl önce, Themalsar dönüşündeki şölen gecesini hatırlar ve kırık, yaşlı gözlerle gülümser. Ve tıpkı o gece olduğu gibi, birden yüzünde haşin ve kararlı bir ifade belirir.

 

“Sen benimle dans etmezsen, ben seninle ederim..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Morel Songsteel o gece, son bir kişisel görev için Dimwood’a yola çıkar..

 

 


 

 

 
 

Evim yok..

Timeline:

Dimwoods’daki wood elf köyü
(Tel’Shee dim’Ora) tekrar inşa edilirken,
Serenity Home’dan öncü destek gönderilir;
Bremorel Songsteel ve Thomas Dimwoods.

Ortak geçmişin doğurduğu bu iki insan, farklı kişilikler olarak kendilerini ortaya koymuşlardır. Kendilerini hedef alan baskınları farkındasız bir şekilde ortadan kaldıran çift, hedeflerine varmışlar ve elflerin köylerini müdafaası için gerekli eğitim ve önlemler konusunda talimatları verirken, iki farklı haberci, iki farklı yere gelir.

Bunlardan biri Bremorel ve Thomas’ın bulundukları wood elf köyüdür. Diğeri ise Serenity Home kasabasında bulunan karakol binasıdır.

Bu hikaye
Düş Kapanı“ından hemen sonra başlar ve
Birthright (18+)“ın ikinci yarısının geçtiği tarihlerde biter..

 

 

Sence tekrar gelecekler mi?”, diye sorar genç adam.

“Sence yarın güneş doğacak mı?”, diye acı bir şekilde cevap verir yanında duran genç kız.

Aradan sessiz ve gergin bir dakika geçer. Kız genç adama bakmaz. Ama anca duyulur bir sesle, “Özür dilerim..”, diye hafif bozulmuş bir ifadeyle ekler.

“Ben özür dilerim..”, der genç adam, temkinli bir şekilde.

 

Ormanda geçirdikleri en son baskının akşamında aralarında geçen konuşmadan sonra, iki gencin iletişimi gitgide kasılmış ve gergin bir şekilde kalmıştı. Thomas Dimwood konuşmasını büyük bir beklentiyle bitirmiş, ancak iş tam olarak da o noktada sona ermişti zira İzci Onbaşı Bremorel, genç adamın niyetini reddetmemiş, ancak herhangi bir şekilde de onaylamamıştı.

İş öylece doruk noktasına varmış ve.. o kadar!

 

Kötü yazılmış bir aşk hikayesi gibiydi..

 

Ondan sonraki iki gün boyunca da izci kız baskınlara karşı ‘önlem’ bahanesiyle devamlı ve Thomas’dan olabildiğince uzakta iz sürmüş, akşam olunca da önden kamp kurmuş, sessizce kuru bir şeyler atıştırmış ve genç tapınak muhafızı kampa geldiğinde kızı çoktan uyumuş olarak bulmuştu.

Thomas, genç yaşından beklenmeyecek, sabırlı bir mizaca sahipti. Sırtındaki yaraya rağmen, bilinçli bir şekilde gün boyunca bir oraya, bir buraya koşup, parmağını kıpırdatamayacak kadar kendisini yorup, sonra da sızıp kalan kıza bakar. Biraz hüzün, biraz umut, biraz da, bastıramadığı, tedirgin bir heyecanla kızın, sarındığı battaniyenin altından kurtulmuş simsiyah saçlarını seyreder.. İçinden ona karşı bir hiddet hissetmek için herhangi bir çaba sarf etmez. En nihayetinde, olduğu ahmak gibi yıllarca, kız her kasabaya döndüğünde onu sessizce, edepli bir mesafeden, ama görünür bir şekilde takip etmemiş miydi? Kendisi kararını on beş yıl önce, daha altı yaşındayken vermişti. Kızın da ‘cevabını’ vermesine müsaade edecekti.

‘Evet..’, diye düşünür Thomas, ‘..cevabını!’

Çünkü Morel kararını çoktan vermiştir. Morel kararını asla geciktiren biri olmamıştır.. Sadece cevabını hemen vermemeyi tercih eden biridir, o kadar.

“Bana ‘hayır’ demek için onun da aynı on beş yılı olmasa da, en az on yılı vardı.. Birkaç gün daha bekleyebilirim.”, diye sesli bir şekilde düşünür genç adam.

 

Ya da bir on beş yıl daha..

 

Kalın, çelik kenarlıklı kalkanını çıkartır, kızın yakınındaki bir ağaca yaslar. Sonra sırt çantasının kayışlarını çözer ve onu da kalkanının yanına bırakır. Ardından hiç vakit kaybetmeksizin boynundaki kutsal simgesini avuçlar, bulundukları soğuk kamp yerinin çevresindeki muhtelif yerleri parmağı ile gösterir ve her işaret ettiği yerlere bir büyü yapar; bu, bir çok yaratığın yaklaşması halinde onu uyaracak bir büyüdür.

Sonra yavaşça eğilir, sırt çantasına topak halinde bağladığı kendi battaniyesini çözer, bundan dolayı yiyeceği potansiyel azarı, omuzlarından birini silkerek bir kenara atar, ve onu da kızın üstüne örter.

Thomas kalın yük kemerinin halkasından, ağır, zincirli gürzünü çıkartır ve olabildiğince sessizce yere oturur, sırtını kalkanına verir, altı yaşından beri her gece yaptığı gibi dua eder.

Ve her gece yaptığı gibi, bu huysuz, inatçı, asabi, belalı, güzel ve kendisinin bile farkında olmadığı kadar içli olan kızı da duasına dahil eder.

 

Ertesi sabah uyandığında kızın çoktan gitmiş olduğunu görecek, kendi battaniyesinin de katlanmış, yuvarlanmış ve sırt çantasına bağlanmış olarak bulacaktır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tel’Shee dim’Ora’ya varmalarından sonra Morel kendisini tamamen işine vererek bir şekilde ulaşılmaz hale getirmiş, gün boyunca, aylar öncesi baskında yok olan köyden geride kalanlara pratik iz sürme, ok atma ve kılıç kullanmanın yanı sıra, köyün etrafında, içi sivri kazıklarla dolu, kalıcı bir hendek, yüksek, kalın odunlardan oluşan rampalı, setli ve katlı duvar yapımı konusunda talimatlar vermişti. Bunun dışında olabilecek her türlü izci tuzakları, kazıklı çukur ve özellikle büyük ‘hayvanlara’ uygun kamufle edilmiş kapan yapımını, uygulamalı bir şekilde göstermişti.

Bu esnada Thomas’da boş durmamış, uygun gördüğü elflere temel büyü tekniklerini göstermiş, onlar çalışırken, Morel’in yaptırdığı yüksek duvarları, büyülerle desteklemekle vaktini geçirmişti.

Her gün, sabahtan akşama kadar köy halkı, durmaksızın çalışmış iki hafta gibi kısa bir sürede ortaya tam anlamıyla etrafı tuzaklarla çevrili, büyülü, dev bir kirpiyi andıran köy ortaya çıkmıştı!

Evet, hiç şüphesiz bu köy, eski elf köyü kadar güzel değildi. Ama Orkenlerin tekrar gelmesi halinde, burayı tekrar savunmasız bulamayacakları da kesindi..

Yapılan tüm hazırlıkların sınanması ise çok sürmemişti.

On altıncı gün, genç bir haberci koşarak gelmiş ve köy alarmı verilmişti.

Orkenler tekrar geliyorlardı.

Ancak bu sefer küçük bir grup değil, sekiz müfreze olarak gelmekteydiler.

Elflerden hiçbiri, neden Orkenlerin hedefi olduklarını sorgulamamış, homurdanmamış, söylenmemiş, hepsi kendilerine tayin edilen noktalara gitmiş ve köylerini korumaya kararlı bir şekilde bekleyişe geçmişlerdi.

Orkenler de onları fazla bekletmemişti. Hiç şüphesiz daha erken ve yine köyü hazırlıksız yakalamayı ummuşlardı, ancak azımsanmayacak kadarı hazırlanan tuzaklarda ya ölmüş, ya da yürüyemeyecek hale gelmişti.. Bunu takip eden günlerde ise ilerlemeleri temkinli bir sürünüşe dönüşmüştü.

Köyden ayrılmasına izin verilen tek kişi ise Morel olmuştu. İzci kız, Orkenler yaklaştıkça, her an bir yerlerden çıkmış, bir tanesini öldürüp ya ormanda kendisini kaybettirmiş, ya da kendisini kovalayanları tuzaklara yakalatmıştı.

Bazen de, ormanın içinden sadece bir ok fırlatmış, bir can almış ve ortadan bir hayalet gibi kaybolmuştu.

Ve o her gittiğinde, bir kişi onun gidişini seyretmiş, aynı kişi onu dönüşünde de sessizce karşılamıştı.

Aradan geçen tek taraflı ve ızdıraplı dört günlük bekleyişten sonra Orkenler köyün etrafında belirmişlerdi.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Sen neden özür diliyorsun ki?”, diye acı ifadesinden ödün vermeksizin sorar Bremorel.

“Özür diledim çünkü seni istemediğin bir duruma soktum ve her sana bir şey sorduğumda, senin asabiyetini tetikliyorum.”, diye sessizce cevap verir Thomas.

İzci kız, elindeki pis paçavrayla her bir yanına sıçramış Orken kanını silerken, “Asabiyetim için sana ihtiyacım yok..”, der, olduğunu sandığı kadar yorgun bir sesle.

Elflerle beraber günlerdir bu duvarları aşmaya çalışan Orkenlere karşı canlarını dişlerine takarak savaşmışlar, Orkenlerden çok can almış olmalarına rağmen, hayvanlar bir türlü geri çekilmemişlerdi. Belli ki son adama kadar saldıracaklardı.

Bu gün ise özellikle yoğun çatışmalar zinciriyle geçmiş, her yer kan ve daha beteriyle kaplıydı ve Orkenler şu an bulundukları nokta hariç, saldırabilecekleri diğer bütün duvarlara tırmanmaya çalışmışlardı. Kayıpları çok olmuştu, ama sebep oldukları kayıplar ise çok daha fazlaydı; elflerin üçte biri şu anda kutlu sahillerine, son yolculuklarına çıkmışlardı..

“Bu doğru..”, diye mutsuz bir şekilde tasdik eder genç tapınak muhafızı. “Öyle görünüyor ki bana hiç ihtiyacın yok.”, diye de daha sessiz bir şekilde ekler.

“Israrlısın..”, der Bremorel, Thomas’la durduğu kalın duvarların arkasındaki rampada.

“..bir o kadar da aptalsın!”, diye bitirir izci kız.

Thomas, Bremorel’e öylece bakar.

“Bu.. bu biraz ağır oldu sanki.”, diye bozulmuş bir sesle mırıldanır.

“Bu, yumuşatılmış hali. Ve benim asgari standartım..”

“Peki.. sanırım bundan dolayı.. sevinmeliyim?”

“Ortada sevinilecek pek bir şey yok, Tapınak Muhafızı. Etrafımız sarılmış durumda ve ne kadarını kesersek keselim, geri çekilmeyecekler. Elfler tahminimden bile daha mukavemetli çıktılar. Burası bir insan köyü olsaydı, birinci gün yenilmiş olurduk.. ve bunların neredeyse hiç birinin en temel silah eğilimleri dışında herhangi özel eğitim görmüşlüğü bile yok çünkü asıl savaşçılarını önceki baskında kaybettiler..”, der Bremorel, duvarın öbür tarafındaki karanlığa bakarak.

“Evet. Yaklaşık üç ay önce. Ama biz bundan bahsetmiyoruz, öyle değil mi?”, der Thomas. “Her nasılsa konu benim aptallığıma geliverdi..”

“Sana herhangi bir konuda ihtiyacım olabileceğimden dolayı mı, duymayı beklediğin cevabı istiyorsun?”

“Sen bir izcisin, Morel.”, der Thomas basitçe. “Teknik olarak hiç kimseye ihtiyacın yok!”

Bremorel kaşlarını çatar. Tapınak muhafızı sadece lafı ağzından almakla kalmamış, onu kendisinin ifade edebileceğinden çok daha isabetli söylemiştir.

Belki de tapınak muha— Thomas!.. Thomas sandığı ya da çocukça bir şekilde olmasını istediği kadar aptal değildir!

“Günlerdir kararımı bekliyorsun.. Halbuki, bir cevabımın olmayışı bile senin için başlı başına bir cevap olmalıydı.”, der Bremorel sıkılmış dişleri arasından. Kız bunu söylerken neden dişlerini sıktığını tam olarak kestiremez. Sadece sıkar.

“Hayır.” der Thomas.

“Hayır?”

“Hayır..”

“Ne demek, hayır?”, diye harlar Bremorel bir anda.

“Bayaa, hayır işte. Sessizliğin kararın değil. Sadece boyun eğmek istemeyişinin inadı. Kararını çok önceden vermiştin zaten. O yüzden yıllardır senin peşinden gelmeme izin verdin. Biliyorum çünkü peşinden gelen tek kişi ben değildim. Sadece ‘kalan’ tek kişi benim. En başından beri olduğu gibi.. Ve bu ‘müsamahanın’ sebebi de sadece durumumun sana eğlenceli ya da komik gelişinden kaynaklandığını sanmıyorum. Hiçbir şey o kadar uzun bir süre komik gelemez ve sen de hiçbir zaman o kadar acımasız olmadın.. Ya da sadece ben senin kişiliğini tamamen yanlış anladım..”, der Thomas omuzlarını silkerek.

İzci kız, kıpkırmızı bir suratla genç adama döner ve “Boyun eğmek mi? Sana mı?”, diye şiddetle tıslar.

Thomas buna uzun bir süre cevap vermez. Sadece gözleri alev almış kıza bakar.

“Benimle her konuda dalga geçtin ve ben bunlara fazla sesimi çıkarmadım çünkü gerçekte söylediklerinde ciddi olmadığına inandım. Ama beni şu anda itham ettiğin kadar seviyesiz olabileceğimi gerçekten düşünüyor olamazsın, Morel. Öyle görünüyor ki asabiyetin seni gerçekten kör etmiş. O kadar ki, kendi hislerine, kendi duygularına boyun eğmek bile seni rahatsız eder hale gelmiş. Kendine zulüm etmen senden çok beni yakıyor ve sen bunun farkında bile değilsin. Ama olsun. Sen olduğun sürece göz yummaya razıydım. Sana seni sevdiğimi söyledim çünkü bunu söylemeye korktuğum kadar can da atıyordum. Ama sen bana dürüstçe bir ‘hayır’ bile diyemedin. Bari yakarken dürüst ol..”, der hiddetli bir sükunetle Thomas, sonra arkasını döner, rampadan iner ve gecenin karanlığında kaybolur.

Bremorel olduğu yerde, feci bir tokat yemiş gibi öylece, kıpırdamadan kalakalır.

Thomas..

Yıllar önce yanlış bir anlaşılmadan dolayı saldırdığı, bunun sonucunda da kafasını kırıp hastanelik ettiği Thomas.

Yıllarca, evinin yolunu kaybetmiş bir kedi yavrusu gibi onu peşinden takip etmiş olan Thomas.

Yol boyunca dalga geçmesine rağmen insanüstü bir sabır göstermiş olan Thomas.

Ve yol boyunca defalarca onu iyileştirmiş, defalarca hayatta tutmuş olan Thomas..

En sonunda kırmayı başarmış mıydı çocuğu?

Bremorel beklediği hiçbir tatmini hissetmez zira böyle bir niyeti de, amacı da olmamıştı.

“Öyle görünüyor ki, yıllar benim salaklığımdan hiçbir şey azaltmamış. O zaman hiddetimle davranmış ve çocuğun kafasını kırmıştım. Yine hiddetimle davrandım ama bu sefer çocuğun tamamını kırdım!”

Birden aklına daha birkaç hafta önce gerçekleşen bir başka olay gelir..

 

Bremorel, elinde çeliği buzla kaplanmış kocaman kılıcıyla Merisoul’a acımasızca bakmaktadır. “Farkındasın değil mi? Seni şuracıkta öldürsem kimsenin haberi bile olmaz, seni küçük şırfıntı!”

Bremorel’in gözleri manyak bir ateşle yanmaktadır.

“Sana iyi niyetle gelmiş genç, bakir bir erkeği herkesin içinde kaba gücünle yerden yere vurarak rezil ettin. Sonra da onu başından savdın. Sen onu bitirmekle kalmadın. Sen onu kırdın! O artık adil bir av..”, diye mırıldanır Merisoul, yüzükoyun tüttüğü yerden.

“Ben onu kırdım çünkü sırf beni dansa kaldırdığı için havalara girdi. Ben kolay lokma değilim ve aradan geçen yıllar ona bu dersi öğretmemiş belli ki.”, diye burnundan solur Bremorel.

“Belli ki..”, diye onaylar Merisoul, kıvrandığı yerden. “Senin kolay lokma olmadığını herkesin bilmesi çok önemli olmalı. Kaç yaşındasın sen, sekiz mi?.. Ama dert etme. Ona dokunduğumda olay benim için bitmişti zaten..”, diyerek avucunu açıp Bremorel’e gösterir.

Bremorel önce kuşkuyla, sonrada şaşkınlık içerisinde Merisoul’un avucuna bakar. İblisin yanmamış neredeyse tek yeri avucunun içidir ama orada da stilize edilmiş gülü andıran bir mühür vardır. Mühür hala turuncu, kor ateşle tütmektedir!

Bremorel kaşlarını çatar. “Nedir bu?”, diye sorar.

“Bu.. bu aşkın mührüdür. Bizden biri, gerçek aşkın koruması altındaki birine musallat olduğumuzda şanslıysak sadece yanarız ve bunu aylarca taşırız. Şanssızsak zehirleniriz ve günlerce, bazen de haftalarca yatalak kalırız.. Çocuk aşık, sen salaksın ve ben de faturasını ödeyen aptalım!”, diye inler Merisoul.

 

(hikayenin aslı için bkz. A Bard’s Tale II, “Bremorel”)

 

..ve Bremorel fena halde utanır zira o iblis bozuntusu şırfıntı haklıdır!

Hayatında belki de ilk defa kendi kendine sorar Bremorel.

Kime neyi ispatlamaya çalışıyorsun ki? Sana değer veren tek kişiyi defalarca kırmış olmanın ötesinde ne elde etmiş oldun?

Mutlu mu oldun?

Seni salak şey.

Mutluluk, kaybetmenin ödülü..

Kazanmanın değil!

 

Evet, iblis bozuntusu haklıdır ama tam olarak değil;

Çocuk gerçekten aşıktır, kendisi de tam bir salaktır, ama faturasını sadece Mersoul ödememiştir..

Bremorel, o gece yarı iblis kızla arasında geçen konuşmadan sonra yaptığı gibi yine gencin peşinden gidip onun gönlünü almak için yönelir.

“Bu sefer benimle dans etmesi gerekmeyecek. Ya da gerekecek. Bu ona kalmış. Ama benim olacak..”, diye kaşlarını çatmış, dişlerini sıkmış, haşin ve kararlı bir sesle hırlar.

Tam dönüp çocuğun peşinden gidecekken, karanlığın içinden, ormanın derinliklerinden bir çıtırtı duyar..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ve gece muazzam bir ateş inmesiyle aydınlanır..

Neredeyse yetişkin bir meşe ağacı boyundaki alev, dikine bir şekilde, karanlığı delerek gökten iner ve içinde sakladığı iki yüze yakın Orkeni ifşa eder..

Orkenlerden hayret, şok ve toplu acı sesleri yükselirken Bremorel bir elini kaldırır, sonra ani hareketle indirir..

“ŞİMDİ!”

..ve rampanın arkasında sessizce bekleyen yüze yakın elf, tek bir vücut şeklinde oklarını salar.

Oklar kalın ağaç duvarların üstünden, alevlerle aydınlanan gecenin karanlığında, daha çok inleyen bir hayaleti andıran, ürkütücü, ölümcül bir köprü oluşturur ve Orkenlerin ortasına dökülmeye başlar.

Elfler üç vole daha gönderir ve Bremorel’in ikinci bir işaretiyle dururlar.

İzci onbaşı, elini ağzına götürür ve keskin bir ıslık çalar.

Köyün ortalarından bir yerden, yaşlı bir elf kadın, kavisli bir boynuzu kaldırır ve üfler.

Boynuzdan derin, uzun, hüzünlü bir nota yükselir, yanmakta olan ve oklardan dolayı delik deşik olmuş Orkenlerin çığlıklarını aşar ve ormanda yankılanır..

Yaşlı elf kadın boynuzu defalarca üfler ve Orkenlere karşı asıl saldırı başlar..

Ormanın derinliklerinden, günlerdir saklandıkları, üstleri örtülü çukurlardan iki yüze yakın dwarf peyda olur ve Orkenlere arkadan saldırırlar.

 

Gün doğduğunda, ormanda ölü Orken dışında düşman kalmamıştır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Efendi Argail”, diye saygıyla selamlar Thomas, kendilerine doğru yaklaşan dwarfların başındaki yaşlı cüceyi.

Yüzünde geniş bir sırıtışla yanlarına yaklaşır yaşlı dwarf. Sağında ve solunda duran daha genç dwarflara bir dizi emirler yağdırır ve yaralı elflere yardım ve saldırı esnasında köyün zarar görmüş yerlerinin tamiri için dwarflar dağılırlar.

“Sen Tapınak Muhafızı Thomas olmalısın. Küçük Magellam senden hep iyi sözlerle bahsetmişti..”, der yaşlı Argail.

Thomas bir an afallar. Fevkalade yaşlı olmasına rağmen önünde bir dağ gibi duran dwarfın neden bahsettiğini anlamaz. Neden sonra ‘küçük Magella’nın, Yetkin Tapınak Muhafızı Lady Magella olduğuna ayılır ve boğazından ‘hırk’ diye bir ses kaçar zira hiç bir hayatta, hiçbir koşul altında kendisinin Lady Magella için bu ifadeyi kullanabileceğini düşünemez.

“Umm.. Evet, efendim.”, diye biraz daha afallar Thomas.

Arkasından Bremorel ‘fırk’lar.

“Ve İzci Onbaşı Bremorel..”, der Efendi Argail, “Benim küçük meleğim senin hakkında da az şey anlatmadı; bir karanfil kadar güzel ve acı, bir keçi kadar da inatçı..!”, diye ekler mutlu bir şekilde.

Bremorel kıpkırmızı kesilir!

Thomas ‘fırk’lamaz çünkü kurallar bunu gerektirir; kızlar erkeklere ‘fırk’lar, ama erkekler bunu yaparsa kıyamet kopar ve bu durumun adalet ya da mantık eksikliği ile de hiçbir ilgisi yoktur. Bu da genç Thomas’ın gerçekte ne kadar bilge olduğunun en belirgin göstergesidir.

“Planınız muhteşemdi, Efendi Argail. Ve bir saat gibi işledi..”, der Thomas.

“Saat gibi işledi, çünkü saati kuran siz ikinizdiniz. Ve harika iş çıkardınız. İzci Onbaşımız en başta onların kendisinden nefret edecekleri kadar canlarını yakmış olması, sizin tükenmekte olduğunuzu sandıklarında hiç düşünmeden saldırmalarına sebep oldu.”, der Efendi Argail daha da sırıtarak, sonra Bremorel’e dönüp, “Genç bayan, bir izci değilde bir müzisyen olsaydınız, sergilediğiniz performansı seyretmeleri için bütün Scowling Hills’i toplardım.”, diye açık takdirini gizlemeden söyler.

Bremorel çok çabalar.. ama başaramaz..

..ve yüzü daha da kızarır!

“Plan sizindi.”, diye mırıldanır, utanmış bir şekilde.

“Aslına bakılırsa planın siparişini veren Şerif Standorin’di. Yapan da ben değil, küçük torunum Dridges Motherswolfie idi. Ben sadece önden gidip, sağa sola emirler yağdırmanın dışında avazım çıktığı kadar bağırırken birkaç kafa kırıp önemli görünmeye çalıştım, o kadar!”, diye kıs kıs güler yaşlı dwarf.

“Ama Orkenlerin son saldırısında ‘açık kapı’ bırakılması, en başından beri düşünülmüş bir şeydi ve onun mimarı ise Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman idi.. Zeki ve kurnaz adam şu Yuleman..”, diye itiraf eder Efendi Argail.

“Ama neden?”, diye biraz afallar Bremorel.

Buna cevap, Efendi Argail’den gelmez.

Thomas sessizce konuşur.

“Çünkü Serenity Home’da bir hain var. Ve o her kimse, edindiği bilgiler sadece belediye konsül üyeleriyle paylaşılan bilgilerdi. Buraya gelirken bize yapılan baskınlar da birer tesadüf değildi. İkimizde o baskınlarda özellikle hedef alınmıştık..”

Bremorel istemsizce sırtının sızladığını hisseder ve yüzünde nahoş bir ifade belirir.

“Açık bırakılan nokta.. Neyi ispatlamış oldu ki?”, diye hırlar.

YULEMAN HER KONSÜL ÜYESİNE FARKLI BİR ‘ZAYIF NOKTA’ BİLGİSİ VERMİŞTİ..“, der Thomas aynı sessiz ama hüküm verir bir ses tonuyla..

Bremorel her şeyi anlar zira bu küçük ‘OYUN‘, gerçekte bir konsül üyesinin de ölüm fermanı olmuştur!

“Bu nokta kimindi?”, diye ister istemez sorar Bremorel.

Thomas ona söyler.

Bremorel hayretle ona bakar. “O salak mı?”

 

Şerif Standorin’in, kasabasının güvenliği söz konusu olduğunda şaka yaptığı asla görülmemiştir. Bremorel bunu, onunla katıldığı sayısız operasyonda, defalarca görmüştür ve şerifin haberi alması halinde, hiçbir tereddüt göstermeksizin, makam ve mevkilere bakmaksızın harekete geçecek ve işi kökünden halledecektir.

Bremorel bundan adı gibi emindir.

 

“Sizin için özel bir mesajım var, Tapınak Muhafızı Thomas.”, der Efendi Argail, birden ciddileşerek.

“Bunu size daha önce iletebilirdim, ama yapmamayı tercih ettim. Bundan dolayı beni anlayacağınızı umuyorum ve sizden özür diliyorum. Korkarım, bundan bir hafta önce, Serenity Home Tapınağı Baş Bekçisi ve benim çok eski dostum Efendi Demos Lightshand vefat etti. Yatağında ve mutlu bir şekilde. Bana gönderdiği en son mektupta bunu açıkça belirtti ve ardında küçük Magellam ve senin gibi iki tane yetkin muhafız bırakabildiğinden dolayı da ne kadar büyük bir coşku hissettiğini, uzun satırlarında defalarca ifade etti.”, der Efendi Argail, yüzünde kederli bir ifadeyle.

“Demos çok iyi bir insandı. Onun sayesinde birçok yetim ev sahibi oldu. Birçok genç eğitim gördü. Serenity Home onun sayesinde her zaman huzurla nefes aldı. Kaybı Scowling ve Elder Hills için bile büyük bir eksiklik olacak.”, diye devam eder Efendi Argail, gözleri dolmuş bir şekilde.

Thomas beti benzi atmış bir şekilde olduğu yerde kalakalır.

Bir kaç defa bir şeyler söylenmeye yeltenir, ancak ağzından herhangi bir ses çıkmaz.

Uzun, zarif ama güçlü parmakları olan bir el ona doğru uzanır ve gencin parmakları arasına dolanır.

“Bize biraz müsaade edin lütfen, Efendi Argail. Bugün Tapınak Muhafızı için oldukça yorucu bir gündü”, der Bremorel, olağan dışı yumuşak bir sesle. “Ve.. kendileri Efendi Demos’u pek severdi..”

“Tabii.. Tabii.. Sizi anlıyorum.. İşin gerisini bizim çocuklar halleder..”, der kısık bir sesle Efendi Argail.

 

Bremorel, dona kalmış Thomas’ı nazikçe alır, ve kendilerine tahsil edilmiş olan küçük köy kulübesine kadar götürürken, arkasından Efendi Argail’in çıldırmışcasına gürlediğini duyar.

“Lillias! Senin ne işin var burada? Jeina! Bu kızın Scowling Hills’den ayrılması yasaklanmıştı! En son bir yere gittiğinizde sizi Kuzey Tundra’lardan toplamıştık ve sen bunun çıkmasına izin mi verdin?!”

“O bir mahkum değil ki, dede. Ve kendisi küçük kız kardeşim. Arada bi şımartılmayı hak ediyor bence.. Ayrıca yaptığı havai fişeklere bayalıyorum ve onları madenlerde onu kitlediğiniz zindan da yapamıyor!”, diye genç, yeşil gözlü sarışın bir dişi dwarfın muallak bir tonla cevap verdiğini duyar.

“O bir zindan değil!”, diye gürler Argail. “Ona tahsis edilmiş olan ofis!”

“Dede.. Yer altında, güneş görmeyen, penceresi bile olmayan, kapısında devamlı bir bekçi olan yere ‘zindan’ deniyor..”

“Biz dwarf’uz.. hepimiz zaten yer altında yaşıyoruz ve hiç bir yer güneş görmüyor ve hiç bir evin penceresi yok! Taşa bakan pencereler mi yapalım?”, diye cevap verir Efendi Argail delirmiş bir şekilde..

“Taşların üstüne balık resimleri çizebiliriz! Bu şekilde deniz manzaralı evlerimiz olur!”

“…”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ben.. ben özür dilerim. Benim bu halimi görmemeni tercih ederdim.”, diye mırıldanır Thomas, donuk bir şekilde.

Genç Thomas, küçük, sade köy kulübesine geldikten sonra bir köşeye sinmiş, başını kolları ve dizleri arasına gömmüş, dakikalarca kontrolsüz bir şekilde ağlamıştı. Yanı başından ayrılmayan izci kız ise onun elini bırakmamış, dolu gözlerle ve sessizce o da gencin yanında oturmuştu. Efendi Demos’u Bremorel’de yakinen tanırdı. Serenity Home’daki bütün yetim ve öksüzler Demos’u yakinen tanırdı.. Yıllarca yetimhaneye keyfi bir şekilde gelip giden deli, mütemadiyen kızgın, kötürüm bir kıza her zaman şefkat ve anlayışla yaklaşmıştı.

“Neden? Erkekliğinden bir şeyler eksilir diye mi korkuyorsun?”, diye bilinçli bir şekilde ‘fırk’lar Bremorel.

“Ben.. ben hiçbir zaman kendimi o kategoride görmedim.”, der Thomas, sessizce.

“Hiçbir zaman olmadın zaten..”, diye yapıştırır izci kız ve uyuşmuş bacaklarını germek ister gibi ayağa kalkar.

Thomas da elini tutan kızı ayağa kalkarken takip eder ama hafif alınmış ve kırılmış bir ifadeyle bakar ona.

“Neden her zaman beni—”, diye başlar ama izci kız araya girer..

“—Sen o kategoriden biri olsaydın, yıllarca peşimden gelmezdin. Gelseydin, ben de senin bir kaçık olduğunu düşünür, bulduğum ilk kuytu yerde de seni harcardım. Neden diğerlerinin birden beni takip etmeyi bıraktıklarını sanıyorsun? Beni takip eden diğerlerine ne olduğunu hiç düşünmedin mi? Bu konuda arkamda çok ‘leş’im var, Thomas..”, der Bremorel, hafif gülümseyerek.

Sonra sesi hayret verici bir şekilde yumuşar, “..ve neden sadece senin, kalan ilk ve son çocuk olduğunu.. Hiç mi merak etmedin?

Bugün burada yaptıkların.. Etkileyiciydi.. Ateş İnmesi büyün.. Lady’nin bile öyle bir şey yaptığını görmedim.”.

Thomas uzun bir süre ağzı açık bir şekilde Bremorel’in yüzüne, ve onun muhteşem yeşil gözlerine bakar zira bu, bu güne kadar ondan duyduğu ilk ve tek iltifat içeren cümledir.

“Umm.. Lady de yapabilir, sanırım. Ama onun ilgi ve ihtisas alanı daha farklı..”, diye biraz afallar.

Uzun bir süre sessizce seyretme sırası Bremorel’e geçmiş gibi, o da önünde duran gencin yüzünü süzer.

“Eee.. bundan sorra nereye?”, diye sorar izci kız.

“Umm.. bilmem. Nereye gitmemizi isterlerse, ya da nerede bize ihtiyaç duyulursa oraya, sanırım.”, diye, beklenmedik bir şekilde kurumuş bir boğazdan gıcırdayarak çıkar Thomas’ın sesi.

Ama Bremorel ona sadece bir salağa bakar gibi bakmaya başlar bir anda.

“Aaaa..”, diye ayılır Thomas. “Cevabını vermeye niyetlisin, galiba..”

“Ne olmasını istersin?”, diye son şanslarını kullanmaya başlar Bremorel.

Thomas omuzlarını silker.

“Altı yaşımdayken, seninle arkadaş olmaya can atıyordum. Şimdiyse.. se.. senin sevgim olmanı arzuluyorum.. çok!”, diye eline yüzüne bulaştırır genç tapınak muhafızı.

“Bu kadar mı?”, diye dürter Bremorel.

“Cesaretim buraya kadar, Morel. Bana yardım et. Lütfen. Benimle ortalarda bir yerlerde buluş. Her neresi olursa olsun, seçeceğin noktayı orta nokta olarak kabul etmeye razıyım.. Ama sen de bir adım at.. bana doğru..”, diye ezilmiş bir şekilde yere bakar Thomas.

Bremorel, önünde iki büklüm olmuş gencin haline ‘fırk’lamaz. Gülmez. Alay etmez..

Dahası, onun bu halini komik bile bulmaz.

“Ben yarım işlerden hoşlanan biri değilim Thomas Dimwood. Bunca yıl beni takip etmiş biri olarak, bu kadarını fark etmiş olmalısın..”, der ve genç adama doğru, tehlikeli bir adım atar.

“Ya hep, ya hiç, öyle mi?”, diye sorar Thomas ama gerçekte bu bir soru değildir. “Seni çok uzun bir zamandır sevdim. Çok.. Şu anda, elimi tutmuş olman bile benim için bir hayat dolusu hayalin gerçekleşmesi anlamına geliyor. Ama senin için bu yarım ise..”, der ve uzanıp kızın diğer elini de kendisi alır. “..diğer yarısını da istiyorum.. Tamamını! Sanırım burada işimiz bitti ve bizim de evimize dönme zamanımız geldi. Konuşacak ve.. paylaşacak çok şeyimiz var.”

“Benim evim yok.. Tapınak Muhafızı. Aslına bakılırsa, bana geri verdiğin düş kapanım dışında da bir şeyim yok!”, der hafif titrek bir sesle Bremorel.

“Senin her zaman bir evin vardı.. Sadece gelmeni bekliyordu, Morel Songsteel. Ve sahip oldukların, sadece bir düş kapanıyla sınırlı da değil.. Artık düşlerimizin kendileri ve birlikte kurabileceğimiz bir geleceğimiz var..”, der Thomas kararlı bir sesle ve önünde duran, yeşil gözleri alev almış, huysuz, inatçı, asabi, belalı, güzel ve kendisinin bile farkında olmadığı kadar da içli olan kıza doğru uzanır..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Demek öyle..”, der Yuleman, omuzları çökmüş bir şekilde. “Yaptığımız planın bu kısmının gerçekte başarısız olmasını umuyordum.”

Yüzü çekilmiş, haşin bir ifadeyle Şerif Standorin, Serenity Home Belediye Başkanı Arthandos Yuleman ile özelde buluşmuş, ve habercinin getirdiği bilgileri onunla paylaşmıştı.

“Bizim çocuklar nasıllarmış, peki? Onlardan bir haber var mı?”, diye sorar Yuleman.

“Haberleri getiren koşucu, izci onbaşının bir kaç defa yaralandığını, ancak kılıcıyla ‘şarkı söyler gibi’ savaştığını anlattı —kendi sözleri, benim değil. Korkarım Efendi Moorat gururundan çatlayacak ve aylarca çekilmez olacak! Tapınak muhafızımız ise alanında beklenmedik bir başarı ve taktik zeka göstermiş. Bırak zincirli bir gürz kullanmasını, o çocuğun kütüphaneden çıktığını bile görmedim. Bir de gitmiş kendisini savaş taktikleri konusunda eğitmiş!”, der şerif.

“İnanılır gibi değil..”, diye onaylar Yuleman.

“İçimden bir ses, sanki yetimlerimizi daha yakından takip edip eğitmemiz gerektiğini söylüyor. Arashkan’a gidenlerin de neredeyse hepsi öyle. Ya bir yetim, ya da öksüz..

Senin anlayacağın ikisi de iyiymiş ve pek yakında geri döneceklermiş. Sanırım ayrıntıları geldiklerinde kendilerinden dinlemek zorunda kalacağız.”, diye anlatır şerif.

Yuleman, şerifin anlattıklarını başıyla onaylar, sonra asıl meseleye tekrar dönmek istemiyormuş gibi bir an susar. En sonunda bıkkın bir sesle konuşur.

“Ne yapacaksın?”, diye sorar Yuleman şerife.

Şerif kıpırdamaz.

İstifini, duruşunu, bakışlarını değiştirmez..

Ve sesini de çıkarmaz.

Sessizce Yuleman’a bakar.

“Bunu senden isteyemem Stan..”, diye samimi bir şekilde söylenir Yuleman.

Yuleman’ın özel çalışma odasında yanan tek mum, durumun vehametini vurgulamak istiyormuşcasına titreyerek yanmaktadır. Odanın kendisi, bulundukları belediye binası ve Serenity Home çoktan uyumuştur. Arada bir, uzaklardan bir yerlerden gelen baykuş ‘huu’ları ve çekirge cırlamaları dışında her yer sessizdir.

Şerif, uzun bir süre belediye başkanına cevap vermez.

Neden sonra başını hafif sallar ve, “Bu görevi alırken, karşılaşabileceğim her türlü olası şeyler konusunda uyarılmıştım..”, der sessizce. “Ama bu, içine düşmek istediğim bir durum değildi. Udoorin’in bunu öğrenmesi halinde, beni affedebilecek mi bilemiyorum. Ben.. ben bir daha onun yüzüne nasıl bakacağım, onu düşünüyorum. Hayatı boyunca ona şerefli, haysiyetli ve onurlu olmasını telkin ettim. Ama yapmam gereken bu şey.. hepsini yıkacak bir şey..”

“Udoorin artık bir çocuk değil. Bunu iki yıl önce, bütün yetkilerimi elimden alıp da köyü ayağa kaldırdığında göstermiş oldu.”, der Yuleman ciddi bir şekilde.

“O olayı hala dile getirebildiğine inanamıyorum, Arthi! Aradan iki yıldan fazla geçti ve sen inatla eskitemedin şunu bir türlü. Her fırsatta tozunu alıp önüme sürüyorsun. Udoorin daha bir çocuktu ve sorumluluk alsın diye onu arkamda vekil olarak bırakmıştım. Kimse olabilecekleri bilemezdi..”, der hafif alınmış bir sesle şerif.

Yuleman acı bir şekilde güler.

“Takılıyorum sadece, şerif. Ve takılmaya da daha uzun yıllar devam edeceğim. Ama işin aslı, o gün Udoorin ikimizin de yapamadığı bir şeyi başarmış oldu. Evet, bunu bilerek yapmadı belki ama, hepimizi, içinde bulunduğumuz tehlikelere uyandırmış oldu. Senden sonra harika bir şerif olacak o.”, der Yuleman.

“Hayır..”, diye cevap verir şerif sessizce. “..korkarım o bir şerif olmayacak. Onun kaderi.. çok daha uzaklarda.. ve yükseklerde..”

“Prenses?”, diye sorar Yuleman.

“Prenses..”, diye yanıtlar şerif, “..Udoorin açısından sadece olayları tetikleyen kişi oldu o kadar. Tıpkı Aager’in ısrarlı eğitimi o gün Udoorin’e yapması gerekenler konusunda tetiklediği gibi..”

Oda uzun bir süre daha sessizliğe bürünür.

“Fogstep..”, der Yuleman. “Onun bugün burada olmasını çok isterdim. O bu pis işi seve seve yapardı.”

Şerif başını sallar.

“Evet, yapardı. Ama asla seve seve yapmazdı bunu.”

“Hayret. Ben ondan böyle bir.. şefkat anlayışı beklemezdim.”, der Yuleman.

“Arthandos.. Sence Drashan’dan, öldürmekten zevk alan birini getirebilecek kadar mı ahmak biriyim senin gözünde?”, diye alınmış gibi gelen bir sesle konuşur şerif.

Yuleman sırıtır.

“O rolü en son yediğimde daha genç bir belediye başkanıydım, Stan. Ve beni çok iyi keklemiştin o gün.. Herkesin ortasında!”

“Güzel bir gündü.”, diye Standorin’de sırıtır.

Ama ikisininde sırıtışı uzun sürmez.

Şerif Standorin ayağa kalkar.

“Bu gece?”, diye sorar Yuleman.

“Bu gece..”, diye tasdik eder şerif.

“Ne yapaca— boşver. Bilmek istediğimi hiç sanmıyorum açıkçası..”, der kendinden bile tiksinmiş bir sesle Yuleman.

“Evet. Bilmesen çok daha iyi olur. Sen bu işten tamamen muaf olmalısın..”, diye onaylar şerif bıkkın bir şekilde. Sonra bulundukları loş odanın kapısına yönelir, sessizce kapıyı açar ve belediye binasından ayrılır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Ne.. ne oluyor?.. Şe.. şerif..? Ne demek oluyor bu?”, diye zorlukla konuşur genç adam, zira iri cüssesiyle şerif onu boğazından yakalamış, ağzını tıkamış, başına bir bohça geçirip gecenin karanlığında onu ormana getirmiştir.

Başından bohça, ağzından da pis paçavra çıkarılmış genç adam korkuyla şerife bakarken titremesine engel olamaz.

“Neden kendi halkını sattığını sormayacağım bile.”, der şerif sakince. “Çünkü sen, ihanetinle kaç kişinin hayatına mal olmuş olabileceğini hiç düşünmeyen, kaç bin kişinin ise hayatıyla oynadığının farkına bile varamayacak kadar düşüncesiz ve şımarık bir ahmaksın.”

“Bu.. bunu babam duyduğunda hepinizi mahvedecek!”, diye çığlar genç adam korkuyla.

“Baban asla sana ne olduğunu öğrenmeyecek. Kendisi de yarın şafakla birlikte artık bir konsül üyesi olmayacak. Kendi isteği ile istifa edecek, ya da onun başına gelecek olan, senin başına gelecek olandan pek de farklı olmayacak. Sanırım ikimiz de onun hangi tercihi yapacağını biliyoruz..”, der şerif.

“Be.. benim güçlü dostlarım var!”, diye daha da tiz bir sesle ağlamaklı bir şekilde kekeler genç adam.

Şerif gence soğuk bir şekilde sırıtır.

Sonra hafif kenara çekilir ve yerde yatan, boğazı boydan boya yarılmış, kukuletalı cübbesi kan içindeki bir cesedi gösterir.

“Bunun gibi mi?”, diye sorar gence, ürpertici bir sükunetle.

Genç, yerdeki ölü adama bakar ve fal taşı gibi açılmış gözlerinden onu tanıdığını anlaşılır.

“Gitmeden önce bu dünyada söylemek istediğin son bir şey var mı, genç Lucious Franderson? Pişman olduğuna dair.. Af ya da özür?”, diye sorar şerif.

“BUNU YAPAMAZSI—”

 

Genç Lucious dizlerinin üstüne çöker.

İki eliyle de, fışkıran kandan sırılsıklam olmuş boğazını tutar ama bu hiçbir işe yaramaz ve zaten bu hali de uzun sürmez..

Genç adamın açılmış boğazından birkaç hırıltılı, ıslak ses kurtulur, gözleri kayar ve olduğu yere yüzükoyun kapaklanır.

Etrafa hayatı saçıkırken bir-iki defa tepinir, sonra o da durur.

 

“Ben de öyle sanmıştım..”, der şerif, yüzünde acı, utanç ve tiksinti dolu bir ifadeyle.

“Ölürken bile şımarık ve ahmak!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Tel’Shee dim’Ora’dan ayrılma zamanı gelmiştir.

Elf halkının tamamı, Bremorel ve Thomas’ı uğurlamak için köyün barikatlı girişinde toplanmış, uzun vedalaşmalardan sonra elfler barikatı aralarken halkın arasından yaşlı bir elf kadın, topallayarak iki gence yaklaşır.

“Al bunları güzel kızım.”, der yaşlı elf kadın ve Bremorel’e küçük, ince elf işlemeli, silik pembe renkli ipek bir bohça uzatır.

Thomas durur, Bremorel ise hayretle yaşlı kadına bakar.

“Siz.. siz saldırı için savaş borusunu çalan cesur teyzesiniz!”, diye ünler izci kız.

Yaşlı elf mutlu bir şekilde gülümser.

“Evet, o bendim, kızım. Duyduğum kadarıyla sen de bir başka izci onbaşının yakın arkadaşıymışsın. Adı Laila. Kendisi ‘Wolvesbane’ adını hak etmiş.”, der kadın.

“Laila..? Evet kendisi kuzenimdir. Çok önemli bir görev için, oldukça uzaklarda şimdi.”, der Bremorel gülümseyerek.

“Sen.. sen onun kuzeni misin? Yoksa sen Seleina Sunstrider’ın kızı mısın..?”, diye hayretle bakar yaşlı elf, izci kıza.

Bremorel bir an çarpılmış gibi olur zira bu ismi.. annesinin ismini çok, ama çok uzun bir zamandır bir başkasının ağzından duymamıştır..

“Demek söylentiler doğruymuş.”, diye sessizce mırıldanır kadın içli bir şekilde.

“Söylentiler?”, diye tamamen şaşırmış bir ifadeyle sorar Bremorel.

“Bir ‘Silverdenú’un bize geri döndüğü..”, der yaşlı kadın ve istemsiz bir şekilde sarılır izci kıza.

Bremorel tamamen afallar.

Ve birden ayılıverir.

“Silverdenú.. Siz.. siz Laila’nın anneannesisiniz!”

“Evet, güzel kızım. Senin de.. Seleina Sunstrider, senin annen, elflere yakındı ama bir insan olduğu için Laila’nın annesiyle arkadaşlık etmesini istemedik ama yine de kızım annenden vazgeçmedi ve ikisi birbirinin can ve sır arkadaşı oldular. Halkımızın kör anlayışları yüzünden ikisini de iteledik. Ama ben onu kendi kızım gibi severdim. O çok iyi, samimi, sevgi ve hayat dolu bir kızdı..

Bizler senin annenden etkilendiği için kızımın bir insanla evlendiğini düşündük. Ve onu, Liala’nın annesini, Seraphim Silverdenú’yu, bir insanla evlendiği için dışladık ve o öldü..

Aradan yıllar geçti ama bu günahımızı Gökler unutmadı. Bizi ve köyümüzü yakarak cezalandırdılar. Elimizden yetişkin bütün gençlerimizi aldılar. Sonra da seni bize gönderdiler, ki hatamızı anlayalım diye. Ve sen, bir insan, dışladığım öz kızımın küçük yeğeni, buraya geldin, köyümüzü inşa ettin ve bizi, kendi kanın pahasına korudun.. Senin o duvarda çarpışırken defalarca yaralandığını gördüm. Buna rağmen düşmedin ve bizi terk etmedin..”, der yaşlı elf kadın ve hıçkırıklarla ağlamaya başlar.

Bremorel şaşkına dönmüştür ve ne diyeceğini bilemez.

Yandan Thomas yaklaşır.

“Evet. Siz onları dışlayarak büyük bir günah işlediniz, zira bunu yaparak en kıymetli şeyinizden de men edilmiş oldunuz; çocuklarınız.. Geleceğiniz! Bu ders size çok pahalıya mal oldu, ama hatanızı anladınız ve bundan dolayı da ödüllendirildiniz. Size geri verilen bir geleceğiniz var artık. Onların kıymetini bilin ve aynı hatalardan sakının. Bugün, burada, elfler, insanlar ve dwarflar bir oldu ve düşmanı yendi. Alınması gereken ders de buydu. Bu dersi gelecek nesillere anlatma sorumluluğu da size ait.”, der genç tapınak muhafızı, sert bir şekilde.

Yaşlı kadın daha da inleyerek ağlar ve Bremorel’e sımsıkı sarılır.

“Burası.. burası senin evin güzel kızım. Senin ve Laila’nın evi.”, der ve izci kızın eline ipek bohçayı tutuşturur.

“Bunlar benim kızımın, Seraphim’in çeyizliği idi. Onlar artık senin. Sevgili Laila’mız da bize geri döndüğünde, bir tane de ona hazırlamış olacağım..”

 

 


Dwarflar Scowling Hills’e geri döndüklerinde, yaşlı Argail Smitefast eline aldığı koca bir tokmakla ilk denemeyi kendi evinde yapar. Çarpık çurpuk açtığı deliklere kaba pencereler geçirir, sonra Jeina’yı çağırtıp, yeni açmış olduğu ‘pencerelerin’ taşa bakan yüzeylerine balık resimleri çizdirtir. Jeina büyük bir mutlulukla taşların üstüne her türlü balık, deniz kestanesi, koca deniz kabukları ve bir tanede, her nasılsa, yıllar önce karşılaştığı bir Tundra Elf’e çok benzeyen, beyaz, örme saçlı bir de deniz kızı çizer..

Sonuç beklenmedik bir şekilde tutar ve bir anda orman yangını gibi yayılır. Scowling Hills’den Elder Hills’e kadar bütün dwarf kadınlarından talep ve siparişler yağmaya başlar ve Jeina yıllarca en popüler dwarf olur. Küçük kız kardeşi Lillias ile beraber, neredeyse bütün dwarf evlerine pencere ve deniz, orman, dağ, bulut, göl ve çiçek bahçeli manzara resimleri yaparlar!.. Lillias’ın küçük bir önerisi üzerine tüm dwarf moda camiası tekrar çalkalanır ve iki kız kardeş, pencere ve manzara yaptıkları bütün evlere, ‘perde’ uygulaması için tekrar çağrılırlar! Bu çılgın moda yangının bir uzantısı da, hiç beklenmedik bir şekilde, Lady Magella’nın en küçük (ve en belalı) kız kardeşi olan Grugreth Twonutz’dan gelir. 

Kendisine bir kalkan siparişi geldiği bir gün, bitirdiği kalkanın üstüne, ablası Jeina’nın kendi ‘pencerelerine’ yaptığı deniz kızını çizer. Uygulama çok da başarılı olmaz ve daha çok abstre bir.. ‘şey’e benzer. Kalkanı almaya gelen dwarf, Grugreth’e “Bu ne?”, diye sorma hatasında bulunur.

Kaçık kız kaçık gözlerle dwarf’a bakar, sonra dalar..

Dwarf, Grugreth’ten yediği dayaktan hayatta kalan nadir kişilerden biri olarak popüler olur. Ama asıl dikkat çeken şey ise, kalkanındaki şekillerdir.

Bir anda Grugreth’in genelde boş olan demirci dükkanına, üstlerinde çizimler olması istenen yüzlerce yeni kalkan siparişi gelir. Bunu takip eden bir kaç yıl içerisinde, Scowling Hills ve Elder Hills’de penceresiz, perdesiz, manzarasız ve desenli kalkansız ev kalmaz..

 

 

 
 

Kocakarı Hikayesi (18+)

Timeline:

After the savage fight between the Tundra Walkers and the vicious ‘demon’ plaguing the Ice Wolf Horde, our two heroes, Cora Sleet and Brom Bumblebrim make some new, albeit, dubious friends; Seressa Wraiven (an anthropologist) and Arcantonic Palecorg (an archeologist).

During their final days in search of the Eldars, Seressa finally manages to ‘crack’ the meanings in the ancient, runic tablets that she and her pair had been digging for the past seven months.

The runic tablets reveal an unexpected communique from an elder of the strange Star Watchers village..

Hence, the newly expanded Tundra Watchers start their cold trek to find the old mystics who watch the stars for signs and portents from the past, the future, and sometimes even about their neighbors..

This story takes place about a week after
A Shift in Perspective ..

..give or take a day or three!

 

 

Wow, this place is a tad chilly, wouldn’t you say?”, the very tall, very dark Seressa Wraiven said as she blatantly floundered about in the hip-deep snow in her laced, pink mini dress that looked more like a skimpy, filmy nightgown than a dress, really.

A mumble of agreement came from somewhere behind her that almost got lost in the shrieking wind. Seeing as how the snow was hip-deep for the towering girl in pinks, this pretty much meant total loss of sunlight for the drudging halfling..

 

His head was certainly lost under the arctic snow.

 

“Aww, aren’t you a darling, Brom!”, Seressa cuted out as she stared down at the only part of the halfling she could see; the bushy head that looked more like a hedgehog shuffling in the white, looking for berries..

 

..or something!

 

“Yea.. I bet he is..”, scowled the red rashed little gnome girl from behind the halfling.

“Oi! Hobbit! Eyes front!”, she barked.

“My eyes ARE front..”, mumbled Brom the hobbit. “AND very much CENTER, thank you very much!”, he said indignantly while his teeth shattered in a frustrated shiver. “I am trying to finish my new song on the Ice Wolf Horde and the events that happened there..”

“Yea.. I bet you are..”, Arcantonic Palecorg growled again.

“What is the matter with you, girl? Have I done you wrong in some past life, that I am not aware of? Is that why you are constantly chewing me out?!”, asked Brom with an exasperated voice.

“Has anyone got a cloak, perhaps?”, Seressa jarred in. “I could really use a cloak. I can’t feel my butt!”

“I am surprised they haven’t shattered and powdered off in the wind, the way you go floundering around..”, scoffed the gnome.

“There, there now Tonic. Let’s not get snippy. It wasn’t really my fault we got into this mess.”, the very tall, very dark figure said.

“Yes. It was! You just couldn’t stand still, could you? You just HAD to fiddle with those bloody tablets.”, said Arcantonic acidly.

“You are using mixed terminology again, luv! You can’t really fiddle with stone tablets as they have no buttons, knobs, arms or levers..”

“…”

“..but then, yes, perhaps I should not have read them out loud, the way I did.”, added Seressa hastily.

“But, hey! If I hadn’t, we’d still be sitting in that cave for Goodness knows how long.. Because I did, we are finally on the move once more.. Cheer up, girl, we are going on an adventure!”, she said with a happy whoop.

Arcantonic spluttered something in blistering incomprehension!

“You three are making enough noise for an avalanche.”, came a soft, somewhat throaty voice from ahead and a fourth person quietly approached the bickering three.

She had a slim, shapely figure that breached the upper end of average. Her hair was white as the snow all around them, a whiteness by quality rather than age and she seemed to skim, rather than walk on the hip-deep snow.. She certainly was a study in contrast with the very tall, very dark tiefling in a laced, pink, skimpy dress, for her skin was nearly as pale as her sleet hair.

There were elegant, deep blue tattoos marking her face, her neck, and arms. The rest of her was hidden deep under thick hide and fur. She seemed to move with the grace of a cat on the hunt; very much untamed and..

..feral!

And if that didn’t give her the appearance of a savage, her glacial blue eyes certainly did.

The one other thing that was very distinct about her was; Cora Sleet had a beautiful, dark, snowberry red mouth that seemed to scowl slightly.. or pout.

It was surprising how that one, single touch of detail could so devastatingly change the appearance of a face!

 

“What’s the fuss?”, she asked cooly.

“No fuss. Just chilly.. a bit.”, Seressa chirped!

Cora Sleet gazed at the very tall, very dark girl who stood out like a marked black blot in the snow.

A marked black blot in pinks!..

CAN something get any sillier than that?’, she wondered.

Cora was never the kind of girl that used words like ‘silly’, ‘foolish’ or.. ‘giddy’.

Such soft words would never survive the savage colds of the Great Northern Tundras.

But pink on black in white..?

Nothing else seemed satisfactorily define this very tall, very dark figure standing before her, other than ‘silly’.

She shrugged – mentally.

Everyone was different and civilizations rose from such differences, as her father used to say whenever she tried to be like everyone else, back in Ironfrost.

But her father was gone. And her mom. All her friends and her people, along with her beautiful village..

 

..were all gone.

 

In her mind, Cora shrugged again. But this time, the shrug was less convincing.. A bit like forced cheer.

She was never sure if she had ever believed in destiny. But the events that led her here, to have met these strange, very much non-barbaric people, sounded too much like providence than coincidence.

Even for a girl as brutally practical as Cora Sleet.

To that dubious end, she undid the leather cords holding her heavy fur cloak and tossed it at the dark figure in pinks..

..and the howling arctic winds thought this was just about the right time for a good sneeze and haled the cloak.. and Cora’s cool away!

“Well..”, Seressa said. “..wasn’t that just awkward!”

Cora just stood there.

She squinted at the flaking skies and said, “Really?”

“No worries, no worries, I’ll catch it. It’s bound to land eventually..”, she said cheerily and started after the fur cloak, slipped, lost her balance, and promptly toppled over and crashed, face down, into the snow displaying all her curvy glory!

“Oi! Hobbit! Eyes front!”, Arcantonic barked again.

“My eyes ARE front, damit!”

 

“Well, isn’t that just warm and fuzzy. This fur’s so soft! No wonder the elf likes it so much. I just must get me one of these..”, Seressa said happily.

“Just look at that —NOT YOU HOBBİT!— she’s wearing a cloak that would cover me trice over and she’s still on display..”, scowled the gnome.

“What can I say, Tonic. Every part of me likes their freedom individually!”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Alright. Once again. What exactly did the voice say?”, asked Arcantonic. The sun had set and the four of them had huddled around a miserable little fire in a tight crevice that Cora had found. “We don’t want to go after something you misread, misheard or misinterpreted and find out there’s nothing there.”

Seressa Wraiven frowned.

“I AM a miss, but I never misread, misheard, or misinterpreted anything!”, Seressa sniffed. “For all that’s good and not, when have you ever seen me ‘miss’ anything? I have always had a very good memory for such things and you know it!”

“I can name one right now if you like..”, said Arcantonic.

“By all means, girl, name two..”

“ME, for one and this ‘communique’, for two!”, the little gnome smirked —but not really in a fun way.

“Hah!”, deadpanned Seressa, “I GOT you, didn’t I? As for the other, the prophecy said the four of us are to go there, and here we are, GOING THERE! How about that..”

Brom silently ‘Hoo booy’ed at the monumentally crooked logic in that!

“WHAT?!”, both Seressa and Arcantonic said at the same time.

‘Shit!’, thought Brom. ‘I am NOT getting caught between this!’

“Nothing, nothing and unequivocally nothing..”, he said promptly.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

The simple matter of the fact was, Seressa Wraiven was bored! She’d been stuck in this blasted cave for seven months and all she had done was to dig up these ancient, undecipherable stone tablets, fight off the unrelenting Ice Wolf barbarians, and, by way of distraction, chatted with her pair, who had been just about equally indecipherable.

Seressa was not sure on which account she had failed more miserably.. All she knew was that she had.

The only thing she had been successful was to be able to fend off the savages, which in itself was a failure, from a totally scholarly point of view; she was, after all, an anthropologist, damit!

Well.. that was depressing no matter how she looked at it.

Though she had had a decent talk with her pair the previous week and since then, Tonic’s attitude towards her had..

..changed a little bit?

Now that she’d thought about it, it had, in fact, changed and more than a little bit.

Tonic hadn’t chewed at her, nor burned her since then..

She wasn’t really expecting her pair to come and hug her every once in a while anytime soon, if ever, but even the idea of her not getting burned by Tonic was drug inducing all by itself.

Or maybe she was looking at this from the wrong end of the scope..

Perhaps she’d given up on her and was just ignoring her altogether.

Noooo.., Seressa thought. Whatever her little pair had been, she’d never been THAT cruel to her..

“I mean, it did seem like there had been some slight connection at the end of our conversation, hadn’t there?”

Well, it had been, not quite a monologue, but more like a one-sided dialogue than a conversation..

 

Perhaps she was imagining things..

..or overthinking it.

..or just bored and was talking to herself now!

 

It had been two days since her pair had gone with the barbarian girl and the cute, fluffy little hobbit and it had been the first time since her graduation from the academy that she’d actually been alone..

..so alone, even.

“Guess you just suck at what you do, girl..”, she said to herself. “I mean, I been trying to coin-purse my pair for two years now and here comes this total stranger and you were all ok with jumping into HER purse!”

“I suppose this is a good time to say, ‘bugger’..!”

She kicked one of the tablets out of pure, infuriated frustration..

..which turned out to be a rather bad idea, since she had never really gotten around to wearing shoes. Seressa disliked shoes. They were stuffy, constricting and they smelled bad.

Besides, every part of her liked their freedom individually, after all.. But apparently, freedoms came with a high price at times; she ‘ompfh’ed in silent pain as she hopped around, stumbled, tripped, and clutzed all over the ancient tablets..

There was a sharp crack as half a dozen of the tablets just split into large, asymmetric parts!

By the time she came around, the whole issue of ‘pain’ had become a bit moot.

Seven months of digging, seven months of fighting off savages on a daily basis.. all for nothing..

 

Tonic was so going to kill her!

 

And out of nowhere..

 

..and thou shalt cometh to the watch’rs who is’t gazeth the stars.

by thine hands the rememb’r’d shalt beest f’rgotten and the the f’rgotten shalt beest rememb’red,

f’r the future shalt vade if ‘t be true the past hath not been mend’d..

 

..came a deep, creepy, hollow voice.

 

“Wha.. what?!”, Seressa baffled as she stared at the broken tablets.

“What?!”, said the creepy, hallow voice..

 

There was a long moment of silence.

 

“Hello? Who is this?”, the hollow voice asked.

“Umm.. hello.. who is this?”, asked Seressa for she was truly flabbergasted.

“Who are you? Ow, bugger, I warned them this would happen. I told them over and over that some bloody idiot would eventually stumble over them, but did they listen? Nooo.. There goes my prophecy!”

“Are we talking about a literal stumbling or a metaphorical one?”, asked Seressa a bit shamefully.

 

There was another moment of silence..

 

“The fact that you have just asked that question, makes me despair. Have I just wasted a prophecy on a mentally deficient idiot?!”

“That was a bit harsh. What happened to the creepy, hollow voice?”

“That’s for the real Chosen One’s. The real deals.. I don’t perform for idiots!”

“If took me seven months digging up your tablets.. That ought to have earned me some credits..”

“And never wondered WHY someone would have put them there in the first place?”

“…”

“Ow, crap! Here come my sisters. Whatever you do, just say ‘I shall’ at the end, in a somber, awed voice..”

“Ummmkay..”

 

“..and thou shalt cometh to the watch’rs who is’t gazeth the stars.—”

 

“That’ll be four of us..”

“…”

 

Although the pause this time was quite short, there was something quite mordant in it. With a long, wheezing sound of an exasperated sigh, the deep, hollow voice came again;

 

 

Ye shalt cede yourself, thy trials and thy family f’r thou hast a new ‘rrand at handeth.

f’reseen wast the chosen ensemble ‘mongst many, liketh the speck on snoweth

..and four shalt cometh to the watch’rs who is’t gazeth the stars.

by thine hands the rememb’r’d shalt beest f’rgotten and the the f’rgotten shalt beest rememb’red,

f’r the future shalt vade if ‘t be true the past hath not been mend’d..

 

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Well, as I said, it was all in this hallow, creepy voice.” Seressa Wraiven said. “Never been that funked in my life. Then a ghostly hand beckoned and told me we MUST go to these, uhh, Star Watcher people, for further instructions.. That we were prophesied to change the course of history..

Arcantonic frowned.

“Last time you said there was some gnomic prince involved!”

“Did I? Well, if there is a pretty gnomic girl, stands to reason there ought to be a pretty gnomic prince, now shouldn’t there?”

Brom ‘Hoo booy’ed again!

Arcantonic frowned some more..

 

“Well, I am off to sleep. Can’t keep my eyes open any longer and we have a long trek ahead of us..”

..and with that hasty conclusion, the very tall, very dark Seressa curled up into a ball and promptly fell asleep.

 

“Oi! Hobbit! Eyes front!”, hissed the gnome.

 

 


 

 

 
 

Beleşe

Timeline:

Grup, High Spires’a varmış ve Gnine Tinkerdome’un Arashkan arenasından kurtarılması için Efendi Philius ile görüşmelere başlamıştır. Görüşmelerle beraber Darly’nin de onbeş yıllık geçmişi de onu yakalamıştır..

Bu hikayede geçen olaylar
A Bard’s Tale XII, “Tinker This! – II” ile
A Bard’s Tale XII, “Tinker This! – III – Finalé”
hikayelerinin geçtiği saatlerde ve aynı gece yer alır..

 

 

Manga komutanı eşliğinde Darly, hemen arkasında Laila ve Lady, onların arkasında High Lady Anglenna ve Lorna, ve en arkadan da Udoorin, Merisoul, Inshala ve Aager, incelik ve zarafetle inşa edilmiş kubbeli elf binasını geçer ve ortadaki en büyük, uzun parmakları andıran minarelerle çevrili büyük binaya gelirler.

Komutan, “Buradan efendim.”, der nazikçe ve grubu binanın, bir başka muhafız mangasıyla korunan geniş, işlemeli kapısından içeri alır.

Darly, belli etmemeye çalıştığı bir utanç, High Lady Anglenna, kibir ve küçümseme, Lorna ise hafif kederle karışık, içsel bir mutlulukla etraflarına bakarken, diğerleri o veya bu şekilde, hayranlıkla etraflarına bakınarak yürürler zira bu onların ilk defa gerçek bir elf yapısının içine girmeleridir; binanın içi, gün batımı güneşi gibi, aynı renk ve aydınlıktadır. Neredeyse tamamı işlemeli ve sanki içine altın dövülmüş gibi doğru açılarda muhteşem bir şekilde parıldayan duvarları, dokunsan yıkılacakmış izlenimi verecek kadar ince, uzun, oyma sütunları, canlı bir ormanın alınıp kubbenin içine gömülmüş hissi veren yüksek, yeşil yaprak desenli tavanları ve pürüzsüz, hafif ıslak buzdan yapılmış sanısı uyandıran mermer zemini ile sanki kapıdan girmeleriyle Arashkan’ı ve ‘insanlığı’ geride bırakmışlar ve yepyeni bir hayal alemine geçiş yapmışlardır..

 

..ve işin gerçekte hayret uyandıran kısmı ise burasının, Bari Na-ammen’in sadece küçük, kötü bir kopyası olmasıdır!

 

Komutan herkesi geniş, oval merdivenlerden çıkartıp, havadar bir çalışma odasına getirir, “Efendi Philius gelişinizden haberdar edildi. Birazdan hizmetliler sizi rahat ettirmek için gelecekler. Yardımcı olabileceğim herhangi bir başka konu olursa, lütfen beni çağırtmaktan çekinmeyin, efendim.”, der ve kapıya doğru yönelir.

“Manga komutanı Hariadin!”, diye seslenir, Darly.

Komutan olduğu yerde durur.

“Göstermiş olduğunuz ilgi ve alakadan dolayı size teşekkür etmeme izin verin. Yıllar önce kılıç kullanmasını bana siz öğretmiştiniz..”, der Darly.

Manga komutanı döner ve Darly’ye, tamamen ifadesiz bir yüzle bakar.

“Efendi Darlius. Bu oldukça uzun bir zaman önceydi ve siz o zaman daha küçücük bir çocuktunuz. Sizin için hepimizin büyük umutları vardı. Sonra birden ortadan kayboldunuz ve sizin hakkınızda sadece hoş olmayan rivayetler duyduk. Annenizi ne kadar üzdüğünüzü bilemezsiniz. Siz onun her şeyiydiniz ve gidişinizle gerçekte onun da hayatını söndürmüş oldunuz.. Dolayısıyla sizinle geçmişi yad etmek istemezsem, kusuruma bakmazsınız diye umuyorum. Şimdi, sizin için yapabileceğim başka bir şey yoksa, benim yerime ve mangama geri dönmem gerekiyor, efendim.”, der soğuk ve saygılı bir şekilde komutan, ve odayı terk eder..

Komutan Haraidin’in gitmesiyle oda tam bir sessizliğe bürünür.

Uzun bir süre kimseden çıt çıkmaz.

Neden sonra, en az komutan Haraidin kadar soğuk bir ses duyulur;

“Görüyorum ki, Philius’un sırları en az kendisi kadar küçük, acınası ve ahmakçaymış!”, der High Lady Anglenna!

Darly Dor’un gözleri alev alırcasına parlar. Ağır hareketlerle bir eli arkasındaki, kemerinin altında sakladığı ince, uzun hançerine gider. “Öyle görünüyor ki ‘yakın tarih’, sandığımdan daha da yakınmış.”, diye ürkütücü bir sesle tıslar..

..ama mengene gibi bir el, onu hançer kolundan tutar ve Darly için ‘yakın tarih’, fırsatını kaçırır ve bir başka güne ertelenir.

Udoorin sımsıkı tuttuğu Darly’nin bileğini bırakmaz. Yavaşça ona doğru eğilir ve kısık bir gürlemeyle, “Haş Teyze her zaman güzel şeyler söylemeyebiliyor. Ama o prensesin kuzeni ve ablası. Lütfen Lorna’yı üzme.”, der. Udoorin’in sesinde hiçbir hiddet ya da tehdit yoktur. Düz, sade, anlaşılır bir şekilde söylemek istediği şeyi muhatabına söylemiş, ondan sonra Darly’nin kolunu bırakmıştır.

“O yılanın neler yaptığını biliyor musun sen?”, diye hırlar Darly, Udoorin’e..

“Hayır. Ama senin neler yaptığını biliyorum..”, der aynı sakin üslubuyla.

Aager derin bir nefes alır, zira Darly, Anglenna’yı gördüğünden beri dengesini tamamen kaybetmiş, patlamaya hazır barut fıçısı gibidir. Ve Udoorin’i de takdir eder, zira Darly, şu anki ruh haliyle hiçbir şekilde kendisini —Aager’i— umursamazken, aynı tavrı Udoorin’e karşı gösterememiştir..

Arashkan’a geldiklerinden beri Aager nedense kendisini, tekerlekleri dağılıp kopmak üzere olan, yokuş aşağı serbest kalmış bir arabanın içinde gibi hissetmektedir. Yetmiyormuş gibi arabanın içinde Anglenna, Gnine ve Darly’de mevuttur. Bir yandan Anglenna arabanın kendisini akılsız bir keyifle yakarken, Gnine ise elindeki patlayıcı şişelerle hokkabazlık yapmaktadır. İkisi yetmiyormuş gibi Darly’de avazı çıktığı kadar, ‘DAHA HIZLI, DAHA HIZLI!‘, diye çığlık atmaktadır!

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aaaa! Efendi Darlius.. Bizleri bu saatte rahatsız ederek evimizi şenlendirdiniz.. Varlığınızı neye borçluyuz, diye sormak isterdim ama, içimden gelmiyor!”, der kapı açıldığında içeri giren, uzun boylu, keskin yüz hatlarına sahip bir high elf.

“Bana hiçbir şey borçlu değilsin Philius. Borçlu olduğun kişi annem!”, diye cevap verir Darly haşin bir kinle.

“Annenin adını almaya layık değilsin sen, sefil çocuk..”, diye neredeyse aynı kinle harlar gelen elf.

“Annemi anmak için senin iznine ihtiyacım yok, seni adi herif! Söylesene, anneme yaptıklarını ona hiç itiraf ettin mi? Onun affını hiç diledin mi ki bana onun adını men etmeye cüret ediyorsun?”, diye kıpkırmızı, çatallanmış bir suratla neredeyse tükürür gibi tıslar Darly.

 

“Efendi Philius..”, diye soğuk, küçümseyen bir ses araya girer.

 

High Lady Anglenna peçesini indirir ve uzun boyunun bütün avantajıyla gelen elf’e yukardan bakar.

Gelen elf —Efendi Philius— tökezler ve bir anda çekilen yüzüyle Anglenna’ya bakar.

“..Görüyorum ki bizden bazı küçük sırlarınızı saklamışsınız. Kim bilebilirdi ki, High Spires’ın efendisi, eli yüksek Philius’un sokaklarda hırsızlık yapan bir piçi varmış! Eminim annem, High Lady Angrellen, bunu duyunca pek mutlu olacaktır!”, diye devam eder Anglenna aynı soğuk, küçümseyen sesiyle.

ABLA.. LÜTFEN!.. BU SÖYLEDİĞİN GÜZEL BİR ŞEY DEĞİLDİ..!

..diye bir ses çınlar salonda!

Lorna, hiç beklenmedik, daha önce hiç duyulmamış, sert bir sesle çıkışmıştır.

 

Bunu söylemesiyle birlikte bir anda Anglenna’nın yüz ifadesi değişir..

 

..Darly’nin de yüzü değişir..

 

..Efendi Philius’un da yüzü değişir!

 

“Ha.. Hanımefendi?!”, diye kekeler Philius.

“Efendi Philius.. Ani çıkışımla haddimi aştım, bundan dolayı affınıza sığınıyorum..”, der Lorna pembeleşmiş bir yüzle.

Philius kendisini yere atarcasına, Riserin Alor’Nadien ne Feymist’in önünde eğilir ve, “Hanımım. Affınıza ben sığınırım. Sizin varlığınızdan haberdar edilmemiştim.”, diye kekeler.

“Bizler burada değiliz, Efendi Philius. Sizden küçük bir ricada bulunmak için geldik, sonra yine gideceğiz. Varlığımızla sizi rahatsız etmekten sakınırız. Lütfen, rahat olunuz ki rahat konuşalım..”, der Lorna yumuşak, samimi sesiyle.

Balyoz yemiş bir ifadeyle Efendi Philius ayağa kalkar.

“Anlıyorum Hanımım. Ama sizlere bir şeyler ikram etmeme müsaade ediniz.. Lütfen..”

“Eviniz, kalkanımızdır, Efendi Philius. Hazırlıklarla çok vakit harcamayacaksanız, tabii ki sizin konuğunuz olmayı dileriz. Ne var ki vaktimiz biraz sınırlı..”, der Lorna, ve Aager’e dönerek, “Efendi Aager. Lütfen durumumuzun gerekliliklerini Efendi Philius’a özlü bir şekilde anlatabilirseniz, eminim kendileri de bize benzer bir ivediyle karşılık verecektir.”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aager, fazla ayrıntıya girmeden, Arashkan’a gelme sebeplerini ve bu esnada arkadaşlarından birisinin kaçırılışını ve muhtemelen de şehir arenasının altındaki zindanlarda tutulduğunu Efendi Philius’a anlatırken, gecenin geç saatleri olmasına rağmen hizmetliler hayret verici bir beceriyle harika bir masa hazırlarlar. İçeri giren hizmetçilerden biri, yemeğin hazır olduğunu belirtmesi üzerine, Efendi Philius herkesi büyük, muhteşem şölen salonuna alır.

Herkes masaya oturmuştur ama Udoorin dışında gerçekte pek azı yemeklere dokunur..

Udoorin, ‘her şeyden biraz’ mantığı ile, her şeyden hepsini yer!

Laila’a yemekleri tatmayı çok ister ve neredeyse High Spires’dan ayrılıncaya kadar da gözlerini masadan ayıramaz çünkü elf yemeklerinin ne kadar hafif, besleyici ve nevi şahsına münhasır tatları olduğunu bilir. Buna rağmen, Gnine’ın deyimiyle ‘bu bir prensip meselesi’ der kendi kendine ve elf’lerin yemeklerine dokunmaz.. Lanet olsun!

Lorna nezaketin gerektirdiği kadarını yerken, kuzeni ve ablası Anglenna ise yanında taşlaşmış gibi kıpırdamadan, oturduğu yerde durur. Merisoul bir iki bişey dener ve burnunu kıvırarak yemeklerdeki et eksikliğinden ve genel olarak elf pintiği ile ilgili bir şeyler söylenerek masadan kalkıp pencerelerden birinin pervazına konar.

Lorna’nınkine benzer bir nezaketle, tek kaşı kalkık bir şekilde Lady’de yiyebildiğini yer. Inshala ise muazzam bir kuşkuyla yemekleri parmaklarıyla dürter, hareket etmediklerinden emin olunca gıdımından tatlarına bakar, aralarından hoşuna giden olunca parlayan gözlerle hepsini ağzına tıkıştırırken, sevmediklerini ise buruşuk bir ifadeyle kendisinden olabildiğince uzağa iteler!

Darly ise, sanki babasının malını çalıyormuş gibi, kimseye çaktırmadan o tabaktan bir şey, bu tabaktan başka bir şey aşırıp durur.

 

Neden sonra Efendi Philius, ‘gerekli bilgileri toplamak için’ Aager’den müsaade ister ve yanlarından ayrılır.

Philius odadan çıkar çıkmaz Darly, “Şerefsiz hergele..”, diye ardından küfreder ve yemeklere dalar!

 

Philius’un gidişinden sonra Aager masaya ve Inshala’nın yanına yaklaşır.

“Bakıyorum, kremalı çilekleri bulmuşsun.”, der, yüzünde diğerlerine hala biraz ürkücü gelen bir sırıtışla.

Inshala olduğu yerde dona kalır.

“Nereden bildin ki?”, diye afallar biraz, yüzü kıpkırmızı olmuş bir şekilde.

Aager masaya uzanır, üst üste itina ile dizilmiş işlemeli mendillerden bir tanesini alır ve kızın küçük dudaklarını, burnunun ucunu, tek kaşını ve her nasılsa bulaştırmayı becerdiği bir kulağının kenarındaki kremaları siler..

“Sana yine hiç bırakmadım..”, diye utanarak itiraf eder kız.

“Afiyet olsun..”

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aradan yaklaşık bir saat geçer ve Efendi Philius, elinde bir deste evrakla geri döner.

Aager’e formalite icabı başıyla kısa bir selam verir, sonra Lorna’nın önünde saygı ile durur.

“Hanımım. Aradığınız kişi gerçekten Arashkan arenasının altındaki zindanlarda tutuluyor. Ne var ki onu oradan güç kullanmadan çıkarma imkanımız yok. First Lord Princeps Kaladin’in bile oraya sözü geçmez, zira içerik ve amaç farklılığı olsa da, arenanın kendisi de özerk bir bölgedir. Arenanın yüz yıllar önceki ilk sahiplerinin, o zaman ki First Lord’a yaptıkları bir hizmet dolayısıyla aldıkları bir özerklik bu.. Ve korkarım, benim elimde orayı basacak kadar adamım yok. Kimse de o zindanların ne tür yaratıkları barındırdığını bilmiyor. Üzgünüm Lady’im.”, der ve başı eğik bir şekilde prensesinin önünde bekler.

“Beceriksiz..”, diye yan taraftan Anglenna’nın tısladığı duyulur. “Annem her zaman ahmaklarla iş yapmanın zorluğu konusunda beni uyarmıştı. Görüyorum ki haklıymış..”

Suratında müthiş bir sabır ifadesi beliren Efendi Philius, gözlerini kapatır ve sanki birden ona kadar sayıyormuş gibi öylece durur..

Ya da on bine!

Neden sonra gözlerini açar ve prensesine, “Hanımım..”, der prensese içten bir saygı ile. Sonra yüzünde beklenmedik bir kararlılık ifadesi belirir, “..bunu görmek zorunda kaldığınız için sizden özür dilerim..”, der ve High Lady Anglenna’ya döner.

“High Lady Anglenna.. Size ve annenize kapım artık kapanmış durumdadır. Ne sizi, ne de annenizi bu evde ya da High Spires’da görmek istemiyorum. Adamlarıma kati emirler verilmiş durumda. Yarın akşam, gün batımı itibariyle High Spires sınırları dahilinde görülmeniz halinde, ‘Vur Emri’ ile size yaklaşılacaktır.. Şahsınıza!“, diye saklayamadığı, kindar bir sesle konuşur. Saklayamadığı bir başka şey de sesindeki heyecanla karışık korkudur..

Anglenna yıldırım çarpmış gibi olduğu yerde kalır.

“Görüyorum ki, küçük prensesimiz karşısında olmayan cesaretinizi bulmuşsunuz.. Efendi Philius..”, diye burnundan soluyarak harlar Anglenna.

“Annem, sizin hakkınızdaki belgeleri Ri’ye sunduğunda, korkarım High Spires’ın yeni bir efendisi olacak!”

“Hayır Lady’im, öyle olmayacak zira şahsım hakkında Ri’mize sunabileceğiniz her ne belge varsa, onlar —ve daha fazlası— çoktan kendisine sunuldu, ve prensesimiz sayesinde itiraflarım ve günahlarım Ri Grandaleren tarafından şahsen affedildi..”, der Philius, Anglenna’ya sırıtarak.

Anglenna, belki de hayatında bir ilki yaşar.

Toplum içerisinde afallar ve öylece kalakalır..

“Sana tane tane anlatayım ki anlayasınız.. Bundan birkaç yıl önce, Prenses Alor’Nadien ne buraya bazı denetlemeler için gelmişti..

Hatırlıyor olmalısın zira ona sen eşlik etmiştin ve eminim bunu kendilerine karşı hissettiğin engin sevginden dolayı da yapmamıştın! Bir hafta gibi kısacık bir sürede prenses burada olup biten her şeyi çözdü. Çözdü ve benimle özelde konuştu. Kendisi bunları düzeltebilmem için bana senin ve annenin asla vermeyeceği fırsatlar sundu. İşin benim açımdan en acı yanı neydi biliyor musun? Beni bir kere bile tehdit etmedi. Beni uyarmadı, beni bükmeye çalışmadı. Beni.. günahlarımdan dolayı horlamadı..

BENDEN RİCA ETTİ! BUNU ANLAYABİLİYOR MUSUN?!

BARİ NA-AMMEN RİSERİN’İ, BENİM GİBİ BASİT, GÜNAHKAR BİR İDARECİDEN RİCADA BULUNDU!..“, diye acıyla haykırır Philius..

 

..ve şatafatlı şölen salonunda, High Spires efendisinin kahır dolu sesi yankılar.

 

Prenses Alor’Nadien ne yavaşça ayağa kalkar ve bir elini nazikçe Efendi Philius’un omzuna koyar.

“Efendi Philius, lütfen.. O benim kuzenim ve ablam.. Benim yaşadığım zorluklar, onun yaşadıkları karşısında bahsedilmeye bile değmez.. O benim kuzenim ve ablam, ve benim burada bir yerim varsa, onun da olmalı..”, der yumuşak, samimi ve içten sesiyle.

Philius hayret ve hayranlıkla prensese döner.

“Ricanız, emrinizdir hanımım. Ancak buraya bir high elf soylusu olarak değil, vasıfsız ve ünvansız bir orman elfi olarak gelebilir.. Annesi konusundaki kararım ise kesindir zira bu karar, babanız tarafından şahsen verildi.”, der High Spires’ın efendisi, ama acıyla buruşmuş yüzündeki gözleri olağan dışı bir şekilde parlamaktadır.

“Arkadaşınız için bir seçenek var. Ama bunu sunmadan önce Efendi Darlius ile bir mevzuyu özelde konuşmam ve teyit etmem gerekiyor..”, der ve şölen salonunun yan odalarından birine yönelir, kapısını açar, arkasına bakmadan, “Darlius..”, der ve oğlunu beklemeden salondan ayrılır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Bu.. beklenmedikti, Philus. Senin gibi korkak ve basiretsiz birinden hiç beklemezdim..”, der Darly sessizce babasına.

Philius, önünde duran, belki bir zamanlar hayatında en çok sevdiği iki kişiden biri olan gence bakar.

“Bana baba demek seni bu kadar mı utandırıyor, Darlius?”, der Philius ve sanki elf’in gerçek yaşı yüzüne yansır.

“Bu konuşma on beş yıl çok geç ve artık sana baba demem için bir sebebim yok, Philius.”, diye nahoş bir şekilde cevap verir Darly. “Prenses olmasaydı, bu konuşma bile hiç gerçekleşmeyecekti..”

“Prenses..”, der Philius, sesinde saklayamadığı bir hayranlıkla, “..sen onu nereden tanıyorsun?”

“Themalsar..”, diye omuzlarını silker Darly. “Giriştiğim bir iş, tahminimden daha çetrefilli çıktı ve ben kendimi o harabelerde buldum.. O sefil yerde karşılaştım kendisiyle. Hiç tanımadığı bir salağın hayatı için çarpışmıştı.. O zaman kimliğini gizli tutmayı tercih etmişti ve ben onun gerçekte kim olduğunu bilmiyordum. Muhtemelen, Vodgar yada Palantine asilzadelerinden biridir diye düşünmüştüm ve yanlarından ayrıldım. Uzun lafın kısası, daha sonra öğrendim ki Anglenna dışındakilerle birlikte, babasının sekiz yüz elli yıl önce ortadan bir türlü kaldıramadığı Themalsar’ın kendisini öldürmüşler ve hiç tanımamasına rağmen müdafaa ettiği salak da benmişim..”, diye ekler.

Philius, düşünceli bir şekilde oğlunun söylediklerini değerlendir.

“Bugün Anglenna’ya söylediklerim.. Annesi bunları yanıma bırakmayacaktır.”, diye acı bir sesle fısıldar Philius.

Darly yine omuzlarını silker.

“O salak, prenses karşısında ne yapabilir ki? Merak etme Philius.. Eminim kimse sana dokunamayacaktır. Yerin ve günahların güvende!”

“Belli ki sokaklar senin bakış açını köreltmiş, Darlius. O kadın asla önden ya da arkadan saldırmaz. O her zaman yandan vurur. Bana bir şey yapamayabilir, ancak bu annen için geçerli değil! O kadın Rise Nadine’den dolayı insanlardan, prensesten dolayı da yarı elflerden nefret eder..”, diye aynı kısık sesle konuşur High Spires’ın efendisi.

Darly’nin yüzü çirkinleşir.

“Bi denesin bakalım!”, der ahmakça bir dobralıkla.

“Dobraca.. ve ahmakça..”, der Philius. “Senin anlamadığın şey, o denemez, yapar ve bu olduğunda da artık görülecek bir şey kalmamıştır. Hayır. Benim niyetim bu deneme teşebbüsünün asla gerçekleşmemesidir. BENİ ANLIYOR MUSUN?“, diye imalı ve vurgulu bir şekilde konuşur, ve susar.

Darly, babasına uzun bir süre sessizce bakar.

“Bugüne kadar para karşılığı kimseyi öldürmedim. Ama şunu bilesin baba.. Seni de, onu da BELEŞE kesebilirim!”

“O zaman anlaştık.”, der Philius.

“Annen için, kalabileceği kayıt dışı bir yeri yıllar önce ‘her ihtimale karşı’ hazırlamıştım. Bizimle işin bittiğinde, güvendiğim pek az kişiden biri olan komutan Hariadin ve seçme birkaç adamım onu alıp saklayacaklar.. Bunun dışında senden tek ricam, yıllar önce benden çaldığın belgeyi Araskan Günlüğünün sahibi Brogard As’praza’ya, yayınlanması için teslim etmen.. Brogard iyi biridir, ancak fazla temkinlidir. Onu ikna etmen gerekecek..

Ondan sonra sen de artık benden ve günahlarımdan özgür kalmış olacaksın..

..Oğlum..!”

 

 


Riserin: High Elf’lerde ‘prenses’..

 

 

 
 

Darlius

Timeline:

Gruba belirsiz bir süreliğine tekrar katılan Darly Dor, kaçırılan Gnine’ın bulunması için onlara yardım etmeye karar verir. Bunun için onları Arashkan’daki high elf’lerin özerk bölgesi olan High Elf Spires’a ve buranın efendisi olan Efendi Philius denen biriyle görüşme ayarlamaya çalışır..

Bu hikayede geçen olaylar
A Bard’s Tale XII, “Tinker This! – II” ile aynı gece gerçekleşir.

 

 

Büyük Arashkan Şehri, şatafatlı yüksek duvarlarla çevrili, zengin, bakımlı, yüzlerce yıl halkının güvenliğini muhafaza edebilmiş, muhteşem bir şehirdir. Barındırdığı kalabalık nüfusa rağmen temiz, güzel parkları, çeşmeleri, tarihi eserleri, çeşitleri bol pazarları, eğitim, diplomasi, hukuk ve dini temsil eden birçok okul, saray, tapınak ve gösterişli resmi binaları, müzeleri ve toplumun her kesimine hitap edebilecek hanları olan bir şehirdir ve gecenin bir yarısında bu şehrin karanlık, boş sokaklarında yürüyen küçük grup için bu imajı keyifle verecek kadar da kendisine güvenen, gururlu bir şehirdir..

Darly Dor, sessiz, isteksiz adımlarla grubun önünde giderken etrafına ancak içgüdüsel bir temkinle dikkatini verirken gerçekte aklı bambaşka bir yerdedir..

Darly Dor, hayatında annesi dışında belki de sadece bir kişiye karşı hissettiği kadar karmaşık, samimi ve içten duyguları bir anda bir başkası için daha hissetmiştir. Bu, Darly Dor gibi biri için durup düşünülecek bir andır zira bu kişi, aylar önce Themalsar harabelerinde karşılaştığı ilk iki kişiden birisidir. Dahası, dört yüz kiloluk koca, hançer dişli bir kaplanın ağzında parçalanmasını engellemek için, hiç tanımadığı birisini müdafaa etmiş ve onun için çarpışmıştı.

Ta o zamanlar onun muhtemelen bir asilzade olduğunu düşünmüş, ancak genelde asilzadelere baktığı gibi bu kıza bakamamıştı. Hayatında karşılaştığı birçok kıza yaptığı gibi onu tavlamaya da çalışmamıştı.. Bu kız, her nasılsa asilzadeliğin ‘asil’ kısmını almış, gerisini arkasında bırakmış biriydi.. Genç hırsızı vuran da bu olmuştu; bu asil hanımefendinin gerçekte bir prenses olabileceği aklının ucundan bile geçmemişti zira bir prensesin öyle sefil bir harabede ne işi olabilirdi ki?

Büyük bir huşu ile önünde eğildiği kız, herhangi bir prenses de değildi.

Bu, High Woods’un kalbi, muhteşem Bari Na-ammen’in mücevheri ve kendisiyle tanışma fırsatına ve şerefine nail olmuş bütün elf’lerin gözbebeği, Prenses Alor’Nadien ne’den başkası değildi..

Darly Dor handa konuşurlarken bunu fark ettiğinde yerinden fırlamış, herkesin hayret bakışlarını umursamadan ve hiç utanmadan prensesin.. hayır; prensesinin önünde eğilmiş, “Prensesim. Size yapılan haksızlığın farkındayız. Babanızın halkına asla veremediği bir şeyi, varlığınızla siz halkınız için temsil ediyorsunuz; geleceğe dair umut! Ben iyi biri sayılmam, ama tüm benliğimle hizmetinizdeyim ve hizmetçinizim!”, demişti..

Darly Dor, mesleki hayatında arada bir başına geldiği gibi kendisini faka basmış bulduğu olmuştu; haftalarca beraber olduğu kişilerden birinin bir asilzade olduğunu biliyor olması, bu güzel asilzadenin kendisine ‘Lorna’ diye hitap edilmesini istemesine de bir türlü ayılmamış olduğu gibi..

Lorna.. Alor’Nadien ne!

Darly Dor kendi kafasına iri bir odunla vurası gelir. Bu kadar büyük bir şeyin gözünden kaçmış olması, kendisi gibi mesleğinde ilerlemiş biri için tam anlamıyla bir utanç kaynağıdır. O zaman prensesinin kimliğine ayılmış olsaydı, Darly asla kaçmaz, onun yanından da asla ayrılmazdı!

Gün gelir de prenses ile ahmak babası arasında bir taht kavgası olması halinde, Darly Dor kimin tarafında olacağını kati olarak seçmiştir ve bu tercihinin kızın güzelliği, içtenliği, samimiyeti, zarafeti ya da doğal, her hücresinde, her kemiğinde taşıdığı asaleti ile de hiçbir ilgisi yoktur.

Bu seçimi tamamen Grandarelen ile ablası High Lady Angrellen’in, High Woods’un tepesinde oluşturdukları, neredeyse bin yıllık kara bulutlarla, ve prensesin bu iki salağa karşın getirdiği ‘umut’ ile alakalıdır..

Darly başını sallar ve Prenses Alor’Nadien ne’yi, zihnindeki ‘EN ÖNEMLİ‘ler rafına itina ile kaldırır çünkü prensesinin gerçek kimliğine ayılmasıyla beraber, grupta daha önce olmayan, uzun boylu, platin saçlı, gergin suratlı diğer kişinin kimliği de ifşa olmuştur ve prenses ona ‘kuzenim ve ablam’ olarak hitap etmektedir!

Bu kişi, High Lady Anglenna’dır.

 

“Sen.. Sen Anglenna’sın!”, dediğini hatırlar Darly.

Hitap ettiği kadın kendisine, eteğine sıçramış bir çamur lekesine bakar gibi bakmış ve “Bu senin için sadece High Lady..”, demişti.

Darly Dor istifini hiç bozmadan, kadının yüzünü hafızasına kazıyacak şekilde, uzun bir süre süzmüş, sonra soğuk bir ifadeyle “Anglenna!..”, demiş ve bilinçli bir saygısızlıkla ona arkasını dönmüş, bir daha da onu muhatap almamıştı..

Darly, kendisini ‘High Lady’ sanan bu sürüngenle, pek yakın bir tarihte bir defa daha muhatap olacak ve ona sadece üç kelime söyleyecektir. Hiçbir şey olmasa, bu sefil yılanın prensesinin yanında durmasına engel olacaktır.

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Aager’in zihninde bir ses çınlar!

O.. O BİRİSİNİ ÖLDÜRMEYİ DÜŞÜNÜYOR!, diye Inshala’nın çığlığı, katışıksız bir panikle Aager’in beyninde yankılanır. Aager istemsizce tökezler ve neredeyse yüzükoyun kapaklanır. Bağlandığı kızla yaptığı daha önceki iletişimler, sakin, heyecanlı, utangaç, meraklı, üzgün, huzurlu, olağanüstü ya da mutlu bir şeylerin mırıltılı şarkısı gibi gelmiştir ona. Aager özellikle onun mırıltılı şarkılarını sevmiştir çünkü bu küçük, sıskası çıkmış kızın gerçekten saf, muhteşem ve göklere uzanan bir şarkı sesi vardır.

Aager sadece kendisini bu çığlığa hazırlamamıştır!

 

“Ö.. özür dilerim!”, diye kızın, yerin dibine geçmiş küçük sesi gelir.. “Bi.. birden heyecanlandım.

Aager boğazını temizler.

Hiç bozuntuya vermeden, “Sorun değil, güzelim. Daha yeniyiz bu işte. Zamanla her şey yerine oturacaktır.”, diye düşüncelerini gönderir kıza sakince.

Inshala Frostmane, kıpkırmızı olmuş bir şekilde yere bakarak yürümesine devam eder.

“Heeey!”, der Aager kızın zihninde. “Sorun değil, gerçekten.. Şimdi, kim kimi öldürmeyi düşünüyor?”

“Darly abi!”, diye kızın minik sesi gelir.

“Lanet olsun!..”, diye içinden küfreder Aager ama bu düşüncesini kıza göndermez.

“..nedir bu adamın derdi böyle?”, diye Inshala’ya doğru düşünür.

“Ördek dudak.. sanırım onu öldürmeyi düşünüyor!”

Aager istemsizce ‘fırk’lar zira kızın ‘ördek dudak’ yakıştırması, sesi gibi saf..

..ve paha biçilmezdir!

 

“Şu grupta benden daha çok nefret edilen bir başkasının olması ne kadar güzel bir duygu, anlatamam sana.”, diye kendi içinden sırıtır Aager acımasızca.

“AAGER FOGSTEP!”, diye Aager’in zihninde ünler Inshala birden.

Aager karanlıkta sırıtır. Gerçekte bu tür konuşmalar, onun hayatında asla yapmadığı bir şeydir. Ne var ki bunu, bu kızla yaptığında ona eğlenceli gelmeye başlamıştır. Kız sanki Aager’e, çalınmış yirmi dört yılını geri vermek için çırpınmaktadır ve bunu da tamamen farkındasız, içgüdüsel bir dürtüyle yapmaktadır.

Aager hayatında olmasını hiç beklemediği bir şeyi daha anlamaya başlamıştır; Aager bu kızla..

 

..mutludur!

 

“Neden böyle düşünüyorsun?”, diye asıl meseleye geri döner. “Demek istediğim, bu izlenimin sende oluşmasına sebep olan nedir?

“Bakışları..”, der kısık bir sesle Inshala.

“Bakışları?”

“Evet, bakışları.. Themalsar’da benim ona attığım bakışlar bunlar. Ve o, ördek dudaklıya o bakışlarla bakıyor!”

Aager yine küfreder..

 

 

✱ ✱ ✱

 

 

Yapmayı düşündüğün her ne ise, yapma!”, diye tıslar Aager.

Gitmekte oldukları High Spires’a varmalarına fazla bir mesafe kalmamıştır. Arashkan’daki high elf’lerin yüksek, zarif ve şatafatlı kuleleri ve kubbeli binaları, yıldızların ve sokak lambalarının altında hayal meyal, silüetimsi şekiller olarak belirmişlerdir. Aager, kaybedecek daha fazla vakitleri olmadığını düşünerek sessizce Darly’nin yanına sokulmuş ve kulağına fısıldamıştı.

Darly, herhangi bir alınma ya da ‘neden bahsediyorsun?’ ifadesi göstermeksizin, “Felishia Fremier’in kim olduğunu bilir misin, kesici..?”, diye horlar Aager’i.

Aager, kendisine bir ‘kesici’ denmesinden alındıysa da bunu herhangi bir şekilde yüzüne ya da duruşuna yansıtmaz. “Hayır, bilmiyorum.”, der sakince.

Darly Dor’un yüzü çirkinleşir.

KAPA ÇENENİ O ZAMAN, SENİ SALAK İNSAN BOZUNTUSU VE KENDİ İŞİNE BAK!“, diye tükürür yere, adımlarını hızlandırır ve High Spires’ın girişinde bekleyen çelik zırhlar içerisindeki high elf muhafız mangasına yaklaşır.

 

FELISHIA FREMIER’İ HATIRLA..

..diye kendi kendine mırıldanan Darly, muhafızların on beş adım yakınına gelince durur.

Uzun boylu, keskin, geometrik yüzlü bir muhafız da öne çıkar ve temkinli adımlarla gruba ve Darly’ye yaklaşır.

Darly muhafızın apoletlerine bakar ve, “Manga komutanı..”, diye başını ona doğru hafif bir açıyla eğerek selamlar.

Genç hırsız, elleri açık ve görünür bir şekilde komutanın önüne, iki kılıç mesafesine kadar gelir, sonra açık ellerini yavaşça, çaprazlamasına göğsüne bağlar ve elf’lere özgü selamı da verir.

Manga komutanı, önünde duran bu genç kimdir çıkaramaz ama sanki onu hayal meyal bir yerlerden hatırlıyor gibidir.

“Genç efendi için ne yapabiliriz acaba?”, diye sorar.

“High Spires Efendisi Philius’a, kendisinin birkaç yıl önce kaybettiği çok önemli bir belge ve bazı hediyelerle ilgili görüşmek istediğimi iletir misiniz, komutan?!”

Manga komutanı, bir kaşı kalmış bir şekilde önünde duran genci, ve grubun diğer üyelerini süzer.

Neden sonra gence başıyla o da selam verir.

“Kimin geldiğini sorabilir miyim, efendim?”, diye sorar önünde duran gence temkinli bir nezaketle.

Darli Dor bir an durur. Sonra derin, isteksiz bir nefes alır ve kendisini manga komutanına tanıtır.

“Oğlu Darlius..”